Türkiye’nin sağlık fotoğrafına bir bakış

Öne Çıkanlar Sağlık
Türkiye’nin sağlık fotoğrafına bir bakış

Ülkemiz son 15 senedir, Dünya Bankası’nın desteği ve hatta zorlamasıyla sağlıkta bir değişim yaşıyor. Aslında bu program sadece ülkemizde değil, doğu Avrupa ülkelerine de Dünya Bankası tarafından empoze edilmekte.

Bu program çerçevesinde ülkemizde de çok önemli değişimler gerçekleşiyor. Bir yandan genel sağlık sigortası kapsamına giren nüfus çok önemli miktarda arttırılırken, öte yandan koruyucu hekimlik işlevleri aile hekimlerine yüklendi. Ayrıca devletin verdiği sağlık hizmetleri tamamen bir özel sektör mantığıyla performans sistemine oturtuldu, sonuçta doktor-hasta ilişkisi devlete ait kurumlarda bile paraya endekslendi. Bütün bu değişikliklerin getirdikleri ve götürdükleri önümüzdeki senelerde daha da net olarak ortaya çıkacaktır.

Yaşam süreleri uzuyor

Ülkemizin sağlık endekslerine baktığımızda, yaşlı nüfusta bir artış gözlenmekle beraber, genç nüfusun hala çok yüksek düzeylerde olduğu görülmektedir. Nüfusumuzun %30’u 18 yaş altındadır. Son verilere göre yaşam beklentisi (yani bugün doğan bir yenidoğanın yaşaması beklenen süre) kadınlarda 79 erkeklerde 72 yaştır. Geçmiş yıllara kıyasla insanlarımızın yaşam süreleri uzamaktadır.

Öte yandan süt çocuğu mortalitesi (yani 1 yaş altı ölüm oranları), tüm dünyadaki düşüşlere eş olarak ülkemizde de önemli derecede azaldı. On sene önce, her 1000 yenidoğan bebekten 32’si 1 yaşını görmeden ölmekteyken, bugün bu oran, Bağlık Bakanlığı’nın verilerine göre 10,8’e düştü. Bu verilerin geçerliliği ile ilgili bir takım tartışmalar da yaşanmaktadır. WHO (Dünya Sağlık Örgütü) bu sayıyı 1000’de 16,5 olarak vermektedir. Avrupa için ise bu rakam Fransa’da 4,4, Yunanistan’da 6,9 dur.

Sağlık hizmetlerine ulaşım

Son senelerde halkımızın sağlık hizmetlerine ulaşımında belirgin bir kolaylık sağlandı. Sağlık Bakanlığı’nın yayınladığı verilere göre son 10 yılda ülkemizdeki hastane sayısı %10, hastane yatağı sayısı %25 artış gösterdi. Bu dönemdeki nüfusumuzun %5 arttığını göz önüne alırsak, göreceli olarak yataklı sağlık hizmetlerinde sayısal bir düzelme sağlandı.

Tüm bu ilerlemelere rağmen ülkemizde her 10.000 kişiye 26 hastane yatağı düşerken, Avrupa’da bu rakam 53’tür. Yani hastane hizmetleri açısından hala Avrupa’nın gerisindeyiz.

Doktora başvuru arttı

Ayakta verilen hizmetlerde de bir artış sağlandı son senelerde. 2000 başlarında kişi başına yıllık ortalama 2,2 doktor muayenesi yapılırken, şimdilerde kişi başına yıllık ortalama 8,2 doktor muayenesi için müracaat yapılmaktadır. Yani halkımız ortalama 4 kez daha fazla doktora başvurmaktadır.

Bu sayı OECD ülkelerinde 6,7 iken, Finlandiya’da 2,7’dir. Tabii doktor müracaatlarında bu düzeyde bir artış yaşanırken, ülkemizdeki toplam doktor sayısı hala çok düşük düzeylerdedir. Ülkemizde her 100.000 kişiye 174 doktor düşerken, bu sayı Avrupa Birliği’nde 325’tir. Bu da bir hasta muayenesinin birkaç dakikada sonlandırılması durumunu ortaya çıkarmaktadır.

Tıp fakültesi sayısında dünyada 5. sırada

Doktor açığını kapayabilmek için tıp fakülteleri sayısında büyük bir artış yaşandı. 1990 yılında ülkemizde 25 tıp fakültesi bulunmaktayken, günümüzde bu sayı 74’e yükseldi. Tıp fakültesi zenginliği açısından dünyada 5. sırada yer almaktayız. Bu sayının İngiltere’de 32 Almanya’da 36 olduğunu göz önüne alırsak, sahip olduğumuz tıp fakültesi sayısının ne kadar yüksek olduğunu daha iyi anlayabiliriz. Tabii eğitim kurumlarının sayısında yaşanan böylesine önemli artışlar, beraberinde buralarda verilen eğitimin kalitesi ile ilgili soru işaretleri de ortaya çıkarmıştır.

Çocuklarımızın sağlık durumu nasıl?

Ülkemizde sağlık sistemi ile ilgili bu değişimler yaşanırken, çocuklarımızın sağlık göstergelerinde neler değişmiştir?

Sağlıklı bir çocuk için en önemli faktör sağlıklı bir anne ve sağlıklı bir gebeliktir. Oysa hala çok sayıda genç kızımız ergenlik döneminde evlenmekte ve anne olmaktadır. Son 20 sene içinde ergen anne oranımız yarı yarıya azalmış olsa da 2013 senesinde her 100 ergen genç kızımızın (15-19 yaş arası) 5 i anne olmaktadır. Bu da beraberinde hem psikolojik olarak hem de fizyolojik olarak annelik görevine hazır olmayan –henüz çocuk olan- anneler ve onların bebekleri ile ilgili sağlık problemlerini ortaya çıkarmaktadır.

Ülkemizin kadınlarının doğurganlık sayısında (yani kadın başına düşen ortalama canlı doğumda bir azalma gözlenmektedir. Bu sayı 60’lı yıllarda 6 iken günümüzde 2,3’e düşmüştür (Batı bölgeleri 1,9; doğu bölgeleri 3,4). Aslında bu sayı, bir ülke nüfusunun azalmaması ve yenilenebilmesi için gerekli olan 2,1 doğurganlık sayısına çok yakındır.

Bu sayı Almanya’da 1,2, İtalya’da 1,4’tür. Ülkemizin ulaştığı 2,3’lük doğurganlık sayısı, nüfusun azalmaması açısından ideal gözükse de bölgeler arası farklılık burada önem kazanmakta ve düzeltilmesi gerekmektedir.

Gebelik takibi arttı

Gebelik takibi sağlıklı bir anne, sağlıklı bir doğum ve sağlıklı bir bebek için temel faktördür. Yeterli derecede takip edilen gebelik (yani gebelik sırasında 4 kereden daha fazla muayene olunması) oranı 1990 başlarında %36’lardan, günümüzde %89’lara yükseldi. Yine aynı tarihler arasında sağlık kurumlarında yapılan doğum oranları %60’lardan %97’e çıktı. Bu artışlar hem anne hem de bebek sağlığı açısından çok büyük önem taşımaktadır ve çok olumlu gelişmelerdir.

Bu arada anne ve bebek sağlığını kötü yönde etkileyen bir yeni olgu karşımıza çıkıyor: sezaryen doğum. Günümüzde doğumların %50’si sezaryen ile yapılmaktadır. Sadece 15 sene önce bu oranın %20 olduğunu düşünürsek, bu artışın ne kadar hızlı ve ne kadar gereksiz olduğunu da bir kez daha fark etmiş oluruz.

Tabii ki sezaryen doğumun gerekli olduğu tıbbi durumlar vardır ve hem anne hem de bebek için hayat kurtarıcı olmaktadır. Ancak bu gereklilik genellikle doğumların %15’i olarak kabul edilmektedir. Yani, görüleceği üzere ülkemizdeki doğumların çok büyük bir kısmı gereksiz bir şekilde sezaryen ile gerçekleştirilmektedir.

Tıbbi sorunlar yaratıyor

Oysa bu doğum şekli hem anne hem de bebek için gereksiz bir takım tıbbi sorunlar ortaya çıkarmakta hem de gereksiz hastane yatışları ve tedavilere sebep olmaktadır. Tekrardan normal doğum oranlarımızın arttırılması ve sezaryen doğum oranlarının azaltılması gereklidir. Ancak bunun bir dönem denendiği gibi polisiye yöntemlerle değil de annelerin bilinçlendirilmesiyle yapılması gerekmektedir. Annelerden normal doğum yönünde bir talep ortaya çıkmadan, bu oranların düzeltilmesi mümkün olmayacaktır.

Emzirme, sağlıklı bir süt çocuğu (1 yaş altı dönem) ve yine ileri yıllarda sağlıklı bir çocukluk için çok büyük önem taşımaktadır. Annenin bebeği emzirmesi daha ilk dakikalar içinde olmalı ve 6 ay süreyle bebek sadece anne sütü ile beslenmelidir.

Oysa doğumdan sonra ilk 1 saat içinde emzirilen bebek oranımız sadece %50’dir. Öte yandan altı aya kadar sadece anne sütü alan bebek oranımız %30’dur. Her iki değer de çok düşük olup, bebek ve çocuk sağlığı için bu kadar önemli olan anne sütünün kullanımı çok yoğun bir şekilde desteklenmelidir.

Aşılamada büyük gelişme

Aşılanma, çocuk sağlığı açısından çok önemli bir koruyucu hekimlik yöntemidir. Bu gün itibarıyla, gelişmiş ülkeler arasında bile en çok sayıda hastalığa karşı aşılama yapan ülkelerden biri konumundayız. Bu tabii ki ülkemiz çocukları açısından çok sevindirici bir durumdur. Aşılama oranları da tek tek her aşı için %90’lar düzeyindeyken, tüm aşıların tam olarak yapıldığı çocuk oranımız %74’tür. Tam aşılama konusunda biraz daha yol almamız gerekmektedir.

Genel olarak, hem erişkin hem de çocuklarımızın sağlık parametrelerinde seneler içinde önemli gelişmeler sağlanmıştır. Ülkemizde uygulanan politikaların buna katkısı olduğu yadsınamaz. Ancak dünyada gelişmekte olan ülkelerde de sağlık parametrelerinde düzelmelerin olduğunu ve ülkemizdeki gelişmelerin buna da paralel olarak gerçekleştiğini göz önüne almak gerekmektedir. Değişen sağlık sistemimizin gerçekte neler getirip neler götürdüğünü ise önümüzdeki yıllarda daha net olarak görebileceğiz.

 Prof. Dr. Mehmet Vural