Sosyal medyada neden bu kadar çok “like” almaya takıntılıyız?

Öne Çıkanlar Toplum
Sosyal medyada neden bu kadar çok “like” almaya takıntılıyız?

Sürekli gelişen teknoloji ve internetle beraber, sosyal medya kullanımı, yaşamımızın vazgeçilmez bir parçası oldu. Sosyal medya sadece haber okuduğumuz, araştırmalar yaptığımız, bilgiler paylaştığımız bir ortam değil, ilişkilerimizi yürüttüğümüz, özel hayatımızı yansıttığımız, arkadaşlıklar kurup, duygu ve düşüncelerimizi de yaşadığımız bir platform artık.

Çoğumuz, özellikle de gençler, kendimize sanal bir dünya yarattık. Sosyal medyanın bu yüksek dozdaki kullanımı, beraberinde artan tartışmalar da getirdi. ‘Acaba bizler sosyal medyada neden bu kadar çok “like” almaya takıntılıyız?’ Çoğumuz için, “like” alma, yani, “beğendi” tuşuna basılmış olması, artık bir gönderi veya paylaşıma verdiğimiz tepkiden öte bir şey. Kişinin kendisi için, “beni seviyorlar”, “beğeniyorlar”, “takdir ediyorlar” anlamı taşıyor.

Antropolog K. De Costa, “like butonu, o kadar etkili bir hale geldi ki, bireyin egosunu anında yükselttiği gibi, aynı şekilde alçaltabiliyor da” diyor.
Başka araştırmacılar da, “like” butonunun, aynı zamanda kişilerin “yalnızlık duygularını” azalttığını ve “değer veriliyorum” hissini arttırdığını iddia ediyor.  Sosyal medyada paylaşımlara “like” diyerek aslında bu ilişki eksiğini de  tamamlıyoruz. Çünkü “like” ettiğiniz de eşitlik yaratmak adına sizin paylaşımlarınızı “like”lıyor. Psikolojide bu etkileşimin ismi “karşılıklılık etkisi” diye bilinir. Yani paylaşıyor, beğeniliyor, yalnızlıktan kurtuluyor ve iyi hissediyorsunuz.

Çalışmalar, sosyal medya kullanımının, beynimizdeki zevk/haz merkezlerini tetiklediğini kanıtlanmış, buna göre; facebook, instagram, pinterest gibi sosyal medya uygulamalarını kullanırken, beynimizde “nucleus accumbens” denilen ve ayrıca beynin “ödül” merkezi diye de adlandırılan bölge uyarılıyor. Bu bölge, seks, kabul görme, yemek, içmek gibi bize iyi gelen aktiviteler yaptığımızda zevk almamızı kolaylaştırıyor. Yani biz ne zaman facebookta bir “like” alsak, beynin o merkezi uyarılıyor.

Çalışmalar facebook’a bakarken kişilerin göz bebeklerinin (pupils) aynen mutlu bir proje veya aktivite yapıldığı zamanlarda olduğu gibi büyüdüğünü, kendimizi daha iyi hissetmemizi sağlayan dopamin ve oksitosin salgısının arttığını gösteriyor. Bu dopamine hormonu aşık olduğumuzda, neşelendiğimizde, kendimizi ”harika” hissettiğimizde de artıyor. Facebook aşk gibi yani.  Oksitosine gelince, bu hormonun bilinen etkisi emziren annelerde artıyor olması. Ama bu hormon aynı zamanda stres ve korkuyu da azaltıyor. Sosyal medyada aslan kesilip normal hayatta uysal kuzulara benzememiz bu nedenle olabilir mi?

Sosyal medyanın olumsuz etkilerine dikkat çekenler de var. Bazı bilim insanları, sosyal medya kullanımının, kişileri “yalnız ve depresif” yaptığını, başka yaşamlara hissedilen merak duygusunu tetiklediğini söylüyor. Dahası insanları “kimliksizleşmeye” ittiğini, kendileri olmaktan çıkardığını iddia ediyor. Sahte hesap ve profillerle sosyal medyada olmak hiç de yabancısı olmadığımız bir durum, öyle değil mi?

Sosyal medya bir çeşit “sosyal karşılaştırma” yapıp bireyde “öz-değer” algısı, başkaları ile kendisini mukayese etme durumu gibi istenmeyen eğilimlere neden oluyor. Bunun bir adım ötesi “öz-güven eksikliği” veya tümden “güvensizlik” demek. Özellikle Facebook, hepimizin, sürekli olarak hayatını, özellikle de, yeni bebek, yaş günü, nişan, evlilik, yeni iş vb. gibi toz pembe detayları paylaştığımız bir platform. Bu yüzden, ister istemez  çeşitli karşılaştırmalar yapmak, başka yaşamlara öykünmek, sahte yaşamlar yaratmak da mümkün. Örneğin Pinterest kullanıcısı olan annelerin, %42’sinin, “pinterest stresi” yaşadığını gösterilmiş. Anneler, kendilerini, yeteri kadar “yaratıcı”, ve “becerikli” hissetmediklerinden, ciddi bir stres altında kalıyorlar. Yüz yüze paylaşım ve etkileşim azalıyor.

Peki sosyal medyaya tümden “tü kaka” diyebilir miyiz? Elbette hayır. Kendimizi kötü hissettiğimizde, sosyal medya ortamına girerek, duygu ve düşüncelerimizi paylaşıp rahatlayabiliyor, çoğu zaman bize empati gösterebilecek, duygularımızı anlayabilecek, ve bize iyi gelecek birilerini bulabiliyoruz. Eski dostlardan haber alıyor, kolayca dünyanın her köşesi ile iletişim kurabiliyoruz. Bunlara ek olarak başkaları ile yüz yüze konuşurken söyleyemediğimiz şeyleri, sanal ortamda, daha rahat dile getirebiliyor, düşük egolarımızı yükseltebiliyoruz.

Yazıyı son bir uyarı ile bitirmeliyim. Psikologlar anne ve babalara, çocukları 13 yaşına gelmeden, onların sosyal medyayı kullanmalarına izin vermemek gerektiğini söylüyor. Her şeyde olduğu gibi bu konuda da denge önemli, dengeyi kaçırmamak lazım.

Uzman Psikolog. E. Selin Uçal'ın, Herkese Bilim Teknoloji'nin 15. sayısında yayınlanan yazısı.