<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>afrika arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/afrika/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/afrika</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Wed, 03 May 2023 09:28:18 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Afrika’nın en eski antik insan ayak izleri koleksiyonu</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/afrikanin-en-eski-antik-insan-ayak-izleri-koleksiyonu</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 03 May 2023 09:23:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gezegenimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam Bilimleri]]></category>
		<category><![CDATA[afrika]]></category>
		<category><![CDATA[antik]]></category>
		<category><![CDATA[avcı-toplayıcı]]></category>
		<category><![CDATA[ayak izi]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[koleksiyon]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29395</guid>

					<description><![CDATA[<p>Afrika’da bulunan yüzlerce fosilleşmiş ayak izi, eski insan davranışlarına dair bazı fikirler veriyor. Örneğin kadınların, yemek bulmak için yiyecek grupları oluşturduğu&#8230; Ki bu, şu anda Afrika’daki bazı kabilelerde halen süren bir gelenek. Doğu Afrika’da bulunan Ol Doinyo Lengai yanardağı uzun zaman önce patladı ve şimdiye kadar Afrika’da bulunan en eski antik insan ayak izlerini koruyan yumuşak zemin akışına neden oldu. Oluşan sertleşmiş volkanik tortularda korunan 400’den fazla insan ayak izi ise eski Doğu Afrikalı avcı-toplayıcıların sosyal hayatına dair bazı fikirler verebilir. Kuzey Tanzanya’daki Engare Sero köyünün yakınındaki bu izler, Pittsburgh’daki Chatham Üniversitesi’nden evrimsel biyolog Kevin Hatala ve meslektaşları tarafından bulundu. Hatala, bu koleksiyonun, “Afrika’da şimdiye kadar bulunan en geniş eski insan ayak izi koleksiyonu” olduğunu belirtiyor. Scientific Reports’ta yayımlanan çalışmaya göre insanlar, 19.100 ve 5.760 yıl öncesine kadar uzanan bir süreçte, çamurlu bir volkanik enkaz tabakası boyunca yürümek durumunda kalmıştı. Ekip, ayak izi tortusu ile kısmen örtüşen ince bir kaya tabakası tarihlendirmesinin, ayak izlerinin yaş aralığını yaklaşık 12.000 ila 10.000 yıl öncesine kadar daralttığını söylüyor. Hatala’nın ekibi, Engare Sero’daki ayak ölçü boyutlarını, izler arasındaki mesafeleri ve izlerin hangi yöne işaret ettiğini analiz etti. Bir ayak izi koleksiyonunda, güneybatıya yürüyen 17 kişilik bir grup tespit edildi. Modern insan ayak izi ölçümleriyle yapılan karşılaştırmalar, bu grubun 14’ünün kadın, ikisinin erkek ve bir genç çocuktan oluştuğunu ortaya koydu. İnsan hep yemek arayışında Araştırmacılar, kadınların yemek için yiyecek arıyor olabilirken birkaç erkeğin de onlara eşlik ettiğini düşünüyor. İlginç bir şekilde Tanzanya’daki Hadza halkı da dahil olmak üzere bazı günümüz avcı-toplayıcıları, büyük ölçüde kadınların yiyecek toplama gruplarından oluşuyor. Altı parçadan oluşan başka bir sette ise ayak izleri kuzeydoğuyu gösteriyordu. Bu izler muhtemelen grupça harekete işaret etmiyordu. Daha ziyade, iki kadının ve bir erkeğin yavaş yavaş dolaştığını, bir kadının ve bir erkeğin hızlı bir şekilde yürüdüğünü ve başka bir kadının bölgeye koştuğunu gösteriyordu. İngiltere’deki Bournemouth Üniversitesi’nden jeolog Matthew Bennett, eski insan davranışlarını incelemek için diğer korunmuş ayak izi alanlarının daha umut verici fırsatlar sunduğunu belirtiyor. Kendisi, yaklaşık 12.000 yıl önce yaşayan on binlerce insan, mamut, dev tembel hayvan ve diğer canlıların ayak izlerini ortaya çıkaran New Mexico’daki White Sands Ulusal Parkı’nda devam eden çalışmalarda yer alıyor. Oradaki ilk sonuçlar, insanların dev tembel hayvanları avladığını gösteriyor ve Bennett, orada yapılan araştırmanın Taş Devri avcılığına dair daha fazla öngörü sağlayacağını düşünüyor. Batuhan Sarıcan / batusarican@gmail.com Kaynak: https://www.sciencenews.org/article/africa-biggest-collection-ancient-human-footprints-found</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/afrikanin-en-eski-antik-insan-ayak-izleri-koleksiyonu">Afrika’nın en eski antik insan ayak izleri koleksiyonu</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Afrika’da bulunan yüzlerce fosilleşmiş ayak izi, eski insan davranışlarına dair bazı fikirler veriyor. Örneğin kadınların, yemek bulmak için yiyecek grupları oluşturduğu&#8230; Ki bu, şu anda Afrika’daki bazı kabilelerde halen süren bir gelenek.</p>
<p>Doğu Afrika’da bulunan Ol Doinyo Lengai yanardağı uzun zaman önce patladı ve şimdiye kadar Afrika’da bulunan en eski antik insan ayak izlerini koruyan yumuşak zemin akışına neden oldu. Oluşan sertleşmiş volkanik tortularda korunan 400’den fazla insan ayak izi ise eski Doğu Afrikalı avcı-toplayıcıların sosyal hayatına dair bazı fikirler verebilir.</p>
<p>Kuzey Tanzanya’daki Engare Sero köyünün yakınındaki bu izler, Pittsburgh’daki Chatham Üniversitesi’nden evrimsel biyolog Kevin Hatala ve meslektaşları tarafından bulundu. Hatala, bu koleksiyonun, “Afrika’da şimdiye kadar bulunan en geniş eski insan ayak izi koleksiyonu” olduğunu belirtiyor.</p>
<p>Scientific Reports’ta yayımlanan çalışmaya göre insanlar, 19.100 ve 5.760 yıl öncesine kadar uzanan bir süreçte, çamurlu bir volkanik enkaz tabakası boyunca yürümek durumunda kalmıştı. Ekip, ayak izi tortusu ile kısmen örtüşen ince bir kaya tabakası tarihlendirmesinin, ayak izlerinin yaş aralığını yaklaşık 12.000 ila 10.000 yıl öncesine kadar daralttığını söylüyor.</p>
<p>Hatala’nın ekibi, Engare Sero’daki ayak ölçü boyutlarını, izler arasındaki mesafeleri ve izlerin hangi yöne işaret ettiğini analiz etti. Bir ayak izi koleksiyonunda, güneybatıya yürüyen 17 kişilik bir grup tespit edildi. Modern insan ayak izi ölçümleriyle yapılan karşılaştırmalar, bu grubun 14’ünün kadın, ikisinin erkek ve bir genç çocuktan oluştuğunu ortaya koydu.</p>
<p><strong>İnsan hep yemek arayışında</strong></p>
<p>Araştırmacılar, kadınların yemek için yiyecek arıyor olabilirken birkaç erkeğin de onlara eşlik ettiğini düşünüyor. İlginç bir şekilde Tanzanya’daki Hadza halkı da dahil olmak üzere bazı günümüz avcı-toplayıcıları, büyük ölçüde kadınların yiyecek toplama gruplarından oluşuyor.</p>
<p>Altı parçadan oluşan başka bir sette ise ayak izleri kuzeydoğuyu gösteriyordu. Bu izler muhtemelen grupça harekete işaret etmiyordu. Daha ziyade, iki kadının ve bir erkeğin yavaş yavaş dolaştığını, bir kadının ve bir erkeğin hızlı bir şekilde yürüdüğünü ve başka bir kadının bölgeye koştuğunu gösteriyordu.</p>
<p>İngiltere’deki Bournemouth Üniversitesi’nden jeolog Matthew Bennett, eski insan davranışlarını incelemek için diğer korunmuş ayak izi alanlarının daha umut verici fırsatlar sunduğunu belirtiyor. Kendisi, yaklaşık 12.000 yıl önce yaşayan on binlerce insan, mamut, dev tembel hayvan ve diğer canlıların ayak izlerini ortaya çıkaran New Mexico’daki White Sands Ulusal Parkı’nda devam eden çalışmalarda yer alıyor. Oradaki ilk sonuçlar, insanların dev tembel hayvanları avladığını gösteriyor ve Bennett, orada yapılan araştırmanın Taş Devri avcılığına dair daha fazla öngörü sağlayacağını düşünüyor.</p>
<p><strong>Batuhan Sarıcan / <a href="mailto:batusarican@gmail.com">batusarican@gmail.com</a></strong></p>
<p><strong>Kaynak: </strong><strong><a href="https://www.sciencenews.org/article/africa-biggest-collection-ancient-human-footprints-found">https://www.sciencenews.org/article/africa-biggest-collection-ancient-human-footprints-found</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/afrikanin-en-eski-antik-insan-ayak-izleri-koleksiyonu">Afrika’nın en eski antik insan ayak izleri koleksiyonu</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29395</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Jeodin: Dinle yönetilen coğrafyalar</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/jeodin-dinle-yonetilen-cografyalar</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 Mar 2023 11:26:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Yerküre]]></category>
		<category><![CDATA[afrika]]></category>
		<category><![CDATA[asya]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[din]]></category>
		<category><![CDATA[ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[ideoloji]]></category>
		<category><![CDATA[jeodin]]></category>
		<category><![CDATA[jeopolitik]]></category>
		<category><![CDATA[ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[politika]]></category>
		<category><![CDATA[siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[soğuk savaş]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[ülke]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29067</guid>

					<description><![CDATA[<p>Özellikle Soğuk Savaş sonrasında, dünyada sınıf siyasetinin büyük ölçüde terk edilmiş olmasına bağlı olarak, kimlik siyaseti etkin hale geldi. Böylece dinsel, etnik, cinsel kimlikler yerel ve küresel çapta günlük politikanın ana konusunu oluşturmaya başladı. Yine bu çağın bir gerçekliği olarak dini olgular açık bir jeopolitik doktrine kolaylıkla dönüştürülebiliyor. Ülkelerin tarihi, coğrafi, ekonomik ve kültürel özelliklerinden kaynağını alan ve genellikle uzun asırların birikimiyle şekillenen “makro politik” hedefleri vardır. Bu hedefler, jeopolitik biliminin ana konusunu oluşturur. Bu bağlamda “jeo-politik” sözcüğündeki “jeo” bileşeni, coğrafi özelliklerin, ülkelerin benimsedikleri politikalar üzerindeki belirleyiciliğini ifade etmektedir. Yine ülkelerin doğal ortam özellikleri, nüfusu, sosyolojisi, kültürel-ekonomik nitelikleri, tarihi, madenleri, ormanları, akarsuları, gölleri, denizleri, matematik konumu ve dini inanışları jeopolitik biliminin veri kaynaklarındandır. Bu verilerin bazıları değişebilir, bazıları ise değişmez (statik) niteliktedir. Din olgusu, geleneksel jeopolitik anlatımda, jeopolitiğin “değişmeyen unsur”u olarak ele alınmıştır. Bu değişmezlik, toplumların bir dini inançtan başka bir dini inanca geçişinin zorluğunu ifade ettiği kadar aynı zamanda dinlerin ritüellerini ve temel metinlerinin değişmezliğini de vurgulamaktadır. Klasik jeopolitik anlayış, din olgusuna bu “değişmezlik” üzerinden yaklaşmaktadır. Dinler değişime kapalı mı? Dini inanışlar, her toplumda görülmekle birlikte, toplumların günlük hayatlarındaki yeri ve etkinliği farklıdır. Ayrıca insanların din kavrayışları, zamana ve mekâna bağlı olarak değişebilmektedir. Bu anlamda “a priori” olarak değişmeyen bir “töz” kabul edilen din kavramının, metafizik/ inanç esaslarının değişime-dönüşüme kapalı olduğu varsayılsa bile toplumların değişime açık olması, inanç ögelerini de değişebilir hale getirmektedir. Dinsel değişim ve dönüşümün diğer dinamiklerini ise dinlerin yayıldığı coğrafi mekânın özellikleri, tarihi, toplumsal yapısı, kültürel ve ideolojik etkileşimleri ile modernite oluşturmaktadır. Paradoksal olarak bugün bazı dinler, kaynağı dışındaki ülkelerde daha güçlüdür. Aynı zamanda birçok din yayıldıkça ve kitleselleştikçe büyük ölçüde değişime uğramıştır. Bu nedenle dinlerin bugün sergiledikleri formun, genellikle orijinal halinden uzak olduğu görülmektedir. Ortadoğu’da yakın dönemde yaşanan gelişmeler göstermiştir ki; savaş gibi toplumsal travmalar, siyasal gerilimler, yaşanan toplumsal şiddet olayları ve politik ihtiyaçlar çok bileşenli olarak din algısında değiştirici/ dönüştürücü etkiler yapmakta ve yeni dinsel yapıların ortaya çıkışına zemin hazırlamaktadır. Din, siyaset ve jeopolitik Dünya, özellikle 20. y.y.’ın ikinci yarısından sonra dindarlaşma eğilimine girmiştir. Çağdaş uluslararası ilişkilerde, dinlerin “siyasi uyanış”ını düşündüren fenomenlerle giderek daha sık karşılaşılmaktadır. Ayrıca küreselleşme olgusuyla birlikte din etkeni, tüm devletlerin dış ve iç politikalarında daha fazla görünür hale gelmiştir. Yine bu çağın bir gerçekliği olarak dini olgular açık bir jeopolitik doktrine kolaylıkla dönüştürülebilmektedir. Özellikle Soğuk Savaş sonrasında, dünyada sınıf siyasetinin büyük ölçüde terk edilmiş olmasına bağlı olarak, kimlik siyaseti etkin hale gelmiştir. Böylece dinsel, etnik, cinsel kimlikler yerel ve küresel çapta günlük politikanın ana konusunu oluşturmaya başlamıştır. Dinsel kimlikçiliğin en az etnik kimlikçilik kadar çözücü bir istikrarsızlık ve çatışma kaynağına dönüşebildiği, güncel örneklerle görülmektedir. Jeodin nedir? Geniş bir tarihsel süreçte gelişen din-politika etkileşimi, jeopolitik içerikte yeni bir kavramsallaşmanın önünü açmıştır. Bu perspektifte ortaya çıkan “jeodin” kavramı; jeopolitik amaçları gerçekleştirmek için din/ inanç olgusunun kullanılması anlamına gelmektedir. Bir bilimsel yaklaşım olarak jeodin; bir bölgedeki dinsel-politik ilişkilerdeki gelişmelerin, jeopolitik yansımasını değerlendirir. Başka bir anlatımla jeodin, inançların manipüle edilmesini, dönüşmesini veya dönüştürülmesini, “ılımlı”laşmasını veya radikalleşmesini ya da geleneksel halini korumasını, politikleşmesini yahut toplumların ve devletlerin dinselleşmesi veya sekülarizasyonu ile gelişen jeopolitik süreç ve sonuçları konu edinir. Jeodini düşünüşe, tarihin eski dönemlerinden beri rastlanmaktadır. Din adamları, imparatorlar, siyasetçiler ve askerlerin bu tarz gelişmeleri izlediğini gösteren pek çok tarihi olay bulunmaktadır. Haçlı Seferleri’nden “Yeşil Kuşak” teorisine, Polonya’nın komşu kültürel etkilere karşı bir kalkan olarak kullandığı Katolikliğinden “demokrasi” söylemli, din motivasyonlu “Arap Baharı”na kadar tarihin çeşitli varyantında jeodini gelişmelere rastlanmaktadır. Jeodin kavramı da, tıpkı jeoekonomi kavramı gibi büyük ölçüde Asya’daki gelişmelere bağlı olarak güncellik kazanmaktadır. Nitekim Çin’in yükselen ekonomik gücünü, jeopolitik fayda amacıyla kullanması sonucunda, “jeoekonomi” kavramının akademik ve siyasi gündemde daha fazla yer tuttuğu bilinmektedir. Benzer biçimde 11 Eylül süreci, Afrika, Ortadoğu, Asya’da radikal akımların güçlenmesi ve özellikle Çin’in küresel açılım politikasının gereği olarak farklı kültürlere ve dinlere artan ilgisi, “jeodin” kavramını 21. y.y.’ın gündemine taşımıştır. Bu nedenle jeodin kavramı da gelişim süreçleri itibariyle büyük ölçüde “Asyalı”dır. Bugünün gelişmeleri Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle, özellikle “ikinci ve üçüncü dünya”nın küresel düzene “antiemperyalist” itirazları, yerini büyük ölçüde dini-ideolojik doktrinleri benimsemiş silahlı gruplara ve iç çatışmalara terk etmiş görünmektedir. Nitekim bugün dünyanın gerilimli/ çatışmalı 25 bölgesinin 15’inde yaşanan çatışmalarda, dinsel-ideolojik gerekçeler öne çıkmaktadır. Nedenlerine göre dünyanın gerilimli &#8211; çatışmalı bölgeleri (2022) Güncel jeodini gelişmeler en yoğun haliyle Asya’da yaşanmaktadır. Orta ve Güney Asya ülkelerinde yükselen dinsel fanatizm, özellikle Afganistan, Myanmar, Hindistan ve Pakistan’da tırmanmaktadır. Radikal eğilimler ve fanatik akımlar, Asya’da yayılış gösteren hemen hemen tüm kitlesel dinlerin bünyesinde taban bulmaktadır. Sonuç Jeopolitik amaçları ilerletmenin birçok enstrümanı bulunmaktadır. Din olgusu bu enstrümanların en sofistike ve derinlikli olanıdır. Bir tarihsel gerçeklik olarak, siyasi düzenlerin dağılmasında veya güçlendirilmesinde din olgusu belirgin bir yer tutmaktadır. Bu nedenle devletler siyasal amaçlarla genellikle -kontrollü biçimde- dinselliği desteklemektedir. Dolayısıyla dini alan uzun zamandır politize haldedir. Dünyanın günümüzde çatışmalı bölgelerinin çoğunda dini gerekçeler; siyasi ve ekonomik nedenleri ikinci planda bırakacak biçimde başat etkenler olarak öne sürülmektedir. Başka bir anlatımla, dini argümanlar, günümüzün ideolojisiz dünyasında, kriz/müdahale bölgelerinin oluşmasında ön sıralarda yer almaktadır. Dünyanın bugün geldiği aşamada, din referanslı siyasi olayların, çatışmaların ve müdahalelerin yeryüzünün pek çok bölgesinde yaygınlaştığı ve sonuçlarının kısa sürede alınabildiği bir vasatta, jeodini yaklaşım, gelişen süreçlerin çözümlenmesinde analitik bir seçenek sunmaktadır. Doç. Dr. Bülent Güner, Munzur Üniversitesi, Coğrafya Bölümü,  bguner@munzur.edu.tr</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/jeodin-dinle-yonetilen-cografyalar">Jeodin: Dinle yönetilen coğrafyalar</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-29068 size-medium alignright" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/03/jeodin-300x212.png" alt="" width="300" height="212" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/03/jeodin-300x212.png 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/03/jeodin.png 678w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" />Özellikle Soğuk Savaş sonrasında, dünyada sınıf siyasetinin büyük ölçüde terk edilmiş olmasına bağlı olarak, kimlik siyaseti etkin hale geldi. Böylece dinsel, etnik, cinsel kimlikler yerel ve küresel çapta günlük politikanın ana konusunu oluşturmaya başladı. Yine bu çağın bir gerçekliği olarak dini olgular açık bir jeopolitik doktrine kolaylıkla dönüştürülebiliyor.</p>
<p>Ülkelerin tarihi, coğrafi, ekonomik ve kültürel özelliklerinden kaynağını alan ve genellikle uzun asırların birikimiyle şekillenen “makro politik” hedefleri vardır. Bu hedefler, jeopolitik biliminin ana konusunu oluşturur. Bu bağlamda “jeo-politik” sözcüğündeki “jeo” bileşeni, coğrafi özelliklerin, ülkelerin benimsedikleri politikalar üzerindeki belirleyiciliğini ifade etmektedir. Yine ülkelerin doğal ortam özellikleri, nüfusu, sosyolojisi, kültürel-ekonomik nitelikleri, tarihi, madenleri, ormanları, akarsuları, gölleri, denizleri, matematik konumu ve dini inanışları jeopolitik biliminin veri kaynaklarındandır. Bu verilerin bazıları değişebilir, bazıları ise değişmez (statik) niteliktedir.</p>
<p>Din olgusu, geleneksel jeopolitik anlatımda, jeopolitiğin “değişmeyen unsur”u olarak ele alınmıştır. Bu değişmezlik, toplumların bir dini inançtan başka bir dini inanca geçişinin zorluğunu ifade ettiği kadar aynı zamanda dinlerin ritüellerini ve temel metinlerinin değişmezliğini de vurgulamaktadır. Klasik jeopolitik anlayış, din olgusuna bu “değişmezlik” üzerinden yaklaşmaktadır.</p>
<p><strong>Dinler değişime kapalı mı?</strong></p>
<p>Dini inanışlar, her toplumda görülmekle birlikte, toplumların günlük hayatlarındaki yeri ve etkinliği farklıdır. Ayrıca insanların din kavrayışları, zamana ve mekâna bağlı olarak değişebilmektedir. Bu anlamda “a priori” olarak değişmeyen bir “töz” kabul edilen din kavramının, metafizik/ inanç esaslarının değişime-dönüşüme kapalı olduğu varsayılsa bile toplumların değişime açık olması, inanç ögelerini de değişebilir hale getirmektedir.</p>
<p>Dinsel değişim ve dönüşümün diğer dinamiklerini ise dinlerin yayıldığı coğrafi mekânın özellikleri, tarihi, toplumsal yapısı, kültürel ve ideolojik etkileşimleri ile modernite oluşturmaktadır. Paradoksal olarak bugün bazı dinler, kaynağı dışındaki ülkelerde daha güçlüdür. Aynı zamanda birçok din yayıldıkça ve kitleselleştikçe büyük ölçüde değişime uğramıştır. Bu nedenle dinlerin bugün sergiledikleri formun, genellikle orijinal halinden uzak olduğu görülmektedir.</p>
<p>Ortadoğu’da yakın dönemde yaşanan gelişmeler göstermiştir ki; savaş gibi toplumsal travmalar, siyasal gerilimler, yaşanan toplumsal şiddet olayları ve politik ihtiyaçlar çok bileşenli olarak din algısında değiştirici/ dönüştürücü etkiler yapmakta ve yeni dinsel yapıların ortaya çıkışına zemin hazırlamaktadır.</p>
<p><strong>Din, siyaset ve jeopolitik</strong></p>
<p>Dünya, özellikle 20. y.y.’ın ikinci yarısından sonra dindarlaşma eğilimine girmiştir. Çağdaş uluslararası ilişkilerde, dinlerin “siyasi uyanış”ını düşündüren fenomenlerle giderek daha sık karşılaşılmaktadır. Ayrıca küreselleşme olgusuyla birlikte din etkeni, tüm devletlerin dış ve iç politikalarında daha fazla görünür hale gelmiştir. Yine bu çağın bir gerçekliği olarak dini olgular açık bir jeopolitik doktrine kolaylıkla dönüştürülebilmektedir.</p>
<p>Özellikle Soğuk Savaş sonrasında, dünyada sınıf siyasetinin büyük ölçüde terk edilmiş olmasına bağlı olarak, kimlik siyaseti etkin hale gelmiştir. Böylece dinsel, etnik, cinsel kimlikler yerel ve küresel çapta günlük politikanın ana konusunu oluşturmaya başlamıştır. Dinsel kimlikçiliğin en az etnik kimlikçilik kadar çözücü bir istikrarsızlık ve çatışma kaynağına dönüşebildiği, güncel örneklerle görülmektedir.</p>
<p><strong>Jeodin nedir?</strong></p>
<p>Geniş bir tarihsel süreçte gelişen din-politika etkileşimi, jeopolitik içerikte yeni bir kavramsallaşmanın önünü açmıştır. Bu perspektifte ortaya çıkan “jeodin” kavramı; jeopolitik amaçları gerçekleştirmek için din/ inanç olgusunun kullanılması anlamına gelmektedir.</p>
<p>Bir bilimsel yaklaşım olarak jeodin; bir bölgedeki dinsel-politik ilişkilerdeki gelişmelerin, jeopolitik yansımasını değerlendirir. Başka bir anlatımla jeodin, inançların manipüle edilmesini, dönüşmesini veya dönüştürülmesini, “ılımlı”laşmasını veya radikalleşmesini ya da geleneksel halini korumasını, politikleşmesini yahut toplumların ve devletlerin dinselleşmesi veya sekülarizasyonu ile gelişen jeopolitik süreç ve sonuçları konu edinir.</p>
<p>Jeodini düşünüşe, tarihin eski dönemlerinden beri rastlanmaktadır. Din adamları, imparatorlar, siyasetçiler ve askerlerin bu tarz gelişmeleri izlediğini gösteren pek çok tarihi olay bulunmaktadır. Haçlı Seferleri’nden “Yeşil Kuşak” teorisine, Polonya’nın komşu kültürel etkilere karşı bir kalkan olarak kullandığı Katolikliğinden “demokrasi” söylemli, din motivasyonlu “Arap Baharı”na kadar tarihin çeşitli varyantında jeodini gelişmelere rastlanmaktadır.</p>
<p>Jeodin kavramı da, tıpkı jeoekonomi kavramı gibi büyük ölçüde Asya’daki gelişmelere bağlı olarak güncellik kazanmaktadır. Nitekim Çin’in yükselen ekonomik gücünü, jeopolitik fayda amacıyla kullanması sonucunda, “jeoekonomi” kavramının akademik ve siyasi gündemde daha fazla yer tuttuğu bilinmektedir. Benzer biçimde 11 Eylül süreci, Afrika, Ortadoğu, Asya’da radikal akımların güçlenmesi ve özellikle Çin’in küresel açılım politikasının gereği olarak farklı kültürlere ve dinlere artan ilgisi, “jeodin” kavramını 21. y.y.’ın gündemine taşımıştır. Bu nedenle jeodin kavramı da gelişim süreçleri itibariyle büyük ölçüde “Asyalı”dır.</p>
<p><strong>Bugünün gelişmeleri</strong></p>
<p>Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle, özellikle “ikinci ve üçüncü dünya”nın küresel düzene “antiemperyalist” itirazları, yerini büyük ölçüde dini-ideolojik doktrinleri benimsemiş silahlı gruplara ve iç çatışmalara terk etmiş görünmektedir. Nitekim bugün dünyanın gerilimli/ çatışmalı 25 bölgesinin 15’inde yaşanan çatışmalarda, dinsel-ideolojik gerekçeler öne çıkmaktadır.</p>
<p><strong>Nedenlerine göre dünyanın gerilimli &#8211; çatışmalı bölgeleri (2022)</strong></p>
<p>Güncel jeodini gelişmeler en yoğun haliyle Asya’da yaşanmaktadır. Orta ve Güney Asya ülkelerinde yükselen dinsel fanatizm, özellikle Afganistan, Myanmar, Hindistan ve Pakistan’da tırmanmaktadır. Radikal eğilimler ve fanatik akımlar, Asya’da yayılış gösteren hemen hemen tüm kitlesel dinlerin bünyesinde taban bulmaktadır.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Jeopolitik amaçları ilerletmenin birçok enstrümanı bulunmaktadır. Din olgusu bu enstrümanların en sofistike ve derinlikli olanıdır. Bir tarihsel gerçeklik olarak, siyasi düzenlerin dağılmasında veya güçlendirilmesinde din olgusu belirgin bir yer tutmaktadır. Bu nedenle devletler siyasal amaçlarla genellikle -kontrollü biçimde- dinselliği desteklemektedir. Dolayısıyla dini alan uzun zamandır politize haldedir.</p>
<p>Dünyanın günümüzde çatışmalı bölgelerinin çoğunda dini gerekçeler; siyasi ve ekonomik nedenleri ikinci planda bırakacak biçimde başat etkenler olarak öne sürülmektedir. Başka bir anlatımla, dini argümanlar, günümüzün ideolojisiz dünyasında, kriz/müdahale bölgelerinin oluşmasında ön sıralarda yer almaktadır.</p>
<p>Dünyanın bugün geldiği aşamada, din referanslı siyasi olayların, çatışmaların ve müdahalelerin yeryüzünün pek çok bölgesinde yaygınlaştığı ve sonuçlarının kısa sürede alınabildiği bir vasatta, jeodini yaklaşım, gelişen süreçlerin çözümlenmesinde analitik bir seçenek sunmaktadır.</p>
<p><strong>Doç. Dr. Bülent Güner, Munzur Üniversitesi, Coğrafya Bölümü,  </strong><strong><a href="mailto:bguner@munzur.edu.tr">bguner@munzur.edu.tr</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/jeodin-dinle-yonetilen-cografyalar">Jeodin: Dinle yönetilen coğrafyalar</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29067</post-id>	</item>
		<item>
		<title>200.000 yıllık yeni ortak atamız ve torunları</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/200-000-yillik-yeni-ortak-atamiz-ve-torunlari</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Altaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 07 Nov 2019 14:00:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editör ne diyor?]]></category>
		<category><![CDATA[afrika]]></category>
		<category><![CDATA[antibiyotik direnci]]></category>
		<category><![CDATA[atalarımız]]></category>
		<category><![CDATA[bilinç]]></category>
		<category><![CDATA[glüten]]></category>
		<category><![CDATA[göbeklitepe]]></category>
		<category><![CDATA[kellik tedavisi]]></category>
		<category><![CDATA[köpek]]></category>
		<category><![CDATA[kuantum bilgisayar]]></category>
		<category><![CDATA[mustafa kemal atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[uzaylılar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=15823</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsanın tam olarak nereden geldiği ve bu kökenin hangi zamana dayandığı konusunda çeşitli tartışmalar söz konusu. Son araştırmaya göre, insanlığın ana kökleri 200.000 yıl öncesine ve Afrika&#8217;nın güneyindeki bir bölgeye dayanıyor. Bir tür kalıtsal DNA türündeki varyasyonları inceleyen bilim insanları, Homo sapiens&#8217;in Afrika’nın güneyinde, Botsvana&#8217;da ortaya çıktığı sonucuna varıyor. Araştırma, tartışmaları da beraberinde getiriyor. Söz konusu araştırma, insanın kökeni hakkında bildiklerimizden çok bilinemeyenlerin altını çiziyor. Öğrenmeye hazırsanız sizi orta sayfamızda bekliyor. İlginç tartışmalarıyla birlikte! Bilim, ilk olarak bilim kurgu filmlerinde görebileceğimiz birçok hayali gerçeğe dönüştürüyor. Bunlardan biri de “ısmarlama” bebek. Kulağa pek de hoş gelmeyen bu olasılığa yönelik bir haberle başlıyoruz bu sayımıza. Ve İnsan Beyninin 8 Harikası serisi de devam ediyor: Bilinç nedir? Nilgün Özbaşaran Dede, bilim dünyasındaki son gelişmeleri derledi. Çölyak hastaları için bir umut ışığı, Rusya’da bulunan en iyi korunagelmiş Tetrapod fosili ve Pine adası buzulundaki yeni çatlaklar gibi önemli haber ve gelişmeler, Araştırma Gündemi’nde sizi bekliyor. Belki de evrende başka akıllı yaşam yok! Bu sayımızda karşılaşacağınız ilginç içeriklerden biri de evrende bizden başka akıllı yaşamın olup olmadığı tartışması. Evrim bilimciler bu tartışmaya, “Zekâ, doğal seçilimin olası bir sonucu mu yoksa bir rastlantının eseri mi?” ikilemi üzerinden yaklaşıyor. Reyhan Oksay sizin için derledi. Beslenmeye her zaman olduğu gibi bilimin penceresinden yaklaşmaya devam ediyoruz. Tam anlamıyla bir C Vitamini deposu olan dutla ilgili bilmediğiniz çok şey öğreneceksiniz. Monomat mı, polimat mı? Robert Twigger’ın zihin açıcı yazısını Lara Meltem Bilikmen’in çevirisiyle sunuyoruz: En iyi işi, zihnimizi birden fazla alanda kullandığımızda mı çıkarırız? Bir başka deyişle, uzmanlık mı yoksa çok yönlü hezarfenlik mi? Yazarımız Tanol Türkoğlu, Dijital Kültür köşesinde Google’ın üç dakika 20 saniyede gerçekleştirdiği işlem üzerinden kuantum üstünlüğünü gündemine alıyor. Her hafta olduğu gibi bu haftaki Grafik Bilgi içeriğimiz de ilgi çekici ve bilgilendirici: Türkiye, sürdürülebilir enerji politikaları açısından vasat seviyede! İstanbul’a gelen Prof. Jeffrey Sachs’ı dinleyen Yayın Yönetmenimiz Özlem Yüzak’ın izlenimlerini, “Sorunların çözümü: Düşünen bir toplum yaratmakla sağlanabilir mi?” yazısında bulacaksınız. Özlem Yüzak, ayrıca, Aromsa Genel Müdürü ve Kurucusu Murat Yasa ile söyleşi yaptı: Aromsa, Türkiye’nin en fazla AR-GE harcaması yapan şirketleri arasında, ayrıca en iyi yönetilen model bir şirket ödülüne sahip… İşin sırrı söyleşide. Yazarımız Müfit Akyos ise Politik Bilim’de demokrasi, katılım, karar ve söz hakkı meselelerine eğilerek demokratik yeniliğe uluslararası örnekler veriyor. Yeni nesil dijital ve analitik şirketi SabancıDx’in yeni hamlesine de bakış atıyoruz. Murat Altaş, SabancıDx dijital kampüsü ziyaret etti. Atatürk ve bilim İstanbul Kültür Üniversitesi BST Destek Grubu Müdürü Ufuk Dikme, Atatürk ve Bilim başlıklı yazısında, muasır medeniyetler seviyesine ulaşmanın yolunu bir kere daha hatırlatıyor. Ahmet Yavuz ise AY Işığı&#8217;nda Mustafa Kemal’in Suriye tasavvurunu gündemine alıyor. İlgiyle okunan Güncel Tıp köşesinde Mustafa Çetiner ise son dönemde fazlasıyla gündeme gelen glütensiz yaşamla ilgili düşüncelerini dile getirmek üzere “Glüten Çılgınlığı” yazı dizisine başladı. İlgiyle okuyacağınızı düşünüyoruz. Göbeklitepe’yi tanımak için… Oktay Kaynak, Göbeklitepe’nin anlaşılabilmesi için yanıtlanması gereken bazı sorular sorarak zihin açıcı bir okuma sunuyor. Göbeklitepe’nin sakladığı sırlar üzerine spekülatif düşünceler, koca bir tarihe bakışınızı değiştirebilir. Sadece bunlarla sınırlı kalmadık. Dergimizi içeriği yine dopdolu: Elektrikli şapka ile kelliğe çözüm haberi, saç kaybından mustarip okurlarımıza umut verecek. Bir başka haber olarak; insanlar yeni türler yaratma sürecinde köpeklerin sadece boyutlarını, şekillerini, renklerini ve davranışlarını değil beyinlerini de değiştirdi. Köpek evriminde insan etkisini ele alan yazı oldukça renkli. Tekno Vitrin köşesi, kullanıcılara yepyeni teknolojileri tanıtmaya devam ediyor: Dünyanın ilk su geçirmez kulaklığı, ortamdaki sesleri takip edebilmek için geliştirilen tek taraflı oyun kulaklığı ve bütçe dostu katlanabilir elektrikli bisiklet bunlardan yalnızca birkaçı. HBT, bilginin ve bilimin ışığında ilerliyor. Herkes için her hafta yeni, dopdolu ve anlaşılır bilim ve teknoloji içerikleri sunuyor. Bilginin yayılması ve ülkemizde bilim ve teknolojinin gelişmesi umuduyla. İyi okumalar. *** HBT Konferansları başlıyor “Merak: Bilimde, hayatta, öğrenimde” HBT’nin Bahçeşehir Üniversitesi Tıp Fakültesi ile birlikte, BAU Beşiktaş Yerleşkesi’nde düzenlediği konferanslar dizisi, 16 Kasım’da saat 17.00’de başlıyor. Ayrıntılı bilgi gelecek sayımızda.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/200-000-yillik-yeni-ortak-atamiz-ve-torunlari">200.000 yıllık yeni ortak atamız ve torunları</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="alignright size-medium wp-image-15812" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/11/189-251x300.jpg" alt="" width="251" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/11/189-251x300.jpg 251w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/11/189-856x1024.jpg 856w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/11/189.jpg 1654w" sizes="(max-width: 251px) 100vw, 251px" />İnsanın tam olarak nereden geldiği ve bu kökenin hangi zamana dayandığı konusunda çeşitli tartışmalar söz konusu. Son araştırmaya göre, insanlığın ana kökleri 200.000 yıl öncesine ve Afrika&#8217;nın güneyindeki bir bölgeye dayanıyor. Bir tür kalıtsal DNA türündeki varyasyonları inceleyen bilim insanları, Homo sapiens&#8217;in Afrika’nın güneyinde, Botsvana&#8217;da ortaya çıktığı sonucuna varıyor. Araştırma, tartışmaları da beraberinde getiriyor. Söz konusu araştırma, insanın kökeni hakkında bildiklerimizden çok bilinemeyenlerin altını çiziyor. Öğrenmeye hazırsanız sizi orta sayfamızda bekliyor. İlginç tartışmalarıyla birlikte!</p>
<p>Bilim, ilk olarak bilim kurgu filmlerinde görebileceğimiz birçok hayali gerçeğe dönüştürüyor. Bunlardan biri de “ısmarlama” bebek. Kulağa pek de hoş gelmeyen bu olasılığa yönelik bir haberle başlıyoruz bu sayımıza. Ve İnsan Beyninin 8 Harikası serisi de devam ediyor: Bilinç nedir?</p>
<p><strong>Nilgün Özbaşaran Dede</strong>, bilim dünyasındaki son gelişmeleri derledi. Çölyak hastaları için bir umut ışığı, Rusya’da bulunan en iyi korunagelmiş Tetrapod fosili ve Pine adası buzulundaki yeni çatlaklar gibi önemli haber ve gelişmeler, <strong>Araştırma Gündemi</strong>’nde sizi bekliyor.</p>
<p><strong>Belki de evrende başka akıllı yaşam yok!</strong></p>
<p>Bu sayımızda karşılaşacağınız ilginç içeriklerden biri de evrende bizden başka akıllı yaşamın olup olmadığı tartışması. Evrim bilimciler bu tartışmaya, “Zekâ, doğal seçilimin olası bir sonucu mu yoksa bir rastlantının eseri mi?” ikilemi üzerinden yaklaşıyor. <strong>Reyhan Oksay</strong> sizin için derledi.</p>
<p><strong>Beslenme</strong>ye her zaman olduğu gibi bilimin penceresinden yaklaşmaya devam ediyoruz. Tam anlamıyla bir C Vitamini deposu olan dutla ilgili bilmediğiniz çok şey öğreneceksiniz.</p>
<p>Monomat mı, polimat mı? <strong>Robert Twigger</strong>’ın zihin açıcı yazısını <strong>Lara Meltem Bilikmen</strong>’in çevirisiyle sunuyoruz: En iyi işi, zihnimizi birden fazla alanda kullandığımızda mı çıkarırız? Bir başka deyişle, uzmanlık mı yoksa çok yönlü hezarfenlik mi?</p>
<p>Yazarımız <strong>Tanol Türkoğlu</strong>, Dijital Kültür köşesinde Google’ın üç dakika 20 saniyede gerçekleştirdiği işlem üzerinden kuantum üstünlüğünü gündemine alıyor. Her hafta olduğu gibi bu haftaki <strong>Grafik Bilgi</strong> içeriğimiz de ilgi çekici ve bilgilendirici: Türkiye, sürdürülebilir enerji politikaları açısından vasat seviyede!</p>
<p>İstanbul’a gelen Prof. <strong>Jeffrey Sachs</strong>’ı dinleyen Yayın Yönetmenimiz <strong>Özlem Yüzak</strong>’ın izlenimlerini, “Sorunların çözümü: Düşünen bir toplum yaratmakla sağlanabilir mi?” yazısında bulacaksınız. Özlem Yüzak, ayrıca, Aromsa Genel Müdürü ve Kurucusu <strong>Murat Yasa</strong> ile söyleşi yaptı: Aromsa, Türkiye’nin en fazla AR-GE harcaması yapan şirketleri arasında, ayrıca en iyi yönetilen model bir şirket ödülüne sahip… İşin sırrı söyleşide.</p>
<p>Yazarımız <strong>Müfit Akyos</strong> ise Politik Bilim’de demokrasi, katılım, karar ve söz hakkı meselelerine eğilerek demokratik yeniliğe uluslararası örnekler veriyor. Yeni nesil dijital ve analitik şirketi SabancıDx’in yeni hamlesine de bakış atıyoruz. <strong>Murat Altaş</strong>, SabancıDx dijital kampüsü ziyaret etti.</p>
<p><strong>Atatürk ve bilim</strong></p>
<p><strong>İstanbul Kültür Üniversitesi</strong> BST Destek Grubu Müdürü <strong>Ufuk Dikme</strong>, Atatürk ve Bilim başlıklı yazısında, muasır medeniyetler seviyesine ulaşmanın yolunu bir kere daha hatırlatıyor. <strong>Ahmet Yavuz</strong> ise AY Işığı&#8217;nda Mustafa Kemal’in Suriye tasavvurunu gündemine alıyor.</p>
<p>İlgiyle okunan Güncel Tıp köşesinde <strong>Mustafa Çetiner</strong> ise son dönemde fazlasıyla gündeme gelen glütensiz yaşamla ilgili düşüncelerini dile getirmek üzere “Glüten Çılgınlığı” yazı dizisine başladı. İlgiyle okuyacağınızı düşünüyoruz.</p>
<p><strong>Göbeklitepe’yi tanımak için…</strong></p>
<p><strong>Oktay Kaynak</strong>, Göbeklitepe’nin anlaşılabilmesi için yanıtlanması gereken bazı sorular sorarak zihin açıcı bir okuma sunuyor. Göbeklitepe’nin sakladığı sırlar üzerine spekülatif düşünceler, koca bir tarihe bakışınızı değiştirebilir.</p>
<p>Sadece bunlarla sınırlı kalmadık. Dergimizi içeriği yine dopdolu: Elektrikli şapka ile kelliğe çözüm haberi, saç kaybından mustarip okurlarımıza umut verecek. Bir başka haber olarak; insanlar yeni türler yaratma sürecinde köpeklerin sadece boyutlarını, şekillerini, renklerini ve davranışlarını değil beyinlerini de değiştirdi. Köpek evriminde insan etkisini ele alan yazı oldukça renkli.</p>
<p><strong>Tekno Vitrin</strong> köşesi, kullanıcılara yepyeni teknolojileri tanıtmaya devam ediyor: Dünyanın ilk su geçirmez kulaklığı, ortamdaki sesleri takip edebilmek için geliştirilen tek taraflı oyun kulaklığı ve bütçe dostu katlanabilir elektrikli bisiklet bunlardan yalnızca birkaçı.</p>
<p>HBT, bilginin ve bilimin ışığında ilerliyor. Herkes için her hafta yeni, dopdolu ve anlaşılır bilim ve teknoloji içerikleri sunuyor. Bilginin yayılması ve ülkemizde bilim ve teknolojinin gelişmesi umuduyla. İyi okumalar.</p>
<p>***</p>
<p><strong>HBT Konferansları başlıyor</strong></p>
<p><em><strong>“Merak: Bilimde, hayatta, öğrenimde”</strong></em></p>
<p>HBT’nin Bahçeşehir Üniversitesi Tıp Fakültesi ile birlikte, BAU Beşiktaş Yerleşkesi’nde düzenlediği konferanslar dizisi, 16 Kasım’da saat 17.00’de başlıyor. Ayrıntılı bilgi gelecek sayımızda.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/200-000-yillik-yeni-ortak-atamiz-ve-torunlari">200.000 yıllık yeni ortak atamız ve torunları</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">15823</post-id>	</item>
		<item>
		<title>HBT Dergi 189. Sayı – 8 Kasım 2019</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/dergi-sayilari/hbt-dergi-189-sayi-8-kasim-2019</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Altaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 07 Nov 2019 12:29:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dergi Sayıları]]></category>
		<category><![CDATA[afrika]]></category>
		<category><![CDATA[antibiyotik direnci]]></category>
		<category><![CDATA[atalarımız]]></category>
		<category><![CDATA[bilinç]]></category>
		<category><![CDATA[glüten]]></category>
		<category><![CDATA[göbeklitepe]]></category>
		<category><![CDATA[kellik tedavisi]]></category>
		<category><![CDATA[köpek]]></category>
		<category><![CDATA[kuantum bilgisayar]]></category>
		<category><![CDATA[mustafa kemal atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[uzaylılar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=15814</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ortak atamız 200.000 yıl önce Botsvana&#8217;da ortaya çıktı Büyük bir olasılıkla evrende yalnızız Gökbeklitepe&#8217;nin sakladığı sırlar üzerine &#8211; Oktay Kaynak Ismarlama bebek için henüz çok erken Kuantum üstünlüğü &#8211; Tanol Türkoğlu Dirençli mikroplara karşı yeni bir antibiyotik sınıfı İnsan beyninin 8 harikası: Bilinç nedir? İslam ülkeleri neden geri kaldı? &#8211; Doğan Kuban Düşünen bir toplum yaratmakla sorunlar çözülebilir mi? &#8211; Özlem Yüzak Demokratik yeniliğe örnekler &#8211; Müfit Akyos Aromsa: Doğayı bilimle birleştiriyoruz Yeni nesil teknoloji hamlesi: SabancıDx Dijital Kampüs Dut: Tam bir C vitamini deposu Glüten çılgınlığı (1) &#8211; Mustafa Çetiner İnsanın doğasından gelen hangisi: Tek alanda uzmanlaşmak mı, çok yönlü hezarfen olmak mı? Atatürk ve bilim &#8211; Ufuk Dikme M. Kemal&#8217;in Suriye tasavvuru üzerine &#8211; Ahmet Yavuz Elektrikli şapka ile kelliğe çözüm Köpek beyninin evriminde insan etkisi Sayılarımıza ulaşmak için tıklayınız</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/dergi-sayilari/hbt-dergi-189-sayi-8-kasim-2019">HBT Dergi 189. Sayı – 8 Kasım 2019</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="alignright size-medium wp-image-15812" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/11/189-251x300.jpg" alt="" width="251" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/11/189-251x300.jpg 251w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/11/189-856x1024.jpg 856w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/11/189.jpg 1654w" sizes="(max-width: 251px) 100vw, 251px" />Ortak atamız 200.000 yıl önce Botsvana&#8217;da ortaya çıktı<br />
Büyük bir olasılıkla evrende yalnızız<br />
Gökbeklitepe&#8217;nin sakladığı sırlar üzerine &#8211; Oktay Kaynak<br />
Ismarlama bebek için henüz çok erken<br />
Kuantum üstünlüğü &#8211; Tanol Türkoğlu<br />
Dirençli mikroplara karşı yeni bir antibiyotik sınıfı<br />
İnsan beyninin 8 harikası: Bilinç nedir?<br />
İslam ülkeleri neden geri kaldı? &#8211; Doğan Kuban<br />
Düşünen bir toplum yaratmakla sorunlar çözülebilir mi? &#8211; Özlem Yüzak<br />
Demokratik yeniliğe örnekler &#8211; Müfit Akyos<br />
Aromsa: Doğayı bilimle birleştiriyoruz<br />
Yeni nesil teknoloji hamlesi: SabancıDx Dijital Kampüs<br />
Dut: Tam bir C vitamini deposu<br />
Glüten çılgınlığı (1) &#8211; Mustafa Çetiner<br />
İnsanın doğasından gelen hangisi: Tek alanda uzmanlaşmak mı, çok yönlü hezarfen olmak mı?<br />
Atatürk ve bilim &#8211; Ufuk Dikme<br />
M. Kemal&#8217;in Suriye tasavvuru üzerine &#8211; Ahmet Yavuz<br />
Elektrikli şapka ile kelliğe çözüm<br />
Köpek beyninin evriminde insan etkisi</p>
<p><a href="http://www.herkesebilimteknoloji.com/1-abonelik">Sayılarımıza ulaşmak için tıklayınız</a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/dergi-sayilari/hbt-dergi-189-sayi-8-kasim-2019">HBT Dergi 189. Sayı – 8 Kasım 2019</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">15814</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Bilim tarihinin karanlık yüzü: Köle ticareti</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/bilim-tarihinin-karanlik-yuzu-kole-ticareti</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 04 Aug 2019 10:30:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam Bilimleri]]></category>
		<category><![CDATA[afrika]]></category>
		<category><![CDATA[amerika]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[botanik]]></category>
		<category><![CDATA[doğa tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Doğa Tarihi Müzesi]]></category>
		<category><![CDATA[James Petiver]]></category>
		<category><![CDATA[köle]]></category>
		<category><![CDATA[köle ticareti]]></category>
		<category><![CDATA[kölelik]]></category>
		<category><![CDATA[Sir Hans Sloane]]></category>
		<category><![CDATA[ticaret üçgeni]]></category>
		<category><![CDATA[zooloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=14645</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bilim, bugün geldiği noktaya çok da temiz bir yolculukla ulaşmadı. Botanik, entomoloji, zooloji, fizik ve jeoloji gibi birçok disiplin, 10 milyonun üzerinde Afrikalı&#8217;nın köle olarak kullanıldığı ticaret üçgenine çok şey borçlu. 18. yüzyılın başında, Avrupa bilimi doğayı “fethetmeye” hazır görünüyordu: Isaac Newton kısa süre önce anıtsal yerçekimi teorisini yayınlamıştı. Hans Lippershey’in icat ettiği teleskopla gökyüzü, yeryüzüne indiriliyordu. Robert Hooke ve Antonie van Leeuwenhoek da benzer bir devrim gerçekleştirerek icat ettikleri mikroskopla mikro kozmosa pencere açıyordu. Bilim tarihine meraklı olanlar bu isimleri bir şekilde duymuştur. Ancak derinlerden gelen ve izini birkaç bilim tarihçisi hariç kimseye belli etmeyen ama bilime karanlık bir yoldan da olsa büyük katkıda bulunan birisi vardı: James Petiver. Kraliyet Cemiyeti üyesi bir Londra eczacı olan Petiver’in botanik ile entomoloji üzerine çalışmasına olanak tanıyan ve binlerce parçadan oluşan bir koleksiyonu vardı. Daha ilginci ise bu disiplinlerin gelişimi için köle ticareti ile bağlantı kurmuştu. Londra’dan dışarı pek de adım atmayan Petiver, sömürge kolonilerinde hayvan ve bitki örnekleri toplayan onlarca gemi cerrahı ve kaptanlarından oluşan küresel bir ağ kurmuştu. Petiver uzak diyarlardan getirilen bu örneklerle bir müze ve araştırma merkezi kurdu. Bu örneklerin toplanması, köle ticaretini araç olarak kullanmaktan başka bir şekilde yapılamazdı. Zira köle ticareti dışındaki çok az sayıda gemi Afrika ve Latin Amerika&#8217;daki kilit noktalara gidebiliyordu. Kaldı ki çoğu bilim insanının böyle bir seferi finanse etmesi de güçtü. Petiver, krallıkların finanse ettiği bu “kirli araç” sayesinde dünyadaki en büyük doğa tarihi koleksiyonunu oluşturdu ve bu koleksiyon, onu ziyaret eden bilim insanlarını (taksonominin babası Carl Linnaeus dahil) derinden etkiledi. Petiver’in evi birçok amaca yönelikti: fizik ve ilaç ticareti yapan bir dükkân, yarı halka açık bir merak müzesi, kendi araştırma ve yayınları için bir mekân, arkadaş ve meslektaşlar için girişken bir tatil yeri ve uluslararası bir yazışma ağının merkezi. Bilim kölelik sayesinde ilerledi Günümüzde bilim tarihçileri, doğa bilimcilerinin arasındaki yazışma ve köle şirketlerinin kayıtlarını inceleyerek, bilim ve kölelik arasındaki bağlantıları ortaya çıkarıyor ve bu bağların ne kadar derin ve iç içe geçtiklerini ortaya koyuyorlar. Tüm bunlar, geçmişte yaşanmış, yok olup gitmiş şeyler de değil. Zira köle ticareti sayesinde toplanan binlerce örnek halen doğa tarihi müzelerinde, üniversitelerde ve enstitülerde “varlıklarını” sürdürüyor. Bu örnekler bugün genetik ve taksonomi araştırmalarında kullanılıyor. Başka bir deyişle, bilim, köleliğin sırtına basarak basamak atladı ve bu kirli mirası kullanarak ilerlemeye devam ediyor. New Brunswick&#8217;teki Rutgers Üniversitesi&#8217;nde, kölelik ve bilim tarihi üzerine yazılar yazan New Jersey&#8217;li bir tarihçi olan James Delbourgo da bu görüşe katılanlardan yalnızca biri. “Bu başa çıkmamız için zor bir hikâye” diyor. Bilimin ilerici doğasına olan inancın, tarihçileri geçmişe eleştirel bir bakış atmakta isteksiz hale getirdiğini savunuyor. Kaliforniya Politeknik Eyalet Üniversitesi’nden bilim tarihçisi Kathleen Murphy ise “Genellikle köle gemilerinin sefil ve insanlık dışı alanlarını aynı anda doğa tarihinin alanı olarak düşünmüyoruz” diyor ve ekliyor, “Petiver&#8217;in müzesi, bunun tam karşılığıdır.&#8221; Uzak bölgelere erişimin yolu: Köleliğe dayanan ticaret üçgeni Kölelik medeniyet kadar eski, ancak 1500 ile 1800&#8217;ler arasındaki transatlantik köle ticareti dönemi özellikle acımasızdı. Tahminler değişkenlik göstermekle birlikte o dönemde en az 10 milyon Afrikalı köleleştirildi, kabaca yarısı köle limanlarına giderken ya da okyanus boyunca yolculuk yaparken ölüyordu. Ancak istatistikler, köle gemilerindeki acımasızlığı tam olarak yansıtmıyor. Sözgelimi, kadınlar ve çocuklar da dahil olmak üzere milyonlarca Afrikalı, hastalıkların yaygınlaştığı ve itaatsizlikten dolayı ağır cezaların verildiği kirli yerlerde haftalarca tutuluyordu. Köpekbalıklarının yolculuğa çıkan gemileri takip ettiği gibi korkunç bir gerçek söz konusu. Zira köpekbalıkları, kölelerin çeşitli sebeplerle denize atılacağını veya bu zor şartlara dayanamayanların kendiliğinden atlayacağını -intihar edeceğini- biliyorlardı. Canı alınan ve köleleştirilen yerliler de cabası. Bu ticaret üçgeninde tam olarak kaç köle ve köleleştirilen yerlinin öldürüldüğü bilinmiyor. Köle karşıtı görüşleriyle ilk insan hakları savunucusu olarak nitelendirilen, Kolomb’un katıldığı ilk seferi ve onun hayatını kaleme alan Dominiken keşiş Bartolomé de las Casas (1474-1566), bu sayının Amerika anakarasında 50 milyonu bulduğunu söyler. Latin Amerikalı tarihçi yazar-gazeteci Eduardo Galeano ise İspanyolların kıtaya ayak basmasından 100 yıl sonra kıtada 3,5 milyon yerli kaldığını yazar. Galeano, bir kıtanın yağma edilişinin “acı” tarihini sunma amacı taşıyan Latin Amerika’nın Kesik Damaları eserinde o dönemi şöyle anlatıyor: “Altın, gümüş ve şeker: Tüketici olmaktan çok, sağlayıp donatıcı bir karakter taşıyan sömürge ekonomisi, Avrupa pazarının taleplerine göre biçimlenecek ve onun hizmetine girecekti. Nitekim 16. yüzyılın büyük bir kısmı boyunca Latin Amerika&#8217;nın değerli madenler ihracatının tutarı, ithalat tutarından dört kat fazla olmuştur. İthalatın büyük bölümünü köleler, tuz, şarap, zeytinyağı, silah, kumaş ve çeşitli lüks maddeler meydana getiriyordu, Buna karşılık, okyanusun öbür yakasındaki genç Avrupalı ulusların birikim yapmalarını sağlayacak kaynaklar ardı arkası kesilmeksizin oraya akıyordu. Can çekişen yerlileri bir yandan kırbaçlarken bir yandan da Hıristiyanlaştıran fatihlerin temel görevi, bu kaynakların sürekli akışını sağlamaktı. İspanyol sömürgelerinin ekonomik yapısı, böylece, dış pazara bağımlılık çerçevesinde oluştu; dolayısıyla da temeli bakımından ihracat sektörüne bağlı kaldı.” Bu birikimden bilim de nasibini alacaktı tabii ki. Avrupa’da (Eski Dünya’da) krallıklar, bilimsel keşiflere sponsor oluyordu. Afrika ve Amerika’yı ziyaret eden çoğu gemi “ticaret üçgeni”nin bir parçasıydı. Bu üçgende Latin Amerika’ya getirilen Afrikalıların karşılıksız emeği üzerinden mal üretimi gerçekleştiriyordu; köleler üretiyor ve ürettiklerini Avrupa&#8217;ya götürüyordu. Bilim insanları da bu ticareti bir yol olarak kullanıyor ve Afrika ile Amerika’ya ulaşmak için köle gemilerine biniyorlardı. Veyahut Petiver gibi evlerinden çıkmayarak uzaktaki aracıları kullanıyorlardı. Medeniyet adı verilen tek dişi kalmış canavar, köleliğin sırtında yükseliyor; bilim insanları da uzak bölgelere erişim sağlamak için bundan faydalanıyorlardı. Sömürgeleştirme hareketlerinde bilim insanları İspanya’nın yanı sıra Portekiz, Fransa ve Hollanda köle ele geçirip satıyordu. Ancak, bilim tarihçilerinin çoğu, 1700&#8217;lerde dünyanın en büyük ve en güçlü filolarına sahip olan ve maceracı bilim insanlarına kol kanat geren Büyük Britanya&#8217;ya odaklanıyor. İngiliz köle gemileri Amerika&#8217;ya ulaştığında, mürettebatın limanda kalması ve etrafa dokunmaması emrediliyordu. Çünkü -özellikle- İspanya, bazı kazançlı doğal kaynaklar üzerindeki tekelini korumak istiyordu. Ancak Petiver gibi “kıvrak zekalı” bilimciler, İspanya&#8217;nın bu kuralı uygulamak için tam kontrolü olmadığını biliyordu. Böylece örnekleri toplamak için ekip üyelerini sinsice yetiştirdiler. Tarihçi Murphy&#8217;nin araştırması, Petiver&#8217;in çoğunlukla okyanus boyunca yolculuk yapan gemi cerrahlarını kullandığını gösteriyor. Petiver, genellikle böcekler için kavanozlar ve bitkileri preslemek için kitler tedarik etti. Dikkat çekici bir şekilde, bazı doğa bilimcileri, köleleri koleksiyoner olarak yetiştirmeleri için yurtdışındaki temaslarına direktif veriyordu. Çünkü köleler, Avrupalıların bilmediği, göremeyeceği alanları biliyordu. Bu köleler neredeyse hiçbir zaman çalışmaları için para alamadılar, ancak Petiver her düzine böcek için onlara eski bir İngiliz parası olan “half-a-crown” (bugün 18 dolar) ya da her düzine bitki için 12 peni (7 $) ödemeyi teklif etti. Köleliğin sırtında yükselen bilim Sonuç: İngiltere’ye gelen sayısız doğa tarihi örneği oldu. İngiltere&#8217;ye güvenli bir şekilde gelen eşyaların içinden neler çıkmıyordu ki? Devekuşu yumurtaları, Goliath böcekleri, kelebekler, tembel hayvanlar ve armadillolar gibi egzotik buluntular da dahil olmak üzere birçok örnek. Dönemin doğa tarihi koleksiyoncuları çok heyecanlandılar. Ancak gerçek hazineler, Murphy&#8217;nin yazdığı gibi, kinin içeren cinchona kabuğu, derin mavi çivit ve parlak kırmızı kokineal gibi boyalardı. Böceklerden elde edilen sonuncusu, ons başına gümüşten daha değerliydi. Botanik ve entomoloji başta olmak üzere birçok bilim alanı köle ticaretinden yararlandı. Sözgelimi Linnaeus&#8217;un bir öğrencisi, Sierra Leone&#8217;deki ilk gezisinde 15 dakika içinde bilime üç yeni tür kazandırdığını bildirdi. Köleliğe bağlı doktorlar da insan kalıntıları (kemik, polip, fetüs vb) topladı. Yale Üniversitesi’nde köle ticareti ve tıp hakkında bir kitap yazan Afrika’nın çalışmalarından sorumlu bilim insanı ve profesör yardımcısı Carolyn Roberts, vücut parçalarının da ticaret malı olduğunu söylüyor. Tıp biliminin yanı sıra fizikçiler de köle ticaretinden nasibini alıyordu. Edmond Halley gibi gökbilimciler, köle limanlarından ay ve yıldızların gözlemlerini istediler ve jeologlar bu ticaret ağı sayesinde kaya ve mineraller topluyordu. Bilimsel araştırmalar, o yıllarda yalnızca köleliğe dayanmakla kalmadı, onu mümkün kıldı ve erişimini genişletti. Geçmişle hesaplaşma Köle ticareti ile bağları olan pek çok doğa tarihi örneği, soluğu müzelerde aldı. Petiver 1718&#8217;de öldüğünde, Londra&#8217;da Hans Sloane adında bir doğa adamı, onun koleksiyonunu aldı. Sloane 1753&#8217;de öldüğünde ise Petiver&#8217;in elindeki örnekleri de içeren koleksiyonu İngiliz hükümetinin ilgisini çekti ve koleksiyon Londra&#8217;daki British Museum&#8217;un ve Doğa Tarihi Müzesi’nin kuruluşunu destekledi. Tarihçi Murphy, köle ticareti yoluyla toplanan örneklerin bugün sadece Doğal Tarih Müzesi’nde değil aynı zamanda Oxford Üniversitesi Herbaria, Royal Society ve Chelsea Physic Garden&#8217;da da bulunduğunu ifade ediyor. Bu kurumların temsilcileri, örneklerin kaçının kölelikle bağlantısı bulunduğu konusunda rakamlar ortaya koymanın zor olduğunu söylüyor. Ancak, 18. ve 19. yüzyıllara dayanan belgeler, bu örnekler için köleliği işaret ediyor. Örneğin İngiliz natüralist Henry Smeathman, kölelik ticareti sayesinde tek başına 600 tür bitki ve 710 tür böcek toplayarak İngiltere&#8217;ye geri dönüyordu. Ve bugün birçok eski örnek parçalanmış veya kaybolmuş olsa da en azından bazıları Avrupa’daki hemen hemen her enstitünün doğal tarih koleksiyonlarında “hayatta kalmaya” devam ediyor. Bu koleksiyonlar sadece antika merakından ileri gelmiyor. Bilim insanları bu örnekler üzerinden halen gen ve taksonomi çalışmaları yapıyor: Koleksiyonların çoğu, diğer tüm bireylerle karşılaştırıldığı türün tarif edilen ilk örneklerini içeriyor. Bu koleksiyonlar aynı zamanda bitkilerin evcilleştirilmesi, iklim değişikliğinin tarihi ve türlerin coğrafi dağılımlarındaki değişimlerin incelenmesi için de paha biçilmez. Bilim insanları, bitkilerin ve hayvanların yüzyıllar boyunca nasıl geliştiğini incelemek için örneklerden DNA bile elde etmiş durumdalar. Bu koleksiyonlardan birine sahip olan Oxford Üniversitesi Herbaria&#8217;nın küratörü Stephen Harris, “Çoğu bilim adamı, koleksiyonların kökenlerinden habersiz.” diyor. Şimdi, erken bilim ve kölelik arasındaki bağlantı, bir nebze de olsa gün ışığına çıktığına göre önemli bir soru kalıyor: Bilim insanları bu konuda ne yapmalı? Tarihçiler, “kirli” geçmişi kabul etmenin bir başlangıç ​​olduğunu söylüyor. İngiltere&#8217;deki bazı örgütlerin yanı sıra Yale, Georgetown ve Brown gibi ABD üniversiteleri de kölelikten nasıl faydalandıklarını kabul etmiş durumda. Araştırma raporlarında, bilim insanlarının örnekleri nasıl toplandığının açıkça belirtmesi öneriliyor. Çünkü numunelerin kökenini dikkate almak, özellikle bazı durumlarda kayıt toplama yetersizliği göz önüne alındığında, bugünkü araştırmaları iyileştirebilir. Ne olursa olsun bilim ve köle ticareti arasındaki bağlantıların, tazminatlar ve köleliğin tarihsel mirası hakkındaki tartışmaları büyüteceği de aşikâr. Derleyen: Batuhan Sarıcan / batusarican@gmail.com Kaynaklar: Eduardo Galeano, Latin Amerika’nın Kesik Damarları, Çev: A.Tokatlı ve R.Hakmen, Çitlembik Yayınları, s.50 Bartolomé de las Casas, Yerlilerin Gözyaşları: Yerlilerin Yok Edilişinin Kısa Tarihi, Çev: Oktay Etiman, İmge Kitabevi, s.34 https://www.sciencemag.org/news/2019/04/historians-expose-early-scientists-debt-slave-trade https://blogs.royalsociety.org/history-of-science/2018/03/27/james-petiver/</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/bilim-tarihinin-karanlik-yuzu-kole-ticareti">Bilim tarihinin karanlık yüzü: Köle ticareti</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Bilim, bugün geldiği noktaya çok da temiz bir yolculukla ulaşmadı. Botanik, entomoloji, zooloji, fizik ve jeoloji gibi birçok disiplin, 10 milyonun üzerinde Afrikalı&#8217;nın köle olarak kullanıldığı ticaret üçgenine çok şey borçlu.</em></p>
<p>18. yüzyılın başında, Avrupa bilimi doğayı “fethetmeye” hazır görünüyordu: Isaac Newton kısa süre önce anıtsal yerçekimi teorisini yayınlamıştı. Hans Lippershey’in icat ettiği teleskopla gökyüzü, yeryüzüne indiriliyordu. Robert Hooke ve Antonie van Leeuwenhoek da benzer bir devrim gerçekleştirerek icat ettikleri mikroskopla mikro kozmosa pencere açıyordu. Bilim tarihine meraklı olanlar bu isimleri bir şekilde duymuştur. Ancak derinlerden gelen ve izini birkaç bilim tarihçisi hariç kimseye belli etmeyen ama bilime karanlık bir yoldan da olsa büyük katkıda bulunan birisi vardı: James Petiver.</p>
<p>Kraliyet Cemiyeti üyesi bir Londra eczacı olan Petiver’in botanik ile entomoloji üzerine çalışmasına olanak tanıyan ve binlerce parçadan oluşan bir koleksiyonu vardı. Daha ilginci ise bu disiplinlerin gelişimi için köle ticareti ile bağlantı kurmuştu. Londra’dan dışarı pek de adım atmayan Petiver, sömürge kolonilerinde hayvan ve bitki örnekleri toplayan onlarca gemi cerrahı ve kaptanlarından oluşan küresel bir ağ kurmuştu. Petiver uzak diyarlardan getirilen bu örneklerle bir müze ve araştırma merkezi kurdu. Bu örneklerin toplanması, köle ticaretini araç olarak kullanmaktan başka bir şekilde yapılamazdı. Zira köle ticareti dışındaki çok az sayıda gemi Afrika ve Latin Amerika&#8217;daki kilit noktalara gidebiliyordu. Kaldı ki çoğu bilim insanının böyle bir seferi finanse etmesi de güçtü. Petiver, krallıkların finanse ettiği bu “kirli araç” sayesinde dünyadaki en büyük doğa tarihi koleksiyonunu oluşturdu ve bu koleksiyon, onu ziyaret eden bilim insanlarını (taksonominin babası Carl Linnaeus dahil) derinden etkiledi.</p>
<p>Petiver’in evi birçok amaca yönelikti: fizik ve ilaç ticareti yapan bir dükkân, yarı halka açık bir merak müzesi, kendi araştırma ve yayınları için bir mekân, arkadaş ve meslektaşlar için girişken bir tatil yeri ve uluslararası bir yazışma ağının merkezi.</p>
<p><strong>Bilim kölelik sayesinde ilerledi</strong></p>
<p>Günümüzde bilim tarihçileri, doğa bilimcilerinin arasındaki yazışma ve köle şirketlerinin kayıtlarını inceleyerek, bilim ve kölelik arasındaki bağlantıları ortaya çıkarıyor ve bu bağların ne kadar derin ve iç içe geçtiklerini ortaya koyuyorlar. Tüm bunlar, geçmişte yaşanmış, yok olup gitmiş şeyler de değil. Zira köle ticareti sayesinde toplanan binlerce örnek halen doğa tarihi müzelerinde, üniversitelerde ve enstitülerde “varlıklarını” sürdürüyor. Bu örnekler bugün genetik ve taksonomi araştırmalarında kullanılıyor. Başka bir deyişle, bilim, köleliğin sırtına basarak basamak atladı ve bu kirli mirası kullanarak ilerlemeye devam ediyor.</p>
<p>New Brunswick&#8217;teki Rutgers Üniversitesi&#8217;nde, kölelik ve bilim tarihi üzerine yazılar yazan New Jersey&#8217;li bir tarihçi olan James Delbourgo da bu görüşe katılanlardan yalnızca biri. <em>“Bu başa çıkmamız için zor bir hikâye”</em> diyor. Bilimin ilerici doğasına olan inancın, tarihçileri geçmişe eleştirel bir bakış atmakta isteksiz hale getirdiğini savunuyor. Kaliforniya Politeknik Eyalet Üniversitesi’nden bilim tarihçisi Kathleen Murphy ise <em>“Genellikle köle gemilerinin sefil ve insanlık dışı alanlarını aynı anda doğa tarihinin alanı olarak düşünmüyoruz” </em>diyor ve ekliyor, <em>“Petiver&#8217;in müzesi, bunun tam karşılığıdır.&#8221;</em></p>
<div id="attachment_14646" style="width: 310px" class="wp-caption alignright"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-14646" class="wp-image-14646 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/08/kle-ticareti-300x191.jpg" alt="" width="300" height="191" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/08/kle-ticareti-300x191.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/08/kle-ticareti.jpg 571w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /><p id="caption-attachment-14646" class="wp-caption-text">16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar devam eden “ticaret üçgeni” sırasında milyonlarca Afrikalı, Amerika’ya köle olarak gönderildi. Avrupa’ya hammadde taşındı ve mamuller Afrika’ya gitti. Ticaret üçgeni, Avrupalı koleksiyonerler ve bilim insanlarına Afrika ve Amerika&#8217;dan gelen örneklere erişim sağladı.</p></div>
<p><strong>Uzak bölgelere erişimin yolu: Köleliğe dayanan ticaret üçgeni</strong></p>
<p>Kölelik medeniyet kadar eski, ancak 1500 ile 1800&#8217;ler arasındaki transatlantik köle ticareti dönemi özellikle acımasızdı. Tahminler değişkenlik göstermekle birlikte o dönemde en az 10 milyon Afrikalı köleleştirildi, kabaca yarısı köle limanlarına giderken ya da okyanus boyunca yolculuk yaparken ölüyordu. Ancak istatistikler, köle gemilerindeki acımasızlığı tam olarak yansıtmıyor. Sözgelimi, kadınlar ve çocuklar da dahil olmak üzere milyonlarca Afrikalı, hastalıkların yaygınlaştığı ve itaatsizlikten dolayı ağır cezaların verildiği kirli yerlerde haftalarca tutuluyordu. Köpekbalıklarının yolculuğa çıkan gemileri takip ettiği gibi korkunç bir gerçek söz konusu. Zira köpekbalıkları, kölelerin çeşitli sebeplerle denize atılacağını veya bu zor şartlara dayanamayanların kendiliğinden atlayacağını -intihar edeceğini- biliyorlardı.</p>
<p>Canı alınan ve köleleştirilen yerliler de cabası. Bu ticaret üçgeninde tam olarak kaç köle ve köleleştirilen yerlinin öldürüldüğü bilinmiyor. Köle karşıtı görüşleriyle ilk insan hakları savunucusu olarak nitelendirilen, Kolomb’un katıldığı ilk seferi ve onun hayatını kaleme alan Dominiken keşiş Bartolomé de las Casas (1474-1566), bu sayının Amerika anakarasında 50 milyonu bulduğunu söyler. Latin Amerikalı tarihçi yazar-gazeteci Eduardo Galeano ise İspanyolların kıtaya ayak basmasından 100 yıl sonra kıtada 3,5 milyon yerli kaldığını yazar. Galeano, bir kıtanın yağma edilişinin “acı” tarihini sunma amacı taşıyan Latin Amerika’nın Kesik Damaları eserinde o dönemi şöyle anlatıyor: <em>“</em><em>Altın, gümüş ve şeker: Tüketici olmaktan çok, sağlayıp donatıcı bir karakter taşıyan sömürge ekonomisi, Avrupa pazarının taleplerine göre biçimlenecek ve onun hizmetine girecekti. Nitekim 16. yüzyılın büyük bir kısmı boyunca Latin Amerika&#8217;nın değerli madenler ihracatının tutarı, ithalat tutarından dört kat fazla olmuştur. İthalatın büyük bölümünü köleler, tuz, şarap, zeytinyağı, silah, kumaş ve çeşitli lüks maddeler meydana getiriyordu, Buna karşılık, okyanusun öbür yakasındaki genç Avrupalı ulusların birikim yapmalarını sağlayacak kaynaklar ardı arkası kesilmeksizin oraya akıyordu. Can çekişen yerlileri bir yandan kırbaçlarken bir yandan da Hıristiyanlaştıran fatihlerin temel görevi, bu kaynakların sürekli akışını sağlamaktı. İspanyol sömürgelerinin ekonomik yapısı, böylece, dış pazara bağımlılık çerçevesinde oluştu; dolayısıyla da temeli bakımından ihracat sektörüne bağlı kaldı.”</em></p>
<p>Bu birikimden bilim de nasibini alacaktı tabii ki. Avrupa’da (Eski Dünya’da) krallıklar, bilimsel keşiflere sponsor oluyordu. Afrika ve Amerika’yı ziyaret eden çoğu gemi “ticaret üçgeni”nin bir parçasıydı. Bu üçgende Latin Amerika’ya getirilen Afrikalıların karşılıksız emeği üzerinden mal üretimi gerçekleştiriyordu; köleler üretiyor ve ürettiklerini Avrupa&#8217;ya götürüyordu. Bilim insanları da bu ticareti bir yol olarak kullanıyor ve Afrika ile Amerika’ya ulaşmak için köle gemilerine biniyorlardı. Veyahut Petiver gibi evlerinden çıkmayarak uzaktaki aracıları kullanıyorlardı. Medeniyet adı verilen tek dişi kalmış canavar, köleliğin sırtında yükseliyor; bilim insanları da uzak bölgelere erişim sağlamak için bundan faydalanıyorlardı.</p>
<p><strong>Sömürgeleştirme hareketlerinde bilim insanları</strong></p>
<p>İspanya’nın yanı sıra Portekiz, Fransa ve Hollanda köle ele geçirip satıyordu. Ancak, bilim tarihçilerinin çoğu, 1700&#8217;lerde dünyanın en büyük ve en güçlü filolarına sahip olan ve maceracı bilim insanlarına kol kanat geren Büyük Britanya&#8217;ya odaklanıyor. İngiliz köle gemileri Amerika&#8217;ya ulaştığında, mürettebatın limanda kalması ve etrafa dokunmaması emrediliyordu. Çünkü -özellikle- İspanya, bazı kazançlı doğal kaynaklar üzerindeki tekelini korumak istiyordu. Ancak Petiver gibi “kıvrak zekalı” bilimciler, İspanya&#8217;nın bu kuralı uygulamak için tam kontrolü olmadığını biliyordu. Böylece örnekleri toplamak için ekip üyelerini sinsice yetiştirdiler.</p>
<p>Tarihçi Murphy&#8217;nin araştırması, Petiver&#8217;in çoğunlukla okyanus boyunca yolculuk yapan gemi cerrahlarını kullandığını gösteriyor. Petiver, genellikle böcekler için kavanozlar ve bitkileri preslemek için kitler tedarik etti. Dikkat çekici bir şekilde, bazı doğa bilimcileri, köleleri koleksiyoner olarak yetiştirmeleri için yurtdışındaki temaslarına direktif veriyordu. Çünkü köleler, Avrupalıların bilmediği, göremeyeceği alanları biliyordu. Bu köleler neredeyse hiçbir zaman çalışmaları için para alamadılar, ancak Petiver her düzine böcek için onlara eski bir İngiliz parası olan “half-a-crown” (bugün 18 dolar) ya da her düzine bitki için 12 peni (7 $) ödemeyi teklif etti.</p>
<p><strong>Köleliğin sırtında yükselen bilim</strong></p>
<p>Sonuç: İngiltere’ye gelen sayısız doğa tarihi örneği oldu. İngiltere&#8217;ye güvenli bir şekilde gelen eşyaların içinden neler çıkmıyordu ki? Devekuşu yumurtaları, Goliath böcekleri, kelebekler, tembel hayvanlar ve armadillolar gibi egzotik buluntular da dahil olmak üzere birçok örnek. Dönemin doğa tarihi koleksiyoncuları çok heyecanlandılar. Ancak gerçek hazineler, Murphy&#8217;nin yazdığı gibi, kinin içeren cinchona kabuğu, derin mavi çivit ve parlak kırmızı kokineal gibi boyalardı. Böceklerden elde edilen sonuncusu, ons başına gümüşten daha değerliydi.</p>
<p>Botanik ve entomoloji başta olmak üzere birçok bilim alanı köle ticaretinden yararlandı. Sözgelimi Linnaeus&#8217;un bir öğrencisi, Sierra Leone&#8217;deki ilk gezisinde 15 dakika içinde bilime üç yeni tür kazandırdığını bildirdi. Köleliğe bağlı doktorlar da insan kalıntıları (kemik, polip, fetüs vb) topladı. Yale Üniversitesi’nde köle ticareti ve tıp hakkında bir kitap yazan Afrika’nın çalışmalarından sorumlu bilim insanı ve profesör yardımcısı Carolyn Roberts, vücut parçalarının da ticaret malı olduğunu söylüyor. Tıp biliminin yanı sıra fizikçiler de köle ticaretinden nasibini alıyordu. Edmond Halley gibi gökbilimciler, köle limanlarından ay ve yıldızların gözlemlerini istediler ve jeologlar bu ticaret ağı sayesinde kaya ve mineraller topluyordu. Bilimsel araştırmalar, o yıllarda yalnızca köleliğe dayanmakla kalmadı, onu mümkün kıldı ve erişimini genişletti.</p>
<div id="attachment_14647" style="width: 310px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-14647" class="wp-image-14647 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/08/doa-tarihi-mzesi-300x222.jpg" alt="" width="300" height="222" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/08/doa-tarihi-mzesi-300x222.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/08/doa-tarihi-mzesi.jpg 800w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /><p id="caption-attachment-14647" class="wp-caption-text">Doğa Tarihi müzesini resmeden bir gravür; Petiver’in koleksiyonu önce Sloane’in koleksiyonuna dahil olacak, ardından bugün bulunduğu Londra Doğa Tarihi Müzesi’ne taşınacaktı.</p></div>
<p><strong>Geçmişle hesaplaşma</strong></p>
<p>Köle ticareti ile bağları olan pek çok doğa tarihi örneği, soluğu müzelerde aldı. Petiver 1718&#8217;de öldüğünde, Londra&#8217;da Hans Sloane adında bir doğa adamı, onun koleksiyonunu aldı. Sloane 1753&#8217;de öldüğünde ise Petiver&#8217;in elindeki örnekleri de içeren koleksiyonu İngiliz hükümetinin ilgisini çekti ve koleksiyon Londra&#8217;daki British Museum&#8217;un ve Doğa Tarihi Müzesi’nin kuruluşunu destekledi. Tarihçi Murphy, köle ticareti yoluyla toplanan örneklerin bugün sadece Doğal Tarih Müzesi’nde değil aynı zamanda Oxford Üniversitesi Herbaria, Royal Society ve Chelsea Physic Garden&#8217;da da bulunduğunu ifade ediyor.</p>
<p>Bu kurumların temsilcileri, örneklerin kaçının kölelikle bağlantısı bulunduğu konusunda rakamlar ortaya koymanın zor olduğunu söylüyor. Ancak, 18. ve 19. yüzyıllara dayanan belgeler, bu örnekler için köleliği işaret ediyor. Örneğin İngiliz natüralist Henry Smeathman, kölelik ticareti sayesinde tek başına 600 tür bitki ve 710 tür böcek toplayarak İngiltere&#8217;ye geri dönüyordu. Ve bugün birçok eski örnek parçalanmış veya kaybolmuş olsa da en azından bazıları Avrupa’daki hemen hemen her enstitünün doğal tarih koleksiyonlarında “hayatta kalmaya” devam ediyor.</p>
<p>Bu koleksiyonlar sadece antika merakından ileri gelmiyor. Bilim insanları bu örnekler üzerinden halen gen ve taksonomi çalışmaları yapıyor: Koleksiyonların çoğu, diğer tüm bireylerle karşılaştırıldığı türün tarif edilen ilk örneklerini içeriyor. Bu koleksiyonlar aynı zamanda bitkilerin evcilleştirilmesi, iklim değişikliğinin tarihi ve türlerin coğrafi dağılımlarındaki değişimlerin incelenmesi için de paha biçilmez. Bilim insanları, bitkilerin ve hayvanların yüzyıllar boyunca nasıl geliştiğini incelemek için örneklerden DNA bile elde etmiş durumdalar. Bu koleksiyonlardan birine sahip olan Oxford Üniversitesi Herbaria&#8217;nın küratörü Stephen Harris, <em>“Çoğu bilim adamı, koleksiyonların kökenlerinden habersiz.”</em> diyor.</p>
<p>Şimdi, erken bilim ve kölelik arasındaki bağlantı, bir nebze de olsa gün ışığına çıktığına göre önemli bir soru kalıyor: Bilim insanları bu konuda ne yapmalı? Tarihçiler, “kirli” geçmişi kabul etmenin bir başlangıç ​​olduğunu söylüyor. İngiltere&#8217;deki bazı örgütlerin yanı sıra Yale, Georgetown ve Brown gibi ABD üniversiteleri de kölelikten nasıl faydalandıklarını kabul etmiş durumda. Araştırma raporlarında, bilim insanlarının örnekleri nasıl toplandığının açıkça belirtmesi öneriliyor. Çünkü numunelerin kökenini dikkate almak, özellikle bazı durumlarda kayıt toplama yetersizliği göz önüne alındığında, bugünkü araştırmaları iyileştirebilir. Ne olursa olsun bilim ve köle ticareti arasındaki bağlantıların, tazminatlar ve köleliğin tarihsel mirası hakkındaki tartışmaları büyüteceği de aşikâr.</p>
<div id="attachment_14648" style="width: 740px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-14648" class="wp-image-14648 size-large" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/08/sloane-1024x235.png" alt="" width="730" height="168" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/08/sloane-1024x235.png 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/08/sloane-300x69.png 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/08/sloane.png 1670w" sizes="auto, (max-width: 730px) 100vw, 730px" /><p id="caption-attachment-14648" class="wp-caption-text">Sir Hans Sloane, 71.000 örnek toplayarak Londra&#8217;daki British Museum, British Library ve Doğa Tarihi Müzesi&#8217;nin kuruluşunu sağladı. İrlandalı bir doktor, doğa bilimci ve koleksiyoncuydu. 24 yaşındayken Kraliyet Cemiyeti&#8217;ne seçilen Sloane, kendi koleksiyonuna ek olarak, uzak mesafelere ulaşmak için köle gemilerini kullanan diğer doğa bilimcilerinin koleksiyonlarını satın aldı. Sloane 1753&#8217;de öldüğünde, örnekleri British Museum&#8217;un kurucu koleksiyonu oldu. Örnekler daha sonra Londra’nın Doğa Tarihi Müzesi’ne getirildi. Sloane&#8217;in bitki koleksiyonları, &#8220;on yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda yapılan en kapsamlı botanik koleksiyon serisi&#8221; olarak tanımlanıyor ve 337 ciltten oluşuyor.</p></div>
<p><strong>Derleyen: Batuhan Sarıcan / <a href="mailto:batusarican@gmail.com">batusarican@gmail.com</a></strong></p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<p><strong>Eduardo Galeano, Latin Amerika’nın Kesik Damarları, Çev: A.Tokatlı ve R.Hakmen, Çitlembik Yayınları, s.50</strong></p>
<p><strong>Bartolomé de las Casas, Yerlilerin Gözyaşları: Yerlilerin Yok Edilişinin Kısa Tarihi, Çev: Oktay Etiman, İmge Kitabevi, s.34</strong></p>
<p><strong><a href="https://www.sciencemag.org/news/2019/04/historians-expose-early-scientists-debt-slave-trade">https://www.sciencemag.org/news/2019/04/historians-expose-early-scientists-debt-slave-trade</a></strong></p>
<p><strong><a href="https://blogs.royalsociety.org/history-of-science/2018/03/27/james-petiver/">https://blogs.royalsociety.org/history-of-science/2018/03/27/james-petiver/</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/bilim-tarihinin-karanlik-yuzu-kole-ticareti">Bilim tarihinin karanlık yüzü: Köle ticareti</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">14645</post-id>	</item>
		<item>
		<title>İnsanoğlunun büyük göçü ne zaman, nereden, nereye?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/insanoglunun-buyuk-gocu-ne-zaman-nereden-nereye</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Mar 2019 14:15:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[afrika]]></category>
		<category><![CDATA[göç]]></category>
		<category><![CDATA[homo sapiens]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[neandertal]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=13129</guid>

					<description><![CDATA[<p>Nature dergisinde yayımlanan bir araştırma dizisiyle bilim insanları, insanoğlunun Afrika’dan çıkışı ve dünyanın çeşitli bölgelerine dağılışı hakkında bilgiler sundular. Afrika insanlığın beşiği olarak kabul edilir, Homo sapiens’in buradan tüm dünyaya yayıldığı varsayılmaktadır. Antropolojinin en büyük sorularından biri şudur: Afrika’dan kaç göç yaşanmıştır, iki mi yoksa daha fazla mı? “Out fo Africa” hipotezinin iki önemli modeli var. Birinci modele göre, bundan 1,9 milyon yıl önce Homo erectus ilk kez Asya ve Avrupa’ya ulaşmıştı. Tahminlere göre bu insan türünden Avrupa’da Neandertal, Afrika’da ise Homo sapiens gelişmiştir. Ve modern insan 60.000 ila 70.000 yıl önce Afrika kıtasını terk ederek dünyaya yayılmıştır. Ancak anatomik açıdan modern olan insanlar dünyanın çeşitli yerlerinde rastladıkları yerel insan türleriyle de kaynaşmışlardır. Örneğin Avrupa’da Neandertaller ile. Fakat hipoteze göre Neandertaller kısa bir süre sonra dünya sahnesinden silinmişlerdir. Günümüzde yaşayan ve Afrikalı olmayanlar buna göre tek bir göç popülasyonunun ardıllarıdırlar. İkinci hipotez modeline göreyse modern insan Afrika’yı 120.000 yıl önce terk ederek, Güneydoğu Asya ve Avustralya’ya yerleşmiş. Bu modele göre Levante bölgesi üzerinden gelen ikinci bir göçer grubu da Avrasya’ya yerleşmiştir. Yeni bilgiler Nature dergisinde yayımlanan son bir araştırma hangi modelin doğru olduğunu söylemiyorsa da göçlerin ayrıntıları hakkında yepyeni bilgiler sunuyor. Harvard Tıp Okulu’nda David Reich ile çalışan ekip, 142 farklı popülasyona ait 300 kişinin kalıtımını incelerken özellikle de daha önceki araştırmalarda yeterince dikkate alınmayanlar üzerine odaklanmış. Reich ve ekibinin tahminine göre günümüzdeki tüm insanların kökeni olan grup, 200.000 yıl önce Afrika’da “dağılmaya” başlamış. Bu insanların bir kısmı Afrika kıtasını terk ettikten sonra Doğu Avrasya ve Batı Avrasya grubu olarak ikiye ayrılmışlar. Doğu Avrasya grubu daha sonra Doğu Asya ve Avustralya bölgesine yerleşmiş. Bu teoriye göre günümüzde Avustralya ve Papua Yeni Gine’de yaşayan insanlar bu grubun ardılları. Kopenhag Üniversitesi’nden Eske Willerslev de Homo sapiens’in Afrika’dan sadece bir kez göçtüğü görüşünde. Araştırmacı 83 Aborjin ve 25 Papua Yeni Gineli&#8217;nin kalıtımını incelemiş. Willerslev’in araştırmasına göre, bu Avrupalı ve Asyalı grup yaklaşık olarak 58.000 yıl önce birbirinden ayrılmış. Ve 37.000 yıl önce de Aborjin ve Papua Yeni Gineliler&#8217;in evrim çizgileri birbirinden ayrılmış, yani bu iki popülasyonunun bundan 10.000 yıl evvel bölgesel olarak ayrılmasından çok önce. Tahminlere göre çöller doğal bariyerler oluşturdukları için de Avustralya kıtasında alt gruplar gelişmiş. Avustralya’daki Aborjinler arasındaki genetik çeşitlilik şaşırtıcı derecede büyüktür. Belki de kıta çok uzun süre önce yerleşildiği için, Avustralya’nın güneybatısındaki çöl bölgelerindeki gruplar ve kuzeydoğu Avustralya’daki gruplar arasında örneğin Amerikan yerlileri ve Sibiryalılar arasındakine kıyasla çok daha büyük genetik farklılıklar buluyoruz diyor araştırmacılar. Willerslev’in ekibi ayrıca kalıtımlarda ayrıca örneğin Denisova gibi soyu tükenmiş insan türlerine ait izler de tespit etmiş.  Daha önce mi terkettiler? Her ne kadar bu iki araştırma tek bir göçe ait kanıtlar sunsa da bilim insanları daha fazla göç dalgası teorisini tamamen silmiyorlar. Bu konuda Tartu Biyoloji Merkezi’nden (Estonya) Luca Pagani ve ekibi bazı kanıtlara ulaştılar. Araştırmacıların analizi, Papua Yeni Ginelilerin atalarının Afrika’yı diğer Avrasyalılardan daha önce terk etmiş olabileceklerini gösteriyor. Modelleri birbirleriyle birleştirmenin zor olmadığına değinen Serena Tucci ve Joshua Akey (Washington Üniversitesi), insanlar günümüzde Afrikalı olmayanların kalıtımında hiç veya çok iz bırakmamış olsalar bile, birden fazla göç dalgası düşünülebilir diyorlar. “İnsanlık tarihinde kemikler dışında popülasyonların, dünyadan iz bırakmadan kaybolmaları birkaç kez yaşanmıştır.” Araştırmaların ayrıntılı sonuçlarına rağmen, genetiğin sınırlarını yine de unutmamak gerek diyen Tucci ve Akey, arkeoloji, antropoloji veya dilbilimlerine ait verilerin de dikkate alınması gerektiği kanısındalar. Hawaii Üniversitesi’nden Axel Timmermann ve Tobias Friedrich’ın araştırmaları ise başka bir alana dikkat çekiyor. Bu iki araştırmacının görüşüne göre insanların Afrika’dan göçmelerine neden olan faktör iklim değişimiydi. Buna göre dünyamızın yörüngesinde meydana gelen değişimlerle son 125.000 yıl içinde önemli iklim dalgalanmaları yaşanmış. Nilgün Özbaşaran Dede Kaynak: http://www.nature.com/nature/journal/vaop/ncurrent/full/nature18964</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/insanoglunun-buyuk-gocu-ne-zaman-nereden-nereye">İnsanoğlunun büyük göçü ne zaman, nereden, nereye?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Nature dergisinde yayımlanan bir araştırma dizisiyle bilim insanları, insanoğlunun Afrika’dan çıkışı ve dünyanın çeşitli bölgelerine dağılışı hakkında bilgiler sundular.</strong></p>
<p><strong>Afrika</strong> insanlığın beşiği olarak kabul edilir, <em>Homo sapiens</em>’in buradan tüm dünyaya yayıldığı varsayılmaktadır. Antropolojinin en büyük sorularından biri şudur: Afrika’dan kaç göç yaşanmıştır, iki mi yoksa daha fazla mı? “Out fo Africa” hipotezinin iki önemli modeli var.</p>
<p><strong>Birinci modele göre</strong>, bundan 1,9 milyon yıl önce <em>Homo erectus</em> ilk kez Asya ve Avrupa’ya ulaşmıştı. Tahminlere göre bu insan türünden Avrupa’da Neandertal, Afrika’da ise Homo sapiens gelişmiştir. Ve modern insan 60.000 ila 70.000 yıl önce Afrika kıtasını terk ederek dünyaya yayılmıştır. Ancak anatomik açıdan modern olan insanlar dünyanın çeşitli yerlerinde rastladıkları yerel insan türleriyle de kaynaşmışlardır.</p>
<p>Örneğin Avrupa’da Neandertaller ile. Fakat hipoteze göre Neandertaller kısa bir süre sonra dünya sahnesinden silinmişlerdir. Günümüzde yaşayan ve Afrikalı olmayanlar buna göre tek bir göç popülasyonunun ardıllarıdırlar.</p>
<p><strong>İkinci hipotez</strong> modeline göreyse modern insan Afrika’yı 120.000 yıl önce terk ederek, Güneydoğu Asya ve Avustralya’ya yerleşmiş. Bu modele göre Levante bölgesi üzerinden gelen ikinci bir göçer grubu da Avrasya’ya yerleşmiştir.</p>
<p><strong>Yeni bilgiler</strong></p>
<p>Nature dergisinde yayımlanan son bir araştırma hangi modelin doğru olduğunu söylemiyorsa da göçlerin ayrıntıları hakkında yepyeni bilgiler sunuyor. Harvard Tıp Okulu’nda <strong>David Reich</strong> ile çalışan ekip, 142 farklı popülasyona ait 300 kişinin kalıtımını incelerken özellikle de daha önceki araştırmalarda yeterince dikkate alınmayanlar üzerine odaklanmış. Reich ve ekibinin tahminine göre günümüzdeki tüm insanların kökeni olan grup, 200.000 yıl önce Afrika’da “dağılmaya” başlamış.</p>
<p>Bu insanların bir kısmı Afrika kıtasını terk ettikten sonra Doğu Avrasya ve Batı Avrasya grubu olarak ikiye ayrılmışlar. Doğu Avrasya grubu daha sonra Doğu Asya ve Avustralya bölgesine yerleşmiş. Bu teoriye göre günümüzde Avustralya ve Papua Yeni Gine’de yaşayan insanlar bu grubun ardılları.</p>
<p>Kopenhag Üniversitesi’nden <strong>Eske Willerslev</strong> de Homo sapiens’in Afrika’dan sadece bir kez göçtüğü görüşünde. Araştırmacı 83 Aborjin ve 25 Papua Yeni Gineli&#8217;nin kalıtımını incelemiş. Willerslev’in araştırmasına göre, bu Avrupalı ve Asyalı grup yaklaşık olarak 58.000 yıl önce birbirinden ayrılmış. Ve 37.000 yıl önce de Aborjin ve Papua Yeni Gineliler&#8217;in evrim çizgileri birbirinden ayrılmış, yani bu iki popülasyonunun bundan 10.000 yıl evvel bölgesel olarak ayrılmasından çok önce.</p>
<p>Tahminlere göre çöller doğal bariyerler oluşturdukları için de Avustralya kıtasında alt gruplar gelişmiş. Avustralya’daki Aborjinler arasındaki genetik çeşitlilik şaşırtıcı derecede büyüktür. Belki de kıta çok uzun süre önce yerleşildiği için, Avustralya’nın güneybatısındaki çöl bölgelerindeki gruplar ve kuzeydoğu Avustralya’daki gruplar arasında örneğin Amerikan yerlileri ve Sibiryalılar arasındakine kıyasla çok daha büyük genetik farklılıklar buluyoruz diyor araştırmacılar. Willerslev’in ekibi ayrıca kalıtımlarda ayrıca örneğin Denisova gibi soyu tükenmiş insan türlerine ait izler de tespit etmiş.</p>
<p><strong> Daha önce mi terkettiler?</strong></p>
<p>Her ne kadar bu iki araştırma tek bir göçe ait kanıtlar sunsa da bilim insanları daha fazla göç dalgası teorisini tamamen silmiyorlar. Bu konuda Tartu Biyoloji Merkezi’nden (Estonya) <strong>Luca Pagani</strong> ve ekibi bazı kanıtlara ulaştılar. Araştırmacıların analizi, Papua Yeni Ginelilerin atalarının Afrika’yı <strong>diğer Avrasyalılardan daha önce terk etmiş olabileceklerini</strong> gösteriyor.</p>
<p>Modelleri birbirleriyle birleştirmenin zor olmadığına değinen Serena Tucci ve Joshua Akey (Washington Üniversitesi), insanlar günümüzde Afrikalı olmayanların kalıtımında hiç veya çok iz bırakmamış olsalar bile, birden fazla göç dalgası düşünülebilir diyorlar. “İnsanlık tarihinde kemikler dışında popülasyonların, dünyadan iz bırakmadan kaybolmaları birkaç kez yaşanmıştır.”</p>
<p>Araştırmaların ayrıntılı sonuçlarına rağmen, genetiğin sınırlarını yine de unutmamak gerek diyen Tucci ve Akey, arkeoloji, antropoloji veya dilbilimlerine ait verilerin de dikkate alınması gerektiği kanısındalar. Hawaii Üniversitesi’nden Axel Timmermann ve Tobias Friedrich’ın araştırmaları ise başka bir alana dikkat çekiyor. Bu iki araştırmacının görüşüne göre insanların Afrika’dan göçmelerine neden olan faktör iklim değişimiydi. Buna göre dünyamızın yörüngesinde meydana gelen değişimlerle son 125.000 yıl içinde önemli iklim dalgalanmaları yaşanmış.</p>
<p><strong>Nilgün Özbaşaran Dede</strong></p>
<p><strong>Kaynak: <a href="http://www.nature.com/nature/journal/vaop/ncurrent/full/nature18964">http://www.nature.com/nature/journal/vaop/ncurrent/full/nature18964</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/insanoglunun-buyuk-gocu-ne-zaman-nereden-nereye">İnsanoğlunun büyük göçü ne zaman, nereden, nereye?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">13129</post-id>	</item>
		<item>
		<title>MSGSÜ’de Prof. Dr. Mehmet Özdoğan konferansı</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/duyurular/msgsude-prof-dr-mehmet-ozdogan-konferansi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 26 Nov 2018 11:43:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Duyuru ve Etkinlikler]]></category>
		<category><![CDATA[afrika]]></category>
		<category><![CDATA[arkeolog]]></category>
		<category><![CDATA[arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[barınak]]></category>
		<category><![CDATA[göçebelik]]></category>
		<category><![CDATA[konferans]]></category>
		<category><![CDATA[konut]]></category>
		<category><![CDATA[mimar]]></category>
		<category><![CDATA[mimarlık]]></category>
		<category><![CDATA[MSGSÜ]]></category>
		<category><![CDATA[prof. dr. mehmet özdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[yapı]]></category>
		<category><![CDATA[yunus aran]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=12168</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mimar Yunus Aran’ın anısını yaşatmak, mimarlık fakültesi öğrencilerinin birikimlerine katkıda bulunmak için 2001 yılından bu yana her yıl düzenli olarak Yunus Aran Birlikteliği ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi (MSGSÜ) işbirliğiyle gerçekleştirilen 61. Yunus Aran Konferansı’na Prof. Dr. Mehmet Özdoğan konuk olacak. Emeritus Prof. Dr Mehmet Özdoğan’ın, “Barınağın Yapıya, Yapının Konuta Dönüşümü” temalı konuşması MSGSÜ Sedad Hakkı Eldem Oditoryumu’nda 4 Aralık Salı günü saat 14.30’da izlenebilecek. Katılım herkese açıktır ve ücretsizdir. http://yunusaran.org/konferanslar Konuşma özeti:  Afrika&#8217;nın tropik ortamından çıkan insan göreli olarak çok kısa bir süre içinde dünyaya yayılmış, buzul ön kuşağından, çöllere, dağlardan akarsu boylarına kadar hemen her ortama biyolojik uyum sağlayamadan ulaşmıştır. Bu nedenle &#8220;barınak&#8221; zorunlu bir gereksinme olarak Afrika&#8217;yı terk eden ilk insanlar ile birlikte ortaya çıkmıştır; en eski örneklerini Fransa&#8217;dan yaklaşık bir milyon yıl öncesinden bilmekteyiz. İnsanın becerileri geliştikçe barınak da gelişmiş, çeşitlenmiş, ancak yaklaşık on iki bin yıl öncelerine, Neolitik olarak tanımladığımız ilk köy yaşantısının ortaya çıkığı döneme kadar kavramsal olarak &#8220;barınak&#8221; olarak kalmıştır. Neolitik Dönem her şeyden önce yeni bir yaşam biçimidir, çiftçiliğin başlaması ile toplumsal ilişkiler farklılaşmış, gerçek anlamı ile &#8220;köy&#8221; yaşantısı ortaya çıkmıştır. Yapı kalıcı olmuş, tarım ile mülkiyet kavramının ortaya çıkışı, önceleri geçici olan barınağın bir sonraki kuşaklara aktarılacak kalıcılığını getirmiştir. Göçebe olmayan yaşam, mekânı sığınılan, uyunan bir yer olmanın ötesine taşımış, yeni işlevler, anlamlar yüklemiştir. Bütün bunlar yaşanan mekânın sağlam, farklı işlevlere göre bölümlenmiş, sahibinin sosyal statüsünü yansıtacak gelişmeleri tetiklemiş, Neolitik Dönemin ilk iki bin yılı içinde artık barınak yapıya, yapı da konuta dönüşmüştür. Günümüzden on bin yıl öncelerine geldiğimizde temel, blok kerpiç, köşe bağlantısı, lento, taşıyıcı duvar sistemleri, dam, merdiven ve iki katlı yapıları görmekteyiz. Yapının içi, fırın, ölü gömme yeri, besin hazırlama yeri, depo gibi işlevlere göre bölümlenmiş, başka bir deyişle geleneksel köy mimarisinin temelleri daha o tarihte atılmıştır. Konuşma, arkeolojik kazılardan örnekler ile barınaktan ilk konuta kadar olan süreci özetleyecektir. Emeritus Prof. Dr Mehmet Özdoğan  İstanbul 1943 doğumlu; akademik yaşamını İstanbul Üniversitesi Prehistorya Anabilim Dalı’nda Halet Çambel’in öğrencisi olarak sürdürmüştür. Esas uzmanlık alanı, “Neolitik” olarak adlandırılan, tarım ve hayvancılığa dayalı köy yaşantısının nerede, neden ve nasıl başladığı ve zaman içinde başka coğrafyalara yayılarak nasıl küresel bir model olduğu sorularına arkeolojik veriler ile yanıt aramaktır. 1964 yılından bu yana aralarında Çayönü, Yarımburgaz ve Aşağı Pınar’ın olduğu Türkiye’nin çeşitli yerlerinde 25 kazı çalışması ve yüzey araştırması yürütmüştür; halen Kırklareli’nde Trakya’daki İlk Tarım topluluklarını yansıtan Aşağı Pınar kazısının yanı sıra Açık Hava Müzeleri ve Kültürel Miras projelerini de sürdürmektedir. Diğer ilgi alanları arasında arkeoloji tarihi, arkeoloji politikaları ve çevresel arkeoloji bulunmaktadır. Üyesi olduğu önemli uluslararası bilim kurulları arasında Amerika Birleşik Devletleri Bilimler Akademisi (NAS), Amerika Arkeoloji Enstitüsü (AIA), Alman Arkeoloji Enstitüsü (DAI), Academia Europa, Şanghay Arkeoloji Forumu ve aldığı ödüller arasında ise TÜBA Hizmet ödülü (2001), Vehbi Koç Vakfı (2008) ve İtalya Devlet “Cavaliere” Nişanı bulunmaktadır. Arkeoloji ve kültürel miras üzerine 22 kitap ile 316 bilimsel makalesi vardır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/duyurular/msgsude-prof-dr-mehmet-ozdogan-konferansi">MSGSÜ’de Prof. Dr. Mehmet Özdoğan konferansı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="m_-5462290774895059934ydp72ee499dyiv9571088292msonormal"><span lang="EN-US">Mimar Yunus Aran’ın anısını yaşatmak, mimarlık fakültesi öğrencilerinin birikimlerine katkıda bulunmak için 2001 yılından bu yana her yıl düzenli olarak Yunus Aran Birlikteliği ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi (MSGSÜ) işbirliğiyle gerçekleştirilen 61. Yunus Aran Konferansı’na Prof. Dr. Mehmet Özdoğan konuk olacak.</span></p>
<p class="m_-5462290774895059934ydp72ee499dyiv9571088292msonormal"><span lang="EN-US">Emeritus Prof. Dr Mehmet Özdoğan’ın</span><span lang="EN-US">,<strong> “Barınağın Yapıya, Yapının Konuta Dönüşümü”</strong> temalı konuşması MSGSÜ Sedad Hakkı Eldem Oditoryumu’nda 4 Aralık Salı günü saat 14.30’da izlenebilecek. Katılım herkese açıktır ve ücretsizdir.</span> <a href="http://yunusaran.org/konferanslar" target="_blank" rel="nofollow noopener" data-saferedirecturl="https://www.google.com/url?q=http://yunusaran.org/konferanslar&amp;source=gmail&amp;ust=1543314937907000&amp;usg=AFQjCNFat5JZ_Hw6W12LFejfeaEiVy96mQ">http://yunusaran.org/<wbr />konferanslar</a></p>
<p class="m_-5462290774895059934ydp72ee499dyiv9571088292msonormal"><strong><span lang="EN-US">Konuşma özeti: </span></strong></p>
<p class="m_-5462290774895059934ydp72ee499dyiv9571088292msonormal">Afrika&#8217;nın tropik ortamından çıkan insan göreli olarak çok kısa bir süre içinde dünyaya yayılmış, buzul ön kuşağından, çöllere, dağlardan akarsu boylarına kadar hemen her ortama biyolojik uyum sağlayamadan ulaşmıştır. Bu nedenle &#8220;barınak&#8221; zorunlu bir gereksinme olarak Afrika&#8217;yı terk eden ilk insanlar ile birlikte ortaya çıkmıştır; en eski örneklerini Fransa&#8217;dan yaklaşık bir milyon yıl öncesinden bilmekteyiz. İnsanın becerileri geliştikçe barınak da gelişmiş, çeşitlenmiş, ancak yaklaşık on iki bin yıl öncelerine, Neolitik olarak tanımladığımız ilk köy yaşantısının ortaya çıkığı döneme kadar kavramsal olarak &#8220;barınak&#8221; olarak kalmıştır. Neolitik Dönem her şeyden önce yeni bir yaşam biçimidir, çiftçiliğin başlaması ile toplumsal ilişkiler farklılaşmış, gerçek anlamı ile &#8220;köy&#8221; yaşantısı ortaya çıkmıştır. Yapı kalıcı olmuş, tarım ile mülkiyet kavramının ortaya çıkışı, önceleri geçici olan barınağın bir sonraki kuşaklara aktarılacak kalıcılığını getirmiştir. Göçebe olmayan yaşam, mekânı sığınılan, uyunan bir yer olmanın ötesine taşımış, yeni işlevler, anlamlar yüklemiştir. Bütün bunlar yaşanan mekânın sağlam, farklı işlevlere göre bölümlenmiş, sahibinin sosyal statüsünü yansıtacak gelişmeleri tetiklemiş, Neolitik Dönemin ilk iki bin yılı içinde artık barınak yapıya, yapı da konuta dönüşmüştür. Günümüzden on bin yıl öncelerine geldiğimizde temel, blok kerpiç, köşe bağlantısı, lento, taşıyıcı duvar sistemleri, dam, merdiven ve iki katlı yapıları görmekteyiz. Yapının içi, fırın, ölü gömme yeri, besin hazırlama yeri, depo gibi işlevlere göre bölümlenmiş, başka bir deyişle geleneksel köy mimarisinin temelleri daha o tarihte atılmıştır. Konuşma, arkeolojik kazılardan örnekler ile barınaktan ilk konuta kadar olan süreci özetleyecektir.</p>
<p class="m_-5462290774895059934ydp72ee499dyiv9571088292msonormal"><strong>Emeritus Prof. Dr Mehmet Özdoğan<span lang="EN-US"> </span></strong></p>
<p class="m_-5462290774895059934ydp72ee499dyiv9571088292msonormal">İstanbul 1943 doğumlu; akademik yaşamını İstanbul Üniversitesi Prehistorya Anabilim Dalı’nda Halet Çambel’in öğrencisi olarak sürdürmüştür. Esas uzmanlık alanı, “Neolitik” olarak adlandırılan, tarım ve hayvancılığa dayalı köy yaşantısının nerede, neden ve nasıl başladığı ve zaman içinde başka coğrafyalara yayılarak nasıl küresel bir model olduğu sorularına arkeolojik veriler ile yanıt aramaktır.</p>
<p class="m_-5462290774895059934ydp72ee499dyiv9571088292msonormal">1964 yılından bu yana aralarında Çayönü, Yarımburgaz ve Aşağı Pınar’ın olduğu Türkiye’nin çeşitli yerlerinde 25 kazı çalışması ve yüzey araştırması yürütmüştür; halen Kırklareli’nde Trakya’daki İlk Tarım topluluklarını yansıtan Aşağı Pınar kazısının yanı sıra Açık Hava Müzeleri ve Kültürel Miras projelerini de sürdürmektedir. Diğer ilgi alanları arasında arkeoloji tarihi, arkeoloji politikaları ve çevresel arkeoloji bulunmaktadır. Üyesi olduğu önemli uluslararası bilim kurulları arasında Amerika Birleşik Devletleri Bilimler Akademisi (NAS), Amerika Arkeoloji Enstitüsü (AIA), Alman Arkeoloji Enstitüsü (DAI), Academia Europa, Şanghay Arkeoloji Forumu ve aldığı ödüller arasında ise TÜBA Hizmet ödülü (2001), Vehbi Koç Vakfı (2008) ve İtalya Devlet “Cavaliere” Nişanı bulunmaktadır. Arkeoloji ve kültürel miras üzerine 22 kitap ile 316 bilimsel makalesi vardır.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-12169 size-full" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2018/11/mehmetozkonf.jpg" alt="" width="600" height="981" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2018/11/mehmetozkonf.jpg 600w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2018/11/mehmetozkonf-183x300.jpg 183w" sizes="auto, (max-width: 600px) 100vw, 600px" /></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/duyurular/msgsude-prof-dr-mehmet-ozdogan-konferansi">MSGSÜ’de Prof. Dr. Mehmet Özdoğan konferansı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">12168</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Bu Efsane Yıkılır mı! Veya: Tamamen Yanlış Bir Soru!</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/efsane-yikilir-mi-veya-tamamen-yanlis-bir-soru</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 21 Oct 2016 08:47:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editör ne diyor?]]></category>
		<category><![CDATA[afrika]]></category>
		<category><![CDATA[beyin]]></category>
		<category><![CDATA[efsane]]></category>
		<category><![CDATA[endüstri 4.0]]></category>
		<category><![CDATA[etkin kullanmak]]></category>
		<category><![CDATA[gülmek]]></category>
		<category><![CDATA[kalori]]></category>
		<category><![CDATA[lozan]]></category>
		<category><![CDATA[mikro organizma]]></category>
		<category><![CDATA[nöron]]></category>
		<category><![CDATA[odtü]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=4058</guid>

					<description><![CDATA[<p>Siz beyninizin tamamını kullanıyor musunuz? Yoksa beyninizin %10’unu kullananlardan mısınız? Komik bir durum. Yüzyıldır alıp başını giden, bilim insanları öyle şey olur mu demesine rağmen ciddi ciddi kabul edilen bir arkaik efsane&#8230; Bugün HBT’nin kapak konusu. Neden? Çünkü ülkemizde hâlâ revaçta! Bunun ticaretini de yapanlar vardır. “Gel sana beynin yüzde yüzünü nasıl kullanacağını öğreteyim…Seni kimse tutamasın&#8230;” Ama beyin üzerinde, hem de pek çok disiplinden çalışan tonla bilimci, arıyorlar tarıyorlar kullanılmayan bölümleri&#8230; Bulurlar mı dersiniz? Üstelik, ülkemizde, öğretmenler arasında bir araştırma yapılmış ve %50’sinin buna inandığı görülmüş. Ama inanmayanlar var, ODTÜ’den Eğitsel Nörobilim/Nöroteknoloji Araştırma Grubu bu konuya el attı. Yüzyıllık efsaneyi didikledi. Sonucunu orta sayfamızda okuyacaksınız. Aslında soru yanlış Beynin yüzde kaçını kullanıyoruz sorusundan çok, yöneltilmesi ve araştırılması gereken soru bizce şu olmalı: Beynimizi etkin kullanıyor muyuz? Ne kadar etkin kullanıyoruz? Etkin kullanmak ne demek? Etkin kullanmak için ne yapmalı? 100 milyar nöron arasında gerekli akıllı bağlantılar kurabiliyor muyuz? Beyni etkin, verimli, üstün kullanmak, hem bir merak hem veri toplama ve işleme, hem de bir bilimsel düşünme-yöntem öğrenme-eleştirme ve olaylara çok yönlü yaklaşım konusudur. Acaba Türkiye’de beynimizin bu anlamda yetkin kullanımı için eğitsel ve toplumsal çaba var mı yok mu? Bu açıdan toplumun beynini yetkin kullanımı yüzde kaç olabilir? HBT’den ilginç başka konular Doğan Kuban’ı şiddetle öneririz tabii ki. Hallaç pamuğu gibi atıyor geçmişi, ve “Eğer Osmanlı’nın uzun ömrü, yerli halkla simbiyotik yaşamı ise, geri kalmışlığı da, Arap ağırlıklı medrese ve dejenere olmuş dilidir” diyor. Ve ekliyor: Türkçe olmasaydı, Afrika’nın yeni devletçiklerinden farklı olamazdık&#8230; Bozkurt Güvenç yazısında soruyor: “Lozan’dan yüzyıl sonra bu sorunun gündeme gelmesi tarihi bir yanılgı ise sorumlusu kimdir? Milli varlığımızı ve onurumuzu savunanların kurduğu ve bize emanet ettiği Cumhuriyet’in Milli Eğitim politikasının sorumluluğu yok mu?” Ali Akurgal, “Zincir mağazaların ortaya çıkışı mahalle bakkallarını nasıl batırdıysa, büyük şirketlerin endüstri 4.0’a geçmesiyle, dönüşüme ayak uyduramayan tedarikçileri de batabilecek” diyor ve örnekler veriyor&#8230; Mustafa Çetiner’in konusu gülmek. Diyor ki “İnsanın acıya olan dayanıklılığını artırıyormuş”. Ayrıca gülünce kalori de veriyorsunuz bilginiz olsun! Bu yazıyı uzaktan ve erken yazıyoruz, henüz elimize geçmemiş yazıları bir kenara bırakırsak, Nilüfer Cihangir’in “Mikro organizmalar olmasaydı, dünya ceset tarlasına dönerdi” yazısı merak uyandırıyor. Dolu dolu bir HBT sizi bekliyor! Bu arada web sitemiz herkesebilimteknoloji.com’u arada sırada mutlaka ziyaret etmeyi unutmayın. Orada abonelik seçeneklerini de göreceksiniz. Türkiye’ye her hafta apayrı ama gerçek bir gündem sunan ve tartıştıran HBT’de kalın. Gelecek Cuma’ya dek sevgiyle&#8230;</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/efsane-yikilir-mi-veya-tamamen-yanlis-bir-soru">Bu Efsane Yıkılır mı! Veya: Tamamen Yanlış Bir Soru!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Siz beyninizin tamamını kullanıyor musunuz? Yoksa beyninizin %10’unu kullananlardan mısınız? Komik bir durum. Yüzyıldır alıp başını giden, bilim insanları <em>öyle şey olur mu</em> demesine rağmen ciddi ciddi kabul edilen bir arkaik efsane&#8230; Bugün HBT’nin kapak konusu. Neden? Çünkü ülkemizde hâlâ revaçta!</p>
<p>Bunun ticaretini de yapanlar vardır. “<em>Gel sana beynin yüzde yüzünü nasıl kullanacağını öğreteyim…Seni kimse tutamasın</em>&#8230;”</p>
<p>Ama beyin üzerinde, hem de pek çok disiplinden çalışan tonla bilimci, arıyorlar tarıyorlar kullanılmayan bölümleri&#8230; Bulurlar mı dersiniz? Üstelik, ülkemizde, öğretmenler arasında bir araştırma yapılmış ve %50’sinin buna inandığı görülmüş.</p>
<p>Ama inanmayanlar var, ODTÜ’den Eğitsel Nörobilim/Nöroteknoloji Araştırma Grubu bu konuya el attı. Yüzyıllık efsaneyi didikledi. Sonucunu orta sayfamızda okuyacaksınız.</p>
<p><strong>Aslında soru yanlış</strong></p>
<p><em>Beynin yüzde kaçını kullanıyoruz</em> sorusundan çok, yöneltilmesi ve araştırılması gereken soru bizce şu olmalı:</p>
<p>Beynimizi etkin kullanıyor muyuz? Ne kadar etkin kullanıyoruz?</p>
<p>Etkin kullanmak ne demek? Etkin kullanmak için ne yapmalı? 100 milyar nöron arasında gerekli akıllı bağlantılar kurabiliyor muyuz?</p>
<p>Beyni etkin, verimli, üstün kullanmak, hem bir merak hem veri toplama ve işleme, hem de bir bilimsel düşünme-yöntem öğrenme-eleştirme ve olaylara çok yönlü yaklaşım konusudur.</p>
<p>Acaba Türkiye’de beynimizin bu anlamda yetkin kullanımı için eğitsel ve toplumsal çaba var mı yok mu? Bu açıdan toplumun beynini yetkin kullanımı yüzde kaç olabilir?</p>
<p><strong>HBT’den ilginç başka konular</strong></p>
<p>Doğan Kuban’ı şiddetle öneririz tabii ki. Hallaç pamuğu gibi atıyor geçmişi, ve “Eğer Osmanlı’nın uzun ömrü, yerli halkla simbiyotik yaşamı ise, <strong>geri kalmışlığı </strong>da, Arap ağırlıklı medrese ve dejenere olmuş dilidir” diyor. Ve ekliyor: <strong>Türkçe olmasaydı, Afrika’nın yeni devletçiklerinden farklı olamazdık&#8230;</strong></p>
<p><strong>Bozkurt Güvenç</strong> yazısında soruyor: “<em>Lozan’dan yüzyıl sonra bu sorunun gündeme gelmesi tarihi bir yanılgı ise sorumlusu kimdir? Milli varlığımızı ve onurumuzu savunanların kurduğu ve bize emanet ettiği Cumhuriyet’in Milli Eğitim politikasının sorumluluğu yok mu?”</em></p>
<p><strong>Ali Akurgal</strong>, <em>“Zincir mağazaların ortaya çıkışı mahalle bakkallarını nasıl batırdıysa, büyük şirketlerin endüstri 4.0’a geçmesiyle, dönüşüme ayak uyduramayan tedarikçileri de batabilecek</em>” diyor ve örnekler veriyor&#8230;</p>
<p><strong>Mustafa Çetiner</strong>’in konusu gülmek. Diyor ki “İnsanın acıya olan dayanıklılığını artırıyormuş”. Ayrıca gülünce kalori de veriyorsunuz bilginiz olsun!</p>
<p>Bu yazıyı uzaktan ve erken yazıyoruz, henüz elimize geçmemiş yazıları bir kenara bırakırsak, <strong>Nilüfer Cihangir</strong>’in “Mikro organizmalar olmasaydı, dünya ceset tarlasına dönerdi” yazısı merak uyandırıyor.</p>
<p>Dolu dolu bir HBT sizi bekliyor!</p>
<p>Bu arada web sitemiz <a href="http://herkesebilimteknoloji.com">herkesebilimteknoloji.com</a>’u arada sırada mutlaka ziyaret etmeyi unutmayın. Orada abonelik seçeneklerini de göreceksiniz.</p>
<p>Türkiye’ye her hafta apayrı ama gerçek bir gündem sunan ve tartıştıran HBT’de kalın.</p>
<p>Gelecek Cuma’ya dek sevgiyle&#8230;</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/efsane-yikilir-mi-veya-tamamen-yanlis-bir-soru">Bu Efsane Yıkılır mı! Veya: Tamamen Yanlış Bir Soru!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">4058</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
