aydın arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/aydin Türkiye'nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı Wed, 16 Oct 2019 10:10:59 +0000 tr hourly 1 Şinasi sendromu https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mustafa-cetiner/sinasi-sendromu Thu, 03 Oct 2019 08:21:40 +0000 https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=15405 Şinasi, tarihimizin en saygın ve önemli kişiliklerinden biri. Ama onun bu saygınlığını edebiyatçı kişiliğine bağlamak zor. Hayatında hiç roman yazmamış, yazdığı oyunların da öyle ahım şahım bir yanı yok derler. Osmanlı’da ilk gazeteyi çıkardı ama çıkardığı Tercüman-ı Ahval gazetesinde sadece 6 ay çalıştı. Peki nasıl çok önemli bir tarihi kişilik oluyor öyleyse? Çünkü gelenekçi toplumdan modern topluma geçişte tarihi bir rol oynayan öncü kişidir de ondan. Bu ayrı bir yazı konusu. İbrahim Şinasi Efendi aynı zamanda – haddimi aşmayayım – ülkemizdeki “umutsuz aydın” profilinin de ilk temsilcisi bence. Peki neden günümüz “umutsuz, çaresiz ve ne yapacağını bilemez haldeki aydınları” ile Şinasi’yi ilişkilendiriyorum? Yanıtlayayım… Şinasi, rasyonel akıl ile geleneksel, toplumsal değerler ve hatta yaygın anlaşıldığı biçimiyle dini doğruların bir arada olamayacağını çaresizce gören ilk kişidir. Yani rahmetli Serol Teber’in deyimiyle ilk “tutunamayandır”. Şinasi, Osmanlı toplumunda geri kalmışlık sorununun Tanzimat fermanı ve benzeri uygulamalarla, günümüz deyimiyle yapısal reformlar ve uyum paketleri ile çözülemeyeceğini çok iyi görmüştü. Ancak anladığını başkalarına anlatamıyordu, hem onu dinleyecek adam azlığından, hem de düşüncelerini öğrenmelerinden korktuğu için. Tıbbi anlamda paranoid ve melankolik bir ruh hali vardı, tıpkı bu ülkeden “ümidi kesen” ve “tüymeyi” düşünen, şimdi ki çaresiz aydınlarımız gibi. Şinasi’nin yaşamına çaresizlik, korku, huzursuzluk ve içten bir kızgınlık hakimdi. Giderek daha çok içine kapandı, göze batmaz ve iz bırakmaz oldu. Gömüldüğü yer bile halen tam belli değil ama anısına saygı için belediyenin yerleştirdiği büstün bir kaç kez tahrip edildiği biliniyor. Yani kaçmakta ve saklanmakta haklıydı belki de. Dr. Serol Teber’in deyimiyle “bağnaz geleneksel toplum, Şinasi’nin yaptığı yenilikleri ölümünden sonra bile bağışlamadı” çünkü. Abidin Dino, Fikret Mualla’yı anlatırken; “özgürlüğü kıyasıya özlemiş bir insana karşı, kapıkullarının duyduğu içgüdüsel kin kadar keskin bir şey var mıdır” diye soruyordu. Şinasi, ülkeyi bırakıp 1865’de Paris’e kaçtı, çok korkmuştu. “Kuleli Vak’ası” olarak bilinen olaydan sonra yakın arkadaşları tutuklanıp önce idama sonra da müebbet hapse mahkum olmuşlardı. Susmak, konuşmamak, insan içine çıkmamak bile Şinasi’yi mimlenmekten kurtaramıyordu. Ahmet Hamdi Tanpınar diyor ki; “Hülasa Şinasi bir nevi hususi tavra benzeyen sukutuyla sarayı kuşkulandırmış olabilir.” Şinasi’nin ruh halini anlamak kolay. Tıpkı şimdi ki okumuşlarımızın içinde bulunduğu hal gibi; çaresizlik, sosyal medya veya dost sohbetleri gibi sınırlı ortamlarda kızgınca yapılan eleştiriler, sıradan insanları hırçınca ama sessizce aşağılama isteği, kendini yaşadığı toplumdan soyutlama, yalnızlaşma, yalnızlaştıkça artan kibir, sorunun bir parçası olmaktan çıkıp kader kurbanı olduğuna inanış. Dahası batılı toplumlara gözü kara bir öykünüş. Belki de bir tür “ŞİNASİ SENDROMU…” Teber’in dediği gibi; “otoriter toplumlarda yaşayan demokrat entelektüellerin gösterdiği bir çeşit reaktif paranoid sendrom…” Düşünüyorum da; Şinasi haklıydı, çünkü Gazi Mustafa Kemal’i ve yaptıklarını görecek kadar yaşamadı. Ama günümüz “Şinasi Sendromu mustariplerinin” bahanesi yok. Haklı bir tarafları da yok. Günümüz Türkiye’sinde ilaç belli ne de olsa… Mustafa Çetiner / dr.m.cetiner@gmail.com NOT: Psikiyatrist Dr. Serol Teber’in “Tutunamayanların Politik Psikolojisi” isimli kitabı, kitabın tümünde yazar ile hemfikir olmasam da okuduğum en güzel kitaplardan biridir. Bu yazımın temel eksenini de kitabın Şinasi ile ilişkili bölümü oluşturdu.

Şinasi sendromu yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
Şinasi, tarihimizin en saygın ve önemli kişiliklerinden biri. Ama onun bu saygınlığını edebiyatçı kişiliğine bağlamak zor.

Hayatında hiç roman yazmamış, yazdığı oyunların da öyle ahım şahım bir yanı yok derler. Osmanlı’da ilk gazeteyi çıkardı ama çıkardığı Tercüman-ı Ahval gazetesinde sadece 6 ay çalıştı.

Peki nasıl çok önemli bir tarihi kişilik oluyor öyleyse?

Çünkü gelenekçi toplumdan modern topluma geçişte tarihi bir rol oynayan öncü kişidir de ondan. Bu ayrı bir yazı konusu.

İbrahim Şinasi Efendi aynı zamanda – haddimi aşmayayım – ülkemizdeki “umutsuz aydın” profilinin de ilk temsilcisi bence.

Peki neden günümüz “umutsuz, çaresiz ve ne yapacağını bilemez haldeki aydınlarıile Şinasi’yi ilişkilendiriyorum?

Yanıtlayayım…

Şinasi, rasyonel akıl ile geleneksel, toplumsal değerler ve hatta yaygın anlaşıldığı biçimiyle dini doğruların bir arada olamayacağını çaresizce gören ilk kişidir. Yani rahmetli Serol Teber’in deyimiyle ilk “tutunamayandır”.

Şinasi, Osmanlı toplumunda geri kalmışlık sorununun Tanzimat fermanı ve benzeri uygulamalarla, günümüz deyimiyle yapısal reformlar ve uyum paketleri ile çözülemeyeceğini çok iyi görmüştü.

Ancak anladığını başkalarına anlatamıyordu, hem onu dinleyecek adam azlığından, hem de düşüncelerini öğrenmelerinden korktuğu için.

Tıbbi anlamda paranoid ve melankolik bir ruh hali vardı, tıpkı bu ülkeden “ümidi kesen” ve “tüymeyi” düşünen, şimdi ki çaresiz aydınlarımız gibi.

Şinasi’nin yaşamına çaresizlik, korku, huzursuzluk ve içten bir kızgınlık hakimdi. Giderek daha çok içine kapandı, göze batmaz ve iz bırakmaz oldu.

Gömüldüğü yer bile halen tam belli değil ama anısına saygı için belediyenin yerleştirdiği büstün bir kaç kez tahrip edildiği biliniyor.

Yani kaçmakta ve saklanmakta haklıydı belki de. Dr. Serol Teber’in deyimiyle “bağnaz geleneksel toplum, Şinasi’nin yaptığı yenilikleri ölümünden sonra bile bağışlamadı” çünkü.

Abidin Dino, Fikret Mualla’yı anlatırken; “özgürlüğü kıyasıya özlemiş bir insana karşı, kapıkullarının duyduğu içgüdüsel kin kadar keskin bir şey var mıdır” diye soruyordu.

Şinasi, ülkeyi bırakıp 1865’de Paris’e kaçtı, çok korkmuştu. “Kuleli Vak’ası” olarak bilinen olaydan sonra yakın arkadaşları tutuklanıp önce idama sonra da müebbet hapse mahkum olmuşlardı.

Susmak, konuşmamak, insan içine çıkmamak bile Şinasi’yi mimlenmekten kurtaramıyordu. Ahmet Hamdi Tanpınar diyor ki;

Hülasa Şinasi bir nevi hususi tavra benzeyen sukutuyla sarayı kuşkulandırmış olabilir.”

Şinasi’nin ruh halini anlamak kolay.

Tıpkı şimdi ki okumuşlarımızın içinde bulunduğu hal gibi; çaresizlik, sosyal medya veya dost sohbetleri gibi sınırlı ortamlarda kızgınca yapılan eleştiriler, sıradan insanları hırçınca ama sessizce aşağılama isteği, kendini yaşadığı toplumdan soyutlama, yalnızlaşma, yalnızlaştıkça artan kibir, sorunun bir parçası olmaktan çıkıp kader kurbanı olduğuna inanış. Dahası batılı toplumlara gözü kara bir öykünüş.

Belki de bir tür “ŞİNASİ SENDROMU…”

Teber’in dediği gibi; “otoriter toplumlarda yaşayan demokrat entelektüellerin gösterdiği bir çeşit reaktif paranoid sendrom…”

Düşünüyorum da;

Şinasi haklıydı, çünkü Gazi Mustafa Kemal’i ve yaptıklarını görecek kadar yaşamadı.

Ama günümüz “Şinasi Sendromu mustariplerinin” bahanesi yok.

Haklı bir tarafları da yok.

Günümüz Türkiye’sinde ilaç belli ne de olsa…


Mustafa Çetiner / dr.m.cetiner@gmail.com

NOT: Psikiyatrist Dr. Serol Teber’in “Tutunamayanların Politik Psikolojisi” isimli kitabı, kitabın tümünde yazar ile hemfikir olmasam da okuduğum en güzel kitaplardan biridir. Bu yazımın temel eksenini de kitabın Şinasi ile ilişkili bölümü oluşturdu.

Şinasi sendromu yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
15405
Ay – Aydın – Aydınlanma https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/ay-aydin-aydinlanma Tue, 23 Jul 2019 13:52:18 +0000 https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=14500 Ay’ın yeryüzündeki benzeri sayılan ‘aydın’ karanlıkta kalana, bilinmeyene ışık tutar, tehlikeleri önceden görür, haber verir: Şaman günümüzdeki aydın kimliğin arketipidir (=ilkörnek).  ‘Aydın’ (önder) semantiğinin Güneş’e değil de Ay’a bağlanmasının nedenleri vardır: Ay’ın ışığı yeryüzünde belli bir yeri aydınlatabilir; doğar ve büyür, küçülür ve ölür; dilimlere ‘ayrılarak’ biçim değiştirir, ölçen biçendir, iki-üç gün hiç görünmez, bir yanı ışıklıyken öteki yarısı karanlıkta kalır. Doğumla ölüm arasındaki varoluşu, döngüyü, ilerleme ve gerileme süreçlerini, olguları, ölçüleri bilen, bilgisini yeryüzündeki insanlarla paylaşan, göstergeler, işaretler kullanarak açıklayan, yaşamın anlamına ışık tutan bir gösteri ustasıdır, oyuncudur Ay.  Gece dünyası derin düşünceler, içsellik, görüngüler/görünüşler, (s)imgeler, gölgeler dünyasıdır. İçselliğe, ruhsal sağaltmaya yoğunlaşan Şaman, gece göğünün oluşturduğu en büyük ekrandaki ışıkla yazılan işaretleri anlamaya, okumaya çalışır. Bugünün medyası, basını gibidir gece göğü; ekrandaki yazılar her gece değişir ve Ay bu ekranın baş habercisidir.  Dolunay’ın temsil ettiği Şaman Ay’ı örnek alır ve erginlemede ‘temsili anlamda’ erginlemede kendini parçalara ayırır, ölür ve yeniden doğar. Birleşmeler ve ayrılmalar birbirini izler. Şaman zihniyetteki dikotomi’nin (ikili anlayış) bilimsel açıklaması da, ya Ay’ın ikiye yarılması ya da ağacın dallanmasıyla açıklanmıştır. İki ‘yarım daire’, karşıt ikiliyi (düşünceyi) temsil eder: Dolunay, çatışan ve uzlaşan eşit hukuklu ikilinin arasında ‘dolunay’ olur. [Aytışmak= tartışmak: Aytışmak folklorik dilde saz şairlerinin birbiriyle doğaçlamayla yarışması, çatışmasıdır. Sonunda uzlaşırlar.]  Ay kendi tinselliği içinde yarılmış ve iki eşit yarım’a ayrılmış, yarık’tan dolunay veya yaruk (=ışık) doğmuştur. (Doğu Türkistan Türkçesinde yaruq, aydın, demek.) Buradaki semantiği şudur: Işık veya yeni bir fikir, yarılan yerden gelir veya ‘yarıktan dışarı çıkar, özgürleşir’.  Aya = avuç ve parmaklar Ay sözcüğünden üretilen aya (avuç) imgesi ayrılma ve birleşme olgusunu kendinden çıkıp ayrılan parmaklarla açıklar: Aya açılınca parmaklar ayrılır, her biri bağımsızdır; ancak aya’ya bağlıdırlar ve birlikte yaratıcı olabilirler. Ayrılır ve birleşirler. Önerilen daima “Ayrılma olgusu yaşanacaktır, ama yeni şeyler yaratabilmek için yine bir araya gelmelisin” olur.  Kabalacılığın, Ortaçağ Avrupa’sındaki merkezlerinden biri olan Provence’de, ai sözcüğü sarımsak anlamına gelir. Şifa veren sarımsak dilim dilim ayrılır (pay, ölçü), ama topraktaki kök daima bütündür. Benzeşim (analoji) üzerinden ve insan gibi bir ruhu olduğu inancıyla (animizim) üzerinden bu varlıklar Ay’a bağlanmıştır. Ayırmak (bölmek), ayrılmak, ayıklamak, ayrıntı, ayrımcı, ayrışmak, ayruk (başka), ayrıksı (geleneğin dışında), aykırı kavramları da ay- koduyla yapılmıştır: Eşit hukukla birleşmek başarıdır ve Tolunay bir ödül olur. Ay’ın evreleri ‘konuşucuya’ ayrılma ve birleşme olgusunda yol gösterirler.  Ay kulaklı olmak ‘İki yarım ay’la iki kulak arasında (bu da bir dikotomidir) benzeşim kurularak, kimsenin duymadığını işitecek, bilecek hassasiyete sahip bir yol gösterici tanımlanmıştır. Gece herkes uyurken, yırtıcı yabanılların avcılık yaptığı bir doğada tehlikeler çoktur. (Ay-av ilişkisi bu iki sözcüğün biçiminde hatırlatılır.)  Ay– kodlu sözcükler daha çok kulağa, işitime dikkat çekerler. Çünkü gece kulağın, gündüz gözün önemi artar. Şamanlar dualarında ‘Ay’a benzer kulaklarla duymak’ isterler. (A. İnan, 1995, 130) Tanrı Ülgen’in kızları ezgili sözleri Şamanın ‘Ay gibi kulağına’ söylerler: (A.İnan, 1995: 33.) Şamanın gözü, kulağı Ay gibi keskin, duyarlıdır.    Çıkış yolunu aydınlatır Ay uzamda özgür dolaşan, araştıran, karanlıkta kalanı aydınlatandır: Çünkü Ay, ayastın’ı (=berrak ruh, sema) baştanbaşa dolanır, mecazi anlamda yeryüzünü kuşbakışı araştırır, resmin bütününü de, ayrıntısını da görür/gösterir, çıkış yolunu aydınlatır. Yine de karanlık ve loş yerler kalacaktır. Ayak sözcüğü neden ay’a işaret eder: Her yere giren çıkan, her yeri bilen Ay ışığıdır: Baca deliğinden çadıra, pencereden eve girer, misafir olur: Altaycada ayılçı misafir; ayıl, yurt/çadır/ev.   Altay Destanı Maaday Kara’da (E. Gürsoy Naskali, 1999) Ay’ın soy-kütüğünü araştırdığımızda da aynı benzeşimler karşımıza çıkar: Ay– ile başlayan sözcüklerin ortak semantiği, bilgili olduğu için karanlıkta kalan hileleri/düzenleri ortaya çıkaran yetkin bir karakterin niteliklerini tanımlar: Dönerek/dolanarak gelen, her şeyi gören hikmetli, etrafı dolanarak gözleyen, bakan (aylandıran), varan, kovalayıp izleyen, dürten, süren gibi anlamlara gelen sözcükler tümelde ay– ile başlatılmaktadır. Şaman yırlarında “aynalayın cargıçım” sözü “araştırıcı yargıcım” anlamı taşır. (A. İnan, 1995: 144.) Ay bilgiyi paylaşır Ay zamanı aydınlatır, takvimi söyler, bilgisini paylaşır: Kendi gövdesini parçalara ayırarak; ‘günlük, aylık, yıllık’ takvimi sayılabilir işaretlerle düzenli biçimde şaşırmadan gösteren, insanları aylık sayma evresine geçiren odur. ‘S-aymak’ başlangıçta sıradan değil, ‘aydınca’ bir eylemdir: Ve bu edimden ay– kodlu yeni kavramlar çıkar: s-ay-gı duyulan s-ay-mayı bilendir. Ay, Ay; ay, takvim ayı: ayamak, saymak; ayanç, saygı, itibar; ayag, şeref, itibar; ayaglıg, itibarlı; ayagsız, itibarsız; ayıg, bilge; ayıg, kötü fikir, hile; ayguçı, danışman, müşavir, akıl veren; aymak, söylemek, anlamak, haber vermek; ayıtmak, söylemek, sormak, dikte etmek (huk. belgelerinde); ayıt, öğüt. (A. Caferoğlu: 1968)  Ayt-, 1) Söylemek, anlatmak, konuşmak, 2)Bildirmek, haber vermek. (E. Gürsoy – M. Duranlı, Altayca-Türkçe Sözlük, 1999) (İng. s-ay, söyle-; d-ay, gün. Günleri söyleyen Ay’a gönderme.) Ay’a yüklenen bu imalar onunla özdeş aydın kimliğinde devam eder. Ortak Türkçe dizinde (geniz n’siyle) aydın, aydın demek. (E. Emet, Doğ.Türkistan Uygur Ağızları, 2008) Kaşgarlı’da aydın, Ay ışığı. Altaycada aydın, ay ışığı, Ay’lı gece; aydın-, söylemek. Sonuçta ‘düşünen, bilgi veren, söyleyen, açıklık getiren’ ile ‘Ay ışığı’ gibi iki ayrı alanın kavramları aynı sözcükte birleşir: Aydın!  ‘Ay’=’aydın insan’ Ay özne: karanlıktan çıkış yolunu gösteren üst kimlik, aydın ile özdeş: Ay’ın insanlara algılattığı, üzerindeki gölgelerin iki göz, ağız gibi algılandığı ışıklı bir baştır. Ay ve aydın özdeşliğinde ‘bilinen’ ile ‘bilen’ aynıdır: ‘Ay’=’aydın insan’ (başı bilgiyle dolu, aydınlatan insan). İngilizcede konuşma dilinde ay ‘ben’; m-ay, benim; türkçede b-ay, b-ayan; Kore dilinde mai, ben; ben arketipsel Ay’la özdeş. Ay özne, ‘eyleyen’ etkin kimlik!  Türkçede konuşmanın en başında “Ay” veya “Ey” diye hitap etme bir saygı göstergesidir ve başlangıçlarda ‘ey-lemleri örnek alınan’ Ay’a göndermedir. Dilin başlangıcında özne sayılan etkin kimlikler Eski Türkçede tay (t+ay) dayı, ana yanlı soyun (baba kültüründen önceki) etkin kimliği; b-ay, p-ay eden anlamında. Y-ay, hilal benzeşiminden. Tarihin öznesi sayılan kimlikler Aybeg, Kölemen yönetici (?-1249), Aybeg Kutbettin (öl. 1210) Delhi Memlûkları kurucusu. Bu özel adlarla bağıntılı ibex (ing.) hilal boynuzlu keçi, demek.  Ay! Ay sözcüğü; bir anda korku, şaşkınlık, hayranlık, heyecan duyulduğunda ağızdan çıkan “ay!” nidasıyla da bağlantılıdır. Başlangıçlarda ‘ay’ nidası, dolunayla karşılaşan insanın şaşkınlık ve hayranlık dolu nidasıydı: avcılık döneminde gecenin tehlikeleri ve tuzakları arasında kalan avcının Ay’ı yardıma çağırmasıydı. Altayca aya, tuzak; Uygurcada aykırmak, haykırmak; ayınç/ayanç, korku; ayınçsız, korkusuz; ayınmak, korkmak, çekinmek. (A. Caferoğlu, 1968) Bunlar gece avlanan avcıya işaret eden kavramlardır.   Bilgi erktir: Ayıg (aydın, önder) bu gücü olumsuz anlamda da kullanabilir; sahte aydın olabilir: Eski Uygurcada ayıg, bilge, aydın anlamına gelir. Ama aynı zamanda ayıg, kötü fikir, hile, fena anlamında da kullanılır. (A. Caferoğlu, 1968.) Ayıg (aydın) kavramındaki bu semantik, ‘karşıt ikili’ye bir örnek oluşturur. (Ayrıç=kavşak, TDK Türkçe Sözlük, 1983)  Aydın taklitleri Güç odaklarıyla, erkle birleşen, bilgisini onların hizmetine veren veya aydın görünüp gerçekte aydın olmayan, aydın taklidi yapanlar da vardır. Topluma yanlış ve çılgınca bir yol önerebilir, yanıltabilir, aydın (veya önder) sorumluluğuna aykırı davranarak sıkıntıya sokabilirler. Altaycada aydın-, suçunu kabul etmek, pişman olmak; ayma(gan), aklını kaçırma.  İnsanların aysar, aybastı gibi adlar alan ruhsal sıkıntıları da Ay’a bağlanmıştır: Dolunay göz alıcı güzellikte görünmekte, büyümekte, çarpıcı görünümüyle diğer varlıklar üzerinde baskısı (aybastı) artmakta; çoğulcu, paylaşmacı kimlikten tekile geçmekte, büyüklenmekte (megalomani), narsisistik bir tavırla şişinmektedir. Onun çekim gücüyle dünyada sular kabarmaktadır (med-cezir).  Yıldızlar (arkaik algıda gök halkıdır ve yeryüzündeki insanların ataları sayılırlar) onun yanında sönmüş; eşit hukuk, denge bozulmuştur. Aynı sözcük-zincirinde Ay da, aydın da çatallanmıştır. Ay üzerinden aydındaki çatallanmaya işaret edilmekte, varolandaki ikilem anlatılmaktadır: Buna göre bu bir olgudur, değerler yer değiştirebilir, mutlak iyi, mutlak kötü yoktur: Seçimi her bir konuşucunun sağduyusuna bırakır. Çıkış yolu çatalın, ayrıç’ın (kavşağın) arasındadır.  Ay ile yıldızlar arasında denge nasıl gerekliyse; aydın ile toplum/dünya arasında da denge olmalıdır.  Yıldız Cıbıroğlu

Ay – Aydın – Aydınlanma yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
Ay’ın yeryüzündeki benzeri sayılan ‘aydın’ karanlıkta kalana, bilinmeyene ışık tutar, tehlikeleri önceden görür, haber verir: Şaman günümüzdeki aydın kimliğin arketipidir (=ilkörnek). 

‘Aydın’ (önder) semantiğinin Güneş’e değil de Ay’a bağlanmasının nedenleri vardır: Ay’ın ışığı yeryüzünde belli bir yeri aydınlatabilir; doğar ve büyür, küçülür ve ölür; dilimlere ‘ayrılarak’ biçim değiştirir, ölçen biçendir, iki-üç gün hiç görünmez, bir yanı ışıklıyken öteki yarısı karanlıkta kalır. Doğumla ölüm arasındaki varoluşu, döngüyü, ilerleme ve gerileme süreçlerini, olguları, ölçüleri bilen, bilgisini yeryüzündeki insanlarla paylaşan, göstergeler, işaretler kullanarak açıklayan, yaşamın anlamına ışık tutan bir gösteri ustasıdır, oyuncudur Ay. 

Gece dünyası derin düşünceler, içsellik, görüngüler/görünüşler, (s)imgeler, gölgeler dünyasıdır. İçselliğe, ruhsal sağaltmaya yoğunlaşan Şaman, gece göğünün oluşturduğu en büyük ekrandaki ışıkla yazılan işaretleri anlamaya, okumaya çalışır. Bugünün medyası, basını gibidir gece göğü; ekrandaki yazılar her gece değişir ve Ay bu ekranın baş habercisidir. 

Dolunay’ın temsil ettiği

Şaman Ay’ı örnek alır ve erginlemede ‘temsili anlamda’ erginlemede kendini parçalara ayırır, ölür ve yeniden doğar. Birleşmeler ve ayrılmalar birbirini izler. Şaman zihniyetteki dikotomi’nin (ikili anlayış) bilimsel açıklaması da, ya Ay’ın ikiye yarılması ya da ağacın dallanmasıyla açıklanmıştır. İki ‘yarım daire’, karşıt ikiliyi (düşünceyi) temsil eder: Dolunay, çatışan ve uzlaşan eşit hukuklu ikilinin arasında ‘dolunay’ olur. [Aytışmak= tartışmak: Aytışmak folklorik dilde saz şairlerinin birbiriyle doğaçlamayla yarışması, çatışmasıdır. Sonunda uzlaşırlar.] 

Ay kendi tinselliği içinde yarılmış ve iki eşit yarım’a ayrılmış, yarık’tan dolunay veya yaruk (=ışık) doğmuştur. (Doğu Türkistan Türkçesinde yaruq, aydın, demek.) Buradaki semantiği şudur: Işık veya yeni bir fikir, yarılan yerden gelir veya ‘yarıktan dışarı çıkar, özgürleşir’. 

Aya = avuç ve parmaklar

Ay sözcüğünden üretilen aya (avuç) imgesi ayrılma ve birleşme olgusunu kendinden çıkıp ayrılan parmaklarla açıklar: Aya açılınca parmaklar ayrılır, her biri bağımsızdır; ancak aya’ya bağlıdırlar ve birlikte yaratıcı olabilirler. Ayrılır ve birleşirler. Önerilen daima “Ayrılma olgusu yaşanacaktır, ama yeni şeyler yaratabilmek için yine bir araya gelmelisin” olur. 

Kabalacılığın, Ortaçağ Avrupa’sındaki merkezlerinden biri olan Provence’de, ai sözcüğü sarımsak anlamına gelir. Şifa veren sarımsak dilim dilim ayrılır (pay, ölçü), ama topraktaki kök daima bütündür. Benzeşim (analoji) üzerinden ve insan gibi bir ruhu olduğu inancıyla (animizim) üzerinden bu varlıklar Ay’a bağlanmıştır. Ayırmak (bölmek), ayrılmak, ayıklamak, ayrıntı, ayrımcı, ayrışmak, ayruk (başka), ayrıksı (geleneğin dışında), aykırı kavramları da ay- koduyla yapılmıştır: Eşit hukukla birleşmek başarıdır ve Tolunay bir ödül olur. Ay’ın evreleri ‘konuşucuya’ ayrılma ve birleşme olgusunda yol gösterirler. 

Ay kulaklı olmak

‘İki yarım ay’la iki kulak arasında (bu da bir dikotomidir) benzeşim kurularak, kimsenin duymadığını işitecek, bilecek hassasiyete sahip bir yol gösterici tanımlanmıştır. Gece herkes uyurken, yırtıcı yabanılların avcılık yaptığı bir doğada tehlikeler çoktur. (Ay-av ilişkisi bu iki sözcüğün biçiminde hatırlatılır.) 

Ay– kodlu sözcükler daha çok kulağa, işitime dikkat çekerler. Çünkü gece kulağın, gündüz gözün önemi artar. Şamanlar dualarında ‘Ay’a benzer kulaklarla duymak’ isterler. (A. İnan, 1995, 130) Tanrı Ülgen’in kızları ezgili sözleri Şamanın ‘Ay gibi kulağına’ söylerler: (A.İnan, 1995: 33.) Şamanın gözü, kulağı Ay gibi keskin, duyarlıdır.   

Çıkış yolunu aydınlatır

Ay uzamda özgür dolaşan, araştıran, karanlıkta kalanı aydınlatandır: Çünkü Ay, ayastın’ı (=berrak ruh, sema) baştanbaşa dolanır, mecazi anlamda yeryüzünü kuşbakışı araştırır, resmin bütününü de, ayrıntısını da görür/gösterir, çıkış yolunu aydınlatır. Yine de karanlık ve loş yerler kalacaktır. Ayak sözcüğü neden ay’a işaret eder: Her yere giren çıkan, her yeri bilen Ay ışığıdır: Baca deliğinden çadıra, pencereden eve girer, misafir olur: Altaycada ayılçı misafir; ayıl, yurt/çadır/ev.  

Altay Destanı Maaday Kara’da (E. Gürsoy Naskali, 1999) Ay’ın soy-kütüğünü araştırdığımızda da aynı benzeşimler karşımıza çıkar: Ay– ile başlayan sözcüklerin ortak semantiği, bilgili olduğu için karanlıkta kalan hileleri/düzenleri ortaya çıkaran yetkin bir karakterin niteliklerini tanımlar: Dönerek/dolanarak gelen, her şeyi gören hikmetli, etrafı dolanarak gözleyen, bakan (aylandıran), varan, kovalayıp izleyen, dürten, süren gibi anlamlara gelen sözcükler tümelde ay– ile başlatılmaktadır. Şaman yırlarında “aynalayın cargıçım” sözü “araştırıcı yargıcım” anlamı taşır. (A. İnan, 1995: 144.)

Ay bilgiyi paylaşır

Ay zamanı aydınlatır, takvimi söyler, bilgisini paylaşır: Kendi gövdesini parçalara ayırarak; ‘günlük, aylık, yıllık’ takvimi sayılabilir işaretlerle düzenli biçimde şaşırmadan gösteren, insanları aylık sayma evresine geçiren odur. ‘S-aymak’ başlangıçta sıradan değil, ‘aydınca’ bir eylemdir: Ve bu edimden ay– kodlu yeni kavramlar çıkar: s-ay-gı duyulan s-ay-mayı bilendir. Ay, Ay; ay, takvim ayı: ayamak, saymak; ayanç, saygı, itibar; ayag, şeref, itibar; ayaglıg, itibarlı; ayagsız, itibarsız; ayıg, bilge; ayıg, kötü fikir, hile; ayguçı, danışman, müşavir, akıl veren; aymak, söylemek, anlamak, haber vermek; ayıtmak, söylemek, sormak, dikte etmek (huk. belgelerinde); ayıt, öğüt. (A. Caferoğlu: 1968

Ayt-, 1) Söylemek, anlatmak, konuşmak, 2)Bildirmek, haber vermek. (E. Gürsoy – M. Duranlı, Altayca-Türkçe Sözlük, 1999) (İng. s-ay, söyle-; d-ay, gün. Günleri söyleyen Ay’a gönderme.) Ay’a yüklenen bu imalar onunla özdeş aydın kimliğinde devam eder. Ortak Türkçe dizinde (geniz n’siyle) aydın, aydın demek. (E. Emet, Doğ.Türkistan Uygur Ağızları, 2008) Kaşgarlı’da aydın, Ay ışığı. Altaycada aydın, ay ışığı, Ay’lı gece; aydın-, söylemek. Sonuçta ‘düşünen, bilgi veren, söyleyen, açıklık getiren’ ile ‘Ay ışığı’ gibi iki ayrı alanın kavramları aynı sözcükte birleşir: Aydın

‘Ay’=’aydın insan’

Ay özne: karanlıktan çıkış yolunu gösteren üst kimlik, aydın ile özdeş: Ay’ın insanlara algılattığı, üzerindeki gölgelerin iki göz, ağız gibi algılandığı ışıklı bir baştır. Ay ve aydın özdeşliğinde ‘bilinen’ ile ‘bilen’ aynıdır: ‘Ay’=’aydın insan’ (başı bilgiyle dolu, aydınlatan insan). İngilizcede konuşma dilinde ay ‘ben’; m-ay, benim; türkçede b-ay, b-ayan; Kore dilinde mai, ben; ben arketipsel Ay’la özdeş. Ay özne, ‘eyleyen’ etkin kimlik! 

Türkçede konuşmanın en başında “Ay” veya “Ey” diye hitap etme bir saygı göstergesidir ve başlangıçlarda ‘ey-lemleri örnek alınan’ Ay’a göndermedir. Dilin başlangıcında özne sayılan etkin kimlikler Eski Türkçede tay (t+ay) dayı, ana yanlı soyun (baba kültüründen önceki) etkin kimliği; b-ay, p-ay eden anlamında. Y-ay, hilal benzeşiminden. Tarihin öznesi sayılan kimlikler Aybeg, Kölemen yönetici (?-1249), Aybeg Kutbettin (öl. 1210) Delhi Memlûkları kurucusu. Bu özel adlarla bağıntılı ibex (ing.) hilal boynuzlu keçi, demek. 

Ay!

Ay sözcüğü; bir anda korku, şaşkınlık, hayranlık, heyecan duyulduğunda ağızdan çıkan “ay!” nidasıyla da bağlantılıdır. Başlangıçlarda ‘ay’ nidası, dolunayla karşılaşan insanın şaşkınlık ve hayranlık dolu nidasıydı: avcılık döneminde gecenin tehlikeleri ve tuzakları arasında kalan avcının Ay’ı yardıma çağırmasıydı. Altayca aya, tuzak; Uygurcada aykırmak, haykırmak; ayınç/ayanç, korku; ayınçsız, korkusuz; ayınmak, korkmak, çekinmek. (A. Caferoğlu, 1968) Bunlar gece avlanan avcıya işaret eden kavramlardır.  

Bilgi erktir: Ayıg (aydın, önder) bu gücü olumsuz anlamda da kullanabilir; sahte aydın olabilir: Eski Uygurcada ayıg, bilge, aydın anlamına gelir. Ama aynı zamanda ayıg, kötü fikir, hile, fena anlamında da kullanılır. (A. Caferoğlu, 1968.) Ayıg (aydın) kavramındaki bu semantik, ‘karşıt ikili’ye bir örnek oluşturur. (Ayrıç=kavşak, TDK Türkçe Sözlük, 1983) 

Aydın taklitleri

Güç odaklarıyla, erkle birleşen, bilgisini onların hizmetine veren veya aydın görünüp gerçekte aydın olmayan, aydın taklidi yapanlar da vardır. Topluma yanlış ve çılgınca bir yol önerebilir, yanıltabilir, aydın (veya önder) sorumluluğuna aykırı davranarak sıkıntıya sokabilirler. Altaycada aydın-, suçunu kabul etmek, pişman olmak; ayma(gan), aklını kaçırma. 

İnsanların aysar, aybastı gibi adlar alan ruhsal sıkıntıları da Ay’a bağlanmıştır: Dolunay göz alıcı güzellikte görünmekte, büyümekte, çarpıcı görünümüyle diğer varlıklar üzerinde baskısı (aybastı) artmakta; çoğulcu, paylaşmacı kimlikten tekile geçmekte, büyüklenmekte (megalomani), narsisistik bir tavırla şişinmektedir. Onun çekim gücüyle dünyada sular kabarmaktadır (med-cezir). 

Yıldızlar (arkaik algıda gök halkıdır ve yeryüzündeki insanların ataları sayılırlar) onun yanında sönmüş; eşit hukuk, denge bozulmuştur. Aynı sözcük-zincirinde Ay da, aydın da çatallanmıştır. Ay üzerinden aydındaki çatallanmaya işaret edilmekte, varolandaki ikilem anlatılmaktadır: Buna göre bu bir olgudur, değerler yer değiştirebilir, mutlak iyi, mutlak kötü yoktur: Seçimi her bir konuşucunun sağduyusuna bırakır. Çıkış yolu çatalın, ayrıç’ın (kavşağın) arasındadır. 

Ay ile yıldızlar arasında denge nasıl gerekliyse; aydın ile toplum/dünya arasında da denge olmalıdır. 

Yıldız Cıbıroğlu

Ay – Aydın – Aydınlanma yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
14500
Söke’de uranyumun kanser iddiası, TAEK açıklaması ve neler yapılmalı https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/sokede-uranyumun-kanser-iddiasi-taek-aciklamasi-neler-yapilmali Tue, 13 Jun 2017 15:09:23 +0000 http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=6844 Aydın Söke yöresindeki uranyum madeni çevresinde yaşayan insanların kanser olduğuyla ilgili basında yer alan haberler üzerine daha önce Sn. Dr. Reşat Uzmen ile birlikte hazırladığımız yazımız HBT portalında bulunuyor /1/. Bu konuda daha sonra TAEK sitesinde 13 Mayıs 2017 günü bir basın açıklaması yayınlandı /2/. Bu açıklamada, 2015 yılında bu yörede 12 farklı yerde yapılan radyasyon ve radyoaktivite ölçümleri yer almakta, radyasyon (doz hızları) ve radyoaktivite değerlerinin uranyum yatağına yakın “Yusufağalar Mevki- Vahşikuyular (elle kazılmış kuyu)” dışında, ülke ortalaması dolayında olduğu ve sınır değerlerin aşılmadığı açıklanarak kaygılanılacak bir durum olmadığı vurgulanıyor ve bu yöreye bir erken uyarı sistemine bağlı bir radyasyon detektörü konularak ileride radyasyon artımı olursa anında haber alınacağı belirtiliyor. Bu yazımızda TAEK açıklamasına biraz yakından bakarak, bunun – uranyum madeninden kanser olduk! diyen yöre halkınca ve bunu destekleyen bazı çevrelerce nasıl anlaşılacağı üzerinde durup, ‘radyasyon fiziği yol ve yöntemlerine göre’ durumu ve yapılması gereken bilimsel araştırmaları açıklamaya çalışacağız. Alınan doz önemli TAEK basın açıklamasında, 12 ölçüm yeri için radyoaktivite birimi olan Becquerel (Bq) cinsinden verilen K 40, Cs 137, Ra 226 ve Th 232’nin değerlerinin farklılığını, az mı, çok mu, vücut için zararlı mı olduğunu, konuya yabancı olan çevre halkının ve bu konularda uzman olmayanların bilemeyeceği açıktır. Özellikle Bq’den çok, vücudun aldığı doz önemlidir ve her büyük Bq sayılı radyoaktivite, vücutta büyük doz oluşturmuyor. Örneğin 4000 Bq’lik Potasyum 40 (K 40)’ın vücutta oluşturduğu doz, 40 Bq’lik Polonyum 210’dan oluşan doz kadar bile değildir (Zehirlilği çok yüksek olan Po 210,  özellikle evlerin alt katlarına topraktan giren radondan türüyor). Öte yandan önemli olan, topraktan, besinler, hava ve su yollarıyla vücuda ne kadar radyoaktif maddelerin girdiği ve bunların vücutta oluşturabileceği radyasyon dozlarının ve kanser riskinin hesaplanıp açıklanmasıdır. Her birimizin vücudunda toplam olarak doğal 9000 Bq dolayında radyoaktif maddeler bulunuyor. Bu maddelerden her saniye en azından 9000 girici / iyonlayıcı ışın (radyasyon: alfa veya beta, gama ışınları) yayınlanıyor. Günde 800 milyon ışın Bu miktar, günde kabaca 800 milyon ışının vücudumuzdan yayınlanması demek. Buna rağmen sağlıklı yaşıyoruz. Besinler yoluyla vücudumuza giren doğal radyoaktif maddelerin yayınladığı radyasyonların vücudumuza aktardığı (enerji 800 milyon ışın olan) radyasyon dozu yılda ortalama olarak 0,30 miliSievert (mSv) kadar. Topraktan kaynaklanan doğal radyasyonlar, uzaydan gelen kozmik ışınlarla birlikte insan vücudunda yılda ortalama olarak, toplam 2,4 mSv’lik bir doz oluşturuyor. Bu dozun yaklaşık olarak yarısı, radon gazı ve ondan türeyen Po 210, Pb 210 gibi radyoaktif maddelerden kaynaklanıyor. Dünya ortalaması olan 2,4 mSv’lik yıllık doz, çeşitli ülke ve yörelere göre yılda 1 ile 10 mSv arasında büyük bir değişim gösteriyor. Topraktaki doğal radyoaktif maddelerin çok daha bol olduğu başka ülkelerde, halk toprakla yakın temasta ya da buralarda kum banyoları bile yapmasına rağmen oralarda kanser artımı kanıtlanamamıştır. Bu durum radonlu sularda banyo yapanlar için de geçerlidir, hatta radyasyonlu suların hastalıklarına iyi geldiğini ifade eden çok kişi vardır. Radonlu doğal banyolardan Almanya ve Avusturya’da vardır. Sınır değerlerin anlamı Ancak tüm bunlara rağmen, radyoaktivitesi ortalamanın üzerinde olan uranyum madeni gibi yörelerde, radyasyon fiziğinin yol ve yöntemleri, sadece sınır değerlerin altında kalınmayla yetinilmemeyi, ilgili yerlerde daha ayrıntılı analiz ve ölçümlerle oralardaki halkın ne ölçüde radyasyondan etkilendiğini ortaya koymayı gerektiriyor. Buralarda uzun süre kalınması ve radyoaktivitesi yüksek besinlerden çok daha fazla yenilmesi ve geçerliyse radonlu havanın ciğerlere daha çok çekilmesi durumunda radyasyon dozlarının, sindirim ve solunum yollarıyla hesaplanmasının yanı sıra, vücudun dıştan ışınlanmasının da hesaba katılmasını öngörüyor. Sınır değerlerin her ne kadar aşılmaması gerekiyorsa da bunların biraz azı vücut için zararsız, biraz çoğu da zararlı olarak düşünülmemeli, eğer değerler ortalamanın belirgin derece üstündeyse gerekli analizler, ölçümler ve değerlendirmeler yapılmalı ve gerekiyorsa ilgili önlemler alınarak halkın gereksiz yere daha fazla radyasyon dozu almasının önüne geçilmelidir. Sınır değerlerle ve radyasyonların etkileriyle ilgili ayrıntılar Radyasyon ve Sağlığımız kitabımızda bulunuyor /Bkz. 4/. Buna karşın, oldukça yüksek radyoaktiviteli yerlerde insanlar yaşamıyorlarsa ya da oralara yakın yerlerde çok kısa süre bulunuyorlarsa, yüksek radyoaktivitelerin ölçüldüğü noktalarda besin maddeleri zaten yetiştirilmiyorsa, ya da bunlardan pek az yeniyorsa durumun tersi ortaya çıkabilir ve halkın kaygılanmasına gerek olmadığı daha açık olarak ortaya konabilir. Bu nedenle özellikle yüksek radyoaktiviteli yerlerde halkın yaşayıp yaşamadığının, yaşıyorlarsa kaç kişinin ne ölçüde dış ve içten (radon!) hangi düzeydeki radyasyondan / radyoaktiviteden etkilenebileceğini daha ayrıntılı araştırmalarla belirlemek, radyasyon fiziğinin gereği. Aydın Söke’nin uranyumlu yörelerinde yapılan TAEK açıklamasındaki radyoaktif madde ölçümleri her ne kadar genel durumu ortaya koyuyor ise de, doğrudan uranyum analizlerinin / ölçümlerinin yapılmamış olması önemli bir eksikliktir. Manisa Köprübaşı yazımızda /3/ açıkladığımız önemli noktaları burada tekrar ederek konuyu somutlaştırmaya çalışacağız. Uranyum’un kimyasal zehirliliğinin, radyasyon etkisinden önce geldiği ve uranyumla ilgili ayrıntılar, ilgilenenler için aşağıdaki çerçeve içinde bulunuyor. Yapılması gerekenler Bu nedenle/3 /nolu yazımızda önerdiğimiz gibi burada da uranyumu yüksek topraklardaki yerleşim yerlerinde / çalışılan tarlalarda ya da benzer yerlerde: Radyasyon doz hızı ölçümlerinin yapılması, yüksek değer gösteren yerleşim yeri, bina içi ve dışında, ortalama ne kadar süre toplam kaç kişin kaldığının belirlenmesi, dış radyasyonun etkisiyle kişi ve topluluk dozlarının hesaplanması Yukarıdaki bina içi ve dışındaki havada, radon gazı ölçümlerinin yapılması (yukarıdakine benzer bilgiler ve hesaplar) Yörenin toprak, kum ve taşından yapılmış evlerin duvarlarından alınan örneklerde uranyum ve diğer radyonüklid ölçümlerinin yapılması ve sonuçların değerlendirilmesi Bölgede kullanılan kuyulardan diğer içme ve kullanma sularından örnekler alınarak uranyum derişiminin ölçülmesi, hangi kuyu suyunun hangi köye (kişi sayısına) ulaştığının belirlenmesi ve bu suların ne ölçüde içilip içilmediğinin belirlenmesi, vücuda giren ortalama uranyum ve diğer radyoaktif madde miktarlarının belrlenmesi Bölgede yetişen sebze, meyva ve tahılların ne oranda tüketildiğinin belirlenerek bunlarda uranyum ve diğer radyoizotop ölçümlerinin yapılması, halkın sindirim yoluyla vücuduna aldığı özellikle uranyum miktarının kimyasal zehirlilikle ilgili sınır değerleriyle karşılaştırılması Bölgedeki hayvanların et, süt ve yumurtalarında uranyum miktarının ve bunların yöre halkı tarafından ne miktarda yendiğinin belirlenmesi Halkın bilgilendirilmesi şart Sistematik yapılması gereken (örneğin her 3 ayda bir) yukarıdaki ölçümler ve edinilen bilgilerden çıkarılacak sonuçlarla,  vücuda sürekli olarak giren uranyum, radon ve diğer radyoizotopların belirlenerek bunların vücutta oluşturabileceği ortalama kişisel ve topluluk dozlarının belirlenmesi ve bunlardan doğacak kanser risklerinin hesaplanması. Bu çeşit çalışmalar sadece bu yöre için değil ülke düzeyinde, radyoaktif maddeleri daha yüksek olan, başka yerlerde de yapılmalı oralarda yaşayan insanların almakta oldukları doğal radyasyon dozları hesaplanmalıdır (örneğin TÜBİTAK’ın destekleyebileceği projelerle TAEK, Sağlık Bakanlığı /Sağlık Müdürlükleri, Belediyeler ve üniversitelerin birlikte çalışmalarıyla). Aydın Söke’nin uranyumu fazla olan yörelerinde, yukarıdaki bilimsel araştırmalara paralel olarak, gerçekten kanser hastalığında artım olup olmadığının ve artım varsa nedenlerinin  Sağlık Bakanlığınca / Sağlık Müdürlüklerince de araştırılması, yöre halkının ve kamuoyunun tam olarak bilgilendirilmesi beklenir. *** Not 1: Bugün Türkiye’de hala, ülkeye özgü bölgesel ve yöresel doğal radyasyon dozları yerine,  dünya ortalamaları kullanılıyor. Halbuki Almanya’da ise, yukarıdakilere benzer çalışmalarla Almanya’nın çeşitli bölgelerine özgü, doğal radyasyon dozları yarım YY’dır belirleniyor. Bilindiği gibi doğal radyasyon dozları, sadece topraktan ve kozmik ışınlardan kaynaklanan, dış radyasyonun gama doz hızı aletleriyle ölçümünü kapsamıyor. Vücuda alınan yiyecek ve içeceklerdeki doğal radyoaktif maddelerle, evlerde solunum yoluyla alınan radon gazının oluşturduğu toplam radyoaktif maddelerin ölçümünü ve bunlardan vücutta oluşan dozların da belirlenmesini de içeriyor ki bu her bölge ve yöre için farklılık gösteriyor. Not 2: TAEK açıklamasında yer alan ‘erken uyarı sistemine bağlı bir radyasyon ölçüm aletinin (radyasyon detektörünün) buraya konulmasıyla ilgili durum: Erken uyarı sistemine bağlı radyasyon detektörleri bilindiği gibi, ancak bir nükleer kazada ya da büyük bir radyoaktivite artımında işe yarayabilir ve zaten bu amaçla özellikle sınır ötesi nükleer kazaların gecikilmeden ortaya çıkarılması için, Çernobil kazasından sonra tasarlanmış ve bu sistem ülkeyi kapsayacak şekilde kurulmuştur. Aydın Söke yöresine konulacak detektörün göstergesi, bölge dışındaki bir büyük nükleer kaza dışında, ancak bu yörede yeni bir uranyum maden çalışması yapılırsa, yani toprak büyük miktarda kazılır, çevreye dağılır, kamyonlarla taşınırsa belki normal değerin epey üzerinde bir değer gösterebilir ve bu da ancak, uranyum maden çalışması radyasyon detektörüne çok yakın bir yerde yapılıyor ise detektör göstergesinde bir artım olabilir – Maden çalışması, örneğin, detektörden bir kaç yüz metre uzakta ise, detektör bunu algılayamaz- Özetle, gerek burada gerekse Manisa Köprübaşı‘ndaki /3/ erken uyarı sistemi detektörleri ancak nükleer kazalarda bir işe yarayabilirler, topraktaki doğal radyoaktivite değişimlerinde bunların göstergelerinin normal salınımlar dışında belirgin bir artış göstermeleri beklenmemeli. Konuya yabancı olanlar için doğal radyoaktif maddelerle ilgili kısa bir bilgi Her çeşit toprakta doğal radyoaktif maddeler bulunuyor. Uranyum 238 (U238), Thoryum 232 (Th 232)ve Potasyum 40 (K40) ve U 238’den türeyen Radyum 226 (Ra 226) en önemli radyoaktif maddeler. Aşağıdaki şekillerde uranyumu yüksek  bir taş parçası ile çeşitli topraklardaki ortalama (taşlarda/kayaçlarda) radyoaktivite miktarları gösteriliyor.          Uranyumun kimyasal zehirliliği, radyasyon zehirliliğinden önce geliyor (İlgilenenler için ayrıntılı açıklamalar) Doğal uranyum her çeşit toprakta bulunuyor. Ortalama olarak toprağın her kg’ında 3 mikro gram uranyum var (3 ppm). Bu, 1 çorba kaşığı uranyumun 10 tonluk bir kamyondaki toprağa homojen olarak karıştırılması demek. Uranyum topraktan, havaya, sulara, bitkilere, hayvanlara ulaşıyor ve bunlardan da (besinler yoluyla) insan vücuduna giriyor, saldığı alfa ışınlarıyla özellikle böbreklerde  etkili olabiliyor. Doğal uranyumun %99 kadarı uranyum 238 atom çekirdeklerinden  oluşuyor (U 238). 1 mikro gram (1 µg) doğal uranyum sadece 0,025 Bq’lik özgül radyoaktivite gösteriyor. U 238’in özgül radyoaktivitesi ise daha da düşük: 0,0125Bq1/µg.  Doğal uranyumda sadece % 0,005 oranında bulunan U 234’ün özgül radyoaktivitesi ise U 238’inkinden 18.500 kat daha çok olmasına rağmen doğal uranyumdaki miktarının  çok düşük olması nedeniyle, etkisi çok daha az. Yediğimiz besinlerin kg’ında 0,08 ile 70 µg (mikro gram, gramın milyonda biri) arasında doğal uranyum bulunuyor.  Bir yetişkinin vücuduna  günde aldığı doğal uranyum miktarı 1 ile 3 mikrogram arasında değişiyor. Sonunda, bir yetişkinin vücudunda 30 ile 60 mikrogram uranyum birikmiş oluyor. Bu miktar doğal uranyumun vücudumuzda oluşturduğu radyasyon dozu yılda 0,3 mikro Sievert2 kadar. Uanyumun kimyasal zehirliliği için yönlendirici sınır değerler (YS) Dünya Sağlık Örgütü (WHO) vücudun kg’ı başına vücuda alınacak günlük tolerans değeri ya da yönlendirici sınır değer (YS) olarak  0,6 µg  uranyum miktarını öneriyor. 0,6 µg, farelerin böbreklerinde baş gösteren hasara kimyasal zehirlenme sonucu yol açan günlük uranyum miktarı olan 60 µg/kg vücut ağırlığının %1’idir.  70 kg ağırlığındaki bir kişi için günlük bu sınır değer: 42 µg. Uranyumun kimyasal zehirlemesi ise vücuda ancak günde 4200 µg ya da 4,2 mg gibi yüksek miktarda uranyum girerse baş gösteriyor. Almanya’da yetişkinler için önerilen uranyumun günlük YS değeri : 60 µg . Bunun, litrede 10 µg’dan 20 µg’ı içme suyudan, 40 µg’ı da besinler ve solunum yoluyla vücuda alınacağı göz önüne alınıyor. Özellikle, doğal uranyumun düşük özgül radyoaktivitesi sonucu, uranyumun radyolojik zehirliliği ya da radyasyon yoluyla vücuda etkisi, kimyasal zehirliliğinden sonra geliyor. Bunun sonucu olarak, vücuda girecek uranyum miktarı sınırlamasını, kimyasal olarak vücutta hasar oluşturacak miktar belirliyor, radyasyon doz sınırı değil. Çünkü örneğin uranyumun kimyasal zehirliliğiyle ilgili WHO günlük tolerans miktarı  olan 42 mikrogram doğal uranyum vücuda alınsa dahi, bunun radyoaktivitesi sadece 1 Becquerel kadar düşük (Karşılaştırmak için: Vücudumuzdaki doğal radyoaktif maddelerin radyoaktivitesi 9000 Becquerel ve vücudumuza besinlerle zaten girmiş ve birkmiş olan doğal uranyum miktarı 30 ile 60 µg!). Buradan, günlük sınır değerdeki uranyumun saldığı az sayıdaki (saniyede 1  kadar) radyasyonun önemsiz etkisinden önce kimyasal tepkimelerle uranyum, vücutta özellikle böbreklerde hasar oluşturabiliyor. Ancak vücuttaki  kimyasal zehirlenme, yukarıda belirtildiği gibi, çok daha büyük miktarda urayum vücuda girerse olabiliyor: sınır değerin 10 katından başlayarak. Vücuda giren miktar arttıkça diğer organlarda da hasar baş gösterebiliyor. Böylece kimyasal zehirliliği önleyen sınır değerler uygulanınca, radyasyon etkisi zaten önlenmiş oluyor. U238’in fiziksel yarılanma süresi 4,5 milyon yıl olmasına karşın, vücutta kalma süresiyle ilgili biyolojik yarılanma süresi çok kısa olup örneğin böbrekler için sadece 15 gün. Yani böbreklere giren uranyum miktarı, her 15 günde bir yarıya iniyor. Uranyumun diğer organlardaki yarılanma süresi 180 ile 360 gün arasında değişebiliyor. Suda çözünür uranyumun % 1-2 kadarı vücutta tutulurken, suda çözünmeyen bileşiklerinin vücutta tutulması ise çok daha az % 0,2. Uranyumlu toprak ve yapılar yakınında uzun süre kalanlar, uranyumdan türeyen bir dizi radyoaktif maddenin saldığı gama ışınlarıyla da dıştan ışınlanabiliyorlar. Uranyumun saldığı alfalar ise havada 2-3 cm de tutuluyorlar ve insana dıştan etkili olamıyorlar /4/. 1Becquerel (Bq): Radyoaktivite birimi olup  saniyede 1 atom çekirdeği bozunan (bozunurken ışın saçan) bir maddenin radyoaktivitesidir. 2Sievert (Sv): Radyasyon doz birimi (Gama’lar için vücudun kg’ı başına soğurulan 1 Joule’lük enerj:1 Sievert  /4/) *** Yüksel Atakan, Dr. Radyasyon Fizikçisi, Almanya, ybatakan@gmail.com Kaynaklar: /1/ http://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/aydin-soke-yoresindeki-bir-uranyum-madeni-kanser-mi-yapiyor /2/ http://www.taek.gov.tr/sss-2/1639-basin-aciklamasi-aydin-ili-soke-ilcesi-kisir-mahallesinde-yuksek-radyasyon-olcumu-ve-kanser-hastaligi-ile-ilgili-basinda-yer-alan-haberler.html /3/ Manisa Köprübaşı uranyum madeniyle ilgili yazımız: https://www.dropbox.com/s/109n6mw5pu7vc11/MANISA%20KOPRUBASI%20ata%20310314..pdf?dl=0 /4/ ‘Radyasyon ve Sağlığımız?’ Nobel Yayınları 2014

Söke’de uranyumun kanser iddiası, TAEK açıklaması ve neler yapılmalı yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
Aydın Söke yöresindeki uranyum madeni çevresinde yaşayan insanların kanser olduğuyla ilgili basında yer alan haberler üzerine daha önce Sn. Dr. Reşat Uzmen ile birlikte hazırladığımız yazımız HBT portalında bulunuyor /1/. Bu konuda daha sonra TAEK sitesinde 13 Mayıs 2017 günü bir basın açıklaması yayınlandı /2/. Bu açıklamada, 2015 yılında bu yörede 12 farklı yerde yapılan radyasyon ve radyoaktivite ölçümleri yer almakta, radyasyon (doz hızları) ve radyoaktivite değerlerinin uranyum yatağına yakın “Yusufağalar Mevki- Vahşikuyular (elle kazılmış kuyu)” dışında, ülke ortalaması dolayında olduğu ve sınır değerlerin aşılmadığı açıklanarak kaygılanılacak bir durum olmadığı vurgulanıyor ve bu yöreye bir erken uyarı sistemine bağlı bir radyasyon detektörü konularak ileride radyasyon artımı olursa anında haber alınacağı belirtiliyor.

Bu yazımızda TAEK açıklamasına biraz yakından bakarak, bunun – uranyum madeninden kanser olduk! diyen yöre halkınca ve bunu destekleyen bazı çevrelerce nasıl anlaşılacağı üzerinde durup, ‘radyasyon fiziği yol ve yöntemlerine göre’ durumu ve yapılması gereken bilimsel araştırmaları açıklamaya çalışacağız.

Alınan doz önemli

TAEK basın açıklamasında, 12 ölçüm yeri için radyoaktivite birimi olan Becquerel (Bq) cinsinden verilen K 40, Cs 137, Ra 226 ve Th 232’nin değerlerinin farklılığını, az mı, çok mu, vücut için zararlı mı olduğunu, konuya yabancı olan çevre halkının ve bu konularda uzman olmayanların bilemeyeceği açıktır. Özellikle Bq’den çok, vücudun aldığı doz önemlidir ve her büyük Bq sayılı radyoaktivite, vücutta büyük doz oluşturmuyor. Örneğin 4000 Bq’lik Potasyum 40 (K 40)’ın vücutta oluşturduğu doz, 40 Bq’lik Polonyum 210’dan oluşan doz kadar bile değildir (Zehirlilği çok yüksek olan Po 210,  özellikle evlerin alt katlarına topraktan giren radondan türüyor).

Öte yandan önemli olan, topraktan, besinler, hava ve su yollarıyla vücuda ne kadar radyoaktif maddelerin girdiği ve bunların vücutta oluşturabileceği radyasyon dozlarının ve kanser riskinin hesaplanıp açıklanmasıdır. Her birimizin vücudunda toplam olarak doğal 9000 Bq dolayında radyoaktif maddeler bulunuyor. Bu maddelerden her saniye en azından 9000 girici / iyonlayıcı ışın (radyasyon: alfa veya beta, gama ışınları) yayınlanıyor.

Günde 800 milyon ışın

Bu miktar, günde kabaca 800 milyon ışının vücudumuzdan yayınlanması demek. Buna rağmen sağlıklı yaşıyoruz. Besinler yoluyla vücudumuza giren doğal radyoaktif maddelerin yayınladığı radyasyonların vücudumuza aktardığı (enerji 800 milyon ışın olan) radyasyon dozu yılda ortalama olarak 0,30 miliSievert (mSv) kadar. Topraktan kaynaklanan doğal radyasyonlar, uzaydan gelen kozmik ışınlarla birlikte insan vücudunda yılda ortalama olarak, toplam 2,4 mSv’lik bir doz oluşturuyor. Bu dozun yaklaşık olarak yarısı, radon gazı ve ondan türeyen Po 210, Pb 210 gibi radyoaktif maddelerden kaynaklanıyor.

Dünya ortalaması olan 2,4 mSv’lik yıllık doz, çeşitli ülke ve yörelere göre yılda 1 ile 10 mSv arasında büyük bir değişim gösteriyor. Topraktaki doğal radyoaktif maddelerin çok daha bol olduğu başka ülkelerde, halk toprakla yakın temasta ya da buralarda kum banyoları bile yapmasına rağmen oralarda kanser artımı kanıtlanamamıştır. Bu durum radonlu sularda banyo yapanlar için de geçerlidir, hatta radyasyonlu suların hastalıklarına iyi geldiğini ifade eden çok kişi vardır. Radonlu doğal banyolardan Almanya ve Avusturya’da vardır.

Sınır değerlerin anlamı

Ancak tüm bunlara rağmen, radyoaktivitesi ortalamanın üzerinde olan uranyum madeni gibi yörelerde, radyasyon fiziğinin yol ve yöntemleri, sadece sınır değerlerin altında kalınmayla yetinilmemeyi, ilgili yerlerde daha ayrıntılı analiz ve ölçümlerle oralardaki halkın ne ölçüde radyasyondan etkilendiğini ortaya koymayı gerektiriyor. Buralarda uzun süre kalınması ve radyoaktivitesi yüksek besinlerden çok daha fazla yenilmesi ve geçerliyse radonlu havanın ciğerlere daha çok çekilmesi durumunda radyasyon dozlarının, sindirim ve solunum yollarıyla hesaplanmasının yanı sıra, vücudun dıştan ışınlanmasının da hesaba katılmasını öngörüyor.

Sınır değerlerin her ne kadar aşılmaması gerekiyorsa da bunların biraz azı vücut için zararsız, biraz çoğu da zararlı olarak düşünülmemeli, eğer değerler ortalamanın belirgin derece üstündeyse gerekli analizler, ölçümler ve değerlendirmeler yapılmalı ve gerekiyorsa ilgili önlemler alınarak halkın gereksiz yere daha fazla radyasyon dozu almasının önüne geçilmelidir. Sınır değerlerle ve radyasyonların etkileriyle ilgili ayrıntılar Radyasyon ve Sağlığımız kitabımızda bulunuyor /Bkz. 4/.

Buna karşın, oldukça yüksek radyoaktiviteli yerlerde insanlar yaşamıyorlarsa ya da oralara yakın yerlerde çok kısa süre bulunuyorlarsa, yüksek radyoaktivitelerin ölçüldüğü noktalarda besin maddeleri zaten yetiştirilmiyorsa, ya da bunlardan pek az yeniyorsa durumun tersi ortaya çıkabilir ve halkın kaygılanmasına gerek olmadığı daha açık olarak ortaya konabilir. Bu nedenle özellikle yüksek radyoaktiviteli yerlerde halkın yaşayıp yaşamadığının, yaşıyorlarsa kaç kişinin ne ölçüde dış ve içten (radon!) hangi düzeydeki radyasyondan / radyoaktiviteden etkilenebileceğini daha ayrıntılı araştırmalarla belirlemek, radyasyon fiziğinin gereği.

Aydın Söke’nin uranyumlu yörelerinde yapılan TAEK açıklamasındaki radyoaktif madde ölçümleri her ne kadar genel durumu ortaya koyuyor ise de, doğrudan uranyum analizlerinin / ölçümlerinin yapılmamış olması önemli bir eksikliktir. Manisa Köprübaşı yazımızda /3/ açıkladığımız önemli noktaları burada tekrar ederek konuyu somutlaştırmaya çalışacağız. Uranyum’un kimyasal zehirliliğinin, radyasyon etkisinden önce geldiği ve uranyumla ilgili ayrıntılar, ilgilenenler için aşağıdaki çerçeve içinde bulunuyor.

Yapılması gerekenler

Bu nedenle/3 /nolu yazımızda önerdiğimiz gibi burada da uranyumu yüksek topraklardaki yerleşim yerlerinde / çalışılan tarlalarda ya da benzer yerlerde:

  1. Radyasyon doz hızı ölçümlerinin yapılması, yüksek değer gösteren yerleşim yeri, bina içi ve dışında, ortalama ne kadar süre toplam kaç kişin kaldığının belirlenmesi, dış radyasyonun etkisiyle kişi ve topluluk dozlarının hesaplanması
  2. Yukarıdaki bina içi ve dışındaki havada, radon gazı ölçümlerinin yapılması (yukarıdakine benzer bilgiler ve hesaplar)
  3. Yörenin toprak, kum ve taşından yapılmış evlerin duvarlarından alınan örneklerde uranyum ve diğer radyonüklid ölçümlerinin yapılması ve sonuçların değerlendirilmesi
  4. Bölgede kullanılan kuyulardan diğer içme ve kullanma sularından örnekler alınarak uranyum derişiminin ölçülmesi, hangi kuyu suyunun hangi köye (kişi sayısına) ulaştığının belirlenmesi ve bu suların ne ölçüde içilip içilmediğinin belirlenmesi, vücuda giren ortalama uranyum ve diğer radyoaktif madde miktarlarının belrlenmesi
  5. Bölgede yetişen sebze, meyva ve tahılların ne oranda tüketildiğinin belirlenerek bunlarda uranyum ve diğer radyoizotop ölçümlerinin yapılması, halkın sindirim yoluyla vücuduna aldığı özellikle uranyum miktarının kimyasal zehirlilikle ilgili sınır değerleriyle karşılaştırılması
  6. Bölgedeki hayvanların et, süt ve yumurtalarında uranyum miktarının ve bunların yöre halkı tarafından ne miktarda yendiğinin belirlenmesi

Halkın bilgilendirilmesi şart

Sistematik yapılması gereken (örneğin her 3 ayda bir) yukarıdaki ölçümler ve edinilen bilgilerden çıkarılacak sonuçlarla,  vücuda sürekli olarak giren uranyum, radon ve diğer radyoizotopların belirlenerek bunların vücutta oluşturabileceği ortalama kişisel ve topluluk dozlarının belirlenmesi ve bunlardan doğacak kanser risklerinin hesaplanması.

Bu çeşit çalışmalar sadece bu yöre için değil ülke düzeyinde, radyoaktif maddeleri daha yüksek olan, başka yerlerde de yapılmalı oralarda yaşayan insanların almakta oldukları doğal radyasyon dozları hesaplanmalıdır (örneğin TÜBİTAK’ın destekleyebileceği projelerle TAEK, Sağlık Bakanlığı /Sağlık Müdürlükleri, Belediyeler ve üniversitelerin birlikte çalışmalarıyla).

Aydın Söke’nin uranyumu fazla olan yörelerinde, yukarıdaki bilimsel araştırmalara paralel olarak, gerçekten kanser hastalığında artım olup olmadığının ve artım varsa nedenlerinin  Sağlık Bakanlığınca / Sağlık Müdürlüklerince de araştırılması, yöre halkının ve kamuoyunun tam olarak bilgilendirilmesi beklenir.

***

Not 1: Bugün Türkiye’de hala, ülkeye özgü bölgesel ve yöresel doğal radyasyon dozları yerine,  dünya ortalamaları kullanılıyor. Halbuki Almanya’da ise, yukarıdakilere benzer çalışmalarla Almanya’nın çeşitli bölgelerine özgü, doğal radyasyon dozları yarım YY’dır belirleniyor. Bilindiği gibi doğal radyasyon dozları, sadece topraktan ve kozmik ışınlardan kaynaklanan, dış radyasyonun gama doz hızı aletleriyle ölçümünü kapsamıyor. Vücuda alınan yiyecek ve içeceklerdeki doğal radyoaktif maddelerle, evlerde solunum yoluyla alınan radon gazının oluşturduğu toplam radyoaktif maddelerin ölçümünü ve bunlardan vücutta oluşan dozların da belirlenmesini de içeriyor ki bu her bölge ve yöre için farklılık gösteriyor.

Not 2: TAEK açıklamasında yer alan ‘erken uyarı sistemine bağlı bir radyasyon ölçüm aletinin (radyasyon detektörünün) buraya konulmasıyla ilgili durum:

Erken uyarı sistemine bağlı radyasyon detektörleri bilindiği gibi, ancak bir nükleer kazada ya da büyük bir radyoaktivite artımında işe yarayabilir ve zaten bu amaçla özellikle sınır ötesi nükleer kazaların gecikilmeden ortaya çıkarılması için, Çernobil kazasından sonra tasarlanmış ve bu sistem ülkeyi kapsayacak şekilde kurulmuştur. Aydın Söke yöresine konulacak detektörün göstergesi, bölge dışındaki bir büyük nükleer kaza dışında, ancak bu yörede yeni bir uranyum maden çalışması yapılırsa, yani toprak büyük miktarda kazılır, çevreye dağılır, kamyonlarla taşınırsa belki normal değerin epey üzerinde bir değer gösterebilir ve bu da ancak, uranyum maden çalışması radyasyon detektörüne çok yakın bir yerde yapılıyor ise detektör göstergesinde bir artım olabilir – Maden çalışması, örneğin, detektörden bir kaç yüz metre uzakta ise, detektör bunu algılayamaz- Özetle, gerek burada gerekse Manisa Köprübaşı‘ndaki /3/ erken uyarı sistemi detektörleri ancak nükleer kazalarda bir işe yarayabilirler, topraktaki doğal radyoaktivite değişimlerinde bunların göstergelerinin normal salınımlar dışında belirgin bir artış göstermeleri beklenmemeli.

Konuya yabancı olanlar için doğal radyoaktif maddelerle ilgili kısa bir bilgi

Her çeşit toprakta doğal radyoaktif maddeler bulunuyor. Uranyum 238 (U238), Thoryum 232 (Th 232)ve Potasyum 40 (K40) ve U 238’den türeyen Radyum 226 (Ra 226) en önemli radyoaktif maddeler. Aşağıdaki şekillerde uranyumu yüksek  bir taş parçası ile çeşitli topraklardaki ortalama (taşlarda/kayaçlarda) radyoaktivite miktarları gösteriliyor.

        

Uranyumun kimyasal zehirliliği, radyasyon zehirliliğinden önce geliyor (İlgilenenler için ayrıntılı açıklamalar)

  • Doğal uranyum her çeşit toprakta bulunuyor. Ortalama olarak toprağın her kg’ında 3 mikro gram uranyum var (3 ppm).
  • Bu, 1 çorba kaşığı uranyumun 10 tonluk bir kamyondaki toprağa homojen olarak karıştırılması demek. Uranyum topraktan, havaya, sulara, bitkilere, hayvanlara ulaşıyor ve bunlardan da (besinler yoluyla) insan vücuduna giriyor, saldığı alfa ışınlarıyla özellikle böbreklerde  etkili olabiliyor. Doğal uranyumun %99 kadarı uranyum 238 atom çekirdeklerinden  oluşuyor (U 238). 1 mikro gram (1 µg) doğal uranyum sadece 0,025 Bq’lik özgül radyoaktivite gösteriyor.
  • U 238’in özgül radyoaktivitesi ise daha da düşük: 0,0125Bq1/µg.  Doğal uranyumda sadece % 0,005 oranında bulunan
  • U 234’ün özgül radyoaktivitesi ise U 238’inkinden 18.500 kat daha çok olmasına rağmen doğal uranyumdaki miktarının  çok düşük olması nedeniyle, etkisi çok daha az.
  • Yediğimiz besinlerin kg’ında 0,08 ile 70 µg (mikro gram, gramın milyonda biri) arasında doğal uranyum bulunuyor.  Bir yetişkinin vücuduna  günde aldığı doğal uranyum miktarı 1 ile 3 mikrogram arasında değişiyor. Sonunda, bir yetişkinin vücudunda 30 ile 60 mikrogram uranyum birikmiş oluyor. Bu miktar doğal uranyumun vücudumuzda oluşturduğu radyasyon dozu yılda 0,3 mikro Sievert2 kadar.

Uanyumun kimyasal zehirliliği için yönlendirici sınır değerler (YS)

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) vücudun kg’ı başına vücuda alınacak günlük tolerans değeri ya da yönlendirici sınır değer (YS) olarak  0,6 µg  uranyum miktarını öneriyor. 0,6 µg, farelerin böbreklerinde baş gösteren hasara kimyasal zehirlenme sonucu yol açan günlük uranyum miktarı olan 60 µg/kg vücut ağırlığının %1’idir.  70 kg ağırlığındaki bir kişi için günlük bu sınır değer: 42 µg. Uranyumun kimyasal zehirlemesi ise vücuda ancak günde 4200 µg ya da 4,2 mg gibi yüksek miktarda uranyum girerse baş gösteriyor.

Almanya’da yetişkinler için önerilen uranyumun günlük YS değeri : 60 µg . Bunun, litrede 10 µg’dan 20 µg’ı içme suyudan, 40 µg’ı da besinler ve solunum yoluyla vücuda alınacağı göz önüne alınıyor.

Özellikle, doğal uranyumun düşük özgül radyoaktivitesi sonucu, uranyumun radyolojik zehirliliği ya da radyasyon yoluyla vücuda etkisi, kimyasal zehirliliğinden sonra geliyor. Bunun sonucu olarak, vücuda girecek uranyum miktarı sınırlamasını, kimyasal olarak vücutta hasar oluşturacak miktar belirliyor, radyasyon doz sınırı değil. Çünkü örneğin uranyumun kimyasal zehirliliğiyle ilgili WHO günlük tolerans miktarı  olan 42 mikrogram doğal uranyum vücuda alınsa dahi, bunun radyoaktivitesi sadece 1 Becquerel kadar düşük (Karşılaştırmak için: Vücudumuzdaki doğal radyoaktif maddelerin radyoaktivitesi 9000 Becquerel ve vücudumuza besinlerle zaten girmiş ve birkmiş olan doğal uranyum miktarı 30 ile 60 µg!). Buradan, günlük sınır değerdeki uranyumun saldığı az sayıdaki (saniyede 1  kadar) radyasyonun önemsiz etkisinden önce kimyasal tepkimelerle uranyum, vücutta özellikle böbreklerde hasar oluşturabiliyor. Ancak vücuttaki  kimyasal zehirlenme, yukarıda belirtildiği gibi, çok daha büyük miktarda urayum vücuda girerse olabiliyor: sınır değerin 10 katından başlayarak. Vücuda giren miktar arttıkça diğer organlarda da hasar baş gösterebiliyor. Böylece kimyasal zehirliliği önleyen sınır değerler uygulanınca, radyasyon etkisi zaten önlenmiş oluyor.

U238’in fiziksel yarılanma süresi 4,5 milyon yıl olmasına karşın, vücutta kalma süresiyle ilgili biyolojik yarılanma süresi çok kısa olup örneğin böbrekler için sadece 15 gün. Yani böbreklere giren uranyum miktarı, her 15 günde bir yarıya iniyor. Uranyumun diğer organlardaki yarılanma süresi 180 ile 360 gün arasında değişebiliyor. Suda çözünür uranyumun % 1-2 kadarı vücutta tutulurken, suda çözünmeyen bileşiklerinin vücutta tutulması ise çok daha az % 0,2.

Uranyumlu toprak ve yapılar yakınında uzun süre kalanlar, uranyumdan türeyen bir dizi radyoaktif maddenin saldığı gama ışınlarıyla da dıştan ışınlanabiliyorlar. Uranyumun saldığı alfalar ise havada 2-3 cm de tutuluyorlar ve insana dıştan etkili olamıyorlar /4/.

1Becquerel (Bq): Radyoaktivite birimi olup  saniyede 1 atom çekirdeği bozunan (bozunurken ışın saçan) bir maddenin radyoaktivitesidir.

2Sievert (Sv): Radyasyon doz birimi (Gama’lar için vücudun kg’ı başına soğurulan 1 Joule’lük enerj:1 Sievert  /4/)

***

Yüksel Atakan, Dr. Radyasyon Fizikçisi, Almanya, ybatakan@gmail.com

Kaynaklar:

/1/ http://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/aydin-soke-yoresindeki-bir-uranyum-madeni-kanser-mi-yapiyor

/2/ http://www.taek.gov.tr/sss-2/1639-basin-aciklamasi-aydin-ili-soke-ilcesi-kisir-mahallesinde-yuksek-radyasyon-olcumu-ve-kanser-hastaligi-ile-ilgili-basinda-yer-alan-haberler.html

/3/ Manisa Köprübaşı uranyum madeniyle ilgili yazımız: https://www.dropbox.com/s/109n6mw5pu7vc11/MANISA%20KOPRUBASI%20ata%20310314..pdf?dl=0

/4/ ‘Radyasyon ve Sağlığımız?’ Nobel Yayınları 2014

Söke’de uranyumun kanser iddiası, TAEK açıklaması ve neler yapılmalı yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
6844
Aydın Söke yöresindeki bir uranyum madeni kanser mi yapıyor? https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/aydin-soke-yoresindeki-bir-uranyum-madeni-kanser-mi-yapiyor Tue, 23 May 2017 11:17:33 +0000 http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=6576 14 Mayıs 2017 günlü Hürriyet gazetesinin Kelebek Eki’nde yayınlanan uzun bir yazıda Aydın Söke’nin bir mahallesinde kanser hastalıklarının arttığı ve bunun eski uranyum madeninden kaynaklanan yüksek radyasyona bağlandığı bir dizi spekülasyon ve savlarla, yöreden resimlerle, adeta ballandıra ballandıra ‘Kanser Köy haykırıyor!’ gibi yakıştırmalarla sunuluyor. En son söyeyeceğimizi baştan söylersek, bu yazının radyasyon fiziği temellerine göre hiç bir dayanağı olmayıp ölçüm ve değerlendirmeler de gerçekleri yansıtmaktan çok uzaktır. Durumu sırayla incelersek: Bir kişi için, 2,4 miliSievert’lik yıllık ortalama doğal radyasyon doz değerine ek olan sınır değer 1 miliSievert’tir. Yazıdaki 1 Sievert yanlıştır. Yani ek sınır değer, yazıdakinin binde biridir. Yazıda radyasyon aletiyle ölçüldüğü belirtilen doz değerinin 1 Sv’in 450 katı olduğu yer almaktadır ki bu 450 Sv yanlış değerine götürür. Halbuki değer 450 mSv olmalıdır. Yazıda resmi bulunan portatif radyasyon ölçüm aletiyle doz değil,doz hızı ölçülebilir. 1 yıl için 450 kat olarak ifade edilen doz değeri 450 mSv olmalıdır ve aşağıdaki hesaplamanın tersinden şöyle bulunmuş olmalıdır: 450 (mSv/yıl ) /365 günx 24 h= 0,05 mSv/h= 50 nanoSv/saat. Yani aletle 50 nanoSv ölçülmüş ve bundan 1 yıllık değer hesaplanıp, sınır değer olan 1 mSv ile karşılaştırınca 450 kat bulunmuştur. Bu mantık tümüyle yanlıştır, çünkü o yörede hiç bir kişinin yılda 365 gün ve her biri 24 saat bu uranyum madeninin ölçüm yapılan yerinde bulunmuş olması düşünülemez. Ya da bir kişi o noktada gece gündüz yatıp kalkarsa ancak bu 450 mSv oluşabilir. Ölçümün yapıldığı noktadan bir kaç metre uzaklıkta bile doz hızı değerinin çok düşececeği ve o noktaya yakın yılda belki toplam 1-2 saat geçebilecek bir kişinin alabileceği toplam doz değeri en çok 100 nanoSv olabilir ki bu değer diğer doğal  ve yapay kaynaklardan aldığımız doz değerlerinin yanında çok düşüktür. Bunun kanser yapma olasılığı (ya da riski) ise yok denecek kadar azdır. Yörede arttığı belirtilen kanser hastalıklarının nedenlerinin çok çeşitli olabileceği ve oradaki uranyum madenine, ölçülen dış radyasyon değerinden gidilerek ‘uranyum madeni kanser yaptı’ gibi bir sonuç çıkarılması sadece spekülasyon olup bunun bilimsel bir dayanağı ya da kanıtı bulunmuyor. Uranyum madeninin eğer varsa etkisi, ancak oradaki halkın yerleşim ve tarlalarda çalışma yerlerinin, bu madenden ne kadar uzaklıkta ve ne süre bulunduğu, havada, sularda, toprakta, sebze, meyva ve yöredeki tüm besinlerde radyoaktif madde ölçümleriyle belgelenebilirse ortaya konabilir,ki bu yapılmamıştır. Yapılan bir kaç radyasyon doz hızı ölçümleriyle ve bunlardan radyasyon fiziği temellerine aykırı sonuçlar çıkarılmasıyla, radyasyon fiziği uzmanı olmayan kişilerce sadece spekülasyon yapılmıştır. Bu konuya benzer Manisa Köprübaşı uranyum madeniyle ilgili yazımızda daha ayrıntılı açıklamalar bulunuyor: Bkz. http://www.esrefatabey.com.tr/tibbijeoloji_ayrinti_.aspx?id=133. Ayrıca tüm radyasyon konularındaki ayrıntılı yazılar için ‘Radyasyon ve Sağlığımız?’ kitabımıza Nobel yayınları 2014 bkz. Yüksel Atakan, Dr., Radyasyon fizikçisi, Almanya / ybatakan@gmail.com *** Radyasyon fizikçisi Dr. Yüksel Atakan’ın yorumuna EK: Haberde sözü edilen Söke’ye bağlı yer uranyum madeni işletmesi de değildir. Çok uzun seneler önce MTA tarafından uranyum aramaları sırasında yapılan sondaj kuyuları ağzıdır. Kuyular usulüne uygun kapatılmış olarak gözükmektedir. Radyasyon ölçerin yüksek sayım göstermesi gayet normaldir zira Aydın bölgesinde pek çok yerde doğal radyoaktivite değeri zaten yüksektir. Aşağıdaki tablo TAEK’İn Türkiye çevresel radyoaktivite atlasından alınmış olup (http://www.taek.gov.tr/radyasyon-izleme/turkiye-cevresel-radyasyon-atlasi.html) Söke ilçesinde toprak yüzeyinin30-40 Bq/kg (Bekerel/kg) radyoaktivite ortalama değeri taşıdığını göstermektedir. Bu düzeydeki rayoaktivitenin insan sağlığına zarar verme riski ise yok denecek kadar azdır. Bu çeşit topraklar üzerinde on binlerce yıldır insanlar yaşamakta, tarım yapmaktadır. Bu haritayı daha ayrıntılı görmek için TAEK’in yukarıda verilen web sitesine gitmek gerekir. 4. İnsan vücudunda doğal olarak da radyoaktivite bulunur. 70 kg’lık bir insanda doğal radyoaktivite düzeyi 9000 (dokuz bin) Bekerel’dir. Bunun doz karşılığı da yılda 0,3 mSv’tir. Yani biz kendi vücudumuzda bulunan doğal radyoaktif elementlerden zaten yılda 0,3 mSv doz alıyoruz demektir. 5. Dolayısıyla endişe edilecek, telaşa kapılacak bir şey yoktur. Zaten zararlı bir radyoaktivite doz değer çıkmış olsa TAEK gerekli tedbirleri almakta hiç tereddüt etmezdi. SONUÇ: Radyasyonların etkileri konusunda uzman olmayan kişilerin uzman gibi görünüp, yaptıkları bir kaç yüzeysel ölçümle insanları yanlış bilgilendirmeye, hatta korkutmaya hakları yoktur. Konuyu derinlemesine bilmeyen insanlar da lütfen uzmanlarına sorup öğrenmelidir. Örnek: kulağınızda ağrı olsa, nasıl olsa hekimdir diye mide-bağırsak uzman doktoruna muayene olmaya gider misiniz? Dr. Reşat Uzmen, Nükleer yakıt (Uranyum-toryum) uzmanı / uzmenr@gmail.com

Aydın Söke yöresindeki bir uranyum madeni kanser mi yapıyor? yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
14 Mayıs 2017 günlü Hürriyet gazetesinin Kelebek Eki’nde yayınlanan uzun bir yazıda Aydın Söke’nin bir mahallesinde kanser hastalıklarının arttığı ve bunun eski uranyum madeninden kaynaklanan yüksek radyasyona bağlandığı bir dizi spekülasyon ve savlarla, yöreden resimlerle, adeta ballandıra ballandıra ‘Kanser Köy haykırıyor!’ gibi yakıştırmalarla sunuluyor.

En son söyeyeceğimizi baştan söylersek, bu yazının radyasyon fiziği temellerine göre hiç bir dayanağı olmayıp ölçüm ve değerlendirmeler de gerçekleri yansıtmaktan çok uzaktır.

Durumu sırayla incelersek:

  1. Bir kişi için, 2,4 miliSievert’lik yıllık ortalama doğal radyasyon doz değerine ek olan sınır değer 1 miliSievert’tir. Yazıdaki 1 Sievert yanlıştır. Yani ek sınır değer, yazıdakinin binde biridir.
  2. Yazıda radyasyon aletiyle ölçüldüğü belirtilen doz değerinin 1 Sv’in 450 katı olduğu yer almaktadır ki bu 450 Sv yanlış değerine götürür. Halbuki değer 450 mSv olmalıdır.
  3. Yazıda resmi bulunan portatif radyasyon ölçüm aletiyle doz değil,doz hızı ölçülebilir.
  4. 1 yıl için 450 kat olarak ifade edilen doz değeri 450 mSv olmalıdır ve aşağıdaki hesaplamanın tersinden şöyle bulunmuş olmalıdır:

450 (mSv/yıl ) /365 günx 24 h= 0,05 mSv/h= 50 nanoSv/saat. Yani aletle 50 nanoSv ölçülmüş ve bundan 1 yıllık değer hesaplanıp, sınır değer olan 1 mSv ile karşılaştırınca 450 kat bulunmuştur.

  1. Bu mantık tümüyle yanlıştır, çünkü o yörede hiç bir kişinin yılda 365 gün ve her biri 24 saat bu uranyum madeninin ölçüm yapılan yerinde bulunmuş olması düşünülemez. Ya da bir kişi o noktada gece gündüz yatıp kalkarsa ancak bu 450 mSv oluşabilir.
  2. Ölçümün yapıldığı noktadan bir kaç metre uzaklıkta bile doz hızı değerinin çok düşececeği ve o noktaya yakın yılda belki toplam 1-2 saat geçebilecek bir kişinin alabileceği toplam doz değeri en çok 100 nanoSv olabilir ki bu değer diğer doğal  ve yapay kaynaklardan aldığımız doz değerlerinin yanında çok düşüktür. Bunun kanser yapma olasılığı (ya da riski) ise yok denecek kadar azdır.
  3. Yörede arttığı belirtilen kanser hastalıklarının nedenlerinin çok çeşitli olabileceği ve oradaki uranyum madenine, ölçülen dış radyasyon değerinden gidilerek ‘uranyum madeni kanser yaptı’ gibi bir sonuç çıkarılması sadece spekülasyon olup bunun bilimsel bir dayanağı ya da kanıtı bulunmuyor.
  4. Uranyum madeninin eğer varsa etkisi, ancak oradaki halkın yerleşim ve tarlalarda çalışma yerlerinin, bu madenden ne kadar uzaklıkta ve ne süre bulunduğu, havada, sularda, toprakta, sebze, meyva ve yöredeki tüm besinlerde radyoaktif madde ölçümleriyle belgelenebilirse ortaya konabilir,ki bu yapılmamıştır. Yapılan bir kaç radyasyon doz hızı ölçümleriyle ve bunlardan radyasyon fiziği temellerine aykırı sonuçlar çıkarılmasıyla, radyasyon fiziği uzmanı olmayan kişilerce sadece spekülasyon yapılmıştır.
  5. Bu konuya benzer Manisa Köprübaşı uranyum madeniyle ilgili yazımızda daha ayrıntılı açıklamalar bulunuyor:

Bkz. http://www.esrefatabey.com.tr/tibbijeoloji_ayrinti_.aspx?id=133.

Ayrıca tüm radyasyon konularındaki ayrıntılı yazılar için ‘Radyasyon ve Sağlığımız?’ kitabımıza Nobel yayınları 2014 bkz.

Yüksel Atakan, Dr., Radyasyon fizikçisi, Almanya / ybatakan@gmail.com

***

Radyasyon fizikçisi Dr. Yüksel Atakan’ın yorumuna EK:

  1. Haberde sözü edilen Söke’ye bağlı yer uranyum madeni işletmesi de değildir. Çok uzun seneler önce MTA tarafından uranyum aramaları sırasında yapılan sondaj kuyuları ağzıdır. Kuyular usulüne uygun kapatılmış olarak gözükmektedir.
  2. Radyasyon ölçerin yüksek sayım göstermesi gayet normaldir zira Aydın bölgesinde pek çok yerde doğal radyoaktivite değeri zaten yüksektir. Aşağıdaki tablo TAEK’İn Türkiye çevresel radyoaktivite atlasından alınmış olup (http://www.taek.gov.tr/radyasyon-izleme/turkiye-cevresel-radyasyon-atlasi.html) Söke ilçesinde toprak yüzeyinin30-40 Bq/kg (Bekerel/kg) radyoaktivite ortalama değeri taşıdığını göstermektedir. Bu düzeydeki rayoaktivitenin insan sağlığına zarar verme riski ise yok denecek kadar azdır. Bu çeşit topraklar üzerinde on binlerce yıldır insanlar yaşamakta, tarım yapmaktadır.
  3. Bu haritayı daha ayrıntılı görmek için TAEK’in yukarıda verilen web sitesine gitmek gerekir.

4. İnsan vücudunda doğal olarak da radyoaktivite bulunur. 70 kg’lık bir insanda doğal radyoaktivite düzeyi 9000 (dokuz bin) Bekerel’dir. Bunun doz karşılığı da yılda 0,3 mSv’tir. Yani biz kendi vücudumuzda bulunan doğal radyoaktif elementlerden zaten yılda 0,3 mSv doz alıyoruz demektir.
5. Dolayısıyla endişe edilecek, telaşa kapılacak bir şey yoktur. Zaten zararlı bir radyoaktivite doz değer çıkmış olsa TAEK gerekli tedbirleri almakta hiç tereddüt etmezdi.

SONUÇ: Radyasyonların etkileri konusunda uzman olmayan kişilerin uzman gibi görünüp, yaptıkları bir kaç yüzeysel ölçümle insanları yanlış bilgilendirmeye, hatta korkutmaya hakları yoktur. Konuyu derinlemesine bilmeyen insanlar da lütfen uzmanlarına sorup öğrenmelidir. Örnek: kulağınızda ağrı olsa, nasıl olsa hekimdir diye mide-bağırsak uzman doktoruna muayene olmaya gider misiniz?

Dr. Reşat Uzmen, Nükleer yakıt (Uranyum-toryum) uzmanı / uzmenr@gmail.com

Aydın Söke yöresindeki bir uranyum madeni kanser mi yapıyor? yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
6576
Trene binen ilk padişah https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/trene-binen-ilk-padisah Mon, 19 Sep 2016 11:48:47 +0000 http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=3768 Bu yıl, demiryolunun Aydın’a ulaşmasının 150. yıl dönümü. Günümüzde böyle bir günün anlamı: Aydın, İzmir’in ardından, Anadolu’dan dünyaya (19. yüzyılda “dünya” Avrupa’ydı) açılmış ikinci büyük ilimiz. Daha İstanbul’da demiryolu yokken İzmir – Aydın arasında kurulmuştu. 1 Temmuz 1866’da İzmir – Aydın hattı açıldı. Yapımına ise 10 yıl önce başlanmıştı. Padişah Abdülmecid, bunun için İngiliz girişimcilere 23 Eylül 1856’da izin vermişti. O dönemde İzmir’de İngilizler ve Fransızlar başta, kalabalık bir Avrupalı (Levanten) iş adamı kolonisi oluşmuştu. Bazısı ticaret ve madencilik yapıyor ama çoğu, Ege’nin verimli topraklarında pamuk, incir, üzüm yetiştiriyor; İzmir’den Avrupa’ya ihraç ediyordu. Ürün, deve kervanlarıyla yavaş ve verimsiz bir şekilde İzmir’e ulaşıyor, çoğu ürün yolda çürüyordu. Ulaşımı demiryoluna çevirmek şarttı. İngiliz iş adamları işe koyuldu. Ne de olsa İngilizler 1820’lerde buhar gücünü, hareket için de kullanmayı başarmışlardı. 1830’da dünyanın ilk ticari demiryolu Manchester – Liverpool arasında açıldı. Dönemin en faal sanayi merkezleriydi bunlar. Başkent Londra’da tren yokken, ülkenin sanayi ve maden şehirleri ile limanlar arasında demiryolları döşenmişti. İzmir – Aydın demiryolunu yapmak, İngilizlere nasip oldu. Padişah, bu yararlı yatırıma onay verdi. Kurulan şirket, İngiltere’den demiryolu kurmayı bilen işçiler getirdi. Osmanlı’da ray üretmeye uygun sanayi olmadığından, o sırada bitmiş olan Kırım Savaşı’nda kullanılmış raylar Kırım’dan gemiyle İzmir’e taşındı. Geri kalan her şey İngiltere’den… Sadece, rayları yere sabitleyen traverslerin ahşabı yerliydi. 10 yıl süren inşaattan sonra 133 km demiryolu tamamlandı. Bu arada Abdülmecid ölmüş, Abdülaziz padişah olmuştu. Yeni padişah, 20 Nisan 1863’te İzmir’e geldiğinde konuyla ilgilendi. Kaldığı üç geceden ikisini, demiryolu projesinde öncü iki Levanten iş adamının evinde geçirdi. Padişahın trenle İzmir’den Selçuk’a (o zamanki adı Ayasluk) gittiğine dair bir kaynak varsa da bunu doğrulayan başka kaynak (şimdilik) yok. O tarihte bu hatta günde tek sefer vardı. Alsancak’tan 7.30’da kalkan tren Selçuk’a 10.40’da varıyor, 14.30’da dönüşe başlıyordu. Abdülaziz, bu trene bindi mi belli değil ama, yine de trene binen ilk Padişah oldu: 1866’dan kalma Saltanat Vagonu Rahmi Koç Müzesi’nde. İzmir’de Alsancak ve Basmane istasyonlarını da İngilizler inşa ettirdi. Alsancak sade, Basmane daha gösterişliydi. Çünkü proje Gustave Eiffel’indi (Eyfel Kulesi’nin mimarı, evet…) Mösyö Eyfel İzmir’e gelmedi, ama kendi eseri olan, Fransa’nın ikinci büyük şehri Lyon’daki istasyonun aynısını Basmane için tasarladı. Ayrıca Eyfel, İzmir’de Konak Pier isimli denize çıkıntı AVM’nin demir çelik aksamını da projelendirdi. Tesisinde kalıplara döktürdü, gemiye yükleyip İzmir’e yolladı. O bina Fransız gümrük kapısı olarak yapıldı. Levantenler, daha verimli, daha hızlı, daha ekonomik ulaşım ve ticaret için bütün bu teknik alt yapıyı hazırladılar. Osmanlı yönetimi de hukuki altyapıyı kurdu, finansal altyapıya kolaylık sağladı. O kadar ki Padişah 1859’da 500 hisse satın aldı. Ege’de İngilizlerin başlattığı demiryolu inşaatları, Levanten’lerin ticaretini kolaylaştırdı, kârını artırdı. Maden ve tarım ürünlerini ulaştırmada sağladıkları verimlilik artışı, çok sayıda makale ve kitapta ele alınmıştır. Osmanlı’nın, vatandaşına böyle bir hizmet sunacak durumu yoktu. Başkent İstanbul’a bile demiryolu 27 Temmuz 1872’de ulaşabildi. Banliyö seferleri 1877’de başladı. Osmanlı’nın Sanayi 1.0’ı kaçırmasının ağır bir bedeli, demiryollarını yabancılara terk etmesi oldu. Ta ki Cumhuriyet, onlardan satın alana kadar. Edip Emil Öymen  *Bu yazı 19.09.2016 tarihli Dünya gazetesinde yayınlandı

Trene binen ilk padişah yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
Bu yıl, demiryolunun Aydın’a ulaşmasının 150. yıl dönümü. Günümüzde böyle bir günün anlamı: Aydın, İzmir’in ardından, Anadolu’dan dünyaya (19. yüzyılda “dünya” Avrupa’ydı) açılmış ikinci büyük ilimiz. Daha İstanbul’da demiryolu yokken İzmir – Aydın arasında kurulmuştu.

1 Temmuz 1866’da İzmir – Aydın hattı açıldı. Yapımına ise 10 yıl önce başlanmıştı. Padişah Abdülmecid, bunun için İngiliz girişimcilere 23 Eylül 1856’da izin vermişti.

O dönemde İzmir’de İngilizler ve Fransızlar başta, kalabalık bir Avrupalı (Levanten) iş adamı kolonisi oluşmuştu. Bazısı ticaret ve madencilik yapıyor ama çoğu, Ege’nin verimli topraklarında pamuk, incir, üzüm yetiştiriyor; İzmir’den Avrupa’ya ihraç ediyordu. Ürün, deve kervanlarıyla yavaş ve verimsiz bir şekilde İzmir’e ulaşıyor, çoğu ürün yolda çürüyordu. Ulaşımı demiryoluna çevirmek şarttı. İngiliz iş adamları işe koyuldu. Ne de olsa İngilizler 1820’lerde buhar gücünü, hareket için de kullanmayı başarmışlardı. 1830’da dünyanın ilk ticari demiryolu Manchester – Liverpool arasında açıldı. Dönemin en faal sanayi merkezleriydi bunlar. Başkent Londra’da tren yokken, ülkenin sanayi ve maden şehirleri ile limanlar arasında demiryolları döşenmişti.

İzmir – Aydın demiryolunu yapmak, İngilizlere nasip oldu. Padişah, bu yararlı yatırıma onay verdi. Kurulan şirket, İngiltere’den demiryolu kurmayı bilen işçiler getirdi. Osmanlı’da ray üretmeye uygun sanayi olmadığından, o sırada bitmiş olan Kırım Savaşı’nda kullanılmış raylar Kırım’dan gemiyle İzmir’e taşındı. Geri kalan her şey İngiltere’den… Sadece, rayları yere sabitleyen traverslerin ahşabı yerliydi. 10 yıl süren inşaattan sonra 133 km demiryolu tamamlandı. Bu arada Abdülmecid ölmüş, Abdülaziz padişah olmuştu. Yeni padişah, 20 Nisan 1863’te İzmir’e geldiğinde konuyla ilgilendi. Kaldığı üç geceden ikisini, demiryolu projesinde öncü iki Levanten iş adamının evinde geçirdi. Padişahın trenle İzmir’den Selçuk’a (o zamanki adı Ayasluk) gittiğine dair bir kaynak varsa da bunu doğrulayan başka kaynak (şimdilik) yok. O tarihte bu hatta günde tek sefer vardı. Alsancak’tan 7.30’da kalkan tren Selçuk’a 10.40’da varıyor, 14.30’da dönüşe başlıyordu. Abdülaziz, bu trene bindi mi belli değil ama, yine de trene binen ilk Padişah oldu: 1866’dan kalma Saltanat Vagonu Rahmi Koç Müzesi’nde.

İzmir’de Alsancak ve Basmane istasyonlarını da İngilizler inşa ettirdi. Alsancak sade, Basmane daha gösterişliydi. Çünkü proje Gustave Eiffel’indi (Eyfel Kulesi’nin mimarı, evet…) Mösyö Eyfel İzmir’e gelmedi, ama kendi eseri olan, Fransa’nın ikinci büyük şehri Lyon’daki istasyonun aynısını Basmane için tasarladı. Ayrıca Eyfel, İzmir’de Konak Pier isimli denize çıkıntı AVM’nin demir çelik aksamını da projelendirdi. Tesisinde kalıplara döktürdü, gemiye yükleyip İzmir’e yolladı. O bina Fransız gümrük kapısı olarak yapıldı.

Levantenler, daha verimli, daha hızlı, daha ekonomik ulaşım ve ticaret için bütün bu teknik alt yapıyı hazırladılar. Osmanlı yönetimi de hukuki altyapıyı kurdu, finansal altyapıya kolaylık sağladı. O kadar ki Padişah 1859’da 500 hisse satın aldı. Ege’de İngilizlerin başlattığı demiryolu inşaatları, Levanten’lerin ticaretini kolaylaştırdı, kârını artırdı. Maden ve tarım ürünlerini ulaştırmada sağladıkları verimlilik artışı, çok sayıda makale ve kitapta ele alınmıştır. Osmanlı’nın, vatandaşına böyle bir hizmet sunacak durumu yoktu. Başkent İstanbul’a bile demiryolu 27 Temmuz 1872’de ulaşabildi. Banliyö seferleri 1877’de başladı. Osmanlı’nın Sanayi 1.0’ı kaçırmasının ağır bir bedeli, demiryollarını yabancılara terk etmesi oldu. Ta ki Cumhuriyet, onlardan satın alana kadar.

Edip Emil Öymen

 *Bu yazı 19.09.2016 tarihli Dünya gazetesinde yayınlandı

Trene binen ilk padişah yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
3768
Lüks nedir, aydın kimdir? https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/hande-ozdinler/luks-nedir-aydin-kimdir Sat, 26 Mar 2016 11:58:48 +0000 http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=1428 Karanlığı ölçemeyiz. Karanlık aydınlığın olmadığı yerdir. Biz ancak aydınlığı ölçebiliriz. Bir yerde aydınlık azaldığı zaman orası karanlık olur. Dolayısıyla karanlık etken değil, edilgendir. Esas etken olan aydınlıktır. Aydınlığın ölçüm birimi LÜKS’tür. LUX olarak yazılır, Türkçe’de lüks olarak okunur ve tanım olarak da birim yüzeye değen ışık miktarıdır. Toplumda ¨AYDIN¨ olarak bilinen insanlardan beklenen etraflarına ışık yaymaları, aydınlatmaları ve karanlığın azalmasını sağlamalarıdır, yani lüks değerlerinin yüksek olmasıdır. Ne ilginçtir ki lüks içinde yaşamanın aydınlıkla bir ilgisi yoktur. Bu aydınlık biriminin LUX olması son derece büyük karışıklıklara sebep vermektedir. Toplumlarda ¨AYDIN¨ olarak bilinen insanlar genelde lüks ve sefa içinde yaşamayı bir aydın olma ön şartı olarak görmekte ve son derece yanılmaktadırlar. Bireyin şatafatlı, süslü püslü ve gösterişli lüks bir hayatı olması onu aydın yapmaz… Lüks ve sefa içinde yaşamakla aydın olunmaz. Kimi aydınlar AYDIN olduklarını ispat etmek istercesine lüks bir hayatın içinde kendilerini kaybederler ve böyle bir hayat yaşarken etraflarına en ufak ışık yayamadıkları gibi bir de etrafındakilere kızmaya başlarlar. Nasıl olur da bu kadar lüks içinde oldukları halde onlardan bir ışık alamamaktadırlar, etraftakiler kesin cahildir, aptaldır. Yoksa bu içlerinde oldukları lüks hayattan etkilenip aydınlanmaları gerekirdi, öyle değil mi ? Öyle değil işte.. Bir insanın aydın olabilmesi için ışık yayması gerekmektedir, halkı ve etrafındakileri lüks biriminden aydınlatması gerekmektedir ve bunu yaparken kendisi de lüks ve sefa içinde yaşamak zorunda değildir. Kendisinin nasıl bir hayat yaşadığının aydınlık katsayısı ile bir oran ve ilişkisi yoktur. AYDIN olmak kolay değildir. Aydın topluma karşı sorumluluk duyar, halkını, insanını sever, ülkesini, doğasını sever, ve doğruya doğru yanlışa yanlış deme dirayetini koşullar ne olursa olsun gösterebilir. Herkes susuyorken o hatayı fark etmişse tek başına da olsa BU YANLIŞ diyebilir, herkes ona saldırsa da onu halk düşmanı, devlet haini ve birçok başka suçlamalarla isimlendirseler de, o yine yanlışa yanlış deme olgunluğunu gösterir ve bunun kendisine zarar vereceğini, tek başına kalacağını bilse de gözünü kırpmadan YANLIŞ der. Aynı şekilde kimsenin savunmadığı ama haklı olduğuna inandıkları için de ¨ileride ne olur benim başıma ne gelir¨ diye düşünmeden HAKLI der ve onu gücünün yettiği kadar korur. Bu büyük ağbilerin tecavüzüne uğramış bir çocuk olabilir veya bir geceyarısı alelacele kesilen bir ağaç olabilir. AYDIN hiç tanımadığı ve hatta tanışsalar kendisini bir kaşık suda boğacak insanların haklarını, yaşam alanlarını ve geleceklerini korumak için kendini gözünü kırpmadan feda edebilir. Her toplumun aydınlara ihtiyacı vardır ama etraf özgül ağırlıkları olmayan, kendilerini şatafat içinde lüks içinde kaybeden ama etraflarına herhangi bir ışık yaymayan yapmacık aydınlarla dolduğu zaman karanlıklar artar. Karanlıklar toplum gerçek aydınına sahip çıkmadığı, ondan gelen ışığa sırtını döndüğü ve onun gerçek aydın olduğunu anlamadığı için artar ve gitgide herkesin üstüne ağır bir yük gibi çöker. Karanlık sevenler insanlara şatafat ve lüks içinde yaşayanı AYDIN olarak lanse ederler, halkı bunların esas AYDIN olduğuna inandırmak isterler ve dolayısıyla problem katlanarak artar. Hem halk gerçek aydınlardan mahrum kalır, hem de bu değersiz ama kendilerini pek bir değerli sanan sözüm ona aydınların ışıksız ortamında karanlıklar artmaya başlar. Günümüzde yaşadığımız en önemli problemlerden biri budur. Karanlıklar biz aydınlar sessiz kaldığımız, biz aydınlar korkak davrandığımız, ve biz aydınlar ürkek olduğumuz için artmaktadır. Toplumları aydınlığa taşımak için öncelikle bu karanlık büyüten ve aydın olmayan kişilerden ziyade gerçek aydınlara yönelmeli, onların seslerine kulak vermeli ve onların seslerini çoğaltmalıyız. Bu arada gerçek aydınlar da saklandıkları yerlerden çıkmalı, küskünlüklerini, kırılmışlıklarını bir kenara bırakıp daha da cesaretlenmeli ve yılmadan çabalama yetisi geliştirmelidirler. Unutmayalım ki karanlık aydınlığın olmadığı yerdir. hande@herkesebilimteknoloji.com

Lüks nedir, aydın kimdir? yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
Karanlığı ölçemeyiz. Karanlık aydınlığın olmadığı yerdir. Biz ancak aydınlığı ölçebiliriz. Bir yerde aydınlık azaldığı zaman orası karanlık olur. Dolayısıyla karanlık etken değil, edilgendir. Esas etken olan aydınlıktır.

Aydınlığın ölçüm birimi LÜKS’tür. LUX olarak yazılır, Türkçe’de lüks olarak okunur ve tanım olarak da birim yüzeye değen ışık miktarıdır. Toplumda ¨AYDIN¨ olarak bilinen insanlardan beklenen etraflarına ışık yaymaları, aydınlatmaları ve karanlığın azalmasını sağlamalarıdır, yani lüks değerlerinin yüksek olmasıdır.

Ne ilginçtir ki lüks içinde yaşamanın aydınlıkla bir ilgisi yoktur. Bu aydınlık biriminin LUX olması son derece büyük karışıklıklara sebep vermektedir. Toplumlarda ¨AYDIN¨ olarak bilinen insanlar genelde lüks ve sefa içinde yaşamayı bir aydın olma ön şartı olarak görmekte ve son derece yanılmaktadırlar. Bireyin şatafatlı, süslü püslü ve gösterişli lüks bir hayatı olması onu aydın yapmaz… Lüks ve sefa içinde yaşamakla aydın olunmaz. Kimi aydınlar AYDIN olduklarını ispat etmek istercesine lüks bir hayatın içinde kendilerini kaybederler ve böyle bir hayat yaşarken etraflarına en ufak ışık yayamadıkları gibi bir de etrafındakilere kızmaya başlarlar. Nasıl olur da bu kadar lüks içinde oldukları halde onlardan bir ışık alamamaktadırlar, etraftakiler kesin cahildir, aptaldır. Yoksa bu içlerinde oldukları lüks hayattan etkilenip aydınlanmaları gerekirdi, öyle değil mi ?

Öyle değil işte.. Bir insanın aydın olabilmesi için ışık yayması gerekmektedir, halkı ve etrafındakileri lüks biriminden aydınlatması gerekmektedir ve bunu yaparken kendisi de lüks ve sefa içinde yaşamak zorunda değildir. Kendisinin nasıl bir hayat yaşadığının aydınlık katsayısı ile bir oran ve ilişkisi yoktur.

AYDIN olmak kolay değildir. Aydın topluma karşı sorumluluk duyar, halkını, insanını sever, ülkesini, doğasını sever, ve doğruya doğru yanlışa yanlış deme dirayetini koşullar ne olursa olsun gösterebilir. Herkes susuyorken o hatayı fark etmişse tek başına da olsa BU YANLIŞ diyebilir, herkes ona saldırsa da onu halk düşmanı, devlet haini ve birçok başka suçlamalarla isimlendirseler de, o yine yanlışa yanlış deme olgunluğunu gösterir ve bunun kendisine zarar vereceğini, tek başına kalacağını bilse de gözünü kırpmadan YANLIŞ der. Aynı şekilde kimsenin savunmadığı ama haklı olduğuna inandıkları için de ¨ileride ne olur benim başıma ne gelir¨ diye düşünmeden HAKLI der ve onu gücünün yettiği kadar korur.

Bu büyük ağbilerin tecavüzüne uğramış bir çocuk olabilir veya bir geceyarısı alelacele kesilen bir ağaç olabilir. AYDIN hiç tanımadığı ve hatta tanışsalar kendisini bir kaşık suda boğacak insanların haklarını, yaşam alanlarını ve geleceklerini korumak için kendini gözünü kırpmadan feda edebilir.

Her toplumun aydınlara ihtiyacı vardır ama etraf özgül ağırlıkları olmayan, kendilerini şatafat içinde lüks içinde kaybeden ama etraflarına herhangi bir ışık yaymayan yapmacık aydınlarla dolduğu zaman karanlıklar artar. Karanlıklar toplum gerçek aydınına sahip çıkmadığı, ondan gelen ışığa sırtını döndüğü ve onun gerçek aydın olduğunu anlamadığı için artar ve gitgide herkesin üstüne ağır bir yük gibi çöker.

Karanlık sevenler insanlara şatafat ve lüks içinde yaşayanı AYDIN olarak lanse ederler, halkı bunların esas AYDIN olduğuna inandırmak isterler ve dolayısıyla problem katlanarak artar. Hem halk gerçek aydınlardan mahrum kalır, hem de bu değersiz ama kendilerini pek bir değerli sanan sözüm ona aydınların ışıksız ortamında karanlıklar artmaya başlar. Günümüzde yaşadığımız en önemli problemlerden biri budur. Karanlıklar biz aydınlar sessiz kaldığımız, biz aydınlar korkak davrandığımız, ve biz aydınlar ürkek olduğumuz için artmaktadır.

Toplumları aydınlığa taşımak için öncelikle bu karanlık büyüten ve aydın olmayan kişilerden ziyade gerçek aydınlara yönelmeli, onların seslerine kulak vermeli ve onların seslerini çoğaltmalıyız. Bu arada gerçek aydınlar da saklandıkları yerlerden çıkmalı, küskünlüklerini, kırılmışlıklarını bir kenara bırakıp daha da cesaretlenmeli ve yılmadan çabalama yetisi geliştirmelidirler.

Unutmayalım ki karanlık aydınlığın olmadığı yerdir.

hande@herkesebilimteknoloji.com

Lüks nedir, aydın kimdir? yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
1428