<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>evrimsel biyoloji arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/evrimsel-biyoloji/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/evrimsel-biyoloji</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Wed, 26 Apr 2023 09:18:46 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Ve yaşamın ilk yemeği bulundu&#8230;</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/ve-yasamin-ilk-yemegi-bulundu</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 26 Apr 2023 09:18:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gezegenimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam Bilimleri]]></category>
		<category><![CDATA[Charles Darwin]]></category>
		<category><![CDATA[deniz]]></category>
		<category><![CDATA[dna]]></category>
		<category><![CDATA[evrim]]></category>
		<category><![CDATA[evrimsel biyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[hidrojen]]></category>
		<category><![CDATA[hidrotermal menfez]]></category>
		<category><![CDATA[mineral]]></category>
		<category><![CDATA[okyanus]]></category>
		<category><![CDATA[organik]]></category>
		<category><![CDATA[organizma]]></category>
		<category><![CDATA[yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[yemek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29344</guid>

					<description><![CDATA[<p>İlk yaşam formunun besin kaynağının ne olduğu konusunda yeni gelişmeler var. Kaynama sıcaklıklarında gelişen ve hidrojen gazı “yiyen” ilkel bir mikrobun hidrotermal menfezlerlerde yaşayarak çoğaldığı anlaşıldı. Yeni sonuçlar, “ilk metabolizma hipotezi” olarak bilinen, yaşamın kökeni hakkında uzun zamandır devam eden bir fikri destekliyor. Yaşamın kökeniyle ilgili çalışmalar paradokslarla doludur. Bir örnek verelim: Bilinen her organizma, hücrelerimizin yapı taşlarını inşa etmek için bir dizi protein ve onu inşa etmeye yardımcı olan DNA’yı kullanır. Ancak DNA ve proteinleri oluşturmak için de bu yapı taşlarına ihtiyaç vardır. Yani ortada bir “yumurta mı tavuktan yoksa tavuk mu yumurtadan çıkar?” paradoksu var. Araştırmacılara göre, bu “tavuk-yumurta” paradoksunun çözümü, hidrotermal menfezler, yani deniz tabanındaki sıcak suyu yayan ve diğer birçok kimyasal maddeyi parçalayan çatlaklarda yatıyor. Bilim insanları, menfezlerdeki deliklerin etrafında bol miktarda bulunan üç metal bileşiğinin, hücre büyümesi için kritik enerji açısından zengin organik bileşikleri bir araya getirmek üzere hidrojen gazı ve karbondioksitle (CO2) reaksiyona girmesine neden olabileceğini bulduklarını söylüyor. Ekip, hava deliklerinin etrafındaki yüksek sıcaklık ve basınçların, gezegenimizdeki yaşamı başlatmış olabileceğini savunuyor. Çalışmaya dahil olmayan Münih’teki Ludwig Maximilian Üniversitesi’nden yaşam bilimci kimyager Thomas Carell, yeni çalışmayı “heyecan verici” bulduğunu söylüyor. Zira çalışmanın ortaya çıkardığı organik moleküller arasında Carell’ın “enerji metabolizmasının en temel molekülleri” olarak adlandırdığı asetat ve piruvat da bulunuyor; bunlar besin maddelerini hücre büyümesine dönüştürme sürecini oluşturan etkenler olarak biliniyor. İlk metabolizma nasıl oluştu? Yeni sonuçlar, “ilk metabolizma hipotezi” olarak bilinen, yaşamın kökeni hakkında uzun zamandır devam eden bir fikri destekliyor. Bu görüş, Erken Dünya’daki jeokimyasal süreçlerin, karmaşık moleküllerin sentezini sağlayan, basit enerji açısından zengin bileşikleri yarattığını öne sürüyor ki bu sürecin sonunda Darwinci evrim ve yaşam için gerekli materyaller sağlanmış oluyor. Bu ilkel metabolizmaya dair başka bir ipucu da 2016 yılında gelmişti. Düsseldorf’daki Heinrich Heine Üniversitesi’nden evrimsel biyolog William Martin liderliğindeki araştırmacılar, binlerce bakteri ve arkanın genomlarını taramış ve muhtemelen bir mikrobik ataya ait paylaşılan genlerin kodlandığı 355 proteini tespit etmişti. Bu proteinler de kaynama sıcaklıklarında gelişen ve hidrojen gazı “yiyen” bu ilkel mikrobun, okyanusta çözünen inorganik karbondioksiti, enerji açısından zengin organik bileşiklere dönüştürmek için elektronlarını kullanarak çoğaldığını gösteriyor. Bu da mikropların, bu koşulların mevcut olduğu hidrotermal menfezlerin yakınında yaşamış olabileceği fikrini destekliyor. Bu fikir, modern organizmaların hidrojen ve karbondioksiti, “asetil-koenzim A (asetil-CoA) yolu” olarak bilinen bir işlem sayesinde organik moleküller oluşturmak için birleştirmesi gerçeğiyle destekleniyor. Bu işlem, temel organik molekülleri, hücrelerdeki enerji metabolizmasının merkezinde yer alan protein, karbonhidrat ve lipitlerin üretimini sağlayan biyokimyasal süreçlerle besliyor. Ancak ortada bir sorun var; modern organizmalar, asetil-CoA yolunu, çok iyi bir biçimde konumlandırılmış 15.000 amino asitten oluşan 11 enzim kullanarak çalıştırıyor. Duruma açıklık getiren Martin, “doğru protein mekanizmaları veya katalizör olmadan hidrojen ve karbondioksiti bir araya getirirseniz hiçbir şey olmaz” diyor. Peki organizmalar, asetil-CoA yolunu sürdürme konusundaki yeteneklerini kendiliğinden nasıl geliştirebildi? İki yıl önce, Strazburg Üniversitesi’nden kimyager Joseph Moran liderliğindeki araştırmacılar, en azından kısmi bir cevap önerdi: Demir, nikel ve kobalt dahil saf metallerin, asetil-CoA yolunun kilit üyeleri olan asetat ve piruvat oluşturmak için su (su molekülleri hidrojen içerir) ve karbondioksit reaksiyonunu katalize edebileceğini bildirmişti. Bu bulgu, en erken yaşamın, bir organik madde elde etmek için organik bileşiklerden beslenebileceğini ve zamanla reaksiyonları daha da verimli hale getirmek için bir dizi protein geliştirdiğini gösteriyor. O ve meslektaşları, su ve Dünya’nın kabuğunun derinliklerindeki metaller arasındaki reaksiyonların sonucu olarak hidrotermal menfezlerin sürekli hidrojen gazı yaydığını biliyorlardı. Araştırmacılar daha önce, erken Dünya okyanuslarında bulunan karbondioksitin bugünkünden yaklaşık 1000 kat daha fazla olduğunu da belirlediler. Ardından Martin ve ekibi, hidrotermal menfezlerin çevresinde yaygın olan metal açısından zengin minerallerin hidrojenin karbondioksit ile reaksiyona girmesine neden olup olamayacağını merak etti. İki ekip güçlerini birleştirdi Öğrenmek için Martin’in ve Moran’ın ekipleri menfezlerdeki deliklerin yakınında bulunan demir açısından zengin üç minerali (greigit, manyetit ve avaruit) araştırmak için güçlerini birleştirdi. Bunları bir su çözeltisine eklediler, ardından 100° C ve 25 bar basınçta hidrojen ve karbondioksit içinde kaynattılar ki bu, derin deniz menfezleri çevresinde yaygın koşullar anlamına geliyor. Her üç mineral de hidrojen ve karbondioksit reaksiyonunu katalize ederek format, asetat ve piruvat gibi organik maddelerin bir karışımını oluşturuyordu. Grup, bu bulguyu Nature Ecology &#38; Evolution’da yayımladı. Martin, bu çalışmada sahip oldukları şeyin, sürekli bir kimyasal enerji kaynağı olduğunu ve bunun, metabolizmada kullanılan enerji açısından zengin molekülleri ürettiğini belirtiyor. Öyleyse, organik yaşamın ilk “yemeği” budur diyebilir miyiz? Uygulamalı Moleküler Evrim Birliği’nden kimyager Steven Benner, bunun mümkün olduğunu söylüyor. Yaşam, evrimin başlaması için bir organizmanın ardıllarına bilgi aktarmak için hem bir gıda kaynağına hem de bir çeşit protojen molekülüne ihtiyaç duyacaktı. Nasıl bir araya geldikleri ise halen belirsiz. Ancak, erken dönemdeki herhangi bir Darwinci sistemin beslenmesi gerekiyordu. Ve Benner şöyle diyor: “[Martin’in ve Moran’ın ekipleri] tarafından tanımlanan süreç kesinlikle besinlerinin bir kısmı olabilir.” Batuhan Sarıcan / batusarican@gmail.com Kaynak: https://www.sciencemag.org/news/2020/03/was-life-s-first-meal</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/ve-yasamin-ilk-yemegi-bulundu">Ve yaşamın ilk yemeği bulundu&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İlk yaşam formunun besin kaynağının ne olduğu konusunda yeni gelişmeler var. Kaynama sıcaklıklarında gelişen ve hidrojen gazı “yiyen” ilkel bir mikrobun hidrotermal menfezlerlerde yaşayarak çoğaldığı anlaşıldı. Yeni sonuçlar, “ilk metabolizma hipotezi” olarak bilinen, yaşamın kökeni hakkında uzun zamandır devam eden bir fikri destekliyor.</p>
<p>Yaşamın kökeniyle ilgili çalışmalar paradokslarla doludur. Bir örnek verelim: Bilinen her organizma, hücrelerimizin yapı taşlarını inşa etmek için bir dizi protein ve onu inşa etmeye yardımcı olan DNA’yı kullanır. Ancak DNA ve proteinleri oluşturmak için de bu yapı taşlarına ihtiyaç vardır. Yani ortada bir “yumurta mı tavuktan yoksa tavuk mu yumurtadan çıkar?” paradoksu var.</p>
<p>Araştırmacılara göre, bu “tavuk-yumurta” paradoksunun çözümü, hidrotermal menfezler, yani deniz tabanındaki sıcak suyu yayan ve diğer birçok kimyasal maddeyi parçalayan çatlaklarda yatıyor.</p>
<p>Bilim insanları, menfezlerdeki deliklerin etrafında bol miktarda bulunan üç metal bileşiğinin, hücre büyümesi için kritik enerji açısından zengin organik bileşikleri bir araya getirmek üzere hidrojen gazı ve karbondioksitle (CO2) reaksiyona girmesine neden olabileceğini bulduklarını söylüyor. Ekip, hava deliklerinin etrafındaki yüksek sıcaklık ve basınçların, gezegenimizdeki yaşamı başlatmış olabileceğini savunuyor.</p>
<p>Çalışmaya dahil olmayan Münih’teki Ludwig Maximilian Üniversitesi’nden yaşam bilimci kimyager Thomas Carell, yeni çalışmayı “heyecan verici” bulduğunu söylüyor. Zira çalışmanın ortaya çıkardığı organik moleküller arasında Carell’ın “enerji metabolizmasının en temel molekülleri” olarak adlandırdığı asetat ve piruvat da bulunuyor; bunlar besin maddelerini hücre büyümesine dönüştürme sürecini oluşturan etkenler olarak biliniyor.</p>
<p><strong>İlk metabolizma nasıl oluştu?</strong></p>
<p>Yeni sonuçlar, “ilk metabolizma hipotezi” olarak bilinen, yaşamın kökeni hakkında uzun zamandır devam eden bir fikri destekliyor. Bu görüş, Erken Dünya’daki jeokimyasal süreçlerin, karmaşık moleküllerin sentezini sağlayan, basit enerji açısından zengin bileşikleri yarattığını öne sürüyor ki bu sürecin sonunda Darwinci evrim ve yaşam için gerekli materyaller sağlanmış oluyor.</p>
<p>Bu ilkel metabolizmaya dair başka bir ipucu da 2016 yılında gelmişti. Düsseldorf’daki Heinrich Heine Üniversitesi’nden evrimsel biyolog William Martin liderliğindeki araştırmacılar, binlerce bakteri ve arkanın genomlarını taramış ve muhtemelen bir mikrobik ataya ait paylaşılan genlerin kodlandığı 355 proteini tespit etmişti. Bu proteinler de kaynama sıcaklıklarında gelişen ve hidrojen gazı “yiyen” bu ilkel mikrobun, okyanusta çözünen inorganik karbondioksiti, enerji açısından zengin organik bileşiklere dönüştürmek için elektronlarını kullanarak çoğaldığını gösteriyor. Bu da mikropların, bu koşulların mevcut olduğu hidrotermal menfezlerin yakınında yaşamış olabileceği fikrini destekliyor.</p>
<p>Bu fikir, modern organizmaların hidrojen ve karbondioksiti, “asetil-koenzim A (asetil-CoA) yolu” olarak bilinen bir işlem sayesinde organik moleküller oluşturmak için birleştirmesi gerçeğiyle destekleniyor. Bu işlem, temel organik molekülleri, hücrelerdeki enerji metabolizmasının merkezinde yer alan protein, karbonhidrat ve lipitlerin üretimini sağlayan biyokimyasal süreçlerle besliyor. Ancak ortada bir sorun var; modern organizmalar, asetil-CoA yolunu, çok iyi bir biçimde konumlandırılmış 15.000 amino asitten oluşan 11 enzim kullanarak çalıştırıyor. Duruma açıklık getiren Martin, “doğru protein mekanizmaları veya katalizör olmadan hidrojen ve karbondioksiti bir araya getirirseniz hiçbir şey olmaz” diyor.</p>
<p>Peki organizmalar, asetil-CoA yolunu sürdürme konusundaki yeteneklerini kendiliğinden nasıl geliştirebildi? İki yıl önce, Strazburg Üniversitesi’nden kimyager Joseph Moran liderliğindeki araştırmacılar, en azından kısmi bir cevap önerdi: Demir, nikel ve kobalt dahil saf metallerin, asetil-CoA yolunun kilit üyeleri olan asetat ve piruvat oluşturmak için su (su molekülleri hidrojen içerir) ve karbondioksit reaksiyonunu katalize edebileceğini bildirmişti. Bu bulgu, en erken yaşamın, bir organik madde elde etmek için organik bileşiklerden beslenebileceğini ve zamanla reaksiyonları daha da verimli hale getirmek için bir dizi protein geliştirdiğini gösteriyor.</p>
<p>O ve meslektaşları, su ve Dünya’nın kabuğunun derinliklerindeki metaller arasındaki reaksiyonların sonucu olarak hidrotermal menfezlerin sürekli hidrojen gazı yaydığını biliyorlardı. Araştırmacılar daha önce, erken Dünya okyanuslarında bulunan karbondioksitin bugünkünden yaklaşık 1000 kat daha fazla olduğunu da belirlediler. Ardından Martin ve ekibi, hidrotermal menfezlerin çevresinde yaygın olan metal açısından zengin minerallerin hidrojenin karbondioksit ile reaksiyona girmesine neden olup olamayacağını merak etti.</p>
<p><strong>İki ekip güçlerini birleştirdi</strong></p>
<p>Öğrenmek için Martin’in ve Moran’ın ekipleri menfezlerdeki deliklerin yakınında bulunan demir açısından zengin üç minerali (greigit, manyetit ve avaruit) araştırmak için güçlerini birleştirdi. Bunları bir su çözeltisine eklediler, ardından 100° C ve 25 bar basınçta hidrojen ve karbondioksit içinde kaynattılar ki bu, derin deniz menfezleri çevresinde yaygın koşullar anlamına geliyor. Her üç mineral de hidrojen ve karbondioksit reaksiyonunu katalize ederek format, asetat ve piruvat gibi organik maddelerin bir karışımını oluşturuyordu. Grup, bu bulguyu Nature Ecology &amp; Evolution’da yayımladı. Martin, bu çalışmada sahip oldukları şeyin, sürekli bir kimyasal enerji kaynağı olduğunu ve bunun, metabolizmada kullanılan enerji açısından zengin molekülleri ürettiğini belirtiyor.</p>
<p>Öyleyse, organik yaşamın ilk “yemeği” budur diyebilir miyiz? Uygulamalı Moleküler Evrim Birliği’nden kimyager Steven Benner, bunun mümkün olduğunu söylüyor. Yaşam, evrimin başlaması için bir organizmanın ardıllarına bilgi aktarmak için hem bir gıda kaynağına hem de bir çeşit protojen molekülüne ihtiyaç duyacaktı. Nasıl bir araya geldikleri ise halen belirsiz. Ancak, erken dönemdeki herhangi bir Darwinci sistemin beslenmesi gerekiyordu. Ve Benner şöyle diyor: “[Martin’in ve Moran’ın ekipleri] tarafından tanımlanan süreç kesinlikle besinlerinin bir kısmı olabilir.”</p>
<p><strong>Batuhan Sarıcan / <a href="mailto:batusarican@gmail.com">batusarican@gmail.com</a></strong></p>
<p><strong>Kaynak: <a href="https://www.sciencemag.org/news/2020/03/was-life-s-first-meal">https://www.sciencemag.org/news/2020/03/was-life-s-first-meal</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/ve-yasamin-ilk-yemegi-bulundu">Ve yaşamın ilk yemeği bulundu&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29344</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Balık-atalarımızın bize mirası</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/balik-atalarimizin-bize-mirasi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 03 Apr 2023 10:46:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gezegenimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam Bilimleri]]></category>
		<category><![CDATA[atalarımız]]></category>
		<category><![CDATA[ayaklar]]></category>
		<category><![CDATA[balık]]></category>
		<category><![CDATA[biyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Charles Darwin]]></category>
		<category><![CDATA[eller]]></category>
		<category><![CDATA[elpistostegal]]></category>
		<category><![CDATA[evrim]]></category>
		<category><![CDATA[evrim teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[evrimsel biyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[fosil]]></category>
		<category><![CDATA[iskelet]]></category>
		<category><![CDATA[kemik]]></category>
		<category><![CDATA[paleontoloji]]></category>
		<category><![CDATA[parmaklar]]></category>
		<category><![CDATA[tetrapod]]></category>
		<category><![CDATA[yüzgeç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29257</guid>

					<description><![CDATA[<p>Parmaklarımızın gelişmesinde aranan eksik halka: 375 milyon yıllık canlının fosili Bilim insanları, balık-atadan karaya çıkan tetrapodlara (en altta açıklaması var) geçişi kanıtlayan bir fosilden yoksundu. Bir başka deyişle, parmakların ne zaman evrimleştiği bilinmiyordu. Yeni keşfedilen 375 milyon yıllık bir fosil, parmakların, omurgalıların karada kolonileşmek için sudan çıkmadan önce evrimleştiğini ortaya koyuyor. Avucunuzdan yayılan beş parmağınıza dikkatlice bir bakın! İki elinizde bulunan bu beşer parmak, esnekliğiyle tarihin ilk çağlarından bu yana bize güçlü bir organizasyon yetisi verdi. Düşününce, ateş yakmamızdan tutun, avlanıp yemek pişirmemize, duvar örmemize, giysilerimizi dokumamıza, kürek çekerek kıtalar aşmamıza ve daha nice yetisiyle medeniyeti kurmamıza ve yayılmamıza vesile oldular. (Tabii bugünlerde o medeniyeti yine bu uzvumuzla yıkıyoruz.) Ellerimiz bize sadece kaba ve temel ihtiyaçlarımızı karşılamak için değil, aynı zamanda daha esnek ve hassas işlerde, iletişim kurmamızda da fayda sağladı. Piyano çalmaktan tutun da sevgimizi gösterebilmek için yaptığımız hassas dokunuşları bir düşünün… Peki ama ellerimizin gelişimi nasıl oldu? Evrimsel süreçte ellerimiz ne zaman ortaya çıktı? Dört ayaklı canlıların (tetropod) ellerinin, balık atalarının yüzgeçlerinden nasıl evrimleştiğine dair geçişi belgeleyen fosillerin olmaması, evrim bilimcilerin en büyük kanıt eksiklerinden biriydi. Ancak şimdi evrim tarihinin en büyük sorularından biri cevabını bulmuş olabilir! 375 milyon yıllık bir fosil balık-atanın tam iskeleti keşfedildi, ellerin kökeni ve tetrapodların “yükselişi” hakkında önemli kanıtlar elde edildi. Darwin haklıydı! Dört ayaklı canlıların, bilindiği gibi bizimkilerden çok farklı görünen ama benzer işlevler gören elleri var. Kuşlarda ve yarasalarda hassas kanatlar oluşturmaya yardımcı olurlar; fillerde ağaç gövdeleri kadar geniş yer tutarak koca bir gövdenin ayakta durmasını sağlarlar. Her ne kadar dört ayaklı olsalar da insanlarınkine benzer işlevler görürler. Bu benzerliği gören Charles Darwin, 1859’da yayımladığı devrim yaratan Türlerin Kökeni adlı eserinde bu benzerliklere şöyle dikkat çekmişti: “İnsan elindeki, yarasa kanadındaki, domuz balığı yüzgecindeki, at bacağındaki kemik çatılarının benzerliği, -zürafanın ve filin boyunlarındaki omurların eşit sayıda olması- ve bunlara benzer pek çok olgu yavaş, hafif ve ardışık değişiklikler geçirerek türeme teorisiyle açıklanıyor. Yarasanın pek farklı işlere yarayan kanatlarının ve bacaklarının -yengecin çene ve bacaklarının- çiçeğin taç yapraklarının, erkek ve dişi organlarının modellerindeki benzerlik, bu sınıfların ilk atalarından birinde kökende benzer olan parçaların ya da organların yavaş yavaş değişiklik geçirdiği görüşüyle büyük ölçüde aydınlanmaktadır.” Ortak bir yapı paylaşımı Darwin akılcı bir açıklama önermişti: Bu farklı hayvanlar, bir ortak modeli paylaşıyorlardı. Çünkü parmaklara sahip ortak bir atadan evrimleşmişti. Darwin’in bu devrimci fikrini geliştirmesinden bu yana 160 yıldan fazla bir süre geçti. Bu süreçte evrimsel biyologlar paleontoloji, genetik ve embriyoloji bilimlerinden yararlanarak bazı kanıtlar sundular. Bilim insanlarının çabaları, balık-atadan evrimleşen tetrapodların ortak soylarını aydınlattı; insan elini oluşturan kemiklerin kurbağalarda, kuşlarda ve balinalarda da bulunduğunu gösterdi ve diğer varyasyonların yanı sıra ellerin, kanatların ve paletlerin gelişimini kontrol eden bazı genleri tanımladı. Ancak bu bulgular, hikâyenin ilk bölümüydü. El ve bileğin, balık-ataların yüzgecindeki kemiklerden nasıl evrimleştiği, hep karanlıkta kalıyordu. Çünkü bilim insanları, balık-ata ile karaya çıkan tetrapodlar arasındaki geçişi kanıtlayan bir fosilden yoksundu. Ta ki bugüne kadar! Evrim tarihine ışık tutan keşif! Güney Avustralya’daki Flinder Üniversitesi’nden paleontolog Prof. John A. Long ve Quebec Üniversitesi’nden evrimsel biyolog Prof. Richard Cloutier, Scientific American’ın Haziran 2020 sayısında kaleme aldıkları heyecan verici makalelerinde, geçtiğimiz mart ayında, 375 milyon yıllık bir balık olan Elpistostege watsoni’nin tam iskelet fosilini ortaya çıkardıklarını açıkladı. Evrimin karanlık noktasına ışık tutan bu olağanüstü fosilin yüzgeçleri, parmaklarımızı oluşturan kemiklerle karşılaştırılabilir şekilde korunmuştu. Bu fosil, omurgalıların karaya çıkmadan önce parmağı oluşturan kemikleri geliştirdiğini gösteriyordu. Bu nefes kesici keşif, elin ne zaman ve nasıl evrimleştiğine dair geleneksel bilgiyi yerle bir etti ve canlıların evrim tarihinde önemli bir olay olan tetrapodların yükselişine ışık tutarak derin bir karanlığı aydınlatmış oldu. Öncü keşifler Aslında bu büyük keşfin öncesinde, yakın zamana kadar bilim insanları, balıklar ve erken tetrapodlar arasındaki evrimsel geçişi kavramıştı. (Sadece kesin kanıt yoktu.) Esas olarak bu iki grup arasında köprü niteliğindeki birkaç muhteşem fosille bu kavrayışı edinmişlerdi. Orta ila Geç Devoniyen dönemine, yani yaklaşık 384 milyon ila 379 milyon yıl öncesine denk gelen Panderichthys rhombolepis adlı bir balık-ata fosili keşfi, bu kavrayışı edinmelerinde büyük rol oynamıştı. Uzun üst kol kemiği (humerus) ve geniş yarıçaplı ön kol kemiği (ulna) ile tetrapod benzeri kafatası kemik şekliyle Panderichthys, tetrapodlar ile balık-atalar arasındaki bağın ilk ipuçlarını sunuyordu. (Doğu Kanada’dan gelen bu gruba, elpistostegalians deniyor.) Tiktaalik 2006’da Chicago Üniversitesi’nden Neil Shubin ve meslektaşları ise, Kanada Arktik’inden 380 milyon yıllık bir başka elpistostegalian balık fosili olan Tiktaalik roseae fosili keşfettiğini açıklamıştı. Tiktaalik, hem iyi gelişmiş kol kemikleri hem de oynak bilek eklemleri ile bu balıklarda göğüs yüzgecinin bilinen herhangi bir fosilden çok daha ileri olduğunu gösteren çok sayıda yeni veri ortaya koyması açısından aydınlatıcı bir keşfe işaret ediyordu. Tetrapodlar tarafından paylaşılan başka özellikleri de vardı: Uzun, düz bir burun ve belirleyici kafatası da dahil olmak üzere birtakım ayırt edici özellikler. Bu ve bilinen diğer elpistostegal balık fosillerinin bulunuşu, kemikleri ve eklemleri de dahil olmak üzere, bir dizi ayırt edici tetrapod özellikleriyle özdeşleşen kanıtları öne sürüyordu. Ama bu balıkları, tetropotlar ile bağdaştıramayan tek şey parmaklardı. Mevcut kanıtlar, uzmanların, parmakların yüzgeçten uzva geçişin bir parçası olmadığı sonucuna varmasına neden olmuştu. Buna göre, tetrapodların parmakları daha sonra evrimleşmiş gibi görünüyordu. Ancak bilimde her şey bir keşifle değişebilirdi; yeni kanıtlar ışığında değişime tabiydi. Yeni keşif de bunu sağladı. Bulunan yeni fosil, ders kitaplarının yeniden gözden geçirilmesini gerektirebilir. Zira yeni keşifle birlikte bu sefer elimizde tam ve mükemmel bir kanıt var. Ve bizi parmakların nasıl evrimleştiğine dair, insanlar da dahil olmak üzere günümüzde yaşayan 33.800’den fazla tetrapod türünde devam eden omurgalı el yapısına yol açan tamamlayıcı bir kanıta sahibiz! Tetrapod da ne demek? “Tetrapod” nedir diye soracak olursak Latince ve Yunanca&#8217;daki kelime karşılıklarını aklımıza getirerek basit bir tanıma ulaşabiliriz: “Tetra” Latince&#8217;de dört, “pod” ise Yunancadaki “pous”tan ayak anlamına gelir. Yani “tetrapod” kelimesi, “dört ayaklı” veya “dört uzuvlu” açıklamasında karşılığını bulur. Aklımızda basitçe böyle kalabilir. Tetrapodlar iki ana taksonomik gruba ayrılır: Günümüzde yaşayan yaklaşık 5.000 türü bulunan amfibiler (lissamfibia) ve amniyotlar (aminota). Amfibiler, yaşam döngülerinde iki farklı form aldıklarından onlara “çift yaşamlılar” da denir. Çünkü suda yaşayan bir larva olarak yaşam döngülerine başlar ve yetişkinliğe gelene kadar karmaşık bir metamorfoz süreci (başkalaşım) geçirirler. Bir diğer grup olan amniyotların ise bugün yaklaşık 25.000 türü vardır. Bu grubun üyeleri kuşlar, sürüngenler ve memelilerdir. Kısacası toplamda 30.000 tür ile amfibiler, sürüngenler, kuşlar ve memeliler, “tetrapoda” üst sınıfının ana grupları olarak sıralanabilir. Büyüklükleri türden türe değişiklik gösterse de tüm tetrapodların birtakım morfolojik özellikleri ortaktır. Tetrapodların en önemli ve ayırıcı özelliklerinden biri, dört uzva sahip olmaları veya yılanlar gibi bugün dört “bacakları” olmasa da atalarının dört bacağının olmasıdır. Yaşayan en küçük tetrapod sadece 7,7 milimetre uzunluğundaki Paedophyrine kurbağasıyken (Paedophryne amauensis), yaşayan en büyüğü ise 30 metre uzunluğu aşabilen mavi balinalardır (Balaenoptera musculus). Buradan anlaşılacağı üzere tetrapodların tek bir yaşam alanı yoktur; ormanlardan otlaklara, çöllerden kutup bölgelerine kadar dünyanın dört bir yanındaki habitatlarda yaşayabilirler. Tetrapodlar genel olarak karasal habitatta yaşam sürseler de kısmen ya da tamamen sucul bir yaşam da sürebilirler. Balinalar, deniz salyangozları, deniz kaplumbağaları ve kurbağalar bunlara örnek olarak verilebilir. Bazı tetrapodlar ise ağaçta ve havada yaşayabilir; mesela kuşlar ve yarasa türleri. Evrimsel açıdan bakarsak tüm tetrapodlar esasen “bacaklı balıklardır” da denebilir. Çünkü bugünkü omurgalıların atalarının bir balık olduğu kabul edilir. Tetrapodların kökeni, Devoniyen Dönemi’ne, yani yaklaşık 370 milyon yıl öncesine kadar gider. Yaklaşık 372.2 ila 359 milyon yıl önce, Geç Devoniyen’de yaşayan soyu tükenmiş bir kök tetrapod cinsi olan Ventastega curonicanın uzuv ve kafatası anatomisi, erken tetrapodların karakteristik özelliklerinin çoğunu paylaşır. Fosil kayıtlarında tanımlanan bazı erken tetrapodlar arasında Acanthostega, Ichthyostega ve Nectridea bulunur. Ancak bugünkü tetrapodların hangi özelliklerin atalarına ait olduğu ve hangi özelliklerin bir grubun diğerinden ayrıldıktan sonra ortaya çıktığı gibi konulardaki belirsizlikler sebebiyle tetrapod soyunun kararlaştırılmasında zorluklar yaşanabilir. Dahası, erken tetrapodlar arasındaki iskelet anatomisi çeşitliliği, bu belirsizliği iyiden iyiye derinleştirir. Batuhan Sarıcan / batusarican@gmail.com *Bu yazı, HBT Dergi 224. sayıda yayınlanmıştır. Kaynak: Charles Darwin, Türlerin Kökeni. Çev: Ö.Ünalan, Evrensel Basım Yayın The Unexpected Origin of Fingers, Scientific American 322, 6, 46-53 (Haziran 2020) https://www.britannica.com/animal/tetrapod-animal https://ucmp.berkeley.edu/vertebrates/tetrapods/tetraintro.html https://www.thoughtco.com/tetrapods-facts-129452 https://www.nature.com/articles/nature06991</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/balik-atalarimizin-bize-mirasi">Balık-atalarımızın bize mirası</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Parmaklarımızın gelişmesinde aranan eksik halka: 375 milyon yıllık canlının fosili</strong></p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-29272 alignleft" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/04/trp.png" alt="" width="400" height="225" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/04/trp.png 961w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/04/trp-300x169.png 300w" sizes="(max-width: 400px) 100vw, 400px" /></p>
<p>Bilim insanları, balık-atadan karaya çıkan tetrapodlara (en altta açıklaması var) geçişi kanıtlayan bir fosilden yoksundu. Bir başka deyişle, parmakların ne zaman evrimleştiği bilinmiyordu. Yeni keşfedilen 375 milyon yıllık bir fosil, parmakların, omurgalıların karada kolonileşmek için sudan çıkmadan önce evrimleştiğini ortaya koyuyor.</p>
<p>Avucunuzdan yayılan beş parmağınıza dikkatlice bir bakın! İki elinizde bulunan bu beşer parmak, esnekliğiyle tarihin ilk çağlarından bu yana bize güçlü bir organizasyon yetisi verdi. Düşününce, ateş yakmamızdan tutun, avlanıp yemek pişirmemize, duvar örmemize, giysilerimizi dokumamıza, kürek çekerek kıtalar aşmamıza ve daha nice yetisiyle medeniyeti kurmamıza ve yayılmamıza vesile oldular. (Tabii bugünlerde o medeniyeti yine bu uzvumuzla yıkıyoruz.)</p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-29259 alignright" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/04/trp1.png" alt="" width="350" height="503" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/04/trp1.png 451w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/04/trp1-209x300.png 209w" sizes="(max-width: 350px) 100vw, 350px" /></p>
<p>Ellerimiz bize sadece kaba ve temel ihtiyaçlarımızı karşılamak için değil, aynı zamanda daha esnek ve hassas işlerde, iletişim kurmamızda da fayda sağladı. Piyano çalmaktan tutun da sevgimizi gösterebilmek için yaptığımız hassas dokunuşları bir düşünün…</p>
<p>Peki ama ellerimizin gelişimi nasıl oldu? Evrimsel süreçte ellerimiz ne zaman ortaya çıktı? Dört ayaklı canlıların (tetropod) ellerinin, balık atalarının yüzgeçlerinden nasıl evrimleştiğine dair geçişi belgeleyen fosillerin olmaması, evrim bilimcilerin en büyük kanıt eksiklerinden biriydi. Ancak şimdi evrim tarihinin en büyük sorularından biri cevabını bulmuş olabilir! 375 milyon yıllık bir fosil balık-atanın tam iskeleti keşfedildi, ellerin kökeni ve tetrapodların “yükselişi” hakkında önemli kanıtlar elde edildi.</p>
<p><strong>Darwin haklıydı!</strong></p>
<p>Dört ayaklı canlıların, bilindiği gibi bizimkilerden çok farklı görünen ama benzer işlevler gören elleri var. Kuşlarda ve yarasalarda hassas kanatlar oluşturmaya yardımcı olurlar; fillerde ağaç gövdeleri kadar geniş yer tutarak koca bir gövdenin ayakta durmasını sağlarlar. Her ne kadar dört ayaklı olsalar da insanlarınkine benzer işlevler görürler.</p>
<p>Bu benzerliği gören Charles Darwin, 1859’da yayımladığı devrim yaratan Türlerin Kökeni adlı eserinde bu benzerliklere şöyle dikkat çekmişti:</p>
<p>“İnsan elindeki, yarasa kanadındaki, domuz balığı yüzgecindeki, at bacağındaki kemik çatılarının benzerliği, -zürafanın ve filin boyunlarındaki omurların eşit sayıda olması- ve bunlara benzer pek çok olgu yavaş, hafif ve ardışık değişiklikler geçirerek türeme teorisiyle açıklanıyor. Yarasanın pek farklı işlere yarayan kanatlarının ve bacaklarının -yengecin çene ve bacaklarının- çiçeğin taç yapraklarının, erkek ve dişi organlarının modellerindeki benzerlik, bu sınıfların ilk atalarından birinde kökende benzer olan parçaların ya da organların yavaş yavaş değişiklik geçirdiği görüşüyle büyük ölçüde aydınlanmaktadır.”</p>
<p><strong>Ortak bir yapı paylaşımı</strong></p>
<p>Darwin akılcı bir açıklama önermişti: Bu farklı hayvanlar, bir ortak modeli paylaşıyorlardı. Çünkü parmaklara sahip ortak bir atadan evrimleşmişti.</p>
<p>Darwin’in bu devrimci fikrini geliştirmesinden bu yana 160 yıldan fazla bir süre geçti. Bu süreçte evrimsel biyologlar paleontoloji, genetik ve embriyoloji bilimlerinden yararlanarak bazı kanıtlar sundular. Bilim insanlarının çabaları, balık-atadan evrimleşen tetrapodların ortak soylarını aydınlattı; insan elini oluşturan kemiklerin kurbağalarda, kuşlarda ve balinalarda da bulunduğunu gösterdi ve diğer varyasyonların yanı sıra ellerin, kanatların ve paletlerin gelişimini kontrol eden bazı genleri tanımladı.</p>
<div id="attachment_29263" style="width: 510px" class="wp-caption alignnone"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-29263" class="wp-image-29263" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/04/trp4.jpg" alt="" width="500" height="374" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/04/trp4.jpg 1500w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/04/trp4-300x224.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/04/trp4-1024x765.jpg 1024w" sizes="(max-width: 500px) 100vw, 500px" /><p id="caption-attachment-29263" class="wp-caption-text">Quebec’teki Miguasha Milli Parkı’nda keşfedilen 375 milyon yıllık balık Elpistostege watsoni’nin tam iskeleti (1), göğüs yüzgecini koruyan balık-atadan tetrapoda geçişe dair ilk fosil kanıtı (2). Bu balık-atanın yüzgeçli parmakları, insan parmaklarını oluşturan kemiklere eşdeğerdir. (Richard Cloutier)</p></div>
<p>Ancak bu bulgular, hikâyenin ilk bölümüydü. El ve bileğin, balık-ataların yüzgecindeki kemiklerden nasıl evrimleştiği, hep karanlıkta kalıyordu. Çünkü bilim insanları, balık-ata ile karaya çıkan tetrapodlar arasındaki geçişi kanıtlayan bir fosilden yoksundu. Ta ki bugüne kadar!</p>
<p><strong>Evrim tarihine ışık tutan keşif!</strong></p>
<p>Güney Avustralya’daki Flinder Üniversitesi’nden paleontolog Prof. John A. Long ve Quebec Üniversitesi’nden evrimsel biyolog Prof. Richard Cloutier, Scientific American’ın Haziran 2020 sayısında kaleme aldıkları heyecan verici makalelerinde, geçtiğimiz mart ayında, 375 milyon yıllık bir balık olan Elpistostege watsoni’nin tam iskelet fosilini ortaya çıkardıklarını açıkladı.</p>
<p>Evrimin karanlık noktasına ışık tutan bu olağanüstü fosilin yüzgeçleri, parmaklarımızı oluşturan kemiklerle karşılaştırılabilir şekilde korunmuştu. Bu fosil, omurgalıların karaya çıkmadan önce parmağı oluşturan kemikleri geliştirdiğini gösteriyordu.</p>
<p>Bu nefes kesici keşif, elin ne zaman ve nasıl evrimleştiğine dair geleneksel bilgiyi yerle bir etti ve canlıların evrim tarihinde önemli bir olay olan tetrapodların yükselişine ışık tutarak derin bir karanlığı aydınlatmış oldu.</p>
<p><strong>Öncü keşifler</strong></p>
<p>Aslında bu büyük keşfin öncesinde, yakın zamana kadar bilim insanları, balıklar ve erken tetrapodlar arasındaki evrimsel geçişi kavramıştı. (Sadece kesin kanıt yoktu.) Esas olarak bu iki grup arasında köprü niteliğindeki birkaç muhteşem fosille bu kavrayışı edinmişlerdi.</p>
<p>Orta ila Geç Devoniyen dönemine, yani yaklaşık 384 milyon ila 379 milyon yıl öncesine denk gelen Panderichthys rhombolepis adlı bir balık-ata fosili keşfi, bu kavrayışı edinmelerinde büyük rol oynamıştı. Uzun üst kol kemiği (humerus) ve geniş yarıçaplı ön kol kemiği (ulna) ile tetrapod benzeri kafatası kemik şekliyle Panderichthys, tetrapodlar ile balık-atalar arasındaki bağın ilk ipuçlarını sunuyordu. (Doğu Kanada’dan gelen bu gruba, elpistostegalians deniyor.)</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-29260 alignleft" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/04/trp2.png" alt="" width="430" height="424" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/04/trp2.png 542w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/04/trp2-300x296.png 300w" sizes="auto, (max-width: 430px) 100vw, 430px" /></p>
<p><strong>Tiktaalik</strong></p>
<p>2006’da Chicago Üniversitesi’nden Neil Shubin ve meslektaşları ise, Kanada Arktik’inden 380 milyon yıllık bir başka elpistostegalian balık fosili olan Tiktaalik roseae fosili keşfettiğini açıklamıştı. Tiktaalik, hem iyi gelişmiş kol kemikleri hem de oynak bilek eklemleri ile bu balıklarda göğüs yüzgecinin bilinen herhangi bir fosilden çok daha ileri olduğunu gösteren çok sayıda yeni veri ortaya koyması açısından aydınlatıcı bir keşfe işaret ediyordu. Tetrapodlar tarafından paylaşılan başka özellikleri de vardı: Uzun, düz bir burun ve belirleyici kafatası da dahil olmak üzere birtakım ayırt edici özellikler.</p>
<p>Bu ve bilinen diğer elpistostegal balık fosillerinin bulunuşu, kemikleri ve eklemleri de dahil olmak üzere, bir dizi ayırt edici tetrapod özellikleriyle özdeşleşen kanıtları öne sürüyordu. Ama bu balıkları, tetropotlar ile bağdaştıramayan tek şey parmaklardı. Mevcut kanıtlar, uzmanların, parmakların yüzgeçten uzva geçişin bir parçası olmadığı sonucuna varmasına neden olmuştu. Buna göre, tetrapodların parmakları daha sonra evrimleşmiş gibi görünüyordu.</p>
<p>Ancak bilimde her şey bir keşifle değişebilirdi; yeni kanıtlar ışığında değişime tabiydi. Yeni keşif de bunu sağladı. Bulunan yeni fosil, ders kitaplarının yeniden gözden geçirilmesini gerektirebilir. Zira yeni keşifle birlikte bu sefer elimizde tam ve mükemmel bir kanıt var. Ve bizi parmakların nasıl evrimleştiğine dair, insanlar da dahil olmak üzere günümüzde yaşayan 33.800’den fazla tetrapod türünde devam eden omurgalı el yapısına yol açan tamamlayıcı bir kanıta sahibiz!</p>
<p><strong>Tetrapod da ne demek?</strong></p>
<p>“Tetrapod” nedir diye soracak olursak Latince ve Yunanca&#8217;daki kelime karşılıklarını aklımıza getirerek basit bir tanıma ulaşabiliriz: “Tetra” Latince&#8217;de dört, “pod” ise Yunancadaki “pous”tan ayak anlamına gelir. Yani “tetrapod” kelimesi, “dört ayaklı” veya “dört uzuvlu” açıklamasında karşılığını bulur. Aklımızda basitçe böyle kalabilir.</p>
<p>Tetrapodlar iki ana taksonomik gruba ayrılır: Günümüzde yaşayan yaklaşık 5.000 türü bulunan amfibiler (lissamfibia) ve amniyotlar (aminota). Amfibiler, yaşam döngülerinde iki farklı form aldıklarından onlara “çift yaşamlılar” da denir. Çünkü suda yaşayan bir larva olarak yaşam döngülerine başlar ve yetişkinliğe gelene kadar karmaşık bir metamorfoz süreci (başkalaşım) geçirirler. Bir diğer grup olan amniyotların ise bugün yaklaşık 25.000 türü vardır. Bu grubun üyeleri kuşlar, sürüngenler ve memelilerdir. Kısacası toplamda 30.000 tür ile amfibiler, sürüngenler, kuşlar ve memeliler, “tetrapoda” üst sınıfının ana grupları olarak sıralanabilir.</p>
<p>Büyüklükleri türden türe değişiklik gösterse de tüm tetrapodların birtakım morfolojik özellikleri ortaktır. Tetrapodların en önemli ve ayırıcı özelliklerinden biri, dört uzva sahip olmaları veya yılanlar gibi bugün dört “bacakları” olmasa da atalarının dört bacağının olmasıdır.</p>
<p>Yaşayan en küçük tetrapod sadece 7,7 milimetre uzunluğundaki Paedophyrine kurbağasıyken (Paedophryne amauensis), yaşayan en büyüğü ise 30 metre uzunluğu aşabilen mavi balinalardır (Balaenoptera musculus). Buradan anlaşılacağı üzere tetrapodların tek bir yaşam alanı yoktur; ormanlardan otlaklara, çöllerden kutup bölgelerine kadar dünyanın dört bir yanındaki habitatlarda yaşayabilirler.</p>
<div id="attachment_29261" style="width: 1290px" class="wp-caption alignright"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-29261" class="wp-image-29261 size-full" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/04/trp3.jpg" alt="" width="1280" height="429" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/04/trp3.jpg 1280w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/04/trp3-300x101.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/04/trp3-1024x343.jpg 1024w" sizes="auto, (max-width: 1280px) 100vw, 1280px" /><p id="caption-attachment-29261" class="wp-caption-text">Yaşayan en küçük ve en büyük tetrapodu yan yana görüyoruz. Paedophyrine kurbağası bir insanın neredeyse tırnak ucu büyüklüğündeyken mavi balinanın yanında bir dalgıç da neredeyse onun tırnağı kadardır.</p></div>
<p>Tetrapodlar genel olarak karasal habitatta yaşam sürseler de kısmen ya da tamamen sucul bir yaşam da sürebilirler. Balinalar, deniz salyangozları, deniz kaplumbağaları ve kurbağalar bunlara örnek olarak verilebilir. Bazı tetrapodlar ise ağaçta ve havada yaşayabilir; mesela kuşlar ve yarasa türleri.</p>
<p>Evrimsel açıdan bakarsak tüm tetrapodlar esasen “bacaklı balıklardır” da denebilir. Çünkü bugünkü omurgalıların atalarının bir balık olduğu kabul edilir. Tetrapodların kökeni, Devoniyen Dönemi’ne, yani yaklaşık 370 milyon yıl öncesine kadar gider. Yaklaşık 372.2 ila 359 milyon yıl önce, Geç Devoniyen’de yaşayan soyu tükenmiş bir kök tetrapod cinsi olan Ventastega curonicanın uzuv ve kafatası anatomisi, erken tetrapodların karakteristik özelliklerinin çoğunu paylaşır. Fosil kayıtlarında tanımlanan bazı erken tetrapodlar arasında Acanthostega, Ichthyostega ve Nectridea bulunur.</p>
<p>Ancak bugünkü tetrapodların hangi özelliklerin atalarına ait olduğu ve hangi özelliklerin bir grubun diğerinden ayrıldıktan sonra ortaya çıktığı gibi konulardaki belirsizlikler sebebiyle tetrapod soyunun kararlaştırılmasında zorluklar yaşanabilir. Dahası, erken tetrapodlar arasındaki iskelet anatomisi çeşitliliği, bu belirsizliği iyiden iyiye derinleştirir.</p>
<p><strong>Batuhan Sarıcan /</strong> <a href="mailto:batusarican@gmail.com"><strong>batusarican@gmail.com</strong></a></p>
<p><em><strong>*Bu yazı, HBT Dergi <a href="https://abonelik.herkesebilimteknoloji.com/urun/sayi-224-10-temmuz-2020-dijital-pdf/">224. sayıda</a> yayınlanmıştır.</strong></em></p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p><strong>Charles Darwin, Türlerin Kökeni.</strong> Çev: Ö.Ünalan, Evrensel Basım Yayın</p>
<p><strong>The Unexpected Origin of Fingers,</strong> Scientific American 322, 6, 46-53 (Haziran 2020)</p>
<p><a href="https://www.britannica.com/animal/tetrapod-animal">https://www.britannica.com/animal/tetrapod-animal</a></p>
<p><a href="https://ucmp.berkeley.edu/vertebrates/tetrapods/tetraintro.html">https://ucmp.berkeley.edu/vertebrates/tetrapods/tetraintro.html</a></p>
<p><a href="https://www.thoughtco.com/tetrapods-facts-129452">https://www.thoughtco.com/tetrapods-facts-129452</a></p>
<p><a href="https://www.nature.com/articles/nature06991">https://www.nature.com/articles/nature06991</a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/balik-atalarimizin-bize-mirasi">Balık-atalarımızın bize mirası</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29257</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Menopoz gerekli midir?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tevfikuyar/menopozun-islevi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tevfik Uyar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 08 Oct 2016 22:26:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tevfik Uyar]]></category>
		<category><![CDATA[doğurganlık]]></category>
		<category><![CDATA[evrimsel antropoloji]]></category>
		<category><![CDATA[evrimsel biyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[katil balinalar]]></category>
		<category><![CDATA[menopoz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=3946</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsan, pek çok bakımdan tuhaf bir varlık. Bazı açılardan memeliler arasındaki durumu son derece ilginç ve sıradışı. Bunlardan biri, babanın çocuk bakımında yüklendiği büyük rol; diğeri ise kadınlardaki menopoz. Jared Diamond bu özellikleriyle insanın diğer memelilerle karşılaştırıldığında oldukça &#8220;sapkın&#8221; bir tür olarak değerlendirilebileceğini düşünüyor. Gene eğilimin epey dışında çünkü&#8230; Esasında bu durum insan yavrusunun özellikleri göz önüne alındığında son derece olağan. Zira insan, alet kullanmaya bağımlı bir tür. Herhangi başka bir memeli yavrusu daha doğduğunda pek çok şeyi becerebilir ve kısa sürede kendi yiyeceğini bulmaya başlayabilirken, insan yavrusu için bu süre oldukça uzundur. Hele ki yiyeceğini toplamak için ihtiyaç duyduğu alet edevatı kullanabilmesi için gerekli fiziksel ve zihinsel gelişim yıllarını alır. Bu da iki ebeveyn tarafından büyütülmesini zorunlu kılar (Belki de bu nedenle Bertrand Russel, devlet bakımının artması ile tek ebeveynli ailelerin sayısının çoğalması arasındaki ilişkiye dikkat çeker). Belki de insan yavrusunun bu özel durumu &#8220;menopoz&#8221; olgusunu da ortaya çıkarmıştır, diye düşünüyor evrimsel biyologlar. Sebeplerini de bu yazı sonunda açıklamış olacağım. Lakin ilk etapta insanın aklına yine de şu soru takılıyor: Neden sadece kadın? Niçin erkekler neredeyse ömürlerinin sonuna dek üreme yetisine sahipken, kadınlar için durum böyle değil ve belli bir yaştan sonra doğurganlıklarını kaybediyorlar? Bu konudaki teorilerden birisi, esasında insanların da diğer hayvanlar gibi ancak ömürlerinin sonunda üreme yeteneklerini kaybettiklerini, lakin insan ömrü uzadıkça dişi üreme sisteminin buna uyum sağlayamadığı yönünde bir teori. Başka bir deyişle: Ezelden kimse menopoza girecek kadar hayatta kalmıyordu zaten&#8230; Bu durum değişti ve kadınlar ayak uyduramadı&#8230; Niçin erkeklerin uyum sağlayıp, kadınların uyum sağlayamadığı kısmını boş bırakan bu teori, büyük ölçüde kabul görmüyor. Ki zaten bu teori kemik yaşı tahminlerine dayandığı için biraz prim yapsa da, hâlâ ortalama ömür beklentisi oldukça düşük olan bazı kabilelerde menopozun var olduğunun görülmesi teoriyi çürütmüş sayılıyor. Bir başka teori ise kadınların doğduklarında zaten sınırlı sayıda yumurtayla dünyaya geldikleri fikrine dayanıyor. Her adet çevriminde bu yumurtaların sayısı azalıyor ve nihayetinde bitiyor&#8230; O halde menopozun özel bir nedenini araştırmaya ne gerek var? Lakin bu tezin anti-tezi var: Yumurta sayısının sınırlılığının diğer hayvanlar için de geçerli olmasına rağmen bunun bir ömür yetmesi mümkünken, insanda değil&#8230; O halde insan menopozu hala açıklamaya muhtaçtır. Esas teori Son derece geçerli olan -ve kabul edilen- teori ise şu (bunu biraz daha detaylı anlatacağım): Yumurta üretmek ve doğurmak, büyük bir yatırımdır. Hem kadınların bedenini yıpratması açısından, hem de sarf edilen biyolojik enerji bakımından. Esasında bu enerjinin büyük kısmını, zamana karşı yıpranmalarımızı onarmaya kullanıyoruz. Yıpranma her daim devam ediyor. Onarım yeteneğimiz ise yaşla birlikte azalıyor. İşte nasıl ki gün gelip de elektronik bir cihazımız çok eskiyip bozulduğunda, yenisini alıp eskisini çöpe atmak daha mantıklı geliyorsa, bedenimiz için de aynısı geçerlidir. Lakin mantık ters çalışır, zira &#8220;eskisini&#8221;, yani kendimizi çöpe atmak, hayatta kalmaya yönelik diğer tüm eğilimlerimizle terstir. O halde &#8220;yenisini yapmaktan vazgeçmek&#8221; daha olağan olacaktır. Başka bir deyişle, bir kadının onarıma ayırması gereken yatırım onun için daha önemli olduğundan, bebek yapmak yerine hayatta kalmayı tercih edecektir. İnsan, ömrü oldukça uzun bir memelidir. Diğer memelilerden çoğunun ömürleri kısadır. Kısadır, çünkü neredeyse onarıma hiç yatırım yapmazlar. Ömrü pek kısa olan hayvanların üremek -ve genlerini yaymak- için pek az zamanları vardır: Bu yüzden de hem sık doğururlar, hem de tek seferde birden çok yavru&#8230; İşte doğanın getir-götür hesabı: Uzun yıllar yaşayan, tek seferde genelde sadece bir yavru doğuran, üstelik bunu 9 aylık bir gebelik sonrasında gerçekleştiren insan için &#8220;doğurmak&#8221; son derece maliyetlidir. Veeeee bir noktadan sonra yeni çocuk doğurarak iyice yıpranmak yerine, HAYATTA DAHA UZUN SÜRE KALARAK zaten az sayıda ve büyük zahmetlerle doğurulmuş bir çocuğa çok daha iyi bakım sağlamak mantıklı hale geliverir. Bu da bize &#8220;neden erkek değil de kadın&#8221; sorusunun yanıtını da veriyor. Çünkü bir erkeğin doğum için yaptığı yatırım sadece bir sperm üretmekten ibarettir. Kadınlarsa doğumun tüm yükünü ve zahmetini çekerek, bir de maddi olarak &#8220;canlarından bir parça&#8221; ortaya çıkarırlar. Nineler işe yarıyor mu? Şu halde bu teorinin dayandığı hipotez geçerliyse, kadınların uzun yaşamalarının gerçekten de çocukların hayatta kalmasına bir katkısı olması gerekir. Yani doğurganlığını yitirdiği için daha uzun yaşayan bir kadının çocuklarının hayatta kalma şanslarının daha çok artmasını bekleriz değil mi? Öncelikle mantık zaten bize şunu söylüyor: Daha bir ay önce doğmuş çocuğu bir yaşına basmamışken tekrar doğuran bir kadın, son çocuğunu bir miktar tehlikeye atmış olur (Günümüz şartlarında değil, avcı toplayıcı dönemimizdeki şartları dikkate alın: Vahşi hayvanlar, yiyecek kıtlığı, emzirme gerekliliği vb&#8230;). Ancak bu gerçeğe sadece mantıkla ulaşmak mümkün değil. Gözlem de gerek&#8230; Bazı toplumlar için, özellikle geniş ailelerde, evdeki büyük kadının önemi barizdir. Çevremizde gözlemlemediysek, daha eski toplumları anlatan filmlerde izlemediysek dahi, sadece Marquez&#8217;in &#8220;Yüzyıllık Yalnızlık&#8221; romanını okumak bile, bize nine varlığı ve denetiminin hayatta kalma olasılığını nasıl artırdığı hakkında bir fikir verir. Yeter mi? Yetmez&#8230; Daha sağlam gözlemler, nitelikli veriler gerek. Katil balinalar İnsanlara benzer bir şekilde menopoz geçiren ve dişi bireylerin hayatlarının kaydadeğer kısmını menopoz sonrasında yaşayan başka canlı türleri de var. Kara balinaları ve katil balinalar. Katil balinalar, 30-40 yaşlarında menopoze girerek doğurganlıklarını yitiriyorlar ama 90 yaşına kadar yaşayabiliyorlar. Üstelik yaşlandıktan sonra da sürüde varlıklarını sürdürerek, her bakımdan bizlere benzer bir menopoz ve yaşam profili gösteriyorlar. Yani katil balinalarda da &#8220;geniş aile&#8221; durumu görünüyor veya başka bir deyişle iki kuşak bir arada bulunuyor ve aile bağlarını koparmıyorlar. 2012 yılında Exeter Üniversitesi&#8217;nden Emma Foster ve ekibi,  katil balinalarda annenin -veya ninenin- sürüde kalmasının çocukları ve torunlarının hayatta kalma olasılığını artırdığını ortaya koydu. Yani menopoza girerek doğurganlığını yitirse de, hayatta kalarak genlerini yaymak konusunda daha başarılı bir girişimde bulunmuş olduğunu. Sayılar ise oldukça kayda değer: Annesi hayatta olan 30 yaşından büyük erkek balinaların olmayanlara göre yaşama şansı 14 kat daha fazla! 30 yaşından genç erkek yavruların annelerinin ölümünü takip eden yıl ölme olasılıkları 3 kat artarken, 30 yaşından büyük erkek balinalar için bu olasılık 8 kat artıyor. Lakin dişi yavrular annelerinin ölümünden erkekler kadar etkilenmiyor. Zira dişilerin yavruları sürüde kalıyor (baba çekip gidiyor ve bu yavrular kıt kaynakları anneyle, nineyle bölüşüyorlar), erkeklerin yavruları ise başka bir sürüde büyüyorlar (baba bakımı olmadığından, başka bir sürüde anne tarafından büyütülüyor). Bu durum, nine için erkek yavruların daha kıymetli olmasına, onları desteklemenin daha verimli olmasına neden oluyor. Sonuç Kadın menopozuyla ilgili Işıl Arıcan&#8217;ın kaynaklarda da yer alan nefis çevirisini okuduğum gün, &#8220;öksüz&#8221; sıfatının da anlamını çok iyi bir şekilde kavradığım gündür. Zira Ök, eski türkçede, akıl ve zekâ demektir&#8230; Sizce de yazı boyunca anlattığım teoriyi çok iyi ifade etmiyor mu? Kaynaklar: (1) Diamond, Jared. Seks Neden Keyiflidir? Çev. Sinem Gül. İstanbul: Varlık, 2011 (2) Yong, Ed. &#8220;Yardımcı Nineler ve Menopozdaki Katil Balinalar&#8220;, Açık Bilim. Çev. Işıl Arıcan. Ekim, 2012.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tevfikuyar/menopozun-islevi">Menopoz gerekli midir?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İnsan, pek çok bakımdan tuhaf bir varlık. Bazı açılardan memeliler arasındaki durumu son derece ilginç ve sıradışı. Bunlardan biri, babanın çocuk bakımında yüklendiği büyük rol; diğeri ise kadınlardaki menopoz. Jared Diamond bu özellikleriyle insanın diğer memelilerle karşılaştırıldığında oldukça &#8220;sapkın&#8221; bir tür olarak değerlendirilebileceğini düşünüyor. Gene eğilimin epey dışında çünkü&#8230;</p>
<p>Esasında bu durum insan yavrusunun özellikleri göz önüne alındığında son derece olağan. Zira insan, alet kullanmaya bağımlı bir tür. Herhangi başka bir memeli yavrusu daha doğduğunda pek çok şeyi becerebilir ve kısa sürede kendi yiyeceğini bulmaya başlayabilirken, insan yavrusu için bu süre oldukça uzundur. Hele ki yiyeceğini toplamak için ihtiyaç duyduğu alet edevatı kullanabilmesi için gerekli fiziksel ve zihinsel gelişim yıllarını alır. Bu da iki ebeveyn tarafından büyütülmesini zorunlu kılar (Belki de bu nedenle Bertrand Russel, devlet bakımının artması ile tek ebeveynli ailelerin sayısının çoğalması arasındaki ilişkiye dikkat çeker).</p>
<p>Belki de insan yavrusunun bu özel durumu &#8220;menopoz&#8221; olgusunu da ortaya çıkarmıştır, diye düşünüyor evrimsel biyologlar. Sebeplerini de bu yazı sonunda açıklamış olacağım. Lakin ilk etapta insanın aklına yine de şu soru takılıyor: Neden sadece kadın? Niçin erkekler neredeyse ömürlerinin sonuna dek üreme yetisine sahipken, kadınlar için durum böyle değil ve belli bir yaştan sonra doğurganlıklarını kaybediyorlar?</p>
<p>Bu konudaki teorilerden birisi, esasında insanların da diğer hayvanlar gibi ancak ömürlerinin sonunda üreme yeteneklerini kaybettiklerini, lakin insan ömrü uzadıkça dişi üreme sisteminin buna uyum sağlayamadığı yönünde bir teori. Başka bir deyişle: Ezelden kimse menopoza girecek kadar hayatta kalmıyordu zaten&#8230; Bu durum değişti ve kadınlar ayak uyduramadı&#8230; Niçin erkeklerin uyum sağlayıp, kadınların uyum sağlayamadığı kısmını boş bırakan bu teori, büyük ölçüde kabul görmüyor. Ki zaten bu teori kemik yaşı tahminlerine dayandığı için biraz prim yapsa da, hâlâ ortalama ömür beklentisi oldukça düşük olan bazı kabilelerde menopozun var olduğunun görülmesi teoriyi çürütmüş sayılıyor.</p>
<p>Bir başka teori ise kadınların doğduklarında zaten sınırlı sayıda yumurtayla dünyaya geldikleri fikrine dayanıyor. Her adet çevriminde bu yumurtaların sayısı azalıyor ve nihayetinde bitiyor&#8230; O halde menopozun özel bir nedenini araştırmaya ne gerek var? Lakin bu tezin anti-tezi var: Yumurta sayısının sınırlılığının diğer hayvanlar için de geçerli olmasına rağmen bunun bir ömür yetmesi mümkünken, insanda değil&#8230; O halde insan menopozu hala açıklamaya muhtaçtır.</p>
<p><strong>Esas teori</strong></p>
<p>Son derece geçerli olan -ve kabul edilen- teori ise şu (bunu biraz daha detaylı anlatacağım):</p>
<p>Yumurta üretmek ve doğurmak, büyük bir yatırımdır. Hem kadınların bedenini yıpratması açısından, hem de sarf edilen biyolojik enerji bakımından. Esasında bu enerjinin büyük kısmını, zamana karşı yıpranmalarımızı onarmaya kullanıyoruz. Yıpranma her daim devam ediyor. Onarım yeteneğimiz ise yaşla birlikte azalıyor.</p>
<p>İşte nasıl ki gün gelip de elektronik bir cihazımız çok eskiyip bozulduğunda, yenisini alıp eskisini çöpe atmak daha mantıklı geliyorsa, bedenimiz için de aynısı geçerlidir. Lakin mantık ters çalışır, zira &#8220;eskisini&#8221;, yani kendimizi çöpe atmak, hayatta kalmaya yönelik diğer tüm eğilimlerimizle terstir. O halde &#8220;yenisini yapmaktan vazgeçmek&#8221; daha olağan olacaktır. Başka bir deyişle, bir kadının onarıma ayırması gereken yatırım onun için daha önemli olduğundan, bebek yapmak yerine hayatta kalmayı tercih edecektir.</p>
<p>İnsan, ömrü oldukça uzun bir memelidir. Diğer memelilerden çoğunun ömürleri kısadır. Kısadır, çünkü neredeyse onarıma hiç yatırım yapmazlar. Ömrü pek kısa olan hayvanların üremek -ve genlerini yaymak- için pek az zamanları vardır: Bu yüzden de hem sık doğururlar, hem de tek seferde birden çok yavru&#8230; İşte doğanın getir-götür hesabı: Uzun yıllar yaşayan, tek seferde genelde sadece bir yavru doğuran, üstelik bunu 9 aylık bir gebelik sonrasında gerçekleştiren insan için &#8220;doğurmak&#8221; son derece maliyetlidir.</p>
<p>Veeeee bir noktadan sonra yeni çocuk doğurarak iyice yıpranmak yerine, HAYATTA DAHA UZUN SÜRE KALARAK zaten az sayıda ve büyük zahmetlerle doğurulmuş bir çocuğa çok daha iyi bakım sağlamak mantıklı hale geliverir.</p>
<p>Bu da bize &#8220;neden erkek değil de kadın&#8221; sorusunun yanıtını da veriyor. Çünkü bir erkeğin doğum için yaptığı yatırım sadece bir sperm üretmekten ibarettir. Kadınlarsa doğumun tüm yükünü ve zahmetini çekerek, bir de maddi olarak &#8220;canlarından bir parça&#8221; ortaya çıkarırlar.</p>
<p><strong>Nineler işe yarıyor mu?</strong></p>
<p>Şu halde bu teorinin dayandığı hipotez geçerliyse, kadınların uzun yaşamalarının gerçekten de çocukların hayatta kalmasına bir katkısı olması gerekir. Yani doğurganlığını yitirdiği için daha uzun yaşayan bir kadının çocuklarının hayatta kalma şanslarının daha çok artmasını bekleriz değil mi?</p>
<p>Öncelikle mantık zaten bize şunu söylüyor: Daha bir ay önce doğmuş çocuğu bir yaşına basmamışken tekrar doğuran bir kadın, son çocuğunu bir miktar tehlikeye atmış olur (Günümüz şartlarında değil, avcı toplayıcı dönemimizdeki şartları dikkate alın: Vahşi hayvanlar, yiyecek kıtlığı, emzirme gerekliliği vb&#8230;). Ancak bu gerçeğe sadece mantıkla ulaşmak mümkün değil. Gözlem de gerek&#8230;</p>
<p>Bazı toplumlar için, özellikle geniş ailelerde, evdeki büyük kadının önemi barizdir. Çevremizde gözlemlemediysek, daha eski toplumları anlatan filmlerde izlemediysek dahi, sadece Marquez&#8217;in &#8220;Yüzyıllık Yalnızlık&#8221; romanını okumak bile, bize nine varlığı ve denetiminin hayatta kalma olasılığını nasıl artırdığı hakkında bir fikir verir. Yeter mi? Yetmez&#8230; Daha sağlam gözlemler, nitelikli veriler gerek.</p>
<p><strong>Katil balinalar</strong></p>
<p>İnsanlara benzer bir şekilde menopoz geçiren ve dişi bireylerin hayatlarının kaydadeğer kısmını menopoz sonrasında yaşayan başka canlı türleri de var. Kara balinaları ve katil balinalar.</p>
<p>Katil balinalar, 30-40 yaşlarında menopoze girerek doğurganlıklarını yitiriyorlar ama 90 yaşına kadar yaşayabiliyorlar. Üstelik yaşlandıktan sonra da sürüde varlıklarını sürdürerek, her bakımdan bizlere benzer bir menopoz ve yaşam profili gösteriyorlar. Yani katil balinalarda da &#8220;geniş aile&#8221; durumu görünüyor veya başka bir deyişle iki kuşak bir arada bulunuyor ve aile bağlarını koparmıyorlar.</p>
<p>2012 yılında Exeter Üniversitesi&#8217;nden Emma Foster ve ekibi,  katil balinalarda annenin -veya ninenin- sürüde kalmasının çocukları ve torunlarının hayatta kalma olasılığını artırdığını ortaya koydu. Yani menopoza girerek doğurganlığını yitirse de, hayatta kalarak genlerini yaymak konusunda daha başarılı bir girişimde bulunmuş olduğunu. Sayılar ise oldukça kayda değer: Annesi hayatta olan 30 yaşından büyük erkek balinaların olmayanlara göre yaşama şansı 14 kat daha fazla! 30 yaşından genç erkek yavruların annelerinin ölümünü takip eden yıl ölme olasılıkları 3 kat artarken, 30 yaşından büyük erkek balinalar için bu olasılık 8 kat artıyor. Lakin dişi yavrular annelerinin ölümünden erkekler kadar etkilenmiyor. Zira dişilerin yavruları sürüde kalıyor (baba çekip gidiyor ve bu yavrular kıt kaynakları anneyle, nineyle bölüşüyorlar), erkeklerin yavruları ise başka bir sürüde büyüyorlar (baba bakımı olmadığından, başka bir sürüde anne tarafından büyütülüyor). Bu durum, nine için erkek yavruların daha kıymetli olmasına, onları desteklemenin daha verimli olmasına neden oluyor.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Kadın menopozuyla ilgili Işıl Arıcan&#8217;ın kaynaklarda da yer alan nefis çevirisini okuduğum gün, &#8220;öksüz&#8221; sıfatının da anlamını çok iyi bir şekilde kavradığım gündür. Zira <em>Ök</em>, eski türkçede, akıl ve zekâ demektir&#8230;</p>
<p>Sizce de yazı boyunca anlattığım teoriyi çok iyi ifade etmiyor mu?</p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<p>(1) Diamond, Jared. <em>Seks Neden Keyiflidir?</em> Çev. Sinem Gül. İstanbul: Varlık, 2011<br />
(2) Yong, Ed. &#8220;<a href="http://www.acikbilim.com/2012/10/ceviri/yardimci-nineler-ve-menopozdaki-katil-balinalar.html">Yardımcı Nineler ve Menopozdaki Katil Balinalar</a>&#8220;, <em>Açık Bilim. </em>Çev. Işıl Arıcan. Ekim, 2012.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tevfikuyar/menopozun-islevi">Menopoz gerekli midir?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">3946</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Kadınlar insandır, erkekler insanoğlu&#8230;</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tevfikuyar/kadinlar-insandir-erkekler-insanoglu</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tevfik Uyar]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 29 Jun 2016 20:29:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tevfik Uyar]]></category>
		<category><![CDATA[evrimsel antropoloji]]></category>
		<category><![CDATA[evrimsel biyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[genetik]]></category>
		<category><![CDATA[neşet ertaş]]></category>
		<category><![CDATA[xxx]]></category>
		<category><![CDATA[xxy]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=2964</guid>

					<description><![CDATA[<p>Eylül&#8217;de Bozkırın Tezenesi Neşet Usta aramızdan ayrılalı dört yıl olacak. Neşet Ertaş&#8217;ı sevmeyen, saymayan yoktur herhalde. Pek az insan herkesin saygı ve sevgisine mazhar olmuştur. Şüphesiz bu vasfı iyiliğinden, gönül kırmaktan korkmasından, daha da önemlisi tüm canlılara, insanlara olan saygısından ileri gelmektedir. Saygı duyan, saygı görür. Sevgi veren de sevgi&#8230; Şimdi nereden icap etti diye merak edenler vardır. Açıklayayım: Jared Diamond&#8217;ın &#8220;Seks Neden Keyiflidir&#8221; adlı kitabını okuyorum şu sıralar. Yeni tercüme edilen &#8220;Düne Kadar Dünya&#8221; adlı kitabına başlamadan evvel, ne zamandır kitaplığımda bekleyen kitabını bir bitireyim dedim. Başlığı biraz popülist olsun diye herhalde, böyle seçilmiş olsa da, içerik evrimsel biyolojiyle ilgili. Okuduğum kısmına kadar hem çok keyif aldım, hem de çok şey öğrendim. Diamond kitabın bir yerinde şöyle bir cümle sarf ediyor: &#8220;Kadınlık normal insan durumu ve erkeklik daha çok kadın üretmek uğruna -ne yazık ki hoşgörülmesi gereken- patolojik bir sapma olarak görülebilir.&#8221; Bu cümle Neşet Ertaş&#8217;ın daha evvel duyduğum ve ne kast etmiş olabileceğini uzun uzun düşündüğüm &#8220;Kadınlar insandır, erkekler insanoğlu&#8230;&#8221; deyişine çok benziyordu. Hatta neredeyse birebir aynısı olduğunu iddia edebilirim. Diamond&#8217;un bunu söylemesinin arkasında yatan neden, cinsiyet kromozomları olan X ve Y&#8217;nin cinsiyet gelişimine katkısıdır. Bildiğiniz üzere kadınlarda 2 adet X kromozomu (XX), erkeklerde ise birer adet X ve Y kromozomu (XY) bulunur. Genetik anomaliler olan XXY&#8217;ler fizyolojik olarak erkeğe (klinefelter sendromu), XXX&#8217;ler ise kadına benzer (süperdişi sendromu). X kromozomu büyük ölçüde cinsiyetle ilgisiz özelliklerimizi belirlerken, Y kromozomu erkeklere has bir takım özellikler taşır. Gonatın yedinci haftadan itibaren erkek cinsel organına dönüşmesi Y kromozomu kaynaklıdır. Başka bir deyişle, işin içinde Y kromozomu yoksa, bir canlının &#8220;varsayılan&#8221; cinsiyeti kadındır. Rahmetli Neşet Ertaş elbette bu düşüncesine biyolojik verilerden yola çıkarak ulaşmamıştır, ancak özellike memeli türlerin devamı için esas yükün dişilerde olduğunu, erkeklerin sadece üreme vasfına sahip olduğunu ve ataerkil bir toplumun sadece kültür kaynaklı olduğu gerçeğini anlamış olmalı. Unutmamalı ki Neşet Ertaş, bizler gibi şehirlerde sıkışmış değildi. Hatta hayatını incelerseniz göçler yüzünden köyden köye göçtüğünü, yine mesleği nedeniyle devamlı olarak yürüyerek gezdiğini okursunuz. Onlarca, yüzlerce türün nasıl ürediği, nasıl beslendiği, sosyal örgütlenmelerinin ne şekilde geliştiğini gözlemlemiştir herhalde. Bunca gözlem, ona farkında olmasa da bu konuda bir içgörü katmış olmalı. Ne de olsa bilim de gözlemle başlıyor ve evrimle kültür arasında ise çok sıkı bir bağ var. Ve belki de bu yazının hemen girişinde bahsettiğim o insancıl vasıflarını da aynı gözlemler sağlamış olmalı. Birkaç günlük doğa gözlemi bile, çevresini iyi izlemeyi bilen birine insanın Dünya&#8217;nın patronu değil, bir başka işçisi olduğunu anlatacaktır. Zira iyi kötü hepimiz yaşayıp gidiyoruz. Hayat çok kısa. Evrense çok büyük. Muhtemelen evren tarihinde kısacık bir an, evren mekânında küçücük bir noktayız. Birbirimizi üzmek, birilerine acı çektirmek, bombalı eylemlerle insanları öldürmek ve kendi yarattığımız ideolojik,sosyal, dini kavramlarla bu acıyı, şiddeti meşrulaştırmak için fazlasıyla &#8220;saçma&#8221; bir pozisyondayız aslında. Yani demem o ki, en nihayetinde X&#8217;ler ve Y&#8217;ler aracılığıyla nesilden nesile üreyip giden, bir başka üyesiyiz canlılar topluluğunun. Ne bizlerin başka bir türe, ne bir kültürün başka bir kültüre nazaran bir üstünlüğü yok. Hepsi zihnimizde inşa ettiğimiz kavramlardan ibaret.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tevfikuyar/kadinlar-insandir-erkekler-insanoglu">Kadınlar insandır, erkekler insanoğlu&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Eylül&#8217;de Bozkırın Tezenesi Neşet Usta aramızdan ayrılalı dört yıl olacak. Neşet Ertaş&#8217;ı sevmeyen, saymayan yoktur herhalde. Pek az insan herkesin saygı ve sevgisine mazhar olmuştur. Şüphesiz bu vasfı iyiliğinden, gönül kırmaktan korkmasından, daha da önemlisi tüm canlılara, insanlara olan saygısından ileri gelmektedir. Saygı duyan, saygı görür. Sevgi veren de sevgi&#8230;</p>
<p>Şimdi nereden icap etti diye merak edenler vardır. Açıklayayım:</p>
<p>Jared Diamond&#8217;ın &#8220;Seks Neden Keyiflidir&#8221; adlı kitabını okuyorum şu sıralar. Yeni tercüme edilen &#8220;Düne Kadar Dünya&#8221; adlı kitabına başlamadan evvel, ne zamandır kitaplığımda bekleyen kitabını bir bitireyim dedim. Başlığı biraz popülist olsun diye herhalde, böyle seçilmiş olsa da, içerik evrimsel biyolojiyle ilgili. Okuduğum kısmına kadar hem çok keyif aldım, hem de çok şey öğrendim.</p>
<p>Diamond kitabın bir yerinde şöyle bir cümle sarf ediyor:</p>
<p>&#8220;Kadınlık normal insan durumu ve erkeklik daha çok kadın üretmek uğruna -ne yazık ki hoşgörülmesi gereken- patolojik bir sapma olarak görülebilir.&#8221;</p>
<p>Bu cümle Neşet Ertaş&#8217;ın daha evvel duyduğum ve ne kast etmiş olabileceğini uzun uzun düşündüğüm &#8220;Kadınlar insandır, erkekler insanoğlu&#8230;&#8221; deyişine çok benziyordu. Hatta neredeyse birebir aynısı olduğunu iddia edebilirim.</p>
<p>Diamond&#8217;un bunu söylemesinin arkasında yatan neden, cinsiyet kromozomları olan X ve Y&#8217;nin cinsiyet gelişimine katkısıdır. Bildiğiniz üzere kadınlarda 2 adet X kromozomu (XX), erkeklerde ise birer adet X ve Y kromozomu (XY) bulunur. Genetik anomaliler olan XXY&#8217;ler fizyolojik olarak erkeğe (klinefelter sendromu), XXX&#8217;ler ise kadına benzer (süperdişi sendromu).</p>
<p>X kromozomu büyük ölçüde cinsiyetle ilgisiz özelliklerimizi belirlerken, Y kromozomu erkeklere has bir takım özellikler taşır. Gonatın yedinci haftadan itibaren erkek cinsel organına dönüşmesi Y kromozomu kaynaklıdır. Başka bir deyişle, işin içinde Y kromozomu yoksa, bir canlının &#8220;varsayılan&#8221; cinsiyeti kadındır.</p>
<p>Rahmetli Neşet Ertaş elbette bu düşüncesine biyolojik verilerden yola çıkarak ulaşmamıştır, ancak özellike memeli türlerin devamı için esas yükün dişilerde olduğunu, erkeklerin sadece üreme vasfına sahip olduğunu ve ataerkil bir toplumun sadece kültür kaynaklı olduğu gerçeğini anlamış olmalı.</p>
<p>Unutmamalı ki Neşet Ertaş, bizler gibi şehirlerde sıkışmış değildi. Hatta hayatını incelerseniz göçler yüzünden köyden köye göçtüğünü, yine mesleği nedeniyle devamlı olarak yürüyerek gezdiğini okursunuz. Onlarca, yüzlerce türün nasıl ürediği, nasıl beslendiği, sosyal örgütlenmelerinin ne şekilde geliştiğini gözlemlemiştir herhalde. Bunca gözlem, ona farkında olmasa da bu konuda bir içgörü katmış olmalı. Ne de olsa bilim de gözlemle başlıyor ve evrimle kültür arasında ise çok sıkı bir bağ var.</p>
<p>Ve belki de bu yazının hemen girişinde bahsettiğim o insancıl vasıflarını da aynı gözlemler sağlamış olmalı.</p>
<p>Birkaç günlük doğa gözlemi bile, çevresini iyi izlemeyi bilen birine insanın Dünya&#8217;nın patronu değil, bir başka işçisi olduğunu anlatacaktır. Zira iyi kötü hepimiz yaşayıp gidiyoruz. Hayat çok kısa. Evrense çok büyük. Muhtemelen evren tarihinde kısacık bir an, evren mekânında küçücük bir noktayız. Birbirimizi üzmek, birilerine acı çektirmek, bombalı eylemlerle insanları öldürmek ve kendi yarattığımız ideolojik,sosyal, dini kavramlarla bu acıyı, şiddeti meşrulaştırmak için fazlasıyla &#8220;saçma&#8221; bir pozisyondayız aslında.</p>
<p>Yani demem o ki, en nihayetinde X&#8217;ler ve Y&#8217;ler aracılığıyla nesilden nesile üreyip giden, bir başka üyesiyiz canlılar topluluğunun. Ne bizlerin başka bir türe, ne bir kültürün başka bir kültüre nazaran bir üstünlüğü yok.</p>
<p>Hepsi zihnimizde inşa ettiğimiz kavramlardan ibaret.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tevfikuyar/kadinlar-insandir-erkekler-insanoglu">Kadınlar insandır, erkekler insanoğlu&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">2964</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
