<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>halk arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/halk/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/halk</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Tue, 28 Mar 2023 07:51:03 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Depremler&#8230; Bir millet sevgisi ve uygarlık sınavı!</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/depremler-bir-millet-sevgisi-ve-uygarlik-sinavi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Doğan Kuban]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 20 Mar 2023 14:53:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Doğan Kuban]]></category>
		<category><![CDATA[belediye]]></category>
		<category><![CDATA[büyük istanbul depremi]]></category>
		<category><![CDATA[çocuklar]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[emniyet]]></category>
		<category><![CDATA[felaket]]></category>
		<category><![CDATA[halk]]></category>
		<category><![CDATA[hijyen]]></category>
		<category><![CDATA[hükümet]]></category>
		<category><![CDATA[iklim değişikliği]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[kuzey anadolu fay hattı]]></category>
		<category><![CDATA[millet]]></category>
		<category><![CDATA[millet sevgisi]]></category>
		<category><![CDATA[sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[uygarlık]]></category>
		<category><![CDATA[uygarlık sınavı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29159</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir deprem, bütün ülkeyi dize getirebilir. Türkiye, adına layık bir davranışta bulunacaksa bunun zamanı geldi ve geçiyor. Hazırlıklarını yapabilir ve yapması gerekir. Bu bir uygarlık sınavıdır. Geçenlerde bir gün süren bir elektrik kesintisi oldu. Elektriğin bütün yaşamımızı kontrol ettiğini, aydınlanma, ısınma, gökdelenlerin asansörlerini, hastanelerin ameliyathanelerini, klimaları besleyenin elektrik olduğunu ve ufak bir arızanın bir günde ancak tamir edildiğini düşünerek, bir depremden sonra kesildiği zaman kent yaşamının nasıl krize gireceğini düşündüm ve küçük bir düşünce şoku geçirdim. İstanbul hiçbir büyük krizi atlatabilecek sağlam bir alt yapı sistemine sahip olmamıştır. İnsan, geleceğini düşünen hayvandır. Düşünemiyorsa, hem gelecekten şüphe edebilirsiniz hem de insandan. İstanbul’un tarihi deprem dolu ve yıllardır büyük bir deprem bekleniyor. İnşaat, hem müteahhitlere, hem köylerden kentlere tırmanmış köylülere para getirir. Fakat ekonomiye pozitif katkıda bulunmaz. Oysa ülkede abartılı para kazanmanın tek yoludur. Sel dolayısıyla Ordu karayolunun halini görünce daha depremi tatmamış, gökdelenlerin bir eli yağda bir eli balda olan müteahhitlerinin arasında yol yapanlar olup olmadığını düşündüm. Bir an mutsuz oldum. Halk ne yapacak? Sorun benim durumdan memnun olmam değil. Depremin yaratacağı sorunların hedefi olan halk. Bu, zamanı bilinmeyen kesin olasılığa karşı sistematik olarak devlet ve belediyeler tarafından gerekli plan ve kuralların özel programlarla halka iletilmesi gerekli. İstanbul’un başına gelen afetlere karşı şimdiden halkın hazırlanması sağlanmalı. Bunlara değişik nitelikte eklenecek başka sorunlar var. Depremzedelerin yaşamını zehir edecekler. En başta TL ve Dolar paritesi bir ekonomik depremdir. Bir de bunlara iklim değişikliğinin neden olacağı susuzluğu ve kuraklığı da eklerseniz, cehennemi hayal edebilirsiniz. Bugün Ordu’daki sel felaketi, yol yapan camgöz müttehitler ve cahil paragöz mühendis, mimarların halkın başına nasıl dertler açabileceklerini gösteriyor. Bir sorumlu da çıkıp yeterli araştırma yapılmadan bu sahil yollarının deprem veya sel ile altlarının oyulabileceğini anlatmıyor, halkı uyarmıyor. Okumamış ve okumayan Türk halkı kendiliğinden tedbir alamaz. Kaldı ki bunu yapmak için parası da yok. Eğer devlet kurumları halka değer veriyorlarsa, milyonlarca insanın bir depremden sonra aç, susuz, ışıksız, barınaksız, doktorsuz ve eczanesiz bırakmamak için onlara ne yapacaklarını depremden önce, anlatan bilgileri (tabii kendilerine de!) yazılı olarak iletilmeli. Kentin her bölgesinde bir deprem başvuru merkezi olmalı, belediyeler inşaat yapmadan önce vatandaşın yaşamını düşünmeleri gerektiğini artık öğrenmeliler. Halkın felakete hazırlanması Eğer Türkiye’nin içinde bulunduğu koşulları düşünürseniz, zaten pahalılıktan bütçesi daralmış milyonların, hiç olmazsa geleceklerini emniyet altına almaya başlamaları gerek. Şu anda İstanbul’da deprem nedeniyle doktor ve başka ihtiyacı olacak yüzbinlerce çocuk var. Başka bir deyişle, çocuğu olan milyonlarca insanın, çocuğunun emniyetinin devlet tarafından sağlandığını görmesi gerek. Duvarlara çiçek, yeni sahil yolları, kıyılara inşaattan önce, halkın yakında başına gelecek felaketlere hazır olması gerek. Depremde insanların toplanabilecekleri açık alanların gerekli olduğu çok kez söylendi. Depremzedeleri, deprem anında karşılayacak istasyonlar gerek, bu istasyonlar ihtiyacı olanlara ekmek, ilaç gibi şeyleri de dağıtabilirler. Depremde bozulan yollar, geçitler, tarihi yapılar ya da yoğun yerleşme bölgelerinde bir takım yıkıntı ve çöplerin toplanması önemli bir sorundur. Sağlık bakımından bu önemli bir risktir. Kesilecek elektrik ve su, sorunlara daha şimdiden tedbir alınmasını gerektiriyor. Bunu yapacak para belediyelerde olmayabilir. O zaman devlet buna hazır olmalıdır. Bunun şimdiden hazır olması gerek. Deprem her an gelebilir. Bu durum on binlerce insanın hayatına mal olabilir. Devlet bunu yapmak zorundadır. Partilerin sorumlulukları Peki bunları sağlamak için mevcut partilerin bir sorumlulukları yok mu? Partiler seçim alanlarında zar atıyorlar, toplanan halka söylenecek bir sözleri yok mu? Böyle sorunları sadece ben düşünmüyorum. Pek çok insan endişe içinde. Peki bu partililerin ya da tarafsızların söyleyecek bir lafı yok mu? Bunların ağzından deprem tehlikesine karşı bir kelime işittiniz mi? Bir İstanbul depremi on binlerce insanın yaşamını aldığı zaman, partiler yine oy pusulası kavgası mı yapacaklar? Bizde demokrasi seçime indirgenmiş. Halka gelecek hakkında hiçbir bilgi verilmiyor. Ya da ara sıra sanayi, kent planlama, çevre koruma sorunları ortaya konuyor, fakat dile getirildiği zaman bunların toplumla olan sürekli ilişkisi kimsenin aklına gelmiyor. Olası bir depreme karşı önlem alamayanlar dünyayı kavuran ikinci doğal tehlikeyi de hafife alıyorlar. İklim değişikliği henüz söylemlerine girmedi. Oysa şimdi tehlike altında olan bir kuzey yarımküre var. Bunu öncelikli düşünenlerin bilim insanları sonra hükümetler olması gerekir. Bunun da zamanı çoktan gelmiştir. Hollanda hükümeti çok uzun yıllar önce deniz suyunun yüksekliğinin artması tehlikesi karşısında ülkeyi koruyan duvarların her yıl biraz daha yükseltilmesi için bir vergi koymuştu. Kısacası iklim değişikliği çok ciddi bir yaşam tehdidi oldu. İnsanların, çok yakın gelecekte sıcak ve kuraklığın pençesine ve umutsuz durumlara düşeceğini geçen yıllardan bu yana biliyoruz. Bugün bile görülmemiş sıcaklar var. Bu durum benim gibi uzun yaşamış insanlar için sonun yakın veya bir iki yıl sonra olması açısından belki bir önem taşımaz. Ama toplum hep gençtir. Her şeyin onları düşünmesi ve onlar için yapılması, en az gelişmiş ülkede bile birinci sorumluluktur. Bu bir uygarlık sınavıdır Sevgili okurlar, Türkiye, adına layık bir davranışta bulunacaksa bunun zamanı geldi ve geçiyor. Yukarıda ana hatlarını söylediğim hazırlığı yapabilir ve yapması gerekir. Bu bir uygarlık sınavıdır. İstanbul’u vuran bir deprem, bütün ülkeyi dize getirebilir. Türkiye’de başka türlü depremler de var, mesela yukarıda sözünü ettiğimiz doların yükselişi. Ama domates 10 liraya çıkarsa buna karşı çıkacak milyonlarca insan olacak. Peki Türkiye’de başka deprem var mı? Öğretim depremi var. Yüksek öğretim giriş sınavları bu konuyu toplum için ölümcül bir önemle ortaya koydu. Çünkü bu sonuç ülkenin sanayileşme şansını yitirebileceğini gösteriyor. Bu durum, elini sadakaya açmış bir ülke vizyonudur. Osmanlıların Düyûn-u Umûmiye’si vardı. ABD’nin de IMF gibi borç veren kurumları var. Ve para verdikleri zaman o ülkenin boynuna zincir takıp dolaştırıyorlar. Rönesans’ın kanlı savaş ortamında o dönemin yazarları ve filozofları Machiavelli’den başlayarak devlet, egemen ve halk arasındaki ilişkileri tartışmaya başlamışlardı. 16 ve 17. yüzyıllarda bu sorun henüz çözülmemişti. Hobbes, egemen mevkiye gelen insanın muhakkak iyi olacağını düşünüyordu. Bu konuda tartışmalar ve pratikler yüz yıllarca sürdükten sonra egemenin, Hobbes’dan kalan sevecen, özverili olacağı inancı artık kabul edilmiyor. Bizler, deprem sorununda başlayıp, egemenlik sorununa kadar var olan kurumsal ve düşünsel ilişkilerin her zaman var olduğunu gösteren tarihi verileri yok sayamayız. Doğan Kuban Doğan Kuban&#8216;ın anısına saygıyla. Bu yazı HBT&#8217;nin 126. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/depremler-bir-millet-sevgisi-ve-uygarlik-sinavi">Depremler&#8230; Bir millet sevgisi ve uygarlık sınavı!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir deprem, bütün ülkeyi dize getirebilir. Türkiye, adına layık bir davranışta bulunacaksa bunun zamanı geldi ve geçiyor. Hazırlıklarını yapabilir ve yapması gerekir. Bu bir uygarlık sınavıdır.</p>
<p>Geçenlerde bir gün süren bir elektrik kesintisi oldu. Elektriğin bütün yaşamımızı kontrol ettiğini, aydınlanma, ısınma, gökdelenlerin asansörlerini, hastanelerin ameliyathanelerini, klimaları besleyenin elektrik olduğunu ve ufak bir arızanın bir günde ancak tamir edildiğini düşünerek, bir depremden sonra kesildiği zaman kent yaşamının nasıl krize gireceğini düşündüm ve küçük bir düşünce şoku geçirdim. İstanbul hiçbir büyük krizi atlatabilecek sağlam bir alt yapı sistemine sahip olmamıştır.</p>
<p>İnsan, geleceğini düşünen hayvandır. Düşünemiyorsa, hem gelecekten şüphe edebilirsiniz hem de insandan. İstanbul’un tarihi deprem dolu ve yıllardır büyük bir deprem bekleniyor.</p>
<p>İnşaat, hem müteahhitlere, hem köylerden kentlere tırmanmış köylülere para getirir. Fakat ekonomiye pozitif katkıda bulunmaz. Oysa ülkede abartılı para kazanmanın tek yoludur.</p>
<p>Sel dolayısıyla Ordu karayolunun halini görünce daha depremi tatmamış, gökdelenlerin bir eli yağda bir eli balda olan müteahhitlerinin arasında yol yapanlar olup olmadığını düşündüm. Bir an mutsuz oldum.</p>
<p><strong>Halk ne yapacak?</strong></p>
<p>Sorun benim durumdan memnun olmam değil. Depremin yaratacağı sorunların hedefi olan halk. Bu, zamanı bilinmeyen kesin olasılığa karşı sistematik olarak devlet ve belediyeler tarafından gerekli plan ve kuralların özel programlarla halka iletilmesi gerekli.</p>
<p>İstanbul’un başına gelen afetlere karşı şimdiden halkın hazırlanması sağlanmalı. Bunlara değişik nitelikte eklenecek başka sorunlar var. Depremzedelerin yaşamını zehir edecekler. En başta TL ve Dolar paritesi bir ekonomik depremdir. Bir de bunlara iklim değişikliğinin neden olacağı susuzluğu ve kuraklığı da eklerseniz, cehennemi hayal edebilirsiniz.</p>
<p>Bugün Ordu’daki sel felaketi, yol yapan camgöz müttehitler ve cahil paragöz mühendis, mimarların halkın başına nasıl dertler açabileceklerini gösteriyor.</p>
<p>Bir sorumlu da çıkıp yeterli araştırma yapılmadan bu sahil yollarının deprem veya sel ile altlarının oyulabileceğini anlatmıyor, halkı uyarmıyor. Okumamış ve okumayan Türk halkı kendiliğinden tedbir alamaz. Kaldı ki bunu yapmak için parası da yok.</p>
<p>Eğer devlet kurumları halka değer veriyorlarsa, milyonlarca insanın bir depremden sonra aç, susuz, ışıksız, barınaksız, doktorsuz ve eczanesiz bırakmamak için onlara ne yapacaklarını depremden önce, anlatan bilgileri (tabii kendilerine de!) yazılı olarak iletilmeli. Kentin her bölgesinde bir deprem başvuru merkezi olmalı, belediyeler inşaat yapmadan önce vatandaşın yaşamını düşünmeleri gerektiğini artık öğrenmeliler.</p>
<p><strong>Halkın felakete hazırlanması</strong></p>
<p>Eğer Türkiye’nin içinde bulunduğu koşulları düşünürseniz, zaten pahalılıktan bütçesi daralmış milyonların, hiç olmazsa geleceklerini emniyet altına almaya başlamaları gerek. <strong>Şu anda İstanbul’da deprem nedeniyle doktor ve başka ihtiyacı olacak yüzbinlerce çocuk var. Başka bir deyişle, çocuğu olan milyonlarca insanın, çocuğunun emniyetinin devlet tarafından sağlandığını görmesi gerek.</strong> Duvarlara çiçek, yeni sahil yolları, kıyılara inşaattan önce, halkın yakında başına gelecek felaketlere hazır olması gerek.</p>
<p>Depremde insanların toplanabilecekleri açık alanların gerekli olduğu çok kez söylendi. Depremzedeleri, deprem anında karşılayacak istasyonlar gerek, bu istasyonlar ihtiyacı olanlara ekmek, ilaç gibi şeyleri de dağıtabilirler. Depremde bozulan yollar, geçitler, tarihi yapılar ya da yoğun yerleşme bölgelerinde bir takım yıkıntı ve çöplerin toplanması önemli bir sorundur. Sağlık bakımından bu önemli bir risktir.</p>
<p>Kesilecek elektrik ve su, sorunlara daha şimdiden tedbir alınmasını gerektiriyor. Bunu yapacak para belediyelerde olmayabilir. O zaman devlet buna hazır olmalıdır. Bunun şimdiden hazır olması gerek. Deprem her an gelebilir. Bu durum on binlerce insanın hayatına mal olabilir. Devlet bunu yapmak zorundadır.</p>
<p><strong>Partilerin sorumlulukları</strong></p>
<p>Peki bunları sağlamak için mevcut partilerin bir sorumlulukları yok mu? Partiler seçim alanlarında zar atıyorlar, toplanan halka söylenecek bir sözleri yok mu? Böyle sorunları sadece ben düşünmüyorum. Pek çok insan endişe içinde. Peki bu partililerin ya da tarafsızların söyleyecek bir lafı yok mu? Bunların ağzından deprem tehlikesine karşı bir kelime işittiniz mi? Bir İstanbul depremi on binlerce insanın yaşamını aldığı zaman, partiler yine oy pusulası kavgası mı yapacaklar?</p>
<p>Bizde demokrasi seçime indirgenmiş. Halka gelecek hakkında hiçbir bilgi verilmiyor. Ya da ara sıra sanayi, kent planlama, çevre koruma sorunları ortaya konuyor, fakat dile getirildiği zaman bunların toplumla olan sürekli ilişkisi kimsenin aklına gelmiyor.</p>
<p>Olası bir depreme karşı önlem alamayanlar dünyayı kavuran ikinci doğal tehlikeyi de hafife alıyorlar. İklim değişikliği henüz söylemlerine girmedi. Oysa şimdi tehlike altında olan bir kuzey yarımküre var. Bunu öncelikli düşünenlerin bilim insanları sonra hükümetler olması gerekir. Bunun da zamanı çoktan gelmiştir.</p>
<p>Hollanda hükümeti çok uzun yıllar önce deniz suyunun yüksekliğinin artması tehlikesi karşısında ülkeyi koruyan duvarların her yıl biraz daha yükseltilmesi için bir vergi koymuştu. Kısacası iklim değişikliği çok ciddi bir yaşam tehdidi oldu. İnsanların, çok yakın gelecekte sıcak ve kuraklığın pençesine ve umutsuz durumlara düşeceğini geçen yıllardan bu yana biliyoruz. Bugün bile görülmemiş sıcaklar var.</p>
<p>Bu durum benim gibi uzun yaşamış insanlar için sonun yakın veya bir iki yıl sonra olması açısından belki bir önem taşımaz. Ama toplum hep gençtir. Her şeyin onları düşünmesi ve onlar için yapılması, en az gelişmiş ülkede bile birinci sorumluluktur.</p>
<p><strong>Bu bir uygarlık sınavıdır</strong></p>
<p>Sevgili okurlar, Türkiye, adına layık bir davranışta bulunacaksa bunun zamanı geldi ve geçiyor. Yukarıda ana hatlarını söylediğim hazırlığı yapabilir ve yapması gerekir. Bu bir uygarlık sınavıdır.</p>
<p>İstanbul’u vuran bir deprem, bütün ülkeyi dize getirebilir. Türkiye’de başka türlü depremler de var, mesela yukarıda sözünü ettiğimiz doların yükselişi. Ama domates 10 liraya çıkarsa buna karşı çıkacak milyonlarca insan olacak.</p>
<p>Peki Türkiye’de başka deprem var mı? Öğretim depremi var. Yüksek öğretim giriş sınavları bu konuyu toplum için ölümcül bir önemle ortaya koydu. Çünkü bu sonuç ülkenin sanayileşme şansını yitirebileceğini gösteriyor. Bu durum, elini sadakaya açmış bir ülke vizyonudur. Osmanlıların Düyûn-u Umûmiye’si vardı. ABD’nin de IMF gibi borç veren kurumları var. Ve para verdikleri zaman o ülkenin boynuna zincir takıp dolaştırıyorlar.</p>
<p>Rönesans’ın kanlı savaş ortamında o dönemin yazarları ve filozofları Machiavelli’den başlayarak devlet, egemen ve halk arasındaki ilişkileri tartışmaya başlamışlardı. 16 ve 17. yüzyıllarda bu sorun henüz çözülmemişti. Hobbes, egemen mevkiye gelen insanın muhakkak iyi olacağını düşünüyordu. Bu konuda tartışmalar ve pratikler yüz yıllarca sürdükten sonra egemenin, Hobbes’dan kalan sevecen, özverili olacağı inancı artık kabul edilmiyor.</p>
<p>Bizler, deprem sorununda başlayıp, egemenlik sorununa kadar var olan kurumsal ve düşünsel ilişkilerin her zaman var olduğunu gösteren tarihi verileri yok sayamayız.</p>
<p><strong>Doğan Kuban</strong></p>
<p lang="tr-TR"><strong><em><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/orhan-bursali/bir-buyuk-cumhuriyet-aydinini-yitirdik">Doğan Kuban</a>&#8216;ın anısına saygıyla. Bu yazı HBT&#8217;nin 126. sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/depremler-bir-millet-sevgisi-ve-uygarlik-sinavi">Depremler&#8230; Bir millet sevgisi ve uygarlık sınavı!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29159</post-id>	</item>
		<item>
		<title>İstanbul’da deprem olursa halk nasıl hazırlanmalı</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/istanbulda-deprem-olursa-halk-nasil-hazirlanmali</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Doğan Kuban]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Mar 2023 07:37:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Doğan Kuban]]></category>
		<category><![CDATA[belediye]]></category>
		<category><![CDATA[büyük istanbul depremi]]></category>
		<category><![CDATA[dayanışma]]></category>
		<category><![CDATA[deniz yolu]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[depremzede]]></category>
		<category><![CDATA[fay hattı]]></category>
		<category><![CDATA[halk]]></category>
		<category><![CDATA[hastane]]></category>
		<category><![CDATA[hazırlık]]></category>
		<category><![CDATA[ilk yardım]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[kara yolu]]></category>
		<category><![CDATA[kuzey anadolu fay hattı]]></category>
		<category><![CDATA[marmara]]></category>
		<category><![CDATA[örgütlenme]]></category>
		<category><![CDATA[sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[uygarlık]]></category>
		<category><![CDATA[yollar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29089</guid>

					<description><![CDATA[<p>Depremin ilk haftası ve birkaç gününde halkın önceden örgütlenip kendi kendine yardımcı olması gerekir… Meselenin odak noktasında, insan canı kurtarmak etkinliği vardır. Deniz yolu yaralı ihtiyaç vb.ler için örgütlenmelidir. İstanbul batı dünyasının en kalabalık, en dengesiz kentidir. Halkı da çağdaş uygarlık temsilcisi sayılmıyor. Kaldı ki çağdaşlık hakkında bilgi sahibi olanların sesleri de pek çıkmıyor. Ne var ki ülke nüfusunun ¼’ü bu kentte oturuyor. Ekonominin yarısı burada. Tüketimin yarısından çoğu da burada. Eğer herhangi bir yaşamsal kriz yaşanır ve İstanbul bir süre için, bugünkü işlevlerini yerine getiremezse, Türkiye tümel bir çöküntüye girebilir. Ülkenin, zaten sallantılı ekonomik ve sosyal dengesi yok olabilir. Dünyanın bugünkü durumunda bundan sonra nasıl bir kriz geleceğini ve Türk toplumuna neye mal olacağını hesap etmek olanaksızdır. Kapıda olan bunalımın, iklimsel değişikliğin getireceği kuraklığın, kıtlığın, susuzluğun, korkunun ve kargaşanın, ülkenin dengesini bozmaya neden olması, bütün dünya için öngörülen olasılıklar arasındadır. Fakat doğal olasılıklar arasında en başta Marmara fayında yıllardır bekleyen deprem var. Bir İstanbul depreminin en korkulacak sonucu, ölecek insan sayısından öte, ülke boyutunda ortaya çıkacak ekonomik sarsıntı ve iç güvenlik sorunlarıdır. Bu durum, kent nüfusu az, yapılar küçük boyutlu olduğu zaman, eski yangın ve depremlerde birkaç yüz kişilik kayıplarla atlatılabiliyordu. Fakat suyu, elektriği, ulaşımı, iletişimi kesilmiş 20 milyonluk hazırlıksız ve bilgisiz bir toplumun yeterli örgütlenmemiş belediyelerinin, hatta devletin kolaylıkla üstesinden geleceği bir durum değil. Belediyelerin yapacağı en önemli şey İstanbul halkını bir örgütlenme ve davranış bütünlüğü ile depreme hazırlamaktır. Bu insani bir sorumluluktur. İlk temel sorunlar Sığınma ve sağlık yardımları, beslenme, su, elektrik, ısınma, güvenlik ilk temel sorunlardır. Yollar tıkandığı, binlerce ölü ve yaralı olduğu zaman sadece ulaşım, su ve yiyecek ve yağma sorunları savaşa hazırlanmaktan daha zor bir örgütlenme ister. Çünkü 20 milyon insanı balık istifi gibi bir kente, düzensiz olarak yerleşmiş, ya da sığınmıştır. Sorunun yanıtı ülkeyi ve halkı yarından itibaren deprem hazırlıklarına sistematik olarak başlatmak, halka gerekli uyarıları yapmak, hiç olmazsa bir hafta susuz ve yardımsız kalmamasını sağlamak, sağlık istasyonlarını artırmak ve bunların verimli çalışmalarını sağlayacak tedbirleri almaktır. Yarın bile olabilecek böyle bir tehlike karşısında bu toplumun vurdumduymazlığı akıl durduracak bir fenomendir. Burada halkın ve belediyelerin davranışlarını konu etmek niyetinde değilim. Deprem felaketini daha az zararla atlatmanın yöntemi üzerinde önerilerimi duyurmak istiyorum. Bu akşam bile olabilecek bir doğal felaket bağlamında şimdiye kadar halkın bilgisine ulaşmış bir etkinlik bilinmediği için, akla geldikçe uyku kaçıran bu tehlikeye karşı, halkın kendi kendine örgütlenmesi bağlamında bazı düşüncelerimi dile getirmek istiyorum. Nasıl örgütlenmeli? İstanbul&#8217;da bir deprem olduğu zaman, 600.000 hektarlık kentin her köşesi ve her yapı aynı şekilde etkilenmez. Pek çok yapı ve milyonlarca insan da yarasız beresiz kurtulacaktır. Fakat bu depremden çok etkilenecek bölge ve mahallelerde binlerce yapının yıkılması ve binlerce kişinin ölmesi ve yaralanması da olasıdır. Kentin elektriği, suyu kesilebilir. Ulaşımı ve iletişimi durabilir. En gerekli yerlere araçla ulaşmak olanaksız olabilir. Bu durumlar binlerce yaralının kaybedilmesine neden olabilir. O sıradaki kargaşada belediyenin yardımını beklemek anlamsızdır. Onun için depremin ilk haftası ve birkaç gününde halkın önceden örgütlenip kendi kendine yardımcı olması gerekir. İstanbul toplumu yardımlaşma hissini unutmuş bir toplumdur. Çünkü derlemedir. Bir apartmanda bile daireler arasında anlaşma olmadığını biliyoruz. Fakat ulusal ve doğal bir felaket olduğu zaman, insanların birbirlerine yardıma hazır olmaları kendileri için de gereklidir. Bu konuda belediyeler muhtarlar aracılığı ile, dayanışma merkezleri diyebileceğimiz ve birbirlerine yürüyerek ulaşılacak mesafeler içinde yardımlaşma üniteleri oluşturabilirler. Arazi ve yerleşmenin konumuna göre 5000-10000 m2 alandaki yapılarda oturanlar arasında bir Deprem Dayanışma (DD) grubu kurulabilir. Bu grup depremin hemen sonrasındaki hafta içinde ihtiyacı olanlara aşağıdaki yardımları sağlamalıdır: Dayanışma Grubu ne yapmalı? Su, gıda, sıradan ilaçlar, ağır yaralıları ayakta kalan hastaneler ulaştırma yardımı. İstanbul ağır bir deprem geçirirse bunların hiçbirini 20 milyon insana belediyeler ve devlet ulaştıramaz. Kendini kurtaracak halkın kendisidir. Su herkesin biraz depolama yapması sayesinde en kolay gerçekleştirilebilecek malzemedir. Kışın ısınma her grubun kendi arasında yapacağı bir depolama ile olabilir. Umutsuz durumlarda bazı ısıtılmış yatak odaları yaralı ve hasta olanlar için hazırlanabilir. Burada halkın işbirliği ve yardımlaşma konusunda göstereceği davranışların neye olanak vereceğini söylemek zordur. Bu, yeni kent toplumunun bilmediğimiz yanıdır. Fakat toplum bilinçlendirilebilir. Mahalle içi yardım ve dayanışma örgütlenmesinde yürütücü söz konusu değildir. Fakat dayanışma odaklarının üyesi olan muhtarlar yardımcı olabilirler. Deniz yolu kullanılmalı Depremden sonra en önemli sorun yaralıların hastaneye ulaştırılmasıdır. Her odak çevresinde ilk yardım için yararlı olabilecek doktorlar saptanabilir. İstanbul’un uzun deniz kıyıları bu amaçla motorlarla, İstanbul’un kullanılabilen hastanelerine, kıyıya yakın mahallelerden, yaralı gönderebilirler. Eğer Belediye ve hastane can kurtaranları yaralıyı evinden alamıyorlarsa dayanışma odakları yaralıları, sedye ile, deniz kenarına taşıyabilirler. Denize uzak mahallelerde bu hizmet ancak belediyeler örgütlerse çalışır. Fakat depremde İstanbul’un özellikle Marmara kıyılarının ağırlıklı olarak etkileneceği bilindiğine göre, Anadolu Yakası&#8217;nın bütün bölgelerinden yaralıları, gerektiğinde deniz yolu ile hastanelere ulaştırmak için bir plan yapılması, bu planı oluşturan kara yolları deprem nedeniyle kapandığı zaman, önce onların açılması sağlanmalıdır. Halkı dayanışmaya hazırlamak Deprem olasılığı bilimsel olarak hemen hemen kesin olduğuna göre, buna hazır olmak, belediyelerin başta gelen ödevidir. Bu bir savaş değil, doğal bir olasılıktır. Fakat burada önerilen temel ilke, bu kadar kalabalık ve az bilgili bir toplumun yaşadığı kentte belediyelerin ulaşmayı başaramadıkları noktalarda, halkı, uygar bir dayanışma psikolojisi içinde, dayanışmaya hazırlamaktır. Bunu politik bir sorun olarak görmek, binlerce insanın yaşamı söz konusu olduğu için, Belediye ve hükümet için büyük bir idari ve politik hata olur. Halkın kendi yaşamı için depreme karşı örgütlenmesini sağlamak zorundayız. Bu çalışma yarın başlamalıdır. Kuşkusuz bazı hazırlıklar vardır. Fakat bunlar, yapıların yıkılıp üzerlerine kat eklenmesi türünden etkinlikler değil, insan canı kurtarmak etkinliğidir. Okuyuculara hatırlattığım olasılık ve buna karşı alınacak tedbirler, kuşkusuz uzmanlar tarafından daha ayrıntılı düşünülebilir. Ne var ki toplumun parçası olarak, inşaatla ilgili içeriksiz tartışmalar dışında, böyle bir durumda ne yapacağımızı kimseden öğrenemedik. İstanbul halkının onbinlerce kayıp vermesi, acı verici bir olasılık olarak, kapıda beklememelidir. (2017) Doğan Kuban Doğan Kuban&#8216;ın anısına saygıyla. Bu yazı HBT&#8217;nin 64. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/istanbulda-deprem-olursa-halk-nasil-hazirlanmali">İstanbul’da deprem olursa halk nasıl hazırlanmalı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p lang="tr-TR"><strong><span style="font-size: large;">D</span><span style="font-size: large;">epremin ilk haftası ve birkaç gününde halkın önceden örgütlenip kendi kendine yardımcı olması gerekir</span><span style="font-size: large;">… Meselenin odak noktasında, i</span><span style="font-size: large;">nsan canı kurtarmak etkinliği vardır. Deniz yolu yaralı ihtiyaç vb.ler için örgütlenmelidir. </span></strong></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">İstanbul batı dünyasının en kalabalık, <strong>en dengesiz</strong> kentidir. Halkı da çağdaş uygarlık temsilcisi sayılmıyor. Kaldı ki çağdaşlık hakkında bilgi sahibi olanların sesleri de pek çıkmıyor. Ne var ki ülke nüfusunun ¼’ü bu kentte oturuyor. Ekonominin yarısı burada. Tüketimin yarısından çoğu da burada. Eğer herhangi bir yaşamsal kriz yaşanır ve İstanbul bir süre için, bugünkü işlevlerini yerine getiremezse, Türkiye tümel bir çöküntüye girebilir. Ülkenin, zaten sallantılı ekonomik ve sosyal dengesi yok olabilir. </span></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Dünyanın bugünkü durumunda bundan sonra nasıl bir kriz geleceğini ve Türk toplumuna neye mal olacağını hesap etmek olanaksızdır. </span></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Kapıda olan bunalımın, iklimsel değişikliğin getireceği kuraklığın, kıtlığın, susuzluğun, korkunun ve kargaşanın, ülkenin dengesini bozmaya neden olması, bütün dünya için öngörülen olasılıklar arasındadır. Fakat doğal olasılıklar arasında en başta Marmara fayında yıllardır bekleyen deprem var. </span></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Bir İstanbul depreminin en korkulacak sonucu, ölecek insan sayısından öte, ülke boyutunda ortaya çıkacak ekonomik sarsıntı ve iç güvenlik sorunlarıdır. Bu durum, kent nüfusu az, yapılar küçük boyutlu olduğu zaman, eski yangın ve depremlerde birkaç yüz kişilik kayıplarla atlatılabiliyordu. Fakat suyu, elektriği, ulaşımı, iletişimi kesilmiş 20 milyonluk hazırlıksız ve bilgisiz bir toplumun yeterli örgütlenmemiş belediyelerinin, hatta devletin kolaylıkla üstesinden geleceği bir durum değil. </span></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Belediyelerin yapacağı en önemli şey İstanbul halkını bir örgütlenme ve davranış bütünlüğü ile depreme hazırlamaktır. Bu insani bir sorumluluktur. </span></p>
<p lang="tr-TR"><strong><span style="font-size: large;">İlk temel sorunlar</span></strong></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Sığınma ve sağlık yardımları, beslenme, su, elektrik, ısınma, güvenlik ilk temel sorunlardır. Yollar tıkandığı, binlerce ölü ve yaralı olduğu zaman sadece ulaşım, su ve yiyecek ve yağma sorunları savaşa hazırlanmaktan daha zor bir örgütlenme ister. Çünkü 20 milyon insanı balık istifi gibi bir kente, düzensiz olarak yerleşmiş, ya da sığınmıştır. </span></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Sorunun yanıtı ülkeyi ve halkı yarından itibaren deprem hazırlıklarına sistematik olarak başlatmak, halka gerekli uyarıları yapmak, hiç olmazsa bir hafta susuz ve yardımsız kalmamasını sağlamak, sağlık istasyonlarını artırmak ve bunların verimli çalışmalarını sağlayacak tedbirleri almaktır. Yarın bile olabilecek böyle bir tehlike karşısında bu toplumun vurdumduymazlığı akıl durduracak bir fenomendir.</span></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Burada halkın ve belediyelerin davranışlarını konu etmek niyetinde değilim. </span><strong><span style="font-size: large;">Deprem felaketini daha az zararla atlatmanın yöntemi üzerinde önerilerimi duyurmak </span></strong><span style="font-size: large;">istiyorum. </span></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Bu akşam bile olabilecek bir doğal felaket bağlamında şimdiye kadar halkın bilgisine ulaşmış bir etkinlik bilinmediği için, akla geldikçe uyku kaçıran bu tehlikeye karşı, halkın kendi kendine örgütlenmesi bağlamında bazı düşüncelerimi dile getirmek istiyorum.</span></p>
<p lang="tr-TR"><strong><span style="font-size: large;">Nasıl örgütlenmeli?</span></strong></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">İstanbul&#8217;da bir deprem olduğu zaman, 600.000 hektarlık kentin her köşesi ve her yapı aynı şekilde etkilenmez. Pek çok yapı ve milyonlarca insan da yarasız beresiz kurtulacaktır. Fakat bu depremden çok etkilenecek bölge ve mahallelerde binlerce yapının yıkılması ve binlerce kişinin ölmesi ve yaralanması da olasıdır. </span></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Kentin elektriği, suyu kesilebilir. Ulaşımı ve iletişimi durabilir. En gerekli yerlere araçla ulaşmak olanaksız olabilir. Bu durumlar binlerce yaralının kaybedilmesine neden olabilir. O sıradaki kargaşada belediyenin yardımını beklemek anlamsızdır. Onun için </span><strong><span style="font-size: large;">depremin ilk haftası ve birkaç gününde halkın önceden örgütlenip kendi kendine yardımcı olması gerekir</span><span style="font-size: large;">. </span></strong></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">İstanbul toplumu yardımlaşma hissini unutmuş bir toplumdur. Çünkü derlemedir. Bir apartmanda bile daireler arasında anlaşma olmadığını biliyoruz. Fakat ulusal ve doğal bir felaket olduğu zaman, insanların birbirlerine yardıma hazır olmaları kendileri için de gereklidir.</span></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Bu konuda belediyeler </span><strong><span style="font-size: large;">muhtarlar aracılığı</span></strong><span style="font-size: large;"> ile, dayanışma merkezleri diyebileceğimiz ve birbirlerine yürüyerek ulaşılacak mesafeler içinde yardımlaşma üniteleri oluşturabilirler. Arazi ve yerleşmenin konumuna göre 5000-10000 m2 alandaki yapılarda oturanlar arasında bir </span><strong><span style="font-size: large;">Deprem Dayanışma</span></strong><span style="font-size: large;"> (DD) grubu kurulabilir. </span><strong><span style="font-size: large;">Bu grup</span></strong><span style="font-size: large;"> depremin hemen sonrasındaki hafta içinde ihtiyacı olanlara aşağıdaki yardımları sağlamalıdır: </span></p>
<p lang="tr-TR"><strong><span style="font-size: large;">Dayanışma Grubu ne yapmalı?</span></strong></p>
<p lang="tr-TR"><strong><span style="font-size: large;"><i>Su, gıda, sıradan ilaçlar, ağır yaralıları ayakta kalan hastaneler ulaştırma yardımı</i></span></strong><span style="font-size: large;"><strong>.</strong> </span></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">İstanbul ağır bir deprem geçirirse bunların hiçbirini 20 milyon insana belediyeler ve devlet ulaştıramaz. Kendini kurtaracak halkın kendisidir. Su herkesin biraz depolama yapması sayesinde en kolay gerçekleştirilebilecek malzemedir. Kışın ısınma her grubun kendi arasında yapacağı bir depolama ile olabilir. Umutsuz durumlarda bazı ısıtılmış yatak odaları yaralı ve hasta olanlar için hazırlanabilir. Burada halkın işbirliği ve yardımlaşma konusunda göstereceği davranışların neye olanak vereceğini söylemek zordur. </span></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Bu, yeni kent toplumunun bilmediğimiz yanıdır. Fakat toplum bilinçlendirilebilir. </span></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Mahalle içi yardım ve dayanışma örgütlenmesinde yürütücü söz konusu değildir. Fakat dayanışma odaklarının üyesi olan </span><strong><span style="font-size: large;">muhtarlar</span></strong><span style="font-size: large;"> yardımcı olabilirler.</span></p>
<p lang="tr-TR"><strong><span style="font-size: large;">Deniz yolu kullanılmalı</span></strong></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Depremden sonra en önemli sorun yaralıların hastaneye ulaştırılmasıdır. Her odak çevresinde ilk yardım için yararlı olabilecek doktorlar saptanabilir. </span><strong><span style="font-size: large;">İstanbul’un uzun deniz kıyıları bu amaçla motorlarla, İstanbul’un kullanılabilen hastanelerine</span></strong><span style="font-size: large;"><strong>,</strong> kıyıya yakın mahallelerden, yaralı gönderebilirler. </span></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Eğer Belediye ve hastane can kurtaranları yaralıyı evinden alamıyorlarsa dayanışma odakları yaralıları, sedye ile, deniz kenarına taşıyabilirler. </span><strong><span style="font-size: large;">Denize uzak mahallelerde bu hizmet ancak belediyeler örgütlerse çalışır.</span></strong></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Fakat depremde İstanbul’un özellikle Marmara kıyılarının ağırlıklı olarak etkileneceği bilindiğine göre, Anadolu Yakası&#8217;nın bütün bölgelerinden yaralıları, gerektiğinde </span><strong><span style="font-size: large;">deniz yolu ile hastanelere ulaştırmak için bir plan yapılması</span></strong><span style="font-size: large;"><strong>,</strong> bu planı oluşturan kara yolları deprem nedeniyle kapandığı zaman, önce onların açılması sağlanmalıdır.</span></p>
<p lang="tr-TR"><strong><span style="font-size: large;">Halkı dayanışmaya hazırlamak</span></strong></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Deprem olasılığı bilimsel olarak hemen hemen kesin olduğuna göre, buna hazır olmak, belediyelerin başta gelen ödevidir. Bu bir savaş değil, doğal bir olasılıktır. Fakat burada önerilen temel ilke, bu kadar kalabalık ve az bilgili bir toplumun yaşadığı kentte belediyelerin ulaşmayı başaramadıkları noktalarda, </span><strong><span style="font-size: large;">halkı, uygar bir dayanışma psikolojisi içinde, dayanışmaya hazırlamaktır</span></strong><span style="font-size: large;"><strong>.</strong> Bunu politik bir sorun olarak görmek, binlerce insanın yaşamı söz konusu olduğu için, Belediye ve hükümet için büyük bir idari ve politik hata olur.</span></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Halkın kendi yaşamı için depreme karşı örgütlenmesini sağlamak zorundayız. Bu çalışma yarın başlamalıdır. Kuşkusuz bazı hazırlıklar vardır. Fakat bunlar, yapıların yıkılıp üzerlerine kat eklenmesi türünden etkinlikler değil, <strong>i</strong></span><strong><span style="font-size: large;">nsan canı kurtarmak etkinliğidir. </span></strong></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Okuyuculara hatırlattığım olasılık ve buna karşı alınacak tedbirler, kuşkusuz uzmanlar tarafından daha ayrıntılı düşünülebilir. Ne var ki toplumun parçası olarak, inşaatla ilgili içeriksiz tartışmalar dışında, böyle bir durumda ne yapacağımızı kimseden öğrenemedik.</span></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">İstanbul halkının onbinlerce kayıp vermesi, acı verici bir olasılık olarak, kapıda beklememelidir. (2017)</span></p>
<p lang="tr-TR"><strong><span style="font-size: large;">Doğan Kuban</span></strong></p>
<p lang="tr-TR"><strong><em><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/orhan-bursali/bir-buyuk-cumhuriyet-aydinini-yitirdik">Doğan Kuban</a>&#8216;ın anısına saygıyla. Bu yazı HBT&#8217;nin 64. sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/istanbulda-deprem-olursa-halk-nasil-hazirlanmali">İstanbul’da deprem olursa halk nasıl hazırlanmalı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29089</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Depremin son ihtarı!</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/depremin-son-ihtari-2</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 10 Mar 2023 12:25:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gezegenimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Yerküre]]></category>
		<category><![CDATA[bina]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[derin orhon]]></category>
		<category><![CDATA[halk]]></category>
		<category><![CDATA[hatay]]></category>
		<category><![CDATA[ihtar]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[kahramanmaraş]]></category>
		<category><![CDATA[naci görür]]></category>
		<category><![CDATA[plan]]></category>
		<category><![CDATA[seval sözen]]></category>
		<category><![CDATA[yıkım]]></category>
		<category><![CDATA[yönetmelik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29081</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sorsanız yetkili der ki: &#8220;Artık gerekli dersleri aldık, tüm çalışmalara derhal başlıyoruz.&#8221; Bunun böyle olmayacağını biliyoruz. O halde, bu “çürük düzeni” sıfırdan başlayarak yeniden oluşturmalıyız. Neden her deprem sonrası bir afet yaşıyoruz? Çünkü: Binaları deprem yönetmeliğine uymaksızın yetersiz veya yanlış olarak projelendiriliyoruz, malzeme ve işçilik bakımından kalitesiz olarak inşa ediyoruz ve denetlemiyoruz. Sorun yönetmelikte değil, uygulamada… Yetkin mühendislik sistemi acilen getirilmeli: Türkiye’deki mevzuat, yapı tasarım hizmeti ve sorumluluğunu inşaat mühendisliği dalında asgari lisans diploması sahibi olan mühendislerin yerine getirmesine izin vermektedir. Bu dehşet verici bir uygulamadır. Bu, yeni mezun olmuş pratisyen hekime bir açık kalp ameliyatı yetkisi verilmesinden farksızdır. Türkiye yine büyük bir deprem olayı yaşadı. Kahramanmaraş merkezli geniş bir bölge art arda gelen çok şiddetli iki depreme maruz kaldı. Bilinmesine ve defalarca ikaz edilmesine karşın, birincisinde 60, ikincisinde 45 saniye sarsıntı neticesinde bir afete, yüreğimizi yakan bir felakete dönüştü. Zaman içinde akıllarda ne kalacak? (1) İnsanımızın tek yürek halinde uzanan yardım, destek ve şefkat eli. Bu çok az millete nasip olabilen bir haslet ve Gazi Paşa’nın oluşturduğu Kuva-yi Milliye ruhunun açık bir göstergesi. (2) Tüm arama-kurtarma ekiplerinin olağan üstü çabası ve isimsiz kahramanlar olarak verdikleri insanlık dersi. (3) Yöre halkının çaresizliği ve feryadı! Gerisi sayılarla ifade edilemeyecek bir insanlık dramı idi ve bu dram yüreklerimizi parçalayarak günlerdir devam ediyor. Çürük düzeni değiştirmeliyiz Afetin perdesini aralayarak baktığımızda, ortaya yetkililerin ve halkın üzerini kaplamış olan büyük bir bilmezlik örtüsü ortaya çıkıyor. Depremden korunma olgusunun çok boyutlu bir bilimsel yaklaşım gerektirdiği, deprem mühendisliği, afet yönetimi ve çevre bilimleri alanlarının da en az jeoloji kadar önemli olduğu ne yazık ki hala tam kavranmış değil. Felaketin gelişme boyutu “Konuya ne kadar hazırlıklıyız?” sorusunun çok anlamsız kaldığını açıkça gösterdi. Şu anda bir yetkiliye sorsak eminiz şu cevabı alırız &#8220;Gerekli dersleri aldık, tüm çalışmalara derhal başlıyoruz.&#8221; Bunun böyle olmayacağını biliyoruz. O halde, bu “çürük düzeni” sıfırdan başlayarak yeniden oluşturmalıyız. Bu yaklaşımın ilk adımında vizyonumuzu yeniden tanımlamak gerekir: Bizler herhangi bir çalışmayı çoğunlukla “Ağaca bakmaktan ormanı görmüyorsunuz” ifadesi ile eleştiririz. Deprem felaketinde bu ifadeyi tersine çevirerek işe başlamak gerekir: “Ormana bakmaktan ağacı göz ardı ediyoruz”, yani felaketi sayılarla tanımlarken bir canın değerini görmüyoruz. O halde, bizim için deprem bir bina olacak; o bina içine çok sevdiğimiz bir insanı yerleştirerek binaya hayat kazandıracağız ve o hayatı koruyacağız: Dolayısıyla, bu vizyon içinde amacımız “bir canı kurtarmak” olacak! Enkaz altında kaybettiği kızının elini saatlerce bırakamayan baba, bu felaketin yüreğimizi sızlatan simge görüntüsü idi. Irmak kızımızın elini hepimiz gönlümüzde hissedersek, belki de bu umursamazlık perdesini yırtabiliriz. Gelin birlikte o canı kurtaralım!.. Neden yıkımlar bu denli büyük oluyor? Nerelerde yanlış yaptık? sorusuna yapılarla ilgili aşağıdaki temel bir bilgi ile yaklaşalım: Her proje bir risk taşır; yapılarda da can kaybı riski ve yapısal hasar riski söz konusudur. Ülkemizdeki bilgi birikimi yapılarımızı can kaybı riskini ortadan kaldıracak ve hasar riskini en aza indirecek şekilde projelendirmeye ve inşa etmeye yeterlidir. Daha basit bir tanımla, bina ayakta kalır can kaybı olmaz. Depreme dirençli yerleşim bölgeleri bu şekilde oluşmalıdır. O halde neden bunu sağlayamıyoruz? Hangi eksikliklerimiz bu depremde olduğu gibi, kentsel alanların yıkılmasına, yok olmasına yol açıyor? Cevap son derece basit: Ya proje yanlış, ya inşaat sırasında çalıyoruz, ya kaçak bölümler yapıyoruz, ya kullanırken kolon kesiyoruz ve kesinlikle bu süreci denetlemiyoruz. Şimdi bu yanlışlıklar dizisini adım adım inceleyelim. Mevzuat tamam, ama… Mevzuat ve projelendirme yöntemi bakımından ülkemiz şu anda tüm gelişmiş ülkelerle yarışabilecek durumda: İlk deprem yönetmeliği, hepimizde iz bırakmış olan 1999 Gölcük depreminden iki yıl önce 1997’de düzenlendi; 2007’de güçlendirme ve performans değerlendirmesi esaslarını da içerecek şekilde yenilendi; 2018’de “deprem bölgeleri tehlike haritası” ile birlikte daha da gelişti; bu harita projelendirme adımı için hayati bir önem taşıyor çünkü koordinatları ile belirlenecek her mevki için deprem (spektral) ivmeleri veriyor; haritadan bulunan ivme, seçilen mevki için geçerli zemin sınıflandırmasını yansıtan bir katsayı ile çarpılarak, tasarımda kullanılacak ivmenin değeri elde ediliyor. Bu nedenle zemin etüdü her yapı projesi öncesinde zorunlu. Tüm projeler için sorumlu bir mühendis (proje müellifi) ya da aynı sorumluluğu üstenmiş olan bir müteahhit var. Yönetmelik ayrıca tescilli firmalar tarafından yürütülen bir yapı denetim zorunluluğu getiriyor. Birkaç yıl öncesine kadar denetim firması müteahhit tarafından seçilebiliyordu (komik ama gerçek); şu anda Çevre Bakanlığı tarafından kura ile tespit edilmeye başlandı. 2000 öncesi binalar kötü mü? Yönetmelik denince, yöneticiler de dahil herkesin aklına sadece yukarıda sözü edilen 2018 yönetmeliği geliyor; hatta değişik çevrelerde 2000 yılı öncesi ve sonrası yapılmış olan binalar tartışılıyor: Bu yanlış bir yaklaşım. Ülkemizdeki deprem yönetmeliklerin geçmişi çok eskidir: 1939 Erzincan depremi ile birlikte yayınlanan talimatnamelerden sonra, 1947 de “Türkiye Yer Sarsıntısı Bölgeleri Yapı Yönetmeliği” yürürlüğe konulmuştur. Bu yönetmeliği daha sonra 1953, 1961, 1968, 1975 ve bildiğimiz 1997, 2007, 2018 deprem yönetmelikleri izlemiştir. Bu durumda, yapımız 2000 yılından önce yapılmıştır; bu nedenle depreme dayanır mı? endişesi çok anlam taşımaz, çünkü iyi mühendislik görmüş ve özenli inşa edilmiş bir bina büyük bir olasılıkla ayakta kalır ve can kaybına neden olmaz. O halde, neden her deprem sonrası bir afet yaşıyoruz? Çünkü, tekrar edelim: Binaları deprem yönetmeliğine uymaksızın yetersiz veya yanlış olarak projelendiriliyoruz, malzeme ve işçilik bakımından kalitesiz olarak inşa ediyoruz ve denetlemiyoruz. Yıkılanların yarısı yeni bina Bu noktada, “2000 yılından sonra yapılan binalar hasar görmedi” iddia ve tartışmasına geri dönelim: TÜİK verilerine göre depremden etkilenen 10 ilin dokuzunda binaların en az %50’si bu tarihten sonra inşa edilmiş olduğu görülüyor; bu oran Şanlıurfa’da %61, büyük hasar gören Hatay’da %50. Yıkılan binaların kimliği ve yaşı, tespiti çok kolay olmasına karşın, henüz açıklanmadı. Ancak yaşanan yıkımın mertebesine bu veriler ışığında bakıldığında iddianın geçersiz olduğu açıkça ortaya çıkıyor. Nitekim İnşaat Mühendisleri Odası’nın (İMO) ön değerlendirme raporunda şu tespite yer verilmiştir: “Ancak daha sonraki yıllarda yapılan, hatta birkaç yıl önce yapılan bazı binaların da ne yazık ki göçtüğü veya ağır hasar aldığı tespit edilmiştir. Yeni deprem yönetmelikleri ile tasarlanmış, hazır beton ve nervürlü inşaat demiri kullanılmış, diğer taraftan yapı denetim hizmeti görmüş olması gereken bu binaların yıkılması kamuoyunda da hayretle karşılanmış ve herkeste başka bir travma yaratmıştır” [1]. Bu tür gözlemler 2000 yılından sonraki yapılaşma ile yeni enkazlar mı yaratıyoruz? endişe ve kaygısına yol açmaktadır. Yetkin mühendislik şart Gelelim konunun bel kemiğini teşkil eden yapı projelendirme ve denetim adımlarında sorun var mı sorusuna: Ülkemizdeki mevzuat, yapı tasarım hizmeti ve sorumluluğunu inşaat mühendisliği dalında asgari lisans diploması sahibi olan mühendislerin yerine getirmesine izin vermektedir. Bu dehşet verici bir uygulamadır. Dünyada bu uygulamanın benzerini bulmak mümkün değildir: A.B.D.’de bu yetki sadece “professional engineering” İngiltere’de de “chartered engineering” adları altında “bilgi ve deneyimlerini sınavla ispatlamış yetkin mühendisler”e verilmektedir. Uygulamanın vahametini gözümüzde canlandırabilmek için yeni mezun olmuş pratisyen hekime bir açık kalp ameliyatı yetkisi verildiğini düşünelim. Proje ve yapım denetimini üstlenen firmalar da çoğunlukla bilgi düzeyi yetersiz ve deneyimsiz mühendis tabanı ile çalıştıkları için, genellikle “teftiş fırçası” olarak iş yapar görünürler. “Bu doğru değil” diyebilecek olanların yaşadığımız depremin görüntülerine bakmaları yeterlidir. 23 yıl önce gündemdeydi ama uygulanmadı Aslında, yetkin/uzman mühendislik konusu tam 23 yıl önce gündeme gelmiştir: 2000 yılında yayınlanan 595 ve 601 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameler ile, yeni yapı denetim sisteminin insan kaynağı altyapısını oluşturmak üzere, “uzman mühendislik” sistemi getirilmiştir. Ancak bu kararnameler hukuki nedenlerle AYM tarafından iptal edilmiştir. Daha sonra, 2011 yılında yürürlüğe giren “UDSEP-Ulusal Deprem Stratejisi ve Eylem Planı’nda” [2] en geç 2017 yılına kadar gerçekleştirilmek üzere, “Yetkin veya profesyonel mühendislik uygulamasının yaşama geçirilmesi sağlanacaktır” ifadesine yer verilerek “sorumlu kuruluş” olarak Çevre ve Şehircilik Bakanlığı görevlendirilmiştir. Bu görev yerine getirilmemiştir. Halkımızın çok haklı olarak acı içinde sorguladığı “yerel yönetim ve merkezi yönetim yaşadığımız felaketin neresinde, konusunun cevabı maalesef bilgi yetersizliğinin getirdiği çaresizlik duygusunun ötesine gidememektedir. Bu bölümün sonucu olarak, konunun duayeni Prof.Dr. Nuray Aydınoğlu’nun ifadesi ile [3]: “Bu ülkede özellikle konut inşaatı süreci ezelden beri, işi bilsin bilmesin herkesin el attığı, rekor sayıda müteahhidin cirit attığı, hiçbir kalifikasyonu olmayan deneyimsiz mühendisliğin, en ucuz işçiliğin kullanıldığı, depreme direnecek taşıyıcı sistemin inşaatına ironik olarak “kaba inşaat” dediğimiz, yapı denetimi dâhil her şeyin usulüne göre yapıldığı varsayımına dayalı bir umursamazlıkla, herkesin dışarıdan izlediği “kaba” bir faaliyet olagelmiştir. Bir başucu kitabı değerindeki bu belgeyi herkesin okumasını şiddetle öneririz. Konunun benzer önemi haiz diğer önemli yönlerine müteakip yazılarımızda değineceğiz. Derin Orhon, İTÜ İnşaat Fakültesi eski Dekanı, orhon@itu.edu.tr Seval Sözen, İTÜ Çevre Mühendisliği Bölümü, sozens@itu.edu.tr Naci Görür, İTÜ Maden Fakültesi eski Dekanı, gorurna@gmail.com Kaynak: [1] İMO’dan depreme ilişkin “ön değerlendirme” raporu: Denetimsizlik asıl sorun. https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/imodan-depreme-iliskin-on-degerlendirme-raporu-yikimlarin-baslica-etkeni-imar-affi-2051730. 16.02.2023 erişim. [2]Ulusal Deprem Stratejisi ve Eylem Planı. https://www.afad.gov.tr/kurumlar/afad.gov.tr/2403/files/udsep_1402013_kitap.pdf. [3] Aydınoğlu, M. N.(2021). Deprem ve Binalarımız. İstanbul’un Deprem Gerçeği. İBB Kültür A.Ş. ısbn 978-625-7288-57-6. *Bu yazı, 23 Şubat 2023 tarihli HBT Dergi&#8217;nin 360. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/depremin-son-ihtari-2">Depremin son ihtarı!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span lang="tr-TR">Sorsanız yetkili der ki: &#8220;Artık gerekli dersleri aldık, tüm çalışmalara derhal başlıyoruz.&#8221; Bunun böyle olmayacağını biliyoruz. O halde, bu “çürük düzeni” sıfırdan başlayarak yeniden oluşturmalıyız.</span></p>
<p><span lang="da-DK">Neden her deprem sonrası bir afet yaşıyoruz? Çünkü: Binaları deprem yönetmeliğine uymaksızın yetersiz veya yanlış olarak projelendiriliyoruz, malzeme ve işçilik bakımından kalitesiz olarak inşa ediyoruz ve denetlemiyoruz. Sorun yönetmelikte değil, uygulamada…</span></p>
<p><span lang="tr-TR">Yetkin mühendislik sistemi acilen getirilmeli: Türkiye’deki mevzuat, yapı tasarım hizmeti ve sorumluluğunu </span><span lang="da-DK">inşaat mühendisliği dalında asgari lisans diploması sahibi olan mühendisler</span><span lang="tr-TR">in yerine getirmesine izin vermektedir. Bu dehşet verici bir uygulamadır. Bu, yeni mezun olmuş pratisyen hekime bir açık kalp ameliyatı yetkisi verilmesinden farksızdır.</span></p>
<p><span lang="tr-TR">Türkiye yine büyük bir deprem olayı yaşadı. Kahramanmaraş merkezli geniş bir bölge art arda gelen çok şiddetli iki depreme maruz kaldı. Bilinmesine ve defalarca ikaz edilmesine karşın, birincisinde 60, ikincisinde 45 saniye sarsıntı neticesinde bir afete, yüreğimizi yakan bir felakete dönüştü. Zaman içinde akıllarda ne kalacak?</span></p>
<p><span lang="tr-TR">(1) İnsanımızın tek yürek halinde uzanan yardım, destek ve şefkat eli. Bu çok az millete nasip olabilen bir haslet ve Gazi Paşa’nın oluşturduğu Kuva-yi Milliye ruhunun açık bir göstergesi.</span></p>
<p><span lang="tr-TR">(2) Tüm arama-kurtarma ekiplerinin olağan üstü çabası ve isimsiz kahramanlar olarak verdikleri insanlık dersi. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">(3) Yöre halkının çaresizliği ve feryadı! Gerisi sayılarla ifade edilemeyecek bir insanlık dramı idi ve bu dram yüreklerimizi parçalayarak günlerdir devam ediyor.</span></p>
<p><strong><span lang="tr-TR">Çürük düzeni değiştirmeliyiz</span></strong></p>
<p><span lang="tr-TR">Afetin perdesini aralayarak baktığımızda, ortaya yetkililerin ve halkın üzerini kaplamış olan büyük bir bilmezlik örtüsü ortaya çıkıyor. Depremden korunma olgusunun çok boyutlu bir bilimsel yaklaşım gerektirdiği, deprem mühendisliği, afet yönetimi ve çevre bilimleri alanlarının da en az jeoloji kadar önemli olduğu ne yazık ki hala tam kavranmış değil. Felaketin gelişme boyutu “Konuya ne kadar hazırlıklıyız?” sorusunun çok anlamsız kaldığını açıkça gösterdi. Şu anda bir yetkiliye sorsak eminiz şu cevabı alırız &#8220;Gerekli dersleri aldık, tüm çalışmalara derhal başlıyoruz.&#8221; Bunun böyle olmayacağını biliyoruz. O halde, bu “çürük düzeni” sıfırdan başlayarak yeniden oluşturmalıyız.</span></p>
<p><span lang="tr-TR">Bu yaklaşımın ilk adımında vizyonumuzu yeniden tanımlamak gerekir: Bizler herhangi bir çalışmayı çoğunlukla “Ağaca bakmaktan ormanı görmüyorsunuz” ifadesi ile eleştiririz. Deprem felaketinde bu ifadeyi tersine çevirerek işe başlamak gerekir: “Ormana bakmaktan ağacı göz ardı ediyoruz”, yani felaketi sayılarla tanımlarken bir canın değerini görmüyoruz. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">O halde, bizim için deprem bir bina olacak; o bina içine çok sevdiğimiz bir insanı yerleştirerek binaya hayat kazandıracağız ve o hayatı koruyacağız: Dolayısıyla, bu vizyon içinde amacımız “bir canı kurtarmak” olacak! Enkaz altında kaybettiği kızının elini saatlerce bırakamayan baba, bu felaketin yüreğimizi sızlatan simge görüntüsü idi. Irmak kızımızın elini hepimiz gönlümüzde hissedersek, belki de bu umursamazlık perdesini yırtabiliriz. Gelin birlikte o canı kurtaralım!.. </span></p>
<p><span lang="tr-TR"><strong>Neden yıkımlar bu denli büyük oluyor?</strong> </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Nerelerde yanlış yaptık? sorusuna yapılarla ilgili aşağıdaki temel bir bilgi ile yaklaşalım: Her proje bir risk taşır; yapılarda da can kaybı riski ve yapısal hasar riski söz konusudur. Ülkemizdeki bilgi birikimi yapılarımızı can kaybı riskini ortadan kaldıracak ve hasar riskini en aza indirecek şekilde projelendirmeye ve inşa etmeye yeterlidir. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Daha basit bir tanımla, bina ayakta kalır can kaybı olmaz. Depreme dirençli yerleşim bölgeleri bu şekilde oluşmalıdır.</span></p>
<p><span lang="tr-TR">O halde neden bunu sağlayamıyoruz? Hangi eksikliklerimiz bu depremde olduğu gibi, kentsel alanların yıkılmasına, yok olmasına yol açıyor? Cevap son derece basit: Ya proje yanlış, ya inşaat sırasında çalıyoruz, ya kaçak bölümler yapıyoruz, ya kullanırken kolon kesiyoruz ve kesinlikle bu süreci denetlemiyoruz. Şimdi bu yanlışlıklar dizisini adım adım inceleyelim.</span></p>
<p><strong><span lang="tr-TR">Mevzuat tamam, ama…</span></strong></p>
<p><span lang="tr-TR">Mevzuat ve projelendirme yöntemi bakımından ülkemiz şu anda tüm gelişmiş ülkelerle yarışabilecek durumda: İlk deprem yönetmeliği, hepimizde iz bırakmış olan 1999 Gölcük depreminden iki yıl önce 1997’de düzenlendi; 2007’de güçlendirme ve performans değerlendirmesi esaslarını da içerecek şekilde yenilendi; 2018’de “deprem bölgeleri tehlike haritası” ile birlikte daha da gelişti; bu harita projelendirme adımı için hayati bir önem taşıyor çünkü koordinatları ile belirlenecek her mevki için deprem (spektral) ivmeleri veriyor; haritadan bulunan ivme, seçilen mevki için geçerli zemin sınıflandırmasını yansıtan bir katsayı ile çarpılarak, tasarımda kullanılacak ivmenin değeri elde ediliyor. Bu nedenle zemin etüdü her yapı projesi öncesinde zorunlu. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Tüm projeler için sorumlu bir mühendis (proje müellifi) ya da aynı sorumluluğu üstenmiş olan bir müteahhit var. Yönetmelik ayrıca tescilli firmalar tarafından yürütülen bir yapı denetim zorunluluğu getiriyor. Birkaç yıl öncesine kadar denetim firması müteahhit tarafından seçilebiliyordu (komik ama gerçek); şu anda Çevre Bakanlığı tarafından kura ile tespit edilmeye başlandı. </span></p>
<p><strong><span lang="tr-TR">2000 öncesi binalar kötü mü?</span></strong></p>
<p><span lang="tr-TR">Yönetmelik denince, yöneticiler de dahil herkesin aklına sadece yukarıda sözü edilen 2018 yönetmeliği geliyor; hatta değişik çevrelerde 2000 yılı öncesi ve sonrası yapılmış olan binalar tartışılıyor: Bu yanlış bir yaklaşım. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Ülkemizdeki deprem yönetmeliklerin geçmişi çok eskidir: 1939 Erzincan depremi ile birlikte yayınlanan talimatnamelerden sonra, 1947 de “Türkiye Yer Sarsıntısı Bölgeleri Yapı Yönetmeliği” yürürlüğe konulmuştur. Bu yönetmeliği daha sonra 1953, 1961, 1968, 1975 ve bildiğimiz 1997, 2007, 2018 deprem yönetmelikleri izlemiştir.</span></p>
<p><span lang="tr-TR">Bu durumda, yapımız 2000 yılından önce yapılmıştır; bu nedenle depreme dayanır mı? endişesi çok anlam taşımaz, çünkü iyi mühendislik görmüş ve özenli inşa edilmiş bir bina büyük bir olasılıkla ayakta kalır ve can kaybına neden olmaz. O halde, neden her deprem sonrası bir afet yaşıyoruz? Çünkü, tekrar edelim:</span></p>
<p><span lang="tr-TR">Binaları deprem yönetmeliğine uymaksızın yetersiz veya yanlış olarak projelendiriliyoruz, malzeme ve işçilik bakımından kalitesiz olarak inşa ediyoruz ve denetlemiyoruz. </span></p>
<p><strong><span lang="tr-TR">Yıkılanların yarısı yeni bina</span></strong></p>
<p><span lang="tr-TR">Bu noktada, “2000 yılından sonra yapılan binalar hasar görmedi” iddia ve tartışmasına geri dönelim: TÜİK verilerine göre depremden etkilenen 10 ilin dokuzunda binaların en az %50’si bu tarihten sonra inşa edilmiş olduğu görülüyor; bu oran Şanlıurfa’da %61, büyük hasar gören Hatay’da %50. Yıkılan binaların kimliği ve yaşı, tespiti çok kolay olmasına karşın, henüz açıklanmadı. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Ancak yaşanan yıkımın mertebesine bu veriler ışığında bakıldığında iddianın geçersiz olduğu açıkça ortaya çıkıyor. Nitekim İnşaat Mühendisleri Odası’nın (İMO) ön değerlendirme raporunda şu tespite yer verilmiştir: “Ancak daha sonraki yıllarda yapılan, hatta birkaç yıl önce yapılan bazı binaların da ne yazık ki göçtüğü veya ağır hasar aldığı tespit edilmiştir. Yeni deprem yönetmelikleri ile tasarlanmış, hazır beton ve nervürlü inşaat demiri kullanılmış, diğer taraftan yapı denetim hizmeti görmüş olması gereken bu binaların yıkılması kamuoyunda da hayretle karşılanmış ve herkeste başka bir travma yaratmıştır” [1]. Bu tür gözlemler 2000 yılından sonraki yapılaşma ile yeni enkazlar mı yaratıyoruz? endişe ve kaygısına yol açmaktadır.</span></p>
<p><strong><span lang="tr-TR">Yetkin mühendislik şart</span></strong></p>
<p><span lang="tr-TR">Gelelim konunun bel kemiğini teşkil eden yapı projelendirme ve denetim adımlarında sorun var mı sorusuna: Ülkemizdeki mevzuat, yapı tasarım hizmeti ve sorumluluğunu inşaat mühendisliği dalında asgari lisans diploması sahibi olan mühendislerin yerine getirmesine izin vermektedir. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Bu dehşet verici bir uygulamadır. Dünyada bu uygulamanın benzerini bulmak mümkün değildir: A.B.D.’de bu yetki sadece “professional engineering” İngiltere’de de “chartered engineering” adları altında “bilgi ve deneyimlerini sınavla ispatlamış yetkin mühendisler”e verilmektedir. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Uygulamanın vahametini gözümüzde canlandırabilmek için yeni mezun olmuş pratisyen hekime bir açık kalp ameliyatı yetkisi verildiğini düşünelim. Proje ve yapım denetimini üstlenen firmalar da çoğunlukla bilgi düzeyi yetersiz ve deneyimsiz mühendis tabanı ile çalıştıkları için, genellikle “teftiş fırçası” olarak iş yapar görünürler. “Bu doğru değil” diyebilecek olanların yaşadığımız depremin görüntülerine bakmaları yeterlidir. </span></p>
<p><strong><span lang="tr-TR">23 yıl önce gündemdeydi ama uygulanmadı</span></strong></p>
<p><span lang="tr-TR">Aslında, yetkin/uzman mühendislik konusu tam 23 yıl önce gündeme gelmiştir: 2000 yılında yayınlanan 595 ve 601 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameler ile, yeni yapı denetim sisteminin insan kaynağı altyapısını oluşturmak üzere, “uzman mühendislik” sistemi getirilmiştir. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Ancak bu kararnameler hukuki nedenlerle AYM tarafından iptal edilmiştir. Daha sonra, 2011 yılında yürürlüğe giren “UDSEP-Ulusal Deprem Stratejisi ve Eylem Planı’nda” [2] en geç 2017 yılına kadar gerçekleştirilmek üzere, “Yetkin veya profesyonel mühendislik uygulamasının yaşama geçirilmesi sağlanacaktır” ifadesine yer verilerek “sorumlu kuruluş” olarak Çevre ve Şehircilik Bakanlığı görevlendirilmiştir. Bu görev yerine getirilmemiştir. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Halkımızın çok haklı olarak acı içinde sorguladığı “yerel yönetim ve merkezi yönetim yaşadığımız felaketin neresinde, konusunun cevabı maalesef bilgi yetersizliğinin getirdiği çaresizlik duygusunun ötesine gidememektedir.</span></p>
<p><span lang="tr-TR">Bu bölümün sonucu olarak, konunun duayeni Prof.Dr. Nuray Aydınoğlu’nun ifadesi ile [3]: </span></p>
<p>“<span lang="tr-TR">Bu ülkede özellikle konut inşaatı süreci ezelden beri, işi bilsin bilmesin herkesin el attığı, rekor sayıda müteahhidin cirit attığı, hiçbir kalifikasyonu olmayan deneyimsiz mühendisliğin, en ucuz işçiliğin kullanıldığı, depreme direnecek taşıyıcı sistemin inşaatına ironik olarak “kaba inşaat” dediğimiz, yapı denetimi dâhil her şeyin usulüne göre yapıldığı varsayımına dayalı bir umursamazlıkla, herkesin dışarıdan izlediği “kaba” bir faaliyet olagelmiştir. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Bir başucu kitabı değerindeki bu belgeyi herkesin okumasını şiddetle öneririz. Konunun benzer önemi haiz diğer önemli yönlerine müteakip yazılarımızda değineceğiz.</span></p>
<p><strong><span lang="tr-TR">Derin Orhon, İTÜ İnşaat Fakültesi eski Dekanı, <a href="mailto:orhon@itu.edu.tr">orhon@itu.edu.tr</a></span></strong></p>
<p><strong><span lang="tr-TR">Seval Sözen, İTÜ Çevre Mühendisliği Bölümü, <a href="mailto:sozens@itu.edu.tr">sozens@itu.edu.tr</a></span></strong></p>
<p><strong><span lang="tr-TR">Naci Görür, İTÜ Maden Fakültesi eski Dekanı, <a href="mailto:gorurna@gmail.com">gorurna@gmail.com</a></span></strong></p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p><span lang="tr-TR">[1] İMO’dan depreme ilişkin “ön değerlendirme” raporu: Denetimsizlik asıl sorun. https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/imodan-depreme-iliskin-on-degerlendirme-raporu-yikimlarin-baslica-etkeni-imar-affi-2051730. 16.02.2023 erişim.</span></p>
<p><span lang="tr-TR">[2]Ulusal Deprem Stratejisi ve Eylem Planı. https://www.afad.gov.tr/kurumlar/afad.gov.tr/2403/files/udsep_1402013_kitap.pdf.</span></p>
<p><span lang="tr-TR">[3] Aydınoğlu, M. N.(2021). Deprem ve Binalarımız. İstanbul’un Deprem Gerçeği. İBB Kültür A.Ş. ısbn 978-625-7288-57-6.</span></p>
<p><strong><em>*Bu yazı, 23 Şubat 2023 tarihli HBT Dergi&#8217;nin 360. sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/depremin-son-ihtari-2">Depremin son ihtarı!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29081</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Bölgede psikososyal destek ücretsiz ve kalıcı olmalı</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/bolgede-psikososyal-destek-ucretsiz-ve-kalici-olmali</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 07 Mar 2023 08:42:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[afet]]></category>
		<category><![CDATA[çadırkent]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[debriefing]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[halk]]></category>
		<category><![CDATA[hatay]]></category>
		<category><![CDATA[kahramanmaraş]]></category>
		<category><![CDATA[kayıp]]></category>
		<category><![CDATA[nebi sümer]]></category>
		<category><![CDATA[norm]]></category>
		<category><![CDATA[oyun]]></category>
		<category><![CDATA[oyun terapisi]]></category>
		<category><![CDATA[psikolog]]></category>
		<category><![CDATA[psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[psikososyal destek]]></category>
		<category><![CDATA[ruh sağlığı]]></category>
		<category><![CDATA[sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[travma]]></category>
		<category><![CDATA[TSSB]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29051</guid>

					<description><![CDATA[<p>‘Aslında depremin insanlarda ilk yıktığı şey kontrol duygusu oluyor’ diyen sosyal psikolog Prof. Dr. Nebi Sümer, travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) denilen psikolojik sorunların üstesinden gelinmesi için psikososyal desteğin yaşamsal olduğunu söylüyor. Ancak Sümer’in ısrarla vurguladığı bir konu daha var: ‘Depremzedeleri mağdur olarak görmeyin; onlar hayata tutunmaya çalışan savaşçılar’. 6 Şubat Pazartesi günü iki büyük depremle sarsılan Türkiye yaralarını sarmaya çalışırken depremzedelerin psikolojik sorunları hafifletmek ve gidermek için bölgede Türk Psikologlar Derneği ekibi saha çalışması ve ön değerlendirme yapıyor ve destek için başvuran 8000’in üzerinde gönüllü psikolog ile desteğe hazırlanıyor. Depremler gibi beklenmedik doğa olayları, kişiyi aşırı korkutan, dehşet içinde bırakan, çaresizlik yaratan ruhsal travmalar yaratma potansiyeline sahip. Ruhsal travmaları uzun süre atlatamayan kişilerde uzayan yas süreçleri ve travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) denilen psikolojik sorunlar ortaya çıkabiliyor. Bu belirtiler çoğu kişide travmayı izleyen günlerde görülüyor ve genellikle birkaç hafta içinde kendiliğinden düzeliyor, ancak bazı kişilerde aylarca, hatta yıllarca sürebiliyor. Sabancı Üniversitesi, Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi öğretim görevlisi psikolog/sosyal psikolog Prof. Dr. Nebi Sümer’e depremzedelerin bu ruhsal travmaları nasıl atlatabileceklerini sorduk. Sümer ilk günden bugüne dek bölge insanının yaşamış olduğu psikolojik travmalara ışık tuttu: Deprem sonrası insanlardaki ilk tepki ne oluyor? İlk tepki hayatta kalma güdüsü oluyor. Bu evrede bireysel farklılıklar görülür. Alt beynimiz bize ‘kaç-kendini koru’ emrini verir. Bu son derece anormal bir duruma verilen normal bir tepkidir. İnsanları, içinde bulundukları bu durumda mağdur gözüyle bakmamak gerekir. Bu kişiler hayatta kalma dürtüsüyle hareket ettikleri için aşırı tepki göstermeleri normaldir. Kendisini, korkusunu, kaygısını kontrol edemeyenlerin yaşadıkları normaldir. Herkes aynı durumdadır. “Bende bir gariplik mi var” sorusunu kendilerine sormamaları ve kendilerine öz-şefkat göstermeleri, zaman tanımları gerekir. Aslında depremin ilk yıktığı şey kontrol duygusudur. Belirsizlik rahatsız edicidir. Barınma sorununun halledilmesi ve temel ihtiyaçların karşılanması bu belirsizliğin giderilmesinde kritik ilk adımdır ve hızla yapılmalıdır. Maraş depreminde bu tepkilere nasıl yanıt verildi? Bizde o çok değerli iki gün kaybedildi. Bu da şoku ve belirsizliği büyüttü. &#160; Psikolojik destek ne zaman verilmeye başlanmalı? İlk aşamada depremzedenin elini tutmak bile psikolojik bir destektir. İlk günlerde bu desteği vermek için uzman olmaya gerek yok; temel anlayışa sahip olmak yeterli. Kısa bir süre sonra zaten insanlar kendini toparlar. Büyük çoğunluğu için uzun sürecek bir psikolojik desteğe ihtiyaç kalmaz. TSSB bazı kişilerde 4-5 ay sonra ortaya çıkabilir. Önceden de benzer şoklar, travmalar yaşamış veya çok kırılgan bir yapıya sahip olanlar daha fazla risk altında olabilir. Bu kırılgan kişilere “güçlü ol” demek yanlış. Zira bu, “sen zayıfsın” mesajı vermek anlamına gelir. Hangi yöntemler uygulanmalı? Psikolojide “debriefing”, travmaya maruz kalan kişileri duygu/düşüncelerini anlatma, dinleme, bilgilenme ve paylaşım yolu ile fark etmeleri, düzene sokmaları, anlamlandırmaları ve yeniden yapılandırmaları olarak tanımlanabilir. Debriefing iyileştirici bir etkiye sahiptir. Çünkü kişi olayın üzerinde hakimiyet kurduğu izlenimini edinir. TSSB durumunda debrief’ingi uzmanlar yapmalı. En önemli başa çıkma desteği depremzedelerin rutinlerine geri dönmelerini sağlamaktır. Çalışan kişilerin yapabiliyorsa işlerine, öğrencilerin eğitime geri dönmeleri gerekir. Sağlıklı olanların kurtarma/enkaz kaldırma, gönüllülere her işte destek sağlamaları kendilerini kısa zamanda toparlamalarına yardımcı olur. Çocuklar için ne yapılabilir? Çocuklar hassastır ama bazen bizden daha güçlü olabiliyorlar. Oyun oynamaları bu süreci daha kolay atlatmalarını sağlar. Çadır kentlerde oyun alanları kurulmalı. Onlar için de rutin çok önemli. Kısa zamanda okullarına geri dönerlerse yaşadıklarının yıkıcı etkisi ortadan kalkar. Ancak öğretmenler çocukları çok dikkatli izlemeli. Çocukta ani davranış bozuklukları, ani farklılıklar, daha önce görülmeyen öfke patlamaları, saldırganlık ya da içe kapanma vb işaretler görülüyorsa uzmana danışmak gerekebilir. Bölgede şiddet olaylarının yaşanma riski yüksek mi? Ne yazık ki sosyal medya karamsarlık pompalıyor. Yağma olaylarını, ırkçılığı sürekli öne çıkartıyor. Önyargıları besliyor. Bu görüntüleri izleyenlerde güven duygusu sarsılıyor. Sonuçta öfke ve kızgınlık başat hale geliyor. Seçkincilik, ayrımcılık, yukarıdan bakma, farklı olanı küçümseme gibi yıkıcı tutum ve davranışlar yardımlaşma ve dayanışmaya çok zarar veriyor. Bundan sonra bölgede nasıl bir psikososyal destek gerekli? Bölgede psikososyal desteğin kalıcı hale gelmesi ve ücretsiz olması gerekir. Klinik destek de bu evrede önemli. Bakanlıklar nezdinde kurulacak olan kalıcı sistemler ve psikososyal destek ekipleri konteynırlarda kurulacak birimlerle, çadır kentlerde, deprem bölgelerine erişimi kolay diğer mekanlarda çalışmalarını kesintisiz sürdürmeli. İnsanları kanun korumaz norm korur Biz inşaat işlerinde, yapılaşmada, depreme dayanıklı bina yapmada maalesef yaptırımı yüksek, ahlaki ve vicdani yüke dayalı sosyal norm yaratamadık. Bu depremin bu kadar yıkıcı olmasını neye bağlıyorsunuz? Bir ülkenin insanlarını kanun korumaz norm korur. Norm bir anlamda mahalle baskısı demektir. İlgili paydaşları kendiliğinden içine ele siyaset üstü bir süreçtir. Gönüllü bir harekettir. Biz inşaat işlerinde, yapılaşmada, depreme dayanıklı bina yapmada maalesef yaptırımı yüksek, ahlaki ve vicdani yüke dayalı sosyal norm yaratamadık. Yani utanma duygusu ve vicdanı içeren yazılı olmayan kurallara dayalı bir norm oluşturamadık. Trafik ölümlerinde, ihlallerindeki durum gibi.. Aslında yapılan cezai yaptırımı olan tehlikeli bir davranış olmasına karşın insanlar yaptıkları trafik ihlallerini, son surat araba kullanmayı her yerde utanmadan, hatta böbürlenerek anlatır. Çünkü aşırı süratli araba sürmek utanılacak bir hareket olarak algılanmaz. Ama hırsız yaptığı hırsızlığı anlatamaz çünkü hırsızlık utanma duygusu yaratır. Trafik ahlaki bir norm yaratamamıştır. Aynı şekilde inşaatlarda da vicdani yükümlülük yok. Normal zamanda sokakta dokunsan yıkılacak bina görsek, kimse “bunu kim yaptı ya deprem olursa yapanın hiç mi vicdani yok” diye düşünmez. Normlar sosyal psikolojiyi ilgilendiren bir konudur. Depremlerde yıkılma riski taşıyan binalar yapma konusu, imar affı ile ödüllendirileceğine, hırsızlık gibi utanılması ve kınanmasını gereken bir mahalle baskısı yaratmadıkça engellenemez. Gelecekte deprem bölgesinde ne gibi gelişmeler bekliyorsunuz? Benim bir hayalim var. Oraların yeni bir cazibe merkezi haline getirilmesi. Göçleri engelleyecek, azınlıklarla barış içinde yaşanabilecek yerleşim alanları kurmalıyız. Konut yapmakla bu sonuca ulaşamayız. Oralarda insanların verimli olabilecekleri, her türlü ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri, çatışmaların yaşanmadığı kentler kurulmalı. TSSB’nin olası belirtileri şunlardır: uykusuzluk, kabuslar, olayla ilgili anıların rahatsız edici biçimde sık sık hatırlanması, sürekli olarak olayın tekrarlanacağı korkusu ve bu nedenle diken üstünde hissetme, kolay irkilme, çabuk sinirlenme, gelecekle ilgili plan yapamama, yabancılaşma (başkaları beni veya yaşadıklarımı anlamıyor hissi), olayı hatırlatan durumlarda huzursuz olma ve bu durumlardan kaçınma görülür Psikolojik debriefing şu amaçlarla yapılır : a) Duygu ve düşünceleri birbirinden ayırt ederek tanımak ve dışa vurmak, b) Bozulan anlamlandırma sistemini yeniden toparlamak, c) Travmatik bir durumu takip eden düşünceleri, izlenimleri ve tepkileri detaylı bir şekilde gözden geçirmek, d) Benzer tepkileri görerek kendi tepkilerini de normal olarak algılamak, e) Farklı başa çıkma yolları öğrenmek, f) Yaşama sevincinin desteklenerek korunmasına yardımcı olmak, g) İyileşme sürecini hızlandırmak, h) Karşılaşılabilecek başka felaketler için daima hazırlıklı olmayı sağlamak Reyhan Oksay https://psikiyatri.org.tr/halka-yonelik/28/travma-sonrasi-stres-bozuklugu https://arkabahcepsikoloji.com.tr/hizmetlerimiz/psikolojik-travmada-yardim/kullanilan-psikolojik-yardim-teknikleri/psikolojik-debriefing-yontemi/</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/bolgede-psikososyal-destek-ucretsiz-ve-kalici-olmali">Bölgede psikososyal destek ücretsiz ve kalıcı olmalı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>‘Aslında depremin insanlarda ilk yıktığı şey kontrol duygusu oluyor’ diyen sosyal psikolog <strong>Prof. Dr. Nebi Sümer</strong>, travma sonrası stres bozukluğu (<strong>TSSB</strong>) denilen psikolojik sorunların üstesinden gelinmesi için psikososyal desteğin yaşamsal olduğunu söylüyor. Ancak Sümer’in ısrarla vurguladığı bir konu daha var: ‘Depremzedeleri mağdur olarak görmeyin; onlar hayata tutunmaya çalışan savaşçılar’.</p>
<p>6 Şubat Pazartesi günü iki büyük depremle sarsılan Türkiye yaralarını sarmaya çalışırken depremzedelerin psikolojik sorunları hafifletmek ve gidermek için bölgede <strong>Türk Psikologlar Derneği</strong> ekibi saha çalışması ve ön değerlendirme yapıyor ve destek için başvuran 8000’in üzerinde gönüllü psikolog ile desteğe hazırlanıyor. Depremler gibi beklenmedik doğa olayları, kişiyi aşırı korkutan, dehşet içinde bırakan, çaresizlik yaratan ruhsal travmalar yaratma potansiyeline sahip. Ruhsal travmaları uzun süre atlatamayan kişilerde uzayan yas süreçleri ve travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) denilen psikolojik sorunlar ortaya çıkabiliyor. Bu belirtiler çoğu kişide travmayı izleyen günlerde görülüyor ve genellikle birkaç hafta içinde kendiliğinden düzeliyor, ancak bazı kişilerde aylarca, hatta yıllarca sürebiliyor.</p>
<p>Sabancı Üniversitesi, Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi öğretim görevlisi psikolog/sosyal psikolog Prof. Dr. Nebi Sümer’e depremzedelerin bu ruhsal travmaları nasıl atlatabileceklerini sorduk. Sümer ilk günden bugüne dek bölge insanının yaşamış olduğu psikolojik travmalara ışık tuttu:</p>
<p><strong>Deprem sonrası insanlardaki ilk tepki ne oluyor?</strong></p>
<p>İlk tepki hayatta kalma güdüsü oluyor. Bu evrede bireysel farklılıklar görülür. Alt beynimiz bize ‘kaç-kendini koru’ emrini verir. Bu son derece anormal bir duruma verilen normal bir tepkidir. İnsanları, içinde bulundukları bu durumda mağdur gözüyle bakmamak gerekir. Bu kişiler hayatta kalma dürtüsüyle hareket ettikleri için aşırı tepki göstermeleri normaldir. Kendisini, korkusunu, kaygısını kontrol edemeyenlerin yaşadıkları normaldir. Herkes aynı durumdadır. “Bende bir gariplik mi var” sorusunu kendilerine sormamaları ve kendilerine öz-şefkat göstermeleri, zaman tanımları gerekir.</p>
<p>Aslında depremin ilk yıktığı şey kontrol duygusudur. Belirsizlik rahatsız edicidir. Barınma sorununun halledilmesi ve temel ihtiyaçların karşılanması bu belirsizliğin giderilmesinde kritik ilk adımdır ve hızla yapılmalıdır.</p>
<p><strong>Maraş depreminde bu tepkilere nasıl yanıt verildi?</strong></p>
<p>Bizde o çok değerli iki gün kaybedildi. Bu da şoku ve belirsizliği büyüttü.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignright wp-image-29056 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/03/elele-300x169.jpeg" alt="" width="300" height="169" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/03/elele-300x169.jpeg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/03/elele.jpeg 800w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Psikolojik destek ne zaman verilmeye başlanmalı?</strong></p>
<p>İlk aşamada depremzedenin elini tutmak bile psikolojik bir destektir. İlk günlerde bu desteği vermek için uzman olmaya gerek yok; temel anlayışa sahip olmak yeterli. Kısa bir süre sonra zaten insanlar kendini toparlar. Büyük çoğunluğu için uzun sürecek bir psikolojik desteğe ihtiyaç kalmaz. TSSB bazı kişilerde 4-5 ay sonra ortaya çıkabilir. Önceden de benzer şoklar, travmalar yaşamış veya çok kırılgan bir yapıya sahip olanlar daha fazla risk altında olabilir. Bu kırılgan kişilere “güçlü ol” demek yanlış. Zira bu, “sen zayıfsın” mesajı vermek anlamına gelir.</p>
<p><strong>Hangi yöntemler uygulanmalı?</strong></p>
<p>Psikolojide “debriefing”, travmaya maruz kalan kişileri duygu/düşüncelerini anlatma, dinleme, bilgilenme ve paylaşım yolu ile fark etmeleri, düzene sokmaları, anlamlandırmaları ve yeniden yapılandırmaları olarak tanımlanabilir. Debriefing iyileştirici bir etkiye sahiptir. Çünkü kişi olayın üzerinde hakimiyet kurduğu izlenimini edinir. TSSB durumunda debrief’ingi uzmanlar yapmalı.</p>
<p>En önemli başa çıkma desteği depremzedelerin rutinlerine geri dönmelerini sağlamaktır. Çalışan kişilerin yapabiliyorsa işlerine, öğrencilerin eğitime geri dönmeleri gerekir. Sağlıklı olanların kurtarma/enkaz kaldırma, gönüllülere her işte destek sağlamaları kendilerini kısa zamanda toparlamalarına yardımcı olur.</p>
<p><strong>Çocuklar için ne yapılabilir?</strong></p>
<p>Çocuklar hassastır ama bazen bizden daha güçlü olabiliyorlar. Oyun oynamaları bu süreci daha kolay atlatmalarını sağlar. Çadır kentlerde oyun alanları kurulmalı. Onlar için de rutin çok önemli. Kısa zamanda okullarına geri dönerlerse yaşadıklarının yıkıcı etkisi ortadan kalkar. Ancak öğretmenler çocukları çok dikkatli izlemeli. Çocukta ani davranış bozuklukları, ani farklılıklar, daha önce görülmeyen öfke patlamaları, saldırganlık ya da içe kapanma vb işaretler görülüyorsa uzmana danışmak gerekebilir.</p>
<p><strong>Bölgede şiddet olaylarının yaşanma riski yüksek mi?</strong></p>
<p>Ne yazık ki sosyal medya karamsarlık pompalıyor. Yağma olaylarını, ırkçılığı sürekli öne çıkartıyor. Önyargıları besliyor. Bu görüntüleri izleyenlerde güven duygusu sarsılıyor. Sonuçta öfke ve kızgınlık başat hale geliyor. Seçkincilik, ayrımcılık, yukarıdan bakma, farklı olanı küçümseme gibi yıkıcı tutum ve davranışlar yardımlaşma ve dayanışmaya çok zarar veriyor.</p>
<p><strong>Bundan sonra bölgede nasıl bir psikososyal destek gerekli?</strong></p>
<p>Bölgede psikososyal desteğin kalıcı hale gelmesi ve ücretsiz olması gerekir. Klinik destek de bu evrede önemli. Bakanlıklar nezdinde kurulacak olan kalıcı sistemler ve psikososyal destek ekipleri konteynırlarda kurulacak birimlerle, çadır kentlerde, deprem bölgelerine erişimi kolay diğer mekanlarda çalışmalarını kesintisiz sürdürmeli.</p>
<p><strong>İnsanları kanun korumaz norm korur</strong></p>
<p>Biz inşaat işlerinde, yapılaşmada, depreme dayanıklı bina yapmada maalesef yaptırımı yüksek, ahlaki ve vicdani yüke dayalı sosyal norm yaratamadık.</p>
<p><strong>Bu depremin bu kadar yıkıcı olmasını neye bağlıyorsunuz?</strong></p>
<p>Bir ülkenin insanlarını kanun korumaz norm korur. Norm bir anlamda mahalle baskısı demektir. İlgili paydaşları kendiliğinden içine ele siyaset üstü bir süreçtir. Gönüllü bir harekettir. Biz inşaat işlerinde, yapılaşmada, depreme dayanıklı bina yapmada maalesef yaptırımı yüksek, ahlaki ve vicdani yüke dayalı sosyal norm yaratamadık. Yani utanma duygusu ve vicdanı içeren yazılı olmayan kurallara dayalı bir norm oluşturamadık. Trafik ölümlerinde, ihlallerindeki durum gibi.. Aslında yapılan cezai yaptırımı olan tehlikeli bir davranış olmasına karşın insanlar yaptıkları trafik ihlallerini, son surat araba kullanmayı her yerde utanmadan, hatta böbürlenerek anlatır. Çünkü aşırı süratli araba sürmek utanılacak bir hareket olarak algılanmaz. Ama hırsız yaptığı hırsızlığı anlatamaz çünkü hırsızlık utanma duygusu yaratır. Trafik ahlaki bir norm yaratamamıştır. Aynı şekilde inşaatlarda da vicdani yükümlülük yok. Normal zamanda sokakta dokunsan yıkılacak bina görsek, kimse “bunu kim yaptı ya deprem olursa yapanın hiç mi vicdani yok” diye düşünmez. Normlar sosyal psikolojiyi ilgilendiren bir konudur. Depremlerde yıkılma riski taşıyan binalar yapma konusu, imar affı ile ödüllendirileceğine, hırsızlık gibi utanılması ve kınanmasını gereken bir mahalle baskısı yaratmadıkça engellenemez.</p>
<p><strong>Gelecekte deprem bölgesinde ne gibi gelişmeler bekliyorsunuz?</strong></p>
<p>Benim bir hayalim var. Oraların yeni bir cazibe merkezi haline getirilmesi. Göçleri engelleyecek, azınlıklarla barış içinde yaşanabilecek yerleşim alanları kurmalıyız. Konut yapmakla bu sonuca ulaşamayız. Oralarda insanların verimli olabilecekleri, her türlü ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri, çatışmaların yaşanmadığı kentler kurulmalı.</p>
<p><strong>TSSB’nin olası belirtileri şunlardır:</strong></p>
<ul>
<li>uykusuzluk,</li>
<li>kabuslar,</li>
<li>olayla ilgili anıların rahatsız edici biçimde sık sık hatırlanması,</li>
<li>sürekli olarak olayın tekrarlanacağı korkusu ve bu nedenle diken üstünde hissetme,</li>
<li>kolay irkilme,</li>
<li>çabuk sinirlenme,</li>
<li>gelecekle ilgili plan yapamama,</li>
<li>yabancılaşma (başkaları beni veya yaşadıklarımı anlamıyor hissi),</li>
<li>olayı hatırlatan durumlarda huzursuz olma ve bu durumlardan kaçınma görülür</li>
</ul>
<p><strong>Psikolojik debriefing şu amaçlarla yapılır :</strong></p>
<p>a) Duygu ve düşünceleri birbirinden ayırt ederek tanımak ve dışa vurmak,</p>
<p>b) Bozulan anlamlandırma sistemini yeniden toparlamak,</p>
<p>c) Travmatik bir durumu takip eden düşünceleri, izlenimleri ve tepkileri detaylı bir şekilde gözden geçirmek,</p>
<p>d) Benzer tepkileri görerek kendi tepkilerini de normal olarak algılamak,</p>
<p>e) Farklı başa çıkma yolları öğrenmek,</p>
<p>f) Yaşama sevincinin desteklenerek korunmasına yardımcı olmak,</p>
<p>g) İyileşme sürecini hızlandırmak,</p>
<p>h) Karşılaşılabilecek başka felaketler için daima hazırlıklı olmayı sağlamak</p>
<p><strong>Reyhan Oksay</strong></p>
<p><strong><a href="https://psikiyatri.org.tr/halka-yonelik/28/travma-sonrasi-stres-bozuklugu">https://psikiyatri.org.tr/halka-yonelik/28/travma-sonrasi-stres-bozuklugu</a></strong></p>
<p><strong><a href="https://arkabahcepsikoloji.com.tr/hizmetlerimiz/psikolojik-travmada-yardim/kullanilan-psikolojik-yardim-teknikleri/psikolojik-debriefing-yontemi/">https://arkabahcepsikoloji.com.tr/hizmetlerimiz/psikolojik-travmada-yardim/kullanilan-psikolojik-yardim-teknikleri/psikolojik-debriefing-yontemi/</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/bolgede-psikososyal-destek-ucretsiz-ve-kalici-olmali">Bölgede psikososyal destek ücretsiz ve kalıcı olmalı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29051</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Seçimlerin ve oy vermenin psikolojisi</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/secimlerin-oy-vermenin-psikolojisi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 20 Jun 2018 12:01:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[halk]]></category>
		<category><![CDATA[istikrar]]></category>
		<category><![CDATA[oy vermek]]></category>
		<category><![CDATA[seçim]]></category>
		<category><![CDATA[seçmen]]></category>
		<category><![CDATA[siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=10317</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yaman çelişki: İnsanlar kendi aleyhine olan siyasete neden destek verir? Neden işçiler sendikalara karşı olduğunu söyleyen bir lidere oy verir? Neden çiftçiler ürettikleri ürünü dışarıdan ithal edip kendilerini yoksullaştıran hükümetleri destekler? Hatta neden bir göçmen, göçmenleri ülkeden göndereceği vaat eden politikacıyı destekler? Şöyle de bakabiliriz, hem Türkiye’de hem de çoğu Batı ülkesinde yoksullar gelirin eşit bölüşümüne karşı olan sağ partiler, eşit dağılımı savunan sol partilerden daha fazla oy almaktadır. Örneğin, sosyal demokrat CHP, kişi başına düşen ulusal gelirin Türkiye ortalamasının çok altında olduğu Anadolu illerinden hiç milletvekili çıkaramazken, sağ partilerin tulum çıkardığı çok olmuştur. Amerika’nın en zenginlerinden ve sosyal devlete kökten karşı olan Trump 2016 Başkanlık Seçimi’nde beyaz çalışan sınıfın %67’sinin oyunu almıştır. Sistemi meşrulaştırma kuramı Özetle, neden dezavantajlı grup üyeleri pratikte kendi çıkarlarına aykırı olan adaylara, partilere oy verirler? Peki, bunca yoksul insan bir gün zengin olacakları umuduyla mı zenginleri desteleyen partilere oy vermektedirler? Durumun böyle olmadığını ve bu yaman çelişkinin altında başka psikolojik mekanizmaların olduğunu en iyi açıklayan yaklaşımların başında Sistemi Meşrulaştırma Kuramı (SMK) gelmektedir. Sistem burada geniş anlamda mevcut bütün mikro ve makro sistemler ya da kısaca “düzen” olarak da okunabilir. John Jost1 ve arkadaşları SMK’nı insanlarda genellikle farkında olmadan (bilinçaltı süreçlerle) neden toplumsal statükoyu savunma, destekleme ve meşrulaştırma eğilimi olduğunu açıklamak için geliştirdiler ve çok sayıda araştırma ile desteklemişlerdir. Sistemi meşrulaştırma edimi mevcut sosyal, politik, ekonomik, toplumsal, cinsiyet rolleri vb. sistemlerin sırf var oldukları ve kişiye öngörülebilir bir yapı, istikrar ve anlam sundukları için olduğu gibi kabul edilmesi, desteklenmesi ve sonucunda meşrulaştırılmasını sağlayan psikolojik süreçlere karşılık gelir. Bu süreç doğal olarak statükonun sürdürülmesi ve pekiştirilmesiyle sonuçlanır. Belirsizlik ve düzensizlikte kaçınma ve istikrarı tercih etme güdüsü meşrulaştırmayı kolaylaştıran en önemli etkenlerdendir. Meşrulaştırma güdüsü kimlerde yüksek? Sistemi meşrulaştırma güdüsü, tahmin edilebileceği gibi sistemden en çok çıkarı olanlar, muhafazkarlar ve kişillik olarak belirsizliğe tahammülü olmayanlar arasında en yüksektir. SMK’nın en önemli ve en çok araştırılan varsayımı sadece sistem bakımından avantajlı kişilerin, grupların değil, dezavantajlı, hatta açıkça haksızlığa, adaletsizliğe maruz kalmış kişilerin, yani dezavantajlı grup üyelerinin de kendi aleyhlerine, hatta psikolojik değerlerini düşürme pahasına, bazı durumlarda sistemi meşrulaştırma motivasyonun ile hareket etmesini açıklamasıdır. John Jost ve arkadaşlarının araştırmaları sistemin aslında kurbanı olanlarda da bu motivasyonun kısa dönemli “palyatif”, hafifletici psikolojik yararları nedeniyle oluştuğunu göstermektedir. Meşrulaştırarak, insanlar bir süreliğine de olsa daha iyi hissetmekte, suçluluk duygusunu daha az yaşamakta ve haksızlıklarla ve stresle baş edebilmek için yapay olsa da bir “sakinleştirici ilaç” kullanmış olmaktalar. Yani, dezavantajlı grup üyelerinin sistemi meşrulaştırması, bir anlamda sistemi rasyonalize ederek (akılcılaştırarak) onunla başa çıkma çabası olarak değerlendirilmektedir. Bu dinamiği en güzel sanırım Terry Eagleton2 açıklamaktadır. &#8220;Bir toplumda, yönetenler kadar baskı altındaki gruplar da her şeyi adamakıllı rasyonalize edebilir. Kendi yaşam koşullarının arzu edilebilir olmaktan çok uzak olduğunu kavrıyor olabilirler; ama bu olguyu acı çekmeyi hak ettikleri, herkesin aynı durumda olduğu, bunun bir biçimde kaçınılmaz olduğu, yerine gelecek olanın çok daha kötü olabileceği ve benzeri düşünceler temelinde rasyonalize ederler.&#8221; (sf.85). Meşrulaştırma yöntemleri Bu doğrultuda çok sayıda meşrulaştırma yöntemleri devreye girer. Hakim olanla özdeşim kurulması, sistemi ve statükosunu meşrulaştıran ideolojileri destekleme, muhafazakarlık, eşitsizliklerin içselleştirilmesi (“beş parmağın beşi de bir mi?”), kurbanın suçlanması (örneğin işsizlik durumunda “bunu hak ediyor, aylak aylak geziyor, iş var ama çalışan yok” tamamlayıcı kalıp yargıların (ör., “zengin ama mutsuz”, “fakir ama mutlu”), toplumdaki sosyal grupların sistemi meşrulaştıracak biçimde hiyerarşik olarak sınıflandırılarak (“ayaklar baş oldu” deyimi mesela), etiketlenmesi, cinsiyetçilik vb. çok sayıda psikolojik mekanizma sayılabilir. Unutmayalım süreçlerden bazıları bilinç düzeyinde yapılan genel ön kabullere dayanır ama önemli bir kısmı bilinçli olmayan örtük kendini kandırmayı kolaylaştıran psikolojik süreçlerdir. Bunu yine Eagleton çok güzel açıklıyor: &#8220;Ezilen bir grubun kendi durumu hakkında kendini kandırması, bir anlamda açıkça kendi çıkarına değilse de, bir başka anlamda çıkarınadır; çünkü bu tür kendini aldatma var olan koşulları daha katlanılır kılabilir&#8221; (sf. 86). Sistemi meşrulaştırma süreci dünyanın istikrarlı, adil, anlamlı ve öngörülebilir olarak algılanmasına hizmet etmektedir. Çelişik tutumlar Ancak, bu avantajlar aslında dezavantajlı grup üyelerini bir süre iyi hissettirse de uzun vadede kişinin kendisine ve ait olduğu gruba karşı çift kutuplu, çelişik tutumlar ve bazen de çatışma hissetmesiyle sonuçlanmaktadır. Nevin Solak3’ın doktora tezi kapsamında John Jost’un da katılımı ile yaptığımız araştırmalar insanların duygularını sadece kişi ya da ait olduğu grup (iç grup) düzeyinde değil, sistem düzeyinde de meşrulaştıracak şekilde ayarlayarak kendisini sistemi meşrulaştırmaya bir anlamda koşullandırdığını gösteriyor. Sistemi meşrulaştırma süreci aslında sistemin istikrarlılığının korunmasına ve sürdürülmesine katkıda bulunurken, pozitif sosyal değişime ket vurmaktadır. Ancak, sistem meşrulaştırma güdüsü herkeste aynı değil ve herkes aynı sistemi meşrulaştırmaz. Sisteme kızgınlık ve öfke duyarlar, adaletsizliği algılayanlar ve bunu yaratıcı kolektif eylemlere dönüştürenler de tarihe sistem ve düzen değiştirici olarak geçmiştir. Konunun bu boyutu burada özetlenemeyecek kadar ayrıntılı. Ancak, her iki dinamikte de psikolojik süreçlerin başat rolünü SMK bize kanıt temelinde göstermiştir. Prof. Dr. Nebi Sümer, ODTÜ Psikoloji, nsumer@metu.edu.tr Jost, J. T., Langer, M., Badaan, V., Azevedo, F., Etchezahar, E., Ungaretti, J., Hennes, E. (2017). Ideology and the limits of self-interest: System justification motivation and conservative advantages in mass politics. Translational Issues in Psychological Science, 3, 1-26. Eagleton, T. (2005). İdeoloji. Ayrıntı Yayınları, İstanbul. Solak, N., Jost, T. J., Sümer, N., &#38; Glore, G. L. (2012). Rage against the machine: The case for system-level emotions. Social and Personality Psychology Compass, 6, 674-690</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/secimlerin-oy-vermenin-psikolojisi">Seçimlerin ve oy vermenin psikolojisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yaman çelişki:</strong> İnsanlar kendi aleyhine olan siyasete neden destek verir?</p>
<p>Neden işçiler sendikalara karşı olduğunu söyleyen bir lidere oy verir? Neden çiftçiler ürettikleri ürünü dışarıdan ithal edip kendilerini yoksullaştıran hükümetleri destekler? Hatta neden bir göçmen, göçmenleri ülkeden göndereceği vaat eden politikacıyı destekler?</p>
<p>Şöyle de bakabiliriz, hem Türkiye’de hem de çoğu Batı ülkesinde yoksullar gelirin eşit bölüşümüne karşı olan sağ partiler, eşit dağılımı savunan sol partilerden daha fazla oy almaktadır. Örneğin, sosyal demokrat CHP, kişi başına düşen ulusal gelirin Türkiye ortalamasının çok altında olduğu Anadolu illerinden hiç milletvekili çıkaramazken, sağ partilerin tulum çıkardığı çok olmuştur. Amerika’nın en zenginlerinden ve sosyal devlete kökten karşı olan <strong>Trump</strong> 2016 Başkanlık Seçimi’nde beyaz çalışan sınıfın %67’sinin oyunu almıştır.</p>
<p><strong>Sistemi meşrulaştırma kuramı</strong></p>
<p>Özetle, neden dezavantajlı grup üyeleri pratikte kendi çıkarlarına aykırı olan adaylara, partilere oy verirler? Peki, bunca yoksul insan bir gün zengin olacakları umuduyla mı zenginleri desteleyen partilere oy vermektedirler?</p>
<p>Durumun böyle olmadığını ve bu yaman çelişkinin altında başka psikolojik mekanizmaların olduğunu en iyi açıklayan yaklaşımların başında <strong>Sistemi Meşrulaştırma Kuramı (SMK</strong>) gelmektedir. Sistem burada geniş anlamda mevcut bütün mikro ve makro sistemler ya da kısaca “düzen” olarak da okunabilir.</p>
<p><strong>John Jost<sup>1</sup></strong> ve arkadaşları SMK’nı insanlarda genellikle farkında olmadan (bilinçaltı süreçlerle) neden toplumsal statükoyu savunma, destekleme ve meşrulaştırma eğilimi olduğunu açıklamak için geliştirdiler ve çok sayıda araştırma ile desteklemişlerdir. Sistemi meşrulaştırma edimi mevcut sosyal, politik, ekonomik, toplumsal, cinsiyet rolleri vb. sistemlerin sırf var oldukları ve kişiye öngörülebilir bir yapı, istikrar ve anlam sundukları için olduğu gibi kabul edilmesi, desteklenmesi ve sonucunda meşrulaştırılmasını sağlayan psikolojik süreçlere karşılık gelir.</p>
<p>Bu süreç doğal olarak statükonun sürdürülmesi ve pekiştirilmesiyle sonuçlanır. Belirsizlik ve düzensizlikte kaçınma ve istikrarı tercih etme güdüsü meşrulaştırmayı kolaylaştıran en önemli etkenlerdendir.</p>
<p><strong>Meşrulaştırma güdüsü kimlerde yüksek?</strong></p>
<p>Sistemi meşrulaştırma güdüsü, tahmin edilebileceği gibi sistemden en çok çıkarı olanlar, muhafazkarlar ve kişillik olarak belirsizliğe tahammülü olmayanlar arasında en yüksektir. SMK’nın en önemli ve en çok araştırılan varsayımı sadece sistem bakımından avantajlı kişilerin, grupların değil, dezavantajlı, hatta açıkça haksızlığa, adaletsizliğe maruz kalmış kişilerin, yani dezavantajlı grup üyelerinin de kendi aleyhlerine, hatta psikolojik değerlerini düşürme pahasına, bazı durumlarda sistemi meşrulaştırma motivasyonun ile hareket etmesini açıklamasıdır. John Jost ve arkadaşlarının araştırmaları sistemin aslında kurbanı olanlarda da bu motivasyonun kısa dönemli “palyatif”, hafifletici psikolojik yararları nedeniyle oluştuğunu göstermektedir.</p>
<p>Meşrulaştırarak, insanlar bir süreliğine de olsa daha iyi hissetmekte, suçluluk duygusunu daha az yaşamakta ve haksızlıklarla ve stresle baş edebilmek için yapay olsa da bir “<strong>sakinleştirici ilaç</strong>” kullanmış olmaktalar. Yani, dezavantajlı grup üyelerinin sistemi meşrulaştırması, bir anlamda sistemi rasyonalize ederek (akılcılaştırarak) onunla başa çıkma çabası olarak değerlendirilmektedir. Bu dinamiği en güzel sanırım <strong>Terry Eagleton<sup>2</sup></strong> açıklamaktadır.</p>
<p><em>&#8220;Bir toplumda, yönetenler kadar baskı altındaki gruplar da her şeyi adamakıllı rasyonalize edebilir. Kendi yaşam koşullarının arzu edilebilir olmaktan çok uzak olduğunu kavrıyor olabilirler; ama bu olguyu acı çekmeyi hak ettikleri, herkesin aynı durumda olduğu, bunun bir biçimde kaçınılmaz olduğu, yerine gelecek olanın çok daha kötü olabileceği ve benzeri düşünceler temelinde rasyonalize ederler.&#8221; </em>(sf.85).</p>
<p><strong>Meşrulaştırma yöntemleri</strong></p>
<p>Bu doğrultuda çok sayıda meşrulaştırma yöntemleri devreye girer. Hakim olanla özdeşim kurulması, sistemi ve statükosunu meşrulaştıran ideolojileri destekleme, muhafazakarlık, eşitsizliklerin içselleştirilmesi (“beş parmağın beşi de bir mi?”), kurbanın suçlanması (örneğin işsizlik durumunda “bunu hak ediyor, aylak aylak geziyor, iş var ama çalışan yok” tamamlayıcı kalıp yargıların (ör., “zengin ama mutsuz”, “fakir ama mutlu”), toplumdaki sosyal grupların sistemi meşrulaştıracak biçimde hiyerarşik olarak sınıflandırılarak (“ayaklar baş oldu” deyimi mesela), etiketlenmesi, cinsiyetçilik vb. çok sayıda psikolojik mekanizma sayılabilir. Unutmayalım süreçlerden bazıları bilinç düzeyinde yapılan genel ön kabullere dayanır ama önemli bir kısmı bilinçli olmayan örtük kendini kandırmayı kolaylaştıran psikolojik süreçlerdir.</p>
<p>Bunu yine Eagleton çok güzel açıklıyor: <em>&#8220;Ezilen bir grubun kendi durumu hakkında kendini kandırması, bir anlamda açıkça kendi çıkarına değilse de, bir başka anlamda çıkarınadır; çünkü bu tür kendini aldatma var olan koşulları daha katlanılır kılabilir&#8221; </em>(sf. 86). Sistemi meşrulaştırma süreci dünyanın istikrarlı, adil, anlamlı ve öngörülebilir olarak algılanmasına hizmet etmektedir.</p>
<p><strong>Çelişik tutumlar</strong></p>
<p>Ancak, bu avantajlar aslında dezavantajlı grup üyelerini bir süre iyi hissettirse de uzun vadede kişinin kendisine ve ait olduğu gruba karşı çift kutuplu, çelişik tutumlar ve bazen de çatışma hissetmesiyle sonuçlanmaktadır. <strong>Nevin Solak</strong><sup>3</sup>’ın doktora tezi kapsamında John Jost’un da katılımı ile yaptığımız araştırmalar insanların duygularını sadece kişi ya da ait olduğu grup (iç grup) düzeyinde değil, sistem düzeyinde de meşrulaştıracak şekilde ayarlayarak kendisini sistemi meşrulaştırmaya bir anlamda koşullandırdığını gösteriyor.</p>
<p>Sistemi meşrulaştırma süreci aslında sistemin istikrarlılığının korunmasına ve sürdürülmesine katkıda bulunurken, pozitif sosyal değişime ket vurmaktadır. Ancak, sistem meşrulaştırma güdüsü herkeste aynı değil ve herkes aynı sistemi meşrulaştırmaz. Sisteme kızgınlık ve öfke duyarlar, adaletsizliği algılayanlar ve bunu yaratıcı kolektif eylemlere dönüştürenler de tarihe sistem ve düzen değiştirici olarak geçmiştir. Konunun bu boyutu burada özetlenemeyecek kadar ayrıntılı. Ancak, her iki dinamikte de psikolojik süreçlerin başat rolünü SMK bize kanıt temelinde göstermiştir.</p>
<p><strong>Prof. Dr. Nebi Sümer, ODTÜ Psikoloji, </strong><a href="mailto:nsumer@metu.edu.tr"><strong>nsumer@metu.edu.tr</strong></a></p>
<ol>
<li>Jost, J. T., Langer, M., Badaan, V., Azevedo, F., Etchezahar, E., Ungaretti, J., Hennes, E. (2017). Ideology and the limits of self-interest: System justification motivation and conservative advantages in mass politics. Translational Issues in Psychological Science, 3, 1-26.</li>
<li>Eagleton, T. (2005). <em>İdeoloji</em>. Ayrıntı Yayınları, İstanbul.</li>
<li>Solak, N., Jost, T. J., Sümer, N., &amp; Glore, G. L. (2012). Rage against the machine: The case for system-level emotions. <em>Social and Personality Psychology Compass, 6</em>, 674-690</li>
</ol>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/secimlerin-oy-vermenin-psikolojisi">Seçimlerin ve oy vermenin psikolojisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">10317</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Demokratikleşme darbe riskini ortadan kaldırmıyor</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/demokratiklesme-darbe-riskini-ortadan-kaldirmiyor</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 25 Dec 2017 12:35:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[darbe]]></category>
		<category><![CDATA[demokrasi]]></category>
		<category><![CDATA[devlet]]></category>
		<category><![CDATA[halk]]></category>
		<category><![CDATA[hükümet]]></category>
		<category><![CDATA[lider]]></category>
		<category><![CDATA[soğuk savaş]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=8753</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana darbeler dünyanın dört bir yanındaki temeli pek de sağlam olmayan demokrasiler için çok büyük tehdit oluşturuyor. Son yapılan bir çalışma geçiş aşamasındaki bu demokrasilerin altını oyan nedenleri ortaya çıkartırken, sallantıdaki demokrasilerin, zor kullanmadan askeri yetkililerin siyasetten nasıl uzak tutulacağı konusuna ışık tutuyor. Comparative Political Studies isimli dergide “Hükümet Darbesi” adı altında yayımlanan son çalışma bu soruna dikkat çekiyor ve çürük demokrasilerin, uluslararası toplumların yardımları ile askeri elitlerin siyasetten uzak durmaya nasıl ikna edileceklerine odaklanıyor. Araştırma sonuçları Soğuk Savaş’tan sonraki ilk 10 yıl içinde darbe yapılma sıklığı yaklaşık %50 oranında azaldı. Bu belirgin düşüş, ilk başlarda askeri yönetimlerin ortadan kalkacağı daha demokratik bir geleceğin mümkün olabileceği umudunu doğurdu. Ancak sonraki dönemlerde bu ilk düşüş sabitlendi ve küresel ölçekteki demokratikleşme süreci de benzer şekilde yerinde saymaya başladı. 20. yüzyılın sonunda Freedom House gibi düşünce kuruluşlarına göre “özgür” olarak nitelendirilebilecek dünya ülkelerinin oranı %45 civarındaydı. Bir önceki 10 yılda (2005-2014 arasında) başarıya ulaşan darbe sayısı 17 iken 1995 ile 2004 arasında darbe sayısı 15’te kalmıştı. Sağlam olmayan demokrasiler darbelere niçin açık? Geçiş dönemi demokrasilerinde darbeler niçin istenilen sonuca ulaşabiliyor? Yeni demokrasilerde darbe tehdidini azaltmak için ne yapmalı? Uluslararası kurumlar ve kişiler darbe girişimlerini önlemek için neler yapabilir? Darbe sorunu çözmek ve demokratikleşmeyi rayına oturtmak için bu soruları yanıtlamak önemlidir. Darbeler demokrasileri tehdit eder, çünkü demokratik liderleri sınırlayan kuvvetler ayırımı ilkeleri, aynı zamanda darbeleri engellemeye yönelik eylemlerini de sınırlar. Demokratik olmayan liderler dokunulmazlık zırhı ardına sığınırlar, rakiplerini kendileri için tehdit oluşturmayacak konumlara atarlar, siyasi muhaliflerinin örgütlenme kapasitelerini azaltmak için türlü manevralara başvururlar. Oysa demokratik liderler, yönetici kadroları üzerindeki baskılar nedeniyle bu tedbirleri alamaz. Bu şekilde anayasanın liderlere uyguladığı kısıtlar hem istikrar hem de istikrarsızlık doğurur. Darbe motivasyonu zayıftır, çünkü rejim muhaliflerinin baskıdan korkmaları için bir neden yoktur. Fakat darbeler çekicidir, çünkü demokratik liderlerin kendilerini darbelere karşı koruma yeteneği de görece olarak kısıtlanmıştır. Bu nedenle demokrasilerin sağlam temellere oturtulmamış olmasının darbeler üzerindeki etkileri şöyle sıralanabilir: Demokrasiler darbeleri engellemekle ilgili baskılara çok fazla başvurmazlar. Bu baskıların arasında sahte darbe iddiaları, siyasi rakiplerin ve askeri elitlerin tutuklanması sayılabilir. Demokratik hükümetlerin demokratik olmayan hükümetlere göre darbe engelleyici taktiklere başvurma olasılığı %50 daha azdır. Demokratik yollarla seçilmiş liderler baskı uygulama konusunda sınırlı yetkilere sahip olduklarından darbe motivasyonu düşüktür, fakat darbe olasılığı ve başarılı olma şansı daha yüksektir. Bu iki etki birbirini dengeler. Demokratik sınırlamalar, darbe engelleme girişimlerini de baskıladığı için demokrasilere karşı yapılan “kakışmalar”ın başarı şansı, anti demokratik yönetimlere karşı yapılan kalkışmalardan daha yüksektir. Başka bir deyişle darbelerin başarısı, darbeleri planlayanların hedefinde demokratik hükümetlerin bulunması durumunda belirgin ölçüde daha yüksektir. Küresel istatistiksel analizler ne diyor? Bütün bu öngörüleri 1945 ile 2011 arasında meydana gelen darbe eylemlerine yönelik küresel istatistiksel analizlerle destekleniyor. Bu analizlere göre demokrasilerin, darbe planladıkları gerekçesiyle elitleri suçlama olasılığı %50 daha düşük olmakla birlikte, darbe girişimlerine maruz kalma olasılığı o kadar düşük değildir. Demokratik olan ülkeler ve demokratik olmayan ülkeler, darbe girişimlerine maruz kalma sıklığı açısından eşit olmakla birlikte, demokrasileri hedef alan darbelerin başarılı olma şansı iki mislidir. 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana demokrasileri hedef alan darbelerin yarısı başarılı olmakla birlikte, demokratik olmayan ülkelerdeki her üç darbe girişiminin ikisi başarısız kalmıştır. Darbelerden nasıl kaçınılabilir? Bu bulguların ışığı altında demokrasiye geçme sürecinde olan ülkeler darbelerden nasıl kaçınabilir? Tarihteki başarılı demokratikleşme örneklerine bakıldığında darbe motivasyonlarının askeri elitlerin yaşam koşullarını geçiş döneminde düzeltilmesiyle azaltıldığına tanık olunmuştur.  Buna en iyi örnek geçiş hükümetlerinde askeri elitlere saygın ve resmi bir rol vermektir. Latin Amerika’daki askeri diktatörlüklerin yıkılıp yerine sivil hükümetlerin geçmesi döneminde, askeri liderlere önemli pozisyonlar verilmişti. Böylece askeri liderlerde saygınlıklarını yitirme, “bir kenara atılma” gibi olumsuz duyguların yerleşmesi engellenmişti. Uluslararası kurum ve kişilerin rolü Küresel aktörlerin rolü darbelerin önlenmesinde kritik bir öneme sahiptir. Bu kurumlar, askeri yetkililere kurdukları hükümetin siyasi ve ekonomik olarak dışlanacakları yönünde etki yapabilirler. Demokrasilere karşı düzenlenen darbeler uluslararası siyaset sahnesinde şiddetle kınanmalıdır. Sonuç Demokratik olmayan ülkelerde askeri yetkililer güçlü figürlerdir. Dolayısıyla bu insanlar demokratikleşme döneminde de bu etkilerini devam ettirmek isterler. Darbe riskini ortadan kaldırmak için, yeni kurulan hükümette bu kişilere aktif rol vermek fayda sağlar. Kuvvetler ayrılığı ilkelerine bağlı kalma zorunluluğu olan demokratik hükümetlerin yetkilileri, darbeleri önleme konusunda demokratik olmayan hükümetlerin yetkilileri kadar özgür değildir. Bu durumda uluslararası kurumlar ve kişiler demokrasilere karşı işlenen darbe girişimlerini şiddetle kınamalıdır. Sağlam temellere oturmamış demokrasilerde faaliyet gösteren örgütler demokratikleşmenin darbe girişimlerinin frekansını arttırmadığını, ancak darbenin başarılı olma şansını arttırdığının bilincinde olmalıdır.  Bu durumda ayakta kalmaya çalışan demokrasiler darbe girişimlerine ve girişimlerin başarılı olma ihtimaline karşı olağanüstü hal planları yapmalıdır. Derleyen: Reyhan Oksay Kaynak: http://oneearthfuture.org/</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/demokratiklesme-darbe-riskini-ortadan-kaldirmiyor">Demokratikleşme darbe riskini ortadan kaldırmıyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana darbeler dünyanın dört bir yanındaki temeli pek de sağlam olmayan demokrasiler için çok büyük tehdit oluşturuyor. Son yapılan bir çalışma geçiş aşamasındaki bu demokrasilerin altını oyan nedenleri ortaya çıkartırken, sallantıdaki demokrasilerin, zor kullanmadan askeri yetkililerin siyasetten nasıl uzak tutulacağı konusuna ışık tutuyor.</p>
<p><em>Comparative Political Studies </em>isimli dergide “Hükümet Darbesi” adı altında yayımlanan son çalışma bu soruna dikkat çekiyor ve çürük demokrasilerin, uluslararası toplumların yardımları ile askeri elitlerin siyasetten uzak durmaya nasıl ikna edileceklerine odaklanıyor.</p>
<p><strong>Araştırma sonuçları</strong></p>
<p>Soğuk Savaş’tan sonraki ilk 10 yıl içinde darbe yapılma sıklığı yaklaşık %50 oranında azaldı. Bu belirgin düşüş, ilk başlarda askeri yönetimlerin ortadan kalkacağı daha demokratik bir geleceğin mümkün olabileceği umudunu doğurdu. Ancak sonraki dönemlerde bu ilk düşüş sabitlendi ve küresel ölçekteki demokratikleşme süreci de benzer şekilde yerinde saymaya başladı. 20. yüzyılın sonunda Freedom House gibi düşünce kuruluşlarına göre “özgür” olarak nitelendirilebilecek dünya ülkelerinin oranı %45 civarındaydı. Bir önceki 10 yılda (2005-2014 arasında) başarıya ulaşan darbe sayısı 17 iken 1995 ile 2004 arasında darbe sayısı 15’te kalmıştı.</p>
<p><strong>Sağlam olmayan demokrasiler darbelere niçin açık?</strong></p>
<p>Geçiş dönemi demokrasilerinde darbeler niçin istenilen sonuca ulaşabiliyor? Yeni demokrasilerde darbe tehdidini azaltmak için ne yapmalı? Uluslararası kurumlar ve kişiler darbe girişimlerini önlemek için neler yapabilir? Darbe sorunu çözmek ve demokratikleşmeyi rayına oturtmak için bu soruları yanıtlamak önemlidir.</p>
<p>Darbeler demokrasileri tehdit eder, çünkü demokratik liderleri sınırlayan kuvvetler ayırımı ilkeleri, aynı zamanda darbeleri engellemeye yönelik eylemlerini de sınırlar. Demokratik olmayan liderler dokunulmazlık zırhı ardına sığınırlar, rakiplerini kendileri için tehdit oluşturmayacak konumlara atarlar, siyasi muhaliflerinin örgütlenme kapasitelerini azaltmak için türlü manevralara başvururlar. Oysa demokratik liderler, yönetici kadroları üzerindeki baskılar nedeniyle bu tedbirleri alamaz. Bu şekilde anayasanın liderlere uyguladığı kısıtlar hem istikrar hem de istikrarsızlık doğurur. Darbe motivasyonu zayıftır, çünkü rejim muhaliflerinin baskıdan korkmaları için bir neden yoktur. Fakat darbeler çekicidir, çünkü demokratik liderlerin kendilerini darbelere karşı koruma yeteneği de görece olarak kısıtlanmıştır.</p>
<p><strong>Bu nedenle demokrasilerin sağlam temellere oturtulmamış olmasının darbeler üzerindeki etkileri şöyle sıralanabilir:</strong></p>
<ul>
<li>Demokrasiler darbeleri engellemekle ilgili baskılara çok fazla başvurmazlar. Bu baskıların arasında sahte darbe iddiaları, siyasi rakiplerin ve askeri elitlerin tutuklanması sayılabilir. Demokratik hükümetlerin demokratik olmayan hükümetlere göre darbe engelleyici taktiklere başvurma olasılığı %50 daha azdır.</li>
<li>Demokratik yollarla seçilmiş liderler baskı uygulama konusunda sınırlı yetkilere sahip olduklarından darbe motivasyonu düşüktür, fakat darbe olasılığı ve başarılı olma şansı daha yüksektir. Bu iki etki birbirini dengeler.</li>
<li>Demokratik sınırlamalar, darbe engelleme girişimlerini de baskıladığı için demokrasilere karşı yapılan “kakışmalar”ın başarı şansı, anti demokratik yönetimlere karşı yapılan kalkışmalardan daha yüksektir. Başka bir deyişle darbelerin başarısı, darbeleri planlayanların hedefinde demokratik hükümetlerin bulunması durumunda belirgin ölçüde daha yüksektir.</li>
</ul>
<p><strong>Küresel istatistiksel analizler ne diyor? </strong></p>
<p>Bütün bu öngörüleri 1945 ile 2011 arasında meydana gelen darbe eylemlerine yönelik küresel istatistiksel analizlerle destekleniyor. Bu analizlere göre demokrasilerin, darbe planladıkları gerekçesiyle elitleri suçlama olasılığı %50 daha düşük olmakla birlikte, darbe girişimlerine maruz kalma olasılığı o kadar düşük değildir. Demokratik olan ülkeler ve demokratik olmayan ülkeler, darbe girişimlerine maruz kalma sıklığı açısından eşit olmakla birlikte, demokrasileri hedef alan darbelerin başarılı olma şansı iki mislidir. 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana demokrasileri hedef alan darbelerin yarısı başarılı olmakla birlikte, demokratik olmayan ülkelerdeki her üç darbe girişiminin ikisi başarısız kalmıştır.</p>
<p><strong>Darbelerden nasıl kaçınılabilir?</strong></p>
<p>Bu bulguların ışığı altında demokrasiye geçme sürecinde olan ülkeler darbelerden nasıl kaçınabilir? Tarihteki başarılı demokratikleşme örneklerine bakıldığında darbe motivasyonlarının askeri elitlerin yaşam koşullarını geçiş döneminde düzeltilmesiyle azaltıldığına tanık olunmuştur.  Buna en iyi örnek geçiş hükümetlerinde askeri elitlere saygın ve resmi bir rol vermektir. Latin Amerika’daki askeri diktatörlüklerin yıkılıp yerine sivil hükümetlerin geçmesi döneminde, askeri liderlere önemli pozisyonlar verilmişti. Böylece askeri liderlerde saygınlıklarını yitirme, “bir kenara atılma” gibi olumsuz duyguların yerleşmesi engellenmişti.</p>
<p><strong>Uluslararası kurum ve kişilerin rolü</strong></p>
<p>Küresel aktörlerin rolü darbelerin önlenmesinde kritik bir öneme sahiptir. Bu kurumlar, askeri yetkililere kurdukları hükümetin siyasi ve ekonomik olarak dışlanacakları yönünde etki yapabilirler. Demokrasilere karşı düzenlenen darbeler uluslararası siyaset sahnesinde şiddetle kınanmalıdır.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<ul>
<li>Demokratik olmayan ülkelerde askeri yetkililer güçlü figürlerdir. Dolayısıyla bu insanlar demokratikleşme döneminde de bu etkilerini devam ettirmek isterler. Darbe riskini ortadan kaldırmak için, yeni kurulan hükümette bu kişilere aktif rol vermek fayda sağlar.</li>
<li>Kuvvetler ayrılığı ilkelerine bağlı kalma zorunluluğu olan demokratik hükümetlerin yetkilileri, darbeleri önleme konusunda demokratik olmayan hükümetlerin yetkilileri kadar özgür değildir. Bu durumda uluslararası kurumlar ve kişiler demokrasilere karşı işlenen darbe girişimlerini şiddetle kınamalıdır.</li>
<li>Sağlam temellere oturmamış demokrasilerde faaliyet gösteren örgütler demokratikleşmenin darbe girişimlerinin frekansını arttırmadığını, ancak darbenin başarılı olma şansını arttırdığının bilincinde olmalıdır.  Bu durumda ayakta kalmaya çalışan demokrasiler darbe girişimlerine ve girişimlerin başarılı olma ihtimaline karşı olağanüstü hal planları yapmalıdır.</li>
</ul>
<p><strong>Derleyen: Reyhan Oksay</strong></p>
<p><strong>Kaynak: <a href="http://oneearthfuture.org/">http://oneearthfuture.org/</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/demokratiklesme-darbe-riskini-ortadan-kaldirmiyor">Demokratikleşme darbe riskini ortadan kaldırmıyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">8753</post-id>	</item>
		<item>
		<title>HBT Okur buluşmaları &#8211; Edirne</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/hbt-okur-bulusmalari-edirne</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 19 Oct 2017 05:55:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[ahmet yavuz]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[cem say]]></category>
		<category><![CDATA[edirne]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[fatih altun]]></category>
		<category><![CDATA[gelecek]]></category>
		<category><![CDATA[gençler]]></category>
		<category><![CDATA[halk]]></category>
		<category><![CDATA[HBT]]></category>
		<category><![CDATA[nasıl]]></category>
		<category><![CDATA[neden]]></category>
		<category><![CDATA[okur]]></category>
		<category><![CDATA[orhan bursalı]]></category>
		<category><![CDATA[özlem yüzak]]></category>
		<category><![CDATA[sorgulamak]]></category>
		<category><![CDATA[teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[yazar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=8052</guid>

					<description><![CDATA[<p>İlk durak Edirne oldu! HBT’yi daha geniş kesimlere ulaştırmak ve aynı zamanda HBT okurlarının düşüncelerini almak, onlarla tanışmak için ilk toplantı Edirne’de gerçekleştirildi. Okurlardan çok şey öğrendik. Öğrenci ruhu ve bilim tutkusu hiç bitmeyecek olan 90 yaşındaki Köy Enstitülü Hamdi Dağdevir; “Ahh bir kodlama bilsem neler yapardım..” diyen Genel Cerrah Zeliha Türkyıl- maz; 8. sınıfa giden kızı Seda’yı da yanına alarak Babaeski’den gelen, kendini bilim gönüllüsü olarak tanımlayan ve “yapay zekâ ne zaman insanları traş edebilecek?” diye soran berber Atilla Kunduracıoğlu ve diğerleri&#8230; Herkese Bilim Teknoloji dergisini tanıtmak ve popüler bilim okuryazarlığını Türkiye’de daha geniş kitlelere yayabilmek için yeni bir projeye başladık. Ve HBT yazarları ile Edirneli okurların katılımı ile düzenlediğimiz toplantılarının ilkini Edirne’de gerçekleştirdik. Konu bilimin, bilimsel düşünmenin, ‘neden’ diye sorabilmenin, sorgulayabilmenin önemi ve bu- nun için ne yapılması gerektiği idi. Dolayısı ile her yazar kendi cephesinden konuya yaklaştı. Prof. Cem Say, yapay zekânın dünyayı, toplumları, meslekleri nasıl değiştirdiğini anla- tırken, son sayıda kaleme aldığı “Bir Meşe Hikâyesi” yazısı ile aramıza katılan Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz bilimsel düşünmenin önemine askerlik cephesinden örnekler vererek yaklaştı. Yavuz “bilim, ahlak ve disiplin” üçlüsü ile her şeyin üstesinden gelinebileceğinin altını çizdi. Orhan Bursalı Türkiye’nin bilimsel geleceğine değindi. Bilimsel tutuma en temel yaklaşımın, “neden ve nasıl” sorularını yöneltmek olduğunu, ayrıca “acaba gerçekten öyle mi” sorusuyla olaylar ve konular üzerinde şüpheci yaklaşımın şart olduğunu, merakın yaratıcılığı körüklediğini belirtti ve popüler dergi yayıncılığının halk eğitimine yaptığı katkıya vurgu yaptı, Özlem Yüzak ise derginin içeriğini, okurlarla kurdukları ilişkiyi örneklerle anlattı. Edirne’deki toplantını mimari Avukat Fatih Altun oldu. Toplantı mekanından, duyurulmasına kadar her açıdan katkılarına sonsuz teşekkürler. Ve tabii onun kadar bu konuyu önemseyen ve katkıda bulunan eşi Özlen Altun’a.. Edirne buluşması bizler açısından son derece önemli ve yararlı oldu. Öncelikle bilim gönüllüsü onlarca insanla tanıştık. Yukarıda birkaç isim sıraladım ama tabi diğerleri de var. Bu ülkenin aydınlık insanları hepsi de. Düşünen üreten ama bir yandan da bu ülkenin geleceği için kaygılanan, kendi çocuklarının eğitimi için alternatifler arayan insanlar. Toplantıda bir mühendisin diye getirdiği “Elon Musk’ın dünyasında biz hâlâ Hocaefendiler tarikatlar ile uğraşıyoruz ne yazık ki. Halbuki basit algoritmalar ile dünyalar değişebiliyor” sözü ne kadar gerçekçi ise, bir öğretmenin “içinde bulunduğumuz bu süreçte bilimsel düşünceyi topluma nasıl yayabileceğiz” kaygısı da bir o kadar düşündürücü oldu. Toplantıda “herkes, her birey, elinden gelenin en iyisini yapmaya odaklansa, başkalarından siyasetçilerden kurtuluş reçeteleri beklemese yol alırız” diye de konuşuldu. Ve tabii bu bağlamda derginin daha geniş kesimlere nasıl ulaştırılabileceğini da tartıştık birlikte. Bir okurumuzdan gelen katkı önemli oldu: “Madem buradayız, bir iletişim ağı kuralım” dedi. Böylece “Edirne HBT gönüllüleri”nin ilk adımı da atılmış oldu. Katkılarını, yeni projelerini birlikte deneyimleyeceğiz. Edirne ilkti ama son olmayacak. HBT konvoyu diğer illere, ilçelere de gidecek. Tabii sizlerin çağrıları ve desteği ile..</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/hbt-okur-bulusmalari-edirne">HBT Okur buluşmaları &#8211; Edirne</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="page" title="Page 1">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p><strong>İlk durak Edirne oldu!</strong></p>
</div>
</div>
</div>
<p><strong>HBT’yi daha geniş kesimlere ulaştırmak ve </strong><strong>aynı zamanda HBT okurlarının düşünceleri</strong><strong>ni almak, onlarla tanışmak için ilk toplantı </strong><strong>Edirne’de gerçekleştirildi. Okurlardan çok </strong><strong>şey öğrendik.</strong></p>
<p>Öğrenci ruhu ve bilim tutkusu hiç bitmeyecek olan 90 yaşındaki Köy Enstitülü <strong>Ham</strong><strong>di Dağdevir</strong>; “Ahh bir kodlama bilsem neler yapardım..” diyen Genel Cerrah <strong>Zeliha Türkyıl- maz</strong>; 8. sınıfa giden kızı <strong>Seda</strong>’yı da yanına alarak Babaeski’den gelen, kendini bilim gönüllüsü olarak tanımlayan ve “yapay zekâ ne zaman insanları traş edebilecek?” diye soran berber <strong>Atilla Kundura</strong><strong>cıoğlu </strong>ve diğerleri&#8230;</p>
<p>Herkese Bilim Teknoloji dergisini tanıtmak ve popüler bilim okuryazarlığını Türkiye’de daha geniş kitlelere yayabilmek için yeni bir projeye başladık. Ve HBT yazarları ile Edirneli okurların katılımı ile düzenlediğimiz toplantılarının ilkini Edirne’de gerçekleştirdik. Konu bilimin, bilimsel düşünmenin, ‘neden’ diye sorabilmenin, sorgulayabilmenin önemi ve bu- nun için ne yapılması gerektiği idi. Dolayısı ile her yazar kendi cephesinden konuya yaklaştı.</p>
<div class="page" title="Page 1">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p>Prof. Cem Say, yapay zekânın dünyayı, toplumları, meslekleri nasıl değiştirdiğini anla-<br />
tırken, son sayıda kaleme aldığı “Bir Meşe Hikâyesi” yazısı ile aramıza katılan Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz bilimsel düşünmenin önemine askerlik cephesinden örnekler vererek yaklaştı. Yavuz “bilim, ahlak ve disiplin” üçlüsü ile her şeyin üstesinden gelinebileceğinin altını çizdi. Orhan Bursalı Türkiye’nin bilimsel geleceğine değindi. Bilimsel tutuma en temel yaklaşımın, “neden ve nasıl” sorularını yöneltmek olduğunu, ayrıca “acaba gerçekten öyle mi” sorusuyla olaylar ve konular üzerinde şüpheci yaklaşımın şart olduğunu, merakın yaratıcılığı körüklediğini belirtti ve popüler dergi yayıncılığının halk eğitimine yaptığı katkıya vurgu yaptı, Özlem Yüzak ise derginin içeriğini, okurlarla kurdukları ilişkiyi örneklerle anlattı. Edirne’deki toplantını mimari Avukat Fatih Altun oldu. Toplantı mekanından, duyurulmasına kadar her açıdan katkılarına sonsuz teşekkürler. Ve tabii onun kadar bu konuyu önemseyen ve katkıda bulunan eşi Özlen Altun’a.. Edirne buluşması bizler açısından son derece önemli ve yararlı oldu. Öncelikle bilim gönüllüsü onlarca insanla tanıştık. Yukarıda birkaç isim sıraladım ama tabi diğerleri de var. Bu ülkenin aydınlık insanları hepsi de. Düşünen üreten ama bir yandan da bu ülkenin geleceği için kaygılanan, kendi çocuklarının eğitimi için alternatifler arayan insanlar.</p>
<div class="page" title="Page 1">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p>Toplantıda bir mühendisin diye getirdiği “Elon Musk’ın dünyasında biz hâlâ Hocaefendiler tarikatlar ile uğraşıyoruz ne yazık ki. Halbuki basit algoritmalar ile dünyalar değişebiliyor” sözü ne kadar gerçekçi ise, bir öğretmenin “içinde bulunduğumuz bu süreçte bilimsel düşünceyi topluma nasıl yayabileceğiz” kaygısı da bir o kadar düşündürücü oldu.</p>
<p><img decoding="async" class="size-medium wp-image-8054 alignright" src="http://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/10/ed2-232x300.png" alt="" width="232" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/10/ed2-232x300.png 232w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/10/ed2.png 308w" sizes="(max-width: 232px) 100vw, 232px" /></p>
<p>Toplantıda “herkes, her birey, elinden gelenin en iyisini yapmaya odaklansa, başkalarından siyasetçilerden kurtuluş reçeteleri beklemese yol alırız” diye de konuşuldu. Ve tabii bu bağlamda derginin daha geniş kesimlere nasıl ulaştırılabileceğini da tartıştık birlikte. Bir okurumuzdan gelen katkı önemli oldu: “Madem buradayız, bir iletişim ağı kuralım” dedi. Böylece “Edirne HBT gönüllüleri”nin ilk adımı da atılmış oldu. Katkılarını, yeni projelerini birlikte deneyimleyeceğiz.</p>
<p>Edirne ilkti ama son olmayacak. HBT konvoyu diğer illere, ilçelere de gidecek. Tabii sizlerin çağrıları ve desteği ile..</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/hbt-okur-bulusmalari-edirne">HBT Okur buluşmaları &#8211; Edirne</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">8052</post-id>	</item>
		<item>
		<title>&#8220;İnsanlar birbirine düşman olmaya davet edilemez&#8230;&#8221;</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/insanlar-birbirine-dusman-olmaya-davet-edilemez</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 14 Apr 2017 05:42:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editör ne diyor?]]></category>
		<category><![CDATA[akıl fikir]]></category>
		<category><![CDATA[batı]]></category>
		<category><![CDATA[birinci yıl]]></category>
		<category><![CDATA[DAG projesi]]></category>
		<category><![CDATA[devlet]]></category>
		<category><![CDATA[dost]]></category>
		<category><![CDATA[dünya düzeni]]></category>
		<category><![CDATA[düşman]]></category>
		<category><![CDATA[evren]]></category>
		<category><![CDATA[galaksi]]></category>
		<category><![CDATA[gelecek]]></category>
		<category><![CDATA[gezegen]]></category>
		<category><![CDATA[gökbilim]]></category>
		<category><![CDATA[halk]]></category>
		<category><![CDATA[hayır]]></category>
		<category><![CDATA[HBT]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[insan sevgisi]]></category>
		<category><![CDATA[karadelik]]></category>
		<category><![CDATA[kutuplaşma]]></category>
		<category><![CDATA[mantık dışı]]></category>
		<category><![CDATA[ön yargı]]></category>
		<category><![CDATA[oy]]></category>
		<category><![CDATA[referandum]]></category>
		<category><![CDATA[sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[sömürge]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[ülke]]></category>
		<category><![CDATA[umut]]></category>
		<category><![CDATA[yıldız]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=6118</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şüphesiz yaşadığımız bu önemli günlerdeki günlük politik savaşın sonucu iki gün sonra belli olacak. Bu konuda politik hırslarla ülkenin kaderinin belirlenmesinin yanlış olduğuna ilişkin uzun soluklu sağduyulu sesleri fazla duymadık. Zaten politik arenada buna olanak verecek bir bilgeliğe hiç yer yoktu. Bu sayımızdaki Doğan Kuban’ın yazısı ise bütün bunların dışında bilgece büyük uyarılarla dolu. Lütfen tamamını HBT’de okuyun: &#8220;Uygarlık kavramı ile insanların yaşamı arasında uçurumlar var. Günümüz dünyasında hiçbir neden insanları birbirlerine düşman olmaya davet etmemelidir… 80 milyonluk toplumların düşman gruplar olarak gelecekleri olamaz&#8230; Böyle bir tablo Batılıların hoşuna gidebilir. Sömürülerini sürdürürler&#8230; Anayasa, devletle birlikte kurulan hukuk sistemidir. Referandum konusu değildir&#8230; Devlet şekli oyla değişmez. Oy vermeyenler yeni devleti kabul etmekte direnirlerse bu, ülkenin parçalanmasına yol açabilir&#8230;&#8221; Kuban,&#8220;İnsan sevgisiyle başlayan yeni bir düzene ihtiyaç var&#8221;  diyor yazısının sonunda. Akıl dışı sesleri- düşünceleri tanımanın kılavuzu Yaşadığımız günlere ilişkin bizi umutsuzluğa sürükleyen ve &#8220;Allah kahretsin, biz ne zaman akli düşünecek ve davranacağız&#8221; diye sık sık söylenmemize yol açan olaylar, bilimin de üzerinde durduğu çok önemli araştırma konularıdır. Sosyal bilimler, psikoloji ve daha bir sürü alanda uzmanların yaptıkları araştırmalar hepimize ışık tutacak ve tartışmalar açacak niteliktedir. Akılcı olmayan düşüncelerin kaynağı nedir? Bir bilim insanı &#8220;ön yargılardır&#8221; diyor. Hepimiz ön yargılarla donatılı mıyız ve bunlardan kurtulmamız ne kadar mümkün? İçinizdeki akıl dışı sesleri susturmanın yol ve yöntemleri üzerine de öneriler var dergide. Peki, akıldan uzak tartışmaları tanıyabileceğimiz işaretler neler? Meraklı bir sürü sorunun yanıtı aranıyor kapak konumuzda&#8230; Mükemmel bir sağlık konusu: Bir kanser yapıcı madde olan besinlerdeki Akrilamitleri, sağlık için tehlikelerini ve kaçınma-azaltma yollarını Haluk Ertan ve arkadaşları yazıyor. Üstelik hangi besinde ne kadar olduğu bilgilerini de vererek! 54. sayımızda Türkiye’nin derin uzaya el atacak DAG projesini sunmuştuk. Bu kez Sinan Alış, evrende gökbilimcilerin &#8211; astrofizikçilerin üzerinde en çok çalıştıkları dört büyük sır üzerine bilgiler veriyor. Gezegenli Yıldızlar: Keşifler artıyor; Karanlık Madde ve Karanlık Enerji: Evrenin %27’si; Galaksilerin Oluşumu ve Evrimi ve Karadeliklerin Önemi: Süper kütleliler&#8230; *** Birinci yılı tamamlamamız nedeniyle gelen başarı ve tebrik dileklerinden ikisine yer veriyoruz: Aydınlık gelecek ancak bilimle: HBT&#8217;nin birinci yılında, onu yaşatanları yürekten kutlamak istiyorum. Aydınlık gelecek, ancak ve ancak bilimle gerçekleştirilebilir. Bilimsel iklim olmadan, bilim tohumları yeşermez. Ancak bilimi yaymadan da bilimsel iklim oluşmaz. İşte CBT&#8217;nin devamı olan HBT de bu işlevi görmekte ve bundan dolayı da takdire şayandır. Ne var ki, aynı çabayı, yani bilimi yayma/toplumsallaştırma kültürünü bilim insanlarında göremiyoruz. Avrupa&#8217;da 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bilim insanları hem çalışmalarıyla, hem de bu çalışmalarını düzenlenen konferanslarda toplumun çeşitli kesimlerine aktararak farkındalık yaratırken, Osmanlı bu faaliyetlere sırtını dönmüştür; dolayısıyla toplumda bilimsel iklim de gelişememiştir. Cumhuriyet&#8217;le aşılmak istenen bu kültür eksikliği, ne yazık ki günümüzde de devam ediyor&#8230; Toplumda bilimsel iklimi/kültürü geliştirmek de haliyle kolay değil. İşte bu bağlamda, HBT&#8217;nin işlevi daha da önem kazanıyor. Emeği geçenlere sonsuz saygılar&#8230; İbrahim Gedik / Emekli Jeoloji Yük. Müh. Amatör Fizikçi Ülkemizde yaygın okunmalı: Sizi ve Herkese Bilim Teknoloji’nin birinci yılını candan kutluyorum. HBT’nin bu ileri adımlarıyla ülkemizde bilim, sanat ve teknoloji konularında yaptığı katkı önemli. Son sayının anlamlı yerlerden reklam alması da beni çok sevindirdi. Ümit ederim bu gelişme ile HBT daha da büyüyecek, ülkemizin her yerinde okuma imkânları olacaktır. HBT’nin sayfalarını dolduran bütün kültürlü insanlarımızı tekrar candan kutlar sevgilerimi sunarım. Prof. Dr. Namık K. Aras / Türkiye Bilimler Akademisi Şeref Üyesi; Asya Bilimler Akademileri Birliği Başkan Yardımcısı *** Dolu dolu bir dergiyi daha sizlere sunuyoruz. Bu bizi mutlu ediyor! Ne diyoruz: Geleceği inşa ediyoruz biz… Her Cuma, bir hafta boyunca beyin besleme günü! HBT’yi yaygınlaştıralım. Web sitemizi izleyin, oradan abone seçeneklerimizi inceleyin! Sevgiyle kalın…</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/insanlar-birbirine-dusman-olmaya-davet-edilemez">&#8220;İnsanlar birbirine düşman olmaya davet edilemez&#8230;&#8221;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Şüphesiz yaşadığımız bu önemli günlerdeki günlük politik savaşın sonucu iki gün sonra belli olacak. Bu konuda politik hırslarla ülkenin kaderinin belirlenmesinin yanlış olduğuna ilişkin uzun soluklu sağduyulu sesleri fazla duymadık. Zaten politik arenada buna olanak verecek bir bilgeliğe hiç yer yoktu. Bu sayımızdaki Doğan Kuban’ın yazısı ise bütün bunların dışında bilgece büyük uyarılarla dolu.</p>
<p>Lütfen tamamını HBT’de okuyun:</p>
<p><em>&#8220;Uygarlık kavramı ile insanların yaşamı arasında uçurumlar var. Günümüz dünyasında hiçbir neden insanları birbirlerine düşman olmaya davet etmemelidir… 80 milyonluk toplumların düşman gruplar olarak gelecekleri olamaz&#8230; Böyle bir tablo Batılıların hoşuna gidebilir. Sömürülerini sürdürürler&#8230; Anayasa, devletle birlikte kurulan hukuk sistemidir. Referandum konusu değildir&#8230; Devlet şekli oyla değişmez. Oy vermeyenler yeni devleti kabul etmekte direnirlerse bu, ülkenin parçalanmasına yol açabilir&#8230;&#8221;</em></p>
<p>Kuban,<em><strong>&#8220;İnsan sevgisiyle başlayan yeni bir düzene ihtiyaç var&#8221;</strong></em>  diyor yazısının sonunda.</p>
<p><strong>Akıl dışı sesleri- düşünceleri tanımanın kılavuzu</strong></p>
<p>Yaşadığımız günlere ilişkin bizi umutsuzluğa sürükleyen ve <strong><em>&#8220;</em><em><strong>A</strong>ll</em><em>ah kahretsin, biz ne zaman akli düşünecek ve davranacağız&#8221;</em></strong> diye sık sık söylenmemize yol açan olaylar, bilimin de üzerinde durduğu çok önemli araştırma konularıdır. Sosyal bilimler, psikoloji ve daha bir sürü alanda uzmanların yaptıkları araştırmalar hepimize ışık tutacak ve tartışmalar açacak niteliktedir. Akılcı olmayan düşüncelerin kaynağı nedir? Bir bilim insanı <strong><em>&#8220;ö<strong>n y</strong>argılardır&#8221;</em></strong> diyor.</p>
<p>Hepimiz ön yargılarla donatılı mıyız ve bunlardan kurtulmamız ne kadar mümkün? İçinizdeki akıl dışı sesleri susturmanın yol ve yöntemleri üzerine de öneriler var dergide. Peki, akıldan uzak tartışmaları tanıyabileceğimiz işaretler neler? Meraklı bir sürü sorunun yanıtı aranıyor kapak konumuzda&#8230;</p>
<p>Mükemmel bir sağlık konusu: Bir kanser yapıcı madde olan besinlerdeki Akrilamitleri, sağlık için tehlikelerini ve kaçınma-azaltma yollarını <strong>Haluk Ertan</strong> ve arkadaşları yazıyor. Üstelik hangi besinde ne kadar olduğu bilgilerini de vererek!</p>
<p>54. sayımızda Türkiye’nin derin uzaya el atacak <strong>DAG</strong> projesini sunmuştuk. Bu kez <strong>Sinan Alış</strong>, evrende gökbilimcilerin &#8211; astrofizikçilerin üzerinde en çok çalıştıkları dört büyük sır üzerine bilgiler veriyor. Gezegenli Yıldızlar: Keşifler artıyor; Karanlık Madde ve Karanlık Enerji: Evrenin %27’si; Galaksilerin Oluşumu ve Evrimi ve Karadeliklerin Önemi: Süper kütleliler&#8230;</p>
<p><strong>***</strong></p>
<p>Birinci yılı tamamlamamız nedeniyle gelen başarı ve tebrik dileklerinden ikisine yer veriyoruz:</p>
<p><strong><em>Aydınlık gelecek ancak bilimle: </em></strong><em>HBT&#8217;nin birinci yılında, onu yaşatanları yürekten kutlamak istiyorum. Aydınlık gelecek, ancak ve ancak bilimle gerçekleştirilebilir. Bilimsel iklim olmadan, bilim tohumları yeşermez. Ancak bilimi yaymadan da bilimsel iklim oluşmaz. İşte CBT&#8217;nin devamı olan HBT de bu işlevi görmekte ve bundan dolayı da takdire şayandır. Ne var ki, aynı çabayı, yani bilimi yayma/toplumsallaştırma kültürünü bilim insanlarında göremiyoruz. Avrupa&#8217;da 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bilim insanları hem çalışmalarıyla, hem de bu çalışmalarını düzenlenen konferanslarda toplumun çeşitli kesimlerine aktararak farkındalık yaratırken, Osmanlı bu faaliyetlere sırtını dönmüştür; dolayısıyla toplumda bilimsel iklim de gelişememiştir. Cumhuriyet&#8217;le aşılmak istenen bu kültür eksikliği, ne yazık ki günümüzde de devam ediyor&#8230; Toplumda bilimsel iklimi/kültürü geliştirmek de haliyle kolay değil. İşte bu bağlamda, HBT&#8217;nin işlevi daha da önem kazanıyor. Emeği geçenlere sonsuz saygılar&#8230;</em> <strong><em>İbrahim Gedik</em></strong><em> / Emekli Jeoloji Yük. Müh. Amatör Fizikçi</em></p>
<p><strong><em>Ülkemizde yaygın okunmalı: </em></strong><em>Sizi ve Herkese Bilim Teknoloji’nin birinci yılını candan kutluyorum. HBT’nin bu ileri adımlarıyla ülkemizde bilim, sanat ve teknoloji konularında yaptığı katkı önemli. Son sayının anlamlı yerlerden reklam alması da beni çok sevindirdi. Ümit ederim bu gelişme ile HBT daha da büyüyecek, ülkemizin her yerinde okuma imkânları olacaktır. HBT’nin sayfalarını dolduran bütün kültürlü insanlarımızı tekrar candan kutlar sevgilerimi sunarım.<strong> Prof. Dr. Namık K. Aras</strong> / Türkiye Bilimler Akademisi Şeref Üyesi; Asya Bilimler Akademileri Birliği Başkan Yardımcısı</em></p>
<p><strong>***</strong></p>
<p>Dolu dolu bir dergiyi daha sizlere sunuyoruz. Bu bizi mutlu ediyor! Ne diyoruz: Geleceği inşa ediyoruz biz… Her Cuma, bir hafta boyunca beyin besleme günü! HBT’yi yaygınlaştıralım. Web sitemizi izleyin, oradan abone seçeneklerimizi inceleyin!</p>
<p>Sevgiyle kalın…</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/insanlar-birbirine-dusman-olmaya-davet-edilemez">&#8220;İnsanlar birbirine düşman olmaya davet edilemez&#8230;&#8221;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">6118</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Yeni bir eşiğin önündeyiz: Merhaba 2. yıl!</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/yeni-bir-esigin-onundeyiz-merhaba-2-yil</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Apr 2017 05:23:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editör ne diyor?]]></category>
		<category><![CDATA[beyin besleme günü]]></category>
		<category><![CDATA[bilim kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[bilim-teknoloji mühendisliği]]></category>
		<category><![CDATA[Bilimsel faaliyet]]></category>
		<category><![CDATA[bilinç]]></category>
		<category><![CDATA[birinci yıl]]></category>
		<category><![CDATA[CBT]]></category>
		<category><![CDATA[düşünsel hayat]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[gelecek]]></category>
		<category><![CDATA[halk]]></category>
		<category><![CDATA[HBT]]></category>
		<category><![CDATA[iki bilge]]></category>
		<category><![CDATA[ikinci yıl]]></category>
		<category><![CDATA[insan meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[merhaba]]></category>
		<category><![CDATA[popüler bilim]]></category>
		<category><![CDATA[sanat]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[ülke meselesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=6016</guid>

					<description><![CDATA[<p>Herkese Bilim Teknoloji dergimiz geçen yıl 1 Nisan’da okura sürpriz yaptı ve merhaba dedi. 1 yılı geride bıraktık, hızlı aktı zaman… Her hafta yeni bir sayıyı hazırlarken, kuşkunuz olmasın herkes çok emek harcıyor ve daha iyi bir dergi için çırpınıyor. Okurlarımız sağ olsunlar, övgülerini eksik etmiyorlar. Haluk Ertan hoca, HBT’nin yayınını öğrenince hemen dijital abone olmuş, iki genci de abone etmiş ve yayınladığımız Palmiye Yağı üzerine yazısını gönderirken taa Avustralya’dan şöyle yazıp cesaret veriyordu bize: &#8220;Düşündüğümde, 1980&#8217;li yılların ortasında çiçeği burnunda bir doktora öğrencisiyken Cumhuriyet Bilim Teknik&#8217;le başlattınız uzun yürüyüşe önce sevdalı bir okur, daha sonra da yazar olarak katılmıştım. Bunca yıl geçti, HBT&#8217;ye erişildi ve birlikte yürümeyi sürdürüyoruz. Sanırım aydınlanma mücadelesinin sihri burada yatıyor…” İşte bu demiştik, oluşturduğumuz bir dünya içindeyiz, birbirimize bağlı ve ortak bir hedefe doğru bitmez tükenmez bir yürüyüş içindeyiz hepimiz&#8230; 30 yıllık yayına son verilince, 30 yıllık birikimin sürmesi gerektiği konusunda çevremizde bir görüş birliği vardı. Popüler bir bilim dergisinin önemini bilen ve bizimle de büyüyen genç arkadaşlar sonuçta ofisimizi bastılar ve bizi yeni bir başlangıca zorladılar.. Şunu biliyorduk: Bilimin sesi yine yükselmeliydi ve yeni bir dergiyi yaşatacak bir okur kitlemiz vardı. Şüphesiz ki daha zengin bir dergi üretmek hedefimizdi. Sizlerle yola çıktığımız bir yıllık serüvenimizin bir eleştirisini şüphesiz yapıyoruz ve yapacağız. Daha iyisi için! Eksikleri görmek ve tamamlamak için! Türkiye’nin bilimi yeterince içselleştirdiğini söyleyemeyiz. Burada görev şüphesiz ki akademi dünyasına, üniversite ve kurumların yöneticilerine düşüyor. Ama siyaset, ahh o yönetici siyaset, sürekli ileriye doğru kışkırtıcı, her açıdan yol açıcı olması gereken siyaset! Bilimin sesi susmaz. Bilimi halka aktarmanın yolu yordamı bitmez. HBT ne ifade ediyor bize? Bu ülke meselesidir. İnsan meselesidir. Yaratıcılığını dışa vurmak için yol ortam arayan insanımızın meselesidir. Halkın bilgi edinme hakkıdır. Temel meselelerimizi bilimsel düşünce ışığında tartışma hakkıdır! Dünyamızı biçimlendirecek gelişmeler hakkında tartışma, okuma, öğrenme konusudur. Bilimsel faaliyet, felsefe, sanat, bilim-teknoloji mühendisliği, düşünsel hayat ile birlikte, insanoğlunun en temel faaliyet alanıdır. Toplumu değiştiriyor, bilinçlerde sıçrama yapıyor… Bilimsel düşünmeyi sistematik olarak içselleştirebildiğimiz ölçüde dünya ve ülkedeki olayları kavrama olanağımız artıyor ve tabii tartışarak bu olaylara müdahale etme olasılığımız da… herkesebilimteknoloji.com internet sitemiz de bizim sesimiz, bu yayınla daha geniş çevreye ulaşıyoruz. Bunlar yeterli değil. Gelişmiş ülkelerde popüler bilim dergileri bizim ülkemizle kıyaslanamayacak çoklukta satıyor. Çünkü tarihsel anlamda da bilim birikimi bizi kat be kat aşıyor. Bizim zorluğumuz, Osmanlı&#8217;dan devraldığımız bir bilim kültürü-bilinci birikiminin olmaması veya çok çok zayıf olması. Bugün bilimde öncü olan ülkelerde bu birikimin en az 500 yıllık bir geçmişi var. Ayrı bir yazıda belirteceğim, ama ana fikri söyleyeyim: Bu ülkelerde ortaya çıkan büyük bilim insanları ve büyük bilimsel buluşlar ve düşüncelerle, ülkelerin gelişmişlikleri arasında birebir örtüşme var. Ülkelerin bilimsel geçmişlerine bakın, bugün nerede olduklarını kestirin. Biz bu eşiği aşmak istiyoruz. İkinci yıl daha büyük kitlelere ulaşarak bir önemli adım daha ileriye doğru atmak istiyoruz. Bunu, ele ele, birbirimize dayanarak, dalga dalga büyüyerek başarabiliriz. Sizler de görevlisiniz! Geçen Cumartesi günü İki Bilge toplantımızda Doğan Kuban hocayı dinledik. Biz de HBT’nin birinci yaşını kutladık. Sohbet ettik, tartıştık, Kuban hoca kitaplarını imzaladı. Bu sayımız özel; 32 sayfa ile size merhaba diyoruz. Çok zengin bir içerikle! Farklı konularla! HBT’yi edinin, yaygınlaştırın&#8230; Sloganımızı unutmayın: Geleceğimizi kuruyoruz, gelecek bilimsel düşünce üzerinde yükseliyor. Ve her Cuma bu amaçla yayınlanan HBT; yani beyin besleme günü! İkinci yıl önümüzdeki eşiğin üzerinden bir sıçrama yapacağız, tabi destekleriniz önerileriniz ve eleştirilerinizle birlikte… Sevgiyle kalın&#8230;</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/yeni-bir-esigin-onundeyiz-merhaba-2-yil">Yeni bir eşiğin önündeyiz: Merhaba 2. yıl!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Herkese Bilim Teknoloji dergimiz geçen yıl 1 Nisan’da okura sürpriz yaptı ve merhaba dedi. 1 yılı geride bıraktık, hızlı aktı zaman… Her hafta yeni bir sayıyı hazırlarken, kuşkunuz olmasın herkes çok emek harcıyor ve daha iyi bir dergi için çırpınıyor. Okurlarımız sağ olsunlar, övgülerini eksik etmiyorlar.</p>
<p>Haluk Ertan hoca, HBT’nin yayınını öğrenince hemen dijital abone olmuş, iki genci de abone etmiş ve yayınladığımız Palmiye Yağı üzerine yazısını gönderirken taa Avustralya’dan şöyle yazıp cesaret veriyordu bize:</p>
<p><em>&#8220;Düşündüğümde, 1980&#8217;li yılların ortasında çiçeği burnunda bir doktora öğrencisiyken Cumhuriyet Bilim Teknik&#8217;le başlattınız uzun yürüyüşe önce sevdalı bir okur, daha sonra da yazar olarak katılmıştım. Bunca yıl geçti, HBT&#8217;ye erişildi ve birlikte yürümeyi sürdürüyoruz. Sanırım aydınlanma mücadelesinin sihri burada yatıyor…”</em></p>
<p>İşte bu demiştik, oluşturduğumuz bir dünya içindeyiz, birbirimize bağlı ve ortak bir hedefe doğru bitmez tükenmez bir yürüyüş içindeyiz hepimiz&#8230; 30 yıllık yayına son verilince, 30 yıllık birikimin sürmesi gerektiği konusunda çevremizde bir görüş birliği vardı. Popüler bir bilim dergisinin önemini bilen ve bizimle de büyüyen genç arkadaşlar sonuçta ofisimizi bastılar ve bizi yeni bir başlangıca zorladılar.. Şunu biliyorduk: Bilimin sesi yine yükselmeliydi ve yeni bir dergiyi yaşatacak bir okur kitlemiz vardı. Şüphesiz ki daha zengin bir dergi üretmek hedefimizdi.</p>
<p>Sizlerle yola çıktığımız bir yıllık serüvenimizin bir eleştirisini şüphesiz yapıyoruz ve yapacağız. Daha iyisi için! Eksikleri görmek ve tamamlamak için!</p>
<p>Türkiye’nin bilimi yeterince içselleştirdiğini söyleyemeyiz. Burada görev şüphesiz ki akademi dünyasına, üniversite ve kurumların yöneticilerine düşüyor. Ama siyaset, ahh o yönetici siyaset, sürekli ileriye doğru kışkırtıcı, her açıdan yol açıcı olması gereken siyaset! Bilimin sesi susmaz. Bilimi halka aktarmanın yolu yordamı bitmez.</p>
<p><strong>HBT ne ifade ediyor bize?</strong></p>
<p><img decoding="async" class="alignleft wp-image-6019 size-medium" src="http://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/04/hbt1-300x300.jpg" alt="" width="300" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/04/hbt1-300x300.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/04/hbt1-150x150.jpg 150w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/04/hbt1-1024x1024.jpg 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/04/hbt1.jpg 1280w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Bu ülke meselesidir. İnsan meselesidir. Yaratıcılığını dışa vurmak için yol ortam arayan insanımızın meselesidir. Halkın bilgi edinme hakkıdır. Temel meselelerimizi bilimsel düşünce ışığında tartışma hakkıdır! Dünyamızı biçimlendirecek gelişmeler hakkında tartışma, okuma, öğrenme konusudur. Bilimsel faaliyet, felsefe, sanat, bilim-teknoloji mühendisliği, düşünsel hayat ile birlikte, insanoğlunun en temel faaliyet alanıdır. Toplumu değiştiriyor, bilinçlerde sıçrama yapıyor… Bilimsel düşünmeyi sistematik olarak içselleştirebildiğimiz ölçüde dünya ve ülkedeki olayları kavrama olanağımız artıyor ve tabii tartışarak bu olaylara müdahale etme olasılığımız da…</p>
<p><strong><a href="http://www.herkesebilimteknoloji.com/">herkesebilimteknoloji.com</a></strong><em><a href="http://www.herkesebilimteknoloji.com/"> </a></em>internet sitemiz de bizim sesimiz, bu yayınla daha geniş çevreye ulaşıyoruz. Bunlar yeterli değil. Gelişmiş ülkelerde popüler bilim dergileri bizim ülkemizle kıyaslanamayacak çoklukta satıyor. Çünkü tarihsel anlamda da bilim birikimi bizi kat be kat aşıyor.</p>
<p>Bizim zorluğumuz, Osmanlı&#8217;dan devraldığımız bir bilim kültürü-bilinci birikiminin olmaması veya çok çok zayıf olması. Bugün bilimde öncü olan ülkelerde bu birikimin en az 500 yıllık bir geçmişi var. Ayrı bir yazıda belirteceğim, ama ana fikri söyleyeyim: Bu ülkelerde ortaya çıkan büyük bilim insanları ve büyük bilimsel buluşlar ve düşüncelerle, ülkelerin gelişmişlikleri arasında birebir örtüşme var. Ülkelerin bilimsel geçmişlerine bakın, bugün nerede olduklarını kestirin.</p>
<p>Biz bu eşiği aşmak istiyoruz. İkinci yıl daha büyük kitlelere ulaşarak bir önemli adım daha ileriye doğru atmak istiyoruz. Bunu, ele ele, birbirimize dayanarak, dalga dalga büyüyerek başarabiliriz. Sizler de görevlisiniz!</p>
<p>Geçen Cumartesi günü İki Bilge toplantımızda Doğan Kuban hocayı dinledik. Biz de HBT’nin birinci yaşını kutladık. Sohbet ettik, tartıştık, Kuban hoca kitaplarını imzaladı.</p>
<p>Bu sayımız özel; 32 sayfa ile size merhaba diyoruz. Çok zengin bir içerikle! Farklı konularla! HBT’yi edinin, yaygınlaştırın&#8230;</p>
<p>Sloganımızı unutmayın: Geleceğimizi kuruyoruz, gelecek bilimsel düşünce üzerinde yükseliyor. Ve her Cuma bu amaçla yayınlanan HBT; yani beyin besleme günü!</p>
<p>İkinci yıl önümüzdeki eşiğin üzerinden bir sıçrama yapacağız, tabi destekleriniz önerileriniz ve eleştirilerinizle birlikte…</p>
<p>Sevgiyle kalın&#8230;</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/yeni-bir-esigin-onundeyiz-merhaba-2-yil">Yeni bir eşiğin önündeyiz: Merhaba 2. yıl!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">6016</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Aşkenaz Musevilerinin dili Anadolu’da gelişmiş</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/askenaz-musevilerinin-dili-anadoluda-gelismis</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Feb 2017 13:46:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[aşkenaz]]></category>
		<category><![CDATA[coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[dil]]></category>
		<category><![CDATA[dna]]></category>
		<category><![CDATA[genetik]]></category>
		<category><![CDATA[halk]]></category>
		<category><![CDATA[musevi]]></category>
		<category><![CDATA[soyağacı]]></category>
		<category><![CDATA[yidiş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=5218</guid>

					<description><![CDATA[<p>Genetik verilere göre bu Yahudiler, Türklere, İranlılara ve Güney Kafkasya halkına benziyor. Almanya, Yidişin doğduğu yer olarak bilinir. Fakat Aşkenaz Yahudilerinin yeni kalıtım analizleri bu dilin yaklaşık 1000 yıl kadar önce Kuzeydoğu Anadolu’da gelişmiş olabileceğini gösterdi. Bu bölge İpek Yolu üzerinde çok sayıda Yahudi’nin yaşadığı bir ticaret merkeziydi. Aşkenaz Musevilerinin geleneksel dili olan Yidiş, bin yılı aşkın bir süredir konuşulmaktadır ve Almanca, İbranice ve Slav dilinden kelimeler barındırır. Yidiş dilinin köklerinin nereye uzandığı kesin olarak bilinmese de halihazırdaki teoriye göre Yidiş, Ortaçağ Yüksek Almancasından gelişmişti ki bu da Almancaya olan benzerliğini açıklıyordu. Fakat Sheffield Üniversitesi’nden Eran Elhaik, şimdi bambaşka bir doğum yeri buldu bu dil için. Elhaik ve ekibi, Yidişin Almanya değil, Orta Doğu kökenli olduğunu söylüyor. Araştırmacılara göre analiz sonuçları Aşkenaz dilinin niçin Slav ve Farsça gramerine yakın olduğunu göstermekte. Dil, coğrafya ve genetik birbirlerine sıkı sıkıya bağlıdır, insanlar ve halk grupları daha geniş alanlara yayıldıkları veya göçtükleri zaman genleri gibi dillerini de beraberinde götürüyorlar diyen uzmanlar, bir soyağacı araştırmasına katılan 367 Aşkenaz Musevisinin kalıtımını analiz etmişler. Katılımcıların aşağı yukarı yüzde ellisinin soyu Yidiş konuşan atalarına uzanıyordu. Bilim insanları katılımcıların kalıtımlarında belli popülasyonlar için tipik olan DNA dizilerini karşılaştırdı. Yani bu karşılaştırma sistemi, insanların coğrafi kökenini, insanların gen karışımını, belli bir zamanda belli bir bölgede yaşadığı bilinen referans popülasyonlarınkiyle karşılaştırarak buluyor. Ve sürpriz sonuç: Yidiş konuşan Aşkenaz Musevilerinin ortak kökeni önemli ölçüde Anadolu’nun kuzeydoğusundaki bir bölgeye uzanmakta. Ve genetik verilere göre bu Yahudiler, Türklere, İranlılara ve Güney Kafkasya halkına benziyor. Sistem ilginç bir şekilde bu Aşkenaz Yahudilerinin tüm atalarının yaşadığı yer olarak bir zamanlar İskitlerin yaşadıkları bölgeye işaret ediyor. Sonuçlar öte yandan Aşkenaz Musevilerinin, İ.S.700 yılından itibaren Kuzey Kafkasya ve Hazar denizi kıyısında yaşayan Hazar halkının ardılları olduğuna dayanan teoriyle de çok iyi örtüşmekte. Eski Babil kaynaklarında bu insanlardan “Askuza” diye söz edilir. Bu kavram daha sonra “İskitler” olarak değiştirilmişti ve bir zamanlar Hazar halkının yaşadığı bölgede yaşayan göçerler için kullanılıyordu. Aşkenaz Yahudilerinin bu çıkış bölgeleri o zamanlar İpek Yolu ve diğer ticari yolların merkeziydi. Bu ticari merkezde çok sayıda Bizanslı tüccar kadar, zaman zaman İpek Yolu ticaretinin Avrupa ayağına hakim olan Radhanitler de (Ortaçağ’da etkin olmuş Yahudi gezgin tüccar topluluğu) yaşıyordu. Araştırmacılar, bu topluluğun rekabete karşı, ticareti tekelinde bulundurduğunu düşünüyor. Ve bunu başarmak için de Yahudiler dışında çok az kişinin anlayabildiği Yidiş gibi “gizli” bir dil geliştirmişlerdi. Bu da Yidiş dilinde “satın almak” ve “satmak” için neden 251 farklı sözcüğün kullanıldığını da açıklıyor. Böyle bir şey ancak tüccarların dilinde beklenirdi diyor Elhaik. Ve başka bir kanıt daha: Bu bölgede o zamanlar Iskenaz, Eskanaz, Ashanaz veya Ashkuz adı taşıyan çok sayıda köy bulunuyordu. Bilim insanları bu köylerin Aşkenaz kavramına göre isimlendirilmiş olabileceğini tahmin ediyorlar. Ve Türkiye’nin kuzeydoğusu, dünyada bu köy isimlerinin bulunduğu tek bölgedir ve o tarihlerde burada çok sayıda Aşkenaz Musevilerinin yaşamış olduğunun da bir kanıtı. Bu Yahudi tüccarlarının ardılları Orta Avrupa’ya göçtüklerinde, Almanca kavramları da dillerine katmış ve Yidiş günümüzdeki biçimini almıştır. Kaynaklar: www.scinexx.de/wissen-aktuell-20099-2016-04-21.html ve http://gbe.oxfordjournals.org/content/early/2016/03/03/gbe.evw046.abstract</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/askenaz-musevilerinin-dili-anadoluda-gelismis">Aşkenaz Musevilerinin dili Anadolu’da gelişmiş</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Genetik verilere göre bu Yahudiler, Türklere, İranlılara ve Güney Kafkasya halkına benziyor.</strong></p>
<p>Almanya, Yidişin doğduğu yer olarak bilinir. Fakat Aşkenaz Yahudilerinin yeni kalıtım analizleri bu dilin yaklaşık 1000 yıl kadar önce Kuzeydoğu Anadolu’da gelişmiş olabileceğini gösterdi. Bu bölge İpek Yolu üzerinde çok sayıda Yahudi’nin yaşadığı bir ticaret merkeziydi.</p>
<p>Aşkenaz Musevilerinin geleneksel dili olan Yidiş, bin yılı aşkın bir süredir konuşulmaktadır ve Almanca, İbranice ve Slav dilinden kelimeler barındırır. Yidiş dilinin köklerinin nereye uzandığı kesin olarak bilinmese de halihazırdaki teoriye göre Yidiş, Ortaçağ Yüksek Almancasından gelişmişti ki bu da Almancaya olan benzerliğini açıklıyordu.</p>
<p>Fakat Sheffield Üniversitesi’nden Eran Elhaik, şimdi bambaşka bir doğum yeri buldu bu dil için. Elhaik ve ekibi, Yidişin Almanya değil, Orta Doğu kökenli olduğunu söylüyor. Araştırmacılara göre analiz sonuçları Aşkenaz dilinin niçin Slav ve Farsça gramerine yakın olduğunu göstermekte.</p>
<p>Dil, coğrafya ve genetik birbirlerine sıkı sıkıya bağlıdır, insanlar ve halk grupları daha geniş alanlara yayıldıkları veya göçtükleri zaman genleri gibi dillerini de beraberinde götürüyorlar diyen uzmanlar, bir soyağacı araştırmasına katılan 367 Aşkenaz Musevisinin kalıtımını analiz etmişler. Katılımcıların aşağı yukarı yüzde ellisinin soyu Yidiş konuşan atalarına uzanıyordu.</p>
<p>Bilim insanları katılımcıların kalıtımlarında belli popülasyonlar için tipik olan DNA dizilerini karşılaştırdı. Yani bu karşılaştırma sistemi, insanların coğrafi kökenini, insanların gen karışımını, belli bir zamanda belli bir bölgede yaşadığı bilinen referans popülasyonlarınkiyle karşılaştırarak buluyor.</p>
<p>Ve sürpriz sonuç: Yidiş konuşan Aşkenaz Musevilerinin ortak kökeni önemli ölçüde Anadolu’nun kuzeydoğusundaki bir bölgeye uzanmakta. Ve genetik verilere göre bu Yahudiler, Türklere, İranlılara ve Güney Kafkasya halkına benziyor. Sistem ilginç bir şekilde bu Aşkenaz Yahudilerinin tüm atalarının yaşadığı yer olarak bir zamanlar İskitlerin yaşadıkları bölgeye işaret ediyor.</p>
<p>Sonuçlar öte yandan Aşkenaz Musevilerinin, İ.S.700 yılından itibaren Kuzey Kafkasya ve Hazar denizi kıyısında yaşayan Hazar halkının ardılları olduğuna dayanan teoriyle de çok iyi örtüşmekte. Eski Babil kaynaklarında bu insanlardan “Askuza” diye söz edilir. Bu kavram daha sonra “İskitler” olarak değiştirilmişti ve bir zamanlar Hazar halkının yaşadığı bölgede yaşayan göçerler için kullanılıyordu.</p>
<p>Aşkenaz Yahudilerinin bu çıkış bölgeleri o zamanlar İpek Yolu ve diğer ticari yolların merkeziydi. Bu ticari merkezde çok sayıda Bizanslı tüccar kadar, zaman zaman İpek Yolu ticaretinin Avrupa ayağına hakim olan Radhanitler de (Ortaçağ’da etkin olmuş Yahudi gezgin tüccar topluluğu) yaşıyordu.</p>
<p>Araştırmacılar, bu topluluğun rekabete karşı, ticareti tekelinde bulundurduğunu düşünüyor. Ve bunu başarmak için de Yahudiler dışında çok az kişinin anlayabildiği Yidiş gibi “gizli” bir dil geliştirmişlerdi. Bu da Yidiş dilinde “satın almak” ve “satmak” için neden 251 farklı sözcüğün kullanıldığını da açıklıyor. Böyle bir şey ancak tüccarların dilinde beklenirdi diyor Elhaik.</p>
<p>Ve başka bir kanıt daha: Bu bölgede o zamanlar Iskenaz, Eskanaz, Ashanaz veya Ashkuz adı taşıyan çok sayıda köy bulunuyordu. Bilim insanları bu köylerin Aşkenaz kavramına göre isimlendirilmiş olabileceğini tahmin ediyorlar. Ve Türkiye’nin kuzeydoğusu, dünyada bu köy isimlerinin bulunduğu tek bölgedir ve o tarihlerde burada çok sayıda Aşkenaz Musevilerinin yaşamış olduğunun da bir kanıtı. Bu Yahudi tüccarlarının ardılları Orta Avrupa’ya göçtüklerinde, Almanca kavramları da dillerine katmış ve Yidiş günümüzdeki biçimini almıştır.</p>
<p>Kaynaklar: <a href="http://www.scinexx.de/wissen-aktuell-20099-2016-04-21.html">www.scinexx.de/wissen-aktuell-20099-2016-04-21.html</a> ve <a href="http://gbe.oxfordjournals.org/content/early/2016/03/03/gbe.evw046.abstract">http://gbe.oxfordjournals.org/content/early/2016/03/03/gbe.evw046.abstract</a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/askenaz-musevilerinin-dili-anadoluda-gelismis">Aşkenaz Musevilerinin dili Anadolu’da gelişmiş</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">5218</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
