<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>ışık arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/isik/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/isik</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Thu, 17 Apr 2025 08:37:36 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Sabah yorgun uyanma halini azaltmak için etkili bir yöntem: Doğal ışıkla uyanmak</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/sabah-yorgun-uyanma-halini-azaltmak-icin-etkili-bir-yontem-dogal-isikla-uyanmak</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 17 Apr 2025 08:37:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[doğal ışık]]></category>
		<category><![CDATA[ışık]]></category>
		<category><![CDATA[Osaka Metropolitan Üniversitesi]]></category>
		<category><![CDATA[uyanış]]></category>
		<category><![CDATA[uyku]]></category>
		<category><![CDATA[uyku kalitesi]]></category>
		<category><![CDATA[yorgunluk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=32307</guid>

					<description><![CDATA[<p>Uyku kalitesi, günlük yaşamı doğrudan etkilediği için oldukça önemli. Ancak günümüz şartlarında sürekli ekran ışığına maruz kalmak, uyku süresinin azalmasına ve sabah yorgun uyanma etkisinin artmasına neden oluyor. Ekran ışığının yanı sıra uyunan odanın ışığı, mevcut gürültüsü ve sıcaklığı gibi birçok faktör de genellikle göz ardı ediliyor. Bu noktada çoğu uyku çalışması, kontrol edilebilirliği nedeniyle yapay aydınlatmaya dayanıyor. Ancak Osaka Metropolitan Üniversitesi&#8217;ndeki araştırmacılar, uyku kalitesinin ölçümünde doğal ışığın, gerçek yaşam koşullarını daha iyi taklit edebileceğini öne sürüyor. Doğal ışık zinde uyanmaya yardımcı oluyor Profesör Daisuke Matsushita ve yüksek lisans öğrencisi Xiaorui Wang, uyanmadan hemen önce yatak odasında doğal ışık bulunmasının, “zinde uyanma” etkisini artırıp artıramayacağını araştırdı. Konuyu aydınlatmak üzere araştırmacılar üç koşulu test etti: Koşul 1: Uyanmadan 20 dakika önce doğal ışık verildi. Koşul 2: Şafaktan uyanana kadar doğal ışığa izin verildi. Koşul 3: Uyanmadan önce doğal ışık verilmedi. Her seanstan sonra katılımcıların uykululuk ve uyanıklık halinin yanı sıra yorgunlukları bir elektrokardiyogram, elektroensefalogram ve bir anketle ölçüldü. Sonuçlar, katılımcıların 1. ve 2. koşullarda 3.&#8217;ye göre daha az yorgun ve daha az uykulu uyandığını ortaya koydu. Ayrıca 2. koşulda odaya daha fazla ışık girmesi, olumsuz etkilere neden olmasından dolayı 1. Koşulun, iyi uyanmayı iyileştirmek için en etkili yöntem olduğu görüldü. Profesör Matsushita, konuyla ilgili olarak şunları söyledi: “Gelecekte, mevsimlere ve günün saatine göre değişen uyku ortamındaki doğal ışığı kontrol etmeyi ve daha iyi bir uyanış için uygun doğal ışığın nasıl sağlanacağını açıklamayı umuyoruz.” Kaynak</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/sabah-yorgun-uyanma-halini-azaltmak-icin-etkili-bir-yontem-dogal-isikla-uyanmak">Sabah yorgun uyanma halini azaltmak için etkili bir yöntem: Doğal ışıkla uyanmak</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Uyku kalitesi, günlük yaşamı doğrudan etkilediği için oldukça önemli. Ancak günümüz şartlarında sürekli ekran ışığına maruz kalmak, uyku süresinin azalmasına ve sabah yorgun uyanma etkisinin artmasına neden oluyor.</p>
<p>Ekran ışığının yanı sıra uyunan odanın ışığı, mevcut gürültüsü ve sıcaklığı gibi birçok faktör de genellikle göz ardı ediliyor.</p>
<p>Bu noktada çoğu uyku çalışması, kontrol edilebilirliği nedeniyle yapay aydınlatmaya dayanıyor. Ancak Osaka Metropolitan Üniversitesi&#8217;ndeki araştırmacılar, uyku kalitesinin ölçümünde doğal ışığın, gerçek yaşam koşullarını daha iyi taklit edebileceğini öne sürüyor.</p>
<h4><strong>Doğal ışık zinde uyanmaya yardımcı oluyor</strong></h4>
<p>Profesör Daisuke Matsushita ve yüksek lisans öğrencisi Xiaorui Wang, uyanmadan hemen önce yatak odasında doğal ışık bulunmasının, “zinde uyanma” etkisini artırıp artıramayacağını araştırdı.</p>
<p>Konuyu aydınlatmak üzere araştırmacılar üç koşulu test etti:</p>
<p><strong>Koşul 1:</strong> Uyanmadan 20 dakika önce doğal ışık verildi.</p>
<p><strong>Koşul 2:</strong> Şafaktan uyanana kadar doğal ışığa izin verildi.</p>
<p><strong>Koşul 3:</strong> Uyanmadan önce doğal ışık verilmedi.</p>
<div id="attachment_32309" style="width: 740px" class="wp-caption aligncenter"><img fetchpriority="high" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-32309" class="wp-image-32309 size-large" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/04/22fgsdg-1024x683.jpg" alt="" width="730" height="487" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/04/22fgsdg-1024x683.jpg 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/04/22fgsdg-300x200.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/04/22fgsdg.jpg 1200w" sizes="(max-width: 730px) 100vw, 730px" /><p id="caption-attachment-32309" class="wp-caption-text">Uyanmadan önce orta miktarda güneş ışığı, zinde bir uyanış için olumlu bir etki yaratabilir.<br />Görsel: Osaka Metropolitan Üniversitesi</p></div>
<p>Her seanstan sonra katılımcıların uykululuk ve uyanıklık halinin yanı sıra yorgunlukları bir elektrokardiyogram, elektroensefalogram ve bir anketle ölçüldü.</p>
<p>Sonuçlar, katılımcıların 1. ve 2. koşullarda 3.&#8217;ye göre daha az yorgun ve daha az uykulu uyandığını ortaya koydu.</p>
<p>Ayrıca 2. koşulda odaya daha fazla ışık girmesi, olumsuz etkilere neden olmasından dolayı 1. Koşulun, iyi uyanmayı iyileştirmek için en etkili yöntem olduğu görüldü.</p>
<p>Profesör Matsushita, konuyla ilgili olarak şunları söyledi:</p>
<p>“Gelecekte, mevsimlere ve günün saatine göre değişen uyku ortamındaki doğal ışığı kontrol etmeyi ve daha iyi bir uyanış için uygun doğal ışığın nasıl sağlanacağını açıklamayı umuyoruz.”</p>
<p><a href="https://scitechdaily.com/scientists-uncover-simple-20-minute-trick-to-reduce-morning-fatigue/" target="_blank" rel="noopener"><strong>Kaynak</strong></a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/sabah-yorgun-uyanma-halini-azaltmak-icin-etkili-bir-yontem-dogal-isikla-uyanmak">Sabah yorgun uyanma halini azaltmak için etkili bir yöntem: Doğal ışıkla uyanmak</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">32307</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Kar neden beyazdır?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/kar-neden-beyazdir</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 20 Jan 2021 17:55:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fizik ve Uzay]]></category>
		<category><![CDATA[Gezegenimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[ışık]]></category>
		<category><![CDATA[kar]]></category>
		<category><![CDATA[kar neden beyaz]]></category>
		<category><![CDATA[kristal]]></category>
		<category><![CDATA[optik]]></category>
		<category><![CDATA[renk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=22014</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yoğun kar yağışlı bir geceden sonra uyandınız. Pencereden dışarı bakarsınız ve bembeyaz bir dünya görürsünüz. Ancak bir musluğu ve derin dondurucuyu açtığınızda sıvı su ve buzun genellikle saydam göründüğünü fark edersiniz. Halbuki ikisi de sudur. Peki ama kar neden beyazdır? Doğası gereği saydam bir madde olan H2O’nun nasıl beyaz bir şeye dönüşebileceğini anlamak için Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü’nden fizik profesörü Kenneth Libbrecht’in yaptığı şu benzetme size yardımcı olabilir: “Elinize bir parça cam alırsanız tıpkı su gibi saydamdır, arkasını görürsünüz. Neden sonra bir çekiçle bu camı kırıp küçük cam parçalarına ayırırsanız, şimdi beyaz bir yığınla karşılaşırsınız.” Libbrecht&#8217;e göre bu farkın anahtarı optik: Işığın bir pencere camı gibi saydam ama tek bir yüzeyle etkileşime girmesi ile kırık cam gibi çok yönlü yüzeylerle nasıl etkileşime girdiği her şeyi açıklıyor. Aynı durum kar için de geçerli. Optik bilimine göre, ışık bir nesneye çarptığında ya iletilir ya da yansıtılır. Işık, tek parça cam veya buz gibi pürüzsüz bir yüzeye çarptığında görünür ışınları genellikle bozulmadan doğrudan iletilir. Bu sebeple de gözlerimiz, nesneleri yalnızca nesneden yansıyan veya nesnenin soğurduğu ışık dalgalarını işleyerek gördüğü için cam ve buz genellikle net görünür. Bununla birlikte, kırık cam durumunda artık sayısız pürüzlü yüzey mevcuttur. Işık bu düzensiz yüzeylere çarptığında her yöne yansır ve dağılır. Atmosferik Araştırmalar İçin Üniversite İşbirliği’ne (UCAR) göre, şekil ve yapı olarak değişen yüzlerce (belki milyonlarca) minicik buz kristalinden oluşan kar taneleri için de aynı durum geçerli. Cam parçalarına veya kar tanelerine çarpan ışık, eşit olarak geri yansıtıldığından bu ışınlar, birlikte beyaz görünen görünür ışığın (kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, çivit mavisi ve mor) tüm dalga boyu renklerini içerir. Bu yüzden kara baktığımızda gözümüz sadece beyaz görür. Kırmızı kar diye bir şey var mı? Karın doğal rengi beyaz olsa bile daha etkileyici tonlar aldığı da olur. “Karpuz kar” olarak da bilinen pembe veya kırmızı renkli kar da belgelenmiş durumda. Kırmızı karın nedeni, bir tür soğuk seven tatlı su yosunundan gelir. Benzer şekilde diğer parçacıklar ve organizmalar da kara renk verebilir. Bu nedenle Libbrecht, varsayımsal olarak, karın gökkuşağının herhangi bir rengini alabileceğini kabul ediyor. Gerçekleşmesi imkânsız bir şey için “Ancak kırmızı kar yağdığında” demeden önce bir kere daha düşünmenizi tavsiye ediyoruz. Kaynak: Live Science</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/kar-neden-beyazdir">Kar neden beyazdır?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yoğun kar yağışlı bir geceden sonra uyandınız. Pencereden dışarı bakarsınız ve bembeyaz bir dünya görürsünüz. Ancak bir musluğu ve derin dondurucuyu açtığınızda sıvı su ve buzun genellikle saydam göründüğünü fark edersiniz. Halbuki ikisi de sudur. Peki ama kar neden beyazdır?</p>
<p>Doğası gereği saydam bir madde olan H2O’nun nasıl beyaz bir şeye dönüşebileceğini anlamak için Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü’nden fizik profesörü Kenneth Libbrecht’in yaptığı şu benzetme size yardımcı olabilir: “Elinize bir parça cam alırsanız tıpkı su gibi saydamdır, arkasını görürsünüz. Neden sonra bir çekiçle bu camı kırıp küçük cam parçalarına ayırırsanız, şimdi beyaz bir yığınla karşılaşırsınız.”</p>
<p>Libbrecht&#8217;e göre bu farkın anahtarı optik: Işığın bir pencere camı gibi saydam ama tek bir yüzeyle etkileşime girmesi ile kırık cam gibi çok yönlü yüzeylerle nasıl etkileşime girdiği her şeyi açıklıyor. Aynı durum kar için de geçerli.</p>
<p>Optik bilimine göre, ışık bir nesneye çarptığında ya iletilir ya da yansıtılır. Işık, tek parça cam veya buz gibi pürüzsüz bir yüzeye çarptığında görünür ışınları genellikle bozulmadan doğrudan iletilir. Bu sebeple de gözlerimiz, nesneleri yalnızca nesneden yansıyan veya nesnenin soğurduğu ışık dalgalarını işleyerek gördüğü için cam ve buz genellikle net görünür.</p>
<p>Bununla birlikte, kırık cam durumunda artık sayısız pürüzlü yüzey mevcuttur. Işık bu düzensiz yüzeylere çarptığında her yöne yansır ve dağılır. Atmosferik Araştırmalar İçin Üniversite İşbirliği’ne (UCAR) göre, şekil ve yapı olarak değişen yüzlerce (belki milyonlarca) minicik buz kristalinden oluşan kar taneleri için de aynı durum geçerli.</p>
<p>Cam parçalarına veya kar tanelerine çarpan ışık, eşit olarak geri yansıtıldığından bu ışınlar, birlikte beyaz görünen görünür ışığın (kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, çivit mavisi ve mor) tüm dalga boyu renklerini içerir. Bu yüzden kara baktığımızda gözümüz sadece beyaz görür.</p>
<p><strong> <img decoding="async" class="size-medium wp-image-22020 alignleft" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2021/01/watermelon-snow-1-300x300.jpg" alt="" width="300" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2021/01/watermelon-snow-1-300x300.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2021/01/watermelon-snow-1-150x150.jpg 150w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2021/01/watermelon-snow-1.jpg 756w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" />Kırmızı kar diye bir şey var mı?</strong></p>
<p>Karın doğal rengi beyaz olsa bile daha etkileyici tonlar aldığı da olur. “Karpuz kar” olarak da bilinen pembe veya kırmızı renkli kar da belgelenmiş durumda. Kırmızı karın nedeni, bir tür soğuk seven tatlı su yosunundan gelir.</p>
<p>Benzer şekilde diğer parçacıklar ve organizmalar da kara renk verebilir. Bu nedenle Libbrecht, varsayımsal olarak, karın gökkuşağının herhangi bir rengini alabileceğini kabul ediyor.</p>
<p>Gerçekleşmesi imkânsız bir şey için “Ancak kırmızı kar yağdığında” demeden önce bir kere daha düşünmenizi tavsiye ediyoruz.</p>
<p><strong>Kaynak:</strong> <a href="https://www.livescience.com/why-is-snow-white.html">Live Science</a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/kar-neden-beyazdir">Kar neden beyazdır?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">22014</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Mavi LED ampullerin uykuya etkisi</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/mavi-led-ampullerin-uykuya-etkisi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 19 Jan 2019 09:33:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[ampul]]></category>
		<category><![CDATA[ışık]]></category>
		<category><![CDATA[led ışığı]]></category>
		<category><![CDATA[mavi]]></category>
		<category><![CDATA[mavi ışık]]></category>
		<category><![CDATA[uyku]]></category>
		<category><![CDATA[yapay ışık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=12717</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yapılan bir araştırmaya göre mavi ışığa maruz kalmak, uyku hormonu olan melatonin üretimini diğer bütün ışık türlerinden daha fazla azaltıyor. Floresan lambalar ve ışık yayan diyotlar (LED’ler) daha tasarruflu oldukları ve daha fazla aydınlatma sağladıkları için artık klasik elektrik ampullerine tercih ediliyor. Ancak normal aydınlatmadan tutun televizyonlarda ve akıllı telefonlarda da kullanılan bu ampullerin faydalarının yanı sıra uykuya zararlı etkileri de mevcut. Yapay ışık sorunu LED’ler, floresanlar ve klasik elektrik ampulleri dahil bütün yapay ışıklar uyku düzenini bozabilir. Vücudumuzun biyolojik saati, maruz kaldığımız ışık ve karanlık miktarına göre düzenlenen ritme göre çalışır. Bu, vücudumuzun günlük ritmi yani sirkadyen ritimdir. Sirkadyen ritim, birçok fizyolojik işlemin zamanlamasını kontrol etmekle birlikte uyku, yemek yeme düzenlerini, beyin aktivitelerini, hormon üretimini ve hücre yenilenmesini de belirler. Amerikan Uyku Vakfı’na göre vücut yalnızca doğal güneş ışığına maruz kaldığında beynin hipotalamus bölgesi uyku düzenini ışığa ve karanlığa göre ayarlayabilir. Retina ışığı algılayarak hipotalamusa sinyal gönderir, böylece karanlık çöktüğünde hipotalamus, vücuda melatonin gibi uyku hormonlarını üretmesi sinyalini verip uykuya hazırlık olarak vücut sıcaklığını düşürür. Sabah olduğunda ise vücudun ısınması ve kortizol gibi vücudu uyandıracak hormonların üretilmesi mesajı verilir. Gün içine yapay ışıklar dahil edildiğinde ise vücudun doğal ritmi bozulur. Retina, günün hangi zamanı olursa olsun bir ışık algılayabildiğinden vücut ne zaman uykuya hazırlanması gerektiğini bilemez.  Endokrin Cemiyeti’nin Journal of Clinical Endocrinology &#38; Metabolism isimli dergisinde yayınlanan bir araştırmaya göre gece vakti kısık değil aydınlık bir oda ışığına maruz kalmak melatonin üretimini % 85 oranında azaltıyor. Mavi ışık ve uyku düzeni Floresan ve LED ampulleri iki farklı sorun yaratıyor: Birincisi, yapay ışık üretiyorlar, ikincisi ise ürettikleri ışık mavi. Harvard Tıp Fakültesi’ne göre elektroniklerin ve lambaların ürettiği mavi ışık dalga boyları dikkati, tepki sürelerini ve enerjiyi arttırıyor. Bu, vücudun uyanık olması gereken gündüz vakitleri için son derece uygun olsa da gece olduğunda bir sorun haline geliyor. Araştırma sonuçlarına göre mavi ışık, melatonin üretimini diğer bütün ışık türlerinden daha fazla etkiliyor. Mavi ışığın kısa dalga boyu, vücut bu tür ışıklara daha duyarlı olduğundan melatonin üretiminin azalmasına sebep oluyor. Texas A&#38;M Sağlık Bilim Merkezi Tıp Okulu’ndan sirkadyen ritim uzmanı David Earnest’a göre ışık ile beynimiz arasındaki ilişki söz konusu olduğunda, mavi ışık dalga boyu yelpazesinin en duyarlı kısmında yer alıyor. Toronto Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırmaya göre gece vardiyalarında mavi ışığın dalga boylarını engelleyen gözlük takan kişilerin melatonin üretimi, mavi ışığa maruz kalanlara göre daha fazlaydı. Başka bir araştırmada ise mavi dalga boylarının uykuya neden olan delta beyin dalgalarını bastırdığı, uyanıklığa sebep olan alfa dalgalarını ise arttırdığı görüldü. Mavi ışığın yarattığı uyku sorunları için çözümler Daha iyi bir uyku sağlamak için yapay ışıklardan kurtulmak gerekiyor olsa da günümüzde bunu sağlamak mümkün değil. Yine de daha akılcı çözümler mevcut. Yaşam için Uyku Enstitüsü yöneticisi Dr. Robert Oexman’a göre uyku sorunu yaşamamak için yatmadan 30-60 dakika kadar önce mavi ışığa maruz kalmamak önemli. Bu da televizyondan, tabletlerden, bilgisayarlardan veya akıllı telefonlardan uzak durmak anlamına geliyor. Ayrıca etrafınızdaki ışığın oldukça kısık olması da vücudunuzun doğal olarak melatonin üretmeye başlamasına yardımcı olacaktır. Bastyr Doğal Sağlık Merkezi’nden Andrew Simon ise mümkünse tavan lambalarının tam spektrum aydınlatmayla değiştirilmesinin ve belirli bir saatte ışıkların giderek azalarak sönmesini sağlayan akıllı ev teknolojisi çözümlerinin kullanılmasının vücudun uyku düzenine yardımcı olacağını belirtiyor. Bu çözümlerin sağlanamadığı durumlarda ise ışık karartma cihazları veya mavi ışığı filtreleyen gözlükler kullanmanız da faydalı olabilir. Sevda Deniz Karali Kaynak: http://www.livescience.com/53874-blue-light-sleep.html?utm_source=lst-newsletter&#38;utm_medium=email&#38;utm_campaign=20160729-lst</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/mavi-led-ampullerin-uykuya-etkisi">Mavi LED ampullerin uykuya etkisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yapılan bir araştırmaya göre mavi ışığa maruz kalmak, uyku hormonu olan melatonin üretimini diğer bütün ışık türlerinden daha fazla azaltıyor.</strong></p>
<p>Floresan lambalar ve ışık yayan diyotlar (LED’ler) daha tasarruflu oldukları ve daha fazla aydınlatma sağladıkları için artık klasik elektrik ampullerine tercih ediliyor. Ancak normal aydınlatmadan tutun televizyonlarda ve akıllı telefonlarda da kullanılan bu ampullerin faydalarının yanı sıra uykuya zararlı etkileri de mevcut.</p>
<p><strong>Yapay ışık sorunu</strong></p>
<p>LED’ler, floresanlar ve klasik elektrik ampulleri dahil bütün yapay ışıklar uyku düzenini bozabilir. Vücudumuzun biyolojik saati, maruz kaldığımız ışık ve karanlık miktarına göre düzenlenen ritme göre çalışır. Bu, vücudumuzun günlük ritmi yani sirkadyen ritimdir. Sirkadyen ritim, birçok fizyolojik işlemin zamanlamasını kontrol etmekle birlikte uyku, yemek yeme düzenlerini, beyin aktivitelerini, hormon üretimini ve hücre yenilenmesini de belirler.</p>
<p>Amerikan Uyku Vakfı’na göre vücut yalnızca doğal güneş ışığına maruz kaldığında beynin hipotalamus bölgesi uyku düzenini ışığa ve karanlığa göre ayarlayabilir. Retina ışığı algılayarak hipotalamusa sinyal gönderir, böylece karanlık çöktüğünde hipotalamus, vücuda melatonin gibi uyku hormonlarını üretmesi sinyalini verip uykuya hazırlık olarak vücut sıcaklığını düşürür. Sabah olduğunda ise vücudun ısınması ve kortizol gibi vücudu uyandıracak hormonların üretilmesi mesajı verilir.</p>
<p>Gün içine yapay ışıklar dahil edildiğinde ise vücudun doğal ritmi bozulur. Retina, günün hangi zamanı olursa olsun bir ışık algılayabildiğinden vücut ne zaman uykuya hazırlanması gerektiğini bilemez.  Endokrin Cemiyeti’nin <a href="http://press.endocrine.org/doi/pdf/10.1210/jc.2010-2098?sid=6c2ccf42-dc71-44db-b4d6-07f2f8ae69ab&amp;">Journal of Clinical Endocrinology &amp; Metabolism</a> isimli dergisinde yayınlanan bir araştırmaya göre gece vakti kısık değil aydınlık bir oda ışığına maruz kalmak melatonin üretimini % 85 oranında azaltıyor.</p>
<p><strong>Mavi ışık ve uyku düzeni</strong></p>
<p>Floresan ve LED ampulleri iki farklı sorun yaratıyor: Birincisi, yapay ışık üretiyorlar, ikincisi ise ürettikleri ışık mavi.</p>
<p>Harvard Tıp Fakültesi’ne göre elektroniklerin ve lambaların ürettiği mavi ışık dalga boyları dikkati, tepki sürelerini ve enerjiyi arttırıyor. Bu, vücudun uyanık olması gereken gündüz vakitleri için son derece uygun olsa da gece olduğunda bir sorun haline geliyor.</p>
<p>Araştırma sonuçlarına göre mavi ışık, melatonin üretimini diğer bütün ışık türlerinden daha fazla etkiliyor. Mavi ışığın kısa dalga boyu, vücut bu tür ışıklara daha duyarlı olduğundan melatonin üretiminin azalmasına sebep oluyor.</p>
<p>Texas A&amp;M Sağlık Bilim Merkezi Tıp Okulu’ndan sirkadyen ritim uzmanı David Earnest’a göre ışık ile beynimiz arasındaki ilişki söz konusu olduğunda, mavi ışık dalga boyu yelpazesinin en duyarlı kısmında yer alıyor.</p>
<p>Toronto Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırmaya göre gece vardiyalarında mavi ışığın dalga boylarını engelleyen gözlük takan kişilerin melatonin üretimi, mavi ışığa maruz kalanlara göre daha fazlaydı. Başka bir araştırmada ise mavi dalga boylarının uykuya neden olan delta beyin dalgalarını bastırdığı, uyanıklığa sebep olan alfa dalgalarını ise arttırdığı görüldü.</p>
<p><strong>Mavi ışığın yarattığı uyku sorunları için çözümler</strong></p>
<p>Daha iyi bir uyku sağlamak için yapay ışıklardan kurtulmak gerekiyor olsa da günümüzde bunu sağlamak mümkün değil. Yine de daha akılcı çözümler mevcut.</p>
<p>Yaşam için Uyku Enstitüsü yöneticisi Dr. Robert Oexman’a göre uyku sorunu yaşamamak için yatmadan 30-60 dakika kadar önce mavi ışığa maruz kalmamak önemli. Bu da televizyondan, tabletlerden, bilgisayarlardan veya akıllı telefonlardan uzak durmak anlamına geliyor. Ayrıca etrafınızdaki ışığın oldukça kısık olması da vücudunuzun doğal olarak melatonin üretmeye başlamasına yardımcı olacaktır.</p>
<p>Bastyr Doğal Sağlık Merkezi’nden Andrew Simon ise mümkünse tavan lambalarının tam spektrum aydınlatmayla değiştirilmesinin ve belirli bir saatte ışıkların giderek azalarak sönmesini sağlayan akıllı ev teknolojisi çözümlerinin kullanılmasının vücudun uyku düzenine yardımcı olacağını belirtiyor.</p>
<p>Bu çözümlerin sağlanamadığı durumlarda ise ışık karartma cihazları veya mavi ışığı filtreleyen gözlükler kullanmanız da faydalı olabilir.</p>
<p><strong>Sevda Deniz Karali</strong></p>
<p><strong>Kaynak: <a href="http://www.livescience.com/53874-blue-light-sleep.html?utm_source=lst-newsletter&amp;utm_medium=email&amp;utm_campaign=20160729-lst">http://www.livescience.com/53874-blue-light-sleep.html?utm_source=lst-newsletter&amp;utm_medium=email&amp;utm_campaign=20160729-lst</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/mavi-led-ampullerin-uykuya-etkisi">Mavi LED ampullerin uykuya etkisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">12717</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Einstein’ın görelilik kuramının gerçek hayattaki yansıması</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/einsteinin-gorelilik-kuraminin-gercek-hayattaki-yansimasi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 14 Mar 2018 10:57:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fizik ve Uzay]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[altın]]></category>
		<category><![CDATA[civa]]></category>
		<category><![CDATA[Einstein]]></category>
		<category><![CDATA[enerji]]></category>
		<category><![CDATA[fizik]]></category>
		<category><![CDATA[görelilik kuramı]]></category>
		<category><![CDATA[ışık]]></category>
		<category><![CDATA[küresel]]></category>
		<category><![CDATA[nükleer santral]]></category>
		<category><![CDATA[süpernova]]></category>
		<category><![CDATA[tv]]></category>
		<category><![CDATA[uzay]]></category>
		<category><![CDATA[yldız]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=4060</guid>

					<description><![CDATA[<p>Görelilik kuramı şüphesiz ki 20. yüzyılın en meşhur kuramlarından biri, peki ama günlük hayatımızda gerçekleşen olaylarda bu kuramın etkilerini nasıl hissediyoruz? Albert Einstein tarafından 1905 yılında öne sürülen görelilik kuramı fizik kurallarının her yerde aynı olduğunu hatırlatır. Kuram genel olarak nesnelerin uzay ve zamandaki davranışlarını açıklar ve bu bilgi kara deliklerin varlığından, kütleçekimine bağlı olarak ışığın bükülmesine, Merkür gezegeninin davranışına kadar çeşitli olayları açıklamakta kullanılır. Aslında kuramın mantığı aldatıcı biçimde çok basit görünüyor. Öncelikle referanslar çerçevesinde “mutlak” diye bir şey yoktur. Bir nesnenin ölçülen hızı, momentumu veya sarf ettiği süre başka şeylerle bağlantı içindedir. İkincisi, ışığın hızı ölçümü yapan kişiden bağımsız olarak sabittir. Üçüncüsü, hiçbir şey ışıktan hızlı değildir. Einstein’ın en ünlü kuramının pratik uygulamaları ise çok çarpıcıdır. Eğer ışığın hızı her zaman sabitse, Dünya’ya göre çok hızlı hareket eden astronotlar saatlerin tıkırtısını Dünya’daki gözlemciye göre daha yavaş duyarlar. Yani zaman astronotlar için daha yavaş akar ki bu durum “zaman genişlemesi” olarak adlandırılmaktadır. Yüksek kütleçekimi alanında bulunan bir cisim hızlanarak zaman genişlemesine uğrar. Aynı anda astronotumuzun uzay mekiğinin uzunluğu da kısalır. Yani eğer hareket halinde uzay mekiğinin fotoğrafı çekilirse mekik, hareket doğrultusunda “sıkışmış” olarak görülür. Astronot açısından bakacak olursak değişen bir şey yoktur, her şey normal görünür. Ek olarak Dünya’daki gözlemciye göre uzay mekiğinin kütlesi de artmıştır. Ancak görelilik kuramının etkilerini görmek için uzay gemisine yaklaşmaya veya ışık hızına ihtiyacımız yok elbette. İsterseniz Einstein’ı haklı çıkaran, günlük hayatımızda gözlemleyebileceğimiz teknolojilerde görelilik kuramının etkilerini inceleyelim. 1. Küresel konumlandırma sistemi (GPS) İlk sırada arabalarımızda kullandığımız navigasyon aletleri, GPS’ler var. Bu cihazların bağlı olduğu uydular konumunuzu belirlerken görelilik etkisini hesaba katarlar. Çünkü uydular bile ışık hızına yaklaşamayacakları için gecikmenin olması ölçümü yanlış kılar. Uydular ayrıca Dünya üzerindeki istasyonlara sinyal gönderirler. Bu istasyonlar ve arabanızdaki GPS yerçekimi yüzünden, yörüngedeki bir uyduya göre daha fazla hızlanırlar. Nokta atışı doğruluk elde etmek için, uydunun saati saniyenin milyarda birini (nanosaniyeleri) kullanır. Her uydu Dünya’dan 20.3000 kilometre uzaklıktadır ve 10.000 km/saat hızla hareket eder. Bu da günde 4 mikrosaniyelik göreceli zaman genişlemesine yol açar. Yerçekimi ve nesnelerin hareketini katınca bu rakam 7 mikrosaniyeye çıkar yani 7000 nanosaniye! Fark çok açık: eğer GPS görelilik etkisini hesaplamasaydı bugün 0.8 km uzaklıkta olan petrol istasyonu sadece 1 gün sonra 8 km uzaklıkta gösteriliyor olurdu. 2. Elektromıknatıslar Manyetizma da görelilik etkisiyle çalışır, eğer elektrik kullanıyorsanız mutlaka jeneratörlerin arkasında yatan göreliliğe teşekkür etmelisiniz. Eğer elinize telden bir halka alır ve manyetik alanın içinde hareket ettirirseniz elektrik akımı yaratırsınız. Telin içindeki yüklü parçacıklar değişen manyetik alandan etkilenir ve akım oluştururlar. Şimdi de telin durduğunu ve mıknatısın hareket ettiğin düşünelim. Bu defa telin içindeki yüklü parçacıklar (elektronlar ve protonlar) hareket etmeyecek, manyetik alanın onları etkilememesi gerekiyor. Ancak etki ediyor ve hala akım oluşuyor. Bu bize ayrıcalıklı referansın olmadığını gösterir. Fizik profesörü Thomas Moore değişen manyetik alanın elektrik yaratması olarak bilinen Faraday Kanunu’nu açıklamak için görelilik kuramını kullandı. “Elektriği kullanan transformatörler ve elektrik jeneratörleri gibi cihazların çalışma prensibinde görelilik kuramı yatar” diyor Moore. Elektromıknatıslar da izafiyete göre çalışırlar. Eğer bir tele doğru akım (DC) uygularsanız elektronlar maddenin üzerinden akıp giderler. Normalde tel nötrdür, pozitif ve negatif yükü yoktur. Bu durum eşit sayıda pozitif yük (proton) ve negatif yüke (elektron) sahip olmalarıyla oluşur. Ancak doğru akım uygulanmış bir telin yanına başka bir tel koyarsanız akımın yönüne göre tellerin birbirini çektiğini veya ittiğini görürsünüz. Akımın aynı yönde olduğunu varsayarak, ilk teldeki elektronlar ikinci teldeki elektronları hareketsiz olarak görür. (Akımın sabit olduğu varsayılıyor) Dahası her iki telde de protonlar, elektronlara göre hareketli görünürler. Çünkü uzunluk daralmasına bağlı olarak protonlar daha sık yerleşmiş gibi görünürler, uzunluk başına pozitif yükler negatif yüklere oranla daha fazlaymış gibi olur. Yükler birbirini itince de teller birbirini iterler. Akımların ters yönlerde olduğunu varsayarsak teller birbirini iterler. Çünkü ilk teldeki elektronlar ikinci teldeki elektronları daha sıkışık görürler ve bu da net negatif yük verir. İlk teldeki protonlar ise net pozitif yük sağlayarak tellerin farklı yüklenmesine neden olurlar. 3. Altının sarı rengi Birçok metal atomlardaki elektronlar değişik enerji seviyelerinden veya orbitallerden atladığı için parlak görünürler. Metale çarpan çoğu proton emilir ve daha uzun dalga boylarında yayılır. Böylece en görünür olan ışık en fazla yansıtılan ışıktır. Altın ağır bir atomdur, böylece iç tabakalardaki elektronlar görelilik kütle artışına maruz kalacak kadar hızlı hareket edebilir ve uzunluk daralması meydana gelebilir. Sonuç olarak çekirdeğin etrafındaki elektronlar daha kısa yörüngelerde daha yüksek momentumlarda dönerler. İç tabakadaki elektronlar dış tabakadaki elektronlara yakın enerji taşırlar ve absorbe edip yaydıkları ışığın dalga boyu uzar. Böylece uyarılması için gerekli enerji artan altın atomları yüksek enerjili mavi-mor ışığı soğururken diğer dalga boylarını yansıtırlar ki altının sarı gözükmesinin sebebi budur. Sarı ışığın dalga boyu mavi ışığa göre daha uzundur ve enerjisi daha düşüktür. 4. Altın kolayca paslanmaz Altın atomlarındaki bir diğer görelilik etkisi ise kolayca paslanmaması ve tepkimeye girmemeleridir. Altın en dış katmanında sadece 1 elektron taşır ancak bu durum onu kalsiyum veya lityum gibi kolay tepkimeye giren bir madde yapmaz. Dahası altın elementinde atomlar olması gerekenden ağırdır ve sıkı sıkıya çekirdeğe yaklaşmışlardır. Bu yüzden en dıştaki elektron da tepkimeye girmez ve diğer elektronlarla beraber çekirdeğe yakın durur. 5. Cıvanın sıvı olması Altına benzer biçimde cıva atomları da ağırdırlar ve hızları, kütle artışlarıyla beraber çekirdeğe yakın dururlar. Cıvada atomlar arası bağlar zayıf olduğu için düşük sıcaklıklarda erirler ve cıva gündelik hayatta gördüğümüz sıvı formuna ulaşır. 6. Eski televizyonunuz Birkaç yıl öncesine kadar televizyon ekranları tüplüydü ve içerilerinde katot ışın tüpleri vardı. Bu katot ışın tüpü büyükçe bir mıknatısla fosfor yüzeye elektronları fırlatıyordu. Her bir elektron ekrana çarparak bir piksellik görüntü oluşturuyordu. Elektronlar bu görev için ışık hızının % 30’uyla fırlatılıyordu. Görelilik etkisini hesaplayan üreticiler mıknatıslarını bu kurallara göre tasarladılar.  7. Işık Eğer Newton mutlak dinlenme çerçevesinin varlığı konusundaki varsayımında haklı olsaydı, biz bugün ışık için çok farklı açıklamalar getiriyor olacaktık. Moore “Eğer görelilik olmasaydı sadece manyetizma değil ışık da olmayacaktı. Çünkü görelilik elektromanyetik alanın çabuk değil de sınırlı hızda hareket etmesini gerektirir. Eğer görelilik bu gerekliliği oluşturmasaydı, elektrik alanındaki değişimler elektromanyetik dalgalar yerine hızlıca meydana gelseydi, manyetizma ve ışık gereksiz olacaktı” diyor. 8. Nükleer Santraller ve Süpernovalar Göreliliğin bir diğer etkisi nükleer santrallerin çalışmasını sağlayan prensip ve güneşimizin ışıldamasının altında yatan neden olan kütle ve enerjinin birbirine dönüşümüdür. Bir diğer etkisini dev yıldızların ölümü olan süpernova patlamalarında görürüz. Moore “Süpernovalar görelilik etkisinin kuantum etkilerine baskın gelmesi sonucu, dev yıldızların küçük, sert nötron yıldızlarına gelmesine yol açan, yıldızın kendi ağırlığı altında çökmesine yol açan patlamalardır” diyor. Bir süpernovada yıldızın dış katmanı çekirdeğe doğru çökmeye başlar ve dev patlamaya yol açar. Bu sırada demirden daha ağır elementler oluşur. Kısaca çevremizde tanıdık olduğumuz çoğu element süpernovalardan miras kalmıştır. Moore son olarak “Bizler süpernovaların parçalanmış bedenlerinden yapılmış canlılarız. Eğer görelilik olmasaydı dev yıldızlar yaşamlarını beyaz cüceler olarak bitirecekler, asla patlamayacaklardı. Biz de bunu düşünüyor olmayacaktık zaten” diyor. Derleyen: Furkan Avcı Kaynak: http://www.livescience.com/48922-theory-of-relativity-in-real-life.html</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/einsteinin-gorelilik-kuraminin-gercek-hayattaki-yansimasi">Einstein’ın görelilik kuramının gerçek hayattaki yansıması</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Görelilik kuramı şüphesiz ki 20. yüzyılın en meşhur kuramlarından biri, peki ama günlük hayatımızda gerçekleşen olaylarda bu kuramın etkilerini nasıl hissediyoruz?</p>
<p>Albert Einstein tarafından 1905 yılında öne sürülen görelilik kuramı fizik kurallarının her yerde aynı olduğunu hatırlatır. Kuram genel olarak nesnelerin uzay ve zamandaki davranışlarını açıklar ve bu bilgi kara deliklerin varlığından, kütleçekimine bağlı olarak ışığın bükülmesine, Merkür gezegeninin davranışına kadar çeşitli olayları açıklamakta kullanılır.</p>
<p>Aslında kuramın mantığı aldatıcı biçimde çok basit görünüyor. Öncelikle referanslar çerçevesinde “mutlak” diye bir şey yoktur. Bir nesnenin ölçülen hızı, momentumu veya sarf ettiği süre başka şeylerle bağlantı içindedir. İkincisi, ışığın hızı ölçümü yapan kişiden bağımsız olarak sabittir. Üçüncüsü, hiçbir şey ışıktan hızlı değildir.</p>
<p>Einstein’ın en ünlü kuramının pratik uygulamaları ise çok çarpıcıdır. Eğer ışığın hızı her zaman sabitse, Dünya’ya göre çok hızlı hareket eden astronotlar saatlerin tıkırtısını Dünya’daki gözlemciye göre daha yavaş duyarlar. Yani zaman astronotlar için daha yavaş akar ki bu durum “zaman genişlemesi” olarak adlandırılmaktadır.</p>
<p>Yüksek kütleçekimi alanında bulunan bir cisim hızlanarak zaman genişlemesine uğrar. Aynı anda astronotumuzun uzay mekiğinin uzunluğu da kısalır. Yani eğer hareket halinde uzay mekiğinin fotoğrafı çekilirse mekik, hareket doğrultusunda “sıkışmış” olarak görülür. Astronot açısından bakacak olursak değişen bir şey yoktur, her şey normal görünür. Ek olarak Dünya’daki gözlemciye göre uzay mekiğinin kütlesi de artmıştır.</p>
<p>Ancak görelilik kuramının etkilerini görmek için uzay gemisine yaklaşmaya veya ışık hızına ihtiyacımız yok elbette. İsterseniz Einstein’ı haklı çıkaran, günlük hayatımızda gözlemleyebileceğimiz teknolojilerde görelilik kuramının etkilerini inceleyelim.</p>
<p><strong><img decoding="async" class="size-medium wp-image-4061 alignleft" src="http://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2016/10/1-300x248.jpg" alt="1" width="300" height="248" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2016/10/1-300x248.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2016/10/1.jpg 800w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></strong></p>
<p><strong>1. Küresel konumlandırma sistemi (GPS)<br />
</strong>İlk sırada arabalarımızda kullandığımız navigasyon aletleri, GPS’ler var. Bu cihazların bağlı olduğu uydular konumunuzu belirlerken görelilik etkisini hesaba katarlar. Çünkü uydular bile ışık hızına yaklaşamayacakları için gecikmenin olması ölçümü yanlış kılar. Uydular ayrıca Dünya üzerindeki istasyonlara sinyal gönderirler. Bu istasyonlar ve arabanızdaki GPS yerçekimi yüzünden, yörüngedeki bir uyduya göre daha fazla hızlanırlar.</p>
<p>Nokta atışı doğruluk elde etmek için, uydunun saati saniyenin milyarda birini (nanosaniyeleri) kullanır. Her uydu Dünya’dan 20.3000 kilometre uzaklıktadır ve 10.000 km/saat hızla hareket eder. Bu da günde 4 mikrosaniyelik göreceli zaman genişlemesine yol açar. Yerçekimi ve nesnelerin hareketini katınca bu rakam 7 mikrosaniyeye çıkar yani 7000 nanosaniye!</p>
<p>Fark çok açık: eğer GPS görelilik etkisini hesaplamasaydı bugün 0.8 km uzaklıkta olan petrol istasyonu sadece 1 gün sonra 8 km uzaklıkta gösteriliyor olurdu.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-4062 alignleft" src="http://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2016/10/2.jpg" alt="2" width="162" height="108" /></p>
<p><strong>2. Elektromıknatıslar<br />
</strong>Manyetizma da görelilik etkisiyle çalışır, eğer elektrik kullanıyorsanız mutlaka jeneratörlerin arkasında yatan göreliliğe teşekkür etmelisiniz.</p>
<p>Eğer elinize telden bir halka alır ve manyetik alanın içinde hareket ettirirseniz elektrik akımı yaratırsınız. Telin içindeki yüklü parçacıklar değişen manyetik alandan etkilenir ve akım oluştururlar.</p>
<p>Şimdi de telin durduğunu ve mıknatısın hareket ettiğin düşünelim. Bu defa telin içindeki yüklü parçacıklar (elektronlar ve protonlar) hareket etmeyecek, manyetik alanın onları etkilememesi gerekiyor. Ancak etki ediyor ve hala akım oluşuyor. Bu bize ayrıcalıklı referansın olmadığını gösterir.</p>
<p>Fizik profesörü Thomas Moore değişen manyetik alanın elektrik yaratması olarak bilinen Faraday Kanunu’nu açıklamak için görelilik kuramını kullandı.</p>
<p>“Elektriği kullanan transformatörler ve elektrik jeneratörleri gibi cihazların çalışma prensibinde görelilik kuramı yatar” diyor Moore.</p>
<p>Elektromıknatıslar da izafiyete göre çalışırlar. Eğer bir tele doğru akım (DC) uygularsanız elektronlar maddenin üzerinden akıp giderler. Normalde tel nötrdür, pozitif ve negatif yükü yoktur. Bu durum eşit sayıda pozitif yük (proton) ve negatif yüke (elektron) sahip olmalarıyla oluşur. Ancak doğru akım uygulanmış bir telin yanına başka bir tel koyarsanız akımın yönüne göre tellerin birbirini çektiğini veya ittiğini görürsünüz.</p>
<p>Akımın aynı yönde olduğunu varsayarak, ilk teldeki elektronlar ikinci teldeki elektronları hareketsiz olarak görür. (Akımın sabit olduğu varsayılıyor) Dahası her iki telde de protonlar, elektronlara göre hareketli görünürler. Çünkü uzunluk daralmasına bağlı olarak protonlar daha sık yerleşmiş gibi görünürler, uzunluk başına pozitif yükler negatif yüklere oranla daha fazlaymış gibi olur. Yükler birbirini itince de teller birbirini iterler.</p>
<p>Akımların ters yönlerde olduğunu varsayarsak teller birbirini iterler. Çünkü ilk teldeki elektronlar ikinci teldeki elektronları daha sıkışık görürler ve bu da net negatif yük verir. İlk teldeki protonlar ise net pozitif yük sağlayarak tellerin farklı yüklenmesine neden olurlar.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-4063 alignleft" src="http://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2016/10/3-300x200.jpg" alt="3" width="300" height="200" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2016/10/3-300x200.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2016/10/3.jpg 575w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p><b>3.</b> <strong>Altının sarı rengi<br />
</strong>Birçok metal atomlardaki elektronlar değişik enerji seviyelerinden veya orbitallerden atladığı için parlak görünürler. Metale çarpan çoğu proton emilir ve daha uzun dalga boylarında yayılır. Böylece en görünür olan ışık en fazla yansıtılan ışıktır.</p>
<p>Altın ağır bir atomdur, böylece iç tabakalardaki elektronlar görelilik kütle artışına maruz kalacak kadar hızlı hareket edebilir ve uzunluk daralması meydana gelebilir. Sonuç olarak çekirdeğin etrafındaki elektronlar daha kısa yörüngelerde daha yüksek momentumlarda dönerler. İç tabakadaki elektronlar dış tabakadaki elektronlara yakın enerji taşırlar ve absorbe edip yaydıkları ışığın dalga boyu uzar.</p>
<p>Böylece uyarılması için gerekli enerji artan altın atomları yüksek enerjili mavi-mor ışığı soğururken diğer dalga boylarını yansıtırlar ki altının sarı gözükmesinin sebebi budur. Sarı ışığın dalga boyu mavi ışığa göre daha uzundur ve enerjisi daha düşüktür.</p>
<p><strong>4. Altın kolayca paslanmaz<br />
</strong>Altın atomlarındaki bir diğer görelilik etkisi ise kolayca paslanmaması ve tepkimeye girmemeleridir. Altın en dış katmanında sadece 1 elektron taşır ancak bu durum onu kalsiyum veya lityum gibi kolay tepkimeye giren bir madde yapmaz. Dahası altın elementinde atomlar olması gerekenden ağırdır ve sıkı sıkıya çekirdeğe yaklaşmışlardır. Bu yüzden en dıştaki elektron da tepkimeye girmez ve diğer elektronlarla beraber çekirdeğe yakın durur.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-4065 alignright" src="http://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2016/10/4-300x199.jpg" alt="4" width="202" height="134" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2016/10/4-300x199.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2016/10/4.jpg 575w" sizes="auto, (max-width: 202px) 100vw, 202px" /></p>
<p><strong>5. Cıvanın sıvı olması<br />
</strong>Altına benzer biçimde cıva atomları da ağırdırlar ve hızları, kütle artışlarıyla beraber çekirdeğe yakın dururlar. Cıvada atomlar arası bağlar zayıf olduğu için düşük sıcaklıklarda erirler ve cıva gündelik hayatta gördüğümüz sıvı formuna ulaşır.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-4064 alignright" src="http://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2016/10/6.jpg" alt="6" width="162" height="108" /></p>
<p><strong>6. Eski televizyonunuz<br />
</strong>Birkaç yıl öncesine kadar televizyon ekranları tüplüydü ve içerilerinde katot ışın tüpleri vardı. Bu katot ışın tüpü büyükçe bir mıknatısla fosfor yüzeye elektronları fırlatıyordu. Her bir elektron ekrana çarparak bir piksellik görüntü oluşturuyordu. Elektronlar bu görev için ışık hızının % 30’uyla fırlatılıyordu. Görelilik etkisini hesaplayan üreticiler mıknatıslarını bu kurallara göre tasarladılar.</p>
<p><strong> 7. </strong><strong>Işık<br />
</strong>Eğer Newton mutlak dinlenme çerçevesinin varlığı konusundaki varsayımında haklı olsaydı, biz bugün ışık için çok farklı açıklamalar getiriyor olacaktık.</p>
<p>Moore “Eğer görelilik olmasaydı sadece manyetizma değil ışık da olmayacaktı. Çünkü görelilik elektromanyetik alanın çabuk değil de sınırlı hızda hareket etmesini gerektirir. Eğer görelilik bu gerekliliği oluşturmasaydı, elektrik alanındaki değişimler elektromanyetik dalgalar yerine hızlıca meydana gelseydi, manyetizma ve ışık gereksiz olacaktı” diyor.</p>
<div id="attachment_4066" style="width: 310px" class="wp-caption alignright"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-4066" class="wp-image-4066 size-medium" src="http://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2016/10/7-300x271.jpg" alt="7" width="300" height="271" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2016/10/7-300x271.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2016/10/7.jpg 575w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /><p id="caption-attachment-4066" class="wp-caption-text">Süpernova kalıntısı Fotoğraf: Caltech/SSC/J. Rho and T. Jarrett and NASA/CXC/SSC/J. Keohane et al.</p></div>
<p><strong>8. Nükleer Santraller ve Süpernovalar<br />
</strong>Göreliliğin bir diğer etkisi nükleer santrallerin çalışmasını sağlayan prensip ve güneşimizin ışıldamasının altında yatan neden olan kütle ve enerjinin birbirine dönüşümüdür. Bir diğer etkisini dev yıldızların ölümü olan süpernova patlamalarında görürüz.</p>
<p>Moore “Süpernovalar görelilik etkisinin kuantum etkilerine baskın gelmesi sonucu, dev yıldızların küçük, sert nötron yıldızlarına gelmesine yol açan, yıldızın kendi ağırlığı altında çökmesine yol açan patlamalardır” diyor.</p>
<p>Bir süpernovada yıldızın dış katmanı çekirdeğe doğru çökmeye başlar ve dev patlamaya yol açar. Bu sırada demirden daha ağır elementler oluşur. Kısaca çevremizde tanıdık olduğumuz çoğu element süpernovalardan miras kalmıştır.</p>
<p>Moore son olarak “Bizler süpernovaların parçalanmış bedenlerinden yapılmış canlılarız. Eğer görelilik olmasaydı dev yıldızlar yaşamlarını beyaz cüceler olarak bitirecekler, asla patlamayacaklardı. Biz de bunu düşünüyor olmayacaktık zaten” diyor.</p>
<p><em>Derleyen: Furkan Avcı<br />
</em><em>Kaynak: <a href="http://www.livescience.com/48922-theory-of-relativity-in-real-life.html">http://www.livescience.com/48922-theory-of-relativity-in-real-life.html</a></em></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/einsteinin-gorelilik-kuraminin-gercek-hayattaki-yansimasi">Einstein’ın görelilik kuramının gerçek hayattaki yansıması</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">4060</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Akıllı cep telefonları geçici “körlüğe” yol açabiliyor</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/akilli-cep-telefonlari-gecici-korluge-yol-acabiliyor</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 15 Nov 2017 10:50:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[akıllı telefon]]></category>
		<category><![CDATA[cep telefonu]]></category>
		<category><![CDATA[ekran]]></category>
		<category><![CDATA[geçici körlük]]></category>
		<category><![CDATA[görme kaybı]]></category>
		<category><![CDATA[göz]]></category>
		<category><![CDATA[ışık]]></category>
		<category><![CDATA[karanlık]]></category>
		<category><![CDATA[sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[telefon]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=8282</guid>

					<description><![CDATA[<p>İngiltere’de iki kadında, yalnızca gece veya sabah erken saatlerde ortaya çıkan görme problemlerinin karanlıkta akıllı telefonlarına uzun süre bakmalarından kaynaklandığı ortaya çıktı. Bu iki vakanın ayrıntılarıyla anlatıldığı bir raporda, karanlık bir odada akıllı telefonların parlak ekranlarına bakmanın kısa süreli görme kaybına sebep olduğu belirtiliyor. İlk vakada 22 yaşındaki bir kadın, geceleri yatarken sağ gözünde görme kaybı yaşadığı şikâyetiyle göz doktoruna gidiyor. Bu durum, bir yıl boyunca haftada birkaç kere tekrarlıyor. Her defasında kadın, sol gözünde bir problem olmamasına rağmen, sağ gözüyle nesnelerin yalnızca ana hatlarını görebildiğinden yakınıyor, ancak bir sonraki gün bu sorunun ortadan kalktığını belirtiyor. Yapılan muayenede kadının görme yeteneğinde hiçbir problem bulunamıyor; doktorlar, kan pıhtısı veya kısa süreli görme kaybına sebep olabilecek herhangi bir nedenin bulunmadığını rapor ediyor. İkinci vakada ise 40 yaşındaki bir kadın, doktorlarına sabah güneş doğmadan önce kalktığında bir gözünün görmediğini belirtiyor. Bu sorunun yaklaşık 15 dakika sürdüğünden ve altı ay boyunca düzensiz olarak devam ettiğinden yakınıyor. Karanlıkta birkaç dakika ekrana bakmak yeterli İki vakada da doktorlar, bu görme sorunlarının yalnızca kadınlar gece yattıktan sonra birkaç dakika akıllı telefonlarına baktıklarında ortaya çıktığını keşfediyor. Doktorlar bu sorunun, hastaların farkında olmadan yalnızca tek gözle telefonlarına bakmalarından, diğer gözlerinin yastıkla kapandığından kaynaklandığını tahmin ediyor. Akıllı telefona bakan göz aydınlığa uyum sağlarken, yastığa dayalı göz ise karanlığa uyum sağlıyor. Bu nedenle telefon kapatıldıktan sonra aydınlığa adapte olmuş göz, karanlığa adapte olana kadar “körleşmiş” gibi algılanıyor. New England Journal of Medicine isimli tıp dergisinde 22 Haziran tarihinde yayımlanan rapora göre hastalar, aydınlığa adapte olmuş göz ile karanlığa adapte olmuş göz arasındaki görme farkının bilincinde oluyorlar, ancak karanlığa alışmış gözleriyle rahatça görebildikleri için akıllı telefonun ışığına alışan gözlerinde görme kaybı yaşandığını sanıyorlar. Araştırma amacıyla hastalardan, telefonlarına iki gözleriyle birden veya tek tek bakmaları isteniyor. İki gözleriyle de baktıklarında sorunun ortaya çıkmadığını belirten hastalar, tek gözle baktıklarındaysa sorunun her zaman telefona bakan gözlerinde çıktığını belirtti. Aynı deneyi doktorlar kendileri üzerinde de tekrarlayarak karanlıkta telefonlarına tek gözleriyle baktılar ve görüşlerinin azaldığını, birkaç dakika içinde ancak geri deldiğini fark ettiler. Akıllı telefonların daha da yaygınlaşmasıyla ve ekran parlaklıklarının daha da artmasıyla doktorların benzer vakalarla daha çok karşılaşacağı düşünülüyor. Doktorlar, artık hastalarına daha ayrıntılı sorular sorarak görme sorunlarında akıllı telefonların etkisini belirlemeye çalışacak. Kaynak: http://www.livescience.com/55157-smartphone-blindness-case-report.html?cmpid=NL_Health_weekly_2016-</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/akilli-cep-telefonlari-gecici-korluge-yol-acabiliyor">Akıllı cep telefonları geçici “körlüğe” yol açabiliyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İngiltere’de iki kadında, yalnızca gece veya sabah erken saatlerde ortaya çıkan görme problemlerinin karanlıkta akıllı telefonlarına uzun süre bakmalarından kaynaklandığı ortaya çıktı.</p>
<p>Bu iki vakanın ayrıntılarıyla anlatıldığı bir raporda, karanlık bir odada akıllı telefonların parlak ekranlarına bakmanın kısa süreli görme kaybına sebep olduğu belirtiliyor.</p>
<p>İlk vakada 22 yaşındaki bir kadın, geceleri yatarken sağ gözünde görme kaybı yaşadığı şikâyetiyle göz doktoruna gidiyor. Bu durum, bir yıl boyunca haftada birkaç kere tekrarlıyor. Her defasında kadın, sol gözünde bir problem olmamasına rağmen, sağ gözüyle nesnelerin yalnızca ana hatlarını görebildiğinden yakınıyor, ancak bir sonraki gün bu sorunun ortadan kalktığını belirtiyor. Yapılan muayenede kadının görme yeteneğinde hiçbir problem bulunamıyor; doktorlar, kan pıhtısı veya kısa süreli görme kaybına sebep olabilecek herhangi bir nedenin bulunmadığını rapor ediyor.</p>
<p>İkinci vakada ise 40 yaşındaki bir kadın, doktorlarına sabah güneş doğmadan önce kalktığında bir gözünün görmediğini belirtiyor. Bu sorunun yaklaşık 15 dakika sürdüğünden ve altı ay boyunca düzensiz olarak devam ettiğinden yakınıyor.</p>
<p><strong>Karanlıkta birkaç dakika ekrana bakmak yeterli</strong></p>
<p>İki vakada da doktorlar, bu görme sorunlarının yalnızca kadınlar gece yattıktan sonra birkaç dakika akıllı telefonlarına baktıklarında ortaya çıktığını keşfediyor.</p>
<p>Doktorlar bu sorunun, hastaların farkında olmadan yalnızca tek gözle telefonlarına bakmalarından, diğer gözlerinin yastıkla kapandığından kaynaklandığını tahmin ediyor. Akıllı telefona bakan göz aydınlığa uyum sağlarken, yastığa dayalı göz ise karanlığa uyum sağlıyor. Bu nedenle telefon kapatıldıktan sonra aydınlığa adapte olmuş göz, karanlığa adapte olana kadar “körleşmiş” gibi algılanıyor.</p>
<p><em>New England Journal of Medicine</em> isimli tıp dergisinde 22 Haziran tarihinde yayımlanan rapora göre hastalar, aydınlığa adapte olmuş göz ile karanlığa adapte olmuş göz arasındaki görme farkının bilincinde oluyorlar, ancak karanlığa alışmış gözleriyle rahatça görebildikleri için akıllı telefonun ışığına alışan gözlerinde görme kaybı yaşandığını sanıyorlar.</p>
<p>Araştırma amacıyla hastalardan, telefonlarına iki gözleriyle birden veya tek tek bakmaları isteniyor. İki gözleriyle de baktıklarında sorunun ortaya çıkmadığını belirten hastalar, tek gözle baktıklarındaysa sorunun her zaman telefona bakan gözlerinde çıktığını belirtti.</p>
<p>Aynı deneyi doktorlar kendileri üzerinde de tekrarlayarak karanlıkta telefonlarına tek gözleriyle baktılar ve görüşlerinin azaldığını, birkaç dakika içinde ancak geri deldiğini fark ettiler.</p>
<p>Akıllı telefonların daha da yaygınlaşmasıyla ve ekran parlaklıklarının daha da artmasıyla doktorların benzer vakalarla daha çok karşılaşacağı düşünülüyor. Doktorlar, artık hastalarına daha ayrıntılı sorular sorarak görme sorunlarında akıllı telefonların etkisini belirlemeye çalışacak.</p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p><strong><a href="http://www.livescience.com/55157-smartphone-blindness-case-report.html?cmpid=NL_Health_weekly_2016-">http://www.livescience.com/55157-smartphone-blindness-case-report.html?cmpid=NL_Health_weekly_2016-</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/akilli-cep-telefonlari-gecici-korluge-yol-acabiliyor">Akıllı cep telefonları geçici “körlüğe” yol açabiliyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">8282</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Ayın insanlar üzerindeki etkileri: Söylenceler ve gerçekler</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/ayin-insanlar-uzerindeki-etkileri-soylenceler-ve-gercekler</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 05 Oct 2017 13:11:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[ay]]></category>
		<category><![CDATA[dolunay]]></category>
		<category><![CDATA[etki]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek]]></category>
		<category><![CDATA[gök]]></category>
		<category><![CDATA[hayvan]]></category>
		<category><![CDATA[içgüdü]]></category>
		<category><![CDATA[insanoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[ışık]]></category>
		<category><![CDATA[karanlık]]></category>
		<category><![CDATA[kriz]]></category>
		<category><![CDATA[kültür]]></category>
		<category><![CDATA[kurt adam]]></category>
		<category><![CDATA[söylence]]></category>
		<category><![CDATA[uykusuzluk]]></category>
		<category><![CDATA[yeni ay]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=7977</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsanoğlunun kültürel geçmişinde ayın gizemli bir yeri vardır. Öyle ki, kurt adamlardan tutun da, cinnet ve sara nöbetlerine uzanan çok farklı bağlamlarda, ayın üzerimizde yarattığı varsayılan etkileriyle ilgili sayısız söylencelerin dilden dile dolaşması hiç de şaşırtıcı olmasa gerek. Yıllardır yapılan çok sayıda araştırma ay -özellikle de dolunay- ile insanların biyolojik yapıları ya da davranışları arasında istatistiksel herhangi bir bağlantı olup olmadığını ortaya koymaya çalışıyor. Bu konuyu derinlemesine ele alan araştırmaların büyük bir çoğunluğunda ikisi arasında herhangi bir ilintiye tanık olunmazken, kimi araştırmaların yeterince inandırıcı olmadıkları, ikisi arasında bir bağlantı olduğunu ortaya koyan kimi çalışmaların da yanlış yöntemlerden yararlanarak bu sonuca vardıkları görülüyor. Ayın evreleri ile doğum, kalp krizi, ölüm, intihar, şiddet, akıl hastanesine yatma, sara nöbeti ve daha başka birtakım olayları karşılaştıran güvenilir araştırmalarda ikisi arasında bir bağlantı olmadığı ya da belli belirsiz bir bağlantının söz konusu olduğu birçok kez ortaya kondu. Henüz kesin verilerle desteklenmeyi bekleyen bir varsayıma göre, ikisi arasında dolaylı tek bir bağlantı söz konusu olabilir: çağdaş aydınlatma araç ve gereçlerinin yaşamımıza girmesinden önce dolunayın ışığı insanların gece boyunca ayakta kalmalarını sağlamış ve bu da sonuçta başka ruhsal sorunlara neden olan uykusuzluğa yol açmış olabilir. Aşağıda ayın insanlar üzerindeki etkilerinin ele alındığı ve bilimsel değerlendirmelerden geçmiş, ancak herhangi bir ilintiyi gözler önüne sermekten yoksun kimi araştırmalara yer veriliyor. Sara: Kimi sara hastaları nöbetlerinin dolunayda tetiklendiğine inanmakla birlikte, 2004 yılında Epilepsy&#38;Behavior dergisinde yayımlanan bir araştırma ikisi arasında hiçbir bağlantı olmadığını ortaya koydu. Araştırmacılar sara nöbetlerinin bir zamanlar cinlerin ya da şeytanın insan bedenine girmesi sonucunda yaşandığı yönünde bir inancın egemen olduğuna, bu yüzden de insanların konuya oldum olası tıbbi verilerden çok, söylencelerden yola çıkarak bir açıklama getirme eğiliminde olduklarına dikkat çekiyorlar. Ruh hastalıkları: Mayo Kliniği araştırmacıları tarafından 2005 yılında yapılan bir araştırmada akşam saat 6 ile sabah saat 6 arasında ruh sağlığı merkezlerine başvuran hastaların sayısına odaklanıldı. Araştırmacılar dolunayın yaşandığı üç gecede bu merkezlere başvuran hasta sayısıyla öteki gecelerde başvuran hastalar arasında istatistiksel açıdan hiçbir farklılığa tanık olmadılar. Acil servis başvuruları: 1996 yılında American Journal of Emergency Medicine dergisinde yayımlanan bir araştırmada kent dışındaki bir hastanenin acil servisine yapılan 150.999 başvuru kaydı incelendi ve inceleme sonucunda dolunayın olduğu dönemlerle öteki dönemler arasında herhangi bir farklılığa tanık olunmadı. Ameliyat sonuçları: Dolunay dönemlerinde doktor ve hemşireler daha beceriksiz mi oluyorlar? 2009 yılında Anesthesiology dergisinde yayımlanan bir araştırmaya göre, böyle bir durum söz konusu değil. Araştırmacılar, ameliyat tarihi haftanın hangi gününe ya da saatine alınmış olursa olsun, gerçekte aynı çekincelerin her zaman söz konusu olduğunu ortaya koydular. Evcil hayvan yaralanmaları: Colorado Eyalet Üniversitesi Veteriner Fakültesi’nde yaşanan 11.940 yaralanma olayını gözden geçiren araştırmacılar dolunay dönemlerinde acil servise başvuru oranlarında kedilerde %23, köpeklerde %28’lik bir artış meydana geldiği görüldü. Bunun nedeni evcil hayvan sahiplerinin dolunayda onları daha çok dışarı çıkartma eğiliminde olmalarından, ya da başka bir nedenden kaynaklanabilir- araştırmada herhangi bir neden belirlenemedi. Adet görme: Bu konu farklı görüşlere en açık (kimi görüşler son derece sağlam ve inandırıcı), ancak kanıtların çok az olduğu konulardan birini oluşturuyor. Burada ayın her ay dolunay döneminden geçtiği ve kadınların da her ay adet gördükleri görüşünden yola çıkılıyor. Kadınların adet döngüleri gerçekte süre ve zamanlama açısından farklılıklar gösterse de, bu döngü ortalama olarak yaklaşık 28 günde bir yaşanıyor. Öte yandan, ayın 29,5 günlük döngüsü pek değişmiyor. 1980 yılında Winnifred B. Cutler tarafından (yalnızca 312 kadın üzerinde) yapılan ve The American Journal of Obstetrics&#38;Gynecology dergisinde yayımlanan bir araştırma ikisi arasında bir bağlantı olduğuna işaret ediyor. Cutler deneklerin %40’ında adet döngüsünün dolunay dönemini kapsayan iki haftalık süre içinde yaşandığına tanık oldu (bu da %60’ında böyle bir durumun söz konusu olmadığı anlamına geliyor). Çılgınlaşan hayvanlar: 2001 yılında British Medical Journal  dergisinde yayımlanan ve birbirleriyle çelişen iki araştırma daha kapsamlı çalışmaları gerektiren kuşkulara neden oluyor. Bu araştırmaların birinde Britanya’da hayvan ısırıkları nedeniyle acil servise başvuruda bulunanların dolunay dönemlerinde öteki dönemlere kıyasla iki katına çıktığına tanık olundu. Ancak Avustralya’da yapılan ikinci araştırma köpeklerin insanları ayın her gününde benzer bir sıklıkla ısırdıklarını ortaya koyuyordu. Kimi hayvanlar gerçekten de dolunay dönemlerinde farklı davranışlarda bulunabiliyorlar. Örneğin, genellikle geceleri avlanan aslanlar dolunayın ardından daha çok gündüz avlanma eğiliminde oluyorlar. Bunun nedeni, ay ışığında avlanmanın olası çekincelerinden kaçınmak olabilir. Uykusuzluk: Bu konuda yığınla araştırma var. 1999 yılında Journal of Affective Disorders  dergisinde yayımlanan bir araştırmada uzmanlar çağdaş aydınlatma araçlarından önce “ayın uyku-uyanıklık çevrimini etkileyen önemli bir aydınlatma kaynağı” olduğuna, bu dönemsel uykusuzluğun daha duyarlı olan çift-kutuplu hastalarda mani/hipomani durumlarını ve sara hastalarında da nöbetleri tetiklemeye yeterli olabileceğine dikkat çekiyorlar. Ancak bu konuyla ilgili bilimsel veriler tarandığında böylesi bir bağlantıyı doğrulayan somut bir kanıta rastlanmadı. Bu araştırmanın ardından konuyla ilgili birkaç başka çalışma daha yapıldı. 2013 yılında topu topu 33 gönüllü deneğin katıldığı küçük çaplı bir araştırmada deneklerin, ayı görmeseler ve o anda ayın hangi evrede olduğunun ayırdında olmasalar bile, dolunay döneminde daha az uyuduklarına tanık olundu. Bir yıl sonra Max-Plank Ruhbilim Enstitüsü tarafından yapılan geniş kapsamlı bir incelemede ayın döngüleri ile uyku arasında belirgin bir bağlantıya tanık olunmadı. Daha yakın bir geçmişte, Mart 2016’da yayımlanan ve farklı ülkelerden 9-11 yaşlar arasındaki 5.800 çocuğu kapsayan bir araştırma da dolunay döneminde çocukların 5 dakika daha az uyduklarını ortaya koydu.  Araştırmacılar 5 dakikalık farkın sağlık açısından çok da önemli bir etki yaratmayacağına dikkat çekseler de, sonucun ilginç olduğu söylenebilir. Uzmanlar bu farklılığın dolunay döneminde ayın daha parlak olmasına bağlasalar da, onca yapay ışığın ortalıkta kol gezdiği günümüzde bu açıklamanın kuşku götürür olduğuna da dikkat çekiyorlar. Söylenceler sürüyor Çağdaş aydınlatma araçları ve mikro panjurların insanlarda ay döngülerine bağlı çılgınlığı büyük ölçüde giderdiği düşünülürse, bu konuda ortaya atılan söylentilerin neden sonu gelmiyor? Araştırmacılar olası bir yanıta dikkat çekiyorlar: Dolunay dönemlerinde garip olaylar yaşandığında insanlar gökyüzünde parlayan “rastlantısal” küreyi fark edip, hayrete düşüyorlar. Bu tür gariplikler ayın öteki günlerinde yaşandığı zaman insanlar bunları gariplikle karşılıyor, ancak göksel olaylara bağlamıyorlar. Bad Science dergisinin köşe yazarlarından Benjamin Radford, “Polis ve doktorlar dolunaylı gecelerin daha olaylı geçeceği beklentisi içinde iseler, bu dönmede yaşanan travma ve krizleri her zamankinden daha aşırı olaylar olarak yorumlayabilirler. Beklentiler algıları etkiler ve bu yüzden de insanlar inançlarını doğrulayacak kanıtlar peşinde koşarlar” diyor.     Bu da ay çılgınlığı ile ilgili söylenceler konusunda belki de en mantıklı darbeyi indirecek bir sonuca ulaşmamızı sağlıyor: Gelgit olayı en yüksek düzeylerine yalnızca dolunayda değil, ayın dünya ile güneşin arasında kaldığı yeni ay döneminde de ulaşıyor (bu dönemde ayı göremiyoruz) ve gezegenimiz her ikisinin kütleçekim etkilerini de eşit oranda yaşıyor. Yine de, hiç kimse yeni ay ile ilgili (dolunay ve yeni ay dönemlerinde kıyıların daha kirli olduğu gerçeği dışında) saçma sapan sözler etmiyor. Rita Urgan Kaynak: https://www.livescience.com/7899-moon-myths-truth-lunar-effects.html</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/ayin-insanlar-uzerindeki-etkileri-soylenceler-ve-gercekler">Ayın insanlar üzerindeki etkileri: Söylenceler ve gerçekler</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İnsanoğlunun kültürel geçmişinde ayın gizemli bir yeri vardır. Öyle ki, kurt adamlardan tutun da, cinnet ve sara nöbetlerine uzanan çok farklı bağlamlarda, ayın üzerimizde yarattığı varsayılan etkileriyle ilgili sayısız söylencelerin dilden dile dolaşması hiç de şaşırtıcı olmasa gerek.</strong></p>
<p>Yıllardır yapılan çok sayıda araştırma ay -özellikle de dolunay- ile insanların biyolojik yapıları ya da davranışları arasında istatistiksel herhangi bir bağlantı olup olmadığını ortaya koymaya çalışıyor. Bu konuyu derinlemesine ele alan araştırmaların büyük bir çoğunluğunda ikisi arasında herhangi bir ilintiye tanık olunmazken, kimi araştırmaların yeterince inandırıcı olmadıkları, ikisi arasında bir bağlantı olduğunu ortaya koyan kimi çalışmaların da yanlış yöntemlerden yararlanarak bu sonuca vardıkları görülüyor.</p>
<p>Ayın evreleri ile doğum, kalp krizi, ölüm, intihar, şiddet, akıl hastanesine yatma, sara nöbeti ve daha başka birtakım olayları karşılaştıran güvenilir araştırmalarda ikisi arasında bir bağlantı olmadığı ya da belli belirsiz bir bağlantının söz konusu olduğu birçok kez ortaya kondu.</p>
<p>Henüz kesin verilerle desteklenmeyi bekleyen bir varsayıma göre, ikisi arasında dolaylı tek bir bağlantı söz konusu olabilir: çağdaş aydınlatma araç ve gereçlerinin yaşamımıza girmesinden önce dolunayın ışığı insanların gece boyunca ayakta kalmalarını sağlamış ve bu da sonuçta başka ruhsal sorunlara neden olan uykusuzluğa yol açmış olabilir.</p>
<p>Aşağıda ayın insanlar üzerindeki etkilerinin ele alındığı ve bilimsel değerlendirmelerden geçmiş, ancak herhangi bir ilintiyi gözler önüne sermekten yoksun kimi araştırmalara yer veriliyor.</p>
<p><strong>Sara:</strong> Kimi sara hastaları nöbetlerinin dolunayda tetiklendiğine inanmakla birlikte, 2004 yılında <em>Epilepsy&amp;Behavior</em> dergisinde yayımlanan bir araştırma ikisi arasında hiçbir bağlantı olmadığını ortaya koydu. Araştırmacılar sara nöbetlerinin bir zamanlar cinlerin ya da şeytanın insan bedenine girmesi sonucunda yaşandığı yönünde bir inancın egemen olduğuna, bu yüzden de insanların konuya oldum olası tıbbi verilerden çok, söylencelerden yola çıkarak bir açıklama getirme eğiliminde olduklarına dikkat çekiyorlar.</p>
<p><strong>Ruh hastalıkları</strong>: Mayo Kliniği araştırmacıları tarafından 2005 yılında yapılan bir araştırmada akşam saat 6 ile sabah saat 6 arasında ruh sağlığı merkezlerine başvuran hastaların sayısına odaklanıldı. Araştırmacılar dolunayın yaşandığı üç gecede bu merkezlere başvuran hasta sayısıyla öteki gecelerde başvuran hastalar arasında istatistiksel açıdan hiçbir farklılığa tanık olmadılar.</p>
<p><strong>Acil servis başvuruları</strong>: 1996 yılında <em>American Journal of Emergency Medicine </em>dergisinde yayımlanan bir araştırmada kent dışındaki bir hastanenin acil servisine yapılan 150.999 başvuru kaydı incelendi ve inceleme sonucunda dolunayın olduğu dönemlerle öteki dönemler arasında herhangi bir farklılığa tanık olunmadı.</p>
<p><strong>Ameliyat sonuçları:</strong> Dolunay dönemlerinde doktor ve hemşireler daha beceriksiz mi oluyorlar? 2009 yılında <em>Anesthesiology </em>dergisinde yayımlanan bir araştırmaya göre, böyle bir durum söz konusu değil.</p>
<p>Araştırmacılar, ameliyat tarihi haftanın hangi gününe ya da saatine alınmış olursa olsun, gerçekte aynı çekincelerin her zaman söz konusu olduğunu ortaya koydular.</p>
<p><strong>Evcil hayvan yaralanmaları</strong>: Colorado Eyalet Üniversitesi Veteriner Fakültesi’nde yaşanan 11.940 yaralanma olayını gözden geçiren araştırmacılar dolunay dönemlerinde acil servise başvuru oranlarında kedilerde %23, köpeklerde %28’lik bir artış meydana geldiği görüldü. Bunun nedeni evcil hayvan sahiplerinin dolunayda onları daha çok dışarı çıkartma eğiliminde olmalarından, ya da başka bir nedenden kaynaklanabilir- araştırmada herhangi bir neden belirlenemedi.</p>
<p><strong>Adet görme:</strong> Bu konu farklı görüşlere en açık (kimi görüşler son derece sağlam ve inandırıcı), ancak kanıtların çok az olduğu konulardan birini oluşturuyor. Burada ayın her ay dolunay döneminden geçtiği ve kadınların da her ay adet gördükleri görüşünden yola çıkılıyor. Kadınların adet döngüleri gerçekte süre ve zamanlama açısından farklılıklar gösterse de, bu döngü ortalama olarak yaklaşık 28 günde bir yaşanıyor. Öte yandan, ayın 29,5 günlük döngüsü pek değişmiyor. 1980 yılında Winnifred B. Cutler tarafından (yalnızca 312 kadın üzerinde) yapılan ve <em>The American Journal of Obstetrics&amp;Gynecology </em>dergisinde yayımlanan bir araştırma ikisi arasında bir bağlantı olduğuna işaret ediyor. Cutler deneklerin %40’ında adet döngüsünün dolunay dönemini kapsayan iki haftalık süre içinde yaşandığına tanık oldu (bu da %60’ında böyle bir durumun söz konusu olmadığı anlamına geliyor).</p>
<p><strong>Çılgınlaşan hayvanlar</strong>: 2001 yılında <em>British Medical Journal  </em>dergisinde yayımlanan ve birbirleriyle çelişen iki araştırma daha kapsamlı çalışmaları gerektiren kuşkulara neden oluyor. Bu araştırmaların birinde Britanya’da hayvan ısırıkları nedeniyle acil servise başvuruda bulunanların dolunay dönemlerinde öteki dönemlere kıyasla iki katına çıktığına tanık olundu. Ancak Avustralya’da yapılan ikinci araştırma köpeklerin insanları ayın her gününde benzer bir sıklıkla ısırdıklarını ortaya koyuyordu. Kimi hayvanlar gerçekten de dolunay dönemlerinde farklı davranışlarda bulunabiliyorlar. Örneğin, genellikle geceleri avlanan aslanlar dolunayın ardından daha çok gündüz avlanma eğiliminde oluyorlar. Bunun nedeni, ay ışığında avlanmanın olası çekincelerinden kaçınmak olabilir.</p>
<p><strong>Uykusuzluk:</strong> Bu konuda yığınla araştırma var. 1999 yılında <em>Journal of Affective Disorders</em>  dergisinde yayımlanan bir araştırmada uzmanlar çağdaş aydınlatma araçlarından önce “ayın uyku-uyanıklık çevrimini etkileyen önemli bir aydınlatma kaynağı” olduğuna, bu dönemsel uykusuzluğun daha duyarlı olan çift-kutuplu hastalarda mani/hipomani durumlarını ve sara hastalarında da nöbetleri tetiklemeye yeterli olabileceğine dikkat çekiyorlar. Ancak bu konuyla ilgili bilimsel veriler tarandığında böylesi bir bağlantıyı doğrulayan somut bir kanıta rastlanmadı. Bu araştırmanın ardından konuyla ilgili birkaç başka çalışma daha yapıldı.</p>
<p>2013 yılında topu topu 33 gönüllü deneğin katıldığı küçük çaplı bir araştırmada deneklerin, ayı görmeseler ve o anda ayın hangi evrede olduğunun ayırdında olmasalar bile, dolunay döneminde daha az uyuduklarına tanık olundu. Bir yıl sonra Max-Plank Ruhbilim Enstitüsü tarafından yapılan geniş kapsamlı bir incelemede ayın döngüleri ile uyku arasında belirgin bir bağlantıya tanık olunmadı.</p>
<p>Daha yakın bir geçmişte, Mart 2016’da yayımlanan ve farklı ülkelerden 9-11 yaşlar arasındaki 5.800 çocuğu kapsayan bir araştırma da dolunay döneminde çocukların 5 dakika daha az uyduklarını ortaya koydu.  Araştırmacılar 5 dakikalık farkın sağlık açısından çok da önemli bir etki yaratmayacağına dikkat çekseler de, sonucun ilginç olduğu söylenebilir. Uzmanlar bu farklılığın dolunay döneminde ayın daha parlak olmasına bağlasalar da, onca yapay ışığın ortalıkta kol gezdiği günümüzde bu açıklamanın kuşku götürür olduğuna da dikkat çekiyorlar.</p>
<p><strong>Söylenceler sürüyor</strong></p>
<p>Çağdaş aydınlatma araçları ve mikro panjurların insanlarda ay döngülerine bağlı çılgınlığı büyük ölçüde giderdiği düşünülürse, bu konuda ortaya atılan söylentilerin neden sonu gelmiyor?</p>
<p>Araştırmacılar olası bir yanıta dikkat çekiyorlar: Dolunay dönemlerinde garip olaylar yaşandığında insanlar gökyüzünde parlayan “rastlantısal” küreyi fark edip, hayrete düşüyorlar. Bu tür gariplikler ayın öteki günlerinde yaşandığı zaman insanlar bunları gariplikle karşılıyor, ancak göksel olaylara bağlamıyorlar.</p>
<p><em>Bad Science </em>dergisinin köşe yazarlarından Benjamin Radford, “Polis ve doktorlar dolunaylı gecelerin daha olaylı geçeceği beklentisi içinde iseler, bu dönmede yaşanan travma ve krizleri her zamankinden daha aşırı olaylar olarak yorumlayabilirler. Beklentiler algıları etkiler ve bu yüzden de insanlar inançlarını doğrulayacak kanıtlar peşinde koşarlar” diyor.   <em> </em></p>
<p>Bu da ay çılgınlığı ile ilgili söylenceler konusunda belki de en mantıklı darbeyi indirecek bir sonuca ulaşmamızı sağlıyor:</p>
<p>Gelgit olayı en yüksek düzeylerine yalnızca dolunayda değil, ayın dünya ile güneşin arasında kaldığı yeni ay döneminde de ulaşıyor (bu dönemde ayı göremiyoruz) ve gezegenimiz her ikisinin kütleçekim etkilerini de eşit oranda yaşıyor. Yine de, hiç kimse yeni ay ile ilgili (dolunay ve yeni ay dönemlerinde kıyıların daha kirli olduğu gerçeği dışında) saçma sapan sözler etmiyor.</p>
<p><strong>Rita Urgan</strong></p>
<p><strong>Kaynak: <a href="https://www.livescience.com/7899-moon-myths-truth-lunar-effects.html">https://www.livescience.com/7899-moon-myths-truth-lunar-effects.html</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/ayin-insanlar-uzerindeki-etkileri-soylenceler-ve-gercekler">Ayın insanlar üzerindeki etkileri: Söylenceler ve gerçekler</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">7977</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Âşık olmanın da bilimi var!</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/can-gurses/asik-olmanin-da-bilimi-var</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Can Gürses]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Feb 2017 09:27:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Can Gürses]]></category>
		<category><![CDATA[aşık]]></category>
		<category><![CDATA[aşk]]></category>
		<category><![CDATA[beğenmek]]></category>
		<category><![CDATA[beyin]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[dürtü]]></category>
		<category><![CDATA[erkek]]></category>
		<category><![CDATA[feromon]]></category>
		<category><![CDATA[glukoz]]></category>
		<category><![CDATA[hormon]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[ışık]]></category>
		<category><![CDATA[kadın]]></category>
		<category><![CDATA[kimya]]></category>
		<category><![CDATA[kimyasal]]></category>
		<category><![CDATA[nörepinefrin]]></category>
		<category><![CDATA[öpüşmek]]></category>
		<category><![CDATA[pheromone]]></category>
		<category><![CDATA[platonik]]></category>
		<category><![CDATA[sevmek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=5360</guid>

					<description><![CDATA[<p>Geçtiğimiz Cumartesi uzun ve sıkıcı bir toplantıdan çıkıp kendimi zar zor bulduğum taksiye yeni atmış radyoda haberleri dinlerken, işte bu düşüncelerle aklımdan “bu haftada yazacak olumsuz dünya kadar gelişme mevcut” gibi fikirler geçmeye başlamıştı bile… Taa ki taksiciyle olan muhabbet koyulaşmaya başlayana dek… Son 4 yıldır taksicilik yaparak Boğaziçi Üniversitesi’nde okuttuğu oğlundan gururla bahsediyordu. Hem makine mühendisliği hem de inşaat mühendisliği bölümlerini okuyup çift anadal yapan oğlu da onu utandırmıyordu dinlediğim kadarıyla… Taksici muhabbetinin esasında vardır, nereden hangi konuya hangi ara geldiğini anlamazsın bile… Mevzu önce benim mezun olduğum okul ODTÜ’ye oradan da Ankara’ya geçti derken taksicinin aklına Ankara ile ilgili gelen ilk anı her şeyi bırakıp bugünkü konu üzerine yazmaya karar vermeme sebep oldu. Yıl 1987 diye başladı… Semtiyle beraber bir banka ismi verdi… O bankanın müşterilerinin sıra beklemekten asla sıkılmadığını, sebebinin de bankada görev yapan kadın memurlardan birinin dillere destan güzelliği olduğundan yaklaşık on beş dakika kadar bahsetti… Anlatırken gerçekten mutluydu, neredeyse otuz yıl önce bir süre olduğu bir yere dair aklına gelen ilk şey hep uzaktan görmüş olduğu o kadının muhteşem güzelliğiydi… Bir insan nasıl olur da on yıllar öncesinde sadece platonik olarak ilgi duyduğu birisini bu kadar canlı hatırlayabilir, anlatırken hala mutlu olabilir soruları kafamda dönmeye başlamıştı bile… Ve açıkçası bundan daha önemli ne olabilirdi?! Bir aya kalmaz unutacağımızın garanti olduğu bunca kötülüğün, olumsuzluğun arasında bir adam on yıllar öncesinde hissettiklerini bugün hala bütün canlılığıyla anlatabiliyordu… Yeni başlayan yaz aylarının da verdiği motivasyonla konunun üzerine gitmeye karar verdim ve belki olayın tüm romantizmini kaçıracağım ama gördüm ki âşık olmanın bile tahmin edilemeyecek kadar çok bilimsel yanı mevcut! Öncelikle bir kadın veya erkeğe ilgi duyup duymadığımızın kararını aslında saniyeler içerisinde ve tamamen beş duyumuzu kullanarak veriyoruz. İlk görüşte aşk sözü çok da yanlış değil anlayacağınız. Gördüğümüz birini beğendiğimizde de bu sefer istemsiz bir refleks olarak yakınlaşma dürtümüz devreye giriyor. Sebebi çok basit; beynimiz görme haricindeki diğer duyularımızı da devreye sokmak istiyor. Ve birine yaklaştığımızda devreye giren ikinci ve belki de en önemli duyumuz koku alma duyusu. Fakat yaptığımız iş aslında karşımızdakinin parfümünü beğenmenin çok ötesinde… Birine yaklaştığınızda istemsiz olarak feromon (pheromone) hormonunun kimyasal sinyallerini algılıyoruz. Bu sinyaller sadece karşımızdaki insanın fiziksel durumu, genetik yapısı ve bize uyumluluğu konusunda beynimize bir fikir vermekle kalmıyor aynı zamanda ilk konuşmanın yani ilk etkileşimin başlamasına da ön ayak oluyor. Bu da bizi üçüncü duyuya yani işitme duyumuza götürüyor. Hem kadınların hem de erkeklerin belirli frekanslardaki seslere daha hassas olduğu da bilimsel bir gerçek. Erkekler ağırlıklı olarak daha tiz ve geniş ses aralığına sahip kadınları, kadınlar da tam tersi kalın ve dar ses aralığına sahip erkekleri çekici buluyorlar. Diyelim ilgilendiğimiz insan, ona uyguladığımızın farkında dahi olmadığımız tüm bu testlerden geçti… İş yine de bununla bitmiyor! Çok çok önemli son bir test var ve kalan iki duyumuz bu testte beraber çalışıyor! O son test; ilk öpüşme. Karşımızdaki istediği testten geçmiş olsun, istediği kadar mükemmel bir insan olursa olsun sonuç itibariyle beraber olup olmayacağımızın akıbetini %90 oranında bu ilk öpücük belirliyor. Ve o ilk öpücük gerçekten iyiyse, işte o an vücudumuz yoğun bir şekilde norepinefrin salgılamaya başlıyor ve işte karşınızdaki ile aranızdaki bağın kurulduğu an tam olarak bu an!.. Norepinefrin salgılandığı andan itibaren dış dünya ile bağın koptuğu, vücudun aşı miktarda glukoz salgıladığı ve hafıza dâhil tüm beyin aktivitelerinin boyut atladığı bilinen gerçekler. İşte insanların evlendikleri gün dâhil her şeyi unutup sevdiği insanla ilk öpüşmelerini unutmamalarının sebebi tam da bu. Tüm mekanizma bu şekilde anlatınca oldukça basit gibi görünüyor aslında ancak bu denklemde karşı tarafında benzer bir yoldan geçtiğini unutmamak lazım!.. Karşılıklı olarak bu uyumu yakalamanın olasılığı ne yazık ki milyonda bir seviyelerinde çıkıyor ancak bu sizi hemen umutsuzluğa itmesin. Siz de biliyorsunuz ki belirleyici birçok başka faktör daha var ve bunlardan en önemlisi de hayatınızda biri yokken de mutlu olabilmesini bilmek. Bunun sırrı önce ne yapmaktan hoşlandığını keşfetmekten ve gerçekten sevdiğin bu şeyleri yapmaktan vazgeçmemekten geçiyor… Uzun lafı kısası; Yapmayı gerçekten sevdiğin şeyleri bul ve bunlara kendini ada… Tabii abartmadan!.. Kendini adarken yaydığın ışık kimin dikkatini çekiyorsa o kişi doğru kişidir ve inan bu yazıda bahsi geçen tüm testleri zaten geçmiştir!.. Can Gürses / @canitti *Bu yazı, yazarın Haziran 2014 tarihli Radikal Web&#8217;deki köşesinden alınmıştır. </p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/can-gurses/asik-olmanin-da-bilimi-var">Âşık olmanın da bilimi var!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Geçtiğimiz Cumartesi uzun ve sıkıcı bir toplantıdan çıkıp kendimi zar zor bulduğum taksiye yeni atmış radyoda haberleri dinlerken, işte bu düşüncelerle aklımdan “bu haftada yazacak olumsuz dünya kadar gelişme mevcut” gibi fikirler geçmeye başlamıştı bile…</p>
<p>Taa ki taksiciyle olan muhabbet koyulaşmaya başlayana dek…</p>
<p>Son 4 yıldır taksicilik yaparak Boğaziçi Üniversitesi’nde okuttuğu oğlundan gururla bahsediyordu. Hem makine mühendisliği hem de inşaat mühendisliği bölümlerini okuyup çift anadal yapan oğlu da onu utandırmıyordu dinlediğim kadarıyla… Taksici muhabbetinin esasında vardır, nereden hangi konuya hangi ara geldiğini anlamazsın bile… Mevzu önce benim mezun olduğum okul ODTÜ’ye oradan da Ankara’ya geçti derken taksicinin aklına Ankara ile ilgili gelen ilk anı her şeyi bırakıp bugünkü konu üzerine yazmaya karar vermeme sebep oldu.</p>
<p>Yıl 1987 diye başladı… Semtiyle beraber bir banka ismi verdi… O bankanın müşterilerinin sıra beklemekten asla sıkılmadığını, sebebinin de bankada görev yapan kadın memurlardan birinin dillere destan güzelliği olduğundan yaklaşık on beş dakika kadar bahsetti… Anlatırken gerçekten mutluydu, neredeyse otuz yıl önce bir süre olduğu bir yere dair aklına gelen ilk şey hep uzaktan görmüş olduğu o kadının muhteşem güzelliğiydi…</p>
<p>Bir insan nasıl olur da on yıllar öncesinde sadece platonik olarak ilgi duyduğu birisini bu kadar canlı hatırlayabilir, anlatırken hala mutlu olabilir soruları kafamda dönmeye başlamıştı bile… Ve açıkçası bundan daha önemli ne olabilirdi?!</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-5361 alignleft" src="http://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/02/ask-1-300x269.jpg" alt="" width="300" height="269" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/02/ask-1-300x269.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/02/ask-1.jpg 301w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Bir aya kalmaz unutacağımızın garanti olduğu bunca kötülüğün, olumsuzluğun arasında bir adam on yıllar öncesinde hissettiklerini bugün hala bütün canlılığıyla anlatabiliyordu… Yeni başlayan yaz aylarının da verdiği motivasyonla konunun üzerine gitmeye karar verdim ve belki olayın tüm romantizmini kaçıracağım ama gördüm ki âşık olmanın bile tahmin edilemeyecek kadar çok bilimsel yanı mevcut!</p>
<p>Öncelikle bir kadın veya erkeğe ilgi duyup duymadığımızın kararını aslında saniyeler içerisinde ve tamamen beş duyumuzu kullanarak veriyoruz. İlk görüşte aşk sözü çok da yanlış değil anlayacağınız.</p>
<p>Gördüğümüz birini beğendiğimizde de bu sefer istemsiz bir refleks olarak yakınlaşma dürtümüz devreye giriyor. Sebebi çok basit; beynimiz görme haricindeki diğer duyularımızı da devreye sokmak istiyor. Ve birine yaklaştığımızda devreye giren ikinci ve belki de en önemli duyumuz koku alma duyusu. Fakat yaptığımız iş aslında karşımızdakinin parfümünü beğenmenin çok ötesinde… Birine yaklaştığınızda istemsiz olarak feromon (pheromone) hormonunun kimyasal sinyallerini algılıyoruz. Bu sinyaller sadece karşımızdaki insanın fiziksel durumu, genetik yapısı ve bize uyumluluğu konusunda beynimize bir fikir vermekle kalmıyor aynı zamanda ilk konuşmanın yani ilk etkileşimin başlamasına da ön ayak oluyor.</p>
<p>Bu da bizi üçüncü duyuya yani işitme duyumuza götürüyor. Hem kadınların hem de erkeklerin belirli frekanslardaki seslere daha hassas olduğu da bilimsel bir gerçek. Erkekler ağırlıklı olarak daha tiz ve geniş ses aralığına sahip kadınları, kadınlar da tam tersi kalın ve dar ses aralığına sahip erkekleri çekici buluyorlar.</p>
<p>Diyelim ilgilendiğimiz insan, ona uyguladığımızın farkında dahi olmadığımız tüm bu testlerden geçti… İş yine de bununla bitmiyor! Çok çok önemli son bir test var ve kalan iki duyumuz bu testte beraber çalışıyor!</p>
<p><strong>O son test; ilk öpüşme.</strong></p>
<p>Karşımızdaki istediği testten geçmiş olsun, istediği kadar mükemmel bir insan olursa olsun sonuç itibariyle beraber olup olmayacağımızın akıbetini %90 oranında bu ilk öpücük belirliyor.</p>
<p>Ve o ilk öpücük gerçekten iyiyse, işte o an vücudumuz yoğun bir şekilde norepinefrin salgılamaya başlıyor ve işte karşınızdaki ile aranızdaki bağın kurulduğu an tam olarak bu an!.. Norepinefrin salgılandığı andan itibaren dış dünya ile bağın koptuğu, vücudun aşı miktarda glukoz salgıladığı ve hafıza dâhil tüm beyin aktivitelerinin boyut atladığı bilinen gerçekler.</p>
<p>İşte insanların evlendikleri gün dâhil her şeyi unutup sevdiği insanla ilk öpüşmelerini unutmamalarının sebebi tam da bu.</p>
<p>Tüm mekanizma bu şekilde anlatınca oldukça basit gibi görünüyor aslında ancak bu denklemde karşı tarafında benzer bir yoldan geçtiğini unutmamak lazım!.. Karşılıklı olarak bu uyumu yakalamanın olasılığı ne yazık ki milyonda bir seviyelerinde çıkıyor ancak bu sizi hemen umutsuzluğa itmesin. Siz de biliyorsunuz ki belirleyici birçok başka faktör daha var ve bunlardan en önemlisi de hayatınızda biri yokken de mutlu olabilmesini bilmek.</p>
<p>Bunun sırrı önce ne yapmaktan hoşlandığını keşfetmekten ve gerçekten sevdiğin bu şeyleri yapmaktan vazgeçmemekten geçiyor… Uzun lafı kısası;</p>
<p>Yapmayı gerçekten sevdiğin şeyleri bul ve bunlara kendini ada… Tabii abartmadan!.. Kendini adarken yaydığın ışık kimin dikkatini çekiyorsa o kişi doğru kişidir ve inan bu yazıda bahsi geçen tüm testleri zaten geçmiştir!..</p>
<p><strong>Can Gürses / <a href="https://twitter.com/canitti">@canitti</a></strong></p>
<p><strong><em>*Bu yazı, yazarın Haziran 2014 tarihli Radikal Web&#8217;deki köşesinden alınmıştır. </em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/can-gurses/asik-olmanin-da-bilimi-var">Âşık olmanın da bilimi var!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">5360</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Ağacın katma değeri nedir?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/agacin-katma-degeri-nedir</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Edip Emil Öymen]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 19 Dec 2016 09:08:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edip Emil Öymen]]></category>
		<category><![CDATA[ağaç]]></category>
		<category><![CDATA[güneş]]></category>
		<category><![CDATA[ışık]]></category>
		<category><![CDATA[katma değer]]></category>
		<category><![CDATA[manhattan]]></category>
		<category><![CDATA[new york]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=4719</guid>

					<description><![CDATA[<p>Birinci veri: New York şehrindeki 5 bölgede 684 bin 343 ağaç var. Bu rakam, masa başında kafadan atarak değil, ağaçları tek tek sayarak, ölçerek, bilgisini bir yere yazarak (Büyük Veri oluşturarak) bulundu. İkinci veri: New York şehrindeki ağaçların, şehre “ekonomik yararı” ölçüldü: 111 milyon doları aşıyor. Bu rakama temiz havaya yaptıkları katkı, gürültüyü azaltmaya katkı, şehirde “doğal yaşamın” sürmesine katkı gibi kalemler var. (Municipal Forest Resource Analysis. http://www.milliontreesnyc.org) Kısacık ve gündelik sözcüklerle özetlediğim “ağaçların yararı” satırında gerçek ekonomik değerler gizli. Örneğin, New York’ta en çok rastlanan çınar ağaçları, şehrin yıllık enerji tasarrufunun dörtte birini sağlıyor. Çınardan sonra, tasarrufta ikinci sırada akçaağaç var. Ve uzun bir listenin sonunda sadece enerjide sağlanan tasarrufa ağaçların katkısı 85.2 milyon dolar. Tasarruf edilen enerji miktarı 675 milyon kilovat/saat. Karbondioksit azaltmada ağaçların rolüne “para” olarak bakalım: Yılda 627 bin 472 ton CO2 azalttıkları saptanmış. Bunun yarattığı ekonomik değer 4.1 milyon dolar. Diğer zararlı gazlar azot dioksit, partikül maddeler, ozon, kükürt dioksiti 644 ton azaltarak ağaçların sağladığı tasarruf 6.7 milyon dolar. Bütün bunların dışında sağladıkları katma değerin yıllık toplamı 111.2 milyon dolar ediyor. Böyle hesaplara biz “buralarda” alışkın değiliz. Ama ne de demişler? Ölçmezsen bilemezsin. Bilemezsen yönetemezsin. Tabii, ölçme derken “bilimsel, gerçek, doğru, hatasız, kamu yararına” istatistik kastediliyor. Veri temelli ekonomi diye buna deniliyor. Dünyanın önde gelen, sözde değil özde “gerçekten” akıllı şehirlerinden New York’taki bu uygulama için: https://tree-map.nycgovparks.org/ New York’u oluşturan 5 bölgeden biri olduğu halde “New York” olarak tanınan Manhattan’ın 315 hektarlık yeşil bir dikdörtgeni, Central Park’ı var. Bu park, gündelik hayatın yaşandığı, “manikürsüz ve makyajsız” doğallığıyla önümüzdeki yıl 160 yaşında olacak. 1851’de şehrin bu kesimi henüz “dutluk!” olduğu dönemde planlandı. 1857 – 1873 arasında park adım adım yapıldı. 1871’de 10 milyon kişi parkı ziyaret etmişti. Manhattan’da ayrıca çok daha ufak mahalle parkları var. En dikkat çekeni: Şehrin “turistik olmayan” Batı Bölgesi’nde metruk bir demiryolu viyadüğü yenilikçi bir tasarımla 2006’dan itibaren 3 km bir yürüyüş parkına çevrildi. Yüksek Yol (HighLine) projesi 172 milyon dolara çıktı. Bunun 120 milyon dolarlık işini Türk şirketi Kiska tamamladı. Park, Paris’te 5 km’lik metruk viyadükten yaratılan yürüyüş parkının (Promenade plantée) New Yorkçası oldu. Paris’te boş duran 32 km bir tren hattı daha var (Petite Ceinture). Ama, New York’un “yeşil ihtiyacını” karşılamak için tasarlanan en yeni park, şimdilik dünyada tek: 70 yıldır kullanılmayan, yer altındaki bir tramvay deposu gün ışığı alan bir parka dönüştürülecek. Yerin hemen altında 8 bin metre karelik bu alanı parka çevirmek için şehir yönetiminden izin çıktı. Aşağı Yol (LowLine) projesi, şehrin “en yeşilliksiz” bölgesinde, binaların arasında yerin altında bir yeşil saha olacak. 2021’de halka açılacak. Gün ışığını yer altına indirmek, işin en yenilikçi noktası: Parkın, yeryüzüne isabet eden kısmında (üstteki caddede), GPS ayarlı güneş panelli sokak lambaları dikilecek. Bunlar, güneşi gün boyu GPS’le izleyecek. Toplanacak güneş ışığının ultraviyole ve diğer zararlı kısımları filtre edilip atılacak. Işık aşağıya, fiber optik kablolardan oluşan bir demetle iletilecek. Bir de, “güneş aynası” kullanılacak: Aydınlık, aşağıya aynalarla yansıtılacak. Böylece, bitkiler ve ağaçlar fotosentez yapabilecek. Süs olmayacaklar. Edip Emil Öymen *Bu yazı 19.12.2016 tarihli Dünya gazetesinde yayınlandı.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/agacin-katma-degeri-nedir">Ağacın katma değeri nedir?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Birinci veri: New York şehrindeki 5 bölgede 684 bin 343 ağaç var. Bu rakam, masa başında kafadan atarak değil, ağaçları tek tek sayarak, ölçerek, bilgisini bir yere yazarak (Büyük Veri oluşturarak) bulundu.</p>
<p>İkinci veri: New York şehrindeki ağaçların, şehre “ekonomik yararı” ölçüldü: 111 milyon doları aşıyor. Bu rakama temiz havaya yaptıkları katkı, gürültüyü azaltmaya katkı, şehirde “doğal yaşamın” sürmesine katkı gibi kalemler var. (Municipal Forest Resource Analysis. <a href="http://www.milliontreesnyc.org">http://www.milliontreesnyc.org</a>) Kısacık ve gündelik sözcüklerle özetlediğim “ağaçların yararı” satırında gerçek ekonomik değerler gizli. Örneğin, New York’ta en çok rastlanan çınar ağaçları, şehrin yıllık enerji tasarrufunun dörtte birini sağlıyor. Çınardan sonra, tasarrufta ikinci sırada akçaağaç var. Ve uzun bir listenin sonunda sadece enerjide sağlanan tasarrufa ağaçların katkısı 85.2 milyon dolar. Tasarruf edilen enerji miktarı 675 milyon kilovat/saat.</p>
<p>Karbondioksit azaltmada ağaçların rolüne “para” olarak bakalım: Yılda 627 bin 472 ton CO2 azalttıkları saptanmış. Bunun yarattığı ekonomik değer 4.1 milyon dolar. Diğer zararlı gazlar azot dioksit, partikül maddeler, ozon, kükürt dioksiti 644 ton azaltarak ağaçların sağladığı tasarruf 6.7 milyon dolar. Bütün bunların dışında sağladıkları katma değerin yıllık toplamı 111.2 milyon dolar ediyor.</p>
<p>Böyle hesaplara biz “buralarda” alışkın değiliz. Ama ne de demişler? Ölçmezsen bilemezsin. Bilemezsen yönetemezsin. Tabii, ölçme derken “bilimsel, gerçek, doğru, hatasız, kamu yararına” istatistik kastediliyor. Veri temelli ekonomi diye buna deniliyor. Dünyanın önde gelen, sözde değil özde “gerçekten” akıllı şehirlerinden New York’taki bu uygulama için: <a href="https://tree-map.nycgovparks.org/">https://tree-map.nycgovparks.org/</a></p>
<p>New York’u oluşturan 5 bölgeden biri olduğu halde “New York” olarak tanınan Manhattan’ın 315 hektarlık yeşil bir dikdörtgeni, Central Park’ı var. Bu park, gündelik hayatın yaşandığı, “manikürsüz ve makyajsız” doğallığıyla önümüzdeki yıl 160 yaşında olacak. 1851’de şehrin bu kesimi henüz “dutluk!” olduğu dönemde planlandı. 1857 – 1873 arasında park adım adım yapıldı. 1871’de 10 milyon kişi parkı ziyaret etmişti.</p>
<p>Manhattan’da ayrıca çok daha ufak mahalle parkları var. En dikkat çekeni: Şehrin “turistik olmayan” Batı Bölgesi’nde metruk bir demiryolu viyadüğü yenilikçi bir tasarımla 2006’dan itibaren 3 km bir yürüyüş parkına çevrildi. Yüksek Yol (HighLine) projesi 172 milyon dolara çıktı. Bunun 120 milyon dolarlık işini Türk şirketi Kiska tamamladı. Park, Paris’te 5 km’lik metruk viyadükten yaratılan yürüyüş parkının (Promenade plantée) New Yorkçası oldu. Paris’te boş duran 32 km bir tren hattı daha var (Petite Ceinture).</p>
<p>Ama, New York’un “yeşil ihtiyacını” karşılamak için tasarlanan en yeni park, şimdilik dünyada tek: 70 yıldır kullanılmayan, yer altındaki bir tramvay deposu gün ışığı alan bir parka dönüştürülecek. Yerin hemen altında 8 bin metre karelik bu alanı parka çevirmek için şehir yönetiminden izin çıktı. Aşağı Yol (LowLine) projesi, şehrin “en yeşilliksiz” bölgesinde, binaların arasında yerin altında bir yeşil saha olacak. 2021’de halka açılacak.</p>
<p>Gün ışığını yer altına indirmek, işin en yenilikçi noktası: Parkın, yeryüzüne isabet eden kısmında (üstteki caddede), GPS ayarlı güneş panelli sokak lambaları dikilecek. Bunlar, güneşi gün boyu GPS’le izleyecek. Toplanacak güneş ışığının ultraviyole ve diğer zararlı kısımları filtre edilip atılacak. Işık aşağıya, fiber optik kablolardan oluşan bir demetle iletilecek. Bir de, “güneş aynası” kullanılacak: Aydınlık, aşağıya aynalarla yansıtılacak. Böylece, bitkiler ve ağaçlar fotosentez yapabilecek. Süs olmayacaklar.</p>
<p><strong>Edip Emil Öymen</strong></p>
<p><strong><em>*Bu yazı 19.12.2016 tarihli Dünya gazetesinde yayınlandı.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/agacin-katma-degeri-nedir">Ağacın katma değeri nedir?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">4719</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Siz duş yaparken tepenize dikilip kontrol ediyorlar</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/siz-dus-yaparken-tepenize-dikilip-kontrol-ediyorlar</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özlem Yüzak]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 23 Apr 2016 15:51:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Teknoyaşam]]></category>
		<category><![CDATA[ekoloji]]></category>
		<category><![CDATA[elektrik]]></category>
		<category><![CDATA[ışık]]></category>
		<category><![CDATA[su]]></category>
		<category><![CDATA[su tasarrufu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=2207</guid>

					<description><![CDATA[<p>Öyle anlaşılıyor ki, şakır şakır su akıtarak keyfince duş yapmak gittikçe zorlaşacak.  Ekoloji endişesi konuyu buralara kadar götürüyor.  Dünyanın aşırı bir su krizine doğru yollandığı, bu yüzden de tasarruf sistemlerine gereksinim olduğu biliniyordu.  Ama meselenin evlerimizin banyolarını bile gireceğini düşünmek zordu.  O da oldu.  Birileri teknolojik çözümlerle duş yaparken daha az su kullanımını sağlamaya çalışıyor. Bol renkli bir çözüm.  Kullandığınız duş başlığı renkten renge giriyor.  Kullandığınız suyun miktarına bağlı olarak. Adı geçen yeniliği şöyle anlatalım.  Bu, bildiğimiz duş başlıklarına dış görünüşüyle tıpa tıp benzeyen bir araç.  Ancak kullandığınız zaman ışık veriyor.  Duşa başladığınızda ışık yok, ama akıttığınız su miktarı 20 litreyi geçince yeşil bir ışık yanıyor.  40 litreden sonra ışık maviye dönüşüyor.  60 litreden sonra kırmızı oluyor.  80 litreyi de geçerseniz yanıp sönerek uyarı veriyor.  Üstelik bu renklerin sırasını değiştirebiliyorsunuz.  Hatta sınırlarla da oynayabiliyorsunuz;  örneğin 50 litrede yanıp sönme başlatabiliyorsunuz.  (Bir not:  duş yaparken genelde 80 litrenin üstüne çıkıldığı ölçülmüş.) “Evet ama” diyeceksiniz;  “Ek olarak elektrik harcıyor!”  Hayır, yanıldınız!  Başlık ışığını kendi üretiyor.  İçine yerleştirilmiş bir takıntı var;  suyun geçişini elektriğe dönüştürüyor ve miktara göre ışıkları ayarlıyor. Bitmedi, bir de duşun sonunda mesaj gönderiyor, akıllı telefonunuza:  “Şu kadar litrelik harcama yapıldı!” diye.  Bu bilgileri biriktirip aile içinde analiz bile yapabilirsiniz.  “Kim daha fazla su harcamış?” gibilerden.  Bir bakıma alışkanlıkları değiştirme gibi bir hedefe hizmet eden bu aracın 4 kişilik bir ailede %25-30 dolaylarında su tasarrufu sağlayacağı tahmin ediliyor. Birkaç ay önce satışa sunulan bu sistemi Fransa’daki bir otel hemen kullanmaya başlamış.  Bir toplu konut yerleşmesi de sıraya girmiş.  Firma ilk elde 1.000 kadar satış yaptığını söylüyor.  Fiyatı 250 TL dolaylarında. Sistemin adı ‘hydrao’.  Sitesine buradan ulaşabilirsiniz.  Dört dakikalık bir video bile izleyebilirsiniz. Atila Alpöge, Ekogazete, 26.3.2016  /  Kaynaklar:  Hélène Haus, Le Parisien, 14.3.2016 –Jane Wakefield, BBC, 7.1.2016 – Elsa Bembaron, Le Figaro, 7.1.2016</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/siz-dus-yaparken-tepenize-dikilip-kontrol-ediyorlar">Siz duş yaparken tepenize dikilip kontrol ediyorlar</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Öyle anlaşılıyor ki, şakır şakır su akıtarak keyfince duş yapmak gittikçe zorlaşacak.  Ekoloji endişesi konuyu buralara kadar götürüyor.  Dünyanın aşırı bir su krizine doğru yollandığı, bu yüzden de tasarruf sistemlerine gereksinim olduğu biliniyordu.  Ama meselenin evlerimizin banyolarını bile gireceğini düşünmek zordu.  O da oldu.  Birileri teknolojik çözümlerle duş yaparken daha az su kullanımını sağlamaya çalışıyor. Bol renkli bir çözüm.  Kullandığınız duş başlığı renkten renge giriyor.  Kullandığınız suyun miktarına bağlı olarak.</p>
<p>Adı geçen yeniliği şöyle anlatalım.  Bu, bildiğimiz duş başlıklarına dış görünüşüyle tıpa tıp benzeyen bir araç.  Ancak kullandığınız zaman ışık veriyor.  Duşa başladığınızda ışık yok, ama akıttığınız su miktarı 20 litreyi geçince yeşil bir ışık yanıyor.  40 litreden sonra ışık maviye dönüşüyor.  60 litreden sonra kırmızı oluyor.  80 litreyi de geçerseniz yanıp sönerek uyarı veriyor.  Üstelik bu renklerin sırasını değiştirebiliyorsunuz.  Hatta sınırlarla da oynayabiliyorsunuz;  örneğin 50 litrede yanıp sönme başlatabiliyorsunuz.  (Bir not:  duş yaparken genelde 80 litrenin üstüne çıkıldığı ölçülmüş.)</p>
<p>“Evet ama” diyeceksiniz;  “Ek olarak elektrik harcıyor!”  Hayır, yanıldınız!  Başlık ışığını kendi üretiyor.  İçine yerleştirilmiş bir takıntı var;  suyun geçişini elektriğe dönüştürüyor ve miktara göre ışıkları ayarlıyor.</p>
<p>Bitmedi, bir de duşun sonunda mesaj gönderiyor, akıllı telefonunuza:  “Şu kadar litrelik harcama yapıldı!” diye.  Bu bilgileri biriktirip aile içinde analiz bile yapabilirsiniz.  “Kim daha fazla su harcamış?” gibilerden.  Bir bakıma alışkanlıkları değiştirme gibi bir hedefe hizmet eden bu aracın 4 kişilik bir ailede %25-30 dolaylarında su tasarrufu sağlayacağı tahmin ediliyor.</p>
<p>Birkaç ay önce satışa sunulan bu sistemi Fransa’daki bir otel hemen kullanmaya başlamış.  Bir toplu konut yerleşmesi de sıraya girmiş.  Firma ilk elde 1.000 kadar satış yaptığını söylüyor.  Fiyatı 250 TL dolaylarında.</p>
<p>Sistemin adı ‘hydrao’.  <a href="http://www.hydrao.fr/en/">Sitesine buradan</a> ulaşabilirsiniz.  <a href="https://www.youtube.com/watch?v=6Weee1inryk">Dört dakikalık bir video</a> bile izleyebilirsiniz.</p>
<p><em>Atila Alpöge,</em><em> </em><a href="http://ekogazete.wordpress.com/"><em>Ekogazete</em></a><em>, 26.3.2016  /  Kaynaklar:  </em><a href="http://www.leparisien.fr/economie/business/ce-pommeau-de-douche-vous-fait-economiser-de-l-eau-14-03-2016-5623823.php"><em>Hélène Haus</em></a><em>, Le Parisien, 14.3.2016 –</em><a href="http://www.bbc.com/news/technology-35249271"><em>Jane Wakefield</em></a><em>, BBC, 7.1.2016 –</em><em> </em><a href="http://www.lefigaro.fr/secteur/high-tech/2016/01/07/32001-20160107ARTFIG00067-hydrao-une-douche-intelligente-pour-consommer-moins-d-eau.php"><em>Elsa Bembaron</em></a><em>, Le Figaro, 7.1.2016</em></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/siz-dus-yaparken-tepenize-dikilip-kontrol-ediyorlar">Siz duş yaparken tepenize dikilip kontrol ediyorlar</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">2207</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
