<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>islam dünyası arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/islam-dunyasi/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/islam-dunyasi</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Fri, 10 May 2019 13:44:49 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Tehlike giderek ısınıyor: Ulus devletlerin üzerinde bir yönetimin kaçınılmazlığı</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/tehlike-giderek-isiniyor-ulus-devletlerin-uzerinde-bir-yonetimin-kacinilmazligi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 19 Apr 2018 14:00:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editör ne diyor?]]></category>
		<category><![CDATA[ardi]]></category>
		<category><![CDATA[aydınlanma]]></category>
		<category><![CDATA[devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Dijital abonelik]]></category>
		<category><![CDATA[Gulf Stream]]></category>
		<category><![CDATA[hikmet boran]]></category>
		<category><![CDATA[islam dünyası]]></category>
		<category><![CDATA[kangal köpeği]]></category>
		<category><![CDATA[köpek]]></category>
		<category><![CDATA[küresel ısınma]]></category>
		<category><![CDATA[kuzey atlantik]]></category>
		<category><![CDATA[rönesans]]></category>
		<category><![CDATA[tehlike]]></category>
		<category><![CDATA[trump]]></category>
		<category><![CDATA[ulus]]></category>
		<category><![CDATA[ulus devlet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=9911</guid>

					<description><![CDATA[<p>Küresel ısınma kimin derdidir? Tüm dünyanın. Çünkü bu ısınmadan, “iklim çözülmesi”nden etkilenmeyecek kimse yoktur dünyada. Ulus devletlerin ilgi ve yetki alanlarının dışına çıkan bu konu, küresel bir yönetimin temel sorunu olarak önümüzdedir. Küresel yönetim? Evet; çünkü artık yerküre tek tek ulus devletlerin çıkarlarına göre yaşayamaz. Ulus devletlere bırakılsa, dünya ölür, canlılar ölür. Dolayısıyla dünya üzerinde “ulus devletler ötesi” bir yönetim biçimi, küreselleşmenin gelişmesiyle birlikte, kendiliğinden oluşmuş durumdadır. Özellikle bilimin yerkürenin gelişmesiyle ilgili ve yaşamsal sorunlara giderek daha egemen olması, araştırma boyutlarının sıçramalarla büyümesi, bilimi de, yerkürenin ve insanlığın temel sorunlarını evrenselleştirmede temel bir rol üstlenme noktasına getirdi! Bilim, evrensel özelliğini geçen yıl güce ve büyük bir farkındalığa dönüştürdü. Özellikle Trump’ın küresel ısınmada “alternatif bilim” zırvalığını öne sürmesine karşı, “Bilim İçin Yürüyüş” örgütlenmiş ve dünyada on binlerce bilim insanı gösteriler yapmıştı. 6 gün önce Bilim İçin Yürüyüş’ün ikincisi yapıldı. Bilimi savunmak, kurumsallaştı; bu da bilimin evrensel gücünü ortaya koyması bakımından son derece önemli. Kapak konumuza dönersek, iklim değişikliğinin çok önemli işareti, Kuzey Atlantik akıntısının son derece yavaşlaması, dahası yer yer durma noktasına gelmesi. Biliyoruz ki okurlarımızın evrensele ilgisi gelişmiştir ve merak etmektedir. Gulf Stream olarak bilinen bu akıntı, Kuzey Avrupa’nın var olan iklim düzeni için son derece tayin edici bir role sahip. Ilıman iklimin oluşmasında etkisi olan akıntının durması, Avrupa’yı donduracak, okyanus sahillerinde sular hızla yükselecek ve Afrika’da şiddetli bir kuraklık hüküm sürecek. Bunun ilk işaretlerini mi görüyoruz? Kapak konumuz bilimin alarm verici araştırmalarını önümüze koyuyor. Gulf Stream akıntılarının durması durumunda dünyanın buzul çağa girdiğini kurgulayan örneğin The Day After Tomorrow gibi filmleri anımsayın. Bu kadar değil, iklim değişikliği salgın hastalıkları da gündeme getirmektedir. Bu konuyu da ana yazıya paralel okuyacaksınız. Yakın gelecekte evde çalışacaklar artıyor ABD temelinde bakıldığında, çalışanların %36’sı dışarıdan işini yapıyor. Bu 56 milyon insan demek. Ofise gitmeden işini evden vb. yapanların oranı %55’i bulacak diyen araştırmada, aynı zamanda 25 gözde meslek sıralanıyor. İki ayak üzerinde insanoğlunun nasıl yürüdüğü üzerine son bir araştırmayı paylaşıyoruz: “Ardi” hem yürüyor ve hem de tırmanıyordu. Peki, Ardi kimdi? Doğan Kuban hoca diyor ki Paganizm vurgusu olmayan Rönesans yazısında: “Türkiye bugünkü varlığını Cumhuriyet’e borçludur, ülkeyi bugüne getiren laik Cumhuriyettir, otomobil, televizyon vb. değil&#8230; Cehalet için laiklik ve demokrasi önemli değildir, İslam Rönesans’ından sonra İslam dünyası Ortaçağ dönemine geri döndü…” Kuban günümüzde açgözlülükle uygarlığın çatıştığını belirterek, İslam ülkelerinin oynadığı olumsuz rolü vurguluyor. Ali Akurgal, teknolojinin ne yazık ki ağırlıklı olarak silah geliştirmede kullanıldığını, ama Türkiye’nin önünde askeri teknolojilerin sivil hayatta kullanılması için önemli bir fırsat bulunduğunu belirtiyor. Mustafa Çetiner Kurtuluş Savaşı’na katılmış bir tıp insanını anlatıyor: Hikmet Boran. Sarıkamış’ta görev yapan Boran’ın çok ilginç öyküsünü okuyacaksınız. Prof. Zehra Taşkın, tartışma köşesindeki yazısında “Çöp makaleler başarıyı ölçmemeli” diyor ve akademi dünyasının derin bir sorununu dile getiriyor. Nüfus bilimci Mümtaz Peker, “100 milyonluk Türkiye” iddiasına eleştirel bir bakış getiriyor yazısında. Tabii olgulara ve istatistiklere dayanarak: “Bu iddianın bilimsel bir tutarlılığı yok.” HBT çok zengin içeriğe sahip. Daha onlarca güncel haber, fotoğraf, makale, teknoloji vitrini, bulmaca ve tabii son sayfada Kangal köpeğinin dünyadaki öyküsü. HBT yaygınlaştıkça ülkemizin olumlu gelişmesine insani katkının da artacağını biliyoruz. Haftaya yeniden birlikte olmak üzere, sevgiyle kalın… *** İzzettin Silier’in gençler için HBT aboneliği kampanyası devam ediyor. 40 öğrencimizin daha isimlerini paylaşıyoruz. Böylece 120 öğrenci oldu! Sevgili gençler sizlerle birlikte olmaktan mutluyuz, iyi okumalar. Basılı dergi Can Koçak: Ankara Charles de Gaulle Fransız Lisesi. Aydın Oğur: Gaziantep Üni. Gazetecilik. Özgür Cem Boynueğri: Ege Üni. İletişim Fak. Tugay Palas: Sakarya Üni. Mekatronik Müh. Ozan Üst: Gebze Teknik Üni. Metroloji Müh. Özlem Karakaşoğlu: Çanakkale 18 Mart Üni. Arkeoloji.  Melahat Yapıcı: ODTÜ Kimya Müh. Belkıs Sena Talu: İstanbul Üni. Bilim Tarihi. Hicret Biber: Trakya Üni. Tıp Fak. Aleyna Kovacı: Aliya İzzetbegoviç Kız Anadolu İmam Hatip Lisesi. Emre Durmaz: Harita Müh. Sungur Alp Akay: İstiklal Makzume Anadolu Lisesi. Murat Eray Korkmaz: KTÜ Makina Müh. Cansu Öztürk: İstanbul Üni. Tıp Fak. Necmiye Sultan Toprak: 19 Mayıs Üni. Fen Bilgisi Öğrt. Ömer Karahasanoğlu: Bilgi Üni. Enerji Sis. Müh. Burak Alkan: 9 Eylül Üni. Makina Müh. Deniz Bardak: 9 Eylül Üni. İşletme. Gülistan Yıldız: 9 Eylül Üni. Ulus. İşlet. Tic. Didem Cesur: Çanakkale 18 Mart Üni. İşletme YL. Dijital dergi Merve Elmastaş: BÜ Mol. Biy. Gen. Elif Sultan Akyer: KTO Karatay Üni. Tıp Fak. Burak Altın: Kocaeli Üni. Elektrik Müh. Adile Özlem Özer: Bursa Uludağ Üni. Tıp Fak. Doğukan Türksoy: BÜ Bilgisayar Müh. Deniz Dönmez: Çorlu Fen Lisesi. Zehra Çifçibaşı: İstanbul Üni. Makina Müh. Yılmaz Uzunca: Celal Bayar Üni. Bilgisayar Prog. Halil Emin Çalışkan: Pertevniyal Lisesi. Neşe Akgün: Eskişehir Osmangazi Üni. Sağlık Yönetimi. Ezgi Gök: Hacettepe Üni. Diş Hek. Kaan Kutsar: 9 Eylül Üni. Fin. İkt. Bank. YL. Ali Yaşar: Trakya Üni. Türkçe Öğretmenliği. Alper Doğan: 9 Eylül Üni. Yön. Bil. Sis. Deniz Pınar: YTÜ Gemi İnş. Mak. Müh. İpek Güvensoy: Üsküdar Üni. Psikoloji. Fatih Koç: Çukurova Üni. Bilgisayar Müh. Enes Yazıcı: BAAL. Egemen Avcu: Eskişehir Osmangazi Üni. Maliye. Duygu Gündoğdu: Çankaya Üni. Bilgisayar Müh.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/tehlike-giderek-isiniyor-ulus-devletlerin-uzerinde-bir-yonetimin-kacinilmazligi">Tehlike giderek ısınıyor: Ulus devletlerin üzerinde bir yönetimin kaçınılmazlığı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Küresel ısınma kimin derdidir? Tüm dünyanın. Çünkü bu ısınmadan, “<strong>iklim çözülmesi</strong>”nden etkilenmeyecek kimse yoktur dünyada. Ulus devletlerin ilgi ve yetki alanlarının dışına çıkan bu konu, küresel bir yönetimin temel sorunu olarak önümüzdedir.</p>
<p><strong>Küresel yönetim?</strong> Evet; çünkü artık yerküre tek tek ulus devletlerin çıkarlarına göre yaşayamaz. Ulus devletlere bırakılsa, dünya ölür, canlılar ölür. Dolayısıyla dünya üzerinde “ulus devletler ötesi” bir yönetim biçimi, küreselleşmenin gelişmesiyle birlikte, kendiliğinden oluşmuş durumdadır.</p>
<p><strong>Özellikle bilimin yerkürenin gelişmesiyle ilgili ve yaşamsal sorunlara giderek daha egemen olması, araştırma boyutlarının sıçramalarla büyümesi, bilimi de, yerkürenin ve insanlığın temel sorunlarını evrenselleştirmede temel bir rol üstlenme noktasına getirdi!</strong></p>
<p>Bilim, evrensel özelliğini geçen yıl güce ve büyük bir farkındalığa dönüştürdü. Özellikle Trump’ın küresel ısınmada “alternatif bilim” zırvalığını öne sürmesine karşı, “<strong>Bilim İçin Yürüyüş</strong>” örgütlenmiş ve dünyada on binlerce bilim insanı gösteriler yapmıştı. 6 gün önce Bilim İçin Yürüyüş’ün ikincisi yapıldı. <strong>Bilimi savunmak, kurumsallaştı;</strong> bu da bilimin evrensel gücünü ortaya koyması bakımından son derece önemli.</p>
<p>Kapak konumuza dönersek, iklim değişikliğinin çok önemli işareti, Kuzey Atlantik akıntısının son derece yavaşlaması, dahası yer yer durma noktasına gelmesi. Biliyoruz ki okurlarımızın evrensele ilgisi gelişmiştir ve merak etmektedir. <strong>Gulf Stream</strong> olarak bilinen bu akıntı, Kuzey Avrupa’nın var olan iklim düzeni için son derece tayin edici bir role sahip. Ilıman iklimin oluşmasında etkisi olan akıntının durması, Avrupa’yı donduracak, okyanus sahillerinde sular hızla yükselecek ve Afrika’da şiddetli bir kuraklık hüküm sürecek. Bunun ilk işaretlerini mi görüyoruz? Kapak konumuz bilimin alarm verici araştırmalarını önümüze koyuyor.</p>
<p>Gulf Stream akıntılarının durması durumunda dünyanın buzul çağa girdiğini kurgulayan örneğin <strong>The Day After Tomorrow</strong> gibi filmleri anımsayın.</p>
<p>Bu kadar değil, iklim değişikliği salgın hastalıkları da gündeme getirmektedir. Bu konuyu da ana yazıya paralel okuyacaksınız.</p>
<p><strong>Yakın gelecekte evde çalışacaklar artıyor</strong></p>
<p>ABD temelinde bakıldığında, çalışanların %36’sı dışarıdan işini yapıyor. Bu 56 milyon insan demek. Ofise gitmeden işini evden vb. yapanların oranı %55’i bulacak diyen araştırmada, aynı zamanda 25 gözde meslek sıralanıyor.</p>
<p>İki ayak üzerinde insanoğlunun nasıl yürüdüğü üzerine son bir araştırmayı paylaşıyoruz: “Ardi” hem yürüyor ve hem de tırmanıyordu. Peki, Ardi kimdi?</p>
<p><strong>Doğan Kuban</strong> hoca diyor ki <em>Paganizm vurgusu olmayan Rönesans</em> yazısında: “Türkiye bugünkü varlığını Cumhuriyet’e borçludur, ülkeyi bugüne getiren laik Cumhuriyettir, otomobil, televizyon vb. değil&#8230; Cehalet için laiklik ve demokrasi önemli değildir, İslam Rönesans’ından sonra İslam dünyası Ortaçağ dönemine geri döndü…” Kuban günümüzde açgözlülükle uygarlığın çatıştığını belirterek, İslam ülkelerinin oynadığı olumsuz rolü vurguluyor.</p>
<p><strong>Ali Akurgal</strong>, teknolojinin ne yazık ki ağırlıklı olarak silah geliştirmede kullanıldığını, ama Türkiye’nin önünde askeri teknolojilerin sivil hayatta kullanılması için önemli bir fırsat bulunduğunu belirtiyor. <strong>Mustafa Çetiner</strong> Kurtuluş Savaşı’na katılmış bir tıp insanını anlatıyor: Hikmet Boran. Sarıkamış’ta görev yapan Boran’ın çok ilginç öyküsünü okuyacaksınız. Prof. <strong>Zehra Taşkın</strong>, tartışma köşesindeki yazısında “Çöp makaleler başarıyı ölçmemeli” diyor ve akademi dünyasının derin bir sorununu dile getiriyor. Nüfus bilimci <strong>Mümtaz Peker,</strong> “100 milyonluk Türkiye” iddiasına eleştirel bir bakış getiriyor yazısında. Tabii olgulara ve istatistiklere dayanarak: “Bu iddianın bilimsel bir tutarlılığı yok.”</p>
<p>HBT çok zengin içeriğe sahip. Daha onlarca güncel haber, fotoğraf, makale, teknoloji vitrini, bulmaca ve tabii son sayfada Kangal köpeğinin dünyadaki öyküsü.</p>
<p>HBT yaygınlaştıkça ülkemizin olumlu gelişmesine insani katkının da artacağını biliyoruz.</p>
<p>Haftaya yeniden birlikte olmak üzere, sevgiyle kalın…</p>
<p><strong>***</strong></p>
<p><strong>İzzettin Silier</strong>’in gençler için HBT aboneliği kampanyası devam ediyor. <strong>40 öğrencimizin</strong> daha isimlerini paylaşıyoruz. Böylece 120 öğrenci oldu! Sevgili gençler sizlerle birlikte olmaktan mutluyuz, iyi okumalar.</p>
<p><strong>Basılı dergi </strong></p>
<p><strong>Can Koçak:</strong> Ankara Charles de Gaulle Fransız Lisesi. <strong>Aydın Oğur:</strong> Gaziantep Üni. Gazetecilik.<strong> Özgür Cem Boynueğri</strong>: Ege Üni. İletişim Fak. <strong>Tugay Palas:</strong> Sakarya Üni. Mekatronik Müh. <strong>Ozan Üst:</strong> Gebze Teknik Üni. Metroloji Müh. <strong>Özlem Karakaşoğlu:</strong> Çanakkale 18 Mart Üni. Arkeoloji.  <strong>Melahat Yapıcı</strong>: ODTÜ Kimya Müh. <strong>Belkıs Sena Talu: </strong>İstanbul Üni. Bilim Tarihi. <strong>Hicret Biber: </strong>Trakya Üni. Tıp Fak. <strong>Aleyna Kovacı:</strong> Aliya İzzetbegoviç Kız Anadolu İmam Hatip Lisesi. <strong>Emre Durmaz:</strong> Harita Müh. <strong>Sungur Alp Akay:</strong> İstiklal Makzume Anadolu Lisesi. <strong>Murat Eray Korkmaz:</strong> KTÜ Makina Müh. <strong>Cansu Öztürk:</strong> İstanbul Üni. Tıp Fak. <strong>Necmiye Sultan Toprak:</strong> 19 Mayıs Üni. Fen Bilgisi Öğrt. <strong>Ömer Karahasanoğlu:</strong> Bilgi Üni. Enerji Sis. Müh. <strong>Burak Alkan:</strong> 9 Eylül Üni. Makina Müh. <strong>Deniz Bardak:</strong> 9 Eylül Üni. İşletme. <strong>Gülistan Yıldız:</strong> 9 Eylül Üni. Ulus. İşlet. Tic. <strong>Didem Cesur</strong>: Çanakkale 18 Mart Üni. İşletme YL.</p>
<p><strong>Dijital dergi </strong></p>
<p><strong>Merve Elmastaş:</strong> BÜ Mol. Biy. Gen. <strong>Elif Sultan Akyer</strong>: KTO Karatay Üni. Tıp Fak. <strong>Burak Altın:</strong> Kocaeli Üni. Elektrik Müh. <strong>Adile Özlem Özer:</strong> Bursa Uludağ Üni. Tıp Fak. <strong>Doğukan Türksoy:</strong> BÜ Bilgisayar Müh. <strong>Deniz Dönmez:</strong> Çorlu Fen Lisesi. <strong>Zehra Çifçibaşı:</strong> İstanbul Üni. Makina Müh. <strong>Yılmaz Uzunca:</strong> Celal Bayar Üni. Bilgisayar Prog. <strong>Halil Emin Çalışkan:</strong> Pertevniyal Lisesi. <strong>Neşe Akgün: </strong>Eskişehir Osmangazi Üni. Sağlık Yönetimi. <strong>Ezgi Gök:</strong> Hacettepe Üni. Diş Hek. <strong>Kaan Kutsar: </strong>9 Eylül Üni. Fin. İkt. Bank. YL. <strong>Ali Yaşar:</strong> Trakya Üni. Türkçe Öğretmenliği. <strong>Alper Doğan:</strong> 9 Eylül Üni. Yön. Bil. Sis. <strong>Deniz Pınar:</strong> YTÜ Gemi İnş. Mak. Müh. <strong>İpek Güvensoy:</strong> Üsküdar Üni. Psikoloji. <strong>Fatih Koç:</strong> Çukurova Üni. Bilgisayar Müh. <strong>Enes Yazıcı: </strong>BAAL. <strong>Egemen Avcu:</strong> Eskişehir Osmangazi Üni. Maliye. <strong>Duygu Gündoğdu:</strong> Çankaya Üni. Bilgisayar Müh.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/tehlike-giderek-isiniyor-ulus-devletlerin-uzerinde-bir-yonetimin-kacinilmazligi">Tehlike giderek ısınıyor: Ulus devletlerin üzerinde bir yönetimin kaçınılmazlığı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">9911</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Eli karda, gönlü yarda olmak!</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tanol-turkoglu/eli-karda-gonlu-yarda-olmak</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tanol Türkoglu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Mar 2017 13:48:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tanol Türkoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[aziz sancar]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[islam dünyası]]></category>
		<category><![CDATA[üretmek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=5853</guid>

					<description><![CDATA[<p>İslam beş yüz senedir bilime katkıda bulunamamışsa islam son beş yüz senedir geriye gitmiş demektir. Çünkü eleştirilen şeylerin başında “akletmeyen insan” gelmektedir. Prof. Dr. Aziz Sancar, İslamın son beş yüz yıldır bilime bir katkıda bulunamadığını ifade etmiş. Doğru! Hatta daha beteri İslam daha uzun bir süredir kendisine bile bir katkıda bulunabilmiş değil. Ancak bunun nedeni İslamın kendisi mi yoksa İslamın temsilcisi konumundaki kişi, kurum ya da ülkeler mi? (Sovyetler çöküp de Berlin Duvarı yıkıldığında ideolojisine sahip çıkan pek çok kişi sorunun Marksizm’de değil, onun kötü uygulayıcısı olan Sovyet rejiminde olduğunu vurgulamıştı – burada da benzer bir durumdan bahsedilebilir). Bu açıdan irdelendiğinde İslamın en büyük sıkıntılarının başında, dünyanın sonuna (kıyamet) inanmanın, kıyametin kısa bir süre sonra kopacağına inanmak demek olduğu saplantısı geliyor. O nedenledir ki bu dar zamanı “ilerlemek” gibi dünyevi şeyler yapmakla harcamamalı, onun yerine bol bol ibadet etmelidir. O arada ibadet olgusu da belli eylemlerle (namaz, oruç, zekât) sınırlandırılmıştır. Onun dışına yapılan şeyler pek ibadetten sayılmaz. Bu sayede insanlar gerek zihnen gerekse de fiziken paralize edilmiştir. Şöyle düşünmek neden hatalı olsun: Ulu yaradan sebep, beklenti ve metodolojiyi işin sonunda değil başında açıklar ki insanlar buna göre yaşamlarını düzenlesin. O halde dinler ve İslam kıyamete ramak kala gelmiş olamaz. Öte yandan uzayla ilgili bilimsel tespitler şunu da göstermiştir: Tüm bu şeyler bu kadar küçük (dünya) bir sebep içindiyse neden bu denli devasa bir evren? Bu soruyu tersten sorduğumuzda karşımıza şu çıkar: Madem ki bu denli devasa bir evren var (ve hatta bunun paralelleri bile olabilir) o halde (İbni Arabi’nin sıkça kullandığı gibi) “ulu yaratan bununla ne demek istiyor?” İşte bu noktada İslam dini ile ilerleme olgusu bağdaştırılabilir. Dünyevi işler, dini inanca zarar vermeden resmin içine dâhil edilebilir. Bütün bu evren, ulu yaradanın (sufilerin sıkça işaret ettiği gibi) “bilinme arzusu” nedeniyle yaratılmışsa, evrenin en ücra köşesinde bile bunu tahakkuk ettirmek gerekir. Nasıl? Akleden yaratık olan insanın oraya ulaşması ve akıl ile orayı ihya etmesi ile. Bilim insanları şu soruya nasıl cevap verirdi: Yaptığınız buluşlar kapitalizme katkı sağlarken mi kendinizi daha iyi hissederdiniz, “ilk neden”in ulvi arzusunun yerine getirilmesine bir katkı sağlarken mi? Akla ters gelen bir şey dine de ulu yaradana da terstir. Örneğin insan (islamın temel referans kitabında) akletmediği için eleştirilmektedir. İnsanın akletmesi bilim demektir. İslam dinini akıldan ve bilimden, eleştirel düşünceden, neden diye sormaktan, araştırmaktan uzaklaştırmak, dini gereğini değil; bunun tam tersini yerine getirmektir. Öte yandan ilerlemek dünyevi ihtirasları ön plana çıkaracak bir sürecin temel dinamosu olduğu için de eleştirilmekte. Dürüst olmak gerekirse bu kapitalist sanayi toplumunun bir özelliğidir. Özne ile nesneyi birbirine yabancılaştırmayan irfan geleneği için bu bir sıkıntı teşkil etmez. Çünkü irfan geleneğinde basit bir formül vardır: Eli karda, gönlü yarda olmak! Tanol Türkoğlu / TanolTurkoglu@Gmail.com</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tanol-turkoglu/eli-karda-gonlu-yarda-olmak">Eli karda, gönlü yarda olmak!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İslam beş yüz senedir bilime katkıda bulunamamışsa islam son beş yüz senedir geriye gitmiş demektir. Çünkü eleştirilen şeylerin başında “akletmeyen insan” gelmektedir.</strong></p>
<p><strong>Prof. Dr. Aziz Sancar</strong>, İslamın son beş yüz yıldır bilime bir katkıda bulunamadığını ifade etmiş. Doğru! Hatta daha beteri İslam daha uzun bir süredir kendisine bile bir katkıda bulunabilmiş değil.</p>
<p>Ancak <strong>bunun nedeni</strong> İslamın kendisi mi yoksa İslamın temsilcisi konumundaki kişi, kurum ya da ülkeler mi? (<strong>Sovyetler</strong> çöküp de <strong>Berlin Duvarı</strong> yıkıldığında ideolojisine sahip çıkan pek çok kişi sorunun <strong>Marksizm</strong>’de değil, onun kötü uygulayıcısı olan <strong>Sovyet rejiminde</strong> olduğunu vurgulamıştı – burada da benzer bir durumdan bahsedilebilir).</p>
<p>Bu açıdan irdelendiğinde <strong>İslamın en büyük sıkıntılarının başında</strong>, dünyanın sonuna (kıyamet) inanmanın, kıyametin kısa bir süre sonra kopacağına inanmak demek olduğu saplantısı geliyor. O nedenledir ki bu dar zamanı “ilerlemek” gibi dünyevi şeyler yapmakla harcamamalı, onun yerine bol bol <strong>ibadet</strong> etmelidir. O arada ibadet olgusu da belli eylemlerle (namaz, oruç, zekât) sınırlandırılmıştır. Onun dışına yapılan şeyler pek ibadetten sayılmaz. Bu sayede insanlar gerek zihnen gerekse de fiziken paralize edilmiştir.</p>
<p>Şöyle düşünmek neden hatalı olsun: Ulu yaradan sebep, beklenti ve metodolojiyi işin sonunda değil başında açıklar ki insanlar buna göre yaşamlarını düzenlesin. O halde dinler ve <strong>İslam kıyamete ramak kala gelmiş olamaz.</strong> Öte yandan uzayla ilgili bilimsel tespitler şunu da göstermiştir: Tüm bu şeyler bu kadar küçük (dünya) bir sebep içindiyse neden bu denli devasa bir evren? Bu soruyu tersten sorduğumuzda karşımıza şu çıkar: Madem ki bu denli devasa bir evren var (ve hatta bunun paralelleri bile olabilir) o halde (<strong>İbni Arabi’nin</strong> sıkça kullandığı gibi) “<strong>ulu yaratan bununla ne demek istiyor?</strong>”</p>
<p>İşte bu noktada <strong>İslam dini ile ilerleme olgusu bağdaştırılabilir</strong>. Dünyevi işler, dini inanca zarar vermeden resmin içine dâhil edilebilir. Bütün bu evren, ulu yaradanın (<strong>sufilerin sıkça işaret ettiği gibi</strong>) “bilinme arzusu” nedeniyle yaratılmışsa, evrenin en ücra köşesinde bile bunu tahakkuk ettirmek gerekir. Nasıl? Akleden yaratık olan insanın oraya ulaşması ve akıl ile orayı ihya etmesi ile.</p>
<p><strong>Bilim insanları şu soruya nasıl cevap verirdi</strong>: Yaptığınız buluşlar kapitalizme katkı sağlarken mi kendinizi daha iyi hissederdiniz, “ilk neden”in ulvi arzusunun yerine getirilmesine bir katkı sağlarken mi?</p>
<p>Akla ters gelen bir şey dine de ulu yaradana da terstir. Örneğin insan (islamın temel referans kitabında) akletmediği için eleştirilmektedir. İnsanın akletmesi bilim demektir. İslam dinini akıldan ve bilimden, eleştirel düşünceden, neden diye sormaktan, araştırmaktan uzaklaştırmak, dini gereğini değil; bunun tam tersini yerine getirmektir.</p>
<p>Öte yandan ilerlemek <strong>dünyevi ihtirasları</strong> ön plana çıkaracak bir sürecin temel dinamosu olduğu için de eleştirilmekte. Dürüst olmak gerekirse bu kapitalist sanayi toplumunun bir özelliğidir. <strong>Özne ile nesneyi birbirine yabancılaştırmayan irfan geleneği</strong> için bu bir sıkıntı teşkil etmez. Çünkü irfan geleneğinde basit bir formül vardır: <strong>Eli karda, gönlü yarda olmak!</strong></p>
<p><strong>Tanol Türkoğlu / <a href="mailto:TanolTurkoglu@Gmail.com">TanolTurkoglu@Gmail.com</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tanol-turkoglu/eli-karda-gonlu-yarda-olmak">Eli karda, gönlü yarda olmak!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">5853</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Bir profesyonel suikastçiler tarikati: Haşhaşiler</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/bir-profesyonel-suikastciler-tarikati-hashasiler</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ufuk Yücel]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 24 Jul 2016 10:20:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[darbe]]></category>
		<category><![CDATA[Hasan Sabbah]]></category>
		<category><![CDATA[Haşhaşi]]></category>
		<category><![CDATA[islam dünyası]]></category>
		<category><![CDATA[Suikast]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=3233</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şair ve matematikçi Ömer Hayyam’ın çok yakın bir dostu olan ve Dağın Şeyhi diye anılan Hasan Sabbah tüm zamanların en korkutucu olan tarikatını 1090 yılında kurmuştur. Hasan Sabbah, geniş kültürlü, şiire duyarlı, bilimin son gelişmelerine meraklı bir liderdi. İran’daki Elbruz sıradağlarında yer alan “Kartal Yuvası” Alamut Kalesi’ne yerleşmişti. Tarikat, rakiplerine suikast düzenlemek için fedailerine haşiş/esrar ya da afyon veriyordu. Haşîşîler, suikast silahı olarak her zaman ve yalnızca hançer kullandı&#8230; Son günlerde yapay yoldan gündem doldurma kabilinden “Haşhaşi” tekerlemesi sürüp gitmektedir. Politikacılardan gazete köşe yazarlarına varıncaya dek bu konunun üzerine “atlayanlar” bir yanlışın da sürüp gitmesine neden olmaktadırlar. Ben de aynı konuya, kültürel tarihin kaynakları ışığında ters köşeden atlama gereksinimi duydum. Önce konu ile ilgili birkaç sözlük bilgisi sunalım: (•) hasheesh / hashish [İng.]: (Ar. “haşîş”) haşiş, esrar; hintkenevirinden elde edilen bir uyuşturucu (•) haşâiş / haşâyiş [Ar.]: kuru otlar, şifalı otlar (•) haşşâş / haşîşî [Ar.]: (→ çoğulu: “haşşâşîn” / “haşîşiyyûn”) “haşiş / esrar kullanıcısı”; Şiiliğin bir kolu olan İsmailîlere dayalı bir terim olup Batı dillerinde “assassin” (İng./Alm.) ya da “assasin” (Fra.) şekillerinde kiralık profesyonel katil, suikastçı anlamındadır (•) Cannabis sativa var. indica [Lat.]: hintkeneviri (esrar elde edilir) (•) Papaver somniferum [Lat.]: (Ar. “haşhaş”) haşhaş bitkisi (kapsülünün sütlü özsuyu olan afyon sakızından afyon maddesi ve ondan da morfin ve eroin elde edilir) Hint kenevirinden çıkarılan esrar maddesi olan haşiş, tütsü olarak kullanıldığında ciğerler üzerinde kana daha hızlı karışırken, ağızdan yutulması o kadar hızlı etki etmemekteydi. Hint keneviri konusuna, ara sıra Jandarma’nın Güneydoğu’da kaçak yetiştirilen bu bitkiyi tarla ve bahçelerden toplayıp yakmalarından tanık olmaktayız. Eski Yunanlılar, uyku, gece ve ölüm tanrısı Hypnos’u, başında haşhaş çelengi ya da elinde haşhaş demeti ile betimlemişlerdir. Tanrı Demeter, kızına acılarını unutturmak ve uykuya yatırmak amacıyla, çaresizlikten bir miktar haşhaş çalmak durumunda kalmıştır. Haşhaşın ağrı dindirici ve uyutucu olarak kullanımı, Eski Mısırlılar&#8217;a dek uzanır. Yunan arkeologlar, 1936 yılında Girit’teki Herakleion’un 6 km batısında Gazi beldesindeki bir kutsal mekânda, alnında, üzerine çizikler atılmış haşhaş kapsüllerinden yapılmış bir çember taşıyan ve vecd içinde dalgın/baygın yüz ifadesi ile açıkça trans durumunda görülen, pişmiş kilden yapılmış ve İÖ 1400 dolayına tarihlenen bir tanrıça heykelciğini bulmuştur (solda). Bunun, bereket ya da şifa gücünün temsilcisi haşhaş tanrıçası ya da Girit’te Gazi beldesinin uyku tanrıçası olduğu ve haşhaşın Minos rahipleri tarafından âyin amacıyla kullanıldığı sanılmaktadır. Görsel: Başının üzerinde haşhaş kapsülleri ile süslü diadem (taç) bulunan “Uyku Tanrıçası” ya da “Haşhaş Tanrıçası” heykeli (İÖ 1400’ler; Herakleion Müzesi, Girit). Haşhaş kapsülü, aşk tanrısı Eros’un Aphrodisias’taki heykelinin elinde de görülür. (1) Homeros&#8217;un (İÖ ~750-700) İliada&#8216;sında haşhaşın adı sık geçer. O çağlarda insanları savaşta yüreklendirmede haşhaştan sıkça yararlanılırdı. (2) En korkutucu tarikat Arapça “haşâyiş”, kuru ya da şifalı otlar anlamına gelir ve Eskiçağ’da Anazarbalı Dioskorides&#8217;in (~20-79) Materia Medica (Arapça’da Kitab el-Haşâiş / Şifalı Otlar Kitabı) çok ünlü idi. Haşhaş kapsülünün içinde bulunan tohumlar eşsiz lezzette çörek ve katmerlere malzeme olurken, bundan elde edilen yağ, Anadolu’da yüz yıllar boyu yemeklik yağ olarak kullanılmaktadır. Şair ve matematikçi Ömer Hayyam’ın (1048-1131) çok yakın bir dostu olan ve “Şeyh el-Cebel” (“Dağın Şeyhi”) ya da “Seyyidnâ” lakaplarıyla anılan Hasan Sabbah (~1032-1124), tüm zamanların en korkutucu olan tarikatını 1090 yılında kurmuştur. Hasan Sabbah, geniş kültürlü, şiire duyarlı, bilimin son gelişmelerine meraklı bir liderdi. İran’daki Elbruz sıradağlarında yer alan “Kartal Yuvası” Alamut Kalesi’ne yerleşmişti. Alamut, Deylemîce “Aluh Amut”tan (“kartalın öğretisi”) gelmektedir. Selçuklu Türklerine karşı savaşım veren Hasan Sabbah’ın kurduğu tarikat, rakiplerine suikast düzenlemek için “fedai”lerine haşiş/esrar ya da afyon veriyordu. Tarikat mensuplarının soğukkanlılıkla öldürülmeye razı olmaları, o çağ insanlarının, onların genelde hintkenevirinden (Lat. “Cannabis sativa”) elde edilen haşiş ile uyuşturulduklarına inanmalarına ve “Haşşâşin” / “Haşîşiyyûn” diye adlandırılmalarına yol açmıştır. Ender de olsa kimi anlatımlarda onların kullandıkları uyuşturucunun, haşhaş bitkisinden (Lat. “Papaver somniferum”) elde edilen afyon olduğu da söylenmektedir. Türkçe afyon (Lat. “opium”) sözcüğü Çince “o-fu-yung”dan gelmektedir. “Haşşâşin” sözcüğü, kısa bir süre sonra, Fransızca’ya “assasin” (katil) sözcüğü halinde girmiş ve birçok Batı diline de aynı anlamda geçmiştir. Sadece hançer Haşîşîler, suikast silahı olarak her zaman ve yalnızca hançer kullanmışlardır. Daha çok Sünni İslâm’ın devlet başkanları ve emîrlerini hedef alan örgütün katlettiği en ünlü kişi, Büyük Selçuklu Veziri Hasan bin Ali Nizâmülmülk (1018-1092) olmuştur. Başarılı olamadıkları suikast girişimleri arasında iki halife ve ünlü Eyyubî Sultanı Selahaddin Eyyûbî (1138-1193) de bulunmaktaydı. = Cengiz Han’ın (yön. 1206-1227) torunu Hülâgu Han (yön. 1256-1265), Bağdat’ı güç kullanarak almaya karar verdiğinde, yolu üzerindeki Haşîşîlerin kalesi Alamut’u yok etmiş, buradaki paha biçilmez kütüphane de tahrip edildiğinden, tarikatın öğretisi ve eylemlerine ilişkin daha derinlemesine bilgi edinme olanakları ortadan kalkmıştır. Alamut Kalesi’ndeki kütüphanede, bir İsmailî olan ünlü astronom ve matematikçi Nâsireddin el-Tûsî (1201-1274) de çalışmalar yapmıştır. Alamut Kalesi’nin yıkılmasından sonra Haşîşîler tarikatı, daha barışçıl bir biçim altında etkinliğini sürdürmüştür. Sadreddin Ağa Han (1877-1957) ve onun müritleri olan İsmailîler, Hasan Sabbah’ın doğrudan ardıllarıdır. (3) Bu tarikat mensupları için “haşşâşîn → assasin” ya da “fidaî” (fedai) terimleri ilk olarak Sünni Arap yazarlar tarafından değil, Haçlı Seferlerini kaleme alan Frank yazarlar tarafından kullanılmıştır. Beyaz giysili ve pelerinli “Tapınak Şövalyeleri” (“Templiers” ya da “Templar Şövalyeleri”) Kutsal Topraklar’daki askerî etkinlikleri destekleyecek servet elde etmek amacıyla Batı Avrupa’dan ve İberya’dan birçok toprak bağışı da almışlardı. Bu şövalyeler, o dönemin İslâmî terör örgütü Haşîşîler / Haşşâşîlerin fanatik esrarkeş fedâileriyle gizli ilişki ve dayanışma kurmuşlar, Tapınakçılar bir ara haraç karşılığında Haşîşîler’i diğer Müslümanlara karşı korumuşlardır. Marco Polo&#8217;nun yazdıkları Ünlü gezgin Marco Polo (1254-1324) Divisament dou Monde (Dünyanın Betimi) ya da Il Milione di Marco Polo&#8230; (Marco Polo&#8217;nun Yolculukları, ya da Dünya Harikalarını Anlatan Kitap) (1298-1299) adlarıyla bilinen seyahatnâmesinde Haşîşîler ve Alamut konusunda şunları anlatmaktadır: “Şeyh &#8230; iki dağ arasındaki bir vadinin girişlerini kapattırmış ve burayı çeşitli meyvelerin yetiştiği, eşi benzeri görülmemiş güzellikte bir bahçeye çevirmiştir. İçerisine &#8230; görkemli köşkler ve saraylar inşa ettirmiştir. Kanallardan alabildiğine şarap, süt, bal ve su akmaktadır. Dünya güzeli kadınların ve genç kızların ellerindeki çalgılardan en hoş tınılar, dudaklarından en hoş şarkılar dökülür, dans figürleri izleyeni büyüler. Şeyh’in gayesi, tebaasını buradan öte bir cennetin olmadığına inandırmaktır&#8230; Gerçekten de, bu bölgede yaşayan Arapların gözünde vadi, cennetin ta kendisiydi! &#8230; Kendi maiyeti altına almak üzere sarayında barındırdığı on iki ilâ yirmi yaş arası gençlere &#8230; uyuşturucu bir iksir içirip ardından &#8230; gruplar halinde bahçesine sokuyordu. Böylece gözlerini açtıkları vakit gençler kendilerini dillere destan bahçede buluyorlardı. [Şeyh] Haşîşîlerinden birini bir göreve yollamak istediği zaman, aynı iksirle bu kez sarayına taşıtıyordu. Genç adam gözünü açtığında kendisini &#8230; kalenin içinde buluyordu. Şeyh, bir hükümdarın katlini isteyeceği zaman gence şöyle diyordu: ‘Git ve şunu, şunu öldür; geri döndüğünde meleklerim seni cennete taşıyacaklar. Ölsen dahi, seni cennete almaları için meleklerimi yollayacağım’&#8230;”. (4) 19. yüzyıl başlarında Batı’da “haşşâşîn → assasin” konusunu yeniden gündeme taşıyan doğubilimciler arasında yer alan Joseph Freiherr von Hammer-Purgstall (1774-1856), Geschichte des Assassinen aus Morgenländischen Quellen (Doğu Kaynaklarından Haşîşîlerin Tarihi) (Stuttgart, 1818) adlı eserinde saklı cennet ve uyuşturucu kullanıp kendinden geçerek öldürmeye kodlanmış fedailer konularını işlemiştir. Ancak İslâm tarihçisi Bernard Lewis’in (doğ. 1916) Les Assassins, Terrorisme et politique dans l’Islam médiéval (Haşîşîler: İslâm’da Radikal Bir Tarikat) (Brüksel, 1967) adlı kitabında kabul ettiği üzere, o dönemi sergileyen tarihsel belgeler üzerinde yapılan titiz araştırmalar, saklı cennet bahçeleri, huriler ve başı dumanlı müritler öyküsünün gerçek olmadığını göstermiştir. (4) Geç dönemde Haşîşîler Memlûk Sultanı I. Baybars el-Bundukdari (1223-1277; yön. 1260-1277) tarafından da profesyonel katil olarak kullanılmışlardır. Bu konuda bilgi veren ünlü gezgin İbn Battûta (1304-1369) şunları aktarmaktadır: “Sultan, içlerinden birini bir düşmanın öldürülmesi için yollamak istediğinde, arkadaşlarına kanının parasını verir. Eğer katil görevini yerine getirdikten sonra kurtulmayı başarırsa para onun olur, yakalanacak olursa para çocuklarına kalır. Kurbanlarını vurmak için zehirli bıçak kullanırlar. Kimi zaman planları boşa çıkar, bu sefer kendilerini öldürürler”. (4) Hayal gücü yaprağı Tütün kullanıma girmeden önce Doğu dünyasında haşiş çiğnenmekteydi ve daha sonraları da nargilede kullanılır olmuştur. Afyon ise bir dönem kahve içinde çözülerek kullanılmaya başlandı. Dervişler sıkça haşiş (hintkeneviri → esrar) de içerler; bu amaçla da kenevir bitkisinin reçinesi, tütünle karıştırılırdı. Haşiş, dervişler için “hayal gücü yaprağı”dır, ya da divan şairi Fuzulî’nin (1498-1556) yazdığı gibi “bilgi bahçesinin yeşilliği”dir; onun kullanımı sakin bir mutluluk verir ve arınmışlık duygusu vererek insanı kendinden geçirip dertlerini unutturur; böylece haşiş düşkünleri, kimi zaman kullanılan deyimle “yeşil kubbeye geziye çıkarlar”. (2) Osmanlı’da keyif verici/uyuşturucu olarak yaygın şekilde kullanılan afyona düşkün olanlar, Ramazan’da sahur yemeğinden sonra oruca başlamadan önce, “gündüzü kurtarmak için”, tiryakiliğinin derecesine göre bir, iki ya da üç kat kâğıda sarılmış afyon parçacıklarını yutardı. Oruçlu günün ilerleyen saatlerinde midede sıra ile eriyen kâğıtlardan açığa çıkan afyonlar etkisini gösterir, böylece “orucunu bozmadan” keyif bulur ve bu durum “afyonu patlamak” diye nitelenirdi. Midede, bir kat kâğıda sarılmış afyonun açığa çıkmasından sonra bunun etkisi geçmek üzereyken sıra, daha kalın sarılmış afyonun “patlamasına” gelirdi. (2) Sultan III. Murad (yön. 1574-1595), kahvehaneye günlük siyasetin girdiği ve hükümetin eleştirildiği gerekçesiyle bir fermanla tüm kahvehaneleri kapatır ve gizli işletecek olanların ömür boyu küreğe mahkûm edileceklerini açıklar. 1578 yılında kadılara gönderdiği bir fermanda, “&#8230; Kahvelerde fesatçı toplantılar yapıldığı, gene çocuklara türlü elbiseler giydirilip leventlerle gezdirildikleri, hattâ din adamlarının kahvehanelere devam ettiği, kahvehanelerde içki içildiği, afyon kullanıldığı, macun satıldığı, tavla ve satrancın kumar aracı olarak bulundurulduğu, bu durumun ilim adamlarına yakışmadığı, halkı tembelliğe alıştırdığı, cahilliğe yönelttiği, milleti kötü yola düşürdüğü&#8230;” belirtilerek kahvehanelerin kapatılmasını emretmiştir. Kahvehaneler nedeniyle insanların camiye gitmelerinin azalması, dindar kesimin dikkatini çekiyordu. Dinsel otoriteler, kahvehanelere gitmenin, meyhanelere gitmeye eş bir günah olduğunu öne sürdüler. Camilerdeki kimi vaizler, “Kahve içmek kesin olarak haramdır! Kahvelerde satranç ve tavla oynamak günahtır. Yine kahvelerde toplanıp saz, ney ve kaval çalmak, bunları dinlerken kahve içmek haramdır. Tavla ve satranç bulunan yerlere melekler girmez, şeytanlar dolar! Meleklerin girmediği yerde bereket olmaz!” diyorlardı. (2) Osmanlı’da afyon konusunu gündeme alan ilk padişah, Sultan IV. Murad (yön. 1623-1640) olmuştur. Fazla dozda alındığında insanı sarhoş ettiği bilinen afyonu bütün tebaasına yasaklamış, bu arada şaraba benzer içecekler, kahve ve tütün de yasak kapsamına girmekten kurtulamamıştır. 17. yüzyılın en önemli tıp eseri olan Enmuzec el-Tıbb’ın (Örnek Tıp) (1624) yazarı ve IV. Murad’ın hekimbaşısı Emîr Çelebi (ölm. 1638), afyon kullandığı bahanesiyle ve baş düşmanı Silahdar Paşa’nın fitnelemesi üzerine, Nizip’te IV. Murad’ın zorla yedirdiği aşırı miktarda afyondan zehirlenerek ölmüştür. Sarayda ve ülkede afyon yayılıyor Sultan IV. Murad’ın ölümünden sonra afyon düşkünlüğü, saray dâhil bütün ülkeye yayılmış, “macun” denilen ve içinde afyon bulunan çok çeşitli uyuşturucu maddeler satılmaya başlanmıştır. Alışılmış macun, afyonla haşhaş, sarısabır ve çeşitli baharatın karıştırılmasıyla yapılıyordu. Varlıklı kimseler buna ayrıca esmer amber, misk, kırmız boyası ve başkaca kokulu maddeler ve değerli esanslar da katardı. Padişahların ve devlet ileri gelenlerinin kullanacağı macunlar daha da titizlikle hazırlanır, bunların içine toz halinde inci, mercan, yakut, zümrüt de katılır ve bu macunlara “cevâhir macunu” denirdi. Macun kullananların başında, gerek sağlık kaygısıyla gerekse dince yasak olması nedeniyle şarabı bırakmış olanlar gelirdi. Alt tabakanın kullandığı alışılmış afyon, “hap” şeklinde hazırlanır, bunlar küçük kutularda yanlarında taşınır ve yarım bardak su ya da bir fincan kahve ile günde birkaç kez yutulurdu. Macuncuların çoğu saraya ya da bir devlet büyüğüne bağlı idi ve bunlar “kuvvet macunu” da hazırlardı. (5) Sultan IV. Murad (yön. 1623-1640) zamanında ise &#8220;dedikodu ve fitne ocağı&#8221; olduğu gerekçesiyle 1630/31’de kahvehaneler yerle bir edilir, tütün yasağı getirilir ve içenler ölüm cezasına çarptırılır. Bu bağlamda on bine yakın kahve tiryakisinin öldürüldüğü söylenmektedir! Sultan aynı zamanda tütün, afyon (haşhaştan elde edilir) ve haşiş ya da esrar (hintkenevirinden elde edilir) kullanımını da yasaklamıştır. (2) Bazmorfin, morfin (“Morphium”) ve eroin (3,6-diasetil morfin) haşhaştan elde edilen afyonun türevleridir. Eroin (&#60; İng. “heroine”: dişi kahraman), yarı-sentetik bir afyon alkaloidi türevidir. Ülkemizde 1980 yılında Afyon Bolvadin’de kurulan Afyon Alkaloitleri Fabrikası, 1983 yılından itibaren haşhaştaki afyondan alkaloit elde ederek tıpta kullanımını sağlamaktadır. (6) Sonuç olarak, başlıktaki sorunun yanıtı, “Haşhaşî” de olabilir ama daha çok “Haşşâşî” ya da “Haşîşî” olmalıdır. Prof. Dr. Zeki Tez, Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Kaynaklar: (1) Z. Tez, Tıbbın Gizemli Tarihi – Semboller, Büyüler ve Ritüeller Eşliğinde “Şifa”, Hayykitap, İstanbul (2010). (2) Z. Tez, Lezzetin Tarihi – Geçmişten Bugüne Yiyecek, İçecek ve Keyif Vericiler, Hayykitap, İstanbul (2012). (3) A. Maalouf, Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri (Çev.: M. A. Kılıçbay), Telos Yay., İstanbul (1997). (4) B. Lewis, Haşîşîler: İslâm’da Radikal Bir Tarikat (Çev. K. Sarısözen), Kapı Yayınları, İstanbul (2005). (5) Z.Tez, Gündelik Yaşam ve Eğlencenin Kültürel Tarihi, Doruk Yayımcılık, İstanbul (2009). (6) Z. Tez, İlaç ve Parfümün Sihirli Dünyası – Tarihte Eczacılık, Güzel Kokular ve Kozmetik, Hayykitap, İstanbul (2010).</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/bir-profesyonel-suikastciler-tarikati-hashasiler">Bir profesyonel suikastçiler tarikati: Haşhaşiler</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Şair ve matematikçi <strong>Ömer Hayyam</strong>’ın çok yakın bir dostu olan ve Dağın Şeyhi diye anılan <strong>Hasan Sabbah</strong> tüm zamanların en korkutucu olan tarikatını 1090 yılında kurmuştur. Hasan Sabbah, geniş kültürlü, şiire duyarlı, bilimin son gelişmelerine meraklı bir liderdi. İran’daki Elbruz sıradağlarında yer alan “Kartal Yuvası” Alamut Kalesi’ne yerleşmişti. Tarikat, rakiplerine suikast düzenlemek için fedailerine haşiş/esrar ya da afyon veriyordu. Haşîşîler, suikast silahı olarak her zaman ve yalnızca hançer kullandı&#8230;</p>
<p>Son günlerde yapay yoldan gündem doldurma kabilinden “Haşhaşi” tekerlemesi sürüp gitmektedir. Politikacılardan gazete köşe yazarlarına varıncaya dek bu konunun üzerine “atlayanlar” bir yanlışın da sürüp gitmesine neden olmaktadırlar. Ben de aynı konuya, kültürel tarihin kaynakları ışığında ters köşeden atlama gereksinimi duydum.</p>
<p><strong>Önce konu ile ilgili birkaç sözlük bilgisi sunalım:</strong></p>
<p>(•) <em>hasheesh / hashish</em> [İng.]: (Ar. “<em>haşîş</em>”) haşiş, esrar; hintkenevirinden elde edilen bir uyuşturucu</p>
<p>(•) <em>haşâiş / haşâyiş</em> [Ar.]: kuru otlar, şifalı otlar</p>
<p>(•) <em>haşşâş / haşîşî </em>[Ar.]: (→ çoğulu: “<em>haşşâşîn</em>” / “<em>haşîşiyyûn</em>”) “haşiş / esrar kullanıcısı”; Şiiliğin bir kolu olan İsmailîlere dayalı bir terim olup Batı dillerinde “<em>assassin</em>” (İng./Alm.) ya da “<em>assasin</em>” (Fra.) şekillerinde kiralık profesyonel katil, suikastçı anlamındadır</p>
<p>(•) <em>Cannabis sativa var. indica</em> [Lat.]: hintkeneviri (esrar elde edilir)</p>
<p>(•) <em>Papaver somniferum</em> [Lat.]: (Ar. “<em>haşhaş</em>”) haşhaş bitkisi (kapsülünün sütlü özsuyu olan afyon sakızından afyon maddesi ve ondan da morfin ve eroin elde edilir)</p>
<p>Hint kenevirinden çıkarılan esrar maddesi olan haşiş, tütsü olarak kullanıldığında ciğerler üzerinde kana daha hızlı karışırken, ağızdan yutulması o kadar hızlı etki etmemekteydi. Hint keneviri konusuna, ara sıra Jandarma’nın Güneydoğu’da kaçak yetiştirilen bu bitkiyi tarla ve bahçelerden toplayıp yakmalarından tanık olmaktayız.</p>
<p>Eski Yunanlılar, uyku, gece ve ölüm tanrısı <strong>Hypnos</strong>’u, başında haşhaş çelengi ya da elinde haşhaş demeti ile betimlemişlerdir. Tanrı Demeter, kızına acılarını unutturmak ve uykuya yatırmak amacıyla, çaresizlikten bir miktar haşhaş çalmak durumunda kalmıştır.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-full wp-image-3238 alignleft" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2016/07/hashasiler.png" alt="" width="174" height="406" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2016/07/hashasiler.png 174w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2016/07/hashasiler-129x300.png 129w" sizes="(max-width: 174px) 100vw, 174px" /></p>
<p>Haşhaşın ağrı dindirici ve uyutucu olarak kullanımı, Eski Mısırlılar&#8217;a dek uzanır. Yunan arkeologlar, 1936 yılında Girit’teki Herakleion’un 6 km batısında Gazi beldesindeki bir kutsal mekânda, alnında, üzerine çizikler atılmış haşhaş kapsüllerinden yapılmış bir çember taşıyan ve vecd içinde dalgın/baygın yüz ifadesi ile açıkça trans durumunda görülen, pişmiş kilden yapılmış ve İÖ 1400 dolayına tarihlenen <strong>bir tanrıça heykelciğini</strong> bulmuştur <strong>(solda)</strong>. Bunun, bereket ya da şifa gücünün temsilcisi <strong>haşhaş tanrıçası</strong> ya da Girit’te Gazi beldesinin uyku tanrıçası olduğu ve haşhaşın Minos rahipleri tarafından âyin amacıyla kullanıldığı sanılmaktadır. <strong>Görsel: </strong>Başının üzerinde haşhaş kapsülleri ile süslü diadem (taç) bulunan “Uyku Tanrıçası” ya da “Haşhaş Tanrıçası” heykeli (İÖ 1400’ler; Herakleion Müzesi, Girit).</p>
<p>Haşhaş kapsülü, aşk tanrısı Eros’un Aphrodisias’taki heykelinin elinde de görülür.<strong> (1) </strong>Homeros&#8217;un (İÖ ~750-700) <em>İliada</em>&#8216;sında haşhaşın adı sık geçer. O çağlarda insanları savaşta yüreklendirmede haşhaştan sıkça yararlanılırdı.<strong> (2)</strong></p>
<p><strong>En korkutucu tarikat</strong></p>
<p>Arapça “<em>haşâyiş</em>”, kuru ya da şifalı otlar anlamına gelir ve Eskiçağ’da Anazarbalı Dioskorides&#8217;in (~20-79) <em>Materia Medica</em> (Arapça’da <em>Kitab el-Haşâiş / Şifalı Otlar Kitabı</em>) çok ünlü idi. Haşhaş kapsülünün içinde bulunan tohumlar eşsiz lezzette çörek ve katmerlere malzeme olurken, bundan elde edilen yağ, Anadolu’da yüz yıllar boyu yemeklik yağ olarak kullanılmaktadır.</p>
<p>Şair ve matematikçi <strong>Ömer Hayyam</strong>’ın (1048-1131) çok yakın bir dostu olan ve “Şeyh el-Cebel” (“Dağın Şeyhi”) ya da “<em>Seyyidnâ</em>” lakaplarıyla anılan <strong>Hasan Sabbah</strong> (~1032-1124), <strong>tüm zamanların en korkutucu olan tarikatını </strong>1090 yılında kurmuştur.</p>
<p>Hasan Sabbah, geniş kültürlü, şiire duyarlı, bilimin son gelişmelerine meraklı bir liderdi. İran’daki Elbruz sıradağlarında yer alan “Kartal Yuvası” <strong>Alamut Kalesi’</strong>ne yerleşmişti. Alamut, Deylemîce “<em>Aluh Amut</em>”tan (“kartalın öğretisi”) gelmektedir.</p>
<p>Selçuklu Türklerine karşı savaşım veren Hasan Sabbah’ın kurduğu tarikat, <strong>rakiplerine suikast düzenlemek için</strong> “fedai”lerine haşiş/esrar ya da afyon veriyordu. Tarikat mensuplarının soğukkanlılıkla öldürülmeye razı olmaları, o çağ insanlarının, onların genelde hintkenevirinden (Lat. “<em>Cannabis sativa</em>”) elde edilen haşiş ile uyuşturulduklarına inanmalarına ve “<em>Haşşâşin</em>” / “<em>Haşîşiyyûn</em>” diye adlandırılmalarına yol açmıştır.</p>
<p>Ender de olsa kimi anlatımlarda onların kullandıkları uyuşturucunun, haşhaş bitkisinden (Lat. “<em>Papaver somniferum</em>”) elde edilen afyon olduğu da söylenmektedir. Türkçe afyon (Lat. “<em>opium</em>”) sözcüğü Çince “<em>o-fu-yung</em>”dan gelmektedir. “<em>Haşşâşin</em>” sözcüğü, kısa bir süre sonra, Fransızca’ya “<em>assasin</em>” (<strong>katil</strong>) sözcüğü halinde girmiş ve birçok Batı diline de aynı anlamda geçmiştir.</p>
<p><strong>Sadece hançer</strong></p>
<p>Haşîşîler, suikast silahı olarak her zaman ve yalnızca <strong>hançer</strong> kullanmışlardır. Daha çok Sünni İslâm’ın devlet başkanları ve emîrlerini hedef alan örgütün katlettiği en ünlü kişi, Büyük Selçuklu Veziri <strong>Hasan bin Ali Nizâmülmülk</strong> (1018-1092) olmuştur. Başarılı olamadıkları suikast girişimleri arasında iki halife ve ünlü Eyyubî Sultanı Selahaddin Eyyûbî (1138-1193) de bulunmaktaydı. =</p>
<p>Cengiz Han’ın (yön. 1206-1227) torunu <strong>Hülâgu Han</strong> (yön. 1256-1265), Bağdat’ı güç kullanarak almaya karar verdiğinde, yolu üzerindeki Haşîşîlerin kalesi Alamut’u yok etmiş, buradaki paha biçilmez kütüphane de tahrip edildiğinden, tarikatın öğretisi ve eylemlerine ilişkin daha derinlemesine bilgi edinme olanakları ortadan kalkmıştır.</p>
<p>Alamut Kalesi’ndeki kütüphanede, bir İsmailî olan ünlü astronom ve matematikçi <strong>Nâsireddin el-Tûsî</strong> (1201-1274) de çalışmalar yapmıştır. Alamut Kalesi’nin yıkılmasından sonra Haşîşîler tarikatı, daha barışçıl bir biçim altında etkinliğini sürdürmüştür. Sadreddin Ağa Han (1877-1957) ve onun müritleri olan İsmailîler, Hasan Sabbah’ın doğrudan ardıllarıdır. <strong>(3)</strong></p>
<p>Bu tarikat mensupları için “<em>haşşâşîn → assasin</em>” ya da “<em>fidaî</em>” (fedai) terimleri ilk olarak Sünni Arap yazarlar tarafından değil, Haçlı Seferlerini kaleme alan Frank yazarlar tarafından kullanılmıştır.</p>
<p>Beyaz giysili ve pelerinli “<strong>Tapınak Şövalyeleri</strong>” (“<em>Templiers</em>” ya da “<em>Templar</em> Şövalyeleri”) Kutsal Topraklar’daki askerî etkinlikleri destekleyecek servet elde etmek amacıyla Batı Avrupa’dan ve İberya’dan birçok toprak bağışı da almışlardı. Bu şövalyeler, o dönemin İslâmî terör örgütü Haşîşîler / Haşşâşîlerin fanatik esrarkeş fedâileriyle gizli ilişki ve dayanışma kurmuşlar, Tapınakçılar bir ara haraç karşılığında Haşîşîler’i diğer Müslümanlara karşı korumuşlardır.</p>
<p><strong>Marco Polo&#8217;nun yazdıkları</strong></p>
<p>Ünlü gezgin <strong>Marco Polo</strong> (1254-1324) <em>Divisament dou Monde</em> (Dünyanın Betimi) ya da <em>Il Milione di Marco Polo&#8230;</em> (Marco Polo&#8217;nun Yolculukları, ya da Dünya Harikalarını Anlatan Kitap) (1298-1299) adlarıyla bilinen seyahatnâmesinde Haşîşîler ve Alamut konusunda şunları anlatmaktadır:</p>
<p>“<em>Şeyh &#8230; iki dağ arasındaki bir vadinin girişlerini kapattırmış ve burayı çeşitli meyvelerin yetiştiği, eşi benzeri görülmemiş güzellikte bir bahçeye çevirmiştir. İçerisine &#8230; görkemli köşkler ve saraylar inşa ettirmiştir. Kanallardan alabildiğine şarap, süt, bal ve su akmaktadır. Dünya güzeli kadınların ve genç kızların ellerindeki çalgılardan en hoş tınılar, dudaklarından en hoş şarkılar dökülür, dans figürleri izleyeni büyüler. Şeyh’in gayesi, tebaasını buradan öte bir cennetin olmadığına inandırmaktır&#8230; Gerçekten de, bu bölgede yaşayan Arapların gözünde vadi, cennetin ta kendisiydi! &#8230; Kendi maiyeti altına almak üzere sarayında barındırdığı on iki ilâ yirmi yaş arası gençlere &#8230; uyuşturucu bir iksir içirip ardından &#8230; gruplar halinde bahçesine sokuyordu. Böylece gözlerini açtıkları vakit gençler kendilerini dillere destan bahçede buluyorlardı. [Şeyh] Haşîşîlerinden birini bir göreve yollamak istediği zaman, aynı iksirle bu kez sarayına taşıtıyordu. Genç adam gözünü açtığında kendisini &#8230; kalenin içinde buluyordu. Şeyh, bir hükümdarın katlini isteyeceği zaman gence şöyle diyordu: ‘Git ve şunu, şunu öldür; geri döndüğünde meleklerim seni cennete taşıyacaklar. Ölsen dahi, seni cennete almaları için meleklerimi yollayacağım’&#8230;</em>”. <strong>(4)</strong></p>
<p>19. yüzyıl başlarında Batı’da “<em>haşşâşîn → assasin</em>” konusunu yeniden gündeme taşıyan doğubilimciler arasında yer alan <strong>Joseph Freiherr von Hammer-Purgstall</strong> (1774-1856),<em> Geschichte des Assassinen aus Morgenländischen Quellen</em> (Doğu Kaynaklarından Haşîşîlerin Tarihi) (Stuttgart, 1818) adlı eserinde saklı cennet ve uyuşturucu kullanıp kendinden geçerek öldürmeye kodlanmış fedailer konularını işlemiştir.</p>
<p>Ancak İslâm tarihçisi <strong>Bernard Lewis</strong>’in (doğ. 1916) <em>Les Assassins, Terrorisme et politique dans l’Islam médiéval</em> (Haşîşîler: İslâm’da Radikal Bir Tarikat) (Brüksel, 1967) adlı kitabında kabul ettiği üzere, o dönemi sergileyen tarihsel belgeler üzerinde yapılan titiz araştırmalar, saklı cennet bahçeleri, huriler ve başı dumanlı müritler öyküsünün gerçek olmadığını göstermiştir. <strong>(4)</strong></p>
<p>Geç dönemde Haşîşîler Memlûk Sultanı I. Baybars el-Bundukdari (1223-1277; yön. 1260-1277) tarafından da profesyonel katil olarak kullanılmışlardır. Bu konuda bilgi veren ünlü gezgin İbn Battûta (1304-1369) şunları aktarmaktadır:</p>
<p>“<em>Sultan, içlerinden birini bir düşmanın öldürülmesi için yollamak istediğinde, arkadaşlarına kanının parasını verir. Eğer katil görevini yerine getirdikten sonra kurtulmayı başarırsa para onun olur, yakalanacak olursa para çocuklarına kalır. Kurbanlarını vurmak için zehirli bıçak kullanırlar. Kimi zaman planları boşa çıkar, bu sefer kendilerini öldürürler</em>”. <strong>(4)</strong></p>
<p><strong>Hayal gücü yaprağı</strong></p>
<p>Tütün kullanıma girmeden önce Doğu dünyasında haşiş çiğnenmekteydi ve daha sonraları da nargilede kullanılır olmuştur. Afyon ise bir dönem kahve içinde çözülerek kullanılmaya başlandı. Dervişler sıkça haşiş (hintkeneviri → esrar) de içerler; bu amaçla da kenevir bitkisinin reçinesi, tütünle karıştırılırdı. Haşiş, dervişler için “<strong>hayal gücü yaprağı</strong>”dır, ya da divan şairi Fuzulî’nin (1498-1556) yazdığı gibi “bilgi bahçesinin yeşilliği”dir; onun kullanımı sakin bir mutluluk verir ve arınmışlık duygusu vererek insanı kendinden geçirip dertlerini unutturur; böylece haşiş düşkünleri, kimi zaman kullanılan deyimle “yeşil kubbeye geziye çıkarlar”.<strong> (2)</strong></p>
<p>Osmanlı’da keyif verici/uyuşturucu olarak yaygın şekilde kullanılan afyona düşkün olanlar, Ramazan’da sahur yemeğinden sonra oruca başlamadan önce, “gündüzü kurtarmak için”, tiryakiliğinin derecesine göre bir, iki ya da üç kat kâğıda sarılmış afyon parçacıklarını yutardı. Oruçlu günün ilerleyen saatlerinde midede sıra ile eriyen kâğıtlardan açığa çıkan afyonlar etkisini gösterir, böylece “orucunu bozmadan” keyif bulur ve bu durum “afyonu patlamak” diye nitelenirdi. Midede, bir kat kâğıda sarılmış afyonun açığa çıkmasından sonra bunun etkisi geçmek üzereyken sıra, daha kalın sarılmış afyonun “patlamasına” gelirdi.<strong> (2)</strong></p>
<p><strong>Sultan III. Murad</strong> (yön. 1574-1595), kahvehaneye günlük siyasetin girdiği ve hükümetin eleştirildiği gerekçesiyle bir fermanla tüm kahvehaneleri kapatır ve gizli işletecek olanların ömür boyu küreğe mahkûm edileceklerini açıklar.</p>
<p>1578 yılında kadılara gönderdiği bir fermanda, “<em>&#8230; Kahvelerde fesatçı toplantılar yapıldığı, gene çocuklara türlü elbiseler giydirilip leventlerle gezdirildikleri, hattâ din adamlarının kahvehanelere devam ettiği, kahvehanelerde içki içildiği, afyon kullanıldığı, macun satıldığı, tavla ve satrancın kumar aracı olarak bulundurulduğu, bu durumun ilim adamlarına yakışmadığı, halkı tembelliğe alıştırdığı, cahilliğe yönelttiği, milleti kötü yola düşürdüğü&#8230;</em>” belirtilerek kahvehanelerin kapatılmasını emretmiştir.</p>
<p>Kahvehaneler nedeniyle insanların camiye gitmelerinin azalması, dindar kesimin dikkatini çekiyordu. Dinsel otoriteler, kahvehanelere gitmenin, meyhanelere gitmeye eş bir günah olduğunu öne sürdüler. Camilerdeki kimi vaizler, “<em>Kahve içmek kesin olarak haramdır! Kahvelerde satranç ve tavla oynamak günahtır. Yine kahvelerde toplanıp saz, ney ve kaval çalmak, bunları dinlerken kahve içmek haramdır. Tavla ve satranç bulunan yerlere melekler girmez, şeytanlar dolar! Meleklerin girmediği yerde bereket olmaz!</em>” diyorlardı.<strong> (2)</strong></p>
<p>Osmanlı’da afyon konusunu gündeme alan ilk padişah, <strong>Sultan IV. Murad</strong> (yön. 1623-1640) olmuştur. Fazla dozda alındığında insanı sarhoş ettiği bilinen afyonu bütün tebaasına yasaklamış, bu arada şaraba benzer içecekler, kahve ve tütün de yasak kapsamına girmekten kurtulamamıştır. 17. yüzyılın en önemli tıp eseri olan <em>Enmuzec el-Tıbb</em>’ın (Örnek Tıp) (1624) yazarı ve IV. Murad’ın hekimbaşısı Emîr Çelebi (ölm. 1638), afyon kullandığı bahanesiyle ve baş düşmanı Silahdar Paşa’nın fitnelemesi üzerine, Nizip’te IV. Murad’ın zorla yedirdiği aşırı miktarda afyondan zehirlenerek ölmüştür.</p>
<p><strong>Sarayda ve ülkede afyon yayılıyor</strong></p>
<p>Sultan IV. Murad’ın ölümünden sonra <strong>afyon düşkünlüğü, saray dâhil bütün ülkeye yayılmış</strong>, “macun” denilen ve içinde afyon bulunan çok çeşitli uyuşturucu maddeler satılmaya başlanmıştır. Alışılmış macun, afyonla haşhaş, sarısabır ve çeşitli baharatın karıştırılmasıyla yapılıyordu. Varlıklı kimseler buna ayrıca esmer amber, misk, kırmız boyası ve başkaca kokulu maddeler ve değerli esanslar da katardı.</p>
<p>Padişahların ve devlet ileri gelenlerinin kullanacağı macunlar daha da titizlikle hazırlanır, bunların içine toz halinde inci, mercan, yakut, zümrüt de katılır ve bu macunlara “cevâhir macunu” denirdi. Macun kullananların başında, gerek sağlık kaygısıyla gerekse dince yasak olması nedeniyle şarabı bırakmış olanlar gelirdi. Alt tabakanın kullandığı alışılmış afyon, “hap” şeklinde hazırlanır, bunlar küçük kutularda yanlarında taşınır ve yarım bardak su ya da bir fincan kahve ile günde birkaç kez yutulurdu. Macuncuların çoğu saraya ya da bir devlet büyüğüne bağlı idi ve bunlar “kuvvet macunu” da hazırlardı.<strong> (5)</strong></p>
<p>Sultan IV. Murad (yön. 1623-1640) zamanında ise &#8220;dedikodu ve fitne ocağı&#8221; olduğu gerekçesiyle 1630/31’de kahvehaneler yerle bir edilir, tütün yasağı getirilir ve içenler ölüm cezasına çarptırılır. Bu bağlamda on bine yakın kahve tiryakisinin öldürüldüğü söylenmektedir! Sultan aynı zamanda tütün, afyon (haşhaştan elde edilir) ve haşiş ya da esrar (hintkenevirinden elde edilir) kullanımını da yasaklamıştır. <strong>(2)</strong></p>
<p>Bazmorfin, morfin (“<em>Morphium</em>”) ve eroin (3,6-diasetil morfin) haşhaştan elde edilen afyonun türevleridir. Eroin (&lt; İng. “<em>heroine</em>”: dişi kahraman), yarı-sentetik bir afyon alkaloidi türevidir. Ülkemizde 1980 yılında Afyon Bolvadin’de kurulan Afyon Alkaloitleri Fabrikası, 1983 yılından itibaren haşhaştaki afyondan alkaloit elde ederek tıpta kullanımını sağlamaktadır.<strong> (6)</strong></p>
<p>Sonuç olarak, başlıktaki sorunun yanıtı, “Haşhaşî” de olabilir ama daha çok “Haşşâşî” ya da “Haşîşî” olmalıdır.</p>
<p><strong>Prof. Dr. Zeki Tez, Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi</strong></p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<p><strong>(1)</strong> Z. Tez, <em>Tıbbın Gizemli Tarihi – Semboller, Büyüler ve Ritüeller Eşliğinde “Şifa”</em>, Hayykitap, İstanbul (2010).</p>
<p><strong>(2)</strong> Z. Tez, <em>Lezzetin Tarihi – Geçmişten Bugüne Yiyecek, İçecek ve Keyif Vericiler</em>, Hayykitap, İstanbul (2012).</p>
<p><strong>(3)</strong> A. Maalouf, <em>Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri</em> (Çev.: M. A. Kılıçbay), Telos Yay., İstanbul (1997).</p>
<p><strong>(4)</strong> B. Lewis, <em>Haşîşîler: İslâm’da Radikal Bir Tarikat</em> (Çev. K. Sarısözen), Kapı Yayınları, İstanbul (2005).</p>
<p><strong>(5)</strong> Z.Tez, <em>Gündelik Yaşam ve Eğlencenin Kültürel Tarihi</em>, Doruk Yayımcılık, İstanbul (2009).</p>
<p><strong>(6)</strong> Z. Tez, <em>İlaç ve Parfümün Sihirli Dünyası – Tarihte Eczacılık, Güzel Kokular ve Kozmetik</em>, Hayykitap, İstanbul (2010).</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/bir-profesyonel-suikastciler-tarikati-hashasiler">Bir profesyonel suikastçiler tarikati: Haşhaşiler</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">3233</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Sancar: “İslam Dünyası 500 yıl bilime katkı yapmadı”</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/sancar-islam-dunyasi-500-yil-bilime-katki-yapmadi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özlem Yüzak]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 23 May 2016 06:15:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[aziz sancar]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[islam dünyası]]></category>
		<category><![CDATA[nobel]]></category>
		<category><![CDATA[yıldız teknik üniversitesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=2599</guid>

					<description><![CDATA[<p>Üstün Zekalılar Derneği’nde yaptığı konuşmada gençlere çeşitli mesajlar veren Nobel ödüllü Prof. Dr. Aziz Sancar: &#8220;İslam dünyası son 500 yılda doğru dürüst bilime katkı yapmış değil. Bunu düzeltmemiz lazım” dedi. Tüm Üstün Zekalılar Derneği (TÜZDER), Yıldız Teknik Üniversitesi (YTÜ), İstanbul Teknik Üniversitesi, Marmara Üniversitesi ve Boğazhisar Eğitim Kurumları iş birliğiyle yürütülen &#8220;Dahiler Dahildir&#8221; programı, YTÜ Davutpaşa Kampüsü Kongre Kültür Merkezinde düzenlendi. Sancar, ülkemizin kalkınmasında ve çocuklarımızın gelişmesinde bütün bu etkinliklerin, memleketimizin dünyanın her ülkesiyle yarışmasında katkısı olmasını umut ettiğini söyledi ve görüşlerini dile getirdi: Artık bekleyemeyiz “Artık daha bekleyemeyiz. 2023 diyoruz. İnşallah 2023&#8217;te olur. O zaman olmazsa 2033&#8217;te olsun ama daha 25-30 yıl bekleyemeyiz. Artık Amerika ve Avrupa düzeyine geçmemiz lazım. O bakımdan bilim ve teknolojiyle ilgilenen çocuklarımızı desteklememiz, onların gelişimlerini kolaylaştırmamız lazım.&#8221; Prof. Dr. Aziz Sancar, “ben üstün zekalı değilim” dedikten sonra şöyle sürdürdü konuşmasını : &#8220;Üstün zekalı çocuklarımız var ve onları tebrik ederim. Onların başarılı olmasını dilerim ve onlara elimizden geldiği kadar destek vermemiz gerekiyor. Fakat başarılı olmak, Nobel almak değildir. Başarılı olmak ailenize, memleketinize, vatanınıza, insanlığa hizmet etmek demektir.&#8221; İslam Dünyası ve bilim Bir ayakkabı boyacısının, öğretmenin, üniversite rektörü ya da Nobel almış bir bilim adamının görevini iyi yapmasının başarı olduğunu aktaran Sancar: &#8220;Ne yapıyorsak elimizden geldiği kadar en iyisini yapmaya çalışalım. Bu bir memleketin başarısı. Fakat çocukluk çağında tabii bu şuuru çocuklarımıza işlememiz lazım. Bunu geliştirmemiz lazım. Bilim yapmamız lazım. İnsanlık bilim birikimine katılmamız lazım. Niye yapmıyoruz  Sadece Türkiye değil, tüm İslam dünyası son 500 yılda doğru dürüst bilime katkı yapmış değil. Bu bir gerçektir. Sadece İslam dünyası değil, başka grupları da söyleyebiliriz. Bunu düzeltmemiz lazım.&#8221; Sancar, bilim yapmanın ve bilim kültürünü geliştirmenin bir gelenek olması gerektiğini vurguladı: &#8220;Bu Amerika&#8217;da birçok seminerin konusu olmuştur. Yahudi kardeşlerimiz dünya nüfusunun yüzde 0,2&#8217;sini teşkil ediyor ama bilim Nobellerinin yüzde 20&#8217;sini almışlardır. Onlar bütün insanlardan daha üstün zekalı mı.  Yok değiller. Onların kültüründe eğitime, bilime önem veriliyor. Bu asırlarca öyle gelmiştir. “Bunu Türkiye&#8217;de geliştirmek lazım. Bunu yaptıkça bizde de 100 yılda, bir tane bilim alanında Nobel almış Türk bilim insanı değil, 10-20 bilim insanı olur. İnşallah bu gibi girişimlerle çocuklarımızı bilim yapmaya ve kültürüne alıştırmaya devam eder ve gelecek yüzyılda inşallah, bizden sonraki nesiller buraya artık &#8216;Aziz Sancar veya İsmail Arslan Nobel almış, davet edelim&#8217; demez. Zaten herkes Nobel alıyor diye dikkat bile etmeyiz. Temennim budur.&#8221; Nobel önemli, ama&#8230; Sancar: &#8220;Nobel önemlidir ama Nobel&#8217;den daha önemli şeyler vardır. Ailenize, memleketinize, insanlığa katkınız olursa bu çok önemlidir ve gayemiz bu olmalıdır. Çalışırsanız Nobeller kendiliğinden gelir. Ben Nobel almak için araştırma yapmadım. O bakımdan bir insanın veya toplumun insanlığa olan katkısının tam ölçüsü değildir. Biz çocuklarımızı iyi yetiştirdiğimizde görevimizi yapmış oluruz. Onlar da memleketimize, insanlığa hizmet ederler.&#8221;</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/sancar-islam-dunyasi-500-yil-bilime-katki-yapmadi">Sancar: “İslam Dünyası 500 yıl bilime katkı yapmadı”</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Üstün Zekalılar Derneği’nde yaptığı konuşmada gençlere çeşitli mesajlar veren Nobel ödüllü Prof. Dr. Aziz Sancar: &#8220;İslam dünyası son 500 yılda doğru dürüst bilime katkı yapm<strong>ış </strong>değil. Bunu düzeltmemiz lazım” dedi.</p>
<p>Tüm Üstün Zekalılar Derneği (TÜZDER), Yıldız Teknik Üniversitesi (YTÜ), İstanbul Teknik Üniversitesi, Marmara Üniversitesi ve Boğazhisar Eğitim Kurumları iş birliğiyle yürütülen &#8220;Dahiler Dahildir&#8221; programı, YTÜ Davutpaşa Kampüsü Kongre Kültür Merkezinde düzenlendi. Sancar, ülkemizin kalkınmasında ve çocuklarımızın gelişmesinde bütün bu etkinliklerin, memleketimizin dünyanın her ülkesiyle yarışmasında katkısı olmasını umut ettiğini söyledi ve görüşlerini dile getirdi:</p>
<p><strong>Artık bekleyemeyiz</strong></p>
<p>“Artık daha bekleyemeyiz. 2023 diyoruz. İnşallah 2023&#8217;te olur. O zaman olmazsa 2033&#8217;te olsun ama daha 25-30 yıl bekleyemeyiz. Artık Amerika ve Avrupa düzeyine geçmemiz lazım. O bakımdan bilim ve teknolojiyle ilgilenen çocuklarımızı desteklememiz, onların gelişimlerini kolaylaştırmamız lazım.&#8221;</p>
<p>Prof. Dr. Aziz Sancar, “ben üstün zekalı değilim” dedikten sonra şöyle sürdürdü konuşmasını : &#8220;Üstün zekalı çocuklarımız var ve onları tebrik ederim. Onların başarılı olmasını dilerim ve onlara elimizden geldiği kadar destek vermemiz gerekiyor. Fakat başarılı olmak, Nobel almak değildir. Başarılı olmak ailenize, memleketinize, vatanınıza, insanlığa hizmet etmek demektir.&#8221;</p>
<p><strong>İslam Dünyası ve bilim</strong></p>
<p>Bir ayakkabı boyacısının, öğretmenin, üniversite rektörü ya da Nobel almış bir bilim adamının görevini iyi yapmasının başarı olduğunu aktaran Sancar: &#8220;Ne yapıyorsak elimizden geldiği kadar en iyisini yapmaya çalışalım. Bu bir memleketin başarısı. Fakat çocukluk çağında tabii bu şuuru çocuklarımıza işlememiz lazım. Bunu geliştirmemiz lazım. Bilim yapmamız lazım. İnsanlık bilim birikimine katılmamız lazım. Niye yapmıyoruz  Sadece Türkiye değil, tüm İslam dünyası son 500 yılda doğru dürüst bilime katkı yapmış değil. Bu bir gerçektir. Sadece İslam dünyası değil, başka grupları da söyleyebiliriz. Bunu düzeltmemiz lazım.&#8221;</p>
<p>Sancar, bilim yapmanın ve bilim kültürünü geliştirmenin bir gelenek olması gerektiğini vurguladı: &#8220;Bu Amerika&#8217;da birçok seminerin konusu olmuştur. Yahudi kardeşlerimiz dünya nüfusunun yüzde 0,2&#8217;sini teşkil ediyor ama bilim Nobellerinin yüzde 20&#8217;sini almışlardır. Onlar bütün insanlardan daha üstün zekalı mı.  Yok değiller. Onların kültüründe eğitime, bilime önem veriliyor. Bu asırlarca öyle gelmiştir.</p>
<p>“Bunu Türkiye&#8217;de geliştirmek lazım. Bunu yaptıkça bizde de 100 yılda, bir tane bilim alanında Nobel almış Türk bilim insanı değil, 10-20 bilim insanı olur. İnşallah bu gibi girişimlerle çocuklarımızı bilim yapmaya ve kültürüne alıştırmaya devam eder ve gelecek yüzyılda inşallah, bizden sonraki nesiller buraya artık &#8216;Aziz Sancar veya İsmail Arslan Nobel almış, davet edelim&#8217; demez. Zaten herkes Nobel alıyor diye dikkat bile etmeyiz. Temennim budur.&#8221;</p>
<p><strong>Nobel önemli, ama&#8230;</strong></p>
<p>Sancar: &#8220;Nobel önemlidir ama Nobel&#8217;den daha önemli şeyler vardır. Ailenize, memleketinize, insanlığa katkınız olursa bu çok önemlidir ve gayemiz bu olmalıdır. Çalışırsanız Nobeller kendiliğinden gelir. Ben Nobel almak için araştırma yapmadım. O bakımdan bir insanın veya toplumun insanlığa olan katkısının tam ölçüsü değildir. Biz çocuklarımızı iyi yetiştirdiğimizde görevimizi yapmış oluruz. Onlar da memleketimize, insanlığa hizmet ederler.&#8221;</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/sancar-islam-dunyasi-500-yil-bilime-katki-yapmadi">Sancar: “İslam Dünyası 500 yıl bilime katkı yapmadı”</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">2599</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
