<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>mimari arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/mimari/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/mimari</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Tue, 06 Jun 2023 10:12:17 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>İstanbul’da kentsel dönüşüm ne demek?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/istanbulda-kentsel-donusum-ne-demek</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Doğan Kuban]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 Apr 2023 07:47:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Doğan Kuban]]></category>
		<category><![CDATA[asya]]></category>
		<category><![CDATA[cehalet]]></category>
		<category><![CDATA[gecekondu]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[kaçak bina]]></category>
		<category><![CDATA[kentsel dönüşüm]]></category>
		<category><![CDATA[megapol]]></category>
		<category><![CDATA[mimari]]></category>
		<category><![CDATA[nüfus]]></category>
		<category><![CDATA[politika]]></category>
		<category><![CDATA[Rem Koolhaas]]></category>
		<category><![CDATA[trajedi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29365</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bizim 2700 yıllık kentimiz sayısız dönüşüm geçirdi. Megaralı Greklerin kolonisi Bizantion’dan bugüne&#8230; Kentsel dönüşüm var olan bir şeyin değişmesidir. Ormanı kesip gökdelen dikmek değildir. Bugünkü İstanbul, Menderes döneminde başlayan bir kentsel değişim ile 1980&#8217;den sonraki bir azmanlaşmanın sonucudur. Kentsel dönüşüm deyimi aynı zamanda biyolojik bir içerik taşıyor. Fakat bizde her şeyi saklayan bir örtü, her yapılana kent planı onayı veren bir damga olmuş. İstanbul surları içinde de yıkılan mahallelere neo-Osmanlı apartman yapmak bir kentsel dönüşümdür. Ama tarihi çevre koruma değildir. Dudullu’da, Şile’de ormanları yok eden bir plan ise kentsel dönüşüm değildir. 1440 hektarlık sur içini 350 bin ya da 400 bin hektarlık kent alanı içinde tarihi karakteriyle koruyamayıp Boğaz alanında yeşil yerine bir site yapmak da kentsel dönüşüm değil. Sadece yeşil alan soykırımıdır. Nüfus patlaması İstanbul devleşmesi olağanüstü bir nüfus patlaması sonucudur. Roma çağından bu yana Anadolu’nun nüfusu 8 milyon civarında değişmeden 20. yüzyıla ulaşmıştı. Bugün 75 milyon. Cumhuriyet&#8217;in başında %90’ı okumamış köylü olan bu nüfusun %70’i kent dediğimiz fakat planlanamamış megapolde yaşıyor. Kökten bir değişim. Toplumun kültür seviyesi bu kökten değişime bir yanıt getiremezdi. Hele bu fırtına her düzeyde eleştirinin yok olduğu bir toplumda olunca sonuç sadece kargaşa oldu. Kente göç edenin bütün yaşam konforu iyileşti. Gecekondusu kendine ait bir eve dönüşünce yüzyıllar boyunca mal sahibi olamamış köylü ilk kez köle olmadığını hissetti. Belediyeler ve partiler de kent toprağı spekülasyonunun altın değerinde olduğunu öğrendiler. İstanbul akıl almaz bir hızla bir megapole dönüşünce bir kent tarihi bilinci topluma ve idarecilerde ulaşmadı. Gelenler İstanbul ile hemen özdeş olamıyorlar. Anadolu ne kadar parçalı ise İstanbul daha fazla parçalı. Megapol, toplumu bütünleştirici değil, parçalayıcı bir rol oynuyor. Planlama sadece bir dosya kapağıdır Nüfusunu sayamayan ve kaçak inşaat oranı %60’a ulaşan bir kentte plandan söz etmek ancak alay olabilir. Politikacılar için tek gerçeğin gelenlere yer tahsisine dönüşmesi diğer kavramları içi boş başlıklar yaptı. Orta Asya bozkırından Anadolu’ya göçenler doğaya nasıl davrandılarsa İstanbul’a gelen köylü de doğaya öyle davrandı. Bu durum gece kondu aflarıyla onaylandı. Politik oya dönüştü. Toprak yağması politik oy eşitliği kurulduktan sonra yerine rasyonel bir planlama düzeninin geçmesini beklemek hayal olurdu. Köylüler spekülatörlerin öncüsü oldular. Bu olgu Türkiye’de kent toprağının en büyük gelir kaynağı olarak ekonominin baş köşesine oturmasını sağladı. Yapılaşmayı yönlendiren idari etkinlik de sadece spekülatif inşaatın amaçlarını gerçekleştirmeye indirgendi. Bugün toprağın altın değerinde getirisinin devam etmesi için yataydaki yağmanın düşeyde devamını sağlayan yüksek yapı aşamasına geldik. Bu İstanbul’un yeni damgasıdır. Her yer vuruyoruz. Bugünün kent modeli geçmişte yok. Enerji kıtlığı su kıtlığı, küresel ısınma, tarımsal kıtlık, küresel açlık, ekonomik kriz, geçen yüzyılda kimsenin söz etmediği biyotik çevre dengesi gibi sorunlar yeni sorunlardır. Fakat cehalet ve ekonomik gelir dengesizlikleri sağlıklı kent gelişmesine olanak vermiyor. Ülkenin sadece yapısal, kentsel geleceği açısından değil, ekonomik geleceği açısından da en olumsuz gelişme budur. Bugün bir gelişme gösterisi sayılan bu olgu, birkaç yıl sonra ekonomik ve sosyal çöküntünün göstergelerinden biri olabilir. Amerika’da 2008 krizinin inşaat sektörünün kredi politikası nedeniyle olduğunu bizimkiler kavramadı. Yüksek yapı pahalı bir yapıdır, sürekli enerji yutar. Kente en büyük zararı ulaşım ve hava kirliliği bağlamındadır. Yüksek yapı ucuz arsa kapatıp onun üzerine istediği kadar kat koyan müteahhitten başka kimse için ucuz değil. Halkın beyni inşaat gösterileriyle yıkanıyor. Bu etkinlik bütün diğer etkinliklerin yeterince gelişmemesinin de nedenidir. Öğretim para yiyici ve kötü. Ülke bütün uç teknolojileri ithal ediyor. Tarımsal üretim dışarıya boyun eğmiş, ithalat ihracattan çok. Borç yükü dünya sıralamasında görkemli bir düzeyde. Asya tipi gelişme Birkaç yıl önce Rem Koolhaas, Harvard Üniversitesi için hazırladığı ‘Mutations = Dönüşümler’ adlı ilginç bir kitap yayınladı. Bu kitap kentsel dönüşümlerden söz ediyor, dünyadan örnekler veriyordu. Çin’de Hong Kong’un kuzeyinde İnci Nehri Deltası adı verilen ve büyük şehirleri içeren bir bölgedeki gelişmeleri anlattıktan sonra Asya tipi bir gelişmeden söz ediyor. O bölgede nüfus toplamı 15 milyon tutan beş kent var; 2030’da 32 milyona çıkacakmış. Fakat bu bölgede 2000’de 2000 km karayolu var. Bölgede ayni tarihte kentlerde ve nehirler üzerinde 1260 köprü varmış. Hong Kong’u kuzeye bağlayan asma köprü 2.2 km açıklığı ile dünyanın en uzun asma köprüsü. 1995’de bu bölgede 5 havaalanı var. Yolcu sayısı yılda 45 milyon. Uluslararası Guangzhou hava alanında saatte 15 uçak iniyor ve kalkıyor. Koolhaas şöyle diyor: Burada Asya ile Avrupa karışımı bir uygulama var. Bu insanların büyük bir çoğunluğu için tarihin hiçbir önemi yok. Bu her şeye yeniden başlamak ‘tabula rasa’ yöntemi. Rem Koolhaas, Singapur’dan söz ederken her şeyin yeni ve yapay olduğunu, yapıların birbirleriyle ilişkisi olmadığını vurguluyor. Kent pazarlaması Asyalılar &#8216;biz modern’i yaratıyoruz’ diyorlarmış. Koolhaas bunun bir aldatmaca olduğunu söylüyor: &#8220;Asya yok oluyor&#8221;&#8230; Asyalılar kendi ülkelerinde turist oldular. Ne önemli mimarileri ne de önemli mimarları var. Ve kentlerin oluşumunda önemli olan hiçbir uzmanları yok. ‘Urbanism’ sözcüğünün içeriği kalmamış. Bu bir trajedi. Olağanüstü yapılaşma yeni bir Asya mimarisinin yaratılmasına paralel olmamış. Toplum mimarları bir kenara atmış. Politik sistemleri ortak toplumsal değerlere önem vermiyor. Varsa yoksa pazar ekonomisi. Belki kentin pazarlamasından söz edilebilir. Rem Koolhaas Çin için böyle diyor. Bu bizi de anlatmıyor mu? İstanbul, tarih dışında, hiçbir ölçüte göre bir dünya kenti değildir. Türkiye zenginlikte, bilimde, teknolojide, öğretimde, sanatta, edebiyatta dünya kategorisinde değil. Sadece borçta dereceye giriyor. Ne var ki Çin’in sanayi üretimi 2015’e kadar Amerika’ya yetişecekmiş. Bizim nerede olduğumuzu bilen var mı? Doğan Kuban</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/istanbulda-kentsel-donusum-ne-demek">İstanbul’da kentsel dönüşüm ne demek?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bizim 2700 yıllık kentimiz sayısız dönüşüm geçirdi. Megaralı Greklerin kolonisi Bizantion’dan bugüne&#8230; Kentsel dönüşüm var olan bir şeyin değişmesidir. Ormanı kesip gökdelen dikmek değildir. Bugünkü İstanbul, Menderes döneminde başlayan bir kentsel değişim ile 1980&#8217;den sonraki bir azmanlaşmanın sonucudur.</p>
<p>Kentsel dönüşüm deyimi aynı zamanda biyolojik bir içerik taşıyor. Fakat bizde her şeyi saklayan bir örtü, her yapılana kent planı onayı veren bir damga olmuş. İstanbul surları içinde de yıkılan mahallelere neo-Osmanlı apartman yapmak bir kentsel dönüşümdür. Ama tarihi çevre koruma değildir. Dudullu’da, Şile’de ormanları yok eden bir plan ise kentsel dönüşüm değildir. 1440 hektarlık sur içini 350 bin ya da 400 bin hektarlık kent alanı içinde tarihi karakteriyle koruyamayıp Boğaz alanında yeşil yerine bir site yapmak da kentsel dönüşüm değil. Sadece yeşil alan soykırımıdır.</p>
<p><strong>Nüfus patlaması</strong></p>
<p>İstanbul devleşmesi olağanüstü bir nüfus patlaması sonucudur. Roma çağından bu yana Anadolu’nun nüfusu 8 milyon civarında değişmeden 20. yüzyıla ulaşmıştı. Bugün 75 milyon. Cumhuriyet&#8217;in başında %90’ı okumamış köylü olan bu nüfusun %70’i kent dediğimiz fakat planlanamamış megapolde yaşıyor. Kökten bir değişim. Toplumun kültür seviyesi bu kökten değişime bir yanıt getiremezdi. Hele bu fırtına her düzeyde eleştirinin yok olduğu bir toplumda olunca sonuç sadece kargaşa oldu.</p>
<p>Kente göç edenin bütün yaşam konforu iyileşti. Gecekondusu kendine ait bir eve dönüşünce yüzyıllar boyunca mal sahibi olamamış köylü ilk kez köle olmadığını hissetti. Belediyeler ve partiler de kent toprağı spekülasyonunun altın değerinde olduğunu öğrendiler.</p>
<p>İstanbul akıl almaz bir hızla bir megapole dönüşünce bir kent tarihi bilinci topluma ve idarecilerde ulaşmadı. Gelenler İstanbul ile hemen özdeş olamıyorlar. Anadolu ne kadar parçalı ise İstanbul daha fazla parçalı. Megapol, toplumu bütünleştirici değil, parçalayıcı bir rol oynuyor.</p>
<p><strong>Planlama sadece bir dosya kapağıdır</strong></p>
<p>Nüfusunu sayamayan ve kaçak inşaat oranı %60’a ulaşan bir kentte plandan söz etmek ancak alay olabilir. Politikacılar için tek gerçeğin gelenlere yer tahsisine dönüşmesi diğer kavramları içi boş başlıklar yaptı. Orta Asya bozkırından Anadolu’ya göçenler doğaya nasıl davrandılarsa İstanbul’a gelen köylü de doğaya öyle davrandı. Bu durum gece kondu aflarıyla onaylandı. Politik oya dönüştü. Toprak yağması politik oy eşitliği kurulduktan sonra yerine rasyonel bir planlama düzeninin geçmesini beklemek hayal olurdu. Köylüler spekülatörlerin öncüsü oldular.</p>
<p>Bu olgu Türkiye’de kent toprağının en büyük gelir kaynağı olarak ekonominin baş köşesine oturmasını sağladı. Yapılaşmayı yönlendiren idari etkinlik de sadece spekülatif inşaatın amaçlarını gerçekleştirmeye indirgendi. Bugün toprağın altın değerinde getirisinin devam etmesi için yataydaki yağmanın düşeyde devamını sağlayan yüksek yapı aşamasına geldik. Bu İstanbul’un yeni damgasıdır. Her yer vuruyoruz.</p>
<p>Bugünün kent modeli geçmişte yok. Enerji kıtlığı su kıtlığı, küresel ısınma, tarımsal kıtlık, küresel açlık, ekonomik kriz, geçen yüzyılda kimsenin söz etmediği biyotik çevre dengesi gibi sorunlar yeni sorunlardır. Fakat cehalet ve ekonomik gelir dengesizlikleri sağlıklı kent gelişmesine olanak vermiyor.</p>
<p>Ülkenin sadece yapısal, kentsel geleceği açısından değil, ekonomik geleceği açısından da en olumsuz gelişme budur. Bugün bir gelişme gösterisi sayılan bu olgu, birkaç yıl sonra ekonomik ve sosyal çöküntünün göstergelerinden biri olabilir. Amerika’da 2008 krizinin inşaat sektörünün kredi politikası nedeniyle olduğunu bizimkiler kavramadı. Yüksek yapı pahalı bir yapıdır, sürekli enerji yutar. Kente en büyük zararı ulaşım ve hava kirliliği bağlamındadır. Yüksek yapı ucuz arsa kapatıp onun üzerine istediği kadar kat koyan müteahhitten başka kimse için ucuz değil.</p>
<p>Halkın beyni inşaat gösterileriyle yıkanıyor. Bu etkinlik bütün diğer etkinliklerin yeterince gelişmemesinin de nedenidir. Öğretim para yiyici ve kötü. Ülke bütün uç teknolojileri ithal ediyor. Tarımsal üretim dışarıya boyun eğmiş, ithalat ihracattan çok. Borç yükü dünya sıralamasında görkemli bir düzeyde.</p>
<p><strong>Asya tipi gelişme</strong></p>
<p>Birkaç yıl önce Rem Koolhaas, Harvard Üniversitesi için hazırladığı ‘Mutations = Dönüşümler’ adlı ilginç bir kitap yayınladı. Bu kitap kentsel dönüşümlerden söz ediyor, dünyadan örnekler veriyordu. Çin’de Hong Kong’un kuzeyinde İnci Nehri Deltası adı verilen ve büyük şehirleri içeren bir bölgedeki gelişmeleri anlattıktan sonra Asya tipi bir gelişmeden söz ediyor.</p>
<p>O bölgede nüfus toplamı 15 milyon tutan beş kent var; 2030’da 32 milyona çıkacakmış. Fakat bu bölgede 2000’de 2000 km karayolu var. Bölgede ayni tarihte kentlerde ve nehirler üzerinde 1260 köprü varmış. Hong Kong’u kuzeye bağlayan asma köprü 2.2 km açıklığı ile dünyanın en uzun asma köprüsü. 1995’de bu bölgede 5 havaalanı var. Yolcu sayısı yılda 45 milyon. Uluslararası Guangzhou hava alanında saatte 15 uçak iniyor ve kalkıyor.</p>
<p>Koolhaas şöyle diyor: Burada Asya ile Avrupa karışımı bir uygulama var. Bu insanların büyük bir çoğunluğu için tarihin hiçbir önemi yok. Bu her şeye yeniden başlamak ‘tabula rasa’ yöntemi. Rem Koolhaas, Singapur’dan söz ederken her şeyin yeni ve yapay olduğunu, yapıların birbirleriyle ilişkisi olmadığını vurguluyor.</p>
<p><strong>Kent pazarlaması</strong></p>
<p>Asyalılar &#8216;biz modern’i yaratıyoruz’ diyorlarmış. Koolhaas bunun bir aldatmaca olduğunu söylüyor: &#8220;Asya yok oluyor&#8221;&#8230; Asyalılar kendi ülkelerinde turist oldular. Ne önemli mimarileri ne de önemli mimarları var. Ve kentlerin oluşumunda önemli olan hiçbir uzmanları yok. ‘Urbanism’ sözcüğünün içeriği kalmamış. Bu bir trajedi. Olağanüstü yapılaşma yeni bir Asya mimarisinin yaratılmasına paralel olmamış. Toplum mimarları bir kenara atmış. Politik sistemleri ortak toplumsal değerlere önem vermiyor. Varsa yoksa pazar ekonomisi. Belki kentin pazarlamasından söz edilebilir. Rem Koolhaas Çin için böyle diyor. <strong>Bu bizi de anlatmıyor mu?</strong></p>
<p>İstanbul, tarih dışında, hiçbir ölçüte göre bir dünya kenti değildir. Türkiye zenginlikte, bilimde, teknolojide, öğretimde, sanatta, edebiyatta dünya kategorisinde değil. Sadece borçta dereceye giriyor. Ne var ki Çin’in sanayi üretimi 2015’e kadar Amerika’ya yetişecekmiş.</p>
<p>Bizim nerede olduğumuzu bilen var mı?</p>
<p><strong>Doğan Kuban</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/istanbulda-kentsel-donusum-ne-demek">İstanbul’da kentsel dönüşüm ne demek?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29365</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Bilimle sanat bir arada: Bauhaus 100 yaşında!</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/bilimle-sanat-bir-arada-bauhaus-100-yasinda</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 Nov 2019 14:10:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[ankara]]></category>
		<category><![CDATA[Bauhaus]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[mimari]]></category>
		<category><![CDATA[Paul Klee]]></category>
		<category><![CDATA[sanat]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Walter Gropius]]></category>
		<category><![CDATA[Wassily Kandinsky]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=15835</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bilimle sanatı bir araya getirmekle kalmayıp mimariden resime birçok alanı etkileyen Bauhaus 100 yaşında. Kurucusu, mimar Walter Gropius ve ardıllarının izinde, asırlık çınar Bauhaus Okulu’na kısa bir bakış atıyoruz. Bundan tam 100 yıl önce, vizyon sahibi Alman mimar Walter Gropius tarafından kurulan Bauhaus’un bilim, mühendislik ve tasarımı bir araya getirerek sadece mimariyi değil, sanatı da bu kadar etkileyeceğini kim bilebilirdi ki? 1883 doğumlu Gropius, tek bir basit ilkeyi izleyecekti; tekrarlı bir cephede yaratıcı ögeleri kilit noktalara yerleştirmek: Girişler, merdivenler ve yapı işlevleri arasındaki bağlantı noktalarını birleştirdiğinizde sanat, endüstriyel bir çerçeveyle buluşacaktı. Bu da sanatla bilimin, tasarımda birleşmesi demekti. Bugün Gropius’un bu füzyonu Fagus Fabrikası ve Bauhaus binalarında görebiliriz. 1938’de Harvard Üniversitesi Mimarlık Bölümü Başkanı da olan Gropius, dünyanın en seçkin ve çağdaş mimarlarını, sanatçılarla bir araya getirerek yalnızca bir eğitim kurumu yaratmamış, aynı zamanda bir üretim merkezi ve tüm bunların konuşulup tartışıldığı bir platform haline getirmişti Bauhaus’u. Okul; güzel sanatlar, uygulamalı sanatlar ve mimarlığa, matematiksel ilke ve mühendisliği titizlikle uygulamasıyla fark yaratacak, görkemli bir bilim ve sanat birleşmesine öncülük edecekti. Bauhaus estetiği, her şeyden önce geometrik formlara, tasarıma ve makine mühendisliğine bağlıydı. Çelik ve beton gibi modern endüstriyel malzemeler kullanıldı. Tüm bunlara rağmen Bauhaus, ilhamını doğadan aldı. Kaosun ortasında Okul aslında pek de sessiz sakin bir ortamda kurulmadı. Gropius, Birinci Dünya Savaşı’nın ortasında, Weimar’ın emriyle kurulan Grand-Ducal Sakson Güzel Sanatlar Akademisi’nde mimarlık öğretmek üzere davet edilmişti. Gropius ordu kampına döndüğünde, güzel ve uygulamalı sanatlara zanaat kaynağı olacak bir akademi için kafasında fikirler belirmeye başlamıştı. Kuracağı okula “Bauhaus” diyecekti; kelimenin tam anlamıyla ev inşası; net ve mükemmel. Okul, mobilyadan sofra takımına kadar süslemesiz, işlevsel ve seri üretime yönelik ev eşyaları geliştirdi. Okulun atölyeleri, öğrencilerin “eşit bir teknoloji ve form disiplini” kazanacağı laboratuvarlar olacaktı. Bauhaus&#8217;un estetiği işlevsellikten geliyordu; başka bir deyişle işlevsellik formu belirliyor ve estetik kararları yönetiyordu. Gropius bilimsellikten hiçbir zaman sapmıyordu. 1937’de yazdığı bir makalede felsefesini açıklıyordu: “Mimaride tasarım; biyolojik, sosyal, teknik ve sanatsal sorunlara ilişkin samimi bir bilgi gerektirir.” Kullanılan materyallerin “kesin bilgisine” dayanması gerektiğini düşündüğü mimarlığın; şekil, doku ile rengin psikolojik ve duyusal etkisini yansıtması gerektiğine inanıyordu. Gropius, Nisan 1919&#8217;da Bauhaus&#8217;u açtığında öğrencilerini malzeme, kompozisyon ve renk konusunda titizlikle eğitmesi için İsviçreli tasarımcı Johannes Itten&#8217;i tercih etmişti. Itten, 19. yüzyıl bilim insanlarından Fransız kimyacı Michel Eugène Chevreul ve Alman bilge Johann Wolfgang von Goethe’nin renk teorilerinden etkilenen sıcaklık ve doygunluk da dahil olmak üzere yedi değişkene bağlı bir renk kontrastı bilimini teorikleştirmişti. Itten ayrıca 1920’de Georg Muche ve Paul Klee&#8217;yi okulun öğretim kadrosuna katılmaya ikna etti. (Klee de daha sonra Wasilly Kandinsky’yi ikna edecekti.) Zerdüştlük akımından fazlasıyla etkilenen Itten, Gropius&#8217;un aradığından çok farklı bir devrim gerçekleştirerek, öğrencilere yeri geldiğinde oruç tutmaya varan sıkı bir disiplin uyguladı. 1923&#8217;te Gropius, onun yerine Macar konstruktivist sanatçı Lázló Moholy-Nagy’yi getirdi. Moholy-Nagy, bilimsel donanım, teleskop, mikroskop ve radyografinin sanat yapımında kullanılmasını öneren ilk öncü sanatçıydı. Albert Einstein’ın fizik teorilerinden çok etkilenmiş, optik ile hareket, mekân ve zaman algısı kavramları arasında gidip gelmişti. 1928’de Bauhaus’tan ayrıldı ve Berlin’de kendi tasarım stüdyosunu kurdu. “Muhteşem Ütopya” Bilimsel yönelimli bir başka sanatçı olan Wassily Kandinsky ise 1922&#8217;de fakülteye, Paul Klee sayesinde katıldı. Walter Gropius, Kandinsky’nin duvar resimi bölümü başkanı olmasını istiyordu. Kandinsky, Weimar’a vardığında Klee’yle buluşmuş, onunla birlikte kahve alacak paraları bile olmamasına çok gülmüş, böylelikle yıllar süren bir arkadaşlığın temelini atmışlardı. İkisi de ortak yönleri olan sanat ve sanat eğitimi üzerine birbirini derinden etkileyecekti. Arkadaşlıkları, Bauhaus’u şekillendirmiş ve “Muhteşem Ütopya” adıyla anılmıştı. Kandinsky’nin üzerinde Ernest Rutherford&#8217;un 1911&#8217;de atom çekirdeğini keşfetmesinin etkisi derindi. Kozmosun anlaşılmasındaki bu büyük paradigma değişimi, Kandinsky&#8217;nin maddi gerçekliğin değişken doğasını nasıl yakalayacağına karar vermesine ve soyutlama konusundaki fikirlerinin beslemesine yol açtı. Ayrıca, resimlerinin çoğunda kullandığı biyomorfik (dirimbiçimsel) formlara ilham veren mikrop, embriyo ve böceklerin bilimsel görüntülerini ve doğa tarihi, zooloji ve embriyolojiye yönelik kitaplar topladı. Onunki de sanatla iç içe bir bilimdi. Ve aynı zamanda tam bir bilim insanı refleksine sahipti. Soğukkanlı, bilimsel ve ilham vericiydi. Bir öğrencisi şöyle diyecekti: “Kandinsky varsayımda bulunmaz, açıklamalarda bulunur.”  Kadınların büyük etkisi Kadınların Bauhaus’a getirdiği yenilik büyük oldu. Endüstri tasarımcısı Marianne Brandt, şık geometrik ev eşyalarıyla mobilyalar üretti ve nihayetinde metal işleme şefi oldu. 1920&#8217;lerde Moholy-Nagy ile evli olan fotoğrafçı Lucia Moholy (née Schulz), ışığa duyarlı kâğıda nesnelerin teşhir edilmesini içeren karmaşık bir süreçte fotogramlar oluşturdu. Okuldaki cam sanatçısı ve öğretmen Josef Albers ile tanışan ve evlenen Anni Albers (née Fleischmann), çarpıcı duvar askılarında ızgara desenlerini ve rengini araştırdı. Bauhaus&#8217;a ayrıca Otti Berger ve Gunta Stölzl de dahil olmak üzere, birçok önemli tekstil tasarımcısı katılmıştı. Weimar’a ve Gestapo’ya karşı Yeterli ödeneği olmayan radikal sanat ve tasarım okulu, zamanla finansal krizler ve hükümetin baskılarıyla mücadele etti. Nazilerin, Dessau şehir konseyine seçilmesi üzerine 1925&#8217;te Weimar’dan Dessau&#8217;ya taşınmak zorunda kaldı. Doğrusal formun mimarı ve ustası Ludwig Mies van der Rohe, 1930&#8217;da okulun başına geçti ancak iki yıl sonra faşist yerel yönetim, okulu kapatmaya zorladı. Gestapo, 1933&#8217;te Bauhaus’un kapılarını mühürlese de okulun gücü sanıldığından daha fazlaydı. O zamana kadar Bauhaus ürünleri, Hindistan&#8217;dan Amerika Birleşik Devletleri&#8217;ne kadar dünyanın dört bir yanına yayılmış, Gropius’un 1925’te yayımladığı “Uluslararası Mimari” kitabı başta olmak üzere belli başlı eserleri, özellikle Hollanda ve İskandinav tasarımını etkilemişti. Birkaç yıl içinde Gropius, Moholy-Nagy, Mies ve Albers Almanya&#8217;dan kaçarak sonunda Amerika Birleşik Devletleri&#8217;ne yerleşti ve “Bauhaus ekolünü” yeni nesillere aktarmak üzere eğitimler verdi. Gropius ise Cambridge, Massachusetts&#8217;teki Harvard Tasarım Enstitüsü&#8217;nde ders verdi. Moholy-Nagy ve Mies, sırasıyla Chicago Tasarım Okulu ve Illinois Teknoloji Enstitüsü’nün mimarlık okuluna başkanlık ettikleri Illinois’e taşındı. Kuzey Carolina’daki yeni Black Mountain College’i yönetmeye davet eden Josef Albers, Robert Rauschenberg ve Ruth Asawa gibi radikal genç sanatçıları eğitti. Kolejde de ders veren Anni Albers, bir tekstil tasarımcısı ve grafik sanatçısı olarak ün kazandı. Klee ve Kandinsky Avrupa&#8217;da kaldı ve şaşırtıcı güzellikteki işlere imza attı. Burada adını saydığımız (üzerine ciltlerce kitap yazılabilecek) her isim, kültürden sanata birçok alanda bugüne uzanan büyük bir etki bıraktı. Türkiye&#8217;de Bauhaus etkisi: Ankara Bauhaus Okulu, tüm dünyayı olduğu gibi Türkiye&#8217;yi de etkiledi. Nazilerin Bauhaus&#8217;un kapısına kilit vurmasıyla birlikte okulun temsilcilerinin sürgün noktalarından biri Ankara&#8217;ydı. Örneğin Bauhaus&#8217;un kuruluşundaki ikinci isim olan Bruno Taut, kaldığı iki yıl gibi kısa bir süre içinde Türkiye&#8217;deki mimarlık eğitimini Bauhaus ile tanıştıracak, ekolü Almanya dışında ilk defa Güzel Sanatlar Akademisi&#8217;ne getirecekti. Aynı zamanda uygulamada da Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi, Ankara Atatürk Lisesi ve Cebeci Ortaokulu gibi eserler inşa edecekti. Bauhaus’un bir diğer temsilcisi olan Ernst Egli de Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık Şube Başkanlığı yapmasıyla birlikte Ankara Gazi Lisesi ve Ankara Üniversitesi Siyasi Bilgiler Fakültesi gibi okul binalarının dışında Marmara Köşkü ve Bira Fabrikası&#8217;nı projelendirip yapacaktı. Türkiye&#8217;de Alman modern mimarların etkisi azımsanacak gibi değildir. Zira Ankara&#8217;daki kamu binalarının çoğu, Clemens Holzmeister&#8217;ın imzasını taşıyor. Pembe Köşk, III.TBMM, T.C. Merkez Bankası, Harp Okulu, Genelkurmay Başkanlığı ve Yargıtay Binası bunlardan birkaçı. Bir de Bauhaus etkisinde kalan Türk mimarlar vardı. Emin Onat ve Sedad Hakkı Eldem başta olmak üzere Şevki Balmumcu, Seyfi Arkan, Abidin Mortaş ve Zeki Sayar gibi isimler; 1938-1950 arasında, Türkiye’ye gelen Alman ve Avusturyalı mimarların Bauhaus ekolüyle kendi mimarlık pratiklerini sentezleyeceklerdi. Daha sonraları Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi&#8217;ne dönüşecek olan İstanbul Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu&#8217;nun başına 1957&#8217;de Bauhaus kökenli Alman Prof. Adolf G. Schneck&#8217;in getirilmesi ise Türkiye&#8217;de gelecek nesil mimarlarda Bauhaus etkisinin görülmesine ön ayak olacak, Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi de bu akımın Türkiye&#8217;deki çıkış noktalarından sayılacaktı. Bauhaus vizyonu, sanatı ve mühendisliği tasarımda birleştirmişti. Bauhaus sanatçıları, işlevselliğin formu belirleyerek estetik kararları yönettiği bir anlayış geliştirmekle kalmayıp doğanın biçimlerinin ötesindeki bir geometri ve renk kullanımıyla süreklilik sağlamıştı. Bununla birlikte yenilikçi anlayışlarını kaybetmeden günümüze ışık tuttular. Bauhaus bugün 100 yaşında! Yazı: Batuhan Sarıcan / batusarican@gmail.com &#160; Kaynakça: Jerzy Elzanowski, Mimarlık, Çev: Derya Nüket Özer, NTV Yayınları, 2009, İstanbul Annabel Howard, İşte Kandinsky, Çev: Zeynep Kürük, Hep Kitap, 2017, İstanbul Nicholas Fox Weber, The Bauhaus at 100: science by design, https://www.nature.com/articles/d41586-019-02355-4 www.bilimvegelecek.com.tr/index.php/2014/12/01/her-milli-mimari-fenadir-her-iyi-mimari-millidir/</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/bilimle-sanat-bir-arada-bauhaus-100-yasinda">Bilimle sanat bir arada: Bauhaus 100 yaşında!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Bilimle sanatı bir araya getirmekle kalmayıp mimariden resime birçok alanı etkileyen Bauhaus 100 yaşında. Kurucusu, mimar Walter Gropius ve ardıllarının izinde, asırlık çınar Bauhaus Okulu’na kısa bir bakış atıyoruz.</em></p>
<p>Bundan tam 100 yıl önce, vizyon sahibi Alman mimar Walter Gropius tarafından kurulan Bauhaus’un bilim, mühendislik ve tasarımı bir araya getirerek sadece mimariyi değil, sanatı da bu kadar etkileyeceğini kim bilebilirdi ki?</p>
<p>1883 doğumlu Gropius, tek bir basit ilkeyi izleyecekti; tekrarlı bir cephede yaratıcı ögeleri kilit noktalara yerleştirmek: Girişler, merdivenler ve yapı işlevleri arasındaki bağlantı noktalarını birleştirdiğinizde sanat, endüstriyel bir çerçeveyle buluşacaktı. Bu da sanatla bilimin, tasarımda birleşmesi demekti. Bugün Gropius’un bu füzyonu Fagus Fabrikası ve Bauhaus binalarında görebiliriz.</p>
<p>1938’de Harvard Üniversitesi Mimarlık Bölümü Başkanı da olan Gropius, dünyanın en seçkin ve çağdaş mimarlarını, sanatçılarla bir araya getirerek yalnızca bir eğitim kurumu yaratmamış, aynı zamanda bir üretim merkezi ve tüm bunların konuşulup tartışıldığı bir platform haline getirmişti Bauhaus’u. Okul; güzel sanatlar, uygulamalı sanatlar ve mimarlığa, matematiksel ilke ve mühendisliği titizlikle uygulamasıyla fark yaratacak, görkemli bir bilim ve sanat birleşmesine öncülük edecekti.</p>
<p>Bauhaus estetiği, her şeyden önce geometrik formlara, tasarıma ve makine mühendisliğine bağlıydı. Çelik ve beton gibi modern endüstriyel malzemeler kullanıldı. Tüm bunlara rağmen Bauhaus, ilhamını doğadan aldı.</p>
<div id="attachment_15836" style="width: 233px" class="wp-caption alignright"><img fetchpriority="high" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-15836" class="wp-image-15836 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/11/gropius-223x300.jpeg" alt="" width="223" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/11/gropius-223x300.jpeg 223w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/11/gropius-761x1024.jpeg 761w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/11/gropius.jpeg 768w" sizes="(max-width: 223px) 100vw, 223px" /><p id="caption-attachment-15836" class="wp-caption-text">Alman mimar Walter Gropius, 1919&#8217;da Bauhaus Okulu’nu kurdu. Fotoğrafta, Chicago Tribune Tower tasarımının yanında poz veriyor.</p></div>
<p><strong>Kaosun ortasında</strong></p>
<p>Okul aslında pek de sessiz sakin bir ortamda kurulmadı. Gropius, Birinci Dünya Savaşı’nın ortasında, Weimar’ın emriyle kurulan Grand-Ducal Sakson Güzel Sanatlar Akademisi’nde mimarlık öğretmek üzere davet edilmişti. Gropius ordu kampına döndüğünde, güzel ve uygulamalı sanatlara zanaat kaynağı olacak bir akademi için kafasında fikirler belirmeye başlamıştı.</p>
<p>Kuracağı okula “Bauhaus” diyecekti; kelimenin tam anlamıyla ev inşası; net ve mükemmel. Okul, mobilyadan sofra takımına kadar süslemesiz, işlevsel ve seri üretime yönelik ev eşyaları geliştirdi. Okulun atölyeleri, öğrencilerin “eşit bir teknoloji ve form disiplini” kazanacağı laboratuvarlar olacaktı. Bauhaus&#8217;un estetiği işlevsellikten geliyordu; başka bir deyişle işlevsellik formu belirliyor ve estetik kararları yönetiyordu.</p>
<p>Gropius bilimsellikten hiçbir zaman sapmıyordu. 1937’de yazdığı bir makalede felsefesini açıklıyordu:<em> “Mimaride tasarım; biyolojik, sosyal, teknik ve sanatsal sorunlara ilişkin samimi bir bilgi gerektirir.”</em> Kullanılan materyallerin “kesin bilgisine” dayanması gerektiğini düşündüğü mimarlığın; şekil, doku ile rengin psikolojik ve duyusal etkisini yansıtması gerektiğine inanıyordu.</p>
<p>Gropius, Nisan 1919&#8217;da Bauhaus&#8217;u açtığında öğrencilerini malzeme, kompozisyon ve renk konusunda titizlikle eğitmesi için İsviçreli tasarımcı Johannes Itten&#8217;i tercih etmişti. Itten, 19. yüzyıl bilim insanlarından Fransız kimyacı Michel Eugène Chevreul ve Alman bilge Johann Wolfgang von Goethe’nin renk teorilerinden etkilenen sıcaklık ve doygunluk da dahil olmak üzere yedi değişkene bağlı bir renk kontrastı bilimini teorikleştirmişti. Itten ayrıca 1920’de Georg Muche ve Paul Klee&#8217;yi okulun öğretim kadrosuna katılmaya ikna etti. (Klee de daha sonra Wasilly Kandinsky’yi ikna edecekti.)</p>
<p>Zerdüştlük akımından fazlasıyla etkilenen Itten, Gropius&#8217;un aradığından çok farklı bir devrim gerçekleştirerek, öğrencilere yeri geldiğinde oruç tutmaya varan sıkı bir disiplin uyguladı. 1923&#8217;te Gropius, onun yerine Macar konstruktivist sanatçı Lázló Moholy-Nagy’yi getirdi. Moholy-Nagy, bilimsel donanım, teleskop, mikroskop ve radyografinin sanat yapımında kullanılmasını öneren ilk öncü sanatçıydı. Albert Einstein’ın fizik teorilerinden çok etkilenmiş, optik ile hareket, mekân ve zaman algısı kavramları arasında gidip gelmişti. 1928’de Bauhaus’tan ayrıldı ve Berlin’de kendi tasarım stüdyosunu kurdu.</p>
<p><strong>“Muhteşem Ütopya”</strong></p>
<p>Bilimsel yönelimli bir başka sanatçı olan Wassily Kandinsky ise 1922&#8217;de fakülteye, Paul Klee sayesinde katıldı. Walter Gropius, Kandinsky’nin duvar resimi bölümü başkanı olmasını istiyordu. Kandinsky, Weimar’a vardığında Klee’yle buluşmuş, onunla birlikte kahve alacak paraları bile olmamasına çok gülmüş, böylelikle yıllar süren bir arkadaşlığın temelini atmışlardı. İkisi de ortak yönleri olan sanat ve sanat eğitimi üzerine birbirini derinden etkileyecekti. Arkadaşlıkları, Bauhaus’u şekillendirmiş ve “Muhteşem Ütopya” adıyla anılmıştı.</p>
<p>Kandinsky’nin üzerinde Ernest Rutherford&#8217;un 1911&#8217;de atom çekirdeğini keşfetmesinin etkisi derindi. Kozmosun anlaşılmasındaki bu büyük paradigma değişimi, Kandinsky&#8217;nin maddi gerçekliğin değişken doğasını nasıl yakalayacağına karar vermesine ve soyutlama konusundaki fikirlerinin beslemesine yol açtı. Ayrıca, resimlerinin çoğunda kullandığı biyomorfik (dirimbiçimsel) formlara ilham veren mikrop, embriyo ve böceklerin bilimsel görüntülerini ve doğa tarihi, zooloji ve embriyolojiye yönelik kitaplar topladı. Onunki de sanatla iç içe bir bilimdi. Ve aynı zamanda tam bir bilim insanı refleksine sahipti. Soğukkanlı, bilimsel ve ilham vericiydi. Bir öğrencisi şöyle diyecekti: “Kandinsky varsayımda bulunmaz, açıklamalarda bulunur.”</p>
<div id="attachment_15837" style="width: 948px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-15837" class="wp-image-15837 size-full" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/11/yellow-red-blue-kandinsky.jpg" alt="" width="938" height="604" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/11/yellow-red-blue-kandinsky.jpg 938w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/11/yellow-red-blue-kandinsky-300x193.jpg 300w" sizes="(max-width: 938px) 100vw, 938px" /><p id="caption-attachment-15837" class="wp-caption-text">Sınırlı bir renk yelpazesinde temel geometrik formları tasvir etmeye ve sanatı objeden uzaklaştırmaya odaklanmış, soyutlaştırmaya dayalı sanat hareketi süprematizmin iyi örneklerinden “Sarı-Kırmızı-Mavi” tablosu (1925), Vassily Kandinsky’nin en bilinen eserleri arasındadır. Kandinsky’nin Bauhaus’taki zamanlarında yaptığı resimde; solda parlak renklerde geometrik şekiller ve sağda koyu renklerde soyut şekiller dikkat çekiyor.</p></div>
<p><em> </em><strong>Kadınların büyük etkisi</strong></p>
<p>Kadınların Bauhaus’a getirdiği yenilik büyük oldu. Endüstri tasarımcısı Marianne Brandt, şık geometrik ev eşyalarıyla mobilyalar üretti ve nihayetinde metal işleme şefi oldu. 1920&#8217;lerde Moholy-Nagy ile evli olan fotoğrafçı Lucia Moholy (née Schulz), ışığa duyarlı kâğıda nesnelerin teşhir edilmesini içeren karmaşık bir süreçte fotogramlar oluşturdu. Okuldaki cam sanatçısı ve öğretmen Josef Albers ile tanışan ve evlenen Anni Albers (née Fleischmann), çarpıcı duvar askılarında ızgara desenlerini ve rengini araştırdı. Bauhaus&#8217;a ayrıca Otti Berger ve Gunta Stölzl de dahil olmak üzere, birçok önemli tekstil tasarımcısı katılmıştı.</p>
<div id="attachment_15838" style="width: 310px" class="wp-caption alignleft"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-15838" class="size-medium wp-image-15838" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/11/wasilly-and-paul-300x212.jpg" alt="" width="300" height="212" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/11/wasilly-and-paul-300x212.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/11/wasilly-and-paul.jpg 992w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /><p id="caption-attachment-15838" class="wp-caption-text">Bauhaus’un önemli isimlerinden Paul Klee ile Wassily Kandinsy, Dessau, Almanya, 1929</p></div>
<p><strong>Weimar’a ve Gestapo’ya karşı</strong></p>
<p>Yeterli ödeneği olmayan radikal sanat ve tasarım okulu, zamanla finansal krizler ve hükümetin baskılarıyla mücadele etti. Nazilerin, Dessau şehir konseyine seçilmesi üzerine 1925&#8217;te Weimar’dan Dessau&#8217;ya taşınmak zorunda kaldı.</p>
<p>Doğrusal formun mimarı ve ustası Ludwig Mies van der Rohe, 1930&#8217;da okulun başına geçti ancak iki yıl sonra faşist yerel yönetim, okulu kapatmaya zorladı. Gestapo, 1933&#8217;te Bauhaus’un kapılarını mühürlese de okulun gücü sanıldığından daha fazlaydı. O zamana kadar Bauhaus ürünleri, Hindistan&#8217;dan Amerika Birleşik Devletleri&#8217;ne kadar dünyanın dört bir yanına yayılmış, Gropius’un 1925’te yayımladığı “Uluslararası Mimari” kitabı başta olmak üzere belli başlı eserleri, özellikle Hollanda ve İskandinav tasarımını etkilemişti.</p>
<p>Birkaç yıl içinde Gropius, Moholy-Nagy, Mies ve Albers Almanya&#8217;dan kaçarak sonunda Amerika Birleşik Devletleri&#8217;ne yerleşti ve “Bauhaus ekolünü” yeni nesillere aktarmak üzere eğitimler verdi. Gropius ise Cambridge, Massachusetts&#8217;teki Harvard Tasarım Enstitüsü&#8217;nde ders verdi. Moholy-Nagy ve Mies, sırasıyla Chicago Tasarım Okulu ve Illinois Teknoloji Enstitüsü’nün mimarlık okuluna başkanlık ettikleri Illinois’e taşındı. Kuzey Carolina’daki yeni Black Mountain College’i yönetmeye davet eden Josef Albers, Robert Rauschenberg ve Ruth Asawa gibi radikal genç sanatçıları eğitti. Kolejde de ders veren Anni Albers, bir tekstil tasarımcısı ve grafik sanatçısı olarak ün kazandı. Klee ve Kandinsky Avrupa&#8217;da kaldı ve şaşırtıcı güzellikteki işlere imza attı. Burada adını saydığımız (üzerine ciltlerce kitap yazılabilecek) her isim, kültürden sanata birçok alanda bugüne uzanan büyük bir etki bıraktı.</p>
<div id="attachment_15843" style="width: 310px" class="wp-caption alignright"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-15843" class="wp-image-15843 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/11/dtcf-300x169.jpg" alt="" width="300" height="169" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/11/dtcf-300x169.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/11/dtcf.jpg 692w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /><p id="caption-attachment-15843" class="wp-caption-text">Ankara&#8217;daki Dil Tarih Coğrafya Fakültesi de Türkiye mimarisindeki Bauhaus etkisine iyi bir örnek.</p></div>
<p><strong>T</strong><strong>ü</strong><strong>rkiye&#8217;de Bauhaus etkisi: Ankara</strong></p>
<p>Bauhaus Okulu, tüm dünyayı olduğu gibi Türkiye&#8217;yi de etkiledi. Nazilerin Bauhaus&#8217;un kapısına kilit vurmasıyla birlikte okulun temsilcilerinin sürgün noktalarından biri Ankara&#8217;ydı. Örneğin Bauhaus&#8217;un kuruluşundaki ikinci isim olan Bruno Taut, kaldığı iki yıl gibi kısa bir süre içinde Türkiye&#8217;deki mimarlık eğitimini Bauhaus ile tanıştıracak, ekolü Almanya dışında ilk defa Güzel Sanatlar Akademisi&#8217;ne getirecekti. Aynı zamanda uygulamada da Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi, Ankara Atatürk Lisesi ve Cebeci Ortaokulu gibi eserler inşa edecekti. Bauhaus’un bir diğer temsilcisi olan Ernst Egli de Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık Şube Başkanlığı yapmasıyla birlikte Ankara Gazi Lisesi ve Ankara Üniversitesi Siyasi Bilgiler Fakültesi gibi okul binalarının dışında Marmara Köşkü ve Bira Fabrikası&#8217;nı projelendirip yapacaktı. Türkiye&#8217;de Alman modern mimarların etkisi azımsanacak gibi değildir. Zira Ankara&#8217;daki kamu binalarının çoğu, Clemens Holzmeister&#8217;ın imzasını taşıyor. Pembe Köşk, III.TBMM, T.C. Merkez Bankası, Harp Okulu, Genelkurmay Başkanlığı ve Yargıtay Binası bunlardan birkaçı.</p>
<p>Bir de Bauhaus etkisinde kalan Türk mimarlar vardı. Emin Onat ve Sedad Hakkı Eldem başta olmak üzere Şevki Balmumcu, Seyfi Arkan, Abidin Mortaş ve Zeki Sayar gibi isimler; 1938-1950 arasında, Türkiye’ye gelen Alman ve Avusturyalı mimarların Bauhaus ekolüyle kendi mimarlık pratiklerini sentezleyeceklerdi. Daha sonraları Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi&#8217;ne dönüşecek olan İstanbul Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu&#8217;nun başına 1957&#8217;de Bauhaus kökenli Alman Prof. Adolf G. Schneck&#8217;in getirilmesi ise Türkiye&#8217;de gelecek nesil mimarlarda Bauhaus etkisinin görülmesine ön ayak olacak, Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi de bu akımın Türkiye&#8217;deki çıkış noktalarından sayılacaktı.</p>
<p>Bauhaus vizyonu, sanatı ve mühendisliği tasarımda birleştirmişti. Bauhaus sanatçıları, işlevselliğin formu belirleyerek estetik kararları yönettiği bir anlayış geliştirmekle kalmayıp doğanın biçimlerinin ötesindeki bir geometri ve renk kullanımıyla süreklilik sağlamıştı. Bununla birlikte yenilikçi anlayışlarını kaybetmeden günümüze ışık tuttular. Bauhaus bugün 100 yaşında!</p>
<p><strong>Yazı:</strong> Batuhan Sarıcan / <a href="mailto:batusarican@gmail.com">batusarican@gmail.com</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynakça: </strong></p>
<p>Jerzy Elzanowski, <strong>Mimarlık</strong>, Çev: Derya Nüket Özer, NTV Yayınları, 2009, İstanbul</p>
<p>Annabel Howard, <strong>İşte Kandinsky</strong>, Çev: Zeynep Kürük, Hep Kitap, 2017, İstanbul</p>
<p>Nicholas Fox Weber, <strong>The Bauhaus at 100: science by design</strong>, <a href="https://www.nature.com/articles/d41586-019-02355-4">https://www.nature.com/articles/d41586-019-02355-4</a></p>
<p><a href="http://www.bilimvegelecek.com.tr/index.php/2014/12/01/her-milli-mimari-fenadir-her-iyi-mimari-millidir/">www.bilimvegelecek.com.tr/index.php/2014/12/01/her-milli-mimari-fenadir-her-iyi-mimari-millidir/</a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/bilimle-sanat-bir-arada-bauhaus-100-yasinda">Bilimle sanat bir arada: Bauhaus 100 yaşında!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">15835</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Notre Dame Katedrali 5 yıl içinde küllerinden doğacak</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/notre-dame-katedrali-5-yil-icinde-kullerinden-dogacak</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 10 May 2019 12:05:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[3D]]></category>
		<category><![CDATA[Assassin's Creed]]></category>
		<category><![CDATA[Emmanuel Macron]]></category>
		<category><![CDATA[fransa]]></category>
		<category><![CDATA[katedral]]></category>
		<category><![CDATA[lazer]]></category>
		<category><![CDATA[mimari]]></category>
		<category><![CDATA[notre dame]]></category>
		<category><![CDATA[paris]]></category>
		<category><![CDATA[teknoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=13872</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir tarih kül oldu. Ama teknoloji, tarihi küllerinden yeniden canlandırmaya hazır. Fransa’nın Notre Dame Katedrali’nden bahsediyoruz. İki hafta önce bilinemeyen bir sebepten ötürü başlayan yangın, 850 yıllık tarihi yapıyı yok olmayla burun buruna getirmişti. Yangın birçok şeyi yakıp kül etse de kalıntıların üzerinden yeni bir yapı yükselmesi planlanıyor. Zira Fransa, Notre Dame’i sadece 5 yılda yeniden inşa etmek istiyor. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Paris’in ikonik katedralini eski ihtişamına, hatta “daha önce olduğundan daha güzel” hale getirmeye söz verdi. Hem de sadece beş yıl içinde. Peki ama nasıl? Tabii ki teknoloji sayesinde. Katedralin yeniden inşasına yardım etmek için toplanan 835 milyon dolarla birlikte teknolojinin tüm olanakları kullanılacak. Geçmişi yeniden inşa etmek için yeni araçlar Yangının en büyük kurbanı, katedralin ahşap çatısı oldu. 19. yüzyılın sonlarında gerçekleşen bir yenileme sırasında, mimar Eugène Emmanuel Viollet-le-Duc&#8217;un rehberliğinde inşa edilen çan kulesi yangın sırasında yerle bir oldu. Yangının Notre Dame’a verdiği zararı inceleyen püristler, onarım ve restorasyon çalışmalarında aslına sadık malzeme ve tekniklere saygı göstermesi gerektiğini düşünse de Fransız hükümeti, mimarları, kuleyi çağımızın gerekliliklerini göz önünde bulundurarak yeniden tasarlamaları için teşvik ediyor. Uluslararası bir yarışmanın, yeni bir kule mi yoksa aslına birebir sadık bir yapı mı inşa edilmesi gerektiği sorunsalını çözeceğini ifade eden Başbakan Edouard Philippe, gerekirse katedralin yeni kulesinin çağımızın tekniklerine ve zorluklarına göre inşa edileceğine işaret etti. Tıpatıp ya da yepyeni bir çan kulesi; bunlardan hangisi olursa olsun kesin olan tek bir şey var; o da kulenin yapımında teknolojinin yardımına başvurulacak olması. Notre Dame&#8217;ı bu kadar kısa sürede yeniden inşa etme projesinin, lazer tarama ve 3D baskı gibi teknolojilerle gerçekleştirilmesi planlanıyor. Teknolojinin tüm imkanları kullanılacak New York merkezli bir mimarlık firması olan EDG, süslü yapıların ve eski binaların restorasyonunda 3D baskı tekniklerini kullanıyor. EDG, hassas tarama ve kalıplar kullanılarak geleneksel inşaat teknikleriyle çağımızın gerekliliklerini bir araya getirmek için beton bir çözelti ile doldurulan, takviye telleri de içeren son derece hassas 3D-baskılı plastik kalıplar üretiyor. Bu tekniğin aynı zamanda oldukça ucuz olduğuna vurgu yapılıyor. Hassas tarama, bir nesnenin yüzeyine lazerlerle bir dizi desen yansıtmayı içeriyor. Bu modeller iki kameradan oluşan kalibre edilmiş bir 3D sensörle izlenip kaydediliyor. Bu, taranan yüzeyin ayrıntılı ve işlenmiş bir görüntüsünü oluşturuyor. EDG, New York’ta yüksek onarım masrafları nedeniyle yıkılması planlanan binaları yeniden inşa eden restorasyonlar yapıyor. Bu projenin, New York&#8217;ta ve tüm dünyada bozulmakta olan mimari hazinelerin çoğunu kurtarmanın ve onarmanın bir yolunu bulma hedefi ile başladığını söyleyen EDG’nin kurucusu John Meyer, doğuştan gelen güzelliği ve zengin tarihiyle kültürel değerlerin, onarımlarının yüksek maliyeti yüzünden yok olduğunu ifade ediyor. Fransızların, başlatmış oldukları projeyle Notre Dame’ın yok olmasına göz yummayacağı ise aşikâr. Hem teknolojinin sağladığı “ucuz” maliyet olanaklarıyla. Fransız mimar Jean-Michel Wilmotte ise Paris&#8217;te yüksek profilli restorasyon ve yeni inşa projeleri gerçekleştiriyor. Wilmotte, Viollet-Le-Duc’un tasarladığı kulenin tıpatıp aynısının yapılmasının grotesk bir pastiş olabileceğini belirtiyor. Bu tarz durumlarda modern teknik ve teknolojinin kullanılmasını savunuyor. Ayrıca, Viollet-Le-Duc tarafından tasarlanan kulenin yeninden inşası için 21. yüzyılın mevcut araçlarının kullanılması gerektiğini ifade ediyor. “Ahşap veya kurşun yerine daha hafif, daha sanayileşmiş sistemler önermeyi tercih ederim” diyen Wilmotte, tavanda titanyum kullanılması gerektiğinin altını çizerek “kurşunsuz ve üç kat daha hafif bir malzemeyle benzer bir görünüm” öneriyor. Notre-Dame’ın yeniden inşası için bir kolaylık daha mevcut. Bundan yaklaşık dört yıl önce, sanat tarihçisi Andrew Tallon, Notre Dame Katedrali&#8217;ni dijital olarak haritalandırmak için lazer kullanmıştı. Onun çalışmaları da tarihi katedrali kurtarmaya yardım edebilir. 18 Kasım 2018’de vefat eden Tallon, lazer tarayıcıların Gotik mimarisinin yapısını yeniden inşa etmek için kullanılabileceğini ilk fark eden kişi değildi. Fakat Ortaçağ mimarisi üzerine çalışan mimarları ikna etmek için eski yöntemler gibi hataya yer bırakmayan bu taramaları ilk o kullanmıştı. Video oyunu için katedralin tüm detayları kayıt altına alınmıştı Notre-Dame için bir başka teknoloji kullanımı desteği ise detaylı 3D modellemelerinin kullanıldığı bir bilgisayar oyunu firmasından geldi. 2014 yılında piyasaya sürülen Assassin&#8217;s Creed Unity oyununun tasarımcısı Caroline Mousse, oyunda mümkün olduğunca doğru bir mekân tasviri oluşturmak için katedralin ayrıntılarını inceleyerek iki yıl geçirmişti. Sanatçı, “Oyunda başka şeyler de yaptım, ancak zamanımın %80&#8217;i Notre Dame&#8217;da geçti” dedi. Ancak Ubisoft firmasının söz konusu modellemeleri Fransız hükümetine verip vermeyeceği konusunda henüz bir bilgi yok. Kimilerine göre Macron’un beş yıl içinde tamamlanmış bir Notre Dame projesiyle ilgili cesur vizyonu aşırı hırslı gözükebilir. Macron’un bu ikonik simgeyi, 2024 yılında Paris&#8217;te gerçekleştirilecek olimpiyatlara yetiştirme hedefi, bu projeye gerekli ivmeyi sağlayabilir. Batuhan Sarıcan / batusarican@gmail.com Kaynakça: https://www.thelocal.fr/20190418/can-notre-dame-really-be-rebuilt-in-time-for-the-2024-paris-olympics https://www.weforum.org/agenda/2019/04/france-wants-to-rebuild-notre-dame-in-just-five-years-here-s-how-new-technology-can-help https://www.businessinsider.com/notre-dame-cathedral-assassins-creed-2019-4 https://news.nationalgeographic.com/2015/06/150622-andrew-tallon-notre-dame-cathedral-laser-scan-art-history-medieval-gothic/</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/notre-dame-katedrali-5-yil-icinde-kullerinden-dogacak">Notre Dame Katedrali 5 yıl içinde küllerinden doğacak</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir tarih kül oldu. Ama teknoloji, tarihi küllerinden yeniden canlandırmaya hazır. Fransa’nın Notre Dame Katedrali’nden bahsediyoruz. İki hafta önce bilinemeyen bir sebepten ötürü başlayan yangın, 850 yıllık tarihi yapıyı yok olmayla burun buruna getirmişti. Yangın birçok şeyi yakıp kül etse de kalıntıların üzerinden yeni bir yapı yükselmesi planlanıyor.</p>
<p>Zira Fransa, Notre Dame’i sadece 5 yılda yeniden inşa etmek istiyor. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Paris’in ikonik katedralini eski ihtişamına, hatta “daha önce olduğundan daha güzel” hale getirmeye söz verdi. Hem de sadece beş yıl içinde. Peki ama nasıl? Tabii ki teknoloji sayesinde. Katedralin yeniden inşasına yardım etmek için toplanan 835 milyon dolarla birlikte teknolojinin tüm olanakları kullanılacak.</p>
<p><strong>Geçmişi yeniden inşa etmek için yeni araçlar</strong></p>
<p>Yangının en büyük kurbanı, katedralin ahşap çatısı oldu. 19. yüzyılın sonlarında gerçekleşen bir yenileme sırasında, mimar Eugène Emmanuel Viollet-le-Duc&#8217;un rehberliğinde inşa edilen çan kulesi yangın sırasında yerle bir oldu.</p>
<p>Yangının Notre Dame’a verdiği zararı inceleyen püristler, onarım ve restorasyon çalışmalarında aslına sadık malzeme ve tekniklere saygı göstermesi gerektiğini düşünse de Fransız hükümeti, mimarları, kuleyi çağımızın gerekliliklerini göz önünde bulundurarak yeniden tasarlamaları için teşvik ediyor.</p>
<p>Uluslararası bir yarışmanın, yeni bir kule mi yoksa aslına birebir sadık bir yapı mı inşa edilmesi gerektiği sorunsalını çözeceğini ifade eden Başbakan Edouard Philippe, gerekirse katedralin yeni kulesinin çağımızın tekniklerine ve zorluklarına göre inşa edileceğine işaret etti.</p>
<p>Tıpatıp ya da yepyeni bir çan kulesi; bunlardan hangisi olursa olsun kesin olan tek bir şey var; o da kulenin yapımında teknolojinin yardımına başvurulacak olması. Notre Dame&#8217;ı bu kadar kısa sürede yeniden inşa etme projesinin, lazer tarama ve 3D baskı gibi teknolojilerle gerçekleştirilmesi planlanıyor.</p>
<div id="attachment_13876" style="width: 310px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-13876" class="wp-image-13876 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/05/notre-dame-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/05/notre-dame-300x200.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/05/notre-dame-1024x683.jpg 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/05/notre-dame.jpg 1050w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /><p id="caption-attachment-13876" class="wp-caption-text">Cumhurbaşkanı Macron’un da duruma el atmasıyla birlikte Katedral&#8217;in 2024’te Paris’te gerçekleşecek olimpiyatlara yetiştirilmesi planlanıyor. Katedralin yeniden inşasına yardım etmek için toplanan 835 milyon dolarla birlikte 3D modellemeden lazer tekniklerine kadar teknolojinin tüm olanaklarının kullanılması bekleniyor.</p></div>
<p><strong>Teknolojinin tüm imkanları kullanılacak</strong></p>
<p>New York merkezli bir mimarlık firması olan EDG, süslü yapıların ve eski binaların restorasyonunda 3D baskı tekniklerini kullanıyor. EDG, hassas tarama ve kalıplar kullanılarak geleneksel inşaat teknikleriyle çağımızın gerekliliklerini bir araya getirmek için beton bir çözelti ile doldurulan, takviye telleri de içeren son derece hassas 3D-baskılı plastik kalıplar üretiyor. Bu tekniğin aynı zamanda oldukça ucuz olduğuna vurgu yapılıyor.</p>
<p>Hassas tarama, bir nesnenin yüzeyine lazerlerle bir dizi desen yansıtmayı içeriyor. Bu modeller iki kameradan oluşan kalibre edilmiş bir 3D sensörle izlenip kaydediliyor. Bu, taranan yüzeyin ayrıntılı ve işlenmiş bir görüntüsünü oluşturuyor. EDG, New York’ta yüksek onarım masrafları nedeniyle yıkılması planlanan binaları yeniden inşa eden restorasyonlar yapıyor.</p>
<p>Bu projenin, New York&#8217;ta ve tüm dünyada bozulmakta olan mimari hazinelerin çoğunu kurtarmanın ve onarmanın bir yolunu bulma hedefi ile başladığını söyleyen EDG’nin kurucusu John Meyer, doğuştan gelen güzelliği ve zengin tarihiyle kültürel değerlerin, onarımlarının yüksek maliyeti yüzünden yok olduğunu ifade ediyor. Fransızların, başlatmış oldukları projeyle Notre Dame’ın yok olmasına göz yummayacağı ise aşikâr. Hem teknolojinin sağladığı “ucuz” maliyet olanaklarıyla.</p>
<p>Fransız mimar Jean-Michel Wilmotte ise Paris&#8217;te yüksek profilli restorasyon ve yeni inşa projeleri gerçekleştiriyor. Wilmotte, Viollet-Le-Duc’un tasarladığı kulenin tıpatıp aynısının yapılmasının grotesk bir pastiş olabileceğini belirtiyor. Bu tarz durumlarda modern teknik ve teknolojinin kullanılmasını savunuyor. Ayrıca, Viollet-Le-Duc tarafından tasarlanan kulenin yeninden inşası için 21. yüzyılın mevcut araçlarının kullanılması gerektiğini ifade ediyor.</p>
<p>“Ahşap veya kurşun yerine daha hafif, daha sanayileşmiş sistemler önermeyi tercih ederim” diyen Wilmotte, tavanda titanyum kullanılması gerektiğinin altını çizerek “kurşunsuz ve üç kat daha hafif bir malzemeyle benzer bir görünüm” öneriyor.</p>
<p>Notre-Dame’ın yeniden inşası için bir kolaylık daha mevcut. Bundan yaklaşık dört yıl önce, sanat tarihçisi Andrew Tallon, Notre Dame Katedrali&#8217;ni dijital olarak haritalandırmak için lazer kullanmıştı. Onun çalışmaları da tarihi katedrali kurtarmaya yardım edebilir.</p>
<p>18 Kasım 2018’de vefat eden Tallon, lazer tarayıcıların Gotik mimarisinin yapısını yeniden inşa etmek için kullanılabileceğini ilk fark eden kişi değildi. Fakat Ortaçağ mimarisi üzerine çalışan mimarları ikna etmek için eski yöntemler gibi hataya yer bırakmayan bu taramaları ilk o kullanmıştı.</p>
<p><strong>Video oyunu için katedralin tüm detayları kayıt altına alınmıştı </strong></p>
<p>Notre-Dame için bir başka teknoloji kullanımı desteği ise detaylı 3D modellemelerinin kullanıldığı bir bilgisayar oyunu firmasından geldi. 2014 yılında piyasaya sürülen Assassin&#8217;s Creed Unity oyununun tasarımcısı Caroline Mousse, oyunda mümkün olduğunca doğru bir mekân tasviri oluşturmak için katedralin ayrıntılarını inceleyerek iki yıl geçirmişti. Sanatçı, “Oyunda başka şeyler de yaptım, ancak zamanımın %80&#8217;i Notre Dame&#8217;da geçti” dedi. Ancak Ubisoft firmasının söz konusu modellemeleri Fransız hükümetine verip vermeyeceği konusunda henüz bir bilgi yok.</p>
<p>Kimilerine göre Macron’un beş yıl içinde tamamlanmış bir Notre Dame projesiyle ilgili cesur vizyonu aşırı hırslı gözükebilir. Macron’un bu ikonik simgeyi, 2024 yılında Paris&#8217;te gerçekleştirilecek olimpiyatlara yetiştirme hedefi, bu projeye gerekli ivmeyi sağlayabilir.</p>
<p><strong>Batuhan Sarıcan</strong> / <a href="mailto:batusarican@gmail.com">batusarican@gmail.com</a></p>
<p><strong>Kaynakça:</strong></p>
<p><a href="https://www.thelocal.fr/20190418/can-notre-dame-really-be-rebuilt-in-time-for-the-2024-paris-olympics">https://www.thelocal.fr/20190418/can-notre-dame-really-be-rebuilt-in-time-for-the-2024-paris-olympics</a></p>
<p><a href="https://www.weforum.org/agenda/2019/04/france-wants-to-rebuild-notre-dame-in-just-five-years-here-s-how-new-technology-can-help">https://www.weforum.org/agenda/2019/04/france-wants-to-rebuild-notre-dame-in-just-five-years-here-s-how-new-technology-can-help</a></p>
<p><a href="https://www.businessinsider.com/notre-dame-cathedral-assassins-creed-2019-4">https://www.businessinsider.com/notre-dame-cathedral-assassins-creed-2019-4</a></p>
<p><a href="https://news.nationalgeographic.com/2015/06/150622-andrew-tallon-notre-dame-cathedral-laser-scan-art-history-medieval-gothic/">https://news.nationalgeographic.com/2015/06/150622-andrew-tallon-notre-dame-cathedral-laser-scan-art-history-medieval-gothic/</a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/notre-dame-katedrali-5-yil-icinde-kullerinden-dogacak">Notre Dame Katedrali 5 yıl içinde küllerinden doğacak</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">13872</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Sanat için, en “kara” siyah</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/sanat-icin-en-kara-siyah</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Edip Emil Öymen]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 08 Feb 2019 09:12:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edip Emil Öymen]]></category>
		<category><![CDATA[kara]]></category>
		<category><![CDATA[mimari]]></category>
		<category><![CDATA[sanat]]></category>
		<category><![CDATA[siyah]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=12929</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bugün, nanoteknoloji sayesinde “olabilecek en siyah” da var artık. NanoSystem adlı İngiliz şirketinin (askeri amaçlı ürettiği) Vantablack adlı bu “kara” siyah, o kadar mat ki üzerine düşen ışığın yüzde 99.96’sını emiyor. Üç boyutlu bir zemine sürülünce, boyutlar kayıp. Aslında bu süper boyaya “boya” demek zor: Kaplama malzemesi demek daha uygun. Üzeri kaplanacak şeyi, üretici firmanın teknisyenleri kaplıyor. Çabuk alev alan tehlikeli bir madde. Her isteyen kullanamaz. Bu tuhaf, ama çok işe yarayacak malzeme ilk kez sivil amaçlı olarak, 2017’de Güney Kore’de yapılan olimpiyatlarda bir binada kullanıldı: Hyundai’nin ürünleri için yaptırdığı ambar/depo. Hyundai, ileri teknolojik araçlarını, yine ileri teknolojik bir dekorasyonla tanıttı. Yeni boya/kaplama, ışığı o kadar çok emiyordu ki, binanın ayrıntıları dışardan “anlaşılmıyordu”. İşte tam askeri amaçlı bir kamuflaj malzemesi. Zaten düzinelerle inovasyon, askeri/savunma amaçlı yapılmadı mı taa eski çağlardan beri? Değişen bir şey yok. Uzayın karanlığı, yeni boyada Binanın mimarı Asif Khan, Hyundai binasında neden böyle bir orijinallik yaptığını “Dikkati üzerimize çekmek için” diye açıklamıyor elbette (esas gaye, o olsa bile!), ama şöyle diyor: “Uzayın derinliklerine açılan bir pencere yaptık.”  Açıklama şiirsel (!): “Yakıt pillerimizdeki hidrojenin uzaydan kaynaklandığını temsil ediyoruz.” İki açıklamada da uzay var. Uzayın kapkaralığına yeni boya/kaplama uygun. Zaten bu kapkara boya, uzaydaki bir kara delik gibi. “Görülmüyor.” İngiliz Guardian gazetesi, “Dünyanın en karanlık binası sizi yutmaya hazır” diye yazdı. Abartma yok: Vantablack’in ışığı yansıtma oranı sadece yüzde 0.0365. Gerisi kara delik. 1,200 metrekare alanda, 10 metre yükseklikteki bina için Vantablack VBx 2 adlı bir başka model boya/kaplama da üretildi: Daha “az” kara! Olimpiyatların yapılacağı iklim koşullarına uyacak, sıfırın çok altındaki soğuğa dayanacak, inşaat sırasında güvenle kullanılacak bir başka model. Boyanın kullanım hakkı olur mu? Vantablack ilk kez üretildiğinde, ünü dünyayı tutmuş plastik sanatçı, Hint asıllı İngiliz  Anish Kapoor, “Bunu sadece ben kullanayım” diyerek kullanım haklarını satın aldı. Açıklaması, sanat dünyasında alay ve itirazla karşılandı. Bunların başında gelen İngiliz sanatçı Stuart Semple, aynı teknolojiyle “en ultra floresan pembe” boyayı icat etti. Ayrıca Black 2.0 adını verdiği bir kapkara/simsiyah pigment daha yaptı. Ve şimdi Bay Stuart, Black 3.0 adlı daha da “kapkara” siyah olacağını iddia ettiği yepyeni bir boya daha yapmaya hazırlanıyor. Kickstarter kitle fonlama sitesinde projesine destekçi aradı: Destekçi sayısı 4 bini buldu. (Siz bunu okurken aşmıştır da).  Bir tür kan davası gibi Bay Stuart’ın Black 3.0 projesi, sanatçı Anish Kapoor’la “kapışmasının” uzantısı aslında. Çünkü, Kickstarter’da destekçi olmak için dahi şu koşullar gerekiyor: Anish Kapoor “olmayacaksınız.” Onunla bir bağlantınız, iş/sanat ilişkiniz olmadığını doğrulayacaksınız. Anish’i desteklemediğinizi, ona yardım etmediğinizi, işbirliği yapmadığınızı da&#8230; Çünkü bu yeni boya/malzeme, Anish’in eline geçmeyecektir. Yeni “en kara” siyahın 150 mililitresi, Mayıs 2019’da itibaren 33 dolara satılmaya başlanacak. Böylece, Anish’in “kara” siyahından daha “kara” Black 3.0 markasını herkes, hem de ucuza alabilecek. Rekabetin, inovasyona yol açışına sanatsal ve kimyasal bir örnek bu&#8230; Sanat, meğerse çukurmuş Bu arada, Anish Kapoor’un geçen yıl Porto/Portekiz’de sergilenen, siyah daireden oluşan bir konumlandırması, kazaya yol açmıştı. Dairenin, üç boyutlu olduğunu fark etmeyen bir ziyaretçi, üzerine yürüyünce içine düştü: 2,5 metre aşağıya. Eserin adı da zaten “Cennetle Cehennem Arası Araf’a İniş (Descent into Limbo) idi. Araf’a inen sanatsever ziyaretçiye geçirdiği şok dışında bir şey olmamış. Ama sergi yetkilileri, Kapoor’un “kara deliğini” kaldırdılar&#8230; Bu eserini 1992’de yapan sanatçının, Vantablack’le daha ne tür post-modern şakalar yapabileceğini kestirmek zor değil. Boyasına patent alan ressam Ve, mat boya – sanat ilişkisine dair başka bir öykü ise Fransız ressam Yves Klein’la ilgili. Mavi tutkunu ressam öyle bir mavi arıyordu ki daha önce “öyle” bir mavi olmamış olsun. Bu iş için Paris’te ressamlara kuşaklar boyu malzeme ve boya satmış Adam Montparnasse şirketiyle işbirliği yaptı. Adam’a nasıl bir mavi istediğini anlattı. Onun yarattığı “yeni” mavinin patentini Klein, 1960’da kendi adına aldı. Bu “çok” mat mavi, International Klein Blue oldu. Sanatçının, 34 yaşında, 1962 Cannes Film Festivali töreninde kalp kriziyle biten kısacık yaşamından kalan bu mavili eserleri, göz kamaştıran, “bakılamayacak kadar” mat, şahane, başka bir dünyadan gibi bir mavidir&#8230; Geçen yıl Klein’ın doğumunun 90’ıncı yıldönümünde, Fransa’nın güneyinde Le Muy’da (Cannes’a 50 km) açılan serginin girişinde 200 metrekare alan, Klein’ın anısına onun “masmavisi” ile boyandı. Edip Emil Öymen</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/sanat-icin-en-kara-siyah">Sanat için, en “kara” siyah</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bugün, nanoteknoloji sayesinde “olabilecek en siyah” da var artık. NanoSystem adlı İngiliz şirketinin (askeri amaçlı ürettiği) Vantablack adlı bu “kara” siyah, o kadar mat ki üzerine düşen ışığın yüzde 99.96’sını emiyor. Üç boyutlu bir zemine sürülünce, boyutlar kayıp. Aslında bu süper boyaya “boya” demek zor: Kaplama malzemesi demek daha uygun. Üzeri kaplanacak şeyi, üretici firmanın teknisyenleri kaplıyor. Çabuk alev alan tehlikeli bir madde. Her isteyen kullanamaz.</p>
<p>Bu tuhaf, ama çok işe yarayacak malzeme ilk kez sivil amaçlı olarak, 2017’de Güney Kore’de yapılan olimpiyatlarda bir binada kullanıldı: Hyundai’nin ürünleri için yaptırdığı ambar/depo. Hyundai, ileri teknolojik araçlarını, yine ileri teknolojik bir dekorasyonla tanıttı. Yeni boya/kaplama, ışığı o kadar çok emiyordu ki, binanın ayrıntıları dışardan “anlaşılmıyordu”. İşte tam askeri amaçlı bir kamuflaj malzemesi. Zaten düzinelerle inovasyon, askeri/savunma amaçlı yapılmadı mı taa eski çağlardan beri? Değişen bir şey yok.</p>
<p><strong>Uzayın karanlığı, yeni boyada</strong></p>
<p>Binanın mimarı Asif Khan, Hyundai binasında neden böyle bir orijinallik yaptığını “Dikkati üzerimize çekmek için” diye açıklamıyor elbette (esas gaye, o olsa bile!), ama şöyle diyor: “Uzayın derinliklerine açılan bir pencere yaptık.”  Açıklama şiirsel (!): “Yakıt pillerimizdeki hidrojenin uzaydan kaynaklandığını temsil ediyoruz.” İki açıklamada da uzay var. Uzayın kapkaralığına yeni boya/kaplama uygun. Zaten bu kapkara boya, uzaydaki bir kara delik gibi. “Görülmüyor.” İngiliz Guardian gazetesi, “Dünyanın en karanlık binası sizi yutmaya hazır” diye yazdı. Abartma yok: Vantablack’in ışığı yansıtma oranı sadece yüzde 0.0365. Gerisi kara delik.</p>
<p>1,200 metrekare alanda, 10 metre yükseklikteki bina için Vantablack VBx 2 adlı bir başka model boya/kaplama da üretildi: Daha “az” kara! Olimpiyatların yapılacağı iklim koşullarına uyacak, sıfırın çok altındaki soğuğa dayanacak, inşaat sırasında güvenle kullanılacak bir başka model.</p>
<p><strong>Boyanın kullanım hakkı olur mu?</strong></p>
<p>Vantablack ilk kez üretildiğinde, ünü dünyayı tutmuş plastik sanatçı, Hint asıllı İngiliz  Anish Kapoor, “Bunu sadece ben kullanayım” diyerek kullanım haklarını satın aldı. Açıklaması, sanat dünyasında alay ve itirazla karşılandı. Bunların başında gelen İngiliz sanatçı Stuart Semple, aynı teknolojiyle “en ultra floresan pembe” boyayı icat etti. Ayrıca Black 2.0 adını verdiği bir kapkara/simsiyah pigment daha yaptı.</p>
<p>Ve şimdi Bay Stuart, Black 3.0 adlı daha da “kapkara” siyah olacağını iddia ettiği yepyeni bir boya daha yapmaya hazırlanıyor. Kickstarter kitle fonlama sitesinde projesine destekçi aradı: Destekçi sayısı 4 bini buldu. (Siz bunu okurken aşmıştır da).<strong> </strong></p>
<p><strong>Bir tür kan davası gibi</strong></p>
<p>Bay Stuart’ın Black 3.0 projesi, sanatçı Anish Kapoor’la “kapışmasının” uzantısı aslında. Çünkü, Kickstarter’da destekçi olmak için dahi şu koşullar gerekiyor: Anish Kapoor “olmayacaksınız.” Onunla bir bağlantınız, iş/sanat ilişkiniz olmadığını doğrulayacaksınız. Anish’i desteklemediğinizi, ona yardım etmediğinizi, işbirliği yapmadığınızı da&#8230; Çünkü bu yeni boya/malzeme, Anish’in eline geçmeyecektir.</p>
<p>Yeni “en kara” siyahın 150 mililitresi, Mayıs 2019’da itibaren 33 dolara satılmaya başlanacak. Böylece, Anish’in “kara” siyahından daha “kara” Black 3.0 markasını herkes, hem de ucuza alabilecek. Rekabetin, inovasyona yol açışına sanatsal ve kimyasal bir örnek bu&#8230;</p>
<p><strong>Sanat, meğerse çukurmuş</strong></p>
<p>Bu arada, Anish Kapoor’un geçen yıl Porto/Portekiz’de sergilenen, siyah daireden oluşan bir konumlandırması, kazaya yol açmıştı. Dairenin, üç boyutlu olduğunu fark etmeyen bir ziyaretçi, üzerine yürüyünce içine düştü: 2,5 metre aşağıya. Eserin adı da zaten “Cennetle Cehennem Arası Araf’a İniş (Descent into Limbo) idi. Araf’a inen sanatsever ziyaretçiye geçirdiği şok dışında bir şey olmamış. Ama sergi yetkilileri, Kapoor’un “kara deliğini” kaldırdılar&#8230; Bu eserini 1992’de yapan sanatçının, Vantablack’le daha ne tür post-modern şakalar yapabileceğini kestirmek zor değil.</p>
<p><strong>Boyasına patent alan ressam</strong></p>
<p>Ve, mat boya – sanat ilişkisine dair başka bir öykü ise Fransız ressam Yves Klein’la ilgili. Mavi tutkunu ressam öyle bir mavi arıyordu ki daha önce “öyle” bir mavi olmamış olsun. Bu iş için Paris’te ressamlara kuşaklar boyu malzeme ve boya satmış Adam Montparnasse şirketiyle işbirliği yaptı. Adam’a nasıl bir mavi istediğini anlattı. Onun yarattığı “yeni” mavinin patentini Klein, 1960’da kendi adına aldı. Bu “çok” mat mavi, International Klein Blue oldu. Sanatçının, 34 yaşında, 1962 Cannes Film Festivali töreninde kalp kriziyle biten kısacık yaşamından kalan bu mavili eserleri, göz kamaştıran, “bakılamayacak kadar” mat, şahane, başka bir dünyadan gibi bir mavidir&#8230; Geçen yıl Klein’ın doğumunun 90’ıncı yıldönümünde, Fransa’nın güneyinde Le Muy’da (Cannes’a 50 km) açılan serginin girişinde 200 metrekare alan, Klein’ın anısına onun “masmavisi” ile boyandı.</p>
<p><strong>Edip Emil Öymen</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/sanat-icin-en-kara-siyah">Sanat için, en “kara” siyah</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">12929</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Kuban’a İstanbul yazısı için teşekkür</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/kubana-istanbul-yazisi-icin-tesekkur</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Bozkurt Güvenç]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Dec 2018 10:08:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bozkurt Güvenç]]></category>
		<category><![CDATA[bozkurt güvenç]]></category>
		<category><![CDATA[doğan kuban]]></category>
		<category><![CDATA[göç]]></category>
		<category><![CDATA[imar]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[kent]]></category>
		<category><![CDATA[kırsal]]></category>
		<category><![CDATA[mimari]]></category>
		<category><![CDATA[nüfus]]></category>
		<category><![CDATA[politika]]></category>
		<category><![CDATA[tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=12403</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sevgili Doğan, HBT’deki İstanbul yazın tek kelimeyle tarihi bir olay. Eline diline, birikimine sağlık…Uzun bir öykünün bir sayfalık dehşet veren özeti. Zaten kitabını önceden yazdığın için bu kadar yoğun, çarpıcı olmuş. Canı gönülden kutlarım, kardeşim. İyi ki varsın ve yazıyorsun! Çekinmeden, dolanmadan. Mimarlık tarihi değil, şehir sosyolojisi ya da sosyal-kültürel antropolojisi. Bilim ve Türkiye adına teşekkürler. Bir solukta okurken aklımdan geçenlerden birkaçı. DPT Sosyal Planlama Dairesi kurulduğunda, başına getirilen ve daha sonra bir BM görevlisi olarak öldürülen yeni yetme meslektaşımız şöyle akıl yürütüyordu: “Madem ki gelişmiş ülkelerde kent nüfusu, kır nüfusundan daha fazla, Türkiye’de kente göçü sınırlamak yerine serbest bırakmalı hatta özendirmeliyiz (ki çağdaşlığı yakalayalım).” Ülkemize ilk kez gelen Japon sanatçı, Kağıthane’den Çamlıca’ya, Adalardan Modaya, Nişantaşı’ndan Kapalı Çarşıya, elinde kamerayla İstanbul’u bir hafta boyunca gezip gördükten sonra, Topkapı Sarayı’ndaki Konyalı’da bir veda yemeğinde, Galata Kulesinden Boğaz Köprüsüne ve Kadıköy’e uzun uzun baktı ve İstanbul’u kısaca tanımladı: Muhteşem bir Kaos (kargaşa)! Ülkesine döndükten sonra bana tek bir “Çiçek Pazarı” izlenimini gönderdi. Hep sorup duruyoruz bugünkü iktidar ne yapmak istiyor. Tarihi İstanbul’a Anadolu yakasında ikinci, Rumeli yakasında üçüncü bir İstanbul eklemeye kararlı politikanın amacı, gelişmeyi engellemek değil, ülkeyi yıkmaktır. Çünkü, ancak o yıkıntıyı yönetebileceğini biliyor. O biliyor da ya biz? O amacı destekleyen yurttaşlarımızı yıllardır uyarıp uyandıramadık. Yaşadığım derin acının ezikliğini paylaşmak istedim. Bozkurt Güvenç *Aramızdan ayrılan Bozkurt Güvenç&#8216;in anısına saygıyla.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/kubana-istanbul-yazisi-icin-tesekkur">Kuban’a İstanbul yazısı için teşekkür</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sevgili Doğan,</p>
<p>HBT’deki <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/dogan-kuban-istanbul-ulkeyi-cokertecek-kalkinmaya-engel-noktaya-ulasti"><strong>İstanbul</strong> yazın </a>tek kelimeyle tarihi bir olay. Eline diline, birikimine sağlık…Uzun bir öykünün bir sayfalık dehşet veren özeti. Zaten kitabını önceden yazdığın için bu kadar yoğun, çarpıcı olmuş. Canı gönülden kutlarım, kardeşim. İyi ki varsın ve yazıyorsun! Çekinmeden, dolanmadan. Mimarlık tarihi değil, şehir sosyolojisi ya da sosyal-kültürel antropolojisi. Bilim ve Türkiye adına teşekkürler.</p>
<p>Bir solukta okurken aklımdan geçenlerden birkaçı. DPT Sosyal Planlama Dairesi kurulduğunda, başına getirilen ve daha sonra bir BM görevlisi olarak öldürülen yeni yetme meslektaşımız şöyle akıl yürütüyordu: <em>“Madem ki gelişmiş ülkelerde kent nüfusu, kır nüfusundan daha fazla, <strong>Türkiye’de</strong> <strong>kente göçü sınırlamak yerine serbest bırakmalı hatta özendirmeliyiz </strong>(ki çağdaşlığı yakalayalım).”</em></p>
<p>Ülkemize ilk kez gelen Japon sanatçı, Kağıthane’den Çamlıca’ya, Adalardan Modaya, Nişantaşı’ndan Kapalı Çarşıya, elinde kamerayla İstanbul’u bir hafta boyunca gezip gördükten sonra, Topkapı Sarayı’ndaki Konyalı’da bir veda yemeğinde, Galata Kulesinden Boğaz Köprüsüne ve Kadıköy’e uzun uzun baktı ve İstanbul’u kısaca tanımladı: <strong>Muhteşem bir Kaos </strong>(kargaşa)!</p>
<p>Ülkesine döndükten sonra bana tek bir “Çiçek Pazarı” izlenimini gönderdi.</p>
<p>Hep sorup duruyoruz bugünkü iktidar ne yapmak istiyor. Tarihi İstanbul’a Anadolu yakasında ikinci, Rumeli yakasında üçüncü bir İstanbul eklemeye kararlı politikanın amacı, gelişmeyi engellemek değil, ülkeyi yıkmaktır. Çünkü, ancak o yıkıntıyı yönetebileceğini biliyor. O biliyor da ya biz? O amacı destekleyen yurttaşlarımızı yıllardır uyarıp uyandıramadık. Yaşadığım derin acının ezikliğini paylaşmak istedim.</p>
<p><strong>Bozkurt Güvenç</strong></p>
<p><em>*Aramızdan ayrılan <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/yazarimiz-bozkurt-guvenci-kaybettik">Bozkurt Güvenç</a>&#8216;in anısına saygıyla.</em></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/kubana-istanbul-yazisi-icin-tesekkur">Kuban’a İstanbul yazısı için teşekkür</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">12403</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Her eğitime deva: Minecraft, oyun ötesi</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/her-egitime-deva-minecraft-oyun-otesi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Edip Emil Öymen]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Jul 2017 09:48:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edip Emil Öymen]]></category>
		<category><![CDATA[algoritma]]></category>
		<category><![CDATA[Alien Game]]></category>
		<category><![CDATA[bahçeşehir koleji]]></category>
		<category><![CDATA[Block by Block]]></category>
		<category><![CDATA[bluetooth]]></category>
		<category><![CDATA[Cerego]]></category>
		<category><![CDATA[coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[HABİTAT]]></category>
		<category><![CDATA[kodlama]]></category>
		<category><![CDATA[lego]]></category>
		<category><![CDATA[Markus Persson]]></category>
		<category><![CDATA[matematik]]></category>
		<category><![CDATA[Microsoft]]></category>
		<category><![CDATA[mimari]]></category>
		<category><![CDATA[minecarft]]></category>
		<category><![CDATA[Mojong]]></category>
		<category><![CDATA[müzik]]></category>
		<category><![CDATA[NYU]]></category>
		<category><![CDATA[oyunla öğretme]]></category>
		<category><![CDATA[tarih]]></category>
		<category><![CDATA[video oyun]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=7141</guid>

					<description><![CDATA[<p>Minecraft, bir video oyunu. Ama rengarenk görselleri yok. Müthiş hızlı kahramanları yok. Bir öyküsü bile yok. Öyküyü, oynayıcı kendisi pixel pixel (kare şeklindeki görüntünün en küçük birimi) planlamak ve yaratmak zorunda. Bir öykü kurmak için, sınırsız özgürlükle tasarlamak için mutlak kontrol, oyuncuda. Bunu lego benzeri üç boyutlu bloklarla yapacak. Bu “sıfırdan öykü yaratma” ve istediği her şeyi tasarlama özelliğiyle Minecraft, eğitim-öğretim amaçlı kullanılmaya en uygun oyun şimdilik. Hele bilgisayar kodlamayı öğretmek için: Oyuncu, blokları ve taşları dilediği kavram ve sayıda şekillendirerek, algoritmasını “inşa” edebilir. 2.5 milyar dolara oyun İsveçli Markus Persson, oyunu 2009’da kurdu, 2011’de dünyaya açtı. 100 milyonu aşan oyuncusu, Microsoft’un dikkatini çekti. 2014’te 2.5 milyar dolara Persson’dan satın aldı. Ama oyunun, onun tasarımına kadarki serüveni 50 yıl önceye dayanıyor. ABD’nin yenilikçi üniversitesi MIT tarafından 1967’de, Kaplumbağa (Turtle) adıyla, üç tekerlek üzerinde yürüyen, legodan yapılma bir mekanizma, Logo adlı yazılımı “oyunla” öğretmek amacıyla geliştirilmişti. Aradan geçen 50 yılda bu iş çok daha ince ayarlandı elbette. Şimdi, çocukların tablet/ceptel üzerinden Bluetooth’la “programladığı” benzerleri var. Ayrıca, fiziki ortamdan ekrana taşındı: Minecraft yazılımının büyük babası oldu. Persson, bu konsepti daha da geliştirdi. Selçuk Şirin ve Suriyeliler Minecraft, eğitimciler tarafından, sadece kodlamayı öğretmeye değil, başka alanlarda da yaratıcı düşünceyi geliştirmede kullanılmaya uygun esnekliğe kavuşturuldu: Tarih, coğrafya, matematik, mimari, hatta müzik. Ülkemizde de bazı özel okullarda Minecraft kullanılıyor. Bu “her eğitime deva” oyunla ilgili bize en yakın gelişme ise Bahçeşehir Uluslararası (BAU) ile New York (NYU) üniversiteleri işbirliğiyle Haziran 2017’de açıklanan Umut Projesi (Project Hope) oldu: NYU uygulamalı psikoloji hocası, yurt dışındaki yüzakı bilimcilerimizden Selçuk Şirin’in zihinsel öncülüğünde, BAU ve NYU desteğiyle. Proje, Türkiye’deki Suriyeli sığınmacı çocukların Türkçe öğrenmelerini, eğitime ve yeni ortama katılmalarını sağlamayı “oyunla öğretmeyi” öngörüyordu. Şanlıurfa’dan umut doğdu Pilot il olarak, yoğun sığınmacıya ev sahipliği yapan Şanlıurfa seçildi. Bahçeşehir’in Urfa Koleji’nde 9-14 yaşlarında 147 sığınmacı çocuğa 4 hafta boyunca, toplam 40 saatte: Yönetim ve motor becerileri geliştirmek için farklı etkenler arasında ayrım yapmayı öğretirken, kısa zamanlı hafızayı ve hızlı tepkiyi ödüllendirerek yönetim becerilerini geliştirmek için tasarlanan “Alien Game” oynatıldı. 200’den fazla Türkçe kelime tanıtmak amacıyla NYU ve City University NY tarafından geliştirilen “Cerego” oynatıldı. Kodlamayı en temel ilkeleriyle oyun gibi öğreten “Code.org” vasıtasıyla iki bin satıra yakın kod öğretildi. Çocukların, hayallerindeki evi, mahalleyi, okulu oluşturması (psikolojik rehabilitasyon) için “Minecraft” oynatıldı. Uygulamalı psikoloji deneyi formatındaki bu çalışmada hedef, çocuklardaki umutsuzluk ve kaybolmuşluk duygusunu azaltmaya çalışmaktı. Araştırmacılar, projeden önce ve sonra çocukların duygularını ölçerek uygulamanın, umutsuzluk hissini epey azalttığını ortaya koydu. Çalışma, hedefine vardı. Sığınmacıların rehabilitasyonu için “oyunla öğretmenin” pratikliğini ve yararını da gösterdi. BM Habitat’la Kosova Birleşmiş Milletler İnsan Yerleşimleri Programı (HABİTAT) ile Minecraft oyununun tasarımcısı Mojong şirketinin ortak bir vakfı da var: Block by Block. Bu, yeni ekonominin, nasıl yeni çalışma modellerine fırsat sağladığına mükemmel bir örnek. Gençler, bir şehre dair planlamada Minecraft’tan yararlanarak neyin nasıl yapılabileceğini ekranda üç boyutlu olarak çözebiliyor. Örneğin, Kosova/Priştine’de işlevsiz kalan pazar yerine yeni işlev kazandırılması projesi bu yöntemle yapıldı. Nairobi’de dünyanın “en büyük” gecekondu mahallesi Kibera’da 2012’de başlattıkları projeler Hanoi, Filistin, Haiti, Mumbai, Rwanda, Kenya, Etiyopya’da çözümler üretti. Yeni 650 proje daha sırada. Edip Emil Öymen *Bu yazı 07.07.2017 tarihli Dünya gazetesinde yayınlandı</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/her-egitime-deva-minecraft-oyun-otesi">Her eğitime deva: Minecraft, oyun ötesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Minecraft, bir video oyunu. Ama rengarenk görselleri yok. Müthiş hızlı kahramanları yok. Bir öyküsü bile yok. Öyküyü, oynayıcı kendisi pixel pixel (kare şeklindeki görüntünün en küçük birimi) planlamak ve yaratmak zorunda. Bir öykü kurmak için, sınırsız özgürlükle tasarlamak için mutlak kontrol, oyuncuda. Bunu lego benzeri üç boyutlu bloklarla yapacak. Bu “sıfırdan öykü yaratma” ve istediği her şeyi tasarlama özelliğiyle Minecraft, eğitim-öğretim amaçlı kullanılmaya en uygun oyun şimdilik. Hele bilgisayar kodlamayı öğretmek için: Oyuncu, blokları ve taşları dilediği kavram ve sayıda şekillendirerek, algoritmasını “inşa” edebilir.</p>
<p><strong>2.5 milyar dolara oyun</strong></p>
<p>İsveçli Markus Persson, oyunu 2009’da kurdu, 2011’de dünyaya açtı. 100 milyonu aşan oyuncusu, Microsoft’un dikkatini çekti. 2014’te 2.5 milyar dolara Persson’dan satın aldı.</p>
<p>Ama oyunun, onun tasarımına kadarki serüveni 50 yıl önceye dayanıyor. ABD’nin yenilikçi üniversitesi MIT tarafından 1967’de, Kaplumbağa (Turtle) adıyla, üç tekerlek üzerinde yürüyen, legodan yapılma bir mekanizma, Logo adlı yazılımı “oyunla” öğretmek amacıyla geliştirilmişti. Aradan geçen 50 yılda bu iş çok daha ince ayarlandı elbette. Şimdi, çocukların tablet/ceptel üzerinden Bluetooth’la “programladığı” benzerleri var. Ayrıca, fiziki ortamdan ekrana taşındı: Minecraft yazılımının büyük babası oldu. Persson, bu konsepti daha da geliştirdi.</p>
<p><strong>Selçuk Şirin ve Suriyeliler </strong></p>
<p>Minecraft, eğitimciler tarafından, sadece kodlamayı öğretmeye değil, başka alanlarda da yaratıcı düşünceyi geliştirmede kullanılmaya uygun esnekliğe kavuşturuldu: Tarih, coğrafya, matematik, mimari, hatta müzik. Ülkemizde de bazı özel okullarda Minecraft kullanılıyor.</p>
<p>Bu “her eğitime deva” oyunla ilgili bize en yakın gelişme ise Bahçeşehir Uluslararası (BAU) ile New York (NYU) üniversiteleri işbirliğiyle Haziran 2017’de açıklanan Umut Projesi (Project Hope) oldu: NYU uygulamalı psikoloji hocası, yurt dışındaki yüzakı bilimcilerimizden Selçuk Şirin’in zihinsel öncülüğünde, BAU ve NYU desteğiyle. Proje, Türkiye’deki Suriyeli sığınmacı çocukların Türkçe öğrenmelerini, eğitime ve yeni ortama katılmalarını sağlamayı “oyunla öğretmeyi” öngörüyordu.</p>
<p><strong>Şanlıurfa’dan umut doğdu </strong></p>
<p>Pilot il olarak, yoğun sığınmacıya ev sahipliği yapan Şanlıurfa seçildi. Bahçeşehir’in Urfa Koleji’nde 9-14 yaşlarında 147 sığınmacı çocuğa 4 hafta boyunca, toplam 40 saatte: Yönetim ve motor becerileri geliştirmek için farklı etkenler arasında ayrım yapmayı öğretirken, kısa zamanlı hafızayı ve hızlı tepkiyi ödüllendirerek yönetim becerilerini geliştirmek için tasarlanan “Alien Game” oynatıldı. 200’den fazla Türkçe kelime tanıtmak amacıyla NYU ve City University NY tarafından geliştirilen “Cerego” oynatıldı. Kodlamayı en temel ilkeleriyle oyun gibi öğreten “Code.org” vasıtasıyla iki bin satıra yakın kod öğretildi. Çocukların, hayallerindeki evi, mahalleyi, okulu oluşturması (psikolojik rehabilitasyon) için “Minecraft” oynatıldı. Uygulamalı psikoloji deneyi formatındaki bu çalışmada hedef, çocuklardaki umutsuzluk ve kaybolmuşluk duygusunu azaltmaya çalışmaktı. Araştırmacılar, projeden önce ve sonra çocukların duygularını ölçerek uygulamanın, umutsuzluk hissini epey azalttığını ortaya koydu. Çalışma, hedefine vardı. Sığınmacıların rehabilitasyonu için “oyunla öğretmenin” pratikliğini ve yararını da gösterdi.</p>
<p><strong>BM Habitat’la Kosova</strong></p>
<p>Birleşmiş Milletler İnsan Yerleşimleri Programı (HABİTAT) ile Minecraft oyununun tasarımcısı Mojong şirketinin ortak bir vakfı da var: Block by Block. Bu, yeni ekonominin, nasıl yeni çalışma modellerine fırsat sağladığına mükemmel bir örnek. Gençler, bir şehre dair planlamada Minecraft’tan yararlanarak neyin nasıl yapılabileceğini ekranda üç boyutlu olarak çözebiliyor. Örneğin, Kosova/Priştine’de işlevsiz kalan pazar yerine yeni işlev kazandırılması projesi bu yöntemle yapıldı. Nairobi’de dünyanın “en büyük” gecekondu mahallesi Kibera’da 2012’de başlattıkları projeler Hanoi, Filistin, Haiti, Mumbai, Rwanda, Kenya, Etiyopya’da çözümler üretti. Yeni 650 proje daha sırada.</p>
<p><strong>Edip Emil Öymen</strong></p>
<p><strong>*Bu yazı 07.07.2017 tarihli Dünya gazetesinde yayınlandı</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/her-egitime-deva-minecraft-oyun-otesi">Her eğitime deva: Minecraft, oyun ötesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">7141</post-id>	</item>
		<item>
		<title>‘Gönder’ tuşu&#8230; Öncesi ve sonrası</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/gonder-tusu-oncesi-sonrasi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 12 Apr 2017 11:37:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[antropoloji]]></category>
		<category><![CDATA[arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[astronomi]]></category>
		<category><![CDATA[beslenme]]></category>
		<category><![CDATA[beyin araştırmaları]]></category>
		<category><![CDATA[bilim insanı]]></category>
		<category><![CDATA[birinci yaş]]></category>
		<category><![CDATA[biyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[CBT]]></category>
		<category><![CDATA[çevre]]></category>
		<category><![CDATA[dergi]]></category>
		<category><![CDATA[dijital kültür]]></category>
		<category><![CDATA[doğan kuban]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[enerji]]></category>
		<category><![CDATA[evrim]]></category>
		<category><![CDATA[fizik]]></category>
		<category><![CDATA[gönder]]></category>
		<category><![CDATA[güncel tıp]]></category>
		<category><![CDATA[hayal kurmak]]></category>
		<category><![CDATA[HBT]]></category>
		<category><![CDATA[iklim]]></category>
		<category><![CDATA[köşegen]]></category>
		<category><![CDATA[mimari]]></category>
		<category><![CDATA[ofis]]></category>
		<category><![CDATA[önce]]></category>
		<category><![CDATA[psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[sonra]]></category>
		<category><![CDATA[yenilenebilir enerji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=6082</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dergimizin, 40 metrekarelik küçücük ofiste hazırlanan sayfalarını basıma yollamak için 54 kez “gönder” tuşuna bastık. Bu yazı o 54 “gönder” tuşunun kısa bir öyküsü&#8230; Her seferinde aynı heyecan, aynı coşku ve keyifle&#8230; Sizlerden aldığımız güç ve destekle. Bu yüzden gururla iyi ki doğdun Herkese Bilim Teknoloji diyebiliyoruz. Hani denir ya&#8230; Göz açıp kapayıncaya kadar&#8230; Biz de bir baktık 1. yılımızı dolduruvermişiz. 2016 yılı 1 Nisan’da Herkese Bilim Teknoloji dergimizin ilk sayısına “Mükemmel bir dergi yapmak zordur, hatta imkânsızdır da&#8230; Ama iyi ve okunurluğu yüksek bir dergi yapmaya çalışmak&#8230; En doğrusu bu olsa gerek. Sürekli öyle bir çaba içinde olduğumuzu ve olacağımızı söyleyebiliriz. Söz!” diye başlamıştık. Sözümüzü tutmaya çalıştık&#8230; Dergimizin hazırlandığı 40 metrekarelik küçücük ofiste haftanın en yoğun günü hep pazartesileri olur. Çünkü her Pazartesi akşamı dergi  basım için matbaaya gönderilir. Kapak tasarımında seçenekler üzerinden bir kez daha geçilmesi, eksik makalelerin tamamlanması, düzeltiler, yeni bir haberin sayfalara girecek olması ya da kimi zaman bir yeni gelişme üzerine dergi kapağının tamamen değişmesi&#8230; Koşuşturma, iş hanının kepenkleri indirmesine dakikalar kala görsel yönetmenimiz Tüles Hasdemir’in sayfaları baskının yapılacağı matbaaya yolladığı “gönder” tuşuna basmasıyla önce bir rahatlama duygusuna bırakır ama hemen akabinde yerini “acaba baskı nasıl olacak, renklerde sorun yaşanacak mı” soruları alır. Nefes almadan Salı sabahı bir sonraki derginin hazırlığına başlarız. Reyhan Oksay, elinde yabancı yayınlardan seçtiği yeni yazılar ile dalar içeri heyecanla… Rita ve Nilgün çoktan yazılarını çevirilerini yollamışlardır bile. Orhan Bursalı akademisyenlerden gelen makaleleri okuyup düzenleyip gönderir&#8230; Yeni sayının içerik toplantısını ve sayfa planlamasını yaparız birlikte. Öğle saatlerinde Ayhan içinde basılmış dergiden birkaç paketin olduğu lacivert bavulu ile girer içeri. Ayhan Pazartesi gecesi dağıtım şirketine gidip, etiketleri alan ve onlarla matbaaya geçen basım sırasında nezaret eden arkadaşımız. Geceyi uykusuz geçiren Ayhan uyumak için evine dönerken Ali gelir. Basılı abonelerimizin eline derginin Cuma gününe kadar geçmesi için hummalı bir çalışmaya girişirler Fulya ile birlikte. Dergiler şeffaf poşetlere konur, adres etiketleri yapıştırılır ve Ali PTT’ye yetiştirir. Cemre haberleri hazırlamaya girişir. Mercan sosyal medyada paylaşımları yapar. Ve bu rutin hep tekrarlanır&#8230; İki “gönder” tuşu arasındaki bir hafta işte böyle geçiyor. Bu şekilde 54 haftayı geride bıraktık bile. Bilim, sonsuz bir dünya. Ve de evrensel. İçine daldığımız her bir konu yeni kapıları da beraberinde açıyor, yeni soruları da beraberinde getiriyor. Buna bir de ülkemizin ancak bilimsel ve teknolojik üretim sistemi ile kalkınabileceği, ancak bu temelde özgür düşüncenin inşa edilebileceği gerçeğini katalım. İşte dergimizin her sayısını bu çerçevede hazırlamaya çalıştık. Hazırlarken biz de öğrendik. Öğrendikçe keyif aldık&#8230; 1 Nisan 2016’da ilk sayımızın hazırlıkları sürerken Türkiye peş peşe bombalı intihar saldırıları ile boğuşuyordu. Bu yüzden kapağımızı “Sıradan bir insan terör eylemcisine nasıl dönüşür?” sorusunun yanıtına ayırmış; bilim insanlarının bu konudaki araştırmalarına yer vermiştik. Amacımız içinde bulunduğumuz gündeme bir de bilimin çerçevesinden bakabilmekti. Benzer bakış açısını hep korumaya çalıştık. İlk sentetik bakterinin üretilmesi ile yapay yaşama geçişin ilk basamağına çıkıldığından tutun, 4. Sanayi Devrimi’ne ve robotların yakın gelecekte hayatımızdaki rollerine, siber suçlardan, bakterilerin direnç kazanmasına kadar&#8230; Antropoloji, arkeoloji, astronomi, beslenme, beyin araştırmaları, biyoloji, eğitim, çevre ve iklim, enerji ve illa ki yenilenebilir enerji, fizik, evrim tabii ki, psikoloji, mimari ve diğerleri&#8230; Biliyorsunuz, Herkese Bilim Teknoloji, Cumhuriyet’in 30 yıllık dergisi Cumhuriyet Bilim Teknoloji’yi kapatma kararının ardından doğdu. Siz okurlarımızdan aldığımız destekle yola çıktı ekip; geçen bir yıl boyunca yazar kadromuz genişledi; ayrıca yeni çalışanlar katıldı aramıza. İki çınarımız her hafta hiç sektirmeden bizimle oldular: Doğan Kuban kültür ve bilim üzerine her hafta yazıları ile yeni ufuklar açarken, Bozkurt Güvenç Köşegen’den seslendi bizlere. Ali Akurgal ve Müfit Akyos dönüşmeli olarak yazıları ile bilim ve sanayi ilişkisine, inovasyona değindiler. Bayram Ali Eşiyok ekonomi politikaları ve kalkınma konularında ışık tuttu. Mustafa Çetiner’in Güncel Tıp’ı sağlığın gizemli dehlizlerini aralarken, Tanol Türkoğlu Dijital Kültür ile seslendi&#8230; Adı üzerinde: Herkese Bilim Teknoloji… Yeni seslere, yeni yazarlara, akademik dünyanın yazılarına,  yeni katkılara kapımız hep açık oldu: Tevfik Uyar ve Can Gürses… Ve tabii Hande Özdinler… Tabii Serdar Kıykıoğlu, Erdal Musoğlu, Türker Kılıç&#8230; İddialıyız: Daha iyi görebilmek için estetik isteyen adamın öyküsünü başka yerde bulamazsınız. Tıpkı uzak değil yakın bir gelecekte sofranıza gelmesi muhtemel 7 böceğin neler olduğunu da&#8230; Başarılı bilim insanlarımız daima dergimizin objektifinde oldu. Aziz Sancar yolu ilk açandı belki ama Koç Vakfı Bilim Ödülü’nü kazanan Kamil Uğurbil’i gururla kapağımıza taşıdık. Tıpkı genç bilim kadını Canan Dağdeviren gibi… Sıklıkla dile getirdiğimiz bir söz var: “Biz geleceği kuruyoruz”. Çünkü HBT dünyada ve ülkemizde yaşanan siyasi karmaşaların, krizlerin, korkuların dışında bir dünyanın varlığını hepimize hatırlatıyor. Bilimsel bilgi, eleştirel düşünce temelinde bir bilgi deposu gibi. Ve yine sıklıkla gelecek vurgusu yapıyoruz dergide: “Geleceğin iyi bir lideri nasıl olmalıdır?”dan tutun, DNA’nın bilgi ve verilemizi saklayabileceğimiz önemli bir biyolojik bellek kutusu olması gibi&#8230; Bu yüzden eğitim ve eğitim politikaları bu derginin temel konularından biri. “Çocuklara felsefe yapmayı öğreten psikoloji, mutlu çocuklar yetiştirmenin 10 bilimsel yolu, PISA sonuçlarının değerlendirmeleri, geleceğin meslekleri, 21. yüzyıla uygun eğitim nasıl olmalı” gibi başlıklar ilk anda aklıma gelenler. 1 yılda 54 kez gönder tuşuna bastık. Her seferinde aynı heyecan, aynı coşku ve keyifle&#8230; Sizlerden aldığımız güç ve destekle. Bu yüzden gururla iyi ki doğdun Herkese Bilim Teknoloji diyebiliyoruz. Nice mutlu yıllara&#8230; Hayal kurun! Düşünün, 92 yaşında bir adam. Önce 2500 kişinin katıldığı “Hayal Et” temalı TEDx zirvesine gidiyor ve yaşları 22 ila 35 arasında değişen gençlere 45 dakika boyunca konferans veriyor. Sonra oradan çıkıyor İki Bilge Konferansı’na katılıyor. Bu kez oradaki yaş ortalaması 50 ve üstü bir topluluğa konuşuyor. Sonsuz enerjiye sahip bir çınardan, Doğan Kuban hocadan bahsediyorum. Bozkurt Güvenç rahatsızlığı nedeniyle bu kez İki Bilge söyleşilerine katılamadığı için Doğan hoca konuştu; Orhan Bursalı ile birlikte. İlginç tesadüf zamanlamaydı. Dergimizin yayın hayatına geçtiği 1 Nisan’ın yıldönümüne denk geldi söyleşi. Biz de okurlarımızla kutladık doğum günümüzü. HBT’nin de bir hayalin gerçeğe dönüşmesinin bilincinde olarak&#8230; Peki, ne dedi Doğan hoca? Özetleyelim: Hayal kurmak uygarlığın temelidir. Fakat gerçekleşebilecek hayaller kurun. Felsefe, matematik, resim, heykel, müzik yoksa uygarlık da yoktur. Ve önemli bir noktaya dikkat çekti: “Soru sormak zamanı geldi. Soru sormalı herkes”. Örneğin İstanbul sokaklarındaki insanların 15 milyonu “istatistik” sözcüğünü biliyor mu? Ya da halkın kaçta kaçı “referandum” sözcüğünün anlamını biliyor? Bu halk fakir olduğunun bilincinde mi? Bildiği halde kayıtsız kalması kendi geleceği için gerçekten tehlikeli değil mi? Özlem Yüzak</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/gonder-tusu-oncesi-sonrasi">‘Gönder’ tuşu&#8230; Öncesi ve sonrası</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Dergimizin, 40 metrekarelik küçücük ofiste hazırlanan sayfalarını basıma yollamak için 54 kez “gönder” tuşuna bastık. Bu yazı o 54 “gönder” tuşunun kısa bir öyküsü&#8230; Her seferinde aynı heyecan, aynı coşku ve keyifle&#8230; Sizlerden aldığımız güç ve destekle. Bu yüzden gururla <strong>iyi ki doğdun Herkese Bilim Teknoloji </strong>diyebiliyoruz.</em></p>
<p>Hani denir ya&#8230; Göz açıp kapayıncaya kadar&#8230; Biz de bir baktık 1. yılımızı dolduruvermişiz. 2016 yılı 1 Nisan’da Herkese Bilim Teknoloji dergimizin ilk sayısına “Mükemmel bir dergi yapmak zordur, hatta imkânsızdır da&#8230; Ama iyi ve okunurluğu yüksek bir dergi yapmaya çalışmak&#8230; En doğrusu bu olsa gerek. Sürekli öyle bir çaba içinde olduğumuzu ve olacağımızı söyleyebiliriz. Söz!” diye başlamıştık. Sözümüzü tutmaya çalıştık&#8230;</p>
<p>Dergimizin hazırlandığı 40 metrekarelik küçücük ofiste haftanın en yoğun günü hep pazartesileri olur. Çünkü her Pazartesi akşamı dergi  basım için matbaaya gönderilir. Kapak tasarımında seçenekler üzerinden bir kez daha geçilmesi, eksik makalelerin tamamlanması, düzeltiler, yeni bir haberin sayfalara girecek olması ya da kimi zaman bir yeni gelişme üzerine dergi kapağının tamamen değişmesi&#8230; Koşuşturma, iş hanının kepenkleri indirmesine dakikalar kala görsel yönetmenimiz Tüles Hasdemir’in sayfaları baskının yapılacağı matbaaya yolladığı “gönder” tuşuna basmasıyla önce bir rahatlama duygusuna bırakır ama hemen akabinde yerini “acaba baskı nasıl olacak, renklerde sorun yaşanacak mı” soruları alır. Nefes almadan Salı sabahı bir sonraki derginin hazırlığına başlarız. Reyhan Oksay, elinde yabancı yayınlardan seçtiği yeni yazılar ile dalar içeri heyecanla… Rita ve Nilgün çoktan yazılarını çevirilerini yollamışlardır bile. Orhan Bursalı akademisyenlerden gelen makaleleri okuyup düzenleyip gönderir&#8230; Yeni sayının içerik toplantısını ve sayfa planlamasını yaparız birlikte. Öğle saatlerinde Ayhan içinde basılmış dergiden birkaç paketin olduğu lacivert bavulu ile girer içeri. Ayhan Pazartesi gecesi dağıtım şirketine gidip, etiketleri alan ve onlarla matbaaya geçen basım sırasında nezaret eden arkadaşımız. Geceyi uykusuz geçiren Ayhan uyumak için evine dönerken Ali gelir. Basılı abonelerimizin eline derginin Cuma gününe kadar geçmesi için hummalı bir çalışmaya girişirler Fulya ile birlikte. Dergiler şeffaf poşetlere konur, adres etiketleri yapıştırılır ve Ali PTT’ye yetiştirir. Cemre haberleri hazırlamaya girişir. Mercan sosyal medyada paylaşımları yapar. Ve bu rutin hep tekrarlanır&#8230; İki “gönder” tuşu arasındaki bir hafta işte böyle geçiyor. Bu şekilde 54 haftayı geride bıraktık bile.</p>
<p>Bilim, sonsuz bir dünya. Ve de evrensel. İçine daldığımız her bir konu yeni kapıları da beraberinde açıyor, yeni soruları da beraberinde getiriyor. Buna bir de ülkemizin ancak bilimsel ve teknolojik üretim sistemi ile kalkınabileceği, ancak bu temelde özgür düşüncenin inşa edilebileceği gerçeğini katalım. İşte dergimizin her sayısını bu çerçevede hazırlamaya çalıştık. Hazırlarken biz de öğrendik. Öğrendikçe keyif aldık&#8230;</p>
<p>1 Nisan 2016’da ilk sayımızın hazırlıkları sürerken Türkiye peş peşe bombalı intihar saldırıları ile boğuşuyordu. Bu yüzden kapağımızı “Sıradan bir insan terör eylemcisine nasıl dönüşür?” sorusunun yanıtına ayırmış; bilim insanlarının bu konudaki araştırmalarına yer vermiştik. Amacımız içinde bulunduğumuz gündeme bir de bilimin çerçevesinden bakabilmekti. Benzer bakış açısını hep korumaya çalıştık. İlk sentetik bakterinin üretilmesi ile yapay yaşama geçişin ilk basamağına çıkıldığından tutun, 4. Sanayi Devrimi’ne ve robotların yakın gelecekte hayatımızdaki rollerine, siber suçlardan, bakterilerin direnç kazanmasına kadar&#8230; Antropoloji, arkeoloji, astronomi, beslenme, beyin araştırmaları, biyoloji, eğitim, çevre ve iklim, enerji ve illa ki yenilenebilir enerji, fizik, evrim tabii ki, psikoloji, mimari ve diğerleri&#8230;</p>
<p>Biliyorsunuz, Herkese Bilim Teknoloji, Cumhuriyet’in 30 yıllık dergisi Cumhuriyet Bilim Teknoloji’yi kapatma kararının ardından doğdu. Siz okurlarımızdan aldığımız destekle yola çıktı ekip; geçen bir yıl boyunca yazar kadromuz genişledi; ayrıca yeni çalışanlar katıldı aramıza. İki çınarımız her hafta hiç sektirmeden bizimle oldular: Doğan Kuban kültür ve bilim üzerine her hafta yazıları ile yeni ufuklar açarken, Bozkurt Güvenç <em>Köşegen</em>’den seslendi bizlere. Ali Akurgal ve Müfit Akyos dönüşmeli olarak yazıları ile bilim ve sanayi ilişkisine, inovasyona değindiler. Bayram Ali Eşiyok ekonomi politikaları ve kalkınma konularında ışık tuttu. Mustafa Çetiner’in <em>Güncel Tıp</em>’ı sağlığın gizemli dehlizlerini aralarken, Tanol Türkoğlu <em>Dijital Kültür</em> ile seslendi&#8230;</p>
<p>Adı üzerinde: Herkese Bilim Teknoloji… Yeni seslere, yeni yazarlara, akademik dünyanın yazılarına,  yeni katkılara kapımız hep açık oldu: Tevfik Uyar ve Can Gürses… Ve tabii Hande Özdinler… Tabii Serdar Kıykıoğlu, Erdal Musoğlu, Türker Kılıç&#8230;</p>
<p>İddialıyız: Daha iyi görebilmek için estetik isteyen adamın öyküsünü başka yerde bulamazsınız. Tıpkı uzak değil yakın bir gelecekte sofranıza gelmesi muhtemel 7 böceğin neler olduğunu da&#8230; Başarılı bilim insanlarımız daima dergimizin objektifinde oldu. Aziz Sancar yolu ilk açandı belki ama Koç Vakfı Bilim Ödülü’nü kazanan Kamil Uğurbil’i gururla kapağımıza taşıdık. Tıpkı genç bilim kadını Canan Dağdeviren gibi…</p>
<p>Sıklıkla dile getirdiğimiz bir söz var: “Biz geleceği kuruyoruz”. Çünkü HBT dünyada ve ülkemizde yaşanan siyasi karmaşaların, krizlerin, korkuların dışında bir dünyanın varlığını hepimize hatırlatıyor. Bilimsel bilgi, eleştirel düşünce temelinde bir bilgi deposu gibi. Ve yine sıklıkla gelecek vurgusu yapıyoruz dergide: “Geleceğin iyi bir lideri nasıl olmalıdır?”dan tutun, DNA’nın bilgi ve verilemizi saklayabileceğimiz önemli bir biyolojik bellek kutusu olması gibi&#8230; Bu yüzden eğitim ve eğitim politikaları bu derginin temel konularından biri. “Çocuklara felsefe yapmayı öğreten psikoloji, mutlu çocuklar yetiştirmenin 10 bilimsel yolu, PISA sonuçlarının değerlendirmeleri, geleceğin meslekleri, 21. yüzyıla uygun eğitim nasıl olmalı” gibi başlıklar ilk anda aklıma gelenler.</p>
<p>1 yılda 54 kez gönder tuşuna bastık. Her seferinde aynı heyecan, aynı coşku ve keyifle&#8230; Sizlerden aldığımız güç ve destekle. Bu yüzden gururla iyi ki doğdun Herkese Bilim Teknoloji diyebiliyoruz. Nice mutlu yıllara&#8230;</p>
<p><strong>Hayal kurun!</strong></p>
<p>Düşünün, 92 yaşında bir adam. Önce 2500 kişinin katıldığı “Hayal Et” temalı TEDx zirvesine gidiyor ve yaşları 22 ila 35 arasında değişen gençlere 45 dakika boyunca konferans veriyor. Sonra oradan çıkıyor İki Bilge Konferansı’na katılıyor. Bu kez oradaki yaş ortalaması 50 ve üstü bir topluluğa konuşuyor. Sonsuz enerjiye sahip bir çınardan, Doğan Kuban hocadan bahsediyorum. Bozkurt Güvenç rahatsızlığı nedeniyle bu kez İki Bilge söyleşilerine katılamadığı için Doğan hoca konuştu; Orhan Bursalı ile birlikte. İlginç tesadüf zamanlamaydı. Dergimizin yayın hayatına geçtiği 1 Nisan’ın yıldönümüne denk geldi söyleşi. Biz de okurlarımızla kutladık doğum günümüzü. HBT’nin de bir hayalin gerçeğe dönüşmesinin bilincinde olarak&#8230; Peki, ne dedi Doğan hoca? Özetleyelim: Hayal kurmak uygarlığın temelidir. Fakat gerçekleşebilecek hayaller kurun. Felsefe, matematik, resim, heykel, müzik yoksa uygarlık da yoktur. Ve önemli bir noktaya dikkat çekti: “Soru sormak zamanı geldi. Soru sormalı herkes”. Örneğin İstanbul sokaklarındaki insanların 15 milyonu “istatistik” sözcüğünü biliyor mu? Ya da halkın kaçta kaçı “referandum” sözcüğünün anlamını biliyor? Bu halk fakir olduğunun bilincinde mi? Bildiği halde kayıtsız kalması kendi geleceği için gerçekten tehlikeli değil mi?</p>
<p><strong>Özlem Yüzak</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/gonder-tusu-oncesi-sonrasi">‘Gönder’ tuşu&#8230; Öncesi ve sonrası</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">6082</post-id>	</item>
		<item>
		<title>İnsanlığın ütopyası olmazsa&#8230; Savaştan uzak bir uygarlık mümkün mü?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/insanligin-utopyasi-olmazsa-savastan-uzak-bir-uygarlik-mumkun-mu</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 25 Nov 2016 11:06:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editör ne diyor?]]></category>
		<category><![CDATA[alzheimer]]></category>
		<category><![CDATA[aşı]]></category>
		<category><![CDATA[aykut göker]]></category>
		<category><![CDATA[eski]]></category>
		<category><![CDATA[indus vadisi]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[kongre]]></category>
		<category><![CDATA[lider]]></category>
		<category><![CDATA[liderlik]]></category>
		<category><![CDATA[mimari]]></category>
		<category><![CDATA[nöroloji]]></category>
		<category><![CDATA[parkinson]]></category>
		<category><![CDATA[tecavüz]]></category>
		<category><![CDATA[tedavi]]></category>
		<category><![CDATA[thomas more]]></category>
		<category><![CDATA[töre]]></category>
		<category><![CDATA[ütopya]]></category>
		<category><![CDATA[uygarlık]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<category><![CDATA[yeni]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=4343</guid>

					<description><![CDATA[<p>4000 yıl önce varsıl ve gelişmiş, ama savaşmamış ve ilkel totaliter yönetimlerin uğramadığı bir uygarlık yaşadı bu yeryüzünde desek? Hayır, bir Thomas More ütopyasından bahsetmiyoruz. İndus Vadisi Uygarlığı&#8217;ndan söz ediyoruz. Hem de Hindistan-Pakistan bölgesinde ve 700 yıl yaşamayı başarmış. Sonra da komşuların savaşçılığı içinde eriyip gitmiş… Kentleri surlarla çevrili dedik. Avlanma amaçlılar dışında savaş amaçlı silah yok. Saraylar, görkemli tapınaklar, krallar yok. Varsıllarla yoksulların yaşamları arasında fazla fark da yok. Yerküreyi ve tüm insanlığı berbat eden bugünkü yaşam koşulları, ideolojileri ve sistemleri aşacak yeni bir insanlık ve dünya hayal mi? Hayır, eninde sonunda daha insancıl bir yaşama geçilecek. Ama gelin, geçmişe bakalım, bize ütopik gelen bu uygarlığa bir göz atalım. Dergimizin kapak konusu! Güle güle Aykut Bey&#8230; &#8220;Dünya beyefendisi ve çok zarif bir insan. Yazarken de kılı kırk yaran, Türkçe’nin sevdalısı, Türkiye’nin de. Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji dergisinde 15 yıl “Politik-Bilim” köşesinde yazdı. TÜBİTAK’ta üstlendiği görevlerde, danışmanlıklarda, kongrelerde yüzlerce sunumunda, ülkemiz ekonomisinin ancak ve ancak bilimsel ve teknolojik üretim temelinde dönüştürülmesiyle ekonomik çıkmazlardan kurtulabileceğini döne döne anlattı. Ülkemiz bilim ve teknolojik tarihini iyi bilir, dünyada çağdaş ülkelerin hepsinin ulusal bilim politikaları ve hedefleri olduğunu anlatır ve anlatırdı. Mesela Güney Kore 1960’ların başında aynı ekonomik göstergelere sahip olduğumuz halde, bugün dünyanın sayılı ekonomik ve elektronik devlerinden biri haline dönüşmesi, sadece ve sadece ulusal bilim ve teknoloji hedefleri koyması ve bunları uygulamasıyla gerçekleşmişti. Çin’in ABD’yi devirme noktasına gelmesinin de bu sayede başardığına işaret ederdi.” Müfit Akyos, Aykut Göker’i bizden çok daha iyi anlattı yazısında. Mutlaka okuyun. İlginç konularla doluyuz HBT size hafta boyunca okuyacağınız konular sunuyor yine. Geçen hafta karizmatik liderliğin karanlık yönlerine işaret eden yazımız vardı. Bu hafta da “nasıl lider olunur”u anlatan başka yönden tamamlayıcı bir yazı daha sunuyoruz. Sürekli konularımızdan birine dönüşen “yapay zeka”nın tehlikeli yükselişine karşı, “şimdilik korkacak bir durum yok” diyen bir başka yazıyı okuyacaksınız. Arka sayfamızda dünyanın en hızlısı yarasa (sanıldığının tersine kuşlar değil!) yer alıyor. Bilimsel beslenme sayfamızın ana konusu “tamam, yağlı yiyelim de, ama hangisi” ilginizi çekecektir. Bu hafta Nöroloji Kongresi’nin 52.si yapılıyor. Bu amaçla iki özel sayfa sunuyoruz sizlere: “İnme geliyorum der, yeter ki farkında olalım” başlığıyla hepimizde farkındalığa çağrı yapan yazı ile beraber, MS tedavisinde yenilikler, Alzheimer ve Parkinson’da aşı tedavi çalışmaları ve nöromüsküler hastalıklarda son gelişmeleri okuyacaksınız. Doğan Kuban bu kez yine İstanbul’u kalemine doladı: “Mimari mirası korumayan duyarsızlıktan utanıyorum ve gerekli duyarlığı göstermeyen günümüz hoyratlığına lanet ediyorum” diyor. Hocamız isyanlarda! Yazı çok haklı temellere dayanıyor! Bozkurt Güvenç, “Tecavüz, Mağduriyet, Töre tartışması” başlıklı yazısında, güncel konuya bambaşka açıdan, tarihsel ve düşünsel verilerle yaklaşıyor. Mustafa Çetiner, kaybettiği amcası Remzi Çetiner’in üzerine duyarlı bir yazı çıkardı. Tanol Türkoğlu, Türkiye’nin evrensel internet özgürlüğündeki yeri üzerine yazarken, Erhan Karaesmen de “matematiğe ve fen bilimlerine olan olağanüstü yatkınlıkları” olan üç müzisyende  “bilim ile sanatın o büyüleyici bağlantısına” değiniyor. Size yeni dergiden bazı başlıklar sunduk sadece. İçinde çok sayıda haber, yazı, belge, fotoğraf ve bulmaca bulacaksınız. Biz toplumu ve çevreyi HBT gibi bir araçla değiştirmeye ve geleceği kurmaya yöneldik. Bize katılın ve büyüyelim! Gelecek Cuma yeniden birlikte oluncaya kadar, sevgiyle kalın.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/insanligin-utopyasi-olmazsa-savastan-uzak-bir-uygarlik-mumkun-mu">İnsanlığın ütopyası olmazsa&#8230; Savaştan uzak bir uygarlık mümkün mü?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>4000 yıl önce varsıl ve gelişmiş, ama savaşmamış ve ilkel totaliter yönetimlerin uğramadığı bir uygarlık yaşadı bu yeryüzünde desek? Hayır, bir Thomas More ütopyasından bahsetmiyoruz. İndus Vadisi Uygarlığı&#8217;ndan söz ediyoruz. Hem de Hindistan-Pakistan bölgesinde ve 700 yıl yaşamayı başarmış. Sonra da komşuların savaşçılığı içinde eriyip gitmiş…</p>
<p>Kentleri surlarla çevrili dedik. Avlanma amaçlılar dışında savaş amaçlı silah yok. Saraylar, görkemli tapınaklar, krallar yok. Varsıllarla yoksulların yaşamları arasında fazla fark da yok.</p>
<p>Yerküreyi ve tüm insanlığı berbat eden bugünkü yaşam koşulları, ideolojileri ve sistemleri aşacak yeni bir insanlık ve dünya hayal mi? Hayır, eninde sonunda daha insancıl bir yaşama geçilecek. Ama gelin, geçmişe bakalım, bize ütopik gelen bu uygarlığa bir göz atalım. Dergimizin kapak konusu!</p>
<p><strong>Güle güle Aykut Bey&#8230;</strong></p>
<p><em>&#8220;Dünya beyefendisi ve çok zarif bir insan. Yazarken de kılı kırk yaran, Türkçe’nin sevdalısı, Türkiye’nin de. Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji dergisinde 15 yıl “Politik-Bilim” köşesinde yazdı. TÜBİTAK’ta üstlendiği görevlerde, danışmanlıklarda, kongrelerde yüzlerce sunumunda, ülkemiz ekonomisinin ancak ve ancak bilimsel ve teknolojik üretim temelinde dönüştürülmesiyle ekonomik çıkmazlardan kurtulabileceğini döne döne anlattı.</em></p>
<p><em>Ülkemiz bilim ve teknolojik tarihini iyi bilir, dünyada çağdaş ülkelerin hepsinin ulusal bilim politikaları ve hedefleri olduğunu anlatır ve anlatırdı. Mesela Güney Kore 1960’ların başında aynı ekonomik göstergelere sahip olduğumuz halde, bugün dünyanın sayılı ekonomik ve elektronik devlerinden biri haline dönüşmesi, sadece ve sadece ulusal bilim ve teknoloji hedefleri koyması ve bunları uygulamasıyla gerçekleşmişti. Çin’in ABD’yi devirme noktasına gelmesinin de bu sayede başardığına işaret ederdi</em>.”</p>
<p><strong>Müfit Akyos</strong>, Aykut Göker’i bizden çok daha iyi anlattı yazısında. Mutlaka okuyun.</p>
<p><strong>İlginç konularla doluyuz</strong></p>
<p>HBT size hafta boyunca okuyacağınız konular sunuyor yine. Geçen hafta karizmatik liderliğin karanlık yönlerine işaret eden yazımız vardı. Bu hafta da “<strong>nasıl lider olunur</strong>”u anlatan başka yönden tamamlayıcı bir yazı daha sunuyoruz. Sürekli konularımızdan birine dönüşen “<strong>yapay zeka”nın tehlikeli yükselişine</strong> karşı, “şimdilik korkacak bir durum yok” diyen bir başka yazıyı okuyacaksınız.</p>
<p>Arka sayfamızda dünyanın en hızlısı yarasa (sanıldığının tersine kuşlar değil!) yer alıyor. Bilimsel beslenme sayfamızın ana konusu “tamam, yağlı yiyelim de, ama hangisi” ilginizi çekecektir.</p>
<p>Bu hafta <strong>Nöroloji Kongresi</strong>’nin 52.si yapılıyor. Bu amaçla iki özel sayfa sunuyoruz sizlere: “<strong>İnme geliyorum der, yeter ki farkında olalım</strong>” başlığıyla hepimizde farkındalığa çağrı yapan yazı ile beraber, MS tedavisinde yenilikler, Alzheimer ve Parkinson’da aşı tedavi çalışmaları ve nöromüsküler hastalıklarda son gelişmeleri okuyacaksınız.</p>
<p><strong>Doğan Kuban</strong> bu kez yine İstanbul’u kalemine doladı: “Mimari mirası korumayan duyarsızlıktan utanıyorum ve gerekli duyarlığı göstermeyen günümüz hoyratlığına lanet ediyorum” diyor. Hocamız isyanlarda! Yazı çok haklı temellere dayanıyor!</p>
<p><strong>Bozkurt Güvenç,</strong> “Tecavüz, Mağduriyet, Töre tartışması” başlıklı yazısında, güncel konuya bambaşka açıdan, tarihsel ve düşünsel verilerle yaklaşıyor. <strong>Mustafa Çetiner</strong>, kaybettiği amcası Remzi Çetiner’in üzerine duyarlı bir yazı çıkardı. <strong>Tanol Türkoğlu</strong>, Türkiye’nin evrensel internet özgürlüğündeki yeri üzerine yazarken, <strong>Erhan Karaesmen</strong> de “matematiğe ve fen bilimlerine olan olağanüstü yatkınlıkları” olan üç müzisyende  “bilim ile sanatın o büyüleyici bağlantısına” değiniyor.</p>
<p>Size yeni dergiden bazı başlıklar sunduk sadece. İçinde çok sayıda haber, yazı, belge, fotoğraf ve bulmaca bulacaksınız.</p>
<p>Biz toplumu ve çevreyi HBT gibi bir araçla değiştirmeye ve geleceği kurmaya yöneldik. Bize katılın ve büyüyelim!</p>
<p>Gelecek Cuma yeniden birlikte oluncaya kadar, sevgiyle kalın.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/insanligin-utopyasi-olmazsa-savastan-uzak-bir-uygarlik-mumkun-mu">İnsanlığın ütopyası olmazsa&#8230; Savaştan uzak bir uygarlık mümkün mü?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">4343</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
