<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>nörobilim arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/norobilim/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/norobilim</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Tue, 18 Feb 2020 13:06:22 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>HBT Merak Konferansları devam ediyor: Eğitim ve nörobilimde merak</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/hbt-merak-konferanslari-devam-ediyor-egitim-ve-norobilimde-merak</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 03 Feb 2020 10:16:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Duyuru ve Etkinlikler]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[HBT]]></category>
		<category><![CDATA[konferans]]></category>
		<category><![CDATA[merak]]></category>
		<category><![CDATA[nörobilim]]></category>
		<category><![CDATA[tanol türkoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[türker kılıç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=16811</guid>

					<description><![CDATA[<p>Merakı kışkırtmak: Merakınızı çaldırmayın! HBT’nin merak konferansları devam ediyor; konferans dizimizin dördüncüsü, geçtiğimiz cumartesi günü Bahçeşehir Üniversitesi’nde gerçekleşti. Prof. Dr. Sedat Sever, annesinin rahatsızlığı sebebiyle katılamadı, geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz. Kendisinin yokluğunda Prof. Dr. Türker Kılıç ile Tanol Türkoğlu farklı açılardan ele alarak merakı tartıştı. Orhan Bursalı’nın sunumuyla başlayan konferansta tartışmacılarımız birtakım sorulara cevap aradı: Öğrencilerde merak nasıl kışkırtılabilir? İlköğretimden üniversiteye eğitim sistemimiz merakı öldürüyor mu? Bu haliyle klasik eğitim sistemi tarihe mi karışmalı? Merakın önünde toplumsal ve ailesel engeller var mı? Şüphe etmekle merak ve yaratıcılık arasında nasıl bir ilişki kuruluyor? Yayın danışmanımız Orhan Bursalı, “geleceğimiz” olarak tanımladığı merakımızı çaldırmamamız gerektiğini belirterek “Merakınızı çaldırmayın!” sloganını ortaya attı. “Bana güven gerisini merak etme sen,” anlayışının hâkim olduğu ülkemizde epey kıymetli bir slogan olduğunu söylemeden geçmeyelim. Üretim bazında meraka dayanan bir toplum modelinin önemine vurgu yapan Bursalı, “örgütlenmiş merak” kavramını bir kere daha hatırlatarak merakı toplumsal olarak kışkırtan milletlerin, üretimle ilerleyip büyürken merak etmeyen milletleri de köle haline getirdiklerinin altını çizdi. Bursalı’nın ardından Türker hocayı dinledik. Merak zorunluluktan değil gönüllülükten doğar Bahçeşehir Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin kurucu dekanı Prof. Türker Kılıç, öncelikle merakı doğru tanımlamamız gerektiğini; merakın, gönüllülük esasıyla gerçekleşen zihinsel bir faaliyet olduğunu belirtti. Kılıç, örneğin bir mimarlık öğrencisinin çıkış kapısının (yapısal açıdan) nerede olduğunu gönüllülükle sorgulamasını merak olarak tanımlarken an itibariyle yangın çıksa bizim çıkış kapısının nerede olduğunu -zorunluluktan- sorgulamamızın, tartışmamızın özünü oluşturan merakla alakası olmadığını belirterek önemli bir ayrıma dikkat çekti. Merakı, “sevinçli bir öğrenme hevesi” olarak tanımlayan Kılıç’a göre merakın 8 gerekli aşaması: Merak ettiğimiz şeyle ilgili bir gerçeklik kümesinin bulunması gerekiyor. (Sözgelimi İtalya’yı merak ediyorsanız İtalya diye bir yer ve bunun gerçekliği olmalı.) Bu gerçekliğin sizde farkındalığının bulunması. Bu gerçeklik kümesinin zihninizde bir modeli olması. (İtalya denildiğinde aklınıza bir şeyin -doğru ya da yanlış- geliyor olması lazım.) Söz konusu modelleme içinde bir boşluk olduğunu sezmelisiniz. Sorgulayacağınız şey o boşluktur. Var olan gerçeklik kümesinin zihinsel modellemenizle örtüşüyor olması lazım. (Kişinin merak ederken yalnız kalarak bahsi geçen boşluğu sorgulaması bu noktada önemli.) Sorulan sorunun zenginleştirilmesi ve paylaşılması. (Ortak merak.) Bilimsel metotla -tümdengelimle- bunun hipotez haline getirilmesi süreci ve ortaya çıkan hipotezin sınanması, doğru ve yanlışlıklarının bulunması. Birlikte bilmek, bilincine varmak. Aşamalarını sıraladığı merakı bağlantısallık odağında değerlendiren Kılıç, polimath (hazerfen) olmanın, bir başka deyişle binbir bilimci olmanın merakla paralel olduğunu belirtti; Leonardo Da Vinci gibi olmak, her şeyi sorgulamak, bilmeye hevesli olmak gerek. Bunu yaparken de önce yalnız olmak, ortaya bir soru atmak, bağlantısallığı görmek ve ortaya çıkanı da paylaşmak ve beraber sorgulamak, Bursalı’nın da ifade ettiği gibi örgütlü merakın temelinde yatan sürecin çerçevesini oluşturuyor. Bu noktada araya giren Bursalı, Türkiye’nin ve geçmişte Osmanlı’nın meraksızlıktan “öldüğüne” vurgu yaptı. Sözgelimi piramitler; Mısırlılar merak etmezken Batı uygarlıkları, merak etti ve Mısıroloji bölümleri kurarak bu konuda bilgi sahibi olma yönünde adımlar attı. Veyahut Çanakkale’yi biz ne zaman merak ettik? Sömürgeci devletler bu topraklara göz diktikleri zaman. Ne demiştik; merakın özündeki gönüllülük unsuru… Biz hep zorunluluktan merak ediyoruz ve buna merak demek de mümkün değil; eğitim odağında kültür eksikliğinin arkasında işte bu meraksızlık var. Öğrenciyi tasarımcı ve uygulayıcı yapacak bir eğitim sistemine ihtiyaç var Peki ama merakın eğitimdeki karşılığı nedir? Dijital kanaat önderi Tanol Türkoğlu’nun bu konudaki düşünceleri oldukça kıymetli. Çocukken öğretmene, “Bu anlatılanlar hayatımızda ne işe yarayacak?” sorusunu hepimiz sormuşuzdur. Bugün de öğrenciler bu soruyu soruyor ve bilgiye istediği zaman ulaşabiliyor ancak hangi bilgiyi nerede kullanacağı asıl mesele. İşte burada, öğrencileri merak ettirmenin, bir şeyler öğrenmeye kanalize etmenin yolunun, eğitim sistemini “merak ettirme” motivasyonu üzerine kurmaktan geçtiğini bilmemiz gerekiyor. Türkoğlu, eğitim sistemine bu minvalde bir bakış açısı getirilmesi gerektiğini düşünüyor. Ancak bunun sadece akıllı tahta ve bilgisayar becerileri kazandırmaktan geçmediğini savundu. Türkoğlu, Kılıç’ın da değindiği gibi “gönüllü merak” unsurunu kışkırtmamız gerektiğine vurgu yaparak öğrencinin -kişinin- kendini bulması ve gerçekleştirmesi için gerekli yakıtın merak olduğunun altını çizdi. Türkoğlu, eğitim sistemini şekillendirirken bu unsuru dikkate alarak öğrenciye teorik bilgi müfredatından ziyade onu “tasarımcı ve uygulamacı” yapacak bütüncül ve yaratıcı bir sistemin gerekliliğini savundu. Böyle bir sistemde öğrenci zaten gerekli teorik bilgiyi edinecek, yukarıda bahsettiğimiz üzere “anlatılanların hayatında ne işe yaradığını” eğitim sistemi sayesinde görecek ve hocasına bu soruyu sormayacak. Nörobilim merakı nasıl açıklıyor? Peki ama nörobilim açısından merak nedir? Ortada hiçbir neden yokken bu soruyu ortaya atan Kılıç, yaptığı araştırmaların aydınlatıcı sonuçlarını katılımcılarla paylaştı. Merakın beyin açısından önemini ve matematiğini (ölçülüp ölçülemeyeceğini) “merak eden” Kılıç’ın nörobilim araştırmalarının özet sonuçlarını paylaşıyoruz: Merak büyüyen bilgi ağıdır. Meraklı kişi, kendi zihnindeki yaşam modellemesini zenginleştirmeye çalışan kişidir. Nereye bakarsanız bakın bilgi dağınık (noktacık) olarak çevrede bulunur. Bu noktacıklar arasında bir bağlantısallık vardır. Peki ama rastlantısal gibi gözüken bu bağlantısallık beyinde nasıl karşılık buluyor? Öncelikle bilginin beyinde elektrokimyasal dayanakları var. Beyinde yaklaşık 100 milyar noktacık var ve her bir noktacık başka on beş bin noktacıkla iletişim halinde. Merak veya öğrenme beyinde neyi değiştiriyor? MR teknolojisinin de gelişmesiyle 300-400 nöronun bir araya gelerek oluşturduğu enformasyon nehrinin yatağı görüntülenebilir, bağlantısallık ağının daha kompleks hale geldiği de gözlemlenebilir hale geldi. Bu bağlamda yıllar önce Çapa Tıp Fakültesi’nden Kubilay Aydın ile yaptıkları çalışmada, matematik ve konservatuvar bölümlerine giren öğrencilerin beyinlerini (önce ilk yıl ardından mezun olduktan sonra) MR ile tarayan araştırmacılar, müzikle ilgilenenlerin çift taraflı işitme ve duyduklarını algılama merkezlerinde neredeyse 2,4 kata kadar hacimsel artış gözlemledi. Dolayısıyla merak ve öğrenmenin beyinde matematiksel bir karşılığı var, başka bir deyişle ölçülebilmesi mümkün. 2018’de yapılan başka bir çalışmada, insanın kişiliğini oluşturan frontal merkezdeki sadece 300 nöron ve birbiriyle olan ilişkisi ele alındığında bu nöronların, yaşamın başka bir evresinde aynı bağlantısallıkta olamayacağı saptandı. İnsan hiçbir zaman aynı enformasyon ırmağında zihinsel olarak bir daha yıkanamıyor. Yani bağlantısallığın bir matematiği var ve bilgi akışına göre değişkenlik gösteriyor. Beyin nasıl düşünce üretiyor sorusunun cevabı ise düşüncenin beyindeki yayılımıyla açıklanıyor. Bu da (örneğin iki çocuk arasında) karşılaştırılabilir olarak ölçülebilir ve matematiksel karşılığı var. Her çocuk, yeni bilgiyi kafasındaki modellemeye (matematiksel sisteme) göre yerleştiriyor. Birinin merak ederken diğerinin merak etmemesi de beyindeki bu matematiğe göre belirleniyor. Çocuklarda merakın bir refleks haline getirilmesi de bu açıdan çok önemli. &#160; Not: Bir sonraki konferansımız 7 Mart&#8217;ta yine Bahçeşehir Üniversitesi’nde olacak. Kayıtsız ve ücretsizdir, hepiniz davetlisiniz. Konferansı izlemek isteyenler için video linki: https://youtu.be/lWcKrqnDv48 Yazı: Batuhan Sarıcan (batusarican@gmail.com)</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/hbt-merak-konferanslari-devam-ediyor-egitim-ve-norobilimde-merak">HBT Merak Konferansları devam ediyor: Eğitim ve nörobilimde merak</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h4><strong>Merakı kışkırtmak: Merakınızı çaldırmayın!</strong></h4>
<p>HBT’nin merak konferansları devam ediyor; konferans dizimizin dördüncüsü, geçtiğimiz cumartesi günü Bahçeşehir Üniversitesi’nde gerçekleşti. Prof. Dr. Sedat Sever, annesinin rahatsızlığı sebebiyle katılamadı, geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz. Kendisinin yokluğunda Prof. Dr. Türker Kılıç ile Tanol Türkoğlu farklı açılardan ele alarak merakı tartıştı.</p>
<p>Orhan Bursalı’nın sunumuyla başlayan konferansta tartışmacılarımız birtakım sorulara cevap aradı: Öğrencilerde merak nasıl kışkırtılabilir? İlköğretimden üniversiteye eğitim sistemimiz merakı öldürüyor mu? Bu haliyle klasik eğitim sistemi tarihe mi karışmalı? Merakın önünde toplumsal ve ailesel engeller var mı? Şüphe etmekle merak ve yaratıcılık arasında nasıl bir ilişki kuruluyor?</p>
<p>Yayın danışmanımız Orhan Bursalı, “geleceğimiz” olarak tanımladığı merakımızı çaldırmamamız gerektiğini belirterek “Merakınızı çaldırmayın!” sloganını ortaya attı. “Bana güven gerisini merak etme sen,” anlayışının hâkim olduğu ülkemizde epey kıymetli bir slogan olduğunu söylemeden geçmeyelim. Üretim bazında meraka dayanan bir toplum modelinin önemine vurgu yapan Bursalı, “örgütlenmiş merak” kavramını bir kere daha hatırlatarak merakı toplumsal olarak kışkırtan milletlerin, üretimle ilerleyip büyürken merak etmeyen milletleri de köle haline getirdiklerinin altını çizdi. Bursalı’nın ardından Türker hocayı dinledik.</p>
<p><strong>Merak zorunluluktan değil gönüllülükten doğar</strong></p>
<p>Bahçeşehir Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin kurucu dekanı Prof. Türker Kılıç, öncelikle merakı doğru tanımlamamız gerektiğini; merakın, gönüllülük esasıyla gerçekleşen zihinsel bir faaliyet olduğunu belirtti. Kılıç, örneğin bir mimarlık öğrencisinin çıkış kapısının (yapısal açıdan) nerede olduğunu gönüllülükle sorgulamasını merak olarak tanımlarken an itibariyle yangın çıksa bizim çıkış kapısının nerede olduğunu -zorunluluktan- sorgulamamızın, tartışmamızın özünü oluşturan merakla alakası olmadığını belirterek önemli bir ayrıma dikkat çekti. Merakı, “sevinçli bir öğrenme hevesi” olarak tanımlayan Kılıç’a göre merakın 8 gerekli aşaması:</p>
<ul>
<li>Merak ettiğimiz şeyle ilgili bir gerçeklik kümesinin bulunması gerekiyor. (Sözgelimi İtalya’yı merak ediyorsanız İtalya diye bir yer ve bunun gerçekliği olmalı.)</li>
<li>Bu gerçekliğin sizde farkındalığının bulunması.</li>
<li>Bu gerçeklik kümesinin zihninizde bir modeli olması. (İtalya denildiğinde aklınıza bir şeyin -doğru ya da yanlış- geliyor olması lazım.)</li>
<li>Söz konusu modelleme içinde bir boşluk olduğunu sezmelisiniz. Sorgulayacağınız şey o boşluktur.</li>
<li>Var olan gerçeklik kümesinin zihinsel modellemenizle örtüşüyor olması lazım. (Kişinin merak ederken yalnız kalarak bahsi geçen boşluğu sorgulaması bu noktada önemli.)</li>
<li>Sorulan sorunun zenginleştirilmesi ve paylaşılması. (Ortak merak.)</li>
<li>Bilimsel metotla -tümdengelimle- bunun hipotez haline getirilmesi süreci ve ortaya çıkan hipotezin sınanması, doğru ve yanlışlıklarının bulunması.</li>
<li>Birlikte bilmek, bilincine varmak.</li>
</ul>
<p>Aşamalarını sıraladığı merakı bağlantısallık odağında değerlendiren Kılıç, polimath (hazerfen) olmanın, bir başka deyişle binbir bilimci olmanın merakla paralel olduğunu belirtti; Leonardo Da Vinci gibi olmak, her şeyi sorgulamak, bilmeye hevesli olmak gerek. Bunu yaparken de önce yalnız olmak, ortaya bir soru atmak, bağlantısallığı görmek ve ortaya çıkanı da paylaşmak ve beraber sorgulamak, Bursalı’nın da ifade ettiği gibi örgütlü merakın temelinde yatan sürecin çerçevesini oluşturuyor.</p>
<p>Bu noktada araya giren Bursalı, Türkiye’nin ve geçmişte Osmanlı’nın meraksızlıktan “öldüğüne” vurgu yaptı. Sözgelimi piramitler; Mısırlılar merak etmezken Batı uygarlıkları, merak etti ve Mısıroloji bölümleri kurarak bu konuda bilgi sahibi olma yönünde adımlar attı. Veyahut Çanakkale’yi biz ne zaman merak ettik? Sömürgeci devletler bu topraklara göz diktikleri zaman. Ne demiştik; merakın özündeki gönüllülük unsuru… Biz hep zorunluluktan merak ediyoruz ve buna merak demek de mümkün değil; eğitim odağında kültür eksikliğinin arkasında işte bu meraksızlık var.</p>
<p><strong>Öğrenciyi tasarımcı ve uygulayıcı yapacak bir eğitim sistemine ihtiyaç var </strong></p>
<p>Peki ama merakın eğitimdeki karşılığı nedir? Dijital kanaat önderi Tanol Türkoğlu’nun bu konudaki düşünceleri oldukça kıymetli. Çocukken öğretmene, “Bu anlatılanlar hayatımızda ne işe yarayacak?” sorusunu hepimiz sormuşuzdur. Bugün de öğrenciler bu soruyu soruyor ve bilgiye istediği zaman ulaşabiliyor ancak hangi bilgiyi nerede kullanacağı asıl mesele. İşte burada, öğrencileri merak ettirmenin, bir şeyler öğrenmeye kanalize etmenin yolunun, eğitim sistemini “merak ettirme” motivasyonu üzerine kurmaktan geçtiğini bilmemiz gerekiyor. Türkoğlu, eğitim sistemine bu minvalde bir bakış açısı getirilmesi gerektiğini düşünüyor. Ancak bunun sadece akıllı tahta ve bilgisayar becerileri kazandırmaktan geçmediğini savundu.</p>
<p>Türkoğlu, Kılıç’ın da değindiği gibi “gönüllü merak” unsurunu kışkırtmamız gerektiğine vurgu yaparak öğrencinin -kişinin- kendini bulması ve gerçekleştirmesi için gerekli yakıtın merak olduğunun altını çizdi. Türkoğlu, eğitim sistemini şekillendirirken bu unsuru dikkate alarak öğrenciye teorik bilgi müfredatından ziyade onu “tasarımcı ve uygulamacı” yapacak bütüncül ve yaratıcı bir sistemin gerekliliğini savundu. Böyle bir sistemde öğrenci zaten gerekli teorik bilgiyi edinecek, yukarıda bahsettiğimiz üzere “anlatılanların hayatında ne işe yaradığını” eğitim sistemi sayesinde görecek ve hocasına bu soruyu sormayacak.</p>
<p><strong>Nörobilim merakı nasıl açıklıyor?</strong></p>
<p>Peki ama nörobilim açısından merak nedir? Ortada hiçbir neden yokken bu soruyu ortaya atan Kılıç, yaptığı araştırmaların aydınlatıcı sonuçlarını katılımcılarla paylaştı. Merakın beyin açısından önemini ve matematiğini (ölçülüp ölçülemeyeceğini) “merak eden” Kılıç’ın nörobilim araştırmalarının özet sonuçlarını paylaşıyoruz:</p>
<ul>
<li>Merak büyüyen bilgi ağıdır. Meraklı kişi, kendi zihnindeki yaşam modellemesini zenginleştirmeye çalışan kişidir. Nereye bakarsanız bakın bilgi dağınık (noktacık) olarak çevrede bulunur. Bu noktacıklar arasında bir bağlantısallık vardır. Peki ama rastlantısal gibi gözüken bu bağlantısallık beyinde nasıl karşılık buluyor? Öncelikle bilginin beyinde elektrokimyasal dayanakları var. Beyinde yaklaşık 100 milyar noktacık var ve her bir noktacık başka on beş bin noktacıkla iletişim halinde.</li>
<li></li>
<li>Merak veya öğrenme beyinde neyi değiştiriyor? MR teknolojisinin de gelişmesiyle 300-400 nöronun bir araya gelerek oluşturduğu enformasyon nehrinin yatağı görüntülenebilir, bağlantısallık ağının daha kompleks hale geldiği de gözlemlenebilir hale geldi. Bu bağlamda yıllar önce Çapa Tıp Fakültesi’nden Kubilay Aydın ile yaptıkları çalışmada, matematik ve konservatuvar bölümlerine giren öğrencilerin beyinlerini (önce ilk yıl ardından mezun olduktan sonra) MR ile tarayan araştırmacılar, müzikle ilgilenenlerin çift taraflı işitme ve duyduklarını algılama merkezlerinde neredeyse 2,4 kata kadar hacimsel artış gözlemledi. Dolayısıyla merak ve öğrenmenin beyinde matematiksel bir karşılığı var, başka bir deyişle ölçülebilmesi mümkün.</li>
<li></li>
<li>2018’de yapılan başka bir çalışmada, insanın kişiliğini oluşturan frontal merkezdeki sadece 300 nöron ve birbiriyle olan ilişkisi ele alındığında bu nöronların, yaşamın başka bir evresinde aynı bağlantısallıkta olamayacağı saptandı. İnsan hiçbir zaman aynı enformasyon ırmağında zihinsel olarak bir daha yıkanamıyor. Yani bağlantısallığın bir matematiği var ve bilgi akışına göre değişkenlik gösteriyor. Beyin nasıl düşünce üretiyor sorusunun cevabı ise düşüncenin beyindeki yayılımıyla açıklanıyor. Bu da (örneğin iki çocuk arasında) karşılaştırılabilir olarak ölçülebilir ve matematiksel karşılığı var. Her çocuk, yeni bilgiyi kafasındaki modellemeye (matematiksel sisteme) göre yerleştiriyor. Birinin merak ederken diğerinin merak etmemesi de beyindeki bu matematiğe göre belirleniyor. Çocuklarda merakın bir refleks haline getirilmesi de bu açıdan çok önemli.</li>
</ul>
<p>&nbsp;</p>
<p>Not: <strong>Bir sonraki konferansımız 7 Mart&#8217;ta yine Bahçeşehir Üniversitesi’nde olacak. </strong></p>
<p><strong>Kayıtsız ve ücretsizdir, hepiniz davetlisiniz.</strong></p>
<p><em>Konferansı izlemek isteyenler için video linki: </em><a href="https://youtu.be/lWcKrqnDv48">https://youtu.be/lWcKrqnDv48</a></p>
<p>Yazı: <strong>Batuhan Sarıcan </strong>(<a href="mailto:batusarican@gmail.com">batusarican@gmail.com</a>)</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/hbt-merak-konferanslari-devam-ediyor-egitim-ve-norobilimde-merak">HBT Merak Konferansları devam ediyor: Eğitim ve nörobilimde merak</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">16811</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Santiago Ramón y Cajal: Bilim ve sanatın kesişiminde sinirbilimin ilk adımları</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/santiago-ramon-y-cajal-bilim-ve-sanatin-kesisiminde-sinirbilimin-ilk-adimlari</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Altaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 19 Oct 2019 12:03:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[nobel ödülleri]]></category>
		<category><![CDATA[nörobilim]]></category>
		<category><![CDATA[Santiago Ramón y Cajal]]></category>
		<category><![CDATA[sinirbilim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=15632</guid>

					<description><![CDATA[<p>18 Temmuz 1860, dünya tarihi için birbiriyle ilişkili iki önemli olayı içermektedir. Bu günü sıra dışı hale getiren birinci olay, o ana kadar en ayrıntılı şekilde gözlemlenen ve kayda alınan ilk güneş tutulmasının bugünde gerçekleşmiş olmasıdır. Diğeri ise o gün bu olayı babasıyla birlikte  İspanya’da küçük bir köyden izeleyen 8 yaşındaki bir çocuğun zihninde beliren, hayatı boyunca benzerleri gelecek sorular ve burada netleşen sınırsız merakın gelecekte insan beyninin mikro yapısını aydınlatacak ve yeni bir bilim kolu açacak olmasıdır. Santiago Ramón y Cajal, bu olayı 63 yıl sonra basılacak olan otobiyografisinde anlatacak ve bunu bilimsel merakının su yüzüne çıkmasını tetikleyen olaylardan biri olarak nitelendirecektir. Erken yaşlarda şekillenen estetik merakı, artistik yeteneği, araştırma eğilimi, etrafında gerçekleşen doğal fenomenleri anlama tutkusu ve kendi deyimiyle sosyal etkileşimlere duyduğu anlaşılamaz antipati, ilk aşamada onun kişiliğinin temel özelliklerini oluşturuyor gibi görünse de, her zaman bundan daha fazlasının olduğu, sürecin tümüne bakıldığında rahatlıkla anlaşılabilmektedir. S.R. Cajal, getirdiği yenilikler ve perspektiflerle yeni bir bilim dalının doğmasına öncülük etmiş ve bunun ilk adımlarını da kendisi atmıştır. Çalışmalarının ve olayları görme biçiminin bilimde açtığı kapılar, ona Nobel Ödülü’nü getirmiştir; fakat daha da önemlisi, incelediği doğal fenomenleri anlamasını ve anlamamızı sağlamıştır. Santiago Ramón y Cajal, 1 Mayıs 1852’de İspanya’nın kuzeydoğusundaki Aragon Bölgesi’nde bulunan Petilla Köyü’nde doğmuştur. Babası köyde cerrahlık yapmaktayken daha sonra Zaragoza Üniversitesi’nin Diseksiyon Profesörlüğü’ne getirilmiştir. Bir asır öncesinin mükemmel çizimleri Cajal’ın tanımına göre oldukça çok çalışan, tutkulu ve enerjik bir insan olan babası, Cajal’ın ilk meraklarını doyuran ve cevaplarıyla onu eğiten kişi olmuştur. S. R. Cajal’ın antisosyal ve asi çocukluğuyla baş edebilmek için babası onu önce bir ayakkabı yapımcısının daha sonra bir berberin yanına çırak olarak vermiştir; fakat S.R. Cajal hep sanatçı olmayı düşlemiştir. Görsel estetiğe olan hassasiyeti ve gördüğü şeyleri çizime dökmedeki başarısı, daha sonra gerçekleşecek bilimsel aktivitesinin ana elemanlarını oluşturacaktır. Hatırlayabildiği yıllarından erişkinlik ve yaşlılık dönemine kadar çizime olan düşkünlüğü sürekli artmış ve bu tutkusunu bilimsel çalışmalarıyla birleştirmiştir. Bugün hala onun neredeyse bir asır önce yaptığı çizimler nöroanatomi ve nörobilim kitaplarında kullanılmaktadır. Çocukluğunda da baskın olarak hissettiği ve daha çok karşı konulmaz bir eğilim olarak tanımlayacağı bu tutkusu, babasının onu tıp okumaya ikna etmesiyle bir süre baskılanmıştır. Babanın etkisi Cajal’a göre, sanata olan tutkusu derinleştikçe bu onu daha da utangaç ve izole bir kişilik haline büründürmüş ve bu durum ailesini strese sürüklemiştir. Babasının onu tıp okumaya yönlendirmesinin sebeplerinden biri de belki budur. Yine de bu durumla ilgili asıl cevap babasının hayatı algılayış biçiminde yatmaktadır. Anılarında belirttiğine göre, babası kendi tanımıyla, “bir çeşit zihinsel boşluk” ile büyümüştür, her zaman çok çalışmak zorunda kalmış ve kendine oldukça katı bir ideal yaşam profili oluşturmuştur; artistik duygusu yoktur ve yaratıcı zihnin görsel yada edebi yönlerine tepkisizdir, saf ve pozitivist bir entelektüeldir. Bu pozitivist yatkınlık babasının çocukluğu dönemindeki hüzünlü ruhsal atmosferden kaynaklanmaktadır ve Cajal’a göre bu babasının doğuştan gelen bir özelliği olmaktan çok, geçmişteki koşullara gösterdiği aşırı adaptasyonun bir ürünüdür. Babasını tanımlamak için yazdığı bölümde anlattığına göre, aç kalma korkusuyla büyümek, sefalet, adaletsizlik ve ikilemler arasında kalmak kalbinde bir tortu bırakmış ve bu tortu babasının onun sanatsal eğilimini algılayamamasına yada gerçek bulmamasına sebep olmuştur. Annenin özverisi Cajal’ın annesi de geçen yıllar boyunca olağanüstü fedakarlıklarda bulunmuş ve ekonomik anlamda dengede kalmak için ailenin bu yükünü üstlenmiştir. Bütün bunlar toplandığında  Cajal’ın “daha gerçek” bir şeylerle uğraşması ve ekonomik anlamda stabil kalabilmesi ana amaçtır. Cajal, tıp eğitimi boyunca görsel sanatlara olan tutkusunu uzun süre dizginlemiş ve en az onun kadar güçlü olan bilimsel merakını ön plana çıkarmıştır. Kendisi bu süreci, “çocuksu fantezilerinin son bulması ve bir rüyaya veda etmek” olarak görmüş ve buna oldukça sert bir içsel tepki vermiştir. Babasının buna karşı sessiz kalması onu bu tepkiyi sınırlı olarak sanatla dışavurmaya ve tıp kariyerine odaklanmaya yönelten bir karar almasına sebep olmuştur. Kendi deyimiyle tutkulu ve görkemli rüyalara ve parıltılı bir geleceğin illüzyonuna veda etmiş; boyalar ve fırçalarla dolu resim çantasını bırakıp, cerrahi aletlerle dolu hiç de şiirsel görünmeyen tıp çantasını almıştır. Raslantısal bir fizik deneği Bu noktada tam da içinden çıkılmaz bir zihinsel hapishanenin bir sakini durumuna düştüğünü düşünürken, yaptığı ufak bir tesadüfi fizik deneyi, zihninde yepyeni reaksiyonlar başlatmıştır. Bir gün odasında otururken içeriye sızan bir ışık huzmesinden tavana sokaktan geçen insanların gölgelerinin yansıdığını görmüş, ışığın sızdığı deliği genişlettiğinde içeriye giren figürlerin daha belirsiz olduğunu ve deliği bir kağıtla daralttığında figürlerin belirginleştiğini fark etmiştir. Yaptığı bu optik deneyinin oldukça uzun zamandır bilinen bir fenomeni yansıttığı ve gözlemin sonuçlarının kesinlikten uzak olduğunun bilincinde olmasına rağmen, bu ufak olay onun oldukça büyük yeni fikirlere ulaşmasını sağlayıp bilimsel tutkusunu yeniden alevlendirmiştir. Temel motivasyonunu oluşturan fikri özetlemek için: “Acaba kaç ilginç gerçek, ilk gözlemcileri onları doğal, sıradan yada üzerine düşünülmeye değmez şeyler olarak yorumladığı için yaratıcı keşiflere dönüşmeyi başaramadı? Zavallı şanssız tembel zihin ve umursamazlığın merak eksikliği. Evrenle tanışmamız ne kadar da gecikti!.” cümlelerini kaleme almıştır. Zaragoza Üniversitesi’ndeki tıp öğrenciliği dönemi boyunca Cajal, çizime düşkün, durmak bilmeyen, enerjik, utangaç ve yalnızdır. Bu dönem boyunca felsefe ve jimnastiğe yoğun ilgi göstermiştir. Yeniden alevlenen bilimsel merakına rağmen Cajal derslere katılmayı ve bu yönde çalışmayı hiç sevmemiş, hayalgücü ve sanatsal eğilimleri bu süre boyunca hep ağır basmıştır. Bu anlamda rahatlaması, sanat kültürünü ve doğa algısını birleştirmesiyle olmuştur. Hatta daha sonra babasının onu bu alana yönlendirmesinden dolayı mutsuz olmadığını ve bu yolla insanların ruhlarına temas edebilme fırsatı bulması ve kendi gururuyla baş edebilme yollarını geliştirmesinde önemli bir fırsat olduğunu belirtmiştir. 1868 yılında ilk anatomi çalışmalarına babasının da yol göstermesiyle başlamıştır. O yıllarda mikrobiyoloji henüz doğmamış ve ne Koch ne de Pasteur olağanüstü keşiflerini henüz gerçekleştirmemiş olduğundan, birincil uğraşı alanı cerrahidir. Babası Cajal’ın eğitimine önce kemik ve iskelet yapısını anlatarak başlamış ve oğlunun biraz erken de olsa bu yapıların temellerini öğrenmesini istemiştir. Cajal, 1873 yılında tıp fakültesinden mezun olmasından hemen sonra askeri görevlendirmeyle Küba’ya sevk edilmiştir. Küba’da malaria ve tüberküloz tedavisiyle uğraşmış ve kendisi de hastalanmıştır. 1975 yılında İspanya’ya geri dönmüş ve Zaragoza Üniversitesi Anatomi Bölümü’nde yardımcı profesör olarak göreve başlamıştır. 1877 yılında Küba’daki askeri hizmeti esnasında biriktirdiği her pezetayı kullanarak kendine küçük  ve oldukça eski moda bir mikroskop almış ve bilimsel araştırmalarına başlamıştır. Cajal, 16 yaşındayken Ayerbe’deki evlerinde gerçekleşen şömine başı toplantılarına katılan ve engel olunamaz bir konuşma isteği duyduğu daha sonra bu isteğin platonik ve cinsellikten arınmış bir çocuksu aşka dönüştüğü fakat o yıllarda asla açılamadığı, ve kendi geçmişinin dehlizlerinde solmasına izin vermek üzere olduğu Silvería Fañanás García ile gelecekte yapacağı Ayerbe ziyaretlerinin onları yakınlaştırması sonucunda 1879 yılında evlenmiş ve evlilikleri Silvería 1930 yılında yaşamını yitirene kadar sürmüştür. Bu süre zarfında ikisi çocukluk döneminde yaşamını yitiren toplam yedi çocukları olmuştur. 1883 yılında Valensiya’da Anatomi profesörlüğüne atanmış ve Zaragoza yönetimi, hizmeti esnasında önlenmesine katkıda bulunduğu kolera salgını için onu modern bir Zeiss mikroskopla ödüllendirmiştir. 1887 yılında Cajal Barselona’ya Normal ve Patolojik Histoloji profesörlüğüne, 1892’de Madrid Üniversitesi’nde Histoloji ve Patolojik Anatomi profesörlüğüne getirilmiş ve 1934’de yaşamını yitirene kadar burada görev yapmıştır. Bu süre zarfında olağanüstü verimlilikle çalışmış ve bilim dışında da bir çok alanda kendini üretme fırsatı bulmuştur. 1906 yılında Fizyoloji ve Tıp dalında Nobel Ödülü’nü Camillo Golgi ile paylaşmıştır. Kutay Deniz Atabay / Massachussetts Institute of Technology (M.I.T.), Beyin ve Bilişsel Bilimler Bölümü Prof. Dr. Türker Kılıç / Bahçeşehir Üniversitesi, Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı *Bu yazı Ocak 2017&#8217;de HBT Dergi&#8217;de yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/santiago-ramon-y-cajal-bilim-ve-sanatin-kesisiminde-sinirbilimin-ilk-adimlari">Santiago Ramón y Cajal: Bilim ve sanatın kesişiminde sinirbilimin ilk adımları</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>18 Temmuz 1860, dünya tarihi için birbiriyle ilişkili <strong>iki önemli olayı</strong> içermektedir. Bu günü sıra dışı hale getiren birinci olay, o ana kadar en ayrıntılı şekilde gözlemlenen ve <strong>kayda alınan ilk güneş tutulmasının</strong> bugünde gerçekleşmiş olmasıdır. Diğeri ise o gün bu olayı babasıyla birlikte  İspanya’da küçük bir köyden izeleyen 8 yaşındaki bir çocuğun zihninde beliren, hayatı boyunca benzerleri gelecek sorular ve burada netleşen sınırsız merakın gelecekte insan beyninin mikro yapısını aydınlatacak ve yeni bir bilim kolu açacak olmasıdır.</p>
<p><strong>Santiago Ramón y Cajal</strong>, bu olayı 63 yıl sonra basılacak olan otobiyografisinde anlatacak ve bunu bilimsel merakının su yüzüne çıkmasını tetikleyen olaylardan biri olarak nitelendirecektir. Erken yaşlarda şekillenen estetik merakı, artistik yeteneği, araştırma eğilimi, etrafında gerçekleşen doğal fenomenleri anlama tutkusu ve kendi deyimiyle sosyal etkileşimlere duyduğu anlaşılamaz antipati, ilk aşamada onun kişiliğinin temel özelliklerini oluşturuyor gibi görünse de, her zaman bundan daha fazlasının olduğu, sürecin tümüne bakıldığında rahatlıkla anlaşılabilmektedir.</p>
<p>S.R. Cajal, getirdiği yenilikler ve perspektiflerle <strong>yeni bir bilim dalının doğmasına</strong> öncülük etmiş ve bunun ilk adımlarını da kendisi atmıştır. Çalışmalarının ve olayları görme biçiminin bilimde açtığı kapılar, ona <strong>Nobel Ödülü</strong>’nü getirmiştir; fakat daha da önemlisi, incelediği doğal fenomenleri anlamasını ve anlamamızı sağlamıştır.</p>
<p>Santiago Ramón y Cajal, 1 Mayıs 1852’de İspanya’nın kuzeydoğusundaki Aragon Bölgesi’nde bulunan Petilla Köyü’nde doğmuştur. Babası köyde cerrahlık yapmaktayken daha sonra Zaragoza Üniversitesi’nin Diseksiyon Profesörlüğü’ne getirilmiştir.</p>
<p><strong>Bir asır öncesinin mükemmel çizimleri</strong></p>
<p>Cajal’ın tanımına göre oldukça çok çalışan, tutkulu ve enerjik bir insan olan babası, Cajal’ın ilk meraklarını doyuran ve cevaplarıyla onu eğiten kişi olmuştur. S. R. Cajal’ın antisosyal ve asi çocukluğuyla baş edebilmek için babası onu önce bir ayakkabı yapımcısının daha sonra bir berberin yanına çırak olarak vermiştir; fakat S.R. Cajal hep sanatçı olmayı düşlemiştir. Görsel estetiğe olan hassasiyeti ve gördüğü şeyleri çizime dökmedeki başarısı, daha sonra gerçekleşecek bilimsel aktivitesinin ana elemanlarını oluşturacaktır.</p>
<p>Hatırlayabildiği yıllarından erişkinlik ve yaşlılık dönemine kadar çizime olan düşkünlüğü sürekli artmış ve bu tutkusunu bilimsel çalışmalarıyla birleştirmiştir. Bugün hala onun neredeyse bir asır önce yaptığı çizimler nöroanatomi ve nörobilim kitaplarında kullanılmaktadır. Çocukluğunda da baskın olarak hissettiği ve daha çok karşı konulmaz bir eğilim olarak tanımlayacağı bu tutkusu, babasının onu tıp okumaya ikna etmesiyle bir süre baskılanmıştır.</p>
<p><strong>Babanın etkisi</strong></p>
<p>Cajal’a göre, sanata olan tutkusu derinleştikçe bu onu daha da utangaç ve izole bir kişilik haline büründürmüş ve bu durum ailesini strese sürüklemiştir. Babasının onu tıp okumaya yönlendirmesinin sebeplerinden biri de belki budur. Yine de bu durumla ilgili asıl cevap babasının hayatı algılayış biçiminde yatmaktadır.</p>
<p>Anılarında belirttiğine göre, babası kendi tanımıyla, “bir çeşit zihinsel boşluk” ile büyümüştür, her zaman çok çalışmak zorunda kalmış ve kendine oldukça katı bir ideal yaşam profili oluşturmuştur; artistik duygusu yoktur ve yaratıcı zihnin görsel yada edebi yönlerine tepkisizdir, saf ve pozitivist bir entelektüeldir.</p>
<p>Bu pozitivist yatkınlık babasının çocukluğu dönemindeki hüzünlü ruhsal atmosferden kaynaklanmaktadır ve Cajal’a göre bu babasının doğuştan gelen bir özelliği olmaktan çok, geçmişteki koşullara gösterdiği aşırı adaptasyonun bir ürünüdür. Babasını tanımlamak için yazdığı bölümde anlattığına göre, aç kalma korkusuyla büyümek, sefalet, adaletsizlik ve ikilemler arasında kalmak kalbinde bir tortu bırakmış ve bu tortu babasının onun sanatsal eğilimini algılayamamasına yada gerçek bulmamasına sebep olmuştur.</p>
<p><strong>Annenin özverisi</strong></p>
<p>Cajal’ın annesi de geçen yıllar boyunca olağanüstü fedakarlıklarda bulunmuş ve ekonomik anlamda dengede kalmak için ailenin bu yükünü üstlenmiştir. Bütün bunlar toplandığında  Cajal’ın “daha gerçek” bir şeylerle uğraşması ve ekonomik anlamda stabil kalabilmesi ana amaçtır.</p>
<p>Cajal, tıp eğitimi boyunca görsel sanatlara olan tutkusunu uzun süre dizginlemiş ve en az onun kadar güçlü olan bilimsel merakını ön plana çıkarmıştır. Kendisi bu süreci, “çocuksu fantezilerinin son bulması ve bir rüyaya veda etmek” olarak görmüş ve buna oldukça sert bir içsel tepki vermiştir.</p>
<p>Babasının buna karşı sessiz kalması onu bu tepkiyi sınırlı olarak sanatla dışavurmaya ve tıp kariyerine odaklanmaya yönelten bir karar almasına sebep olmuştur. Kendi deyimiyle tutkulu ve görkemli rüyalara ve parıltılı bir geleceğin illüzyonuna veda etmiş; boyalar ve fırçalarla dolu resim çantasını bırakıp, <strong>cerrahi aletlerle dolu hiç de şiirsel görünmeyen tıp çantasını</strong> almıştır.</p>
<p><strong>Raslantısal bir fizik deneği</strong></p>
<p>Bu noktada tam da içinden çıkılmaz bir zihinsel hapishanenin bir sakini durumuna düştüğünü düşünürken, yaptığı ufak bir tesadüfi fizik deneyi, zihninde yepyeni reaksiyonlar başlatmıştır. Bir gün odasında otururken içeriye sızan bir ışık huzmesinden tavana <strong>sokaktan geçen insanların gölgelerinin</strong> yansıdığını görmüş, ışığın sızdığı deliği genişlettiğinde içeriye giren figürlerin daha belirsiz olduğunu ve deliği bir kağıtla daralttığında figürlerin belirginleştiğini fark etmiştir.</p>
<p>Yaptığı bu optik deneyinin oldukça uzun zamandır bilinen bir fenomeni yansıttığı ve gözlemin sonuçlarının kesinlikten uzak olduğunun bilincinde olmasına rağmen, bu ufak olay onun oldukça <strong>büyük yeni fikirlere ulaşmasını</strong> sağlayıp bilimsel tutkusunu yeniden alevlendirmiştir.</p>
<p>Temel motivasyonunu oluşturan fikri özetlemek için: “<em>Acaba kaç ilginç gerçek, ilk gözlemcileri onları doğal, sıradan yada üzerine düşünülmeye değmez şeyler olarak yorumladığı için yaratıcı keşiflere dönüşmeyi başaramadı? Zavallı şanssız tembel zihin ve umursamazlığın merak eksikliği. Evrenle tanışmamız ne kadar da gecikti!</em>.” cümlelerini kaleme almıştır.</p>
<p>Zaragoza Üniversitesi’ndeki tıp öğrenciliği dönemi boyunca Cajal, çizime düşkün, durmak bilmeyen, enerjik, utangaç ve yalnızdır. Bu dönem boyunca felsefe ve jimnastiğe yoğun ilgi göstermiştir. Yeniden alevlenen bilimsel merakına rağmen Cajal derslere katılmayı ve bu yönde çalışmayı hiç sevmemiş, hayalgücü ve sanatsal eğilimleri bu süre boyunca hep ağır basmıştır. Bu anlamda rahatlaması, sanat kültürünü ve doğa algısını birleştirmesiyle olmuştur. Hatta daha sonra babasının onu bu alana yönlendirmesinden dolayı mutsuz olmadığını ve bu yolla insanların ruhlarına temas edebilme fırsatı bulması ve kendi gururuyla baş edebilme yollarını geliştirmesinde önemli bir fırsat olduğunu belirtmiştir. 1868 yılında ilk anatomi çalışmalarına babasının da yol göstermesiyle başlamıştır. O yıllarda mikrobiyoloji henüz doğmamış ve ne Koch ne de Pasteur olağanüstü keşiflerini henüz gerçekleştirmemiş olduğundan, birincil uğraşı alanı cerrahidir. Babası Cajal’ın eğitimine önce kemik ve iskelet yapısını anlatarak başlamış ve oğlunun biraz erken de olsa bu yapıların temellerini öğrenmesini istemiştir.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignright size-medium wp-image-15635" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/cajal2-300x280.jpeg" alt="" width="300" height="280" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/cajal2-300x280.jpeg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/cajal2.jpeg 573w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" />Cajal, 1873 yılında tıp fakültesinden mezun olmasından hemen sonra askeri görevlendirmeyle Küba’ya sevk edilmiştir. Küba’da malaria ve tüberküloz tedavisiyle uğraşmış ve kendisi de hastalanmıştır. 1975 yılında İspanya’ya geri dönmüş ve Zaragoza Üniversitesi Anatomi Bölümü’nde yardımcı profesör olarak göreve başlamıştır. 1877 yılında Küba’daki askeri hizmeti esnasında biriktirdiği her pezetayı kullanarak kendine küçük  ve oldukça eski moda bir mikroskop almış ve bilimsel araştırmalarına başlamıştır.</p>
<p>Cajal, 16 yaşındayken Ayerbe’deki evlerinde gerçekleşen şömine başı toplantılarına katılan ve engel olunamaz bir konuşma isteği duyduğu daha sonra bu isteğin platonik ve cinsellikten arınmış bir çocuksu aşka dönüştüğü fakat o yıllarda asla açılamadığı, ve kendi geçmişinin dehlizlerinde solmasına izin vermek üzere olduğu Silvería Fañanás García ile gelecekte yapacağı Ayerbe ziyaretlerinin onları yakınlaştırması sonucunda 1879 yılında evlenmiş ve evlilikleri Silvería 1930 yılında yaşamını yitirene kadar sürmüştür. Bu süre zarfında ikisi çocukluk döneminde yaşamını yitiren toplam yedi çocukları olmuştur.</p>
<p>1883 yılında Valensiya’da Anatomi profesörlüğüne atanmış ve Zaragoza yönetimi, hizmeti esnasında önlenmesine katkıda bulunduğu kolera salgını için onu modern bir Zeiss mikroskopla ödüllendirmiştir. 1887 yılında Cajal Barselona’ya Normal ve Patolojik Histoloji profesörlüğüne, 1892’de Madrid Üniversitesi’nde Histoloji ve Patolojik Anatomi profesörlüğüne getirilmiş ve 1934’de yaşamını yitirene kadar burada görev yapmıştır. Bu süre zarfında olağanüstü verimlilikle çalışmış ve bilim dışında da bir çok alanda kendini üretme fırsatı bulmuştur. 1906 yılında Fizyoloji ve Tıp dalında Nobel Ödülü’nü Camillo Golgi ile paylaşmıştır.</p>
<p><strong>Kutay Deniz Atabay </strong>/ Massachussetts Institute of Technology (M.I.T.), Beyin ve Bilişsel Bilimler Bölümü<br />
<strong>Prof. Dr. Türker Kılıç </strong>/ Bahçeşehir Üniversitesi, Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı</p>
<p><strong><em>*Bu yazı Ocak 2017&#8217;de HBT Dergi&#8217;de yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/santiago-ramon-y-cajal-bilim-ve-sanatin-kesisiminde-sinirbilimin-ilk-adimlari">Santiago Ramón y Cajal: Bilim ve sanatın kesişiminde sinirbilimin ilk adımları</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">15632</post-id>	</item>
		<item>
		<title>2045&#8217;te nasıl bir dünya olacak?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/video/2045te-nasil-bir-dunya-olacak</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Altaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Sep 2019 10:06:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gezegenimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Video]]></category>
		<category><![CDATA[iletişim]]></category>
		<category><![CDATA[nörobilim]]></category>
		<category><![CDATA[sinirbilim]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=15005</guid>

					<description><![CDATA[<p>ABD Savunma Bakanlığı&#8217;na göre, nöral iletişim ve Yapay Zekâ geleceği şekillendirecek gelişmeler arasında.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/video/2045te-nasil-bir-dunya-olacak">2045&#8217;te nasıl bir dünya olacak?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>ABD Savunma Bakanlığı&#8217;na göre, nöral iletişim ve Yapay Zekâ geleceği şekillendirecek gelişmeler arasında.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/video/2045te-nasil-bir-dunya-olacak">2045&#8217;te nasıl bir dünya olacak?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">15005</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Motor nöron hastalığı (ALS) ile bağırsaktaki bakteriler arasında bağlantı olabilir</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/motor-noron-hastaligi-als-ile-bagirsaktaki-bakteriler-arasindaki-baglanti-olabilir</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Altaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Jul 2019 10:55:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[ALS]]></category>
		<category><![CDATA[bağırsak]]></category>
		<category><![CDATA[bakteri]]></category>
		<category><![CDATA[mikrobiyota]]></category>
		<category><![CDATA[nikotinamid molekülü]]></category>
		<category><![CDATA[nörobilim]]></category>
		<category><![CDATA[nöroloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=14492</guid>

					<description><![CDATA[<p>Nörodejeneratif bir hastalık olan ve gizemini hala koruyan ALS üzerine yeni bir çalışma, ALS&#8217;nin mikrobiyotadaki değişikliklerle ilişkili olabileceğine işaret ediyor. Fareler üzerinde yapılan çalışmada, Akkermansia muciniphila adı verilen bakterinin hasta farelerin sağlık durumunu iyileştirdiği ve ömürlerini uzattığı belirtildi. Araştırmacılar, söz konusu etkiyi doğrulamak için çok daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğunun altını çiziyor. İsrail&#8217;deki Weizmann Bilim Enstitüsü&#8217;nden Eran Elinav&#8217;ın yürüttüğü çalışmada ilk olarak, hasta farelerdeki bağırsak mikrobiyotasının güçlü antibiyotikler nedeniyle yok olmasının farelerin sağlık durumlarını kötüleştirdiği tespit edildi. Araştırmada, Akkermansia muciniphila’nın ürettiği nikotinamid molekülünün etkileri dikkat çekti. Bu molekülün verildiği farelerde hastalığın seyrinde belirgin iyileşmeler görüldüğünü ifade eden Elinav, mikrobiyotaları ailelerindeki sağlıklı bireylerininkilerle karşılaştırılan 37 ALS hastası kişide, nikotinamid seviyesinin düşük olduğunun tespit edildiğini belirtiyor. Elinav, çalışmanın henüz erken bir aşamada olduğunu, söz konusu ön bulguların hiçbir şekilde bir tedavi tavsiyesi olmadığını özellikle vurguluyor. İngiltere&#8217;deki Motor Nöron Hastalıkları Derneği&#8217;nin araştırma direktörü Brian Dickie, bağırsaklarımızdaki bakterilerin çeşitli nörolojik hastalıklarda rol oynayabileceğini işaret eden çalışmaların sayısında artış görüldüğünü ve beslenme düzeni ile egzersizin ALS ile muhtemel ilişkisini aydınlatmaya yönelik devam eden çalışmalar olduğunu belirtti. Kaynak: The Guardian</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/motor-noron-hastaligi-als-ile-bagirsaktaki-bakteriler-arasindaki-baglanti-olabilir">Motor nöron hastalığı (ALS) ile bağırsaktaki bakteriler arasında bağlantı olabilir</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="alignleft size-medium wp-image-14493" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/07/als-300x169.jpg" alt="" width="300" height="169" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/07/als-300x169.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/07/als.jpg 500w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" />Nörodejeneratif bir hastalık olan ve gizemini hala koruyan ALS üzerine yeni bir çalışma, ALS&#8217;nin mikrobiyotadaki değişikliklerle ilişkili olabileceğine işaret ediyor. Fareler üzerinde yapılan çalışmada, <em>Akkermansia muciniphila </em>adı verilen bakterinin hasta farelerin sağlık durumunu iyileştirdiği ve ömürlerini uzattığı belirtildi. Araştırmacılar, söz konusu etkiyi doğrulamak için çok daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğunun altını çiziyor.</p>
<p>İsrail&#8217;deki Weizmann Bilim Enstitüsü&#8217;nden Eran Elinav&#8217;ın yürüttüğü çalışmada ilk olarak, hasta farelerdeki bağırsak mikrobiyotasının güçlü antibiyotikler nedeniyle yok olmasının farelerin sağlık durumlarını kötüleştirdiği tespit edildi. Araştırmada, Akkermansia muciniphila’nın ürettiği <em>nikotinamid</em> molekülünün etkileri dikkat çekti. Bu molekülün verildiği farelerde hastalığın seyrinde belirgin iyileşmeler görüldüğünü ifade eden Elinav, mikrobiyotaları ailelerindeki sağlıklı bireylerininkilerle karşılaştırılan 37 ALS hastası kişide, nikotinamid seviyesinin düşük olduğunun tespit edildiğini belirtiyor.</p>
<p>Elinav, çalışmanın henüz erken bir aşamada olduğunu, söz konusu ön bulguların hiçbir şekilde bir tedavi tavsiyesi olmadığını özellikle vurguluyor.</p>
<p>İngiltere&#8217;deki Motor Nöron Hastalıkları Derneği&#8217;nin araştırma direktörü Brian Dickie, bağırsaklarımızdaki bakterilerin çeşitli nörolojik hastalıklarda rol oynayabileceğini işaret eden çalışmaların sayısında artış görüldüğünü ve beslenme düzeni ile egzersizin ALS ile muhtemel ilişkisini aydınlatmaya yönelik devam eden çalışmalar olduğunu belirtti.</p>
<p><strong>Kaynak: <a href="https://www.theguardian.com/society/2019/jul/22/motor-neurone-disease-researchers-find-link-to-microbes-in-ut">The Guardian</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/motor-noron-hastaligi-als-ile-bagirsaktaki-bakteriler-arasindaki-baglanti-olabilir">Motor nöron hastalığı (ALS) ile bağırsaktaki bakteriler arasında bağlantı olabilir</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">14492</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Duygular doğuştan mı gelir yoksa öğrenilir mi?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/duygular-ogrenilir-mi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 08 Mar 2019 14:18:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitaplar]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[beyin]]></category>
		<category><![CDATA[David Eagleman]]></category>
		<category><![CDATA[duygu]]></category>
		<category><![CDATA[Incognito]]></category>
		<category><![CDATA[kurgulanmış duygu teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[Lisa Feldman Barrett]]></category>
		<category><![CDATA[nörobilim]]></category>
		<category><![CDATA[sinirbilim]]></category>
		<category><![CDATA[zihin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=13177</guid>

					<description><![CDATA[<p>Beynimizin Parmak İzleri Lisa Feldman Barrett Timaş Yayınları, Mart 2018 560 sayfa Beynimizin kelimenin tam anlamıyla kapalı bir kutu ve onunla ilgili çok az şey biliyoruz. Hal böyle olunca da nörobilimcilerin yazdığı kitaplar, son dönemde büyük ilgiyle karşılanıyor. Bu ilgi, David Eagleman’ın yazdığı (Incognito ve Beyin gibi) kitaplarla büyük bir yükseliş göstermiş durumda. Peki ama bu ilgiyi neye borçluyuz? Bu kitaplara yönelik artan ilginin en büyük nedeni, yazarlarının tıp literatürünün ağır dilinden uzaklaşarak herkesin anlayabileceği bir dille yazmalarıdır diyebiliriz. Northeastern Üniversitesi’nden nörobilimci Lisa Feldman Barrett’in “Beynimizin Parmak İzleri” kitabı da sırf bu yüzden ilgimizi cezbetti ve inceleme gereği duyduk. Barrett, duygularımız hakkında sahip olduğumuz öngörülerin büyük oranda yanlış olduğunu savunduğu kitabıyla nörobilim literatürüne önemli bir katkıda bulunuyor. Kitabın Türkçeye çevrilmiş olması da (Timaş, 2018) Türkiye’de yaşayan nörobilim meraklıları için güzel haber. Kitabın ilk üç bölümü, duyguların beynimizde “parmak izleri” olduğu (duyguların doğuştan geldiği) fikrine karşı çıkarak duygunun öğrenilebilir olduğu düşüncesine temel oluşturuyor. Sonraki bölümlerde duyguların oluşum süreçlerini de net bir şekilde açıklayan yazar, kendisine ait olan devrimsel nitelikteki Kurgulanmış Duygu Teorisi’nin günlük hayatta nasıl karşılık bulduğuna örnekler veriyor. Başından sonuna bütünlüklü bir çalışma olduğunu söyleyebiliriz. En son ne zaman üzüldünüz? Kitaptaki görüşlerin tamamına burada yer vermek güç ancak eserin merkezindeki düşünceyi örneklendirmek gerekir. Şimdi birlikte düşünelim; en son neye -gerçekten- üzüldüğünüzü hatırlıyor musunuz? Tren kazasında oğlunu yitiren annenin feryadı, dün gece sokakta gördüğünüz bir kimsesizin durumu ve hatta az önce okuduğunuz bir haber, üzülerek ağlamamıza neden olmuş olabilir. Bu tip olgular bizi günlük neşemizden uzaklaştırıp canımızı sıkar ve geleceğe yönelik kaygı yaşamamıza neden olur. Bu duygunun sözlükteki karşılığının üzülmek olduğunu biliyoruz. Peki ama bu “duygu” bizde doğuştan mı var yoksa öğrendiğimiz bir şey mi? Üzülmek, yüzlerce yıldır, doğuştan sahip olduğumuz bir duygu olarak nitelendiriliyor. Yani klasik görüşe göre biz üzülme duygusuna doğuştan sahibiz ve bir olayın gerçekleşmesi üzerine beynimizdeki belirli noktalar tetiklenerek fiziksel bir tepki vuku buluyor. Daha bilimsel bir ifadeyle, üzüntü devresi de denebilecek bir dizi nöron harekete geçiyor ve vücudumuzda fiziksel (surat asmak, kaş çatma, ağlama gibi) tepkilere neden oluyor. Klasik görüşte bu tepki, beyindeki bir çeşit “parmak iziyle” açıklanıyor. Barrett: Duygu öğrenilir Ancak nörobilimci Lisa Feldman Barrett, iki bin yıldır süregelen bu görüşe karşı çıkıyor ve farklı bir bakış açısı sunuyor. Barrett, tek bir duyguya ait devamlı ve fiziksel bir parmak izinin çıkarılamayacağını bilimsel araştırmalarla destekliyor. TED Talks’ta da konuşan Barrett’e göre, duygular doğuştan gelmiyor, insanın daha temel fiziksel özellikleri vasıtasıyla üretiliyor. Dolayısıyla kültürden kültüre ve hatta insandan insana değişlik gösteriyor. Yani beynimizin esnekliği sayesinde duyguları öğreniyor ve kendimizce karşılık veriyoruz. Barrett, bu görüşüne Kurgulanmış Duygu Teorisi (Theory of Constructed Emotion) adını veriyor. Kitaptaki akışı da bu teori üzerine şekillendiriyor. Yazının girişinde verdiğimiz tren kazasında oğlunu kaybeden anne örneğini ele alalım. Barrett’a göre böyle bir olay, klasik görüşün savunduğu gibi beyindeki herhangi bir üzüntü devresini tetiklemiyor. Bilakis, bu üzüntü duygusunu, belirli bir kültür içinde yetişmiş olmamamızla ve bu tip bir olayın vücudumuzda yarattığı tepkiyi “üzüntü kavramı” ile bağdaştırmayı öğrenmemizle açıklıyor. Yani üzücü olaylar sırasında yaşadıklarımızı, daha önce öğrenmiş olduğumuz “üzüntü geçmişine” dayandırıyor. Kısacası beynimiz, bizim için bir duygu deneyimi kurgulamış oluyor; kalp atışımız yükseliyor, yüzümüz kızarıyor ve midemizde kasılma gerçekleşiyor. Bu belirtilerden yola çıkan sinir sistemimiz ise rahatlamak için “ağla” komutu veriyor. Ancak Kurgulanmış Duygu Teorisi’ne göre “neye üzüleceğimizi” sonradan öğreniyoruz. Yıllarını, beyin-duygu ilişkisine adayan ve çalışmalarından ötürü Ulusal Sağlık Enstitüleri (NIH) tarafından ödüle layık görülen Lisa Feldman Barrett’ın “Beynimizin Parmak İzleri” kitabını Yasin Konyalı’nın yetkin çevirisiyle okuyoruz. Kitap incelemesi: Batuhan Sarıcan / batusarican@gmail.com</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/duygular-ogrenilir-mi">Duygular doğuştan mı gelir yoksa öğrenilir mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="size-medium wp-image-13181 alignleft" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/03/beynimizin-parmak-izleri_79297-193x300.jpg" alt="" width="193" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/03/beynimizin-parmak-izleri_79297-193x300.jpg 193w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/03/beynimizin-parmak-izleri_79297.jpg 520w" sizes="(max-width: 193px) 100vw, 193px" /></p>
<p>Beynimizin Parmak İzleri<br />
<strong>Lisa Feldman Barrett</strong><br />
Timaş Yayınları, Mart 2018<br />
560 sayfa</p>
<p>Beynimizin kelimenin tam anlamıyla kapalı bir kutu ve onunla ilgili çok az şey biliyoruz. Hal böyle olunca da nörobilimcilerin yazdığı kitaplar, son dönemde büyük ilgiyle karşılanıyor. Bu ilgi, <strong>David Eagleman</strong>’ın yazdığı (Incognito ve Beyin gibi) kitaplarla büyük bir yükseliş göstermiş durumda. Peki ama bu ilgiyi neye borçluyuz? Bu kitaplara yönelik artan ilginin en büyük nedeni, yazarlarının tıp literatürünün ağır dilinden uzaklaşarak herkesin anlayabileceği bir dille yazmalarıdır diyebiliriz.</p>
<p>Northeastern Üniversitesi’nden nörobilimci <strong>Lisa Feldman Barrett</strong>’in <strong>“Beynimizin Parmak İzleri” </strong>kitabı da sırf bu yüzden ilgimizi cezbetti ve inceleme gereği duyduk. Barrett, duygularımız hakkında sahip olduğumuz öngörülerin büyük oranda yanlış olduğunu savunduğu kitabıyla nörobilim literatürüne önemli bir katkıda bulunuyor. Kitabın Türkçeye çevrilmiş olması da (Timaş, 2018) Türkiye’de yaşayan nörobilim meraklıları için güzel haber.</p>
<p>Kitabın ilk üç bölümü, duyguların beynimizde “parmak izleri” olduğu (duyguların doğuştan geldiği) fikrine karşı çıkarak duygunun öğrenilebilir olduğu düşüncesine temel oluşturuyor. Sonraki bölümlerde duyguların oluşum süreçlerini de net bir şekilde açıklayan yazar, kendisine ait olan devrimsel nitelikteki <strong>Kurgulanmış Duygu Teorisi</strong>’nin günlük hayatta nasıl karşılık bulduğuna örnekler veriyor. Başından sonuna bütünlüklü bir çalışma olduğunu söyleyebiliriz.</p>
<p><strong>En son ne zaman üzüldünüz? </strong></p>
<p>Kitaptaki görüşlerin tamamına burada yer vermek güç ancak eserin merkezindeki düşünceyi örneklendirmek gerekir. Şimdi birlikte düşünelim; en son neye -gerçekten- üzüldüğünüzü hatırlıyor musunuz? Tren kazasında oğlunu yitiren annenin feryadı, dün gece sokakta gördüğünüz bir kimsesizin durumu ve hatta az önce okuduğunuz bir haber, üzülerek ağlamamıza neden olmuş olabilir. Bu tip olgular bizi günlük neşemizden uzaklaştırıp canımızı sıkar ve geleceğe yönelik kaygı yaşamamıza neden olur. Bu duygunun sözlükteki karşılığının üzülmek olduğunu biliyoruz.</p>
<p>Peki ama bu “duygu” bizde doğuştan mı var yoksa öğrendiğimiz bir şey mi? Üzülmek, yüzlerce yıldır, doğuştan sahip olduğumuz bir duygu olarak nitelendiriliyor. Yani klasik görüşe göre biz üzülme duygusuna doğuştan sahibiz ve bir olayın gerçekleşmesi üzerine beynimizdeki belirli noktalar tetiklenerek fiziksel bir tepki vuku buluyor. Daha bilimsel bir ifadeyle, üzüntü devresi de denebilecek bir dizi nöron harekete geçiyor ve vücudumuzda fiziksel (surat asmak, kaş çatma, ağlama gibi) tepkilere neden oluyor. Klasik görüşte bu tepki, beyindeki bir çeşit “parmak iziyle” açıklanıyor.</p>
<div id="attachment_13180" style="width: 210px" class="wp-caption alignright"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-13180" class="wp-image-13180 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/03/barrett_lisa_feldman_168436-200x300.jpg" alt="" width="200" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/03/barrett_lisa_feldman_168436-200x300.jpg 200w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/03/barrett_lisa_feldman_168436-683x1024.jpg 683w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/03/barrett_lisa_feldman_168436.jpg 800w" sizes="auto, (max-width: 200px) 100vw, 200px" /><p id="caption-attachment-13180" class="wp-caption-text">Nörobilimci Lisa Feldman Barrett’in geliştirdiği Kurgulanmış Duygu Teorisi’ne göre duygularımızı sonradan öğreniyoruz. Barrett, böyle olmasaydı, yani doğuştan gelen bir öğrenim söz konusu olsaydı anksiyete, aşk, gurur, utanma ve depresiflik gibi duygu durumlarında hepimizin aynı tepkiyi vereceğini ama bizim bunlara farklı tepkiler verdiğimize işaret ediyor.</p></div>
<p><strong>Barrett: Duygu öğrenilir </strong></p>
<p>Ancak nörobilimci Lisa Feldman Barrett, iki bin yıldır süregelen bu görüşe karşı çıkıyor ve farklı bir bakış açısı sunuyor. Barrett, tek bir duyguya ait devamlı ve fiziksel bir parmak izinin çıkarılamayacağını bilimsel araştırmalarla destekliyor.</p>
<p>TED Talks’ta da konuşan Barrett’e göre, duygular doğuştan gelmiyor, insanın daha temel fiziksel özellikleri vasıtasıyla üretiliyor. Dolayısıyla kültürden kültüre ve hatta insandan insana değişlik gösteriyor. Yani beynimizin esnekliği sayesinde duyguları öğreniyor ve kendimizce karşılık veriyoruz. Barrett, bu görüşüne <strong>Kurgulanmış Duygu Teorisi</strong> (Theory of Constructed Emotion) adını veriyor. Kitaptaki akışı da bu teori üzerine şekillendiriyor.</p>
<p>Yazının girişinde verdiğimiz tren kazasında oğlunu kaybeden anne örneğini ele alalım. Barrett’a göre böyle bir olay, klasik görüşün savunduğu gibi beyindeki herhangi bir üzüntü devresini tetiklemiyor. Bilakis, bu üzüntü duygusunu, belirli bir kültür içinde yetişmiş olmamamızla ve bu tip bir olayın vücudumuzda yarattığı tepkiyi “üzüntü kavramı” ile bağdaştırmayı öğrenmemizle açıklıyor. Yani üzücü olaylar sırasında yaşadıklarımızı, daha önce öğrenmiş olduğumuz “üzüntü geçmişine” dayandırıyor.</p>
<p>Kısacası beynimiz, bizim için bir duygu deneyimi kurgulamış oluyor; kalp atışımız yükseliyor, yüzümüz kızarıyor ve midemizde kasılma gerçekleşiyor. Bu belirtilerden yola çıkan sinir sistemimiz ise rahatlamak için “ağla” komutu veriyor. Ancak <strong>Kurgulanmış Duygu Teorisi</strong>’ne göre “neye üzüleceğimizi” sonradan öğreniyoruz.</p>
<p>Yıllarını, beyin-duygu ilişkisine adayan ve çalışmalarından ötürü Ulusal Sağlık Enstitüleri (NIH) tarafından ödüle layık görülen Lisa Feldman Barrett’ın “Beynimizin Parmak İzleri” kitabını Yasin Konyalı’nın yetkin çevirisiyle okuyoruz.</p>
<p><strong>Kitap incelemesi:</strong> Batuhan Sarıcan / <a href="mailto:batusarican@gmail.com">batusarican@gmail.com</a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/duygular-ogrenilir-mi">Duygular doğuştan mı gelir yoksa öğrenilir mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">13177</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Zekâ bilim kapısını açan bir anahtar mı?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/zeka-bilim-kapisini-acan-bir-anahtar-mi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Nov 2017 13:16:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[aziz sancar]]></category>
		<category><![CDATA[kuantum]]></category>
		<category><![CDATA[nörobilim]]></category>
		<category><![CDATA[orhan bursalı]]></category>
		<category><![CDATA[yüksek zeka]]></category>
		<category><![CDATA[zeka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=8169</guid>

					<description><![CDATA[<p>3 Haziran 2016 tarihli Herkese Bilim Teknoloji dergisinde açılan bir tartışma hem kapağa taşındı hem de aynı dergide bu konuda bilgi ve zekânın bileşenleri üzerine bir makale yazıldı. Prof. Dr. Aziz Sancar, diğer taraftan aynı dergide Prof. Dr. Doğan Kuban’ın “Osmanlı Ne zaman Bir Matematik Yazmıştır” adlı makalesi çıktı. Bunların dışında Cumhuriyet Bilim Teknoloji dergilerinde değişik düşünürlerin uzun yıllardır genel soruları vardır. Peki, tüm çabalara rağmen Türkiye’de bilimsel araştırmalar neden hala yerinde sayıyor? Bu yazıda zekâ ile bilimsel yetenek arasında bir bağ kurmaya çalışacağım. Kolektif bilim belleği Sosyoloji bilimin kurucularından Emile Durkheim toplumlardaki “kolektif bilinçten” bahseder. Araştırma konusunda ise ben uluslarda kolektif bilimsel belleğin çok önemli bir unsur olduğunu düşünüyorum. Şu şekilde anlatabilirim: Avrupalı bilim insanlarının bir bilimsel kolektif belleği vardır. Fransız filozofu Henri Bergson bellek ile bilinci bir tutar. Bu görüşe göre Avrupalı bilim insanının kolektif belleğinde René Descartes, John Locke, Leibniz, Max Plank, Claude Bernard gibi isimler vardır. Bunlar neredeyse büyük psikolog Gustav Jung’un arketipleri gibi belirli kavimlerin belleklerinde de kazınmışlardır. Bundan dolayı Avrupalı bilim insanları bu düşünürlerin çalışma prensiplerini içlerine sindirmişlerdir. Bu nedenle asırlarca büyük düşünce ekolleri ve filozofları Avrupa’dan çıkmıştır. Buna karşılık Amerika kıtası Rönesans’ı kuruluşu sırasında yakalayamamıştır. Nitekim felsefe ve beyin konusunda Amerika&#8217;da güncel iki kitap vardır ve bu kitapların satışı fazla olmakla birlikte doktrinleri çok zayıftır. Türkiye’ye gelince, ancak 80-100 yıllık bir araştırma geleneği olan ülkemizde büyük Avrupa ekollerinin etkisine girmek güçtür. Bu nedenle genç bilim insanlarının çoğu Amerika’da geçirdikleri eğitim devrelerinde öğrenebildikleri yeni yöntemlere sarılmakta ve genellikle ilk deneyimlerinin devamını Türkiye’de sağlamaya çalışmaktadırlar. Bu durum da tabii ki bir devam sağlamaz. Nitekim Türkiye’de çok atıflı üniversitelerimizin gelen atıfların çoğuna öncelikle Amerika ve sonra Avrupa bağlantılı bilim insanlarından sağlandığı görülür. Üniversitelere verilen atıf sayılarının kökü de yurt dışında olduğundan Türkiye’nin endekslerinde büyük ilerleme bu şekilde kaydedilmez. Neden bu satırları yazıyorum? Zekâ ve yetenek konularının derin bir analizi benim bilimsel gücümün dışındadır. Bu satırları neden yazma gereksinmesi duyduğumu izah için önce Türkiye’de ne kadar süre çalıştığımı ve hangi konularda yayınlarım olduğunu kısaca özetleme gerek. Almanya’da 10 yıla yakın süre üniversitede fizik master eğitimi aldım ve Fizyolojik bilimlerde doktora yaptım. Kısa süre sonra da ABD’de post-doktora fellow olarak çalıştım. Onu takip eden süre içinde Hacettepe Üniversitesi’nde Biyofizik Enstitüsü’nü kurdum. Bu çalışma evresinden sonra bir buçuk yıl Alman Araştırma Kurumu’nun (DFG) Richard Merton Profesörü unvanıyla Kiel Üniversitesi’nde çalıştım. 1980 yılından itibaren Lübeck Tıp Üniversitesi’nde nörobilim araştırma yönetimini yöneterek fizyoloji dersi verdim. 2000-2006 yılları arasında İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi’nde ve 2006 yılından bugüne kadar geçen süre içinde de İstanbul Kültür Üniversitesi’nde Beyin Dinamiği, Kognisyon Araştırma Merkezi’ni yönetiyorum. Dolayısıyla araştırma ve öğrenim hayatımın önemli bir kısmını yurtdışında geçirmiş olmama rağmen Türkiye’de 25 yıllık bir çalışma sürem var. Bundan dolayı hem Türkiye ortamında hem de uluslararası platformda bu yazının başlığındaki soruya cevap arayabileceğimi düşünüyorum. Türkiye’deki bilimsel çalışmalarımın ilk ürünleriyle (1970) uluslararası beyin araştırmalarında yeni bir kapı açıldı. Özellikle vurgulamak istediğim konu 1970-1980 yılları sırasında Hacettepe Üniversitesi’nde genç bir avuç bilim insanıyla geliştirdiğim “Beyin Dinamiği ve Beyin Salınımları” teorisi bugün dünyada nörobilim literatüründe ve kognitif süreçler konusunda en büyük ivmeyle gelişen alt dallardan biri olmuştur. Türkiye’de yapılan araştırmalarda 1980 yılında basılan “EEG Brain-Dynamics” adlı kitabım literatürde bir kilometre taşı olarak kabul edilmiştir. Çünkü bu kitapta açıklanan kavram ve yöntemler bugün nörobilimde yaygın olarak kullanılmaktadır. Beyin salınımlarının kognitif süreçlerdeki önemi hastalıklarda biyobelirteç olarak kullanılması önemli uygulamalardır. Buna ek olarak beyinde entropi prensibi, kuantum beyin ve bağlantıların (connectivity) önemi son 10 yılda ortaya çıkmıştır. Diğer kelimelerle, belirtilen kitabın basılışında 20 yıl sonra bu önerilen konular da filizlenmiştir. Tek cümleyle şunu söylemek istiyorum: Türkiye’de belirli dallarda uluslararası araştırma ortalamasının çok üstünde de kaliteli araştırmalar yapılabilmiştir. Bu örneği verebilecek birçok bilim insanı da vardır. Beyin dinamiği konusunda laboratuvarlarımda yükseköğretim yapan öğrencilerim nereye ulaştı? Bu bilimsel gelişmeye paralel olarak dünyanın değişik ülkelerine dağılan eski doktora öğrencilerimden hemen hemen hepsi profesör olarak bilimsel kuruluşların başına geçmiştir. 25-30 öğrenci arası doktora çalışması yapılmıştır, birçok genç araştırmacı da doktora sonrası çalışmalarını yaptıktan sonra doçentlik tezlerini ortak yayınlarla hazırlamışlardır. Şunu da vurgulamak isterim ki, benim laboratuvarımda çalışan öğrencilerimden en çok Türkiye’de doğup büyüyen başarılı kişiler olmuştur. Yanımda çalışan kişiler Arjantin, Rusya, ABD, Almanya, İsveç, Bulgaristan, Avustralya, İngiltere gibi ülkelerde profesör olarak araştırmalarına devam etmektedirler, ana bilim dalı başkanı ya da hastane başhekimi olmuşlardır. Bütün bunları belirttikten sonra Türkiye’de araştırmalar neden geri kaldı? Sorusuna kısmen cevap verecek durumda olduğumu düşünüyorum. Hacettepe’deki araştırma grubunun kalıcı katkısı Yukarıda bahsettiğim 1978’li yıllarda Hacettepe Üniversitesi’ndeki 6-7 kişilik genç bilim insanları grubunun yaş ortalaması 26 idi. Gruptaki araştırıcılar değişik eğitim süreçlerinden geçmişti ve benim dışımda hiçbiri yurt dışında bulunmamıştı. Buna rağmen bu grubun emeğiyle oluşan EE-Brain Dynamics (1980, Elsevier) adlı kitabım beyin elektriksel aktivitesinin ve bu aktivitenin duyusal uyarılara cevabının yeni bir kavramla incelenmesi gereğini savunuyordu. Ayrıca bu kavramın nöropsikiyatrik klinik araştırmalarında kullanılacağı, beyin kuantum teorisinde bir beklenti olduğunu, beyinde entropinin önemini ve EEG sinyallerinin fonksiyonlara yönelik biyobelirteç olacağını niceliksel olarak savunmuştur. Uluslararası nörobilim literatüründe bu seviyeye ancak 2000’li yıllarda ulaşılmıştır. Bu olay şunu gösteriyor: Bilgileri henüz az ve genç bir araştırıcı grubu beyin dinamiği konusunda Amerikalı ve Avrupalı tecrübeli bilim insanlarının bu konuda olabilecek başarısını önceden aşmıştır. İKU’da BEYİNMER’de genç arkadaşların durumu ve geleceğe yönelik beklentiler Son 10 yılda büyük sayıda orijinal makale, kitap, konferans düzenleme gibi bilimsel etkinlikler merkezimizi yeni bir aşama eşiğine getirmiştir. İlk araştırmalarını son 10 yılda BEYİNMER laboratuvarlarında geliştiren bir arkadaşımızın yıllık atıf sayısı 300’e ulaşmıştır. Diğer kelimelerle sadece 10 yıldır araştırma yapan bir arkadaşımızın Türkiye’deki güç şartlara rağmen yılda 300 atıf alması önemli bir gelişmedir. Bu süre zarfında beyin osilasyonlarının nöropsikiyatrik hastalara uygulanması devam etmiş bu konuda Alzheimer’s, Bipolar duygu durum bozuklukları ve Parkinson gibi bazı hastalıklara biyobelirteç geliştirilmesi için önemli sayılarda yayınlar hazırlanmıştır. Ayrıca merkezimizde bilim felsefesi üzerine önemli bir katkısı olan ve 2011 yılında basılan bir kitaptan sonra René Descartes’in felsefesi üzerine “Miracle of René Descartes “adlı kitap hazırlığı vardır. Bunun dışında geleceğe yönelik araştırmalar özgün iki konuya kilitlenmiştir: 1) 100 senelik BRODMANN[1] haritalarını yeni bir düzeye yönelten ve zenginleştiren CLAIR adlı bir model ve haritalama aşamasına gelinmiştir. Bununla ilgili ve ayrıca 1980’de yayınlanan EEG-Brain Dynamics kitabının 40 yıl sonraki versiyonu olacak EEG-Brain Function adlı kitap iki yıl içinde hazırlanabilecektir. Bunların dışında grubumuzdan bir arkadaşımızla yürüttüğümüz bellek ve algı üzerine 50 deneme sonucu gerçekleştirdiğimiz bir bellek kavramı ortaya çıkmıştır. Bu kavram Lashley, Donald Hebb, Luria ve Fuster gibi bellek konusunda çok etkin araştırıcıların görüşlerini “Hypermmeory” adlı bir başlık altında ve bir dizi matematiksel yöntemlerle ortaya çıkarmaktadır. Bu konuda bir araştırma dizisinden sonra bir buçuk yıl içinde bir kitap yayını kararlaştırılmıştır. Bu makalenin içerisinde bahsettiğim yeni bilimsel araştırmaların Türkiye’ye getirisi ne olacaktır? Sanırım önümüzdeki 10 yılda uluslararası literatürde kognitif süreçlerde şimdiye kadar kazandığımız deneyimin genişlemesi ve yankı getirmesi mümkündür. BEYİNMER’e gelen atıf sayısı katlanarak yıllık 2000’e kadar ulaşabilir. Ancak bu gelişmenin devamı için üniversitelerimizin ve diğer devlet kurumlarının beyin “osilasyonları ve connectivity” kavramlarına sahip çıkarak bu akımın devamını uzun yılar yıllar desteklenmesi gereklidir. İşte o zaman bu beyin ve zihin araştırmaları konusunda birçok yeni araştırıcı ve üniversitelerin katılımıyla bir kolektif bellek oluşabilir, bu yolla bir genel bellek yaygın-yaratıcı belleğe dönüşebilir. Ben bu makalede bir tek bilim alanından ve BEYINMER den bahsettim, ancak Türkiye’de aynı konumda olan başka merkezlerin de aynı tip atılımları geliştirerek Türkiye’deki kalıcı kolektif bilimsel belleği geliştirmeleri gereklidir. Bu arada Türkiye’deki vakıf üniversitelerine de önemli görevler düşer. Her üniversite kendisine göre bir merkez geliştirirse 100 kadar Mükemmeliyet Merkezi Türkiye’nin bilimsel havasını ve ortak zekâsını daha yüksek düzeylere çıkarabilir. Sadece bu merkezlerin başına tercihen h sayıları 40’ın altında olmayan ve güncel yayın yapan araştırıcılar getirilmelidir. Türkiye’de bildiğim kadarı ile arkeoloji, kimya, moleküler biyoloji ve kavramsal fizik alanlarında etkin gruplar vardır. Ayrıca çok disiplinli merkezler de açılması öncelikle desteklenmelidir. Diğer alınacak tedbirler şunlar olabilir: Türkiye’de bilimsel araştırmaların parasal desteklenmesinde uygulanan Amerika ve Avrupa’dan ithal edilen araştırma ve değerlendirme kalıpları yerine Türkiye’ye yönelik araştırma değerlendirme yöntemleri getirilmelidir. Burada da Avrupa Projeleri’ni yatırılacak miktarların bir kısmı Türkiye’de 15-20 kadar Baş Araştırıcı seçimini uygulamak ve bunları 5 senelik zaman dilimleri için uygulamaya çalışmak gerekmektedir. Baş Araştırıcı[2] seçimleri Google Akademik, Scopus, Web of Science verilerine bakılarak seçilmelidir, panellerde panelistlerin verdiği oylarla değil. Bilimde demokrasi sadece sayılar üzerinedir, kişisel ve emosyonel seçimlerle bir ülkede bilimsel kolektif bilincin yerleşmesi zaman içinde sağlanabilir. Doktora programları genç öğrencilere yüksek sayıda derslere yönelterek değil öğrencilerin yeteneklerine değer verecek şekilde düzenlenmelidir. Genetik zekâ tabii ki vardır ancak çalışma, genel çapta organizasyon, bilim ve araştırmaya verilecek değer ve Albert Einstein’ın en önemli sözcüğü &#8220;merak” toplum zekâsının ilerlemesine yol açabilecektir. René Descartes ve Blaise Pascal’ın zekâ üzerine tanımları Bu filozofların ortak yönlerini belirtirsek iki türlü zihin vardır: “Matematik Zihin” ve “İnce Zihin”. İkincisine sezgisel zihin de denilmektedir. Ben değerli meslektaşlarım Aziz Sancar, Doğan Kuban ve başarılı bilim editörü Orhan Bursalı’nın bu konulara verdiği değerlere ve görüşlere katılıyorum. Ancak Türkiye’de matematiksel zihne ek olarak sadece çok çalışma ile yüksek bir bilim düzeyine ulaşmanın imkânı olmadığını düşünüyorum. Var olan zekânın üzerine sezgisel zihin ve felsefe konularına da değer verilerek, bilim tarihine bakılarak ülkenin kolektif bilimsel belleğinin geliştirilmesi gereklidir. Bunun için de yeni konuların Türkiye’de yetenekli bilim insanlarının Türkiye’de geliştirilmesiyle zaman içinde bu duruma erişileceğini düşünüyorum. Bu konumda böyle bir çabayla 50 yılda varılabilir. Türkiye’den yine de iki Nobel ödülünün çıkması genç bilim insanlarına bir ümit yolu açmaktadır. Genç bilim insanı Ramon y Cajal’ın önerilerine ve öğütlerine dikkat etmelidir. Orhan Bursalı’nın da gayretiyle Sancar’ın bilimde başarısını sergileyen kitabın dışında Orhan Pamuk da insanlar tarafından anlaşılmıştır. Bu gelişmeler zannedersem Türkiye’de bilim ve sanat alanlarında merak ve yeni bir ümit ortamı oluşturabilir. Ramon é Cajal’ın genç araştırıcılara ilettiği görüş Kıymetli meslektaşımız Prof. Aziz Sancar’ın belirttiği gibi zekâ denilen becerinin belli testlerle ölçülmesi imkân dâhilinde değildir, hele IQ yeterli bir ölçü değildir. Görüşüme göre Türkiye’de genç bilim insanının zekâsını artırmak 1900’lü yıllarda nörobilimin babası sayılan Ramon y Cajal’ın yaptığı gibi genç bilim insanlarını yüreklendirmektir. Cajal İspanya’dan daha ileri bilim düzeyindeki bütün eleştirileri göz ardı ederek genç bilim insanına kendi zekâsına ve becerisine güvenmeyi aşılamıştır. Bu konuda çalışma arkadaşım Aysel Düzgün ile bir yazı serisi hazırladık. “Genç Araştırıcıya Düşünsel Tohumlar” adlı dizi bu sütunlarda yayınlanacaktır. Diğer taraftan Ramon y Cajal’ın araştırmasını yayınlama tarzı gene kısa bir süre sonra İspanya’nın nörobilimlerde önemli bir atak yapması ve arkasından uluslararası üne sahip birçok önemli nörobilim insanının yetişmesine yol açmıştır. Zannediyorum Türk genç bilim insanının Cajal’ın yazdıklarına kulak vermesi bugünün Türkiye’si için faydalı olabilir. Türkiye’de değişik araştırma alanlarında ilerlemiş baş araştırıcı konumundaki kişilerle yıllar içinde önemli bir bilimsel kolektif bellek oluşabilir. Kolektif bellek toplumun yükselen zekâsı olur. Prof. Dr. Erol Başar / İstanbul Kültür Üniversitesi Beyin Dinamiği, Kognisyon ve Karmaşık Sistemler Araştırma Merkezi</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/zeka-bilim-kapisini-acan-bir-anahtar-mi">Zekâ bilim kapısını açan bir anahtar mı?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>3 Haziran 2016 </strong>tarihli Herkese Bilim Teknoloji dergisinde açılan bir tartışma hem kapağa taşındı hem de aynı dergide bu konuda bilgi ve zekânın bileşenleri üzerine bir makale yazıldı. Prof. Dr. Aziz Sancar, diğer taraftan aynı dergide Prof. Dr. Doğan Kuban’ın “Osmanlı Ne zaman Bir Matematik Yazmıştır” adlı makalesi çıktı. Bunların dışında Cumhuriyet Bilim Teknoloji dergilerinde değişik düşünürlerin uzun yıllardır genel soruları vardır. Peki, tüm çabalara rağmen Türkiye’de bilimsel araştırmalar neden hala yerinde sayıyor? Bu yazıda zekâ ile bilimsel yetenek arasında bir bağ kurmaya çalışacağım.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-8170 size-full" src="http://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/11/zeka.jpg" alt="" width="950" height="554" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/11/zeka.jpg 950w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/11/zeka-300x175.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 950px) 100vw, 950px" /></p>
<p><strong>Kolektif bilim belleği</strong></p>
<p>Sosyoloji bilimin kurucularından Emile Durkheim toplumlardaki “kolektif bilinçten” bahseder. Araştırma konusunda ise ben uluslarda kolektif bilimsel belleğin çok önemli bir unsur olduğunu düşünüyorum. Şu şekilde anlatabilirim:</p>
<p>Avrupalı bilim insanlarının bir bilimsel kolektif belleği vardır. Fransız filozofu Henri Bergson bellek ile bilinci bir tutar. Bu görüşe göre Avrupalı bilim insanının kolektif belleğinde <strong>René Descartes, John Locke, Leibniz, Max Plank, Claude Bernard</strong> gibi isimler vardır. Bunlar neredeyse büyük psikolog <strong>Gustav Jung’</strong>un arketipleri gibi belirli kavimlerin belleklerinde de kazınmışlardır. Bundan dolayı Avrupalı bilim insanları bu düşünürlerin çalışma prensiplerini içlerine sindirmişlerdir. Bu nedenle asırlarca büyük düşünce ekolleri ve filozofları Avrupa’dan çıkmıştır. Buna karşılık Amerika kıtası Rönesans’ı kuruluşu sırasında yakalayamamıştır. Nitekim felsefe ve beyin konusunda Amerika&#8217;da güncel iki kitap vardır ve bu kitapların satışı fazla olmakla birlikte doktrinleri çok zayıftır.</p>
<p>Türkiye’ye gelince, ancak 80-100 yıllık bir araştırma geleneği olan ülkemizde büyük Avrupa ekollerinin etkisine girmek güçtür. Bu nedenle genç bilim insanlarının çoğu Amerika’da geçirdikleri eğitim devrelerinde öğrenebildikleri yeni yöntemlere sarılmakta ve genellikle ilk deneyimlerinin devamını Türkiye’de sağlamaya çalışmaktadırlar. Bu durum da tabii ki bir devam sağlamaz. Nitekim Türkiye’de çok atıflı üniversitelerimizin gelen atıfların çoğuna öncelikle Amerika ve sonra Avrupa bağlantılı bilim insanlarından sağlandığı görülür. Üniversitelere verilen atıf sayılarının kökü de yurt dışında olduğundan Türkiye’nin endekslerinde büyük ilerleme bu şekilde kaydedilmez.</p>
<p><strong>Neden bu satırları yazıyorum?</strong></p>
<p>Zekâ ve yetenek konularının derin bir analizi benim bilimsel gücümün dışındadır. Bu satırları neden yazma gereksinmesi duyduğumu izah için önce Türkiye’de ne kadar süre çalıştığımı ve hangi konularda yayınlarım olduğunu kısaca özetleme gerek.</p>
<p>Almanya’da 10 yıla yakın süre üniversitede fizik master eğitimi aldım ve Fizyolojik bilimlerde doktora yaptım. Kısa süre sonra da ABD’de post-doktora fellow olarak çalıştım. Onu takip eden süre içinde Hacettepe Üniversitesi’nde Biyofizik Enstitüsü’nü kurdum. Bu çalışma evresinden sonra bir buçuk yıl Alman Araştırma Kurumu’nun (DFG) Richard Merton Profesörü unvanıyla Kiel Üniversitesi’nde çalıştım. 1980 yılından itibaren Lübeck Tıp Üniversitesi’nde nörobilim araştırma yönetimini yöneterek fizyoloji dersi verdim. 2000-2006 yılları arasında İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi’nde ve 2006 yılından bugüne kadar geçen süre içinde de İstanbul Kültür Üniversitesi’nde Beyin Dinamiği, Kognisyon Araştırma Merkezi’ni yönetiyorum. Dolayısıyla araştırma ve öğrenim hayatımın önemli bir kısmını yurtdışında geçirmiş olmama rağmen Türkiye’de 25 yıllık bir çalışma sürem var. Bundan dolayı hem Türkiye ortamında hem de uluslararası platformda bu yazının başlığındaki soruya cevap arayabileceğimi düşünüyorum.</p>
<p><strong>Türkiye’deki bilimsel çalışmalarımın ilk ürünleriyle (1970) uluslararası beyin araştırmalarında yeni bir kapı açıldı.</strong></p>
<p>Özellikle vurgulamak istediğim konu 1970-1980 yılları sırasında Hacettepe Üniversitesi’nde genç bir avuç bilim insanıyla geliştirdiğim “Beyin Dinamiği ve Beyin Salınımları” teorisi bugün dünyada nörobilim literatüründe ve kognitif süreçler konusunda en büyük ivmeyle gelişen alt dallardan biri olmuştur. Türkiye’de yapılan araştırmalarda 1980 yılında basılan “EEG Brain-Dynamics” adlı kitabım literatürde bir kilometre taşı olarak kabul edilmiştir. Çünkü bu kitapta açıklanan kavram ve yöntemler bugün nörobilimde yaygın olarak kullanılmaktadır. Beyin salınımlarının kognitif süreçlerdeki önemi hastalıklarda biyobelirteç olarak kullanılması önemli uygulamalardır.</p>
<p>Buna ek olarak beyinde entropi prensibi, kuantum beyin ve bağlantıların (connectivity) önemi son 10 yılda ortaya çıkmıştır. Diğer kelimelerle, belirtilen kitabın basılışında 20 yıl sonra bu önerilen konular da filizlenmiştir. Tek cümleyle şunu söylemek istiyorum: Türkiye’de belirli dallarda uluslararası araştırma ortalamasının çok üstünde de kaliteli araştırmalar yapılabilmiştir. Bu örneği verebilecek birçok bilim insanı da vardır.</p>
<p><strong>Beyin dinamiği konusunda laboratuvarlarımda yükseköğretim yapan öğrencilerim nereye ulaştı?</strong></p>
<p>Bu bilimsel gelişmeye paralel olarak dünyanın değişik ülkelerine dağılan eski doktora öğrencilerimden hemen hemen hepsi profesör olarak bilimsel kuruluşların başına geçmiştir. 25-30 öğrenci arası doktora çalışması yapılmıştır, birçok genç araştırmacı da doktora sonrası çalışmalarını yaptıktan sonra doçentlik tezlerini ortak yayınlarla hazırlamışlardır.</p>
<p>Şunu da vurgulamak isterim ki, benim laboratuvarımda çalışan öğrencilerimden en çok Türkiye’de doğup büyüyen başarılı kişiler olmuştur. Yanımda çalışan kişiler Arjantin, Rusya, ABD, Almanya, İsveç, Bulgaristan, Avustralya, İngiltere gibi ülkelerde profesör olarak araştırmalarına devam etmektedirler, ana bilim dalı başkanı ya da hastane başhekimi olmuşlardır. Bütün bunları belirttikten sonra Türkiye’de araştırmalar neden geri kaldı? Sorusuna kısmen cevap verecek durumda olduğumu düşünüyorum.</p>
<p><strong>Hacettepe’deki araştırma grubunun kalıcı katkısı</strong></p>
<p>Yukarıda bahsettiğim 1978’li yıllarda Hacettepe Üniversitesi’ndeki 6-7 kişilik genç bilim insanları grubunun yaş ortalaması 26 idi. Gruptaki araştırıcılar değişik eğitim süreçlerinden geçmişti ve benim dışımda hiçbiri yurt dışında bulunmamıştı.</p>
<p>Buna rağmen bu grubun emeğiyle oluşan EE-Brain Dynamics (1980, Elsevier) adlı kitabım beyin elektriksel aktivitesinin ve bu aktivitenin duyusal uyarılara cevabının yeni bir kavramla incelenmesi gereğini savunuyordu.</p>
<p>Ayrıca bu kavramın nöropsikiyatrik klinik araştırmalarında kullanılacağı, beyin kuantum teorisinde bir beklenti olduğunu, beyinde entropinin önemini ve EEG sinyallerinin fonksiyonlara yönelik biyobelirteç olacağını niceliksel olarak savunmuştur. Uluslararası nörobilim literatüründe bu seviyeye ancak 2000’li yıllarda ulaşılmıştır. Bu olay şunu gösteriyor: Bilgileri henüz az ve genç bir araştırıcı grubu beyin dinamiği konusunda Amerikalı ve Avrupalı tecrübeli bilim insanlarının bu konuda olabilecek başarısını önceden aşmıştır.</p>
<p><strong>İKU’da BEYİNMER’de genç arkadaşların durumu ve geleceğe yönelik beklentiler</strong></p>
<p>Son 10 yılda büyük sayıda orijinal makale, kitap, konferans düzenleme gibi bilimsel etkinlikler merkezimizi yeni bir aşama eşiğine getirmiştir. İlk araştırmalarını son 10 yılda BEYİNMER laboratuvarlarında geliştiren bir arkadaşımızın yıllık atıf sayısı 300’e ulaşmıştır. Diğer kelimelerle sadece 10 yıldır araştırma yapan bir arkadaşımızın Türkiye’deki güç şartlara rağmen yılda 300 atıf alması önemli bir gelişmedir.</p>
<p>Bu süre zarfında beyin osilasyonlarının nöropsikiyatrik hastalara uygulanması devam etmiş bu konuda Alzheimer’s, Bipolar duygu durum bozuklukları ve Parkinson gibi bazı hastalıklara biyobelirteç geliştirilmesi için önemli sayılarda yayınlar hazırlanmıştır. Ayrıca merkezimizde bilim felsefesi üzerine önemli bir katkısı olan ve 2011 yılında basılan bir kitaptan sonra René Descartes’in felsefesi üzerine “Miracle of René Descartes “adlı kitap hazırlığı vardır. Bunun dışında geleceğe yönelik araştırmalar özgün iki konuya kilitlenmiştir: 1) 100 senelik BRODMANN<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> haritalarını yeni bir düzeye yönelten ve zenginleştiren CLAIR adlı bir model ve haritalama aşamasına gelinmiştir. Bununla ilgili ve ayrıca 1980’de yayınlanan EEG-Brain Dynamics kitabının 40 yıl sonraki versiyonu olacak EEG-Brain Function adlı kitap iki yıl içinde hazırlanabilecektir.</p>
<p>Bunların dışında grubumuzdan bir arkadaşımızla yürüttüğümüz bellek ve algı üzerine 50 deneme sonucu gerçekleştirdiğimiz bir bellek kavramı ortaya çıkmıştır. Bu kavram <strong>Lashley, Donald Hebb, Luria ve Fuster</strong> gibi bellek konusunda çok etkin araştırıcıların görüşlerini <strong>“Hypermmeory” </strong>adlı bir başlık altında ve bir dizi matematiksel yöntemlerle ortaya çıkarmaktadır. Bu konuda bir araştırma dizisinden sonra bir buçuk yıl içinde bir kitap yayını kararlaştırılmıştır.</p>
<p><strong>Bu makalenin içerisinde bahsettiğim yeni bilimsel araştırmaların Türkiye’ye getirisi ne olacaktır?</strong></p>
<p>Sanırım önümüzdeki 10 yılda uluslararası literatürde kognitif süreçlerde şimdiye kadar kazandığımız deneyimin genişlemesi ve yankı getirmesi mümkündür. BEYİNMER’e gelen atıf sayısı katlanarak yıllık 2000’e kadar ulaşabilir. Ancak bu gelişmenin devamı için üniversitelerimizin ve diğer devlet kurumlarının beyin “osilasyonları ve connectivity” kavramlarına sahip çıkarak bu akımın devamını uzun yılar yıllar desteklenmesi gereklidir. İşte o zaman bu beyin ve zihin araştırmaları konusunda birçok yeni araştırıcı ve üniversitelerin katılımıyla bir <em>kolektif bellek</em> oluşabilir, bu yolla bir genel bellek yaygın-yaratıcı belleğe dönüşebilir.</p>
<p>Ben bu makalede bir tek bilim alanından ve BEYINMER den bahsettim, ancak Türkiye’de aynı konumda olan başka merkezlerin de aynı tip atılımları geliştirerek Türkiye’deki kalıcı <strong>kolektif bilimsel belleği</strong> geliştirmeleri gereklidir. Bu arada Türkiye’deki vakıf üniversitelerine de önemli görevler düşer. Her üniversite kendisine göre bir merkez geliştirirse <strong>100 kadar Mükemmeliyet Merkezi</strong> Türkiye’nin bilimsel havasını ve ortak zekâsını daha yüksek düzeylere çıkarabilir. Sadece bu merkezlerin başına tercihen h sayıları 40’ın altında olmayan ve güncel yayın yapan araştırıcılar getirilmelidir.</p>
<p>Türkiye’de bildiğim kadarı ile arkeoloji, kimya, moleküler biyoloji ve kavramsal fizik alanlarında etkin gruplar vardır. Ayrıca çok disiplinli merkezler de açılması öncelikle desteklenmelidir.</p>
<p><strong>Diğer alınacak tedbirler şunlar olabilir:</strong></p>
<p>Türkiye’de bilimsel araştırmaların parasal desteklenmesinde uygulanan Amerika ve Avrupa’dan ithal edilen araştırma ve değerlendirme kalıpları yerine Türkiye’ye yönelik araştırma değerlendirme yöntemleri getirilmelidir. Burada da Avrupa Projeleri’ni yatırılacak miktarların bir kısmı Türkiye’de 15-20 kadar Baş Araştırıcı seçimini uygulamak ve bunları 5 senelik zaman dilimleri için uygulamaya çalışmak gerekmektedir. Baş Araştırıcı<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> seçimleri Google Akademik, Scopus, Web of Science verilerine bakılarak seçilmelidir, panellerde panelistlerin verdiği oylarla değil. Bilimde demokrasi sadece sayılar üzerinedir, kişisel ve emosyonel seçimlerle bir ülkede bilimsel kolektif bilincin yerleşmesi zaman içinde sağlanabilir.</p>
<p>Doktora programları genç öğrencilere yüksek sayıda derslere yönelterek değil öğrencilerin yeteneklerine değer verecek şekilde düzenlenmelidir. Genetik zekâ tabii ki vardır ancak çalışma, genel çapta organizasyon, bilim ve araştırmaya verilecek değer ve Albert Einstein’ın en önemli sözcüğü <em>&#8220;merak</em>” toplum zekâsının ilerlemesine yol açabilecektir.</p>
<p><strong>René Descartes ve Blaise Pascal’ın zekâ üzerine tanımları</strong></p>
<p>Bu filozofların ortak yönlerini belirtirsek iki türlü zihin vardır: “Matematik Zihin” ve “İnce Zihin”. İkincisine sezgisel zihin de denilmektedir. Ben değerli meslektaşlarım Aziz Sancar, <strong>Doğan Kuban</strong> ve başarılı bilim editörü <strong>Orhan Bursalı</strong>’nın bu konulara verdiği değerlere ve görüşlere katılıyorum. Ancak Türkiye’de matematiksel zihne ek olarak sadece çok çalışma ile yüksek bir bilim düzeyine ulaşmanın imkânı olmadığını düşünüyorum. Var olan zekânın üzerine sezgisel zihin ve felsefe konularına da değer verilerek, bilim tarihine bakılarak ülkenin kolektif bilimsel belleğinin geliştirilmesi gereklidir. Bunun için de yeni konuların Türkiye’de yetenekli bilim insanlarının Türkiye’de geliştirilmesiyle zaman içinde bu duruma erişileceğini düşünüyorum. Bu konumda böyle bir çabayla 50 yılda varılabilir.</p>
<p>Türkiye’den yine de iki Nobel ödülünün çıkması genç bilim insanlarına bir ümit yolu açmaktadır. Genç bilim insanı Ramon y Cajal’ın önerilerine ve öğütlerine dikkat etmelidir.</p>
<p>Orhan Bursalı’nın da gayretiyle Sancar’ın bilimde başarısını sergileyen kitabın dışında Orhan Pamuk da insanlar tarafından anlaşılmıştır. Bu gelişmeler zannedersem Türkiye’de bilim ve sanat alanlarında merak ve yeni bir ümit ortamı oluşturabilir.</p>
<p><strong>Ramon é Cajal’ın genç araştırıcılara ilettiği görüş</strong></p>
<p>Kıymetli meslektaşımız Prof. Aziz Sancar’ın belirttiği gibi zekâ denilen becerinin belli testlerle ölçülmesi imkân dâhilinde değildir, hele IQ yeterli bir ölçü değildir. Görüşüme göre Türkiye’de genç bilim insanının zekâsını artırmak 1900’lü yıllarda nörobilimin babası sayılan Ramon y Cajal’ın yaptığı gibi genç bilim insanlarını yüreklendirmektir. Cajal İspanya’dan daha ileri bilim düzeyindeki bütün eleştirileri göz ardı ederek genç bilim insanına kendi zekâsına ve becerisine güvenmeyi aşılamıştır. Bu konuda çalışma arkadaşım Aysel Düzgün ile bir yazı serisi hazırladık. “Genç Araştırıcıya Düşünsel Tohumlar” adlı dizi bu sütunlarda yayınlanacaktır.</p>
<p>Diğer taraftan Ramon y Cajal’ın araştırmasını yayınlama tarzı gene kısa bir süre sonra İspanya’nın nörobilimlerde önemli bir atak yapması ve arkasından uluslararası üne sahip birçok önemli nörobilim insanının yetişmesine yol açmıştır.</p>
<p>Zannediyorum Türk genç bilim insanının Cajal’ın yazdıklarına kulak vermesi bugünün Türkiye’si için faydalı olabilir. Türkiye’de değişik araştırma alanlarında ilerlemiş baş araştırıcı konumundaki kişilerle yıllar içinde önemli bir bilimsel kolektif bellek oluşabilir.</p>
<p>Kolektif bellek toplumun yükselen zekâsı olur.</p>
<p><strong>Prof. Dr. Erol Başar / </strong><strong>İstanbul Kültür Üniversitesi Beyin Dinamiği, Kognisyon ve Karmaşık Sistemler Araştırma Merkezi</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/zeka-bilim-kapisini-acan-bir-anahtar-mi">Zekâ bilim kapısını açan bir anahtar mı?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">8169</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
