<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>plan arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/plan/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/plan</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Fri, 10 Mar 2023 12:29:45 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Depremin son ihtarı!</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/depremin-son-ihtari-2</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 10 Mar 2023 12:25:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gezegenimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Yerküre]]></category>
		<category><![CDATA[bina]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[derin orhon]]></category>
		<category><![CDATA[halk]]></category>
		<category><![CDATA[hatay]]></category>
		<category><![CDATA[ihtar]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[kahramanmaraş]]></category>
		<category><![CDATA[naci görür]]></category>
		<category><![CDATA[plan]]></category>
		<category><![CDATA[seval sözen]]></category>
		<category><![CDATA[yıkım]]></category>
		<category><![CDATA[yönetmelik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29081</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sorsanız yetkili der ki: &#8220;Artık gerekli dersleri aldık, tüm çalışmalara derhal başlıyoruz.&#8221; Bunun böyle olmayacağını biliyoruz. O halde, bu “çürük düzeni” sıfırdan başlayarak yeniden oluşturmalıyız. Neden her deprem sonrası bir afet yaşıyoruz? Çünkü: Binaları deprem yönetmeliğine uymaksızın yetersiz veya yanlış olarak projelendiriliyoruz, malzeme ve işçilik bakımından kalitesiz olarak inşa ediyoruz ve denetlemiyoruz. Sorun yönetmelikte değil, uygulamada… Yetkin mühendislik sistemi acilen getirilmeli: Türkiye’deki mevzuat, yapı tasarım hizmeti ve sorumluluğunu inşaat mühendisliği dalında asgari lisans diploması sahibi olan mühendislerin yerine getirmesine izin vermektedir. Bu dehşet verici bir uygulamadır. Bu, yeni mezun olmuş pratisyen hekime bir açık kalp ameliyatı yetkisi verilmesinden farksızdır. Türkiye yine büyük bir deprem olayı yaşadı. Kahramanmaraş merkezli geniş bir bölge art arda gelen çok şiddetli iki depreme maruz kaldı. Bilinmesine ve defalarca ikaz edilmesine karşın, birincisinde 60, ikincisinde 45 saniye sarsıntı neticesinde bir afete, yüreğimizi yakan bir felakete dönüştü. Zaman içinde akıllarda ne kalacak? (1) İnsanımızın tek yürek halinde uzanan yardım, destek ve şefkat eli. Bu çok az millete nasip olabilen bir haslet ve Gazi Paşa’nın oluşturduğu Kuva-yi Milliye ruhunun açık bir göstergesi. (2) Tüm arama-kurtarma ekiplerinin olağan üstü çabası ve isimsiz kahramanlar olarak verdikleri insanlık dersi. (3) Yöre halkının çaresizliği ve feryadı! Gerisi sayılarla ifade edilemeyecek bir insanlık dramı idi ve bu dram yüreklerimizi parçalayarak günlerdir devam ediyor. Çürük düzeni değiştirmeliyiz Afetin perdesini aralayarak baktığımızda, ortaya yetkililerin ve halkın üzerini kaplamış olan büyük bir bilmezlik örtüsü ortaya çıkıyor. Depremden korunma olgusunun çok boyutlu bir bilimsel yaklaşım gerektirdiği, deprem mühendisliği, afet yönetimi ve çevre bilimleri alanlarının da en az jeoloji kadar önemli olduğu ne yazık ki hala tam kavranmış değil. Felaketin gelişme boyutu “Konuya ne kadar hazırlıklıyız?” sorusunun çok anlamsız kaldığını açıkça gösterdi. Şu anda bir yetkiliye sorsak eminiz şu cevabı alırız &#8220;Gerekli dersleri aldık, tüm çalışmalara derhal başlıyoruz.&#8221; Bunun böyle olmayacağını biliyoruz. O halde, bu “çürük düzeni” sıfırdan başlayarak yeniden oluşturmalıyız. Bu yaklaşımın ilk adımında vizyonumuzu yeniden tanımlamak gerekir: Bizler herhangi bir çalışmayı çoğunlukla “Ağaca bakmaktan ormanı görmüyorsunuz” ifadesi ile eleştiririz. Deprem felaketinde bu ifadeyi tersine çevirerek işe başlamak gerekir: “Ormana bakmaktan ağacı göz ardı ediyoruz”, yani felaketi sayılarla tanımlarken bir canın değerini görmüyoruz. O halde, bizim için deprem bir bina olacak; o bina içine çok sevdiğimiz bir insanı yerleştirerek binaya hayat kazandıracağız ve o hayatı koruyacağız: Dolayısıyla, bu vizyon içinde amacımız “bir canı kurtarmak” olacak! Enkaz altında kaybettiği kızının elini saatlerce bırakamayan baba, bu felaketin yüreğimizi sızlatan simge görüntüsü idi. Irmak kızımızın elini hepimiz gönlümüzde hissedersek, belki de bu umursamazlık perdesini yırtabiliriz. Gelin birlikte o canı kurtaralım!.. Neden yıkımlar bu denli büyük oluyor? Nerelerde yanlış yaptık? sorusuna yapılarla ilgili aşağıdaki temel bir bilgi ile yaklaşalım: Her proje bir risk taşır; yapılarda da can kaybı riski ve yapısal hasar riski söz konusudur. Ülkemizdeki bilgi birikimi yapılarımızı can kaybı riskini ortadan kaldıracak ve hasar riskini en aza indirecek şekilde projelendirmeye ve inşa etmeye yeterlidir. Daha basit bir tanımla, bina ayakta kalır can kaybı olmaz. Depreme dirençli yerleşim bölgeleri bu şekilde oluşmalıdır. O halde neden bunu sağlayamıyoruz? Hangi eksikliklerimiz bu depremde olduğu gibi, kentsel alanların yıkılmasına, yok olmasına yol açıyor? Cevap son derece basit: Ya proje yanlış, ya inşaat sırasında çalıyoruz, ya kaçak bölümler yapıyoruz, ya kullanırken kolon kesiyoruz ve kesinlikle bu süreci denetlemiyoruz. Şimdi bu yanlışlıklar dizisini adım adım inceleyelim. Mevzuat tamam, ama… Mevzuat ve projelendirme yöntemi bakımından ülkemiz şu anda tüm gelişmiş ülkelerle yarışabilecek durumda: İlk deprem yönetmeliği, hepimizde iz bırakmış olan 1999 Gölcük depreminden iki yıl önce 1997’de düzenlendi; 2007’de güçlendirme ve performans değerlendirmesi esaslarını da içerecek şekilde yenilendi; 2018’de “deprem bölgeleri tehlike haritası” ile birlikte daha da gelişti; bu harita projelendirme adımı için hayati bir önem taşıyor çünkü koordinatları ile belirlenecek her mevki için deprem (spektral) ivmeleri veriyor; haritadan bulunan ivme, seçilen mevki için geçerli zemin sınıflandırmasını yansıtan bir katsayı ile çarpılarak, tasarımda kullanılacak ivmenin değeri elde ediliyor. Bu nedenle zemin etüdü her yapı projesi öncesinde zorunlu. Tüm projeler için sorumlu bir mühendis (proje müellifi) ya da aynı sorumluluğu üstenmiş olan bir müteahhit var. Yönetmelik ayrıca tescilli firmalar tarafından yürütülen bir yapı denetim zorunluluğu getiriyor. Birkaç yıl öncesine kadar denetim firması müteahhit tarafından seçilebiliyordu (komik ama gerçek); şu anda Çevre Bakanlığı tarafından kura ile tespit edilmeye başlandı. 2000 öncesi binalar kötü mü? Yönetmelik denince, yöneticiler de dahil herkesin aklına sadece yukarıda sözü edilen 2018 yönetmeliği geliyor; hatta değişik çevrelerde 2000 yılı öncesi ve sonrası yapılmış olan binalar tartışılıyor: Bu yanlış bir yaklaşım. Ülkemizdeki deprem yönetmeliklerin geçmişi çok eskidir: 1939 Erzincan depremi ile birlikte yayınlanan talimatnamelerden sonra, 1947 de “Türkiye Yer Sarsıntısı Bölgeleri Yapı Yönetmeliği” yürürlüğe konulmuştur. Bu yönetmeliği daha sonra 1953, 1961, 1968, 1975 ve bildiğimiz 1997, 2007, 2018 deprem yönetmelikleri izlemiştir. Bu durumda, yapımız 2000 yılından önce yapılmıştır; bu nedenle depreme dayanır mı? endişesi çok anlam taşımaz, çünkü iyi mühendislik görmüş ve özenli inşa edilmiş bir bina büyük bir olasılıkla ayakta kalır ve can kaybına neden olmaz. O halde, neden her deprem sonrası bir afet yaşıyoruz? Çünkü, tekrar edelim: Binaları deprem yönetmeliğine uymaksızın yetersiz veya yanlış olarak projelendiriliyoruz, malzeme ve işçilik bakımından kalitesiz olarak inşa ediyoruz ve denetlemiyoruz. Yıkılanların yarısı yeni bina Bu noktada, “2000 yılından sonra yapılan binalar hasar görmedi” iddia ve tartışmasına geri dönelim: TÜİK verilerine göre depremden etkilenen 10 ilin dokuzunda binaların en az %50’si bu tarihten sonra inşa edilmiş olduğu görülüyor; bu oran Şanlıurfa’da %61, büyük hasar gören Hatay’da %50. Yıkılan binaların kimliği ve yaşı, tespiti çok kolay olmasına karşın, henüz açıklanmadı. Ancak yaşanan yıkımın mertebesine bu veriler ışığında bakıldığında iddianın geçersiz olduğu açıkça ortaya çıkıyor. Nitekim İnşaat Mühendisleri Odası’nın (İMO) ön değerlendirme raporunda şu tespite yer verilmiştir: “Ancak daha sonraki yıllarda yapılan, hatta birkaç yıl önce yapılan bazı binaların da ne yazık ki göçtüğü veya ağır hasar aldığı tespit edilmiştir. Yeni deprem yönetmelikleri ile tasarlanmış, hazır beton ve nervürlü inşaat demiri kullanılmış, diğer taraftan yapı denetim hizmeti görmüş olması gereken bu binaların yıkılması kamuoyunda da hayretle karşılanmış ve herkeste başka bir travma yaratmıştır” [1]. Bu tür gözlemler 2000 yılından sonraki yapılaşma ile yeni enkazlar mı yaratıyoruz? endişe ve kaygısına yol açmaktadır. Yetkin mühendislik şart Gelelim konunun bel kemiğini teşkil eden yapı projelendirme ve denetim adımlarında sorun var mı sorusuna: Ülkemizdeki mevzuat, yapı tasarım hizmeti ve sorumluluğunu inşaat mühendisliği dalında asgari lisans diploması sahibi olan mühendislerin yerine getirmesine izin vermektedir. Bu dehşet verici bir uygulamadır. Dünyada bu uygulamanın benzerini bulmak mümkün değildir: A.B.D.’de bu yetki sadece “professional engineering” İngiltere’de de “chartered engineering” adları altında “bilgi ve deneyimlerini sınavla ispatlamış yetkin mühendisler”e verilmektedir. Uygulamanın vahametini gözümüzde canlandırabilmek için yeni mezun olmuş pratisyen hekime bir açık kalp ameliyatı yetkisi verildiğini düşünelim. Proje ve yapım denetimini üstlenen firmalar da çoğunlukla bilgi düzeyi yetersiz ve deneyimsiz mühendis tabanı ile çalıştıkları için, genellikle “teftiş fırçası” olarak iş yapar görünürler. “Bu doğru değil” diyebilecek olanların yaşadığımız depremin görüntülerine bakmaları yeterlidir. 23 yıl önce gündemdeydi ama uygulanmadı Aslında, yetkin/uzman mühendislik konusu tam 23 yıl önce gündeme gelmiştir: 2000 yılında yayınlanan 595 ve 601 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameler ile, yeni yapı denetim sisteminin insan kaynağı altyapısını oluşturmak üzere, “uzman mühendislik” sistemi getirilmiştir. Ancak bu kararnameler hukuki nedenlerle AYM tarafından iptal edilmiştir. Daha sonra, 2011 yılında yürürlüğe giren “UDSEP-Ulusal Deprem Stratejisi ve Eylem Planı’nda” [2] en geç 2017 yılına kadar gerçekleştirilmek üzere, “Yetkin veya profesyonel mühendislik uygulamasının yaşama geçirilmesi sağlanacaktır” ifadesine yer verilerek “sorumlu kuruluş” olarak Çevre ve Şehircilik Bakanlığı görevlendirilmiştir. Bu görev yerine getirilmemiştir. Halkımızın çok haklı olarak acı içinde sorguladığı “yerel yönetim ve merkezi yönetim yaşadığımız felaketin neresinde, konusunun cevabı maalesef bilgi yetersizliğinin getirdiği çaresizlik duygusunun ötesine gidememektedir. Bu bölümün sonucu olarak, konunun duayeni Prof.Dr. Nuray Aydınoğlu’nun ifadesi ile [3]: “Bu ülkede özellikle konut inşaatı süreci ezelden beri, işi bilsin bilmesin herkesin el attığı, rekor sayıda müteahhidin cirit attığı, hiçbir kalifikasyonu olmayan deneyimsiz mühendisliğin, en ucuz işçiliğin kullanıldığı, depreme direnecek taşıyıcı sistemin inşaatına ironik olarak “kaba inşaat” dediğimiz, yapı denetimi dâhil her şeyin usulüne göre yapıldığı varsayımına dayalı bir umursamazlıkla, herkesin dışarıdan izlediği “kaba” bir faaliyet olagelmiştir. Bir başucu kitabı değerindeki bu belgeyi herkesin okumasını şiddetle öneririz. Konunun benzer önemi haiz diğer önemli yönlerine müteakip yazılarımızda değineceğiz. Derin Orhon, İTÜ İnşaat Fakültesi eski Dekanı, orhon@itu.edu.tr Seval Sözen, İTÜ Çevre Mühendisliği Bölümü, sozens@itu.edu.tr Naci Görür, İTÜ Maden Fakültesi eski Dekanı, gorurna@gmail.com Kaynak: [1] İMO’dan depreme ilişkin “ön değerlendirme” raporu: Denetimsizlik asıl sorun. https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/imodan-depreme-iliskin-on-degerlendirme-raporu-yikimlarin-baslica-etkeni-imar-affi-2051730. 16.02.2023 erişim. [2]Ulusal Deprem Stratejisi ve Eylem Planı. https://www.afad.gov.tr/kurumlar/afad.gov.tr/2403/files/udsep_1402013_kitap.pdf. [3] Aydınoğlu, M. N.(2021). Deprem ve Binalarımız. İstanbul’un Deprem Gerçeği. İBB Kültür A.Ş. ısbn 978-625-7288-57-6. *Bu yazı, 23 Şubat 2023 tarihli HBT Dergi&#8217;nin 360. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/depremin-son-ihtari-2">Depremin son ihtarı!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span lang="tr-TR">Sorsanız yetkili der ki: &#8220;Artık gerekli dersleri aldık, tüm çalışmalara derhal başlıyoruz.&#8221; Bunun böyle olmayacağını biliyoruz. O halde, bu “çürük düzeni” sıfırdan başlayarak yeniden oluşturmalıyız.</span></p>
<p><span lang="da-DK">Neden her deprem sonrası bir afet yaşıyoruz? Çünkü: Binaları deprem yönetmeliğine uymaksızın yetersiz veya yanlış olarak projelendiriliyoruz, malzeme ve işçilik bakımından kalitesiz olarak inşa ediyoruz ve denetlemiyoruz. Sorun yönetmelikte değil, uygulamada…</span></p>
<p><span lang="tr-TR">Yetkin mühendislik sistemi acilen getirilmeli: Türkiye’deki mevzuat, yapı tasarım hizmeti ve sorumluluğunu </span><span lang="da-DK">inşaat mühendisliği dalında asgari lisans diploması sahibi olan mühendisler</span><span lang="tr-TR">in yerine getirmesine izin vermektedir. Bu dehşet verici bir uygulamadır. Bu, yeni mezun olmuş pratisyen hekime bir açık kalp ameliyatı yetkisi verilmesinden farksızdır.</span></p>
<p><span lang="tr-TR">Türkiye yine büyük bir deprem olayı yaşadı. Kahramanmaraş merkezli geniş bir bölge art arda gelen çok şiddetli iki depreme maruz kaldı. Bilinmesine ve defalarca ikaz edilmesine karşın, birincisinde 60, ikincisinde 45 saniye sarsıntı neticesinde bir afete, yüreğimizi yakan bir felakete dönüştü. Zaman içinde akıllarda ne kalacak?</span></p>
<p><span lang="tr-TR">(1) İnsanımızın tek yürek halinde uzanan yardım, destek ve şefkat eli. Bu çok az millete nasip olabilen bir haslet ve Gazi Paşa’nın oluşturduğu Kuva-yi Milliye ruhunun açık bir göstergesi.</span></p>
<p><span lang="tr-TR">(2) Tüm arama-kurtarma ekiplerinin olağan üstü çabası ve isimsiz kahramanlar olarak verdikleri insanlık dersi. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">(3) Yöre halkının çaresizliği ve feryadı! Gerisi sayılarla ifade edilemeyecek bir insanlık dramı idi ve bu dram yüreklerimizi parçalayarak günlerdir devam ediyor.</span></p>
<p><strong><span lang="tr-TR">Çürük düzeni değiştirmeliyiz</span></strong></p>
<p><span lang="tr-TR">Afetin perdesini aralayarak baktığımızda, ortaya yetkililerin ve halkın üzerini kaplamış olan büyük bir bilmezlik örtüsü ortaya çıkıyor. Depremden korunma olgusunun çok boyutlu bir bilimsel yaklaşım gerektirdiği, deprem mühendisliği, afet yönetimi ve çevre bilimleri alanlarının da en az jeoloji kadar önemli olduğu ne yazık ki hala tam kavranmış değil. Felaketin gelişme boyutu “Konuya ne kadar hazırlıklıyız?” sorusunun çok anlamsız kaldığını açıkça gösterdi. Şu anda bir yetkiliye sorsak eminiz şu cevabı alırız &#8220;Gerekli dersleri aldık, tüm çalışmalara derhal başlıyoruz.&#8221; Bunun böyle olmayacağını biliyoruz. O halde, bu “çürük düzeni” sıfırdan başlayarak yeniden oluşturmalıyız.</span></p>
<p><span lang="tr-TR">Bu yaklaşımın ilk adımında vizyonumuzu yeniden tanımlamak gerekir: Bizler herhangi bir çalışmayı çoğunlukla “Ağaca bakmaktan ormanı görmüyorsunuz” ifadesi ile eleştiririz. Deprem felaketinde bu ifadeyi tersine çevirerek işe başlamak gerekir: “Ormana bakmaktan ağacı göz ardı ediyoruz”, yani felaketi sayılarla tanımlarken bir canın değerini görmüyoruz. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">O halde, bizim için deprem bir bina olacak; o bina içine çok sevdiğimiz bir insanı yerleştirerek binaya hayat kazandıracağız ve o hayatı koruyacağız: Dolayısıyla, bu vizyon içinde amacımız “bir canı kurtarmak” olacak! Enkaz altında kaybettiği kızının elini saatlerce bırakamayan baba, bu felaketin yüreğimizi sızlatan simge görüntüsü idi. Irmak kızımızın elini hepimiz gönlümüzde hissedersek, belki de bu umursamazlık perdesini yırtabiliriz. Gelin birlikte o canı kurtaralım!.. </span></p>
<p><span lang="tr-TR"><strong>Neden yıkımlar bu denli büyük oluyor?</strong> </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Nerelerde yanlış yaptık? sorusuna yapılarla ilgili aşağıdaki temel bir bilgi ile yaklaşalım: Her proje bir risk taşır; yapılarda da can kaybı riski ve yapısal hasar riski söz konusudur. Ülkemizdeki bilgi birikimi yapılarımızı can kaybı riskini ortadan kaldıracak ve hasar riskini en aza indirecek şekilde projelendirmeye ve inşa etmeye yeterlidir. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Daha basit bir tanımla, bina ayakta kalır can kaybı olmaz. Depreme dirençli yerleşim bölgeleri bu şekilde oluşmalıdır.</span></p>
<p><span lang="tr-TR">O halde neden bunu sağlayamıyoruz? Hangi eksikliklerimiz bu depremde olduğu gibi, kentsel alanların yıkılmasına, yok olmasına yol açıyor? Cevap son derece basit: Ya proje yanlış, ya inşaat sırasında çalıyoruz, ya kaçak bölümler yapıyoruz, ya kullanırken kolon kesiyoruz ve kesinlikle bu süreci denetlemiyoruz. Şimdi bu yanlışlıklar dizisini adım adım inceleyelim.</span></p>
<p><strong><span lang="tr-TR">Mevzuat tamam, ama…</span></strong></p>
<p><span lang="tr-TR">Mevzuat ve projelendirme yöntemi bakımından ülkemiz şu anda tüm gelişmiş ülkelerle yarışabilecek durumda: İlk deprem yönetmeliği, hepimizde iz bırakmış olan 1999 Gölcük depreminden iki yıl önce 1997’de düzenlendi; 2007’de güçlendirme ve performans değerlendirmesi esaslarını da içerecek şekilde yenilendi; 2018’de “deprem bölgeleri tehlike haritası” ile birlikte daha da gelişti; bu harita projelendirme adımı için hayati bir önem taşıyor çünkü koordinatları ile belirlenecek her mevki için deprem (spektral) ivmeleri veriyor; haritadan bulunan ivme, seçilen mevki için geçerli zemin sınıflandırmasını yansıtan bir katsayı ile çarpılarak, tasarımda kullanılacak ivmenin değeri elde ediliyor. Bu nedenle zemin etüdü her yapı projesi öncesinde zorunlu. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Tüm projeler için sorumlu bir mühendis (proje müellifi) ya da aynı sorumluluğu üstenmiş olan bir müteahhit var. Yönetmelik ayrıca tescilli firmalar tarafından yürütülen bir yapı denetim zorunluluğu getiriyor. Birkaç yıl öncesine kadar denetim firması müteahhit tarafından seçilebiliyordu (komik ama gerçek); şu anda Çevre Bakanlığı tarafından kura ile tespit edilmeye başlandı. </span></p>
<p><strong><span lang="tr-TR">2000 öncesi binalar kötü mü?</span></strong></p>
<p><span lang="tr-TR">Yönetmelik denince, yöneticiler de dahil herkesin aklına sadece yukarıda sözü edilen 2018 yönetmeliği geliyor; hatta değişik çevrelerde 2000 yılı öncesi ve sonrası yapılmış olan binalar tartışılıyor: Bu yanlış bir yaklaşım. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Ülkemizdeki deprem yönetmeliklerin geçmişi çok eskidir: 1939 Erzincan depremi ile birlikte yayınlanan talimatnamelerden sonra, 1947 de “Türkiye Yer Sarsıntısı Bölgeleri Yapı Yönetmeliği” yürürlüğe konulmuştur. Bu yönetmeliği daha sonra 1953, 1961, 1968, 1975 ve bildiğimiz 1997, 2007, 2018 deprem yönetmelikleri izlemiştir.</span></p>
<p><span lang="tr-TR">Bu durumda, yapımız 2000 yılından önce yapılmıştır; bu nedenle depreme dayanır mı? endişesi çok anlam taşımaz, çünkü iyi mühendislik görmüş ve özenli inşa edilmiş bir bina büyük bir olasılıkla ayakta kalır ve can kaybına neden olmaz. O halde, neden her deprem sonrası bir afet yaşıyoruz? Çünkü, tekrar edelim:</span></p>
<p><span lang="tr-TR">Binaları deprem yönetmeliğine uymaksızın yetersiz veya yanlış olarak projelendiriliyoruz, malzeme ve işçilik bakımından kalitesiz olarak inşa ediyoruz ve denetlemiyoruz. </span></p>
<p><strong><span lang="tr-TR">Yıkılanların yarısı yeni bina</span></strong></p>
<p><span lang="tr-TR">Bu noktada, “2000 yılından sonra yapılan binalar hasar görmedi” iddia ve tartışmasına geri dönelim: TÜİK verilerine göre depremden etkilenen 10 ilin dokuzunda binaların en az %50’si bu tarihten sonra inşa edilmiş olduğu görülüyor; bu oran Şanlıurfa’da %61, büyük hasar gören Hatay’da %50. Yıkılan binaların kimliği ve yaşı, tespiti çok kolay olmasına karşın, henüz açıklanmadı. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Ancak yaşanan yıkımın mertebesine bu veriler ışığında bakıldığında iddianın geçersiz olduğu açıkça ortaya çıkıyor. Nitekim İnşaat Mühendisleri Odası’nın (İMO) ön değerlendirme raporunda şu tespite yer verilmiştir: “Ancak daha sonraki yıllarda yapılan, hatta birkaç yıl önce yapılan bazı binaların da ne yazık ki göçtüğü veya ağır hasar aldığı tespit edilmiştir. Yeni deprem yönetmelikleri ile tasarlanmış, hazır beton ve nervürlü inşaat demiri kullanılmış, diğer taraftan yapı denetim hizmeti görmüş olması gereken bu binaların yıkılması kamuoyunda da hayretle karşılanmış ve herkeste başka bir travma yaratmıştır” [1]. Bu tür gözlemler 2000 yılından sonraki yapılaşma ile yeni enkazlar mı yaratıyoruz? endişe ve kaygısına yol açmaktadır.</span></p>
<p><strong><span lang="tr-TR">Yetkin mühendislik şart</span></strong></p>
<p><span lang="tr-TR">Gelelim konunun bel kemiğini teşkil eden yapı projelendirme ve denetim adımlarında sorun var mı sorusuna: Ülkemizdeki mevzuat, yapı tasarım hizmeti ve sorumluluğunu inşaat mühendisliği dalında asgari lisans diploması sahibi olan mühendislerin yerine getirmesine izin vermektedir. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Bu dehşet verici bir uygulamadır. Dünyada bu uygulamanın benzerini bulmak mümkün değildir: A.B.D.’de bu yetki sadece “professional engineering” İngiltere’de de “chartered engineering” adları altında “bilgi ve deneyimlerini sınavla ispatlamış yetkin mühendisler”e verilmektedir. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Uygulamanın vahametini gözümüzde canlandırabilmek için yeni mezun olmuş pratisyen hekime bir açık kalp ameliyatı yetkisi verildiğini düşünelim. Proje ve yapım denetimini üstlenen firmalar da çoğunlukla bilgi düzeyi yetersiz ve deneyimsiz mühendis tabanı ile çalıştıkları için, genellikle “teftiş fırçası” olarak iş yapar görünürler. “Bu doğru değil” diyebilecek olanların yaşadığımız depremin görüntülerine bakmaları yeterlidir. </span></p>
<p><strong><span lang="tr-TR">23 yıl önce gündemdeydi ama uygulanmadı</span></strong></p>
<p><span lang="tr-TR">Aslında, yetkin/uzman mühendislik konusu tam 23 yıl önce gündeme gelmiştir: 2000 yılında yayınlanan 595 ve 601 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameler ile, yeni yapı denetim sisteminin insan kaynağı altyapısını oluşturmak üzere, “uzman mühendislik” sistemi getirilmiştir. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Ancak bu kararnameler hukuki nedenlerle AYM tarafından iptal edilmiştir. Daha sonra, 2011 yılında yürürlüğe giren “UDSEP-Ulusal Deprem Stratejisi ve Eylem Planı’nda” [2] en geç 2017 yılına kadar gerçekleştirilmek üzere, “Yetkin veya profesyonel mühendislik uygulamasının yaşama geçirilmesi sağlanacaktır” ifadesine yer verilerek “sorumlu kuruluş” olarak Çevre ve Şehircilik Bakanlığı görevlendirilmiştir. Bu görev yerine getirilmemiştir. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Halkımızın çok haklı olarak acı içinde sorguladığı “yerel yönetim ve merkezi yönetim yaşadığımız felaketin neresinde, konusunun cevabı maalesef bilgi yetersizliğinin getirdiği çaresizlik duygusunun ötesine gidememektedir.</span></p>
<p><span lang="tr-TR">Bu bölümün sonucu olarak, konunun duayeni Prof.Dr. Nuray Aydınoğlu’nun ifadesi ile [3]: </span></p>
<p>“<span lang="tr-TR">Bu ülkede özellikle konut inşaatı süreci ezelden beri, işi bilsin bilmesin herkesin el attığı, rekor sayıda müteahhidin cirit attığı, hiçbir kalifikasyonu olmayan deneyimsiz mühendisliğin, en ucuz işçiliğin kullanıldığı, depreme direnecek taşıyıcı sistemin inşaatına ironik olarak “kaba inşaat” dediğimiz, yapı denetimi dâhil her şeyin usulüne göre yapıldığı varsayımına dayalı bir umursamazlıkla, herkesin dışarıdan izlediği “kaba” bir faaliyet olagelmiştir. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Bir başucu kitabı değerindeki bu belgeyi herkesin okumasını şiddetle öneririz. Konunun benzer önemi haiz diğer önemli yönlerine müteakip yazılarımızda değineceğiz.</span></p>
<p><strong><span lang="tr-TR">Derin Orhon, İTÜ İnşaat Fakültesi eski Dekanı, <a href="mailto:orhon@itu.edu.tr">orhon@itu.edu.tr</a></span></strong></p>
<p><strong><span lang="tr-TR">Seval Sözen, İTÜ Çevre Mühendisliği Bölümü, <a href="mailto:sozens@itu.edu.tr">sozens@itu.edu.tr</a></span></strong></p>
<p><strong><span lang="tr-TR">Naci Görür, İTÜ Maden Fakültesi eski Dekanı, <a href="mailto:gorurna@gmail.com">gorurna@gmail.com</a></span></strong></p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p><span lang="tr-TR">[1] İMO’dan depreme ilişkin “ön değerlendirme” raporu: Denetimsizlik asıl sorun. https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/imodan-depreme-iliskin-on-degerlendirme-raporu-yikimlarin-baslica-etkeni-imar-affi-2051730. 16.02.2023 erişim.</span></p>
<p><span lang="tr-TR">[2]Ulusal Deprem Stratejisi ve Eylem Planı. https://www.afad.gov.tr/kurumlar/afad.gov.tr/2403/files/udsep_1402013_kitap.pdf.</span></p>
<p><span lang="tr-TR">[3] Aydınoğlu, M. N.(2021). Deprem ve Binalarımız. İstanbul’un Deprem Gerçeği. İBB Kültür A.Ş. ısbn 978-625-7288-57-6.</span></p>
<p><strong><em>*Bu yazı, 23 Şubat 2023 tarihli HBT Dergi&#8217;nin 360. sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/depremin-son-ihtari-2">Depremin son ihtarı!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29081</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Bir apoptoz gerçeği</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/hande-ozdinler/bir-apoptoz-gercegi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hande Özdinler]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 28 Jan 2017 14:40:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hande Özdinler]]></category>
		<category><![CDATA[apoptosis]]></category>
		<category><![CDATA[apoptoz]]></category>
		<category><![CDATA[hedef]]></category>
		<category><![CDATA[hücre]]></category>
		<category><![CDATA[hücresel]]></category>
		<category><![CDATA[nobel]]></category>
		<category><![CDATA[plan]]></category>
		<category><![CDATA[protein]]></category>
		<category><![CDATA[stres]]></category>
		<category><![CDATA[yok etmek]]></category>
		<category><![CDATA[Yoshinori Ohsumi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=5180</guid>

					<description><![CDATA[<p>Apoptosis, Latince kökenli bir kelime ve kendi kendini yemek anlamına geliyor. Bu terim 1960 yıllarında çıkmaya başlamış ve bir hücrenin kendi kendini yiyip yok etmesinin keşfi ve bunun mekanizmalarının buluşu Dr. Yoshinori Ohsumi’ye 2016 yılında Tıp dalında NOBEL ödülünü kazandırdı. Evet, gerçekten de biyoloji ve tıp dünyası için son derece önemli ve anlaması zor bir buluştu. Bir hücre neden kendini yiyip yok etsin ve bunu sistematik bir şekilde çok özenle hazırlanmış bir plan dahilinde yapsın? Apoptosis ilan etmiş bir hücrenin içinde yaşananların mekanizmasını bulan Dr. Ohsumi şunları fark etmiş. Normalde bir hücre sağlıklı kalmak için eskiyen proteinleri, işlevini yitiren proteinleri geri dönüşüm kutularında toplar ve onları tekrar kullanabileceği amino asitlere indirgermiş. Ama apoptosis ilan eden bir hücre henüz yaşlanmamış veya halen daha aktif olan proteinleri de toplamaya başlıyor ve bu hücre içinden protein toplama işine hız veriyormuş. Hücre yeni protein yapmayı da yavaşlattığı, hatta kısmen durdurduğu için hücre içi önemli faaliyetler bile imkansız hale geliyor. Hücre içinde stres, örneğin oxidative stress, ER-stress artıyor. Hücre bu stresli ortamı yok etmeye çalışacağına, yepyeni bir mekanizmayı aktif hale getiriyor. APOPTOTİK YOLAK (pathway) denilen bir mekanizmayı ateşliyor. Bu mekanizmanın ateşlenmesi enerji gerektiriyor ve yeni bazı hücresel faaliyetlerin başlatılması demek oluyor. Dolayısıyla hücre gelişigüzel ve bilinçsiz bir şekilde apoptoz ilan etmiyor. Bunun için uzun seneler çalışıp planlar programlar yapıyor ve bir plan dahilinde apoptoz ilan ediyor. İşte bilim dünyasını senelerce şaşırtan buluş, buydu. Bir hücrenin saldırı sonucu veya bir hasar sonucu öldüğü, kendini korumaya çalıştığı halde başaramayıp nekrosis veya başka yöntemlerle öldüğünü biliyorduk da, böyle normalde gayet iyi çalışan ve sağlıklı bir hücrenin kendini planlı bir şekilde yok edebileceğine inanmak zor olmuştu. Sonrasında gelen sorular, bir hücre neden apoptosis ilan etmeye karar verir, bir hücre durup dururken kendini neden öldürür, yok eder? İlerleyen yıllarda aslında bunun bir sistem biyolojisi içinde düşünülmesi gerekliliğini kavradık. Aslında hücre kendi kendine, kendi öz iradesiyle apoptoz ilan etmiyordu. İçinde bulunduğu sistem onun ölmesi gerektiğini söylüyor ve onun yok olmasının sistemin büyümesi, gelişmesi için gerekli olduğunu ve bunun da ancak kendisinin etrafa en az şekilde zarar veren ölümlerden apoptosisi seçmesi ile mümkün olacağı bilgisini veriyordu. Yani, o hücrenin kendi kendisini yok etmesi için gerekli emiri veriyordu. Bunun en güzel örneği insan embriyolarında parmakların gelişiminde görülür. Önce parmaklar birbirine birleşiktir ama sistem parmakların arasındaki hücrelere apoptoz ilan et ve kendini öldür emrini verir. Aslında yanındaki hücre kadar sağlıklı olan hücre apoptosise başlar ve kendini öldürür, yok eder. Parmaklarımızın birbirinden ayrı olmasının sebebi dolayısıyla apoptosistir. Dolayısıyla bugün sağlıklı ve iyi bir şekilde çalışıyor olsa da kendini yok etmeye çalışan hücreler aslında o kararı yine kendi başlarına vermiyorlar, bir yerde sistem kazansın diye kendilerini feda ediyorlar. Üstelik ustaca, son derece planlı ve programlı bir şekilde feda ediyorlar: kendi proteinlerini yok ederek, kendi enerji mekanizmalarını kapatarak, kendi içinde korkunç büyük hücresel stresler yaratarak ve sonra o stresin yarattığı enerjiyi apoptosisi tetiklemek için kullanarak. Ölümlerin arasında en temizi olan apoptosisi seçiyorlar ve bir hücre böylece yok oluyor. Sistem, plan ve programı neyse onu devreye sokuyor. Olan vefat eden hücreye oluyor&#8230; Peki bir hücre apoptoz olma kararından dönebilir mi? Ona dikte edilen temiz bir ölümü reddedebilir mi? Evet, edebilir ve apoptozdan da dönebilir. İkinci yazımda bundan bahsedeceğim. Not: Konunun detaylarını bilenler bu önemli hücresel olayı en basit şekliyle anlatmaya çalıştığımı anlayacaklardır. Detaylı bilgi almak isteyenler Apoptosis dergisinde yayınlanan ve bu konuda çalışanlara temel olması için hazırlanan makalemize bakabilirler: https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/26799652 Dr. Hande Özdinler / DrOzdinler / https://www.facebook.com/OzdinlerAcademy/</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/hande-ozdinler/bir-apoptoz-gercegi">Bir apoptoz gerçeği</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Apoptosis, Latince kökenli bir kelime ve kendi kendini yemek anlamına geliyor. Bu terim 1960 yıllarında çıkmaya başlamış ve bir hücrenin kendi kendini yiyip yok etmesinin keşfi ve bunun mekanizmalarının buluşu Dr. Yoshinori Ohsumi’ye 2016 yılında Tıp dalında NOBEL ödülünü kazandırdı. Evet, gerçekten de biyoloji ve tıp dünyası için son derece önemli ve anlaması zor bir buluştu. Bir hücre neden kendini yiyip yok etsin ve bunu sistematik bir şekilde çok özenle hazırlanmış bir plan dahilinde yapsın?</p>
<p>Apoptosis ilan etmiş bir hücrenin içinde yaşananların mekanizmasını bulan Dr. Ohsumi şunları fark etmiş. Normalde bir hücre sağlıklı kalmak için eskiyen proteinleri, işlevini yitiren proteinleri geri dönüşüm kutularında toplar ve onları tekrar kullanabileceği amino asitlere indirgermiş.</p>
<p>Ama apoptosis ilan eden bir hücre henüz yaşlanmamış veya halen daha aktif olan proteinleri de toplamaya başlıyor ve bu hücre içinden protein toplama işine hız veriyormuş. Hücre yeni protein yapmayı da yavaşlattığı, hatta kısmen durdurduğu için hücre içi önemli faaliyetler bile imkansız hale geliyor. Hücre içinde stres, örneğin oxidative stress, ER-stress artıyor. Hücre bu stresli ortamı yok etmeye çalışacağına, yepyeni bir mekanizmayı aktif hale getiriyor. APOPTOTİK YOLAK (pathway) denilen bir mekanizmayı ateşliyor. Bu mekanizmanın ateşlenmesi enerji gerektiriyor ve yeni bazı hücresel faaliyetlerin başlatılması demek oluyor.</p>
<p>Dolayısıyla hücre gelişigüzel ve bilinçsiz bir şekilde apoptoz ilan etmiyor. Bunun için uzun seneler çalışıp planlar programlar yapıyor ve bir plan dahilinde apoptoz ilan ediyor. İşte bilim dünyasını senelerce şaşırtan buluş, buydu. Bir hücrenin saldırı sonucu veya bir hasar sonucu öldüğü, kendini korumaya çalıştığı halde başaramayıp nekrosis veya başka yöntemlerle öldüğünü biliyorduk da, böyle normalde gayet iyi çalışan ve sağlıklı bir hücrenin kendini planlı bir şekilde yok edebileceğine inanmak zor olmuştu.</p>
<p>Sonrasında gelen sorular, bir hücre neden apoptosis ilan etmeye karar verir, bir hücre durup dururken kendini neden öldürür, yok eder? İlerleyen yıllarda aslında bunun bir sistem biyolojisi içinde düşünülmesi gerekliliğini kavradık. Aslında hücre kendi kendine, kendi öz iradesiyle apoptoz ilan etmiyordu. İçinde bulunduğu sistem onun ölmesi gerektiğini söylüyor ve onun yok olmasının sistemin büyümesi, gelişmesi için gerekli olduğunu ve bunun da ancak kendisinin etrafa en az şekilde zarar veren ölümlerden apoptosisi seçmesi ile mümkün olacağı bilgisini veriyordu. Yani, o hücrenin kendi kendisini yok etmesi için gerekli emiri veriyordu.</p>
<p>Bunun en güzel örneği insan embriyolarında parmakların gelişiminde görülür. Önce parmaklar birbirine birleşiktir ama sistem parmakların arasındaki hücrelere apoptoz ilan et ve kendini öldür emrini verir. Aslında yanındaki hücre kadar sağlıklı olan hücre apoptosise başlar ve kendini öldürür, yok eder. Parmaklarımızın birbirinden ayrı olmasının sebebi dolayısıyla apoptosistir.</p>
<p>Dolayısıyla bugün sağlıklı ve iyi bir şekilde çalışıyor olsa da kendini yok etmeye çalışan hücreler aslında o kararı yine kendi başlarına vermiyorlar, bir yerde sistem kazansın diye kendilerini feda ediyorlar. Üstelik ustaca, son derece planlı ve programlı bir şekilde feda ediyorlar: kendi proteinlerini yok ederek, kendi enerji mekanizmalarını kapatarak, kendi içinde korkunç büyük hücresel stresler yaratarak ve sonra o stresin yarattığı enerjiyi apoptosisi tetiklemek için kullanarak. Ölümlerin arasında en temizi olan apoptosisi seçiyorlar ve bir hücre böylece yok oluyor. Sistem, plan ve programı neyse onu devreye sokuyor. Olan vefat eden hücreye oluyor&#8230;</p>
<p>Peki bir hücre apoptoz olma kararından dönebilir mi? Ona dikte edilen temiz bir ölümü reddedebilir mi? Evet, edebilir ve apoptozdan da dönebilir. İkinci yazımda bundan bahsedeceğim.</p>
<p>Not: Konunun detaylarını bilenler bu önemli hücresel olayı en basit şekliyle anlatmaya çalıştığımı anlayacaklardır. Detaylı bilgi almak isteyenler <em>Apoptosis</em> dergisinde yayınlanan ve bu konuda çalışanlara temel olması için hazırlanan makalemize bakabilirler:<br />
<a href="https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/26799652">https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/26799652</a></p>
<p><strong>Dr. Hande Özdinler / <a href="https://twitter.com/DrOzdinler">DrOzdinler</a> / <a href="https://www.facebook.com/OzdinlerAcademy/">https://www.facebook.com/OzdinlerAcademy/</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/hande-ozdinler/bir-apoptoz-gercegi">Bir apoptoz gerçeği</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">5180</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Doğan Kuban: İstanbul ülkeyi çökertecek, kalkınmaya engel noktaya ulaştı</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/dogan-kuban-istanbul-ulkeyi-cokertecek-kalkinmaya-engel-noktaya-ulasti</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Doğan Kuban]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 15 Sep 2016 11:50:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Doğan Kuban]]></category>
		<category><![CDATA[ahlaksız]]></category>
		<category><![CDATA[anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[çağdaş]]></category>
		<category><![CDATA[çöküş]]></category>
		<category><![CDATA[dengesiz]]></category>
		<category><![CDATA[fakir]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[kalkınmak]]></category>
		<category><![CDATA[kent]]></category>
		<category><![CDATA[megalopolis]]></category>
		<category><![CDATA[plan]]></category>
		<category><![CDATA[teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[yerleşmek]]></category>
		<category><![CDATA[zengin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=3740</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çelişik gibi görünen bu söz, İstanbul’un birçok alanlarda örnek ve öncü olduğunu yadsımak için değildir. İstanbul’un başını alıp gitmesi, ülkeye yayılması gereken çağdaş davranışların, teknolojinin önünü kesiyor. Halkı ve işverenleri kendine çekip, çağdaş etkinlikleri inhisarına alıyor. İstanbul ulaştığı megalopolis boyutlarıyla, ülkenin vücudunun taşıyamayacağı bir koca kafa haline dönüşen, ekonomik etkinliğin yurt yüzüne dengeli yayılmasına engel olan ve Anadolu halkının topraklarını terk ederek ülke tarımını dış dünya pazarına dönmeye zorlayan, ve sonuçta uluslararası sermayenin aşağı düzeyde bir ortağı olarak fakir halkı tüketici olmaya teşvik eden, giderek Türkiye’nin sömürülen bir topluma dönüşmesine neden olacak bir emme basma mekanizması olarak çalışmaktadır. Bu kent her zaman bir çekim merkezi olacaktır. Fakat ülkeyi ekonomik olarak çökertmesine olanak vermemek gerekir. Günümüzde o sınıra ulaştık. Dünyanın dengesini bozan pek çok neden var. Fakat temel neden artan nüfustur. Toplumlar arasında bilim, teknoloji ve uygarlık farkları ne olursa olsun, dünya nüfusunun sürekli artması dünyanın önündeki en büyük tehlikedir. Bunu izleyen bir de küresel iklim değişikliği var. Dünyanın nüfusu 1800’de bir milyardan, 215 yılda sekiz milyara ulaştı. Üretimin yıllık artışı bağlamında dünyanın zengin kapitalist şirketlerinin söylemi ulusal gelirleri artamayan fakir ülkeler için içi boş bir propagandadır. Türkiye’nin kişi başına geliri aşağı düşüyor. Bugün 1800’deki dünya nüfusu kadar aç var Nüfus artışının göstergesi işsiz ve açların, nüfusu kalabalık ülkelerde, büyük kentlere göçüdür. Bunun sanayinin gelişmesiyle ilgili olduğu bir yalandır. 19. yy&#8217;da doğruydu. İşsiz ve topraksız Halkın Hindistan’da, Güney Amerika’da, Afrika’da büyük kentlere üşüşmesi açlıktan, sanayileşmeden değil. Çin’de de büyük kent sayısının çok oluşu sanayileşme ile birlikte, ülkenin olağanüstü nüfus yoğunluğundan. Fakat Türkiye’de kente göç sanayileşme geliştiği için değil, yapılaşma (inşaat) üretimin en büyük parçası olduğu ve ülke yeteri kadar sanayileşmediği için oldu. ‘Her şeyi yapan inşaat işçisi’ hala ekmeğini malzeme taşıyarak yapıyor. 1980’den sonra kent nüfusu %70’i geçti. Köyler boşaldı. Tarlalar toprak oldu. Geleneksel Türk tarımı çöktü. Dünyada nüfusu 20 milyona ulaşmış bir kentin sağlıklı yaşamını gerçekleştirebilen bir planlama yöntemi henüz keşfedilmedi. Batının en kalabalık kentleri olan Londra, New York, Paris’in nüfusları bugün İstanbul’dan az. İstanbul’un nüfusu 1950’deki bir milyonun 17-20 katı. İşgal ettiği alan 500.000 nüfuslu İmparatorluk başkentinin 250 katından fazla. Megalopolis: fakir üste hastalığı Megalopolis hastalığı sınırsız kapitalizmle nüfus artışının karıştığı, çaresiz bir ‘hipertrofi’ olarak çok vurgulanan fakat çare bulunamayan bir fakir ülke hastalığıdır. Ülke ekonomisinde yarattığı dengesizlik yanında, toplumun en zengin katlarıyla en fakir katlarını yan yana getirdiği için toplumsal ayrışmanın da mekanıdır. Yaşam olanakları birbirlerinin zıddı olan insanlar birlikte yaşamasalar bile birbirleriyle dirsek teması içindedirler. Bu, fakir sınıfları iki türlü bilinçlendiriyor: Kentsel çevre, ulaşamadıkları zenginliğin görüntüsüdür. Öte yandan yaşadıkları çağın olanaklarını, yüzeysel olsa da, onlara gösteriyor ve öğretiyor. Bu öğrenme tüketme eğilimini arttırıyor ve kapitalizmin işine geliyor. Fakat sınıfsal ayrışımın altını çizerek zengin sınıfları bu çelişkileri saklamak için bir sürü yalan icat etmeye zorluyor. Bu durum onların statülerini korumalarına yardım belki yardım ediyor, fakat giderek toplumun ahlak dokusunu bozuyor. Ahlaksız ve dengesiz toplum Toplumsal hipertrofinin sonucu, ahlaksız ve dengesiz toplumdur. Bu dünyanın her yanında aynıdır. Dünyanın büyük kentleri toplumları kanatan yaralardır. Kuşkusuz Lagash ya da Karaçi ile Paris aynı değil. Paris her zaman büyük olan ve örgütlenmesi yüzyılları bulan bir dünya kenti. Diğerleri, kendi çıkardıkları toz duman arasında boğulan aglomeralar. Çünkü kaşla göz arasında büyüyüverdiler. İstanbul da bu sonunculardandır. Kentin sadece 2000 hektarı 550.000 hektar içinde (yani 225’de biri) tarihi bazı kalıntılar içeriyor. Bir de her gün bozulan eşsiz bir doğal yapısı var. Bu dev kentlerde Batılı gelişmiş kentlerden herhangi bir yöntem ithal edilemez. Bu, maymuna inci kolye takmaya benzer. Kaldı ki bu büyük aglomeralar fiziksel planlama ile düzenlenecek yerleşmeler değildir. Zaten bu büyüklükte planlamanın birkaç yıl içinde gerçekleşmesi de ekonomik olarak olanaksızdır. İstanbul’da yapılan tıkanan bir dev su şebekesinin ara sıra birkaç borusunu temizlemek ya da değiştirmek gibidir. Bazen yüz kilometrede birkaç yüz metrelik çiçekli pasajlar olur. Bu, çölde saksıda çiçek anlamına gelir. Yine de İstanbul’da yapılan akıl almaz çirkinlikler yanında çiçek bir ferahlama oluyor. Fakat bunu çiçekleri düz duvarlara yerleştirme yöntemi ile uygulamak evlere şenlik bir uygulamadır. Kargaşanın büyüklüğüne işaret eder. İstanbul planlanabilir mi? Bu kentler, bir yandan sınırsız bir spekülasyonun doymak bilmez iştihasına sunulmuşken planlanamaz. Tek çare halkın planlı olarak yurt yüzeyine yeni yaratılacak sanayi merkezlerine, zaman içinde yerleştirilmesi ve ülkenin ekonomik dengesizliğinin önüne geçilmesidir. Spekülasyonu engelleyemesek de, kontrol edilebilir büyüklükte yerleşmelere transfer ülke ekonomisinin giderek çökmesine engel olabilir. Büyük kent, insanoğlunun bütün tarihinde kendi yaratıp kontrol edemediği en büyük deformasyondur. İnsanoğlunun yaşamını karartan bütün kötü insan davranışlarını, pek çoğunu suç diye tanımladığımız kişisel ve grupsal etkinliklerin en kolay oluştuğu ortamdır. Uygarlık adına yaratılan bütün olgu ve araçlar büyük kentlerin bütün bu kötülükleri üretmesine engel olamaz. Bu iyi-kötü çekişmesinin kentin ortalama fizyonomisindeki verileri o toplumun uygarlık düzeyini açıklar. Her türlü suç, cinayet, hırsızlık, arsa ve yapı spekülasyonu, kuralsız davranışlar, eğitim, ulaşım, sanat etkinlikleri, müzeler, planlama, kent estetiği, yol, kaldırım, kentsel işlevler yeşil alan, konut, adalet, güven, sağlık, temizlik ve daha pek çok alan kent için bir yaşamsal kalite standardı tanımlarlar. Bu standart genelde küçük kentlerde yüksek, büyük kentlerde düşüktür. Berlin ya da Amsterdam’da Karaçi, Kahire ya da İstanbul’la karşılaştırılmayacak kadar yüksektir. İstanbul gibi yarım yüzyılda kontrolsüz bir büyüme gösteren kentlerde örneğin Sao Paolo ya da Lagash’da çağdaş yaşamın en büyük kargaşa ve dramları yaşanır. Yaşam kırılgandır. İnsanların geleceğe güvenleri azdır. Onun için megalopolisler uygarlığın ortadan kaldırmaya çalıştığı bütün kötülükleri içerirler. Büyüklükleri oranında suç yuvalarıdır. İstanbul’u hiçbir planlama boyutu, estetik ve insan davranışı ile Viyana, Berlin, Stockholm ile karşılaştırmak olası değildir. Çok kez vurguladığım gibi, 80 milyon nüfuslu Almanya’nın en büyük kenti ve başkenti Berlin’in nüfusu 4 milyondan azdır. Anadolu’ya yeniden yerleşmemiz gerek!</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/dogan-kuban-istanbul-ulkeyi-cokertecek-kalkinmaya-engel-noktaya-ulasti">Doğan Kuban: İstanbul ülkeyi çökertecek, kalkınmaya engel noktaya ulaştı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Çelişik gibi görünen bu söz, İstanbul’un birçok alanlarda örnek ve öncü olduğunu yadsımak için değildir. İstanbul’un başını alıp gitmesi, ülkeye yayılması gereken çağdaş davranışların, teknolojinin önünü kesiyor. Halkı ve işverenleri kendine çekip, çağdaş etkinlikleri inhisarına alıyor</strong>.</p>
<p>İstanbul ulaştığı megalopolis boyutlarıyla, ülkenin vücudunun taşıyamayacağı bir koca kafa haline dönüşen, ekonomik etkinliğin yurt yüzüne dengeli yayılmasına engel olan ve Anadolu halkının topraklarını terk ederek ülke tarımını dış dünya pazarına dönmeye zorlayan, ve sonuçta uluslararası sermayenin aşağı düzeyde bir ortağı olarak fakir halkı tüketici olmaya teşvik eden, giderek Türkiye’nin sömürülen bir topluma dönüşmesine neden olacak bir emme basma mekanizması olarak çalışmaktadır.</p>
<p>Bu kent her zaman bir çekim merkezi olacaktır. Fakat ülkeyi ekonomik olarak çökertmesine olanak vermemek gerekir. <strong>Günümüzde o sınıra ulaştık</strong>.</p>
<p>Dünyanın dengesini bozan pek çok neden var. Fakat temel neden artan nüfustur. Toplumlar arasında bilim, teknoloji ve uygarlık farkları ne olursa olsun, dünya nüfusunun sürekli artması dünyanın önündeki en büyük tehlikedir.</p>
<p>Bunu izleyen bir de küresel iklim değişikliği var. Dünyanın nüfusu 1800’de bir milyardan, 215 yılda sekiz milyara ulaştı. Üretimin yıllık artışı bağlamında dünyanın zengin kapitalist şirketlerinin söylemi ulusal gelirleri artamayan fakir ülkeler için içi boş bir propagandadır. Türkiye’nin kişi başına geliri aşağı düşüyor.</p>
<p><strong>Bugün 1800’deki dünya nüfusu kadar aç var </strong></p>
<p>Nüfus artışının <strong>göstergesi</strong> işsiz ve açların, nüfusu kalabalık ülkelerde, büyük kentlere göçüdür. Bunun sanayinin gelişmesiyle ilgili olduğu bir yalandır. 19. yy&#8217;da doğruydu. İşsiz ve topraksız Halkın Hindistan’da, Güney Amerika’da, Afrika’da büyük kentlere üşüşmesi açlıktan, sanayileşmeden değil. Çin’de de büyük kent sayısının çok oluşu sanayileşme ile birlikte, ülkenin olağanüstü nüfus yoğunluğundan.</p>
<p>Fakat Türkiye’de kente göç sanayileşme geliştiği için değil, yapılaşma (inşaat) üretimin en büyük parçası olduğu ve ülke yeteri kadar sanayileşmediği için oldu. ‘Her şeyi yapan inşaat işçisi’ hala ekmeğini malzeme taşıyarak yapıyor. 1980’den sonra kent nüfusu %70’i geçti. Köyler boşaldı. Tarlalar toprak oldu. Geleneksel Türk tarımı çöktü.</p>
<p>Dünyada nüfusu 20 milyona ulaşmış bir kentin sağlıklı yaşamını gerçekleştirebilen bir planlama yöntemi henüz keşfedilmedi. Batının en kalabalık kentleri olan Londra, New York, Paris’in nüfusları bugün İstanbul’dan az. İstanbul’un nüfusu 1950’deki bir milyonun 17-20 katı. İşgal ettiği alan 500.000 nüfuslu İmparatorluk başkentinin 250 katından fazla.</p>
<p><strong>Megalopolis: fakir üste hastalığı</strong></p>
<p>Megalopolis hastalığı sınırsız kapitalizmle nüfus artışının karıştığı, çaresiz bir ‘hipertrofi’ olarak çok vurgulanan fakat çare bulunamayan bir fakir ülke hastalığıdır. Ülke ekonomisinde yarattığı dengesizlik yanında, toplumun en zengin katlarıyla en fakir katlarını yan yana getirdiği için <strong>toplumsal ayrışmanın</strong> da mekanıdır. Yaşam olanakları birbirlerinin zıddı olan insanlar birlikte yaşamasalar bile birbirleriyle dirsek teması içindedirler.</p>
<p>Bu, fakir sınıfları iki türlü bilinçlendiriyor: Kentsel çevre, ulaşamadıkları zenginliğin görüntüsüdür. Öte yandan yaşadıkları çağın olanaklarını, yüzeysel olsa da, onlara gösteriyor ve öğretiyor. Bu öğrenme tüketme eğilimini arttırıyor ve kapitalizmin işine geliyor.</p>
<p>Fakat sınıfsal ayrışımın altını çizerek zengin sınıfları bu çelişkileri saklamak için bir sürü yalan icat etmeye zorluyor. Bu durum onların statülerini korumalarına yardım belki yardım ediyor, fakat giderek toplumun ahlak dokusunu bozuyor.</p>
<p><strong>Ahlaksız ve dengesiz toplum</strong></p>
<p>Toplumsal hipertrofinin sonucu, <strong>ahlaksız</strong> ve <strong>dengesiz</strong> toplumdur. Bu dünyanın her yanında aynıdır. Dünyanın büyük kentleri toplumları kanatan yaralardır. Kuşkusuz Lagash ya da Karaçi ile Paris aynı değil.</p>
<p><strong>Paris</strong> her zaman büyük olan ve örgütlenmesi yüzyılları bulan bir dünya kenti. Diğerleri, kendi çıkardıkları toz duman arasında boğulan aglomeralar. Çünkü kaşla göz arasında büyüyüverdiler. İstanbul da bu sonunculardandır. Kentin sadece 2000 hektarı 550.000 hektar içinde (yani 225’de biri) tarihi bazı kalıntılar içeriyor. Bir de her gün bozulan eşsiz bir doğal yapısı var.</p>
<p>Bu dev kentlerde Batılı gelişmiş kentlerden herhangi bir yöntem ithal edilemez. Bu, maymuna inci kolye takmaya benzer. Kaldı ki bu büyük aglomeralar fiziksel planlama ile düzenlenecek yerleşmeler değildir. Zaten bu büyüklükte planlamanın birkaç yıl içinde gerçekleşmesi de ekonomik olarak olanaksızdır. İstanbul’da yapılan tıkanan bir dev su şebekesinin ara sıra birkaç borusunu temizlemek ya da değiştirmek gibidir.</p>
<p>Bazen yüz kilometrede birkaç yüz metrelik çiçekli pasajlar olur. Bu, çölde saksıda çiçek anlamına gelir. Yine de İstanbul’da yapılan akıl almaz çirkinlikler yanında çiçek bir ferahlama oluyor. Fakat bunu çiçekleri düz duvarlara yerleştirme yöntemi ile uygulamak evlere şenlik bir uygulamadır. Kargaşanın büyüklüğüne işaret eder.</p>
<p><strong>İstanbul planlanabilir mi?</strong></p>
<p>Bu kentler, bir yandan sınırsız bir spekülasyonun doymak bilmez iştihasına sunulmuşken planlanamaz. Tek çare halkın planlı olarak yurt yüzeyine yeni yaratılacak sanayi merkezlerine, zaman içinde yerleştirilmesi ve ülkenin ekonomik dengesizliğinin önüne geçilmesidir. Spekülasyonu engelleyemesek de, kontrol edilebilir büyüklükte yerleşmelere transfer ülke ekonomisinin giderek çökmesine engel olabilir.</p>
<p>Büyük kent, insanoğlunun <strong>bütün tarihinde kendi yaratıp kontrol edemediği en büyük deformasyondur</strong>. İnsanoğlunun yaşamını karartan bütün kötü insan davranışlarını, pek çoğunu suç diye tanımladığımız kişisel ve grupsal etkinliklerin en kolay oluştuğu ortamdır.</p>
<p>Uygarlık adına yaratılan bütün olgu ve araçlar büyük kentlerin bütün bu kötülükleri üretmesine engel olamaz. Bu iyi-kötü çekişmesinin kentin ortalama fizyonomisindeki verileri o toplumun uygarlık düzeyini açıklar. Her türlü suç, cinayet, hırsızlık, arsa ve yapı spekülasyonu, kuralsız davranışlar, eğitim, ulaşım, sanat etkinlikleri, müzeler, planlama, kent estetiği, yol, kaldırım, kentsel işlevler yeşil alan, konut, adalet, güven, sağlık, temizlik ve daha pek çok alan kent için bir yaşamsal kalite standardı tanımlarlar.</p>
<p>Bu standart genelde küçük kentlerde yüksek, büyük kentlerde düşüktür. Berlin ya da Amsterdam’da Karaçi, Kahire ya da İstanbul’la karşılaştırılmayacak kadar yüksektir. İstanbul gibi yarım yüzyılda kontrolsüz bir büyüme gösteren kentlerde örneğin Sao Paolo ya da Lagash’da çağdaş yaşamın en büyük kargaşa ve dramları yaşanır.</p>
<p>Yaşam kırılgandır. İnsanların geleceğe güvenleri azdır. Onun için <strong>megalopolisler uygarlığın ortadan kaldırmaya çalıştığı bütün kötülükleri içerirler.</strong> Büyüklükleri oranında suç yuvalarıdır.</p>
<p>İstanbul’u hiçbir planlama boyutu, estetik ve insan davranışı ile Viyana, Berlin, Stockholm ile karşılaştırmak olası değildir.</p>
<p>Çok kez vurguladığım gibi, 80 milyon nüfuslu Almanya’nın en büyük kenti ve başkenti Berlin’in nüfusu 4 milyondan azdır.</p>
<p>Anadolu’ya yeniden yerleşmemiz gerek!</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/dogan-kuban-istanbul-ulkeyi-cokertecek-kalkinmaya-engel-noktaya-ulasti">Doğan Kuban: İstanbul ülkeyi çökertecek, kalkınmaya engel noktaya ulaştı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">3740</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
