<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>sağlık arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/saglik/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/saglik</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Sun, 25 May 2025 09:41:53 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Güçlü kemikler için&#8230; Biraz ezber bozalım!</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/guclu-kemikler-icin-biraz-ezber-bozalim</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 25 May 2025 09:41:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[diyet]]></category>
		<category><![CDATA[kahve]]></category>
		<category><![CDATA[kalori]]></category>
		<category><![CDATA[kalsiyum]]></category>
		<category><![CDATA[kas]]></category>
		<category><![CDATA[kemik sağlığı]]></category>
		<category><![CDATA[sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[sindirim sistem]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=32460</guid>

					<description><![CDATA[<p>Güne kahve ile başlamayı sevenler için, ölçülü bir tüketim kemik sağlığını korumada yardımcı olabilir. Çok yüksek düzeyde kafein (altı ila sekiz fincan kahve gibi) idrarla kalsiyum kaybına neden olsa da, bir veya iki fincanın yararlı bir etkisi olduğu görülüyor. Dünya genelinde, 50 yaş üzerindeki her üç kadından biri ve her beş erkekten birinde kemik erimesiyle (osteoporoz) bağlantılı kırıklar görülüyor. Peki, iskeletimizi nasıl güçlendirebiliriz; diyet ve gıda takviyeleri kemik sağlımızda gerçekten bir fark yaratıyor mu? Belirli bir diyetin sonuçlarını tespit etmeye yönelik çalışmalar, doğası gereği karmaşıktır ve kemik sağlığı ile ilgili beslenme çalışmalarının sonuçları oldukça tutarsız olagelmiştir. Ancak son dönemde yavaş yavaş bir miktar netlik ortaya çıkıyor. Yeni yıla girerken beslenme düzenimizle ilgili kararlar alıyorsak, D vitamini ile ilgili yeni verilerin yanı sıra kahve ve diğer yiyeceklerle ilgili son araştırmalara bakmakta fayda var. Kemik, hücrelerin sürekli olarak yenilendiği dinamik bir dokudur. Kalsiyum kemik oluşturmak için temel besindir ve D vitamini bağırsağın yediğimiz gıdalardan kalsiyumu emmesini sağlar, bu nedenle doktorlar, yaşa bağlı kemik kaybını önlemek için genellikle D takviyeleri önerir. Ancak geçtiğimiz yıl New England Journal of Medicine&#8216;de yayınlanan büyük bir araştırma, beş yıl boyunca D vitamini almanın 50 yaş ve üstü sağlıklı yetişkinlerde kırık oranını azaltmadığını gösteriyor. Aynı ekip tarafından yürütülen başka bir çalışmada da, D vitamini takviyelerinin kemik yoğunluğunu iyileştirmediği ve dolayısıyla kanser veya kalp hastalığı riskini azaltmadığı tespit edilmişti. Bu çalışmalardan hareketle kimi araştırmacılar, doktorların bu hapları reçete etme ve D vitamini seviyeleri için çok sayıda kan testi istemeyi bırakma zamanının geldiğini düşünüyor. Yiyecekler ve günlük rutin dahilinde güneşe maruz kalmanın sağlıklı yetişkinler için muhtemelen yeterli D vitamini sağladığını belirten araştırmacılar, çalışmalarında osteoporozu olanlara odaklanılmadığını ve bu nedenle kemik sağlığında sorun yaşayan kişilerin ilave D vitamini ve kalsiyum almalarının faydalı olabileceğini ifade ediyor. Kemikleri korumaya ne yardımcı olur? Kolay cevap, süt ürünleri gibi kalsiyum oranı yüksek yiyecekler. Sağlık yetkililerinin önerdiği günlük kalsiyum alımı 9 ila 18 yaş arası çocuklar için 1.300 mg, 19 ila 50 yaş arası kişiler için 1.000 mg, 50 yaş üzerinde kadınlar ve 70 yaş üzerindeki erkekler için ise 1.200 mg. Hedeflenen miktarlara ulaşmak için diyetinin özen göstermeniz gerekebilir. Örneğin, 1.200 mg kalsiyum almak için günde en az üç kase yoğurt yemelisiniz. Beraberinde gelen besinler ve vücutta daha etkin emilimi açısından kalsiyumu yiyeceklerden almanın daha etkili olduğu belirtiliyor. Zengin D vitamini kaynakları arasında somon, alabalık ve ton balığı gibi yağlı balıklar yer alıyor. Güne kahve ile başlamayı sevenler için de, ölçülü bir tüketim kemik sağlığını korumada yardımcı olabilir. Çok yüksek düzeyde kafein (altı ila sekiz fincan kahve gibi) idrarla kalsiyum kaybına neden olsa da, bir veya iki fincanın yararlı bir etkisi olduğu görülüyor. Hong Kong Üniversitesi&#8217;nden araştırmacıların yürüttüğü bir çalışma, kahvenin sindirimle ortaya çıkan üç yan ürününü, bel omurgasında veya üst uyluk kemiğinde daha yüksek kemik yoğunluğu ile ilişkilendirdi. İskelet sağlığının diğer önemli unsuru, alınan kaloriden çok yakılan kaloriyle ilgilidir. Ağırlık kaldırma egzersizi, yaşam boyunca kemik oluşumunu olumlu etkiler. Yürürken, koşarken veya zıplarken kendi ağırlığınızı desteklemek bile yeterli olacaktır. Öte yandan, sigara ve alkol tüketimi kemik sağlığınızı olumsuz etkileyebilir. Aşırı alkol alımı, vücudun D vitamini üretimini bozabilir ve kemik sağlığını destekleyen hormonları olumsuz etkileyebilir. Kaynaklar: https://www.scientificamerican.com/article/how-diet-builds-better-bones-surprising-findings-on-vitamin-d-coffee-and-more/ https://www.mayoclinic.org/healthy-lifestyle/adult-health/in-depth/bone-health/art-20045060</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/guclu-kemikler-icin-biraz-ezber-bozalim">Güçlü kemikler için&#8230; Biraz ezber bozalım!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Güne kahve ile başlamayı sevenler için</strong>, ölçülü bir tüketim kemik sağlığını korumada yardımcı olabilir. Çok yüksek düzeyde kafein (altı ila sekiz fincan kahve gibi) idrarla kalsiyum kaybına neden olsa da, bir veya iki fincanın yararlı bir etkisi olduğu görülüyor.</p>
<p><span class="s1">Dünya genelinde, 50 yaş üzerindeki her üç kadından biri ve her beş erkekten birinde kemik erimesiyle (osteoporoz) bağlantılı kırıklar görülüyor. Peki, iskeletimizi nasıl güçlendirebiliriz; diyet ve gıda takviyeleri kemik sağlımızda gerçekten bir fark yaratıyor mu?</span></p>
<p class="p2">Belirli bir diyetin sonuçlarını tespit etmeye yönelik çalışmalar, doğası gereği karmaşıktır ve kemik sağlığı ile ilgili beslenme çalışmalarının sonuçları oldukça tutarsız olagelmiştir. Ancak son dönemde yavaş yavaş bir miktar netlik ortaya çıkıyor. Yeni yıla girerken beslenme düzenimizle ilgili kararlar alıyorsak, D vitamini ile ilgili yeni verilerin yanı sıra kahve ve diğer yiyeceklerle ilgili son araştırmalara bakmakta fayda var.</p>
<p class="p2">Kemik, hücrelerin sürekli olarak yenilendiği dinamik bir dokudur. Kalsiyum kemik oluşturmak için temel besindir ve D vitamini bağırsağın yediğimiz gıdalardan kalsiyumu emmesini sağlar, bu nedenle doktorlar, yaşa bağlı kemik kaybını önlemek için genellikle D takviyeleri önerir.</p>
<p class="p2">Ancak geçtiğimiz yıl <em>New England Journal of Medicine</em>&#8216;de yayınlanan büyük bir araştırma, beş yıl boyunca D vitamini almanın 50 yaş ve üstü sağlıklı yetişkinlerde kırık oranını azaltmadığını gösteriyor. Aynı ekip tarafından yürütülen başka bir çalışmada da, D vitamini takviyelerinin kemik yoğunluğunu iyileştirmediği ve dolayısıyla kanser veya kalp hastalığı riskini azaltmadığı tespit edilmişti. Bu çalışmalardan hareketle kimi araştırmacılar, doktorların bu hapları reçete etme ve D vitamini seviyeleri için çok sayıda kan testi istemeyi bırakma zamanının geldiğini düşünüyor.</p>
<p class="p2">Yiyecekler ve günlük rutin dahilinde güneşe maruz kalmanın sağlıklı yetişkinler için muhtemelen yeterli D vitamini sağladığını belirten araştırmacılar, çalışmalarında osteoporozu olanlara odaklanılmadığını ve bu nedenle kemik sağlığında sorun yaşayan kişilerin ilave D vitamini ve kalsiyum almalarının faydalı olabileceğini ifade ediyor.</p>
<p class="p2"><strong>Kemikleri korumaya ne yardımcı olur?</strong></p>
<p class="p2">Kolay cevap, süt ürünleri gibi kalsiyum oranı yüksek yiyecekler. Sağlık yetkililerinin önerdiği günlük kalsiyum alımı 9 ila 18 yaş arası çocuklar için 1.300 mg, 19 ila 50 yaş arası kişiler için 1.000 mg, 50 yaş üzerinde kadınlar ve 70 yaş üzerindeki erkekler için ise 1.200 mg. Hedeflenen miktarlara ulaşmak için diyetinin özen göstermeniz gerekebilir. Örneğin, 1.200 mg kalsiyum almak için günde en az üç kase yoğurt yemelisiniz. Beraberinde gelen besinler ve vücutta daha etkin emilimi açısından kalsiyumu yiyeceklerden almanın daha etkili olduğu belirtiliyor. Zengin D vitamini kaynakları arasında somon, alabalık ve ton balığı gibi yağlı balıklar yer alıyor.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-32461 alignright" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/05/kahve.jpg" alt="" width="400" height="267" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/05/kahve.jpg 612w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/05/kahve-300x200.jpg 300w" sizes="(max-width: 400px) 100vw, 400px" /></p>
<p class="p2">Güne kahve ile başlamayı sevenler için de, ölçülü bir tüketim kemik sağlığını korumada yardımcı olabilir. Çok yüksek düzeyde kafein (altı ila sekiz fincan kahve gibi) idrarla kalsiyum kaybına neden olsa da, bir veya iki fincanın yararlı bir etkisi olduğu görülüyor. Hong Kong Üniversitesi&#8217;nden araştırmacıların yürüttüğü bir çalışma, kahvenin sindirimle ortaya çıkan üç yan ürününü, bel omurgasında veya üst uyluk kemiğinde daha yüksek kemik yoğunluğu ile ilişkilendirdi.</p>
<p class="p2">İskelet sağlığının diğer önemli unsuru, alınan kaloriden çok yakılan kaloriyle ilgilidir. Ağırlık kaldırma egzersizi, yaşam boyunca kemik oluşumunu olumlu etkiler. Yürürken, koşarken veya zıplarken kendi ağırlığınızı desteklemek bile yeterli olacaktır. Öte yandan, sigara ve alkol tüketimi kemik sağlığınızı olumsuz etkileyebilir. Aşırı alkol alımı, vücudun D vitamini üretimini bozabilir ve kemik sağlığını destekleyen hormonları olumsuz etkileyebilir.</p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<p class="p3"><strong><span class="s2"><a href="https://www.scientificamerican.com/article/how-diet-builds-better-bones-surprising-findings-on-vitamin-d-coffee-and-more/">https://www.scientificamerican.com/article/how-diet-builds-better-bones-surprising-findings-on-vitamin-d-coffee-and-more/</a></span><span class="s3"><br />
<a href="https://www.mayoclinic.org/healthy-lifestyle/adult-health/in-depth/bone-health/art-20045060"><span class="s4">https://www.mayoclinic.org/healthy-lifestyle/adult-health/in-depth/bone-health/art-20045060</span></a> </span></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/guclu-kemikler-icin-biraz-ezber-bozalim">Güçlü kemikler için&#8230; Biraz ezber bozalım!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">32460</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Aşırı sıcak havalarda yaşlılardan çok gençler ölüyor</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/asiri-sicak-havalarda-yaslilardan-cok-gencler-oluyor</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 17 May 2025 07:29:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gezegenimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[aşırı sıcak]]></category>
		<category><![CDATA[gençler]]></category>
		<category><![CDATA[güneş]]></category>
		<category><![CDATA[ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[sıcak]]></category>
		<category><![CDATA[yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[yaşlılar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=32432</guid>

					<description><![CDATA[<p>Amerika’da gerçekleştirilen son bir araştırma, aşırı sıcaklarda genç yetişkinlerin daha büyük risk altında olduklarını ortaya koydu. Gelecekte ölüm riskinin daha da artmasından endişe ediliyor. Columbia Üniversitesi bilim insanları, yirmi yılda toplanan verileri inceleyerek, yaşları 18 ve 35 arasında değişen genç yetişkinlerin aşırı sıcaklarda daha büyük tehdit altında olduklarını ortaya koydu. ABD’li bilim insanları Meksika’daki ölümler, sıcaklıklar ve nem arasındaki bağlantıyı incelediler. 1998 ila 2019 yılları arasında yaşanan aşırı sıcaklara bağlı 3300 ölüm vakasından üçte biri genç yetişkinlere ait. Fizyolojik açıdan bakıldığında genç yetişkinler en dayanıklı insanlar. Meksika’daki yaşlılar aşırı sıcaklardan çok orta dereceli soğukta ölüyorlar. Bebekler ve küçük çocuklar da sıcaklarda büyük risk altına giriyorlar, çünkü sıcağı daha çok aldıkları gibi verimli bir şekilde terleyemiyorlar. Ayrıca bağışıklık sistemleri hala tam gelişmediği için de ishal ve sıcak ve nemden kaynaklanan enfeksiyonlardan daha fazla etkileniyorlar. Araştırmacılara göre söz konusu yaş grubunda ölüm vakalarının fazla oluşunu, zorlu çalışma koşullarına bağlıyorlar. Genç Meksikalıların tarım ve inşaat gibi açık alanlarda çalışma olasılıkları daha yüksek. Bu yüzden de sıcak çarpması ve dehidrasyon riski daha yüksek. Açık havada yapılan zorlu sporların da rolü var. Meksika’da gerçekleştirilen daha önceki araştırmalar, çalışma çağındaki erkeklerin ölüm belgelerinde aşırı hava koşullarına bağlı ölüm nedenine oldukça sık rastlanıyor. Araştırmacılar sonuçların diğer bölgeler için de geçerli olabileceğini söylüyorlar. Özellikle Afrika ve Asya’da sıcaklığın ve nemin yüksek olduğu ülkeler için.  Bu bölgelerde de tarım alanlarında çalışan gençler arasında ölüm oranı daha yüksek olabilir diye düşünülüyor. İklim değişiminin sürmesi ve artan sıcak hava dalgaları nedeniyle bu riskin daha da artması öngörülüyor. Kaynak: https://www.science.org/doi/10.1126/sciadv.adq3367</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/asiri-sicak-havalarda-yaslilardan-cok-gencler-oluyor">Aşırı sıcak havalarda yaşlılardan çok gençler ölüyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1">Amerika’da gerçekleştirilen son bir araştırma, aşırı sıcaklarda genç yetişkinlerin daha büyük risk altında olduklarını ortaya koydu. Gelecekte ölüm riskinin daha da artmasından endişe ediliyor.</p>
<p class="p2">Columbia Üniversitesi bilim insanları, yirmi yılda toplanan verileri inceleyerek, yaşları 18 ve 35 arasında değişen genç yetişkinlerin aşırı sıcaklarda daha büyük tehdit altında olduklarını ortaya koydu. ABD’li bilim insanları Meksika’daki ölümler, sıcaklıklar ve nem arasındaki bağlantıyı incelediler. 1998 ila 2019 yılları arasında yaşanan aşırı sıcaklara bağlı 3300 ölüm vakasından üçte biri genç yetişkinlere ait.</p>
<p class="p2">Fizyolojik açıdan bakıldığında genç yetişkinler en dayanıklı insanlar. Meksika’daki yaşlılar aşırı sıcaklardan çok orta dereceli soğukta ölüyorlar. Bebekler ve küçük çocuklar da sıcaklarda büyük risk altına giriyorlar, çünkü sıcağı daha çok aldıkları gibi verimli bir şekilde terleyemiyorlar. Ayrıca bağışıklık sistemleri hala tam gelişmediği için de ishal ve sıcak ve nemden kaynaklanan enfeksiyonlardan daha fazla etkileniyorlar.</p>
<p class="p2">Araştırmacılara göre söz konusu yaş grubunda ölüm vakalarının fazla oluşunu, zorlu çalışma koşullarına bağlıyorlar. Genç Meksikalıların tarım ve inşaat gibi açık alanlarda çalışma olasılıkları daha yüksek. Bu yüzden de sıcak çarpması ve dehidrasyon riski daha yüksek. Açık havada yapılan zorlu sporların da rolü var. Meksika’da gerçekleştirilen daha önceki araştırmalar, çalışma çağındaki erkeklerin ölüm belgelerinde aşırı hava koşullarına bağlı ölüm nedenine oldukça sık rastlanıyor.</p>
<p class="p2">Araştırmacılar sonuçların diğer bölgeler için de geçerli olabileceğini söylüyorlar. Özellikle Afrika ve Asya’da sıcaklığın ve nemin yüksek olduğu ülkeler için.<span class="Apple-converted-space">  </span>Bu bölgelerde de tarım alanlarında çalışan gençler arasında ölüm oranı daha yüksek olabilir diye düşünülüyor. İklim değişiminin sürmesi ve artan sıcak hava dalgaları nedeniyle bu riskin daha da artması öngörülüyor.</p>
<p class="p1"><strong>Kaynak: <a href="https://www.science.org/doi/10.1126/sciadv.adq3367">https://www.science.org/doi/10.1126/sciadv.adq3367</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/asiri-sicak-havalarda-yaslilardan-cok-gencler-oluyor">Aşırı sıcak havalarda yaşlılardan çok gençler ölüyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">32432</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Yaşlanmayı yavaşlatmak elimizde: Kendilerini genç hissedenler daha uzun yaşıyor</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/yaslanmayi-yavaslatmak-elimizde-kendilerini-genc-hissedenler-daha-uzun-yasiyor</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 13 May 2025 09:46:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[cinsellik]]></category>
		<category><![CDATA[genç kalmak]]></category>
		<category><![CDATA[gençlik]]></category>
		<category><![CDATA[mutluluk]]></category>
		<category><![CDATA[sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[uzun yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[yaşamak]]></category>
		<category><![CDATA[yaşlılık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=32412</guid>

					<description><![CDATA[<p>Öznel yaş yükseldikçe, ölüm riski de ikiye katlanıyor. Gerontologlar öznel yaşı düşürmenin ipuçlarını şöyle özetliyor: *Dışa dönüklük *Sağlıklı bir cinsel yaşam *Yeni deneyimlere açık olmak *Yaşlanmaya olumlu yaklaşmak Öznel yaşın nelerin kontrolünde olduğu ve değiştirilip değiştirilemeyeceği gibi soruları bilimsel olarak yanıtlamak hep güç olmuştur. Son araştırmalar bu konuda şaşırtıcı bulgular sunuyor. Neyse ki haberler olumlu. Bir kere kaç yaşında olduğumuzu belirleyen unsurlar kendi kontrolümüzde. Bu da daha uzun ve daha keyifli bir yaşam sürdürme şansının elimizde olduğu anlamına geliyor. Yaşlılıkla gelen psikolojik değişiklikler Yalnızca yılları saymanın yaşam süresini hesaplamanın en doğru yolu olmadığı bilinen bir gerçek. Biyolojik saatler, kişinin fiziksel yaşlanma sürecinin hangi aşamasında olduğunu ölçse de, en belirleyici etmenin fiziksel yaşlanma olmadığı biliniyor. Gerontologlar, fiziksel yaşlanmanın bedendeki etkilerini kabul etseler de, öngörülebilir birtakım psikolojik değişikliklerin yaşlanmayla birlikte ortaya çıktığını belirtiyorlar. 1990’larda, Kaliforniya’daki Stanford Üniversitesi’nden gerontolog Laura Carstensen yaşlanmayla birlikte ortaya çıkan psikolojik değişiklikleri ölçmüştü. Carstensen’in çalışması zamanı sınırsızmış gibi algılayan gençlerin genelde fiziksel ve toplumsal dünyayla ilgili bilgilerin peşinden koştuklarını gösteriyor. Sonuçta gençlerin anne babalarından, büyükanne ve büyükbabalarından daha meraklı, dışa dönük ve dost canlısı oldukları ortaya çıkıyor. Ancak gençler aynı zamanda daha yüzeysel, daha atak ve duygusal açıdan daha kırılgan. Öte yandan, yaşlılar genelde yeniliklere kendilerini kapatıp, kalan yıllarında yaşamın anlamını kavramaya, duygusal yakınlığa ve yaşın getirdiği bilgeliklerini paylaşmaya yatkın oluyorlar.    Öznel yaşta çeşitlilik Ancak bu genel psikolojik bir klişe. Oysa öznel yaş ciddi bir çeşitlilik gösteriyor. Gönlü genç yaşlılar olduğu gibi, düşünce ve davranışları yaşıtlarına kıyasla çok daha yaşlı ve tutucu gençlerin de var olduğu herkesçe biliniyor. Araştırmalar insanın kendisini olduğundan daha genç hissetmesinin ciddi yararlar sağladığına işaret ediyor. Daha düşük bir öznel yaş daha sağlıklı ve uzun bir yaşamla bağlantılıyken, yüksek öznel yaş, sağlıksızlığın en önemli göstergesi olan yüksek düzeyde seyreden enflamasyona zemin hazırlıyor. 2018’de Florida Eyalet Üniversitesi’nden Antonio Terraciano ve arkadaşları 17 bini aşkın kişinin 20 yıl süreyle izlendiği üç çalışmanın verilerini inceledi ve öznel yaşın yalnızca bir duygu olmakla kalmayıp, aynı zamanda sağlığın kesin bir habercisi  olduğunu ortaya çıkarttı. Öyle ki, öznel yaşınızdan yola çıkarak yaşam sürenizle ilgili bir kestirimde bulunabilirsiniz. Ancak Hong Kong’daki Deep Longevity adlı biyoteknoloji şirketinin uzmanlarından Maria Mitina, öznel yaşın kişinin duygu durumuna ve içinde bulunduğu koşullara göre ciddi dalgalanmalar gösterebileceğine, bu nedenle verdikleri yanıtın her zaman gerçeği tam olarak yansıtmayacağına dikkat çekiyor. Dalgalı ruh hali Mitina, her birimizin her seferinde geri dönüş yaptığı bir “taban değeri” olduğunu söylüyor.  Bu temel değer her zaman gerçek yaşımızla veya psikolojik zaman çizelgemizle uyumlu olmaz. Bu açıdan, öznel yaş, aynı mutluluk gibi yaşamın kalitesini ölçen bir kıstastır. İnsanlara ne kadar mutlu olduğu sorulduğunda verdikleri yanıtlar günden güne, bazen saatten saate değişiklik gösterir. Yine de bu dalgalanmalar eninde sonunda taban değerinin bulunduğu konuma döner. Neşeli ve hayat dolu bir kişinin de kendini kötü hissettiği günler olabilir; ancak bir süre sonra yine neşeli ve iyimser haline geri döner.     Kaliforniya’daki Buck Yaşlanma Araştırmaları Enstitüsü araştırmacılarından ve Deep Longevity şirketinin kurucularından Alex Zhavoronkov,  taban değerini belirlemenin daha sağlıklı yollarını araştırdı. Bu bağlamda yapay zekânın (YZ) işe yarayıp yaramayacağını araştırdı. Daha önce biyolojik yaşlanmayla ilgili yeni belirteçler bulmak amacıyla yapay zekâdan yararlanan Zhavoronkov’a göre bugüne dek yaşlanma sürecinin psikolojik yönleri göz ardı edilmişti. YZ’nin üstünlüğü büyük veri kümelerinde fark edilmesi zor örüntüleri saptayabilmesi. Zhavoronkov, Mitina ve arkadaşları BM Ulusal Yaşlanma Enstitüsü tarafından yaşlanmayı etkileyen davranışsal, psikolojik ve toplumsal unsurların belirlenmesi amacıyla binlerce kişi üzerinde yürütülen 20 yıllık MIDUS (Midlife in the United States) adlı projenin veri kümesinden yararlandılar. Ekip, YZ yardımıyla biyolojik yaşlanma saati gibi bir de psikolojik yaşlanma saati oluşturmayı hedefliyordu. Deneklere sorulan bin sorunun içinde “Kendinizi genellikle kaç yaşında hissediyorsunuz?” veya “Seçme şansınız olsa kaç yaşında olmayı tercih ederdiniz?” gibi öznel yaşınızı tespit etmeye yarayan dolaysız soruların yanı sıra, fiziksel ve psikolojik sağlığınız, inançlarınız, kişiliğiniz ve yaşam tarzı tercihleriniz gibi yaşla doğrudan ilgili olmayan sorular yer alıyordu. Yaşlanma saatleri Zhavoronkov ve arkadaşları MIDUS anketlerine verilen yanıtlardan yararlanarak bireylerin kronolojik ve öznel yaşlarıyla ilgili doğru öngörülerde bulunacak YZ programları tasarladılar. “İki psikolojik yaşlanma saati geliştirdik” diye konuşan Mitina, “Bunlardan  biri kişinin kronolojik yaşını büyük bir doğruluk payı ile belirliyordu. Böylece insanların yaşlandıkça psikolojisinin öngörülebilir bir örüntü izlediği de kanıtlanmış oldu” diyor. SubjAge adı verilen ikinci saat ise deneklerin yaşla doğrudan ilgili olmayan sorulara verdikleri yanıtlardan yola çıkarak insanların kendilerini kaç yaşında hissettikleriyle ilgili bir tahmin yürütüyordu. Bu tahminler daha sonra deneklerin “kendinizi kaç yaşında hissediyorsunuz” sorusuna verdikleri yanıtlarla karşılaştırıldı. Sonuçta iki saatin de 7 yıllık bir hata payı ile doğru sonuç verdiği anlaşıldı. Mitina şimdi YZ üzerinde çalışarak hata payını iki yıla indirmeyi planlıyor. Her şeye karşın aldıkları sonuçların çok yararlı olduğunu belirten ekip, özellikle de öznel yaşın değiştirebileceğini fark ettiler. Öznel yaşı etkileyen unsurlar *Öznel yaşı etkileyen en önemli etmenin fiziksel sağlık olması bilim insanlarını şaşırtmadı. *İkinci unsur gelecek 10 yıl içinde cinsel yaşamın ne kadar doyurucu olacağı ile ilgili beklentiydi. Mitina, “Cinsel yaşamınız mutlu ise psikolojik olarak daha gençsiniz” diyor. *Başkalarının mutluluğuna ve iyiliğine yaptığınız katkılar da psikolojik yaşı düşürüyor. Araştırmacılar bu bulguları insanların kendilerini daha genç hissetmelerine ve daha uzun yaşamalarına yardımcı olabilecek yaşam tarzlarıyla ilgili bir öğüde dönüştürmeyi hedefliyor. Bulgular, örneğin, kendisini 65 yaşında hisseden 60 yaşındaki birinin, herhangi bir nedene bağlı olarak yaşamını yitirme olasılığının, öznel yaşı kronolojik yaşına eşit 60 yaşındaki bir kişiye kıyasla iki kat daha yüksek olduğunu gösteriyor. Mitina, “Araştırmamızdan elde ettiğimiz en önemli sonuç, öznel yaş yükseldikçe, ölüm riskininin de ikiye katlanması” diyor. Öneriler Yaşam tarzı değişikliklerine gelince, öznel yaşı etkileyen en önemli unsur fiziksel sağlık. Bu nedenle egzersiz yapmak ve beslenme düzeninde değişikliğe gitmek somut çözümlerin başında geliyor. Keşif gezilerine çıkmak da yararlı olabilir. Yaşlanmaya olumlu yaklaşmak ve dışa dönüklük de öznel yaşı düşürüyor. Öyle ki, insanlar yeni bilgilere, dostluklara ve deneyimlere açık, çok daha sosyal kişiler olmaya özendirilebilirler. https://www.newscientist.com/article/mg24933260-700-think-yourself-younger-psychological-tricks-that-can-help-slow-ageing/ https://bigthink.com/21st-century-spirituality/how-the-mind-body-connection-determines-how-you-age</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/yaslanmayi-yavaslatmak-elimizde-kendilerini-genc-hissedenler-daha-uzun-yasiyor">Yaşlanmayı yavaşlatmak elimizde: Kendilerini genç hissedenler daha uzun yaşıyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1">Öznel yaş yükseldikçe, ölüm riski de ikiye katlanıyor. Gerontologlar öznel yaşı düşürmenin ipuçlarını şöyle özetliyor:</p>
<p class="p1">*Dışa dönüklük</p>
<p class="p1">*Sağlıklı bir cinsel yaşam</p>
<p class="p1">*Yeni deneyimlere açık olmak</p>
<p class="p1">*Yaşlanmaya olumlu yaklaşmak</p>
<p class="p1">Öznel yaşın nelerin kontrolünde olduğu ve değiştirilip değiştirilemeyeceği gibi soruları bilimsel olarak yanıtlamak hep güç olmuştur. Son araştırmalar bu konuda şaşırtıcı bulgular sunuyor. Neyse ki haberler olumlu. Bir kere kaç yaşında olduğumuzu belirleyen unsurlar kendi kontrolümüzde. Bu da daha uzun ve daha keyifli bir yaşam sürdürme şansının elimizde olduğu anlamına geliyor.</p>
<p class="p1"><strong>Yaşlılıkla gelen psikolojik değişiklikler</strong></p>
<p class="p1">Yalnızca yılları saymanın yaşam süresini hesaplamanın en doğru yolu olmadığı bilinen bir gerçek. Biyolojik saatler, kişinin fiziksel yaşlanma sürecinin hangi aşamasında olduğunu ölçse de, en belirleyici etmenin fiziksel yaşlanma olmadığı biliniyor. Gerontologlar, fiziksel yaşlanmanın bedendeki etkilerini kabul etseler de, öngörülebilir birtakım psikolojik değişikliklerin yaşlanmayla birlikte ortaya çıktığını belirtiyorlar.</p>
<p class="p1">1990’larda, Kaliforniya’daki Stanford Üniversitesi’nden gerontolog Laura Carstensen yaşlanmayla birlikte ortaya çıkan psikolojik değişiklikleri ölçmüştü. Carstensen’in çalışması zamanı sınırsızmış gibi algılayan gençlerin genelde fiziksel ve toplumsal dünyayla ilgili bilgilerin peşinden koştuklarını gösteriyor. Sonuçta gençlerin anne babalarından, büyükanne ve büyükbabalarından daha meraklı, dışa dönük ve dost canlısı oldukları ortaya çıkıyor. Ancak gençler aynı zamanda daha yüzeysel, daha atak ve duygusal açıdan daha kırılgan.</p>
<p class="p1">Öte yandan, yaşlılar genelde yeniliklere kendilerini kapatıp, kalan yıllarında yaşamın anlamını kavramaya, duygusal yakınlığa ve yaşın getirdiği bilgeliklerini paylaşmaya yatkın oluyorlar.<span class="Apple-converted-space">   </span></p>
<p class="p1"><strong>Öznel yaşta çeşitlilik</strong></p>
<p class="p1">Ancak bu genel psikolojik bir klişe. Oysa öznel yaş ciddi bir çeşitlilik gösteriyor. Gönlü genç yaşlılar olduğu gibi, düşünce ve davranışları yaşıtlarına kıyasla çok daha yaşlı ve tutucu gençlerin de var olduğu herkesçe biliniyor. Araştırmalar insanın kendisini olduğundan daha genç hissetmesinin ciddi yararlar sağladığına işaret ediyor. Daha düşük bir öznel yaş daha sağlıklı ve uzun bir yaşamla bağlantılıyken, yüksek öznel yaş, sağlıksızlığın en önemli göstergesi olan yüksek düzeyde seyreden enflamasyona zemin hazırlıyor.</p>
<p class="p1">2018’de Florida Eyalet Üniversitesi’nden Antonio Terraciano ve arkadaşları 17 bini aşkın kişinin 20 yıl süreyle izlendiği üç çalışmanın verilerini inceledi ve öznel yaşın yalnızca bir duygu olmakla kalmayıp, aynı zamanda sağlığın kesin bir habercisi<span class="Apple-converted-space">  </span>olduğunu ortaya çıkarttı.</p>
<p class="p1">Öyle ki, öznel yaşınızdan yola çıkarak yaşam sürenizle ilgili bir kestirimde bulunabilirsiniz. Ancak Hong Kong’daki Deep Longevity adlı biyoteknoloji şirketinin uzmanlarından Maria Mitina, öznel yaşın kişinin duygu durumuna ve içinde bulunduğu koşullara göre ciddi dalgalanmalar gösterebileceğine, bu nedenle verdikleri yanıtın her zaman gerçeği tam olarak yansıtmayacağına dikkat çekiyor.</p>
<p class="p1"><strong>Dalgalı ruh hali</strong></p>
<p class="p1">Mitina, her birimizin her seferinde geri dönüş yaptığı bir “taban değeri” olduğunu söylüyor.<span class="Apple-converted-space">  </span>Bu temel değer her zaman gerçek yaşımızla veya psikolojik zaman çizelgemizle uyumlu olmaz. Bu açıdan, öznel yaş, aynı mutluluk gibi yaşamın kalitesini ölçen bir kıstastır. İnsanlara ne kadar mutlu olduğu sorulduğunda verdikleri yanıtlar günden güne, bazen saatten saate değişiklik gösterir. Yine de bu dalgalanmalar eninde sonunda taban değerinin bulunduğu konuma döner. Neşeli ve hayat dolu bir kişinin de kendini kötü hissettiği günler olabilir; ancak bir süre sonra yine neşeli ve iyimser haline geri döner. <span class="Apple-converted-space">   </span></p>
<p class="p1">Kaliforniya’daki Buck Yaşlanma Araştırmaları Enstitüsü araştırmacılarından ve Deep Longevity şirketinin kurucularından Alex Zhavoronkov,<span class="Apple-converted-space">  </span>taban değerini belirlemenin daha sağlıklı yollarını araştırdı. Bu bağlamda yapay zekânın (YZ) işe yarayıp yaramayacağını araştırdı. Daha önce biyolojik yaşlanmayla ilgili yeni belirteçler bulmak amacıyla yapay zekâdan yararlanan Zhavoronkov’a göre bugüne dek yaşlanma sürecinin psikolojik yönleri göz ardı edilmişti.</p>
<p class="p1">YZ’nin üstünlüğü büyük veri kümelerinde fark edilmesi zor örüntüleri saptayabilmesi. Zhavoronkov, Mitina ve arkadaşları BM Ulusal Yaşlanma Enstitüsü tarafından yaşlanmayı etkileyen davranışsal, psikolojik ve toplumsal unsurların belirlenmesi amacıyla binlerce kişi üzerinde yürütülen 20 yıllık MIDUS (Midlife in the United States) adlı projenin veri kümesinden yararlandılar. Ekip, YZ yardımıyla biyolojik yaşlanma saati gibi bir de psikolojik yaşlanma saati oluşturmayı hedefliyordu. Deneklere sorulan bin sorunun içinde “Kendinizi genellikle kaç yaşında hissediyorsunuz?” veya “Seçme şansınız olsa kaç yaşında olmayı tercih ederdiniz?” gibi öznel yaşınızı tespit etmeye yarayan dolaysız soruların yanı sıra, fiziksel ve psikolojik sağlığınız, inançlarınız, kişiliğiniz ve yaşam tarzı tercihleriniz gibi yaşla doğrudan ilgili olmayan sorular yer alıyordu.</p>
<p class="p1"><strong>Yaşlanma saatleri</strong></p>
<p class="p1">Zhavoronkov ve arkadaşları MIDUS anketlerine verilen yanıtlardan yararlanarak bireylerin kronolojik ve öznel yaşlarıyla ilgili doğru öngörülerde bulunacak YZ programları tasarladılar. “İki psikolojik yaşlanma saati geliştirdik” diye konuşan Mitina, “Bunlardan<span class="Apple-converted-space">  </span>biri kişinin kronolojik yaşını büyük bir doğruluk payı ile belirliyordu. Böylece insanların yaşlandıkça psikolojisinin öngörülebilir bir örüntü izlediği de kanıtlanmış oldu” diyor.</p>
<p class="p1">SubjAge adı verilen ikinci saat ise deneklerin yaşla doğrudan ilgili olmayan sorulara verdikleri yanıtlardan yola çıkarak insanların kendilerini kaç yaşında hissettikleriyle ilgili bir tahmin yürütüyordu. Bu tahminler daha sonra deneklerin “kendinizi kaç yaşında hissediyorsunuz” sorusuna verdikleri yanıtlarla karşılaştırıldı. Sonuçta iki saatin de 7 yıllık bir hata payı ile doğru sonuç verdiği anlaşıldı. Mitina şimdi YZ üzerinde çalışarak hata payını iki yıla indirmeyi planlıyor.</p>
<p class="p1">Her şeye karşın aldıkları sonuçların çok yararlı olduğunu belirten ekip, özellikle de öznel yaşın değiştirebileceğini fark ettiler.</p>
<p class="p1"><strong>Öznel yaşı etkileyen unsurlar</strong></p>
<p class="p1">*Öznel yaşı etkileyen en önemli etmenin fiziksel sağlık olması bilim insanlarını şaşırtmadı.</p>
<p class="p1">*İkinci unsur gelecek 10 yıl içinde cinsel yaşamın ne kadar doyurucu olacağı ile ilgili beklentiydi. Mitina, “Cinsel yaşamınız mutlu ise psikolojik olarak daha gençsiniz” diyor.</p>
<p class="p1">*Başkalarının mutluluğuna ve iyiliğine yaptığınız katkılar da psikolojik yaşı düşürüyor.</p>
<p class="p1">Araştırmacılar bu bulguları insanların kendilerini daha genç hissetmelerine ve daha uzun yaşamalarına yardımcı olabilecek yaşam tarzlarıyla ilgili bir öğüde dönüştürmeyi hedefliyor. Bulgular, örneğin, kendisini 65 yaşında hisseden 60 yaşındaki birinin, herhangi bir nedene bağlı olarak yaşamını yitirme olasılığının, öznel yaşı kronolojik yaşına eşit 60 yaşındaki bir kişiye kıyasla iki kat daha yüksek olduğunu gösteriyor.</p>
<p class="p1">Mitina, “Araştırmamızdan elde ettiğimiz en önemli sonuç, öznel yaş yükseldikçe, ölüm riskininin de ikiye katlanması” diyor.</p>
<p class="p1"><strong>Öneriler</strong></p>
<p class="p1">Yaşam tarzı değişikliklerine gelince, öznel yaşı etkileyen en önemli unsur fiziksel sağlık. Bu nedenle egzersiz yapmak ve beslenme düzeninde değişikliğe gitmek somut çözümlerin başında geliyor.</p>
<p class="p1">Keşif gezilerine çıkmak da yararlı olabilir. Yaşlanmaya olumlu yaklaşmak ve dışa dönüklük de öznel yaşı düşürüyor. Öyle ki, insanlar yeni bilgilere, dostluklara ve deneyimlere açık, çok daha sosyal kişiler olmaya özendirilebilirler.</p>
<p class="p1"><a href="https://www.newscientist.com/article/mg24933260-700-think-yourself-younger-psychological-tricks-that-can-help-slow-ageing/">https://www.newscientist.com/article/mg24933260-700-think-yourself-younger-psychological-tricks-that-can-help-slow-ageing/</a></p>
<p class="p1"><a href="https://bigthink.com/21st-century-spirituality/how-the-mind-body-connection-determines-how-you-age">https://bigthink.com/21st-century-spirituality/how-the-mind-body-connection-determines-how-you-age</a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/yaslanmayi-yavaslatmak-elimizde-kendilerini-genc-hissedenler-daha-uzun-yasiyor">Yaşlanmayı yavaşlatmak elimizde: Kendilerini genç hissedenler daha uzun yaşıyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">32412</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Arkadaşlar birbirlerinin mikrobiyomlarını da biçimlendiriyor</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/arkadaslar-birbirlerinin-mikrobiyomlarini-da-bicimlendiriyor</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 13 May 2025 09:00:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[arkadaşlık]]></category>
		<category><![CDATA[bağırsak]]></category>
		<category><![CDATA[mikrobiyom]]></category>
		<category><![CDATA[sağlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=32409</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsanların bir yemekte aynı masayı paylaşmaları ya da yanağa kondurulan bir öpücük türü toplumsal edimler insanları bir araya getirdiği gibi, mikrobiyomlarını da buluşturuyor. Nature dergisinde yayımlanan yeni bir araştırmaya göre, insanların bağırsaklarındaki mikroorganizmaların yapısı, aynı evi paylaşmasalar bile birbirleriyle ilişkiye girdikleri oranda benzerlikler içeriyor. Araştırmada bir kişinin mikrobiyomunun yalnızca kendisinin ilişki kurduğu insanlardan etkilenmekle kalmayıp, o kişilerin bağlantıda oldukları insanlardan da etkilendiğine tanık olundu. Söz konusu araştırma insanlarda sağlıkla ilgili kimi sorunların yalnızca beslenme ve kimi başka çevresel unsurlar gibi bağırsak florasını etkileyen unsurların değil, bireyler arasındaki mikrobiyom aktarımının da bir sonucu olabileceğine işaret eden çok sayıda çalışmadan birini oluşturuyor. Çalışmada yer almayan Eugene Oregon Üniversitesi mikrobiyoloji uzmanlarından Catherine Robinson, “Kişinin mikrobiyomunun nasıl biçimlendiği konusuna bir açıklama getirmeye çalıştığımızda, toplumsal ilişkilerin kesinlikle bu bulmacanın bugüne dek eksik kalan bir parçası olduğunu düşünüyorum” diyor. Benim malım senin malın Araştırmanın kökleri obezitenin sosyal ağlar aracılığıya nasıl yayıldığının incelendiği  yaklaşık 20 yıl önce yayımlanan bir çalışmaya uzanıyor. Bağırsak mikrobiyomundaki kimi virüs ve bakterilerin kişinin obez olma olasılığını etkilediği zaten bilindiğinden, Yale Üniversitesi toplumbilimcilerinden Nicholas Christakis ve arkadaşları birbirleriyle sürekli etkileşim içinde olan kişilerin beslenme alışkanlıklarını paylaşmak dışında, bu mikropları birbirlerine aktarıp aktarmadıklarını da merak ettiler. Konuyu daha derinlemesine araştırmak üzere Honduras’ın balta girmemiş ormanlarına giden Christakis ve arkadaşları bölge halkının toplumsal ilişkilerini, birbirlerinden soyutlanmış 18 köyde yaşayan ve genelde yüz yüze etkileşim kurup işlenmiş yiyecekler ve antibiyotikler gibi mikrobiyomun yapısını değiştirebilen unsurlarla pek karşı karşıya kalmayan insanların mikrobiyomlarını incelediler. Christakis, “Son derece zorlu bir işe kalkışmıştık, çünkü uzak bir noktada tezgah açmak ve topladığımız örnekleri işlemden geçirilmek üzere ABD’ye göndermek durumundaydık,” diyor. Araştırmacılar bu sürecin sonunda aynı evi paylaşan evli çiftler ve öteki bireylerin bağırsaklarındaki mikrop türlerinin yaklaşık %13.9’unun ortak olduğunu, ancak aynı evi paylaşmasalar bile birbirleriyle düzenli olarak zaman geçiren insanlarda da bu oranın %10 olduğunu gördüler. Buna karşılık, aynı köyde yaşayıp genelde birbirleriyle pek zaman geçirmeyen insanlarda paylaşılan mikrop türlerinin oranı yalnızca %4 idi. Çalışmada aktarım zincirlerine-bir başka deyişle, arkadaşların arkadaşlarının da sanıldığından çok daha fazla ortak türü paylaştıkları yönünde kanıtlara tanık olundu. Aktarılabilirliği yeniden düşünmek İtalya’da Trento Üniversitesi hesaplamalı biyoloji uzmanlarından Nicola Segata, mikrobiyomla ilintili yüksek tansiyon ve bunalım gibi sorunlarla ilgili çekince unsurlarının mikrobiyomlar aracılığıyla kişiden kişiye aktarılabileceğine işaret eden bu tür araştırmaların “düşünce biçimimizi tümden değiştirdiğini” dile getiriyor. Gelgelelim, tüm bunlar insanların mikrobiyomları “bulaşır” korkusuyla başkalarıyla ilişki kurmaktan kaçınmaları gerektiği anlamına da gelmiyor. Sağlıklı mikrobiyom bileşenlerinin yayılmasına olanak tanıyan toplumsal ilişkilerin yığınla başka yararları olabileceğine dikkat çeken uzmanlar,“Yakın ilişkiler bize zarar vermez, tam tersine, yararlı olurlar” diye de ekliyorlar. Rita Urgan Kaynak: https://www.nature.com/articles/d41586-024-03804-5        </p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/arkadaslar-birbirlerinin-mikrobiyomlarini-da-bicimlendiriyor">Arkadaşlar birbirlerinin mikrobiyomlarını da biçimlendiriyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p3">İnsanların bir yemekte aynı masayı paylaşmaları ya da yanağa kondurulan bir öpücük türü toplumsal edimler insanları bir araya getirdiği gibi, mikrobiyomlarını da buluşturuyor. <em>Nature</em> dergisinde yayımlanan yeni bir araştırmaya göre, insanların bağırsaklarındaki mikroorganizmaların yapısı, aynı evi paylaşmasalar bile birbirleriyle ilişkiye girdikleri oranda benzerlikler içeriyor.</p>
<p class="p3">Araştırmada bir kişinin mikrobiyomunun yalnızca kendisinin ilişki kurduğu insanlardan etkilenmekle kalmayıp, o kişilerin bağlantıda oldukları insanlardan da etkilendiğine tanık olundu. Söz konusu araştırma insanlarda sağlıkla ilgili kimi sorunların yalnızca beslenme ve kimi başka çevresel unsurlar gibi bağırsak florasını etkileyen unsurların değil, bireyler arasındaki mikrobiyom aktarımının da bir sonucu olabileceğine işaret eden çok sayıda çalışmadan birini oluşturuyor.</p>
<p class="p3">Çalışmada yer almayan Eugene Oregon Üniversitesi mikrobiyoloji uzmanlarından Catherine Robinson, “Kişinin mikrobiyomunun nasıl biçimlendiği konusuna bir açıklama getirmeye çalıştığımızda, toplumsal ilişkilerin kesinlikle bu bulmacanın bugüne dek eksik kalan bir parçası olduğunu düşünüyorum” diyor.</p>
<p class="p1"><strong>Benim malım senin malın</strong></p>
<p class="p4">Araştırmanın kökleri obezitenin sosyal ağlar aracılığıya nasıl yayıldığının incelendiği<span class="Apple-converted-space">  </span>yaklaşık 20 yıl önce yayımlanan bir çalışmaya uzanıyor. Bağırsak mikrobiyomundaki kimi virüs ve bakterilerin kişinin obez olma olasılığını etkilediği zaten bilindiğinden, Yale Üniversitesi toplumbilimcilerinden Nicholas Christakis ve arkadaşları birbirleriyle sürekli etkileşim içinde olan kişilerin beslenme alışkanlıklarını paylaşmak dışında, bu mikropları birbirlerine aktarıp aktarmadıklarını da merak ettiler.</p>
<p class="p5">Konuyu daha derinlemesine araştırmak üzere Honduras’ın balta girmemiş ormanlarına giden Christakis ve arkadaşları bölge halkının toplumsal ilişkilerini, birbirlerinden soyutlanmış 18 köyde yaşayan ve genelde yüz yüze etkileşim kurup işlenmiş yiyecekler ve antibiyotikler gibi mikrobiyomun yapısını değiştirebilen unsurlarla pek karşı karşıya kalmayan insanların mikrobiyomlarını incelediler.</p>
<p class="p1">Christakis, “Son derece zorlu bir işe kalkışmıştık, çünkü uzak bir noktada tezgah açmak ve topladığımız örnekleri işlemden geçirilmek üzere ABD’ye göndermek durumundaydık,” diyor.</p>
<p class="p5">Araştırmacılar bu sürecin sonunda aynı evi paylaşan evli çiftler ve öteki bireylerin bağırsaklarındaki mikrop türlerinin yaklaşık %13.9’unun ortak olduğunu, ancak aynı evi paylaşmasalar bile birbirleriyle düzenli olarak zaman geçiren insanlarda da bu oranın %10 olduğunu gördüler. Buna karşılık, aynı köyde yaşayıp genelde birbirleriyle pek zaman geçirmeyen insanlarda paylaşılan mikrop türlerinin oranı yalnızca %4 idi. Çalışmada aktarım zincirlerine-bir başka deyişle, arkadaşların arkadaşlarının da sanıldığından çok daha fazla ortak türü paylaştıkları yönünde kanıtlara tanık olundu.</p>
<p class="p1"><strong>Aktarılabilirliği yeniden düşünmek</strong></p>
<p class="p5">İtalya’da Trento Üniversitesi hesaplamalı biyoloji uzmanlarından Nicola Segata, mikrobiyomla ilintili yüksek tansiyon ve bunalım gibi sorunlarla ilgili çekince unsurlarının mikrobiyomlar aracılığıyla kişiden kişiye aktarılabileceğine işaret eden bu tür araştırmaların “düşünce biçimimizi tümden değiştirdiğini” dile getiriyor.</p>
<p class="p1">Gelgelelim, tüm bunlar insanların mikrobiyomları “bulaşır” korkusuyla başkalarıyla ilişki kurmaktan kaçınmaları gerektiği anlamına da gelmiyor. Sağlıklı mikrobiyom bileşenlerinin yayılmasına olanak tanıyan toplumsal ilişkilerin yığınla başka yararları olabileceğine dikkat çeken uzmanlar,“Yakın ilişkiler bize zarar vermez, tam tersine, yararlı olurlar” diye de ekliyorlar.</p>
<p><strong>Rita Urgan</strong></p>
<p class="p1"><span class="Apple-converted-space"><strong>Kaynak: <a href="https://www.nature.com/articles/d41586-024-03804-5">https://www.nature.com/articles/d41586-024-03804-5</a>  </strong>      </span></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/arkadaslar-birbirlerinin-mikrobiyomlarini-da-bicimlendiriyor">Arkadaşlar birbirlerinin mikrobiyomlarını da biçimlendiriyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">32409</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Yediklerimiz bağırsaklarımızda ne hızla yol alıyor?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/yediklerimiz-bagirsaklarimizda-ne-hizla-yol-aliyor</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 07 May 2025 08:06:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[bağırsak]]></category>
		<category><![CDATA[besin]]></category>
		<category><![CDATA[dışkı]]></category>
		<category><![CDATA[mısır]]></category>
		<category><![CDATA[protein]]></category>
		<category><![CDATA[sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[sindirim sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[su]]></category>
		<category><![CDATA[tatlı mısır]]></category>
		<category><![CDATA[tuz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=32386</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu sorunun yanıtı gerçekte çok önemli, çünkü yiyeceklerin sindirim sisteminden geçiş hızı kişinin sağlığını çok farklı biçimlerde etkileyen bir unsur. Birçoğumuz bedenimizi ne tür yiyeceklerle beslediğimize özen gösterip-bunların ne denli sağlıklı olduklarını, ne gibi besin maddelerini içerdiklerini sorgularız. Ancak bu süreçte yediklerinizin bağırsaklarda ne hızla yol aldığını sorguladığınız oldu mu hiç? Bu sorunun yanıtı gerçekte çok önemli, çünkü yiyeceklerin sindirim sisteminden geçiş hızı kişinin sağlığını çok farklı biçimlerde etkileyen bir unsur. Yemeğinizi çiğneyip yuttuğunuzda yiyecekler ağızdan başlayıp makatta son bulan dolambaçlı ve uzun bir yol olan mide-bağırsak kanalındaki yolculuğuna başlar. Bu süreçte yiyecekleri karıştırıp sindirimden sorumlu mide, besinleri soğuran ince bağırsak, su ve tuzları emen kalın bağırsak gibi uzman organlara ulaşır. Yiyeceğin sindirim sistemindeki bu yolculuğuna bağırsak devingenliği adı verilir. Bu sürecin belli bir bölümü bağırsaklardaki trilyonlarca bakteri tarafından denetlenir. Bu bakteriler bağışıklık sistemini geliştirip besinleri ayrıştırdıklarından, bağırsak mikrobiyomu son derece önemli. Öyle ki, yemek yediğimizde yalnızca kendimizi değil, aynı zamanda bağırsaklardaki mikro-yardımcıları da beslemiş oluruz. Karşılığında da bakteriler bağışıklık sistemini destekleyen ve yiyeceğin sindirim yolunda ilerlemesini sağlayan metabolit adlı küçük molekülleri üretirler. Bu bakterilerle metabolitler olmasa bağırsaklar devinime geçemez ve yiyecek mide-bağırsak kanalında ilerleyemez, yutulan yiyecekler birikerek kabızlığa ve rahatsızlığa neden olabilirdi. Bağırsak geçiş süresi Besinlerin yutulma sonrasındaki sindirim süreçleri genelde uzun bir süreyi gerektirir ve bu süre “bağırsak geçiş süresi” adıyla bilinir. Bu süre kişiden kişiye değişebilir. Son hesaplamalar yiyeceğin bedendeki yolculuk süresinin 12 ile 73 saat arasında değiştiğine-ortalama sürenin 23-24 saat olduğuna- işaret ediyor. Bağırsak geçiş süresindeki bu farklılık insanlarda bağırsak mikrobiyomuyla ilgili farklılıkları da açıklıyor. Kişinin doğal bağırsak geçiş süresini genetik yapı, beslenme düzeni ve bağırsak mikrobiyomu gibi çeşitli unsurlar da etkiliyor. Bağırsak geçiş süresinin uzun olması (yani, bağırsak devingenliğinin yavaş olması) durumunda kalın bağırsaktaki bakteriler farklı metabolitler üretirler. Çünkü bizler gibi, bağırsaklardaki bakteriler de beslenmeye gerek duyar. Bu bakteriler liften hoşlanırlar. Ancak bağırsak geçiş süresi uzunsa ve lifin kalın bağırsağa ulaşması uzun zaman alıyorsa, bakterilerin başka bir besin kaynağına geçmeleri gerekir ve bu genellikle protein olur. Proteine geçiş de, şişkinlik ve yangı gibi sorunlara yol açan zehirli gazların üretilmesine neden olabilir. Bağırsak geçişinin yavaş olması kısmen sindirilmiş yiyeceğin ince bağırsakta sıkışıp kalmasına da neden olabilir. Bu da ince bağırsakta karın ağrısı, bulantı ve şişkinlik gibi belirtilere yol açabilen bakterilerin aşırı düzeyde üretilmesine neden olur. Gelgelelim, bağırsak geçişinin hızlı olması da sağlığı olumsuz yönde etkileyebilir. Bağırsak geçiş süresinin hızlı olmasına yol açan çeşitli nedenler vardır. Örneğin, kaygı, inflamatuvar bağırsak hastalığı ve huzursuz bağırsak sendromu gibi durumlar bağırsak geçiş süresini azaltabilir, ishale bile neden olabilir. Hızlı geçiş durumunda dışkının su içeriği yüksek, dokusu gevşek olur. Bu da dışkı maddesinin bağırsakta yeterince uzun bir süre kalmayıp su ve besin maddelerini yeterince soğuramadığı anlamına gelir. Söz gelimi, inflamatuvar bağırsak hastalığında bu durum bedende sıvı yitimine yol açabilir. Bağırsak geçiş sürenizi sınayın Ne mutlu bizlere ki, evimizde uygulayabileceğimiz “tatlı mısır deneyi” adlı basit bir deneyle bağırsak devingenliğimiz konusunda bilgi sahibi olabiliriz. Bunun için 7-10 gün boyunca hiç mısır yemeyin (arınma aşaması). Bu sürenin sonunda deneye başlayabilirsiniz. Öncelikle tarih ve saatini bir yere not edin ve biraz tatlı mısır yiyin-bir avuç mısır yeterli olacaktır. Mısır tanesinin dış kabuğu sindirilemediğinden mide-bağırsak kanalından yediğiniz başka yiyeceklerle birlikte geçecek ve sonunda dışkıda gözle görülür varlığını gösterecektir. Yapmanız gereken mısırı yediğiniz tarihten sonraki birkaç dışkıya dikkatle bakıp bu altın hazineyi bulmak olacaktır. Ancak evde uygulanan bu deneyin kesin bir sonuç olmadığının, yalnızca ortalama geçiş sürelerini ölçen daha incelikli ölçümlere yakın sonuçlar veren bir yöntem olduğunun da altını çizmek gerekir. Mısır dışkıya 12 saat ya da daha kısa bir sürede geçiyorsa bağırsaklarınız hızlı, yaklaşık 48 saat boyunca geçmiyorsa da yavaş çalışıyor demektir. Deney sonucunda bağırsak geçiş hızınızın bu yörüngenin herhangi bir ucunda olduğunu görürseniz, bu durumu iyileştirmenin yolları var. Bağırsaklarınız sürekli hızlı çalışıyorsa bir hekime başvurup ardında yatan nedenin ne olduğunu anlamakta yarar var. Bağırsaklarınız biraz yavaş çalışıyorsa, ancak şişkinlik, karın ağrısı, iştahsızlık ya da mide bulantısı gibi başka belirtiler yoksa bunu biraz daha bol miktarda sebze ve meyve yiyip bağırsaklarınızdaki dost bakterileri beslediğiniz lif miktarını arttırarak, daha çok su içip, daha çok beden alıştırmaları yaparak düzeltebilirsiniz. Rita Urgan Kaynak: https://theconversation.com/how-fast-is-your-gut-the-answer-to-this-question-is-important-to-your-health-248701</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/yediklerimiz-bagirsaklarimizda-ne-hizla-yol-aliyor">Yediklerimiz bağırsaklarımızda ne hızla yol alıyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p3"><b>Bu sorunun yanıtı gerçekte çok önemli, çünkü yiyeceklerin sindirim sisteminden geçiş hızı kişinin sağlığını çok farklı biçimlerde etkileyen bir unsur.</b></p>
<p class="p3">Birçoğumuz bedenimizi ne tür yiyeceklerle beslediğimize özen gösterip-bunların ne denli sağlıklı olduklarını, ne gibi besin maddelerini içerdiklerini sorgularız. Ancak bu süreçte yediklerinizin bağırsaklarda ne hızla yol aldığını sorguladığınız oldu mu hiç? Bu sorunun yanıtı gerçekte çok önemli, çünkü yiyeceklerin sindirim sisteminden geçiş hızı kişinin sağlığını çok farklı biçimlerde etkileyen bir unsur.</p>
<p class="p3">Yemeğinizi çiğneyip yuttuğunuzda yiyecekler ağızdan başlayıp makatta son bulan dolambaçlı ve uzun bir yol olan mide-bağırsak kanalındaki yolculuğuna başlar. Bu süreçte yiyecekleri karıştırıp sindirimden sorumlu mide, besinleri soğuran ince bağırsak, su ve tuzları emen kalın bağırsak gibi uzman organlara ulaşır.</p>
<p class="p3">Yiyeceğin sindirim sistemindeki bu yolculuğuna bağırsak devingenliği adı verilir. Bu sürecin belli bir bölümü bağırsaklardaki trilyonlarca bakteri tarafından denetlenir. Bu bakteriler bağışıklık sistemini geliştirip besinleri ayrıştırdıklarından, bağırsak mikrobiyomu son derece önemli.</p>
<p class="p2">Öyle ki, yemek yediğimizde yalnızca kendimizi değil, aynı zamanda bağırsaklardaki mikro-yardımcıları da beslemiş oluruz. Karşılığında da bakteriler bağışıklık sistemini destekleyen ve yiyeceğin sindirim yolunda ilerlemesini sağlayan metabolit adlı küçük molekülleri üretirler.</p>
<p class="p4">Bu bakterilerle metabolitler olmasa bağırsaklar devinime geçemez ve yiyecek mide-bağırsak kanalında ilerleyemez, yutulan yiyecekler birikerek kabızlığa ve rahatsızlığa neden olabilirdi.</p>
<p class="p2"><b>Bağırsak geçiş süresi</b></p>
<p class="p4">Besinlerin yutulma sonrasındaki sindirim süreçleri genelde uzun bir süreyi gerektirir ve bu süre “bağırsak geçiş süresi” adıyla bilinir. Bu süre kişiden kişiye değişebilir. Son hesaplamalar yiyeceğin bedendeki yolculuk süresinin 12 ile 73 saat arasında değiştiğine-ortalama sürenin 23-24 saat olduğuna- işaret ediyor. Bağırsak geçiş süresindeki bu farklılık insanlarda bağırsak mikrobiyomuyla ilgili farklılıkları da açıklıyor. Kişinin doğal bağırsak geçiş süresini genetik yapı, beslenme düzeni ve bağırsak mikrobiyomu gibi çeşitli unsurlar da etkiliyor.</p>
<p class="p3">Bağırsak geçiş süresinin uzun olması (yani, bağırsak devingenliğinin yavaş olması) durumunda kalın bağırsaktaki bakteriler farklı metabolitler üretirler. Çünkü bizler gibi, bağırsaklardaki bakteriler de beslenmeye gerek duyar. Bu bakteriler liften hoşlanırlar. Ancak bağırsak geçiş süresi uzunsa ve lifin kalın bağırsağa ulaşması uzun zaman alıyorsa, bakterilerin başka bir besin kaynağına geçmeleri gerekir ve bu genellikle protein olur. Proteine geçiş de, şişkinlik ve yangı gibi sorunlara yol açan zehirli gazların üretilmesine neden olabilir.</p>
<p class="p4">Bağırsak geçişinin yavaş olması kısmen sindirilmiş yiyeceğin ince bağırsakta sıkışıp kalmasına da neden olabilir. Bu da ince bağırsakta karın ağrısı, bulantı ve şişkinlik gibi belirtilere yol açabilen bakterilerin aşırı düzeyde üretilmesine neden olur.</p>
<p class="p4">Gelgelelim, bağırsak geçişinin hızlı olması da sağlığı olumsuz yönde etkileyebilir. Bağırsak geçiş süresinin hızlı olmasına yol açan çeşitli nedenler vardır. Örneğin, kaygı, inflamatuvar bağırsak hastalığı ve huzursuz bağırsak sendromu gibi durumlar bağırsak geçiş süresini azaltabilir, ishale bile neden olabilir. Hızlı geçiş durumunda dışkının su içeriği yüksek, dokusu gevşek olur. Bu da dışkı maddesinin bağırsakta yeterince uzun bir süre kalmayıp su ve besin maddelerini yeterince soğuramadığı anlamına gelir. Söz gelimi, inflamatuvar bağırsak hastalığında bu durum bedende sıvı yitimine yol açabilir.</p>
<p class="p2"><b>Bağırsak geçiş sürenizi sınayın</b></p>
<p class="p5">Ne mutlu bizlere ki, evimizde uygulayabileceğimiz “tatlı mısır deneyi” adlı basit bir deneyle bağırsak devingenliğimiz konusunda bilgi sahibi olabiliriz.</p>
<p class="p2">Bunun için 7-10 gün boyunca hiç mısır yemeyin (arınma aşaması). Bu sürenin sonunda deneye başlayabilirsiniz. Öncelikle tarih ve saatini bir yere not edin ve biraz tatlı mısır yiyin-bir avuç mısır yeterli olacaktır. Mısır tanesinin dış kabuğu sindirilemediğinden mide-bağırsak kanalından yediğiniz başka yiyeceklerle birlikte geçecek ve sonunda dışkıda gözle görülür varlığını gösterecektir.</p>
<p class="p2">Yapmanız gereken mısırı yediğiniz tarihten sonraki birkaç dışkıya dikkatle bakıp bu altın hazineyi bulmak olacaktır. Ancak evde uygulanan bu deneyin kesin bir sonuç olmadığının, yalnızca ortalama geçiş sürelerini ölçen daha incelikli ölçümlere yakın sonuçlar veren bir yöntem olduğunun da altını çizmek gerekir.</p>
<p class="p2">Mısır dışkıya 12 saat ya da daha kısa bir sürede geçiyorsa bağırsaklarınız hızlı, yaklaşık 48 saat boyunca geçmiyorsa da yavaş çalışıyor demektir. Deney sonucunda bağırsak geçiş hızınızın bu yörüngenin herhangi bir ucunda olduğunu görürseniz, bu durumu iyileştirmenin yolları var.</p>
<p class="p2">Bağırsaklarınız sürekli hızlı çalışıyorsa bir hekime başvurup ardında yatan nedenin ne olduğunu anlamakta yarar var. Bağırsaklarınız biraz yavaş çalışıyorsa, ancak şişkinlik, karın ağrısı, iştahsızlık ya da mide bulantısı gibi başka belirtiler yoksa bunu biraz daha bol miktarda sebze ve meyve yiyip bağırsaklarınızdaki dost bakterileri beslediğiniz lif miktarını arttırarak, daha çok su içip, daha çok beden alıştırmaları yaparak düzeltebilirsiniz.</p>
<p class="p2"><b>Rita Urgan</b></p>
<p class="p2"><b>Kaynak: <a href="https://theconversation.com/how-fast-is-your-gut-the-answer-to-this-question-is-important-to-your-health-248701">https://theconversation.com/how-fast-is-your-gut-the-answer-to-this-question-is-important-to-your-health-248701</a></b></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/yediklerimiz-bagirsaklarimizda-ne-hizla-yol-aliyor">Yediklerimiz bağırsaklarımızda ne hızla yol alıyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">32386</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Günlük üzüm tüketimi kas sağlığına iyi geliyor</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/gunluk-uzum-tuketimi-kas-sagligina-iyi-geliyor</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 11 Mar 2025 06:47:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[beslenme]]></category>
		<category><![CDATA[kas kaybı]]></category>
		<category><![CDATA[kas sağlığı]]></category>
		<category><![CDATA[sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[sarkopeni]]></category>
		<category><![CDATA[üzüm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=32194</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yapılan araştırmalar, üzüm tüketiminin kalp, böbrek, cilt, göz ve mide-bağırsak sağlığı başta olmak üzere pek çok faydası olduğunu gösteriyor. Dünyada her yıl yaklaşık 30 milyon ton üzüm tüketilmesi boşuna değil. ABD, Massachusetts’teki Western New England Üniversitesi’nde (WNE) yapılan araştırma ise üzümün faydalarına bir yenisini daha ekliyor. Bulguları Foods dergisinde yayımlanan çalışmaya göre, üzümün 2 porsiyon olarak günlük beslenmeye dahil edilmesi, yağsız kas kütlesiyle ilişkili genleri artırırken, kas dejenerasyonuyla ilişkili olanları azaltıyor. Bir başka deyişle boyutuna göre günde 20-30 adet üzüm yemek, kaslardaki gen ifadesini etkileyerek kas kütlesini ve işlevini destekleyebiliyor. Üzüm tüketiminin, uzun vadede hem erkek hem de kadınların kas sağlığı üzerinde önemli etkisi bulunduğunu ortaya koyan çalışma, bu etkinin özellikle kadınlarda daha belirgin olduğunu gösteriyor. Her 10 yaşlı bireyden en az 1 tanesi kas kaybından muzdarip Yaşlı bireylerin %10-16&#8217;sında yaşa bağlı kas kaybı (sarkopeni) görüldüğü düşünülüyor. Uzmanlara göre bu araştırmanın ışığında “düzenli üzüm tüketimi” gibi nutrigenomik bir yaklaşım, “egzersiz” ve “yüksek proteinli beslenme” gibi geleneksel kas koruma stratejileri için tamamlayıcı bir rol üstlenebilir. Çalışmanın kıdemli araştırmacısı olan WNE Eczacılık ve Sağlık Bilimleri Profesörü John Pezzuto, “Bu çalışma, üzümlerin genetik düzeyde kas sağlığını iyileştirme potansiyeline sahip olduğuna dair ikna edici kanıtlar sunuyor,” diyor ve ekliyor: “Yaygın bulunabilirlikleri göz önüne alındığında, bu değişikliklerin insan denemelerinde ne kadar hızlı gözlemlenebileceğini keşfetmek heyecan verici olacak.” Araştırmacılar, bu değişikliklerin ardındaki mekanizmaları ve etkilerinin zaman çizelgesini daha ayrıntılı olarak incelemeyi planlıyor. Uyarı: Kronik hastalığınız varsa günlük ne kadar üzüm tüketebileceğinizi doktorunuza danışmanızı öneririz. Kaynak</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/gunluk-uzum-tuketimi-kas-sagligina-iyi-geliyor">Günlük üzüm tüketimi kas sağlığına iyi geliyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yapılan araştırmalar, üzüm tüketiminin kalp, böbrek, cilt, göz ve mide-bağırsak sağlığı başta olmak üzere pek çok faydası olduğunu gösteriyor. Dünyada her yıl yaklaşık 30 milyon ton üzüm tüketilmesi boşuna değil.</p>
<p>ABD, Massachusetts’teki Western New England Üniversitesi’nde (WNE) yapılan araştırma ise üzümün faydalarına bir yenisini daha ekliyor.</p>
<p>Bulguları Foods dergisinde yayımlanan çalışmaya göre, üzümün 2 porsiyon olarak günlük beslenmeye dahil edilmesi, yağsız kas kütlesiyle ilişkili genleri artırırken, kas dejenerasyonuyla ilişkili olanları azaltıyor.</p>
<p>Bir başka deyişle boyutuna göre günde 20-30 adet üzüm yemek, kaslardaki gen ifadesini etkileyerek kas kütlesini ve işlevini destekleyebiliyor.</p>
<p>Üzüm tüketiminin, uzun vadede hem erkek hem de kadınların kas sağlığı üzerinde önemli etkisi bulunduğunu ortaya koyan çalışma, bu etkinin özellikle kadınlarda daha belirgin olduğunu gösteriyor.</p>
<h4><strong>Her 10 yaşlı bireyden en az 1 tanesi kas kaybından muzdarip </strong></h4>
<p>Yaşlı bireylerin %10-16&#8217;sında yaşa bağlı kas kaybı (sarkopeni) görüldüğü düşünülüyor. Uzmanlara göre bu araştırmanın ışığında “düzenli üzüm tüketimi” gibi nutrigenomik bir yaklaşım, “egzersiz” ve “yüksek proteinli beslenme” gibi geleneksel kas koruma stratejileri için tamamlayıcı bir rol üstlenebilir.</p>
<p>Çalışmanın kıdemli araştırmacısı olan WNE Eczacılık ve Sağlık Bilimleri Profesörü John Pezzuto, “Bu çalışma, üzümlerin genetik düzeyde kas sağlığını iyileştirme potansiyeline sahip olduğuna dair ikna edici kanıtlar sunuyor,” diyor ve ekliyor:</p>
<p>“Yaygın bulunabilirlikleri göz önüne alındığında, bu değişikliklerin insan denemelerinde ne kadar hızlı gözlemlenebileceğini keşfetmek heyecan verici olacak.”</p>
<p>Araştırmacılar, bu değişikliklerin ardındaki mekanizmaları ve etkilerinin zaman çizelgesini daha ayrıntılı olarak incelemeyi planlıyor.</p>
<p><em><strong>Uyarı:</strong> Kronik hastalığınız varsa günlük ne kadar üzüm tüketebileceğinizi doktorunuza danışmanızı öneririz.</em></p>
<p><a href="https://scitechdaily.com/scientists-discover-surprising-new-benefits-of-eating-grapes/" target="_blank" rel="noopener">Kaynak</a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/gunluk-uzum-tuketimi-kas-sagligina-iyi-geliyor">Günlük üzüm tüketimi kas sağlığına iyi geliyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">32194</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Sağlık için her gün bir avuç fındık!</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/saglik-icin-her-gun-bir-avuc-findik</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 23 Feb 2024 08:39:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[fındık]]></category>
		<category><![CDATA[sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[vitamin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=30964</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye, dünya fındık üretimi ve ticaretinin %65’ini elinde bulunduruyor ve fındık ihracatından da yılda ortalama 2,2 milyar $ gelir sağlıyor. Fındık, ülke ekonomisi için büyük önem taşıyor ve aynı zamanda içerdiği besin bileşenleri bakımından da sağlıklı beslenmenin vazgeçilmez kaynaklarından biri. Türkiye dünyada her ne kadar en çok fındığın üretildiği ülke olsa da, fındık tüketiminde yeterli düzeyde değil. Yıllık kişi başı fındık tüketimimiz ortalama 0,7 kg. Bu da kişi başı günlük fındık tüketiminin sadece iki adet iç fındığa tekabül ettiğini gösteriyor. Buna karşılık International Nut Council verilerine göre Avustralya ve İtalya’da 1,6 , İsviçre’de 1,25 , Avusturya’da 1,18 ve Almanya’da da 1,04 kg kişi başı yıllık fındık tüketilmekte. Türkiye’de fındık tüketiminin çok düşük olmasında; toplumun fındığın beslenme değeri hakkında yeterli bilgiye sahip olmaması ve fiyatının da yüksek olmasının etkisi olduğunu düşünüyoruz. Yaptığımız araştırmalarla fındığın önemli fonksiyonel bir besin olduğunun ortaya koymuş, bu konuda çeşitli toplantılar düzenlemiş ve yayınlar yapmıştık. Bu bağlamda 1991 yılında söylediğimiz “Her gün bir avuç fındık tüketilmeli” sloganı yaygınlaşmış ve toplumca bilinir hale gelmiştir. Bugün son yıllarda yapılan çok sayıdaki bilimsel araştırmalarda da sağlıklı beslenmek, kalp-damar ve kanser gibi birçok kronik hastalıklardan korunmak için günde 28-30 gram (bir avuç) fındığın tüketilmesi önerilmektedir. Fındığın yanında ceviz, badem ve antep fıstığı gibi kuru yemişlerin de sağlık açısından benzer etkilere sahip olduğunu belirtmekte yarar var. Fındığın bileşimi ve sağlıklı beslenme açısından önemi Çizelge 1’de 100 g fındıkta bulunan besin bileşenleri gösterilmiştir. Fındığın, zengin besin öğesi içeriği ve bunların yüksek biyoyararlanımı nedeniyle insan sağlığına birçok yararı var. Fındıktaki oleik asidin, kardiyovasküler ve otoimmün hastalıklar, metabolik bozukluklar, cilt yaralanmaları ve kanserde iyileştirici etkilerinin bulunmakta. Ayrıca özel yağ bileşimi, diyet lifi, E vitamini, mineraller ve antioksidan fenolik bileşiklerin iyi bir kaynağı. Fındığın kolesterol metabolizması üzerine etkileri Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde yaptığımız klinik çalışmalarda günde 30-40 gram fındık tüketiminin toplam kolesterolü %11 ve LDL’yi (kötü huylu kolesterol) %26 düşürdüğü saptanmış ve fındığın dünyada ilk defa kolesterolü düşürücü etkisi ortaya konmuştur. Fındıkla zenginleştirilmiş diyet, VLDL kolesterol ve LDL kolesterolün protein bileşeni olan apolipoprotein B konsantrasyonlarını azaltmıştır Fındığın, hiperlipidemili erişkinlerde serum LDL, HDL/LDL oranı üzerinde önemli bir etkisi de bildirilmiştir. Fındıkla zenginleştirilmiş diyetler, lipid ve kolesterol düşürücü etkilerinin yanı sıra endotel fonksiyonunu iyileştirerek antiaterojenik etki göstermektedir Çizelge1: 100 g Fındıkta bulunan besin bileşenlerinin ortalama miktarları Besin Bileşenleri Miktar Enerji (kcal) 641 Karbonhidrat (g) 11.9 Protein (g) 19.6 Yağ (g) 62.6 B1 Vitamini (mg) 0.21 B2 Vitamini (mg) 0.11 B6 Vitamini (mg) 0.24 E Vitamini (mg) 23.14 Kalsiyum (mg) 160 Demir (mg) 4.9 Çinko (mg) 2.0 Sodyum (mg) 0.2 Potasyum (mg) 456.4 Kalsiyum (mg) 127.6 Magnezyum (mg) 146.5 Diyet Lifi (g) 3.0 &#160; Fındığın kalp ve damar hastalıkları üzerine etkisi Fındığın, bileşiminde bulunan fitosterol, antioksidan bileşenler, E ve B2 vitaminleri ile magnezyum, selenyum ve çinko ile kan lipid oksidasyonunu azaltarak kalp ve damar hastalıklarından koruduğu konusunda çok sayıda bilimsel çalışma var. Bir meta analizde; fındık ve kuru yemişlerin düzenli olarak günde 30 gram tüketiminin kalp-damar hastalık riskini %15 ve ölüm oranını da %23 düşürdüğü ortaya konmuştur. Fındık tüketiminin damar sertliğinin oluşumunda ve gelişiminde rolleri olan hücresel molekülleri anlamlı bir şekilde azalttığı görülmüştür. Son 30 yılda 25 ülkede yapılmış 196 bilimsel çalışmada, günde 30 gr fındık ve benzeri kuru yemiş tüketildiğinde, kalp damar hastalıklarına yakalanma riskinin önemli ölçüde azaldığı konusunda birleşilmiştir Fındığın diyabet ve glisemik İndeks üzerine etkileri Fındık, düşük karbonhidrat, yüksek lif ve diğer bileşenleri nedeniyle kan şekerini hızlı artırmamaktadır. Nitekim bizim yaptığımız bir bilimsel çalışmada fındığın glisemik indeksinin 28 olduğu saptanmıştır. Böylece fındık kan şekerini yükseltmeyen az sayıdaki gıdaların başında gelmektedir. Meta-analizlerde, haftada 3 kez bir avuç fındık (28-30 g) tüketildiğinde Tip 2 Diyabet riskinin %13 azaldığı, insülin direncinin önemli ölçüde düştüğü ve insülin duyarlılığını iyileşebildiği ve Tip 2 diyabetin gelişmesini geciktirebileceği kanaatına varılmıştır Fındığın kanser üzerine etkileri Fındık tüketimi ile kanser arasındaki ilişkiyi konu alan 17 bilimsel makalenin değerlendirildiği bir meta analiz çalışmasında kanser riskini azalttığı ve günde 10 gram fındık ve benzeri kuru yemiş tüketiminin genel kanser ölümlerini %20 oranında düşürdüğü belirlenmiştir.Fındık yağının, serviks ve kolon kanseri hücrelerinin canlılığını önemli ölçüde engellediği gösterilmiş ve fındığın umut verici bir antikanserojen besin olduğuna işaret edilmiştir. Fındığın anti-kanser etkilerinin içerdiği neolignanlardan ve fenol türevlerinden kaynaklanabileceği rapor edilmiştir Nasıl tüketilmeli? Fındık çiğ veya kavrulmuş olarak tüketilebilir. Ayrıca çeşitli gıda formülasyonlarında da yer alır. Beslenme yararı düşünüldüğünde fındığın çiğ olarak zarı ile birlikte tüketilmesi önerilmektedir. Böylece daha fazla biyoaktif maddelerin ve vitaminlerin değerlendirilmesi mümkün olur. Ancak çiğ fındığı tüketmek istemeyenler kavrulmuş fındığı da tüketebilirler. Kavurma işlemi ile fındıkta yeni aroma maddeleri oluşmakta ve nemin de düşmesiyle gevrekleşmekte ve bu nedenle de daha çok tercih edilmektedir. Prof. Dr. Mehmet Pala</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/saglik-icin-her-gun-bir-avuc-findik">Sağlık için her gün bir avuç fındık!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="wp-image-30965 size-medium alignright" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2024/02/findik-300x236.png" alt="" width="300" height="236" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2024/02/findik-300x236.png 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2024/02/findik.png 700w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" />Türkiye, dünya fındık üretimi ve ticaretinin %65’ini elinde bulunduruyor ve fındık ihracatından da yılda ortalama 2,2 milyar $ gelir sağlıyor. Fındık, ülke ekonomisi için büyük önem taşıyor ve aynı zamanda içerdiği besin bileşenleri bakımından da sağlıklı beslenmenin vazgeçilmez kaynaklarından biri.</p>
<p>Türkiye dünyada her ne kadar en çok fındığın üretildiği ülke olsa da, fındık tüketiminde yeterli düzeyde değil. Yıllık kişi başı fındık tüketimimiz ortalama 0,7 kg. Bu da kişi başı günlük fındık tüketiminin sadece iki adet iç fındığa tekabül ettiğini gösteriyor. Buna karşılık International Nut Council verilerine göre Avustralya ve İtalya’da 1,6 , İsviçre’de 1,25 , Avusturya’da 1,18 ve Almanya’da da 1,04 kg kişi başı yıllık fındık tüketilmekte. Türkiye’de fındık tüketiminin çok düşük olmasında; toplumun fındığın beslenme değeri hakkında yeterli bilgiye sahip olmaması ve fiyatının da yüksek olmasının etkisi olduğunu düşünüyoruz.</p>
<p>Yaptığımız araştırmalarla fındığın önemli fonksiyonel bir besin olduğunun ortaya koymuş, bu konuda çeşitli toplantılar düzenlemiş ve yayınlar yapmıştık. Bu bağlamda 1991 yılında söylediğimiz “Her gün bir avuç fındık tüketilmeli” sloganı yaygınlaşmış ve toplumca bilinir hale gelmiştir. Bugün son yıllarda yapılan çok sayıdaki bilimsel araştırmalarda da sağlıklı beslenmek, kalp-damar ve kanser gibi birçok kronik hastalıklardan korunmak için günde 28-30 gram (bir avuç) fındığın tüketilmesi önerilmektedir. Fındığın yanında ceviz, badem ve antep fıstığı gibi kuru yemişlerin de sağlık açısından benzer etkilere sahip olduğunu belirtmekte yarar var.</p>
<p><strong>Fındığın bileşimi ve sağlıklı beslenme açısından önemi</strong></p>
<p><strong>Çizelge 1</strong>’de 100 g fındıkta bulunan besin bileşenleri gösterilmiştir.</p>
<p>Fındığın, zengin besin öğesi içeriği ve bunların yüksek biyoyararlanımı nedeniyle insan sağlığına birçok yararı var. Fındıktaki oleik asidin, kardiyovasküler ve otoimmün hastalıklar, metabolik bozukluklar, cilt yaralanmaları ve kanserde iyileştirici etkilerinin bulunmakta. Ayrıca özel yağ bileşimi, diyet lifi, E vitamini, mineraller ve antioksidan fenolik bileşiklerin iyi bir kaynağı.</p>
<p><strong>Fındığın kolesterol metabolizması üzerine etkileri</strong></p>
<p>Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde yaptığımız klinik çalışmalarda günde 30-40 gram fındık tüketiminin toplam kolesterolü %11 ve LDL’yi (kötü huylu kolesterol) %26 düşürdüğü saptanmış ve fındığın dünyada ilk defa kolesterolü düşürücü etkisi ortaya konmuştur. Fındıkla zenginleştirilmiş diyet, VLDL kolesterol ve LDL kolesterolün protein bileşeni olan apolipoprotein B konsantrasyonlarını azaltmıştır Fındığın, hiperlipidemili erişkinlerde serum LDL, HDL/LDL oranı üzerinde önemli bir etkisi de bildirilmiştir. Fındıkla zenginleştirilmiş diyetler, lipid ve kolesterol düşürücü etkilerinin yanı sıra endotel fonksiyonunu iyileştirerek antiaterojenik etki göstermektedir</p>
<p><strong>Çizelge1: 100 g Fındıkta bulunan besin bileşenlerinin ortalama miktarları</strong></p>
<table style="height: 1131px;" border="1" width="262" cellspacing="0" cellpadding="9">
<colgroup>
<col width="171" />
<col width="104" /> </colgroup>
<tbody>
<tr valign="TOP">
<td width="171">Besin Bileşenleri</td>
<td width="104">Miktar</td>
</tr>
<tr valign="TOP">
<td width="171">Enerji (kcal)</td>
<td width="104">641</td>
</tr>
<tr valign="TOP">
<td width="171">Karbonhidrat (g)</td>
<td width="104">11.9</td>
</tr>
<tr valign="TOP">
<td width="171">Protein (g)</td>
<td width="104">19.6</td>
</tr>
<tr valign="TOP">
<td width="171">Yağ (g)</td>
<td width="104">62.6</td>
</tr>
<tr valign="TOP">
<td width="171">B1 Vitamini (mg)</td>
<td width="104">0.21</td>
</tr>
<tr valign="TOP">
<td width="171">B2 Vitamini (mg)</td>
<td width="104">0.11</td>
</tr>
<tr valign="TOP">
<td width="171">B6 Vitamini (mg)</td>
<td width="104">0.24</td>
</tr>
<tr valign="TOP">
<td width="171">E Vitamini (mg)</td>
<td width="104">23.14</td>
</tr>
<tr valign="TOP">
<td width="171">Kalsiyum (mg)</td>
<td width="104">160</td>
</tr>
<tr valign="TOP">
<td width="171">Demir (mg)</td>
<td width="104">4.9</td>
</tr>
<tr valign="TOP">
<td width="171">Çinko (mg)</td>
<td width="104">2.0</td>
</tr>
<tr valign="TOP">
<td width="171">Sodyum (mg)</td>
<td width="104">0.2</td>
</tr>
<tr valign="TOP">
<td width="171">Potasyum (mg)</td>
<td width="104">456.4</td>
</tr>
<tr valign="TOP">
<td width="171">Kalsiyum (mg)</td>
<td width="104">127.6</td>
</tr>
<tr valign="TOP">
<td width="171">Magnezyum (mg)</td>
<td width="104">146.5</td>
</tr>
<tr valign="TOP">
<td width="171">Diyet Lifi (g)</td>
<td width="104">3.0</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Fındığın kalp ve damar hastalıkları üzerine etkisi</strong></p>
<p>Fındığın, bileşiminde bulunan fitosterol, antioksidan bileşenler, E ve B2 vitaminleri ile magnezyum, selenyum ve çinko ile kan lipid oksidasyonunu azaltarak kalp ve damar hastalıklarından koruduğu konusunda çok sayıda bilimsel çalışma var. Bir meta analizde; fındık ve kuru yemişlerin düzenli olarak günde 30 gram tüketiminin kalp-damar hastalık riskini %15 ve ölüm oranını da %23 düşürdüğü ortaya konmuştur. Fındık tüketiminin damar sertliğinin oluşumunda ve gelişiminde rolleri olan hücresel molekülleri anlamlı bir şekilde azalttığı görülmüştür. Son 30 yılda 25 ülkede yapılmış 196 bilimsel çalışmada, günde 30 gr fındık ve benzeri kuru yemiş tüketildiğinde, kalp damar hastalıklarına yakalanma riskinin önemli ölçüde azaldığı konusunda birleşilmiştir</p>
<p><strong>Fındığın diyabet ve glisemik İndeks üzerine etkileri</strong></p>
<p>Fındık, düşük karbonhidrat, yüksek lif ve diğer bileşenleri nedeniyle kan şekerini hızlı artırmamaktadır. Nitekim bizim yaptığımız bir bilimsel çalışmada fındığın glisemik indeksinin 28 olduğu saptanmıştır. Böylece fındık kan şekerini yükseltmeyen az sayıdaki gıdaların başında gelmektedir. Meta-analizlerde, haftada 3 kez bir avuç fındık (28-30 g) tüketildiğinde Tip 2 Diyabet riskinin %13 azaldığı, insülin direncinin önemli ölçüde düştüğü ve insülin duyarlılığını iyileşebildiği ve Tip 2 diyabetin gelişmesini geciktirebileceği kanaatına varılmıştır</p>
<p><strong>Fındığın kanser üzerine etkileri</strong></p>
<p>Fındık tüketimi ile kanser arasındaki ilişkiyi konu alan 17 bilimsel makalenin değerlendirildiği bir meta analiz çalışmasında kanser riskini azalttığı ve günde 10 gram fındık ve benzeri kuru yemiş tüketiminin genel kanser ölümlerini %20 oranında düşürdüğü belirlenmiştir.Fındık yağının, serviks ve kolon kanseri hücrelerinin canlılığını önemli ölçüde engellediği gösterilmiş ve fındığın umut verici bir antikanserojen besin olduğuna işaret edilmiştir. Fındığın anti-kanser etkilerinin içerdiği neolignanlardan ve fenol türevlerinden kaynaklanabileceği rapor edilmiştir</p>
<p><strong>Nasıl tüketilmeli?</strong></p>
<p>Fındık çiğ veya kavrulmuş olarak tüketilebilir. Ayrıca çeşitli gıda formülasyonlarında da yer alır. Beslenme yararı düşünüldüğünde fındığın çiğ olarak zarı ile birlikte tüketilmesi önerilmektedir. Böylece daha fazla biyoaktif maddelerin ve vitaminlerin değerlendirilmesi mümkün olur. Ancak çiğ fındığı tüketmek istemeyenler kavrulmuş fındığı da tüketebilirler. Kavurma işlemi ile fındıkta yeni aroma maddeleri oluşmakta ve nemin de düşmesiyle gevrekleşmekte ve bu nedenle de daha çok tercih edilmektedir.</p>
<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Pala</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/saglik-icin-her-gun-bir-avuc-findik">Sağlık için her gün bir avuç fındık!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">30964</post-id>	</item>
		<item>
		<title>JN.1 virüsü: Omicron’un çok bulaşıcı olan en son varyantı</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/jn-1-virusu-omicronun-cok-bulasici-olan-en-son-varyanti</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 13 Feb 2024 13:21:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[aşı]]></category>
		<category><![CDATA[ateş]]></category>
		<category><![CDATA[bulaşıcı hastalık]]></category>
		<category><![CDATA[Covid 19]]></category>
		<category><![CDATA[DSÖ]]></category>
		<category><![CDATA[enfeksiyon]]></category>
		<category><![CDATA[JN1 virüsü]]></category>
		<category><![CDATA[koronavirüs]]></category>
		<category><![CDATA[maske]]></category>
		<category><![CDATA[öksürük]]></category>
		<category><![CDATA[omicron]]></category>
		<category><![CDATA[sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[soğuk algınlığı]]></category>
		<category><![CDATA[varyant]]></category>
		<category><![CDATA[virüs]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=30904</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yeni COVID-19 varyantları Kalabalık toplantılardan mümkün olduğunca kaçınmaya, usulüne uygun maske kullanmaya, solunum yolu belirtilerimiz varsa evde izole olmaya, kapalı ortamları iyi havalandırmaya, el hijyenini uygulamaya ve insanların yüzüne aksırmamaya çok özen göstermemiz gerekiyor. Gerek solunum yolu virüslerinin en sık görüldüğü mevsimde olmamız, gerekse yeni bulaşıcı COVID-19 varyantlarının sıklığının artması nedeniyle, solunum yollarından bulaşan virüslere karşı korunma önlemlerinin mutlaka alınması gerekli. Virüsler çoğalır ve yayılırken genetik materyallerinde değişiklikler meydana gelir. Mutasyon denen bu değişiklikler, en sık genetik materyali RNA olan virüslerde oluşur. Özellikle AIDS etkeni olan HIV, her yıl salgınlar ve arada tüm dünyayı ilgilendiren pandemiler yapan influenza-grip virüsü ve yüzyılımızın pandemisi COVID-19 etkeni SARS-CoV-2’de sık mutasyonlar görülür. Mutasyon gelişen ve orijinal virüsten farklılık gösteren virüse varyant adı verilir. Bazı mutasyonlar virüsün herhangi bir özelliğine yansımayabilirken, bazı mutasyonlar ise virüsün insanlara bulaşabilmesini kolaylaştırabilir, ağır hastalık yapıcı etkisini arttırabilir, aşıyla sağlanan bağışıklığa ve ilaçlara karşı dirence yol açabilir. Özellikle bulaştırıcılık arttığı takdirde hızla enfeksiyona yol açan varyant, en sık karşılaşılan etken olarak karşımıza çıkabilir. Varyantlar özellikle virüsün yoğun bulaştığı ortamlarda ve bağışıklık yetersizliği olan bireylerde ortaya çıkmaktadır. Bulaşıcılığı yüksek COVID-19 pandemisinin başından beri virüs genetik yapısı açısından detaylı izlenmekte ve yeni çıkan varyantlar takibe alınmaktadır. Moleküler sürveyans ile toplumlarda sıklıkla görülen virüsler özel yöntemlerle incelenerek önemli olabilecek varyantlar isimlendirilmekte ve izlenmektedir. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından orijinal virüse göre yapısal ve davranış değişikliği gösteren, toplumda dolaştığı bilinen, vaka kümeleri oluşturan ya da çeşitli ülkelerde de saptanan varyantlar, dikkate alınması gereken varyantlar (Variant of Interest=VOI) olarak isimlendirilmiştir. Mutasyonlar nedeni ile bulaşıcılığı artmış, COVID-19 yayılımını olumsuz yönde etkileyebilecek, hastalık oluşturma özelliği artmış, klinik tabloda değişikliğe yol açan, halk sağlığı önlemlerinin etkinliğini azaltan ya da mevcut tanı testlerinin, aşı veya ilaçların etkinliğini azaltan varyantlar da, endişe uyandıran varyantlar (Variant of Concern=VOC) olarak adlandırılmıştır. Gelişen varyantlarda tüm genetik materyalde değişiklikler olabilmekte ancak virüsün S (spike-çıkıntı) bölgesi adı verilen kısmında bulunan değişiklikler özellikle bulaşma hızını artıran, bağışıklık yanıtından kaçıp aşı ya da hastalığı geçirmiş olmaya rağmen enfeksiyona tekrar yakalanabilme durumuna yol açan ve hastalığı ağırlaştırabilen etkileri nedeni ile önemle ele alınmaktadır. İlk varyantlar dolaşımdan kalktı 2019 yılının sonunda ilk kez Wuhan’dan bildirilen SARS-CoV-2, Wuhan suşu olarak anılmaktadır. Daha sonra gelişen ve VOC olarak sınıflandırılan alfa, beta, gama ve delta gibi halk arasında bilinen ilk varyantlar şu anda dolaşımdan kalkmış durumdadır. Omicron varyantı 2021 yılı sonunda ilk çıktığında spike-çıkıntı proteininde çok sayıda mutasyona sahip olması ile dikkatleri üzerine toplamıştır. 2021 yılından beri de COVID-19 etkeni virüs, Omicron&#8217;dan türemiş çok sayıda alt-tip ile enfeksiyon oluşturmaya devam etmektedir. İlk farklı yapıdaki aşılar orijinal Wuhan suşuna karşı geliştirilmiş ve pandeminin en önemli dönemlerinde oldukça etkili olmuştur. Bunu takiben, önce Omicron&#8217;un iki en sık alt-tipine karşı ikili aşı ve sonra 2023 yılında en sık görülen etken olan XBB.1.5’e karşı tekli aşı geliştirilmiştir. Ancak bu aşılar dünyada yaygın kullanıma girememiştir. Amerika Birleşik Devletleri’nde bile Aralık 2023 sonu itibari ile maalesef %18 erişkin ve %7 çocuk bu yeni onaylanan tekli Monovalan aşı ile aşılıdır. 18 Aralık 2023’te, JN.1 isimli yeni Omicron alt varyantını Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) dikkate alınması gereken varyantlar (Variant of Interest=VOI) grubuna almıştır. JN.1 daha önce dikkatleri üzerine toplayan Omicron alt-tipi BA.2.86 takma adı Pirola olan varyanttan türemiştir. JN.1 moleküler sürveyansın çok iyi yapıldığı ve güncel olarak paylaşıldığı ülkelerde çok bulaşıcı olması ve çok hızla artması nedeni ile bu sınıfa alınmıştır. Tüm dünyada EG.5 takma adı ERİS olan varyant da halen en sık bildirilen bir Omicron alt-tipi olarak karşımıza çıkmaktadır. Tüm dünyada 20 Kasım-17 Aralık tarihleri arasında 28 günde bir bildirilen yeni COVID-19 olguları, önceki 28 güne göre 850000 üzeri olgu ile %52 oranında artmış bulunmaktadır. Ancak ölüm oranı %8 oranında azalmıştır. 17 Aralık itibari ile 772 milyon kişi COVID-19’a yakalanmış ve yaklaşık 7 milyon kişi bu nedenle kaybedilmiştir. 13 Kasım-10 Aralık tarihleri arasında yeni COVID-19 enfeksiyonu ile hastaneye yatışlarda 118000 vaka olmak üzere %23 ve yoğun bakıma yatışlarda 1600 vaka olmak üzere %51 oranında artış görülmüştür. Bu artış mevsimsel olarak çok sık görülen ve en sık hastalığa neden olan solunum yolu virüsleri İnfluenza ve RSV’den dolayı da olabilir. Ama bu artışın yeni çok bulaşıcı olan COVID-19 varyantına bağlı olabileceğini göz önünde bulundurmak gerekir. EG.5 takma adı ile ERIS, XBB.1.9.2’nin uzantısıdır. Yeni bir alt-varyant olan HV.1 de EG.5’den türemiştir. Moleküler sürveyansın çok iyi yapılıp güncel paylaşıldığı Amerika Birleşik Devletleri’nde EG.5, Ağustos’ta ön planda iken sonra %5 oranına düşmüştür. Şu anda HV.1 %22 oranında görülmektedir. EG.5 ve HV.1’in önceki Omicron alt-tiplerinden daha bulaşıcı olmadığı ve daha ağır hastalığa yol açmadığı izlenmekle birlikte, XBB ilişkili yeni Monovalan aşının bu iki alt-tipe karşı etkisinin sürdüğünü bildiren çalışmalar da bulunmaktadır. Ancak sonbaharda HV.1’in önüne geçip ABD’nde %44 olgudan sorumlu olan ve 18 Aralık’ta çok bulaşıcı olması nedeniyle dikkate alınması gereken varyantlar (Variant of Interest=VOI) sınıfına alınan JN.1 varyantından yola çıkarak herkesin çok yorulduğu pandemi döneminde bunca kayba rağmen, çoğunluğumuzun dirsek büklümüne aksırmayı öğrenemediği de göz önünde bulundurularak, koruyucu önlemlerin mutlaka hatırlatılması gerekmektedir. JN.1, Omicron’un çok bulaşıcı olan en son varyantıdır ve ilk kez Ağustos 2023’te bildirilmiştir. DSÖ’ne göre 41 ülkeye yayılmış ve ABD’nde ilk kez Eylül’de görülmüştür. JN.1, ABD’nde Kasım sonu COVID-19 olgularının sadece %8’ini oluştururken, 23 Aralık’ta olguların %44’ünden sorumlu hale gelmiştir. Bunu %22’lik oranla HV.1 alt-varyantı izlemektedir. JN.1, babası sayılan BA.2.86 ilk türediğinde, BA.2.86’dan (Pirola) çok mutasyon içermesi ve aşının oluşturduğu bağışıklığın koruyucu olmama olasılığı nedeniyle ürkütmüştür. Ama hızla BA.2.86’nın azaldığı, daha az sıklıkla enfeksiyona yol açtığı, tahmin edilen kadar bulaşıcı olmadığı ve bağışık yanıttan kaçmadığı görülmüş ve korkulan olmamıştır. Ancak ondan ek bir mutasyonla (spike proteininde ek L455S) türeyen JN.1 varyantının diğer varyantlardan daha bulaşıcı olduğu saptanmıştır ve bağışık yanıttan kaçma riski olabileceği düşünülmektedir. Bu varyant şu anda diğer varyantların önüne geçmiş durumdadır. Diğer varyantlardan farklı bulgulara ve daha şiddetli hastalığa yol açtığı henüz bilinmemektedir ve yakından izlenmektedir. Diğer varyantlar gibi ana belirtiler yine boğaz ağrısı, burun tıkanıklığı, akıntısı, öksürük, yorgunluk, baş ağrısı, kas ağrısı, ateş ve terleme, koku ve tat duyu kaybıdır. Hastalığın ağır seyri varyant tipinden çok kişinin bağışıklık durumu ve altta yatan hastalık varlığına bağlıdır. Çoğu hastalık hafif seyirlidir. Kuzey yarım kürede solunum yolu virüslerinin neden olduğu hastalıkların zirve yapacağı döneme girdik ve çok hızla yayılan yeni bir varyantla karşı karşıyayız. Bu nedenle şu an elimizdeki en değerli önlemlerden olan kalabalık toplantılardan mümkün olduğunca kaçınmaya, usulüne uygun maske kullanmaya, solunum yolu belirtilerimiz varsa evde izole olmaya, kapalı ortamları iyi havalandırmaya, el hijyenini uygulamaya ve insanların yüzüne aksırmamaya çok özen göstermemiz gereklidir. Prof. Dr. Gülden Çelik / BAU Tıbbi Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Kaynaklar https://www.ecdc.europa.eu/en/covid-19/variants-concern https://www.nytimes.com/article/covid-variant.html https://www.who.int/publications/m/item/covid-19-epidemiological-update&#8212;22-december-2023 https://www.today.com/health/coronavirus/jn-1-covid-variant-symptoms-rcna129344</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/jn-1-virusu-omicronun-cok-bulasici-olan-en-son-varyanti">JN.1 virüsü: Omicron’un çok bulaşıcı olan en son varyantı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yeni COVID-19 varyantları</strong></p>
<p>Kalabalık toplantılardan mümkün olduğunca kaçınmaya, usulüne uygun maske kullanmaya, solunum yolu belirtilerimiz varsa evde izole olmaya, kapalı ortamları iyi havalandırmaya, el hijyenini uygulamaya ve insanların yüzüne aksırmamaya çok özen göstermemiz gerekiyor.</p>
<p>Gerek solunum yolu virüslerinin en sık görüldüğü mevsimde olmamız, gerekse yeni bulaşıcı COVID-19 varyantlarının sıklığının artması nedeniyle, solunum yollarından bulaşan virüslere karşı korunma önlemlerinin mutlaka alınması gerekli.</p>
<p>Virüsler çoğalır ve yayılırken genetik materyallerinde değişiklikler meydana gelir. Mutasyon denen bu değişiklikler, en sık genetik materyali RNA olan virüslerde oluşur. Özellikle AIDS etkeni olan HIV, her yıl salgınlar ve arada tüm dünyayı ilgilendiren pandemiler yapan influenza-grip virüsü ve yüzyılımızın pandemisi COVID-19 etkeni SARS-CoV-2’de sık mutasyonlar görülür.</p>
<p>Mutasyon gelişen ve orijinal virüsten farklılık gösteren virüse varyant adı verilir. Bazı mutasyonlar virüsün herhangi bir özelliğine yansımayabilirken, bazı mutasyonlar ise virüsün insanlara bulaşabilmesini kolaylaştırabilir, ağır hastalık yapıcı etkisini arttırabilir, aşıyla sağlanan bağışıklığa ve ilaçlara karşı dirence yol açabilir. Özellikle bulaştırıcılık arttığı takdirde hızla enfeksiyona yol açan varyant, en sık karşılaşılan etken olarak karşımıza çıkabilir. Varyantlar özellikle virüsün yoğun bulaştığı ortamlarda ve bağışıklık yetersizliği olan bireylerde ortaya çıkmaktadır.</p>
<p><strong>Bulaşıcılığı yüksek</strong></p>
<p>COVID-19 pandemisinin başından beri virüs genetik yapısı açısından detaylı izlenmekte ve yeni çıkan varyantlar takibe alınmaktadır. Moleküler sürveyans ile toplumlarda sıklıkla görülen virüsler özel yöntemlerle incelenerek önemli olabilecek varyantlar isimlendirilmekte ve izlenmektedir. Dünya Sağlık Örgütü<strong> (DSÖ)</strong> tarafından orijinal virüse göre yapısal ve davranış değişikliği gösteren, toplumda dolaştığı bilinen, vaka kümeleri oluşturan ya da çeşitli ülkelerde de saptanan varyantlar, <strong>dikkate alınması gereken varyantlar</strong> (Variant of Interest=VOI) olarak isimlendirilmiştir. Mutasyonlar nedeni ile bulaşıcılığı artmış, COVID-19 yayılımını olumsuz yönde etkileyebilecek, hastalık oluşturma özelliği artmış, klinik tabloda değişikliğe yol açan, halk sağlığı önlemlerinin etkinliğini azaltan ya da mevcut tanı testlerinin, aşı veya ilaçların etkinliğini azaltan varyantlar da, <strong>endişe uyandıran varyantlar</strong> (Variant of Concern=VOC) olarak adlandırılmıştır.</p>
<p>Gelişen varyantlarda tüm genetik materyalde değişiklikler olabilmekte ancak virüsün S (spike-çıkıntı) bölgesi adı verilen kısmında bulunan değişiklikler özellikle bulaşma hızını artıran, bağışıklık yanıtından kaçıp aşı ya da hastalığı geçirmiş olmaya rağmen enfeksiyona tekrar yakalanabilme durumuna yol açan ve hastalığı ağırlaştırabilen etkileri nedeni ile önemle ele alınmaktadır.</p>
<p><strong>İlk varyantlar dolaşımdan kalktı</strong></p>
<p>2019 yılının sonunda ilk kez Wuhan’dan bildirilen SARS-CoV-2, Wuhan suşu olarak anılmaktadır. Daha sonra gelişen ve VOC olarak sınıflandırılan alfa, beta, gama ve delta gibi halk arasında bilinen ilk varyantlar şu anda dolaşımdan kalkmış durumdadır. Omicron varyantı 2021 yılı sonunda ilk çıktığında spike-çıkıntı proteininde çok sayıda mutasyona sahip olması ile dikkatleri üzerine toplamıştır. 2021 yılından beri de COVID-19 etkeni virüs, Omicron&#8217;dan türemiş çok sayıda alt-tip ile enfeksiyon oluşturmaya devam etmektedir. İlk farklı yapıdaki aşılar orijinal Wuhan suşuna karşı geliştirilmiş ve pandeminin en önemli dönemlerinde oldukça etkili olmuştur. Bunu takiben, önce Omicron&#8217;un iki en sık alt-tipine karşı ikili aşı ve sonra 2023 yılında en sık görülen etken olan XBB.1.5’e karşı tekli aşı geliştirilmiştir. Ancak bu aşılar dünyada yaygın kullanıma girememiştir. Amerika Birleşik Devletleri’nde bile Aralık 2023 sonu itibari ile maalesef %18 erişkin ve %7 çocuk bu yeni onaylanan tekli Monovalan aşı ile aşılıdır.</p>
<p>18 Aralık 2023’te, JN.1 isimli yeni Omicron alt varyantını Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) dikkate alınması gereken varyantlar (Variant of Interest=VOI) grubuna almıştır. JN.1 daha önce dikkatleri üzerine toplayan Omicron alt-tipi BA.2.86 takma adı Pirola olan varyanttan türemiştir. JN.1 moleküler sürveyansın çok iyi yapıldığı ve güncel olarak paylaşıldığı ülkelerde çok bulaşıcı olması ve çok hızla artması nedeni ile bu sınıfa alınmıştır. Tüm dünyada EG.5 takma adı ERİS olan varyant da halen en sık bildirilen bir Omicron alt-tipi olarak karşımıza çıkmaktadır.</p>
<p>Tüm dünyada 20 Kasım-17 Aralık tarihleri arasında 28 günde bir bildirilen yeni COVID-19 olguları, önceki 28 güne göre 850000 üzeri olgu ile %52 oranında artmış bulunmaktadır. Ancak ölüm oranı %8 oranında azalmıştır. 17 Aralık itibari ile 772 milyon kişi COVID-19’a yakalanmış ve yaklaşık 7 milyon kişi bu nedenle kaybedilmiştir. 13 Kasım-10 Aralık tarihleri arasında yeni COVID-19 enfeksiyonu ile hastaneye yatışlarda 118000 vaka olmak üzere %23 ve yoğun bakıma yatışlarda 1600 vaka olmak üzere %51 oranında artış görülmüştür. Bu artış mevsimsel olarak çok sık görülen ve en sık hastalığa neden olan solunum yolu virüsleri İnfluenza ve RSV’den dolayı da olabilir. Ama bu artışın yeni çok bulaşıcı olan COVID-19 varyantına bağlı olabileceğini göz önünde bulundurmak gerekir.</p>
<p>EG.5 takma adı ile ERIS, XBB.1.9.2’nin uzantısıdır. Yeni bir alt-varyant olan HV.1 de EG.5’den türemiştir. Moleküler sürveyansın çok iyi yapılıp güncel paylaşıldığı Amerika Birleşik Devletleri’nde EG.5, Ağustos’ta ön planda iken sonra %5 oranına düşmüştür. Şu anda HV.1 %22 oranında görülmektedir. EG.5 ve HV.1’in önceki Omicron alt-tiplerinden daha bulaşıcı olmadığı ve daha ağır hastalığa yol açmadığı izlenmekle birlikte, XBB ilişkili yeni Monovalan aşının bu iki alt-tipe karşı etkisinin sürdüğünü bildiren çalışmalar da bulunmaktadır.</p>
<p>Ancak sonbaharda HV.1’in önüne geçip ABD’nde %44 olgudan sorumlu olan ve 18 Aralık’ta çok bulaşıcı olması nedeniyle dikkate alınması gereken varyantlar (Variant of Interest=VOI) sınıfına alınan JN.1 varyantından yola çıkarak herkesin çok yorulduğu pandemi döneminde bunca kayba rağmen, çoğunluğumuzun dirsek büklümüne aksırmayı öğrenemediği de göz önünde bulundurularak, koruyucu önlemlerin mutlaka hatırlatılması gerekmektedir.</p>
<p>JN.1, Omicron’un çok bulaşıcı olan en son varyantıdır ve ilk kez Ağustos 2023’te bildirilmiştir. DSÖ’ne göre 41 ülkeye yayılmış ve ABD’nde ilk kez Eylül’de görülmüştür. JN.1, ABD’nde Kasım sonu COVID-19 olgularının sadece %8’ini oluştururken, 23 Aralık’ta olguların %44’ünden sorumlu hale gelmiştir. Bunu %22’lik oranla HV.1 alt-varyantı izlemektedir. JN.1, babası sayılan BA.2.86 ilk türediğinde, BA.2.86’dan (Pirola) çok mutasyon içermesi ve aşının oluşturduğu bağışıklığın koruyucu olmama olasılığı nedeniyle ürkütmüştür. Ama hızla BA.2.86’nın azaldığı, daha az sıklıkla enfeksiyona yol açtığı, tahmin edilen kadar bulaşıcı olmadığı ve bağışık yanıttan kaçmadığı görülmüş ve korkulan olmamıştır. Ancak ondan ek bir mutasyonla (spike proteininde ek L455S) türeyen JN.1 varyantının diğer varyantlardan daha bulaşıcı olduğu saptanmıştır ve bağışık yanıttan kaçma riski olabileceği düşünülmektedir. Bu varyant şu anda diğer varyantların önüne geçmiş durumdadır. Diğer varyantlardan farklı bulgulara ve daha şiddetli hastalığa yol açtığı henüz bilinmemektedir ve yakından izlenmektedir. Diğer varyantlar gibi ana belirtiler yine boğaz ağrısı, burun tıkanıklığı, akıntısı, öksürük, yorgunluk, baş ağrısı, kas ağrısı, ateş ve terleme, koku ve tat duyu kaybıdır. Hastalığın ağır seyri varyant tipinden çok kişinin bağışıklık durumu ve altta yatan hastalık varlığına bağlıdır. Çoğu hastalık hafif seyirlidir.</p>
<p>Kuzey yarım kürede solunum yolu virüslerinin neden olduğu hastalıkların zirve yapacağı döneme girdik ve çok hızla yayılan yeni bir varyantla karşı karşıyayız. Bu nedenle şu an elimizdeki en değerli önlemlerden olan kalabalık toplantılardan mümkün olduğunca kaçınmaya, usulüne uygun maske kullanmaya, solunum yolu belirtilerimiz varsa evde izole olmaya, kapalı ortamları iyi havalandırmaya, el hijyenini uygulamaya ve insanların yüzüne aksırmamaya çok özen göstermemiz gereklidir.</p>
<p><strong>Prof. Dr. Gülden Çelik / BAU Tıbbi Mikrobiyoloji Anabilim Dalı</strong></p>
<p><strong>Kaynaklar</strong></p>
<p><a href="https://www.ecdc.europa.eu/en/covid-19/variants-concern"><strong>https://www.ecdc.europa.eu/en/covid-19/variants-concern</strong></a></p>
<p><a href="https://www.nytimes.com/article/covid-variant.html"><strong>https://www.nytimes.com/article/covid-variant.html</strong></a></p>
<p><a href="https://www.who.int/publications/m/item/covid-19-epidemiological-update---22-december-2023"><strong>https://www.who.int/publications/m/item/covid-19-epidemiological-update&#8212;22-december-2023</strong></a></p>
<p><a href="https://www.today.com/health/coronavirus/jn-1-covid-variant-symptoms-rcna129344"><strong>https://www.today.com/health/coronavirus/jn-1-covid-variant-symptoms-rcna129344</strong></a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/jn-1-virusu-omicronun-cok-bulasici-olan-en-son-varyanti">JN.1 virüsü: Omicron’un çok bulaşıcı olan en son varyantı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">30904</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Prof. Dr. Ergönül: Özgün bir model yarattık, bir iddiamız var…</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/prof-dr-ergonul-ozgun-bir-model-yarattik-bir-iddiamiz-var</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 07 Feb 2024 10:13:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[antibiyotik]]></category>
		<category><![CDATA[antibiyotik direnci]]></category>
		<category><![CDATA[Covid 19]]></category>
		<category><![CDATA[DSÖ]]></category>
		<category><![CDATA[enfeksiyon]]></category>
		<category><![CDATA[hastalık]]></category>
		<category><![CDATA[koç üniversitesi hastanesi]]></category>
		<category><![CDATA[koronavirüs]]></category>
		<category><![CDATA[KUİSCİD]]></category>
		<category><![CDATA[pandemi]]></category>
		<category><![CDATA[prof. dr. önder ergönül]]></category>
		<category><![CDATA[sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[salgın]]></category>
		<category><![CDATA[tedavi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=30863</guid>

					<description><![CDATA[<p>Halk sağlığı, mikrobiyoloji ve enfeksiyon hastalıkları&#8230; KUİSCİD&#8217;de üç farklı birim bir arada çalışıyor, araştırmalar yapıyor ve çözümler üretiyor. Bundan 3 yıl önce COVID-19 pandemisi önemli bir işbirliğine vesile oldu. Türkiye İş Bankası ve Koç Üniversitesi toplum sağlığı alanında bilimsel ve akademik faaliyetlere katkıda bulunmak amacıyla Koç Üniversitesi İş Bankası Enfeksiyon Hastalıkları Uygulama ve Araştırma Merkezi’ni yaşama geçirdiler. Prof. Dr. Önder Ergönül direktörlüğünde Koç Üniversitesi Hastanesi bünyesinde faaliyet gösteren merkez, Türkiye ve dünyadaki enfeksiyon hastalıklarına yönelik çalışmalar gerçekleştiriyor. Merkezi ziyaret ettik, laboratuvarı gezdik, direktör yardımcısı aynı zamanda mikrobiyoloji anabilim dalı başkanı Prof. Dr. Füsun Can ve ekibiyle keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Ardından Ergönül ile üç yılda merkezde neler yaptıklarını konuştuk. Öncelikle şunu vurgulayayım: Küçük bir ekiple, 3 farklı alanın güzel bir koordinasyonu ile KUİSCİD dünya ölçeğinde son derece özgün bir yapı. Koç Üniversitesi İş Bankası Enfeksiyon Hastalıkları Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin (KUİSCİD) kuruluş amacı nedir?   İş Bankası&#8217;nın desteği ile Türkiye’nin korona probleminin çözümüne de bir yerden yardımcı olmak amacıyla yola çıktık. Ama tabii yalnız COVID-19 pandemisi değil çalışma alanımız. Enfeksiyon hastalıklarıyla ilgili ileri düzeyde araştırma yapılması, hastalıkların tanı ve tedavileri ile korunma yollarının geliştirilmesinde çözüm önerileri getirilmesi, araştırmacı ve eğitimci insan kaynağının nicelik ve nitelik yönünden zenginleştirilmesi, aşı ve ilaç çalışmalarının yürütülmesi… Türkiye’nin çok ciddi enfeksiyon hastalıkları problemleri var. 2 kıtaya dağılması, nüfusun artması, göçler gibi bir sürü faktör var bu hastalıkları tetikleyen. İki ana temada birleştiriyoruz aslında. Bunlardan biri yeni pandemiler ve yeni enfeksiyonlar. İkincisi de antibiyotik direnci. Türkiye zaten antibiyotik direncinde dünyada neredeyse ilk sırada! Halkın sağlığını ilgilendiren bütün enfeksiyon hastalıkları ile ilgileniyoruz. İş Bankası’nın böyle bir merkezin kuruluşuna katkıda bulunma süreci nasıl gelişti? 2020 yılında pandemi Çin’de ilk ortaya çıktığında, İş Bankası yöneticileri bilgi almak amacıyla beni bir toplantıya çağırdılar. İş Kuleleri’nde, yaklaşık 300 kişinin katıldığı, Koronavirüs salgını ile ilgili konuştuğum ve karşılıklı soru ve yanıtlarla ilerleyen keyifli bir toplantı oldu. Henüz Türkiye’de hiç vaka yoktu. Tartışmanın odağı, ülkemiz için neler yapabiliriz etrafında oldu. Türkiye’de enfeksiyon hastalıkları alanında geçmişte yapılanlar, insan kapasitesi, yeni koşullar hakkında görüşlerimi ifade ettim. O gece toplantı biter bitmez Bakü’ye gitmek üzere havaalanına doğru yola çıktım. Dünya Sağlık Örgütü’nün görevlendirmesiyle, COVID-19 vakalarının çıkması nedeniyle salgın araştırmasında durum değerlendirmek üzere Azerbaycan’a gittim. Gittim ama ertesi gün Türkiye’de ilk vakalar bildirilince apar topar geri döndüm. Sonrasında vakalar çığ gibi arttı. Pandemi sandığımızdan çok daha büyük bir boyuta ilerledi. Yıllardır bu alanda uzmanlaştığımız için, bir yandan rutin günlük faaliyetlerimizi yürütürken, diğer yandan bu alanda çok önemli bilimsel katkılar yapabileceğimizi düşünüyorduk ve dünyada yapılan çalışmaları gördükçe bizde katkı koyabilmek ve ülkemize ve dünyaya yararlı bir iş yapmanın heyecanı içindeydik. Bu çerçevede İş Bankası ile görüşmelere başladık. Böylece merkez, bir bilimsel çabanın topluma yararlı olması umudu üzerine kuruldu. Bu çerçevede Adnan Bali ve Hakan Aran başta olmak üzere tüm yöneticilerle bilimsel çabanın getireceği umudu üzerine ortaklaşmış olmak ve destek almak çok değerliydi. Tam 100 yıl önce kurulan İş bankası, bir kez daha Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ihtiyacını desteklemiş oluyordu. Almanya’da Robert Kohl Enstitüsü var, Fransa’da Pasteur Enstitü’sü var. İrili ufaklı bir sürü özel merkezler var dünyada. Neden burada olmasın diye yola çıkıldı. Zaten pandemi ile birlikte birçok ülkede pek çok laboratuvar kuruldu. Amsterdam’da, Berlin’de, İspanya’da laboratuvarlarının yeterli olmadığını düşünerek yepyeni müthiş yatırımlar yaptılar. Bizim bu yaptığımız yatırım onlara göre çok mütevazi ama olması gereken bir yatırım. Pandemi döneminde başladınız. Sanırım ilk çalışmalarınız COVID-19’a yönelikti. Neler yaptınız? Biz şunu hep savunduk: Kendi bilgimizi kullanarak süreci yönetelim. Aklımızı kullanarak sahip olduğumuz merkez ve alt yapı olanaklarımızı kullanarak süreci kendi ürettiğimiz bilgi ile yönetmek. Bütün iddiamız bu. Dışarıdan aktarılan bilgi yerine, üretilen bilgi. Bu çerçevede neler yaptık? Tanı testleri yaptık, tedaviyi belirledik, geçişleri, bulaşma yollarını. Pandeminin ilk günlerinde, mesela Dr. Hasan Demirci ile yaptığımız güzel bir çalışma oldu. Demirci, Stanford Üniversitesi’nden gelmiş genç bir öğretim üyesi. Özel olarak yaptırmış olduğu 50 kilogramlık bir ayna ile gözle görülmeyen ama maskeden dışarıya çıkan damlacıkları gösteren bir düzenek kurdu. Bu ne işimize yaradı? Maske taktığımız zaman maske dışarıya nereden ne kadar kaçırıyor? Maske nasıl kullanılmalı? Bunları gösterdik. Bu çalışma hayli atıf alan bir çalışma oldu. İşte bu bilgiyi ürettik ve kullandık. Bu yaptıklarınız Türkiye’den takip ediliyor mu? Yoksa kendi çevreniz ile mi sınırlı kaldı? Türkiye’de maalesef Batı&#8217;dan bilgi aktarma usulü çok yaygın, bunu yapmak da çoğu kişiye yetmiş, bilim üretmek zannedilmiş ve halen de çoğunluk böyle anlıyor. Biz bu çerçevede üretim yapan nadir merkezlerden biriyiz ve uluslararası düzeyde üretiyoruz. Zamanla yarışıyoruz. Çalışmalarımızı daha erken yapabilseydik Nature gibi en üst düzeyde bir dergide yayınlanırdı, yine Nature gibi olmasa da çok iyi bir dergide yayınlandı. Bir diğer çalışmamız, Bakanlık tarafından önerilen Favipiravir isimli ilaçla ilgiliydi. Yaşlılara verildi pandeminin ilk döneminde. Biz çalışmayı yaptık, duyurduk ama ancak bir Avrupa dergisinde yayınlandıktan sonra Sağlık Bakanlığı kılavuzuna girdi. Bir başka çalışma, SARS-CoV-2’nin saçılımı ile ilgiliydi. COVID geçirenlerin işe dönüşleri 7 gündü ama bizim çalışmalarımız bunun 10 gün olduğunu ispatladı. Bu da çok önemliydi. Şimdi yeni bir pandemi olsa, biz hazırız diyecek noktada mısınız? Çok daha iyiyiz. Bu kez dünyanın büyük merkezleri ile çalışacağımız bir koşu olur bu. Çok hızlı adımlarla günceli yakalayabileceğimize eminiz. Ama daha çok sayıda çalışana ihtiyaç var. Tam da burada beyin göçünü tersine çevirmek durumundayız. Değerli beyinleri çekmemiz lazım. Biraz çaba ile bunun olabileceğine inanıyorum. Mesela İstanbul-Boston koridoru, İstanbul-Berlin koridoru gibi koridorlarımız olmalı. Oradaki bilim insanları ile bağlantılar ve ortak çalışmalar, onların geriye dönüşlerini ve kazanılmalarını kolaylaştırır. Aslında Türkiye’de çalışmak isteyenler çok sayıda bilim insanı var. Koşulları uymuyor. Merkezimiz gibi, bilim insanlarının huzurla üretebilecekleri odakların sayısının artması gerekiyor. Bunun dışında ne gibi çalışmalarınız var? Halk sağlığı problemi oluşturan enfeksiyon hastalıkları ile doğrudan ilgileniyoruz. Örneğin idrar yolu enfeksiyonları önemli bir halk sağlığı sorunu. Enfeksiyon hastalıklarının Türkiye’de özgünlükleri var. Batı&#8217;nın bize sunmuş olduğu rehberler, makaleler bir yere kadar yararlı. Aktarma bilgiyle sorunları ancak bir yere kadar çözebiliyoruz. Buraya özgü çözümler üretmek gerekiyor. Artı biz bunu çözerken dünyanın başka yerindeki başka sorunları da çözüyoruz. Güzelliği burada. Gençlere bunu anlatmaya çalışıyoruz: Burası sorunların yumak olduğu bir yer, siz bunu çözdüğünüz zaman dünya ölçeğinde ilerleme sağlayabilirsiniz. Yerel sorunlar, çözüm önerileri ve buluşlardan yola çıkarak evrenseli yakalamak, dünyada tanınmak mümkün. Türkiye’nin çok ciddi enfeksiyon hastalıkları sorunları var. Bunları neye bağlıyorsunuz? Merkezde bunların hangilerine yönelik çalışmalar yapılıyor? Biz aslında bunların tümüne yönelik yani Türkiye’de halk sağlığı sorunu teşkil eden tüm enfeksiyon hastalıklarına yönelik hem tanı hem tedavisine yönelik çalışmalar yapıyoruz. Burada gücümüzün yetmediği yerler olduğunda uluslararası işbirlikleri yapıyoruz. Burada en kritik faktör onlarla aynı noktada masaya oturacak şekilde işbirliği yapabilmek. Daha önce hakim olan ilişki biçimi onlara malzeme sunmaktı. Sadece malzeme sağlayan bir konumda olmak istemiyoruz. Biz bu paradigmayı ülkemizin, yurdumuzun insanı lehine bozmak istiyoruz. Malzeme sunan değil, çözüm üreten bir odak olmak istiyoruz ve olacağız. Başka ülkelerle işbirlikleriniz, ortak çalışmalarınız var mı? Harvard Üniversitesi’nde Gökhan Hotamışlıgil’in laboratuvarı ile çalışmalarımız var. Keza Oxford ile antibiyotik direnci konusunda yapıyoruz. Onların güçlü bir partneriyiz. Kaliforniya Üniversitesi (Los Angeles) ile ortak bir çalışmamız var. Merkezimiz daha çok tanındıkça daha çok uluslararası işbirliği gelişiyor. Sadece Türkiye’nin değil, bu alanda başka coğrafyaların da sorunlarını çözmeye yöneliyoruz ve bu bizi heyecanlandırıyor. Ayrıca Çin ve Japonya ile de ortak çalışmalarımız var. Özellikle Çin ile iletişimde sorunlarımız olmakla birlikte ortak işbirliğimiz gelişiyor. Japon meslektaşlarımız ile devam etmekte olan iletişim ve işbirliğimiz var. Çin ve Japonya ile ilişkilerimizi geliştirmeliyiz, bu yönde çalışıyoruz. KUİSCİD&#8217;in, Ortadoğu ve Doğu Akdeniz ülkelerinde bölgesel bir merkez olmak gibi bir hedefi var mı? Tabii. Dünya Sağlık Örgütü’nün kabul ettiği bir merkez rahatlıkla olabiliriz. Bürokratik bir süreç. Eninde sonunda burası Doğu Akdeniz’de bir merkez olabilir ama bağımsız ve gerçekten ülkenin temel sorunları ile uğraşan bir merkez olması çok kritik. Kırım Kongo Kanamalı Ateşi bir dönem basında çok yer alıyordu. Bu konuda çalışmalarınız var mı? Kırım Kongo Kanamalı Ateşi Türkiye’nin önemli sorunlarından biri. Kırım Kongo Kanamalı Ateşi virüsü ile yılda yaklaşık 1000 kişi hasta oluyor ve ölüm oranı %10’a yaklaşıyor. Eğer biz Batı&#8217;nın gözlüğü ile bakarsak onların ürettiklerini bekleriz. Bu oryantalist bir bakış açısı. Biz ise burada doğrudan üretimi savunuyoruz. Çıkış noktamız bu. Bunu yapabilecek güçteyiz ve bu bize müthiş avantaj sağlayabilir. Hiçbir vakanın olmadığı ülkeler korkunç yatırımlar yapıyorlar. Niye yapıyorlar? Kendilerine hastalığın gelmesini istemiyorlar. Bunun da ötesinde aşı ve ilaç üretip bizim gibi ülkelere satıyorlar. Kırım Kongo örneklerden biri, bunun gibi pek çok örnek sayabilirim. Biz Kırım Kongo’nun yapısını çözdüğümüz için COVID&#8217;İ çok daha rahat anladık. Virüsün işleyiş mekanizması aynı, hedef organları farklı biri akciğer diğeri karaciğer. Bunu anlamak insana hayvanlardan hastalıkların geçişini anlamak ve tedavi yönlemleri geliştirmek demek. Halk sağlığı, mikrobiyoloji ve enfeksiyon hastalıkları… Bu üçlü ile kolektif çalışmalar yaparak bir rol model oluşturmaya çalışıyorsunuz. Biraz bahseder misiniz? Halkın sağlığını ilgilendiren bütün enfeksiyon hastalıkları ile ilgileniyoruz. Örneğin idrar yolu enfeksiyonu, antibiyotik direnci nedeniyle çok önemli bir sorun haline geldi. Klinik açıdan çözümü zor bir sorun. Biz bunu klinikte saptıyoruz ve mikrobiyoloji ekibi bakterinin özelliklerini saptıyor. Bu sayede yeni ilaç molekülleri ve tanı yöntemleri geliştirmeye yöneliyorlar. Temel bilimlerle uğraşanların gerçek sorunlarla ilgilenmeleri için köprü işlevi görüyoruz. Bu açıdan sistemimiz oldukça özgün. Büyük bir uyum ve bilgi paylaşımı var. Ayrıca disiplinler arası bir yayın ürettiğiniz zaman dünya ölçeğinde etkisi daha güçlü oluyor. Ekip kaç kişi? Çok az sayıda bilim insanıyla çok iş yapmaya çalışıyoruz. Ekibin her açıdan gelişmesi gerekiyor. Bizimle çalışacak nitelikli bilim insanları arayışı içindeyiz. Bunu her fırsatta ifade ediyoruz. Bu ülkemizin genel bir sorunu. Genel bir soruna genel bir yaklaşımla çözüm üretilebilir, doğru ama biz yine de kendi şartlarımızla çaba gösteriyoruz, belki de örnek bir model olursak başka odakları da etkileriz diye düşünüyoruz. Beyin göçü Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri haline geldi. Doktorlar, bilim insanları akın halinde yurt dışına gidiyor. KUİSCİD ise bir çekim merkezi haline gelebilir mi? Nasıl? kısaca görüşlerinizi aktarabilir misiniz? Beyin göçünü durdurmak için her yaştan insanımıza umut vermek, umudu dürtmek lazım. Maddi kaygılar tabii önemli ama aslında gençler burada umut bulamadıkları için yurt dışına gidiyorlar. Biz gençlere çalışma ve üretme imkanı veriyoruz. Belli projelere kanalize olup, dünya çapında çalışma olanağı sununca fikirlerini değiştiriyorlar. Eğer bir üretim içine girerlerse, huzurlu ve üretken bir çalışma ortamı içine girerlerse fikirleri değişebiliyor. Bunu görmeliyiz. Bu açıdan her zaman ve her yerde nitelikli iş gücünü çekmek için çalışmalıyız. Biz bunu yapıyoruz. Onlarla gurur duyuyoruz. Tüm burada yaptıklarınız ancak bir ideal uğruna yapılabilir gibi geliyor. Bunları yapabilmek için motivasyon ve ilham kaynağınız nedir? Tarihten çok sayıda örnek bulunabilir ama Cumhuriyet’in kuruluş öyküsü en yakın hissettiğimiz ilham kaynağımız oldu ve oluyor. Çünkü Cumhuriyet, başarılması imkansız denilen bir mücadeleyi, yenilgiyi baştan kabul edenlere hiç de aldırış etmeden, her zaman doğrudan ve gerçeklerden yana, azimle ve umutla başarmanın öyküsüdür. Bu mücadelenin baş kahramanı Atatürk, bizlere her zaman aklı ve bilimi rehber edinmeyi miras bıraktı. Bu başarı öyküsü bizleri bilim yolunda çok çalışmak için motive ediyor. Özlem Yüzak *Bu yazı, HBT Dergi 406. sayıda yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/prof-dr-ergonul-ozgun-bir-model-yarattik-bir-iddiamiz-var">Prof. Dr. Ergönül: Özgün bir model yarattık, bir iddiamız var…</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_30864" style="width: 765px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-30864" class="wp-image-30864 size-full" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2024/02/kuiscid.jpeg" alt="" width="755" height="480" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2024/02/kuiscid.jpeg 755w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2024/02/kuiscid-300x191.jpeg 300w" sizes="(max-width: 755px) 100vw, 755px" /><p id="caption-attachment-30864" class="wp-caption-text">İş Bankası Yönetim Kurulu Başkanı Adnan Bali, İş Bankası İcra Kurulu Başkanı Hakan Aran ve aralarında Prof. Dr. Önder Ergönül</p></div>
<p><span style="color: #000000;">H</span><span style="color: #000000;">alk sağlığı, mikrobiyoloji ve enfeksiyon hastalıkları&#8230; KUİSCİD&#8217;de üç farklı birim bir arada çalışıyor, araştırmalar yapıyor ve çözümler üretiyor.</span></p>
<p><span style="color: #000000;">Bundan 3 yıl önce COVID-19 pandemisi önemli bir işbirliğine vesile oldu. Türkiye İş Bankası ve Koç Üniversitesi toplum sağlığı alanında bilimsel ve akademik faaliyetlere katkıda bulunmak amacıyla Koç Üniversitesi İş Bankası Enfeksiyon Hastalıkları Uygulama ve Araştırma Merkezi’ni yaşama geçirdiler. <strong>Prof. Dr. Önder Ergönül</strong> direktörlüğünde Koç Üniversitesi Hastanesi bünyesinde faaliyet gösteren merkez, Türkiye ve dünyadaki enfeksiyon hastalıklarına yönelik çalışmalar gerçekleştiriyor. </span></p>
<p><span style="color: #000000;">Merkezi ziyaret ettik, laboratuvarı gezdik, direktör yardımcısı aynı zamanda mikrobiyoloji anabilim dalı başkanı Prof. Dr. Füsun Can ve ekibiyle keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Ardından Ergönül ile üç yılda merkezde neler yaptıklarını konuştuk. Öncelikle şunu vurgulayayım: Küçük bir ekiple, 3 farklı alanın güzel bir koordinasyonu ile <strong>KUİSCİD</strong> dünya ölçeğinde son derece özgün bir yapı.</span></p>
<p><strong><span style="color: #000000;"><a href="https://kuiscid.ku.edu.tr/tr/">Koç Üniversitesi İş Bankası Enfeksiyon Hastalıkları Araştırma ve Uygulama Merkezi</a>’nin (KUİSCİD) kuruluş amacı nedir?  </span></strong></p>
<p><span style="color: #000000;">İş Bankası&#8217;nın desteği ile Türkiye’nin korona probleminin çözümüne de bir yerden yardımcı olmak amacıyla yola çıktık. Ama tabii yalnız COVID-19 pandemisi değil çalışma alanımız. </span></p>
<p><span style="color: #000000;">Enfeksiyon hastalıklarıyla ilgili ileri düzeyde araştırma yapılması, hastalıkların tanı ve tedavileri ile korunma yollarının geliştirilmesinde çözüm önerileri getirilmesi, araştırmacı ve eğitimci insan kaynağının nicelik ve nitelik yönünden zenginleştirilmesi, aşı ve ilaç çalışmalarının yürütülmesi… Türkiye’nin çok ciddi enfeksiyon hastalıkları problemleri var. 2 kıtaya dağılması, nüfusun artması, göçler gibi bir sürü faktör var bu hastalıkları tetikleyen.<strong> İki ana tema</strong>da birleştiriyoruz aslında. Bunlardan biri <strong>yeni pandemiler ve yeni enfeksiyonlar</strong>. İkincisi de <strong>antibiyotik direnci</strong>. Türkiye zaten antibiyotik direncinde dünyada neredeyse ilk sırada! Halkın sağlığını ilgilendiren bütün enfeksiyon hastalıkları ile ilgileniyoruz. </span></p>
<p><span style="color: #000000;"><strong>İş Bankası’nın böyle bir merkezin kuruluşuna katkıda bulunma süreci nasıl gelişti?</strong> </span></p>
<p><span style="color: #000000;">2020 yılında pandemi Çin’de ilk ortaya çıktığında, İş Bankası yöneticileri bilgi almak amacıyla beni bir toplantıya çağırdılar. İş Kuleleri’nde, yaklaşık 300 kişinin katıldığı, Koronavirüs salgını ile ilgili konuştuğum ve karşılıklı soru ve yanıtlarla ilerleyen keyifli bir toplantı oldu. Henüz Türkiye’de hiç vaka yoktu. Tartışmanın odağı, ülkemiz için neler yapabiliriz etrafında oldu. Türkiye’de enfeksiyon hastalıkları alanında geçmişte yapılanlar, insan kapasitesi, yeni koşullar hakkında görüşlerimi ifade ettim. O gece toplantı biter bitmez Bakü’ye gitmek üzere havaalanına doğru yola çıktım. Dünya Sağlık Örgütü’nün görevlendirmesiyle, COVID-19 vakalarının çıkması nedeniyle salgın araştırmasında durum değerlendirmek üzere Azerbaycan’a gittim. Gittim ama ertesi gün Türkiye’de ilk vakalar bildirilince apar topar geri döndüm. Sonrasında vakalar çığ gibi arttı. </span></p>
<p><span style="color: #000000;">Pandemi sandığımızdan çok daha büyük bir boyuta ilerledi. Yıllardır bu alanda uzmanlaştığımız için, bir yandan rutin günlük faaliyetlerimizi yürütürken, diğer yandan bu alanda çok önemli bilimsel katkılar yapabileceğimizi düşünüyorduk ve dünyada yapılan çalışmaları gördükçe bizde katkı koyabilmek ve ülkemize ve dünyaya yararlı bir iş yapmanın heyecanı içindeydik. Bu çerçevede İş Bankası ile görüşmelere başladık. Böylece merkez, bir bilimsel çabanın topluma yararlı olması umudu üzerine kuruldu. Bu çerçevede Adnan Bali ve Hakan Aran başta olmak üzere tüm yöneticilerle bilimsel çabanın getireceği umudu üzerine ortaklaşmış olmak ve destek almak çok değerliydi. Tam 100 yıl önce kurulan </span><span style="color: #000000;">İş bankası, bir kez daha Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ihtiyacını desteklemiş oluyordu. </span></p>
<p><span style="color: #000000;">Almanya’da Robert Kohl Enstitüsü var, Fransa’da Pasteur Enstitü’sü var. İrili ufaklı bir sürü özel merkezler var dünyada. Neden burada olmasın diye yola çıkıldı. Zaten pandemi ile birlikte birçok ülkede pek çok laboratuvar kuruldu. Amsterdam’da, Berlin’de, İspanya’da laboratuvarlarının yeterli olmadığını düşünerek yepyeni müthiş yatırımlar yaptılar. Bizim bu yaptığımız yatırım onlara göre çok mütevazi ama olması gereken bir yatırım. </span></p>
<p><span style="color: #000000;"><strong>Pandemi döneminde başladınız. Sanırım ilk çalışmalarınız COVID-19’a yönelikti. Neler yaptınız?</strong> </span></p>
<p><span style="color: #000000;">Biz şunu hep savunduk: Kendi bilgimizi kullanarak süreci yönetelim. Aklımızı kullanarak sahip olduğumuz merkez ve alt yapı olanaklarımızı kullanarak süreci kendi ürettiğimiz bilgi ile yönetmek. Bütün iddiamız bu. Dışarıdan aktarılan bilgi yerine, üretilen bilgi.</span></p>
<p><span style="color: #000000;">Bu çerçevede neler yaptık? Tanı testleri yaptık, tedaviyi belirledik, geçişleri, bulaşma yollarını. Pandeminin ilk günlerinde, mesela Dr. Hasan Demirci ile yaptığımız güzel bir çalışma oldu. Demirci, Stanford Üniversitesi’nden gelmiş genç bir öğretim üyesi. Özel olarak yaptırmış olduğu 50 kilogramlık bir ayna ile gözle görülmeyen ama maskeden dışarıya çıkan damlacıkları gösteren bir düzenek kurdu. Bu ne işimize yaradı? Maske taktığımız zaman maske dışarıya nereden ne kadar kaçırıyor? Maske nasıl kullanılmalı? Bunları gösterdik. Bu çalışma hayli atıf alan bir çalışma oldu. İşte bu bilgiyi ürettik ve kullandık. </span></p>
<p><strong><span style="color: #000000;">Bu yaptıklarınız Türkiye’den takip ediliyor mu? Yoksa kendi çevreniz ile mi sınırlı kaldı?</span></strong></p>
<p><span style="color: #000000;">Türkiye’de maalesef Batı&#8217;dan bilgi aktarma usulü çok yaygın, bunu yapmak da çoğu kişiye yetmiş, bilim üretmek zannedilmiş ve halen de çoğunluk böyle anlıyor. <strong>Biz bu çerçevede üretim yapan nadir merkezlerden biriyiz ve uluslararası düzeyde üretiyoruz.</strong></span></p>
<p><span style="color: #000000;">Zamanla yarışıyoruz. Çalışmalarımızı daha erken yapabilseydik <a href="https://www.nature.com/"><em>Nature</em></a> gibi en üst düzeyde bir dergide yayınlanırdı, yine <em>Nature</em> gibi olmasa da çok iyi bir dergide yayınlandı. </span></p>
<p><span style="color: #000000;">Bir diğer çalışmamız, Bakanlık tarafından önerilen Favipiravir isimli ilaçla ilgiliydi. Yaşlılara verildi pandeminin ilk döneminde. Biz çalışmayı yaptık, duyurduk ama ancak bir Avrupa dergisinde yayınlandıktan sonra Sağlık Bakanlığı kılavuzuna girdi. </span></p>
<p><span style="color: #000000;">Bir başka çalışma, SARS-CoV-2’nin saçılımı ile ilgiliydi. COVID geçirenlerin işe dönüşleri 7 gündü ama <strong>bizim çalışmalarımız bunun 10 gün olduğunu ispatladı</strong>. Bu da çok önemliydi. </span></p>
<p><span style="color: #000000;"><strong>Şimdi yeni bir pandemi olsa, biz hazırız diyecek noktada mısınız?</strong> </span></p>
<p><span style="color: #000000;">Çok daha iyiyiz. Bu kez dünyanın büyük merkezleri ile çalışacağımız bir koşu olur bu. Çok hızlı adımlarla günceli yakalayabileceğimize eminiz. Ama daha çok sayıda çalışana ihtiyaç var. Tam da burada beyin göçünü tersine çevirmek durumundayız. Değerli beyinleri çekmemiz lazım. Biraz çaba ile bunun olabileceğine inanıyorum. Mesela İstanbul-Boston koridoru, İstanbul-Berlin koridoru gibi koridorlarımız olmalı. Oradaki bilim insanları ile bağlantılar ve ortak çalışmalar, onların geriye dönüşlerini ve kazanılmalarını kolaylaştırır. </span></p>
<p><span style="color: #000000;">Aslında Türkiye’de çalışmak isteyenler çok sayıda bilim insanı var. Koşulları uymuyor. Merkezimiz gibi, bilim insanlarının huzurla üretebilecekleri odakların sayısının artması gerekiyor. </span></p>
<p><strong><span style="color: #000000;">Bunun dışında ne gibi çalışmalarınız var?</span></strong></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignright wp-image-30865" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2024/02/merkez-1024x682.jpeg" alt="" width="500" height="333" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2024/02/merkez-1024x682.jpeg 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2024/02/merkez-300x200.jpeg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2024/02/merkez.jpeg 1600w" sizes="auto, (max-width: 500px) 100vw, 500px" /></p>
<p><span style="color: #000000;">Halk sağlığı problemi oluşturan enfeksiyon hastalıkları ile doğrudan ilgileniyoruz. Örneğin idrar yolu enfeksiyonları önemli bir halk sağlığı sorunu. <strong>Enfeksiyon hastalıklarının Türkiye’de özgünlükleri var.</strong> Batı&#8217;nın bize sunmuş olduğu rehberler, makaleler bir yere kadar yararlı. Aktarma bilgiyle sorunları ancak bir yere kadar çözebiliyoruz. <strong>Buraya özgü çözümler üretmek gerekiyor.</strong> Artı biz bunu çözerken dünyanın başka yerindeki başka sorunları da çözüyoruz. Güzelliği burada. Gençlere bunu anlatmaya çalışıyoruz: Burası sorunların yumak olduğu bir yer, siz bunu çözdüğünüz zaman dünya ölçeğinde ilerleme sağlayabilirsiniz. Yerel sorunlar, çözüm önerileri ve buluşlardan yola çıkarak evrenseli yakalamak, dünyada tanınmak mümkün. </span></p>
<p><strong><span style="color: #000000;">Türkiye’nin çok ciddi enfeksiyon hastalıkları sorunları var. Bunları neye bağlıyorsunuz? Merkezde bunların hangilerine yönelik çalışmalar yapılıyor?</span></strong></p>
<p><span style="color: #000000;">Biz aslında bunların tümüne yönelik yani Türkiye’de halk sağlığı sorunu teşkil eden tüm enfeksiyon hastalıklarına yönelik hem tanı hem tedavisine yönelik çalışmalar yapıyoruz. Burada gücümüzün yetmediği yerler olduğunda uluslararası işbirlikleri yapıyoruz. Burada en kritik faktör onlarla aynı noktada masaya oturacak şekilde işbirliği yapabilmek. </span></p>
<p><span style="color: #000000;">Daha önce hakim olan ilişki biçimi onlara malzeme sunmaktı. Sadece malzeme sağlayan bir konumda olmak istemiyoruz. Biz bu paradigmayı ülkemizin, yurdumuzun insanı lehine bozmak istiyoruz. Malzeme sunan değil, çözüm üreten bir odak olmak istiyoruz ve olacağız.</span></p>
<p><strong><span style="color: #000000;">Başka ülkelerle işbirlikleriniz, ortak çalışmalarınız var mı?</span></strong></p>
<p><span style="color: #000000;">Harvard Üniversitesi’nde Gökhan Hotamışlıgil’in laboratuvarı ile çalışmalarımız var. Keza Oxford ile antibiyotik direnci konusunda yapıyoruz. Onların güçlü bir partneriyiz. Kaliforniya Üniversitesi (Los Angeles) ile ortak bir çalışmamız var. Merkezimiz daha çok tanındıkça daha çok uluslararası işbirliği gelişiyor. Sadece Türkiye’nin değil, bu alanda başka coğrafyaların da sorunlarını çözmeye yöneliyoruz ve bu bizi heyecanlandırıyor. </span></p>
<p><span style="color: #000000;">Ayrıca Çin ve Japonya ile de ortak çalışmalarımız var. Özellikle Çin ile iletişimde sorunlarımız olmakla birlikte ortak işbirliğimiz gelişiyor. Japon meslektaşlarımız ile devam etmekte olan iletişim ve işbirliğimiz var. Çin ve Japonya ile ilişkilerimizi geliştirmeliyiz, bu yönde çalışıyoruz. </span></p>
<p><strong><span style="color: #000000;">KUİSCİD&#8217;in, Ortadoğu ve Doğu Akdeniz ülkelerinde bölgesel bir merkez olmak gibi bir hedefi var mı?</span></strong></p>
<p><span style="color: #000000;">Tabii. Dünya Sağlık Örgütü’nün kabul ettiği bir merkez rahatlıkla olabiliriz. Bürokratik bir süreç. Eninde sonunda burası Doğu Akdeniz’de bir merkez olabilir ama bağımsız ve gerçekten ülkenin temel sorunları ile uğraşan bir merkez olması çok kritik. </span></p>
<p><strong><span style="color: #000000;">Kırım Kongo Kanamalı Ateşi bir dönem basında çok yer alıyordu. Bu konuda çalışmalarınız var mı?</span></strong></p>
<p><span style="color: #000000;">Kırım Kongo Kanamalı Ateşi Türkiye’nin önemli sorunlarından biri. Kırım Kongo Kanamalı Ateşi virüsü ile yılda yaklaşık 1000 kişi hasta oluyor ve ölüm oranı %10’a yaklaşıyor. Eğer biz Batı&#8217;nın gözlüğü ile bakarsak onların ürettiklerini bekleriz. Bu oryantalist bir bakış açısı. <strong>Biz ise burada doğrudan üretimi savunuyoruz.</strong> Çıkış noktamız bu. Bunu yapabilecek güçteyiz ve bu bize müthiş avantaj sağlayabilir. Hiçbir vakanın olmadığı ülkeler korkunç yatırımlar yapıyorlar. Niye yapıyorlar? Kendilerine hastalığın gelmesini istemiyorlar. Bunun da ötesinde a</span><span style="color: #000000;">şı ve ilaç üretip bizim gibi ülkelere satıyorlar. Kırım Kongo örneklerden biri, bunun gibi pek çok örnek sayabilirim.</span></p>
<p><span style="color: #000000;">Biz Kırım Kongo’nun yapısını çözdüğümüz için COVID&#8217;İ çok daha rahat anladık. Virüsün işleyiş mekanizması aynı, hedef organları farklı biri akciğer diğeri karaciğer. Bunu anlamak insana hayvanlardan hastalıkların geçişini anlamak ve tedavi yönlemleri geliştirmek demek.</span></p>
<p><strong><span style="color: #000000;">Halk sağlığı, mikrobiyoloji ve enfeksiyon hastalıkları… Bu üçlü ile kolektif çalışmalar yaparak bir rol model oluşturmaya çalışıyorsunuz. Biraz bahseder misiniz? </span></strong></p>
<p><span style="color: #000000;">Halkın sağlığını ilgilendiren bütün enfeksiyon hastalıkları ile ilgileniyoruz. </span></p>
<p><span style="color: #000000;">Örneğin idrar yolu enfeksiyonu, antibiyotik direnci nedeniyle çok önemli bir sorun haline geldi. Klinik açıdan çözümü zor bir sorun. Biz bunu klinikte saptıyoruz ve mikrobiyoloji ekibi bakterinin özelliklerini saptıyor. Bu sayede yeni ilaç molekülleri ve tanı yöntemleri geliştirmeye yöneliyorlar. Temel bilimlerle uğraşanların gerçek sorunlarla ilgilenmeleri için köprü işlevi görüyoruz. Bu açıdan sistemimiz oldukça özgün. Büyük bir uyum ve bilgi paylaşımı var. Ayrıca disiplinler arası bir yayın ürettiğiniz zaman dünya ölçeğinde etkisi daha güçlü oluyor. </span></p>
<p><strong><span style="color: #000000;">Ekip kaç kişi?</span></strong></p>
<p><span style="color: #000000;">Çok az sayıda bilim insanıyla çok iş yapmaya çalışıyoruz. Ekibin her açıdan gelişmesi gerekiyor. Bizimle çalışacak nitelikli bilim insanları arayışı içindeyiz. Bunu her fırsatta ifade ediyoruz. Bu ülkemizin genel bir sorunu. Genel bir soruna genel bir yaklaşımla çözüm üretilebilir, doğru ama biz yine de kendi şartlarımızla çaba gösteriyoruz, belki de örnek bir model olursak başka odakları da etkileriz diye düşünüyoruz. </span></p>
<p><span style="color: #000000;"><strong>Beyin göçü Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri haline geldi. Doktorlar, bilim insanları akın halinde yurt dışına gidiyor. KUİSCİD ise bir çekim merkezi haline gelebilir mi? Nasıl? kısaca görüşlerinizi aktarabilir misiniz?</strong> </span></p>
<p><span style="color: #000000;">Beyin göçünü durdurmak için her yaştan insanımıza umut vermek, umudu dürtmek lazım. Maddi kaygılar tabii önemli ama aslında gençler burada umut bulamadıkları için yurt dışına gidiyorlar. Biz gençlere çalışma ve üretme imkanı veriyoruz. Belli projelere kanalize olup, dünya çapında çalışma olanağı sununca fikirlerini değiştiriyorlar. Eğer bir üretim içine girerlerse, huzurlu ve üretken bir çalışma ortamı içine girerlerse fikirleri değişebiliyor. Bunu görmeliyiz. Bu açıdan her zaman ve her yerde nitelikli iş gücünü çekmek için çalışmalıyız. Biz bunu yapıyoruz. Onlarla gurur duyuyoruz. </span></p>
<p><strong><span style="color: #000000;">Tüm burada yaptıklarınız ancak bir ideal uğruna yapılabilir gibi geliyor. Bunları yapabilmek için motivasyon ve ilham kaynağınız nedir?</span></strong></p>
<p><span style="color: #000000;">Tarihten çok sayıda örnek bulunabilir ama Cumhuriyet’in kuruluş öyküsü en yakın hissettiğimiz ilham kaynağımız oldu ve oluyor. Çünkü Cumhuriyet, başarılması imkansız denilen bir mücadeleyi, yenilgiyi baştan kabul edenlere hiç de aldırış etmeden, her zaman doğrudan ve gerçeklerden yana, azimle ve umutla başarmanın öyküsüdür. Bu mücadelenin baş kahramanı Atatürk, bizlere her zaman aklı ve bilimi rehber edinmeyi miras bıraktı. Bu başarı öyküsü bizleri bilim yolunda çok çalışmak için motive ediyor.</span></p>
<p><strong>Özlem Yüzak</strong></p>
<p><em><strong>*Bu yazı, HBT Dergi <a href="https://abonelik.herkesebilimteknoloji.com/urun/sayi-406-18-ocak-2024-dijital-pdf/">406. sayıda</a> yayınlanmıştır.</strong></em></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/prof-dr-ergonul-ozgun-bir-model-yarattik-bir-iddiamiz-var">Prof. Dr. Ergönül: Özgün bir model yarattık, bir iddiamız var…</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">30863</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Kanserde devrimsel gelişmeler ama adaletsizlikler diz boyu</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/orhan-bursali/kanserde-devrimsel-gelismeler-ama-adaletsizlikler-diz-boyu</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Orhan Bursalı]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 26 Nov 2023 15:46:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Orhan Bursalı]]></category>
		<category><![CDATA[bağışıklık sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[DSÖ]]></category>
		<category><![CDATA[ilaç]]></category>
		<category><![CDATA[kanser]]></category>
		<category><![CDATA[kemoterapi]]></category>
		<category><![CDATA[sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[tedavi]]></category>
		<category><![CDATA[tıp]]></category>
		<category><![CDATA[WHO]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=30512</guid>

					<description><![CDATA[<p>Her 6 ölümden birinin nedeni, onlarca biçimi olan kanser. 2020’de kanserden 10 milyon insan ölmüş, Dünya Sağlık Örgütü’ne göre. Şüphesiz bilim insanları tedavi için alın teri döküyor, pek çok kanser türünde sağ kalma oranları artıyor, yeni ilaç kombinasyonları iyi sonuçlar veriyor, yeni moleküler teknikler geliştiriliyor, kanser ve çeşitli hastalıklara karşı bedenimizin en büyük zırhı-savaşçısı bağışıklık sistemini devreye sokacak teknikler gündemde&#8230; Bütün bunlar iyi güzel, birazdan bahsedeceğiz ama yine DSÖ’ye göre, 2040’a kadar kanser hastalarının sayısı %55 artacak! Sağlıksız çevre, kötü yanlış değersiz ve doğal dışı beslenme, her geçen gün artan kimyasallarla evde, işyerinde haşır neşir bir yaşam, kahrolası sigara, aşırı alkol, giderek artan neredeyse tam zaman popo üzerinde oturma rekorları, fiziksel aktivitesizliğin milyarları sarması, hava kirliliği&#8230; Sayın sayabildiğiniz kadar. Bunlara iş ve aile yaşamı içindeki ağır stres yüklü yaşam ve ilişkileri katın. Giderek artan geçim sıkıntısının katkısını serpin bunların üzerine&#8230; Tabii ki kanserler artacak! Maliyetler korkunç Evet, açlıktan ölen yeterince ve gerektiği gibi beslenemeyen yüz milyonlarca insan var. Fakat 8 milyara ulaşan insan sayısına yönelik müthiş bir gıda üretimi de var. Bu üretimin ne kadar sağlıklı olduğu da ayrı bir tartışma&#8230; Önümde kanser tedavisinin maliyetini araştıran bir rapor duruyor. İnanılmaz rakamlar. 204 ülkede 29 kanser türünün tedavisini dikkate alan rapora göre, 2020-2050 arasında küresel ekonomik maliyet 25.2 trilyon dolar! (İşgücü ve üretkenlik maliyeti dahil). Dünyada tıp ve sağlığa yaklaşım, kanseri umutsuz vaka olarak sınıflandırabilir. Önleyici bir tıp ve hayat tarzına odaklanmayan ülke yönetimleri, sadece kanser değil, giderek çoğalan hastalıkların tedavi giderleri arasında çökmekte olan bir sistem yarattı. Bu alanda temel konu şu: Yurttaşlarını işte, hayatta sağlıklı mı tutacaksın yoksa binlerce hastaneye mi tıkacaksın&#8230; Bu bir siyasi konu/ tercih her şeyden önce. Tedavide devrimler Herkese Bilim Teknoloji dergisinde 397. ve 398. sayılar, başta kanser olmak üzere tıpta gözlenen ve yer yer uygulamaya konan çığır açıcı gelişmeler konu ediliyor ve tedavide devrimler yakın deniyor. Evet kanserli insan sayısı artıyor ama öte yandan iyileşen insan sayısı da. Bu kanser türleri kronik hastalık derekesine düşürülüyor. Yenilik şurada: “Metastatik kanserli hastalar, tahmin edilenden çok daha uzun süre hayatta kalabiliyorlar. Bazıları yeni ilaçlarla tamamen iyileşiyor; gittikçe artan sayıda vakada, metastatik kanserli hastalar artık çok sayıda tedavi seçeneğine erişebiliyor. Kanserleri bir ilaca dirençli hale geldiğinde bir tedaviden diğerine atlayabiliyorlar.” Metastatik hastaların iyileşemeyeceği görüşünü yıkan gelişmeler var. Meme kanseri de bunlardan biri. Pankreasta 800 klinik deney Mesela pankreas kanserinin tedavisinde ilerleme neredeyse hiç kaydedilmedi ama “Sadece ABD’de pankreas kanserinin tedavisine yönelik 800’den fazla klinik deney devrede”. İki yeni kanser ilacı sınıfı, geleneksel kemoterapi veya radyasyonun yerini almaya aday, bunlar kanser hücrelerini ortadan kaldırmak için kişinin kendi bağışıklık sistemini kullanan modern immünoterapi ilaçları veya “antikor-ilaç konjugatları veya ADC’ler” adı verilen sınıf. Bunlar bazen güçlü kemoterapi ilaçları ile birlikte kullanılıyor. Mesane kanserine yönelik büyük bir başarıyı tıp dünyası tartışıyor ve alkışlıyor. Bunlar doğrudan kanseri hedef alıyor. Fakat görüntünün arkasında, bu tür tedavilere ulaşamayan ve daha yıllarca ulaşamayacak olan milyarlarca insanın varlığı. Bırakın yeni yöntemleri, klasik tedavilerden bile uzaklar. Orhan Bursalı *Bu yazı, 26 Kasım 2023 tarihli Cumhuriyet Gazetesi&#8217;nde yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/orhan-bursali/kanserde-devrimsel-gelismeler-ama-adaletsizlikler-diz-boyu">Kanserde devrimsel gelişmeler ama adaletsizlikler diz boyu</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Her 6 ölümden birinin nedeni, onlarca biçimi olan kanser. 2020’de kanserden 10 milyon insan ölmüş, Dünya Sağlık Örgütü’ne göre. Şüphesiz bilim insanları tedavi için alın teri döküyor, pek çok kanser türünde sağ kalma oranları artıyor, yeni ilaç kombinasyonları iyi sonuçlar veriyor, yeni moleküler teknikler geliştiriliyor, kanser ve çeşitli hastalıklara karşı bedenimizin en büyük zırhı-savaşçısı bağışıklık sistemini devreye sokacak teknikler gündemde&#8230;</p>
<p>Bütün bunlar iyi güzel, birazdan bahsedeceğiz ama yine DSÖ’ye göre, 2040’a kadar kanser hastalarının sayısı %55 artacak!</p>
<p>Sağlıksız çevre, kötü yanlış değersiz ve doğal dışı beslenme, her geçen gün artan kimyasallarla evde, işyerinde haşır neşir bir yaşam, kahrolası sigara, aşırı alkol, giderek artan neredeyse tam zaman popo üzerinde oturma rekorları, fiziksel aktivitesizliğin milyarları sarması, hava kirliliği&#8230; Sayın sayabildiğiniz kadar. Bunlara iş ve aile yaşamı içindeki ağır stres yüklü yaşam ve ilişkileri katın. Giderek artan geçim sıkıntısının katkısını serpin bunların üzerine&#8230; Tabii ki kanserler artacak!</p>
<p><strong>Maliyetler korkunç</strong></p>
<p>Evet, açlıktan ölen yeterince ve gerektiği gibi beslenemeyen yüz milyonlarca insan var. Fakat 8 milyara ulaşan insan sayısına yönelik müthiş bir gıda üretimi de var. Bu üretimin ne kadar sağlıklı olduğu da ayrı bir tartışma&#8230;</p>
<p>Önümde kanser tedavisinin maliyetini araştıran bir rapor duruyor. İnanılmaz rakamlar. 204 ülkede 29 kanser türünün tedavisini dikkate alan rapora göre, 2020-2050 arasında küresel ekonomik maliyet 25.2 trilyon dolar! (İşgücü ve üretkenlik maliyeti dahil).</p>
<p>Dünyada tıp ve sağlığa yaklaşım, kanseri umutsuz vaka olarak sınıflandırabilir. Önleyici bir tıp ve hayat tarzına odaklanmayan ülke yönetimleri, sadece kanser değil, giderek çoğalan hastalıkların tedavi giderleri arasında çökmekte olan bir sistem yarattı.</p>
<p>Bu alanda temel konu şu: Yurttaşlarını işte, hayatta sağlıklı mı tutacaksın yoksa binlerce hastaneye mi tıkacaksın&#8230; Bu bir siyasi konu/ tercih her şeyden önce.</p>
<p><strong>Tedavide devrimler</strong></p>
<p><strong>Herkese Bilim Teknoloji</strong> dergisinde <a href="https://abonelik.herkesebilimteknoloji.com/urun/sayi-397-16-kasim-2023-dijital-pdf/">397</a>. ve <a href="https://abonelik.herkesebilimteknoloji.com/urun/sayi-398-23-kasim-2023-dijital-pdf/">398</a>. sayılar, başta kanser olmak üzere tıpta gözlenen ve yer yer uygulamaya konan <strong>çığır açıcı gelişmeler</strong> konu ediliyor ve <strong>tedavide devrimler yakın</strong> deniyor. Evet kanserli insan sayısı artıyor ama öte yandan iyileşen insan sayısı da. Bu kanser türleri kronik hastalık derekesine düşürülüyor.</p>
<p>Yenilik şurada: <em>“Metastatik kanserli hastalar, tahmin edilenden çok daha uzun süre hayatta kalabiliyorlar. Bazıları yeni ilaçlarla tamamen iyileşiyor; gittikçe artan sayıda vakada, metastatik kanserli hastalar artık çok sayıda tedavi seçeneğine erişebiliyor. Kanserleri bir ilaca dirençli hale geldiğinde bir tedaviden diğerine atlayabiliyorlar.”</em> Metastatik hastaların iyileşemeyeceği görüşünü yıkan gelişmeler var. Meme kanseri de bunlardan biri.</p>
<p><strong>Pankreasta 800 klinik deney</strong></p>
<p>Mesela pankreas kanserinin tedavisinde ilerleme neredeyse hiç kaydedilmedi ama <em>“Sadece ABD’de pankreas kanserinin tedavisine yönelik 800’den fazla klinik deney devrede”</em>. İki yeni kanser ilacı sınıfı, geleneksel kemoterapi veya radyasyonun yerini almaya aday, bunlar kanser hücrelerini ortadan kaldırmak için kişinin kendi bağışıklık sistemini kullanan modern immünoterapi ilaçları veya <em>“antikor-ilaç konjugatları veya ADC’ler”</em> adı verilen sınıf. Bunlar bazen güçlü kemoterapi ilaçları ile birlikte kullanılıyor. Mesane kanserine yönelik büyük bir başarıyı tıp dünyası tartışıyor ve alkışlıyor. Bunlar doğrudan kanseri hedef alıyor.</p>
<p>Fakat görüntünün arkasında, bu tür tedavilere ulaşamayan ve daha yıllarca ulaşamayacak olan milyarlarca insanın varlığı. Bırakın yeni yöntemleri, klasik tedavilerden bile uzaklar.</p>
<p><strong>Orhan Bursalı</strong></p>
<p><em><strong>*Bu yazı, 26 Kasım 2023 tarihli Cumhuriyet Gazetesi&#8217;nde <a href="https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/orhan-bursali/kanserde-devrimsel-gelismeler-ama-adaletsizlikler-diz-boyu-2144901">yayınlanmıştır</a>.</strong></em></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/orhan-bursali/kanserde-devrimsel-gelismeler-ama-adaletsizlikler-diz-boyu">Kanserde devrimsel gelişmeler ama adaletsizlikler diz boyu</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">30512</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
