<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>tokluk arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/tokluk/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/tokluk</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Mon, 23 Sep 2019 06:57:43 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Bitkisel proteinler daha uzun süre tok tutabiliyor</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/bitkisel-proteinler-daha-uzun-sure-tok-tutabiliyor</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Altaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 23 Sep 2019 06:57:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[beslenme]]></category>
		<category><![CDATA[beslenme düzeni]]></category>
		<category><![CDATA[tokluk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=15269</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yeni bir araştırma bitkisel proteinlerin, hayvansal proteinlere kıyasla, kişiyi çok daha uzun bir süre tok tutabileceğine işaret ediyor. Danimarka’da Kopenhag Üniversitesi’nden obezite konusunda uzman Anne Raben’in liderliğinde yürütülen son bir araştırmada 43 genç erkek denek, her biri iki haftalık aralarla, üç farklı günde üç farklı öğünden oluşan kahvaltılarla beslendiler. Bu öğünler protein köftesi  ve püre içerikleri açısından farklıydılar. İlk öğün yüksek düzeyde protein içeren etli köfte ve patates püresinden oluşurken, ikincisi bol proteinli baklagiller (kuru fasulye ve mercimek gibi) içeren köfte ve kurutulmuş bezelye püresinden, üçüncüsü de düşük proteinli baklagilleri içeren köfte ve kuru bezelye ile patates püresi karışımından oluşuyordu. Araştırmacılar, öteki iki kahvaltıya kıyasla, yüksek düzeyde protein içeren baklagillerden oluşan bir kahvaltı sonrasında deneklerin kendilerini çok daha uzun bir süre tok hissettiklerine tanık oldular. Daha da şaşırtıcı bir durum, deneklerin yüksek proteinli bitkilerden oluşan köfteleri içeren kahvaltıların en doyurucu kahvaltılar olduğunu söylemelerine karşın, düşük proteinli sebzeler içeren köftelerden oluşan öğünlerin kendilerini yüksek proteinli et içeren köftelerden oluşan kahvaltı denli tok tuttuğunu belirtmeleriydi. Raben’in önderliğindeki araştırmada, yüksek proteinli baklagillerle beslendiklerinde deneklerin, öğle yemeğinde yüksek proteinli etle ya da düşük proteinli baklagillerle beslendiklerine kıyasla, %12-13 oranında daha az kalori tükettiklerine de tanık olundu. Bu da, 95-105 kalori arasında bir farklılık anlamına geliyordu. Lif miktarı ve tokluk hissi Tüm öğünler fırında pişirilmiş, ya dana ya da domuz etli köftelerden ve patatesten (yüksek proteinli et köftesi) ya da kuru bakla ve kuru bezelyeden (yüksek proteinli baklagillerden oluşan köfte), ya da kuru bakla, kuru bezelye ve patatesten (düşük proteinli köfte) oluşmaktaydı. Köftelerin tümü de çeşitli baharatlar, kolza tohumu yağı ve tereyağı içermekteydi. Gerek yüksek proteinli et köftesinde, gerekse yüksek proteinli baklagiller köftesinde kalorilerin yüzde 19’u proteinlerden gelirken, yüzde 53’ü karbonhidratlardan gelmekteydi. Ancak yüksek proteinli köfteler arasındaki farklılık her birinin içerdiği lif miktarından kaynaklanmaktaydı. Yüksek proteinli et köftesinin her 100 gramında yalnızca 6 gram lif bulunurken, yüksek proteinli baklagillerden oluşan köftenin 100 gramı 25 gram lif içermekteydi. Öte yandan, düşük proteinli baklagillerden oluşan köftedeki kalorilerin yalnızca yüzde dokuzu proteinlerden gelirken, yüzde 62’si karbonhidratlardan geliyordu ve bu köftenin her 10 gramı 100 gram lif içeriyordu. 19 Ekim 2016 tarihinde Food and Nutrition Research dergisinde yayımlanan araştırmanın bulguları yüksek proteinli baklagillerden oluşan köftede lif miktarının daha yüksek olmasının tokluk duygusunun yaratılmasında, yüksek proteinli et köftesine kıyasla, çok daha etkili olabileceğine işaret ediyor. Raben, lifler ve proteinlerin farklı düzenekler aracılığıyla etkili olduklarına, liflerin bedende herhangi bir bozulmaya uğramadıklarına ve bu yüzden bedenden atılıncaya dek sindirim yolunda kaldıklarına dikkat çekiyor. Oysa protein sindiriliyor ve bedende soğuruluyor ve böylelikle, beynin de aralarında olduğu, beden dokuları bileşenlerinden yararlanabiliyorlar. Lezzetli yiyecekler ve tokluk hissi Araştırmacılar elde edilen bu sonuçların bitkisel proteinlerle beslenmenin, hayvansal proteinlerle beslenmeye kıyasla, ille de insanları her zaman daha tok tutacağı anlamına gelmeyeceğine parmak basarak, benzer lif ve protein içerikli öğünlerle ilgili daha kapsamlı deneylerin yapılmasında yarar olduğunu belirtiyorlar. Araştırmanın kısıtlayıcı özelliklerinden biri de öğünlerin tadındaki farklılıklardı. Denekler yüksek proteinli baklagillerden oluşan köftenin, hem yüksek proteinli et köftesine hem de düşük proteinli baklagillerden oluşan köfteye kıyasla, çok daha tatsız olduğunu belirtiyorlardı. Bu son derece önemli, çünkü genelde daha lezzetli yiyeceklerin insanları tatsız yiyeceklerden çok daha az tok tuttukları düşünülür ki, bu da araştırmanın sonuçlarını etkilemiş olabilir. Araştırmacılar bu çalışmada, iştahın düzenlenmesinde fasulye ve bezelye gibi bitkisel tabanlı öğünlerle domuz ve sığır gibi hayvansal ürünlerden oluşan öğünlerin yarattığı etkiler konusunda ilk kez doğrudan bir kıyaslamaya gidildiğini belirtiyorlar. Benzer çalışmalardaki deneylerde, gerçek yiyecekler yerine, soya ve süt ürünlerindeki proteinlerin (peynir altı suyu, kazein ve süt biçimindeki) karşılaştırıldığına, ya da (suda çözünmüş protein tozu gibi) besin ürünlerinden yararlanıldığına dikkat çekiyorlar. Raben ve arkadaşları elde edilen bulguların çevresel sonuçlarıyla da yakından ilgileniyorlar. Raben, “küresel bir bakış açısından” ele alındığında, beslenmede ağırlıklı olarak bitkisel tabanlı bir yaklaşımı yeğlemenin çevre açısından çok daha yararlı olacağının altını çiziyor. Kaynak</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/bitkisel-proteinler-daha-uzun-sure-tok-tutabiliyor">Bitkisel proteinler daha uzun süre tok tutabiliyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yeni bir araştırma bitkisel proteinlerin, hayvansal proteinlere kıyasla, kişiyi çok daha uzun bir süre tok tutabileceğine işaret ediyor.</p>
<p>Danimarka’da Kopenhag Üniversitesi’nden obezite konusunda uzman Anne Raben’in liderliğinde yürütülen son bir araştırmada 43 genç erkek denek, her biri iki haftalık aralarla, üç farklı günde üç farklı öğünden oluşan kahvaltılarla beslendiler. Bu öğünler protein köftesi  ve püre içerikleri açısından farklıydılar. İlk öğün yüksek düzeyde protein içeren etli köfte ve patates püresinden oluşurken, ikincisi bol proteinli baklagiller (kuru fasulye ve mercimek gibi) içeren köfte ve kurutulmuş bezelye püresinden, üçüncüsü de düşük proteinli baklagilleri içeren köfte ve kuru bezelye ile patates püresi karışımından oluşuyordu. Araştırmacılar, öteki iki kahvaltıya kıyasla, yüksek düzeyde protein içeren baklagillerden oluşan bir kahvaltı sonrasında deneklerin kendilerini çok daha uzun bir süre tok hissettiklerine tanık oldular.</p>
<p>Daha da şaşırtıcı bir durum, deneklerin yüksek proteinli bitkilerden oluşan köfteleri içeren kahvaltıların en doyurucu kahvaltılar olduğunu söylemelerine karşın, düşük proteinli sebzeler içeren köftelerden oluşan öğünlerin kendilerini yüksek proteinli et içeren köftelerden oluşan kahvaltı denli tok tuttuğunu belirtmeleriydi.</p>
<p>Raben’in önderliğindeki araştırmada, yüksek proteinli baklagillerle beslendiklerinde deneklerin, öğle yemeğinde yüksek proteinli etle ya da düşük proteinli baklagillerle beslendiklerine kıyasla, %12-13 oranında daha az kalori tükettiklerine de tanık olundu. Bu da, 95-105 kalori arasında bir farklılık anlamına geliyordu.</p>
<p><strong>Lif miktarı ve tokluk hissi</strong></p>
<p>Tüm öğünler fırında pişirilmiş, ya dana ya da domuz etli köftelerden ve patatesten (yüksek proteinli et köftesi) ya da kuru bakla ve kuru bezelyeden (yüksek proteinli baklagillerden oluşan köfte), ya da kuru bakla, kuru bezelye ve patatesten (düşük proteinli köfte) oluşmaktaydı. Köftelerin tümü de çeşitli baharatlar, kolza tohumu yağı ve tereyağı içermekteydi.</p>
<p>Gerek yüksek proteinli et köftesinde, gerekse yüksek proteinli baklagiller köftesinde kalorilerin yüzde 19’u proteinlerden gelirken, yüzde 53’ü karbonhidratlardan gelmekteydi. Ancak yüksek proteinli köfteler arasındaki farklılık her birinin içerdiği lif miktarından kaynaklanmaktaydı. Yüksek proteinli et köftesinin her 100 gramında yalnızca 6 gram lif bulunurken, yüksek proteinli baklagillerden oluşan köftenin 100 gramı 25 gram lif içermekteydi.</p>
<p>Öte yandan, düşük proteinli baklagillerden oluşan köftedeki kalorilerin yalnızca yüzde dokuzu proteinlerden gelirken, yüzde 62’si karbonhidratlardan geliyordu ve bu köftenin her 10 gramı 100 gram lif içeriyordu.</p>
<p>19 Ekim 2016 tarihinde<em> Food and Nutrition Research</em> dergisinde yayımlanan araştırmanın bulguları yüksek proteinli baklagillerden oluşan köftede lif miktarının daha yüksek olmasının tokluk duygusunun yaratılmasında, yüksek proteinli et köftesine kıyasla, çok daha etkili olabileceğine işaret ediyor.</p>
<p>Raben, lifler ve proteinlerin farklı düzenekler aracılığıyla etkili olduklarına, liflerin bedende herhangi bir bozulmaya uğramadıklarına ve bu yüzden bedenden atılıncaya dek sindirim yolunda kaldıklarına dikkat çekiyor. Oysa protein sindiriliyor ve bedende soğuruluyor ve böylelikle, beynin de aralarında olduğu, beden dokuları bileşenlerinden yararlanabiliyorlar.</p>
<p><strong>Lezzetli yiyecekler ve tokluk hissi </strong></p>
<p>Araştırmacılar elde edilen bu sonuçların bitkisel proteinlerle beslenmenin, hayvansal proteinlerle beslenmeye kıyasla, ille de insanları her zaman daha tok tutacağı anlamına gelmeyeceğine parmak basarak, benzer lif ve protein içerikli öğünlerle ilgili daha kapsamlı deneylerin yapılmasında yarar olduğunu belirtiyorlar.</p>
<p>Araştırmanın kısıtlayıcı özelliklerinden biri de öğünlerin tadındaki farklılıklardı. Denekler yüksek proteinli baklagillerden oluşan köftenin, hem yüksek proteinli et köftesine hem de düşük proteinli baklagillerden oluşan köfteye kıyasla, çok daha tatsız olduğunu belirtiyorlardı. Bu son derece önemli, çünkü genelde daha lezzetli yiyeceklerin insanları tatsız yiyeceklerden çok daha az tok tuttukları düşünülür ki, bu da araştırmanın sonuçlarını etkilemiş olabilir.</p>
<p>Araştırmacılar bu çalışmada, iştahın düzenlenmesinde fasulye ve bezelye gibi bitkisel tabanlı öğünlerle domuz ve sığır gibi hayvansal ürünlerden oluşan öğünlerin yarattığı etkiler konusunda ilk kez doğrudan bir kıyaslamaya gidildiğini belirtiyorlar. Benzer çalışmalardaki deneylerde, gerçek yiyecekler yerine, soya ve süt ürünlerindeki proteinlerin (peynir altı suyu, kazein ve süt biçimindeki) karşılaştırıldığına, ya da (suda çözünmüş protein tozu gibi) besin ürünlerinden yararlanıldığına dikkat çekiyorlar.</p>
<p>Raben ve arkadaşları elde edilen bulguların çevresel sonuçlarıyla da yakından ilgileniyorlar. Raben, “küresel bir bakış açısından” ele alındığında, beslenmede ağırlıklı olarak bitkisel tabanlı bir yaklaşımı yeğlemenin çevre açısından çok daha yararlı olacağının altını çiziyor.</p>
<p><a href="http://www.livescience.com/56722-plant-protein-keeps-you-feeling-full-longer-than-meat.html">Kaynak</a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/bitkisel-proteinler-daha-uzun-sure-tok-tutabiliyor">Bitkisel proteinler daha uzun süre tok tutabiliyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">15269</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Neden sürekli açım?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/neden-surekli-acim</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Oct 2018 12:58:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[açlık]]></category>
		<category><![CDATA[beslenme]]></category>
		<category><![CDATA[diyet]]></category>
		<category><![CDATA[karbonhidrat]]></category>
		<category><![CDATA[metabolizma]]></category>
		<category><![CDATA[meyve]]></category>
		<category><![CDATA[sebze]]></category>
		<category><![CDATA[tahıl]]></category>
		<category><![CDATA[tokluk]]></category>
		<category><![CDATA[yiyecek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=11644</guid>

					<description><![CDATA[<p>Doymak bilmeyen açlığınızın nedeni alışkanlıklarınız, çevreniz, beslenme düzeniyle ilgili seçimleriniz olabilir. Yetersiz uyku ve aşırı gerginlik açlık duygusu yaratabilir. Televizyon izlemek de benzer bir etki yaratabilir. Hormonlarınız, duygu durumunuz ve yanlış boyutta bir çatal bile acıkmanıza neden olabilir. Cornell Üniversitesi Besin&#38;Marka Laboratuvarı araştırmacılarından Aner Tal&#8217;e göre açlık, yalnızca fiziksel gereksinimlerin karşılanması amacıyla yemek yeme gereği duyulmasıyla sınırlı bir kavram değil. Açlık duygusunu etkileyen çok sayıda başka ruhsal, dirimsel ve çevresel unsurlar var. Kişinin yemek yemekle ilgili alışkanlıklarının bu unsurların en başında geldiğine dikkat çeken Tal, “Her gün saat 2’de öğle yemeği yemek gibi bir alışkanlığınız varsa, günün bu saatinde yiyeceğe biyolojik bağlamda gereksinim duymasanız da yemek istersiniz. Sürekli yemek yerseniz, bedeniniz yavaş yavaş buna ayak uydurmaya başlayacak ve gün boyu açlık duyacaktır” diyor. Açlığı dengeleyen yiyecek seçimi İyi de öncelikle bir insanı sürekli yemeye iten nedir? Boston Çocuk Hastanesi endokrinoloji uzmanı ve Harvard Tıp Fakültesi araştırmacılarından Dr. Belinda Lennerz, yiyecek seçimlerinizin bunda büyük bir payı olduğunu belirtiyor. Açlık duygusunu yaratan unsurlarla ilgili araştırmalar yapan Lennerz, “Açlığın temel nedeni kandaki enerji miktarının dengede tutulması amacıyla kişiyi yiyecek aramaya ve onu tüketmeye itmektir. Daha yavaş sindirilebilen yağ, protein ve lif oranları daha yüksek olan yiyecekleri tükettiğimizde bu durum çok daha etkili bir biçimde gerçekleşir” diyor. Bu tür yiyecekler bedenin öğünler arasında saatler boyunca dengede tutulmasına yardımcı olurken, başka türde yiyecekler kişinin yemekten çok daha kısa bir süre sonra mutfağa ya da kantine koşturmasına yol açan metabolik değişimlere neden olurlar. Söz konusu yiyecekler bir hayli işlemden geçirilmiş karbonhidratlardır. Karbonhidratlar acıktırıyor mu? Kısa süre önce yayımlanan Always Hungry? başlıklı kitabın yazarı ve Lennerz’in meslektaşı Dr. David Ludwig günümüzün en gözde işlenmiş karbonhidratları arasında beyaz ekmek, beyaz pirinç, patates ürünleri, şekerle tatlandırılmış içecekler, hazır kahvaltılık tahıllar, kurabiyeler ve cipslerin yer aldığını belirterek, “Bu türde yiyecekler, yavaş sindirilen besinlerle beslenildiğinde genellikle iyi işleyen bedenin doğal açlık denetimi sistemlerinde karışıklığa neden oluyor” diye ekliyor. Sağlıklı yağların ve bol lifli yiyeceklerin-sindirim sisteminden yavaşça geçen yoğurtlar, yeşil yapraklı sebzeler ve baklagillerin- tersine, işlemden geçirilmiş karbonhidratlar bağırsaklarımızda tıpkı kaydıraktan kayıyorlarmış gibi bir etki yaratıyorlar. Lennerz bu tür atıştırmalıkların, tatlıların, şekerli içeceklerin ve daha başka işlenmiş besinlerin ABD’de ortalama bir alışveriş sepetinin yaklaşık %61’ini oluşturduğuna, bedenin de hızla sindirilen bu yiyeceklere tepki olarak ve yükselen kan şekeri düzeylerini dengelemek amacıyla kana yüksek miktarlarda insülin salmak zorunda kaldığına dikkat çekiyor. Şeker yağa dönüşüyor Ludwig de tıpkı sığırları otlatan bir çiftçi gibi, insülinin yediğiniz yiyeceklerdeki şekeri ve öteki kalorileri depoya sürüklediğini ve bunun da genelde yağ hücreleri anlamına geldiğini belirtiyor. Bu durum yalnızca kişinin kilo almasına neden olmakla kalmayıp, aynı zamanda bedenin birtakım gereksinimlerin karşılanması için daha çok enerjiye gerek duyduğu gibi bir inanca kapılmasına da yol açıyor. Bu da sonuçta açlık duygusunun hızla geri dönmesine neden oluyor. Ludwig, işlenmiş ürünlerin bolca tüketildiği az yağlı bir beslenme düzenini uygulayan kişilerde tüm bunların çok daha yoğun bir biçimde yaşandığının da altını çiziyor. Lennerz, her türde yiyeceğe her zaman kolaylıkla ulaşılabilen günümüz koşullarında bu yiyeceklerden kaçınmanın hiç de kolay olmadığına, bunların yalnızca kokularının ya da görüntülerinin bile beyin ve bedendeki “besle beni” süreçlerini devinime geçirmeye yettiğine dikkat çekiyor. Bu da televizyonda yemek pişirmeyle ilgili programlar izlemenin, mutfak tezgahındaki atıştırmalıkları görmenin ya da yol üzerinde kurabiye ve patates kızartmalarının sunulduğu yerlere tanık olmanın, bu gibi yoldan çıkarıcı unsurlarla karşı karşıya kalınmadığında uykuda kalabilecekken, açlık duygusunun bir anda uyanması anlamına geliyor. İşlenmiş yiyecekler bağımlılık yaratıyor Tüm bunlara yoğun işlemlerden geçirilmiş bu yiyeceklerin birçoğunun, özellikle de şekerin, beynin ödül sistemlerini tıpkı sigara, uyuşturucu ve bağımlılık yaratan kimi başka maddeler gibi devinime geçirebileceğini ortaya koyan ve sayıları giderek artan araştırmalar da eklendiğinde, çoğumuzun gün boyunca açlık çekmesi hiç de şaşırtıcı olmasa gerek. Peki, bu durumda ne yapabiliriz? Öncelikle, Lennerz ile Ludwig’in yukarıda sözünü ettikleri yiyecekler yerine yağ, lif ve protein açısından zengin sağlıklı besinlerle beslenmeye çalışın. Araştırmalar sürekli açlık çekenler için farkındalığı geliştirici meditasyonun, tempolu yürüyüşün, beden alıştırmalarının ve yiyecekleri gözden uzak tutmanın da yararlı olabileceğine işaret ediyor.      Kaynak: http://time.com/4435650/always-hungry-appetite/</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/neden-surekli-acim">Neden sürekli açım?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Doymak bilmeyen açlığınızın nedeni alışkanlıklarınız, çevreniz, beslenme düzeniyle ilgili seçimleriniz olabilir.</strong></p>
<p>Yetersiz uyku ve aşırı gerginlik açlık duygusu yaratabilir. Televizyon izlemek de benzer bir etki yaratabilir. Hormonlarınız, duygu durumunuz ve yanlış boyutta bir çatal bile acıkmanıza neden olabilir.</p>
<p>Cornell Üniversitesi Besin&amp;Marka Laboratuvarı araştırmacılarından Aner Tal&#8217;e göre açlık, yalnızca fiziksel gereksinimlerin karşılanması amacıyla yemek yeme gereği duyulmasıyla sınırlı bir kavram değil. Açlık duygusunu etkileyen çok sayıda başka ruhsal, dirimsel ve çevresel unsurlar var.</p>
<p>Kişinin yemek yemekle ilgili alışkanlıklarının bu unsurların en başında geldiğine dikkat çeken Tal, “Her gün saat 2’de öğle yemeği yemek gibi bir alışkanlığınız varsa, günün bu saatinde yiyeceğe biyolojik bağlamda gereksinim duymasanız da yemek istersiniz. Sürekli yemek yerseniz, bedeniniz yavaş yavaş buna ayak uydurmaya başlayacak ve gün boyu açlık duyacaktır” diyor.</p>
<p><strong>Açlığı dengeleyen yiyecek seçimi</strong></p>
<p>İyi de öncelikle bir insanı sürekli yemeye iten nedir? Boston Çocuk Hastanesi endokrinoloji uzmanı ve Harvard Tıp Fakültesi araştırmacılarından Dr. Belinda Lennerz, yiyecek seçimlerinizin bunda büyük bir payı olduğunu belirtiyor.</p>
<p>Açlık duygusunu yaratan unsurlarla ilgili araştırmalar yapan Lennerz, “Açlığın temel nedeni kandaki enerji miktarının dengede tutulması amacıyla kişiyi yiyecek aramaya ve onu tüketmeye itmektir. Daha yavaş sindirilebilen yağ, protein ve lif oranları daha yüksek olan yiyecekleri tükettiğimizde bu durum çok daha etkili bir biçimde gerçekleşir” diyor.</p>
<p>Bu tür yiyecekler bedenin öğünler arasında saatler boyunca dengede tutulmasına yardımcı olurken, başka türde yiyecekler kişinin yemekten çok daha kısa bir süre sonra mutfağa ya da kantine koşturmasına yol açan metabolik değişimlere neden olurlar. Söz konusu yiyecekler bir hayli işlemden geçirilmiş karbonhidratlardır.</p>
<p><strong>Karbonhidratlar acıktırıyor mu?</strong></p>
<p>Kısa süre önce yayımlanan <em>Always Hungry?</em> başlıklı kitabın yazarı ve Lennerz’in meslektaşı Dr. David Ludwig günümüzün en gözde işlenmiş karbonhidratları arasında beyaz ekmek, beyaz pirinç, patates ürünleri, şekerle tatlandırılmış içecekler, hazır kahvaltılık tahıllar, kurabiyeler ve cipslerin yer aldığını belirterek, “Bu türde yiyecekler, yavaş sindirilen besinlerle beslenildiğinde genellikle iyi işleyen bedenin doğal açlık denetimi sistemlerinde karışıklığa neden oluyor” diye ekliyor.</p>
<p>Sağlıklı yağların ve bol lifli yiyeceklerin-sindirim sisteminden yavaşça geçen yoğurtlar, yeşil yapraklı sebzeler ve baklagillerin- tersine, işlemden geçirilmiş karbonhidratlar bağırsaklarımızda tıpkı kaydıraktan kayıyorlarmış gibi bir etki yaratıyorlar.</p>
<p>Lennerz bu tür atıştırmalıkların, tatlıların, şekerli içeceklerin ve daha başka işlenmiş besinlerin ABD’de ortalama bir alışveriş sepetinin yaklaşık %61’ini oluşturduğuna, bedenin de hızla sindirilen bu yiyeceklere tepki olarak ve yükselen kan şekeri düzeylerini dengelemek amacıyla kana yüksek miktarlarda insülin salmak zorunda kaldığına dikkat çekiyor.</p>
<p><strong>Şeker yağa dönüşüyor</strong></p>
<p>Ludwig de tıpkı sığırları otlatan bir çiftçi gibi, insülinin yediğiniz yiyeceklerdeki şekeri ve öteki kalorileri depoya sürüklediğini ve bunun da genelde yağ hücreleri anlamına geldiğini belirtiyor. Bu durum yalnızca kişinin kilo almasına neden olmakla kalmayıp, aynı zamanda bedenin birtakım gereksinimlerin karşılanması için daha çok enerjiye gerek duyduğu gibi bir inanca kapılmasına da yol açıyor. Bu da sonuçta açlık duygusunun hızla geri dönmesine neden oluyor. Ludwig, işlenmiş ürünlerin bolca tüketildiği az yağlı bir beslenme düzenini uygulayan kişilerde tüm bunların çok daha yoğun bir biçimde yaşandığının da altını çiziyor.</p>
<p>Lennerz, her türde yiyeceğe her zaman kolaylıkla ulaşılabilen günümüz koşullarında bu yiyeceklerden kaçınmanın hiç de kolay olmadığına, bunların yalnızca kokularının ya da görüntülerinin bile beyin ve bedendeki “besle beni” süreçlerini devinime geçirmeye yettiğine dikkat çekiyor. Bu da televizyonda yemek pişirmeyle ilgili programlar izlemenin, mutfak tezgahındaki atıştırmalıkları görmenin ya da yol üzerinde kurabiye ve patates kızartmalarının sunulduğu yerlere tanık olmanın, bu gibi yoldan çıkarıcı unsurlarla karşı karşıya kalınmadığında uykuda kalabilecekken, açlık duygusunun bir anda uyanması anlamına geliyor.</p>
<p><strong>İşlenmiş yiyecekler bağımlılık yaratıyor</strong></p>
<p>Tüm bunlara yoğun işlemlerden geçirilmiş bu yiyeceklerin birçoğunun, özellikle de şekerin, beynin ödül sistemlerini tıpkı sigara, uyuşturucu ve bağımlılık yaratan kimi başka maddeler gibi devinime geçirebileceğini ortaya koyan ve sayıları giderek artan araştırmalar da eklendiğinde, çoğumuzun gün boyunca açlık çekmesi hiç de şaşırtıcı olmasa gerek.</p>
<p>Peki, bu durumda ne yapabiliriz? Öncelikle, Lennerz ile Ludwig’in yukarıda sözünü ettikleri yiyecekler yerine yağ, lif ve protein açısından zengin sağlıklı besinlerle beslenmeye çalışın. Araştırmalar sürekli açlık çekenler için farkındalığı geliştirici meditasyonun, tempolu yürüyüşün, beden alıştırmalarının ve yiyecekleri gözden uzak tutmanın da yararlı olabileceğine işaret ediyor.    <strong> </strong></p>
<p><strong>Kaynak: </strong><strong><a href="http://time.com/4435650/always-hungry-appetite/">http://time.com/4435650/always-hungry-appetite/</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/neden-surekli-acim">Neden sürekli açım?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">11644</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Diyabetin görülme yaşı giderek düşüyor</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/diyabetin-gorulme-yasi-giderek-dusuyor</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 27 Jan 2017 14:23:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[açlık]]></category>
		<category><![CDATA[bebek]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[diyabet]]></category>
		<category><![CDATA[diyabet tip 1]]></category>
		<category><![CDATA[idrar]]></category>
		<category><![CDATA[kan şekeri]]></category>
		<category><![CDATA[lifli gıda]]></category>
		<category><![CDATA[sağlıklı beslenme]]></category>
		<category><![CDATA[spor]]></category>
		<category><![CDATA[su]]></category>
		<category><![CDATA[tokluk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=5175</guid>

					<description><![CDATA[<p>Son yıllarda 5 yaş altı çocuklara çok sık Tip 1 diyabet tanısı konduğu belirtildi. Çocuk ve ergenlik dönemi diyabet hastalarının %90’ında Tip 1 diyabet görülüyor. Diyabet, sadece yetişkinlere has bir hastalık değil. Genetik temelde çevresel faktörlerin tetiklediği Tip 1 diyabet, otoimmün bir hastalık. Yani bizi hastalıklardan koruyan bağışıklık sistemimiz, bazen kendi vücudumuzdaki sağlıklı hücreleri de yabancı sanarak saldırabiliyor. Pankreasın insülin üreten beta hücrelerine karşı bir atak olduğunda da, insülin eksikliğine bağlı olarak diyabet ortaya çıkıyor. Bu durumda kişiye vücudunun ihtiyacı olan insülinin dışarıdan verilmesi gerekiyor. Belirtileri neler? Konuyla ilgili olarak *Prof. Dr. Serap Semiz, “çok su içme, sık idrara çıkma, idrar kaçırma” gibi belirtilere dikkat edilmesi gerektiğini söyledi. Semiz, fark edilmeyen belirtilerin ileride ağırlaşabileceğini ve “sıvı kaybı, kilo kaybı, kusma, karın ağrısı, nefeste aseton kokusu, sık soluk alma, bilinç bozukluğu, taşikardi, hipotansiyon ve şok” olarak ortaya çıkabileceğini belirtti. İlk tanıda hastaların %12-60’ında “diyabetik ketoasidoz” denen, vücutta metabolik dengesizliğe yol açan ve komaya kadar ilerleyebilen ağır bir klinik tablo gelişebileceğini kaydetti. Kan şekeri düzeyi Diyabet tanısı, açlık ve tokluktaki kan şekeri düzeyine bakılarak ölçülüyor. Buna göre, açlık kan şekerinin 126 mg/dl, rastgele bakılan kan şekerinin veya yemekten 2 saat sonra bakılan (tokluk) kan şekerinin ise 200 mg/dl ve üzerinde olması diyabeti düşündürüyor. Bir de üç ayda bir yapılan ve kandaki glikoz yoğunluğunu tespit etmeye yarayan HbA1c testinin, %5,8 ve üzerinde çıkması diyabet şüphesini güçlendiriyor. Nasıl tedavi edilir? Tip 1 diyabet, insülin tedavisi gerektiriyor. Ailenin yaşam biçimi, çocuğun okul saatleri dikkate alınarak düzenleme yapılması önem taşıyor. İnsülin dozunun, hipoglisemiye yol açmayacak biçimde, yaş ve kiloya göre ayarlanması gerekiyor. Beslenme düzeni ve egzersiz tedavinin ayrılmaz bir parçası. Semiz’e göre, hastanın farklı gün ve öğünlerde farklı miktarda besin almasını sağlayan “karbonhidrat sayımı” modeli uygulanabilir. Düşük kolesterol ve yeterli miktarda lifli gıda tüketilebilir. Sporun faydası Spor, insülin duyarlılığını ve glukoz kullanımını artırıyor, kan basıncı ve lipid düzeyinde iyileşme sağlıyor. Spor yapan hasta zindelik kazanıyor, özgüveni artıyor. Fakat ağır egzersizden kaçınmak gerekiyor. Fazlası, hipogliseminin yanı sıra stres hormonlarını çoğaltıyor ve kan şekerini yükseltiyor. Bu yüzden, spor öncesi ve sonrasında kan şekerinin takip edilmesi gerekiyor. Bilinçlenmek önemli Diyabetin tedavisinde, tanısı konan hasta ve ailenin diyabet temel eğitimi ve beceri eğitimi alması, hastalığın yönetilebilmesi için önemli bir adım. Eğer eğitim tanıdan kısa bir süre sonra verilirse, hasta ve ailesi henüz hastaneden taburcu olmadan önce diyabeti yönetebiliyor ve acil sorunlar ile başa çıkabilecek hale geliyor. Diyabetin takibinde hastanın günde 4-6 kez kan şekerinin ölçülmesi ve kayıtlarının tutulması ise çok önemli. Semiz, kan şekeri 250 mg/dl değerinin üstünde olduğunda, kusma ve enfeksiyon, karın ağrısı durumlarında kan veya idrarda mutlaka “keton ölçümü” önerilmesi gerektiğini söylüyor. Çocuğun 3 ay ara ile yapılacak fiziki muayene ile büyüme gelişmesinin değerlendirilmesi, yılda en az 3-4 defa HbA1c ölçümü ve komplikasyonlara yönelik yıllık değerlendirmeler de diyabetin takip ve tedavisinde önem taşıyor. *Prof. Dr. Serap Semiz Acıbadem Kadıköy Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı / Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediyatrik Endokrinoloji Bilim Dalı Başkanı</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/diyabetin-gorulme-yasi-giderek-dusuyor">Diyabetin görülme yaşı giderek düşüyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Son yıllarda 5 yaş altı çocuklara çok sık Tip 1 diyabet tanısı konduğu belirtildi. Çocuk ve ergenlik dönemi diyabet hastalarının %90’ında Tip 1 diyabet görülüyor. Diyabet, sadece yetişkinlere has bir hastalık değil.</p>
<p>Genetik temelde çevresel faktörlerin tetiklediği Tip 1 diyabet, otoimmün bir hastalık. Yani bizi hastalıklardan koruyan bağışıklık sistemimiz, bazen kendi vücudumuzdaki sağlıklı hücreleri de yabancı sanarak saldırabiliyor. Pankreasın insülin üreten beta hücrelerine karşı bir atak olduğunda da, insülin eksikliğine bağlı olarak diyabet ortaya çıkıyor. Bu durumda kişiye vücudunun ihtiyacı olan insülinin dışarıdan verilmesi gerekiyor.</p>
<p><strong>Belirtileri neler?</strong></p>
<p>Konuyla ilgili olarak <strong>*Prof. Dr. Serap Semiz</strong>, “çok su içme, sık idrara çıkma, idrar kaçırma” gibi belirtilere dikkat edilmesi gerektiğini söyledi. Semiz, fark edilmeyen belirtilerin ileride ağırlaşabileceğini ve “sıvı kaybı, kilo kaybı, kusma, karın ağrısı, nefeste aseton kokusu, sık soluk alma, bilinç bozukluğu, taşikardi, hipotansiyon ve şok” olarak ortaya çıkabileceğini belirtti. İlk tanıda hastaların %12-60’ında “diyabetik ketoasidoz” denen, vücutta metabolik dengesizliğe yol açan ve komaya kadar ilerleyebilen ağır bir klinik tablo gelişebileceğini kaydetti.</p>
<p><strong>Kan şekeri düzeyi</strong></p>
<p>Diyabet tanısı, açlık ve tokluktaki kan şekeri düzeyine bakılarak ölçülüyor. Buna göre, açlık kan şekerinin 126 mg/dl, rastgele bakılan kan şekerinin veya yemekten 2 saat sonra bakılan (tokluk) kan şekerinin ise 200 mg/dl ve üzerinde olması diyabeti düşündürüyor. Bir de üç ayda bir yapılan ve kandaki glikoz yoğunluğunu tespit etmeye yarayan HbA1c testinin, %5,8 ve üzerinde çıkması diyabet şüphesini güçlendiriyor.</p>
<p><strong>Nasıl tedavi edilir?</strong></p>
<p>Tip 1 diyabet, insülin tedavisi gerektiriyor. Ailenin yaşam biçimi, çocuğun okul saatleri dikkate alınarak düzenleme yapılması önem taşıyor. İnsülin dozunun, hipoglisemiye yol açmayacak biçimde, yaş ve kiloya göre ayarlanması gerekiyor. Beslenme düzeni ve egzersiz tedavinin ayrılmaz bir parçası. Semiz’e göre, hastanın farklı gün ve öğünlerde farklı miktarda besin almasını sağlayan “karbonhidrat sayımı” modeli uygulanabilir. Düşük kolesterol ve yeterli miktarda lifli gıda tüketilebilir.</p>
<p><strong>Sporun faydası</strong></p>
<p>Spor, insülin duyarlılığını ve glukoz kullanımını artırıyor, kan basıncı ve lipid düzeyinde iyileşme sağlıyor. Spor yapan hasta zindelik kazanıyor, özgüveni artıyor. Fakat ağır egzersizden kaçınmak gerekiyor. Fazlası, hipogliseminin yanı sıra stres hormonlarını çoğaltıyor ve kan şekerini yükseltiyor. Bu yüzden, spor öncesi ve sonrasında kan şekerinin takip edilmesi gerekiyor.</p>
<p><strong>Bilinçlenmek önemli</strong></p>
<p>Diyabetin tedavisinde, tanısı konan hasta ve ailenin diyabet temel eğitimi ve beceri eğitimi alması, hastalığın yönetilebilmesi için önemli bir adım. Eğer eğitim tanıdan kısa bir süre sonra verilirse, hasta ve ailesi henüz hastaneden taburcu olmadan önce diyabeti yönetebiliyor ve acil sorunlar ile başa çıkabilecek hale geliyor. Diyabetin takibinde hastanın günde 4-6 kez kan şekerinin ölçülmesi ve kayıtlarının tutulması ise çok önemli. Semiz, kan şekeri 250 mg/dl değerinin üstünde olduğunda, kusma ve enfeksiyon, karın ağrısı durumlarında kan veya idrarda mutlaka “keton ölçümü” önerilmesi gerektiğini söylüyor. Çocuğun 3 ay ara ile yapılacak fiziki muayene ile büyüme gelişmesinin değerlendirilmesi, yılda en az 3-4 defa HbA1c ölçümü ve komplikasyonlara yönelik yıllık değerlendirmeler de diyabetin takip ve tedavisinde önem taşıyor.</p>
<p><strong>*Prof. Dr. Serap Semiz</strong> Acıbadem Kadıköy Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı / Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediyatrik Endokrinoloji Bilim Dalı Başkanı</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/diyabetin-gorulme-yasi-giderek-dusuyor">Diyabetin görülme yaşı giderek düşüyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">5175</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
