<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>zaman arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/zaman/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/zaman</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Fri, 11 Oct 2019 12:07:27 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Küresel ısınmaya karşı hükümetlere uyarı: “Bilimin arkasında birleşin”</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/kuresel-isinmaya-karsi-hukumetlere-uyari-bilimin-arkasinda-birlesin</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Altaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 10 Oct 2019 13:37:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editör ne diyor?]]></category>
		<category><![CDATA[evrim]]></category>
		<category><![CDATA[faraday]]></category>
		<category><![CDATA[iklim değişikliği]]></category>
		<category><![CDATA[iklim krizi]]></category>
		<category><![CDATA[ışık kirliliği]]></category>
		<category><![CDATA[kanser]]></category>
		<category><![CDATA[nobel ödülleri]]></category>
		<category><![CDATA[optogenetik]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=15508</guid>

					<description><![CDATA[<p>Küresel ısınmanın önü alınamıyor. Zaten önünün alınması için hükümetler üzerlerine düşeni yapmaya yanaşmıyor. Ve zaman aleyhimize işliyor. Birleşmiş Milletler Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli tarafından son durumu özetleyen yeni bir rapor yayımlandı. 104 bilim insanının çalışmalarını temsil eden ve yaklaşık 7.000 yayına atıfta bulunan bu yeni rapor, özellikle buzullar, permafrost ve deniz buzu gibi buzla kaplı coğrafi yapılar üzerinde odaklanıyor. Bilim insanlarının uyarılarına kulak veren iklim aktivistleri hükümetleri acilen harekete geçmeye davet ediyor. 150’ye yakın ülkede yapılan gösterilerde öne çıkan sloganlardan biri “Bilimin arkasında birleş!” oldu. Türkiye’nin de üzerine düşen çok fazla şey var: Öncelikle Paris İklim Anlaşması’nı imzalamalı. 2019 Nobel Ödülleri açıklanmaya başladı. İlk olarak, dergimizin baskıya verildiği 7 Ekim tarihinde Tıp Ödülü açıklandı. İkisi Amerikalı, biri İngiliz olmak üzere üç bilim insanına layık görülen ödül, hücrelerin oksijenin mevcudiyetini nasıl anladıkları ve nasıl uyum sağladıkları ile ilgili buluşlarına verildi. “Yaşamın en gerekli uyum süreçlerinden biri olan mekanizmayı” keşfeden William G. Kaelin Jr., Gregg L. Semenza ve Sir Peter J. Ratecliffe, bu şekilde kansızlık, kanser ve çok sayıda başka hastalıkla mücadelede yeni stratejilerin geliştirilmesinin yolunu açmış oldular. Zaman nedir? Zaman nedir? Felsefe, fizik, psikoloji gibi bilim dalları bu sorunun yanıtı arayadursun, Oxford Üniversitesi’nden David Deutsh’a göre bu konuya ilişkin tek sorun, zamanın anlamının olmaması. Kafanız mı karıştı? Özlem Yüzak’ın derlemesiyle “Zaman bir illüzyon mu?” yazısı zamanı farklı bir bakış açısıyla değerlendirmeniz için yepyeni bir pencere açacak. Özlemle andığımız Bozkurt Güvenç Hocamızın zaman üzerine görüşlerini içeren yazısına da bu bağlamda yer veriyoruz. İstanbul Kültür Üniversitesi’nden Prof. Dr. Dursun Koçer, ışık kirliliği konusuna dikkat çekiyor. Buradaki en önemli vurgu ışığın “çok” ve “her yerde” kullanımı değil, “yeterince” ve gerektiği yerde” kullanımı. Bugün ne yazık ki LED kullanım çılgınlığı ve tüketim toplumlarının yaratılmasıyla da en üst seviyede. Işık astronomiye, hava kirliliğine, ekonomiye, ekolojik dengeye, doğal/vahşi hayata, can güvenliğine ve insan sağlığına zarar veriyor. Herkes biliyor ki ırk diye bir şey yok. Evrimin yarattığı ten rengi farklarının ırklarla bir ilgisi de yok. O zaman ten renklerindeki farklılık nasıl oluştu? Bu süreçte folik asit ve D vitamininin rolü nedir? Güncelliğini yitirmeyen ilginç bir konu… Kendi kendisini yetiştirmiş bir bilim insanı Doğumunun 228. yılında büyük bilim insanı Michael Faraday’ı, kimya ve elektrik alanında yaptığı deneyler ve keşiflerle bugünkü bilimsel gelişmelerin yolunu açan bir deha olarak anıyoruz. Bu arada unutmayalım ki kendisi geleneksel eğitim süreçlerinden geçmemiş ve otodidakt bir eğitimle kendisini yetiştirmiş. Çağdaşları fiziği okulda öğrenirken Faraday deney tüpleri, tel bobinler, çubuk mıknatıslarla dolu karmakarışık bir laboratuvarda deneyler yaparak kendisini geliştirmiş. Beslenme sayfamızda bu hafta size havyarı tanıtıyoruz. Bu pahalı ve lüks sınıfına giren yiyeceğe niye yer veriyorsunuz demeyin. Besin değeri çok yüksek olan havyarı, yemek şansını yakaladığınızda geri çevirmeyin; tadı ilk başta itici gelse de… 2019 Lasker Ödülleri Nobel’den sonra en prestijli ikinci ödül olarak biliniyor. Bu yıl Lasker Klinik Tıp Araştırma Ödülü Herceptin adlı ilacın geliştirilmesinde katkıları bulunan H. Michael Shepard, Dennis J. Slamon ve Axel Ullrich’e verildi. Herceptin meme kanseriyle savaşan pek çok kadının hayatını kurtarmış ve kurtarmaya da devam eden bir ilaç. Bahçeşehir Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Prof. Dr. Kadircan Keskinbora yeni bir bilim dalı olarak gelecek vaat eden optogenetik konusuna değiniyor. Nobel ödüllü Francis Crick, sinirbilimdeki en önemli zorluğun, beyindeki bir tür hücreyi kontrol etmenin, diğerlerini değiştirilmeden değiştirmenin gereği olduğunu ileri sürüyordu. Crick’in ortaya attığı bu sorunu çözebilmek için, optogenetik yöntemler geliştirildi. Optogenetik sayesinde, hücreye gen aktarılıp, ışığa duyarlı hale getirilmiş hücreler, ışık ile kontrol edilebilir hale getirildi. Atatürk’ün avatarı bizi kurtarır mı? Tanol Türkoğlu, çok sayıda şehrin sakininin 2050’de yaşadıkları kentin nasıl olacağına dair öngörülerde bulunduğunu belirterek, bizim nasıl bir İstanbul istediğimizi soruyor. Yoksa yine işi tembelliğe vurup, Atatürk’ün gelip bizi yeniden kurtarmasını mı bekleyelim? “Belki Atatürk’ün avatarı gelmiştir! Bizi bir daha kurtarır!” Erhan Karaesmen, Bilim ve Sanat köşesinde yakınlarda yitirdiğimiz bilim ve kültür insanı Yıldırım Yavuz’u anmak için kaleme aldığı yazıda, eski Mardin’in temsil ettiği, akılcı kentsel yerleşme düzeni ile Leyla Gencer adının karşılık geldiği çağdaş sanatsal yaratıcılık olgusu arasında bir koşutluk kuruyor. Müfit Akyos, ülkemiz özelinde başta yerel yönetimler olmak üzere karar verici kurumların (tek kişilik otokratik karar mekanizmalarını kesinlikle reddederek) Bilim-Teknoloji-Mühendislikle aralarındaki açıklığı ivedilikle kapatmaları gerektiğine işaret ediyor. Depremin kapıda olduğu şu günlerde çok önemli bir uyarı… Haftaya Cuma görüşmek üzere bilimle kalın…</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/kuresel-isinmaya-karsi-hukumetlere-uyari-bilimin-arkasinda-birlesin">Küresel ısınmaya karşı hükümetlere uyarı: “Bilimin arkasında birleşin”</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignright size-medium wp-image-15502" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/185-251x300.jpg" alt="" width="251" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/185-251x300.jpg 251w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/185-856x1024.jpg 856w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/185.jpg 1654w" sizes="(max-width: 251px) 100vw, 251px" />Küresel ısınmanın önü alınamıyor. Zaten önünün alınması için hükümetler üzerlerine düşeni yapmaya yanaşmıyor. Ve zaman aleyhimize işliyor. <strong>Birleşmiş Milletler Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli</strong> tarafından son durumu özetleyen yeni bir rapor yayımlandı. 104 bilim insanının çalışmalarını temsil eden ve yaklaşık 7.000 yayına atıfta bulunan bu yeni rapor, özellikle buzullar, permafrost ve deniz buzu gibi buzla kaplı coğrafi yapılar üzerinde odaklanıyor. Bilim insanlarının uyarılarına kulak veren iklim aktivistleri hükümetleri acilen harekete geçmeye davet ediyor. 150’ye yakın ülkede yapılan gösterilerde öne çıkan sloganlardan biri “Bilimin arkasında birleş!” oldu. Türkiye’nin de üzerine düşen çok fazla şey var: Öncelikle Paris İklim Anlaşması’nı imzalamalı.</p>
<p>2019 Nobel Ödülleri açıklanmaya başladı. İlk olarak, dergimizin baskıya verildiği 7 Ekim tarihinde Tıp Ödülü açıklandı. İkisi Amerikalı, biri İngiliz olmak üzere üç bilim insanına layık görülen ödül, hücrelerin oksijenin mevcudiyetini nasıl anladıkları ve nasıl uyum sağladıkları ile ilgili buluşlarına verildi. “Yaşamın en gerekli uyum süreçlerinden biri olan mekanizmayı” keşfeden <strong>William G. Kaelin Jr., Gregg L. Semenza</strong> ve <strong>Sir Peter J. Ratecliffe</strong>, bu şekilde kansızlık, kanser ve çok sayıda başka hastalıkla mücadelede yeni stratejilerin geliştirilmesinin yolunu açmış oldular.</p>
<p><strong>Zaman nedir?</strong></p>
<p>Zaman nedir? Felsefe, fizik, psikoloji gibi bilim dalları bu sorunun yanıtı arayadursun, Oxford Üniversitesi’nden <strong>David Deutsh</strong>’a göre bu konuya ilişkin tek sorun, zamanın anlamının olmaması. Kafanız mı karıştı? Özlem Yüzak’ın derlemesiyle “<em>Zaman bir illüzyon mu</em>?” yazısı zamanı farklı bir bakış açısıyla değerlendirmeniz için yepyeni bir pencere açacak. Özlemle andığımız <strong>Bozkurt Güvenç</strong> Hocamızın zaman üzerine görüşlerini içeren yazısına da bu bağlamda yer veriyoruz.</p>
<p>İstanbul Kültür Üniversitesi’nden <strong>Prof. Dr. Dursun Koçer</strong>, ışık kirliliği konusuna dikkat çekiyor. Buradaki en önemli vurgu ışığın “çok” ve “her yerde” kullanımı değil, “yeterince” ve gerektiği yerde” kullanımı. Bugün ne yazık ki LED kullanım çılgınlığı ve tüketim toplumlarının yaratılmasıyla da en üst seviyede. Işık astronomiye, hava kirliliğine, ekonomiye, ekolojik dengeye, doğal/vahşi hayata, can güvenliğine ve insan sağlığına zarar veriyor.</p>
<p>Herkes biliyor ki ırk diye bir şey yok. Evrimin yarattığı ten rengi farklarının ırklarla bir ilgisi de yok. O zaman ten renklerindeki farklılık nasıl oluştu? Bu süreçte folik asit ve D vitamininin rolü nedir? Güncelliğini yitirmeyen ilginç bir konu…</p>
<p><strong>Kendi kendisini yetiştirmiş bir bilim insanı</strong></p>
<p>Doğumunun 228. yılında büyük bilim insanı <strong>Michael Faraday</strong>’ı, kimya ve elektrik alanında yaptığı deneyler ve keşiflerle bugünkü bilimsel gelişmelerin yolunu açan bir deha olarak anıyoruz. Bu arada unutmayalım ki kendisi geleneksel eğitim süreçlerinden geçmemiş ve otodidakt bir eğitimle kendisini yetiştirmiş. Çağdaşları fiziği okulda öğrenirken Faraday deney tüpleri, tel bobinler, çubuk mıknatıslarla dolu karmakarışık bir laboratuvarda deneyler yaparak kendisini geliştirmiş.</p>
<p>Beslenme sayfamızda bu hafta size havyarı tanıtıyoruz. Bu pahalı ve lüks sınıfına giren yiyeceğe niye yer veriyorsunuz demeyin. Besin değeri çok yüksek olan havyarı, yemek şansını yakaladığınızda geri çevirmeyin; tadı ilk başta itici gelse de…</p>
<p>2019 Lasker Ödülleri Nobel’den sonra en prestijli ikinci ödül olarak biliniyor. Bu yıl Lasker Klinik Tıp Araştırma Ödülü Herceptin adlı ilacın geliştirilmesinde katkıları bulunan <strong>H. Michael Shepard</strong>, <strong>Dennis J. Slamon</strong> <strong>ve Axel Ullrich</strong>’e verildi. Herceptin meme kanseriyle savaşan pek çok kadının hayatını kurtarmış ve kurtarmaya da devam eden bir ilaç.</p>
<p>Bahçeşehir Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden <strong>Prof. Dr. Kadircan Keskinbora</strong> yeni bir bilim dalı olarak gelecek vaat eden optogenetik konusuna değiniyor. Nobel ödüllü <strong>Francis Crick</strong>, sinirbilimdeki en önemli zorluğun, beyindeki bir tür hücreyi kontrol etmenin, diğerlerini değiştirilmeden değiştirmenin gereği olduğunu ileri sürüyordu. Crick’in ortaya attığı bu sorunu çözebilmek için, optogenetik yöntemler geliştirildi. Optogenetik sayesinde, hücreye gen aktarılıp, ışığa duyarlı hale getirilmiş hücreler, ışık ile kontrol edilebilir hale getirildi.</p>
<p><strong>Atatürk’ün avatarı bizi kurtarır mı?</strong></p>
<p><strong>Tanol Türkoğlu</strong>, çok sayıda şehrin sakininin 2050’de yaşadıkları kentin nasıl olacağına dair öngörülerde bulunduğunu belirterek, bizim nasıl bir İstanbul istediğimizi soruyor. Yoksa yine işi tembelliğe vurup, Atatürk’ün gelip bizi yeniden kurtarmasını mı bekleyelim? <strong>“Belki Atatürk’ün avatarı gelmiştir! Bizi bir daha kurtarır!”</strong></p>
<p><strong>Erhan Karaesmen</strong>, Bilim ve Sanat köşesinde yakınlarda yitirdiğimiz bilim ve kültür insanı <strong>Yıldırım Yavuz</strong>’u anmak için kaleme aldığı yazıda, eski Mardin’in temsil ettiği, akılcı kentsel yerleşme düzeni ile <strong>Leyla Gencer</strong> adının karşılık geldiği çağdaş sanatsal yaratıcılık olgusu arasında bir koşutluk kuruyor.</p>
<p><strong>Müfit Akyos</strong>, ülkemiz özelinde başta yerel yönetimler olmak üzere karar verici kurumların (<em>tek kişilik otokratik karar mekanizmalarını kesinlikle reddederek</em>) Bilim-Teknoloji-Mühendislikle aralarındaki açıklığı ivedilikle kapatmaları gerektiğine işaret ediyor. Depremin kapıda olduğu şu günlerde çok önemli bir uyarı…</p>
<p>Haftaya Cuma görüşmek üzere bilimle kalın…</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/kuresel-isinmaya-karsi-hukumetlere-uyari-bilimin-arkasinda-birlesin">Küresel ısınmaya karşı hükümetlere uyarı: “Bilimin arkasında birleşin”</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">15508</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Deprem! Hazırlıksızlığın bedeli çok ağırdır, kimse ödeyemez</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/deprem-hazirliksizligin-bedeli-cok-agirdir-kimse-odeyemez</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Altaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Oct 2019 14:00:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editör ne diyor?]]></category>
		<category><![CDATA[beyin araştırmaları]]></category>
		<category><![CDATA[büyük istanbul depremi]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[e-sigara]]></category>
		<category><![CDATA[iletişim]]></category>
		<category><![CDATA[internet]]></category>
		<category><![CDATA[kefir]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=15421</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tam 20 yıl geçti 19 Ağustos 1999 depreminden bu yana ve biz 20. yılda özel sayı ile güncel durumdan sizleri haberdar etmiştik. Her bakımdan hazırlıksız bir İstanbul. Ve 5,8 ile yenden heyheylendik! Bilimin saptadıklarını anımsayalım: 40 bin civarında bina çok ağır hasara veya göçmeye uğrayacak&#8230; Bu depremde oluşabilecek, sadece bina hasarı kaynaklı maddi kayıp 37 Milyar &#8211; 102 Milyar TL tutarına ulaşmakta. İstanbul’daki binaların yaklaşık %14’ünün (150.000 bina veya yaklaşık 550.000 hane) deprem riskli olarak tanımlandı. 1980 öncesi yapılmış 4-7 katlı betonarme binalar en çok hasar görme ihtimaline sahip.. Ve 5 bin bina kadayıf olacak… Şüphesiz bir şeyler yapıldı, bazı devlet binaları, bazı okullar, bazı viyadükler, ana yollar güçlendirildi. Bazı evlerin yıkılıp yenilerinin yapıldığını da görüyoruz. İstanbul’da 20 kat üzerine 1000 gökdelen var, bir kent rekoru! Ne kadar sağlam olduklarını depremde görebileceğiz. Ama ana bina stoku büyük ölçüde duruyor. Sorun da büyüyor, deprem olasılığının artması ile birlikte. Sinan Özeren çok anlaşılır bir dille Marmara içindeki faylarla ilgili son bilgileri toparladı. Özeren’e teşekkür! Ve 3 fayı analiz ederek hangisinin kırılabileceğini tartıştı. Bunun yanı sıra, Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü’nden aldığımız deprem ile ilgili temel bilgilerden bazılarını sizlerle paylaştık. İstanbul alarm veriyor! Ali Akurgal Silivri’deki deprem sonrasında ses iletişiminin, aşırı yüklenmeden kilitlenmesine ve fakat aynı cep telefonundan internet üzerinden sesli arama yapılabilmesine dikkat çekiyor. Bu internet lehine dikkati çeken bir gerçek. Peki bu koşullarda 5G’nin etkisi ne olacak? İnterneti pahalı kılıp, karasal hatların ömrünü uzatabilir. Ancak Akurgal mobil olmayan hizmetleri 5G üzerinden vermeyi israf olarak değerlendiriyor. Yapay zekâ depremde iş başında Depremi tahmin etmek günümüz koşullarında mümkün değil. Ancak Jeofizikçi Paul Johnson ve ekibinin, yapay zekâ algoritmalarını kullanarak geliştirdiği bir sistem hayli sevindirici sonuçlar elde etti. Laboratuvar deneylerinden sonra Kuzeybatı Pasifik’teki depremlerde de test edildi. Henüz emekleme aşamasında olsa da umut vaat ediyor. Doğan Kuban Hoca her dakika toplumsal bir sorun ile karşı karşıya kaldığımıza dikkat çekerek, bu sorunların adlarına değil, toplumsal içeriğine ve geleceğimizi nasıl etkileyeceğine odaklanmamız gerektiğini söylüyor. Ayrıca: Borçların ülkeye maliyeti ne olacak? Beslenme sayfamızda bu sefer kefiri anlatıyoruz. Doğal sağlık ürünlerinin en popüleri haline gelen kefir, çoğu insana göre yoğurttan daha sağlıklı. Bilimsel çalışmalar kefirin bağışıklığı güçlendirdiğini, sindirim sistemi hastalıklarını giderdiğini, kemik sağlığını koruduğunu, hatta kansere karşı koruma sağladığını gösteriyor. Tadını beğenmedikleri için kefirden uzak duranlara yalnızca şunu önerebiliriz: Tadı o kadar da kötü değil, ayrana benziyor. Alışmaya çalışın! Tanol Türkoğlu ayda bir yayımlanan Dijitalem sayfasında dijital dünya ile ilgili birbirinden ilginç olaylara değiniyor. Dünyanın ilk bilgisayarlarından, fotokopinin icadına, milyonlarca dolarlık şirketleri yöneten CEO’ların nasıl çalıştığına ilişkin onlarca bilgi sizi bekliyor. Türkoğlu, ayrıca kendi köşesinde Türkiye’de internet kullanımına ilişkin TÜİK verilerine yer veriyor. Türkiye’de her dört kişiden üçünün internet kullandığını, her üç kişiden birisinin e-ticaret yaptığını, cep telefonu olmayan evin neredeyse hiç kalmadığını öğrenmek herhalde sizi çok da şaşırtmayacak! Boynunuz mu ağrıyor? İstanbul Kültür Üniversitesi’nden Dr. Öğretim Üyesi Adnan Apti, insanların %70’inden fazlasının yaşamlarının bir döneminde en az bir defa ciddi boyun ağrısı şikâyeti yaşadığına ve bu ağrıların büyük çoğunluğunun boyun fıtığı kaynaklı olduğunu söylüyor. Bundan korunmak ve önlem almak da bizim elimizde&#8230; Pınar Aydın O’Dwyer, “Zamanın belleği” başlıklı ilginç yazısında bir süreliğine bileğimizdeki saati unutup, belleğimizin içindeki zamanda dolaşmamızı öneriyor. Bu bağlamda sinemada, operada zaman unsurunun nasıl işlendiğine ilişkin örnekler veriyor, zamanı geri çevirmenin mümkün olup olmadığını sorguluyor. Güncel Tıp’ta Dr. Mustafa Çetiner, e-sigara konusundaki 3. yazısında, daha az zararlı olduğu var sayılan e- sigaranın en az sigaranın kendisi kadar zararlı olduğunu bilimsel araştırmalara dayanarak anlatıyor. Bahçeşehir Üniversitesi’nden Prof. Dr. Kadircan Keskinbora mühendislerin, bilim insanlarının ve bilim-kurgu yazarlarının hayalleri olan zihin gücüyle kontrol edilebilen sistemlerin gerçekleşmesine ramak kaldığına dikkat çekiyor. Bu çok disiplinli sahanın henüz ilk aşamaları yaşanıyor olsa da, hedefe ulaşmaya yakınız. Atılım Üniversitesi’nden Öğretim Üyesi Nazlı Nazende Yıldırım, mağaza ve müşteri arasında ara yüz vazifesi gören vitrin tasarımına değiniyor. Çeşitli vitrin tiplerinin müşteriyle nasıl ilişki kurduğuna bakıyor. Vitrin tasarımında malzeme, renk, aydınlatma, sergi elemanları, tasarım temasının nasıl kullanılması gerektiği konusunda ipuçları veriyor. Ters tepen ormanlaştırma Çin, son 40 yıldır iklim değişikliğine bağlı olarak çölleşen bölgelerini ormanlaştırma çalışmaları yapıyor. Bugüne dek yaklaşık 66 milyar ağaç dikilmiş. Ama bilim insanları bu girişimin başka sorunlara da yol açmasından endişe duyuyor. Dikilen ağaçlar yerel koşullara uyumlu olmadığı için zaten azalmakta olan su kaynaklarına aşırı miktarda yük bindiriyor. Bu da insanların kullanımına daha az su kalması demek. Yardıma koşma eğilimi doğuştan geliyor. Olaylara seyirci kalındığı yargısı doğru değil. Son bir araştırma her ülkede zor durumda olanların yardımına koşanların olduğunu gösteriyor. Hayvanlar dünyasının konuğu bu hafta elektrikli yılan balığı. Bu balığın nelerin keşfine ilham verdiğini okuduğunuzda şaşırıp kalacaksınız. Sayamadığımız haber ve sayfalarımızla, ülkenin alanında biricik dergisiyiz ve sizlerin yayması, tanıtması ve katkısı ile büyümeye çalışıyoruz. Dostluk ve sevgiyle, gelecek cumaya kadar&#8230;</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/deprem-hazirliksizligin-bedeli-cok-agirdir-kimse-odeyemez">Deprem! Hazırlıksızlığın bedeli çok ağırdır, kimse ödeyemez</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="alignright size-medium wp-image-15414" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/184-251x300.jpg" alt="" width="251" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/184-251x300.jpg 251w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/184-856x1024.jpg 856w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/184.jpg 1654w" sizes="(max-width: 251px) 100vw, 251px" />Tam 20 yıl geçti 19 Ağustos 1999 depreminden bu yana ve biz 20. yılda özel sayı ile güncel durumdan sizleri haberdar etmiştik. Her bakımdan hazırlıksız bir İstanbul. Ve 5,8 ile yenden heyheylendik!</p>
<p>Bilimin saptadıklarını anımsayalım: 40 bin civarında bina çok ağır hasara veya göçmeye uğrayacak&#8230; Bu depremde oluşabilecek, sadece bina hasarı kaynaklı maddi kayıp <strong>37 Milyar &#8211; 102 Milyar TL</strong> tutarına ulaşmakta. İstanbul’daki binaların yaklaşık %14’ünün (150.000 bina veya yaklaşık 550.000 hane) deprem riskli olarak tanımlandı. <strong>1980 öncesi yapılmış 4-7 katlı betonarme binalar</strong> en çok hasar görme ihtimaline sahip.. Ve 5 bin bina kadayıf olacak…</p>
<p>Şüphesiz bir şeyler yapıldı, bazı devlet binaları, bazı okullar, bazı viyadükler, ana yollar güçlendirildi. Bazı evlerin yıkılıp yenilerinin yapıldığını da görüyoruz. İstanbul’da 20 kat üzerine 1000 gökdelen var, bir kent rekoru! Ne kadar sağlam olduklarını depremde görebileceğiz. Ama ana bina stoku büyük ölçüde duruyor. Sorun da büyüyor, deprem olasılığının artması ile birlikte.</p>
<p><strong>Sinan Özeren</strong> çok anlaşılır bir dille Marmara içindeki faylarla ilgili son bilgileri toparladı. Özeren’e teşekkür! Ve 3 fayı analiz ederek hangisinin kırılabileceğini tartıştı. Bunun yanı sıra, Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü’nden aldığımız deprem ile ilgili temel bilgilerden bazılarını sizlerle paylaştık.</p>
<p>İstanbul alarm veriyor!</p>
<p><strong>Ali Akurgal</strong> Silivri’deki deprem sonrasında ses iletişiminin, aşırı yüklenmeden kilitlenmesine ve fakat aynı cep telefonundan internet üzerinden sesli arama yapılabilmesine dikkat çekiyor. Bu internet lehine dikkati çeken bir gerçek. Peki bu koşullarda 5G’nin etkisi ne olacak? İnterneti pahalı kılıp, karasal hatların ömrünü uzatabilir. Ancak Akurgal mobil olmayan hizmetleri 5G üzerinden vermeyi israf olarak değerlendiriyor.</p>
<p><strong>Yapay zekâ depremde iş başında</strong></p>
<p>Depremi tahmin etmek günümüz koşullarında mümkün değil. Ancak Jeofizikçi Paul Johnson ve ekibinin, yapay zekâ algoritmalarını kullanarak geliştirdiği bir sistem hayli sevindirici sonuçlar elde etti. Laboratuvar deneylerinden sonra Kuzeybatı Pasifik’teki depremlerde de test edildi. Henüz emekleme aşamasında olsa da umut vaat ediyor.</p>
<p><strong>Doğan Kuban</strong> Hoca her dakika toplumsal bir sorun ile karşı karşıya kaldığımıza dikkat çekerek, bu sorunların adlarına değil, toplumsal içeriğine ve geleceğimizi nasıl etkileyeceğine odaklanmamız gerektiğini söylüyor. Ayrıca: Borçların ülkeye maliyeti ne olacak?</p>
<p>Beslenme sayfamızda bu sefer <strong>kefir</strong>i anlatıyoruz. Doğal sağlık ürünlerinin en popüleri haline gelen kefir, çoğu insana göre yoğurttan daha sağlıklı. Bilimsel çalışmalar kefirin bağışıklığı güçlendirdiğini, sindirim sistemi hastalıklarını giderdiğini, kemik sağlığını koruduğunu, hatta kansere karşı koruma sağladığını gösteriyor. Tadını beğenmedikleri için kefirden uzak duranlara yalnızca şunu önerebiliriz: Tadı o kadar da kötü değil, ayrana benziyor. Alışmaya çalışın!</p>
<p><strong>Tanol Türkoğlu</strong> ayda bir yayımlanan <em>Dijitalem</em> sayfasında dijital dünya ile ilgili birbirinden ilginç olaylara değiniyor. Dünyanın ilk bilgisayarlarından, fotokopinin icadına, milyonlarca dolarlık şirketleri yöneten CEO’ların nasıl çalıştığına ilişkin onlarca bilgi sizi bekliyor. Türkoğlu, ayrıca kendi köşesinde Türkiye’de internet kullanımına ilişkin TÜİK verilerine yer veriyor. Türkiye’de her dört kişiden üçünün internet kullandığını, her üç kişiden birisinin e-ticaret yaptığını, cep telefonu olmayan evin neredeyse hiç kalmadığını öğrenmek herhalde sizi çok da şaşırtmayacak!</p>
<p><strong>Boynunuz mu ağrıyor?</strong></p>
<p>İstanbul Kültür Üniversitesi’nden Dr. Öğretim Üyesi <strong>Adnan Apti,</strong> insanların %70’inden fazlasının yaşamlarının bir döneminde en az bir defa ciddi boyun ağrısı şikâyeti yaşadığına ve bu ağrıların büyük çoğunluğunun boyun fıtığı kaynaklı olduğunu söylüyor. Bundan korunmak ve önlem almak da bizim elimizde&#8230;</p>
<p><strong>Pınar Aydın O’Dwyer</strong>, “<em>Zamanın belleği</em>” başlıklı ilginç yazısında bir süreliğine bileğimizdeki saati unutup, belleğimizin içindeki zamanda dolaşmamızı öneriyor. Bu bağlamda sinemada, operada zaman unsurunun nasıl işlendiğine ilişkin örnekler veriyor, zamanı geri çevirmenin mümkün olup olmadığını sorguluyor.</p>
<p>Güncel Tıp’ta Dr. <strong>Mustafa Çetiner,</strong> e-sigara konusundaki 3. yazısında, daha az zararlı olduğu var sayılan e- sigaranın en az sigaranın kendisi kadar zararlı olduğunu bilimsel araştırmalara dayanarak anlatıyor.</p>
<p>Bahçeşehir Üniversitesi’nden <strong>Prof. Dr. Kadircan Keskinbora </strong>mühendislerin, bilim insanlarının ve bilim-kurgu yazarlarının hayalleri olan zihin gücüyle kontrol edilebilen sistemlerin gerçekleşmesine ramak kaldığına dikkat çekiyor. Bu çok disiplinli sahanın henüz ilk aşamaları yaşanıyor olsa da, hedefe ulaşmaya yakınız.</p>
<p><strong>Atılım Üniversitesi</strong>’nden Öğretim Üyesi<strong> Nazlı Nazende Yıldırım, </strong>mağaza ve müşteri arasında ara yüz vazifesi gören <strong>vitrin tasarımına</strong> değiniyor. Çeşitli vitrin tiplerinin müşteriyle nasıl ilişki kurduğuna bakıyor. Vitrin tasarımında malzeme, renk, aydınlatma, sergi elemanları, tasarım temasının nasıl kullanılması gerektiği konusunda ipuçları veriyor.</p>
<p><strong>Ters tepen ormanlaştırma </strong></p>
<p>Çin, son 40 yıldır iklim değişikliğine bağlı olarak çölleşen bölgelerini ormanlaştırma çalışmaları yapıyor. Bugüne dek yaklaşık 66 milyar ağaç dikilmiş. Ama bilim insanları bu girişimin başka sorunlara da yol açmasından endişe duyuyor. Dikilen ağaçlar yerel koşullara uyumlu olmadığı için zaten azalmakta olan su kaynaklarına aşırı miktarda yük bindiriyor. Bu da insanların kullanımına daha az su kalması demek.</p>
<p>Yardıma koşma eğilimi doğuştan geliyor. Olaylara seyirci kalındığı yargısı doğru değil. Son bir araştırma her ülkede zor durumda olanların yardımına koşanların olduğunu gösteriyor.</p>
<p>Hayvanlar dünyasının konuğu bu hafta <strong>elektrikli yılan balığı</strong>. Bu balığın nelerin keşfine ilham verdiğini okuduğunuzda şaşırıp kalacaksınız.</p>
<p>Sayamadığımız haber ve sayfalarımızla, ülkenin alanında biricik dergisiyiz ve sizlerin yayması, tanıtması ve katkısı ile büyümeye çalışıyoruz.</p>
<p>Dostluk ve sevgiyle, gelecek cumaya kadar&#8230;</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/deprem-hazirliksizligin-bedeli-cok-agirdir-kimse-odeyemez">Deprem! Hazırlıksızlığın bedeli çok ağırdır, kimse ödeyemez</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">15421</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Zaman kavramsal bir gerçek(lik)tir</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/zaman-kavramsal-bir-gercekliktir</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Bozkurt Güvenç]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 25 Sep 2019 07:35:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bozkurt Güvenç]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek]]></category>
		<category><![CDATA[hayal]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=15287</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsan zamanın efendisidir ! Georges Korzybski (1921) Ne metafizikçi ne de fizikçiyim. Özlem Yüzak’ın New Scientist dergisinden derlediği ‘Zaman bir illüzyon mu?’ yazısını (HBT Sayı 39) kültür tarihi ve insanbilimi açısından yorumlamaya çalışıyorum. Kültürel Değişim’i (1976) yazarken, zaman kavramıyla karşılaştım.. Yanıtlamayı tasarladığım temel soru ‘değişim nerede, ne zaman, nasıl gerçekleşiyordu?’ Hemen aydım ki zaman, değişim gibi çetin sorun. Değişimi bırakıp zamana yöneldim. İlk sonuç: Zaman, değişim olgusu gibi kavramsal bir gerçek(lik)’tir, oldu. İlk matematikçiler dünyayı eni, boyu ve yüksekliği olan üç boyutlu bir varlık olarak görmüş. Zamanı dikkate almamış. Aristo’nun, mantık (lojik) adını verdiği biçimsel mantığın üç ilkesi var: Bir şey ne ise odur (A, A dır); bir şey hem kendisi, hem başka bir şey olamaz (A, A-olmayan değildir); A ile A-olmayan arasında üçüncü bir hal olamaz. Newton, 17 yy.’da yer çekimini açıklarken, ‘zaman’ı sorgulamadan kullanmış. Elektrik bilmeden Quartz saatleri kullandığımız gibi. Kant, 18. yy aydınlanmasına değin, kullanılan fakat sorgulanmayan zamanı, insandaki ‘saf kavram(a) yetisi (yeteneği)’nin bir biçimi olarak yorumlamış. Oysa, Endüstri Devrimiyle, bazı şeyler öyle hızlı değişti ki A ile A-olmayanlar birbirine karıştı. Akıl yürütmeyi inceleyen diyalektik (sorgulayan) mantık 19. yy’da, bu olguya dır veya değildir yerine, olmak fiilinden ‘oluş’ adını verdi. Yani, zamanla değişen mekanda, olmakla olmamak arasında üçüncü bir oluş hali (şıkkı) vardı. Darwin Evrim kuramında Marx Tarih felsefesinde, zaman boyutunda değişmeleri incelemişler. Görelilik (İzafiyet) kuramı ile fizikte devrim yapan Einstein, sorunun adını koymuşu: Zaman-mekan ayrımı yok, zamanmekan birliği var. Ünlü E=mc2 enerji formülünde E enerji, m kitle, c ışığın zaman birimdeki hızı yan yana geldi, birbirine bağlandı. Mekan ve zaman, mekanzaman oldu. Bilgi kuramcısı Korzybski, Dünya 1. Matematik Kongresine sunduğu bildiride, Canlılar aleminde, bitkileri “besin üreticisi,’ hayvanları ‘mekan cambazları’, ‘İnsanı, zamanın efendisi’ olarak nitelendirdi. Geçmişi bilen, ‘şimdi’yi yaşayan, geleceği tasarlayan insan, değişerek yaşam küreye egemen olmuştu. Ancak insanın bu yeteneğini kavrayabilmek için, Aristo’nun biçimsel mantık kurallarını aşması, yani ‘zaman mekan’dan, Einstein’ın ‘zamanmekan’ birliğine geçmesi  gerekiyordu. Sosyal Zamanlar denemesinde  zamanın toplumdan topluma değiştiğini yazan G. Gurvich ile birlikte 1953’te 20. yy. Sosyolojisi’ni yazan M. E. Moore, Sosyal Değişme (1963) eserinde, Sosyal bilimcilere yardımcı oldu:  “Zaman yoksa değişim olmaz, ama değişim yoksa, zaman kavranılamaz!” İnsan, değişimle kavrıyordu zamanı. Takvimler ve saatler, zamanı değil, gün, ay ve Güneş Yılı gibi doğal (sabit) sürelerin neresinde bulunduğumuzu gösteriyordu. Şöyle ki, duyularımızla mekanda izlediğimiz değişmeleri topluyor, soyut bir zarfa koyuyor, üzerine ‘zaman’ yazıyorduk. Sosyolog G. Gurvich, ‘Sosyal zamanlar’ denemesinde (1933), saatlerin her toplumda farklı tıkladığını, yani ‘zaman’ kavramının değişkenliğini de incelemişti. Biz Türkler güne duyarlıyız. ”Pazara gelirim” deriz, saat vermeden. Karaçi’de, gösteri ne zaman başlayacak soruma, yetkili kişi ‘Başkan gelince, İnşallah!’ dedi. Sosyal zamanlar teorik fizikçilerin tartıştığı, Yüzak’ın HBT’de derlediği Evrensel Zaman değildir, kuşkusuz. Sözün özü, zaman, bir illüzyon (hayal) değil, uygarlık, özgürlük, adalet, istiklal, laiklik vd. gibi kavramsal bir gerçek(lik)tir. Bozkurt Güvenç *Aramızdan ayrılan Bozkurt Güvenç&#8216;in anısına saygıyla. Bu yazı Ocak 2017&#8217;de HBT Dergi&#8217;de yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/zaman-kavramsal-bir-gercekliktir">Zaman kavramsal bir gerçek(lik)tir</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p><em>İnsan zamanın efendisidir !<br />
</em>Georges Korzybski (1921)</p></blockquote>
<p>Ne metafizikçi ne de fizikçiyim. <strong>Özlem Yüzak’</strong>ın <em>New Scientist</em> dergisinden derlediği ‘Zaman bir illüzyon mu?’ yazısını (<em>HBT</em> Sayı 39) kültür tarihi ve insanbilimi açısından yorumlamaya çalışıyorum. <em></p>
<p></em><em>Kültürel Değişim</em>’i (1976) yazarken, zaman kavramıyla karşılaştım.. Yanıtlamayı tasarladığım temel soru ‘değişim nerede, ne zaman, nasıl gerçekleşiyordu?’ Hemen aydım ki zaman, değişim gibi çetin sorun. Değişimi bırakıp zamana yöneldim. İlk sonuç: Zaman, <em>değişim</em> olgusu gibi <em>kavramsal bir gerçek(lik)’tir, </em>oldu.</p>
<p>İlk matematikçiler dünyayı <em>eni, boyu ve yüksekliği</em> olan üç boyutlu bir varlık olarak görmüş. Zamanı dikkate almamış. <strong>Aristo’nun</strong>, mantık (lojik) adını verdiği biçimsel mantığın üç ilkesi var: <em>Bir şey ne ise odur</em> (A, A dır); bir şey hem kendisi, hem başka bir şey olamaz (A, A-olmayan değildir); A ile A-olmayan arasında üçüncü bir hal olamaz.</p>
<p><strong>Newton,</strong> 17 yy.’da yer çekimini açıklarken, ‘zaman’ı sorgulamadan kullanmış. Elektrik bilmeden Quartz saatleri kullandığımız gibi.</p>
<p><strong>Kant,</strong> 18. yy aydınlanmasına değin, kullanılan fakat sorgulanmayan zamanı, insandaki ‘<em>saf kavram(a) yetisi</em> (yeteneği)’nin bir biçimi olarak yorumlamış.</p>
<p>Oysa, Endüstri Devrimiyle, bazı şeyler öyle hızlı değişti ki A ile A-olmayanlar birbirine karıştı. Akıl yürütmeyi inceleyen diyalektik (sorgulayan) mantık 19. yy’da, bu olguya <em>dır</em> veya <em>değildir</em> yerine, olmak fiilinden ‘<em>oluş</em>’ adını verdi. Yani, zamanla değişen mekanda, olmakla olmamak arasında üçüncü bir <em>oluş</em> hali (şıkkı) vardı.</p>
<p><strong>Darwin</strong> <em>Evrim</em> kuramında <strong>Marx</strong> Tarih felsefesinde, zaman boyutunda değişmeleri incelemişler. Görelilik (<em>İzafiyet</em>) kuramı ile fizikte devrim yapan<strong> Einstein,</strong> sorunun adını koymuşu: Zaman-mekan ayrımı yok, <em>zamanmekan</em> birliği var. Ünlü <em>E=mc<sup>2</sup></em> enerji formülünde E enerji, m kitle, c ışığın <em>zaman birimde</em>ki hızı yan yana geldi, birbirine bağlandı. Mekan ve zaman, <em>mekanzaman</em> oldu.</p>
<p>Bilgi kuramcısı <strong>Korzybski,</strong> Dünya 1. Matematik Kongresine sunduğu bildiride, Canlılar aleminde, bitkileri “besin üreticisi,’ hayvanları ‘mekan cambazları’, ‘<em>İnsanı, zamanın efendisi’</em> olarak nitelendirdi.</p>
<p>Geçmişi bilen, ‘şimdi’yi yaşayan, geleceği tasarlayan insan, değişerek yaşam küreye egemen olmuştu. Ancak insanın bu yeteneğini kavrayabilmek için, Aristo’nun <em>biçimsel mantık</em> kurallarını aşması, yani ‘zaman mekan’dan, <strong>Einstein</strong>’ın ‘<em>zamanmekan</em>’ birliğine geçmesi  gerekiyordu.</p>
<p><em>Sosyal Zamanlar denemesinde <strong> </strong></em>zamanın toplumdan topluma değiştiğini yazan <strong><em>G. Gurvich</em></strong> ile birlikte 1953’te <em>20. yy. Sosyolojisi’</em>ni yazan <strong>M. E. Moore, </strong><em>Sosyal Değişme </em>(1963<em>) </em>eserinde, Sosyal bilimcilere yardımcı oldu:  “<em>Zaman yoksa değişim olmaz, ama değişim yoksa, zaman kavranılamaz</em>!” İnsan, değişimle kavrıyordu zamanı. Takvimler ve saatler, zamanı değil, <em>gün, ay ve Güneş Yılı</em> gibi doğal (sabit) sürelerin neresinde bulunduğumuzu gösteriyordu.</p>
<p>Şöyle ki, duyularımızla mekanda izlediğimiz değişmeleri topluyor, soyut bir zarfa koyuyor, üzerine <em>‘zaman’ </em>yazıyorduk. Sosyolog <strong>G. Gurvich, ‘</strong><em>Sosyal zamanlar’ </em>denemesinde (1933), saatlerin her toplumda farklı tıkladığını, yani ‘zaman’ kavramının değişkenliğini de incelemişti.</p>
<p>Biz Türkler güne duyarlıyız. ”Pazara gelirim” deriz, saat vermeden. Karaçi’de, gösteri ne zaman başlayacak soruma, yetkili kişi ‘<em>Başkan gelince,</em> <em>İnşallah!</em>’ dedi. Sosyal zamanlar teorik fizikçilerin tartıştığı, Yüzak’ın <em>HBT</em>’de derlediği Evrensel Zaman değildir, kuşkusuz.</p>
<p>Sözün özü, zaman, <em>bir illüzyon (hayal) değil,</em> <em>uygarlık, özgürlük, adalet, istiklal, laiklik</em> vd. gibi <em>kavramsal bir gerçek(lik)</em>tir.</p>
<p><strong>Bozkurt Güvenç</strong></p>
<p><strong><em>*Aramızdan ayrılan <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/yazarimiz-bozkurt-guvenci-kaybettik">Bozkurt Güvenç</a>&#8216;in anısına saygıyla. Bu yazı Ocak 2017&#8217;de HBT Dergi&#8217;de yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/zaman-kavramsal-bir-gercekliktir">Zaman kavramsal bir gerçek(lik)tir</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">15287</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Zaman bir illüzyon mu?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/zaman-bir-illuzyon-mu</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Altaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 03 Sep 2019 09:24:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fizik ve Uzay]]></category>
		<category><![CDATA[görelilik kuramı]]></category>
		<category><![CDATA[görünür zaman]]></category>
		<category><![CDATA[kuantum teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=15030</guid>

					<description><![CDATA[<p>Doğarız. Ölürüz. Bu iki olayı birbirinden ayıran süreye zaman deriz. Bu süreç kuşkusuz insan deneyiminin en temel özelliğidir; buna karşın onun tam olarak ne olduğunu söyleyemeyiz. Daha da kötüsü, fizik yasaları bize bu konuda yardımcı olamaz. Zamanın varlığı inkar edilemez ancak bunu nasıl deneyimlediğimizin fazla bir anlamı yoktur. Teksas Üniversitesi’nden Nobel Ödüllü fizikçi Steven Weinberg zaman ile ilgili çok eskilerden süregelen bir deyişi; “zaman doğada her şeyin bir kerede olmasını engeller” diye anımsatıyor.  Biz ölümlüler için zaman; güneşin ve mevsimlerin geçişi, yaşlandıkça derimizin buruşmasıdır; anın geri döndürülemez biçimde ileriye doğru hareket etmesi ve kaçınılmaz şekilde geçmiş haline gelen bir gelecektir. Uzaydan farklı olarak zamanın, doğal bir düzeni vardır. Eğer A, B’yi etkiliyorsa, B her zaman daha ilerdedir. Bizim algıladığımız şekliyle zaman ise yaşamlarımızı düzene sokan akan bir varlıktır. Oxford Üniversitesi’nden David Deutsch’a göre bu konuya ilişkin tek sorun zamanın anlamının olmaması. Kendimizi an içinde yaşayan ve belirlenmiş bir hızda ve hayali bir zaman diliminde ilerleyen bir kişi olarak görürüz. İmgeler bir çeşit evrensel bir tik tak’ın varlığına işaret eder. Ve bu tik tak, vuruşunu ölçülen her şeye karşı yapar. “Fakat bu diğer zaman nedir?” diye soruyor Deutsch “biz sadece yeni bir sorun yaratmayı başardık” Einstein’in, evrenine ilişkin bildiğimiz en geniş ölçekli teori olan izafiyet teorisinde tek bir nesnel metronom tıkırtısı yoktur. Zaman uzayla birlikte yumuşak, dört boyutlu uzay-zaman içine katlanır; geçişi ne kadar hızlı hareket ettiğinize ya da etrafı çevreleyen yer çekim alanının gücüne bağlıdır. Yine de, uzayın ve zamanın dört boyutunda, zaman nasılsa özel kalır. Deutsch bu durumu da “Eğer size güneş sistemi gibi bir uzay bölgesinde neler olduğunu söylesem, başka bir zaman diliminde aynı bölgede neyin olacağını öngörebiliriz. Fakat aynı zaman diliminde başka bir uzayda neyin olacağını öngöremeyiz” diyor Deutsch. Modern fiziğin diğer bir ayağı olan kuantum mekaniği, bu “zaman” görüşünü, göreliliğe tamamen karşıt bir resim oluşturarak, ayrı bir şey olarak güçlendirir. Burada, zaman içinde kapsüllenen tüm olayları görmenizi sağlayan nesnel bir &#8220;tanrı gözü&#8221; zamanı vardır ve gelecek de buna dahildir. Fakat gerçekliği hesaplanabilir tüm kuantum mekanik gözlenebilir şeyler buna bağlıdır ancak zamanın kendisi gözlenebilir değildir bu yüzden hesaplanamaz. Hatta, hatasız bir şekilde ölçülemez bile: kuantum belirsizlik prensibi, zaman içinde birbirine çok yakın iki olayın sırasını ayırt etmeyi imkânsız kılar. Weinberg bunu, “Sebepten önce gelen etkiye engellemek giderek zorlaşır” diyor. Neticede, Kuantum teorisi, izafiyet ve kendi akıp giden zamanınız arasında sıkışıp kalmış durumdayız. Deutsch “her üç görüş de birbirleri ile çelişkili olmalarının ötesinde aynı zamanda sorunlular da“ diyor. Aslında daha parlak bir teori umudu var: Hem kuantum teorisi ve izafiyeti birleştirecek, hem de hatta zamanın gerçek doğasını aydınlatacak. Ancak böyle bir teori için hala uzun zamana ihtiyaç var. Deutsch buna en fazla fizikçi Don Page ve William Wootters’ın 30 yıl önce yapmış oldukları hesaplamalarla yaklaştıklarını düşünüyor. Onlar, özellikleri uzak mesafeden bile birbirini etkileyen kuantum “dolanık” parçacıkların, – evrenin dışından bakan herhangi birine göre hiçbir şey olmadığı halde; Evren içinde olan herkese geçip giden zamanın bir yansılmasını sağlamak için doğal olarak evrimleştiğini gösterdiler. 2013 yılında yapılan deneyler, zamanın bir illüzyon şeklinde açığa çıktığı saptamasına belli  bir destek sağladı. Eğer doğruysa, bazı zorluklara yanıtlar vermeye başlayabiliriz. Deutsch, “Bizim algımız çok iri taneli bir ölçekte. Birlikte kalan ve dolaşan şeylerin çeşitliliğini görmüyoruz” diyor. Bu halâ spekülatif ve zamana ilişkin genel bir fizik teorisi olmaktan çok uzak.  Fakat belki de bu konuya kafayı çok fazla takmamalıyız. Zamanı anlayışımızın miktarı, bizim hakkımızdaki gerçeği değiştirmeyecektir – bu sınırlıdır. Şimdi en iyi sonucu almanın zamanı. Kaynak: New Scientist</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/zaman-bir-illuzyon-mu">Zaman bir illüzyon mu?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Doğarız. Ölürüz. Bu iki olayı birbirinden ayıran süreye zaman deriz. Bu süreç kuşkusuz insan deneyiminin en temel özelliğidir; buna karşın onun tam olarak ne olduğunu söyleyemeyiz. Daha da kötüsü, fizik yasaları bize bu konuda yardımcı olamaz. Zamanın varlığı inkar edilemez ancak bunu nasıl deneyimlediğimizin fazla bir anlamı yoktur.</p>
<p>Teksas Üniversitesi’nden Nobel Ödüllü fizikçi Steven Weinberg zaman ile ilgili çok eskilerden süregelen bir deyişi; “zaman doğada her şeyin bir kerede olmasını engeller” diye anımsatıyor.  Biz ölümlüler için zaman; güneşin ve mevsimlerin geçişi, yaşlandıkça derimizin buruşmasıdır; anın geri döndürülemez biçimde ileriye doğru hareket etmesi ve kaçınılmaz şekilde geçmiş haline gelen bir gelecektir. Uzaydan farklı olarak zamanın, doğal bir düzeni vardır.</p>
<p>Eğer A, B’yi etkiliyorsa, B her zaman daha ilerdedir. Bizim algıladığımız şekliyle zaman ise yaşamlarımızı düzene sokan akan bir varlıktır.</p>
<p>Oxford Üniversitesi’nden David Deutsch’a göre bu konuya ilişkin tek sorun zamanın anlamının olmaması. Kendimizi an içinde yaşayan ve belirlenmiş bir hızda ve hayali bir zaman diliminde ilerleyen bir kişi olarak görürüz. İmgeler bir çeşit evrensel bir tik tak’ın varlığına işaret eder. Ve bu tik tak, vuruşunu ölçülen her şeye karşı yapar. “Fakat bu diğer zaman nedir?” diye soruyor Deutsch “biz sadece yeni bir sorun yaratmayı başardık”</p>
<p>Einstein’in, evrenine ilişkin bildiğimiz en geniş ölçekli teori olan izafiyet teorisinde tek bir nesnel metronom tıkırtısı yoktur. Zaman uzayla birlikte yumuşak, dört boyutlu uzay-zaman içine katlanır; geçişi ne kadar hızlı hareket ettiğinize ya da etrafı çevreleyen yer çekim alanının gücüne bağlıdır. Yine de, uzayın ve zamanın dört boyutunda, zaman nasılsa özel kalır. Deutsch bu durumu da “Eğer size güneş sistemi gibi bir uzay bölgesinde neler olduğunu söylesem, başka bir zaman diliminde aynı bölgede neyin olacağını öngörebiliriz. Fakat aynı zaman diliminde başka bir uzayda neyin olacağını öngöremeyiz” diyor Deutsch.</p>
<p>Modern fiziğin diğer bir ayağı olan kuantum mekaniği, bu “zaman” görüşünü, göreliliğe tamamen karşıt bir resim oluşturarak, ayrı bir şey olarak güçlendirir.</p>
<p>Burada, zaman içinde kapsüllenen tüm olayları görmenizi sağlayan nesnel bir &#8220;tanrı gözü&#8221; zamanı vardır ve gelecek de buna dahildir. Fakat gerçekliği hesaplanabilir tüm kuantum mekanik gözlenebilir şeyler buna bağlıdır ancak zamanın kendisi gözlenebilir değildir bu yüzden hesaplanamaz. Hatta, hatasız bir şekilde ölçülemez bile: kuantum belirsizlik prensibi, zaman içinde birbirine çok yakın iki olayın sırasını ayırt etmeyi imkânsız kılar.</p>
<p>Weinberg bunu, “Sebepten önce gelen etkiye engellemek giderek zorlaşır” diyor.</p>
<p>Neticede, Kuantum teorisi, izafiyet ve kendi akıp giden zamanınız arasında sıkışıp kalmış durumdayız. Deutsch “her üç görüş de birbirleri ile çelişkili olmalarının ötesinde aynı zamanda sorunlular da“ diyor.</p>
<p>Aslında daha parlak bir teori umudu var: Hem kuantum teorisi ve izafiyeti birleştirecek, hem de hatta zamanın gerçek doğasını aydınlatacak.</p>
<p>Ancak böyle bir teori için hala uzun zamana ihtiyaç var. Deutsch buna en fazla fizikçi Don Page ve William Wootters’ın 30 yıl önce yapmış oldukları hesaplamalarla yaklaştıklarını düşünüyor. Onlar, özellikleri uzak mesafeden bile birbirini etkileyen kuantum “dolanık” parçacıkların, – evrenin dışından bakan herhangi birine göre hiçbir şey olmadığı halde;</p>
<p>Evren içinde olan herkese geçip giden zamanın bir yansılmasını sağlamak için doğal olarak evrimleştiğini gösterdiler.</p>
<p>2013 yılında yapılan deneyler, zamanın bir illüzyon şeklinde açığa çıktığı saptamasına belli  bir destek sağladı. Eğer doğruysa, bazı zorluklara yanıtlar vermeye başlayabiliriz. Deutsch, “Bizim algımız çok iri taneli bir ölçekte. Birlikte kalan ve dolaşan şeylerin çeşitliliğini görmüyoruz” diyor.</p>
<p>Bu halâ spekülatif ve zamana ilişkin genel bir fizik teorisi olmaktan çok uzak.  Fakat belki de bu konuya kafayı çok fazla takmamalıyız. Zamanı anlayışımızın miktarı, bizim hakkımızdaki gerçeği değiştirmeyecektir – bu sınırlıdır. Şimdi en iyi sonucu almanın zamanı.</p>
<p><strong>Kaynak: <a href="https://www.newscientist.com/article/mg23130890-900-metaphysics-special-is-time-an-illusion/">New Scientist</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/zaman-bir-illuzyon-mu">Zaman bir illüzyon mu?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">15030</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Avrupa Zaman Makinesi yapacak</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/avrupa-zaman-makinesi-yapacak</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Edip Emil Öymen]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 22 Mar 2019 08:23:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edip Emil Öymen]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[antik dönem]]></category>
		<category><![CDATA[avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[çatalhöyük]]></category>
		<category><![CDATA[dijital harita]]></category>
		<category><![CDATA[geçmiş]]></category>
		<category><![CDATA[gelecek]]></category>
		<category><![CDATA[göbeklitepe]]></category>
		<category><![CDATA[google]]></category>
		<category><![CDATA[internet]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[italya]]></category>
		<category><![CDATA[myspace]]></category>
		<category><![CDATA[tarih]]></category>
		<category><![CDATA[venedik]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<category><![CDATA[zaman makinesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=13364</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Dijital belleği nasıl koruyacağız? Nerede, nasıl saklayacağız?” diye dertlenen bilimcileri bu sayfada son haftalarda anlatırken, şu haber çıkageldi: Facebook’tan önceki sosyal medya platformu MySpace’in 2003-2015 arasına ait bütün arşivi bir teknik hata sonucu silinmiş. 50 milyondan fazla mp3 müzik dosyası, milyonlarca fotoğraf, videolar&#8230; MySpace, 2005-09 arasında dünyanın en büyük sosyal paylaşım platformuydu. O kadar popülerdi ki medya imparatoru Rupert Murdoch’un News Corporation’ı 2005’te 580 milyon dolara satın almıştı. 2006’da ABD’de Google’dan bile fazla tıklanan bir siteydi. Ama Facebook çıkageldi. Nasıl ki Google, rakiplerine göre “daha akıllı” bir algoritmayla çalışmaya başladıysa, Facebook da öyleydi. Farklıydı. MySpace tercih edilmez oldu. Tasarım yenileme girişimlerine rağmen geride kaldı. 2016’da bile hâlâ 50 milyon tekil ziyaretçisi vardı. Ama şu sırada MySpace, dünyadaki web trafiği içinde 4 bin 227’inci sırada. Bu düşüşe rağmen, arşivinin yok olması hiç gerekmiyordu. Ama o da oldu. “Dijital verileri/bilgiyi nasıl saklasak da saklasak?” projelerinin vehim/sanrı olmadığını gösteren yepyeni bir örnek işte&#8230; Avrupa’nın Zaman Makinesi Analog veri/bilgiyi dijitale dönüştürerek güvenli bir şekilde saklamak, paylaşmak, bundan yeni veri/bilgi üretmek amacıyla 33 Avrupa ülkesi (AB üyesi olsun-olmasın) bir araya gelerek, şimdiye kadar örneği görülmemiş bir tarih-kültür mirası “ortak havuzu” başlatıyorlar. 278 kurum, 7 ulusal kütüphane, 19 devletin arşivleri, 95 üniversite ve araştırma kurumu, 30 Avrupa şirketi, 18 devlet kurumu ve büyük müzeler, ellerindeki tarih-kültür mirasını tek bir kaynakta toplayacak: Zaman Makinesi. https://timemachine.eu/ Bu sözcük, “hemen anlaşılsın” diye seçilmiş belli ki. Ama bir bakıma da bilimkurguyu akla getiriyor: Zamanda geriye gitmek&#8230; Aslında, anlatılmak istenilen gerçekten o: Polonya’sından Portekiz’ine, İngiltere’sinden Slovakya’sına kadar Avrupa devletleri 2 bin yıllık ortak Avrupa tarih ve kültür bilgisini “bütün halinde” sunacak. Burada sadece 28AB üyesi değil, başkaları da var: Bosna, Gürcistan, İsrail, Sırbistan (o bile!), ve hatta ABD (Carnegie Mellon Teknik Üniversitesi, Stanford, Columbia). Listede Rusya yok. Türkiye yok. 10 yılda adım adım&#8230; Avrupa’yı (Rusya ve Türkiye dışında) bu kadar kapsayan bir tarih-kültür ortak havuzu fikri “pat diye” oluşmadı elbette. Yıllar önceki Europeana Projesi, şimdikinin başlangıcı sayılır. Europeana, AB ülkelerinin ortak kültür-sanat havuzu olarak 2008’de çalışmaya başlamıştı. Aradan geçmiş 10 yıl, ve bu fikir, şimdi çok daha geniş kapsamlı bir tarih-kültür bilgisi havuzuna büyüyor. Amacı: Avrupa’nın gelmiş geçmiş bütün bilgisini bir araya toplamak, değerlendirmek. Burada bugün Avrupa müzeleri, sanat galerisi, kütüphane ve arşivlerinden 58 milyon sanat, kitap, film, müzik eserleri hepsi bir arada, herkesin kullanımına açık. www.europeana.eu AB içinde, bu konuda en faal ülkelerden Avusturya da yine 2008’de Uluslararası Arşiv Araştırmaları Merkezi (ICARUS) adlı bir proje başlatmıştı. Arşivlerde defterler, ciltler, dosyalar, kutular, kağıt ruloları halinde saklanan veri/bilgi/belgeleri dijital ortama dönüştürerek, dünyanın kullanımına açmayı öngörüyordu. Avusturya’da başlayıp şimdi 34 ülke (Avrupa, Kanada, ABD dahil. Yine Türkiye dışında) ve 180 arşiv/kurumun katıldığı çok-ortaklı bir platform olarak sürüyor. icar-us.eu Zaman Makinesi ne yapacak? Avrupa tarih ve kültürünü dijital arşivleme projesini İsviçre/Lozan Bilim ve Teknik Üniversitesi (EPFL) yönetecek. 2000-2017 döneminde 245 startup’ın kuruluşuna katkı sağladıkları, sadece 2017’de 4 bin 200 bilimsel makale yayınladıkları için –haklı olarak- övünüyorlar. AB Komisyonu, Zaman Makinesi için şimdilik 1 milyon Euro ayırdı. Bu miktar, sadece “Proje ne işe yarayacak? Nasıl bir yarar sağlayacak?” sorularına cevap aramak için: Start-up başlangıç sermayesi gibi. Zaman Makinesi hem Avrupa’nın bütünü, hem de şehirleri ölçeğinde çalışacak. Örneğin, Venedik tarihini dijital ortama aktarma projesi yıllardır zaten sürüyordu. Bunu örnek alacak diğer şehirler de sırada. Dijitalleşme, sadece bilgi ve iletişim teknolojilerini değil, sosyal ve beşeri bilimleri de (tarih, sosyoloji, antropoloji, güzel sanatlar gibi) dönüştürecek. Örneğin Venedik’in şehirleşmesi, nüfus yapısı, geçmiş dönem sanayisi, yaşam biçimi, uzun bir liste üzerinden, o şehri “o şehir” yapan bütün görünür ve görünmez tarih-kültür varlıkları etkileşimli (interaktif) dijital ortama aktarılacak. Şehri, o balçık zemine tutunduran ahşap temellerin sayılmasına kadar. Venedik Zaman Makinesi, Osmanlı tarihi açısından da  -belki bizde bile bilinmeyen- ayrıntıları gün yüzüne çıkartacaktır. Örneğin, Büyük Kanal’daki Türk Hanı (Fondaco dei Turchi) Osmanlı tüccarlarının 1621-1838 yıllarında ticaret yaptıkları görkemli bir binaydı. Şimdi Doğa Tarihi Müzesi. Acaba binanın içinde, duvarların arkasında yüzyıllardır saklı duran bir tarih var mıdır? Venedik dört boyutlu olacak Saklı bir tarih derken gizem değil, sadece “gözle görülmeyen” anlamına&#8230; BBC’nin “İtalya’nın Görünmeyen Şehirleri” dizisinde Floransa, Napoli ve Venedik’teki binaların üç boyutlu lazerle (Lidar) saptanan yapısal özellikleri, sadece belki uzman sanat tarihçilerinin bildiği ayrıntıları dünyada milyonlarca izleyiciye açmıştı. Örneğin Venedik’te eski yüzyıllarda Yahudilerin yaşamaya mecbur edildiği gettodaki bir binanın labirent gibi iç bölmelerinde “gizli” sinagogların varlığını dünya, Lidar teknolojisi sayesinde ilk kez gördü. Dizide, Venedik ve diğer şehirlerdeki diğer “gizli” yapısal özellikler de gösterilmişti. Şimdi bu teknoloji ve yapay zekâ, Venedik’i gizlisi-saklısı kalmayacak şekilde dijitale aktaracak. Bu projeyi Lozan Teknik Üniversitesi ile Venedik Ca’ Foscari Üniversitesi birlikte yürütüyor. Her şeyden önce, Venedik’in 1797’ye kadar bin yıl süren cumhuriyet dönemi ve sonrasına ait, uzunluğu 80 kilometreyi bulan şehir arşivi dijitale aktarılacak. Ama bu, “bizdeki” anlamda statik bir dijital arşivleme olmayacak. Venedik Arşivi’nin zenginliği nedeniyle, “Venedik, zamanının Google’ıydı” benzetmesi yapılır. Belgeleri dijitale aktarmak, işin sadece birinci adımı. Sonra, bunları konu kümelerine ayıracaklar. Her belgenin, şehrin neresine, hangi zamana ait olduğu saptanacak. Son hedef ise, bu büyük veriden hareketle Venedik tarihinin her hangi bir anına geri gidecek bir simülasyon yaratmak. Böylece, tarihi 4 boyutta görmek mümkün olacak (en, boy, yükseklik, zaman). Tarihi; söylentiyle, önyargı, efsane, varsayım, sınırlı veri/bilgiyle değil, mevcut bütün somut veri/bilgiyle yeniden yorumlamak, yazmak, anlamak için. Bu çok-engelli proje sadece Venedik’le sınırlı değil. Şimdiden Paris, Amsterdam, Kudüs başta 15 şehirde Zaman Makinesi çalışmaları başlatılıyor. Ve bu konu, tek bir yazı ile anlatılıp geçilemeyecek kadar çok boyutlu, anlamlı, zaman içinde çalışmalar arttıkça dallanıp budaklanacak dev bir proje. Avrupa tarihiyle iç içe bir Osmanlı/Türkiye ve İstanbul’un da bu projenin bir yerinde olması gerekirdi. İstanbul ve Türkiye’nin, Avrupa Zaman Makinesi’nde “öteki” olarak yer alacağı kesin.   Çatalhöyük’e de dijital harita Konuyla dolaylı bağlantılı olsa da “bizimle” ilgili olduğu için, burada aktarılması ­­­gereken güzel bir haber de var: Amerikan Paul Getty Vakfı, aralarında Çatalhöyük’ün de olduğu dört UNESCO Dünya Kültür Mirası’nın dijital envanterinin yapılması için 900 bin dolar hibe etti. Bunun 220 bin doları Çatalhöyük Projesi’ne harcanacak. Gerisi İtalya’da Pompei ve Floransa ile Brezilya’da bir projeye. Bilenlerden özür dileyerek, Çatalhöyük hakkında: Konya’nın 50 kilometre güneydoğusunda bir “neolitik dönem” kasabası. Yontma Taş Dönemi’nde Anadolu’da mağaralarda yaşayan insanların, avcılık ve toplayıcılıktan, yavaş yavaş yerleşik düzene geçmeye başladıkları, tarım ve hayvancılığı öğrendikleri Cilalı Taş (neolitik) Dönemi’ne ait. Burada 25 yıldır yıldır kazı yapılıyor. Kazı başkanlığını, önce Cambridge Üniversitesi’nde, sonra Stanford Üniversitesi’nde hoca olan Ian Hodder yönetiyor. Çatalhöyük, 1 Temmuz 2012’de UNESCO Dünya Miras Komitesi tarafından -fazla uzun bir gecikmeyle nihayet- Dünya Kültürel Miras Listesi’ne oy birliğiyle kabul edilmişti. Milattan Önce 7 bin yıllarında dünyada “ilk düzenli yerleşim yeri” sayılıyordu. Ta ki Göbeklitepe keşfedilene kadar&#8230; Dijital envanter sayesinde, Çatalhöyük’e ait kazılarda elde edilen bütün veriler listelenmiş olacak. Getty Vakfı’nın yanı sıra, bizzat Stanford Üniversitesi de kazıyla ilişkili her türlü faaliyet için parasal destek sağlıyor (Digital Humanities Grant). Ortadan kaybolmuş yapıların “bir zamanlar” neye benzediğini, dijital yöntemlerle bulup çıkartmak yeni bir tür dedektiflik artık. Bunun bize en yakın örneğini Amerikalı arkeolog Darius Arya ile İngiliz tarihçi Michael Scott verdiler. “Görünmez Antik Şehirler” adıyla Kahire ve Atina’dan sonra İstanbul için yaptıkları dijital haritalamada, şimdi sadece yıkıntısı kalan binaları ekranda “canlandırdılar.” Aralarında İstanbul’da Ahırkapı yöresinde Bizans’tan kalma Boukoleon Sarayı da vardı. Buranın bugünkü izbe, yıkıntı, tinerci yatağı, çöplük halini dünya, PBS (ABD Kamu Yayıncılık Kurumu) ve BBC’de yayınlanan programla gördü. İstanbul’da, dünyanın dikkatini ve övgüsünü çekecek bir restorasyon burada pekala yapılabilir. Edip Emil Öymen </p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/avrupa-zaman-makinesi-yapacak">Avrupa Zaman Makinesi yapacak</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Dijital belleği nasıl koruyacağız? Nerede, nasıl saklayacağız?” diye dertlenen bilimcileri bu sayfada son haftalarda anlatırken, şu haber çıkageldi: Facebook’tan önceki sosyal medya platformu MySpace’in 2003-2015 arasına ait bütün arşivi bir teknik hata sonucu silinmiş. 50 milyondan fazla mp3 müzik dosyası, milyonlarca fotoğraf, videolar&#8230;</p>
<p>MySpace, 2005-09 arasında dünyanın en büyük sosyal paylaşım platformuydu. O kadar popülerdi ki medya imparatoru Rupert Murdoch’un News Corporation’ı 2005’te 580 milyon dolara satın almıştı.</p>
<p>2006’da ABD’de Google’dan bile fazla tıklanan bir siteydi. Ama Facebook çıkageldi. Nasıl ki Google, rakiplerine göre “daha akıllı” bir algoritmayla çalışmaya başladıysa, Facebook da öyleydi. Farklıydı. MySpace tercih edilmez oldu. Tasarım yenileme girişimlerine rağmen geride kaldı.</p>
<p>2016’da bile hâlâ 50 milyon tekil ziyaretçisi vardı. Ama şu sırada MySpace, dünyadaki web trafiği içinde <a href="https://www.alexa.com/siteinfo/myspace.com">4 bin 227’inci sırada</a>.</p>
<p>Bu düşüşe rağmen, arşivinin yok olması hiç gerekmiyordu. Ama o da oldu. “Dijital verileri/bilgiyi nasıl saklasak da saklasak?” projelerinin vehim/sanrı olmadığını gösteren yepyeni bir örnek işte&#8230;</p>
<p><strong>Avrupa’nın Zaman Makinesi</strong></p>
<p>Analog veri/bilgiyi dijitale dönüştürerek güvenli bir şekilde saklamak, paylaşmak, bundan yeni veri/bilgi üretmek amacıyla 33 Avrupa ülkesi (AB üyesi olsun-olmasın) bir araya gelerek, şimdiye kadar örneği görülmemiş bir tarih-kültür mirası “ortak havuzu” başlatıyorlar.</p>
<p>278 kurum, 7 ulusal kütüphane, 19 devletin arşivleri, 95 üniversite ve araştırma kurumu, 30 Avrupa şirketi, 18 devlet kurumu ve büyük müzeler, ellerindeki tarih-kültür mirasını tek bir kaynakta toplayacak: Zaman Makinesi. <a href="https://timemachine.eu/">https://timemachine.eu/</a></p>
<p>Bu sözcük, “hemen anlaşılsın” diye seçilmiş belli ki. Ama bir bakıma da bilimkurguyu akla getiriyor: Zamanda geriye gitmek&#8230; Aslında, anlatılmak istenilen gerçekten o: Polonya’sından Portekiz’ine, İngiltere’sinden Slovakya’sına kadar Avrupa devletleri 2 bin yıllık ortak Avrupa tarih ve kültür bilgisini “bütün halinde” sunacak.</p>
<p>Burada sadece 28AB üyesi değil, başkaları da var: Bosna, Gürcistan, İsrail, Sırbistan (o bile!), ve hatta ABD (Carnegie Mellon Teknik Üniversitesi, Stanford, Columbia). Listede Rusya yok. Türkiye yok.</p>
<p><strong>10 yılda adım adım&#8230; </strong></p>
<p>Avrupa’yı (Rusya ve Türkiye dışında) bu kadar kapsayan bir tarih-kültür ortak havuzu fikri “pat diye” oluşmadı elbette. Yıllar önceki Europeana Projesi, şimdikinin başlangıcı sayılır.</p>
<p>Europeana, AB ülkelerinin ortak kültür-sanat havuzu olarak 2008’de çalışmaya başlamıştı. Aradan geçmiş 10 yıl, ve bu fikir, şimdi çok daha geniş kapsamlı bir tarih-kültür bilgisi havuzuna büyüyor.</p>
<p>Amacı: Avrupa’nın gelmiş geçmiş bütün bilgisini bir araya toplamak, değerlendirmek. Burada bugün Avrupa müzeleri, sanat galerisi, kütüphane ve arşivlerinden 58 milyon sanat, kitap, film, müzik eserleri hepsi bir arada, herkesin kullanımına açık. <a href="http://www.europeana.eu">www.europeana.eu</a></p>
<p>AB içinde, bu konuda en faal ülkelerden Avusturya da yine 2008’de Uluslararası Arşiv Araştırmaları Merkezi (ICARUS) adlı bir proje başlatmıştı. Arşivlerde defterler, ciltler, dosyalar, kutular, kağıt ruloları halinde saklanan veri/bilgi/belgeleri dijital ortama dönüştürerek, dünyanın kullanımına açmayı öngörüyordu.</p>
<p>Avusturya’da başlayıp şimdi 34 ülke (Avrupa, Kanada, ABD dahil. Yine Türkiye dışında) ve 180 arşiv/kurumun katıldığı çok-ortaklı bir platform olarak sürüyor. <a href="https://icar-us.eu/en/about-us/icarus-members/">icar-us.eu</a></p>
<p><strong>Zaman Makinesi ne yapacak?</strong></p>
<p>Avrupa tarih ve kültürünü dijital arşivleme projesini İsviçre/Lozan Bilim ve Teknik Üniversitesi (EPFL) yönetecek. 2000-2017 döneminde 245 startup’ın kuruluşuna katkı sağladıkları, sadece 2017’de 4 bin 200 bilimsel makale yayınladıkları için –haklı olarak- övünüyorlar.</p>
<p>AB Komisyonu, Zaman Makinesi için şimdilik 1 milyon Euro ayırdı. Bu miktar, sadece “Proje ne işe yarayacak? Nasıl bir yarar sağlayacak?” sorularına cevap aramak için: Start-up başlangıç sermayesi gibi.</p>
<p>Zaman Makinesi hem Avrupa’nın bütünü, hem de şehirleri ölçeğinde çalışacak. Örneğin, Venedik tarihini dijital ortama aktarma projesi yıllardır zaten sürüyordu. Bunu örnek alacak diğer şehirler de sırada.</p>
<p>Dijitalleşme, sadece bilgi ve iletişim teknolojilerini değil, sosyal ve beşeri bilimleri de (tarih, sosyoloji, antropoloji, güzel sanatlar gibi) dönüştürecek. Örneğin Venedik’in şehirleşmesi, nüfus yapısı, geçmiş dönem sanayisi, yaşam biçimi, uzun bir liste üzerinden, o şehri “o şehir” yapan bütün görünür ve görünmez tarih-kültür varlıkları etkileşimli (interaktif) dijital ortama aktarılacak. Şehri, o balçık zemine tutunduran ahşap temellerin sayılmasına kadar.</p>
<p>Venedik Zaman Makinesi, Osmanlı tarihi açısından da  -belki bizde bile bilinmeyen- ayrıntıları gün yüzüne çıkartacaktır. Örneğin, Büyük Kanal’daki Türk Hanı (Fondaco dei Turchi) Osmanlı tüccarlarının 1621-1838 yıllarında ticaret yaptıkları görkemli bir binaydı. Şimdi Doğa Tarihi Müzesi. Acaba binanın içinde, duvarların arkasında yüzyıllardır saklı duran bir tarih var mıdır?</p>
<p><strong>Venedik dört boyutlu olacak</strong></p>
<p>Saklı bir tarih derken gizem değil, sadece “gözle görülmeyen” anlamına&#8230; BBC’nin “İtalya’nın Görünmeyen Şehirleri” dizisinde Floransa, Napoli ve Venedik’teki binaların üç boyutlu lazerle (Lidar) saptanan yapısal özellikleri, sadece belki uzman sanat tarihçilerinin bildiği ayrıntıları dünyada milyonlarca izleyiciye açmıştı.</p>
<p>Örneğin Venedik’te eski yüzyıllarda Yahudilerin yaşamaya mecbur edildiği gettodaki bir binanın labirent gibi iç bölmelerinde “gizli” sinagogların varlığını dünya, Lidar teknolojisi sayesinde ilk kez gördü. Dizide, Venedik ve diğer şehirlerdeki diğer “gizli” yapısal özellikler de gösterilmişti.</p>
<p>Şimdi bu teknoloji ve yapay zekâ, Venedik’i gizlisi-saklısı kalmayacak şekilde dijitale aktaracak. Bu projeyi Lozan Teknik Üniversitesi ile Venedik Ca’ Foscari Üniversitesi birlikte yürütüyor. Her şeyden önce, Venedik’in 1797’ye kadar bin yıl süren cumhuriyet dönemi ve sonrasına ait, uzunluğu 80 kilometreyi bulan şehir arşivi dijitale aktarılacak. Ama bu, “bizdeki” anlamda statik bir dijital arşivleme olmayacak.</p>
<p>Venedik Arşivi’nin zenginliği nedeniyle, “Venedik, zamanının Google’ıydı” benzetmesi yapılır. Belgeleri dijitale aktarmak, işin sadece birinci adımı. Sonra, bunları konu kümelerine ayıracaklar. Her belgenin, şehrin neresine, hangi zamana ait olduğu saptanacak. Son hedef ise, bu büyük veriden hareketle Venedik tarihinin her hangi bir anına geri gidecek bir simülasyon yaratmak. Böylece, tarihi 4 boyutta görmek mümkün olacak (en, boy, yükseklik, zaman). Tarihi; söylentiyle, önyargı, efsane, varsayım, sınırlı veri/bilgiyle değil, mevcut bütün somut veri/bilgiyle yeniden yorumlamak, yazmak, anlamak için.</p>
<p>Bu çok-engelli proje sadece Venedik’le sınırlı değil. Şimdiden Paris, Amsterdam, Kudüs başta 15 şehirde Zaman Makinesi çalışmaları başlatılıyor. Ve bu konu, tek bir yazı ile anlatılıp geçilemeyecek kadar çok boyutlu, anlamlı, zaman içinde çalışmalar arttıkça dallanıp budaklanacak dev bir proje.</p>
<p>Avrupa tarihiyle iç içe bir Osmanlı/Türkiye ve İstanbul’un da bu projenin bir yerinde olması gerekirdi. İstanbul ve Türkiye’nin, Avrupa Zaman Makinesi’nde “öteki” olarak yer alacağı kesin. <strong> </strong></p>
<p><strong>Çatalhöyük’e de dijital harita</strong></p>
<p>Konuyla dolaylı bağlantılı olsa da “bizimle” ilgili olduğu için, burada aktarılması ­­­gereken güzel bir haber de var:</p>
<p>Amerikan Paul Getty Vakfı, aralarında Çatalhöyük’ün de olduğu dört UNESCO Dünya Kültür Mirası’nın dijital envanterinin yapılması için 900 bin dolar hibe etti. Bunun 220 bin doları Çatalhöyük Projesi’ne harcanacak. Gerisi İtalya’da Pompei ve Floransa ile Brezilya’da bir projeye.</p>
<p>Bilenlerden özür dileyerek, Çatalhöyük hakkında: Konya’nın 50 kilometre güneydoğusunda bir “neolitik dönem” kasabası. Yontma Taş Dönemi’nde Anadolu’da mağaralarda yaşayan insanların, avcılık ve toplayıcılıktan, yavaş yavaş yerleşik düzene geçmeye başladıkları, tarım ve hayvancılığı öğrendikleri Cilalı Taş (neolitik) Dönemi’ne ait.</p>
<p>Burada 25 yıldır yıldır kazı yapılıyor. Kazı başkanlığını, önce Cambridge Üniversitesi’nde, sonra Stanford Üniversitesi’nde hoca olan Ian Hodder yönetiyor.</p>
<p>Çatalhöyük, 1 Temmuz 2012’de UNESCO Dünya Miras Komitesi tarafından -fazla uzun bir gecikmeyle nihayet- Dünya Kültürel Miras Listesi’ne oy birliğiyle kabul edilmişti. Milattan Önce 7 bin yıllarında dünyada “ilk düzenli yerleşim yeri” sayılıyordu. Ta ki Göbeklitepe keşfedilene kadar&#8230;</p>
<p>Dijital envanter sayesinde, Çatalhöyük’e ait kazılarda elde edilen bütün veriler listelenmiş olacak. Getty Vakfı’nın yanı sıra, bizzat Stanford Üniversitesi de kazıyla ilişkili her türlü faaliyet için parasal destek sağlıyor (Digital Humanities Grant).</p>
<p>Ortadan kaybolmuş yapıların “bir zamanlar” neye benzediğini, dijital yöntemlerle bulup çıkartmak yeni bir tür dedektiflik artık. Bunun bize en yakın örneğini Amerikalı arkeolog Darius Arya ile İngiliz tarihçi Michael Scott verdiler.</p>
<p>“Görünmez Antik Şehirler” adıyla Kahire ve Atina’dan sonra İstanbul için yaptıkları dijital haritalamada, şimdi sadece yıkıntısı kalan binaları ekranda “canlandırdılar.”</p>
<p>Aralarında İstanbul’da Ahırkapı yöresinde Bizans’tan kalma Boukoleon Sarayı da vardı. Buranın bugünkü izbe, yıkıntı, tinerci yatağı, çöplük halini dünya, PBS (ABD Kamu Yayıncılık Kurumu) ve BBC’de <a href="https://www.youtube.com/watch?v=RAS7EIfF2VE">yayınlanan programla gördü</a>.</p>
<p>İstanbul’da, dünyanın dikkatini ve övgüsünü çekecek bir restorasyon burada pekala yapılabilir.</p>
<p><strong>Edip Emil Öymen </strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/avrupa-zaman-makinesi-yapacak">Avrupa Zaman Makinesi yapacak</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">13364</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Toplantı çılgınlığı!</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mustafa-cetiner/toplanti-cilginligi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Çetiner]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 11 Feb 2019 12:46:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mustafa Çetiner]]></category>
		<category><![CDATA[çalışmak]]></category>
		<category><![CDATA[iş]]></category>
		<category><![CDATA[sunum]]></category>
		<category><![CDATA[toplantı yapmak]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=12953</guid>

					<description><![CDATA[<p>Alo? Çok özür dilerim şu anda bir toplantıdayım, beni sonra arar mısın? Efendim özür dilerim, Ali bey şu anda toplantıda, aradığınızı ileteceğim. Tanıdık geldi değil mi? Toplantılar yaşamımızın ayrılmaz bir parçası, ama bu kadar çok toplantı gerekli mi? Konuya işaret eden ilk önemli çalışma, Dr. Bergman tarafından New England Journal of Medicine isimli ünlü tıp dergisinde 1994 yılında yayınlandı. İlk kez toplantı çılgınlığı ya da orijinal ismi ile “meeting-mania” sözcüğü bu makalede bir epidemik fenomen olarak bilimsel anlamda tartışıldı. Tartışma daha çok tıp alanında çalışanlar için geçerliydi, ama onlarla sınırlı olmadığı ortada. Aradan 20 yılı aşan bir süre geçti, toplantı çılgınlığı sürüyor, hatta bir çoğumuz sadece bu nedenle işlerimizi yapamaz hale bile geldik. Belki günümüzde bu anormal duruma endemi yerine “pandemi” demek gerek. Artık hepimizin bilgisayarlarında yer alan “Calendar” uygulamaları, bizlere toplantılarla ilgili fikrimizi bile sormuyor çoğu kez. Her sabah bilgisayarlarımızı açıp hangi toplantılara katılacağımızı öğreniyoruz sadece. Sistem size soruyor, katılabilecek misiniz? Eğer o saatte başka bir toplantınız yoksa  sistem katılabileceğiniz anlamını çıkarabiliyor. Yani başka bir toplantı yoksa işiniz de yok demektir! Kanımca “Calendar” uygulamaları, “Power Point” sunumlar, fiyakalı grafikler, her gün gelişen teknolojik olanaklar ve beyaz yakalıların giderek artan sahne merakı da bu toplantı deliliğini körüklüyor. Yani sizleri dinleyen insanların karşısında elinizde “pointer”, LCD ekrana yansıttığınız rengarenk grafiklerin üzerine yeşil-kırmızı “pointer” ışığını düşürerek takındığımız “dünyayı kurtaran adam” pozları&#8230; Aslında “toplantı” dediğimiz biraz da karşılıklı konuşma değil mi, mesela kahve aralarında, yemek sırasında, akşam eve dönerken, mesela telefonla da yapılamaz mı? Yani demem o ki; “Power Point” uygulamasına ne kadar gereksinimimiz var? Yani söyleyeceklerimizi süslü-püslü sunumlar olmadan da anlatamaz mıyız? Yani; ekran başında bu sunumları hazırlamak için saatler geçirmek zorunda olmak ne kadar gerekli? Belki de beklediğimiz şu: Mükemmel bir sunumdu, teşekkürler&#8230; Bir de “ego tatmini” sorununun altını çizenler var. Diyorlar ki; bu toplantılarda bazıları kendilerini öne çıkartmaya çalışarak asıl sorunu çözmek yerine “nasıl önemli biri” olduğunu kanıtlamanın derdine düşüyor. Yani dert sorunlarımızı çözelim derdi değil, basbayağı “horoz dövüşü&#8230;” Yapılan çalışmalar, 40 saatlik haftalık mesai yapan beyaz yakalıların ortalama 22.5 saatlerini toplantılar ile geçirdiğini gösteriyor. Sunum yapmayı öğreten profesyonel eğitmenler bile var. Sunum yaparken karşınızdakini nasıl ikna edeceksiniz, elinizi kolunuzu nereye koyacaksınız, nereye bakacaksınız, hangi renk elbise, ceket giyecek, nasıl bir kravat takacaksınız. Dağıtmayalım konuyu ve yine gelelim yeniden Bergman’ın 1994 yılında yayımladığı yazısına. Diyor ki: Bırakın insanlar sabahları günlük işlerini yapsınlar, öğlen yemeğinden önce toplanmayın. Toplantı sürenizi azaltın, hatta 15 dakikaya kadar indirmeye çalışın. Toplantı birilerinin sunum yapması ile geçmesin, interaktif olsun, herkes konuşsun. Dahası var, gündem net olsun, az konuşulsun, karar alınabilsin, süre asla aşılmasın, olabildiğince az ve doğru insanlar toplantıya çağrılsın. Konumlar, makamlar, unvanlar düşünülerek davet edilen insanlar verimliliği artırmıyor. Yani acaba çağırmalı mı, çağırmazsam bozulur mu gibi takıntılarınızdan kurtulun. Unutmamak lazım, yarım saatlik bir toplantıya 10 kişinin katılması 5 saatlik iş gücü kaybıdır. Bana sorarsanız “az toplantı”, “az insanla toplantı”, “kısa toplantı” ve eğer mümkünse “hiç toplantı” her zaman iyidir. Toplantı aralarında iş değil, iş aralarında toplantı yapmak lazım. Mustafa Çetiner / dr.m.cetiner@gmail.com</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mustafa-cetiner/toplanti-cilginligi">Toplantı çılgınlığı!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<ul>
<li><em>Alo?</em></li>
<li><em>Çok özür dilerim şu anda bir toplantıdayım, beni sonra arar mısın?</em></li>
<li><em>Efendim özür dilerim, Ali bey şu anda toplantıda, aradığınızı ileteceğim.</em></li>
</ul>
<p>Tanıdık geldi değil mi? Toplantılar yaşamımızın ayrılmaz bir parçası, ama bu kadar çok toplantı gerekli mi? Konuya işaret eden ilk önemli çalışma, Dr. Bergman tarafından New England Journal of Medicine isimli ünlü tıp dergisinde 1994 yılında yayınlandı. İlk kez toplantı çılgınlığı ya da orijinal ismi ile “meeting-mania” sözcüğü bu makalede bir epidemik fenomen olarak bilimsel anlamda tartışıldı.</p>
<p>Tartışma daha çok tıp alanında çalışanlar için geçerliydi, ama onlarla sınırlı olmadığı ortada. Aradan 20 yılı aşan bir süre geçti, toplantı çılgınlığı sürüyor, hatta bir çoğumuz sadece bu nedenle işlerimizi yapamaz hale bile geldik. Belki günümüzde bu anormal duruma endemi yerine “pandemi” demek gerek.</p>
<p>Artık hepimizin bilgisayarlarında yer alan “Calendar” uygulamaları, bizlere toplantılarla ilgili fikrimizi bile sormuyor çoğu kez. Her sabah bilgisayarlarımızı açıp hangi toplantılara katılacağımızı öğreniyoruz sadece. Sistem size soruyor, katılabilecek misiniz? Eğer o saatte başka bir toplantınız yoksa  sistem katılabileceğiniz anlamını çıkarabiliyor. Yani başka bir toplantı yoksa işiniz de yok demektir!</p>
<p>Kanımca “Calendar” uygulamaları, “Power Point” sunumlar, fiyakalı grafikler, her gün gelişen teknolojik olanaklar ve beyaz yakalıların giderek artan sahne merakı da bu toplantı deliliğini körüklüyor. Yani sizleri dinleyen insanların karşısında elinizde “pointer”, LCD ekrana yansıttığınız rengarenk grafiklerin üzerine yeşil-kırmızı “pointer” ışığını düşürerek takındığımız “dünyayı kurtaran adam” pozları&#8230;</p>
<p>Aslında “toplantı” dediğimiz biraz da karşılıklı konuşma değil mi, mesela kahve aralarında, yemek sırasında, akşam eve dönerken, mesela telefonla da yapılamaz mı? Yani demem o ki; “Power Point” uygulamasına ne kadar gereksinimimiz var? Yani söyleyeceklerimizi süslü-püslü sunumlar olmadan da anlatamaz mıyız? Yani; ekran başında bu sunumları hazırlamak için saatler geçirmek zorunda olmak ne kadar gerekli?</p>
<p>Belki de beklediğimiz şu: <em>Mükemmel bir sunumdu, teşekkürler&#8230;</em></p>
<p>Bir de “ego tatmini” sorununun altını çizenler var. Diyorlar ki; bu toplantılarda bazıları kendilerini öne çıkartmaya çalışarak asıl sorunu çözmek yerine “nasıl önemli biri” olduğunu kanıtlamanın derdine düşüyor. Yani dert sorunlarımızı çözelim derdi değil, basbayağı “horoz dövüşü&#8230;” Yapılan çalışmalar, 40 saatlik haftalık mesai yapan beyaz yakalıların ortalama 22.5 saatlerini toplantılar ile geçirdiğini gösteriyor.</p>
<p>Sunum yapmayı öğreten profesyonel eğitmenler bile var. Sunum yaparken karşınızdakini nasıl ikna edeceksiniz, elinizi kolunuzu nereye koyacaksınız, nereye bakacaksınız, hangi renk elbise, ceket giyecek, nasıl bir kravat takacaksınız. Dağıtmayalım konuyu ve yine gelelim yeniden Bergman’ın 1994 yılında yayımladığı yazısına. Diyor ki: Bırakın insanlar sabahları günlük işlerini yapsınlar, öğlen yemeğinden önce toplanmayın. Toplantı sürenizi azaltın, hatta 15 dakikaya kadar indirmeye çalışın. Toplantı birilerinin sunum yapması ile geçmesin, interaktif olsun, herkes konuşsun.</p>
<p>Dahası var, gündem net olsun, az konuşulsun, karar alınabilsin, süre asla aşılmasın, olabildiğince az ve doğru insanlar toplantıya çağrılsın. Konumlar, makamlar, unvanlar düşünülerek davet edilen insanlar verimliliği artırmıyor. Yani acaba çağırmalı mı, çağırmazsam bozulur mu gibi takıntılarınızdan kurtulun. Unutmamak lazım, yarım saatlik bir toplantıya 10 kişinin katılması 5 saatlik iş gücü kaybıdır. Bana sorarsanız “az toplantı”, “az insanla toplantı”, “kısa toplantı” ve eğer mümkünse “hiç toplantı” her zaman iyidir. Toplantı aralarında iş değil, iş aralarında toplantı yapmak lazım.</p>
<p><strong>Mustafa Çetiner / <a href="mailto:dr.m.cetiner@gmail.com">dr.m.cetiner@gmail.com</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mustafa-cetiner/toplanti-cilginligi">Toplantı çılgınlığı!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">12953</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Sınır tanımayanlarla tanışma zamanı</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/sinir-tanimayanlarla-tanisma-zamani</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 25 Aug 2018 08:59:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[ajaz ahmed]]></category>
		<category><![CDATA[İKÜ]]></category>
		<category><![CDATA[kitap]]></category>
		<category><![CDATA[liderlik]]></category>
		<category><![CDATA[sınır]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=10810</guid>

					<description><![CDATA[<p>‘Sürüden ayrılma’, ‘görme, duyma, konuşma’, ‘ileri gitme’, ‘sorgulama’, ‘takma’, ‘o konuya hiç bulaşma’, ‘bu kadar düşünme’, ‘sen işine bak, çok kurcalama’, ‘icat çıkarma’, ‘sınırını bil’, ‘haddini aşma’&#8230; Bu emirlerden en az birini duyarak daha da acısı içselleştirerek büyüdük, büyütüldük. Okulda, evde, işte, evlilikte içimizden biriymiş gibi davranan bu üvey seslere biat ederek yaşadık ve yaşıyoruz. Bu yüzden kaybettiklerimizle yüzleşmek bir yana an geliyor onları düşünmek dahi istemiyoruz. Oysa birileri var, birileri varmış bu dünyanın bir yerlerinde&#8230; Misal, oğlu için yaptığı ekmeği kasabadaki markete elleriyle taşıyan ve zaman içinde ünü dünyayı dolaşan. Oysa birileri var, birileri yaşamış bir zamanlar dünyanın bir yerlerinde, yapıp ettikleri kadar söyledikleriyle de zihnimizi açan. İşte o birileri ki onlar sürüyle vedalaşmaktan çekinmeyen, gördüğüyle yetinmeyen, içsesine güvenen, fikrini, ürününü en uzağa eriştirebilmek için emek veren&#8230; O birileri mesela ‘burada rahatım iyi, bozulmasın’ dememiş, verilenle yetinmemiş, söz almak için beklememiş, mucize dilememiş. O birileri bugün başımızın üstünde yeri olan icatları çıkaranlar, o birileri haddini şahane bir özgüven ve nezakatle aşanlar, o birileri ki dünya durduğu müddetçe sınır tanımayacak olanlar&#8230; İKÜ Yayınevi, Temmuz (2016) ayında yeni bir kitabı Türkçe&#8217;ye kazandırdı: Sınır Tanımayanlar: Zamana Direnen Liderlik. AKQA dijital reklam ve pazarlama şirketinin CEO’su Ajaz Ahmed’in kaleminden çıkan kitap, dünyaca ünlü liderleri ve onların enerjilerini temsil eden markaları liderliğin 5 ilkesi çerçevesinde aktarıyor. Kitabın en güçlü yönü liderliğe ilişkin literatürü şemalara, istatistiklere, grafiklere indirgemiyor olması. ‘10 dakikada ikna turu’, ‘beş dakikada girişimci olun’, ‘dört kelimede mucize şirket kurmak’, ‘meleklerle irtibat’ gibi boş vaatler sunmadan, olabildiğince yalın hikayelerle örülmüş olması kitabı cazip kılan diğer bir özellik. İş yapmak bir sanattır Sınır Tanımayanlar: Zamana Direnen Liderlik, dolu dolu bir giriş metniyle okuru karşılıyor. İş Yapma Sanatı başlığını taşıyan bölüm mesajlarıyla dikkati çekiyor. Örneğin, işinizi bir öyküye dönüştürmeniz gerekse söze nereden başlarsınız? İstatistikleri, grafikleri, şemaları bir yana bırakın. İşinizi nasıl bir olay örgüsü içinde anlatırsınız? Ajaz Ahmed, işi yapmayı bir sanata dönüştürmenin özünü, sözü uzatmadan şöyle aktarıyor: “İstatistikler ve değişmeyen yol haritaları, zamanla anlamsızlaşabilir. İnsanlar dünyayı sayılarla değil hikayelerle anlar. Onlar insan kültürünün hayatta kalan parçasıdır.” (&#8230;) “Bu büyüleyici, moral verici ve anlaşılması güç insanlar bize kullanım kılavuzu değil, unutulmaz alıntılar, heyecan verici konuşmalar ve ilham verici fikirler verdiler.” Liderliğin felsefesi üzerine 5 ilke   Sınır tanımayanlar: Zamana Direnen Liderlik kitabında, liderlik üzerine 5 ilke sunuluyor. Yaygınlaştırma, Devrim Yaratma, Sadeleştirme, Düzenleme, Yazma. Bu 5 ilke liderler ve liderlerin kişiliğinden izler taşıyan markalar üzerinden açıklanıyor. İlk ilke Yaygınlaştırma. Herkese ulaşma, erişilebilirlik düsturunun özeti olan yaygınlaştırma ilkesinde Bill Gates, Margaret Rudkin, Dietrich Mateschitz ve Henry Ford ile yeniden tanışıyorsunuz. Devrim Yaratma ilkesi ise bugüne kadar en çok kabul gören lider efsanesini yerle bir ediyor. ‘Sesi en yüksek çıkan, sözcük dağarcığı en geniş olan liderdir’ anlayışının karşısında duran devrim yaratma ilkesine göre liderliği üç özellik besliyor: dingin bir algı, uyum ve farkındalık. Ajaz Ahmed bu argümanı, Thomas Edison, Akio Morita ve Steve Jobs’un iş yapma sanatına ilişkin sunduğu ayrıntılarla da ispatlıyor. Sadeleştirme ilkesi ise tabir yerindeyse liderin ve liderliğin altın kuralı. Neden büyük başarılar, rutinler ve basit kararlar üzerine kurulur? sorusuyla yola çıkan yazar Lego, Chanel gibi markaların yanında, bir işi kıvanç duyarak, herkesin iyiliği adına, dikkatli, nazikçe ve elinden gelecek en iyi şekilde yapmanın Japon kültüründeki temsili olan shokunin felsefesine de değiniyor. Yaptığınız işin içinde benliğinizi eritmenin, karizmanız ve yansıttığınız kişilikten daha önemli olduğunu söyleyen Shokunin felsefesinin özü ise şöyle aktarılıyor: ” Yaptığınız iş taze balık ya da demir olsun, malzemelerinizin özüne topyekün bağlanmaya ve odaklanmaya devam edebilirseniz sabırla yaptığınız bu iş sizi başkalarının hayal bile edemediği noktalara taşıyabilir.” Düzenleme, zamana direnen liderliğin 4’üncü ilkesi. ‘İyi İşlerin İnşası Asla Bitmez Onlar Daima Yapım Sürecindedir’ başlıklı bölümde düzenleme, etkili insanların belirgin bir özelliği olarak karşımıza çıkıyor. Etkili insanların düzenleme işine bir angarya olarak bakmadıklarını belirten Ajaz Ahmed, düzenlemenin hayali bir “sonra” yerine amaçlarını gerçekleştirmeye şu an başlamak için seçilen en iyi yol olduğunu söylüyor. Düzenleme lider işletmelerin de öne çıkan bir özelliği. Sınır tanımayanlar için düzenin en az yaratıcılık kadar önemli olduğunu da belirten Ajaz Ahmed, bu iki gücün aynı sürecin parçası olduğunu şöyle belirtiyor: ‘Yaratıcılık harika bir şeydir, ancak kâr ve zarar dünyasında önemli tarihleri kaçırmaya, bütçenize uymamaya devam ettiğiniz sürece daha uzun süre yaratıcılığı tadına varamazsınız.” Sınır tanımayanların 5. ilkesi ise yazmak. ‘Kültürleri değiştirenler kendi masallarının efedileridir’, cümlesiyle açılan bölüm, hayatın anlamını kavramak için hikayenin değerini Ralph Lauren, Jeff Bezos, Joss Whedon, J.J Abraham’ın hikayeleriyle aktarıyor. ‘Ne kadar çok hikaye dinlerseniz, asırlık duygulara dokunarak yeni dinleyiciler kazanan kendi hikayenizi yaratmak için o kadar donanımlı olursunuz.’ diyen Ajaz Ahmed, giriş bölümündeki argümanını son ilkede bir kez daha vurguluyor: ‘Hikaye kazanır.’ Bir kitabın ardından&#8230;  Sınır Tanımayanlar: Zamana Direnen Liderlik, tıpkı giriş metni gibi görkemli bir kapanışla, okurunu, ‘Yeni Ufuklara Yelken Açın’ mesajıyla uğurluyor. Kitap bittiğinde gökten üç elma düşüyor: Biri sınır tanımayan liderlere, biri icat çıkarma diyenlere, biri de asla söz dinlemeyenlere. Nilgün Eryeşil, İKÜ Kurumsal İletişim Birimi / n.eryesil@iku.edu.tr</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/sinir-tanimayanlarla-tanisma-zamani">Sınır tanımayanlarla tanışma zamanı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>‘Sürüden ayrılma’, ‘görme, duyma, konuşma’, ‘ileri gitme’, ‘sorgulama’, ‘takma’, ‘o konuya hiç bulaşma’, ‘bu kadar düşünme’, ‘sen işine bak, çok kurcalama’, ‘icat çıkarma’, ‘sınırını bil’, ‘haddini aşma’&#8230;</p>
<p>Bu emirlerden en az birini duyarak daha da acısı içselleştirerek büyüdük, büyütüldük. Okulda, evde, işte, evlilikte içimizden biriymiş gibi davranan bu üvey seslere biat ederek yaşadık ve yaşıyoruz. Bu yüzden kaybettiklerimizle yüzleşmek bir yana an geliyor onları düşünmek dahi istemiyoruz.</p>
<p>Oysa birileri var, birileri varmış bu dünyanın bir yerlerinde&#8230; Misal, oğlu için yaptığı ekmeği kasabadaki markete elleriyle taşıyan ve zaman içinde ünü dünyayı dolaşan. Oysa birileri var, birileri yaşamış bir zamanlar dünyanın bir yerlerinde, yapıp ettikleri kadar söyledikleriyle de zihnimizi açan. İşte o birileri ki onlar sürüyle vedalaşmaktan çekinmeyen, gördüğüyle yetinmeyen, içsesine güvenen, fikrini, ürününü en uzağa eriştirebilmek için emek veren&#8230;</p>
<p>O birileri mesela ‘burada rahatım iyi, bozulmasın’ dememiş, verilenle yetinmemiş, söz almak için beklememiş, mucize dilememiş. O birileri bugün başımızın üstünde yeri olan icatları çıkaranlar, o birileri haddini şahane bir özgüven ve nezakatle aşanlar, o birileri ki dünya durduğu müddetçe sınır tanımayacak olanlar&#8230;</p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-10811 alignleft" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2018/08/stk-209x300.jpg" alt="" width="400" height="575" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2018/08/stk-209x300.jpg 209w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2018/08/stk-712x1024.jpg 712w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2018/08/stk.jpg 1890w" sizes="(max-width: 400px) 100vw, 400px" /></p>
<p>İKÜ Yayınevi, Temmuz (2016) ayında yeni bir kitabı Türkçe&#8217;ye kazandırdı: <strong><em>Sınır Tanımayanlar: Zamana Direnen Liderlik.</em></strong> AKQA dijital reklam ve pazarlama şirketinin CEO’su <strong>Ajaz Ahmed</strong>’in kaleminden çıkan kitap, dünyaca ünlü liderleri ve onların enerjilerini temsil eden markaları liderliğin 5 ilkesi çerçevesinde aktarıyor. Kitabın en güçlü yönü liderliğe ilişkin literatürü şemalara, istatistiklere, grafiklere indirgemiyor olması. ‘10 dakikada ikna turu’, ‘beş dakikada girişimci olun’, ‘dört kelimede mucize şirket kurmak’, ‘meleklerle irtibat’ gibi boş vaatler sunmadan, olabildiğince yalın hikayelerle örülmüş olması kitabı cazip kılan diğer bir özellik.</p>
<p><strong>İş yapmak bir sanattır</strong></p>
<p><em>Sınır Tanımayanlar: Zamana Direnen Liderlik, </em>dolu dolu bir giriş metniyle okuru karşılıyor. İş Yapma Sanatı başlığını taşıyan bölüm mesajlarıyla dikkati çekiyor. Örneğin, işinizi bir öyküye dönüştürmeniz gerekse söze nereden başlarsınız? İstatistikleri, grafikleri, şemaları bir yana bırakın.</p>
<p>İşinizi nasıl bir olay örgüsü içinde anlatırsınız? Ajaz Ahmed, işi yapmayı bir sanata dönüştürmenin özünü, sözü uzatmadan şöyle aktarıyor: <em>“İstatistikler ve değişmeyen yol haritaları, zamanla anlamsızlaşabilir. İnsanlar dünyayı sayılarla değil hikayelerle anlar. Onlar insan kültürünün hayatta kalan parçasıdır.” (&#8230;) “Bu büyüleyici, moral verici ve anlaşılması güç insanlar bize kullanım kılavuzu değil, unutulmaz alıntılar, heyecan verici konuşmalar ve ilham verici fikirler verdiler.”</em></p>
<p><strong>Liderliğin felsefesi üzerine 5 ilke </strong><strong> </strong></p>
<p><em>Sınır tanımayanlar: Zamana Direnen Liderlik </em>kitabında, liderlik üzerine 5 ilke sunuluyor. Yaygınlaştırma, Devrim Yaratma, Sadeleştirme, Düzenleme, Yazma. Bu 5 ilke liderler ve liderlerin kişiliğinden izler taşıyan markalar üzerinden açıklanıyor.</p>
<p>İlk ilke <strong>Yaygınlaştırma</strong>. Herkese ulaşma, erişilebilirlik düsturunun özeti olan yaygınlaştırma ilkesinde Bill Gates, Margaret Rudkin, Dietrich Mateschitz ve Henry Ford ile yeniden tanışıyorsunuz.</p>
<p><strong>Devrim Yaratma</strong> ilkesi ise bugüne kadar en çok kabul gören lider efsanesini yerle bir ediyor. ‘Sesi en yüksek çıkan, sözcük dağarcığı en geniş olan liderdir’ anlayışının karşısında duran devrim yaratma ilkesine göre liderliği üç özellik besliyor: dingin bir algı, uyum ve farkındalık. Ajaz Ahmed bu argümanı, Thomas Edison, Akio Morita ve Steve Jobs’un iş yapma sanatına ilişkin sunduğu ayrıntılarla da ispatlıyor.</p>
<p><strong>Sadeleştirme</strong> ilkesi ise tabir yerindeyse liderin ve liderliğin altın kuralı. Neden büyük başarılar, rutinler ve basit kararlar üzerine kurulur? sorusuyla yola çıkan yazar Lego, Chanel gibi markaların yanında, bir işi kıvanç duyarak, herkesin iyiliği adına, dikkatli, nazikçe ve elinden gelecek en iyi şekilde yapmanın Japon kültüründeki temsili olan <em>shokunin </em>felsefesine de değiniyor. Yaptığınız işin içinde benliğinizi eritmenin, karizmanız ve yansıttığınız kişilikten daha önemli olduğunu söyleyen Shokunin felsefesinin özü ise şöyle aktarılıyor: ” Yaptığınız iş taze balık ya da demir olsun, malzemelerinizin özüne topyekün bağlanmaya ve odaklanmaya devam edebilirseniz sabırla yaptığınız bu iş sizi başkalarının hayal bile edemediği noktalara taşıyabilir.”</p>
<p><strong>Düzenleme</strong>, zamana direnen liderliğin 4’üncü ilkesi. ‘İyi İşlerin İnşası Asla Bitmez Onlar Daima Yapım Sürecindedir’ başlıklı bölümde düzenleme, etkili insanların belirgin bir özelliği olarak karşımıza çıkıyor. Etkili insanların düzenleme işine bir angarya olarak bakmadıklarını belirten Ajaz Ahmed, düzenlemenin hayali bir “sonra” yerine amaçlarını gerçekleştirmeye şu an başlamak için seçilen en iyi yol olduğunu söylüyor. Düzenleme lider işletmelerin de öne çıkan bir özelliği. Sınır tanımayanlar için düzenin en az yaratıcılık kadar önemli olduğunu da belirten Ajaz Ahmed, bu iki gücün aynı sürecin parçası olduğunu şöyle belirtiyor: ‘Yaratıcılık harika bir şeydir, ancak kâr ve zarar dünyasında önemli tarihleri kaçırmaya, bütçenize uymamaya devam ettiğiniz sürece daha uzun süre yaratıcılığı tadına varamazsınız.”</p>
<p>Sınır tanımayanların 5. ilkesi ise <strong>yazmak</strong>. ‘Kültürleri değiştirenler kendi masallarının efedileridir’, cümlesiyle açılan bölüm, hayatın anlamını kavramak için hikayenin değerini Ralph Lauren, Jeff Bezos, Joss Whedon, J.J Abraham’ın hikayeleriyle aktarıyor. ‘Ne kadar çok hikaye dinlerseniz, asırlık duygulara dokunarak yeni dinleyiciler kazanan kendi hikayenizi yaratmak için o kadar donanımlı olursunuz.’ diyen Ajaz Ahmed, giriş bölümündeki argümanını son ilkede bir kez daha vurguluyor: ‘Hikaye kazanır.’</p>
<p><strong>Bir kitabın ardından&#8230;</strong><strong> </strong></p>
<p><em>Sınır Tanımayanlar: Zamana Direnen Liderlik, </em>tıpkı giriş metni gibi görkemli bir kapanışla, okurunu, ‘Yeni Ufuklara Yelken Açın’ mesajıyla uğurluyor. Kitap bittiğinde gökten üç elma düşüyor: Biri sınır tanımayan liderlere, biri icat çıkarma diyenlere, biri de asla söz dinlemeyenlere.</p>
<p><strong>Nilgün Eryeşil, </strong><strong>İKÜ Kurumsal İletişim Birimi / </strong><a href="mailto:n.eryesil@iku.edu.tr"><strong>n.eryesil@iku.edu.tr</strong></a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/sinir-tanimayanlarla-tanisma-zamani">Sınır tanımayanlarla tanışma zamanı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">10810</post-id>	</item>
		<item>
		<title>İletişim, bence demokrasi; sizce diktatörlük mü?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/iletisim-bence-demokrasi-sizce-diktatorluk-mu</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 17 Mar 2017 05:42:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editör ne diyor?]]></category>
		<category><![CDATA[bataklık]]></category>
		<category><![CDATA[bilgi kirliliği]]></category>
		<category><![CDATA[demokrasi]]></category>
		<category><![CDATA[dijital]]></category>
		<category><![CDATA[diktatörlük]]></category>
		<category><![CDATA[dna]]></category>
		<category><![CDATA[iletişim devrimi]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[kış saati]]></category>
		<category><![CDATA[lider]]></category>
		<category><![CDATA[medya bombardımanı]]></category>
		<category><![CDATA[veri]]></category>
		<category><![CDATA[yaz saati]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=5766</guid>

					<description><![CDATA[<p>HBT dergimizde “Dijital Kültür”ün sahibi Tanol Türkoğlu’na sordum: Bir insan günde ortalama kaç bayt / megabayt vb. veri bombardımanı altında yaşıyor? Bir link gönderdi: Kaliforniya Üniversitesi’nde Süper Bilgisayar Merkezi’nde yapılan bir araştırmaya göre, insanların bir günde medyaya erişim süreleri 15,5 saati buluyor. Bu, 6,9 milyon – milyon gigabayt hacimde bilgi anlamına geliyor. Ya da daha açıkça: kişi başına günde 9 DVD’ye eşit bilgiye erişiliyor. İlginç olmasına ve abartılı bulmamıza rağmen – bir kesim, 3 DVD dolusu bilgiye ulaşabilir şüphesiz – sorunun yanıtı bu araştırmada yok. Bir kez aktif insanların çeşitli medya ortamlarıyla haşır neşir olması ile, ortalama insanın istemeden maruz kaldığı medya bombardımanı farklı. Ama kentli ve ilgili bir nüfus, 24 saat veri bombardımanı altında kalabilir. Bir dizi veya sinema filmi seyrettiğiniz zaman bile, sadece görsel ve sözel olarak size iletilenler değil; görme ve duyma sürecinde beyinde yol açtığı çağrışımlar da bu bombardımanın bir parçası olmalı. Bu girişten sonra ikinci ve konumuzla ilgili önemli soru şu: Acaba yoğun bir veri, söz, görsel, propaganda, fikir, bir tweet, bağırış çağırışla dinlediğiniz bir tartışma, bir sohbet içinde olma ve okuma gibi, her birinin toplamı büyük bir veri-bilgi yoğunluğu anlamına gelen bu atomik saldırının bizde, beynimizde, üzerimizde bıraktıkları, günün sonunda nedir? Tüm bunlar bizi nasıl ve ne kadar değiştiriyor? Üzerimizdeki etkileri nedir? Bu süreç içinde değişiyor muyuz, ne kadar değişiyoruz, farkında olmadan mı değişiyoruz her gün? Peki, insan, çok yönlü gibi görünen, ama aslında tekelleşmiş / güdülenmiş tek kanala dönüştürülmüş bir medyanın iletişim saldırısı içinde yaşıyorsa? Böyle bir ortamda yaşayanlar nasıl biçimleniyor? Cehaletin sürdürülmesi ve medya Cahilliğin temellerini, uzun geçmişten günümüze adeta bombalayan Doğan Kuban bu haftaki yazısında iletişim devriminin cehaletin sürdürülmesindeki rolü üzerinde duruyor. İletişimde devrim yaşanmıştır. Medya kanalları çoğalmış, ucuzlamış ve adeta herkesin ulaşabileceği bir düzeye inmiştir. Şüphesiz bu bir demokratik devrimdir. Herkes kendi medyasını kurabilir. Ama henüz değişmeyen bir şey var: Toplumun büyük çoğunluğu henüz veya hâlâ ana akım klasik medyaya bağımlıdır. Gazete ve TV. Bunun yanına, farklı işlevlere sahip, ama ana akım medyanın yerini tutacak niteliklere fazla sahip olmayan Facebook ve Twitter gibi sosyal medya da devrededir. Fakat çeşitlilik müthiştir: eğlence – dizi – sinemaya yıllarca takılıp kalabilirsiniz. Şüphesiz bu da bir tercih, ama ülkenin temel sorunları ve çok yönlü; bilgilendirilmiş bir toplumsal demokratik bir siyasetin oluşması zorlaşıyor – yoksa imkânsızlaşıyor mu? – denebilir. Ana medyaları denetim altında tutan, toplumun çoğunluğunu etkilemekten uzak yan medyaları serbest bırakan bir yönetimin, baskı ve güdüleme ile toplumu yalan bir gerçeklik içinde yaşatması da mümkün olabilir, ama nereye kadar? Sanırım iletişim devrimi, toplumların demokratikleşmesi yönünde gelişecek. Öyle umuyorum. Yaşadığımız gerçek ötesi durum ise yeni değil. Demagoji ve yalan yeni keşfedilmedi. Ama bunu toplumun geniş kesimlerine egemen kılmak için, medyanın darmadağınık edilmesi gerekebilir. Yoksa yaşadığımız bu mu? İletişim uzmanı Prof. Haluk Şahin’in bu temel meseleyi küresel boyutta, ama düşünsel temelde de inceleyen yazısını mutlaka okuyun derim. Başka neler var? HBT’nin, tüm bu kargaşanın dışında, her zaman bilimsel bilgi, eleştirel düşünce temelinde, bilimin bulgu, veri, düşünce ve değerlendirmelerini, klasik – ciddi bir seçenek olarak sizlere sunması, bir temel varoluş kararıdır. Bu nedenle sık sık “biz geleceği kuruyoruz” diyoruz.  Geleceğin bir parçası olmak için, HBT’yi büyütelim! Bu çerçevede bu sayımızda ayrıca “Geleceğin iyi bir lideri nasıl olmalı?”, DNA’nın bilgi ve verilerimizi saklayabileceğimiz çok önemli bir “biyolojik bellek deposu” olarak kullanılması, tek atom mikroskobu gibi yeni ve öncü haberleri kaçırmayın. Bunlar hayatlarımızı çok değiştirecek. Bayram Ali Eşiyok, bu kez İslam dünyasının durumunu bilimsel ve ekonomik verilerle gündeme getiriyor. Dünya nüfusunun neredeyse %25’ini oluşturan İslam dünyası bu bataklıktan nasıl çıkar, çıkabilir mi, umut var mı sorularını ciddi olarak sorduruyor! Bu tabloya baktığınızda siz ne diyeceksiniz acaba? Diğer yazarlarımızın önemli yazıları ve geniş bir haber yorum yelpazesiyle, HBT size taze bir merhaba daha diyor… Her Cuma beyin besleme günü. Yayın, unutmayın. Gelecek Cuma’ya kadar sevgilerimizle&#8230; Not: Prof. Dr. Mehmet Emin Özel’in çok önemli bir yazısını sitemizde yayımladık. Özel, yaz saati-kış saati bağlamında zamanı çok iyi anlatıyor, kaçırmayın: http://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/zaman-takvim-saatler-yaz-saati-kis-saati-standart-saat-arabesk-saat</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/iletisim-bence-demokrasi-sizce-diktatorluk-mu">İletişim, bence demokrasi; sizce diktatörlük mü?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>HBT dergimizde “Dijital Kültür”ün sahibi <strong>Tanol Türkoğlu</strong>’na sordum: Bir insan günde ortalama kaç bayt / megabayt vb. veri bombardımanı altında yaşıyor? Bir link gönderdi: Kaliforniya Üniversitesi’nde Süper Bilgisayar Merkezi’nde yapılan bir araştırmaya göre, insanların bir günde medyaya erişim süreleri 15,5 saati buluyor. Bu, 6,9 milyon – milyon gigabayt hacimde bilgi anlamına geliyor. Ya da daha açıkça: kişi başına günde 9 DVD’ye eşit bilgiye erişiliyor.</p>
<p>İlginç olmasına ve abartılı bulmamıza rağmen – bir kesim, 3 DVD dolusu bilgiye ulaşabilir şüphesiz – sorunun yanıtı bu araştırmada yok. Bir kez aktif insanların çeşitli medya ortamlarıyla haşır neşir olması ile, ortalama insanın istemeden maruz kaldığı medya bombardımanı farklı. Ama kentli ve ilgili bir nüfus, 24 saat veri bombardımanı altında kalabilir. Bir dizi veya sinema filmi seyrettiğiniz zaman bile, sadece görsel ve sözel olarak size iletilenler değil; görme ve duyma sürecinde beyinde yol açtığı çağrışımlar da bu bombardımanın bir parçası olmalı.</p>
<p><strong>Bu girişten sonra ikinci ve konumuzla ilgili önemli soru şu</strong>: Acaba yoğun bir veri, söz, görsel, propaganda, fikir, bir tweet, bağırış çağırışla dinlediğiniz bir tartışma, bir sohbet içinde olma ve okuma gibi, her birinin toplamı büyük bir veri-bilgi yoğunluğu anlamına gelen bu atomik saldırının bizde, beynimizde, üzerimizde bıraktıkları, günün sonunda nedir?</p>
<p><strong>Tüm bunlar bizi nasıl ve ne kadar değiştiriyor?</strong> Üzerimizdeki etkileri nedir? Bu süreç içinde değişiyor muyuz, ne kadar değişiyoruz, farkında olmadan mı değişiyoruz her gün?</p>
<p>Peki, insan, çok yönlü gibi görünen, ama aslında tekelleşmiş / güdülenmiş tek kanala dönüştürülmüş bir medyanın iletişim saldırısı içinde yaşıyorsa? Böyle bir ortamda yaşayanlar nasıl biçimleniyor?</p>
<p><strong>Cehaletin sürdürülmesi ve medya</strong></p>
<p>Cahilliğin temellerini, uzun geçmişten günümüze adeta bombalayan <strong>Doğan Kuban</strong> bu haftaki yazısında iletişim devriminin cehaletin sürdürülmesindeki rolü üzerinde duruyor. İletişimde devrim yaşanmıştır. Medya kanalları çoğalmış, ucuzlamış ve adeta herkesin ulaşabileceği bir düzeye inmiştir. Şüphesiz bu bir <strong>demokratik</strong> devrimdir. Herkes kendi medyasını kurabilir.</p>
<p>Ama <strong>henüz değişmeyen</strong> bir şey var: Toplumun büyük çoğunluğu henüz veya hâlâ ana akım klasik medyaya bağımlıdır. Gazete ve TV. Bunun yanına, farklı işlevlere sahip, ama ana akım medyanın yerini tutacak niteliklere fazla sahip olmayan Facebook ve Twitter gibi sosyal medya da devrededir.</p>
<p>Fakat çeşitlilik müthiştir: eğlence – dizi – sinemaya yıllarca takılıp kalabilirsiniz. Şüphesiz bu da bir tercih, ama ülkenin temel sorunları ve çok yönlü; bilgilendirilmiş bir toplumsal demokratik bir siyasetin oluşması zorlaşıyor – yoksa imkânsızlaşıyor mu? – denebilir. Ana medyaları denetim altında tutan, toplumun çoğunluğunu etkilemekten uzak yan medyaları serbest bırakan bir yönetimin, baskı ve güdüleme ile toplumu yalan bir gerçeklik içinde yaşatması da mümkün olabilir, ama nereye kadar?</p>
<p>Sanırım iletişim devrimi, toplumların demokratikleşmesi yönünde gelişecek. Öyle umuyorum. Yaşadığımız <em>gerçek ötesi durum</em> ise yeni değil. Demagoji ve yalan yeni keşfedilmedi. Ama bunu toplumun geniş kesimlerine egemen kılmak için, medyanın darmadağınık edilmesi gerekebilir. Yoksa yaşadığımız bu mu?</p>
<p>İletişim uzmanı Prof. <strong>Haluk Şahin</strong>’in bu temel meseleyi küresel boyutta, ama düşünsel temelde de inceleyen yazısını mutlaka okuyun derim.</p>
<p><strong>Başka neler var?</strong></p>
<p>HBT’nin, tüm bu kargaşanın dışında, her zaman bilimsel bilgi, eleştirel düşünce temelinde, bilimin bulgu, veri, düşünce ve değerlendirmelerini, klasik – ciddi bir seçenek olarak sizlere sunması, bir temel varoluş kararıdır. Bu nedenle sık sık “biz geleceği kuruyoruz” diyoruz.  Geleceğin bir parçası olmak için, HBT’yi büyütelim!</p>
<p>Bu çerçevede bu sayımızda ayrıca “Geleceğin iyi bir lideri nasıl olmalı?”, DNA’nın bilgi ve verilerimizi saklayabileceğimiz çok önemli bir “biyolojik bellek deposu” olarak kullanılması, tek atom mikroskobu gibi yeni ve öncü haberleri kaçırmayın. Bunlar hayatlarımızı çok değiştirecek.</p>
<p><strong>Bayram Ali Eşiyok</strong>, bu kez İslam dünyasının durumunu bilimsel ve ekonomik verilerle gündeme getiriyor. Dünya nüfusunun neredeyse %25’ini oluşturan İslam dünyası bu bataklıktan nasıl çıkar, çıkabilir mi, umut var mı sorularını ciddi olarak sorduruyor! Bu tabloya baktığınızda siz ne diyeceksiniz acaba? Diğer yazarlarımızın önemli yazıları ve geniş bir haber yorum yelpazesiyle, HBT size taze bir merhaba daha diyor…</p>
<p>Her Cuma beyin besleme günü. Yayın, unutmayın. Gelecek Cuma’ya kadar sevgilerimizle&#8230;</p>
<p><strong>Not</strong>: Prof. Dr. Mehmet Emin Özel’in çok önemli bir yazısını sitemizde yayımladık. Özel, yaz saati-kış saati bağlamında zamanı çok iyi anlatıyor, kaçırmayın: <a href="http://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/zaman-takvim-saatler-yaz-saati-kis-saati-standart-saat-arabesk-saat">http://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/zaman-takvim-saatler-yaz-saati-kis-saati-standart-saat-arabesk-saat</a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/iletisim-bence-demokrasi-sizce-diktatorluk-mu">İletişim, bence demokrasi; sizce diktatörlük mü?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">5766</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Zaman, Takvim, Saatler (Yaz saati, Kış saati, Standart saat, Arabesk saat)</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/zaman-takvim-saatler-yaz-saati-kis-saati-standart-saat-arabesk-saat</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 09 Mar 2017 14:27:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gezegenimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[alaturka zaman]]></category>
		<category><![CDATA[arabesk saat]]></category>
		<category><![CDATA[dünya saat dilimleri]]></category>
		<category><![CDATA[dünya standart zamanı]]></category>
		<category><![CDATA[ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[görünür zaman]]></category>
		<category><![CDATA[greenwich gözlemevi]]></category>
		<category><![CDATA[greenwich ortalama zamanı]]></category>
		<category><![CDATA[hicri takvim]]></category>
		<category><![CDATA[karanlık]]></category>
		<category><![CDATA[kış saati]]></category>
		<category><![CDATA[miladi takvim]]></category>
		<category><![CDATA[ortalama zaman]]></category>
		<category><![CDATA[sanayi devrimi]]></category>
		<category><![CDATA[soğuk]]></category>
		<category><![CDATA[standart saat]]></category>
		<category><![CDATA[takvim]]></category>
		<category><![CDATA[yaz saati]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<category><![CDATA[zaman denklemi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=5662</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mehmet Emin Özel (me.ozel@gmail.com) Ülkemizde halen sürmekte olan “yaz saati-kış saati” (aslında, kışın da sürdürülen yaz saati!) uygulamasını ve ilgili tartışmaları da göz önüne alarak, zamanın tanımı ve ölçümü ile aydınlık (gün ışığından yararlanmayı olanaklı kılan) saatlerin yıl içerisinde nasıl değiştiğini gösteren bilimsel temeli tekrarlamanın vakitli olduğu düşüncesindeyim. Böylelikle, gereksiz bir inatlaşmaya dönme eğilimi gösteren sürtüşmelerin de önüne geçmiş olunabilir. Zamanın tanımları Pratikte zaman, dünyanın kendi ekseni etrafında dönüş süresi olan 1 gün = 24 saat olduğu temelinde tanımlanır. Ancak, çoğu kez günün başlangıcı ile ilgili olmak üzere, farklı tanımlar vermek olasıdır. Bulunduğumuz noktada, gökyüzünde güneşin en yüksekte olduğu öğle saatinden ertesi günkü aynı duruma kadar geçen süreyi ölçüyorsak, buna görünür güneş zamanı (kısaca Görünür Zaman, GZ) deriz. Bu anda, saat yerel saatle 12:00’dir ve biz bu anda “Güneş tam meridyenden (bulunduğumuz noktadan ve kutuplardan geçen büyük daireden) geçiyor” deriz. Bu anda, çevredeki cisimlerin gölgeler en kısa olacaktır. GZ ölçümlerini veren güneş saatleri, (daha seyrek olmakla birlikte, su saatleri, ölçekli bölümleri olan mum saatleri…)  1 günün daha küçük bölümlerini tanımlamamak için, uzunca yüzyıllar, dünyanın her tarafında kullanılmıştır. İslam’da (bu arada Osmanlı’da) ise, GZ daha çok, akşam namazı temel alınarak ve gün batımında saat 12:00 olarak başlatılarak kullanılmıştır. Bu ise, daha sonra ele alacağımız “alaturka” (Türk-usulü) saat kavramının kökenidir. Zaman denklemi Aslında gün uzunluğunun (dünyanın kendi çevresinde dönme süresinin)  yıl boyunca değişim gösterdiği, sadece, yıl boyunca alınacak ortalamasının 24 saat olduğu bilinmektedir. Her günün uzunluğunun aynı olmaması, yıl boyunca tüm günlerin 24 saat sayılacağı ortalama güneş günü (Ortalama Zaman, OZ) tanımının da kaynağıdır(2). OZ ölçümünde yıl boyunca tüm günler 24 saat kabul edilir ve başlangıcı, her gün yeniden belirlenmez. Sürekli kullanım sırasında, yıl içindeki + ve – yönlerdeki farklar zaten birbirini telafi etmektedir. Böylece her gün saatleri yeniden ayarlama gereği ortadan kalkmaktadır. Bu ise, güvenilir bir uluslararası saat/zaman ölçümünün önünü açmış, değişmeyen bir akış hızına bağlı bu süreyi duyarlı olarak verebilen mekanik saatler giderek yaygınlaşmıştır. GZ ve OZ süreleri arasındaki farkın yıl içindeki değişimine “Zaman Denklemi” denir ve bunun en iyi gösterimi, ΔT=GZ-OZ farkını yıl boyunca gösteren grafiktir (Şekil 1). Grafikten, bu farkın, bir yıl süreli bir salınım gösterdiği ve GZ’nin ortalama gün olan 24 saatten olan zaman farkının,  15 Ocak civarında -15 dakika (dk), 10 Nisan civarı +10 dk, 8 Temmuz civarında -6 dk ve 10 Kasım civarında +17 dk olduğu görülecektir. Şekil 1: Zaman Denklemi ile gösterilen farkların 1 yıl içindeki değişim grafiği. 0^m çizgisinin üstü bölge “görünür zaman”ın ortalama güneş zamanından ilerde olduğu, altı bölgeler ise görünür zamanın ortalama güneş zamanından geride olduğu günlerdir. Yatay eksende 1 Ocak’tan 31 Aralık’a yılın günlerini gösterirken, düşey eksende zaman denklemi ΔT=GZ-OZ değerleri verilmektedir. OZ’nın Güneş’in hareketi ile tam bir uyum içinde olmaması bir eksiklik gibi görünse de, zamanın, GZ yerine OZ temelinde ölçümünün daha pratik bir ölçü olduğu kolayca görülecektir. Tek-düze akan mekanik saatlerin yapımı çok daha kolaydır. Bir defa ayarlandıktan donra, OZ saati, bize her zaman ortalama güneş günü zamanını doğru olarak verecektir. GZ amaçlı (sadece bir çubuk ve bunun ayarlanmış kadranı şeklindeki) bir güneş saatinin yapımı oldukça basit olmakla birlikte (Şekil 2) taşınabilirlik açısından pratik sayılmazlar ve bunların bulutlu havalarda veya gece vakitlerinde kullanımları tümüyle olanak dışıdır. Bu nedenle, zaman içinde, Pazar ekonomisinin gelişmesi ve yaygınlaşması nedeniyle, tüm dünyada OZ saati kullanımı yaygınlaşmış, GZ kullanımı yerine, yıl içinde her gün için zaman denklemini veren tablo veya grafik gösterimlerden yararlanma yoluna gidilmiştir. &#160; Şekil 2: Görünür Zamanı (GZ) takipte kullanılabilecek bir Güneş Saati, dik üçgen şeklindeki İşaret Çubuğu (Gnomon) ve bulunulan bölge için hesaplanmış Ayar Grafiği birlikteliğinde bu resimde verilmiştir. Çubuk gölgesinin ucu, yerel görünen zamanı gösterir. Buradaki güneş saati, Çanakkale kenti için Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Astrofizik Araştırma Merkezi araştırıcılarınca hesaplanarak, seramik bir zemin üzerine işlenmiş ve “Truva” filminde kullanılan efsanevi Tahta At’ın da bulunduğu İskele Meydanı’na monte edilmiştir. &#160; &#160; Sanayi Devrimi ve Dünya Zaman Standardı’nın tanımı Sanayi Devrimi öncesinde, ortalama güneş saati (OZ) temelli zaman ölçümleri, ortalama yolculuk sürelerini genellikle uzun (günler mertebesinde) olması nedeni ile çoğu gereksinimleri karşılıyordu. Ancak, demiryolu yolculuklarının yaygınlaşması, farklı şehirlerinin her birinin ayrı ayrı OZ saatlerine sahip olması nedeni ile sorunlar  (mesela tarife çakışmalarından doğan tren kazaları, Şekil 3) giderek artmaya başladı. Trenler için ilan edilen varış ve kalkış zamanları, her tren şirketinin kendi OZ tarifelerinin ortaya çıkması nedeni ile kullanımda olan zaman ölçümünde yeni bir standardın tanımlanması gereği ortaya çıktı. &#160; Şekil 3: ABD’de saatlerin standartlaşmaması nedeni ile 1880’ler öncesinde sık sık olan tren kazalarından biri. &#160; İlk kez 1883’te ABD demiryolu şirketleri bu ülkeyi 4 zaman bölgesine ayırarak, her bir bölgedeki tüm yerleşimler için aynı OZ değerlerini kullanacaklarını ilan ettiler. Dünya Standart Zamanı (UT) tanımlamasına giden yolda en önemli adım bu girişim olmuştur. Böylece dünya, yaklaşık 15° (derece) aralıklı boylam bölgeleri boyunca 24 (360/15=24) saat bölgesine ayrıldı (Şekil 4). (Tarihsel nedenlerle) İngiltere’de Londra yakınlarındaki Greenwich Gözlemevi’nden geçen boylam 0 derece kabul edildi. Bu boylamın 7,5° (derece) doğusu ve 7,5° batısından oluşan 15°lik tüm bölgede Greenwich Ortalama Zamanı (Greenwich Mean Time, GMT veya aynı anlama gelmek üzere, kısaca Universal Time, UT) bölgesi olarak kabul edildi. Bu başlangıç bölgesinde saat gece yarısı 00:00 olduğunda, doğuya doğru 15° ilerlendiğinde, bunun çevresindeki +/- 7,5 derecelik bölgeye düşen tüm yerleşimlerde aynı ve saatlerin +1 saat ilerde olması, batıya doğru her 15 derecelik bölgede de 1 saat geride olması öngörüldü. Bu saat dilimleri ülke sınırları bakımından ve sosyal, ekonomik nedenlerle, her zaman 15 derecelik boylam bölgeleri adımlarıyla uyuşmadığından, her ülke kendileri için, kendilerine en iyi uyan dilimi (veya dilimleri) tanımlayarak kendi Ülke veya Bölge Standart Zamanı (SZ) değerlerini kabul ettiler. Böylelikle, ülke sınırları ile ilan edilen 15’er derecelik boylam hatlarının karışımından oluşan bir Dünya Saat Dilimleri haritası doğmuş oldu. Halen yaygın olarak kullanılmakta olan harita Şekil 4’te verilmektedir. Şekil 4: Tüm dünyayı kapsayan saat dilimleri (2) haritasında, farklı dilimler farklı renklerde boyanarak, ülke sınırları ile ilgili uyum ve farklılıklar vurgulanmaktadır. Bazı ülkelerin tam sat yerine yarım saatlik kaymalar kullandığı görülmektedir. Türkiye’nin 2016-2017 kışına kadar kullandığı UT +2 saat dilimi turuncu ile gösterilmiştir. Bundan sonra ülkemizde tekrar bir yaz saati uygulaması yapılamayacağından (kışın bile yaz saati kullandığımıza göre!), bundan böyle yaz-kış bu yeni saati kullanmak zorunda olacağımızı öngörebiliriz. Türkiye’nin durumu: Alaturka zaman, Arabesk saat dilimi Bu arada, Osmanlı’da (ve diğer İslam ülkelerinde), namaz vakitleri Güneş’in yereldeki durumuna göre hesaplandığından(4), Ortalama Zaman (OZ) yerine Güneş Zamanı veya yeni tanımlamamızla, Görünür Zaman (GZ) çok daha yaygın olarak kullanılıyordu. Ancak, yukarda değinildiği üzere, günün başlangıcı, öğle vakti yerine, akşam namazını temel alan bir şekilde, her gün gün batımında saatler 12:00 olarak ayarlanıyor ve gün süresince zaman bundan sonra ilerletiliyordu. Alaturka (Türk-usulü) saat kavramının kökeni, Osmanlı’da kullanılan GZ temelli ve her gün için, bulunulan koordinatlara göre  (kentten kente) değişen şekilde, her gün batımında her yerleşimin kendi gün batımına göre, 12.00’da başlatılan zamandır. Bu, aynı zamanda Ezani Saat olarak da bilinir. Ülkemizde, yerel saat yerine, her günün aynı uzunlukta (tam 24 saat) olduğu “ortalama güneş günü” zamanı (OZ) kullanımına geçiş, 1926 yılında gerçekleştirilen  “uluslararası ağırlık, uzunluk ve zaman ölçü ve birimlerinin kullanılacağına dair” yasanın TBMM tarafından kabulü ile olmuştur. Türkiye’nin Dünya geometrisi içinde uyduğu saat dilimi (UT+2) bu dönen dünya gösteriminde (Şekil 5) çok güzel temsil edilmektedir. Greenwhich’te saat 12:00 iken İzmit yakınlarından geçen saat diliminde (ve tür Türkiye’de) saatler 14:00’ü gösterecektir. Şekil 5: Uzayda, batıdan doğuya doğru dönmekte olan bu temsili dünya gösteriminde saat dilimlerinin yerleştirilmesi. Gün-değişim çizgisi, -180 derece boylamında, karalardan geçmeyecek şekilde tanımlanmaktadır. Avrupalı saat üreticilerinin, Osmanlı pazarı için ürettikleri, çift kadranlı (birisi alafranga -Batı usulü OZ saatlerini- diğeri Alaturka -GZ yerel zamanını- ölçen saatleri hatırlayanlarımız vardır. Şu var ki, alaturka saat kadranının, bulunulan şehirde, her gün, gün batımında saat 12:00’yi gösterecek şekilde tekrar ayarlanması gereği vardı. O tarihe kadar, Osmanlı’da, alaturka saat ve Hicri Takvim(3) temel zaman ölçüsüydü. Osmanlı’nın Avrupa ülkeleri ile gittikçe artan ticari ve siyasi ilişkileri nedeni ile Tanzimat’tan beri gayrı-resmi ve 1916’da resmiyet kazanarak paralel şekilde kullanıma giren 2 farklı Miladi Takvim (Gregoryen ve Rumi Takvimler) de yaygın olarak kullanımdaydı(5). Yaz saati uygulamasının gerekçesi ve tarihçesi Yaz aylarında Güneş’in daha erken doğup geç batmasından, yani Güneşin aydınlığından daha fazla süreyle yararlanabilme ve enerji tüketiminde tasarruf yapabilme amacı ile (özellikle petrol fiyatlarının hızla attığı 1970’li yıllar sonrasında ortaya çıkan enerji kullanımında tasarruf edebilmeyi hedefleyen) kimi ülkeler, kendi bölgesel dünya standart zamanı dilimlerini 1 saat ileri alarak, elektrik ve enerji kullanımında %10’lar mertebesinde tasarruf sağlama yoluna gitmeye başladılar. Böylece, Nisan-Ekim ayları arasında, saatler,  kabul edilenden  +1 saat ileri alınarak, erken doğan güneşin ışığından yararlanma uygulamalarını başlattılar. Türkiye’de de bu uygulama 1980’ler sonrasında sistematik olarak yaygınlaştı ve her yıl aynı şekilde (yaz aylarında UT+2’den UT+3’e geçilerek) uygulanmaya başladı. Böylece ülkemizde saatler, sadece yaz ayları döneminde, 1 saat ileri alındı (6). Bu anlamda, yaz aylarında, tüm ülkemizde B=45 DD koşulları geçerli sayıldı ve en yakın il merkezlerimiz olarak Iğdır ve Ağrı’nın coğrafi (yerel) koşullarına uygun saate göre hareket etmeyi ve tan vakti aydınlığından yararlanmayı gerçekleştirmiş oluyorduk. Kış aylarında ise tan aydınlığı, Güneş halen Güney Yarıküre üzerinde olduğundan, yararlanılabilecek derecede ışık ve ısı içermez ve zaten B=45 derecenin de doğusunda olan ülkeler için bir yarar ve anlam ifade edebilir. Dolayısı ile tan aydınlanması veya ısıtmasından yararlanmak olası değildir. Kış aylarının karanlık ve soğuğunun asıl nedeni de zaten Güneş’in Güney Yarıküre üzerinde olmasıdır. Yeni bir saat dilimine geçmemizin gerekçesi ne olabilir? Bu nedenle, 2016-17 kış aylarına kadar, Türkiye’nin saat dilimi (yaz ayları dışında) UT+2 (Londra ve Batı Avrupa saatinden 2 saat ilerde) olarak belirlene gelmiştir. Daha sonra gelen UT+3 saat dilimi ise B=45°D boylamı temelinde düzenlenmiştir. Bu boylama en yakın il merkezimiz B=44 derece olan Iğdır’dır (aslında 45°D boylamı Türkiye sınırları ötesinde, Erivan (Ermenistan) ve Rezaiye (İran) yakınlarından, bir anlamda tümüyle ülkemiz sınırları dışından geçmektedir (Şekil 6). UT+3 saat diliminin seçilmesi ile başlanan “zoraki kış saati” uygulaması ile aslında kendi ülkemizden geçmeyen, ancak onun batıya olan 7,5 derece uzanımı ile Fatsa-Gaziantep hattının doğusunda kalan illerimizin bir kısmını kapsayan bir saat dilimizi seçmiş olmaktayız. Görünen o ki bu dilim Türkiye’nin sürekli saat dilimi olarak kalacaktır. Şekil 6: Türkiye’nin geleneksel (UT+2) saat dilimi ile yeni saat dilimi olarak dikte edilmeye çalışılan yeni (UT+3) saat dilimlerinin geçtiği ülke ve coğrafyaların yakın plan gösterimi. 2016 Ekim ayına kadar ülkemizin dâhil olduğu saat dilimi bölgesi, ortaya yakın açık renkli banttır. Bunun temel boylamı açık renk bölge içinde bir çizgi ile gösterilmektedir. Yeni saat dilimimiz (UT+3) ise, bu dilimin UT+2’nin sağından çizilen boylamdır ve Türkiye yerine, Rusya (Moskova bölgesi), Ermenistan, Irak, Suudi Arabistan, Habeşistan ve Madagaskar gibi ülkeler için en uygun saat dilimidir. Özetle, halen, nüfusumuzun %80’i, halen sürmekte olan gece koşulları nedeni ile Iğdır veya Erivan çevresinde imişiz gibi, tan yeri ağarmasına saatler varken,  gereksiz aydınlatma ve ısınma masraflarına girmek zorunda bırakılmaktadır. Bunun doğru dürüst ve inandırıcı bir açıklaması ise şimdiye kadar yapılmamıştır. “Zoraki Kış Saati” uygulamanın ekonomik bedeli Basında çıkan haberlere (İstanbul Elektrik Mühendisleri Odası&#8217;nın hesaplarına) göre, sadece İstanbul ilinde, İzmit yerine Iğdır-Erivan yakınlarında geçen saat dilimi kullanarak, gerekmediği halde sarf ettiğimiz elektrik enerjisi artışı, bir önceki yılın aynı ayına göre %16 civarındadır. Bu artışı, bölgesinin gerektirdiği saat diliminde olmayan ~60 milyondan fazla nüfusumuza teşmil edersek çok büyük ve gereksiz bir israf içinde olduğumuz dışında başka bir sonuca ulaşmak ne yazık ki olası değildir. Enerji Bakanlığımız yetkililerinin, yaptıkları açıklamalarda anlaşılmaz nedenler sıralanmakta, ne yazık ki, elektrik dağıtım şirketlerine halkımızca fazladan ödenecek (aylık 100 milyon $, kış ayları içindeki -Kasım-Nisan-  toplamında 400-500 milyon $ mertebesindeki fazla ödemeye(7) hiç girmedikleri görülmektedir. Ayrıca, moda deyimle, aynı yetkililerimizin, “subliminal” şekilde, Suudi Arabistan (Mekke, Medine) ile aynı boylamı kullanmanın getireceği “sevap” ve diğer Arap ve Afrika ülkeleri arasında kazanılacak prestiji düşündükleri ve bu uzaklaşmayı Türkiye’nin Batı’dan (AB’den ve belki NATO’dan) uzaklaştırılması projesine kendilerince “anlamlı” (epey de kârlı) bir yatırım olarak baktıkları hissedilmekte, anlaşılmaktadır. Coğrafyanın kader olduğu ve onlardan, yaşamlarımızı iyileştirmek adına yararlanmamız gerektiği gerçeği bir yana, halkımızın hakkı olan kolaylıkları ve nimetleri kullandırtmamak, onu yıldırarak her şeye razı etmek gibi bambaşka bir sevgisizlik, bilinç(siz)lik, duyarsızlık ve hor-görü düzeyi gerektirmektedir. Sonuç Yaz saati uygulamasının kış aylarında da uygulanarak sürekli duruma getirilmesi ile ülkemiz coğrafyasının büyük bölümünün gerektirdiği doğal koşullar yerine, nüfusumuzun göreli olarak epey küçük bir bölümünün yaşadığı en doğu bölgemize kısmen uygun ancak sınırlarımız dışından geçen, hatta, Ermenistan ve Azerbaycan’ın ortalama koşullarına en uygun bir uygulamaya geçilmiş olmaktadır(8). Böylelikle, Enerji Bakanlığımızca, artık tüm ülkemiz için, B=30°+/- 7,5° (İzmit merkezli 15 derecelik alan) boylam değeri yerine B=45° +/- 7,5° (Erivan-Riyaziye civarı merkezli 15 derecelik alan) boylamı temel alınarak tüm ülkenin saati UT+3 kabul edilmiştir. Artık herkes, Türkiye dışındaki bir boylam temelinde, Ermenistan, Azerbaycan, Suudi Arabistan gibi ülke ve bu ülke kentlerinin yerel zamanı koşullarına göre, uyanma, okula ve işe gitme hazırlıkları için gereksiz yere 1 saat veya daha fazla erken kalkmakta, kara kışın karanlık ve soğuğu ile mücadele mesaisine başlamaktadır. Bu ise, sosyal medyada ve halk arasında, ya, &#8220;kimi bölgelerde paralarını yeteri etkinlikte toplayamayan veya istedikleri zamları alamayan elektrik dağıtım şirketlerine bir telafi kıyağı&#8221;, ya da &#8220;hali hazır yönetimimize hâkim olan Araplar&#8217;a karşılıksız hayranlık ve aşırı sempati duyma/gösterme tutkusunun yeni bir tezahürü&#8221; olarak yorumlanmaktadır. Karanlık ve soğukla mücadele için, özellikle İstanbul, İzmir, Ankara gibi büyük kentlerimizde, genellikle önemli bir yüzde oranı doğal gazdan üretilen, pahalı ve dolar temelinde ithale dayalı elektrik enerjisi dışında (evinde bir odun sobası yoksa) fazla seçeneği de yoktur. Böylece, elektrik dağıtım şirketlerine gereksiz yere ek kazançlar (kış ayları toplamında 400-500 milyon dolar eşiti) sağlanmaktadır(7). Pahalı şekilde dövizle satın aldığımız petrol ve doğal gazdan, gerekmediği halde fazladan elektrik tüketimine neden olan bu uygulama ile zor emeklerle kazandığımız dövizlerimizi, bir anlamda bu ürünleri satın aldığımız ülkelere hediye etmekteyiz. Bizler adına buna karar verenlerin gerçek niyetlerini ve çıkarlarını ise hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Ancak, Doğaya ters olarak, koşulları ters yönde zorlamanın bir bedeli olduğunu hep birlikte kısa süre içinde göreceğimiz kesindir. (Zaten buna benzer bir uygulama 1983-84 yıllarında yürütülmeye çalışılmış, ancak, yoğun tepkiler üzerine, 15 ay sonra kaldırılmıştır.) Çünkü bazı insanları ve kendinizi kandırsanız bile O’nu kandıramazsınız. Kaynak ve açıklamalar (1) Yeryüzünün kendi çevresinde dönüşünün sabit bir değer (mesela tam 24 saat) olmamasının nedeni, Dünya’nın Güneş etrafındaki yörüngesi üzerindeki hareket hızının sabit olmaması ve dönme ekseninin 23,5 derece eğik olmasıdır. Bu etkilerin toplamı her gün +/-25 saniye civarındadır(2). Ancak, bu etkilerin toplamlı olması, ΔT=GZ-OZ farkının, toplamlı olarak,  24 saatten 17 dakikaya kadar artmasına ve 15 dakikaya kadar azalmasına neden olmaktadır (Şekil 1’e bakınız). (2)“The Cosmic Perspective”, J.Bennet et al., 3. Baskı, s.90-94, 2004. (3)Bilindiği gibi, Hicri Takvim, Miladi 15 Temmuz 622 tarihinde Hz Muhammed’in Mekke’den Medine’ye göç (Hicret) tarihini başlangıç alacak şekilde Hicret’in 17. Yılında Hz Ömer zamanında resmi kullanıma girmiştir (9). (4)“Towards a Unified World Islamic Calendar”, M.Ilyas ve Z.Ismail (Editörler), Univ.of Science Malaysia, 1992 (1413H). (5)Bu takvimler, bugünkü uluslararası takvimin de temeli olan Julyen/Gregoryan -Vasati- Takvim ve Julyen/Ortodoks -Rumi- Takvim’dir. Bunlardan ilki, Papa III. Gregory tarafından 1582’de, İlkbahar Ilım Noktasının (21 Mart’taki bahar başlangıcının) Jul Sezar’ın 365 günlük Roma takvimini tanımladığı MÖ 46 yılından beri, 10 gün kadar geride kalışının 1582’de düzeltilmesi ile ortaya çıkmış ve yavaş yavaş tüm dünyada kabul edilmiştir. Rumi Takvim ise, bu ve diğer bazı düzeltmeler yapılmadan sürdürülen takvim olup, yılbaşının 1 Mart olması ile de Gregoryen takvimden farklıdır (9). (6) Ülkemizde saatleri ileri alma uygulamaları sistematik olarak 1973’te başlamıştır (daha önceki yıllarda bazı sürekli olmayan uygulamalar da bulunmaktadır.) Bu tarihte yaz aylarında +1 saat olarak sürdürülen uygulama, 31 Temmuz 1983’de 2 saate çıkarılmış ve ülkemiz yaz aylarında UT+4 dilimine geçmiştir. Bu uygulama, yoğun itirazlar sonrası 1 Kasım 1984’te sona erdirilmiştir. Bu tarihten sonraki 32 yılda (2016 Ekimine dek), her yıl yaz aylarında UT+3 dilimine geçilmiş ve yaz sonunda (Eylul veya Ekim aylarında), tekrar UT+2 dilimine, yani İzmit’ten geçen 30 derece doğu boylamı saati uygulamasına dönülmüştür. İlk kez 2016 Kasım ayından başlayarak, UT+3 dilimi (45derece doğu boylamı) ülke saat dilimi olarak ilan edilmiş olmaktadır. 2017 yaz aylarında yeni bir ileri saat uygulaması yapılması ve UT+4 saatine geçilmesi durumunda saatlerimiz Iran’ın saatlerinden de ilerde hale gelecektir Çünkü İran UT+3,5 saat dilimini kullanmaktadır. (7) Kaba bir israf hesabını şu şekilde yapabiliriz. Yıllık 10bin $’lık milli gelirimiz temelinde,  kişi başı ortalama aylık milli gelirimiz 830 $ alınabilir. Soğuk kış aylarındaki ısınma ve aydınlanma masraflarımızın, ortalamada, bunun %20’sinden daha azı olmayacağını düşünebiliriz. Bu durumda aylık ortalama ısınma ve aydınlanma masrafımız, kişi başı 160$ mertebesinde olacaktır. Bunun %16’sı mertebesinde (gereksiz) artış, kişi başı 26$ civarında olacaktır. Daha tutumlu bir hesapla bunu 20$ kabul edelim. Fazladan aydınlanma-ısınma masraflarımız, tüm nüfusumuzu değil onun 50 milyonluk bölümünü etkiliyor varsayalım. O zaman, aylık israf faturamızın 100 milyon $ mertebesinde olacağını, kış ayları boyunca (Aralık, Ocak, Şubat ve Mart) bunun 400 milyon $ mertebesine ulaşacağını tahmin edebiliriz. Yaz Saatinin gerekmediği halde kışın da uygulamanın ülkemize zararı bu mertebededir. (8) UT+3 saat diliminin uygun ve kullanımda olduğu diğer ülkeler arasında, Suudi Arabistan, Kuveyt, Yemen, Ürdün, Irak, Suriye, Rusya’nın Moskova dahil, ilk saat dilimi bölgesi yanında, daha da güneyde, Habeşistan, Somali, Tanzanya ve Madagaskar, Kafkasya ülkeleri (Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan) bulunmaktadır. (9) Gürsey, Y., 2017. (https://ygurseyblog). Teşekkür: Bu yazımızda Takvimler ve Zamanın Ölçümü alanında, Dr. Yusuf Gürsey’in bu konuda sürdürmekte olduğu blog’dan yararlanılmıştır (https://ygurseyblog). Kendisine müteşekkirim. Mehmet Emin Özel (me.ozel@gmail.com)</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/zaman-takvim-saatler-yaz-saati-kis-saati-standart-saat-arabesk-saat">Zaman, Takvim, Saatler (Yaz saati, Kış saati, Standart saat, Arabesk saat)</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mehmet Emin Özel (<a href="mailto:me.ozel@gmail.com">me.ozel@gmail.com</a>)</strong></p>
<p>Ülkemizde halen sürmekte olan “yaz saati-kış saati” (aslında, kışın da sürdürülen yaz saati!) uygulamasını ve ilgili tartışmaları da göz önüne alarak, zamanın tanımı ve ölçümü ile aydınlık (gün ışığından yararlanmayı olanaklı kılan) saatlerin yıl içerisinde nasıl değiştiğini gösteren bilimsel temeli tekrarlamanın vakitli olduğu düşüncesindeyim. Böylelikle, gereksiz bir inatlaşmaya dönme eğilimi gösteren sürtüşmelerin de önüne geçmiş olunabilir.</p>
<p><strong>Zamanın tanımları</strong></p>
<p>Pratikte zaman, dünyanın kendi ekseni etrafında dönüş süresi olan <strong>1</strong> <strong>gün</strong> = <strong>24 saat</strong> olduğu temelinde tanımlanır. Ancak, çoğu kez günün başlangıcı ile ilgili olmak üzere, farklı tanımlar vermek olasıdır. Bulunduğumuz noktada, gökyüzünde güneşin en yüksekte olduğu öğle saatinden ertesi günkü aynı duruma kadar geçen süreyi ölçüyorsak, buna <strong>görünür güneş zamanı</strong> (kısaca <strong>Görünür Zaman</strong>, <strong>GZ</strong>) deriz. Bu anda, saat yerel saatle 12:00’dir ve biz bu anda “Güneş tam meridyenden (bulunduğumuz noktadan ve kutuplardan geçen büyük daireden) geçiyor” deriz. Bu anda, çevredeki cisimlerin gölgeler en kısa olacaktır. GZ ölçümlerini veren <strong>güneş saatleri</strong>, (daha seyrek olmakla birlikte, <strong>su saatleri</strong>, ölçekli bölümleri olan <strong>mum saatleri</strong>…)<strong>  </strong>1 günün daha küçük bölümlerini tanımlamamak için, uzunca yüzyıllar, dünyanın her tarafında kullanılmıştır.</p>
<p>İslam’da (bu arada Osmanlı’da) ise, GZ daha çok, akşam namazı temel alınarak ve gün batımında saat 12:00 olarak başlatılarak kullanılmıştır. Bu ise, daha sonra ele alacağımız “alaturka” (Türk-usulü) saat kavramının kökenidir.</p>
<p><strong>Zaman denklemi</strong></p>
<p>Aslında gün uzunluğunun (dünyanın kendi çevresinde dönme süresinin)  yıl boyunca değişim gösterdiği, sadece, <strong>yıl boyunca alınacak ortalamasının 24 saat olduğu</strong> bilinmektedir. Her günün uzunluğunun aynı olmaması, yıl boyunca tüm günlerin 24 saat sayılacağı <strong>ortalama güneş günü</strong> (<strong>Ortalama Zaman, OZ</strong>) tanımının da kaynağıdır(2). OZ ölçümünde yıl boyunca tüm günler 24 saat kabul edilir ve başlangıcı, her gün yeniden belirlenmez. Sürekli kullanım sırasında, yıl içindeki + ve – yönlerdeki farklar zaten birbirini telafi etmektedir. Böylece her gün saatleri yeniden ayarlama gereği ortadan kalkmaktadır. Bu ise, güvenilir bir uluslararası saat/zaman ölçümünün önünü açmış, değişmeyen bir akış hızına bağlı bu süreyi duyarlı olarak verebilen mekanik saatler giderek yaygınlaşmıştır.</p>
<p><strong>GZ</strong> ve <strong>OZ</strong> süreleri arasındaki farkın yıl içindeki değişimine “<strong>Zaman Denklemi</strong>” denir ve bunun en iyi gösterimi, ΔT=GZ-OZ farkını yıl boyunca gösteren grafiktir <strong>(Şekil 1).</strong> Grafikten, bu farkın, bir yıl süreli bir salınım gösterdiği ve GZ’nin ortalama gün olan 24 saatten olan zaman farkının,  15 Ocak civarında -15 dakika (dk), 10 Nisan civarı +10 dk, 8 Temmuz civarında -6 dk ve 10 Kasım civarında +17 dk olduğu görülecektir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignleft wp-image-5663 size-medium" src="http://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/z1-300x175.jpg" alt="" width="300" height="175" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/z1-300x175.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/z1-1024x597.jpg 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/z1.jpg 1600w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p><strong>Şekil 1:</strong> Zaman Denklemi ile gösterilen farkların 1 yıl içindeki değişim grafiği. 0^m çizgisinin üstü bölge “görünür zaman”ın ortalama güneş zamanından ilerde olduğu, altı bölgeler ise görünür zamanın ortalama güneş zamanından geride olduğu günlerdir. Yatay eksende 1 Ocak’tan 31 Aralık’a yılın günlerini gösterirken, düşey eksende zaman denklemi ΔT=GZ-OZ değerleri verilmektedir.</p>
<p>OZ’nın Güneş’in hareketi ile tam bir uyum içinde olmaması <strong>bir eksiklik </strong>gibi görünse de, zamanın, GZ yerine OZ temelinde ölçümünün daha pratik bir ölçü olduğu kolayca görülecektir. Tek-düze akan mekanik saatlerin yapımı çok daha kolaydır. Bir defa ayarlandıktan donra, OZ saati, bize her zaman ortalama güneş günü zamanını doğru olarak verecektir. GZ amaçlı (sadece bir çubuk ve bunun ayarlanmış kadranı şeklindeki) bir güneş saatinin yapımı oldukça basit olmakla birlikte <strong>(Şekil 2)</strong> taşınabilirlik açısından pratik sayılmazlar ve bunların bulutlu havalarda veya gece vakitlerinde kullanımları tümüyle olanak dışıdır. Bu nedenle, zaman içinde, Pazar ekonomisinin gelişmesi ve yaygınlaşması nedeniyle, tüm dünyada OZ saati kullanımı yaygınlaşmış, GZ kullanımı yerine, yıl içinde her gün için zaman denklemini veren tablo veya grafik gösterimlerden yararlanma yoluna gidilmiştir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignleft wp-image-5667 size-medium" src="http://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/o-225x300.jpg" alt="" width="225" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/o-225x300.jpg 225w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/o.jpg 551w" sizes="auto, (max-width: 225px) 100vw, 225px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Şekil 2:</strong> Görünür Zamanı (GZ) takipte kullanılabilecek bir Güneş Saati, dik üçgen şeklindeki İşaret Çubuğu (Gnomon) ve bulunulan bölge için hesaplanmış Ayar Grafiği birlikteliğinde bu resimde verilmiştir. Çubuk gölgesinin ucu, yerel görünen zamanı gösterir. Buradaki güneş saati, Çanakkale kenti için Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Astrofizik Araştırma Merkezi araştırıcılarınca hesaplanarak, seramik bir zemin üzerine işlenmiş ve “Truva” filminde kullanılan efsanevi Tahta At’ın da bulunduğu İskele Meydanı’na monte edilmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sanayi Devrimi ve Dünya Zaman Standardı’nın tanımı</strong></p>
<p>Sanayi Devrimi öncesinde, ortalama güneş saati (OZ) temelli zaman ölçümleri, ortalama yolculuk sürelerini genellikle uzun (günler mertebesinde) olması nedeni ile çoğu gereksinimleri karşılıyordu. Ancak, demiryolu yolculuklarının yaygınlaşması, farklı şehirlerinin her birinin ayrı ayrı OZ saatlerine sahip olması nedeni ile sorunlar  (mesela tarife çakışmalarından doğan tren kazaları, <strong>Şekil 3</strong>) giderek artmaya başladı. Trenler için ilan edilen varış ve kalkış zamanları, her tren şirketinin kendi OZ tarifelerinin ortaya çıkması nedeni ile kullanımda olan zaman ölçümünde yeni bir standardın tanımlanması gereği ortaya çıktı.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-5668 alignleft" src="http://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/z3-300x142.jpg" alt="" width="300" height="142" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/z3-300x142.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/z3.jpg 714w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Şekil 3: </strong>ABD’de saatlerin standartlaşmaması nedeni ile 1880’ler öncesinde sık sık olan tren kazalarından biri.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İlk kez 1883’te ABD demiryolu şirketleri bu ülkeyi 4 zaman bölgesine ayırarak, her bir bölgedeki tüm yerleşimler için aynı OZ değerlerini kullanacaklarını ilan ettiler. <strong>Dünya Standart Zamanı</strong> (<strong>UT</strong>) tanımlamasına giden yolda en önemli adım bu girişim olmuştur. Böylece dünya, yaklaşık 15° (derece) aralıklı boylam bölgeleri boyunca 24 (360/15=24) saat bölgesine ayrıldı <strong>(Şekil 4).</strong> (Tarihsel nedenlerle) İngiltere’de Londra yakınlarındaki <strong>Greenwich Gözlemevi</strong>’nden geçen boylam 0 derece kabul edildi. Bu boylamın 7,5° (derece) doğusu ve 7,5° batısından oluşan 15°lik tüm bölgede <strong>Greenwich Ortalama Zamanı</strong> (Greenwich Mean Time, GMT veya aynı anlama gelmek üzere, kısaca <strong>Universal Time, UT</strong>) bölgesi olarak kabul edildi. Bu başlangıç bölgesinde saat gece yarısı 00:00 olduğunda, doğuya doğru 15° ilerlendiğinde, bunun çevresindeki +/- 7,5 derecelik bölgeye düşen tüm yerleşimlerde aynı ve saatlerin +1 saat ilerde olması, batıya doğru her 15 derecelik bölgede de 1 saat geride olması öngörüldü. Bu saat dilimleri ülke sınırları bakımından ve sosyal, ekonomik nedenlerle, her zaman 15 derecelik boylam bölgeleri adımlarıyla uyuşmadığından, her ülke kendileri için, kendilerine en iyi uyan dilimi (veya dilimleri) tanımlayarak kendi <strong>Ülke veya Bölge Standart Zamanı (SZ)</strong> değerlerini kabul ettiler. Böylelikle, ülke sınırları ile ilan edilen 15’er derecelik boylam hatlarının karışımından oluşan bir <strong>Dünya Saat Dilimleri</strong> haritası doğmuş oldu. Halen yaygın olarak kullanılmakta olan harita <strong>Şekil 4</strong>’te verilmektedir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-5669 alignleft" src="http://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/z4-300x163.jpg" alt="" width="300" height="163" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/z4-300x163.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/z4-1024x556.jpg 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/z4.jpg 1151w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p><strong>Şekil 4:</strong> Tüm dünyayı kapsayan saat dilimleri (2) haritasında, farklı dilimler farklı renklerde boyanarak, ülke sınırları ile ilgili uyum ve farklılıklar vurgulanmaktadır. Bazı ülkelerin tam sat yerine yarım saatlik kaymalar kullandığı görülmektedir. Türkiye’nin 2016-2017 kışına kadar kullandığı UT +2 saat dilimi turuncu ile gösterilmiştir. Bundan sonra ülkemizde tekrar bir yaz saati uygulaması yapılamayacağından (kışın bile yaz saati kullandığımıza göre!), bundan böyle yaz-kış bu yeni saati kullanmak zorunda olacağımızı öngörebiliriz.</p>
<p><strong>Türkiye’nin durumu: Alaturka zaman, Arabesk saat dilimi</strong></p>
<p>Bu arada, Osmanlı’da (ve diğer İslam ülkelerinde), namaz vakitleri Güneş’in yereldeki durumuna göre hesaplandığından(4), <strong>Ortalama Zaman (OZ)</strong> yerine Güneş Zamanı veya yeni tanımlamamızla, <strong>Görünür Zaman (GZ)</strong> çok daha yaygın olarak kullanılıyordu. Ancak, yukarda değinildiği üzere, günün başlangıcı, öğle vakti yerine, akşam namazını temel alan bir şekilde, her gün gün batımında saatler 12:00 olarak ayarlanıyor ve gün süresince zaman bundan sonra ilerletiliyordu. <strong>Alaturka </strong>(Türk-usulü) saat kavramının kökeni, Osmanlı’da kullanılan GZ temelli ve her gün için, bulunulan koordinatlara göre  (kentten kente) değişen şekilde, her gün batımında her yerleşimin kendi gün batımına göre, 12.00’da başlatılan zamandır. Bu, aynı zamanda Ezani Saat olarak da bilinir. Ülkemizde, yerel saat yerine, her günün aynı uzunlukta (tam 24 saat) olduğu “<strong>ortalama güneş günü</strong>” zamanı (<strong>OZ</strong>) kullanımına geçiş, 1926 yılında gerçekleştirilen  “<strong>uluslararası ağırlık, uzunluk ve zaman ölçü ve birimlerinin kullanılacağına dair</strong>” yasanın TBMM tarafından kabulü ile olmuştur. Türkiye’nin Dünya geometrisi içinde uyduğu saat dilimi (UT+2) bu dönen dünya gösteriminde <strong>(Şekil 5)</strong> çok güzel temsil edilmektedir. Greenwhich’te saat 12:00 iken İzmit yakınlarından geçen saat diliminde (ve tür Türkiye’de) saatler 14:00’ü gösterecektir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-5673 alignleft" src="http://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/z5-300x172.jpg" alt="" width="300" height="172" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/z5-300x172.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/z5.jpg 645w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p><strong>Şekil 5: </strong>Uzayda, batıdan doğuya doğru dönmekte olan bu temsili dünya gösteriminde saat dilimlerinin yerleştirilmesi. Gün-değişim çizgisi, -180 derece boylamında, karalardan geçmeyecek şekilde tanımlanmaktadır.</p>
<p>Avrupalı saat üreticilerinin, Osmanlı pazarı için ürettikleri, çift kadranlı (birisi alafranga -Batı usulü OZ saatlerini- diğeri Alaturka -GZ yerel zamanını- ölçen saatleri hatırlayanlarımız vardır. Şu var ki, alaturka saat kadranının, bulunulan şehirde, her gün, gün batımında saat 12:00’yi gösterecek şekilde tekrar ayarlanması gereği vardı. O tarihe kadar, Osmanlı’da, alaturka saat ve Hicri Takvim(3) temel zaman ölçüsüydü. Osmanlı’nın Avrupa ülkeleri ile gittikçe artan ticari ve siyasi ilişkileri nedeni ile Tanzimat’tan beri gayrı-resmi ve 1916’da resmiyet kazanarak paralel şekilde kullanıma giren 2 farklı Miladi Takvim (Gregoryen ve Rumi Takvimler) de yaygın olarak kullanımdaydı(5).</p>
<p><strong>Yaz saati uygulamasının gerekçesi ve tarihçesi </strong></p>
<p>Yaz aylarında Güneş’in daha erken doğup geç batmasından, yani Güneşin aydınlığından daha fazla süreyle yararlanabilme ve enerji tüketiminde tasarruf yapabilme amacı ile (özellikle petrol fiyatlarının hızla attığı 1970’li yıllar sonrasında ortaya çıkan enerji kullanımında tasarruf edebilmeyi hedefleyen) kimi ülkeler, kendi bölgesel dünya standart zamanı dilimlerini 1 saat ileri alarak, elektrik ve enerji kullanımında %10’lar mertebesinde tasarruf sağlama yoluna gitmeye başladılar. Böylece, Nisan-Ekim ayları arasında, saatler,  kabul edilenden  +1 saat ileri alınarak, erken doğan güneşin ışığından yararlanma uygulamalarını başlattılar.</p>
<p>Türkiye’de de bu uygulama 1980’ler sonrasında sistematik olarak yaygınlaştı ve her yıl aynı şekilde (yaz aylarında UT+2’den UT+3’e geçilerek) uygulanmaya başladı. Böylece ülkemizde saatler, sadece yaz ayları döneminde, 1 saat ileri alındı (6). Bu anlamda, yaz aylarında, tüm ülkemizde B=45 DD koşulları geçerli sayıldı ve en yakın il merkezlerimiz olarak Iğdır ve Ağrı’nın coğrafi (yerel) koşullarına uygun saate göre hareket etmeyi ve tan vakti aydınlığından yararlanmayı gerçekleştirmiş oluyorduk. Kış aylarında ise tan aydınlığı, Güneş halen Güney Yarıküre üzerinde olduğundan, yararlanılabilecek derecede ışık ve ısı içermez ve zaten B=45 derecenin de doğusunda olan ülkeler için bir yarar ve anlam ifade edebilir. Dolayısı ile tan aydınlanması veya ısıtmasından yararlanmak olası değildir. Kış aylarının karanlık ve soğuğunun asıl nedeni de zaten Güneş’in Güney Yarıküre üzerinde olmasıdır.</p>
<p><strong>Yeni bir saat dilimine geçmemizin gerekçesi ne olabilir?</strong></p>
<p>Bu nedenle, <strong>2016-17 kış aylarına kadar</strong>, Türkiye’nin saat dilimi (yaz ayları dışında) UT+2 (Londra ve Batı Avrupa saatinden 2 saat ilerde) olarak belirlene gelmiştir. Daha sonra gelen UT+3 saat dilimi ise B=45°D boylamı temelinde düzenlenmiştir. Bu boylama en yakın il merkezimiz B=44 derece olan Iğdır’dır (<strong>aslında </strong>45°D <strong>boylamı Türkiye sınırları ötesinde, Erivan (Ermenistan) ve Rezaiye (İran) yakınlarından, bir anlamda tümüyle ülkemiz sınırları dışından geçmektedir (Şekil 6). </strong>UT+3 saat diliminin seçilmesi ile başlanan “<strong>zoraki kış saati</strong>” uygulaması ile aslında kendi ülkemizden geçmeyen, ancak onun batıya olan 7,5 derece uzanımı ile Fatsa-Gaziantep hattının doğusunda kalan illerimizin bir kısmını kapsayan bir saat dilimizi seçmiş olmaktayız. <strong>Görünen o ki bu dilim Türkiye’nin sürekli saat dilimi olarak kalacaktır.</strong></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-5670 alignleft" src="http://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/z6-207x300.jpg" alt="" width="207" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/z6-207x300.jpg 207w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/z6.jpg 520w" sizes="auto, (max-width: 207px) 100vw, 207px" /></p>
<p><strong>Şekil 6: </strong>Türkiye’nin geleneksel (UT+2) saat dilimi ile yeni saat dilimi olarak dikte edilmeye çalışılan yeni (UT+3) saat dilimlerinin geçtiği ülke ve coğrafyaların yakın plan gösterimi. 2016 Ekim ayına kadar ülkemizin dâhil olduğu saat dilimi bölgesi, ortaya yakın açık renkli banttır. Bunun temel boylamı açık renk bölge içinde bir çizgi ile gösterilmektedir. Yeni saat dilimimiz (UT+3) ise, bu dilimin UT+2’nin sağından çizilen boylamdır ve Türkiye yerine, Rusya (Moskova bölgesi), Ermenistan, Irak, Suudi Arabistan, Habeşistan ve Madagaskar gibi ülkeler için en uygun saat dilimidir.</p>
<p>Özetle, halen, nüfusumuzun %80’i, halen sürmekte olan gece koşulları nedeni ile Iğdır veya Erivan çevresinde imişiz gibi, tan yeri ağarmasına saatler varken,  gereksiz aydınlatma ve ısınma masraflarına girmek zorunda bırakılmaktadır. <strong>Bunun doğru dürüst ve inandırıcı bir açıklaması ise şimdiye kadar yapılmamıştır.</strong></p>
<p><strong><br />
“Zoraki Kış Saati” uygulamanın ekonomik bedeli</strong></p>
<p>Basında çıkan haberlere (İstanbul Elektrik Mühendisleri Odası&#8217;nın hesaplarına) göre, sadece İstanbul ilinde, İzmit yerine Iğdır-Erivan yakınlarında geçen saat dilimi kullanarak, gerekmediği halde sarf ettiğimiz elektrik enerjisi artışı, bir önceki yılın aynı ayına göre %16 civarındadır. Bu artışı, bölgesinin gerektirdiği saat diliminde olmayan ~60 milyondan fazla nüfusumuza teşmil edersek çok büyük ve gereksiz bir israf içinde olduğumuz dışında başka bir sonuca ulaşmak ne yazık ki olası değildir. Enerji Bakanlığımız yetkililerinin, yaptıkları açıklamalarda anlaşılmaz nedenler sıralanmakta, ne yazık ki, elektrik dağıtım şirketlerine halkımızca fazladan ödenecek (aylık 100 milyon $, kış ayları içindeki -Kasım-Nisan-  toplamında 400-500 milyon $ mertebesindeki fazla ödemeye(7) hiç girmedikleri görülmektedir. Ayrıca, moda deyimle, aynı yetkililerimizin, “subliminal” şekilde, Suudi Arabistan (Mekke, Medine) ile aynı boylamı kullanmanın getireceği “sevap” ve diğer Arap ve Afrika ülkeleri arasında kazanılacak prestiji düşündükleri ve bu uzaklaşmayı Türkiye’nin Batı’dan (AB’den ve belki NATO’dan) uzaklaştırılması projesine kendilerince “anlamlı” (epey de kârlı) bir yatırım olarak baktıkları hissedilmekte, anlaşılmaktadır.</p>
<p>Coğrafyanın kader olduğu ve onlardan, yaşamlarımızı iyileştirmek adına yararlanmamız gerektiği gerçeği bir yana, halkımızın hakkı olan kolaylıkları ve nimetleri kullandırtmamak, onu yıldırarak her şeye razı etmek gibi bambaşka bir sevgisizlik, bilinç(siz)lik, duyarsızlık ve hor-görü düzeyi gerektirmektedir.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p><strong>Yaz saati uygulamasının kış aylarında da uygulanarak</strong> <strong>sürekli duruma getirilmesi</strong> ile ülkemiz coğrafyasının büyük bölümünün gerektirdiği doğal koşullar yerine, nüfusumuzun göreli olarak epey küçük bir bölümünün yaşadığı en doğu bölgemize kısmen uygun ancak sınırlarımız dışından geçen, hatta, Ermenistan ve Azerbaycan’ın ortalama koşullarına en uygun bir uygulamaya geçilmiş olmaktadır(8). Böylelikle, Enerji Bakanlığımızca, artık tüm ülkemiz için, B=30°+/- 7,5° (İzmit merkezli 15 derecelik alan) boylam değeri yerine B=45° +/- 7,5° (Erivan-Riyaziye civarı merkezli 15 derecelik alan) boylamı temel alınarak tüm ülkenin saati UT+3 kabul edilmiştir. Artık herkes, Türkiye dışındaki bir boylam temelinde, Ermenistan, Azerbaycan, Suudi Arabistan gibi ülke ve bu ülke kentlerinin yerel zamanı koşullarına göre, uyanma, okula ve işe gitme hazırlıkları için gereksiz yere 1 saat veya daha fazla erken kalkmakta, kara kışın karanlık ve soğuğu ile mücadele mesaisine başlamaktadır. Bu ise, sosyal medyada ve halk arasında, ya,<em> &#8220;kimi bölgelerde paralarını yeteri etkinlikte toplayamayan veya istedikleri zamları alamayan elektrik dağıtım şirketlerine bir telafi kıyağı&#8221;</em>, ya da <em>&#8220;hali hazır yönetimimize hâkim olan Araplar&#8217;a karşılıksız hayranlık ve aşırı sempati duyma/gösterme tutkusunun yeni bir tezahürü&#8221; </em>olarak yorumlanmaktadır.</p>
<p>Karanlık ve soğukla mücadele için, özellikle İstanbul, İzmir, Ankara gibi büyük kentlerimizde, genellikle önemli bir yüzde oranı doğal gazdan üretilen, pahalı ve dolar temelinde ithale dayalı elektrik enerjisi dışında (evinde bir odun sobası yoksa) fazla seçeneği de yoktur. Böylece, elektrik dağıtım şirketlerine gereksiz yere ek kazançlar (kış ayları toplamında 400-500 milyon dolar eşiti) sağlanmaktadır(7). Pahalı şekilde dövizle satın aldığımız petrol ve doğal gazdan, gerekmediği halde fazladan elektrik tüketimine neden olan bu uygulama ile zor emeklerle kazandığımız dövizlerimizi, bir anlamda bu ürünleri satın aldığımız ülkelere hediye etmekteyiz. Bizler adına buna karar verenlerin gerçek niyetlerini ve çıkarlarını ise hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Ancak, Doğaya ters olarak, koşulları ters yönde zorlamanın bir bedeli olduğunu hep birlikte kısa süre içinde göreceğimiz kesindir. (Zaten buna benzer bir uygulama 1983-84 yıllarında yürütülmeye çalışılmış, ancak, yoğun tepkiler üzerine, 15 ay sonra kaldırılmıştır.) Çünkü bazı insanları ve kendinizi kandırsanız bile O’nu kandıramazsınız.</p>
<p><strong>Kaynak ve açıklamalar</strong></p>
<p><strong>(1) </strong>Yeryüzünün kendi çevresinde dönüşünün sabit bir değer (mesela tam 24 saat) olmamasının nedeni, Dünya’nın Güneş etrafındaki yörüngesi üzerindeki hareket hızının sabit olmaması ve dönme ekseninin 23,5 derece eğik olmasıdır. Bu etkilerin toplamı her gün +/-25 saniye civarındadır(2). Ancak, bu etkilerin toplamlı olması, ΔT=GZ-OZ farkının, toplamlı olarak,  24 saatten 17 dakikaya kadar artmasına ve 15 dakikaya kadar azalmasına neden olmaktadır (Şekil 1’e bakınız).<br />
<strong>(2)</strong>“The Cosmic Perspective”, J.Bennet et al., 3. Baskı, s.90-94, 2004.<br />
<strong>(3)</strong>Bilindiği gibi, Hicri Takvim, Miladi 15 Temmuz 622 tarihinde Hz Muhammed’in Mekke’den Medine’ye göç (Hicret) tarihini başlangıç alacak şekilde Hicret’in 17. Yılında Hz Ömer zamanında resmi kullanıma girmiştir (9).<br />
<strong>(4)</strong>“Towards a Unified World Islamic Calendar”, M.Ilyas ve Z.Ismail (Editörler), Univ.of Science Malaysia, 1992 (1413H).<br />
<strong>(5)</strong>Bu takvimler, bugünkü uluslararası takvimin de temeli olan Julyen/Gregoryan -Vasati- Takvim ve Julyen/Ortodoks -Rumi- Takvim’dir. Bunlardan ilki, Papa III. Gregory tarafından 1582’de, İlkbahar Ilım Noktasının (21 Mart’taki bahar başlangıcının) Jul Sezar’ın 365 günlük Roma takvimini tanımladığı MÖ 46 yılından beri, 10 gün kadar geride kalışının 1582’de düzeltilmesi ile ortaya çıkmış ve yavaş yavaş tüm dünyada kabul edilmiştir. Rumi Takvim ise, bu ve diğer bazı düzeltmeler yapılmadan sürdürülen takvim olup, yılbaşının 1 Mart olması ile de Gregoryen takvimden farklıdır (9).<br />
<strong>(6) </strong>Ülkemizde saatleri ileri alma uygulamaları sistematik olarak 1973’te başlamıştır (daha önceki yıllarda bazı sürekli olmayan uygulamalar da bulunmaktadır.) Bu tarihte yaz aylarında +1 saat olarak sürdürülen uygulama, 31 Temmuz 1983’de 2 saate çıkarılmış ve ülkemiz yaz aylarında UT+4 dilimine geçmiştir. Bu uygulama, yoğun itirazlar sonrası 1 Kasım 1984’te sona erdirilmiştir. Bu tarihten sonraki 32 yılda (2016 Ekimine dek), her yıl yaz aylarında UT+3 dilimine geçilmiş ve yaz sonunda (Eylul veya Ekim aylarında), tekrar UT+2 dilimine, yani İzmit’ten geçen 30 derece doğu boylamı saati uygulamasına dönülmüştür. İlk kez 2016 Kasım ayından başlayarak, UT+3 dilimi (45derece doğu boylamı) ülke saat dilimi olarak ilan edilmiş olmaktadır. 2017 yaz aylarında yeni bir ileri saat uygulaması yapılması ve UT+4 saatine geçilmesi durumunda saatlerimiz Iran’ın saatlerinden de ilerde hale gelecektir Çünkü İran UT+3,5 saat dilimini kullanmaktadır.<br />
<strong>(7)</strong> Kaba bir israf hesabını şu şekilde yapabiliriz. Yıllık 10bin $’lık milli gelirimiz temelinde,  kişi başı ortalama aylık milli gelirimiz 830 $ alınabilir. Soğuk kış aylarındaki ısınma ve aydınlanma masraflarımızın, ortalamada, bunun %20’sinden daha azı olmayacağını düşünebiliriz. Bu durumda aylık ortalama ısınma ve aydınlanma masrafımız, kişi başı 160$ mertebesinde olacaktır. Bunun %16’sı mertebesinde (gereksiz) artış, kişi başı 26$ civarında olacaktır. Daha tutumlu bir hesapla bunu 20$ kabul edelim. Fazladan aydınlanma-ısınma masraflarımız, tüm nüfusumuzu değil onun 50 milyonluk bölümünü etkiliyor varsayalım. O zaman, aylık israf faturamızın 100 milyon $ mertebesinde olacağını, kış ayları boyunca (Aralık, Ocak, Şubat ve Mart) bunun 400 milyon $ mertebesine ulaşacağını tahmin edebiliriz. Yaz Saatinin gerekmediği halde kışın da uygulamanın ülkemize zararı bu mertebededir.<br />
<strong>(8)</strong> UT+3 saat diliminin uygun ve kullanımda olduğu diğer ülkeler arasında, Suudi Arabistan, Kuveyt, Yemen, Ürdün, Irak, Suriye, Rusya’nın Moskova dahil, ilk saat dilimi bölgesi yanında, daha da güneyde, Habeşistan, Somali, Tanzanya ve Madagaskar, Kafkasya ülkeleri (Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan) bulunmaktadır.<br />
<strong>(9) </strong>Gürsey, Y., 2017. (<a href="https://ygurseyblog">https://ygurseyblog</a>).</p>
<p><strong>Teşekkür:</strong> Bu yazımızda <strong>Takvimler ve Zamanın Ölçümü</strong> alanında, Dr. Yusuf Gürsey’in bu konuda sürdürmekte olduğu blog’dan yararlanılmıştır (<a href="https://ygurseyblog">https://ygurseyblog</a>). Kendisine müteşekkirim.</p>
<p><strong>Mehmet Emin Özel (<a href="mailto:me.ozel@gmail.com">me.ozel@gmail.com</a>)</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/zaman-takvim-saatler-yaz-saati-kis-saati-standart-saat-arabesk-saat">Zaman, Takvim, Saatler (Yaz saati, Kış saati, Standart saat, Arabesk saat)</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">5662</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Galileo’nun çizimi 400 yıl sonra Türkiye’de makineye dönüştü</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/galileonun-cizimi-400-yil-sonra-turkiyede-makineye-donustu</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 12 Dec 2016 13:36:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Galileo]]></category>
		<category><![CDATA[sarkaç]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=4572</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu haftaki HBT dergisinde ilginç bir konu var. Bunun çok kısa özetini veriyoruz ve ayrıca bir videosunu yayımlıyoruz. Minyatür Model Makine ve Replika yapımcısı Ersan Doğan, Galileo’nun çizdiği Sarkaç resmini hayata geçirdi. Tarihte zamanın ölçümü ve kontrolü üzerine yapılan araştırmalar mekanik saatleri ortaya çıkaracaktı. Ama mekanik saatlere gelinceye kadar pek çok el alet ve makine  geliştirildi. İlk mekanik saatler 1300’li yıllarda görülmeye başlandı. Dünyanın çalışan durumda bulunan en eski mekanik saati İngiltere’de Salisbury katedralinde 1386 yılında yapıldı ve o zamandan beri çalışır durumdadır. Ancak, Zaman, sürekli ve değişmeyen aralıklarla nasıl ölçülecek ve bu sürenin diğer bütün saatlerde aynı olup olmadığı nasıl kontrol edilecekti? Ersan Doğan, HBT dergide yayımlanacak yazısında, bu amaçla pek çok çizim ve denemeler yapıldığını, Galileo’nun da (15 Şubat 1564 &#8211; 8 Ocak 1642) zamanı dakik ölçmek için bir sarkaç çizimi yaptığını belirtti. Amacı, mekanik saatlerde zamanı sabit ve düzenli ölçebilecek bir mekanizma tasarlamaktı. Galileo’nun defterlerinde bulunan bu çizimi, Minyatür Model Makine ve Replika yapımcısı Ersan Doğan hayata geçirdi. Geniş öyküsüsü HBT’nin bu haftaki 37.sayısında. Bilimsel geçmişi ve sarkaç üzerine bilgi. Ayrıca Ersan beyin yaptığı sarkaç ile ilgili videoyu da aşağıdan izleyebilirsiniz.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/galileonun-cizimi-400-yil-sonra-turkiyede-makineye-donustu">Galileo’nun çizimi 400 yıl sonra Türkiye’de makineye dönüştü</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bu haftaki HBT dergisinde ilginç bir konu var. Bunun çok kısa özetini veriyoruz ve ayrıca bir videosunu yayımlıyoruz.</p>
<p>Minyatür Model Makine ve Replika yapımcısı Ersan Doğan, Galileo’nun çizdiği Sarkaç resmini hayata geçirdi.</p>
<p>Tarihte <strong>zamanın ölçümü ve kontrolü üzerine yapılan araştırmalar mekanik saatleri ortaya çıkar</strong>acaktı. Ama mekanik saatlere gelinceye kadar pek çok el alet ve makine  geliştirildi. İlk mekanik saatler 1300’li yıllarda görülmeye başlandı. Dünyanın çalışan durumda bulunan en eski mekanik saati İngiltere’de Salisbury katedralinde 1386 yılında yapıldı ve o zamandan beri çalışır durumdadır. Ancak, Zaman, sürekli ve değişmeyen aralıklarla nasıl ölçülecek ve bu sürenin diğer bütün saatlerde aynı olup olmadığı nasıl kontrol edilecekti?</p>
<p>Ersan Doğan, HBT dergide yayımlanacak yazısında, bu amaçla pek çok çizim ve denemeler yapıldığını, Galileo’nun da (15 Şubat 1564 &#8211; 8 Ocak 1642) zamanı dakik ölçmek için bir sarkaç çizimi yaptığını belirtti. Amacı, mekanik saatlerde zamanı sabit ve düzenli ölçebilecek bir mekanizma tasarlamaktı.</p>
<p>Galileo’nun defterlerinde bulunan bu çizimi, Minyatür Model Makine ve Replika yapımcısı Ersan Doğan hayata geçirdi. Geniş öyküsüsü HBT’nin bu haftaki 37.sayısında. Bilimsel geçmişi ve sarkaç üzerine bilgi. Ayrıca Ersan beyin yaptığı sarkaç ile ilgili videoyu da aşağıdan izleyebilirsiniz.</p>
<p><iframe loading="lazy" src="https://www.youtube.com/embed/sDgVn-n8YC0" width="640" height="360" frameborder="0" allowfullscreen="allowfullscreen"></iframe></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/galileonun-cizimi-400-yil-sonra-turkiyede-makineye-donustu">Galileo’nun çizimi 400 yıl sonra Türkiye’de makineye dönüştü</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">4572</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
