<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>zihin arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/zihin/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/zihin</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Wed, 12 Mar 2025 09:37:10 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Eğitimde sezginin yeri üzerine…</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/egitimde-sezginin-yeri-uzerine</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 12 Mar 2025 09:26:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bahar Akıngüç Günver]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<category><![CDATA[bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[bilimsel yöntem]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[fahamettin akıngüç]]></category>
		<category><![CDATA[İKÜ]]></category>
		<category><![CDATA[Önder Öztunalı]]></category>
		<category><![CDATA[sezgi]]></category>
		<category><![CDATA[zihin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=32199</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kurucumuz ve Onursal Başkanımız İnş. Yük. Müh. Fahamettin Akıngüç, vakfımız henüz fikir aşamasındayken kurucu rektörümüz merhum Prof. Dr. hc Önder Öztunalı ile bir diyaloğundan söz eder…  Zihin açan ve çokça düşündüren bu diyalog, biyografisinde de geçer…* Az ama öz bir soru: “Bilimde sezinin yeri var mı?” diye sorar… Prof. Dr. Öztunalı’nın yanıtı nettir: “Elbette var, biri bir icat öncesi seziyle yola çıkar. Sonunda ya bulur ya bulamaz ama başlangıçta mutlaka sezi vardır.&#8221; Ahmet Cevizci, Felsefe Terimleri Sözlüğü’nde**, sezginin duyusal ve zihinsel olarak ikiye ayrıldığını belirtir. Duyusal sezgide, sezginin konusu olan nesne, duyularla, doğrudan ve aracısız olarak bilinir. Buna karşın, yalnızca insana, özellikle de belli bir zihinsel gelişme düzeyine erişmiş insana özgü olan zihinsel ya da entelektüel sezgi, bağıntıları, mantıksal ve nedensel ilişkileri doğrudan ve aracısız bir biçimde idrak etmekten meydana gelir. Modern felsefenin kurucusu Descartes, sezgiyi bilgi edinmenin temel yöntemi olarak, saf ve dikkatli bir zihnin çıkarıma dayanmayan, doğrudan kavrayışı; zihnin, kişiyi anladığı şey üzerinde, hiçbir kuşkuya yer bırakmayan, açık seçik ve kolay kavrayışı; saf ve dikkatli bir zihinde, yalnızca aklın ışığıyla meydana gelen, kişiye kendisinin var olduğu, düşündüğü, üçgenin yalnızca üç kenarla sınırlı olduğu, kürenin yalnızca tek bir yüzeyle çevrildiği bilgisini veren sağlam kavrayış olarak tanımlar. Eğitimde sezginin yeri Bugün 35 yıldır çalıştığım, başlangıçta öğrenci, sonrasında öğretmen, yönetici hatta veli olarak farklı kimliklerle içinde yer aldığım, kendi başına bir bilim dalı olan eğitim alanında yaşananları gözlemlediğimde aynı soru aklıma geliyor. “Bir bilim dalı olarak eğitimde, sezginin yeri var mı?” Okuduklarım ve araştırdıklarımın ötesinde, sezgilerim özellikle şu sıralar eğitimin, bir bilim dalı olarak çokça hoyrat ele alındığını ve savunmasız bırakıldığını bana söylüyor. Yaptığımız işin kitabına uygun, insan doğasına uyumlu, çevreye, dünyaya, düne, bugüne ve geleceğe katmadeğer üretebilmesi için pek çok eğitim kurumunun ve eğitimcinin olağanüstü bir mücadele içinde olduğunu görüyorum. Verilen tüm bu emeğe karşın, akıl ve bilim dışı uygulamalarla en çok yıpratılan alanlardan. Bütün dayatmalardan uzaklaşarak, olanı olduğu gibi görmeye çalışarak bakıyorum… Eğitimin temel bileşenleri olan politikalar, öğrenenler ve emekçiler, aileler, okullardaki işletme ve organizasyon dinamikleri, bilimsel yöntemler, bilgiyi işleme, aktarma, ölçme ve değerlendirme için kullanılan teknolojiler, etik kodlar başta olmak üzere pek çok başlıkta kimi zaman reform kimi zaman rönesansı sağlamak adı altında sahanın tüm köşelerinin sürekli aşındırıldığına tanık oluyorum. Bugün gelinen noktada eğitimi ve yönetimi bilimsel sınırlar içinde ele alan bir organizasyon olarak pandemi, ekonomik kriz ve deprem gibi pek çok zorlu sınavdan geçen ülkemizde eğitimin de ciddi ve sert bir sınavdan geçtiğini düşünüyorum. Öğrenci, öğretmen, yönetici, veli ile birlikte eğitim sistemini kuran ve var eden tüm kalelerin ekseni her gün kaymakta. Eğitim tüm paydaşları ile maalesef kan kaybı yaşamakta. İleri gitmesi gerekirken son hızla geri gitmektedir. Mesele ne din odaklılıktır ne de nefret; mesele ülkenin aydınlıktan gittikçe uzaklaşan, daha da vahimi ülkenin aydınlığından uzaklaşmayı bir ideal olarak benimsemek zorunda kalan gençleridir. Ve yine bilimde yeri olduğuna inandığım sezgilerim şunu söylüyor; eğitime dair yeniden tarif edilmesi, ayağa kaldırılması, yükseltilmesi gereken alanları belirlemek için eleştirmek kadar eylem de göstermek şart ve bu da yine biz eğitimcilerin işidir. Umudu yüksek bir yöneticiyim ben. Umut da deneyimden damıtıldığında anlam kazanan bir duygu. Bugüne kadar 35 yıllık eğitim deneyimimde, Türk eğitim sisteminin farklı kademelerinde farklı rollerde bulundum. Öğrenen olarak önce ilk ve orta, sonra lise, üniversitede eğitim gördüm. İstanbul’da özel ve yoğun rekabete dayalı bir sistemin içinden sonra yüksek lisansımı ABD’de Eğitim Yönetimi üzerine yapıp, doktora çalışmalarımı yarım bırakıp ülkeme döndüm. Ankara Üniversitesi’nde Eğitim Yönetimi doktorasını sürdürmek istesem de lojistik açıdan yürütemedim. Öğrenme isteği ve arzusu ile İstanbul Üniversitesi Davranış Bilimlerinde tekrar doktoraya başladım. Bir yandan okurken matematik öğretmenliği, yöneticilik ve eğitimde yayıncılıkla ilgilendim. Yaşadıkça Eğitim dergisinin editörlüğünü sürdürdüm. Eğitimin ilk adımı okul öncesi eğitim ihtiyacını analiz ederek Kültür Anaokulu’nun kurucu müdürlüğünü yaptım.  İlköğretim ve lisede ana baba okulları, rehberlik çalışmaları, İngiltere’de Okul Geliştirme Projesi’nde eğitim yöneticileri ile çalıştım. Ayrıca ODTÜ Eğitim Fakültesi ile bir Öğretmen Geliştirme Projesini yönettim. Türkiye’nin ilk fen lisesi Ankara Fen Lisesi kurucu müdürünün danışmanlığında fen lisesi kurdum. Fen ve matematikte ileri öğrencilerin akla ve bilime nasıl sahip çıktıklarına tanık oldum. Fen lisesi müdürlüğü sırasında pek çok özverili öğretmen tanıdım. Anaokulunda çocuğu ana kucağından alma sancılarını, ortaokulda akran zorbalığına karşı aldığımız önlemleri, lisede öğrencilerin kimlik arayışında tiyatronun ve sanatın gücünü, fen lisesinde bilimle uğraşan gençlerin edebiyata ve Türk yazarlarına olan ilgisini gördüm. Tüm bu kademelerde geçen 20 yılın sonunda kuruluşunu aile vakfımız olan Kültür Koleji Vakfı’nın yaptığı İstanbul Kültür Üniversitesi’nde yükseköğretimde çalıştım ve hâlâ çalışıyorum. Yükseköğretimin ezberlerini bozmak, daha fazla akademik özgürlük için esneklik, çoğul ve aykırı düşüncenin yeri olarak üniversiteyi tanımlamak için uğraş verdik ve hala tüm gücümüzle ve umudumuzla vermekteyiz. Tüm bu çalışmaları gözden geçirdiğimde, hiçbirinin yazmak kadar kolay olmadığını söylemeliyim. Bazen kendimizle, sistemle, bürokrasiyle, kalıplaşmış yargılarla, rekabet kılıfında haksız yarışlarla, eleştiri adı altında sunulan yargılarla da baş etmeye çalıştık.  Övgü, beklediğimiz en son çıktıydı. Günün sonunda 65 yıl K12’de 27 yıl yükseköğretimdeki deneyim, onbinlerce mezun, İstanbul’da yetişmiş, ülkenin ve dünyanın dört bir yanına erişmiş Kültür kuşakları bizim en büyük kazanımımız oldu. Eğitime yaptığımız yatırımlarımız için de bizim için en önemli başlıklardan biri de geleceğin öğretmenlerini yetiştirmekti. İKÜ Eğitim Fakültesi’ni kurmak ailemiz için çok önemliydi. Bu ideali, Eğitim Fakültemizi kurarak başardık. Ancak kuruluş sürecimiz hiç de kolay olmadı. Çok zor izin aldık. Ülkemize öğretmen yetiştirmek; yıllar önce Köy Enstitülerini benimsemiş ve o okulların mezunları ile özel okulculukta bir devrim yapmış olan babam, kurucumuz ve Onursal Başkanımız İnş. Yük. Müh. Fahamettin Akıngüç için bir kuruluş idealiydi. Eğitim yönetiminde hep öğrenmenin önemini vurguladık. Eğitim programlarında bireysel ihtiyaçları, öğrenme coşkusunu ve karakter eğitiminde hoşgörü, farklılıkları kabul, ülke sevgisini vurgularken pozitif paradigmaları benimsedik. Eğitimin tüm kademelerinde yaratıcılığı ve eleştirel düşünmeyi geliştirmek için çabaladık, fırsat eşitliğini, esnekliği savunduk.  Sınavlardan ve rekabetçi sistemden öğrenciyi korumaya çalıştık. Hiyerarşi ve disiplinden çok, esnek olduk ve çoğul programları sunduk. Tek tip insan yetiştirmekten sakındık. Çoğul ve farklı düşünceleri teşvik ettik. İnovatif olmaları için global bakış açısı kazanmalarına çalıştık. Teori ile uygulama arasında sıkışıp kaldığımız zamanlarda çıkış yolunu kendimiz yaratmaya çalıştık. Amacımız ülkemizin eğitimdeki insan kaynağını yetiştirmekti. Altını çizdiğimiz hümanizm, demokrasi, insan haklarına saygı gibi kavramlara yaptığımız vurgunun nihayetinde an geldi kindar nesil yetiştirmekle etiketlendik. Sonuç olarak; Bilimde sezginin yeri var mı? Elbette… Olanı olduğu gibi görmek ilkesine dayanan sezgilerim ve eğitim yönetiminde 35 yıla varan deneyimime dayanarak şunu diyebilirim ki yaşanan kan kaybının ilk yardımını da biz eğitimciler yapacağız. Eğitimin sahip olduğu itibarı iade etmek en büyük taş. Bu taşın altına elimizi koyacağız. Kırıp dökmeden, kırılıp gücenmeden, devlet ve özeli rakip değil refik olarak görerek, öğretmeni baş tacı, bilim insanını çağdaş medeniyetlere gidecek rotada yoldaş, aileyi paydaş, tüm çocukları evladımız gibi sevmeye devam ederek, eğitimci olmanın hakkını vererek yola devam edeceğiz. Çünkü geleceğe yükümlüyüz… *Akıngüç, F. (2015). Kendini eğitime adamış bir mühendis (Ö. Candaş, Ed.). İKÜ Yayınevi. **Cevizci, A. (2005). Felsefe sözlüğü. Paradigma Yayıncılık. Yazı: Dr. Bahar Akıngüç Günver İKÜ Mütevelli Heyet Başkanı</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/egitimde-sezginin-yeri-uzerine">Eğitimde sezginin yeri üzerine…</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kurucumuz ve Onursal Başkanımız İnş. Yük. Müh. Fahamettin Akıngüç, vakfımız henüz fikir aşamasındayken kurucu rektörümüz merhum Prof. Dr. hc Önder Öztunalı ile bir diyaloğundan söz eder…  Zihin açan ve çokça düşündüren bu diyalog, biyografisinde de geçer…*</p>
<p>Az ama öz bir soru: “Bilimde sezinin yeri var mı?” diye sorar… Prof. Dr. Öztunalı’nın yanıtı nettir: “Elbette var, biri bir icat öncesi seziyle yola çıkar. Sonunda ya bulur ya bulamaz ama başlangıçta mutlaka sezi vardır.&#8221;</p>
<p>Ahmet Cevizci, Felsefe Terimleri Sözlüğü’nde**, sezginin duyusal ve zihinsel olarak ikiye ayrıldığını belirtir. Duyusal sezgide, sezginin konusu olan nesne, duyularla, doğrudan ve aracısız olarak bilinir. Buna karşın, yalnızca insana, özellikle de belli bir zihinsel gelişme düzeyine erişmiş insana özgü olan zihinsel ya da entelektüel sezgi, bağıntıları, mantıksal ve nedensel ilişkileri doğrudan ve aracısız bir biçimde idrak etmekten meydana gelir. Modern felsefenin kurucusu Descartes, sezgiyi bilgi edinmenin temel yöntemi olarak, saf ve dikkatli bir zihnin çıkarıma dayanmayan, doğrudan kavrayışı; zihnin, kişiyi anladığı şey üzerinde, hiçbir kuşkuya yer bırakmayan, açık seçik ve kolay kavrayışı; saf ve dikkatli bir zihinde, yalnızca aklın ışığıyla meydana gelen, kişiye kendisinin var olduğu, düşündüğü, üçgenin yalnızca üç kenarla sınırlı olduğu, kürenin yalnızca tek bir yüzeyle çevrildiği bilgisini veren sağlam kavrayış olarak tanımlar.</p>
<h4><strong>Eğitimde sezginin yeri</strong></h4>
<p>Bugün 35 yıldır çalıştığım, başlangıçta öğrenci, sonrasında öğretmen, yönetici hatta veli olarak farklı kimliklerle içinde yer aldığım, kendi başına bir bilim dalı olan eğitim alanında yaşananları gözlemlediğimde aynı soru aklıma geliyor. “Bir bilim dalı olarak eğitimde, sezginin yeri var mı?”</p>
<p>Okuduklarım ve araştırdıklarımın ötesinde, sezgilerim özellikle şu sıralar eğitimin, bir bilim dalı olarak çokça hoyrat ele alındığını ve savunmasız bırakıldığını bana söylüyor.</p>
<p>Yaptığımız işin kitabına uygun, insan doğasına uyumlu, çevreye, dünyaya, düne, bugüne ve geleceğe katmadeğer üretebilmesi için pek çok eğitim kurumunun ve eğitimcinin olağanüstü bir mücadele içinde olduğunu görüyorum. Verilen tüm bu emeğe karşın, akıl ve bilim dışı uygulamalarla en çok yıpratılan alanlardan.</p>
<p>Bütün dayatmalardan uzaklaşarak, olanı olduğu gibi görmeye çalışarak bakıyorum… Eğitimin temel bileşenleri olan politikalar, öğrenenler ve emekçiler, aileler, okullardaki işletme ve organizasyon dinamikleri, bilimsel yöntemler, bilgiyi işleme, aktarma, ölçme ve değerlendirme için kullanılan teknolojiler, etik kodlar başta olmak üzere pek çok başlıkta kimi zaman reform kimi zaman rönesansı sağlamak adı altında sahanın tüm köşelerinin sürekli aşındırıldığına tanık oluyorum. Bugün gelinen noktada eğitimi ve yönetimi bilimsel sınırlar içinde ele alan bir organizasyon olarak pandemi, ekonomik kriz ve deprem gibi pek çok zorlu sınavdan geçen ülkemizde eğitimin de ciddi ve sert bir sınavdan geçtiğini düşünüyorum. Öğrenci, öğretmen, yönetici, veli ile birlikte eğitim sistemini kuran ve var eden tüm kalelerin ekseni her gün kaymakta. Eğitim tüm paydaşları ile maalesef kan kaybı yaşamakta. İleri gitmesi gerekirken son hızla geri gitmektedir. Mesele ne din odaklılıktır ne de nefret; mesele ülkenin aydınlıktan gittikçe uzaklaşan, daha da vahimi ülkenin aydınlığından uzaklaşmayı bir ideal olarak benimsemek zorunda kalan gençleridir. Ve yine bilimde yeri olduğuna inandığım sezgilerim şunu söylüyor; eğitime dair yeniden tarif edilmesi, ayağa kaldırılması, yükseltilmesi gereken alanları belirlemek için eleştirmek kadar eylem de göstermek şart ve bu da yine biz eğitimcilerin işidir.</p>
<p>Umudu yüksek bir yöneticiyim ben. Umut da deneyimden damıtıldığında anlam kazanan bir duygu. Bugüne kadar 35 yıllık eğitim deneyimimde, Türk eğitim sisteminin farklı kademelerinde farklı rollerde bulundum. Öğrenen olarak önce ilk ve orta, sonra lise, üniversitede eğitim gördüm. İstanbul’da özel ve yoğun rekabete dayalı bir sistemin içinden sonra yüksek lisansımı ABD’de Eğitim Yönetimi üzerine yapıp, doktora çalışmalarımı yarım bırakıp ülkeme döndüm. Ankara Üniversitesi’nde Eğitim Yönetimi doktorasını sürdürmek istesem de lojistik açıdan yürütemedim. Öğrenme isteği ve arzusu ile İstanbul Üniversitesi Davranış Bilimlerinde tekrar doktoraya başladım. Bir yandan okurken matematik öğretmenliği, yöneticilik ve eğitimde yayıncılıkla ilgilendim. Yaşadıkça Eğitim dergisinin editörlüğünü sürdürdüm.</p>
<p>Eğitimin ilk adımı okul öncesi eğitim ihtiyacını analiz ederek Kültür Anaokulu’nun kurucu müdürlüğünü yaptım.  İlköğretim ve lisede ana baba okulları, rehberlik çalışmaları, İngiltere’de Okul Geliştirme Projesi’nde eğitim yöneticileri ile çalıştım. Ayrıca ODTÜ Eğitim Fakültesi ile bir Öğretmen Geliştirme Projesini yönettim. Türkiye’nin ilk fen lisesi Ankara Fen Lisesi kurucu müdürünün danışmanlığında fen lisesi kurdum. Fen ve matematikte ileri öğrencilerin akla ve bilime nasıl sahip çıktıklarına tanık oldum. Fen lisesi müdürlüğü sırasında pek çok özverili öğretmen tanıdım. Anaokulunda çocuğu ana kucağından alma sancılarını, ortaokulda akran zorbalığına karşı aldığımız önlemleri, lisede öğrencilerin kimlik arayışında tiyatronun ve sanatın gücünü, fen lisesinde bilimle uğraşan gençlerin edebiyata ve Türk yazarlarına olan ilgisini gördüm. Tüm bu kademelerde geçen 20 yılın sonunda kuruluşunu aile vakfımız olan Kültür Koleji Vakfı’nın yaptığı İstanbul Kültür Üniversitesi’nde yükseköğretimde çalıştım ve hâlâ çalışıyorum. Yükseköğretimin ezberlerini bozmak, daha fazla akademik özgürlük için esneklik, çoğul ve aykırı düşüncenin yeri olarak üniversiteyi tanımlamak için uğraş verdik ve hala tüm gücümüzle ve umudumuzla vermekteyiz.</p>
<p>Tüm bu çalışmaları gözden geçirdiğimde, hiçbirinin yazmak kadar kolay olmadığını söylemeliyim. Bazen kendimizle, sistemle, bürokrasiyle, kalıplaşmış yargılarla, rekabet kılıfında haksız yarışlarla, eleştiri adı altında sunulan yargılarla da baş etmeye çalıştık.  Övgü, beklediğimiz en son çıktıydı. Günün sonunda 65 yıl K12’de 27 yıl yükseköğretimdeki deneyim, onbinlerce mezun, İstanbul’da yetişmiş, ülkenin ve dünyanın dört bir yanına erişmiş Kültür kuşakları bizim en büyük kazanımımız oldu.</p>
<p>Eğitime yaptığımız yatırımlarımız için de bizim için en önemli başlıklardan biri de geleceğin öğretmenlerini yetiştirmekti. İKÜ Eğitim Fakültesi’ni kurmak ailemiz için çok önemliydi. Bu ideali, Eğitim Fakültemizi kurarak başardık. Ancak kuruluş sürecimiz hiç de kolay olmadı. Çok zor izin aldık. Ülkemize öğretmen yetiştirmek; yıllar önce Köy Enstitülerini benimsemiş ve o okulların mezunları ile özel okulculukta bir devrim yapmış olan babam, kurucumuz ve Onursal Başkanımız İnş. Yük. Müh. Fahamettin Akıngüç için bir kuruluş idealiydi. Eğitim yönetiminde hep öğrenmenin önemini vurguladık. Eğitim programlarında bireysel ihtiyaçları, öğrenme coşkusunu ve karakter eğitiminde hoşgörü, farklılıkları kabul, ülke sevgisini vurgularken pozitif paradigmaları benimsedik. Eğitimin tüm kademelerinde yaratıcılığı ve eleştirel düşünmeyi geliştirmek için çabaladık, fırsat eşitliğini, esnekliği savunduk.  Sınavlardan ve rekabetçi sistemden öğrenciyi korumaya çalıştık. Hiyerarşi ve disiplinden çok, esnek olduk ve çoğul programları sunduk. Tek tip insan yetiştirmekten sakındık. Çoğul ve farklı düşünceleri teşvik ettik. İnovatif olmaları için global bakış açısı kazanmalarına çalıştık. Teori ile uygulama arasında sıkışıp kaldığımız zamanlarda çıkış yolunu kendimiz yaratmaya çalıştık. Amacımız ülkemizin eğitimdeki insan kaynağını yetiştirmekti. Altını çizdiğimiz hümanizm, demokrasi, insan haklarına saygı gibi kavramlara yaptığımız vurgunun nihayetinde an geldi kindar nesil yetiştirmekle etiketlendik.</p>
<h4><strong>Sonuç olarak;</strong></h4>
<p>Bilimde sezginin yeri var mı? Elbette… Olanı olduğu gibi görmek ilkesine dayanan sezgilerim ve eğitim yönetiminde 35 yıla varan deneyimime dayanarak şunu diyebilirim ki yaşanan kan kaybının ilk yardımını da biz eğitimciler yapacağız. Eğitimin sahip olduğu itibarı iade etmek en büyük taş. Bu taşın altına elimizi koyacağız. Kırıp dökmeden, kırılıp gücenmeden, devlet ve özeli rakip değil refik olarak görerek, öğretmeni baş tacı, bilim insanını çağdaş medeniyetlere gidecek rotada yoldaş, aileyi paydaş, tüm çocukları evladımız gibi sevmeye devam ederek, eğitimci olmanın hakkını vererek yola devam edeceğiz. Çünkü geleceğe yükümlüyüz…</p>
<p>*Akıngüç, F. (2015). <em>Kendini eğitime adamış bir mühendis</em> (Ö. Candaş, Ed.). İKÜ Yayınevi.</p>
<p>**Cevizci, A. (2005). Felsefe sözlüğü. Paradigma Yayıncılık.</p>
<p><strong>Yazı: Dr. Bahar Akıngüç Günver</strong></p>
<p><strong>İKÜ Mütevelli Heyet Başkanı</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/egitimde-sezginin-yeri-uzerine">Eğitimde sezginin yeri üzerine…</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">32199</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Yoksa teknoloji belleği zayıflatıyor mu?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/yoksa-teknoloji-bellegi-zayiflatiyor-mu</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 03 May 2019 15:00:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[akıl]]></category>
		<category><![CDATA[bellek]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<category><![CDATA[zihin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=13818</guid>

					<description><![CDATA[<p>Araştırmalar teknolojinin belleğimizi değiştirmekte olduğuna işaret ediyor. Giderek içeriğin kendisinden çok, o içeriğe nasıl ulaşacağımızı anımsama gereğini duyuyoruz.   En son ne zaman bir sorunun yanıtını bulmak için hemen internete koşmak yerine, düşünüp kafa yordunuz? Bir zamanlar belleğinizde tutmaya çalıştığınız telefon numaraları, dost ve yakınlarınızın yaş günleri gibi bilgiler, şimdilerde elinizden eksik etmediğiniz akıllı telefonlarınızın belleğine kaydedilmiş durumda. Artık bilim insanları belleğimizin bu durumdan ötürü zarar görüp görmediğini merak etmeye başladı. Princeton Üniversitesi’nden Diana Tamir ve arkadaşları insanları gezilere gönderdiklerinde, kendilerinden resim çekmeleri istenen kişilerin sonradan geziyle ilgili birtakım ayrıntıları anımsama konusunda gerçekte daha başarısız olduklarını gördüler. Tamir’e göre, iletişim araçları yoluyla bir deneyimin basılı kopyasını oluşturmak, kafamızdaki kopyanın netliğini azaltmaktan başka bir işe yaramıyor. Yol bulmak için uydu seyir sistemlerine bel bağlayanların da bulundukları yeri kestirebilme konusunda, haritalardan yararlananlara kıyasla, çok daha başarısız oldukları görülüyor. Londra University College uzmanlarından Sam Gilbert, “Araştırmalar teknolojinin belleğimizi değiştirmekte olduğuna işaret ediyor. Giderek içeriğin kendisinden çok, o içeriğe nasıl ulaşacağımızı anımsama gereğini duyuyoruz” diyor. Görünüşe bakılırsa, bilişsel yükün boşaltılması beynin insanların yeni bilgileri daha kolay ezberlemelerine olanak tanıyan önemli kaynaklarına yer açıyordu. Gelgelelim, aygıtlara fazlasıyla bel bağlamak insan belleğinin gerçekte ne denli güçlü olduğunun değerini yeterince kavramamızı önleyebilir. İnsanlar sürekli olarak neyin bellekte saklanmaya değer olduğu konusunda düşünüp karar veriyorlar. Ertesi gün neleri anımsamaları ve neleri not etmeleri gerektiğine karar veriyorlar. Bireyin kendi belleğinin kapsamı, süreçleri ve doğası konusunda sahip olduğu bilgiye meta-bellek adı veriliyor ve teknoloji görünürde meta-belleğe zarar veriyor. Gilbert, “Dış kaynaklara erişebildiğiniz sürece ilk bakışta göze çarpmayan bu tür yanılmalar insana pek bir şey ifade etmeyebilir. Ancak bu kaynaklardan yoksun kaldığınızda-örneğin, bir sınavda, acil bir durumda, ya da teknolojik bir felaket durumunda-onlarsız ne denli yoğun bir çaba harcamanız gerektiğinin ayırdına varabilirsiniz. Belleğinizin gerçekte ne denli güçlü olduğu konusunda kesin bir görüşe sahip olmak, en az güçlü bir belleğe sahip olmak denli önemlidir” diyor. Görünüşe bakılırsa, teknoloji  şimdilik kişinin bellek gücünü olumsuz yönde etkilemekten çok, düzenleyici ve iyileştirici bir etki yaratıyor. Ancak Londra Üniversitesi Bellek ve Hukuk Merkezi’nin başkanı Martin Conway, kişiyle araçlar arasındaki arayüzün gelecekte daha da iç içe geçmesi durumunda beynin şimdiden öngörülmesi olanaksız biçimlerde uyum sağlamaya başlayacağına inanıyor. Hemen telefona sarılmak yerine, öncelikle kafanızın içindeki ansiklopediye başvurmayı denemek gerek. Kaynak: https://www.newscientist.com/article/mg24032011-000-memory-special-is-technology-making-your-memory-worse/</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/yoksa-teknoloji-bellegi-zayiflatiyor-mu">Yoksa teknoloji belleği zayıflatıyor mu?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Araştırmalar teknolojinin belleğimizi değiştirmekte olduğuna işaret ediyor. Giderek içeriğin kendisinden çok, o içeriğe nasıl ulaşacağımızı anımsama gereğini duyuyoruz.  </strong></p>
<p>En son ne zaman bir sorunun yanıtını bulmak için hemen internete koşmak yerine, düşünüp kafa yordunuz? Bir zamanlar belleğinizde tutmaya çalıştığınız telefon numaraları, dost ve yakınlarınızın yaş günleri gibi bilgiler, şimdilerde elinizden eksik etmediğiniz akıllı telefonlarınızın belleğine kaydedilmiş durumda. Artık bilim insanları belleğimizin bu durumdan ötürü zarar görüp görmediğini merak etmeye başladı.</p>
<p>Princeton Üniversitesi’nden <strong>Diana Tamir</strong> ve arkadaşları insanları gezilere gönderdiklerinde, kendilerinden resim çekmeleri istenen kişilerin sonradan geziyle ilgili birtakım ayrıntıları anımsama konusunda gerçekte daha başarısız olduklarını gördüler. Tamir’e göre, iletişim araçları yoluyla bir deneyimin basılı kopyasını oluşturmak, kafamızdaki kopyanın netliğini azaltmaktan başka bir işe yaramıyor.</p>
<p>Yol bulmak için uydu seyir sistemlerine bel bağlayanların da bulundukları yeri kestirebilme konusunda, haritalardan yararlananlara kıyasla, çok daha başarısız oldukları görülüyor.</p>
<p>Londra University College uzmanlarından <strong>Sam Gilbert</strong>, <em>“Araştırmalar teknolojinin belleğimizi değiştirmekte olduğuna işaret ediyor. Giderek içeriğin kendisinden çok, o içeriğe nasıl ulaşacağımızı anımsama gereğini duyuyoruz”</em> diyor.</p>
<p>Görünüşe bakılırsa, bilişsel yükün boşaltılması beynin insanların yeni bilgileri daha kolay ezberlemelerine olanak tanıyan önemli kaynaklarına yer açıyordu.</p>
<p>Gelgelelim, aygıtlara fazlasıyla bel bağlamak insan belleğinin gerçekte ne denli güçlü olduğunun değerini yeterince kavramamızı önleyebilir. İnsanlar sürekli olarak neyin bellekte saklanmaya değer olduğu konusunda düşünüp karar veriyorlar. Ertesi gün neleri anımsamaları ve neleri not etmeleri gerektiğine karar veriyorlar. Bireyin kendi belleğinin kapsamı, süreçleri ve doğası konusunda sahip olduğu bilgiye meta-bellek adı veriliyor ve teknoloji görünürde meta-belleğe zarar veriyor.</p>
<p>Gilbert, <em>“Dış kaynaklara erişebildiğiniz sürece ilk bakışta göze çarpmayan bu tür yanılmalar insana pek bir şey ifade etmeyebilir. Ancak bu kaynaklardan yoksun kaldığınızda-örneğin, bir sınavda, acil bir durumda, ya da teknolojik bir felaket durumunda-onlarsız ne denli yoğun bir çaba harcamanız gerektiğinin ayırdına varabilirsiniz. Belleğinizin gerçekte ne denli güçlü olduğu konusunda kesin bir görüşe sahip olmak, en az güçlü bir belleğe sahip olmak denli önemlidir”</em> diyor.</p>
<p>Görünüşe bakılırsa, teknoloji  şimdilik kişinin bellek gücünü olumsuz yönde etkilemekten çok, düzenleyici ve iyileştirici bir etki yaratıyor. Ancak Londra Üniversitesi Bellek ve Hukuk Merkezi’nin başkanı <strong>Martin Conway</strong>, kişiyle araçlar arasındaki arayüzün gelecekte daha da iç içe geçmesi durumunda beynin şimdiden öngörülmesi olanaksız biçimlerde uyum sağlamaya başlayacağına inanıyor.</p>
<p>Hemen telefona sarılmak yerine, öncelikle kafanızın içindeki ansiklopediye başvurmayı denemek gerek.</p>
<p><strong>Kaynak: <a href="https://www.newscientist.com/article/mg24032011-000-memory-special-is-technology-making-your-memory-worse/">https://www.newscientist.com/article/mg24032011-000-memory-special-is-technology-making-your-memory-worse/</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/yoksa-teknoloji-bellegi-zayiflatiyor-mu">Yoksa teknoloji belleği zayıflatıyor mu?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">13818</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Duygular doğuştan mı gelir yoksa öğrenilir mi?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/duygular-ogrenilir-mi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 08 Mar 2019 14:18:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitaplar]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[beyin]]></category>
		<category><![CDATA[David Eagleman]]></category>
		<category><![CDATA[duygu]]></category>
		<category><![CDATA[Incognito]]></category>
		<category><![CDATA[kurgulanmış duygu teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[Lisa Feldman Barrett]]></category>
		<category><![CDATA[nörobilim]]></category>
		<category><![CDATA[sinirbilim]]></category>
		<category><![CDATA[zihin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=13177</guid>

					<description><![CDATA[<p>Beynimizin Parmak İzleri Lisa Feldman Barrett Timaş Yayınları, Mart 2018 560 sayfa Beynimizin kelimenin tam anlamıyla kapalı bir kutu ve onunla ilgili çok az şey biliyoruz. Hal böyle olunca da nörobilimcilerin yazdığı kitaplar, son dönemde büyük ilgiyle karşılanıyor. Bu ilgi, David Eagleman’ın yazdığı (Incognito ve Beyin gibi) kitaplarla büyük bir yükseliş göstermiş durumda. Peki ama bu ilgiyi neye borçluyuz? Bu kitaplara yönelik artan ilginin en büyük nedeni, yazarlarının tıp literatürünün ağır dilinden uzaklaşarak herkesin anlayabileceği bir dille yazmalarıdır diyebiliriz. Northeastern Üniversitesi’nden nörobilimci Lisa Feldman Barrett’in “Beynimizin Parmak İzleri” kitabı da sırf bu yüzden ilgimizi cezbetti ve inceleme gereği duyduk. Barrett, duygularımız hakkında sahip olduğumuz öngörülerin büyük oranda yanlış olduğunu savunduğu kitabıyla nörobilim literatürüne önemli bir katkıda bulunuyor. Kitabın Türkçeye çevrilmiş olması da (Timaş, 2018) Türkiye’de yaşayan nörobilim meraklıları için güzel haber. Kitabın ilk üç bölümü, duyguların beynimizde “parmak izleri” olduğu (duyguların doğuştan geldiği) fikrine karşı çıkarak duygunun öğrenilebilir olduğu düşüncesine temel oluşturuyor. Sonraki bölümlerde duyguların oluşum süreçlerini de net bir şekilde açıklayan yazar, kendisine ait olan devrimsel nitelikteki Kurgulanmış Duygu Teorisi’nin günlük hayatta nasıl karşılık bulduğuna örnekler veriyor. Başından sonuna bütünlüklü bir çalışma olduğunu söyleyebiliriz. En son ne zaman üzüldünüz? Kitaptaki görüşlerin tamamına burada yer vermek güç ancak eserin merkezindeki düşünceyi örneklendirmek gerekir. Şimdi birlikte düşünelim; en son neye -gerçekten- üzüldüğünüzü hatırlıyor musunuz? Tren kazasında oğlunu yitiren annenin feryadı, dün gece sokakta gördüğünüz bir kimsesizin durumu ve hatta az önce okuduğunuz bir haber, üzülerek ağlamamıza neden olmuş olabilir. Bu tip olgular bizi günlük neşemizden uzaklaştırıp canımızı sıkar ve geleceğe yönelik kaygı yaşamamıza neden olur. Bu duygunun sözlükteki karşılığının üzülmek olduğunu biliyoruz. Peki ama bu “duygu” bizde doğuştan mı var yoksa öğrendiğimiz bir şey mi? Üzülmek, yüzlerce yıldır, doğuştan sahip olduğumuz bir duygu olarak nitelendiriliyor. Yani klasik görüşe göre biz üzülme duygusuna doğuştan sahibiz ve bir olayın gerçekleşmesi üzerine beynimizdeki belirli noktalar tetiklenerek fiziksel bir tepki vuku buluyor. Daha bilimsel bir ifadeyle, üzüntü devresi de denebilecek bir dizi nöron harekete geçiyor ve vücudumuzda fiziksel (surat asmak, kaş çatma, ağlama gibi) tepkilere neden oluyor. Klasik görüşte bu tepki, beyindeki bir çeşit “parmak iziyle” açıklanıyor. Barrett: Duygu öğrenilir Ancak nörobilimci Lisa Feldman Barrett, iki bin yıldır süregelen bu görüşe karşı çıkıyor ve farklı bir bakış açısı sunuyor. Barrett, tek bir duyguya ait devamlı ve fiziksel bir parmak izinin çıkarılamayacağını bilimsel araştırmalarla destekliyor. TED Talks’ta da konuşan Barrett’e göre, duygular doğuştan gelmiyor, insanın daha temel fiziksel özellikleri vasıtasıyla üretiliyor. Dolayısıyla kültürden kültüre ve hatta insandan insana değişlik gösteriyor. Yani beynimizin esnekliği sayesinde duyguları öğreniyor ve kendimizce karşılık veriyoruz. Barrett, bu görüşüne Kurgulanmış Duygu Teorisi (Theory of Constructed Emotion) adını veriyor. Kitaptaki akışı da bu teori üzerine şekillendiriyor. Yazının girişinde verdiğimiz tren kazasında oğlunu kaybeden anne örneğini ele alalım. Barrett’a göre böyle bir olay, klasik görüşün savunduğu gibi beyindeki herhangi bir üzüntü devresini tetiklemiyor. Bilakis, bu üzüntü duygusunu, belirli bir kültür içinde yetişmiş olmamamızla ve bu tip bir olayın vücudumuzda yarattığı tepkiyi “üzüntü kavramı” ile bağdaştırmayı öğrenmemizle açıklıyor. Yani üzücü olaylar sırasında yaşadıklarımızı, daha önce öğrenmiş olduğumuz “üzüntü geçmişine” dayandırıyor. Kısacası beynimiz, bizim için bir duygu deneyimi kurgulamış oluyor; kalp atışımız yükseliyor, yüzümüz kızarıyor ve midemizde kasılma gerçekleşiyor. Bu belirtilerden yola çıkan sinir sistemimiz ise rahatlamak için “ağla” komutu veriyor. Ancak Kurgulanmış Duygu Teorisi’ne göre “neye üzüleceğimizi” sonradan öğreniyoruz. Yıllarını, beyin-duygu ilişkisine adayan ve çalışmalarından ötürü Ulusal Sağlık Enstitüleri (NIH) tarafından ödüle layık görülen Lisa Feldman Barrett’ın “Beynimizin Parmak İzleri” kitabını Yasin Konyalı’nın yetkin çevirisiyle okuyoruz. Kitap incelemesi: Batuhan Sarıcan / batusarican@gmail.com</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/duygular-ogrenilir-mi">Duygular doğuştan mı gelir yoksa öğrenilir mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-13181 alignleft" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/03/beynimizin-parmak-izleri_79297-193x300.jpg" alt="" width="193" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/03/beynimizin-parmak-izleri_79297-193x300.jpg 193w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/03/beynimizin-parmak-izleri_79297.jpg 520w" sizes="(max-width: 193px) 100vw, 193px" /></p>
<p>Beynimizin Parmak İzleri<br />
<strong>Lisa Feldman Barrett</strong><br />
Timaş Yayınları, Mart 2018<br />
560 sayfa</p>
<p>Beynimizin kelimenin tam anlamıyla kapalı bir kutu ve onunla ilgili çok az şey biliyoruz. Hal böyle olunca da nörobilimcilerin yazdığı kitaplar, son dönemde büyük ilgiyle karşılanıyor. Bu ilgi, <strong>David Eagleman</strong>’ın yazdığı (Incognito ve Beyin gibi) kitaplarla büyük bir yükseliş göstermiş durumda. Peki ama bu ilgiyi neye borçluyuz? Bu kitaplara yönelik artan ilginin en büyük nedeni, yazarlarının tıp literatürünün ağır dilinden uzaklaşarak herkesin anlayabileceği bir dille yazmalarıdır diyebiliriz.</p>
<p>Northeastern Üniversitesi’nden nörobilimci <strong>Lisa Feldman Barrett</strong>’in <strong>“Beynimizin Parmak İzleri” </strong>kitabı da sırf bu yüzden ilgimizi cezbetti ve inceleme gereği duyduk. Barrett, duygularımız hakkında sahip olduğumuz öngörülerin büyük oranda yanlış olduğunu savunduğu kitabıyla nörobilim literatürüne önemli bir katkıda bulunuyor. Kitabın Türkçeye çevrilmiş olması da (Timaş, 2018) Türkiye’de yaşayan nörobilim meraklıları için güzel haber.</p>
<p>Kitabın ilk üç bölümü, duyguların beynimizde “parmak izleri” olduğu (duyguların doğuştan geldiği) fikrine karşı çıkarak duygunun öğrenilebilir olduğu düşüncesine temel oluşturuyor. Sonraki bölümlerde duyguların oluşum süreçlerini de net bir şekilde açıklayan yazar, kendisine ait olan devrimsel nitelikteki <strong>Kurgulanmış Duygu Teorisi</strong>’nin günlük hayatta nasıl karşılık bulduğuna örnekler veriyor. Başından sonuna bütünlüklü bir çalışma olduğunu söyleyebiliriz.</p>
<p><strong>En son ne zaman üzüldünüz? </strong></p>
<p>Kitaptaki görüşlerin tamamına burada yer vermek güç ancak eserin merkezindeki düşünceyi örneklendirmek gerekir. Şimdi birlikte düşünelim; en son neye -gerçekten- üzüldüğünüzü hatırlıyor musunuz? Tren kazasında oğlunu yitiren annenin feryadı, dün gece sokakta gördüğünüz bir kimsesizin durumu ve hatta az önce okuduğunuz bir haber, üzülerek ağlamamıza neden olmuş olabilir. Bu tip olgular bizi günlük neşemizden uzaklaştırıp canımızı sıkar ve geleceğe yönelik kaygı yaşamamıza neden olur. Bu duygunun sözlükteki karşılığının üzülmek olduğunu biliyoruz.</p>
<p>Peki ama bu “duygu” bizde doğuştan mı var yoksa öğrendiğimiz bir şey mi? Üzülmek, yüzlerce yıldır, doğuştan sahip olduğumuz bir duygu olarak nitelendiriliyor. Yani klasik görüşe göre biz üzülme duygusuna doğuştan sahibiz ve bir olayın gerçekleşmesi üzerine beynimizdeki belirli noktalar tetiklenerek fiziksel bir tepki vuku buluyor. Daha bilimsel bir ifadeyle, üzüntü devresi de denebilecek bir dizi nöron harekete geçiyor ve vücudumuzda fiziksel (surat asmak, kaş çatma, ağlama gibi) tepkilere neden oluyor. Klasik görüşte bu tepki, beyindeki bir çeşit “parmak iziyle” açıklanıyor.</p>
<div id="attachment_13180" style="width: 210px" class="wp-caption alignright"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-13180" class="wp-image-13180 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/03/barrett_lisa_feldman_168436-200x300.jpg" alt="" width="200" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/03/barrett_lisa_feldman_168436-200x300.jpg 200w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/03/barrett_lisa_feldman_168436-683x1024.jpg 683w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/03/barrett_lisa_feldman_168436.jpg 800w" sizes="(max-width: 200px) 100vw, 200px" /><p id="caption-attachment-13180" class="wp-caption-text">Nörobilimci Lisa Feldman Barrett’in geliştirdiği Kurgulanmış Duygu Teorisi’ne göre duygularımızı sonradan öğreniyoruz. Barrett, böyle olmasaydı, yani doğuştan gelen bir öğrenim söz konusu olsaydı anksiyete, aşk, gurur, utanma ve depresiflik gibi duygu durumlarında hepimizin aynı tepkiyi vereceğini ama bizim bunlara farklı tepkiler verdiğimize işaret ediyor.</p></div>
<p><strong>Barrett: Duygu öğrenilir </strong></p>
<p>Ancak nörobilimci Lisa Feldman Barrett, iki bin yıldır süregelen bu görüşe karşı çıkıyor ve farklı bir bakış açısı sunuyor. Barrett, tek bir duyguya ait devamlı ve fiziksel bir parmak izinin çıkarılamayacağını bilimsel araştırmalarla destekliyor.</p>
<p>TED Talks’ta da konuşan Barrett’e göre, duygular doğuştan gelmiyor, insanın daha temel fiziksel özellikleri vasıtasıyla üretiliyor. Dolayısıyla kültürden kültüre ve hatta insandan insana değişlik gösteriyor. Yani beynimizin esnekliği sayesinde duyguları öğreniyor ve kendimizce karşılık veriyoruz. Barrett, bu görüşüne <strong>Kurgulanmış Duygu Teorisi</strong> (Theory of Constructed Emotion) adını veriyor. Kitaptaki akışı da bu teori üzerine şekillendiriyor.</p>
<p>Yazının girişinde verdiğimiz tren kazasında oğlunu kaybeden anne örneğini ele alalım. Barrett’a göre böyle bir olay, klasik görüşün savunduğu gibi beyindeki herhangi bir üzüntü devresini tetiklemiyor. Bilakis, bu üzüntü duygusunu, belirli bir kültür içinde yetişmiş olmamamızla ve bu tip bir olayın vücudumuzda yarattığı tepkiyi “üzüntü kavramı” ile bağdaştırmayı öğrenmemizle açıklıyor. Yani üzücü olaylar sırasında yaşadıklarımızı, daha önce öğrenmiş olduğumuz “üzüntü geçmişine” dayandırıyor.</p>
<p>Kısacası beynimiz, bizim için bir duygu deneyimi kurgulamış oluyor; kalp atışımız yükseliyor, yüzümüz kızarıyor ve midemizde kasılma gerçekleşiyor. Bu belirtilerden yola çıkan sinir sistemimiz ise rahatlamak için “ağla” komutu veriyor. Ancak <strong>Kurgulanmış Duygu Teorisi</strong>’ne göre “neye üzüleceğimizi” sonradan öğreniyoruz.</p>
<p>Yıllarını, beyin-duygu ilişkisine adayan ve çalışmalarından ötürü Ulusal Sağlık Enstitüleri (NIH) tarafından ödüle layık görülen Lisa Feldman Barrett’ın “Beynimizin Parmak İzleri” kitabını Yasin Konyalı’nın yetkin çevirisiyle okuyoruz.</p>
<p><strong>Kitap incelemesi:</strong> Batuhan Sarıcan / <a href="mailto:batusarican@gmail.com">batusarican@gmail.com</a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/duygular-ogrenilir-mi">Duygular doğuştan mı gelir yoksa öğrenilir mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">13177</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Beynimizin sadece %10’nu kullanabiliyoruz: Siz buna inanıyor musunuz?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/beynimizin-sadece-nu-kullanabiliyoruz-siz-buna-inaniyor-musunuz</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 25 Feb 2019 09:55:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[beyin]]></category>
		<category><![CDATA[beyin bedava]]></category>
		<category><![CDATA[efsane]]></category>
		<category><![CDATA[Einstein]]></category>
		<category><![CDATA[enerji]]></category>
		<category><![CDATA[MRI]]></category>
		<category><![CDATA[öğrenim bozukluğu]]></category>
		<category><![CDATA[performans]]></category>
		<category><![CDATA[potansiyel]]></category>
		<category><![CDATA[zihin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=13065</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yüz yıllık bir geçmişi olan bir efsane nesilden nesile taşındı, dünya çapında yayıldı ve günümüzde bile doğru kabul edilen bir efsaneye dönüştü. Türkiye’de de öğretmenlerin %50’si, buna inanıyor. Peki siz? Kendinizi bir yoklayın: Beyninizde kullanmadığınız alan var mı?  Yaygın bir inanışa göre beynimizin sadece %10’unu kullandığımız söylenir. “Einstein bile beyninin %5&#8217;ini kullanıyormuş. Kimi insanlar ömürleri boyunca çalışıp %4&#8217;e ancak çıkarabiliyorlarmış. Demek ki %100&#8217;ünü kullansak kim bilir neler yapacağız!&#8221; gibi cümleler popülerliğini günümüzde de korumaktadır. Durum gerçekten böyle mi? Vücudumuzdaki en önemli organlardan birisi olan beynimizin en fazla %10’unu kullanabiliyorsak geri kalan %90’ını neden kafatasımızın içinde taşıyoruz? Meşhur bir sokak röportajında vatandaş “beyin bedava” demişti, ne yazık ki beyin bedava değil. Onu bilimin ışığında, doğru kullanmayı bilmezsek ödeyeceğimiz bedeller çok yüksek oluyor. 125 yıl önce Beynimizin %10’unu kullandığımız efsanesinin ortaya çıkışı 125 yıl önceye dayanmaktadır. William James 1890 yılında Harvard Üniversitesi’nde yaptığı araştırma sonuçlarına dayanarak, insanların fiziksel ve zihinsel potansiyellerinin sınırlı bir kısmını kullandığını belirttiğinde, bu çıkarımın kulaktan kulağa bir efsaneye dönüşeceğini tahmin etmemiştir. Daha da ilginci, James’in yazılarında ve konuşmalarında yüzde on rakamına rastlayan tek bir kişi bile olmamıştır. Bilinmeyen birileri James’in sonuçlarına yüzdelikleri ekleyip efsaneyi popülerleştirmiş ve akılda kalmasını sağlamıştır. Daha sonra, 1940’lı yıllarda Dale Carnegie bu fikri kitap satışlarını artırmak ve okuyucuları etkilemek için kullanmış ve bu düşünceyi James’e atfederek efsanenin hızla daha geniş kitlelere yayılmasına neden olmuştur. William Morgan Freeman ve Scarlet Johansson’un oynadığı 2014 yapımı Lucy isimli filmde, beyninin %100’ünü kullanan kişinin tanrısal güçlere sahip olacağı iddia ediliyordu. Film sayesinde bu efsanenin popülerliği daha da artmış ve insanları bu yanlış algıya doğru daha fazla sürüklemiştir. 5 argüman Bu inanışın sadece bir efsane olduğuna nörobilim uzmanı Beyerstein (1999) beş önemli argüman geliştirerek açıklık geliştirmiştir: Beyin hasarı, evrim, beyin taramaları, işlevsel bölgeler ve dejenerasyon. Bu argümanları kısaca aşağıdaki gibi özetleyebiliriz: 1- Beyin hasarı: Klinik nörolojiden örnekler beyin dokusunun çok azının kaybının bile ciddi olumsuz sonuçlar doğuracağını ortaya koymuştur.  Yapılan araştırmalar göstermektedir ki, beynimizde meydana gelen hasarlar vücudumuzda ilgili noktaların işlevini kaybetmesi ile sonuçlanabilmektedir. Dolayısı ile, beynin sadece küçük bir kısmını kullanıyor olsaydık pek çok beyin hasarını sorunsuz atlatabilirdik. 2- Evrim: Beynimizin kullandığı enerji yüzdesi oldukça yüksektir. Sadece nefes alma ve iç organlar için çalışan beyin kısımları bile beynin %10’luk kısmından fazlasına tekabül etmektedir. Yaklaşık 1300-1400 gram ağırlığı ile toplam vücut ağırlığımızın sadece %2’sini oluşturan beyin, kandaki oksijen miktarının ise %20’ni harcamaktadır. Bu durumda, çok küçük beyine sahip canlıların evrimsel olarak oldukça avantajlı olmaları gerekirdi. Ayrıca, evrimsel olarak kullanılmayan organların köreldiğini bilmekteyiz. Eğer beynimizin %10’u kullanılıyor olsaydı geri kalan %90’lık parçayı vücudumuzun taşımasına gerek kalmazdı. Kullanılmayan bir alan yok 3- Beyin taramaları: Günümüzde Pozitron Emisyonlu Tomografi (PET) ve Fonksiyonel Manyetik Rezonans İmgeleme (fMRI) gibi teknolojik gelişmeler sayesinde beynin fonksiyonlarını detaylı bir şekilde görebilme olanağına sahibiz. Beyin cerrahisi uygulamalarında beynin bölgelerine verilen elektriksel uyarılar ışığında beyinde kullanılmayan ve algı, duygu veya hareketin bulunmadığı bir alan gözlemlenmemiştir. Taramalar en sakin olması tahmin edilen uyku durumlarında bile beynin aktif olduğunu gözler önüne sermektedir. 4- İşlevsel bölgeler: Beynin %10’unun kullanıldığına yönelik efsane, beynin bir bütün olarak çalıştığı yanılgısından kaynaklanmaktadır. Beyin, hepsi birlikte çalışan farklı işlevlere sahip farklı bölgelerden oluşmaktadır. Yapılan araştırmalara göre, belirli bir işleve ayrılmış bir beyin bölgesi yoktur. Beyin kurgulanmış bir program gibi işlem yapan, sonuç üreten bir yapı olmamakla birlikte, bütüncül bir şekilde varsayılandan daha karmaşık özelliklere sahiptir. 5- Dejenerasyon: İnsan vücudunda kullanılmayan hücreler bir süre sonra dejenere olmaktadır. Bu dejenerasyon durumu beynimizin sadece belirli bir bölgesi kullanıldığında geriye kalan kısımlarda bulunan hücreler için de geçerli olmalıdır. Efsanedeki gibi, beynin %90’lık kısmı kullanılmıyor olsaydı beynin büyük bir kısmı henüz ölmeden yok olmuş olmalıydı. Sonuç Beynimizin sadece %10’luk bir kısmını kullandığımız efsanesi sadece efsane olmakla kalmayıp okullardaki öğretim süreçlerine de etki etmiştir (Dekker, Lee, Howard-Jones, &#38; Jolles, 2012). Türkiye’de yapılan bir çalışmaya katılan öğretmenlerin %50’sinin bu efsaneye inandıkları ortaya çıkmıştır. Bu durum ise, öğretmenlerin öğrencilerden beklentilerini değiştirme potansiyeline sahiptir. Bilimsel bir dayanağı olmayan bu efsane, öğretmenlerin sınıflarda kullandıkları yaklaşım ve stratejilerini, aynı doğrultuda öğrencilerin öğrenme potansiyellerini olumsuz etkileyebilmektir. Beyin fonksiyonları ile ilgili yanlış anlaşılmalar, öğretmenlerin düşüncelerini etkileyip; öğrenme bozuklukları ve güçlükleri gibi önemli konularda yanlış kararlar almalarına neden olabilmektedir. Beyin insanı insan yapan en önemli organdır. Çalışabilmek için enerjimizin büyük kısmını harcamakta ve her an aktif durumda bulunmaktadır. Önemli olan bu büyük performansı hurafelerle heba etmeden, Atatürk’ün söylediği gibi bilimin ışığında tüm potansiyeli ile kullanabilmektir. Arş. Gör. Selda Aras, İlköğretim Bölümü Okul Öncesi Eğitimi Anabilim Dalı, TED Üniversitesi / selda.aras@tedu.edu.tr Yrd. Doç. Dr. Zülfü Genç, Bilgisayar ve Öğretim Teknolojileri Eğitimi Bölümü Eğitim Fakültesi, Fırat Üniversitesi / zgenc@firat.edu.tr Prof. Dr. Kürşat Çağıltay, Bilgisayar ve Öğretim Teknolojileri Eğitimi Bölümü Eğitim Fakültesi, ODTÜ / kursat@odtu.edu.tr ODTÜ Eğitsel Nörobilim/Nöroteknoloji Araştırma Grubu / http://ed-neuro.ceit.odtu.edu.tr Kaynaklar: Beyerstein, B. L. (1999). Whence cometh the myth that we only use ten percent of our brains? In S. Della Sala (Ed.), Mind Myths: Exploring Popular Assumptions About the Mind and Brain, (pp.1–24). Chichester, UK: John Wiley and Sons Ltd. Dekker, S., Lee, N. C., Howard-Jones, P., &#38; Jolles, J. (2012). Neuromyths in education: Prevalence and predictors of misconceptions among teachers. Frontiers in Psychology, 3, 1-8. OECD. (2007). Understanding the Brain: The Birth of a Learning Science. Paris, FR: The Organization of Economic Cooperation and Development.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/beynimizin-sadece-nu-kullanabiliyoruz-siz-buna-inaniyor-musunuz">Beynimizin sadece %10’nu kullanabiliyoruz: Siz buna inanıyor musunuz?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yüz yıllık bir geçmişi olan bir efsane nesilden nesile taşındı, dünya çapında yayıldı ve günümüzde bile doğru kabul edilen bir efsaneye dönüştü. Türkiye’de de öğretmenlerin %50’si, buna inanıyor. Peki siz? Kendinizi bir yoklayın: Beyninizde kullanmadığınız alan var mı?</strong><strong> </strong></p>
<p>Yaygın bir inanışa göre beynimizin sadece %10’unu kullandığımız söylenir. <em>“Einstein bile beyninin %5&#8217;ini kullanıyormuş. Kimi insanlar ömürleri boyunca çalışıp %4&#8217;e ancak çıkarabiliyorlarmış. Demek ki %100&#8217;ünü kullansak kim bilir neler yapacağız!&#8221; </em>gibi cümleler popülerliğini günümüzde de korumaktadır.</p>
<p>Durum gerçekten böyle mi? Vücudumuzdaki en önemli organlardan birisi olan beynimizin en fazla %10’unu kullanabiliyorsak geri kalan %90’ını neden kafatasımızın içinde taşıyoruz? Meşhur bir sokak röportajında vatandaş “<strong>beyin bedava</strong>” demişti, ne yazık ki beyin bedava değil. Onu bilimin ışığında, doğru kullanmayı bilmezsek ödeyeceğimiz bedeller çok yüksek oluyor.</p>
<p><strong>125 yıl önce </strong></p>
<p>Beynimizin %10’unu kullandığımız efsanesinin ortaya çıkışı 125 yıl önceye dayanmaktadır. <strong>William James</strong> 1890 yılında Harvard Üniversitesi’nde yaptığı araştırma sonuçlarına dayanarak, <strong>insanların fiziksel ve zihinsel potansiyellerinin sınırlı bir kısmını kullandığını belirttiğinde</strong>, bu çıkarımın kulaktan kulağa bir efsaneye dönüşeceğini tahmin etmemiştir. Daha da ilginci, James’in yazılarında ve konuşmalarında yüzde on rakamına rastlayan tek bir kişi bile olmamıştır. Bilinmeyen birileri James’in sonuçlarına yüzdelikleri ekleyip efsaneyi popülerleştirmiş ve akılda kalmasını sağlamıştır.</p>
<p>Daha sonra, 1940’lı yıllarda <strong>Dale Carnegie</strong> bu fikri kitap satışlarını artırmak ve okuyucuları etkilemek için kullanmış ve bu düşünceyi James’e atfederek efsanenin hızla daha geniş kitlelere yayılmasına neden olmuştur.</p>
<p><strong>William Morgan Freeman</strong> ve <strong>Scarlet Johansson</strong>’un oynadığı 2014 yapımı <strong><em>Lucy</em></strong> isimli filmde, beyninin %100’ünü kullanan kişinin tanrısal güçlere sahip olacağı iddia ediliyordu. Film sayesinde bu efsanenin popülerliği daha da artmış ve insanları bu yanlış algıya doğru daha fazla sürüklemiştir.</p>
<p><strong>5 argüman</strong></p>
<p>Bu inanışın sadece bir efsane olduğuna nörobilim uzmanı <strong>Beyerstein</strong> (1999) beş önemli argüman geliştirerek açıklık geliştirmiştir: Beyin hasarı, evrim, beyin taramaları, işlevsel bölgeler ve dejenerasyon. Bu argümanları kısaca aşağıdaki gibi özetleyebiliriz:</p>
<p><strong>1- Beyin hasarı:</strong> Klinik nörolojiden örnekler beyin dokusunun çok azının kaybının bile ciddi olumsuz sonuçlar doğuracağını ortaya koymuştur.  Yapılan araştırmalar göstermektedir ki, beynimizde meydana gelen hasarlar vücudumuzda ilgili noktaların işlevini kaybetmesi ile sonuçlanabilmektedir. Dolayısı ile, beynin sadece küçük bir kısmını kullanıyor olsaydık pek çok beyin hasarını sorunsuz atlatabilirdik.</p>
<p><strong>2- Evrim</strong>: Beynimizin kullandığı <strong>enerji yüzdesi oldukça</strong> yüksektir. Sadece nefes alma ve iç organlar için çalışan beyin kısımları bile beynin %10’luk kısmından fazlasına tekabül etmektedir. Yaklaşık 1300-1400 gram ağırlığı ile toplam vücut ağırlığımızın sadece %2’sini oluşturan beyin, kandaki oksijen miktarının ise %20’ni harcamaktadır. Bu durumda, çok küçük beyine sahip canlıların evrimsel olarak oldukça avantajlı olmaları gerekirdi. Ayrıca, evrimsel olarak kullanılmayan organların köreldiğini bilmekteyiz. Eğer beynimizin %10’u kullanılıyor olsaydı geri kalan %90’lık parçayı vücudumuzun taşımasına gerek kalmazdı.</p>
<p><strong>Kullanılmayan bir alan yok</strong></p>
<p><strong>3- Beyin taramaları</strong>: Günümüzde Pozitron Emisyonlu Tomografi (PET) ve Fonksiyonel Manyetik Rezonans İmgeleme (fMRI) gibi teknolojik gelişmeler sayesinde beynin fonksiyonlarını detaylı bir şekilde görebilme olanağına sahibiz. Beyin cerrahisi uygulamalarında beynin bölgelerine verilen elektriksel uyarılar ışığında beyinde kullanılmayan ve algı, duygu veya hareketin bulunmadığı bir alan gözlemlenmemiştir. Taramalar en sakin olması tahmin edilen uyku durumlarında bile beynin aktif olduğunu gözler önüne sermektedir.</p>
<p><strong>4- İşlevsel bölgeler</strong>: Beynin %10’unun kullanıldığına yönelik efsane, beynin bir bütün olarak çalıştığı yanılgısından kaynaklanmaktadır. Beyin, hepsi birlikte çalışan farklı işlevlere sahip farklı bölgelerden oluşmaktadır. Yapılan araştırmalara göre, belirli bir işleve ayrılmış bir beyin bölgesi yoktur. Beyin kurgulanmış bir program gibi işlem yapan, sonuç üreten bir yapı olmamakla birlikte, bütüncül bir şekilde varsayılandan daha karmaşık özelliklere sahiptir.</p>
<p><strong>5- Dejenerasyon:</strong> <em>İnsan vücudunda </em>kullanılmayan hücreler bir süre sonra dejenere olmaktadır. Bu dejenerasyon durumu beynimizin sadece belirli bir bölgesi kullanıldığında geriye kalan kısımlarda bulunan hücreler için de geçerli olmalıdır. Efsanedeki gibi, beynin %90’lık kısmı kullanılmıyor olsaydı beynin büyük bir kısmı henüz ölmeden yok olmuş olmalıydı.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Beynimizin sadece %10’luk bir kısmını kullandığımız efsanesi sadece efsane olmakla kalmayıp okullardaki öğretim süreçlerine de etki etmiştir (Dekker, Lee, Howard-Jones, &amp; Jolles, 2012).</p>
<p>Türkiye’de yapılan bir çalışmaya katılan öğretmenlerin %50’sinin bu efsaneye inandıkları ortaya çıkmıştır. Bu durum ise, öğretmenlerin öğrencilerden beklentilerini değiştirme potansiyeline sahiptir. Bilimsel bir dayanağı olmayan bu efsane, öğretmenlerin sınıflarda kullandıkları yaklaşım ve stratejilerini, aynı doğrultuda öğrencilerin öğrenme potansiyellerini olumsuz etkileyebilmektir. Beyin fonksiyonları ile ilgili yanlış anlaşılmalar, öğretmenlerin düşüncelerini etkileyip; öğrenme bozuklukları ve güçlükleri gibi önemli konularda yanlış kararlar almalarına neden olabilmektedir.</p>
<p>Beyin insanı insan yapan en önemli organdır. Çalışabilmek için enerjimizin büyük kısmını harcamakta ve her an aktif durumda bulunmaktadır. Önemli olan bu büyük performansı hurafelerle heba etmeden, Atatürk’ün söylediği gibi bilimin ışığında tüm potansiyeli ile kullanabilmektir.</p>
<p><strong>Arş. Gör. Selda Aras, </strong>İlköğretim Bölümü Okul Öncesi Eğitimi Anabilim Dalı, TED Üniversitesi / <a href="mailto:selda.aras@tedu.edu.tr">selda.aras@tedu.edu.tr</a></p>
<p><strong>Yrd. Doç. Dr. Zülfü Genç, </strong>Bilgisayar ve Öğretim Teknolojileri Eğitimi Bölümü Eğitim Fakültesi, Fırat Üniversitesi / <a href="mailto:zgenc@firat.edu.tr">zgenc@firat.edu.tr</a></p>
<p><strong>Prof. Dr. Kürşat Çağıltay, </strong>Bilgisayar ve Öğretim Teknolojileri Eğitimi Bölümü Eğitim Fakültesi, ODTÜ / <a href="mailto:kursat@odtu.edu.tr">kursat@odtu.edu.tr</a></p>
<p><strong>ODTÜ</strong> Eğitsel Nörobilim/Nöroteknoloji Araştırma Grubu / <a href="http://ed-neuro.ceit.odtu.edu.tr">http://ed-neuro.ceit.odtu.edu.tr</a></p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<p><strong>Beyerstein, B. L.</strong> (1999). Whence cometh the myth that we only use ten percent of our brains? In S. Della Sala (Ed.), <em>Mind Myths: Exploring Popular Assumptions About the Mind and Brain</em>, (pp.1–24). Chichester, UK: John Wiley and Sons Ltd.</p>
<p><strong>Dekker, S., Lee, N. C., Howard-Jones, P., &amp; Jolles, J.</strong> (2012). Neuromyths in education: Prevalence and predictors of misconceptions among teachers. <em>Frontiers in Psychology</em>, 3, 1-8.</p>
<p><strong>OECD. (2007).</strong> Understanding the Brain: The Birth of a Learning Science. Paris, FR: The Organization of Economic Cooperation and Development.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/beynimizin-sadece-nu-kullanabiliyoruz-siz-buna-inaniyor-musunuz">Beynimizin sadece %10’nu kullanabiliyoruz: Siz buna inanıyor musunuz?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">13065</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Tersine beyin göçü bu koşullarda mümkün mü?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/tersine-beyin-gocu-bu-kosullarda-mumkun-mu</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 06 Feb 2019 13:29:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[akademi]]></category>
		<category><![CDATA[beyin göü]]></category>
		<category><![CDATA[bilim insanı]]></category>
		<category><![CDATA[ekonomik kriz]]></category>
		<category><![CDATA[göç]]></category>
		<category><![CDATA[işsizlik]]></category>
		<category><![CDATA[koşullar]]></category>
		<category><![CDATA[liyakat]]></category>
		<category><![CDATA[öğrenci]]></category>
		<category><![CDATA[tübitak]]></category>
		<category><![CDATA[yok]]></category>
		<category><![CDATA[zihin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=12902</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sayın yetkililer, bu koşullarda yetenekli bilim insanlarının ülkeye geri döneceğine inanıyor musunuz? Ülkedeki koşullar değişmediği müddetçe bu önlemlerin beyin göçünü önleyemeyeceğini ve göçün daha da artacağını ve dışarıdan yetenekli bilim insanlarının gelmeyeceğini düşünmekteyim. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ile TÜBİTAK, ortak bir çalışma çerçevesinde, TÜBİTAK tarafından yürütülen Yurda Dönüş Araştırma Burs Programı’nı Uluslararası Lider Araştırmacılar Programı’na dönüştürerek ülkemizde son yıllarda sıkça gözlenen beyin göçünü tersine çevirmeyi planlamaktadır. İyi niyetle hazırlanan bu programın kısa sürede hazırlandığı anlaşılıyor. Ancak, bir hastanın tedavisinde nasıl ki analizler yapılarak önce teşhis koyulur ve sonra tedaviye başlanırsa, burada da ilk önce ülkeden beyin göçünün sebeplerinin kapsamlı bir şekilde araştırılması ve değerlendirilmesi, sonra nelerin yapılacağı konusunda karar verilmesi gerekirdi. Belki böyle bir çalışma yapılmış olabilir, fakat hali hazırdaki uygulama bunu göstermemektedir. Bu programa hem yabancı uyruklu hem de yurtdışında çalışan Türk araştırmacılar dahil edilecektir. Program çerçevesinde deneyimli araştırmacılara aylık 24.000 TL, genç araştırmacılara 20.000 TL maaş ödenmesi düşünülmektedir. Ayrıca altyapı desteği olarak deneyimli araştırmacılar için 1.000.000 TL, genç araştırmacılar için 500.000 TL, bağlı oldukları kurumlara aktarılacaktır. Bunların yanı sıra araştırmacıların eş ve çocuklarına aylık 2.250 TL aile ödeneği sağlanacak, Türkiye’ye gelen aile fertlerinin tamamı sağlık sigorta desteğinden yararlanabilecek ve geliş uçak bileti masrafı da karşılanacak. Bu program çerçevesinde değerlendirilecek araştırmacılarda  aranacak olan en önemli nitelik, bulundukları ülkede başarılı bir kariyere sahip olmalarıdır. Şimdi akla şöyle bir soru geliyor. Yurtdışında başarılı olan bilim insanları için önerilen bu koşullar, onları bu ülkeye getirecek kadar cazip midir? Çünkü yurtdışında başarılı olan araştırmacılar zaten bu vaat edilen maaşların çok üzerinde maaş almaktadırlar. Diğer bir aleyhte durum ise bu maaşların yalnız  üç yıl boyunca ödenecek olmasıdır. Peki 3 yıl sonra paraları azalacak mı? Şimdi şunu sormak gerekiyor. Üç yıl sonra araştırmacılara ödenen maaşlar birden mi azaltılacak? Araştırmacıların bu duruma tepkisi ne olacak? Acaba daha düşük bir maaşa razı olacaklar mı yoksa tekrar yurtdışında kendilerine yer mi arayacaklar? Ayrıca hali hazırda çalıştıkları kurumlarda araştırma altyapısını kurmuş üretken kişiler Türkiye’ye gelip tekrar bir altyapı oluşturma zahmetine girerler mi? Altyapı için verilecek destek kurumlara aktarılacak ve böylelikle araştırmacılar doğrudan harcama bürokrasisinin içine girmiş olacaklardır. Vaat edilen bu mali destek büyük bir olasılıkla çoğu deneyimli araştırmacının altyapı oluşturması için yeterli olmayacaktır. Varsayalım, yukarıda söz konusu olan koşullar sağlandı, araştırmacılar altyapılarını oluşturdu ve çalışmalarına başladı. Peki bu durum bu ülke içerisinde çok zor koşullarda çalışan ve uluslararası düzeyde araştırma yapan başarılı araştırmacıları rahatsız etmeyecek mi? Onlara sağlanan olanaklar yurtiçinde başarılı olanlara da sağlanacak mı? Eğer bu yapılmazsa çok ciddi sorunların ortaya çıkması kaçınılmazdır. Aksi takdirde ciddi bir ayrımcılık yapılmış olacaktır. Temel soru: Beyin göçü neden arttı? Her şeyden önce cevaplanması gereken bir soru üzerinde durmak gerekir. Neden son yıllarda ülkemizden beyin göçü arttı ve de giderek artmaktadır. Bugün lise öğrencileri arasında yurtdışına gitme olanaklarını arayan çok sayıda öğrenci bulunmaktadır. Bunun ana nedenleri son yıllarda giderek artan toplum içindeki ayrımcılık, ötekileştirme, siyasiler arasındaki gerilim, ekonomik kriz, gelecek kaygısı, yüksekokul mezunu olanların %20 civarında işsiz olmalarıdır. Diğer aleyhte durumlar ise birçok ailenin çocuğunu istediği devlet okuluna kaydettirememesi ve öğrencilerin İmam Hatip Liselerine gitmeye zorlanmasıdır. Bu durum aileleri ve genç öğrencileri huzursuz etmekte ve yurtdışı imkanlarını araştırmaya yöneltmektedir. Hali hazırda çocuğu yurtdışında olan birçok ailenin en sevdiği varlığı çocukları için “aman çocuğum yurda dönmesin” cümlesini rahatlıkla telaffuz edebilmesi ülkemizdeki eğitim durumunu aynı zamanda ülkenin durumunu ortaya koymaktadır. Bir diğer önemli husus, gelecek olan araştırmacılara hür bir ortamın sağlanmasıdır ki bu nokta ödenecek olan maaşlardan daha da önemlidir. Araştırmacı fikrini serbestçe açıklayabileceği bir ortamda çalışmak ister. Doğruların eleştiriler sonucunda ortaya çıktığı gerçeği gözardı edilmemelidir. Bugün maalesef üniversitelerimiz suskundur. Acaba neden? Bilim insanı hür olmalı, fikirlerini serbestçe kamuoyu ile paylaşabilmelidir. Fikir özgürlüğünün olmadığı bir ortamda bilim özgürlüğü de olmaz. İşte Türkiye’de beyin göçünün diğer önemli sebeplerinden biri budur. Üniversite ahbapların ekmek kapısı mı? Sayın Cumhurbaşkanımız Türkiye’deki üniversitelerin neden dünyanın saygın üniversiteleri arasında yer almadığını sorgulayarak ciddi bir sorunu haklı olarak gündeme getiriyor. Bunun da nedenlerinin iyi araştırılması gerekiyor. Evrensel manada üniversite; bir ülkenin en yetenekli ve yaratıcı kişilerinin istihdam edildiği kurumlar olarak tanımlanır. Maalesef bu tanım ülkemiz için söz konusu değildir. Üniversitelerimiz çoğunlukla eş, dost ve ahbap ilişkileri ile doldurulan kişilerin ekmek kapısıdır. Durum böyle olunca kısa sürede bir kaç üniversitemizi dünyanın saygın üniversiteleri arasına sokmak, uygulanması planlanan Uluslararası Lider Araştırmacılar Programı ile de mümkün olmayacaktır. Bu konuyu uzun vadede çözmek için gerekli önlemlerin bugünden alınması gerekir. Ne yapılmalıdır? Akademik kariyer yapacak elemanlar kesinlikle sadakate göre değil, liyakate göre alınmalıdır. Bunu yapmaya başladığımız zaman 20-30 yıl sonra arzu etmiş olduğumuz hedeflere ulaşabiliriz. Zaman zaman bazı vakıf üniversitelerimiz ilk 500 bandında yer almaktadır. Çünkü bu üniversitelerimiz elemanlarını liyakate göre seçmekte ve aşırı öğretim üyesi istihdam etmemektedir. Bugün devlet üniversitelerinde görev yapan öğretim üyelerinin büyük bir çoğunluğu bir şey üretmemekte ve araştırmadan çok uzaktadırlar. Çünkü devlet üniversitelerinde öğretim elemanlarını sorgulayan bir mekanizma mevcut değildir. Oysaki Vakıf Üniversiteleri öğretim elemanlarını sorgulayan bir mekanizma geliştirmiştir. O halde üniversitelerimiz de kalitenin arttırılması için gerekli önlemlerin alınması ve sorgulama mekanizmasının geliştirilmesi gerekmektedir. YÖK: Geriye gidiş var Ancak YÖK’ün çıkardığı bazı yönetmeliklerle üniversitelerimizin kalitesinin artması bir yana her geçen durum daha da geriye gitmektedir. Örneğin, doçentlik sınavının kaldırılması, yabancı dil puanının düşürülmesi, ULAKBİM bünyesindeki dergilerde yayın yapma zorunluluğunun getirilmesi, doçentlik kriterlerinin iyileştirilmemesi, yapılan doktora tezlerinin ciddi bir şekilde incelenmemesi vb. nedenler üniversitelerimizi çağın gerisine götürdüğü gibi bazı öğretim üyelerimizi de etik dışı davranışlara sevk etmektedir. Paralı dergilerde yayımlanan üç makale ve sahte kongrelerde sunulan uyduruk bildirilerle doçentlik unvanının verildiği, beş yıl bekleme sonrası profesör kadrolarına otomatik atamaların yapıldığı, verilen akademik ilanlarda neredeyse adayın fotoğrafının eksik olduğu bir sistemle üniversitelerimizi ilk beşyüz bandına sokmak hayal olur. Bugün üniversitelerimizde uygulanan yükseltilme kriterleri Avrupa ülkelerinin yükseltilme kriterleri ile kıyaslandığı zaman açık ara ile en kötü olanıdır. YÖK’ün bir diğer uygulaması ise bir öğretim üyesinin çalıştıracağı öğrenci sayısını kısıtlamasıdır. Uluslararası Lider Araştırmacılar Programı çerçevesinde yurda dönüş yapan araştırmacılara çalıştıracağı öğrencilere verilecek olan burs sayısı da beş ile sınırlandırılmaktadır. Bu zihniyetle çok fazla bir şey yapılamaz. Yaygın etkisi yüksek kaliteli araştırmalar, büyük gruplar tarafından yapılmaktadır. Eğer yurt dışından kaliteli bir elemanı ülkeye getirmek ve gelecek kişiden maksimum seviyede faydalanmak isteniyorsa, araştırmacının çalıştıracağı öğrenci sayısına, vereceğiniz burs sayısına sınırlama getirilmemelidir. ARGE: Yüzde 1 Bir diğer hususta ülkemizde AR-GE’ye ayrılan payın dünya ortalamasının çok altında olmasıdır. Gayri Safi Milli Hasıla’dan araştırmaya ayrılan payın %3’lere çıkarılması 1980 yıllardan beri tartışılmaktadır. Bu hedefe 2000 yılında ulaşılması planlanmıştı. Ne yazık ki aradan neredeyse 40 yıl gibi bir zaman geçmesine rağmen ancak %1’seviyesine ulaşabildik. Elbette ki bu arada orta eğitime de el atmak gerekmektedir. Bu da öğretmenler sayesinde mümkün olacaktır. Gençlerimizin kopyacı, ezberci eğitimden uzak, araştıran ve sorgulayan bireyler olarak yetiştirilmesi şarttır. Öğretmenlerimizin yaşam standartlarının iyileştirilmesi bu hedefe ulaşmada yardımcı olacaktır. Çünkü onların geçim kaygılarının olmaması gerekir. Ne yapmalıyız? Bilimde dünyada söz sahip olmak ve üniversitelerimizi gelişmiş üniversiteler arasına sokmak ancak kendi içimizden yetiştireceğimiz bilim insanları ile olacağını kabullenmek gerekir. Yoksa dışarıdan dolgun maaşla araştırmacı getirmeye çalışmak gibi çabalar çözüm olmayacaktır. Bu durum, Afrika’dan sporcu getirip, onları Türk Vatandaşı yapıp onların başarıları ile övünmeğe benzemektedir. Sporcumuzu da kendi içimizde yetiştirmemiz gerekir. Sayın yetkililer, bu koşullarda yetenekli bilim insanlarının ülkeye geri döneceğine inanıyor musunuz? Ülkedeki koşullar değişmediği müddetçe bu önlemlerin beyin göçünü önleyemeyeceğini ve göçün daha da artacağını ve dışarıdan yetenekli bilim insanlarının gelmeyeceğini düşünmekteyim. Prof. Dr. Metin Balcı, ODTÜ / mbalci@metu.edu.tr</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/tersine-beyin-gocu-bu-kosullarda-mumkun-mu">Tersine beyin göçü bu koşullarda mümkün mü?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong> Sayın yetkililer, bu koşullarda yetenekli bilim insanlarının ülkeye geri döneceğine inanıyor musunuz? Ülkedeki koşullar değişmediği müddetçe bu önlemlerin beyin göçünü önleyemeyeceğini ve göçün daha da artacağını ve dışarıdan yetenekli bilim insanlarının gelmeyeceğini düşünmekteyim. </strong></p>
<p>Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ile TÜBİTAK, ortak bir çalışma çerçevesinde, TÜBİTAK tarafından yürütülen <strong>Yurda Dönüş Araştırma Burs Programı</strong>’nı <strong>Uluslararası Lider Araştırmacılar Programı</strong>’na dönüştürerek ülkemizde son yıllarda sıkça gözlenen beyin göçünü tersine çevirmeyi planlamaktadır. İyi niyetle hazırlanan bu programın kısa sürede hazırlandığı anlaşılıyor.</p>
<p>Ancak, bir hastanın tedavisinde nasıl ki analizler yapılarak önce teşhis koyulur ve sonra tedaviye başlanırsa, burada da ilk önce ülkeden beyin göçünün sebeplerinin kapsamlı bir şekilde araştırılması ve değerlendirilmesi, sonra nelerin yapılacağı konusunda karar verilmesi gerekirdi. Belki böyle bir çalışma yapılmış olabilir, fakat hali hazırdaki uygulama bunu göstermemektedir.</p>
<p>Bu programa hem yabancı uyruklu hem de yurtdışında çalışan Türk araştırmacılar dahil edilecektir. Program çerçevesinde deneyimli araştırmacılara aylık 24.000 TL, genç araştırmacılara 20.000 TL maaş ödenmesi düşünülmektedir. Ayrıca altyapı desteği olarak deneyimli araştırmacılar için 1.000.000 TL, genç araştırmacılar için 500.000 TL, bağlı oldukları kurumlara aktarılacaktır. Bunların yanı sıra araştırmacıların eş ve çocuklarına aylık 2.250 TL aile ödeneği sağlanacak, Türkiye’ye gelen aile fertlerinin tamamı sağlık sigorta desteğinden yararlanabilecek ve geliş uçak bileti masrafı da karşılanacak.</p>
<p>Bu program çerçevesinde değerlendirilecek araştırmacılarda  aranacak olan en önemli nitelik, bulundukları ülkede başarılı bir kariyere sahip olmalarıdır.</p>
<p>Şimdi akla şöyle bir soru geliyor. Yurtdışında başarılı olan bilim insanları için önerilen bu koşullar, onları bu ülkeye getirecek kadar cazip midir? Çünkü yurtdışında başarılı olan araştırmacılar zaten bu vaat edilen maaşların çok üzerinde maaş almaktadırlar. Diğer bir aleyhte durum ise bu maaşların yalnız  üç yıl boyunca ödenecek olmasıdır.</p>
<p><strong>Peki 3 yıl sonra paraları azalacak mı?</strong></p>
<p>Şimdi şunu sormak gerekiyor. Üç yıl sonra araştırmacılara ödenen maaşlar birden mi azaltılacak? Araştırmacıların bu duruma tepkisi ne olacak? Acaba daha düşük bir maaşa razı olacaklar mı yoksa tekrar yurtdışında kendilerine yer mi arayacaklar? Ayrıca hali hazırda çalıştıkları kurumlarda araştırma altyapısını kurmuş üretken kişiler Türkiye’ye gelip tekrar bir altyapı oluşturma zahmetine girerler mi?</p>
<p>Altyapı için verilecek destek kurumlara aktarılacak ve böylelikle araştırmacılar doğrudan harcama bürokrasisinin içine girmiş olacaklardır. Vaat edilen bu mali destek büyük bir olasılıkla çoğu deneyimli araştırmacının altyapı oluşturması için yeterli olmayacaktır.</p>
<p>Varsayalım, yukarıda söz konusu olan koşullar sağlandı, araştırmacılar altyapılarını oluşturdu ve çalışmalarına başladı. Peki bu durum bu ülke içerisinde çok zor koşullarda çalışan ve uluslararası düzeyde araştırma yapan başarılı araştırmacıları rahatsız etmeyecek mi? Onlara sağlanan olanaklar yurtiçinde başarılı olanlara da sağlanacak mı? Eğer bu yapılmazsa çok ciddi sorunların ortaya çıkması kaçınılmazdır. Aksi takdirde ciddi bir ayrımcılık yapılmış olacaktır.</p>
<p><strong>Temel soru: Beyin göçü neden arttı?</strong></p>
<p>Her şeyden önce cevaplanması gereken bir soru üzerinde durmak gerekir. Neden son yıllarda ülkemizden beyin göçü arttı ve de giderek artmaktadır. Bugün lise öğrencileri arasında yurtdışına gitme olanaklarını arayan çok sayıda öğrenci bulunmaktadır. Bunun ana nedenleri son yıllarda giderek artan toplum içindeki ayrımcılık, ötekileştirme, siyasiler arasındaki gerilim, ekonomik kriz, gelecek kaygısı, yüksekokul mezunu olanların %20 civarında işsiz olmalarıdır.</p>
<p>Diğer aleyhte durumlar ise birçok ailenin çocuğunu istediği devlet okuluna kaydettirememesi ve öğrencilerin İmam Hatip Liselerine gitmeye zorlanmasıdır. Bu durum aileleri ve genç öğrencileri huzursuz etmekte ve yurtdışı imkanlarını araştırmaya yöneltmektedir. Hali hazırda çocuğu yurtdışında olan birçok ailenin en sevdiği varlığı çocukları için “aman çocuğum yurda dönmesin” cümlesini rahatlıkla telaffuz edebilmesi ülkemizdeki eğitim durumunu aynı zamanda ülkenin durumunu ortaya koymaktadır.</p>
<p>Bir diğer önemli husus, gelecek olan araştırmacılara hür bir ortamın sağlanmasıdır ki bu nokta ödenecek olan maaşlardan daha da önemlidir. Araştırmacı fikrini serbestçe açıklayabileceği bir ortamda çalışmak ister. Doğruların eleştiriler sonucunda ortaya çıktığı gerçeği gözardı edilmemelidir. Bugün maalesef üniversitelerimiz suskundur. Acaba neden? Bilim insanı hür olmalı, fikirlerini serbestçe kamuoyu ile paylaşabilmelidir. Fikir özgürlüğünün olmadığı bir ortamda bilim özgürlüğü de olmaz. İşte Türkiye’de beyin göçünün diğer önemli sebeplerinden biri budur.</p>
<p><strong>Üniversite ahbapların ekmek kapısı mı?</strong></p>
<p>Sayın Cumhurbaşkanımız Türkiye’deki üniversitelerin neden dünyanın saygın üniversiteleri arasında yer almadığını sorgulayarak ciddi bir sorunu haklı olarak gündeme getiriyor. Bunun da nedenlerinin iyi araştırılması gerekiyor. Evrensel manada üniversite; bir ülkenin en yetenekli ve yaratıcı kişilerinin istihdam edildiği kurumlar olarak tanımlanır. Maalesef bu tanım ülkemiz için söz konusu değildir. Üniversitelerimiz çoğunlukla eş, dost ve ahbap ilişkileri ile doldurulan kişilerin ekmek kapısıdır. Durum böyle olunca kısa sürede bir kaç üniversitemizi dünyanın saygın üniversiteleri arasına sokmak, uygulanması planlanan Uluslararası Lider Araştırmacılar Programı ile de mümkün olmayacaktır. Bu konuyu uzun vadede çözmek için gerekli önlemlerin bugünden alınması gerekir.</p>
<p>Ne yapılmalıdır? Akademik kariyer yapacak elemanlar kesinlikle sadakate göre değil, liyakate göre alınmalıdır. Bunu yapmaya başladığımız zaman 20-30 yıl sonra arzu etmiş olduğumuz hedeflere ulaşabiliriz. Zaman zaman bazı vakıf üniversitelerimiz ilk 500 bandında yer almaktadır. Çünkü bu üniversitelerimiz elemanlarını liyakate göre seçmekte ve aşırı öğretim üyesi istihdam etmemektedir.</p>
<p>Bugün devlet üniversitelerinde görev yapan öğretim üyelerinin büyük bir çoğunluğu bir şey üretmemekte ve araştırmadan çok uzaktadırlar. Çünkü devlet üniversitelerinde öğretim elemanlarını sorgulayan bir mekanizma mevcut değildir. Oysaki Vakıf Üniversiteleri öğretim elemanlarını sorgulayan bir mekanizma geliştirmiştir. O halde üniversitelerimiz de kalitenin arttırılması için gerekli önlemlerin alınması ve sorgulama mekanizmasının geliştirilmesi gerekmektedir.</p>
<p><strong>YÖK: Geriye gidiş var</strong></p>
<p>Ancak YÖK’ün çıkardığı bazı yönetmeliklerle üniversitelerimizin kalitesinin artması bir yana her geçen durum daha da geriye gitmektedir. Örneğin, doçentlik sınavının kaldırılması, yabancı dil puanının düşürülmesi, ULAKBİM bünyesindeki dergilerde yayın yapma zorunluluğunun getirilmesi, doçentlik kriterlerinin iyileştirilmemesi, yapılan doktora tezlerinin ciddi bir şekilde incelenmemesi vb. nedenler üniversitelerimizi çağın gerisine götürdüğü gibi bazı öğretim üyelerimizi de etik dışı davranışlara sevk etmektedir.</p>
<p>Paralı dergilerde yayımlanan üç makale ve sahte kongrelerde sunulan uyduruk bildirilerle doçentlik unvanının verildiği, beş yıl bekleme sonrası profesör kadrolarına otomatik atamaların yapıldığı, verilen akademik ilanlarda neredeyse adayın fotoğrafının eksik olduğu bir sistemle üniversitelerimizi ilk beşyüz bandına sokmak hayal olur. Bugün üniversitelerimizde uygulanan yükseltilme kriterleri Avrupa ülkelerinin yükseltilme kriterleri ile kıyaslandığı zaman açık ara ile en kötü olanıdır.</p>
<p>YÖK’ün bir diğer uygulaması ise bir öğretim üyesinin çalıştıracağı öğrenci sayısını kısıtlamasıdır. Uluslararası Lider Araştırmacılar Programı çerçevesinde yurda dönüş yapan araştırmacılara çalıştıracağı öğrencilere verilecek olan burs sayısı da beş ile sınırlandırılmaktadır. Bu zihniyetle çok fazla bir şey yapılamaz. Yaygın etkisi yüksek kaliteli araştırmalar, büyük gruplar tarafından yapılmaktadır. Eğer yurt dışından kaliteli bir elemanı ülkeye getirmek ve gelecek kişiden maksimum seviyede faydalanmak isteniyorsa, araştırmacının çalıştıracağı öğrenci sayısına, vereceğiniz burs sayısına sınırlama getirilmemelidir.</p>
<p><strong>ARGE: Yüzde 1</strong></p>
<p>Bir diğer hususta ülkemizde AR-GE’ye ayrılan payın dünya ortalamasının çok altında olmasıdır. Gayri Safi Milli Hasıla’dan araştırmaya ayrılan payın %3’lere çıkarılması 1980 yıllardan beri tartışılmaktadır. Bu hedefe 2000 yılında ulaşılması planlanmıştı. Ne yazık ki aradan neredeyse 40 yıl gibi bir zaman geçmesine rağmen ancak %1’seviyesine ulaşabildik.</p>
<p>Elbette ki bu arada orta eğitime de el atmak gerekmektedir. Bu da öğretmenler sayesinde mümkün olacaktır. Gençlerimizin kopyacı, ezberci eğitimden uzak, araştıran ve sorgulayan bireyler olarak yetiştirilmesi şarttır. Öğretmenlerimizin yaşam standartlarının iyileştirilmesi bu hedefe ulaşmada yardımcı olacaktır. Çünkü onların geçim kaygılarının olmaması gerekir.</p>
<p>Ne yapmalıyız? Bilimde dünyada söz sahip olmak ve üniversitelerimizi gelişmiş üniversiteler arasına sokmak ancak kendi içimizden yetiştireceğimiz bilim insanları ile olacağını kabullenmek gerekir. Yoksa dışarıdan dolgun maaşla araştırmacı getirmeye çalışmak gibi çabalar çözüm olmayacaktır. Bu durum, Afrika’dan sporcu getirip, onları Türk Vatandaşı yapıp onların başarıları ile övünmeğe benzemektedir. Sporcumuzu da kendi içimizde yetiştirmemiz gerekir.</p>
<p>Sayın yetkililer, bu koşullarda yetenekli bilim insanlarının ülkeye geri döneceğine inanıyor musunuz? Ülkedeki koşullar değişmediği müddetçe bu önlemlerin beyin göçünü önleyemeyeceğini ve göçün daha da artacağını ve dışarıdan yetenekli bilim insanlarının gelmeyeceğini düşünmekteyim.</p>
<p><strong>Prof. Dr. Metin Balcı, ODTÜ / <a href="mailto:mbalci@metu.edu.tr">mbalci@metu.edu.tr</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/tersine-beyin-gocu-bu-kosullarda-mumkun-mu">Tersine beyin göçü bu koşullarda mümkün mü?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">12902</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Hafıza etkinlikleri ile hafızanı geliştir: Efsane mi gerçek mi?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/hafiza-etkinlikleri-ile-hafizani-gelistir-efsane-mi-gercek-mi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 15 Jan 2019 11:39:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[bellek]]></category>
		<category><![CDATA[beyin]]></category>
		<category><![CDATA[bulmaca]]></category>
		<category><![CDATA[hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[kart oyunu]]></category>
		<category><![CDATA[problem çözme]]></category>
		<category><![CDATA[puzzle]]></category>
		<category><![CDATA[sudoku]]></category>
		<category><![CDATA[zihin]]></category>
		<category><![CDATA[zihinsel kapasite]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=12668</guid>

					<description><![CDATA[<p>Anahtarlarınızı sürekli bir yerlerde unutup, tanıdığınız kişilerin adlarını hatırlayamıyor, sık sık randevularınızı mı kaçırıyorsunuz? Bunlardan dolayı yavaş yavaş hafızanızın kötüye gittiğini mi hissediyorsunuz? Eğer öyleyse o zaman kendinizi beyin jimnastiği ya da bilgisayarlı beyin oyunları reklamlarına bakarken bulmanız kaçınılmazdır. Evet, bilgisayarlı beyin-eğitim oyunlarının oldukça parlak bir fikir gibi görünmesine rağmen, bu beyin-eğitim oyunlarının gerçekten işe yarayıp yaramadığı konusunda iki defa düşünmenizde fayda var. 50 milyon $ ceza 2016 yılı Ocak ayında hafıza egzersizleri için bilgisayar uygulamaları geliştirip satan Lumosity firması, bir ABD mahkemesince 50 milyon dolar ceza ödemeye mahküm edildi. Yıllık cirosu 23 milyon doların üzerinde olan bu firma, sattığı bilgisayar uygulamaları ile hafızayı, dikkati, zihinsel işlem hızını ve problem çözme yeteneklerini geliştirdiğini iddia ediyordu. Bu iddialarını nörobilim bulgularına da dayandırıyorlar, hatta bazı araştırmacıların yaptığı çalışmaların sonucunda bunların bilimsel olarak da kanıtlandığını reklamlarında sunuyorlardı. Ancak, mahkeme sonucunda firmanın, iddialarını destekleyecek bilimsel bulgu olmamasına rağmen, özellikle yaşlanan kişilerin hafıza kaybı, demans ve hatta Alzheimer korkularını kullanarak ürünlerini sattıkları ortaya konuldu. Halen, insanların bu konudaki hassasiyeti nedeniyle, benzer firmalarca “hafızayı ilerletir”, “hafıza kapasiteni arttır”, “nasıl hızlı ezberlersin” gibi sloganlarla birçok bilgisayar programı, teknik ve hatta ilaç pazarlanmaktadır. Peki gerçekten bunlar bizim hafızamızı geliştirebilir mi? Son yıllarda beyin eğitimi; problem çözme becerilerinin, el-göz koordinasyonunun, hafızanın ve diğer bilişsel becerilerin gelişimini ifade eden adeta diyet yerini alarak “yapılması gereken şey” olarak görülmektedir. Bu nedenle, farklı özelliklere sahip, beyin spor salonları, beyin oyunları ve Nintendo’nun beyin yaşı gibi çeşitli araçlar geliştirilmiştir. Beyin jimnastiği ürünleri üreten firmaların 2012 yılında dünya çapındaki gelirleri 1 milyar dolardan daha fazladır ve 2020 yılına kadar 6 milyar doları aşması beklenmektedir. Beyin eğitimi programlarının popülaritesi arttıkça bu programların etkililiği konusunda da soru işaretleri artmaktadır. Sonuçlar hayal kırıklığı Örneğin bu sorulardan ilk akla geleni şudur: Beyin oyunları ile düzenli uygulama yapmak, beynin bilişsel işlevini geliştirir mi ve bu değişiklikler kalıcı etkiye sahip midir? Bir dizi bilimsel çalışmada bu soruya cevap bulmaya çalışılmış, ancak genelde bu çalışmalar hayal kırıklığı ile sonuçlanmıştır. Örneğin, 2010 yılında İngiliz televizyon programı “Bang goes the theory” beyin oyunları oynayan bireylerin hafıza ve akıl yürütme becerilerinin geliştiğini iddia etti. Toplamda 11,430 kişi bu deneye katıldı. Deney grubunda yaşları 18 ile 60 arasında değişen 8,692 katılımcı bulunmaktadır. Bu katılımcılardan 6 hafta boyunca her hafta oyunlardan birini 3 kez ve en az 10 dakikalık sürelerle oynamaları istendi. Kontrol grubunda 2,738 katılımcı bulunmaktadır. Bu katılımcılara oyun oynamamaları ancak bunun yerine aynı süre oranında İnternet’te sörf yapmaları ve bir takım genel sorulara cevap bulmaya çalışmaları istendi. Deneme süresinin sonunda aynı IQ testi tüm katılımcılara uygulandı ve bu testin sonuçları oyun oynayan grup ile İnternet’te sörf yapan grup arasında fark olmadığını gösterdi. Hatta testin bazı unsurlarına bakıldığında İnternet’te sörf yapan grubun puanları oyun oynayan grubun puanlarından da yüksek çıktı. Başka bir çalışmada, the City University of New York’ta araştırmalar yapan Anil Chacko ve arkadaşları tarafından yürütüldü. Araştırmacılar hiperaktivite bozukluğu olan çocuklarda çalışma belleğini geliştirmek için geliştirilmiş olan Cogmed çalışan bellek eğitimini 85 öğrenci üzerinde kullandılar. Araştırmanın sonucunda, Cogmed’in hiperaktivite bozukluğu olan çocukların tedavisinde etkili olmadığı gösterildi. Bu araştırmalardan da görüldüğü gibi, basit yollarla beyni etkilemek kolay değildir. Çapraz bulmaca, sudoku ve benzeri oyunlar kelime öğrenmeye ve özel becerileri geliştirmeye yardımcı olabilir, ancak genel beyin fonksiyonlarını geliştiremezler. Tek tip bellek yok Beyin araştırmaları alanında yapılan çalışmalar gösteriyor ki, tek tip bir hafıza yoktur ve hafıza beynimizin sadece belirli bir parçasında da bulunmamaktadır. Örneğin, fotografik hafıza yeteneğine sahip bazı kişiler bilmediği bir dilde yazılmış dökümana kısa süreli bakarak tüm dokümanı resim olarak ezberleyebilir. Ancak bu bilgi beyinlerinde resim olarak şekillenmez. Bu kişiler 3-5 saniye süresince dokümana bakarak dokümanın her bir noktasını inceler ve resmi hafızalarında oluştururlar. Beyinlerinde resim oluştuktan sonra bunu betimleyebilir, anlatarak aktarabilirler. Fotografik hafızası olmayan sıradan kişiler ise, ezberlediklerini betimlemekte daha fazla zorlanır. İlginçtir ki, bu özellik yetişkinlerden daha çok çocuklarda görülür ve yaş ilerledikçe azalır. Araştırmalar gösteriyor ki, tek bir tip hafıza tipi olmadığı gibi, öğrendiklerimizi nasıl hafızaya aldığımız konusu da tam olarak bilinmemektedir. Ancak psikoloji alanında yapılan çalışmalardan, bu sürecin kişiden kişiye, öğrenme yöntemine ve yaşa göre değişkenlik gösterdiği bilinmektedir. Lumosity örneğindeki gibi, sadece belirli bir tipteki hafıza çeşidini geliştirmeye yönelik yöntemlerin, genel hafıza gelişimine katkısı olduğuna dair herhangi bir bulgu yok. Ezber mi öğrenmeyi öğrenmek mi Hafızanın günümüz eğitim modellerinde, özellikle değerlendirme yöntemlerinde önemli bir rol oynaması sorgulanmaktadır. Birçok eğitim programı anlamadan daha çok ezbere önem vermektedir. Oysaki öğrenmeyi öğrenmek daha önemli değil midir? Bu soruların cevaplanması, nörolojik bilimsel çalışmaların yanı sıra eğitim bilimciler açısından da son derece önemlidir. Geliştirilmiş hafıza teknikleri gibi yöntemlerden yararlanmadan, eğitsel yöntemler ile de IQ, bilişsel kapasite veya hafızayı arttırmak mümkündür. Örneğin, cebir veya mantık ile problem çözülmesi zihinsel esneklik sağlar. Demans riski bulunan yaşlı insanlarla yapılan eğitsel çalışmalarda, zihinsel becerilerde gelişim sağlanabilmiştir. Sanılanın aksine hafızamızı ve zihinsel kapasitemizi sadece çocukluk döneminde değil, yaşamımızın her döneminde geliştirmemiz mümkündür. Ayrıca, hafıza kapasitemiz sadece teknik, araç, eğitim veya teknoloji ile bağlantılı olmadığı gibi beslenme, spor, uyku düzeni ve sağlığımız da hafızamızı etkiler. Nörobilimcilerin yaptığı çalışmalarda, uyku bozukluğunun ve düzensizliğinin hafıza ve zihinsel fonksiyonlar üzerinde önemli bir etkisi olduğunu bulmuşlardır. Çeşitlendirilmiş eğitsel araçlar önemli Melby-Lervag1, Redick ve Hulme (2016) işlevsel hafıza tekniklerinin testler açısından etkinliğini araştırdıkları meta analiz çalışmasında, işlevsel hafızayı geliştirmeye yönelik yapılan (sözel, sözel olmayan, kelime kodlama, okuma-anlama, aritmetik gibi alanlarda) çalışmaların güvenilir ve geçerli sonuçlar ortaya çıkarmadığını buldular. İşlevsel hafızaya yönelik tekniklerin kısa süreli ve sadece belli bir alana yönelik olmasından dolayı gerçek hayatta bilişsel beceriler için genellenemeyeceği görülmektedir. Günümüzde yapılan bilgisayarlı işlevsel hafıza geliştirici programlar ve oyunların teorik ve pratik açılardan eksikleri bulunmaktadır. Dolayısıyla, programlaştırılmış, birden çok tekrara dayanan oyunlar yerine, çeşitlendirilmiş ve zengin eğitsel girişimlerin daha etkili olabileceği görülmektedir. Çocuklar için dikkat edilecek 5 nokta Çocukların hafızasını ve zihinsel faaliyetlerini desteklemek isteyen aileler ve öğretmenler için aşağıdaki hususlara dikkat edilmesi önerilmektedir: * Öncelikle ailelerin ve eğitimcilerin, çocukları ezberlemesi, uzun süre aklında tutması gerekli olmayan bilgileri ezberlemek zorunda bırakmaması gerekmektedir. Çünkü bu yöntemle çocukların hafızalarının genişlediği ispat edilmemiştir. Ayrıca, çocukların ezberlemek yerine öğrenmeyi öğrenmeleri ve öz düzenleme becerilerini kazanmaları daha sonraki okul yaşantılarında daha çok katkı sağlayacaktır. * Çocukların zihinlerini ve hafızalarını en etkili ve olumlu şekilde eğitim geliştirir. Özel olarak ezber eğitimine gerek kalmadan çocuklar aritmetik, okuma-yazma veya hikaye okuma gibi yöntemler ile hafızalarını geliştirebilirler. * Diğer bir yanılgı da, hafızanın sadece çocukluk döneminde geliştiğidir. Bu nedenle çocuklara kısa süreli, aceleci yöntemler kullanılarak zihinsel aktiviteler uygulanmamalı. İnsan yaşamı boyunca öğrenebilir ve dolayısıyla hafızasını sürekli olarak geliştirebilir. * Çocukların hafızasını yalnız dışarıdan bir müdahale ile değil uyku düzenleri, spor, beslenme düzenleri, fiziksel ve psikolojik durumları da etkiler. Dolayısıyla çocukların hafızalarının sağlıklı bir şekilde gelişimi için bu değişkenler de göz önünde bulundurulmalı. * Motivasyonu, konsantreyi ya da hafızayı geliştirdiği iddia edilen ilaçların bilişsel açıdan birçok zarar verdiği bilinmektedir. Yasadışı yollarla da ulaşılabilen bu tür ilaçlardan uzak durulmalı. Hazırlayanlar: Arş. Gör. Berna Sicim / İlköğretim Bölümü Okul Öncesi Eğitimi Programı, Eğitim Fakültesi, ODTÜ berna@odtu.edu.tr Araş. Gör. Yurdagül Boğar / İlköğretim Bölümü Fen Bilgisi Eğitimi, Eğitim Fakültesi, ODTÜ ybogar@odtu.edu.tr Prof.Dr. Kürşat Çağıltay / Bilgisayar ve Öğretim Teknolojileri Eğitimi Bölümü, Eğitim Fakültesi, ODTÜ kursat@odtu.edu.tr ODTÜ Eğitsel Nörobilim/Nöroteknoloji Araştırma Grubu, http://ed-neuro.ceit.odtu.edu.tr Kaynaklar: De Bruyckere, P., Kirschner, P. A., &#38; Hulshof, C. D. (2015). Urban myths about learning and education. London: Academic Press. Frith, U., Bishop, D., &#38; Blakemore, C. (2011). Brain Waves Module 2: Neuroscience: implications for education and lifelong learning. London: The Royal Society. Hourihan, K. L., &#38; Smith, A. R. (2016). Production does not improve memory for face-name associations. Canadian Journal of Experimental Psychology, 70 (2), 147-153. doi:10.1037/cep0000091. Melby-Lervåg, M., Hulme, C., &#38; Redick, T.(2016). Working Memory Training Does Not Improve Performance on Measures of Intelligence or Other Measures of “Far Transfer”: Evidence From a Meta-Analytic Review. Perspectives On Psychological Science, 11(4), 512-534. doi:10.1177/1745691616635612. OECD. (2007). Understanding the Brain: The Birth of a Learning Science. Paris, FR: The Organization of Economic Cooperation and Development.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/hafiza-etkinlikleri-ile-hafizani-gelistir-efsane-mi-gercek-mi">Hafıza etkinlikleri ile hafızanı geliştir: Efsane mi gerçek mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Anahtarlarınızı sürekli bir yerlerde unutup, tanıdığınız kişilerin adlarını hatırlayamıyor, sık sık randevularınızı mı kaçırıyorsunuz? Bunlardan dolayı yavaş yavaş hafızanızın kötüye gittiğini mi hissediyorsunuz? Eğer öyleyse o zaman kendinizi beyin jimnastiği ya da bilgisayarlı beyin oyunları reklamlarına bakarken bulmanız kaçınılmazdır.</p>
<p>Evet, bilgisayarlı beyin-eğitim oyunlarının oldukça parlak bir fikir gibi görünmesine rağmen, bu beyin-eğitim oyunlarının <strong>gerçekten işe yarayıp yaramadığı</strong> konusunda iki defa düşünmenizde fayda var.</p>
<p><strong>50 milyon $ ceza</strong></p>
<p>2016 yılı Ocak ayında hafıza egzersizleri için bilgisayar uygulamaları geliştirip satan Lumosity firması, bir ABD mahkemesince 50 milyon dolar ceza ödemeye mahküm edildi. Yıllık cirosu 23 milyon doların üzerinde olan bu firma, sattığı bilgisayar uygulamaları ile hafızayı, dikkati, zihinsel işlem hızını ve problem çözme yeteneklerini geliştirdiğini iddia ediyordu. Bu iddialarını nörobilim bulgularına da dayandırıyorlar, hatta bazı araştırmacıların yaptığı çalışmaların sonucunda bunların bilimsel olarak da kanıtlandığını reklamlarında sunuyorlardı.</p>
<p>Ancak, mahkeme sonucunda firmanın, iddialarını destekleyecek bilimsel bulgu olmamasına rağmen, özellikle yaşlanan kişilerin hafıza kaybı, demans ve hatta Alzheimer korkularını kullanarak ürünlerini sattıkları ortaya konuldu.</p>
<p>Halen, insanların bu konudaki hassasiyeti nedeniyle, benzer firmalarca “hafızayı ilerletir”, “hafıza kapasiteni arttır”, “nasıl hızlı ezberlersin” gibi sloganlarla birçok bilgisayar programı, teknik ve hatta ilaç pazarlanmaktadır. <strong>Peki gerçekten bunlar bizim hafızamızı geliştirebilir mi?</strong></p>
<p>Son yıllarda beyin eğitimi; problem çözme becerilerinin, el-göz koordinasyonunun, hafızanın ve diğer bilişsel becerilerin gelişimini ifade eden adeta diyet yerini alarak “yapılması gereken şey” olarak görülmektedir. Bu nedenle, farklı özelliklere sahip, beyin spor salonları, beyin oyunları ve Nintendo’nun beyin yaşı gibi çeşitli araçlar geliştirilmiştir.</p>
<p>Beyin jimnastiği ürünleri üreten firmaların 2012 yılında dünya çapındaki gelirleri 1 milyar dolardan daha fazladır ve 2020 yılına kadar 6 milyar doları aşması beklenmektedir. Beyin eğitimi programlarının popülaritesi arttıkça bu programların etkililiği konusunda da soru işaretleri artmaktadır.</p>
<p><strong>Sonuçlar hayal kırıklığı</strong></p>
<p>Örneğin bu sorulardan ilk akla geleni şudur: Beyin oyunları ile düzenli uygulama yapmak, beynin bilişsel işlevini geliştirir mi ve bu değişiklikler kalıcı etkiye sahip midir?</p>
<p>Bir dizi bilimsel çalışmada bu soruya cevap bulmaya çalışılmış, ancak genelde bu çalışmalar hayal kırıklığı ile sonuçlanmıştır. Örneğin, 2010 yılında İngiliz televizyon programı “<strong>Bang goes the theory</strong>” beyin oyunları oynayan bireylerin hafıza ve akıl yürütme becerilerinin geliştiğini iddia etti.</p>
<p>Toplamda 11,430 kişi bu deneye katıldı. Deney grubunda yaşları 18 ile 60 arasında değişen 8,692 katılımcı bulunmaktadır. Bu katılımcılardan 6 hafta boyunca her hafta oyunlardan birini 3 kez ve en az 10 dakikalık sürelerle oynamaları istendi. Kontrol grubunda 2,738 katılımcı bulunmaktadır. Bu katılımcılara oyun oynamamaları ancak bunun yerine aynı süre oranında İnternet’te sörf yapmaları ve bir takım genel sorulara cevap bulmaya çalışmaları istendi.</p>
<p>Deneme süresinin sonunda aynı IQ testi tüm katılımcılara uygulandı ve bu testin sonuçları oyun oynayan grup ile İnternet’te sörf yapan grup arasında <strong>fark olmadığını</strong> gösterdi. Hatta testin bazı unsurlarına bakıldığında İnternet’te sörf yapan grubun puanları oyun oynayan grubun puanlarından da yüksek çıktı.</p>
<p>Başka bir çalışmada, the City University of New York’ta araştırmalar yapan Anil Chacko ve arkadaşları tarafından yürütüldü. Araştırmacılar hiperaktivite bozukluğu olan çocuklarda çalışma belleğini geliştirmek için geliştirilmiş olan <strong>Cogmed</strong> çalışan bellek eğitimini 85 öğrenci üzerinde kullandılar. Araştırmanın sonucunda, Cogmed’in hiperaktivite bozukluğu olan çocukların tedavisinde etkili olmadığı gösterildi.</p>
<p>Bu araştırmalardan da görüldüğü gibi, basit yollarla beyni etkilemek kolay değildir. <strong>Çapraz bulmaca, sudoku ve benzeri oyunlar</strong> kelime öğrenmeye ve özel becerileri geliştirmeye yardımcı olabilir, <strong>ancak genel beyin fonksiyonlarını geliştiremezler</strong>.</p>
<p><strong>Tek tip bellek yok</strong></p>
<p>Beyin araştırmaları alanında yapılan çalışmalar gösteriyor ki, tek tip bir hafıza yoktur ve hafıza beynimizin sadece belirli bir parçasında da bulunmamaktadır. Örneğin, <strong>fotografik hafıza</strong> yeteneğine sahip bazı kişiler bilmediği bir dilde yazılmış dökümana kısa süreli bakarak tüm dokümanı resim olarak ezberleyebilir. Ancak bu bilgi beyinlerinde resim olarak şekillenmez. Bu kişiler 3-5 saniye süresince dokümana bakarak dokümanın her bir noktasını inceler ve resmi hafızalarında oluştururlar. Beyinlerinde resim oluştuktan sonra bunu betimleyebilir, anlatarak aktarabilirler.</p>
<p>Fotografik hafızası olmayan sıradan kişiler ise, ezberlediklerini betimlemekte daha fazla zorlanır. İlginçtir ki, bu özellik yetişkinlerden daha çok çocuklarda görülür ve yaş ilerledikçe azalır.</p>
<p>Araştırmalar gösteriyor ki, tek bir tip hafıza tipi olmadığı gibi, <strong>öğrendiklerimizi nasıl hafızaya aldığımız konusu da tam olarak bilinmemektedir.</strong> Ancak psikoloji alanında yapılan çalışmalardan, bu sürecin kişiden kişiye, öğrenme yöntemine ve yaşa göre değişkenlik gösterdiği bilinmektedir. Lumosity örneğindeki gibi, sadece belirli bir tipteki hafıza çeşidini geliştirmeye yönelik yöntemlerin, genel hafıza gelişimine katkısı olduğuna dair herhangi bir bulgu yok.</p>
<p><strong>Ezber mi öğrenmeyi öğrenmek mi</strong></p>
<p>Hafızanın günümüz eğitim modellerinde, özellikle değerlendirme yöntemlerinde önemli bir rol oynaması sorgulanmaktadır. Birçok eğitim programı anlamadan daha çok <strong>ezbere önem</strong> vermektedir. Oysaki öğrenmeyi öğrenmek daha önemli değil midir?</p>
<p>Bu soruların cevaplanması, nörolojik bilimsel çalışmaların yanı sıra eğitim bilimciler açısından da son derece önemlidir. Geliştirilmiş hafıza teknikleri gibi yöntemlerden yararlanmadan, eğitsel yöntemler ile de <strong>IQ, bilişsel kapasite veya hafızayı</strong> arttırmak mümkündür. Örneğin, <strong>cebir veya mantık ile problem çözülmesi zihinsel esneklik</strong> sağlar. <strong>Demans riski</strong> bulunan yaşlı insanlarla yapılan eğitsel çalışmalarda, zihinsel becerilerde gelişim sağlanabilmiştir.</p>
<p>Sanılanın aksine hafızamızı ve zihinsel kapasitemizi sadece çocukluk döneminde değil, yaşamımızın her döneminde geliştirmemiz mümkündür. Ayrıca, <strong>hafıza kapasitemiz sadece teknik, araç, eğitim veya teknoloji ile bağlantılı olmadığı gibi beslenme, spor, uyku düzeni ve sağlığımız da hafızamızı etkiler</strong>. Nörobilimcilerin yaptığı çalışmalarda, uyku bozukluğunun ve düzensizliğinin hafıza ve zihinsel fonksiyonlar üzerinde önemli bir etkisi olduğunu bulmuşlardır.</p>
<p><strong>Çeşitlendirilmiş eğitsel araçlar önemli</strong></p>
<p>Melby-Lervag1, Redick ve Hulme (2016) işlevsel hafıza tekniklerinin testler açısından etkinliğini araştırdıkları meta analiz çalışmasında, işlevsel hafızayı geliştirmeye yönelik yapılan (sözel, sözel olmayan, kelime kodlama, okuma-anlama, aritmetik gibi alanlarda) çalışmaların güvenilir ve geçerli sonuçlar ortaya çıkarmadığını buldular.</p>
<p>İşlevsel hafızaya yönelik tekniklerin kısa süreli ve sadece belli bir alana yönelik olmasından dolayı gerçek hayatta bilişsel beceriler için genellenemeyeceği görülmektedir. Günümüzde yapılan bilgisayarlı işlevsel hafıza geliştirici programlar ve oyunların teorik ve pratik açılardan eksikleri bulunmaktadır. Dolayısıyla, programlaştırılmış, birden çok tekrara dayanan oyunlar yerine, çeşitlendirilmiş ve zengin eğitsel girişimlerin daha etkili olabileceği görülmektedir.</p>
<p><strong>Çocuklar için dikkat edilecek 5 nokta</strong></p>
<p>Çocukların hafızasını ve zihinsel faaliyetlerini desteklemek isteyen aileler ve öğretmenler için aşağıdaki hususlara dikkat edilmesi önerilmektedir:</p>
<p>* Öncelikle ailelerin ve eğitimcilerin, çocukları ezberlemesi, uzun süre aklında tutması gerekli olmayan bilgileri ezberlemek zorunda bırakmaması gerekmektedir. Çünkü bu yöntemle çocukların hafızalarının genişlediği ispat edilmemiştir. Ayrıca, çocukların ezberlemek yerine öğrenmeyi öğrenmeleri ve öz düzenleme becerilerini kazanmaları daha sonraki okul yaşantılarında daha çok katkı sağlayacaktır.</p>
<p>* Çocukların zihinlerini ve hafızalarını en etkili ve olumlu şekilde <strong>eğitim</strong> geliştirir. Özel olarak ezber eğitimine gerek kalmadan çocuklar <strong>aritmetik, okuma-yazma veya hikaye okuma</strong> gibi yöntemler ile hafızalarını geliştirebilirler.</p>
<p>* Diğer bir yanılgı da, hafızanın sadece çocukluk döneminde geliştiğidir. Bu nedenle çocuklara kısa süreli, aceleci yöntemler kullanılarak zihinsel aktiviteler uygulanmamalı. İnsan yaşamı boyunca öğrenebilir ve dolayısıyla hafızasını sürekli olarak geliştirebilir.</p>
<p>* Çocukların hafızasını yalnız dışarıdan bir müdahale ile değil uyku düzenleri, spor, beslenme düzenleri, fiziksel ve psikolojik durumları da etkiler. Dolayısıyla çocukların hafızalarının sağlıklı bir şekilde gelişimi için bu değişkenler de göz önünde bulundurulmalı.</p>
<p>* Motivasyonu, konsantreyi ya da hafızayı geliştirdiği iddia edilen <strong>ilaçların</strong> bilişsel açıdan birçok zarar verdiği bilinmektedir. Yasadışı yollarla da ulaşılabilen bu tür ilaçlardan uzak durulmalı.</p>
<p><strong>Hazırlayanlar:</strong></p>
<p>Arş. Gör. <strong>Berna Sicim</strong> / İlköğretim Bölümü Okul Öncesi Eğitimi Programı, Eğitim Fakültesi, ODTÜ <a href="mailto:berna@odtu.edu.tr">berna@odtu.edu.tr</a></p>
<p>Araş. Gör. <strong>Yurdagül Boğar </strong>/ İlköğretim Bölümü Fen Bilgisi Eğitimi, Eğitim Fakültesi, ODTÜ <a href="mailto:ybogar@odtu.edu.tr">ybogar@odtu.edu.tr</a></p>
<p>Prof.Dr. <strong>Kürşat Çağıltay / </strong>Bilgisayar ve Öğretim Teknolojileri Eğitimi Bölümü, Eğitim Fakültesi, ODTÜ <a href="mailto:kursat@odtu.edu.tr">kursat@odtu.edu.tr</a></p>
<p>ODTÜ Eğitsel Nörobilim/Nöroteknoloji Araştırma Grubu, <a href="http://ed-neuro.ceit.odtu.edu.tr">http://ed-neuro.ceit.odtu.edu.tr</a></p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<p>De Bruyckere, P., Kirschner, P. A., &amp; Hulshof, C. D. (2015). Urban myths about learning and education. London: Academic Press.</p>
<p>Frith, U., Bishop, D., &amp; Blakemore, C. (2011). Brain Waves Module 2: Neuroscience: implications for education and lifelong learning. London: The Royal Society.</p>
<p>Hourihan, K. L., &amp; Smith, A. R. (2016). Production does not improve memory for face-name associations. <em>Canadian Journal of Experimental Psychology</em>, <em>70</em> (2), 147-153. doi:10.1037/cep0000091.</p>
<p>Melby-Lervåg, M., Hulme, C., &amp; Redick, T.(2016). Working Memory Training Does Not Improve Performance on Measures of Intelligence or Other Measures of “Far Transfer”: Evidence From a Meta-Analytic Review. <em>Perspectives On Psychological Science</em>, <em>11</em>(4), 512-534. doi:10.1177/1745691616635612.</p>
<p>OECD. (2007). Understanding the Brain: The Birth of a Learning Science. Paris, FR: The Organization of Economic Cooperation and Development.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/hafiza-etkinlikleri-ile-hafizani-gelistir-efsane-mi-gercek-mi">Hafıza etkinlikleri ile hafızanı geliştir: Efsane mi gerçek mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">12668</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Konferans: Yapay zeka ile doğal zeka karşı karşıya!</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/duyurular/konferans-yapay-zeka-ile-dogal-zeka-karsi-karsiya</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Jan 2019 11:36:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Duyuru ve Etkinlikler]]></category>
		<category><![CDATA[algoritma]]></category>
		<category><![CDATA[bahçeşehir üniversitesi]]></category>
		<category><![CDATA[beyin]]></category>
		<category><![CDATA[cem say]]></category>
		<category><![CDATA[doğal zeka]]></category>
		<category><![CDATA[robot]]></category>
		<category><![CDATA[tanol türkoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[türker kılıç]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<category><![CDATA[zeka]]></category>
		<category><![CDATA[zihin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=12569</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dijital Kültür ve Yapay Zeka &#8211; 9 9. kez düzenlediğimiz Dijital Kültür ve Yapay Zeka Konferansı&#8217;nda konuğumuz BAU Tıp Fakültesi Dekanı Türker Kılıç. Cem Say ve Tanol X. Turkoglu ile beraber yapay zeka ve doğal zekayı farklı açılardan ele alacak ve tartışacaklar. Büyük karşılaşma, 5 Ocak Cumartesi günü, saat 17:00’de Bahçeşehir Üniversitesi Beşiktaş Kampüsü&#8217;nde gerçekleştirilecek. https://www.facebook.com/events/337795523480498/ Facebook üzerinden canlı yayın yapacağız. Etkinlik ücretsizdir. Tarih: 5 Ocak 2019 Saat: 17:00 Yer: BAU Beşiktaş Kampüsü</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/duyurular/konferans-yapay-zeka-ile-dogal-zeka-karsi-karsiya">Konferans: Yapay zeka ile doğal zeka karşı karşıya!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>Dijital Kültür ve Yapay Zeka &#8211; 9</strong></p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-12570" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/01/bau-tp-300x199.png" alt="" width="600" height="398" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/01/bau-tp-300x199.png 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/01/bau-tp.png 800w" sizes="(max-width: 600px) 100vw, 600px" /></p>
<p>9. kez düzenlediğimiz Dijital Kültür ve Yapay Zeka Konferansı&#8217;nda konuğumuz BAU Tıp Fakültesi Dekanı Türker Kılıç. Cem Say ve Tanol X. Turkoglu ile beraber yapay zeka ve doğal zekayı farklı açılardan ele alacak ve tartışacaklar.</p>
<div class="_63eu _63ev">
<div class="_63ew" data-testid="event-permalink-details">
<p>Büyük karşılaşma, 5 Ocak Cumartesi günü, saat 17:00’de Bahçeşehir Üniversitesi Beşiktaş Kampüsü&#8217;nde gerçekleştirilecek.</p>
<p><a href="https://www.facebook.com/events/337795523480498/">https://www.facebook.com/events/337795523480498/</a></p>
<p>Facebook üzerinden canlı yayın yapacağız.</p>
<p>Etkinlik ücretsizdir.</p>
<p>Tarih: 5 Ocak 2019<br />
Saat: 17:00<br />
Yer: BAU Beşiktaş Kampüsü</p>
</div>
</div>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/duyurular/konferans-yapay-zeka-ile-dogal-zeka-karsi-karsiya">Konferans: Yapay zeka ile doğal zeka karşı karşıya!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">12569</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Hatırlamak da unutmak kadar önemli</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/hatirlamak-da-unutmak-kadar-onemli</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Oct 2018 10:16:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[Video]]></category>
		<category><![CDATA[beyin]]></category>
		<category><![CDATA[bunamak]]></category>
		<category><![CDATA[demans]]></category>
		<category><![CDATA[hatırlamak]]></category>
		<category><![CDATA[mustafa çetiner]]></category>
		<category><![CDATA[sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[unutmak]]></category>
		<category><![CDATA[zihin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=11606</guid>

					<description><![CDATA[<p>Prof. Dr. Mustafa Çetiner, Nöron dergisinde yayınlanan bilimsel bir makaleden yola çıkarak unutmak konusunu ele alıyor. Beynimiz neden ve nasıl unutmayı tercih ediyor? Unutmak sanıldığı gibi büyük bir tehlike midir?</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/hatirlamak-da-unutmak-kadar-onemli">Hatırlamak da unutmak kadar önemli</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Prof. Dr. Mustafa Çetiner, Nöron dergisinde yayınlanan bilimsel bir makaleden yola çıkarak unutmak konusunu ele alıyor. Beynimiz neden ve nasıl unutmayı tercih ediyor? Unutmak sanıldığı gibi büyük bir tehlike midir?</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/hatirlamak-da-unutmak-kadar-onemli">Hatırlamak da unutmak kadar önemli</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">11606</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Zihin sağlığı için iyi uyku şart</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/zihin-sagligi-icin-iyi-uyku-sart</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Aug 2018 13:00:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[alzheimer]]></category>
		<category><![CDATA[demans]]></category>
		<category><![CDATA[parkinson]]></category>
		<category><![CDATA[ruhsal bozukluk]]></category>
		<category><![CDATA[şizofreni]]></category>
		<category><![CDATA[uyku]]></category>
		<category><![CDATA[uyku düzeni]]></category>
		<category><![CDATA[zihin]]></category>
		<category><![CDATA[zihin sağlığı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=10791</guid>

					<description><![CDATA[<p>Oxford Üniversitesi profesörü Russel Foster’e göre uyku ve zihin sağlığı arasındaki bağlantının çözülmesi, çeşitli hastalıkların tanısı ve tedavisi için yeni bir yol. Russel Foster, 2003 yılında Charing Cross Hastanesi&#8217;ndeki bir psikiyatrın söylediklerinden çok etkilenmişti. Şöyle demişti psikiyatr: “Sen her zaman zihinsel olarak hasta olan insanlarda uyku bozukluğu teşhis ediyorsun. Çünkü bu insanlar işsiz, bu yüzden de geç yatıp, geç kalkıyorlar.” İşte bu sözler üzerinde Foster ekibiyle birlikte şizofrenler üzerinde bir araştırma yapmaya karar verir. Bu hastaların %80&#8217;inde görülen rahatsızlık, insomnia olarak isimlendirilen uyku bozukluğuydu. Araştırmacılar, hastaların uyku-uyanıklık döngüsünü altı hafta boyunca takip ettikten sonra, verileri aynı yaşta ve aynı cinsiyette olan sağlıklı ve işsiz kişilerin verileriyle karşılaştırdı. Buna göre şizofrenlerin uyku motifleri sadece bozuk değil, tamamen dağılmış durumdaydı. Bipolar bozukluktan, mevsimlere bağlı duygu bozukluğuna kadar her şey uyku bozukluğuyla ilişkilendirilebiliyor. Uzun süredir depresyon ve uykusuzluğun da birlikte ortaya çıktığı bilinmektedir. Şimdiye dek depresyonun uykusuzluğa yol açtığı kabul edilirdi ama artık uyku bozukluğunun depresyondan önce ortaya çıktığı anlaşıldı. Ayrıca demans, Alzheimer ve Parkinson gibi nörodejeneratif hastalıklar da her zaman uykusuzlukla ilişkilidir. Peki zihinsel hastalıklar ve uyku bozukluğu arasındaki ilişki ne olabilir? Son on yılda gerçekleştirilen araştırmalar, uyku-uyanıklık döngüsünün beynin tüm nörotransmitterlerinde (beyin kimyasalları) ve birçok yapısında izler bıraktığını göstermiştir. İşte bu bölgelerdeki bir bozukluk zihinsel hastalığa yatkınlık kazandırıyor ve uyku üzerinde etkili oluyor. Uyku bir kez etkilendikten sonra ise zihinsel hastalığı kötüleştirebiliyor. Ergenlerde ve yirmili yaşların başlarındaki gençlerde bipolar hastalık riskini gösteren bir tarama tekniğinin yardımıyla, risk grubundaki gençlerde anormal uyku düzeni tespit edildiyse de hiçbirinde klinik bipolar bozukluk teşhis edilmemiş. Bu sonuçtan yola çıkan Foster, uyku bozukluğunu potansiyel sorunlar için bir gösterge olarak kullanılabileceğini ve buna göre de önlem alınabileceğini düşünüyor. Acaba uyku tedavisiyle zihinsel hastalıklar iyileştirilebilir mi? Oxford Üniversitesi bilim insanlarının bu konuyla ilgili araştırmaları da var. Daha iyi bir uyku düzeni sayesinde şizofrenlerde görülen sanrısal paranoya %50 oranında azalmış. Diğer bir araştırma da bakım evlerinde yaşayan orta derecede demans hastalarıyla yapılmış. Hastaların odaları gündüz büyük lambalarla aydınlatılırken, geceleriyse tamamen karartılmış. Bu şekilde hastaların bilişsel sorunları %10 oranında azalmış. İyi bir uyku düzeni sayesine zihinsel hastalıkların önlenip önlenemeyeceği henüz bilinmiyor. Uyku düzeninin iyileştirilmesi, beyni farklı bir gelişim sürecine taşır mı? gibi sorulara yanıt arayan araştırmacılar, örneğin ışığı algılamadan sorumlu bölgeleri etkileyerek, biyolojik saati ayarlayan ilaçlar üzerinde de çalışıyorlar. Kaynak: New Scientist, 28 Mayıs 2016</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/zihin-sagligi-icin-iyi-uyku-sart">Zihin sağlığı için iyi uyku şart</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Oxford Üniversitesi profesörü Russel Foster’e göre uyku ve zihin sağlığı arasındaki bağlantının çözülmesi, çeşitli hastalıkların tanısı ve tedavisi için yeni bir yol. </strong></p>
<p>Russel Foster, 2003 yılında Charing Cross Hastanesi&#8217;ndeki bir psikiyatrın söylediklerinden çok etkilenmişti. Şöyle demişti psikiyatr: “Sen her zaman zihinsel olarak hasta olan insanlarda uyku bozukluğu teşhis ediyorsun. Çünkü bu insanlar işsiz, bu yüzden de geç yatıp, geç kalkıyorlar.”</p>
<p>İşte bu sözler üzerinde Foster ekibiyle birlikte şizofrenler üzerinde bir araştırma yapmaya karar verir. Bu hastaların %80&#8217;inde görülen rahatsızlık, insomnia olarak isimlendirilen uyku bozukluğuydu. Araştırmacılar, hastaların uyku-uyanıklık döngüsünü altı hafta boyunca takip ettikten sonra, verileri aynı yaşta ve aynı cinsiyette olan sağlıklı ve işsiz kişilerin verileriyle karşılaştırdı. Buna göre şizofrenlerin uyku motifleri sadece bozuk değil, tamamen dağılmış durumdaydı.</p>
<p>Bipolar bozukluktan, mevsimlere bağlı duygu bozukluğuna kadar her şey uyku bozukluğuyla ilişkilendirilebiliyor. Uzun süredir depresyon ve uykusuzluğun da birlikte ortaya çıktığı bilinmektedir. Şimdiye dek depresyonun uykusuzluğa yol açtığı kabul edilirdi ama artık uyku bozukluğunun depresyondan önce ortaya çıktığı anlaşıldı. Ayrıca demans, Alzheimer ve Parkinson gibi nörodejeneratif hastalıklar da her zaman uykusuzlukla ilişkilidir.</p>
<p>Peki zihinsel hastalıklar ve uyku bozukluğu arasındaki ilişki ne olabilir? Son on yılda gerçekleştirilen araştırmalar, uyku-uyanıklık döngüsünün beynin tüm nörotransmitterlerinde (beyin kimyasalları) ve birçok yapısında izler bıraktığını göstermiştir. İşte bu bölgelerdeki bir bozukluk zihinsel hastalığa yatkınlık kazandırıyor ve uyku üzerinde etkili oluyor. Uyku bir kez etkilendikten sonra ise zihinsel hastalığı kötüleştirebiliyor.</p>
<p>Ergenlerde ve yirmili yaşların başlarındaki gençlerde bipolar hastalık riskini gösteren bir tarama tekniğinin yardımıyla, risk grubundaki gençlerde anormal uyku düzeni tespit edildiyse de hiçbirinde klinik bipolar bozukluk teşhis edilmemiş. Bu sonuçtan yola çıkan Foster, uyku bozukluğunu potansiyel sorunlar için bir gösterge olarak kullanılabileceğini ve buna göre de önlem alınabileceğini düşünüyor.</p>
<p>Acaba uyku tedavisiyle zihinsel hastalıklar iyileştirilebilir mi? Oxford Üniversitesi bilim insanlarının bu konuyla ilgili araştırmaları da var. Daha iyi bir uyku düzeni sayesinde şizofrenlerde görülen sanrısal paranoya %50 oranında azalmış. Diğer bir araştırma da bakım evlerinde yaşayan orta derecede demans hastalarıyla yapılmış. Hastaların odaları gündüz büyük lambalarla aydınlatılırken, geceleriyse tamamen karartılmış. Bu şekilde hastaların bilişsel sorunları %10 oranında azalmış.</p>
<p>İyi bir uyku düzeni sayesine zihinsel hastalıkların önlenip önlenemeyeceği henüz bilinmiyor. Uyku düzeninin iyileştirilmesi, beyni farklı bir gelişim sürecine taşır mı? gibi sorulara yanıt arayan araştırmacılar, örneğin ışığı algılamadan sorumlu bölgeleri etkileyerek, biyolojik saati ayarlayan ilaçlar üzerinde de çalışıyorlar.</p>
<p><strong>Kaynak: <a href="https://www.newscientist.com/article/mg23030750-900-qa-sleep-well-your-mind-could-do-with-it/">New Scientist, 28 Mayıs 2016</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/zihin-sagligi-icin-iyi-uyku-sart">Zihin sağlığı için iyi uyku şart</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">10791</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Zenger: Olağandışı tasarımcı, sanatçının ardından</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/zenger-olagandisi-tasarimci-sanatcinin-ardindan</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Orhan Bursalı]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Aug 2018 09:16:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Orhan Bursalı]]></category>
		<category><![CDATA[beyin]]></category>
		<category><![CDATA[heykel]]></category>
		<category><![CDATA[heykeltraş]]></category>
		<category><![CDATA[mimar]]></category>
		<category><![CDATA[sanatçı]]></category>
		<category><![CDATA[tasarım]]></category>
		<category><![CDATA[tasarımcı]]></category>
		<category><![CDATA[yılmaz zenger]]></category>
		<category><![CDATA[zihin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=10686</guid>

					<description><![CDATA[<p>Her zaman öğrenci ve her zaman öğretmen. Dokunduğu herkeste güzellikler bırakan, etkisini, insaniliğini, yüksek duygu durumunu, büyük bilgi birikimini ve özgün fikirlerini hemen transfer eden, 30 yıllık sevgili dostum. O sabahın öncesi akşam, Yılmaz arıyor: &#8220;Orhan enerjim sıfırlanıyor, yataktan kalkamıyorum, lavaboya bile kalkınca tansiyonum 22’ye fırlıyor&#8230; Çizme, yazma enerjim kalmadı&#8230;&#8221; Benim için alarm noktasıydı bu açıklama, ama ses net, akıl berrak, hiçbir sorun yok bedenin enerjisinden başka. &#8220;Sana bir hastane yatağı alalım yarın diyorum, motorludur, yarı oturur durumda büyük tabletin üzerinden çizimlerini, tasarımlarını hatta yazılarını sürdürürsün.&#8221; Hayatla ilişkisini tasarım, üretim, yazma ile sürdüren, bunları yapamayınca zaten yaşamasının anlamının kalmadığını bilen birisi var karşımda. Ona bu koşulu yaratabilecek her şey önemli. Soruyorum bilenlere, bu tür hastalar için motorlu ev tipi yataklar var, ertesi gün bunlardan bir tane kiralayacağız.    ‘Enerjim bitiyor’ Uzaktan, TV’sinin açık olduğunu duyuyorum, ne oldu CHP’de imzalar diye soruyor. Çok da ilgilenmediği bir konu. Daha bir sürü şey&#8230; Böbrek taşı meselemi soruyor. O taş alçağı üzerine yazacağım diyorum. 15 gün kadar önce ciğerinde biriken sıvının alındığı hastanede yanındaydım. Sonuçta yeni bir enerji kazanacağını düşünüyordu. Ada’ya bize getirtmiştik, 3 gün bizde kaldı ve elindeki fotoğraf makinesi ile detay fotoğraflar çekti, bir sanatçının gözü neleri görüyordu&#8230; Sonra gitti Ören’e, tasarım atölye çalışmasına katıldı. Hasta bir insan normalde bu durumda yerinde kımıldamazken&#8230; Derken sabah Güler, &#8220;Yılmaz’ı kaybettik&#8221;  haberini verdi. Evet, son konuşmayı yaptıktan 5 saat sonra&#8230; Bu kadar hızlı beklemiyordum. Bu beyin bedenini bir süre daha yönetir, yönetsin, en azından kapsamlı sergisinin hazırlandığı Kasım ayına kadar diyordum. Üretme isteği yüksek, bellek pırıl pırıl, yaratıcılığı yerinde, ama beden ise insanı insan yapan beyne ayak uyduramıyor, beyni terk ediyor, onulmaz akciğer hastalığından değil de, kalpten gidiyor.    Olağanüstü bir tasarımcı  Her zaman öğrenci ve her zaman öğretmen. Dokunduğu herkeste güzellikler bırakan, etkisini, insaniliğini, yüksek duygu durumunu, büyük bilgi birikimini ve özgün fikirlerini hemen transfer eden, 30 yıllık sevgili dostum. &#8216;İçinden tasarım geçen insan&#8216;dı Zenger. Her şeyi tasarladı, ev, mobilya, ofis&#8230; Tarihi tasarladı, İstanbul’u heykelleştirdi ve anıtlaştırdı. Kamera tasarladı, var olan dijital oyuncakları tamamen kendine daha büyük olanaklar sunan yeni teknolojilere dönüştürdü. Bilimi, fiziği, elektroniği, ışığı çok iyi biliyor ve çalışmalarında kullanıyordu. Bir zamanlar Kodak’ın fotoğraf filmi çalışma ve tasarımlarına bile katıldı. Malzeme tasarladı, büyük kimyasal malzeme üreten şirketlerin kapıları kendine açıktı. New York dahil pek çok kentte sergiler açtı. Kavramsal heykel sergilerini geometri, matematik, fizik biçimlendiriyordu. UNESCO ile çalıştı ve çok başarılı tasarımlar gerçekleştirdi. Yılmaz, Türkiye’de bir ilki yapan Bilim Merkezleri Vakfı’nın Taşkışla’da faaliyete geçirdiği Deneme Bilim Merkezi’nin ilk Bilim Şenliği’nin kuratörü, tasarımcısı, üreticisiydi. Önünde kuyruklar oluşan, çocuklar için eğlenceli deneysel bilim setleri, oyuncaklarını tasarladı. Sonraki bilim şenlikleri onun beyin, deprem, aynalar, ışık, yanılsama sergileri ile şenlendi.    Üç boyutlu düşünme gücü Birlikte çalıştık, amacımız, dışarıda 15-20 bin dolara satılan deney setlerini burada üretmekti. Çünkü bilim merkezleri ülkemizde hızla gelişecekti ve Türkiye’nin tasarımcı ve üretici beyinlerinin eserleri olmalıydı tüm bilim deney setleri. Türkiye’de bilim merkezleri çoğaldı, ama oyun-bilim setleri hep dışarıdan satın alındı. Yılmaz, zor işlerin adamıydı. ABD’den, ünlü tasarımcılardan, buraya sergi için çizimler gelir ve onları heykellere, büyük tasarımlara ancak Yılmaz dönüştürürdü. Üstün üç boyutlu zihinsel düşleme gücü ile, mekanik ve fizik bilgisi ile olağandışı eserler ortaya çıkarttı. &#8220;Bunu Yılmaz tasarlar ve üretir&#8221; cümlesi tasarım dünyasında çok sık dolaşırdı. Bu alanda büyük ödüller aldı. Ama sade yaşadı, naif kişiliği ile para pul meselelerinde hep kazıklanan insan oldu. Zor düştüğü zamanları hep paylaştı. Ama kötü bir söz hiç dile getirmedi. Çevresinde zora düşenlere hep yardımcı oldu. Öyle üç beş kuruş değil, on binler, yüz binlerle&#8230; Aramıza hiç para girmedi. Zor durumlarda, bunu nasıl aşarızı tartıştık hep&#8230; CBT’de çok haberini yaptık. Sitemizde ve HBT dergisinde son iki ay içinde yayımlanan iki harika (Yılmaz Zenger: Yüzyılın sürdürülemezliği “Sürdürülebilirlik&#8221; ve Yılmaz Zenger: İlkel toplumlar ilkel mi?) yazısını bulacaksınız. Bir de Özlem Yüzak’ın duygu dolu yazısını.. Güzel adam, bizi bıraktın gittin. Yaptıkların, ürettiklerin, tasarım düşüncelerin ışık saçsın yaşayanlara&#8230; Orhan Bursalı *Bu yazı, 5 Ağustos 2018 tarihli Cumhuriyet Gazetesi, Bilim ve Siyaset köşesinde yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/zenger-olagandisi-tasarimci-sanatcinin-ardindan">Zenger: Olağandışı tasarımcı, sanatçının ardından</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span class="large">Her zaman öğrenci ve her zaman öğretmen. Dokunduğu herkeste güzellikler bırakan, etkisini, insaniliğini, yüksek duygu durumunu, büyük bilgi birikimini ve özgün fikirlerini hemen transfer eden, 30 yıllık sevgili dostum.</span></strong></p>
<p><span class="large">O sabahın öncesi akşam, <strong>Yılmaz </strong>arıyor: <em>&#8220;Orhan enerjim sıfırlanıyor, yataktan kalkamıyorum, lavaboya bile kalkınca tansiyonum 22’ye fırlıyor</em>&#8230; <em>Çizme, yazma enerjim kalmadı&#8230;&#8221;<br />
</em></span><br />
<span class="large">Benim için alarm noktasıydı bu açıklama, ama ses net, akıl berrak, hiçbir sorun yok bedenin enerjisinden başka.<em> &#8220;Sana bir hastane yatağı alalım yarın diyorum, motorludur, yarı oturur durumda büyük tabletin üzerinden çizimlerini, tasarımlarını hatta yazılarını sürdürürsün.&#8221;<br />
</em></span><br />
<span class="large">Hayatla ilişkisini tasarım, üretim, yazma ile sürdüren, bunları yapamayınca zaten yaşamasının anlamının kalmadığını bilen birisi var karşımda. Ona bu koşulu yaratabilecek her şey önemli. Soruyorum bilenlere, bu tür hastalar için motorlu ev tipi yataklar var, ertesi gün bunlardan bir tane kiralayacağız. </span><br />
<strong><span class="large"> </span></strong><br />
<span class="large"><strong>‘Enerjim bitiyor’</strong><br />
</span><br />
<span class="large">Uzaktan, TV’sinin açık olduğunu duyuyorum, ne oldu CHP’de imzalar diye soruyor. Çok da ilgilenmediği bir konu. Daha bir sürü şey&#8230; Böbrek taşı meselemi soruyor. O taş alçağı üzerine yazacağım diyorum. 15 gün kadar önce ciğerinde biriken sıvının alındığı hastanede yanındaydım. Sonuçta yeni bir enerji kazanacağını düşünüyordu. Ada’ya bize getirtmiştik, 3 gün bizde kaldı ve elindeki fotoğraf makinesi ile detay fotoğraflar çekti, bir sanatçının gözü neleri görüyordu&#8230; Sonra gitti Ören’e, tasarım atölye çalışmasına katıldı. Hasta bir insan normalde bu durumda yerinde kımıldamazken&#8230;<br />
</span><br />
<span class="large">Derken sabah <strong>Güler</strong>, <em>&#8220;Yılmaz’ı kaybettik&#8221;  </em>haberini verdi. Evet, son konuşmayı yaptıktan 5 saat sonra&#8230; Bu kadar hızlı beklemiyordum. Bu beyin bedenini bir süre daha yönetir, yönetsin, en azından kapsamlı sergisinin hazırlandığı Kasım ayına kadar diyordum.<br />
</span><br />
<span class="large">Üretme isteği yüksek, bellek pırıl pırıl, yaratıcılığı yerinde, ama beden ise insanı insan yapan beyne ayak uyduramıyor, beyni terk ediyor, onulmaz akciğer hastalığından değil de, kalpten gidiyor. </span><br />
<span class="large"> </span><br />
<span class="large"><strong>Olağanüstü bir tasarımcı</strong> </span></p>
<p><span class="large"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-10687 alignleft" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2018/08/yz-225x300.jpg" alt="" width="225" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2018/08/yz-225x300.jpg 225w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2018/08/yz.jpg 720w" sizes="auto, (max-width: 225px) 100vw, 225px" /></span><span class="large">Her zaman öğrenci ve her zaman öğretmen. Dokunduğu herkeste güzellikler bırakan, etkisini, insaniliğini, yüksek duygu durumunu, büyük bilgi birikimini ve özgün fikirlerini hemen transfer eden, 30 yıllık sevgili dostum.<br />
</span><br />
<span class="large">&#8216;<strong>İçinden tasarım geçen insan</strong>&#8216;dı <strong>Zenger</strong>. Her şeyi tasarladı, ev, mobilya, ofis&#8230; Tarihi tasarladı, İstanbul’u heykelleştirdi ve anıtlaştırdı. Kamera tasarladı, var olan dijital oyuncakları tamamen kendine daha büyük olanaklar sunan yeni teknolojilere dönüştürdü. Bilimi, fiziği, elektroniği, ışığı çok iyi biliyor ve çalışmalarında kullanıyordu. Bir zamanlar Kodak’ın fotoğraf filmi çalışma ve tasarımlarına bile katıldı. Malzeme tasarladı, büyük kimyasal malzeme üreten şirketlerin kapıları kendine açıktı.<br />
</span><br />
<span class="large">New York dahil pek çok kentte sergiler açtı. Kavramsal heykel sergilerini geometri, matematik, fizik biçimlendiriyordu. UNESCO ile çalıştı ve çok başarılı tasarımlar gerçekleştirdi. </span><span class="large">Yılmaz, Türkiye’de bir ilki yapan Bilim Merkezleri Vakfı’nın Taşkışla’da faaliyete geçirdiği Deneme Bilim Merkezi’nin ilk Bilim Şenliği’nin kuratörü, tasarımcısı, üreticisiydi. Önünde kuyruklar oluşan, çocuklar için eğlenceli deneysel bilim setleri, oyuncaklarını tasarladı. Sonraki bilim şenlikleri onun beyin, deprem, aynalar, ışık, yanılsama sergileri ile şenlendi. </span><br />
<span class="large"> </span><br />
<span class="large"><strong>Üç boyutlu düşünme gücü</strong><br />
</span><br />
<span class="large">Birlikte çalıştık, amacımız, dışarıda 15-20 bin dolara satılan deney setlerini burada üretmekti. Çünkü bilim merkezleri ülkemizde hızla gelişecekti ve Türkiye’nin tasarımcı ve üretici beyinlerinin eserleri olmalıydı tüm bilim deney setleri. Türkiye’de bilim merkezleri çoğaldı, ama oyun-bilim setleri hep dışarıdan satın alındı.<br />
</span><br />
<span class="large">Yılmaz, zor işlerin adamıydı. ABD’den, ünlü tasarımcılardan, buraya sergi için çizimler gelir ve onları heykellere, büyük tasarımlara ancak Yılmaz dönüştürürdü. Üstün üç boyutlu zihinsel düşleme gücü ile, mekanik ve fizik bilgisi ile olağandışı eserler ortaya çıkarttı.<br />
</span><br />
<span class="large"><em>&#8220;Bunu Yılmaz tasarlar ve üretir&#8221; </em>cümlesi tasarım dünyasında çok sık dolaşırdı. Bu alanda büyük ödüller aldı. </span><span class="large">Ama sade yaşadı, naif kişiliği ile para pul meselelerinde hep kazıklanan insan oldu. Zor düştüğü zamanları hep paylaştı. Ama kötü bir söz hiç dile getirmedi. Çevresinde zora düşenlere hep yardımcı oldu. Öyle üç beş kuruş değil, on binler, yüz binlerle&#8230; Aramıza hiç para girmedi. Zor durumlarda, bunu nasıl aşarızı tartıştık hep&#8230;<br />
</span><br />
<span class="large">CBT’de çok haberini yaptık. Sitemizde ve HBT dergisinde son iki ay içinde yayımlanan iki harika (<a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/yilmaz-zenger-yuzyilin-surdurulemezligi-surdurulebilirlik">Yılmaz Zenger: Yüzyılın sürdürülemezliği “Sürdürülebilirlik&#8221;</a> ve <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/yilmaz-zenger-ilkel-toplumlar-ilkel-mi">Yılmaz Zenger: İlkel toplumlar ilkel mi?</a>) </span><span class="large">yazısını bulacaksınız. Bir de <strong>Özlem Yüzak</strong>’ın <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/yilmaz-zengeri-kaybettik">duygu dolu</a> yazısını..<br />
</span><br />
<span class="large">Güzel adam, bizi bıraktın gittin. Yaptıkların, ürettiklerin, tasarım düşüncelerin ışık saçsın yaşayanlara&#8230;</span></p>
<p><strong>Orhan Bursalı</strong></p>
<p><strong><em>*Bu yazı, 5 Ağustos 2018 tarihli Cumhuriyet Gazetesi, Bilim ve Siyaset köşesinde yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/zenger-olagandisi-tasarimci-sanatcinin-ardindan">Zenger: Olağandışı tasarımcı, sanatçının ardından</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">10686</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
