Herkese Bilim Teknoloji

Kazdağları’nın başına gelenler günümüzde de “pişmiş tavuğun başına gelmiyorsa” eğer..

“Tarih öncesi” denilen zamanlardan bugünlere uzanan bir yıkım öyküsü var Kazdağları’nın: Sözgelimi, Kazdağları, o çağlarda özellikle Batı Anadolu’daki uygarlıkların mermer ocakları işlevini; görmüş. Söylencelere göre Troya kentinin birkaç kez yenden yapılmasında gereksinim duyulan mermerin, yanı sıra, ünlü Truva Atı’nın yapımında kullanılan ahşabın bile Kazdağarı’ndaki orman ekosistemlerinden sağlanmış. Ardından Avrupa’nın, başta şarap fıçıları için gerekli ahşap olmak üzere orman ürünü gereksinmesi de uzun yıllar Kazdağarı’ndan karşılanmış. Bu arada;

her türlü orman ürünü “alacağının” yine Kazdağarı’ndaki orman ekosistemlerinden karşılanmasından uzun uzadıya söz etmeme gerek var mı bilemiyorum. 1993 yılında ulusal park olarak ayrılınca, “- Oh, Kazdağları kurtuldu !” diye nasıl da sevinmiştim; gençlik işte… Ancak yanılmışım; kurtulmamış: Özellikle 2000’li yıllardaki siyasal iktidarın, yanı sıra, madencilerin bu denli gözü kara, ormancılığımızı yönetenlerin de bu denli vurdumduymaz olabileceğini öngörememişim. Yazıklar olsun bana…

Neyse, bu yararsız yazıklanmaları bir kenara bırakıp söylemek istediklerimi söyleyeyim.


Kazdağları’nı anlayamayanlar, duyumsamayanlar hiç de az değilmiş doğrusu…

Görmeyenlerden, bilmeyenlerden, önemini kavrayamayanlardan söz etmiyorum. Artık herkes görmese de biliyor Kazdağları’nı, önemini kavrayabiliyor çünkü. Bu, bence, o denli önemli değil. Bence önemli olan, öncelikle, Kazdağları’nı anlayamayanlar, daha doğru bir söyleyişle, Kazdağları’nı duyumsayamayanlar. Onlar bakıyor ama ne Kazdağları’ndaki yaşamın özgünlüğünü görebiliyor ne de Sarıkız’ın çığlıklarını duyabiliyor. Gerektiğince görüp duyumsayabilseydiler eğer Kazdağları bu denli şiirsiz, müziksiz kalabilir miydi? Hiç sanmıyorum. Yaşadığımız şu günlerde hem ülkemizde hem de başka ülkelerde insanların giderek başka bir canlı türünün düşünsel ve davanışsal özelliklerini edindiklerini görebiliyorum çünkü. Artık “derdim” bu değil açıkçası; “derdim”, Kazdağları’nın sıradan bir sermaye birikim ortamı, kaynağı olarak görülmesi, bilinmesi; ek olarak, bu yalın gerçeğin hâlâ görülememesi. Demem o ki, Kazdağları’nı yalnızca orman ya da su ekosistemi, altın ve gümüş ile mermer vb kaynağı, “ekoturizm merkezi”, “oksijen kaynağı”, kaçgunluk ya da yazlık konut yeri, görsel güzellik olarak görenler, bilenler de var. Dikkat ederseniz, bunların hemen hemen tümü parasal, daha temelde ise çoğu sermaye kökenli yönelimler ! Kazdağları’nı yalnızca Kazdağları olarak görebilenler, duyumsayabilenler o denli az ki… Baksanıza;

tartışma konusu yapılıyor. Varsa yoksa kesilen ağaç sayısı… İnanır mısınız; 1970’i yılların Kazdağları’ndaki yaşama birliğinin çok renkliliği arıyor, hüzünleniyorum

Yanıtları bilinen sorular…

Çoğunuzun bildiklerini anımsatmamı hoş görürsünüz umarım.

Neler olmuyor ki… Sözgelimi:

“Ağaç demiş ki baltaya
sen beni kesemezdin ama
ne yapayım ki sapın benden
bak şu ağacın bilincine sen
ölen ben, öldüren benden…”

“Burada verilen izinde, özellikle Çanakkaleli halkımızın ısrarla ve hassasiyetle üzerinde durduğu Atikhisar Barajı ile ilgili bir olumsuzluk söz konusu değildir. Ormanda bir katliam yoktur. Yasa ve mevzuatlara aykırı bir durum yoktur.”

açıklamasını yapabiliyor. Ben de “ununu elemiş, eleğini asmak üzere” olan bir orman mühendisi olarak bundan çok utanıyorum.

İnsanımızın temiz havayı solumasına fırsat vermeyen kuruluşları biz ilanihaye çalıştıramayız. Bir tarafta halkım bir tarafta buradaki sermaye var.”

diyerek veto eden Cumhurbaşkanı da bu durum karşısında suskun kalabiliyor. O Cumhurbaşkanı ki, bir yandan da;

Denizlerimizin kenarlarında orman alanlarında buraları betona toprağa çevirme gayreti içerisinde olanlar var. Şu para var ya nelere muktedir. Şu kapitalizm nelere muktedir. Orman, morman ne var ne yok kesiyor atıyor götürüyor. Ha oraya ben bir dikey mimari yapayım, oradan da malı götüreyim. Yapılan iş bu. Yani doğa şöyle olmuş, böyle olmuş umurunda değil.”.” (4 Ağustos 2019)

diyebiliyor

Çanakkale ‘Kirazlı Dağı altın ve gümüş madeni kapasite artışı ve zenginleştirme projesi’ kapsamında biz de ilgili bakanlıklarla Cumhurbaşkanı Yardımcısı nezdinde bir araya geldik ve burada hakikaten yapılan bir yanlış olup olmadığının tespiti ve gerekirse verilmiş Ruhsatların durdurulması dahil her türlü süreci o toplantı çerçevesinde değerlendirdik.”

Ardından da ekliyor:

Biz de doğamızı, çevremizi herkes gibi korumak istiyoruz. Bize bırakılmış emanetleri çocuklarımıza en iyi şekilde koruyarak aktarmak istiyoruz ki bu çerçevede zaten bu süreci de durdurduk

Gerçekten de “durdular mı”; hem sonra, neden “durdurma” da tümüyle “bitirme” değil?

Ne yazık ki ben ve benim gibiler üzülmek ve kızmaktan başka hiçbir şey yapamıyor. Ne Orman Bölge Müdürlüğü’nün ne de ile Çanakkale İl Hıfzısıhha Kurul’unun 13 Nisan 2020 tarihinde “oybirliğiyle” (!) aldığı karara dayanarak verilen cezaların gerekçelerini anlamlı buluyorum. Gülünç ötesi, yanı sıra, çok acıtıcı bir işlem bence.

Anayasa ve yasalar ne diyor?

Ülkemizde başta siyasal iktidar olmak üzere çoğunluğun, deyim yerindeyse “kafasına göre anladığı”, “keyfine göre” uyguladığı ya da hiç uygulamadığı bir hukuk düzeninin olduğunu Anayasa Mahkemesi Başkanı bile açıklıyor. Ne var ki, ülkemizin 2019 yılındaki “hukukun üstünlüğü göstergesi” sıralamasında, 126 ülke arasında 109, “temel haklar” sıralamasında ise 122. olması bile yadırganmıyor. Böyle bir gerçeklik karşısında aşağıdaki hukuksal anımsatmaların ne işe yarayacağını ben de kestiremiyorum:

Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir.

Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir.

Devlet, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak; insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak, işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenler.”

Peki ama, aylardır “Su ve Vicdan Nöbeti” tutan yurttaşlarımız ne yapıyor?

“Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir.

Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlığın ve genel ahlâkın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla ve kanunla sınırlanabilir.”

Peki ama bu madde “Su ve Vicdan Nöbeti” tutan yurttaşlarımızı kapsamıyor mu?

“Devlet, ormanların korunması ve sahalarının genişletilmesi için gerekli kanunları koyar ve tedbirleri alır… Bütün ormanların gözetimi Devlete aittir.

Ormanlara zarar verebilecek hiçbir faaliyet ve eyleme müsaade edilemez…”

Sözgelimi, devlet adına Orman Genel Müdürlüğü’nü, Çanakkale Orman Bölge Müdürlüğü’nü bağlamıyor mu? Bağlıyorsa eğer, bu kuruluşların Anayasanın bu kurallarını gerektiğince yerine getirdiği söylenebilir mi? Bence söylenemez.

“Orman kaynaklarını; ekolojik, ekonomik ve sosyo-kültürel faydalarını dikkate alarak, bitki ve hayvan varlığı ile birlikte, ekosistem bütünlüğü içinde idare etmek, katılımcı ve çok amaçlı şekilde planlamak, usulsüz müdahalelere, tabii afetlere, yangınlara karşı korumak, muhtelif zararlıları ile mücadele etmek ve ettirmek, …” de

bulunuyor. İlginçtir; bu görevini ne denli yerine getirdiği en iyimser söylemle tartışmalı olan bir kuruluş, yaptıkları

  1. a) Başta idare, meslek odaları, birlikler ve sivil toplum kuruluşları olmak üzere herkes, çevrenin korunması ve kirliliğin önlenmesi ile görevli olup bu konuda alınacak tedbirlere ve belirlenen esaslara uymakla yükümlüdürler.
  2. b) Çevrenin korunması, çevrenin bozulmasının önlenmesi ve kirliliğin giderilmesi alanlarındaki her türlü faaliyette; Bakanlık ve yerel yönetimler, gerekli hallerde meslek odaları, birlikler ve sivil toplum kuruluşları ile işbirliği yaparlar.

Tutarlı bir hukuk devletimi yönetiminin ne yapması gerekir sizce; olsa olsa 2872 sayılı yasanın bu kuralları doğrultusunda özverili çabalar içinde olan yurttaşlarını ödüllendirmesi değil mi; değilmiş! Çanakkale İl Hıfzasıhha Kurulu’nun belki de Çanakkale Orman Bölge Müdürlüğü’nün yönlendirmesiyle aldığı karara dayanılarak, “Su ve Vicdan Nöbetçisi” özverili yurttaşlarımıza ceza verilmesi de bu gerçeği bir kez daha açıklıkla ortaya koyuyor bence. Neden mi; orman ekosistemleriyle kaplı “devlet ormanı” sayılan arazilerdeki yaşama birliğini korumaya çalıştıkları için!

Peki, ben bu durumu yadırgıyor muyum? Hayır, kesinlikle yadırgamıyorum ! Yadırgamıyorum çünkü tüm bu olanların temel nedenlerini, sözgelimi;

ne olduğunu bildiğimi sanıyorum. Ancak yine de “fena halde” üzülüyor, kızıyor, kaygılanıyorum.

Yazık, çok yazık !

Marks’ın “Kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser” sözlerini biliyor olmalısınız. Alamos Gold ile işbirlikçisi yerli şirketin Kazdağları’nda yaptıkları, tam da budur işte. Bu durum yalnızca Kazdağları’nda yaşanmıyor kuşkusuz. Ülkemizin her yanında para edebilecek ne varsa sermaye oralara akın ediyor; akarsulara, kıyılara, “devlet ormanı” sayılan yerlere, dağlara, göllere, otlaklara, tarımsal amaçlarla kullanılabilecek verimli arazilere, bozkır ekosistemlerine… Siyasal iktidarın çeşitli yollarla desteklediği bu saldırı durmuyor, durdurulamıyor… Böyleyken, kimileri hâlâ Bertolt Brecht’in olduğu savlanan, “danaların kesilmesini istemiyorlar ama dana pirzolası yemekten de vazgeçemiyorlar” tutumunu sürdürebiliyor. Sözgelimi, Kazdağları’nda da yaşanan yıkımların temelde ülkemizdeki egemen üretim ilişkilerinin olağan sonuçları olduğunu ya göremiyor ya da görmezden gelmeyi yeğliyor. Dolayısıyla da, söz konusu yıkımın boyutlarını hâlâ kesilen ya da kesilecek ağaç sayısıyla ölçmekte bu denli direniyor. Örneğin;

“Devlet ormanları içinde maden aranması ve işletilmesi ile madencilik faaliyeti için zorunlu; tesis, yol, enerji, su, haberleşme ve altyapı tesislerine, fon bedelleri hariç, bedeli alınarak Çevre ve Orman Bakanlığınca izin verilir. … Devlet ormanları sınırları içindeki tohum meşcereleri, gen koruma alanları, muhafaza ormanları, orman içi dinlenme yerleri, endemik ve korunması gereken nadir ekosistemlerin bulunduğu alanlarda maden aranması ve işletilmesi, Çevre ve Orman Bakanlığının muvafakatine bağlıdır.”

biçiminde yeniden düzenlenmesinden; ilgili yönetmeliklerin bu doğrultuda değiştirilmesinden haberi bile olamıyor; oluyorsa da hiç dert edinmiyor.

“Özel çevre koruma bölgeleri, milli parklar, yaban hayatı koruma ve geliştirme sahaları, muhafaza ormanları, 4/4/1990 tarihli ve 3621 sayılı Kıyı Kanununa göre korunması gerekli alanlar, 1 inci derece askeri yasak bölgeler, 1/5000 ölçekli imar planı onaylanmış alanlar, 1 inci derece sit alanları ile madencilik amacı dışında tahsis edilen ve Genel Müdürlük tarafından uygun görüş verilen elektrik santralleri, organize sanayi bölgeleri, petrol, doğalgaz ve jeotermal boru hatları gibi yatırım alanlarına ait koordinatlar ilgili kurumlar tarafından Genel Müdürlüğe bildirilir.”

ek fıkrayı tartışma gündemlerine almıyor.

Bence bu nedenledir ki doğal süreçlere, ortamlar ile varlıklara özveriyle sahip çıkan yurttaşlarımız “çevreci” olarak adlandırılıp kolayca kamuoyuna aykırı azınlıklar – “marjinaller”?-  olarak yansıtılabiliyor. Görünüşe bakılırsa, kimileri böyle bir konumda görülmekten hoşnut olabiliyor.

***

Düşünüyorum ve katlanamıyorum !

Yalnızca “koronalı” değil, bol yasalı ama hukuksuzluk günlerinde bu içerikte bir tartışma kimleri, ne denli ilgilendirebilir, kestiremiyorum doğrusu. Ama siyasal iktidarın, yurttaşlarımızın anayasal görevlerini yapmalarını, anayasal haklarını kullanmalarını da engellemeye kalkışmasının “koronanın” yol açtığı sorunlardan çok daha önemli olduğunu düşünüyorum. Bir de orman, deniz, göl, otlak, akarsu, kıyı, bozkır, dağ, yayla vb ekosistemleri koruma ile demokrasiyi gerçekten demokrasi yapma savaşımının birbirinden ayrılmaması gerektiğini düşünüyorum. Ancak, çoğunlukla ayrılıyor. Ayrıldığı içindir ki, yıllardır verilen özverili onca emeğe karşın yerel düzeydeki rastlantısal kazanımlar kalıcı olamıyor, gerektiğince yaygınlaşamıyor.

Öte yandan, adım gibi biliyorum; çoğu okur bu değinimi yine “fazla politik” (!) bulacak. Doğrudur; bu değinim de “fena halde politiktir” ? Öyle olmasını zorunlu görüyorum, çünkü. Gönlüm isterdi ki, daha yetkin “politik” bir değini yazabilseydim. Açıktır k bunu inat için söylemiyorum.

***

Bu düşüncelerle Kazdağları’nda “Su ve Vicdan Nöbeti” tutan yurttaşlarımıza içtenlikle teşekkür ediyor, sevgi ve saygılarımı sunuyorum. Bu yurttaşlarımız yalnızca Anayasal görevlerini yapmaya, haklarını kullanmaya çalışıyor; ne ekosistemlerini yağmalıyor ne de yabanıl yaşama zarar veriyor ama ceza alıyorlar. İşte buna katlanamıyorum !

Yücel Çağlar

Exit mobile version