Kalitesizliği artan çaya %15 zam

Öne Çıkanlar Toplum Yerküre
Kalitesizliği artan çaya %15 zam

Çayı çok sevdiğinizi ve onsuz yapamayacağınızı biliyoruz. Peki ama bir bardak çayı elinize alıp hiç düşündünüz mü; bu nedir, nasıl yetiştirilir, torunlarımız da içebilecek mi? Çayın, ilk filizi vermesinden ince belli bardağınıza gelene kadar geçirdiği meşakkatli süreci düşünürken (ve biraz da araştırmayla) ülkemizde çayın sürdürülebilirliği konusunda büyük sorunlar olduğunun farkına varmanız mümkün. %15 zam gelen çayı, yıllardır Rize ve büyükşehirler arasında mekik dokuyarak çayın sürdürülebilirliği konusunda önemli çalışmalara imza atan ziraat mühendisi ve TEMA temsilcisi Nevzat Özer’e sorduk.

Nevzat Bey, Türkiye’de çayın hikayesi nasıl başladı?

1924 yılında ilk çay yasası çıktığında bir avuç cumhuriyet idealistinin dışında kimse bu mucize bitkinin Anadolu topraklarında yetişeceğini, bu kadar yaygınlaşacağını düşünemiyordu. Çay bitkisi, asit tepkimeli toprakları sever, yıllık 2500 mm. ulaşan yağışların yıkadığı Rize toprakları da ona en uygun ortamı sunuyordu.


1939 yılında üretilen 45 kilo çay, radyo ve gazetelerde haber olurken 1950’de Rize limanından ilk çay ihracatı, davullu zurnalı törenlerle yapılıyordu. Yoksulluğun, göçlerin gurbetçiliğin bunalttığı Rize’de çay umut oluyordu. 1960 yılının başlarında yapılan toprak analizlerinde bölge topraklarının tamamına yakını çayın istediği asitlik (pH 4,5-6,0) seviyesindeydi. Çay tarımı, neredeyse her evde bulunan 4-5 hayvanın gübresi ve yeşil gübrelerle bitki besin maddesi ihtiyacı karşılanarak sürdürülüyordu. Bu durum 1970’li yıllara kadar sürdü.

1970’li yıllara kadar her şey yolunda gibi gözüküyor. Zira Rize toprağının büyük bir kısmının çay tarımı için uygun koşullara sahip olduğunu ve üretimin arttığını söylediniz. 1970’li yıllardan sonra ne oldu da bugün bir sorun var?

1970’li yıllarda çay üreticisi kimyasal gübreleri ve onun verim üzerindeki hızlı etkisini ve kolay kullanımını keşfetti. Çay ekili alanlarındaki hızlı genişleme, artan gelir, hayvancılıktaki gerileme de bu tercihte etkili oldu. Amonyum sülfat olarak bilinen yüksek azotlu gübreler öylesine yaygınlaştı ki bitki ihtiyacının 4-5 katı kadar fazla kullanılmaya başlandı. Uzun yıllar bir sorun gözükmüyor, toprağa verilen yüksek miktardaki azotlu gübreler üreticiye verim ve gelir olarak dönüyordu.

1990’lı yıllara gelindiğinde çay topraklarının ciddi bir şekilde bozulmaya, asitleşmeye başladığı fark edildi. 1960’da çay tarımı yapılan toprakların sadece %0.12’sinde pH 4’ün altında iken, 1989’da toprakların %85’inde pH’nın 4’ün altına düştüğü görüldü. Bu seviyede çay bitkisinin normal gelişmesi, kaliteli ürün vermesi mümkün değildi.

Bu sorunu çözmek için neler yapıldı?

Birbiri ardına düzenlenen/toplanan çalıştay ve panellerin ardından çay topraklarında asitliği artıran amonyum sülfat gibi gübrelerin kullanılmaması, onun yerine dekara 70 kg’ı geçmeyecek şekilde dolgu maddesi dolomit olan 25-5-10(NPK) içerikli kompoze gübrenin kullanılması kamu ve akademisyenlerce istenmeye; kamunun eğitim ve yayım çalışmalarıyla üreticilere anlatılmaya başlandı.

Kimyasal gübrelerin tamamen terk edildiği bahçelerde verim kaybı değil, %25’i aşan verim artışı söz konusu. Bu sonuçlar Karadeniz’in güzel doğası, toprağı, suyu ve çay tarımının geleceği açısından umut yeşertiyor.

Peki, aradan geçen 25-30 yıllık süreçte bir iyileşme görüldü mü?

Son 25 yılda toprak pH’sinde az da olsa bir iyileşme görülse de bu iyileşmenin yeterli olduğunu söylemek mümkün değil. TEMA’nın Her Dem Toprak İçin projesinin başlatıldığı 2015 yılında çay topraklarının %55’i şiddetli asit, %88’i düzeltilmesi gereken bir asitlik seviyesindeydi. Aynı yıl çay topraklarının ancak yarısında, önerilen gübre kullanılırken diğer yarısında toprak asitliğini artıran amonyum sülfat gibi gübrelere devam ediliyordu. Yine dekara 70 kg kimyasal gübre önerilirken aynı yıl Rize’de 138 kg ortalama gübre kullanıldığı görülüyor. Bu durum çay tarımında verim-kalite kaygılarından çok daha büyük bir soruna işaret ediyor; çay tarımının bu topraklardaki sürdürülebilirliğinin tehlikede olduğuna...

Toprağın bozulan kimyasındaki bu sorunlar çayın tadını ve besin değerlerini nasıl etkiliyor? Tüketici olarak korkmamız gerekir mi?

“Çay, çay bahçesinde yapılır” diye bir söz vardır. Niteliği düşük bir çay yaprağını, en modern teknolojiler kullanılsa da kaliteli çaya dönüştürmek mümkün değildir. Kaliteli çay; tomurcuk ve izleyen iki yaprak standardında bir hasatla mümkündür. Bunun için bol ve kaliteli taze sürgünlere ihtiyaç vardır ve bunu da ancak sağlıklı ve üretken topraklar sağlayacaktır. Yüksek asitlik, çay bitkisinin beslenmesinde önemli sorunlar yaratıyor; bol taze sürgünler yerine yüksek selüloz ve lif içeren kör yapraklar gelişiyor. Günümüzde pek çok üreticinin “2,5 yaprak” ilkesine uymadığını veya zaman zaman tavizler verdiğini görüyoruz. Tabii bunun, toprak kalitesiyle doğrudan ilişkisi var. Bu durum içilen çay kalitesini de hızla düşürüyor. Diğer taraftan bir kilo kuru çay üretmek için daha fazla yaş çay yaprağına ihtiyaç duyuluyor, bu da kuru çay maliyetlerini arttırıyor.

Peki bu sorun bölgenin flora ve faunasını nasıl etkiliyor? Yok olan veya tehlike altına giren türler söz konusu mu?

Doğu Karadeniz Bölgesi, sahip olduğu 2500’e yakın bitki türü ve yaban hayatı ile korumada ve öncelikli özel bir alandır. Çay alanlarının genişlemesi doğal bitki örtüsünün tasfiyesi ile mümkün oluyor. Tarımda kimyasal gübrelerin yoğun kullanımı, sürüngenlerden, kuşlara ve akarsulardaki balık türlerine kadar bütün faunayı etkilemektedir. Ayrıca bölgenin fasulye, mısır gibi geleneksel ürünleri, yerel meyve çeşitleri toprak asitliğinden son derece olumsuz etkileniyor.

TEMA Vakfı ile Doğuş Çay işbirliğinde Rize’de yürütülen “Her Dem Toprak İçin” projesi kapsamında “Sürdürülebilir Çay Tarımı” eğitimleri ve örnek uygulamalar gerçekleştiriliyor. 2016’dan günümüze kadar sürdürülen eğitimlerde çay üreticileri, kadınlar, öğretmenler, din adamları, eksperler, muhtar ve öğrenciler olmak üzere 12.000’den fazla insana ulaşıldı. Uygulama bahçelerinde üreticilere, doğru tarım teknikleriyle toprağı, suyu, doğayı koruyarak nasıl yüksek verime ulaşabilecekleri somut örneklerle gösteriliyor.

“Toprak yoksa çay da yok” sloganı oldukça dikkat çekici. ‘Her Dem Toprak İçin’ projesini bize anlatabilir misiniz? Son yıllarda ne gibi değişiklikler göze çarpıyor? Ne gibi kazanımlar elde edildi? Verimlilik arttı mı? Size umut veren nedir?

Her Dem Toprak İçin projesiyle ilk iki yıl yoğun bir şekilde eğitim ve farkındalık yaratmaya yönelik çalışmalar yapıldı. Bu programla; amonyum sülfat gübresinden vazgeçmek, gübreyi doğru kullanarak birim alandan alınan çay verimini düşürmeden kimyasal gübre miktarını azaltmak öncelikli hedef olarak belirlendi. Kış boyunca halk eğitim merkezlerinde kadınlara çay tarımı, toprağı anlatıldı. Rize Müftülüğü ile işbirliği yapılarak 2 binden fazla din görevlisine eğitimler verildi. Üreticiler, muhtarlar, eksperler, öğretmenler, turnosol kâğıdı ile asitlik ölçmeyi bilen binlerce öğrenciye ulaşıldı.

Projenin 3. yılına gelindiğinde eğitim verilen kişi sayısı 11 bini geçmişti. Yürütülen kampanyalara bütün paydaşlar yoğun destek vermiş amonyum sülfat gübresi kullanımı %10‘lara kadar düşmüştü. 2018 yılından itibaren projeye eğitimler yanında örnek uygulama bahçeleri de eklendi. Çay üreticisine somut olarak toprak-gübre- verim ilişkisi gösterilmeliydi. İki bahçe ile başlayan örnek çalışmalar, bugün bütün vadileri kapsayacak şekilde yaygınlaştırılıyor.

Bölgede 40 bin dekar alanda 8-9 yıldır organik çay tarımı uygulanıyor. Kimyasal gübrelerin hiç kullanılmadığı bu alanlarda çay veriminin yarı yarıya düşmüş olması organik tarımın önündeki en büyük engeli oluşturuyor. Nitekim 2018 yılında bu alanlardan alınan ortalama verim 700 kg/da olurken, konvansiyonel alanlarda 1800 kg/da oldu. Devlet, verimdeki kaybı iki kat fazla fiyat uygulayarak gidermeye çalıştı. Bu da maliyetleri yükseltti ve tüketici aleyhine durum yarattı... Artık ne genişleyecek alan ne de kalitesizliğe sessiz kalacak bir tüketici topluluğu var. Yapılması gereken en acil şey, toprağın ve bitkinin ıslahı, verim ve kalitenin artırılmasıdır. 

Organik çay üretimindeki verim düşüklüğünün giderilebilmesi için alınan önlemler fayda etti mi?

TEMA Vakfı ve Doğuş Çay işbirliğiyle gerçekleştirilen “Her Dem Toprak İçin” projesinin yöneldiği ilk nokta, organik çay üretimindeki verim düşüklüğünün doğru tarım teknikleriyle giderilmesi oldu. Organik havzalarda yaşanan bu sorunun doğru uygulamalarla daha birinci yılında giderildiğini görüyoruz. Şahit bahçelerde 550-600 kg/da ürün alınırken, TEMA örnek bahçelerinde birinci yıl 1700 kg/da verime ulaşılmıştı. Aynı bahçelerin 2019 yılı birinci sürgün dönemindeki yüksek verimi, dekara verimin 2000 kg’nin çok üzerine çıkacağını gösteriyor. Bu miktar yılda 100.000 tondan fazla kimyasal gübrenin kullanıldığı konvansiyonel tarımdaki çay veriminin de çok üzerindedir.

Çaya %15 zam: TÜİK’in son beş yılın Ocak ayı çay fiyatlarına baktığımızda 2015 Ocak ayında 18,32 TL/kg olan çay fiyatının 2019 Ocak ayında -Tüketici Fiyat Endeksi'ne göre- 31.26 TL/kg olması gerekirken 26 TL/kg olduğunu görüyoruz. Bu denklemde Çaykur'un iki yıldır zam yapmamış olması tabloya zarar olarak yansıyordu. Hal böyle olunca da zam kaçınılmaz olacaktı.

Biraz da çay eğitimlerinde karşılaştığınız en büyük güçlüklerden bahsedelim. Rize’deki halkın toprak bilinci konusunda neler söyleyebilirsiniz?

Rize halkı toprağın ne kadar kıt ve önemli olduğunu biliyor, doğayı da çok iyi tanıyor. Çay tarımına gelince durum biraz değişiyor, ciddi bir eğitim ve bilgi eksikliği var. Belki de geniş bir alana hâkim olan yarıcılık sistemi, çayın hastalık ve zararlılara dayanıklılığı, her şart altında hasat edilecek yaprağı üretmesi, eğitim ihtiyacını önlemiş olabilir.

Çayın sürdürülebilirliğini sağlamak için devlet düzeyinde neler yapmak gerekiyor?

Devlete çok büyük görevler düşüyor; vatandaş kısa vadeli düşünebilir ama bu toprakların ilelebet sağlıklı ve verimli kalması devletin görevidir. Bilimin, teknolojinin, iletişimin bugün ulaştığı seviyede üretici eğitimlerinin yetersizliği, halen yanlışlarla dolu tarımsal tekniklerin uygulanması kabul edilemez. Eğitimlere ve bütün süreçlere çiftçi örgütleri, meslek örgütleri, gönüllü kuruluşlar mutlaka dahil edilmeli, onların enerjisinden, yaratıcılığından ve iletişim becerilerinden yararlanılmalıdır.

Söyleşi: Batuhan Sarıcan / batusarican@gmail.com