<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Toplum arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/k/haberler/toplum/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/k/haberler/toplum</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Mon, 06 Apr 2026 16:48:45 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Bilim bir usta-çırak İşidir: Bağışıklık dünyasında tanıklıklar</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/bilim-bir-usta-cirak-isidir-bagisiklik-dunyasinda-tanikliklar</link>
					<comments>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/bilim-bir-usta-cirak-isidir-bagisiklik-dunyasinda-tanikliklar?noamp=mobile#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Apr 2026 16:41:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=33512</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şefik Şanal Alkan / sefik.alkan@gmail.com “Sevmeden, öğrenmeyi de öğrenemezsin.” J. W. Goethe. Geçen yazımda sizlere insanlık yaşamını derinden etkileyen tarihsel 5 büyük bilimsel buluşun nasıl gerçekleştiğini anlatmıştım. Bugünkü yazımda yakından tanıdığım 5 bilimcinin yaptığı, hayatımızı derinden etkileyen 5 çağdaş buluşa değineceğim. Ama ondan önce, izninizle, benim bir bilimci olmamda emeği geçen 4 öğretmenimin önünde saygıyla eğilmek istiyorum. “Bilim bir usta-çırak işidir” denir ya işte Şekil 1 de gördüğünüz Hacettepeli 4 usta bilimci olmasa bilim okyanusuna bir damlacık da olsa bir katkı sağlayamazdım.    Şekil 1. Hacettepe Sağlık Bilimleri Fakültesindeki ustalarım Biraz sonra tanıştıracağım kişi (Prof. N. K. Jerne) ve O’nun bağışıklık bilimine katkılarını anlatabilmem için -ne yazık ki- birazcık da kendi bilimsel çalışmalarımdan söz etmek zorundayım. Hacettepe&#8217;de seçkin öğretmenimin yardımıyla doktora yaptıktan sonra Üniversite of California’ya (UCSF) gönderildim ve orada bağışıklık hücrelerinin bizi mikroplara karşı koruyan T ve B hücrelerinin nasıl iş birliği yaptığını gösteren çalışmalarım epey yankı bulmuştu. İsrail’deki Weizmann Enstitüsünde yaptığım bir konuşma sırasında dünyaca ünlü bilimcisi Prof. N.K. Jerne ile tanışmıştım. Meğer Prof. Jerne, Roche firmasının parasal desteği ile (Her yıl yaklaşık 50 milyon dolar bağış) Basel İnstitute of Imununology (BII) diye bir araştırma enstitüsü kurmuş ve dünyadan yetenekli bilimcileri Basel’e topluyormuş. Askerliğimi yaptıktan hemen sonra BII’ye, 2 yıllığına kabul edildim. İşte birazdan anlatacağım bilimcileri orada tanıdım, sonradan Nobel alan buluşlara orada şahit oldum. Örnek 1. Doktorluk yapamayan bir doktor daha: Prof. Niels K Jerne Bir önceki yazımda sizlere, aile zoruyla doktor olan ama bunu yapamayan Basel’li Dr. Friedrich Miescher’den, hani şu DNA’nın bulunuşundaki ilk yapıtaşını 155 yıl önce döşeyen Basel’li, meraklı bilimciden söz etmiştim (HBT 490). Özelliklerini Şekil 2 de gördüğünüz Prof. Jerne de öyle bir insan ama kişiliği ve bilimsel merakı çok değişik. Şekil 2. “Basel Institute of Immunology” BII, kurucusu Niels Jerne (Yerne okunur) Jerne’nin merakı şuydu: Memelilerin bağışıklık sistemi, milyonlarca çeşit mikrop antijenlerini tanıyabilen milyonlarca çeşit antikorları nasıl yapabiliyor? Memeli DNA’sında bu kadar bilgeyi taşıyacak kadar gen yok. (Örneğin insanın yaklaşık 20,000 geni var). Kısacası, Jerne’ye göre bağışıklık hücrelerindeki genlerin “somatik mutasyona” yani yapısal değişikliğe uğramak zorunda. (O zamanlar buna karşıt görüşler de vardı ama buna hiç girmeyelim, çünkü Jerne’nin haklı olduğunu birazdan göreceğimiz gibi S. Tonegawa tarafından kanıtlandı ve her ikisi de Nobel aldı). Bana çok şey öğreten ustam Jerne geçen yazımda anlattığım Pasteur’den çok farklıydı. Anımsarsanız Pasteur, bilimcilere: “toplumsal/doğal bir sorunu ele al, soruna bilimsel çözüm bul ve uygula” diyordu. Jerne’ ise: “Merakın peşinden git, olayı bilimsel olarak anla, çözümü/uygulamayı başkalarına bırak” diyen bir bilimciydi. Onunla sık sık konuşurduk. Ofisindeki çok uzun masasının iki tarafında sayfaları açık, onlarca bilimsel dergi vardı; 5 farklı dilden bilimsel dergiler okuyordu. Bir gün bana üzerinde çalışmakta olduğum yapay antijenlerle ilgili bir “Danish” makale göstermişti. Basel İmmünoloji Enstitüsü biz araştırmacılar için “cennet” gibi bir yerdi. Herkes merak ettiği şeyi araştırıyor, kimse kimseye hesap vermek zorunda değildi. Bir ara, merakımı gidermek için Jerne’ye; “Burada kimin çalıştığı, kimin çalışmadığı belli değil; bu nasıl bir düzendir diyecek oldum. “Alkan, (bana hep öyle hitap ederdi) buradakilerin %5&#8217;şi çalışsa bize yeter” dedi. Bundan birkaç yıl sonra dediği çıktı: BII’den, kendi dahil 3 bilimciye Nobel ödülü verildi (Şekil 6)  Örnek 2. Susumu Tonegawa ve büyük buluşu Suzumu Tonegawa, Japonya’da öğrenciyken, F. Jacob ve J. Monod&#8217;un operon çalışmasından çok etkilenmiş, Amerika’ya doktora ve sonrası çalışmalar için gitmiş ve Jerne&#8217;in davetiyle Basel’e gelmişti. (Bir ara laboratuvar komşusu olduğum için biliyorum, çoğu kez çalışmaya saat 15:00 civarında gelir, geceleri çalışırdı). Tonegawa&#8217;nın Nobel Ödülü&#8217;ne layık görülen çalışması, 100 yılı aşkın süredir bağışıklık biliminin temel sorusu olan edinsel bağışıklık sisteminin genetik mekanizmasını aydınlattı. Tonegawa&#8217;nın keşfinden önce, kalıtım bilimciler her bir genin bir tek protein ürettiğine inanılıyordu. 1976&#8217;da başlayan deneylerde Tonegawa, genetik materyalin milyonlarca antikor oluşturmak üzere kendini yeniden düzenlediğini gösterdi. Şekil 3. Tonagawa’ya göre antikor genlerinin yeniden karılması. B hücresinin azıcık genetik materyalle milyonlarca çeşit antikor oluşturma düzeneği. Tonegawa, dölüt (cenin) ve yetişkin farelerin B hücrelerinin DNA&#8217;sını karşılaştırarak, yetişkin farelerin olgun B hücrelerindeki antikor genlerinin değişken bölgelerindeki çeşitliliği oluşturmak için yer değiştirdiğini, yani genlerin yeniden karıldığını gösterdi. (Bu süreç V(D)J rekombinasyonu olarak bilinir). Jerne’nin “somatik mutasyon” kuramını kanıtlayan bu bulgunun Nobel kurumunun gözünden kaçmayacağını hepimiz biliyorduk, ama George Köhler araya girdi. (Susumu’nun Nobeli bana göre gecikti). Bu arada 1980’lerde, Susumu Tonewaga ile T hücre reseptörünü klonlamak üzere iş birliği yapmaya başladık; ama geç kalmıştık, başkaları bu işi bizden önce başardı. (Nusret Fişek Hoca haklı çıktı. Yıllar önce bana “Şefik, bakteriyi ve genetiği bırakmasan iyi olurdu” demişti). Örnek 3-4.  George Köhler, Cesar Milstein ve Monoklonal Antikorlar Benim 1976’nın sonlarına doğru BII’ye katılmamdan birkaç ay sonra George Köhler Londra’dan BII’ye geldi, arkadaş olduk, ailecek görüşmeye başladık. Bana, Londra’da MRC’ de doktora sonrası yaptığı çalışmayı ayrıntılarıyla anlattı. Hemen belirteyim onun amacı monoklonal antikorlar yaratmak değildi. Onun merak ettiği şey neydi? B hücrelerinin 5 çeşit antikor (Ig) yaptığı biliniyordu. Örneğin bir B hücresi bir kez IgG tipi bir antikor yapmaya başlayınca genlerinde nasıl bir değişiklik oluyor da aynı B hücresi başka bir antikor çeşidi yapamıyordu. Yani B hücresinin karışık antikor yapmasını engelleyen bir kalıtsal mekanizm olmalıydı. George Köhler, daha önceki yıllarda BII’de doktora yapmaktayken, bir çıkmaz bir sokağa girdiğini düşünüyordu. Çünkü yeteri kadar fare B hücresi ve antikoru elde edemiyordu. Bir gün Londra MRC’den gelen bir bilimci, Cesar Milstein, BII de bir seminer verdi. Prof. C. Milstein’nın kafasında da, G. Köhler’inkine benzer sorular ve sorunlar vardı. Semineri bittikten sonra George Köhler, C. Milstein’a derdini ve fikrini anlattı: “ben sizin yanınıza gelebilir miyim” diye sordu. O da hemen peki dedi. Köhler, Londra’da Milstein Lab’ında fare miyelomalar arası kaynaştırma (füzyon yöntemini) öğrendikten sonra can alıcı deneyi yaptı; Milstein gibi miyeloma-miyeloma melez hücreleri yapmak yerine miyeloma-fare B hücresi melezlemesi yaptı. İşte, tek özgüllükle yani monoklonal ve bol antikor yaratma yöntemi böyle keşfedildi. Böylece B hücresi ölümsüzleştirilmiş oldu. Şekil 4 de fare dalağında koyun alyuvarlarına karşı antikor yapan ve ölümsüzleşen B hücrelerinin saptanmasına yarayan Jerne plak yöntemini görüyorsunuz. Şekil 4. Köhler – Milstein yöntemiyle özgül ve bol antikor elde etme yöntemi. Bu büyük keşiften 10 sene sonra, Nature dergisi benden, biyolojik bilimlerde devrim yaratan bu büyük buluşun perde arkasını yazmamı istedi (Şekil 5). Bu yazım epey yankı uyandırdı; özelikle Londra- MRC’deki İngiliz bilimcilerini çok kızdırdı; benim, büyük buluşta Milstein’’nin rolünü azaltıp, Köhler’inkini yücelttiğimi savundular ama verdiğim cevaptan sonra sustular. Kimsenin hakkını yememiştim. Bu deneyi ilk planlayan G Köhler’di. Şekil 5. Monoklonal antikor keşfinin perde arkası ve bilerek patentlenmeyen bu buluştan elde edilen milyarlar. Şekil 6. Basel İmmünoloji Enstitüsünde iken Nobel alan, Danimarkalı, Almanyalı ve Japon 3 bilimci. (C. Milstein, Arjantinli ve MRC Londra’dan) Örnek 5.  Rolf Zinkernagel ve “kendini tanımak” Dr. Roff Zinkernagel ile ilk Basel’de tram’da karşılaştık, uzun zamandır arkadaşız. Türkiye dahil defalarca bağışıklık bilimi toplantılarında karşılaşırız. Epey bilimsel görüş ayrılığımız var ama gülerek tartışırız. R. Zinkernagel, Avustralya’da Prof. P. Dorherty’nin yanında doktora-sonrası çalışması yaparken oldukça şans eseri büyük bir buluşa imza attı. 1974&#8217;te Nature dergisinde yayınlanan bulgular, hücresel bağışıklık sisteminin (T lenfositlerin), hem (ana doku uyumluluk antijenleri dediğimiz kendi moleküllerini, hem de &#8216;yabancı&#8217; molekülleri (örneğin virüsleri) aynı anda tanıması gerektiğini ortaya koydu. Bu iki araştırıcı, VSV virüsüne karşı farede gelişen öldürücü T hücrelerinin adedini saptamak için bir deney yapmaktaydılar. Bu deney için genetiği iyi bilinen bir diyelim “beyaz” fare suşu kullanıyorlardı fakat, o gün yeteri kadar fare bulunamadığı için yardımcı kişi deneye birkaç tane “siyah” fare suşu katmış ve dolayısıyla beklenmedik bir sonuç çıkmış ortaya. Tekrarlanan deneyde aynı sonuç çıkınca, o günlerde bağışıklık yanıtının genetik temelini gösteren başka bir makaleyi okuyun bilimciler işin ciddiyetini kavradılar. 1974&#8217;te yayımlanan bu bulguları hücresel bağışıklık sisteminin (bu deneyde öldürücü T hücrelerinin) hem &#8216;yabancı&#8217; molekülleri (örneğin bir virüs) hem de kendi moleküllerini (ana doku uyumluluk antijenleri) aynı anda tanıması gerektiğini gösterdi. Bu da şu demek: Vücudumuzu virüslere ve kanserleşen hücrelere karşı savunan CD8 T hücrelerimiz, kendi dokularında bir değişiklik olursa (kanserleşme veya virüs bulaşı gibi) bunu görüp, hedef hücreyi öldürüyorlar. (Bağışlık, Sokrates’in “kendini tanı” ilkesine uyuyor). Şekil 7, Peter C. Doherty ve Rolf M. Zinkernagel’ın hücresel bağışıklık savunmasının mekanizmasına ilişkin keşifleri. Bilimde felsefenin önemi nedir? Lise yıllarımdan beri okuduğum ve beni çok etkileyen filozof Bertrand Russell olmuştur. Amerika’da ve İsviçre’deki arkadaşlarımın içinde Russell’in “Batı Felsefesinin Tarihi” adlı büyük eserini okumayan/bilmeyen bilimci görmedim. B. Russel, 1950 yılında bu eserinden ötürü Nobel aldı. Yaptığı uzun Nobel konuşmasından sizlere bir özet çıkardım. B. Russel felsefenin bilim için yapabileceği en önemli şey nedir sorusuna şu yanıtı veriyor: “1. Felsefe, kesinlik olmadan nasıl yaşanacağını, 2. Ve yine de kararsızlık/belirsizlik içinde felç olmamayı öğretir”. “Her şeyi sorgula” diyen Einstein ise bu konuda şu görüşte: “Felsefi iç-görüşün yarattığı bağımsızlık, sıradan bir uzmanla, mutlak gerçeği arayan bilimci arasındaki farkı belirler”. Bilimci adayı önce kendini tanımalı, sevmeli ve baştan karar vermeli; “Sıradan bir uzman” mı olmak istiyorum, yoksa “gerçeği arayan” biri mi?</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/bilim-bir-usta-cirak-isidir-bagisiklik-dunyasinda-tanikliklar">Bilim bir usta-çırak İşidir: Bağışıklık dünyasında tanıklıklar</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><b>Şefik Şanal Alkan / </b><a href="mailto:sefik.alkan@gmail.com"><strong>sefik.alkan@gmail.com</strong></a></p>
<p class="p1"><em>“Sevmeden, öğrenmeyi de öğrenemezsin.” J. W. Goethe.</em></p>
<p class="p1">Geçen yazımda sizlere insanlık yaşamını derinden etkileyen<a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/bilimsel-kesifler-nasil-yapiliyor-5-buyuk-bulusun-ilginc-oykusu"> tarihsel 5 büyük bilimsel buluşun nasıl gerçekleştiğini anlatmıştım.</a> Bugünkü yazımda yakından tanıdığım 5 bilimcinin yaptığı, hayatımızı derinden etkileyen 5 çağdaş buluşa değineceğim.</p>
<p class="p1">Ama ondan önce, izninizle, benim bir bilimci olmamda emeği geçen 4 öğretmenimin önünde saygıyla eğilmek istiyorum. “<b>Bilim bir usta-çırak işidir</b>” denir ya işte Şekil 1 de gördüğünüz Hacettepeli 4 usta bilimci olmasa bilim okyanusuna bir damlacık da olsa bir katkı sağlayamazdım.<span class="Apple-converted-space">   </span></p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone wp-image-33527 size-full" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s1.jpg" alt="" width="667" height="244" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s1.jpg 667w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s1-300x110.jpg 300w" sizes="(max-width: 667px) 100vw, 667px" /></p>
<p class="p3"><i>Şekil 1. Hacettepe Sağlık Bilimleri Fakültesindeki ustalarım</i></p>
<p class="p1">Biraz sonra tanıştıracağım kişi (<b>Prof. N. K. Jerne</b>) ve O’nun bağışıklık bilimine katkılarını anlatabilmem için -ne yazık ki- birazcık da kendi bilimsel çalışmalarımdan söz etmek zorundayım. Hacettepe&#8217;de seçkin öğretmenimin yardımıyla doktora yaptıktan sonra Üniversite of California’ya (UCSF) gönderildim ve orada bağışıklık hücrelerinin bizi mikroplara karşı koruyan T ve B hücrelerinin nasıl iş birliği yaptığını gösteren çalışmalarım epey yankı bulmuştu.</p>
<p class="p1">İsrail’deki Weizmann Enstitüsünde yaptığım bir konuşma sırasında dünyaca ünlü bilimcisi <b>Prof. N.K. Jerne</b> ile tanışmıştım. Meğer Prof. Jerne, Roche firmasının parasal desteği ile (Her yıl yaklaşık 50 milyon dolar bağış) Basel İnstitute of Imununology (BII) diye bir araştırma enstitüsü kurmuş ve dünyadan yetenekli bilimcileri Basel’e topluyormuş.</p>
<p class="p1">Askerliğimi yaptıktan hemen sonra BII’ye, 2 yıllığına kabul edildim. İşte birazdan anlatacağım bilimcileri orada tanıdım, sonradan Nobel alan buluşlara orada şahit oldum.</p>
<p class="p1"><b>Örnek 1. </b></p>
<p class="p1"><b>Doktorluk yapamayan bir doktor daha: Prof. Niels K Jerne </b></p>
<p class="p1">Bir önceki yazımda sizlere, aile zoruyla doktor olan ama bunu yapamayan Basel’li Dr. <i>Friedrich Miescher’den</i>, hani şu DNA’nın bulunuşundaki ilk yapıtaşını 155 yıl önce döşeyen Basel’li, meraklı bilimciden söz etmiştim (HBT 490). Özelliklerini <b>Şekil 2</b> de gördüğünüz Prof. Jerne de öyle bir insan ama kişiliği ve bilimsel merakı çok değişik.</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone wp-image-33528 size-full" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/04/s2.jpg" alt="" width="873" height="270" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/04/s2.jpg 873w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/04/s2-300x93.jpg 300w" sizes="(max-width: 873px) 100vw, 873px" /></p>
<p class="p3"><i>Şekil 2. “Basel Institute of Immunology” BII, kurucusu Niels Jerne (Yerne okunur)</i><i></i></p>
<p class="p1"><b>Jerne’nin merakı şuydu</b>: Memelilerin bağışıklık sistemi, milyonlarca çeşit mikrop antijenlerini tanıyabilen milyonlarca çeşit antikorları nasıl yapabiliyor? Memeli DNA’sında bu kadar bilgeyi taşıyacak kadar gen yok. (Örneğin insanın yaklaşık 20,000 geni var). Kısacası, Jerne’ye göre bağışıklık hücrelerindeki genlerin “somatik mutasyona” yani yapısal değişikliğe uğramak zorunda. <span class="s2">(O zamanlar buna karşıt görüşler de vardı ama buna hiç girmeyelim, çünkü Jerne’nin haklı olduğunu birazdan göreceğimiz gibi S. Tonegawa tarafından kanıtlandı ve her ikisi de Nobel aldı).</span></p>
<p class="p1">Bana çok şey öğreten ustam Jerne geçen yazımda anlattığım Pasteur’den çok farklıydı. Anımsarsanız <b>Pasteur</b>, bilimcilere: “<b><i>toplumsal/doğal bir sorunu ele al, soruna bilimsel çözüm bul ve uygula</i></b>” diyordu. Jerne’ ise: “<b><i>Merakın peşinden git, olayı bilimsel olarak anla, çözümü/uygulamayı başkalarına</i></b><b><i> </i></b><b><i>bırak</i></b>” diyen bir bilimciydi. Onunla sık sık konuşurduk. Ofisindeki çok uzun masasının iki tarafında sayfaları açık, onlarca bilimsel dergi vardı; 5 farklı dilden bilimsel dergiler okuyordu. Bir gün bana üzerinde çalışmakta olduğum yapay antijenlerle ilgili bir “Danish” makale göstermişti.</p>
<p class="p1">Basel İmmünoloji Enstitüsü biz araştırmacılar için “cennet” gibi bir yerdi. Herkes merak ettiği şeyi araştırıyor, kimse kimseye hesap vermek zorunda değildi. Bir ara, merakımı gidermek için Jerne’ye; “Burada kimin çalıştığı, kimin çalışmadığı belli değil; bu nasıl bir düzendir diyecek oldum. “Alkan, <span class="s2">(bana hep öyle hitap ederdi) </span>buradakilerin %5&#8217;şi çalışsa bize yeter” dedi. Bundan birkaç yıl sonra dediği çıktı: BII’den, kendi dahil 3 bilimciye Nobel ödülü verildi (Şekil 6)<i> </i></p>
<p class="p1"><b>Örnek 2. </b></p>
<p class="p1"><b>Susumu Tonegawa ve büyük buluşu </b><b></b></p>
<p class="p4">Suzumu Tonegawa, Japonya’da öğrenciyken, F. Jacob ve J. Monod&#8217;un operon çalışmasından çok etkilenmiş, Amerika’ya doktora ve sonrası çalışmalar için gitmiş ve Jerne&#8217;in davetiyle Basel’e gelmişti. (Bir ara laboratuvar komşusu olduğum için biliyorum, çoğu kez çalışmaya saat 15:00 civarında gelir, geceleri çalışırdı).</p>
<p class="p4">Tonegawa&#8217;nın Nobel Ödülü&#8217;ne layık görülen çalışması, 100 yılı aşkın süredir bağışıklık biliminin temel sorusu olan <b>edinsel bağışıklık sisteminin</b> genetik mekanizmasını aydınlattı. Tonegawa&#8217;nın keşfinden önce, kalıtım bilimciler her bir genin bir tek protein ürettiğine inanılıyordu. 1976&#8217;da başlayan deneylerde Tonegawa, genetik materyalin milyonlarca antikor oluşturmak üzere kendini yeniden düzenlediğini gösterdi.</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone wp-image-33529 size-full" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/04/s3.jpg" alt="" width="796" height="294" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/04/s3.jpg 796w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/04/s3-300x111.jpg 300w" sizes="(max-width: 796px) 100vw, 796px" /></p>
<p class="p5"><i> </i><b><i>Şekil 3. Tonagawa’ya göre </i></b><b>antikor genlerinin yeniden karılması</b><b><i>. B hücresinin azıcık genetik materyalle milyonlarca çeşit antikor oluşturma düzeneği</i></b><i>.</i></p>
<p class="p4">Tonegawa, dölüt (cenin) ve yetişkin farelerin B hücrelerinin DNA&#8217;sını karşılaştırarak, yetişkin farelerin olgun B hücrelerindeki antikor genlerinin değişken bölgelerindeki çeşitliliği oluşturmak için yer değiştirdiğini, yani genlerin yeniden karıldığını gösterdi. (Bu süreç V(D)J rekombinasyonu olarak bilinir).</p>
<p class="p4">Jerne’nin “somatik mutasyon” kuramını kanıtlayan bu bulgunun Nobel kurumunun gözünden kaçmayacağını hepimiz biliyorduk, ama <b>George Köhler</b> araya girdi. (Susumu’nun Nobeli bana göre gecikti).</p>
<p class="p1"><span class="s4">Bu arada 1980’lerde, </span>Susumu Tonewaga ile T hücre reseptörünü klonlamak üzere iş birliği yapmaya başladık; ama geç kalmıştık, başkaları bu işi bizden önce başardı. (Nusret Fişek Hoca haklı çıktı. Yıllar önce bana “Şefik, bakteriyi ve genetiği bırakmasan iyi olurdu” demişti).</p>
<p class="p1"><b>Örnek 3-4. </b></p>
<p class="p1"><b>George Köhler, Cesar Milstein ve Monoklonal Antikorlar</b></p>
<p class="p1">Benim 1976’nın sonlarına doğru BII’ye katılmamdan birkaç ay sonra George Köhler Londra’dan BII’ye geldi, arkadaş olduk, ailecek görüşmeye başladık. Bana, Londra’da MRC’ de doktora sonrası yaptığı çalışmayı ayrıntılarıyla anlattı. Hemen belirteyim onun amacı monoklonal antikorlar yaratmak değildi. Onun merak ettiği şey neydi? B hücrelerinin 5 çeşit antikor (Ig) yaptığı biliniyordu. Örneğin bir B hücresi bir kez IgG tipi bir antikor yapmaya başlayınca genlerinde nasıl bir değişiklik oluyor da aynı B hücresi başka bir antikor çeşidi yapamıyordu. Yani B hücresinin karışık antikor yapmasını engelleyen bir kalıtsal mekanizm olmalıydı.</p>
<p class="p1">George Köhler, daha önceki yıllarda BII’de doktora yapmaktayken, bir çıkmaz bir sokağa girdiğini düşünüyordu. Çünkü yeteri kadar fare B hücresi ve antikoru elde edemiyordu. Bir gün Londra MRC’den gelen bir bilimci, Cesar Milstein, BII de bir seminer verdi.</p>
<p class="p1">Prof. C. Milstein’nın kafasında da, G. Köhler’inkine benzer sorular ve sorunlar vardı. Semineri bittikten sonra George Köhler, C. Milstein’a derdini ve fikrini anlattı: “ben sizin yanınıza gelebilir miyim” diye sordu. O da hemen peki dedi. Köhler, Londra’da Milstein Lab’ında fare miyelomalar arası kaynaştırma (füzyon yöntemini) öğrendikten sonra can alıcı deneyi yaptı; Milstein gibi miyeloma-miyeloma melez hücreleri yapmak yerine miyeloma-fare B hücresi melezlemesi yaptı. İşte, tek özgüllükle yani monoklonal ve bol antikor yaratma yöntemi böyle keşfedildi. Böylece B hücresi ölümsüzleştirilmiş oldu. <b>Şekil 4</b> de fare dalağında koyun alyuvarlarına karşı antikor yapan ve ölümsüzleşen B hücrelerinin saptanmasına yarayan Jerne plak yöntemini görüyorsunuz.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-33530" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/04/s4a.jpg" alt="" width="703" height="429" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/04/s4a.jpg 703w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/04/s4a-300x183.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 703px) 100vw, 703px" /></p>
<p class="p3"><i>Şekil 4. Köhler – Milstein yöntemiyle özgül ve bol antikor elde etme yöntemi. </i></p>
<p class="p1">Bu büyük keşiften 10 sene sonra, <b>Nature</b> dergisi benden, biyolojik bilimlerde devrim yaratan bu büyük buluşun perde arkasını yazmamı istedi (<b>Şekil 5</b>). Bu yazım epey yankı uyandırdı; özelikle Londra- MRC’deki İngiliz bilimcilerini çok kızdırdı; benim, büyük buluşta Milstein’’nin rolünü azaltıp, Köhler’inkini yücelttiğimi savundular ama verdiğim cevaptan sonra sustular. Kimsenin hakkını yememiştim. Bu deneyi ilk planlayan G Köhler’di.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-33531" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/04/s5.jpg" alt="" width="918" height="371" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/04/s5.jpg 918w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/04/s5-300x121.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 918px) 100vw, 918px" /></p>
<p class="p3"><b><i>Şekil 5.</i></b><i> Monoklonal antikor keşfinin perde arkası ve bilerek patentlenmeyen bu buluştan elde edilen milyarlar.</i></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-33535" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/04/s6-2.jpg" alt="" width="888" height="371" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/04/s6-2.jpg 888w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/04/s6-2-300x125.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 888px) 100vw, 888px" /></p>
<p class="p3"><b><i>Şekil 6</i></b><i>. Basel İmmünoloji Enstitüsünde iken Nobel alan, Danimarkalı, Almanyalı ve Japon 3 bilimci. (C. Milstein, Arjantinli ve MRC Londra’dan</i><span class="s5"><i>)</i></span></p>
<p class="p1"><b>Örnek 5. </b></p>
<p class="p1"><b>Rolf Zinkernagel ve “kendini tanımak”</b></p>
<p class="p1">Dr. Roff Zinkernagel ile ilk Basel’de tram’da karşılaştık, uzun zamandır arkadaşız. Türkiye dahil defalarca bağışıklık bilimi toplantılarında karşılaşırız. Epey bilimsel görüş ayrılığımız var ama gülerek tartışırız. R. Zinkernagel, Avustralya’da Prof. P. Dorherty’nin yanında doktora-sonrası çalışması yaparken oldukça şans eseri büyük bir buluşa imza attı.</p>
<p class="p1">1974&#8217;te Nature dergisinde yayınlanan bulgular, hücresel bağışıklık sisteminin (T lenfositlerin), hem (ana doku uyumluluk antijenleri dediğimiz kendi moleküllerini, hem de &#8216;yabancı&#8217; molekülleri (örneğin virüsleri) aynı anda tanıması gerektiğini ortaya koydu. Bu iki araştırıcı, VSV virüsüne karşı farede gelişen öldürücü T hücrelerinin adedini saptamak için bir deney yapmaktaydılar. Bu deney için genetiği iyi bilinen bir diyelim “beyaz” fare suşu kullanıyorlardı fakat, o gün yeteri kadar fare bulunamadığı için yardımcı kişi deneye birkaç tane “siyah” fare suşu katmış ve dolayısıyla beklenmedik bir sonuç çıkmış ortaya.</p>
<p class="p1">Tekrarlanan deneyde aynı sonuç çıkınca, o günlerde bağışıklık yanıtının genetik temelini gösteren başka bir makaleyi okuyun bilimciler işin ciddiyetini kavradılar. 1974&#8217;te yayımlanan bu bulguları hücresel bağışıklık sisteminin (bu deneyde öldürücü T hücrelerinin) hem &#8216;yabancı&#8217; molekülleri (örneğin bir virüs) hem de kendi moleküllerini (ana doku uyumluluk antijenleri) aynı anda tanıması gerektiğini gösterdi.</p>
<p class="p1"><b>Bu da şu demek</b>: Vücudumuzu virüslere ve kanserleşen hücrelere karşı savunan CD8 T hücrelerimiz, kendi dokularında bir değişiklik olursa (kanserleşme veya virüs bulaşı gibi) bunu görüp, hedef hücreyi öldürüyorlar. <span class="s2">(Bağışlık, Sokrates’in “kendini tanı” ilkesine uyuyor).</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-33533" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/04/s6-1.jpg" alt="" width="563" height="278" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/04/s6-1.jpg 563w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/04/s6-1-300x148.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 563px) 100vw, 563px" /></p>
<p class="p3"><b><i> Şekil 7, </i></b><i>Peter C. Doherty ve Rolf M. Zinkernagel’ın hücresel bağışıklık savunmasının mekanizmasına ilişkin keşifleri. </i></p>
<p class="p1"><b>Bilimde felsefenin önemi nedir? </b></p>
<p class="p1">Lise yıllarımdan beri okuduğum ve beni çok etkileyen filozof <b>Bertrand Russell </b>olmuştur. Amerika’da ve İsviçre’deki arkadaşlarımın içinde Russell’in<b> </b>“Batı Felsefesinin Tarihi” adlı büyük eserini okumayan/bilmeyen bilimci görmedim. B. Russel, 1950 yılında bu eserinden ötürü Nobel aldı.</p>
<p class="p1">Yaptığı uzun <b>Nobel konuşmasından sizlere bir özet</b> çıkardım. <b>B. Russel </b>felsefenin bilim için yapabileceği en önemli şey nedir sorusuna şu yanıtı veriyor: “1. Felsefe, kesinlik olmadan nasıl yaşanacağını, 2. Ve yine de kararsızlık/belirsizlik içinde felç olmamayı öğretir”. “Her şeyi sorgula” diyen <b>Einstein</b> ise bu konuda şu görüşte: <i>“Felsefi iç-görüşün yarattığı bağımsızlık, sıradan bir uzmanla, mutlak gerçeği arayan bilimci arasındaki farkı belirler”. </i></p>
<p class="p1">Bilimci adayı önce kendini tanımalı, sevmeli ve baştan karar vermeli; “Sıradan bir uzman” mı olmak istiyorum, yoksa “gerçeği arayan” biri mi?</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/bilim-bir-usta-cirak-isidir-bagisiklik-dunyasinda-tanikliklar">Bilim bir usta-çırak İşidir: Bağışıklık dünyasında tanıklıklar</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/bilim-bir-usta-cirak-isidir-bagisiklik-dunyasinda-tanikliklar/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">33512</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Galileo’dan Günümüze: İktidarların Bilimle Hesaplaşması</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/galileodan-gunumuze-iktidarlarin-bilimle-hesaplasmasi</link>
					<comments>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/galileodan-gunumuze-iktidarlarin-bilimle-hesaplasmasi?noamp=mobile#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 25 Mar 2026 09:57:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=33488</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bilim, dört yüzyıldır otoriter rejimlerin en büyük korkularından biri oldu. 1633’te Galileo’nun yargılanmasından, Stalin’in genetik bilimi yasaklamasına kadar tarihte sayısız kez, bağımsız düşüncenin ışığı baskı altına alındı. Bugünse tarihçiler, ABD Başkanı Donald Trump’ın attığı adımlarda aynı “otoriter oyun kitabının” izlerini görüyor. Kilise, monarşiler ve diktatörlükler… Hepsi bilimi kendi iktidarlarının karşısında bir “alternatif otorite” olarak gördü. Katolik Kilisesi, Kopernik’in güneş merkezli evren görüşünü yasakladı. Nazi Almanyası’nda Yahudi bilim insanları kovuldu, Stalin döneminde genetik bilimi toprağa gömüldü. Ortak özellik açıktı: “Özgür düşünce” tehlikeli, teknolojik fayda sağlayan uygulamalı bilim ise rejim için gerekliydi. Trump ve Bilim: Modern Bir Çatışma Trump, ikinci kez Beyaz Saray’a döndükten sonra, bilime karşı en büyük hamlelerinden birini yaptı: Bilimsel danışma panellerinin kapatılması (aşılar, çevre, yapay zekâ, uzay ve daha fazlası) Temel araştırma bütçelerinin 45 milyar dolardan 30 milyara düşürülmesi Hemşirelikten iklim değişikliğine, Mars atmosferinden sağlık eşitsizliklerine kadar onlarca araştırma alanının kesintiye uğraması “Altın standart” adı altında devlet kontrolünü güçlendirecek reform önerileri Özellikle temel araştırmalar —iklim, sağlık eşitsizlikleri, temiz enerji ya da Mars atmosferi üzerine çalışmalar— hedef tahtasına konuldu. Buna karşın yapay zekâ, kuantum teknolojileri gibi kısa vadede “ekonomik değer” yaratacak alanlar öne çıkarıldı. Tarihçiler, Trump’ın attığı adımları “totaliter bilimin” izleri olarak görüyor. Nazi Almanya’sının ve Stalin’in bilim politikalarına benzer bir “bilim üzerinde kontrol” arzusu dikkat çekiyor. Ancak uzmanlara göre, Trump’ın önündeki en büyük fark, Amerikan toplumunda hâlâ güçlü olan sivil direnişin varlığı. “Trump gibiler her zaman olur,” diyor UCLA’dan Treisman. “Fark, karşılaştıkları direnişin düzeyindedir.” Onun inancı, “sivil toplumun pek çok gücünün” Trump’ı sınırlamaya devam edeceği yönünde. Yeni Otoriterler Çağı Bugünün otokratları artık üniformalı diktatörler değil; takım elbiseli, medya ustası siyasetçiler. Çin’de Xi Jinping, Rusya’da Putin, Macaristan’da Orban, Brezilya’da Bolsonaro… Bilimi sınırlamanın yolu artık doğrudan şiddetten çok, bütçe kesintileri, sansür ve gözetim teknolojileriyle işliyor. Trump’ın bu liderlerle yakın ilişkileri, ABD’de de “bilimin bağımsızlığı” konusunda endişeleri artırıyor. Bilim Neden Tehdit? Çünkü bilim sadece keşifler değil, aynı zamanda toplumsal güvenin kaynağı. Hastalıkları bitiren, hayat kurtaran, evreni anlamamızı sağlayan bilim; toplum nezdinde otoriteye meydan okuyabiliyor. UCLA’dan siyaset bilimci Daniel Treisman’ın dediği gibi: “Bilim bir toplumsal güç kaynağıdır. Bu yüzden her zaman potansiyel bir tehdit oluşturur.” Geleceğe Dair Belirsizlik Trump’ın politikaları ABD’nin bilimdeki küresel liderliğini sarsabilir mi? Kesin cevap yıllar sonra belli olacak. Ancak tarih bize şunu öğretiyor: Bilimi kısıtlamak, kısa vadeli siyasi kazançlar getirse de uzun vadede toplumları zayıflatır. Galileo’nun mahkeme salonunda bastırılan sesi, yüzyıllar sonra bilimsel devrimin başlangıcı oldu. Bugün de bilim insanlarının susturulması aynı soruyu gündeme getiriyor: Özgür düşünce olmadan, gerçek bilim mümkün mü? Kaynak: https://www.nytimes.com/2025/08/31/science/trump-science-autocrats.html</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/galileodan-gunumuze-iktidarlarin-bilimle-hesaplasmasi">Galileo’dan Günümüze: İktidarların Bilimle Hesaplaşması</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p2"><b>Bilim, dört yüzyıldır otoriter rejimlerin en büyük korkularından biri oldu. 1633’te Galileo’nun yargılanmasından, Stalin’in genetik bilimi yasaklamasına kadar tarihte sayısız kez, bağımsız düşüncenin ışığı baskı altına alındı. Bugünse tarihçiler, ABD Başkanı Donald Trump’ın attığı adımlarda aynı “otoriter oyun kitabının” izlerini görüyor.</b></p>
<p class="p2">Kilise, monarşiler ve diktatörlükler… Hepsi bilimi kendi iktidarlarının karşısında bir “alternatif otorite” olarak gördü. Katolik Kilisesi, Kopernik’in güneş merkezli evren görüşünü yasakladı. Nazi Almanyası’nda Yahudi bilim insanları kovuldu, Stalin döneminde genetik bilimi toprağa gömüldü. Ortak özellik açıktı: “Özgür düşünce” tehlikeli, teknolojik fayda sağlayan uygulamalı bilim ise rejim için gerekliydi.</p>
<p class="p1"><b>Trump ve Bilim: Modern Bir Çatışma</b></p>
<p class="p2">Trump, ikinci kez Beyaz Saray’a döndükten sonra, bilime karşı en büyük hamlelerinden birini yaptı:</p>
<ul class="ul1">
<li class="li2">Bilimsel danışma panellerinin kapatılması (aşılar, çevre, yapay zekâ, uzay ve daha fazlası)</li>
<li class="li2">Temel araştırma bütçelerinin 45 milyar dolardan 30 milyara düşürülmesi</li>
<li class="li2">Hemşirelikten iklim değişikliğine, Mars atmosferinden sağlık eşitsizliklerine kadar onlarca araştırma alanının kesintiye uğraması</li>
<li class="li2">“Altın standart” adı altında devlet kontrolünü güçlendirecek reform önerileri</li>
</ul>
<p class="p2">Özellikle temel araştırmalar —iklim, sağlık eşitsizlikleri, temiz enerji ya da Mars atmosferi üzerine çalışmalar— hedef tahtasına konuldu. Buna karşın yapay zekâ, kuantum teknolojileri gibi kısa vadede “ekonomik değer” yaratacak alanlar öne çıkarıldı.</p>
<p class="p2">Tarihçiler, Trump’ın attığı adımları “totaliter bilimin” izleri olarak görüyor. Nazi Almanya’sının ve Stalin’in bilim politikalarına benzer bir “bilim üzerinde kontrol” arzusu dikkat çekiyor. Ancak uzmanlara göre, Trump’ın önündeki en büyük fark, Amerikan toplumunda hâlâ güçlü olan sivil direnişin varlığı.</p>
<p class="p2">“Trump gibiler her zaman olur,” diyor UCLA’dan Treisman. “Fark, karşılaştıkları direnişin düzeyindedir.” Onun inancı, “sivil toplumun pek çok gücünün” Trump’ı sınırlamaya devam edeceği yönünde.</p>
<p class="p1"><b>Yeni Otoriterler Çağı</b></p>
<p class="p2">Bugünün otokratları artık üniformalı diktatörler değil; takım elbiseli, medya ustası siyasetçiler. Çin’de Xi Jinping, Rusya’da Putin, Macaristan’da Orban, Brezilya’da Bolsonaro… Bilimi sınırlamanın yolu artık doğrudan şiddetten çok, bütçe kesintileri, sansür ve gözetim teknolojileriyle işliyor.</p>
<p class="p2">Trump’ın bu liderlerle yakın ilişkileri, ABD’de de “bilimin bağımsızlığı” konusunda endişeleri artırıyor.</p>
<p class="p1"><b>Bilim Neden Tehdit?</b></p>
<p class="p2">Çünkü bilim sadece keşifler değil, aynı zamanda <b>toplumsal güvenin kaynağı</b>. Hastalıkları bitiren, hayat kurtaran, evreni anlamamızı sağlayan bilim; toplum nezdinde otoriteye meydan okuyabiliyor. UCLA’dan siyaset bilimci Daniel Treisman’ın dediği gibi:</p>
<p class="p2">“Bilim bir toplumsal güç kaynağıdır. Bu yüzden her zaman potansiyel bir tehdit oluşturur.”</p>
<p class="p1"><b>Geleceğe Dair Belirsizlik</b></p>
<p class="p2">Trump’ın politikaları ABD’nin bilimdeki küresel liderliğini sarsabilir mi? Kesin cevap yıllar sonra belli olacak. Ancak tarih bize şunu öğretiyor: Bilimi kısıtlamak, kısa vadeli siyasi kazançlar getirse de uzun vadede toplumları zayıflatır.</p>
<p class="p2">Galileo’nun mahkeme salonunda bastırılan sesi, yüzyıllar sonra bilimsel devrimin başlangıcı oldu. Bugün de bilim insanlarının susturulması aynı soruyu gündeme getiriyor:<br />
<b>Özgür düşünce olmadan, gerçek bilim mümkün mü?</b></p>
<p class="p2"><strong>Kaynak: <a href="https://www.nytimes.com/2025/08/31/science/trump-science-autocrats.html">https://www.nytimes.com/2025/08/31/science/trump-science-autocrats.html</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/galileodan-gunumuze-iktidarlarin-bilimle-hesaplasmasi">Galileo’dan Günümüze: İktidarların Bilimle Hesaplaşması</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/galileodan-gunumuze-iktidarlarin-bilimle-hesaplasmasi/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">33488</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Ekran Bağımlılığı: Ergen Beynini Sessizce Tüketen Tehdit</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/ekran-bagimliligi-ergen-beynini-sessizce-tuketen-tehdit</link>
					<comments>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/ekran-bagimliligi-ergen-beynini-sessizce-tuketen-tehdit?noamp=mobile#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 21 Mar 2026 05:52:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=33469</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yeni araştırmalar, gençlerin ruh sağlığını asıl tehlikeye atan şeyin ekran başında geçirilen süreden çok, ekran bağımlılığı olduğunu gösteriyor. Sosyal medya ya da video oyunlarından kopamama, kaygıdan depresyona kadar pek çok sorunla bağlantılı. Uzun zamandır anne babalar “kaç saat ekran başında kalındığına” odaklanıyordu. Ancak Weill Cornell Medical College’den veri bilimci Yunyu Xiao ve ekibinin JAMA’da yayımlanan çalışması, tabloyu değiştirdi: 4.300’den fazla çocuk izlendi. %30’u sosyal medyaya, %40’ı video oyunlarına 11 yaşında bağımlılık belirtileri göstermeye başladı. Bu çocuklar, yaşıtlarına kıyasla depresyon, kaygı, saldırganlık ve intihar düşünceleri açısından daha yüksek risk taşıyordu. Bağımlılık belirtileri arasında kompulsif kullanım, bırakmakta zorlanma, ekransız kalınca huzursuzluk ve kavgalara yol açacak düzeyde aşırı kullanım yer alıyor. Ergen Beyni Neden Daha Savunmasız? Ergenlikte risk alma eğilimi, akran onayı arayışı artıyor. Fakat beynin “fren sistemi” olan prefrontal korteks 25 yaşına kadar tam gelişmiyor. Sosyal medya, tıpkı slot makineleri gibi, öngörülemez ödüller (beğeni, yorum, bildirim) sunarak dopamin sistemini aşırı uyarıyor. Bu da kısa vadeli hazlar sağlarken uzun vadede zevk alma kapasitesini düşürüyor – bağımlılığın temel özelliği. Araştırmalara göre kızlar daha çok sosyal medyaya, erkekler ise video oyunlarına bağımlı hale geliyor. Aileler Ne Yapabilir? Ekranı tamamen yasaklamak gerçekçi değil; modern dünyada ekranlardan kaçış yok. Ancak uzmanlar şu stratejileri öneriyor: Kurallar koyun: Sosyal medya ve oyunları “tatlı” gibi düşünün. Her zaman değil, özel zamanlarda. Ekransız bölgeler oluşturun: Yemek masası, yatak odası gibi. Model olun: Çocuklar ebeveynlerin ekran alışkanlıklarını kopyalıyor. Gerekirse ara verin: Bazı uzmanlar, telefonun birkaç haftalığına alınmasının krizi artırsa da uzun vadede gençleri başka etkinliklere yönlendirdiğini söylüyor. Toplumsal Çözümler Gerekli Uzmanlara göre ailelerin mücadelesi tek başına yeterli değil. Çünkü bağımlılık yaratan mekanizmalar, sosyal medya şirketlerinin iş modelinin bir parçası. ABD’de bazı eyaletler çocuklara bağımlılık yapan içeriklerin sunulmasını yasaklayan yasalar çıkardı. Okullarda ise akıllı telefonların sınıflardan çıkarılması tartışılıyor; bazıları “telefonsuz gün” uygulamalarını deniyor. Stanford’dan Anna Lembke, 15 yıl önce bu önerileri dile getirdiğinde “çılgınca” bulunduğunu hatırlatıyor: “Şimdi ise birçok okul bunu deniyor. Bu umut verici.” Kaynak: Sujata Gupta, Science News, 22 Temmuz 2025; JAMA, 18 Haziran 2025.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/ekran-bagimliligi-ergen-beynini-sessizce-tuketen-tehdit">Ekran Bağımlılığı: Ergen Beynini Sessizce Tüketen Tehdit</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p2"><b>Yeni araştırmalar, gençlerin ruh sağlığını asıl tehlikeye atan şeyin ekran başında geçirilen süreden çok, ekran bağımlılığı olduğunu gösteriyor. Sosyal medya ya da video oyunlarından kopamama, kaygıdan depresyona kadar pek çok sorunla bağlantılı.</b><b></b></p>
<p class="p2">Uzun zamandır anne babalar “kaç saat ekran başında kalındığına” odaklanıyordu. Ancak Weill Cornell Medical College’den veri bilimci Yunyu Xiao ve ekibinin <b>JAMA’da yayımlanan çalışması</b>, tabloyu değiştirdi:</p>
<ul class="ul1">
<li class="li2"><b>4.300’den fazla çocuk</b> izlendi.</li>
<li class="li2"><b>%30’u sosyal medyaya, %40’ı video oyunlarına</b> 11 yaşında bağımlılık belirtileri göstermeye başladı.</li>
<li class="li2">Bu çocuklar, yaşıtlarına kıyasla <b>depresyon, kaygı, saldırganlık ve intihar düşünceleri</b> açısından daha yüksek risk taşıyordu.</li>
</ul>
<p class="p2">Bağımlılık belirtileri arasında <b>kompulsif kullanım, bırakmakta zorlanma, ekransız kalınca huzursuzluk ve kavgalara yol açacak düzeyde aşırı kullanım</b> yer alıyor.</p>
<p class="p4"><b>Ergen Beyni Neden Daha Savunmasız?</b></p>
<p class="p2">Ergenlikte <b>risk alma eğilimi, akran onayı arayışı</b> artıyor. Fakat beynin “fren sistemi” olan prefrontal korteks 25 yaşına kadar tam gelişmiyor.</p>
<ul class="ul1">
<li class="li2">Sosyal medya, tıpkı <b>slot makineleri</b> gibi, öngörülemez ödüller (beğeni, yorum, bildirim) sunarak <b>dopamin sistemini aşırı uyarıyor</b>.</li>
<li class="li2">Bu da kısa vadeli hazlar sağlarken uzun vadede zevk alma kapasitesini düşürüyor – bağımlılığın temel özelliği.</li>
</ul>
<p class="p2">Araştırmalara göre kızlar daha çok <b>sosyal medyaya</b>, erkekler ise <b>video oyunlarına</b> bağımlı hale geliyor.</p>
<p class="p4"><b>Aileler Ne Yapabilir?</b></p>
<p class="p2">Ekranı tamamen yasaklamak gerçekçi değil; modern dünyada ekranlardan kaçış yok. Ancak uzmanlar şu stratejileri öneriyor:</p>
<ul class="ul1">
<li class="li2"><b>Kurallar koyun:</b> Sosyal medya ve oyunları “tatlı” gibi düşünün. Her zaman değil, özel zamanlarda.</li>
<li class="li2"><b>Ekransız bölgeler oluşturun:</b> Yemek masası, yatak odası gibi.</li>
<li class="li2"><b>Model olun:</b> Çocuklar ebeveynlerin ekran alışkanlıklarını kopyalıyor.</li>
<li class="li2"><b>Gerekirse ara verin:</b> Bazı uzmanlar, telefonun birkaç haftalığına alınmasının krizi artırsa da uzun vadede gençleri başka etkinliklere yönlendirdiğini söylüyor.</li>
</ul>
<p class="p4"><b>Toplumsal Çözümler Gerekli</b></p>
<p class="p2">Uzmanlara göre ailelerin mücadelesi tek başına yeterli değil. Çünkü bağımlılık yaratan mekanizmalar, sosyal medya şirketlerinin iş modelinin bir parçası.</p>
<ul class="ul1">
<li class="li2"><b>ABD’de bazı eyaletler</b> çocuklara bağımlılık yapan içeriklerin sunulmasını yasaklayan yasalar çıkardı.</li>
<li class="li2">Okullarda ise akıllı telefonların sınıflardan çıkarılması tartışılıyor; bazıları “telefonsuz gün” uygulamalarını deniyor.</li>
</ul>
<p class="p2">Stanford’dan Anna Lembke, 15 yıl önce bu önerileri dile getirdiğinde “çılgınca” bulunduğunu hatırlatıyor: <i>“Şimdi ise birçok okul bunu deniyor. Bu umut verici.”</i><i></i></p>
<p class="p2"><strong>Kaynak: Sujata Gupta, <i>Science News</i>, 22 Temmuz 2025; <i>JAMA</i>, 18 Haziran 2025.</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/ekran-bagimliligi-ergen-beynini-sessizce-tuketen-tehdit">Ekran Bağımlılığı: Ergen Beynini Sessizce Tüketen Tehdit</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/ekran-bagimliligi-ergen-beynini-sessizce-tuketen-tehdit/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">33469</post-id>	</item>
		<item>
		<title>İnsan ve hayvan etkileşimini tasvir eden en eski eser</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/insan-ve-hayvan-etkilesimini-tasvir-eden-en-eski-eser</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 20 Jan 2026 11:32:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=33274</guid>

					<description><![CDATA[<p>12.000 yıllık geçmişe sahip heykelcik tarım öncesi toplumlara ışık tutuyor. Arkeologlar insan-hayvan etkileşimine dair bilinen en eski eseri gün ışığına çıkardılar. İsrail&#8216;in kuzeyinde bulunan 12 bin yıllık heykelcik, tarım devrimi öncesi toplumların inançlarına ve sanatsal becerilerine ışık tutması açısından önem taşıyor. Bir kadın ve bir kazı tasvir eden kilden üretilmiş heykelcik, Kudüs İbranı Üniversitesi araştırmacıları tarafından, Taberiye Gölü yakınlarındaki Nahal Ein Gev II  kazı alanında bulundu. Araştırmacılar ayrıca heykelciğin, Güneybatı Asya sanatında bilinen en eski natüralist kadın tasviri olduğunu söylüyorlar. 3,7 santimetre uzunluğundaki kil heykelcik, yaklaşık 400 derecede ısıtılarak yapılmış. Eserin üzerinde kırmızı pigment kalıntılar dikkat çekiyor. Arkeologlar heykelciğin üzerindeki parmak izine dayanarak eserin bir kadın tarafından yapılmış olabileceğini düşünüyor. Ekip ayrıca sanatçının, ışık ve gölgeyi kullanarak derinlik ve perspektif oluşturduğunu da saptadı. Özellikle Neolitik Çağ&#8217;da gelişme gösterecek bu tekniklerin 12 bin yıl önce kullanılmasının dikkat çekici olduğunu belirtiyorlar. Bilim insanları eserin bulunduğu yerin, Natuf kültürüne ait olduğunu ifade ediyor. Levant&#8217;ta yaklaşık 11 bin 500 ila 15 bin yıl önce yaşayan bu halk, Güneybatı Asya&#8217;da yerleşik yaşam tarzına geçen ilk avcı-toplayıcılardı. Bu kritik gelişme, tarımın benimsenmesinden önce gerçekleşmişti. Heykelde kaz olduğu tahmin edilen kuş, önündeki kadını arkasından kısmen saracak şekilde tasvir edilmiş. Bu görüntü, kadının avladığı hayvanı taşıdığı şeklinde yorumlanabilir. Ancak araştırmacılar, kadın öne eğildiği ve kaz canlı göründüğü için daha mitolojik bir açıklamayı tercih ediyor: Erkek kaz, kadının üzerine çıkarak onunla çiftleşiyor. Animizm, bitkiler ve hayvanlar gibi canlı organizmaların yanı sıra kayalar ve nehirler gibi cansız varlıklar gibi doğal şeylerin, ruhani bir özü olduğu düşüncesine dayanan bir inanç sistemi. Araştırmacılar bu türden çiftleşme sahnelerinin çoğu zaman doğrudan gerçek anlamda kullanılmadığını, genellikle doğurganlığı, ruhani inançları veya yaşamın kutsallığını sembolize ettiğini söylüyorlar. Bölgede kaz kemikleri de tespit eden araştırmacılar hayvanın hem süsleme hem de yiyecek olarak kullanıldığını düşünüyor.  Bununla birlikte  heykelciğin bulunduğu yerde avcılık izlerine rastlanmadı. Araştırmacılar eseri, insan dişi ve çocuk kalıntıları gibi ritüel anlamlar taşıyabilecek şeylerle birlikte bulunması da dikkat çekici. Son buluntudan çıkarılan sonuç, yerleşik yaşam tarzının sosyal yapılarda (hem insanlar arasında hem de insanlar ve çevreleri arasında) büyük dönüşümler yaratarak, hikaye anlatımı, sembolik ifade ve sanatsal tekniklerde büyük dönüşümlere yol açmasının görülmesi olarak yorumlanabilir diyor uzmanlar. Kaynak: https://www.pnas.org/doi/10.1073/pnas.2517509122</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/insan-ve-hayvan-etkilesimini-tasvir-eden-en-eski-eser">İnsan ve hayvan etkileşimini tasvir eden en eski eser</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><b>12.000 yıllık geçmişe sahip heykelcik tarım öncesi toplumlara ışık tutuyor.</b></p>
<p class="p2">Arkeologlar insan-hayvan etkileşimine dair bilinen en eski eseri gün ışığına çıkardılar. <a href="https://www.indyturk.com/tags/israil">İsrail</a>&#8216;in kuzeyinde bulunan 12 bin yıllık heykelcik, tarım devrimi öncesi toplumların inançlarına ve sanatsal becerilerine ışık tutması açısından önem taşıyor. Bir kadın ve bir kazı tasvir eden kilden üretilmiş heykelcik, Kudüs İbranı Üniversitesi araştırmacıları tarafından, Taberiye Gölü yakınlarındaki Nahal Ein Gev II  kazı alanında bulundu. Araştırmacılar ayrıca heykelciğin, Güneybatı Asya sanatında bilinen en eski natüralist kadın tasviri olduğunu söylüyorlar.</p>
<p class="p2">3,7 santimetre uzunluğundaki kil heykelcik, yaklaşık 400 derecede ısıtılarak yapılmış. Eserin üzerinde kırmızı pigment kalıntılar dikkat çekiyor. Arkeologlar heykelciğin üzerindeki parmak izine dayanarak eserin bir kadın tarafından yapılmış olabileceğini düşünüyor. Ekip ayrıca sanatçının, ışık ve gölgeyi kullanarak derinlik ve perspektif oluşturduğunu da saptadı. Özellikle Neolitik Çağ&#8217;da gelişme gösterecek bu tekniklerin 12 bin yıl önce kullanılmasının dikkat çekici olduğunu belirtiyorlar.</p>
<p class="p2">Bilim insanları eserin bulunduğu yerin, Natuf kültürüne ait olduğunu ifade ediyor. Levant&#8217;ta yaklaşık 11 bin 500 ila 15 bin yıl önce yaşayan bu halk, Güneybatı Asya&#8217;da yerleşik yaşam tarzına geçen ilk avcı-toplayıcılardı. Bu kritik gelişme, <a href="https://www.indyturk.com/ekonomi%25CC%2587/tar%25C4%25B1m">tarımın</a> benimsenmesinden önce gerçekleşmişti. Heykelde kaz olduğu tahmin edilen kuş, önündeki kadını arkasından kısmen saracak şekilde tasvir edilmiş. Bu görüntü, kadının avladığı hayvanı taşıdığı şeklinde yorumlanabilir. Ancak araştırmacılar, kadın öne eğildiği ve kaz canlı göründüğü için daha mitolojik bir açıklamayı tercih ediyor: Erkek kaz, kadının üzerine çıkarak onunla çiftleşiyor. Animizm, bitkiler ve hayvanlar gibi canlı organizmaların yanı sıra kayalar ve nehirler gibi cansız varlıklar gibi doğal şeylerin, ruhani bir özü olduğu düşüncesine dayanan bir inanç sistemi.</p>
<p class="p2">Araştırmacılar bu türden çiftleşme sahnelerinin çoğu zaman doğrudan gerçek anlamda kullanılmadığını, genellikle doğurganlığı, ruhani inançları veya yaşamın kutsallığını sembolize ettiğini söylüyorlar. Bölgede kaz kemikleri de tespit eden araştırmacılar hayvanın hem süsleme hem de yiyecek olarak kullanıldığını düşünüyor.  Bununla birlikte  heykelciğin bulunduğu yerde avcılık izlerine rastlanmadı. Araştırmacılar eseri, insan dişi ve çocuk kalıntıları gibi ritüel anlamlar taşıyabilecek şeylerle birlikte bulunması da dikkat çekici. Son buluntudan çıkarılan sonuç, yerleşik yaşam tarzının sosyal yapılarda (hem insanlar arasında hem de insanlar ve çevreleri arasında) büyük dönüşümler yaratarak, hikaye anlatımı, sembolik ifade ve sanatsal tekniklerde büyük dönüşümlere yol açmasının görülmesi olarak yorumlanabilir diyor uzmanlar.</p>
<p><strong>Kaynak: <a href="https://www.pnas.org/doi/10.1073/pnas.2517509122">https://www.pnas.org/doi/10.1073/pnas.2517509122</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/insan-ve-hayvan-etkilesimini-tasvir-eden-en-eski-eser">İnsan ve hayvan etkileşimini tasvir eden en eski eser</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">33274</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Parmaklarıyla sayan çocuklar, matematikte daha mı başarılı?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/parmaklariyla-sayan-cocuklar-matematikte-daha-mi-basarili</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 20 Jan 2026 11:28:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=33271</guid>

					<description><![CDATA[<p>İsviçre’de gerçekleştirilen son bir araştırma, parmak hesabı yapan küçük çocukların, matematikte daha başarılı olduklarını ortaya koydu. Küçük bir çocuğa 4+2 gibi basit bir matematik sorusu sorarsanız, soruyu parmaklarıyla sayarak çözebilir. Peki çocuklar parmaklarıyla saymalı mı? Bu soruya bazı öğretmenler ve ebeveynler, evet küçük çocukların sayıları öğrenmesine yardımcı oluyor diye cevap verirken, diğerleri zihinsel stratejilerin gelişimini yavaşlatabileceğini söyleyebilirler. Kısa bir süre öne İsviçre’de gerçekleştirilen bir araştırma, küçük yaşlardan itibaren parmak sayma yöntemini kullanan çocukların, kullanmayanlara göre toplama işleminde daha başarılı olduğunu gösterdi. Çocukların parmaklarını kullanarak sayı saymasının değeri konusunda araştırmacılar arasında yoğun bir tartışma var. Eğitim psikologları, parmak saymanın çocukların çalışma hafızasını aşırı yüklemeden,  stratejiler üzerinde düşünmelerine yardımcı olduğunu, daha soyut stratejiler ustalaşana kadar bunu yaptıklarını söylüyor.  Bedensel biliş (eylemlerle öğrenme) alanındaki araştırmacılar ise parmakları ve sayıları ilişkilendirmenin &#8221; içgüdüsel bir şey &#8221; olduğunu ve bu nedenle teşvik edilmesi gerektiğini savunuyorlar. Sinirbilimciler ayrıca, parmaklarınızı hareket ettirdiğinizde ve sayılar hakkında düşündüğünüzde beyninizin benzer bölgelerinin aktive olduğunu ve bunun hafızaya yardımcı olduğunu da fark edebilirler diyor. Daha önce yapılan birkaç sınıf içi araştırma, matematik sorularını çözmek için parmak stratejileri kullanan çocukların, kullanmayan çocuklara göre daha iyi performans gösterdiğini, ancak yedi yaşına kadar bunun tam tersinin geçerli olduğunu göstermiştir. Yani, yedi yaşından önce parmak sayanlar daha iyidir. Yedi yaşından sonra ise parmak saymayanlar daha iyidir. Bu neden oluyor? Matematik eğitimi için ne anlama geliyor?  Bu, birkaç yıldır tartışılan bir konu. Lozan Üniversitesi&#8217;nin yeni bir araştırması bu tartışmaya son verme yolunda önemli bir adım attı. Araştırmacılar, daha önceki çalışmaların, yedi yaş civarında parmak saymanın faydalarındaki belirgin değişime ilişkin iki olası açıklama sunduğunu söylüyor. Bir yoruma göre, matematik soruları daha karmaşık hale geldiğinde (örneğin 13 + 9, 1 + 3&#8217;ten daha zordur) parmak stratejileri etkisiz hale gelir ve bu nedenle parmak stratejilerini kullanan çocuklar o kadar iyi performans göstermez. Diğer olasılık ise, yedi yaşında parmak stratejileri kullanmayan (ve kullananlardan daha iyi performans gösteren) çocukların daha önce parmak kullanıcısı olup, daha gelişmiş zihinsel stratejilere geçiş yapmış olmalarıdır. Bu çelişkili açıklamaları açıklığa kavuşturmak için araştırmacılar 4,5 ile 7,5 yaş arasındaki yaklaşık 200 çocuğu takip ederek her altı ayda bir toplama becerilerini ve parmak kullanımlarını değerlendirdiler. Özellikle, çocukların parmaklarını kullanmaya başlayıp başlamadıkları ve ne zaman bıraktıkları takip edildi. Böylece, her değerlendirme noktasında, çocukların parmak kullanmayan, yeni parmak kullanan (yeni başlayan), parmak kullanmaya devam eden veya eski parmak kullanan (bırakmış) olup olmadıkları kaydedildi. Çalışma, 6,5 yıl sonra parmak kullanmayanların çoğunun aslında eski parmak kullanıcısı olduğunu ortaya koydu. Bu eski parmak kullanıcıları, toplama sorularında da en yüksek performans gösterenlerdi ve bir yıl sonra bile hala gelişim gösteriyorlardı. Bu bulgunun önemi, önceki çalışmalarda, bu yüksek performanslı çocukların yalnızca parmak kullanmayanlar olarak tanımlanmış olması ve eski parmak tabanlı strateji kullanıcıları olarak tanımlanmamış olmasıdır. İsviçre&#8217;de yapılan yeni araştırmada, sadece 12 çocuğun yıllar boyunca parmaklarını hiç kullanmadığı ve en düşük performansı gösteren grup olduğu ortaya çıktı. Ayrıca çalışma, parmak sayma stratejilerine &#8220;geç başlayanlar&#8221; olarak adlandırılan ve 6,5-7,5 yaşlarında hala parmak stratejilerini kullananların, eski parmak kullanıcıları kadar iyi performans göstermediğini gösterdi. Bu uzun vadeli çalışmaya göre, hem öğretmenlerin hem de velilerin, okul öncesi dönemden okulun ilk birkaç yılına kadar parmak sayma gelişimini teşvik etmeleri gerektiği sonucuna varmak makul görünüyor. Kaynak: https://www.apa.org/pubs/journals/releases/dev-dev0002099.pdf</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/parmaklariyla-sayan-cocuklar-matematikte-daha-mi-basarili">Parmaklarıyla sayan çocuklar, matematikte daha mı başarılı?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>İsviçre’de gerçekleştirilen son bir araştırma, parmak hesabı yapan küçük çocukların, matematikte daha başarılı olduklarını ortaya koydu. </b></span></p>
<p class="p3">Küçük bir çocuğa 4+2 gibi basit bir matematik sorusu sorarsanız, soruyu parmaklarıyla sayarak çözebilir. Peki çocuklar parmaklarıyla saymalı mı? Bu soruya bazı öğretmenler ve ebeveynler, evet küçük çocukların sayıları öğrenmesine yardımcı oluyor diye cevap verirken, diğerleri zihinsel stratejilerin gelişimini yavaşlatabileceğini söyleyebilirler.</p>
<p class="p3">Kısa bir süre öne İsviçre’de gerçekleştirilen bir araştırma, küçük yaşlardan itibaren parmak sayma yöntemini kullanan çocukların, kullanmayanlara göre toplama işleminde daha başarılı olduğunu gösterdi. Çocukların parmaklarını kullanarak sayı saymasının değeri konusunda araştırmacılar arasında yoğun bir tartışma var.</p>
<p class="p3">Eğitim psikologları, parmak saymanın çocukların çalışma hafızasını aşırı yüklemeden,  <a href="https://doi.org/10.1080/20445911.2017.1396990"><span class="s2">stratejiler üzerinde düşünmelerine yardımcı olduğunu, daha soyut stratejiler ustalaşana kadar bunu yaptıklarını söylüyor.</span></a><span class="Apple-converted-space">  </span>Bedensel biliş (eylemlerle öğrenme) alanındaki araştırmacılar ise parmakları ve sayıları ilişkilendirmenin &#8221; içgüdüsel bir şey &#8221; olduğunu ve bu nedenle teşvik edilmesi gerektiğini savunuyorlar. Sinirbilimciler ayrıca, parmaklarınızı hareket ettirdiğinizde ve sayılar hakkında düşündüğünüzde beyninizin benzer bölgelerinin aktive olduğunu ve bunun hafızaya yardımcı olduğunu da fark edebilirler diyor.</p>
<p class="p1">Daha önce yapılan birkaç <a href="https://doi.org/10.1111/j.1467-7687.2008.00715.x"><span class="s1">sınıf içi araştırma,</span></a> matematik sorularını çözmek için parmak stratejileri kullanan çocukların, kullanmayan çocuklara göre daha iyi performans gösterdiğini, ancak yedi yaşına kadar bunun tam tersinin geçerli olduğunu göstermiştir. Yani, yedi yaşından önce parmak sayanlar daha iyidir. Yedi yaşından sonra ise parmak saymayanlar daha iyidir. Bu neden oluyor? Matematik eğitimi için ne anlama geliyor?<span class="Apple-converted-space">  </span>Bu, birkaç yıldır tartışılan bir konu. <a href="https://doi.org/10.1037/dev0002099"><span class="s1">Lozan Üniversitesi&#8217;nin</span></a> yeni bir araştırması bu tartışmaya son verme yolunda önemli bir adım attı.</p>
<p class="p1">Araştırmacılar, daha önceki çalışmaların, yedi yaş civarında parmak saymanın faydalarındaki belirgin değişime ilişkin iki olası açıklama sunduğunu söylüyor. Bir yoruma göre, matematik soruları daha karmaşık hale geldiğinde (örneğin 13 + 9, 1 + 3&#8217;ten daha zordur) parmak stratejileri etkisiz hale gelir ve bu nedenle parmak stratejilerini kullanan çocuklar o kadar iyi performans göstermez. Diğer olasılık ise, yedi yaşında parmak stratejileri kullanmayan (ve kullananlardan daha iyi performans gösteren) çocukların daha önce parmak kullanıcısı olup, daha gelişmiş zihinsel stratejilere geçiş yapmış olmalarıdır. Bu çelişkili açıklamaları açıklığa kavuşturmak için araştırmacılar 4,5 ile 7,5 yaş arasındaki yaklaşık 200 çocuğu takip ederek her altı ayda bir toplama becerilerini ve parmak kullanımlarını değerlendirdiler. Özellikle, çocukların parmaklarını kullanmaya başlayıp başlamadıkları ve ne zaman bıraktıkları takip edildi. Böylece, her değerlendirme noktasında, çocukların parmak kullanmayan, yeni parmak kullanan (yeni başlayan), parmak kullanmaya devam eden veya eski parmak kullanan (bırakmış) olup olmadıkları kaydedildi.</p>
<p class="p1">Çalışma, 6,5 yıl sonra parmak kullanmayanların çoğunun aslında eski parmak kullanıcısı olduğunu ortaya koydu. Bu eski parmak kullanıcıları, toplama sorularında da en yüksek performans gösterenlerdi ve bir yıl sonra bile hala gelişim gösteriyorlardı. Bu bulgunun önemi, önceki çalışmalarda, bu yüksek performanslı çocukların yalnızca parmak kullanmayanlar olarak tanımlanmış olması ve eski parmak tabanlı strateji kullanıcıları olarak tanımlanmamış olmasıdır. İsviçre&#8217;de yapılan yeni araştırmada, sadece 12 çocuğun yıllar boyunca parmaklarını hiç kullanmadığı ve en düşük performansı gösteren grup olduğu ortaya çıktı. Ayrıca çalışma, parmak sayma stratejilerine &#8220;geç başlayanlar&#8221; olarak adlandırılan ve 6,5-7,5 yaşlarında hala parmak stratejilerini kullananların, eski parmak kullanıcıları kadar iyi performans göstermediğini gösterdi. Bu uzun vadeli çalışmaya göre, hem öğretmenlerin hem de velilerin, okul öncesi dönemden okulun ilk birkaç yılına kadar parmak sayma gelişimini teşvik etmeleri gerektiği sonucuna varmak makul görünüyor.</p>
<p><strong>Kaynak:<a href="https://www.apa.org/pubs/journals/releases/dev-dev0002099.pdf"> https://www.apa.org/pubs/journals/releases/dev-dev0002099.pdf</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/parmaklariyla-sayan-cocuklar-matematikte-daha-mi-basarili">Parmaklarıyla sayan çocuklar, matematikte daha mı başarılı?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">33271</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Hiçbir yüz birbirine benzemiyor, peki ama neden?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/hicbir-yuz-birbirine-benzemiyor-peki-ama-neden</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 19 Jan 2026 14:25:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=33268</guid>

					<description><![CDATA[<p>Biriyle tanıştığımızda, içgüdüsel olarak yüzüne odaklanırız çünkü yüzün şekli kimliğimiz ve karşılıklı tanınmamız için çok önemlidir. Peki benzersiz yüz geometrisi nasıl ortaya çıkar? İnsanlarda yüz şekli çeşitliliğini hangi hücreler oluşturur ve genetik bilgimiz, bir ebeveynden burun, diğerinden dudak miras almamızı sağlayacak şekilde yerel bir şekilde nasıl ortaya çıkar? Max Planck Evrimsel Biyoloji Enstitüsü&#8217;nden Markéta Kaucká ve ekibinin yeni bir çalışması, yüz oluşumu ve şekil ediniminin hücresel ve moleküler mantığını ortaya koyuyor. Ekip, farelerde farklı gelişim aşamalarındaki yaklaşık 60.000 hücreyi inceleyerek, embriyonik yüzün nasıl geliştiğine dair bugüne kadarki en ayrıntılı haritayı oluşturdu . Araştırmacılar, sonuçları insan genomu çapındaki ilişki çalışmalarıyla birleştirerek, genleri belirli hücrelere ve farklı yüz özelliklerinin morfolojisine bağlayarak şekil çeşitliliğinin nasıl ortaya çıktığını ortaya koydular. Keşfin merkezinde, yüz kemiklerinin çoğunu oluşturan farklılaşmamış hücreler olan yüz mezenşimi yer alıyor. Yüz iskeleti oluşmadan önce, farklılaşmamış mezenkimal hücreler zaten belirgin moleküler profiller sergiliyor. Özünde, hücreler, burun deliklerinin, filtrumun veya üst dudağın bu yapılar ortaya çıkmadan çok önce nerede ortaya çıkacağını işaretleyen, moleküler posta kodları gibi davranan benzersiz gen kombinasyonları olan &#8220;pozisyonel programlar&#8221; taşıyor. Bu pozisyonel programlar aynı zamanda genetik bilgimizin yerelleştirilmiş tezahürünün temelini oluşturarak, her iki ebeveynden de bireysel yüz özelliklerinin bileşik kalıtımını sağlıyor. Araştırmacılar bu hücresel ve moleküler profilleri, yüz morfolojisinin insan genomu çapındaki ilişki çalışmalarıyla birleştirdiklerinde, ortaya çıkan bağlantı çarpıcıydı. Normal insan yüz varyasyonuyla ilişkili genler mezenşimde oldukça zengindi ve bu da bu hücrelerin insan yüz şekli değişkenliğinin hücresel kaynağı olduğunu gösteriyordu. Bu durum, ektoderm veya beyin kaynaklı sinyallerin yüzün şekillenmesini düzenlediği yönündeki eski inanışa aykırıdır. Belirli genetik varyantlar, hücreler ve bunların yüz oluşumundaki konumları arasında kurulan bağlantı, farklı hücre popülasyonlarının yüzün çeşitli bölümlerinin oluşumunda benzersiz rollere sahip olduğunu ortaya koymuştur. Bu çalışma, insan yüz şeklinin evrimi ve çok sayıda kraniyofasiyal rahatsızlığın kökenleri hakkında değerli bilgiler sunması açısından önemli.  Raporlanan bulguların yanı sıra, ekip, evrimsel ve gelişimsel biyoloji ile tıp alanındaki araştırmacıların gelişen yüz yapısını gen ve evre evre incelemelerine olanak tanıyan, herkesin erişimine açık bir çevrimiçi atlas da oluşturmuştur. Kaynak: https://www.mpg.de/25756603/1120-limn-decoding-the-sources-of-human-facial-shape-variability-and-craniofacial-syndromes-153345-x https://www.nature.com/articles/s41467-025-66017-y</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/hicbir-yuz-birbirine-benzemiyor-peki-ama-neden">Hiçbir yüz birbirine benzemiyor, peki ama neden?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1">Biriyle tanıştığımızda, içgüdüsel olarak yüzüne odaklanırız çünkü yüzün şekli kimliğimiz ve karşılıklı tanınmamız için çok önemlidir. Peki benzersiz yüz geometrisi nasıl ortaya çıkar? İnsanlarda yüz şekli çeşitliliğini hangi hücreler oluşturur ve genetik bilgimiz, bir ebeveynden burun, diğerinden dudak miras almamızı sağlayacak şekilde yerel bir şekilde nasıl ortaya çıkar? </span></p>
<p class="p2"><span class="s2">Max Planck Evrimsel Biyoloji Enstitüsü&#8217;nden Markéta Kaucká ve ekibinin yeni bir çalışması, yüz oluşumu ve şekil ediniminin hücresel ve moleküler mantığını ortaya koyuyor. Ekip, farelerde farklı gelişim aşamalarındaki yaklaşık 60.000 hücreyi inceleyerek, embriyonik yüzün nasıl geliştiğine dair bugüne kadarki en ayrıntılı haritayı oluşturdu <a href="https://www.mpg.de/10973406/mice"><span class="s3">.</span></a> Araştırmacılar, sonuçları insan</span> <span class="s2"> genomu çapındaki ilişki çalışmalarıyla birleştirerek, genleri belirli hücrelere ve farklı yüz özelliklerinin morfolojisine bağlayarak şekil çeşitliliğinin nasıl ortaya çıktığını ortaya koydular. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1"> Keşfin merkezinde, yüz kemiklerinin çoğunu oluşturan farklılaşmamış hücreler olan </span><span class="s1">yüz mezenşimi yer alıyor. Yüz iskeleti oluşmadan önce, farklılaşmamış mezenkimal hücreler zaten belirgin moleküler profiller sergiliyor. Özünde, hücreler, burun deliklerinin, filtrumun veya üst dudağın bu yapılar ortaya çıkmadan çok önce nerede ortaya çıkacağını işaretleyen, moleküler posta kodları gibi davranan benzersiz gen kombinasyonları olan &#8220;pozisyonel programlar&#8221; taşıyor. Bu pozisyonel programlar aynı zamanda genetik bilgimizin yerelleştirilmiş tezahürünün temelini oluşturarak, her iki ebeveynden de bireysel yüz özelliklerinin bileşik kalıtımını sağlıyor. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Araştırmacılar bu hücresel ve moleküler profilleri, yüz morfolojisinin insan genomu çapındaki ilişki çalışmalarıyla birleştirdiklerinde, ortaya çıkan bağlantı çarpıcıydı. Normal insan yüz varyasyonuyla ilişkili genler mezenşimde oldukça zengindi ve bu da bu hücrelerin insan yüz şekli değişkenliğinin hücresel kaynağı olduğunu gösteriyordu. Bu durum, ektoderm veya beyin kaynaklı sinyallerin yüzün şekillenmesini düzenlediği yönündeki eski </span><span class="s1">inanışa aykırıdır. Belirli genetik varyantlar, hücreler ve bunların yüz oluşumundaki konumları arasında kurulan bağlantı, farklı hücre popülasyonlarının yüzün çeşitli bölümlerinin oluşumunda benzersiz rollere sahip olduğunu ortaya koymuştur. Bu çalışma, insan yüz şeklinin evrimi ve çok sayıda kraniyofasiyal rahatsızlığın kökenleri hakkında değerli bilgiler sunması açısından önemli.  Raporlanan bulguların yanı sıra, ekip, evrimsel ve gelişimsel biyoloji ile tıp alanındaki araştırmacıların gelişen yüz yapısını gen ve evre evre incelemelerine olanak tanıyan, herkesin erişimine açık bir <a href="https://www.evolbio.mpg.de/murillo-seton2025">çevrimiçi atlas</a> da oluşturmuştur.</span></p>
<p class="p3"><strong><span class="s1">Kaynak: <a href="https://www.mpg.de/25756603/1120-limn-decoding-the-sources-of-human-facial-shape-variability-and-craniofacial-syndromes-153345-x">https://www.mpg.de/25756603/1120-limn-decoding-the-sources-of-human-facial-shape-variability-and-craniofacial-syndromes-153345-x</a></span></strong></p>
<p><strong><a href="https://www.nature.com/articles/s41467-025-66017-y">https://www.nature.com/articles/s41467-025-66017-y</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/hicbir-yuz-birbirine-benzemiyor-peki-ama-neden">Hiçbir yüz birbirine benzemiyor, peki ama neden?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">33268</post-id>	</item>
		<item>
		<title>2025’te iklim ve doğa için 7 kritik kazanım</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/2025te-iklim-ve-doga-icin-7-kritik-kazanim</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 12 Jan 2026 11:00:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gezegenimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=33256</guid>

					<description><![CDATA[<p>2025 çevre açısından iyi bir yıl olmadı. Küresel sera gazı salımları artmaya devam etti, biyolojik çeşitlilik kaybı sürdü. Ama bu karanlık tablonun içinde, gözden kaçan ama gerçek sonuçlar üreten gelişmeler de yaşandı. Temiz enerji, orman koruma, okyanus yönetimi ve yerli halkların hakları alanında atılan bazı adımlar, iklim kriziyle mücadelenin hâlâ geri döndürülemez bir yenilgiye dönüşmediğini gösteriyor. İşte 2025’te kayda geçen, ama çoğu zaman manşetlere girmeyen 7 kritik eşik. 1.Yenilenebilir enerji fosil yakıtları geçmeye başladı 2025’te rüzgâr, güneş ve diğer yenilenebilir kaynaklar küresel ölçekte ilk kez kömürü geçerek dünyanın en büyük elektrik üretim kaynağı haline geldi. Bu dönüşümün motoru açık ara Çin. Çin hem devasa ölçekte güneş ve rüzgâr santralleri kuruyor, hem de temiz enerji teknolojilerinin üretim ve ihracatında dünyayı domine ediyor. Bu sayede 2025’te Çin’in CO2 salımları ilk kez düşüşe geçti. Carbon Brief analizleri, Çin’in emisyonlarının zirveye ulaşıp düşüşe geçmiş olabileceğine işaret ediyor. Bu önemli çünkü Çin, küresel emisyonların yaklaşık üçte birinden sorumlu. Eğer Çin’de kalıcı bir düşüş başlıyorsa, küresel fosil yakıt kullanımında da bir zirve ve gerileme ihtimali doğuyor. Ember düşünce kuruluşuna göre, bugün yaşanan temiz enerji patlaması bu ihtimali ilk kez gerçekçi kılıyor ama hâlâ iklimi güvenli sınırlar içinde tutmaya yetmiyor. 2.Açık denizler ilk kez gerçek korumaya giriyor Dünya okyanuslarının üçte ikisini oluşturan açık denizler bugüne kadar neredeyse tamamen hukuki boşluk içindeydi. 2025’te bu durum değişti. 2023’te imzalanan Açık Denizler Antlaşması, yeterli sayıda ülke tarafından onaylanarak yürürlüğe girdi. Anlaşma, açık denizlerin %30’unun Deniz Koruma Alanı ilan edilmesini öngörüyor. Bu, sanayi balıkçılığı, madencilik ve biyolojik yağma karşısında gezegenin en büyük ekosisteminin ilk kez gerçek bir hukuki koruma şemsiyesi altına girmesi demek. 3.Amazon’da ormansızlaşma tersine dönüyor Brezilya’da Amazon ormanlarındaki ağaç kaybı 2025’te %11 azalarak son 11 yılın en düşük seviyesine indi. Bağımsız ölçümler bu düşüşün bazı dönemlerde %40’ın üzerine çıktığını gösteriyor. Bu düşüş tek başına yeterli değil ama önemli: Ormansızlaşma, küresel karbon salımlarının yaklaşık %10’undan sorumlu. Amazon’un yavaşlaması, iklim sistemi üzerindeki baskıyı doğrudan azaltıyor. Brezilya ayrıca, ormanı korumayı ekonomik olarak daha cazip hâle getirmeyi amaçlayan yeni bir fon mekanizması (TFFF) kurdu. Henüz hedeflenen 125 milyar doların çok uzağında ama yaklaşım önemli: ormanları kesmemek için para ödemek. 4.İklim için uluslararası dava yolu açıldı Uluslararası Adalet Divanı, ülkelerin birbirlerini iklim değişikliği nedeniyle dava edebilmesinin önünü açan tarihi bir görüş yayımladı. Bu karar bağlayıcı değil ama güçlü bir emsal oluşturuyor. Özellikle ada devletleri ve iklimden en fazla zarar gören ülkeler için, büyük kirleticileri hukuki baskı altına alma ihtimali artık teorik değil. Bu, iklim krizinin yalnızca siyasi değil, hukuki bir meseleye dönüşmesi açısından kritik bir eşik. 5.Bazı türler gerçekten geri dönüyor Koruma politikalarının işe yarayabildiğini gösteren somut örnekler var: Yeşil deniz kaplumbağaları onlarca yıllık koruma çabalarının ardından “nesli tehlikede” kategorisinden çıkarıldı. Florida’da bu yıl rekor sayıda deniz kaplumbağası yuvası görüldü. Hindistan’daki kaplan nüfusu 10 yılda iki katına çıkarak 3.600’ü geçti. Bunlar, doğru politika ve uzun vadeli korumanın, büyük yırtıcıları ve kırılgan türleri bile kurtarabildiğini gösteriyor. 6.Yerli halklar nihayet masaya oturdu 2025’te Birleşmiş Milletler, yerli halkları doğa koruma kararlarında resmî aktör olarak tanıdı. COP30’da tarihin en büyük yerli delegasyonu vardı. Bu önemli çünkü dünya üzerindeki en iyi korunmuş ekosistemlerin önemli bir bölümü, yerli toplulukların yaşadığı alanlarda bulunuyor. Bilim bunu yıllardır söylüyordu; şimdi diplomasi de kabul etmek zorunda kaldı. 7.Bir nehir geri kazanıldı Kaliforniya’daki Klamath Nehri üzerindeki dört barajın kaldırılmasından sadece bir yıl sonra, somon balıkları onlarca yıldır ulaşamadıkları üreme alanlarına geri döndü. Bu, büyük ölçekli ekosistem onarımının gerçekten mümkün olduğunu gösteren nadir ama çok güçlü bir örnek. Sonuç 2025, iklim krizi açısından bir “dönüş yılı” değildi ama küçük adımlar atıldı. Yenilenebilir enerjinin yükselişi, ormanların yavaşlaması, okyanusların korunması ve hukukun devreye girmesi… Bunlar bir araya geldiğinde, insanlığın hâlâ frene basabildiğini gösteriyor. Kaynak: BBC</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/2025te-iklim-ve-doga-icin-7-kritik-kazanim">2025’te iklim ve doğa için 7 kritik kazanım</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1">2025 çevre açısından iyi bir yıl olmadı. Küresel sera gazı salımları artmaya devam etti, biyolojik çeşitlilik kaybı sürdü. Ama bu karanlık tablonun içinde, gözden kaçan ama gerçek sonuçlar üreten gelişmeler de yaşandı. Temiz enerji, orman koruma, okyanus yönetimi ve yerli halkların hakları alanında atılan bazı adımlar, iklim kriziyle mücadelenin hâlâ geri döndürülemez bir yenilgiye dönüşmediğini gösteriyor.</p>
<p class="p1">İşte 2025’te kayda geçen, ama çoğu zaman manşetlere girmeyen <strong>7 kritik eşik.</strong></p>
<p class="p1"><strong>1.Yenilenebilir enerji fosil yakıtları geçmeye başladı</strong></p>
<p class="p1">2025’te rüzgâr, güneş ve diğer yenilenebilir kaynaklar küresel ölçekte ilk kez kömürü geçerek dünyanın en büyük elektrik üretim kaynağı haline geldi. Bu dönüşümün motoru açık ara Çin.</p>
<p class="p1">Çin hem devasa ölçekte güneş ve rüzgâr santralleri kuruyor, hem de temiz enerji teknolojilerinin üretim ve ihracatında dünyayı domine ediyor. Bu sayede 2025’te Çin’in CO2 salımları ilk kez düşüşe geçti. <a href="https://www.carbonbrief.org/analysis-clean-energy-just-put-chinas-co2-emissions-into-reverse-for-first-time/">Carbon Brief analizleri</a>, Çin’in emisyonlarının zirveye ulaşıp düşüşe geçmiş olabileceğine işaret ediyor.</p>
<p class="p1">Bu önemli çünkü Çin, küresel emisyonların yaklaşık üçte birinden sorumlu. Eğer Çin’de kalıcı bir düşüş başlıyorsa, küresel fosil yakıt kullanımında da bir zirve ve gerileme ihtimali doğuyor. <a href="https://ember-energy.org/latest-insights/china-energy-transition-review-2025/">Ember düşünce kuruluşuna göre</a>, bugün yaşanan temiz enerji patlaması bu ihtimali ilk kez gerçekçi kılıyor ama hâlâ iklimi güvenli sınırlar içinde tutmaya yetmiyor.</p>
<p class="p1"><strong>2.Açık denizler ilk kez gerçek korumaya giriyor</strong></p>
<p class="p1">Dünya okyanuslarının üçte ikisini oluşturan açık denizler bugüne kadar neredeyse tamamen hukuki boşluk içindeydi. 2025’te bu durum değişti.</p>
<p class="p1"><a href="https://www.bbc.com/news/science-environment-64839763">2023’te imzalanan Açık Denizler Antlaşması</a>, yeterli sayıda ülke tarafından onaylanarak yürürlüğe girdi. Anlaşma, açık denizlerin %30’unun Deniz Koruma Alanı ilan edilmesini öngörüyor. Bu, sanayi balıkçılığı, madencilik ve biyolojik yağma karşısında gezegenin en büyük ekosisteminin ilk kez gerçek bir hukuki koruma şemsiyesi altına girmesi demek.</p>
<p class="p1"><strong>3.Amazon’da ormansızlaşma tersine dönüyor</strong></p>
<p class="p1">Brezilya’da Amazon ormanlarındaki ağaç kaybı 2025’te %11 azalarak son 11 yılın en düşük seviyesine indi. Bağımsız ölçümler bu düşüşün bazı dönemlerde %40’ın üzerine çıktığını gösteriyor.</p>
<p class="p1">Bu düşüş tek başına yeterli değil ama önemli: Ormansızlaşma, küresel karbon salımlarının yaklaşık %10’undan sorumlu. Amazon’un yavaşlaması, iklim sistemi üzerindeki baskıyı doğrudan azaltıyor.</p>
<p class="p1">Brezilya ayrıca, ormanı korumayı ekonomik olarak daha cazip hâle getirmeyi amaçlayan yeni bir fon mekanizması <a href="https://www.wri.org/insights/financing-nature-conservation-tropical-forest-forever-facility">(TFFF)</a> kurdu. Henüz hedeflenen 125 milyar doların çok uzağında ama yaklaşım önemli: ormanları kesmemek için para ödemek.</p>
<p class="p1"><strong>4.İklim için uluslararası dava yolu açıldı</strong></p>
<p class="p1">Uluslararası Adalet Divanı, ülkelerin birbirlerini iklim değişikliği nedeniyle dava edebilmesinin önünü açan <a href="https://www.bbc.com/news/articles/ce379k4v3pwo">tarihi bir görüş yayımladı.</a></p>
<p class="p1">Bu karar bağlayıcı değil ama güçlü bir emsal oluşturuyor. Özellikle ada devletleri ve iklimden en fazla zarar gören ülkeler için, büyük kirleticileri hukuki baskı altına alma ihtimali artık teorik değil.</p>
<p class="p1">Bu, iklim krizinin yalnızca siyasi değil, hukuki bir meseleye dönüşmesi açısından kritik bir eşik.</p>
<p class="p1"><strong>5.Bazı türler gerçekten geri dönüyor</strong></p>
<p class="p1">Koruma politikalarının işe yarayabildiğini gösteren somut örnekler var:</p>
<ul class="ul1">
<li class="li1"><a href="https://www.iucnredlist.org/fr/species/4615/285108125">Yeşil deniz kaplumbağaları</a> onlarca yıllık koruma çabalarının ardından “nesli tehlikede” kategorisinden çıkarıldı.</li>
<li class="li1">Florida’da bu yıl rekor sayıda <a href="https://discover.pbc.gov/erm/Lists/NewsReleases/NewsDispForm.aspx?ID=271&amp;ContentTypeId=0x010400891EA1D05824A54288A9E88E734B26F3#:~:text=for%20Leatherback%20Sea%20Turtles%E2%80%8B&amp;text=Because%20Leatherbacks%20are%20early%2Dseason,for%20leatherback%20sea%20turtle%20nesting!">deniz kaplumbağası yuvası görüldü.</a></li>
<li class="li1">Hindistan’daki <a href="https://www.bbc.com/news/articles/cly9d4n1rgmo">kaplan nüfusu</a> 10 yılda iki katına çıkarak 3.600’ü geçti.</li>
</ul>
<p class="p1">Bunlar, doğru politika ve uzun vadeli korumanın, büyük yırtıcıları ve kırılgan türleri bile kurtarabildiğini gösteriyor.</p>
<p class="p1"><strong>6.Yerli halklar nihayet masaya oturdu</strong></p>
<p class="p1">2025’te Birleşmiş Milletler, yerli halkları doğa koruma kararlarında resmî aktör olarak tanıdı. COP30’da <a href="https://docs.google.com/document/u/0/d/1R_mc1yjdaCV0B4HNcqYH7FYSrVya88vUFJuZ8sSgKq4/mobilebasic?usp=gmail&amp;pli=1">tarihin en büyük yerli delegasyonu</a> vardı.</p>
<p class="p1">Bu önemli çünkü dünya üzerindeki en iyi korunmuş ekosistemlerin önemli bir bölümü, yerli toplulukların yaşadığı alanlarda bulunuyor. Bilim bunu yıllardır söylüyordu; şimdi diplomasi de kabul etmek zorunda kaldı.</p>
<p class="p1"><strong>7.Bir nehir geri kazanıldı</strong></p>
<p class="p1">Kaliforniya’daki Klamath Nehri üzerindeki <a href="https://www.bbc.com/future/article/20240903-removing-the-klamath-river-dams-to-restore-the-river-what-happens-next">dört barajın kaldırılmasından</a> sadece bir yıl sonra, somon balıkları onlarca yıldır ulaşamadıkları üreme alanlarına geri döndü.</p>
<p class="p1">Bu, büyük ölçekli ekosistem onarımının gerçekten mümkün olduğunu gösteren nadir ama çok güçlü bir örnek.</p>
<p class="p1"><strong>Sonuç</strong></p>
<p class="p1">2025, iklim krizi açısından bir “dönüş yılı” değildi ama küçük adımlar atıldı. Yenilenebilir enerjinin yükselişi, ormanların yavaşlaması, okyanusların korunması ve hukukun devreye girmesi… Bunlar bir araya geldiğinde, insanlığın hâlâ frene basabildiğini gösteriyor.</p>
<p class="p1"><strong>Kaynak: <a href="https://www.bbc.co.uk/future/article/20251212-seven-quiet-wins-for-climate-and-nature-in-2025">BBC</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/2025te-iklim-ve-doga-icin-7-kritik-kazanim">2025’te iklim ve doğa için 7 kritik kazanım</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">33256</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Kazakistan’da dev bir Tunç Çağı yerleşmesi bulundu</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/kazakistanda-dev-bir-tunc-cagi-yerlesmesi-bulundu</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 07 Jan 2026 07:33:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=33239</guid>

					<description><![CDATA[<p>Avrasya bozkırlarında bilim insanlarının yaşam, teknoloji ve sosyal örgütlenme anlayışlarını değiştiren dikkat çekici bir Tunç Çağı yerleşimi gün ışığına çıkarıldı. 140 hektarlık Semiyarka alanı, şimdiye kadar belgelenmiş en geniş ve gelişmiş yerleşim yerlerinden birini temsil ediyor. İ.Ö. 1600 civarında inşa edilen ve Çerkaskul ve Alekseevka-Sargary kültürel gelenekleriyle ilişkilendirilen Semiyarka, bozkır yerleşimlerinin küçük ölçekli, mobil kamplar olduğu yönündeki eski görüşe meydan okuyor. Bunun yerine, dikdörtgen biçimli toprak işleri, kapalı konut alanları ve muhtemelen idari veya törensel işlevlere hizmet eden anıtsal bir merkezi yapıdan oluşan, özenle planlanmış bir kentsel peyzajla dikkat çekiyor. Yerleşim planı, çevresini planlayan ve bozkır bölgesinde daha önce tanımlanmış hiçbir şeye benzemeyen, organize bir yerleşim yaratan bir topluluğun varlığını göstermesi açısında önemli.  Arkeolojik araştırmalar ve kazılar, büyük ölçekli kalay-bronz üretiminin varlığını ortaya koydu.  Cüruf, pota ve metal eserlerden oluşan kümeler, yerleşim yerinde bakır ve kalay işleme için bir sanayi bölgesinin varlığına işaret ediyor. Orta Asya&#8217;nın başka yerlerinde de küçük ölçekli atölyeler bildirilmiş olsa da, Kazakistan&#8217;ın bu bölgesinde daha önce bu ölçekte veya bu düzeyde bir organizasyona rastlanmamıştı. Yerleşimin, metal açısından zengin Altay Dağları&#8217;na yakın konumu, Semiyarka&#8217;nın daha geniş Avrasya ticaret ağları içinde önemli bir merkez olduğunu ve dönemin en önemli malzemelerinden biri olan kalay-bronz dağıtımının bozkırların çok ötesine ulaştığını gösteriyor. Alanın konumu, hem ekonomik hem de stratejik faktörler göz önünde bulundurularak seçilmiş gibi görünüyor. Yedi vadiden oluşan bir zincirin oldukça üzerinde yer alan Semiyarka, İrtiş Vadisi boyunca hareketi kontrol ederek, bölge halkına ticaret ve doğal kaynaklar için yollar açmıştı. Savunma avantajları, yoğun metalurji faaliyetleri ve mimari planlamanın birleşimi, Semiyarka&#8217;yı bugüne kadar bilinen en karmaşık Tunç Çağı topluluklarından biri haline getirmekte. Proje, Toraighyrov Üniversitesi, UCL ve Durham Üniversitesi&#8217;nden araştırmacıların uluslararası iş birliğinin bir sonucu. İleri jeofizik, arazi analizi ve malzeme çalışmaları, yerleşimin ölçeğini ve metal işleme sistemlerinin karmaşıklığını ortaya çıkarmaya yardımcı olmuş. Bulgular, Semiyarka&#8217;nın geçici bir yerleşim alanından çok daha fazlası olduğunu; istikrarlı ve uzun vadeli bir üretim, topluluk yaşamı ve bölgesel etki merkezi olarak işlev gördüğünü ortaya koyuyor.  Semiyarka, bozkır bölgesinde kentselleşmenin önemli bir örneğini temsil ediyor ve Orta Asya&#8217;daki Bronz Çağı toplumlarının geniş kapsamlı ekonomik bağlantılara sahip, büyük, karmaşık yerleşimler inşa edip sürdürebildiğini de yansıtması açısından önemli. Kaynak: https://www.cambridge.org/core/journals/antiquity/article/major-city-of-the-kazakh-steppe-investigating-semiyarkas-bronze-age-legacy/7D20FEEC9B8F7BC60721BF7CA401B788</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/kazakistanda-dev-bir-tunc-cagi-yerlesmesi-bulundu">Kazakistan’da dev bir Tunç Çağı yerleşmesi bulundu</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p2"><span class="s1"><a href="https://archaeologymag.com/encyclopedia/bronze-age/"><b>Avrasya bozkırlarında bilim insanlarının yaşam, teknoloji ve sosyal örgütlenme anlayışlarını değiştiren dikkat çekici bir Tunç Çağı</b></a><b> yerleşimi gün ışığına çıkarıldı</b></span><span class="s2"><b><i>.</i></b><b> 140 hektarlık Semiyarka alanı, şimdiye kadar belgelenmiş en geniş ve gelişmiş yerleşim yerlerinden birini temsil ediyor.</b></span></p>
<p class="p3">İ.Ö. 1600 civarında inşa edilen ve Çerkaskul ve Alekseevka-Sargary kültürel gelenekleriyle ilişkilendirilen Semiyarka, bozkır yerleşimlerinin küçük ölçekli, mobil kamplar olduğu yönündeki eski görüşe meydan okuyor. Bunun yerine, dikdörtgen biçimli toprak işleri, kapalı konut alanları ve muhtemelen idari veya törensel işlevlere hizmet eden anıtsal bir merkezi yapıdan oluşan, özenle planlanmış bir kentsel peyzajla dikkat çekiyor.</p>
<p class="p3">Yerleşim planı, çevresini planlayan ve bozkır bölgesinde daha önce tanımlanmış hiçbir şeye benzemeyen, organize bir yerleşim yaratan bir topluluğun varlığını göstermesi açısında önemli.<span class="Apple-converted-space">  </span>Arkeolojik araştırmalar ve kazılar, büyük ölçekli kalay-bronz üretiminin varlığını ortaya koydu.<span class="Apple-converted-space">  </span>Cüruf, pota ve metal <a href="https://archaeologymag.com/encyclopedia/artifact/">eserlerden</a> oluşan kümeler, yerleşim yerinde bakır ve kalay işleme için bir sanayi bölgesinin varlığına işaret ediyor. Orta Asya&#8217;nın başka yerlerinde de küçük ölçekli atölyeler bildirilmiş olsa da, Kazakistan&#8217;ın bu bölgesinde daha önce bu ölçekte veya bu düzeyde bir organizasyona rastlanmamıştı.</p>
<p class="p1">Yerleşimin, metal açısından zengin Altay Dağları&#8217;na yakın konumu, Semiyarka&#8217;nın daha geniş Avrasya ticaret ağları içinde önemli bir merkez olduğunu ve dönemin en önemli malzemelerinden biri olan kalay-bronz dağıtımının bozkırların çok ötesine ulaştığını gösteriyor. Alanın konumu, hem ekonomik hem de stratejik faktörler göz önünde bulundurularak seçilmiş gibi görünüyor.</p>
<p class="p1">Yedi vadiden oluşan bir zincirin oldukça üzerinde yer alan Semiyarka, İrtiş Vadisi boyunca hareketi kontrol ederek, bölge halkına ticaret ve doğal kaynaklar için yollar açmıştı. Savunma avantajları, yoğun metalurji faaliyetleri ve mimari planlamanın birleşimi, Semiyarka&#8217;yı bugüne kadar bilinen en karmaşık Tunç Çağı topluluklarından biri haline getirmekte.</p>
<p class="p1">Proje, Toraighyrov Üniversitesi, UCL ve Durham Üniversitesi&#8217;nden araştırmacıların uluslararası iş birliğinin bir sonucu. İleri jeofizik, arazi analizi ve malzeme çalışmaları, yerleşimin ölçeğini ve metal işleme sistemlerinin karmaşıklığını ortaya çıkarmaya yardımcı olmuş. Bulgular, Semiyarka&#8217;nın geçici bir yerleşim alanından çok daha fazlası olduğunu; istikrarlı ve uzun vadeli bir üretim, topluluk yaşamı ve bölgesel etki merkezi olarak işlev gördüğünü ortaya koyuyor.<span class="Apple-converted-space">  </span>Semiyarka, bozkır bölgesinde kentselleşmenin önemli bir örneğini temsil ediyor ve Orta Asya&#8217;daki Bronz Çağı toplumlarının geniş kapsamlı ekonomik bağlantılara sahip, büyük, karmaşık yerleşimler inşa edip sürdürebildiğini de yansıtması açısından önemli.</p>
<p class="p3"><strong>Kaynak: <a href="https://www.cambridge.org/core/journals/antiquity/article/major-city-of-the-kazakh-steppe-investigating-semiyarkas-bronze-age-legacy/7D20FEEC9B8F7BC60721BF7CA401B788">https://www.cambridge.org/core/journals/antiquity/article/major-city-of-the-kazakh-steppe-investigating-semiyarkas-bronze-age-legacy/7D20FEEC9B8F7BC60721BF7CA401B788</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/kazakistanda-dev-bir-tunc-cagi-yerlesmesi-bulundu">Kazakistan’da dev bir Tunç Çağı yerleşmesi bulundu</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">33239</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Yapay zekâ gerçekten yaratıcı olabilir mi? Sanat, bilim ve insanlığın farkı&#8230;</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/yapay-zeka-gercekten-yaratici-olabilir-mi-sanat-bilim-ve-insanligin-farki</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 17 Dec 2025 07:58:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoyaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=33201</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yapay zekâ (YZ) modelleri, sanat, müzik, metin ve hatta bilimsel hipotezler üreterek, uzun süredir makinelerden bizi ayıran temel bir özellik olan yaratıcılığın tanımını zorluyor. Üretken YZ&#8217;nin ulaştığı akıl almaz ilerleme, sadece teknolojinin potansiyelini değil, aynı zamanda insan yaratıcılığının özünü ve geleceğini de tartışmaya açıyor. Bir düşünün: D minör anahtarında, kaybedilen aşk hissini taşıyan ama aynı zamanda ürkütücü bir zaman kaymasıyla klişeden sıyrılan dokunaklı bir piyano parçası. &#8220;Pianita no 17&#8221; adlı bu eserin bestecisi, derin yaşam deneyimlerini müziğe döken bir insan değil, binlerce saatlik YouTube videosundan öğrenen bir yapay zekâ modeliydi. Psikologlar, on yıllardır zekâ ve beceride makinelerin bizi geçeceği fikrine rağmen, yaratıcılığın bizi onlardan ayıracak son kale olacağını düşünüyordu. Ancak 2022 yılının Kasım ayında OpenAI&#8217;nin ChatGPT&#8216;yi piyasaya sürmesiyle başlayan üretken YZ dalgası, bu fikri temelden sarsıyor. Basit komutlara ikna edici metinler, görüntüler, şiirler ve hatta bilimsel fikirler üretebilen bu modellerin hızı, alanında uzman bilim insanlarını dahi şaşkına çevirdi.x Yaratıcılığın Bilimsel Tanımı Baskı Altında Yaratıcılık, tanımlanması ve ölçülmesi zor bir özellik olsa da, araştırmacılar genel olarak &#8220;hem özgün hem de etkili ürünler üretme yeteneği&#8221; üzerinde birleşiyor. Fakat YZ’nin ürettikleri, bu standart tanıma uymaya başladıkça, bilim insanları insan ve makine arasında bir ayrım yapmakta zorlanıyor. Bazı araştırmalar, iş dünyasından nörobilime kadar pek çok alanda YZ sistemlerinin, yaratıcılık testlerinde insanlarla rekabet edebildiğini gösteriyor. Bilişsel psikolog Mark Runco, YZ’nin yaratıcılık testlerinde başarılı olmasının, doğrudan onun yaratıcı olduğu anlamına gelip gelmediğini sorguluyor. Elbette, YZ&#8217;nin sınırlı kaldığı yerler hala mevcut. Bir çalışmada, YZ&#8217;nin ürettiği kısa hikâyeler amatör yazarlarınkiler kadar iyi kabul edilse de, The New Yorker gibi profesyonel yayınlarda yayımlanan hikâyelerin kalitesine erişemedi; YZ hikâyelerinin anlatım karmaşıklığı ve karakter gelişimi eksikliği vardı. Başka bir deneyde, YZ modellerinin günlük nesneler için yeni işlevler tasarlama konusunda beş yaşındaki bir çocuk grubunun yenilikçi kapasitesine yetişemediği görüldü. Bilimsel Kıvılcımı Yakalamak YZ araçları, proteinlerin üç boyutlu yapısını tahmin etmek gibi dar tanımlı bilimsel sorunlarda etkileyici sonuçlar elde etse de, daha geniş ve deneysel zorluklarda bocalayabiliyor. Stanford Üniversitesi&#8217;nde yapılan bir çalışmada, YZ&#8217;nin bilgisayar bilimleri alanında ürettiği araştırma önerileri başlangıçta daha özgün ve etkili bulundu. Ancak bu öneriler test edildiğinde, bazılarının hesaplama açısından çok maliyetli olduğu veya ilgili önceki araştırmalara atıfta bulunmadığı ortaya çıktı. İnsanların fikirleri ise uygulamada daha fizibil idi. Daha da önemlisi, YZ modelleri bilimde gerçekten çığır açan içgörüler için gereken hayal gücü sıçramalarında zorlanıyor. Araştırmacılar, ChatGPT-4&#8217;e (en gelişmiş YZ modellerinden biri) varsayımsal bir düzenleyici sistemdeki genlerin rolünü bulma görevi verdi. YZ, insan bilim insanlarına kıyasla daha az hipotez öne sürdü ve daha az deney yaptı. Dahası, sonuçları aldıktan sonra hipotezlerini revize etmedi ve ilk fikirlerinin verilerle desteklenmemesine rağmen kendinden emin bir şekilde doğru oldukları sonucuna vardı. Araştırmacılar, YZ’nin anormal sonuçları fark etme, yorumlama ve şaşırtıcı sorular sorma gibi gerçek bir bilim insanının yaratıcı kıvılcımına sahip olmadığını belirtiyor. YZ, eğitim aldığı büyük veri yığınlarının &#8220;kutusu içinde&#8221; kalmaya mahkûmken, bilimdeki atılımlar genellikle kutunun dışındaki esnek düşünme becerisini gerektiriyor. Bu durum, üretken YZ&#8217;nin temelini oluşturan derin sinir ağlarının istatistiksel örüntüleri tanımada mükemmel olsa da, esnek düşünme konusunda yetersiz kaldığını gösteriyor. Simon Colton gibi araştırmacılar, gelecekte nöromorfik YZ (beynin dinamik süreçlerini modelleyen) veya derin öğrenmeyi soyut düşünceyle birleştiren nörosembolik YZ gibi alternatif mimarilerin yaratıcılık potansiyelini artırabileceğini umuyor. Sürece Güvenmek: Niyet ve Özgünlük Modeller ne kadar gelişirse gelişsin, bazı araştırmacılar YZ&#8217;ye yaratıcılık atfetmeden önce bu niteliğin ne olduğunu daha dikkatli düşünmemiz gerektiğini savunuyor. Eğitim psikoloğu James Kaufman, sadece sonuca bakmak yerine yaratma sürecini anlamamız gerektiğini belirtiyor. Ona göre, YZ yaratıcı bir ürün üretebilir, ancak bir yaratıcı süreçten geçmez. Mark Runco ise YZ&#8217;nin yaratıcılığının, insanların yaratıcı çıktılarında kullandığı subjektif duygular, estetik, kişisel değerler ve yaşanmış deneyimler gibi önemli nitelikleri göz ardı ettiğini düşünüyor. Runco, yaratıcılığın standart tanımına, &#8220;özgünlük&#8221; (kendine dürüst olmak) ve &#8220;kasılılık&#8221; (içsel motivasyon ve ne zaman duracağını bilme yargısı) gibi insan yönlerini dahil etmeyi öneriyor. Edinburgh College of Art&#8217;tan Caterina Moruzzi, YZ modellerinin çıktıyı değerlendirip kendini geliştirebileceğini kabul etse de, hala bir insan kullanıcı tarafından sağlanan bir hedefe doğru hareket edebildiğini vurguluyor: &#8220;Hala yapamadıkları ve yapıp yapamayacakları soru işareti olan şey, kendilerine kendi amaçlarını belirlemek.&#8221; Monash Üniversitesi&#8217;nden Jon McCormack, yüksek kaliteli YZ eserlerini bile, eğitim materyalini oluşturan insan yaratıcılığına &#8220;asalak&#8221; olarak nitelendiriyor. Ona göre YZ&#8217;ler, bağımsız bir şekilde sanatsal akımlar başlatma ya da sanatçı olma arzusuna sahip değiller. Kültürü Birlikte Üretmek ve Tehditler Bazı araştırmacılar, YZ&#8217;nin yaratıcı olup olmadığı sorusunu bir kenara bırakarak, insanlar ve makineler arasındaki etkileşime odaklanıyor. Bu alana ortak yaratıcılık (co-creativity) deniyor ve YZ&#8217;nin, salt komutlara yanıt vermek yerine, yaratıcılığın yeni biçimlerine nasıl ilham verebileceği araştırılıyor. Nitekim YZ ile çalışan insanların ürettiği içerikler, tek başına çalışmaktan daha yüksek puan alıyor; örneğin, insanlar ve YZ tarafından birlikte oluşturulan haiku şiirleri, en güzel olarak derecelendiriliyor. Ancak YZ&#8217;ye aşırı bağımlılık, yaratıcı endüstrilerdeki işleri tehdit etmenin yanı sıra, insanlardaki yaratıcı becerileri de köreltebilir. Bir çalışmada, YZ yardımıyla makale yazan bir grubun, daha sonra YZ kullanmadan yazmaya çalıştıklarında, kendi bilgisine güvenen kontrol grubuna göre daha düşük bilişsel katılıma (daha zayıf beyin bağlantısı) sahip olduğu gözlendi. Ayrıca daha az çeşitli makaleler yazdılar. Bu durum, kültürün çeşitliliğinin azalacağı korkusuna yol açıyor. Yapılan bir başka yazma çalışmasında, YZ destekli hikâyelerin, sadece insanlar tarafından üretilen hikâyelere göre birbirine daha fazla benzediği tespit edildi. Araştırmacılar, YZ içeriğine boğuldukça insanlığın &#8220;çok düz bir dünya&#8221;ya doğru ilerleyebileceğinden endişeleniyor. James Kaufman, YZ çıktısının yaratıcı olarak etiketlenmesinin kültürel bir felaket olacağını savunuyor. Yaratıcılığın, bireysel refah, ruh hali ve bilişsel esneklik için kritik önem taşıdığını hatırlatıyor. Makinelerin çıktısını yaratıcı olarak kabul etmek, okulların ve toplumun, bu becerileri geliştirmek yerine sadece son ürüne değer vermesine yol açabilir. Kaufman, &#8220;Yalnızca çıktıyı tanıyan yüzeysel bir yaratıcılık tanımına yatırım yaparsak, insan potansiyellerinin hiç şansı kalmaz&#8221; diyor. Sonuç olarak, YZ&#8217;nin yetenekleri inkâr edilemez derecede etkileyici. Ancak asıl tartışma, yaratıcılığın ne olduğu, YZ&#8217;nin özgünlük ve niyet gibi insana özgü bileşenleri taklit edip edemeyeceği ve kültürü zenginleştirmesi beklenen bu teknolojinin, insanlığın yaratıcı kimliğini zayıflatıp zayıflatmayacağı etrafında dönüyor. Derleme: HBT</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/yapay-zeka-gercekten-yaratici-olabilir-mi-sanat-bilim-ve-insanligin-farki">Yapay zekâ gerçekten yaratıcı olabilir mi? Sanat, bilim ve insanlığın farkı&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p3"><b>Yapay zekâ (YZ) modelleri, sanat, müzik, metin ve hatta bilimsel hipotezler üreterek, uzun süredir makinelerden bizi ayıran temel bir özellik olan yaratıcılığın tanımını zorluyor. Üretken YZ&#8217;nin ulaştığı akıl almaz ilerleme, sadece teknolojinin potansiyelini değil, aynı zamanda insan yaratıcılığının özünü ve geleceğini de tartışmaya açıyor.</b><b></b></p>
<p class="p5">Bir düşünün: D minör anahtarında, kaybedilen aşk hissini taşıyan ama aynı zamanda ürkütücü bir zaman kaymasıyla klişeden sıyrılan dokunaklı bir piyano parçası. &#8220;Pianita no 17&#8221; adlı bu eserin bestecisi, derin yaşam deneyimlerini müziğe döken bir insan değil, binlerce saatlik YouTube videosundan öğrenen bir yapay zekâ modeliydi.</p>
<p class="p3">Psikologlar, on yıllardır zekâ ve beceride makinelerin bizi geçeceği fikrine rağmen, <b>yaratıcılığın</b> bizi onlardan ayıracak son kale olacağını düşünüyordu. Ancak 2022 yılının Kasım ayında OpenAI&#8217;nin <b>ChatGPT</b>&#8216;yi piyasaya sürmesiyle başlayan üretken YZ dalgası, bu fikri temelden sarsıyor. Basit komutlara ikna edici metinler, görüntüler, şiirler ve hatta bilimsel fikirler üretebilen bu modellerin hızı, alanında uzman bilim insanlarını dahi şaşkına çevirdi.x</p>
<p class="p6"><b>Yaratıcılığın Bilimsel Tanımı Baskı Altında</b></p>
<p class="p3">Yaratıcılık, tanımlanması ve ölçülmesi zor bir özellik olsa da, araştırmacılar genel olarak <b>&#8220;hem özgün hem de etkili ürünler üretme yeteneği&#8221;</b> üzerinde birleşiyor. Fakat YZ’nin ürettikleri, bu standart tanıma uymaya başladıkça, bilim insanları insan ve makine arasında bir ayrım yapmakta zorlanıyor.</p>
<p class="p5">Bazı araştırmalar, iş dünyasından nörobilime kadar pek çok alanda YZ sistemlerinin, yaratıcılık testlerinde insanlarla rekabet edebildiğini gösteriyor. Bilişsel psikolog Mark Runco, YZ’nin yaratıcılık testlerinde başarılı olmasının, doğrudan onun yaratıcı olduğu anlamına gelip gelmediğini sorguluyor.</p>
<p class="p3">Elbette, YZ&#8217;nin sınırlı kaldığı yerler hala mevcut. Bir çalışmada, YZ&#8217;nin ürettiği kısa hikâyeler amatör yazarlarınkiler kadar iyi kabul edilse de, <i>The New Yorker</i> gibi profesyonel yayınlarda yayımlanan hikâyelerin kalitesine erişemedi; YZ hikâyelerinin <b>anlatım karmaşıklığı</b> ve <b>karakter gelişimi</b> eksikliği vardı. Başka bir deneyde, YZ modellerinin günlük nesneler için yeni işlevler tasarlama konusunda <b>beş yaşındaki bir çocuk grubunun</b> yenilikçi kapasitesine yetişemediği görüldü.</p>
<p class="p6"><b>Bilimsel Kıvılcımı Yakalamak</b></p>
<p class="p5">YZ araçları, proteinlerin üç boyutlu yapısını tahmin etmek gibi dar tanımlı bilimsel sorunlarda etkileyici sonuçlar elde etse de, daha geniş ve deneysel zorluklarda bocalayabiliyor.</p>
<p class="p3">Stanford Üniversitesi&#8217;nde yapılan bir çalışmada, YZ&#8217;nin bilgisayar bilimleri alanında ürettiği araştırma önerileri başlangıçta daha <b>özgün ve etkili</b> bulundu. Ancak bu öneriler test edildiğinde, bazılarının hesaplama açısından çok maliyetli olduğu veya ilgili önceki araştırmalara atıfta bulunmadığı ortaya çıktı. İnsanların fikirleri ise uygulamada <b>daha fizibil</b> idi.</p>
<p class="p3">Daha da önemlisi, YZ modelleri bilimde gerçekten <b>çığır açan içgörüler</b> için gereken hayal gücü sıçramalarında zorlanıyor. Araştırmacılar, ChatGPT-4&#8217;e (en gelişmiş YZ modellerinden biri) varsayımsal bir düzenleyici sistemdeki genlerin rolünü bulma görevi verdi. YZ, insan bilim insanlarına kıyasla daha az hipotez öne sürdü ve daha az deney yaptı. Dahası, sonuçları aldıktan sonra hipotezlerini revize etmedi ve ilk fikirlerinin verilerle desteklenmemesine rağmen <b>kendinden emin bir şekilde doğru oldukları sonucuna vardı</b>.</p>
<p class="p3">Araştırmacılar, YZ’nin <b>anormal sonuçları fark etme, yorumlama</b> ve <b>şaşırtıcı sorular sorma</b> gibi gerçek bir bilim insanının yaratıcı kıvılcımına sahip olmadığını belirtiyor. YZ, eğitim aldığı büyük veri yığınlarının &#8220;kutusu içinde&#8221; kalmaya mahkûmken, bilimdeki atılımlar genellikle kutunun dışındaki esnek düşünme becerisini gerektiriyor.</p>
<p class="p3">Bu durum, üretken YZ&#8217;nin temelini oluşturan <b>derin sinir ağlarının</b> istatistiksel örüntüleri tanımada mükemmel olsa da, esnek düşünme konusunda yetersiz kaldığını gösteriyor. Simon Colton gibi araştırmacılar, gelecekte <b>nöromorfik YZ</b> (beynin dinamik süreçlerini modelleyen) veya derin öğrenmeyi soyut düşünceyle birleştiren <b>nörosembolik YZ</b> gibi alternatif mimarilerin yaratıcılık potansiyelini artırabileceğini umuyor.</p>
<p class="p6"><b>Sürece Güvenmek: Niyet ve Özgünlük</b></p>
<p class="p3">Modeller ne kadar gelişirse gelişsin, bazı araştırmacılar YZ&#8217;ye yaratıcılık atfetmeden önce bu niteliğin ne olduğunu daha dikkatli düşünmemiz gerektiğini savunuyor. Eğitim psikoloğu James Kaufman, sadece <b>sonuca</b> bakmak yerine <b>yaratma sürecini</b> anlamamız gerektiğini belirtiyor. Ona göre, YZ yaratıcı bir ürün üretebilir, ancak bir yaratıcı süreçten geçmez.</p>
<p class="p3">Mark Runco ise YZ&#8217;nin yaratıcılığının, insanların yaratıcı çıktılarında kullandığı <b>subjektif duygular, estetik, kişisel değerler</b> ve <b>yaşanmış deneyimler</b> gibi önemli nitelikleri göz ardı ettiğini düşünüyor. Runco, yaratıcılığın standart tanımına, <b>&#8220;özgünlük&#8221;</b> (kendine dürüst olmak) ve <b>&#8220;kasılılık&#8221;</b> (içsel motivasyon ve ne zaman duracağını bilme yargısı) gibi insan yönlerini dahil etmeyi öneriyor.</p>
<p class="p3">Edinburgh College of Art&#8217;tan Caterina Moruzzi, YZ modellerinin çıktıyı değerlendirip kendini geliştirebileceğini kabul etse de, hala bir insan kullanıcı tarafından sağlanan bir hedefe doğru hareket edebildiğini vurguluyor: <b>&#8220;Hala yapamadıkları ve yapıp yapamayacakları soru işareti olan şey, kendilerine kendi amaçlarını belirlemek.&#8221;</b><b></b></p>
<p class="p3">Monash Üniversitesi&#8217;nden Jon McCormack, yüksek kaliteli YZ eserlerini bile, eğitim materyalini oluşturan insan yaratıcılığına <b>&#8220;asalak&#8221;</b> olarak nitelendiriyor. Ona göre YZ&#8217;ler, bağımsız bir şekilde sanatsal akımlar başlatma ya da sanatçı olma <b>arzusuna</b> sahip değiller.</p>
<p class="p6"><b>Kültürü Birlikte Üretmek ve Tehditler</b></p>
<p class="p3">Bazı araştırmacılar, YZ&#8217;nin yaratıcı olup olmadığı sorusunu bir kenara bırakarak, insanlar ve makineler arasındaki etkileşime odaklanıyor. Bu alana <b>ortak yaratıcılık (co-creativity)</b> deniyor ve YZ&#8217;nin, salt komutlara yanıt vermek yerine, yaratıcılığın yeni biçimlerine nasıl ilham verebileceği araştırılıyor. Nitekim YZ ile çalışan insanların ürettiği içerikler, tek başına çalışmaktan daha yüksek puan alıyor; örneğin, insanlar ve YZ tarafından birlikte oluşturulan haiku şiirleri, en güzel olarak derecelendiriliyor.</p>
<p class="p3">Ancak YZ&#8217;ye aşırı bağımlılık, yaratıcı endüstrilerdeki işleri tehdit etmenin yanı sıra, insanlardaki <b>yaratıcı becerileri de köreltebilir</b>. Bir çalışmada, YZ yardımıyla makale yazan bir grubun, daha sonra YZ kullanmadan yazmaya çalıştıklarında, kendi bilgisine güvenen kontrol grubuna göre <b>daha düşük bilişsel katılıma</b> (daha zayıf beyin bağlantısı) sahip olduğu gözlendi. Ayrıca daha az çeşitli makaleler yazdılar.</p>
<p class="p3">Bu durum, <b>kültürün çeşitliliğinin azalacağı</b> korkusuna yol açıyor. Yapılan bir başka yazma çalışmasında, YZ destekli hikâyelerin, sadece insanlar tarafından üretilen hikâyelere göre birbirine <b>daha fazla benzediği</b> tespit edildi. Araştırmacılar, YZ içeriğine boğuldukça insanlığın &#8220;çok düz bir dünya&#8221;ya doğru ilerleyebileceğinden endişeleniyor.</p>
<p class="p3">James Kaufman, YZ çıktısının yaratıcı olarak etiketlenmesinin <b>kültürel bir felaket</b> olacağını savunuyor. Yaratıcılığın, bireysel refah, ruh hali ve bilişsel esneklik için kritik önem taşıdığını hatırlatıyor. Makinelerin çıktısını yaratıcı olarak kabul etmek, okulların ve toplumun, bu becerileri geliştirmek yerine sadece <b>son ürüne</b> değer vermesine yol açabilir. Kaufman, <b>&#8220;Yalnızca çıktıyı tanıyan yüzeysel bir yaratıcılık tanımına yatırım yaparsak, insan potansiyellerinin hiç şansı kalmaz&#8221;</b> diyor.</p>
<p class="p3">Sonuç olarak, YZ&#8217;nin yetenekleri inkâr edilemez derecede etkileyici. Ancak asıl tartışma, yaratıcılığın ne olduğu, YZ&#8217;nin <b>özgünlük ve niyet</b> gibi insana özgü bileşenleri taklit edip edemeyeceği ve kültürü zenginleştirmesi beklenen bu teknolojinin, insanlığın yaratıcı kimliğini zayıflatıp zayıflatmayacağı etrafında dönüyor.</p>
<p class="p3"><strong>Derleme: HBT</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/yapay-zeka-gercekten-yaratici-olabilir-mi-sanat-bilim-ve-insanligin-farki">Yapay zekâ gerçekten yaratıcı olabilir mi? Sanat, bilim ve insanlığın farkı&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">33201</post-id>	</item>
		<item>
		<title>140 Yıllık eğitim mirası sergileniyor </title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/duyurular/140-yillik-egitim-mirasi-sergileniyor</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 15 Dec 2025 11:26:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Duyuru ve Etkinlikler]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=33193</guid>

					<description><![CDATA[<p>Eğitim dünyamızın en köklü kurumlarından Feyziye Mektepleri Vakfı (FMV) Işık Okulları, 140. kuruluş yıl dönümü kapsamında 14 Aralık’ta Türkiye’nin eğitim tarihine ışık tutan arşivini sergiye dönüştürerek ziyarete açtı. Galeri Işık Teşvikiye’de açılan ve “Feyziye’den Işık’a – 140 Yıl ve Ötesi” temasıyla hazırlanan sergi; Selanik’te 1885 yılında başlayan ve Cumhuriyet’in aydınlanma süreciyle şekillenen eğitim yolculuğuna ait arşiv belgeleri ile tarihî fotoğrafları bir araya getiriyor. Kuruluş yıl dönümü dolayısıyla beş yerleşkede eş zamanlı düzenlenen törenlerin ana buluşması Nişantaşı Yerleşkesi’nde gerçekleştirildi.  Törende 1940’lı yıllardan 1970’li yıllara uzanan farklı kuşaklardan mezunları, öğrencileri, eğitimcileri ve velileri bir araya geldi. Işık Okulları mezunu olan Prof. Dr. Celal Şengör, törende yaptığı kısa konuşmada “Işıklı olmak benim için her zaman büyük bir onur oldu” ifadelerini kullanarak, Işık Okulları’nda aldığı eğitimin bilim yolculuğundaki belirleyici rolüne dikkat çekti. Bilime olan ilgisinin temellerinin ortaokul yıllarında atıldığını vurgulayan Şengör, özellikle biyoloji öğretmeni Nuriye Güneyi’nin üzerindeki etkisini anlatarak, jeolojiye duyduğu tutkunun bu yıllarda şekillendiğini belirtti. Prof. Dr. Şengör, konuşmasının ardından Doğa Bilimleri alanında üstün başarı gösteren üç Işıklı öğrenciye ödüllerini takdim etti.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/duyurular/140-yillik-egitim-mirasi-sergileniyor">140 Yıllık eğitim mirası sergileniyor </a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-33197" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/12/isik.jpg" alt="" width="500" height="327" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/12/isik.jpg 1000w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/12/isik-300x196.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 500px) 100vw, 500px" /></p>
<p>Eğitim dünyamızın en köklü kurumlarından Feyziye Mektepleri Vakfı (FMV) Işık Okulları, <strong>140. kuruluş yıl dönümü kapsamında</strong> 14 Aralık’ta Türkiye’nin eğitim tarihine ışık tutan arşivini sergiye dönüştürerek ziyarete açtı. Galeri Işık Teşvikiye’de açılan ve <strong>“Feyziye’den Işık’a – 140 Yıl ve Ötesi”</strong> temasıyla hazırlanan sergi; Selanik’te 1885 yılında başlayan ve Cumhuriyet’in aydınlanma süreciyle şekillenen eğitim yolculuğuna ait arşiv belgeleri ile tarihî fotoğrafları bir araya getiriyor.</p>
<p>Kuruluş yıl dönümü dolayısıyla beş yerleşkede eş zamanlı düzenlenen törenlerin ana buluşması Nişantaşı Yerleşkesi’nde gerçekleştirildi.  Törende 1940’lı yıllardan 1970’li yıllara uzanan farklı kuşaklardan mezunları, öğrencileri, eğitimcileri ve velileri bir araya geldi. <strong>Işık Okulları mezunu olan Prof. Dr. Celal Şengör</strong>, törende yaptığı kısa konuşmada “Işıklı olmak benim için her zaman büyük bir onur oldu” ifadelerini kullanarak, Işık Okulları’nda aldığı eğitimin bilim yolculuğundaki belirleyici rolüne dikkat çekti. Bilime olan ilgisinin temellerinin ortaokul yıllarında atıldığını vurgulayan Şengör, özellikle biyoloji öğretmeni Nuriye Güneyi’nin üzerindeki etkisini anlatarak, jeolojiye duyduğu tutkunun bu yıllarda şekillendiğini belirtti. Prof. Dr. Şengör, konuşmasının ardından Doğa Bilimleri alanında üstün başarı gösteren üç Işıklı öğrenciye ödüllerini takdim etti.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/duyurular/140-yillik-egitim-mirasi-sergileniyor">140 Yıllık eğitim mirası sergileniyor </a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">33193</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
