<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Yaşam Bilimleri arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/k/haberler/yasam/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/k/haberler/yasam</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Thu, 26 Mar 2026 09:54:27 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Türler arası diyalog başlıyor mu?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/turler-arasi-diyalog-basliyor-mu</link>
					<comments>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/turler-arasi-diyalog-basliyor-mu?noamp=mobile#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 26 Mar 2026 09:54:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam Bilimleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=33498</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yunuslar mı, kuşlar mı, yoksa mürekkep balıkları mı ilk konuşacağımız tür olacak? Yapay zekâ hayvanların gizli dilini çözmeye yaklaşıyor&#8230; Washington Üniversitesi’nden Sophie Cohen-Bodénès, mürekkep balıklarını incelerken ilginç bir şey fark etti: Hayvan, iki kolunu yukarı kaldırıp diğer altısını birbirine dolamıştı. Bu hareketi “yukarı” işareti olarak adlandırdı. Daha da şaşırtıcı olan, bu işaretin başka bir mürekkep balığının videosuna tepki olarak yapılmış olmasıydı. Yani bu deniz canlıları, tıpkı bir tür işaret dili kullanıyor gibiydi. Yıllar boyunca bilim insanları “hayvanların dili” olduğuna dair iddialardan uzak durdu. Ancak yapay zekânın devreye girmesiyle tablo değişti. Milyonlarca saatlik ses ve görüntü kaydını analiz eden algoritmalar, şimdiye kadar fark edilmeyen iletişim kalıplarını açığa çıkarıyor. Bu çaba, Tel Aviv Üniversitesi ve Coller Vakfı’nın başlattığı Coller Dolittle Challenge ile daha da hız kazandı. Bilim insanlarını hayvanlarla “iletişim algoritmaları” geliştirmeye çağıran yarışmada 10 milyon dolarlık büyük ödül, bu alandaki heyecanı katlıyor. Mürekkep balığından bülbüle Araştırmalar sadece denizlerde değil, karada ve gökyüzünde de sürüyor. Mürekkep balıkları: “Yukarı”, “yan”, “dönüş” ve “taç” olmak üzere dört işaret tespit edildi. Özellikle “taç” işaretinin huzursuzluğu ifade ettiği düşünülüyor. Bülbüller (nightingale): Şarkılarındaki perdeyi anında ayarlayarak birbirlerini taklit edebiliyorlar. Bu, insan konuşmasındaki esnekliğe çok benziyor. Marmoset maymunları: Aile bireylerini ayırt etmek için “isim benzeri” çağrılar kullanıyorlar. Benzer şekilde filler ve yunuslar da bireylere özel sesler üretiyor. Yunuslar: Dili çözmeye en yakın aday Massachusetts’teki Woods Hole Oşinografi Enstitüsü’nden Laela Sayigh ve ekibi, Florida Sarasota Körfezi’nde yaşayan 170 yunusu nesiller boyu takip ediyor. Yapay zekâ ile çözümledikleri veriler, yunusların 22 farklı “imza dışı” ıslık kullandığını gösteriyor. En yaygın olanı, sürüde “Bir şey oldu!” anlamında kullanılıyor. Diğerleri uyarı ya da şaşkınlık bildiriyor. Yunuslar ayrıca: Kendi yavrularıyla konuşurken daha yüksek perdeli sesler çıkarıyor. Başka bir yunusun yokluğunda onun imza ıslığını kullanabiliyor. Islıkları, hızlı tıklamalar ve vücut hareketleriyle birleştirerek çok katmanlı bir iletişim sistemi kuruyor. Tüm bu özellikler, onları “ilk çözülecek hayvan dili” için güçlü aday yapıyor. Yapay zekânın sınavı “Yapay zekâ sayesinde verileri işlemek hızlandı, ama bu sadece başlangıç.” diyor Tel Aviv Üniversitesi’nden Yossi Yovel. AI, desenleri yakalayabiliyor ancak bu işaretlerin hayvanlar için gerçekten ne ifade ettiğini anlamak hâlâ bilim insanlarının işi. Örneğin, orangutanlar bir yırtıcıyı gördüklerinde yavrularına hemen değil, 20 dakika sonra uyarı sinyali verebiliyor. Böylece mesajın “ne zaman”la ilgili olduğu bile anlaşılması zor bir bulmaca haline geliyor. Kuşlar mı, balinalar mı? İlk çözülecek dil için farklı adaylar var: Balinalar: Onlarca yıldır kayıt altında olan şarkıları, insan diline benzer istatistiksel kalıplar içeriyor. Proje CETI ekibi, ispermeçet balinalarının 156 farklı tıklama düzeniyle adeta “fonetik alfabe” oluşturduğunu öne sürüyor. Papağan ve muhabbet kuşları: Ses öğrenme biçimleri insanlarla çok benzer. Beyinlerinde ses haritalarının da insana yakın olduğu tespit edildi. Peki ya başarılı olursak? Başka türlerle iletişime geçmek, bilimsel bir zaferden çok daha fazlası olabilir. Dünyayı onların gözünden görmemizi sağlayacak. Tıpkı arıların ultraviyole görüşünü keşfettiğimizde doğayı farklı algılamamız gibi, belki de yunusların yankılarla kurduğu evreni ya da mürekkep balıklarının renklerle kurduğu diyaloğu da anlamaya başlayacağız. Sonuçta, hayvanların “dilini çözmek”, onları bize benzetmekten çok, onların dünyasını tanımak anlamına geliyor. Ve bu, doğayla ilişkimizde köklü bir değişim yaratabilir:  Başka türlerle konuşabilirsek, onları dinlemeyi de öğrenmek zorunda kalacağız. Kaynak: https://www.newscientist.com/article/2492442-we-will-soon-be-able-to-talk-with-other-species-which-will-be-first/</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/turler-arasi-diyalog-basliyor-mu">Türler arası diyalog başlıyor mu?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><b>Yunuslar mı, kuşlar mı, yoksa mürekkep balıkları mı ilk konuşacağımız tür olacak?</b></p>
<p class="p2"><b>Yapay zekâ hayvanların gizli dilini çözmeye yaklaşıyor&#8230;</b></p>
<p class="p4">Washington Üniversitesi’nden Sophie Cohen-Bodénès, mürekkep balıklarını incelerken ilginç bir şey fark etti: Hayvan, iki kolunu yukarı kaldırıp diğer altısını birbirine dolamıştı. Bu hareketi “yukarı” işareti olarak adlandırdı. Daha da şaşırtıcı olan, bu işaretin başka bir mürekkep balığının videosuna tepki olarak yapılmış olmasıydı. Yani bu deniz canlıları, tıpkı bir tür işaret dili kullanıyor gibiydi.</p>
<p class="p4">Yıllar boyunca bilim insanları “hayvanların dili” olduğuna dair iddialardan uzak durdu. Ancak yapay zekânın devreye girmesiyle tablo değişti. Milyonlarca saatlik ses ve görüntü kaydını analiz eden algoritmalar, şimdiye kadar fark edilmeyen iletişim kalıplarını açığa çıkarıyor. Bu çaba, Tel Aviv Üniversitesi ve Coller Vakfı’nın başlattığı <b>Coller Dolittle Challenge</b> ile daha da hız kazandı. Bilim insanlarını hayvanlarla “iletişim algoritmaları” geliştirmeye çağıran yarışmada 10 milyon dolarlık büyük ödül, bu alandaki heyecanı katlıyor.</p>
<p class="p5"><b>Mürekkep balığından bülbüle</b></p>
<p class="p4">Araştırmalar sadece denizlerde değil, karada ve gökyüzünde de sürüyor.</p>
<ul class="ul1">
<li class="li4"><b>Mürekkep balıkları</b>: “Yukarı”, “yan”, “dönüş” ve “taç” olmak üzere dört işaret tespit edildi. Özellikle “taç” işaretinin huzursuzluğu ifade ettiği düşünülüyor.</li>
<li class="li4"><b>Bülbüller (nightingale)</b>: Şarkılarındaki perdeyi anında ayarlayarak birbirlerini taklit edebiliyorlar. Bu, insan konuşmasındaki esnekliğe çok benziyor.</li>
<li class="li4"><b>Marmoset maymunları</b>: Aile bireylerini ayırt etmek için “isim benzeri” çağrılar kullanıyorlar. Benzer şekilde filler ve yunuslar da bireylere özel sesler üretiyor.</li>
</ul>
<p class="p5"><b>Yunuslar: Dili çözmeye en yakın aday</b></p>
<p class="p4">Massachusetts’teki Woods Hole Oşinografi Enstitüsü’nden Laela Sayigh ve ekibi, Florida Sarasota Körfezi’nde yaşayan 170 yunusu nesiller boyu takip ediyor. Yapay zekâ ile çözümledikleri veriler, yunusların 22 farklı “imza dışı” ıslık kullandığını gösteriyor. En yaygın olanı, sürüde “Bir şey oldu!” anlamında kullanılıyor. Diğerleri uyarı ya da şaşkınlık bildiriyor.</p>
<p class="p4">Yunuslar ayrıca:</p>
<ul class="ul1">
<li class="li4">Kendi yavrularıyla konuşurken daha yüksek perdeli sesler çıkarıyor.</li>
<li class="li4">Başka bir yunusun yokluğunda onun imza ıslığını kullanabiliyor.</li>
<li class="li4">Islıkları, hızlı tıklamalar ve vücut hareketleriyle birleştirerek çok katmanlı bir iletişim sistemi kuruyor.</li>
</ul>
<p class="p4">Tüm bu özellikler, onları “ilk çözülecek hayvan dili” için güçlü aday yapıyor.</p>
<p class="p5"><b>Yapay zekânın sınavı</b></p>
<p class="p4">“Yapay zekâ sayesinde verileri işlemek hızlandı, ama bu sadece başlangıç.” diyor Tel Aviv Üniversitesi’nden Yossi Yovel. AI, desenleri yakalayabiliyor ancak bu işaretlerin hayvanlar için gerçekten ne ifade ettiğini anlamak hâlâ bilim insanlarının işi. Örneğin, orangutanlar bir yırtıcıyı gördüklerinde yavrularına hemen değil, 20 dakika sonra uyarı sinyali verebiliyor. Böylece mesajın “ne zaman”la ilgili olduğu bile anlaşılması zor bir bulmaca haline geliyor.</p>
<p class="p5"><b>Kuşlar mı, balinalar mı?</b></p>
<p class="p4">İlk çözülecek dil için farklı adaylar var:</p>
<ul class="ul1">
<li class="li4"><b>Balinalar:</b> Onlarca yıldır kayıt altında olan şarkıları, insan diline benzer istatistiksel kalıplar içeriyor. Proje CETI ekibi, ispermeçet balinalarının 156 farklı tıklama düzeniyle adeta “fonetik alfabe” oluşturduğunu öne sürüyor.</li>
<li class="li4"><b>Papağan ve muhabbet kuşları:</b> Ses öğrenme biçimleri insanlarla çok benzer. Beyinlerinde ses haritalarının da insana yakın olduğu tespit edildi.</li>
</ul>
<p class="p5"><b>Peki ya başarılı olursak?</b></p>
<p class="p4">Başka türlerle iletişime geçmek, bilimsel bir zaferden çok daha fazlası olabilir. Dünyayı onların gözünden görmemizi sağlayacak. Tıpkı arıların ultraviyole görüşünü keşfettiğimizde doğayı farklı algılamamız gibi, belki de yunusların yankılarla kurduğu evreni ya da mürekkep balıklarının renklerle kurduğu diyaloğu da anlamaya başlayacağız.</p>
<p class="p4">Sonuçta, hayvanların “dilini çözmek”, onları bize benzetmekten çok, <b>onların dünyasını tanımak</b> anlamına geliyor. Ve bu, doğayla ilişkimizde köklü bir değişim yaratabilir:<span class="Apple-converted-space">  </span>Başka türlerle konuşabilirsek, onları dinlemeyi de öğrenmek zorunda kalacağız.</p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p class="p6"><strong><a href="https://www.newscientist.com/article/2492442-we-will-soon-be-able-to-talk-with-other-species-which-will-be-first/">https://www.newscientist.com/article/2492442-we-will-soon-be-able-to-talk-with-other-species-which-will-be-first/</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/turler-arasi-diyalog-basliyor-mu">Türler arası diyalog başlıyor mu?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/turler-arasi-diyalog-basliyor-mu/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">33498</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Bilimsel keşifler nasıl yapılıyor? 5 büyük buluşun ilginç öyküsü</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/bilimsel-kesifler-nasil-yapiliyor-5-buyuk-bulusun-ilginc-oykusu</link>
					<comments>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/bilimsel-kesifler-nasil-yapiliyor-5-buyuk-bulusun-ilginc-oykusu?noamp=mobile#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 09 Mar 2026 11:56:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam Bilimleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=33419</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şefik Şanal Alkan / sefik.alkan@gmail.com Bugün sizlere bilimsel buluşların nasıl yapıldığını örnekler vererek anlatmak istiyorum. Yazının ilk bölümünde sizlere temel ve uygulamalı bilimler arasındaki ikilemden söz ettikten sonra tarihten 5 bilimsel buluşun öyküsünü anlatacağım. Bir sonraki yazımda ise benim kişisel olarak tanıdığım çağdaş 5 bilimcinin yaptığı büyük buluşları anlattıktan sonra, bilim ile felsefenin kaçınılmaz kardeşliğine değineceğim.  Hemen belirtmeliyim ki bendeniz 50 yıllık çalışma hayatımda 4 akademik kuruluş (U. Hacettepe, U. Kaliforniya, Basel Inst. İmmunoloji ve U. Rutgers) ve 4 özel sektör kurumunda (Novartis, Aventis, 3M ve Alba) çalışmış bir bilimciyim. Böyle oluşunun birkaç nedeni var ama dağılmamın asıl nedeni hem temel bilim yapmaktan vazgeçmemem hem de ilaç/aşı keşfetmenin keyfini çıkarmak istemem. Böyle yapınca her iki bilim dünyasının değişik yönlerini epey öğrenmiş oluyorsunuz. Burada özetlemeye çalıştığım örneklerin, öz-deneyimlerin ve görüşlerin, kariyerlerinin başında olan gençlere doğru seçim yapmada yararlı olacağımı umuyorum. Temel ve uygulamalı bilimlerin arasındaki fark: Temel/saf bilimin kaynağı meraktır, amacı; doğayı, olayları anlamak, açıklamaktır. Bu, en iyi Üniversite ve Bilim akademilerinde yapılır. Bugünkü Amerika’yı yaratan taa 1945’lerde başkanı Roosevelt’in aldığı davranıştır: Başkan Roosevelt, bay Vannear Bush’a Amerikan ekonomisini kalkındırmak için paramızı temel bilimlere mi yoksa uygulamalı bilimlere mi yatıralım diye sormuştur; O da “Bilim, sonsuz sınır” (science, the endless frontier”; The dichotomy between basic and applied science) adlı kitabında özetlenen “yatırımlarınızı temel bilimlere yapınız” önerisinde bulunmuştur. Şekil 1’ de temel ve uygulamalı bilimler arasındaki farklara bir göz atalım. Şekil 1. Temel ve uygulamalı bilimler arasındaki farklar Temel bilim meraka dayalı, hiçbir yarar fikri düşünmeden yapılan bilimsel çalışmalardır. Bir temel bilimcinin en güzel örneği Niels Bohr’dur. Bu Danimarkalı bilimci, gençliğinden beri atomun yapısını ve atom altı güçleri merak eder, buluşlarının etkileri Einstein&#8217;a ve Max Planck’a kadar uzanır. Şekil 1 de sağ tarafta gördüğünüz bir başka bilimsel yol ise bir toplumun somut bir sorununu ele alıp, sorunu çözmeye yönelmektir. Bunun en güzel örneğini Louis Pasteur vermiştir. Pasteur, süt veya şarabın bozulması veya ipek böceği hastalığı veya kuduz gibi sorunları bilimsel olarak ele alıp, inceleyen ve sorunları temel bilimsel yollarla çözüp, halk sağlığına uygulayan bir insandır. Bir de uygulamalı bilimden söz edilir ve bunun temsilcisi Edison&#8216;dır. Aslında onun yaptığı şey bir başkasının veya kendinin bulduğu bir yöntemi kullanıma sokmaktır.  Onun döneminde N. Tesla en güzel temel bilimci örneğini verirken, Edison çoğu patent savaşlarını kazanarak New York sokaklarını ampullerle donatan ve çok para kazanan biri olmuştur. Herkes Edison gibi olamaz ama kafanızda bir toplumsal sorun varsa ve o sorunu çözmek için, bilimsel yol/yordam kullanarak bir ürün geliştirmeyi düşünüyorsanız (mühendislik, sağlık bilimlerinde etkinlikler ve ilaç/aşı keşfi gibi uğraşlar) Pasteur ve Edison arası bir yerdesiniz demektir. Şekil 1’ in sol altında görülen boşluk, bilimi yol gösterici olarak görmeyen toplumları simgeler. Bu girişten sonra şimdi heyecan verici ve ufuk açıcı birkaç bilimsel buluşun öyküsüne geçebiliriz. Bilimde çığır açan buluşlar:  1. a) Mercek ve göremediğimiz iki dünyanın keşfi Camın tarihi antik çağlara kadar uzanır. MÖ 2500 yılların antik Mısırda cam boncuklara rastlanır. Mercek yapımına ise MÖ 400-500 yılları arasında rastlanır ama merceklerin insanlığın önünde yeni ufuklar açması 1500-1600’lı yıllarda gerçekleşmiştir. Galileo Galilei’nin mercekleri kullanarak teleskoplar yaptığını, gökyüzünü, gezegenleri inceleyerek modern bilimi başlattığını herkes bilir. Şekil 2. Mercek deyip geçmeyiniz Aynı dönemlerde Hollandalı bir kumaş tüccarı olan Antonie van Leeuwenhoek, Amsterdam’a yaptığı ziyaretler sırasında mercek yontma sanatını öğrenip, kendine ilkel bir büyüteç/mikroskop yapmış ve minicanlılar dünyasını keyfetmiş ve bugünkü minicanlı biliminin temelini atmıştır. Sıradan bir mercek merakı insanlığa neler kazandırıyor, bundan güzel bir örnek var mıdır? (Yeri gelmişken belirtelim: Einstein’nın saygı duyduğu büyük filozof Spinoza da Amsterdam’da geçimini cam yontuculuğuyla sağlamıştır. “Spinoza Mucizesi”ni okumanızı öneririm). b) Çiçek aşısına giden yollar nasıl döşendi? Lady M. Montague (1689-1762), Osmanlı sarayındaki İngiliz elçisi olan kocasıyla birlikte İstanbul’a geldiğinde, hiçbir Avrupalı ​​erkeğin giremediği seçkin Türk kadın toplumu hakkında eşsiz gözlemler yapmıştır. İyi bir yazar olan Montague’nun Londra’ya yazdığı mektuplardan öğrendiğimize göre kendisi İstanbullu kadınların cilt güzelliğinin nedenini araştırmış, Edirne’de Türk usulü aşılamanın (kurutulmuş çiçek irini) çocuklara uygulanışını gözlemlemiş ve sonunda kendi çocuklarını da aşılatmış ve deneyimlerini Londra’ya mektuplarla bildirmiştir. Ayrıca, Türk çiçek aşısına hayır diyen İngiliz doktorlarla savaşmış ve sonunda kraliyet ailesinin çocuklarını Türk aşısı yoluyla aşılatmıştır. Şekil 3. Çağdaş çiçek aşısının bulunuşu Bu arada, Türk tipi çiçek aşısının olası tehlikelerini (doğuştan bağışıklığı zayıf olanlar için riskini) sezen Edward Jenner karşımıza çıkıyor. Jenner bir kişiden o yörede inek sağan kadınların insan çiçeğine yakalanmadığını duymuş ve kendisi sahada çalışırken 1798&#8217;de inek çiçek virüsünü bir erkek çocuk üzerinde denemiş ve koruma yaptığını kanıtlamıştır. Jenner bu başarısından dolayı çağdaş aşılamayı başlatan kişi olarak tarihe geçmiştir. Aşıların kısa tarihi için kaynak: https://www.who.int/news-room/spotlight/history-of-vaccination. Çiçek aşısının başarı örneği: https://www.snopes.com/fact-check/one-vaccinated-one-not-smallpox/ c) Avrupa’nın Mikrop Avcıları Avrupa’nın o dönemde nasıl uyandığını, bilimcilerin birçok mikroskobik hastalık etkenini nasıl keşfettiklerini bilmek istiyorsanız Paul De Kruif’ in 1926’da yazdığı harika “Mikrop Avcıları” kitabını okursanız, hele birazdan göreceğimiz Pasteur’ün bilimsel buluşlarına tanık olunca korkarım benim gibi minicanlı bilimcisi (mikrobiyolog) olursunuz. Louis Pasteur’ün öğrencilik yıllarında Fransa&#8217;da çok güzel bir adet varmış: Genç öğrencileri iş yerlerine götürüp deneyim sahibi olmalarını sağlarlarmış. Pasteur de böyle yetişmiş bir insan: O sırada toplumun sorunlarını, hastalıkları öğreniyor. Pasteur daha asistanlığı sırasında büyük bir keşif yapıyor: Pasteur’ün ilk büyük buluşu, kristalize edilmiş moleküllerin sağlı veya sollu oluşunu keşfetmesidir. Bunun önemi ne derseniz size Talidomid faciasını anımsatmam gerekiyor: Talidomid adlı bir ilaç 1950&#8217;li yıllarda gebe kadınların mide bulantısı tedavisinde yaygın olarak kullanılmaktaydı.1960&#8217;larda Talidomid alan annelerden doğan binlerce çocukta ciddi sakatlıklar ortaya çıktı. Bunun nedeni Talidomid molekülünün sağ ve sol (zıt bakışımlı) bir karışım oluşmasıydı. (R-izomeri, sakinleştirici bir molekül iken, S-iomeri, dölüt (jenin) gelişimine zararlı (teratojen) bir maddeydi. Pasteur’ün diğer buluşlarını Şekil 4’ de özetliyorum. Şekil 4. Pasteur’ün bilime katkıları Bulaşıcı hastalıkların bir etkeni olmalıdır fikrini İbni Sina (980- 1037) ve Akşemseddin (1389-1459,) daha önceleri dile getirmişlerdi. Fakat deneysel olarak mikropları gören, üreten, hastalık yaptıklarını kanıtlayan ve onları önlemek için aşı geliştiren insan yine Pasteur olmuştur.  Bu büyük insanı anmayı kendi sözleriyle bitirelim: “Uygulamalı bilimler diye bir şey yoktur, sadece bilimin uygulanması vardır.” d) 156 yıl önce DNA’nın keşfi nasıl başladı? Bir zamanlar Basel’de Friedrich Miescher (FM) adına kurulan Enstitüdeki (FMI) arkadaşlarımla birlikte araştırma yaptığım için merak edip Dr. Friedrich Miescher’in yaşam öyküsünü yakından öğrenmiştim. Basel’in seçkin ailelerinin bir oğlu olan FM, kimyacı olmak islemiş ama ailesi onu tıp doktoru olmaya zorlamış. O da doktor olmuş, hatta muayene açmış ama hastalarla uğraşmayı bir türlü sevememiş/ becerememiş. Şekil 5. Friedrich Miescher: DNA’nın keşfini 156 yıl önce başlatan adam FM, sonunda Basel’e yakın Alman şehri Tübingen&#8217;de Prof. Felix Hoppe-Seyler’in şekil 4’te gördüğünüz şatoda kurduğu laboratuvar çalışmaya başlamış. Pek merak ettiği şey insan hücrelerinin çekirdeğinde ne var? Hastanelerde yatan yaralı hastaların cerahat/irin dolu bezlerini toplamış. Yara bezlerindeki ak hücreleri ayırmış, çekirdeklerinin kimyasını araştırmaya başlamış. Çeşitli kimyasalları denedikten sonra şekildeki tüpte gördüğünüz gibi beyaz, sümüksü bir madde elde etmiş ve adını çekirdek asidi “nuclein” koymuş. Basel’e döndükten sonra Ren nehrinde yakalanan somon balıklarının spermlerinde yine çekirdek asidi bulmuş. Belli ki bu maddenin kalıtımla bir ilgisi olacağını düşünmeye başlamış. Şekil 5 gördüğünüz gibi 1870’lerde çekirdek asidinin bulunmasından 84 yıl sonra, yüzlerce araştırmacının emeğiyle en az 12 buluş yapılıyor ve yüzlerce araştırmacının çabasıyla 1953 de DNA’nın yapısına ulaşıyoruz. Friedrich Miescher’ın yaşamının bize verdiği ders “Ne olursa olsun, ailen ne derse desin; hep merakın peşinden gideceksin. Senin buluşlarına bugün tam bir anlam verilmeyebilir ama ileride çok önemli, beklenmedik buluşlara yol açabilir. Burada hemen belirteyim: Basel’deki “Friedrich Miescher’ın İnstitute (FMI) hala tüm dünyadan araştırmacı gençlere açık. e) Zıplayan genler (kalıtlar) nasıl bulundu? Merakın peşinde gitmek ne demek şimdi size bambaşka bir örnek vermek istiyorum. Şekil 6’da gördüğünüz kişi Barbara McClintock, sarı Peru mısırlarının nasıl olup da çeşitli renklere bürünebildiğini merak ediyor. Şekil 6. Renkli Peru mısırları ve zıplayan genlerin bulunuşu  Elinde mikroskop ve birkaç mısır koçanından başka bir şey olmayan bu insan senelerce çalışıyor ve 1940 yılında mısırlardaki kalıtsal (genetik) maddenin pek sabit olmayıp, oradan oraya atlayan genlerin varlığını keşfediyor (jumbing genes). Aradan 43 yıl geçtikten sonra bunun önemi anlaşılıyor ve McClintock&#8217;a 1983&#8217;te Nobel Ödülü veriliyor. Bundan 80 yıldan fazla zaman geçtikten sonra şimdi anlıyoruz ki insan genomundaki bu zıplayan genler (traspozon da denir), gebe kadınların eşinde (plasentasında) önemli bir role sahip olduğu kanıtlanıyor. Eğer bu zıplayan genler doğru yere oturmazlarsa, ortaya gebelik ve doğum sorunları çıkabiliyor. Sakin ve çalışkan bir kişinin mısırlarda renk değişikliğinin nedenini öğrenme merakı ve sadece mikroskopla başlayan bir çalışma, insanlığı nerelere götürebiliyor&#8230; Çocuklarımızın / gençlerimizin merakını köreltmeyen bir toplum olma dileğiyle&#8230;</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/bilimsel-kesifler-nasil-yapiliyor-5-buyuk-bulusun-ilginc-oykusu">Bilimsel keşifler nasıl yapılıyor? 5 büyük buluşun ilginç öyküsü</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><b>Şefik Şanal Alkan / </b><a href="mailto:sefik.alkan@gmail.com"><strong>sefik.alkan@gmail.com</strong></a></p>
<p class="p1"><b>Bugün sizlere bilimsel buluşların nasıl yapıldığını örnekler vererek anlatmak istiyorum. Yazının ilk bölümünde sizlere temel ve uygulamalı bilimler arasındaki ikilemden söz ettikten sonra tarihten 5 bilimsel buluşun öyküsünü anlatacağım. Bir sonraki yazımda ise benim kişisel olarak tanıdığım çağdaş 5 bilimcinin yaptığı büyük buluşları anlattıktan sonra, bilim ile felsefenin kaçınılmaz kardeşliğine değineceğim. </b></p>
<p class="p1">Hemen belirtmeliyim ki bendeniz 50 yıllık çalışma hayatımda 4 akademik kuruluş <span class="s1">(U. Hacettepe, U. Kaliforniya, Basel Inst. İmmunoloji ve U. Rutgers)</span> ve 4 özel sektör kurumunda <span class="s1"><i>(Novartis, Aventis, 3M ve Alba)</i></span> çalışmış bir bilimciyim. Böyle oluşunun birkaç nedeni var ama dağılmamın asıl nedeni hem temel bilim yapmaktan vazgeçmemem hem de ilaç/aşı keşfetmenin keyfini çıkarmak istemem. Böyle yapınca her iki bilim dünyasının değişik yönlerini epey öğrenmiş oluyorsunuz. Burada özetlemeye çalıştığım örneklerin, öz-deneyimlerin ve görüşlerin, kariyerlerinin başında olan gençlere doğru seçim yapmada yararlı olacağımı umuyorum.</p>
<p class="p1"><b>Temel ve uygulamalı bilimlerin arasındaki fark:</b></p>
<p class="p1">Temel/saf bilimin<b> kaynağı meraktır</b>, amacı; doğayı, olayları anlamak, açıklamaktır. Bu, en iyi Üniversite ve Bilim akademilerinde yapılır. Bugünkü Amerika’yı yaratan taa 1945’lerde başkanı <b>Roosevelt’in</b> aldığı davranıştır: Başkan Roosevelt, bay <b>Vannear Bush</b>’a Amerikan ekonomisini kalkındırmak için paramızı temel bilimlere mi yoksa uygulamalı bilimlere mi yatıralım diye sormuştur; O da <span class="s1">“Bilim, sonsuz sınır<b>” </b>(<i>science, the endless frontier”; The dichotomy between basic and applied science)</i></span><i> </i>adlı kitabında özetlenen “yatırımlarınızı temel bilimlere yapınız” önerisinde bulunmuştur. <b>Şekil 1</b>’ de temel ve uygulamalı bilimler arasındaki farklara bir göz atalım.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone wp-image-33420" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s1.png" alt="" width="450" height="392" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s1.png 849w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s1-300x261.png 300w" sizes="(max-width: 450px) 100vw, 450px" /></p>
<p class="p1"><i>Şekil 1. Temel ve uygulamalı bilimler arasındaki farklar</i><i></i></p>
<p class="p1"><b>Temel bilim</b> meraka dayalı, hiçbir yarar fikri düşünmeden yapılan bilimsel çalışmalardır. Bir temel bilimcinin en güzel örneği <b>Niels Bohr</b>’dur. Bu Danimarkalı bilimci, gençliğinden beri atomun yapısını ve atom altı güçleri merak eder, buluşlarının etkileri Einstein&#8217;a ve Max Planck’a kadar uzanır. Şekil 1 de sağ tarafta gördüğünüz bir başka bilimsel yol ise bir toplumun somut bir sorununu ele alıp, sorunu çözmeye yönelmektir. Bunun en güzel örneğini <b>Louis Pasteur</b> vermiştir. Pasteur, süt veya şarabın bozulması veya ipek böceği hastalığı veya kuduz gibi sorunları bilimsel olarak ele alıp, inceleyen ve sorunları temel bilimsel yollarla çözüp, halk sağlığına uygulayan bir insandır.</p>
<p class="p1">Bir de uygulamalı bilimden söz edilir ve bunun temsilcisi <b>Edison</b>&#8216;dır. Aslında onun yaptığı şey bir başkasının veya kendinin bulduğu bir yöntemi kullanıma sokmaktır.<span class="Apple-converted-space">  </span>Onun döneminde <b>N. Tesla</b> en güzel temel bilimci örneğini verirken, Edison çoğu patent savaşlarını kazanarak New York sokaklarını ampullerle donatan ve çok para kazanan biri olmuştur.</p>
<p class="p1">Herkes Edison gibi olamaz ama kafanızda bir toplumsal sorun varsa ve o sorunu çözmek için, bilimsel yol/yordam kullanarak bir ürün geliştirmeyi düşünüyorsanız (mühendislik, sağlık bilimlerinde etkinlikler ve ilaç/aşı keşfi gibi uğraşlar) Pasteur ve Edison arası bir yerdesiniz demektir.<i> </i>Şekil 1’ in sol altında görülen boşluk, bilimi yol gösterici olarak görmeyen toplumları simgeler. Bu girişten sonra şimdi heyecan verici ve ufuk açıcı birkaç bilimsel buluşun öyküsüne geçebiliriz.</p>
<p class="p1"><b>Bilimde çığır açan buluşlar: </b></p>
<p><strong>1.</strong></p>
<p><strong>a)</strong> <b>Mercek ve göremediğimiz iki dünyanın keşfi</b></p>
<p class="p4"><span class="s2"><b>Camın tarihi</b> antik çağlara kadar uzanır. MÖ 2500 yılların antik Mısırda </span>cam boncuklara rastlanır. Mercek yapımına ise MÖ 400-500 yılları arasında rastlanır ama merceklerin insanlığın önünde yeni ufuklar açması 1500-1600’lı yıllarda gerçekleşmiştir. <b>Galileo Galilei’</b>nin mercekleri kullanarak teleskoplar yaptığını, gökyüzünü, gezegenleri inceleyerek modern bilimi başlattığını herkes bilir.</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone wp-image-33421" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s2.png" alt="" width="600" height="336" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s2.png 1375w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s2-300x168.png 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s2-1024x573.png 1024w" sizes="(max-width: 600px) 100vw, 600px" /></p>
<p class="p1"><i>Şekil 2. Mercek deyip geçmeyiniz</i><i></i></p>
<p class="p5"><span class="s3">Aynı dönemlerde Hollandalı bir kumaş tüccarı olan <b><i>Antonie van Leeuwenhoek</i></b><i>,</i> Amsterdam’a yaptığı ziyaretler sırasında mercek yontma sanatını öğrenip, kendine ilkel bir büyüteç/mikroskop yapmış ve minicanlılar dünyasını keyfetmiş ve bugünkü minicanlı biliminin temelini atmıştır. Sıradan bir mercek </span><span class="s4">merakı insanlığa neler kazandırıyor, bundan güzel bir örnek var mıdır? <i>(Yeri gelmişken belirtelim: Einstein’nın saygı duyduğu büyük filozof </i><b><i>Spinoza</i></b><i> da Amsterdam’da geçimini cam yontuculuğuyla sağlamıştır. “</i><b><i>Spinoza Mucizesi</i></b><i>”ni okumanızı öneririm).</i></span></p>
<p class="p5"><b>b) Çiçek aşısına giden yollar nasıl döşendi?</b></p>
<p class="p6"><b>Lady M. Montague</b> (1689-1762), Osmanlı sarayındaki İngiliz elçisi olan kocasıyla birlikte İstanbul’a geldiğinde, hiçbir Avrupalı ​​erkeğin giremediği seçkin Türk kadın toplumu hakkında eşsiz gözlemler yapmıştır. İyi bir yazar olan Montague’nun Londra’ya yazdığı mektuplardan öğrendiğimize göre kendisi İstanbullu kadınların cilt güzelliğinin nedenini araştırmış, Edirne’de Türk usulü aşılamanın (kurutulmuş çiçek irini) çocuklara uygulanışını gözlemlemiş ve sonunda kendi çocuklarını da aşılatmış ve deneyimlerini Londra’ya mektuplarla bildirmiştir. Ayrıca, Türk çiçek aşısına hayır diyen İngiliz doktorlarla savaşmış ve sonunda kraliyet ailesinin çocuklarını Türk aşısı yoluyla aşılatmıştır.</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone wp-image-33423" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s3.png" alt="" width="300" height="381" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s3.png 577w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s3-236x300.png 236w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p class="p6"><i>Şekil 3. Çağdaş çiçek aşısının bulunuşu</i><i></i></p>
<p class="p6">Bu arada, Türk tipi çiçek aşısının olası tehlikelerini (doğuştan bağışıklığı zayıf olanlar için riskini) sezen <b>Edward Jenner</b> karşımıza çıkıyor. Jenner bir kişiden o yörede inek sağan kadınların insan çiçeğine yakalanmadığını duymuş ve kendisi sahada çalışırken 1798&#8217;de inek çiçek virüsünü bir erkek çocuk üzerinde denemiş ve koruma yaptığını kanıtlamıştır. Jenner bu başarısından dolayı çağdaş aşılamayı başlatan kişi olarak tarihe geçmiştir. <span class="s1">Aşıların kısa tarihi için kaynak:<i> </i><a href="https://www.who.int/news-room/spotlight/history-of-vaccination"><span class="s5"><i>https://www.who.int/news-room/spotlight/history-of-vaccination</i></span></a></span>. <span class="s1">Çiçek aşısının başarı örneği: <a href="https://www.snopes.com/fact-check/one-vaccinated-one-not-smallpox/"><span class="s5"><i>https://www.snopes.com/fact-check/one-vaccinated-one-not-smallpox/</i></span></a></span></p>
<p class="p6"><b>c) </b><span class="s3"><b>Avrupa’nın Mikrop Avcıları</b></span></p>
<p class="p6">Avrupa’nın o dönemde nasıl uyandığını, bilimcilerin birçok mikroskobik hastalık etkenini nasıl keşfettiklerini bilmek istiyorsanız <b>Paul De Kruif</b>’ in 1926’da yazdığı harika “<b>Mikrop Avcıları</b>” kitabını okursanız, hele birazdan göreceğimiz Pasteur’ün bilimsel buluşlarına tanık olunca korkarım benim gibi minicanlı bilimcisi (mikrobiyolog) olursunuz.</p>
<p class="p1">Louis Pasteur’ün öğrencilik yıllarında Fransa&#8217;da çok güzel bir adet varmış: Genç öğrencileri iş yerlerine götürüp deneyim sahibi olmalarını sağlarlarmış. Pasteur de böyle yetişmiş bir insan: O sırada toplumun sorunlarını, hastalıkları öğreniyor. Pasteur daha asistanlığı sırasında büyük bir keşif yapıyor: Pasteur’ün ilk büyük buluşu, kristalize edilmiş moleküllerin sağlı veya sollu oluşunu keşfetmesidir.</p>
<p class="p1">Bunun önemi ne derseniz size <b>Talidomid</b> faciasını anımsatmam gerekiyor: Talidomid adlı bir ilaç 1950&#8217;li yıllarda gebe kadınların mide bulantısı tedavisinde yaygın olarak kullanılmaktaydı.1960&#8217;larda Talidomid alan annelerden doğan binlerce çocukta ciddi sakatlıklar ortaya çıktı. Bunun nedeni Talidomid molekülünün sağ ve sol (<b>zıt bakışımlı</b>) <span class="s6">bir karışım oluşmasıydı</span><span class="s7">. (R-izomeri, sakinleştirici bir molekül iken, S-iomeri</span><span class="s8">, dölüt (jenin) gelişimine zararlı (teratojen) bir maddeydi.</span> <span class="s6">Pasteur’ün diğer buluşlarını <b>Şekil 4’</b> de özetliyorum.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-33424" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s4.png" alt="" width="600" height="187" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s4.png 1741w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s4-300x94.png 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s4-1024x319.png 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s4-1536x479.png 1536w" sizes="auto, (max-width: 600px) 100vw, 600px" /></p>
<p class="p1"><i>Şekil 4. Pasteur’ün bilime katkıları</i></p>
<p class="p1"><i>Bulaşıcı hastalıkların bir etkeni olmalıdır</i> fikrini <b>İbni Sina</b> (980-<span class="s9"> 1037</span>) ve <b>Akşemseddin</b> (<span class="s10">1389-1459,</span>) daha önceleri dile getirmişlerdi. Fakat deneysel olarak mikropları gören, üreten, hastalık yaptıklarını kanıtlayan ve onları önlemek için aşı geliştiren insan yine Pasteur olmuştur.<span class="Apple-converted-space">  </span>Bu büyük insanı anmayı kendi sözleriyle bitirelim: <span class="s11"><i>“</i><b><i>Uygulamalı bilimler diye bir şey yoktur, sadece bilimin uygulanması vardır.”</i></b></span></p>
<p class="p1"><b>d) 156 yıl önce DNA’nın keşfi nasıl başladı?</b></p>
<p class="p9">Bir zamanlar Basel’de <b>Friedrich Miescher</b> (FM) adına kurulan Enstitüdeki (FMI) arkadaşlarımla birlikte araştırma yaptığım için merak edip Dr. Friedrich Miescher’in yaşam öyküsünü yakından öğrenmiştim. Basel’in seçkin ailelerinin bir oğlu olan FM, kimyacı olmak islemiş ama ailesi onu tıp doktoru olmaya zorlamış. O da doktor olmuş, hatta muayene açmış ama hastalarla uğraşmayı bir türlü sevememiş/ becerememiş.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-33425" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s5.png" alt="" width="600" height="201" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s5.png 1714w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s5-300x100.png 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s5-1024x342.png 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s5-1536x513.png 1536w" sizes="auto, (max-width: 600px) 100vw, 600px" /></p>
<p class="p1"><i>Şekil 5. Friedrich Miescher: DNA’nın keşfini 156 yıl önce başlatan adam </i></p>
<p class="p1">FM, sonunda Basel’e yakın Alman şehri Tübingen&#8217;de Prof. <b>Felix Hoppe-Seyler</b>’in <b>şekil 4</b>’te gördüğünüz şatoda kurduğu laboratuvar çalışmaya başlamış. Pek merak ettiği şey insan hücrelerinin çekirdeğinde ne var? Hastanelerde yatan yaralı hastaların cerahat/irin dolu bezlerini toplamış. Yara bezlerindeki ak hücreleri ayırmış, çekirdeklerinin kimyasını araştırmaya başlamış. Çeşitli kimyasalları denedikten sonra şekildeki tüpte gördüğünüz gibi beyaz, sümüksü bir madde elde etmiş ve adını çekirdek asidi “<b>nuclein</b>” koymuş. Basel’e döndükten sonra Ren nehrinde yakalanan somon balıklarının spermlerinde yine çekirdek asidi bulmuş. Belli ki bu maddenin kalıtımla bir ilgisi olacağını düşünmeye başlamış.</p>
<p class="p1"><b>Şekil 5 gördüğünüz</b> gibi 1870’lerde çekirdek asidinin bulunmasından 84 yıl sonra, yüzlerce araştırmacının emeğiyle <b>en az 12 buluş</b> yapılıyor ve yüzlerce araştırmacının çabasıyla 1953 de DNA’nın yapısına ulaşıyoruz. Friedrich Miescher’ın yaşamının bize verdiği ders “Ne olursa olsun, ailen ne derse desin; hep merakın peşinden gideceksin. Senin buluşlarına bugün tam bir anlam verilmeyebilir ama ileride çok önemli, beklenmedik buluşlara yol açabilir. Burada hemen belirteyim: Basel’deki “Friedrich Miescher’ın İnstitute (FMI) hala tüm dünyadan araştırmacı gençlere açık.</p>
<p><b>e) Zıplayan genler (kalıtlar) nasıl bulundu?</b><b></b></p>
<p class="p1">Merakın peşinde gitmek ne demek şimdi size bambaşka bir örnek vermek istiyorum. <b>Şekil 6</b>’da gördüğünüz kişi Barbara McClintock, sarı Peru mısırlarının nasıl olup da çeşitli renklere bürünebildiğini merak ediyor.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-33426" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s6.png" alt="" width="600" height="211" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s6.png 1876w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s6-300x106.png 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s6-1024x361.png 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s6-1536x541.png 1536w" sizes="auto, (max-width: 600px) 100vw, 600px" /></p>
<p class="p1"><i>Şekil 6. Renkli Peru mısırları ve zıplayan genlerin bulunuşu </i><i></i></p>
<p class="p1">Elinde mikroskop ve birkaç mısır koçanından başka bir şey olmayan bu insan senelerce çalışıyor ve 1940 yılında mısırlardaki kalıtsal (genetik) maddenin pek sabit olmayıp, oradan oraya atlayan genlerin varlığını keşfediyor (jumbing genes).</p>
<p class="p1">Aradan 43 yıl geçtikten sonra bunun önemi anlaşılıyor ve McClintock&#8217;a <strong>1983&#8217;te Nobel Ödülü</strong> veriliyor. Bundan 80 yıldan fazla zaman geçtikten sonra şimdi anlıyoruz ki insan genomundaki bu zıplayan genler (traspozon da denir), gebe kadınların eşinde (plasentasında) önemli bir role sahip olduğu kanıtlanıyor. Eğer bu zıplayan genler doğru yere oturmazlarsa, ortaya gebelik ve doğum sorunları çıkabiliyor. Sakin ve çalışkan bir kişinin mısırlarda renk değişikliğinin nedenini öğrenme merakı ve sadece mikroskopla başlayan bir çalışma, insanlığı nerelere götürebiliyor&#8230;</p>
<p class="p1"><strong>Çocuklarımızın / gençlerimizin merakını köreltmeyen bir toplum olma dileğiyle&#8230;</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/bilimsel-kesifler-nasil-yapiliyor-5-buyuk-bulusun-ilginc-oykusu">Bilimsel keşifler nasıl yapılıyor? 5 büyük buluşun ilginç öyküsü</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/bilimsel-kesifler-nasil-yapiliyor-5-buyuk-bulusun-ilginc-oykusu/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">33419</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Öpüşmenin geçmişi 21 milyon yıl öncesine uzanıyor</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/opusmenin-gecmisi-21-milyon-yil-oncesine-uzaniyor</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 19 Jan 2026 13:52:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam Bilimleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=33264</guid>

					<description><![CDATA[<p>Son bir araştırma, maymunların ve Neandertallerin olasılıkla arkadaşları ve cinsel partnerleriyle dudak dudağa öpüştüklerini ortaya koydu. Sadece insanlar değil, maymunlar hatta kutup ayıları bile öpüşüyorlar. Bilim insanları öpüşmenin evrimsel kökenini ayrıntılı bir şekilde araştırdılar. Çalışma, dudaktan dudağa öpüşmenin 21 milyon yıldan daha önce evrimleştiğini ve insanların ve diğer büyük maymunların ortak atalarının muhtemelen bu davranışları yerine getirdiklerini gösteriyor. Aynı araştırma, Neandertallerin de öpüşmüş olabileceği, hatta insanlarla Neandertallerin birbirlerini öpmüş olabilecekleri sonucuna da vardı. Öpüşmenin hayatta kalma veya üreme açısından belirgin bir faydası yok, ancak öpüşmek yalnızca birçok insan toplumunda değil, tüm hayvanlar aleminde görülen bir davranış biçimi. Bilim insanları, diğer hayvanların da öpüşme eylemine katıldığına dair kanıtlar bularak, evrimleşmenin en olası olduğu zamanı belirlemek için bir &#8220;evrimsel soy ağacı&#8221; oluşturmayı başardılar. Araştırmacıların farklı türler arasında aynı davranışı karşılaştırdıklarından emin olmak için &#8220;öpücük&#8221; kavramına çok kesin, pek de romantik olmayan bir tanım vermeleri gerekiyordu. Araştırmacılar öpüşmeyi &#8220;dudakların veya ağız parçalarının bir miktar hareket ettiği ve yiyecek aktarımının olmadığı&#8221; saldırgan olmayan, yönlendirilmiş oral-oral temas olarak tanımladılar. Oxford Üniversitesi&#8217;nden evrimsel biyolog ve baş araştırmacı Dr. Matilda Brindle, &#8220;İnsanlar, şempanzeler ve bonobolar öpüşür,&#8221; diye açıkladı. En yakın ortak atalarının öpüşmüş olabileceğini var sayan uzmanlar, öpüşmenin büyük maymunlarda yaklaşık 21,5 milyon yıl önce evrimleştiğini düşünüyorlar. Bilim insanları bu çalışmada öpüşmenin bilimsel tanımına uyan davranışları kurtlarda, çayır köpeklerinde, kutup ayılarında (çok dağınık &#8211; bol dilli) ve hatta albatroslarda bulmuşlar. İnsan öpücüğünün kökenine dair evrimsel bir tablo oluşturmak için primatlara -ve özellikle maymunlara odaklanmışlar. Aynı araştırma, yaklaşık 40 bin yıl önce nesli tükenen en yakın insan akrabalarımız olan Neandertallerin de öpüştüğü sonucuna varıyor. Neandertal DNA&#8217;sı üzerinde daha önce yapılan bir araştırma, modern insanlarla Neandertallerin ağız mikroplarını (tükürüğümüzde bulunan bir bakteri türü) paylaştığını da göstermişti. Bu, iki türün ayrılmasından sonra yüz binlerce yıl boyunca tükürük alışverişinde bulundukları anlamına geliyor, diyor araştırmacılar. Kaynak: https://www.livescience.com/archaeology/human-evolution/kissing-goes-back-21-million-years-to-the-common-ancestor-of-humans-and-other-large-apes-study-finds</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/opusmenin-gecmisi-21-milyon-yil-oncesine-uzaniyor">Öpüşmenin geçmişi 21 milyon yıl öncesine uzanıyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignright wp-image-33266" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/01/yt.png" alt="" width="500" height="280" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/01/yt.png 800w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/01/yt-300x168.png 300w" sizes="auto, (max-width: 500px) 100vw, 500px" /><b>Son bir araştırma, maymunların ve Neandertallerin olasılıkla arkadaşları ve cinsel partnerleriyle dudak dudağa öpüştüklerini ortaya koydu. </b></p>
<p class="p4"><span class="s2">Sadece insanlar değil, maymunlar hatta kutup ayıları bile öpüşüyorlar. Bilim insanları öpüşmenin evrimsel kökenini ayrıntılı bir şekilde araştırdılar. </span><span class="s3">Çalışma, dudaktan dudağa öpüşmenin 21 milyon yıldan daha önce evrimleştiğini ve insanların ve diğer büyük maymunların ortak atalarının muhtemelen bu davranışları yerine getirdiklerini gösteriyor. Aynı araştırma, Neandertallerin de öpüşmüş olabileceği, hatta insanlarla Neandertallerin birbirlerini öpmüş olabilecekleri sonucuna da vardı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s3"> Öpüşmenin hayatta kalma veya üreme açısından belirgin bir faydası yok, ancak öpüşmek yalnızca birçok insan toplumunda değil, tüm hayvanlar aleminde görülen bir davranış biçimi. Bilim insanları, diğer hayvanların da öpüşme eylemine katıldığına dair kanıtlar bularak, evrimleşmenin en olası olduğu zamanı belirlemek için bir &#8220;evrimsel soy ağacı&#8221; oluşturmayı başardılar. Araştırmacıların farklı türler arasında aynı davranışı karşılaştırdıklarından emin olmak için &#8220;öpücük&#8221; kavramına çok kesin, pek de romantik olmayan bir tanım vermeleri gerekiyordu. Araştırmacılar öpüşmeyi &#8220;dudakların veya ağız parçalarının bir miktar hareket ettiği ve yiyecek aktarımının olmadığı&#8221; saldırgan olmayan, yönlendirilmiş oral-oral temas olarak tanımladılar. </span></p>
<p class="p4"><span class="s3">Oxford Üniversitesi&#8217;nden evrimsel biyolog ve baş araştırmacı Dr. Matilda Brindle, &#8220;İnsanlar, şempanzeler ve bonobolar öpüşür,&#8221; diye açıkladı. En yakın ortak atalarının öpüşmüş olabileceğini var sayan uzmanlar, öpüşmenin büyük maymunlarda yaklaşık 21,5 milyon yıl önce evrimleştiğini düşünüyorlar. Bilim insanları bu çalışmada öpüşmenin bilimsel tanımına uyan davranışları kurtlarda, çayır köpeklerinde, kutup ayılarında (çok dağınık &#8211; bol dilli) ve hatta albatroslarda bulmuşlar. İnsan öpücüğünün kökenine dair evrimsel bir tablo oluşturmak için primatlara -ve özellikle maymunlara odaklanmışlar. Aynı araştırma, yaklaşık 40 bin yıl önce nesli tükenen en yakın insan akrabalarımız olan Neandertallerin de öpüştüğü sonucuna varıyor. Neandertal DNA&#8217;sı üzerinde daha önce yapılan bir <a href="https://www.nature.com/articles/nature21674">araştırma,</a> modern insanlarla Neandertallerin ağız mikroplarını (tükürüğümüzde bulunan bir bakteri türü) paylaştığını da göstermişti. Bu, iki türün ayrılmasından sonra yüz binlerce yıl boyunca tükürük alışverişinde bulundukları anlamına geliyor, diyor araştırmacılar. </span></p>
<p><strong>Kaynak: <a href="https://www.livescience.com/archaeology/human-evolution/kissing-goes-back-21-million-years-to-the-common-ancestor-of-humans-and-other-large-apes-study-finds">https://www.livescience.com/archaeology/human-evolution/kissing-goes-back-21-million-years-to-the-common-ancestor-of-humans-and-other-large-apes-study-finds</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/opusmenin-gecmisi-21-milyon-yil-oncesine-uzaniyor">Öpüşmenin geçmişi 21 milyon yıl öncesine uzanıyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">33264</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Yaşamın zaman çizelgesi daha geriye gitti</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/yasamin-zaman-cizelgesi-daha-geriye-gitti</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 06 Jan 2026 07:38:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam Bilimleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=33235</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bilim insanları, modern bitkiler, milyar yıllık fosiller ve meteoritler de dahil olmak üzere 400&#8217;den fazla örneği içeren geniş bir yelpazeyi incelediler. 3,3 milyar yıldan eski kayalarda yaşamın kimyasal kanıtları bulundu ve bu da Dünya&#8217;daki yaşam için yeni ve daha erken bir zaman çizelgesi oluşturdu. Araştırmacılar ayrıca oksijen üreten fotosentezin kökenini yaklaşık bir milyar yıl geriye götüren moleküler ipuçlarına da ulaştılar. ABD&#8217;deki Carnegie Bilim Enstitüsü araştırmacıları, ileri kimyasal analizleri yapay zekâ (YZ) ile birleştiren yeni bir yaklaşımdan yararlandılar. Michigan Eyalet Üniversitesi Yer ve Çevre Bilimleri Bölümü&#8217;nde yardımcı doçent olan Katie Maloney, &#8220;Antik kayalar, bize Dünya&#8217;daki yaşamın hikayesini anlatan ilginç bulmacalarla dolu, ancak birkaç parça her zaman eksik oluyor. Kimyasal analiz ve makine öğreniminin bir araya getirilmesi, daha önce görünmeyen antik yaşam hakkında biyolojik ipuçlarını ortaya çıkardı” diye konuştu. Söz konusu kayalarda özgün izlere rastlamak son derece enderdir. Bunun nedeni, kırılgan kalıntıların veya biyolojik izlerin (hücreler gibi) milyarlarca yıllık jeolojik kuvvetler tarafından ezilmesi, ısıtılması ve yok edilmesidir. Son araştırma, özgün biyomoleküller yok olsa bile, kalan parçaların (hafif &#8220;kimyasal fısıltılar&#8221;) erken biyosfer hakkında tanısal bilgileri hâlâ koruyabileceğini öne sürerek bu zorluğun üstesinden geliyor. Araştırma ekibi, bu ince kalıntıları tespit etmek için makine öğrenimini kullanan bir yapay zeka sistemini, antik canlı organizmaların bıraktığı ince moleküler &#8220;parmak izlerini&#8221; tanıyacak şekilde eğitti. Bilim insanları, modern bitkiler, milyar yıllık fosiller ve meteoritler de dahil olmak üzere 400&#8217;den fazla örneği içeren geniş bir yelpazeyi analiz ettiler. Yüksek çözünürlüklü kimyasal analiz, hem organik hem de inorganik maddeleri moleküler parçalara ayırarak, yapay zekanın yaşamı gösteren kimyasal örüntüleri öğrenmesini sağladı. Model, biyolojik maddeleri biyolojik olmayan maddelerden yüzde 90&#8217;ın üzerinde doğrulukla başarıyla  ayırt edebiliyor. Bu yeni yöntemle 3,3 milyar yıldan daha eski kayalarda yaşam izleri bulundu ve en az 2,5 milyar yıllık kayalarda oksijen üreten fotosentez belirtileri tespit edildi. Bulgu, karbon moleküllerinde korunan fotosentezin kimyasal kaydını 800 milyon yıldan fazla bir süreye uzatıyor. Bundan önce, güvenilir moleküler izler (yaşamın açık belirtileri) yalnızca 1,7 milyar yıldan daha eski kayalarda tespit ediliyordu. Bu yeni yöntemle, bilim insanları artık kimyasal biyoizlerin incelenmesini, önceki sınırın yaklaşık iki katı bir süreye kadar genişletebiliyorlar. Yapay zeka destekli kimyasal analiz sadece Dünya ile de sınırlı değil. Araştırmacılar, yapay zeka destekli yeni kimyasal analiz yaklaşımının Mars’tan veya diğer gezegenlerden alınan örneklerin analizi için de kullanılabileceğini söylüyorlar. Kaynak: https://scitechdaily.com/ai-uncovers-hidden-traces-of-life-in-3-3-billion-year-old-rocks/</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/yasamin-zaman-cizelgesi-daha-geriye-gitti">Yaşamın zaman çizelgesi daha geriye gitti</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p3"><b>Bilim insanları, modern bitkiler, milyar yıllık fosiller ve meteoritler de dahil olmak üzere 400&#8217;den fazla örneği içeren geniş bir yelpazeyi incelediler. </b></p>
<p class="p4"><span class="s2">3,3 milyar yıldan eski kayalarda yaşamın kimyasal kanıtları bulundu ve bu da Dünya&#8217;daki yaşam için yeni ve daha erken bir zaman çizelgesi oluşturdu. Araştırmacılar ayrıca oksijen üreten fotosentezin kökenini yaklaşık bir milyar yıl geriye götüren moleküler ipuçlarına da ulaştılar. ABD&#8217;deki Carnegie Bilim Enstitüsü araştırmacıları, ileri kimyasal analizleri yapay zekâ (YZ) ile birleştiren yeni bir yaklaşımdan yararlandılar.</span></p>
<p class="p5">Michigan Eyalet Üniversitesi Yer ve Çevre Bilimleri Bölümü&#8217;nde yardımcı doçent olan Katie Maloney, &#8220;Antik kayalar, bize Dünya&#8217;daki yaşamın hikayesini anlatan ilginç bulmacalarla dolu, ancak birkaç parça her zaman eksik oluyor. Kimyasal analiz ve makine öğreniminin bir araya getirilmesi, daha önce görünmeyen antik yaşam hakkında biyolojik ipuçlarını ortaya çıkardı” diye konuştu.</p>
<p class="p5">Söz konusu kayalarda özgün izlere rastlamak son derece enderdir. Bunun nedeni, kırılgan kalıntıların veya biyolojik izlerin (hücreler gibi) milyarlarca yıllık jeolojik kuvvetler tarafından ezilmesi, ısıtılması ve yok edilmesidir. Son araştırma, özgün biyomoleküller yok olsa bile, kalan parçaların (hafif &#8220;kimyasal fısıltılar&#8221;) erken biyosfer hakkında tanısal bilgileri hâlâ koruyabileceğini öne sürerek bu zorluğun üstesinden geliyor.</p>
<p class="p5">Araştırma ekibi, bu ince kalıntıları tespit etmek için makine öğrenimini kullanan bir yapay zeka sistemini, antik canlı organizmaların bıraktığı ince moleküler &#8220;parmak izlerini&#8221; tanıyacak şekilde eğitti. Bilim insanları, modern bitkiler, milyar yıllık fosiller ve meteoritler de dahil olmak üzere 400&#8217;den fazla örneği içeren geniş bir yelpazeyi analiz ettiler. Yüksek çözünürlüklü kimyasal analiz, hem organik hem de inorganik maddeleri moleküler parçalara ayırarak, yapay zekanın yaşamı gösteren kimyasal örüntüleri öğrenmesini sağladı. Model, biyolojik maddeleri biyolojik olmayan maddelerden yüzde 90&#8217;ın üzerinde doğrulukla başarıyla  ayırt edebiliyor. Bu yeni yöntemle 3,3 milyar yıldan daha eski kayalarda yaşam izleri bulundu ve en az 2,5 milyar yıllık kayalarda oksijen üreten fotosentez belirtileri tespit edildi.</p>
<p class="p5">Bulgu, karbon moleküllerinde korunan fotosentezin kimyasal kaydını 800 milyon yıldan fazla bir süreye uzatıyor. Bundan önce, güvenilir moleküler izler (yaşamın açık belirtileri) yalnızca 1,7 milyar yıldan daha eski <a href="https://interestingengineering.com/science/ancient-rocks-for-detecting-dark-matter">kayalarda</a> tespit ediliyordu. Bu yeni yöntemle, bilim insanları artık kimyasal biyoizlerin incelenmesini, önceki sınırın yaklaşık iki katı bir süreye kadar genişletebiliyorlar. Yapay zeka destekli kimyasal analiz sadece Dünya ile de sınırlı değil. Araştırmacılar, yapay zeka destekli yeni kimyasal analiz yaklaşımının Mars’tan veya diğer gezegenlerden alınan örneklerin analizi için de kullanılabileceğini söylüyorlar.</p>
<p><strong>Kaynak: <a href="https://scitechdaily.com/ai-uncovers-hidden-traces-of-life-in-3-3-billion-year-old-rocks/">https://scitechdaily.com/ai-uncovers-hidden-traces-of-life-in-3-3-billion-year-old-rocks/</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/yasamin-zaman-cizelgesi-daha-geriye-gitti">Yaşamın zaman çizelgesi daha geriye gitti</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">33235</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Büyük Proje: Denizlerin ormanı mercanlar koruma altına alınıyor</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/buyuk-proje-denizlerin-ormani-mercanlar-koruma-altina-aliniyor</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 11 Nov 2025 11:00:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gezegenimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam Bilimleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=33070</guid>

					<description><![CDATA[<p>Denizlerimizde derinliklerinde pek çok canlı türüne ev sahipliği yapan siyah ve taş mercanlar, tehditlerle karşı karşıya. İş Bankası ve TÜDAV, ekosistemin binlerce yıllık sessiz tanıkları olan mercanları korumak amacıyla yeni bir proje başlattı. Türkiye denizlerinde yaşayan, pek çok canlı türüne ev sahipliği yapan siyah ve taş mercanlar deniz yaşamının devamlılığı açısından kritik bir rol üstleniyor. Ancak bu değerli canlılar, iklim değişikliği ve kirliliğin yanı sıra hedef dışı avcılık, süs eşyası olarak kullanım, akvaryumlarda sergilenme gibi insan kaynaklı tehditlerle de karşı karşıya. On binlerce yıldır denizlerin derinliklerinde yaşayan mercanlar denizlerin hafızası olarak biliniyor. Taş mercanlar, Mercan resiflerini oluşturan canlılardır resifler denizlerin ormanları sayılır… Resifler, deniz yaşamının %25&#8217;ine ev sahipliği yapar, binlerce balık ve deniz canlısı için barınak, üreme ve beslenme alanıdır, tıpkı deniz çayırları gibi çok sayıda omurgasız türü içerisinde barındırır. Derin deniz ekosistemlerinin iskeletini oluşturan, küçük canlılar için tutunma ve saklanma alanı sağlayan mercanlar, bazı türlerin biyolojik çeşitliliğinin korunmasında önemli bir yuva. Geçmişin taşıyıcıları Türk Deniz Araştırmaları Vakfı’nın (TÜDAV) araştırmalarına göre, mercanlar denizlerin karbon döngüsüne katkı sunuyor ve binlerce yıllık doğal birikimi de taşıyor. 2023’te denizleri ve deniz kaynaklarını korumak, ekolojik dengeye ve sürdürülebilirliğe destek olmak amacıyla “Denizlerin Geleceği: Deniz Çayırları&#8221; projesini başlatan Türkiye İş Bankası ve TÜDAV, bu projenin devamı niteliğinde, siyah ve taş mercan türlerinin habitat ve popülasyonlarını korumaya yönelik “Denizlerin Ormanları: Mercanlar” adlı yeni bir proje daha hayata geçirdi. Projenin amaçları “Dünya bizim, gelecek bizim” yaklaşımıyla yürütülen proje, Marmara Denizi ve Kuzey Ege’de, Marmara Adası, Gökçeada ve Bozcaada çevresinde bulunan endemik siyah mercan (Savalia savaglia) ve taş mercan (Cladocora caespitosa) türlerinin korunmasını hedefliyor. Üç yıl sürecek projeyle; Siyah mercan ve taş mercan popülasyonlarının bulunduğu alanların uzaktan kumandalı (ROV) ve taramalı sonar desteğiyle haritalandırılmasıyla bu türlerin yayılım alanları belirlenecek. İklim değişikliğinin bu türler üzerindeki etkileri yıllar içinde karşılaştırmalı olarak izlenecek. Ölü mercan örnekleri üzerinden yapılacak analizlerle iklimsel değişimlerin mercanlar üzerindeki etkileri kayıt altına alınacak. Mercanların doğal yaşam alanlarının korunmasına yönelik çalışmalar yürütülecek. Taş mercanlar gibi hayalet ağlar nedeniyle tehdit altında olan siyah mercanların yoğunlukla bulunduğu bölgelerde temizlik çalışmaları yapılacak. Trol avcılığının korallijen (mercan ekosistemleri) tür topluluklara verdiği zararların tespiti için envanter çalışması yürütülecek. Proje ile yasa dışı yollarla avlanan mercanların akvaryumlara satışının önüne geçilmesi için balıkçılarla iş birliği yapılarak farkındalık oluşturulacak. Proje ile ayrıca İstanbul, Tekirdağ, Çanakkale, Bursa ve Balıkesir&#8217;deki okullarda öğrencilere yönelik seminerler düzenlenmesi planlanıyor. Suat Sözen: “sorumluluk alıyoruz” İş Bankası Genel Müdür Yardımcısı Suat Sözen, “Denizlerin Ormanları; Mercanlar” projesinin Gökçeada’daki tanıtımında yaptığı konuşmada, deniz ekosistemi, gıda güvenliğinden iklim düzenlemesine, biyolojik çeşitlilikten ekonomik faaliyetlere kadar doğayla iç içe bir kalkınma ve ilerlemeyi sağlayan temel alanlardan biridir. Üç tarafı denizlerle çevrili ve bir iç denize sahip bir ülke olarak denizleri “korumayı kendimize görev ediniyor, dert ediyor, sorumluluk alıyoruz” dedi. Denizlere dair ilk çalışmalarının 2019’da destekledikleri ilk Türk Arktik Bilimsel Seferi ile başladığını belirten Sözen, “Bu sefer, hem ülkemiz için bir ilk oldu hem de iklim değişikliğiyle ilgili değerli veriler sağladı. Ayrıca, o seyahat sırasında insansız su altı planörü glider cihazı ile tanıştık. Müsilajın hayatımıza girmesinin ardından da ‘Deniz Kâşifi’ adını verdiğimiz glider’ı tüm bilim insanlarına veri sağlaması amacıyla ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü’nün kullanımına sunduk” dedi. Mercanlar: Dekor değil yaşam kaynağı… Sözen şunlara dikkat çekti: Bütün denizlere göre daha hızlı kirlenen ve daha fazla ısınan Marmara Denizi’nde müsilaj doğal bir sonuçtur, Marmara başta olmak üzere denizlerimizi korumaya yönelik bilimsel araştırmalara finansal çözümler geliştiriyoruz. Denizlerin Geleceği: Deniz Çayırları projesi, denizlerimizin iyileşmesine doğrudan katkıda bulunacak. Mercanların azalmasında, iklim değişikliği ve kirliliğin yanı sıra hedef dışı avcılık, süs eşyası olarak kullanım gibi unsurlar da etkili. Örneğin akvaryum endüstrisinde dekor olarak kullanılmak üzere bulundukları yerden sökülen mercanlar ölüyor. Bu mercanların denizde kalması ve canlılara ev sahipliği yapması gerekiyor. Bu projeyle mercanların doğrudan insan kaynaklı tehditlere karşı korunmasına, bilinçlendirme çalışmaları ile farkındalığın artırılmasına katkı sağlamayı hedefliyoruz.” Öztürk: Akdeniz’in ikinci ekosistemi TÜDAV Başkanı Prof. Dr. Bayram Öztürk ise deniz çayırlarından sonra Akdeniz’in en önemli ikinci ekosistemi olarak kabul edilen, 400’ün üzerinde canlı türüne ev sahipliği yapan taş mercanların ve ayrıca siyah mercanların balıkçılıkta kullanılan ağlar nedeniyle yerinden oynatıldığını ve bunun ölümlerine yol açtığını söyledi. Dr. Öztürk, şöyle konuştu: “Özellikle son 50 yılda Akdeniz’de deniz suyu sıcaklıkları ortalama 1,5°C artarken, Kuzey Ege’de bu artış 1,6°C’ye ulaştı. Bu nedenle taş mercanların durumunu yakından izlemek, deniz ekosistemlerinin geleceği için kritik öneme sahip. Taş mercanlar aynı zamanda insan kaynaklı tehditlerle de karşı karşıya ve Akdeniz’de hedef dışı avlanan ve nesilleri tehlikede olan türler arasında.” Öztürk: “Fosil niteliği taşıyan türler Akdeniz’de en az on bin yıllık bir geçmişe sahip. Yılda sadece 2 ila 5 milimetre büyüyebilen taş mercanlar, yavaş gelişimleri nedeniyle son derece hassas. Uluslararası Doğayı Koruma Birliği’nin (IUCN) Kırmızı Listesi’nde yer alan bu tür, 2022’de bizim önerimizle Türkiye&#8217;de yasal koruma altına alındı. Şimdi ise İş Bankası’nın desteğiyle deniz ekosisteminin sürdürülebilirliğine katkı sağlamayı hedefliyoruz.”</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/buyuk-proje-denizlerin-ormani-mercanlar-koruma-altina-aliniyor">Büyük Proje: Denizlerin ormanı mercanlar koruma altına alınıyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignright wp-image-33074" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/11/dnz-724x1024.jpg" alt="" width="500" height="707" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/11/dnz-724x1024.jpg 724w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/11/dnz-212x300.jpg 212w" sizes="auto, (max-width: 500px) 100vw, 500px" /></p>
<p class="p2"><b>Denizlerimizde derinliklerinde pek çok canlı türüne ev sahipliği yapan siyah ve taş mercanlar, tehditlerle karşı karşıya. İş Bankası ve TÜDAV, ekosistemin binlerce yıllık sessiz tanıkları olan mercanları korumak amacıyla yeni bir proje başlattı. </b></p>
<p class="p2">Türkiye denizlerinde yaşayan, pek çok canlı türüne ev sahipliği yapan siyah ve taş mercanlar deniz yaşamının devamlılığı açısından kritik bir rol üstleniyor. Ancak bu değerli canlılar, iklim değişikliği ve kirliliğin yanı sıra hedef dışı avcılık, süs eşyası olarak kullanım, akvaryumlarda sergilenme gibi insan kaynaklı tehditlerle de karşı karşıya.</p>
<p class="p2">On binlerce yıldır denizlerin derinliklerinde yaşayan <b>mercanlar</b> denizlerin hafızası olarak biliniyor. Taş mercanlar, Mercan resiflerini oluşturan canlılardır resifler <b>denizlerin ormanları</b> sayılır… Resifler, deniz yaşamının %25&#8217;ine ev sahipliği yapar, binlerce balık ve deniz canlısı için barınak, üreme ve beslenme alanıdır, tıpkı deniz çayırları gibi çok sayıda omurgasız türü içerisinde barındırır. Derin deniz ekosistemlerinin iskeletini oluşturan, küçük canlılar için tutunma ve saklanma alanı sağlayan mercanlar, bazı türlerin biyolojik çeşitliliğinin korunmasında önemli bir yuva.</p>
<p class="p2"><b>Geçmişin taşıyıcıları</b></p>
<p class="p2"><b>Türk Deniz Araştırmaları Vakfı</b>’nın (TÜDAV) araştırmalarına göre, mercanlar denizlerin karbon döngüsüne katkı sunuyor ve binlerce yıllık doğal birikimi de taşıyor.</p>
<p class="p2">2023’te denizleri ve deniz kaynaklarını korumak, ekolojik dengeye ve sürdürülebilirliğe destek olmak amacıyla “<b>Denizlerin Geleceği: Deniz Çayırları</b>&#8221; projesini başlatan <b>Türkiye İş Bankası</b> ve TÜDAV, bu projenin devamı niteliğinde, siyah ve taş mercan türlerinin habitat ve popülasyonlarını korumaya yönelik “<b>Denizlerin Ormanları: Mercanlar</b>”<b> </b>adlı yeni bir proje daha hayata geçirdi.</p>
<p class="p2"><b>Projenin amaçları</b><b></b></p>
<p class="p2">“<b>Dünya bizim, gelecek bizim</b>” yaklaşımıyla yürütülen proje, Marmara Denizi ve Kuzey Ege’de, Marmara Adası, Gökçeada ve Bozcaada çevresinde bulunan <b>endemik siyah mercan</b> <i>(Savalia savaglia) </i>ve <b>taş mercan</b> <i>(Cladocora caespitosa)</i> türlerinin korunmasını hedefliyor.</p>
<p class="p5">Üç yıl sürecek projeyle;</p>
<ul class="ul1">
<li class="li5"><span class="s2">Siyah mercan ve taş mercan popülasyonlarının bulunduğu alanların uzaktan kumandalı (ROV) ve taramalı sonar desteğiyle haritalandırılmasıyla bu türlerin yayılım alanları belirlenecek. </span></li>
<li class="li5"><span class="s2">İklim değişikliğinin bu türler üzerindeki etkileri yıllar içinde karşılaştırmalı olarak izlenecek. </span></li>
<li class="li5"><span class="s2">Ölü mercan örnekleri üzerinden yapılacak analizlerle iklimsel değişimlerin mercanlar üzerindeki etkileri kayıt altına alınacak. </span></li>
<li class="li5"><span class="s2">Mercanların doğal yaşam alanlarının korunmasına yönelik çalışmalar yürütülecek. </span></li>
<li class="li5">Taş mercanlar gibi hayalet ağlar nedeniyle tehdit altında olan siyah mercanların yoğunlukla bulunduğu bölgelerde temizlik çalışmaları yapılacak.</li>
<li class="li5">Trol avcılığının korallijen (mercan ekosistemleri) tür topluluklara verdiği zararların tespiti için envanter çalışması yürütülecek.</li>
<li class="li5">Proje ile <b>yasa dışı yollarla</b> avlanan mercanların akvaryumlara satışının önüne geçilmesi için balıkçılarla iş birliği yapılarak farkındalık oluşturulacak.</li>
</ul>
<p class="p2">Proje ile ayrıca İstanbul, Tekirdağ, Çanakkale, Bursa ve Balıkesir&#8217;deki okullarda öğrencilere yönelik seminerler düzenlenmesi planlanıyor.</p>
<p class="p7"><b>Suat Sözen: “sorumluluk alıyoruz”</b></p>
<p class="p7">İş Bankası Genel Müdür Yardımcısı Suat Sözen, “Denizlerin Ormanları; Mercanlar” projesinin Gökçeada’daki tanıtımında yaptığı konuşmada, deniz ekosistemi, gıda güvenliğinden iklim düzenlemesine, biyolojik çeşitlilikten ekonomik faaliyetlere kadar doğayla iç içe bir kalkınma ve ilerlemeyi sağlayan temel alanlardan biridir. Üç tarafı denizlerle çevrili ve bir iç denize sahip bir ülke olarak denizleri “<b>korumayı kendimize görev ediniyor, dert ediyor, sorumluluk alıyoruz”</b> dedi.</p>
<p class="p7">Denizlere dair ilk çalışmalarının 2019’da destekledikleri ilk <b>Türk Arktik Bilimsel Seferi</b> ile başladığını belirten Sözen, “Bu sefer, hem ülkemiz için bir ilk oldu hem de iklim değişikliğiyle ilgili değerli veriler sağladı. Ayrıca, o seyahat sırasında <b>insansız su altı planörü glider</b> cihazı ile tanıştık. <b>Müsilajın</b> hayatımıza girmesinin ardından da ‘<b>Deniz Kâşifi’</b> adını verdiğimiz glider’ı tüm bilim insanlarına veri sağlaması amacıyla ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü’nün kullanımına sunduk” dedi.</p>
<p class="p7"><b>Mercanlar: Dekor değil yaşam kaynağı…</b></p>
<p class="p8"><span class="s4">Sözen şunlara dikkat çekti: Bütün denizlere göre daha hızlı kirlenen ve daha fazla ısınan Marmara Denizi’nde <b>müsilaj</b> doğal bir sonuçtur, Marmara başta olmak üzere denizlerimizi korumaya yönelik bilimsel araştırmalara finansal çözümler geliştiriyoruz. Denizlerin Geleceği: Deniz Çayırları projesi, denizlerimizin iyileşmesine doğrudan katkıda bulunacak.</span> Mercanların azalmasında, iklim değişikliği ve kirliliğin yanı sıra hedef dışı avcılık, süs eşyası olarak kullanım gibi unsurlar da etkili. Örneğin <b>akvaryum endüstrisinde</b> dekor olarak kullanılmak üzere bulundukları yerden sökülen mercanlar ölüyor. Bu mercanların denizde kalması ve canlılara ev sahipliği yapması gerekiyor. Bu projeyle mercanların doğrudan insan kaynaklı tehditlere karşı korunmasına, bilinçlendirme çalışmaları ile farkındalığın artırılmasına katkı sağlamayı hedefliyoruz.”</p>
<p class="p7"><b>Öztürk: Akdeniz’in ikinci ekosistemi</b></p>
<p class="p7">TÜDAV Başkanı Prof. Dr. <b>Bayram Öztürk</b> ise deniz çayırlarından sonra Akdeniz’in en önemli ikinci ekosistemi olarak kabul edilen, 400’ün üzerinde canlı türüne ev sahipliği yapan taş mercanların ve ayrıca siyah mercanların balıkçılıkta kullanılan ağlar nedeniyle yerinden oynatıldığını ve bunun ölümlerine yol açtığını söyledi. Dr. Öztürk, şöyle konuştu:</p>
<p class="p7">“Özellikle son 50 yılda Akdeniz’de deniz suyu sıcaklıkları ortalama 1,5°C artarken, Kuzey Ege’de bu artış 1,6°C’ye ulaştı. Bu nedenle taş mercanların durumunu yakından izlemek, deniz ekosistemlerinin geleceği için kritik öneme sahip. Taş mercanlar aynı zamanda insan kaynaklı tehditlerle de karşı karşıya ve Akdeniz’de hedef dışı avlanan ve nesilleri tehlikede olan türler arasında.”</p>
<p class="p7">Öztürk: “Fosil niteliği taşıyan türler Akdeniz’de en az on bin yıllık bir geçmişe sahip. Yılda sadece 2 ila 5 milimetre büyüyebilen taş mercanlar, yavaş gelişimleri nedeniyle son derece hassas. Uluslararası Doğayı Koruma Birliği’nin (IUCN) Kırmızı Listesi’nde yer alan bu tür, 2022’de bizim önerimizle Türkiye&#8217;de yasal koruma altına alındı. Şimdi ise İş Bankası’nın desteğiyle deniz ekosisteminin sürdürülebilirliğine katkı sağlamayı hedefliyoruz.”</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/buyuk-proje-denizlerin-ormani-mercanlar-koruma-altina-aliniyor">Büyük Proje: Denizlerin ormanı mercanlar koruma altına alınıyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">33070</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Jane Goodall 91 yaşında hayatını kaybetti&#8230;</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/jane-goodall-91-yasinda-hayatini-kaybetti</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Oct 2025 07:57:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam Bilimleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=32844</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şempanzelerin davranışlarını anlamamızı sağlayan öncü bilim insanı ve doğa savunucusu Dünya, bilimsel keşifleriyle olduğu kadar çevre mücadelesiyle de iz bırakan Dr. Jane Goodall’ı kaybetti. Goodall, 1 Ekim 2025’te Los Angeles’ta, bir konuşma turu sırasında 91 yaşında aramızdan ayrıldı. Çocukluk hayali gerçeğe dönüştü 1934’te Londra’da doğan Valerie Jane Morris-Goodall&#8217;ın en büyük tutkusu hayvanlardı. Çocuk yaşta “Afrika’ya gidip hayvanlarla yaşamak” hayalini dile getirdiğinde çoğu kişi bunu imkansız bulmuştu. Ancak Goodall, 1960 yılında yalnızca bir not defteri ve dürbünle Tanzanya’ya gittiğinde, modern bilim dünyasında kadın araştırmacıların pek kabul görmediği bir dönemde ezber bozdu. Bilime yön veren keşifler Goodall’ın Tanzanya’daki Gombe Ulusal Parkı’nda başlattığı saha araştırmaları, şempanzelerin dünyasına eşi benzeri görülmemiş bir pencere açtı. Şempanzelerin yalnızca içgüdüyle hareket eden canlılar olmadığını, karmaşık sosyal yapılar kurduklarını, dostluk, işbirliği, kıskançlık ve çatışma gibi duygular sergilediklerini gözlemledi. Devrim niteliğindeki en büyük bulgusu, şempanzelerin alet yapıp kullanabildiklerini göstermesiydi. Bu, uzun süre yalnızca “insana özgü” kabul edilen bir özelliğin sınırlarını yıktı. O güne kadar hayvanlara sayılar verilmesi alışkanlıkken, Goodall şempanzelere isimler verdi: David Greybeard, Flo, Goliath… Onları birey olarak tanımlayan bu yaklaşımı, hem bilime hem de hayvanlara bakış açımıza derin bir insani boyut kattı. Mücadele ve küresel etki Goodall, yalnızca bir bilim insanı olarak değil, doğanın yorulmaz savunucusu olarak da hafızalara kazındı. 1977’de kurduğu Jane Goodall Enstitüsü, hem şempanzelerin korunmasında hem de sürdürülebilir kalkınma projelerinde öncü oldu. 1991’de başlattığı Roots &#38; Shoots programı, bugün 100’den fazla ülkede milyonlarca genci çevre için harekete geçirmeye devam ediyor. Hayatı boyunca dünyayı dolaştı, iklim değişikliğine ve yaşam alanı kaybına dikkat çekti. Birleşmiş Milletler kürsüsünden defalarca konuşarak, hem liderlere hem de halka seslendi. Onun mücadelesi, sert uyarılar kadar umut dolu bir mesaj da taşıyordu: “Umut olmadan harekete geçmeyiz; harekete geçmeden de umut olmaz.” Sade bir yaşam, güçlü bir miras Jane Goodall, üniversite diploması olmadan başladığı bilim yolculuğunda dünyanın en saygın primatologlarından biri haline geldi. Çalışmalarında sabrı, merakı ve empatisiyle yeni bir yöntem geliştirdi. Kendini “saha araştırmacısı” olarak tanımlamayı tercih etti ve hayatının son günlerine kadar sahneye çıkıp doğa için konuşmaya devam etti. “Her bireyin bir fark yaratma gücü vardır” sözleri, ardında bıraktığı en güçlü miras olarak hatırlanıyor. Goodall’ın ölümü yalnızca bilim dünyası için değil, doğayla bağını kaybetmek istemeyen herkes için büyük bir kayıp. Ancak bıraktığı iz, yeni kuşaklara yol göstermeyi sürdürecek. Hayatından önemli anlar: 1934 – Londra’da doğdu. Küçük yaşta Afrika’ya gidip hayvanlarla yaşama hayali kurdu. 1957 – Sekreterlik eğitiminin ardından Kenya’ya gitti, ünlü antropolog Louis Leakey ile tanıştı. Leakey, onun bilim dünyasına girmesinde belirleyici rol oynadı. 1960 – Tanzanya’daki Gombe Ulusal Parkı’nda şempanzeler üzerine saha araştırmalarına başladı. Bu çalışmalar, primatoloji tarihinde devrim niteliğindeydi. 1961 – Şempanzelerin alet kullandığını ve sosyal yapılar kurduğunu belgeledi; bu buluş insan tanımını yeniden şekillendirdi. 1965 – Cambridge Üniversitesi’nde doktora derecesi aldı. O dönemde, sahada uzun süreli araştırma yaparak doktora unvanı alan ilk kişilerden biriydi. 1977 – Jane Goodall Enstitüsü’nü kurdu. Şempanzelerin korunması ve doğa savunuculuğunda küresel bir merkez haline geldi. 1986 – Viyana’daki bir konferansta şempanzelerin durumuna dair sunum yaptıktan sonra saha çalışmalarını azaltıp kendini aktivizme adadı. 1991 – Çocuklar ve gençler için çevre bilinci programı Roots &#38; Shoots’u başlattı. Bugün 100’den fazla ülkede aktif. 2002 – Birleşmiş Milletler tarafından Barış Elçisi unvanına layık görüldü. 2019 – Greta Thunberg gibi genç iklim aktivistlerine ilham veren bir figür olarak yeniden gündemin merkezine geldi. 2020’ler – 80’li ve 90’lı yaşlarında dahi konferans turlarına devam etti, iklim krizi ve biyoçeşitlilik kaybına karşı mücadele etti. 1 Ekim 2025 – Los Angeles’ta, konuşma turundayken 91 yaşında hayatını kaybetti.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/jane-goodall-91-yasinda-hayatini-kaybetti">Jane Goodall 91 yaşında hayatını kaybetti&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p data-start="258" data-end="349"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-32852 aligncenter" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/10/1934-2025.png" alt="" width="800" height="600" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/10/1934-2025.png 800w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/10/1934-2025-300x225.png 300w" sizes="auto, (max-width: 800px) 100vw, 800px" /></p>
<p style="text-align: center;" data-start="258" data-end="349"><strong data-start="258" data-end="347">Şempanzelerin davranışlarını anlamamızı sağlayan öncü bilim insanı ve doğa savunucusu</strong></p>
<p style="text-align: center;" data-start="351" data-end="603">Dünya, bilimsel keşifleriyle olduğu kadar çevre mücadelesiyle de iz bırakan <strong data-start="427" data-end="447">Dr. Jane Goodall</strong>’ı kaybetti.<br />
Goodall, 1 Ekim 2025’te Los Angeles’ta, bir konuşma turu sırasında 91 yaşında aramızdan ayrıldı.</p>
<p data-start="351" data-end="603"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignright wp-image-32846" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/10/jane3-1024x576.jpg" alt="" width="500" height="281" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/10/jane3-1024x576.jpg 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/10/jane3-300x169.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/10/jane3.jpg 1920w" sizes="auto, (max-width: 500px) 100vw, 500px" /></p>
<p data-start="351" data-end="603"><strong>Çocukluk hayali gerçeğe dönüştü</strong></p>
<p data-start="643" data-end="1025">1934’te Londra’da doğan Valerie Jane Morris-Goodall&#8217;ın en büyük tutkusu hayvanlardı. Çocuk yaşta “Afrika’ya gidip hayvanlarla yaşamak” hayalini dile getirdiğinde çoğu kişi bunu imkansız bulmuştu. Ancak Goodall, 1960 yılında yalnızca bir not defteri ve dürbünle Tanzanya’ya gittiğinde, modern bilim dünyasında kadın araştırmacıların pek kabul görmediği bir dönemde ezber bozdu.</p>
<p data-start="643" data-end="1025"><strong>Bilime yön veren keşifler</strong></p>
<p data-start="1059" data-end="1398">Goodall’ın Tanzanya’daki <strong data-start="1084" data-end="1106">Gombe Ulusal Parkı</strong>’nda başlattığı saha araştırmaları, şempanzelerin dünyasına eşi benzeri görülmemiş bir pencere açtı. Şempanzelerin yalnızca içgüdüyle hareket eden canlılar olmadığını, karmaşık sosyal yapılar kurduklarını, dostluk, işbirliği, kıskançlık ve çatışma gibi duygular sergilediklerini gözlemledi.</p>
<p data-start="1400" data-end="1835">Devrim niteliğindeki en büyük bulgusu, şempanzelerin <strong data-start="1452" data-end="1486">alet yapıp kullanabildiklerini</strong> göstermesiydi. Bu, uzun süre yalnızca “insana özgü” kabul edilen bir özelliğin sınırlarını yıktı. O güne kadar hayvanlara sayılar verilmesi alışkanlıkken, Goodall şempanzelere <strong data-start="1663" data-end="1674">isimler</strong> verdi: David Greybeard, Flo, Goliath… Onları birey olarak tanımlayan bu yaklaşımı, hem bilime hem de hayvanlara bakış açımıza derin bir insani boyut kattı.</p>
<p data-start="1400" data-end="1835"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignleft wp-image-32848" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/10/j1.jpg" alt="" width="500" height="334" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/10/j1.jpg 4000w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/10/j1-300x200.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/10/j1-1024x683.jpg 1024w" sizes="auto, (max-width: 500px) 100vw, 500px" /></p>
<p data-start="1400" data-end="1835"><strong>Mücadele ve küresel etki</strong></p>
<p data-start="1868" data-end="2243">Goodall, yalnızca bir bilim insanı olarak değil, doğanın yorulmaz savunucusu olarak da hafızalara kazındı. 1977’de kurduğu <a href="https://janegoodall.org/"><strong data-start="1991" data-end="2017">Jane Goodall Enstitüsü</strong></a>, hem şempanzelerin korunmasında hem de sürdürülebilir kalkınma projelerinde öncü oldu. 1991’de başlattığı <strong data-start="2124" data-end="2142">Roots &amp; Shoots</strong> programı, bugün 100’den fazla ülkede milyonlarca genci çevre için harekete geçirmeye devam ediyor.</p>
<p data-start="2245" data-end="2560">Hayatı boyunca dünyayı dolaştı, iklim değişikliğine ve yaşam alanı kaybına dikkat çekti. Birleşmiş Milletler kürsüsünden defalarca konuşarak, hem liderlere hem de halka seslendi. Onun mücadelesi, sert uyarılar kadar umut dolu bir mesaj da taşıyordu: <em data-start="2490" data-end="2558">“Umut olmadan harekete geçmeyiz; harekete geçmeden de umut olmaz.”</em></p>
<p data-start="2245" data-end="2560"><strong>Sade bir yaşam, güçlü bir miras</strong></p>
<p data-start="2600" data-end="2941">Jane Goodall, üniversite diploması olmadan başladığı bilim yolculuğunda dünyanın en saygın primatologlarından biri haline geldi. Çalışmalarında sabrı, merakı ve empatisiyle yeni bir yöntem geliştirdi. Kendini “saha araştırmacısı” olarak tanımlamayı tercih etti ve hayatının son günlerine kadar sahneye çıkıp doğa için konuşmaya devam etti.</p>
<p data-start="2943" data-end="3233">“Her bireyin bir fark yaratma gücü vardır” sözleri, ardında bıraktığı en güçlü miras olarak hatırlanıyor. Goodall’ın ölümü yalnızca bilim dünyası için değil, doğayla bağını kaybetmek istemeyen herkes için büyük bir kayıp. Ancak bıraktığı iz, yeni kuşaklara yol göstermeyi sürdürecek.</p>
<p data-start="2943" data-end="3233"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignright wp-image-32849" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/10/jane4.jpg" alt="" width="500" height="333" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/10/jane4.jpg 2048w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/10/jane4-300x200.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/10/jane4-1024x683.jpg 1024w" sizes="auto, (max-width: 500px) 100vw, 500px" /></p>
<p data-start="2943" data-end="3233"><strong>Hayatından önemli anlar:</strong></p>
<ul data-start="236" data-end="1803">
<li data-start="236" data-end="328">
<p data-start="238" data-end="328"><strong data-start="238" data-end="246">1934</strong> – Londra’da doğdu. Küçük yaşta Afrika’ya gidip hayvanlarla yaşama hayali kurdu.</p>
</li>
<li data-start="329" data-end="497">
<p data-start="331" data-end="497"><strong data-start="331" data-end="339">1957</strong> – Sekreterlik eğitiminin ardından Kenya’ya gitti, ünlü antropolog Louis Leakey ile tanıştı. Leakey, onun bilim dünyasına girmesinde belirleyici rol oynadı.</p>
</li>
<li data-start="498" data-end="663">
<p data-start="500" data-end="663"><strong data-start="500" data-end="508">1960</strong> – Tanzanya’daki <strong data-start="525" data-end="547">Gombe Ulusal Parkı</strong>’nda şempanzeler üzerine saha araştırmalarına başladı. Bu çalışmalar, primatoloji tarihinde devrim niteliğindeydi.</p>
</li>
<li data-start="664" data-end="800">
<p data-start="666" data-end="800"><strong data-start="666" data-end="674">1961</strong> – Şempanzelerin <strong data-start="691" data-end="712">alet kullandığını</strong> ve sosyal yapılar kurduğunu belgeledi; bu buluş insan tanımını yeniden şekillendirdi.</p>
</li>
<li data-start="801" data-end="957">
<p data-start="803" data-end="957"><strong data-start="803" data-end="811">1965</strong> – Cambridge Üniversitesi’nde doktora derecesi aldı. O dönemde, sahada uzun süreli araştırma yaparak doktora unvanı alan ilk kişilerden biriydi.</p>
</li>
<li data-start="958" data-end="1090">
<p data-start="960" data-end="1090"><strong data-start="960" data-end="968">1977</strong> – <strong data-start="971" data-end="997">Jane Goodall Enstitüsü</strong>’nü kurdu. Şempanzelerin korunması ve doğa savunuculuğunda küresel bir merkez haline geldi.</p>
</li>
<li data-start="1091" data-end="1235">
<p data-start="1093" data-end="1235"><strong data-start="1093" data-end="1101">1986</strong> – Viyana’daki bir konferansta şempanzelerin durumuna dair sunum yaptıktan sonra saha çalışmalarını azaltıp kendini aktivizme adadı.</p>
</li>
<li data-start="1236" data-end="1363">
<p data-start="1238" data-end="1363"><strong data-start="1238" data-end="1246">1991</strong> – Çocuklar ve gençler için çevre bilinci programı <strong data-start="1297" data-end="1315">Roots &amp; Shoots</strong>’u başlattı. Bugün 100’den fazla ülkede aktif.</p>
</li>
<li data-start="1364" data-end="1450">
<p data-start="1366" data-end="1450"><strong data-start="1366" data-end="1374">2002</strong> – Birleşmiş Milletler tarafından <strong data-start="1408" data-end="1424">Barış Elçisi</strong> unvanına layık görüldü.</p>
</li>
<li data-start="1451" data-end="1574">
<p data-start="1453" data-end="1574"><strong data-start="1453" data-end="1461">2019</strong> – Greta Thunberg gibi genç iklim aktivistlerine ilham veren bir figür olarak yeniden gündemin merkezine geldi.</p>
</li>
<li data-start="1575" data-end="1715">
<p data-start="1577" data-end="1715"><strong data-start="1577" data-end="1589">2020’ler</strong> – 80’li ve 90’lı yaşlarında dahi konferans turlarına devam etti, iklim krizi ve biyoçeşitlilik kaybına karşı mücadele etti.</p>
</li>
<li data-start="1716" data-end="1803">
<p data-start="1718" data-end="1803"><strong data-start="1718" data-end="1733">1 Ekim 2025</strong> – Los Angeles’ta, konuşma turundayken 91 yaşında hayatını kaybetti.</p>
</li>
</ul>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/jane-goodall-91-yasinda-hayatini-kaybetti">Jane Goodall 91 yaşında hayatını kaybetti&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">32844</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Leylekler göç ettikçe öğreniyor</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/leylekler-goc-ettikce-ogreniyor</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 29 Sep 2025 09:12:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam Bilimleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=32831</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ağustos ayı, leyleklerin göç zamanıydı ve gökyüzünde hüzünlü bir şölen vardı. Gelin biraz leyleklerin ilginç göçlerinin gizli dinamiğine bakalım… Beyaz leylekler (Ciconia ciconia), yaşlandıkça göç yollarını kısaltıp düzleştiriyor. Genç kuşlar keşif yaparken, yetişkinler hız kazanıyor, ama bunun enerjiye bir maliyeti var. Her ilkbahar ve sonbaharda gökyüzünü süsleyen beyaz leylekler, yalnızca görsel bir şölen sunmuyor; aynı zamanda doğanın en etkileyici seyahat ustaları. Peki, bu kuşlar rotalarını nasıl seçiyor? Wyoming Üniversitesi’nden Ellen Aikens ve ekibi, 2013–2020 yılları arasında Almanya ve Avusturya’daki üreme alanlarından yola çıkan 258 genç leyleği GPS cihazlarıyla izleyerek bu soruya yanıt aradı . 7 yıl süren araştırmada, 40 leyleğin gerçekleştirdiği 301 göç kaydedildi. Analizler, yaşa bağlı iki farklı stratejiyi ortaya koydu: Genç leylekler: Daha esnek, yeni bölgeleri keşfe açık, farklı rotaları deniyor. Çünkü henüz yuva kurma ve eş bulma baskısı taşımıyorlar. Yaşlı leylekler: Daha hızlı uçuyor, rotalarını her yıl biraz daha düzleştiriyor. Bunun nedeni, üreme alanlarına erken ulaşma rekabeti. Kısalan Rotalar, Artan Maliyet Araştırma, olgun kuşların hedeflerine daha çabuk vardığını ancak bunun bedelinin daha yüksek enerji tüketimi olduğunu ortaya koyuyor. Aikens’in ifadesiyle: “Gençken bilgi topluyorlar, çevrelerini tanıyorlar. Yaşlandıkça yollarını optimize ediyorlar. Bu, onların öğrenme süreçlerine işaret ediyor.” Göçte Türkiye’nin Rolü Avrupa’dan Afrika’ya göç eden leyleklerin izlediği iki ana rota var: Batı rotası Cebelitarık’tan geçerken, doğu rotası İstanbul ve Çanakkale Boğazları’nı kullanıyor. Türkiye, yılda yaklaşık 530.000 leyleğin geçtiği en yoğun göç koridoru konumunda . Bu nedenle Kızılırmak Deltası gibi bölgeler, hem kuşların mola noktası hem de bilimsel araştırmalar için kritik gözlem alanları. Kuş Zekâsına Yeni Bakış Bu bulgular, leyleklerin yalnızca içgüdüyle değil, deneyimle de göç etmeyi öğrendiklerini kanıtlıyor. Yıllar içinde rotalarını adım adım geliştiren bu kuşlar, zekâlarının küçümsenmemesi gerektiğini gösteriyor. Kaynak: Max Planck Hayvan Davranışları Enstitüsü, University of Wyoming; Ondokuz Mayıs Üniversitesi Kuş Araştırma Merkezi</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/leylekler-goc-ettikce-ogreniyor">Leylekler göç ettikçe öğreniyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p2"><b>Ağustos ayı, leyleklerin göç zamanıydı ve gökyüzünde hüzünlü bir şölen vardı. Gelin biraz leyleklerin ilginç göçlerinin gizli dinamiğine bakalım… Beyaz leylekler (Ciconia ciconia), yaşlandıkça göç yollarını kısaltıp düzleştiriyor. Genç kuşlar keşif yaparken, yetişkinler hız kazanıyor, ama bunun enerjiye bir maliyeti var.</b><b></b></p>
<p class="p2">Her ilkbahar ve sonbaharda gökyüzünü süsleyen beyaz leylekler, yalnızca görsel bir şölen sunmuyor; aynı zamanda doğanın en etkileyici seyahat ustaları. Peki, bu kuşlar rotalarını nasıl seçiyor? <b>Wyoming Üniversitesi’nden Ellen Aikens</b> ve ekibi, 2013–2020 yılları arasında Almanya ve Avusturya’daki üreme alanlarından yola çıkan 258 genç leyleği GPS cihazlarıyla izleyerek bu soruya yanıt aradı .</p>
<p class="p2">7 yıl süren araştırmada, 40 leyleğin gerçekleştirdiği 301 göç kaydedildi. Analizler, yaşa bağlı iki farklı stratejiyi ortaya koydu:</p>
<ul class="ul1">
<li class="li2"><b>Genç leylekler</b>: Daha esnek, yeni bölgeleri keşfe açık, farklı rotaları deniyor. Çünkü henüz yuva kurma ve eş bulma baskısı taşımıyorlar.</li>
<li class="li2"><b>Yaşlı leylekler</b>: Daha hızlı uçuyor, rotalarını her yıl biraz daha düzleştiriyor. Bunun nedeni, üreme alanlarına erken ulaşma rekabeti.</li>
</ul>
<p class="p3"><b>Kısalan Rotalar, Artan Maliyet</b></p>
<p class="p2">Araştırma, olgun kuşların hedeflerine daha çabuk vardığını ancak bunun bedelinin daha yüksek enerji tüketimi olduğunu ortaya koyuyor. Aikens’in ifadesiyle: <i>“Gençken bilgi topluyorlar, çevrelerini tanıyorlar. Yaşlandıkça yollarını optimize ediyorlar. Bu, onların öğrenme süreçlerine işaret ediyor.”</i><i></i></p>
<p class="p3"><b>Göçte Türkiye’nin Rolü</b></p>
<p class="p2">Avrupa’dan Afrika’ya göç eden leyleklerin izlediği iki ana rota var: Batı rotası Cebelitarık’tan geçerken, doğu rotası İstanbul ve Çanakkale Boğazları’nı kullanıyor. Türkiye, yılda yaklaşık <b>530.000 leyleğin geçtiği en yoğun göç koridoru</b> konumunda . Bu nedenle Kızılırmak Deltası gibi bölgeler, hem kuşların mola noktası hem de bilimsel araştırmalar için kritik gözlem alanları.</p>
<p class="p3"><b>Kuş Zekâsına Yeni Bakış</b></p>
<p class="p2">Bu bulgular, leyleklerin yalnızca içgüdüyle değil, <b>deneyimle de göç etmeyi öğrendiklerini</b> kanıtlıyor. Yıllar içinde rotalarını adım adım geliştiren bu kuşlar, zekâlarının küçümsenmemesi gerektiğini gösteriyor.</p>
<p class="p2"><strong>Kaynak: Max Planck Hayvan Davranışları Enstitüsü, University of Wyoming; Ondokuz Mayıs Üniversitesi Kuş Araştırma Merkezi</strong><i></i></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/leylekler-goc-ettikce-ogreniyor">Leylekler göç ettikçe öğreniyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">32831</post-id>	</item>
		<item>
		<title>İlk primatlar soğuk iklimlerde evrimleşmiş</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/ilk-primatlar-soguk-iklimlerde-evrimlesmis</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 22 Sep 2025 14:22:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam Bilimleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=32810</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yeni bir araştırma, ilk primatların uzun süredir doğum yeri olduğuna inanılan tropikal ormanlarda değil, soğuk iklimlerde evrimleştiğini gösteriyor. Maymunların, kuyruksuz maymunların ve insanların bu ataları, sıcak ve yemyeşil ormanlar yerine, muhtemelen günümüz Kuzey Amerika&#8217;sında dondurucu kışlar ve sıcak yazlar olan mevsimsel ortamlara uyum sağlamışlardı. PNAS dergisinde yayımlanan sonuçlar, evrimsel biyolojide uzun süredir var olan bir teoriye meydan okuyor. Bilim insanları, onlarca yıldır primatların tropikal bölgelerde ortaya çıktığını varsayıyordu, ancak yeni kanıtlar, kökenlerinin yaklaşık 66 milyon yıl önce çok daha sert ve soğuk koşullarda yattığını gösteriyor. Reading Üniversitesi&#8217;ndeki araştırmacılar, fosil kayıtlarını gelişmiş istatistiksel modellerle birleştirerek, antik yaşam alanlarını yeniden yapılandırdıktan sonra bu sonuca ulaşmışlar.. Dr. Jorge Avaria-Llautureo, primatların tropikal iklimlerde ortaya çıktığı fikrinin yıllardır tartışılmadığını, ancak araştırmalarının farklı bir hikaye sunduğunu söyledi. Bu hayvanların ormanlarda evrimleşmek yerine, aşırı hava değişimlerinin yaşandığı soğuk kuzey bölgelerine adapte olmuş olabileceğini söylüyor. Avaria-Llautureo, antik türlerin değişen ortamlara nasıl tepki verdiğini anlamanın, modern primatların ve hatta insanların günümüzün hızla değişen iklimiyle nasıl başa çıkabileceği konusunda değerli bilgiler sağlayabileceğini de sözlerine ekliyor. Çalışma ayrıca, farklı yaşam alanları arasında hareket etmenin primatların hayatta kalması ve evriminde kritik bir rol oynadığını da vurguluyor. Yerel iklimleri istikrarsızlaştığında uzaklara seyahat edebilen primatların hayatta kalma ve yeni türlere dönüşen yavrular üretme şansı daha yüksekti. Araştırma, tamamen yeni ve istikrarlı ortamlara taşınan bireylerin ortalama yaklaşık 561 kilometre (349 mil) göç ettiğini gösteriyor. Buna karşılık, istikrarsız ancak tanıdık bölgelerde kalan primatlar yalnızca yaklaşık 137 kilometre (85 mil) hareket etmiş. Ekibin ortaya attığı bir diğer şaşırtıcı teori ise ilk primatların, modern ayılara benzer şekilde, kış uykusuna yatarak aşırı kışlardan sağ çıkmış olabileceklerini öne sürüyor. Bazı canlı türleri bugün hala bu taktiği kullanıyor. Örneğin, Madagaskar&#8217;daki cüce lemurlar, soğuk aylarda toprağı kazarak derin bir uykuya dalarlar; ısınmak ve enerji tasarrufu yapmak için köklerin ve yaprak katmanlarının altına sığınırlar. Çalışma, ilk primatların evrimsel yolculuklarının çok daha ileri bir aşamasına kadar tropikal yağmur ormanlarına girmedikleri sonucuna varıyor. Adım adım ilerlediler: Soğuk bölgelerden daha ılıman bölgelere, ardından kurak alanlara ve en sonunda şu anda birçoğunun yaşadığı sıcak ve nemli ormanlara. Genellikle ani sıcaklık veya yağış değişimlerinden kaynaklanan bu değişimler, primatları uyum sağlamaya veya yer değiştirmeye zorlayarak yeni türlerin gelişmesine yardımcı oldu. Çalışma, ilk primatların soğuk iklimlerde evrimleştiğini göstererek, insan ve hayvan evriminin hikayesinde önemli bir bölümü yeniden yazıyor. Kaynak: https://www.pnas.org/doi/10.1073/pnas.2423833122</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/ilk-primatlar-soguk-iklimlerde-evrimlesmis">İlk primatlar soğuk iklimlerde evrimleşmiş</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p2"><b>Yeni bir araştırma, ilk primatların uzun süredir doğum yeri olduğuna inanılan tropikal ormanlarda değil, soğuk iklimlerde evrimleştiğini gösteriyor.</b></p>
<p class="p3"><span class="s2">Maymunların, kuyruksuz maymunların ve insanların bu ataları, sıcak ve yemyeşil ormanlar yerine, muhtemelen günümüz Kuzey Amerika&#8217;sında dondurucu kışlar ve sıcak yazlar olan mevsimsel ortamlara uyum sağlamışlardı. PNAS dergisinde yayımlanan sonuçlar, evrimsel biyolojide uzun süredir var olan bir teoriye meydan okuyor. Bilim insanları, onlarca yıldır primatların tropikal bölgelerde ortaya çıktığını varsayıyordu, ancak yeni kanıtlar, kökenlerinin yaklaşık 66 milyon yıl önce çok daha sert ve soğuk koşullarda yattığını gösteriyor. </span></p>
<p class="p4">Reading Üniversitesi&#8217;ndeki araştırmacılar, fosil kayıtlarını gelişmiş istatistiksel modellerle birleştirerek, antik yaşam alanlarını yeniden yapılandırdıktan sonra bu sonuca ulaşmışlar.. Dr. Jorge Avaria-Llautureo, primatların tropikal iklimlerde ortaya çıktığı fikrinin yıllardır tartışılmadığını, ancak araştırmalarının farklı bir hikaye sunduğunu söyledi. Bu hayvanların ormanlarda evrimleşmek yerine, aşırı hava değişimlerinin yaşandığı soğuk kuzey bölgelerine adapte olmuş olabileceğini söylüyor. <a href="https://greekreporter.com/2025/05/29/sea-monster-identified-new-species-canada/"><span class="s3">Avaria-Llautureo, antik türlerin</span></a> değişen ortamlara nasıl tepki verdiğini anlamanın, modern primatların ve hatta insanların günümüzün hızla değişen iklimiyle nasıl başa çıkabileceği konusunda değerli bilgiler sağlayabileceğini de sözlerine ekliyor. Çalışma ayrıca, farklı yaşam alanları arasında hareket etmenin primatların hayatta kalması ve evriminde kritik bir rol oynadığını da vurguluyor.</p>
<p class="p3"><span class="s2">Yerel iklimleri istikrarsızlaştığında uzaklara seyahat edebilen primatların hayatta kalma ve yeni türlere dönüşen yavrular üretme şansı daha yüksekti. Araştırma, tamamen yeni ve istikrarlı ortamlara taşınan bireylerin ortalama yaklaşık 561 kilometre (349 mil) göç ettiğini gösteriyor.</span> <span class="s2">Buna karşılık, istikrarsız ancak tanıdık bölgelerde kalan primatlar yalnızca yaklaşık 137 kilometre (85 mil) hareket etmiş. Ekibin ortaya attığı bir diğer şaşırtıcı teori ise ilk primatların, modern ayılara benzer şekilde, kış uykusuna yatarak aşırı kışlardan sağ çıkmış olabileceklerini öne sürüyor. Bazı canlı türleri bugün hala bu taktiği kullanıyor. Örneğin, Madagaskar&#8217;daki cüce lemurlar, soğuk aylarda toprağı kazarak derin bir uykuya dalarlar; ısınmak ve enerji tasarrufu yapmak için köklerin ve yaprak katmanlarının altına sığınırlar. Çalışma, ilk primatların evrimsel yolculuklarının çok daha ileri bir aşamasına kadar tropikal yağmur ormanlarına girmedikleri sonucuna varıyor. Adım adım ilerlediler: Soğuk bölgelerden daha ılıman bölgelere, ardından kurak alanlara ve en sonunda şu anda birçoğunun yaşadığı sıcak ve nemli ormanlara. <a href="https://greekreporter.com/2024/11/29/countries-disappear-climate-change/"><span class="s3">Genellikle ani sıcaklık veya yağış değişimlerinden</span></a> kaynaklanan bu değişimler, primatları uyum sağlamaya veya yer değiştirmeye zorlayarak yeni türlerin gelişmesine yardımcı oldu. Çalışma, ilk primatların soğuk iklimlerde evrimleştiğini göstererek, insan ve hayvan evriminin hikayesinde önemli bir bölümü yeniden yazıyor. </span></p>
<p><strong>Kaynak: <a href="https://www.pnas.org/doi/10.1073/pnas.2423833122">https://www.pnas.org/doi/10.1073/pnas.2423833122</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/ilk-primatlar-soguk-iklimlerde-evrimlesmis">İlk primatlar soğuk iklimlerde evrimleşmiş</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">32810</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Patatesin şaşırtıcı kökeni: Atası antik bir domates mi?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/patatesin-sasirtici-kokeni-atasi-antik-bir-domates-mi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 Sep 2025 08:13:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam Bilimleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=32773</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Patatesin atası domates mi? Yapılan son araştırmalar, patatesin 9 milyon yıl önce antik bir domates türü ile yumrusuz bir patates benzeri bitkinin doğal olarak melezlenmesinden doğduğunu gösteriyor.” Patatesler, dünya çapında milyonlarca insanın sofrasında baş köşede yer alsa da, kökenleri uzun süredir bilim insanları için bir sırdı. Ancak yeni bir genetik araştırma, patatesin kökenine dair ezber bozan bilgiler ortaya çıkardı: Patates, 9 milyon yıl önce antik bir domates türüyle, yumrusu (yani patates kısmı) olmayan patates benzeri bir bitkinin doğal yollarla melezlenmesinden türemiş. Güney Amerika’daki And Dağları’nın oluştuğu dönemde, domates ailesinden bir bitkiyle, günümüz patatesine benzeyen ama toprak altında yumru oluşturmayan bir türün yolları kesişti. Bu iki farklı bitki doğal olarak çiftleşti ve ortaya, toprak altında “yumru” dediğimiz besin deposu organı geliştirebilen bir bitki çıktı. İşte günümüz patatesleri, bu tarihi melezlemenin soyundan geliyor. Bilim insanları patatesin atalarının hem domatese hem de patatese benzeyen bitkiler olduğunu biliyordu. Ancak bu iki türün sadece uzak akrabalar olduğu düşünülüyordu. Yeni araştırma ise bu iki türün gerçekten çaprazlandığını ve tüm patateslerin atasında melez bir genetik yapı bulunduğunu gösteriyor. Genetikteki kanıtlar Araştırmacılar, hem günümüzde yetiştirilen patateslerin hem de doğada bulunan 180’e yakın yabani patates türünün gen haritasını inceledi. Sonuçta, her bir patatesin genlerinin yaklaşık yarısının domates hattından, diğer yarısının ise yumrusuz patates benzeri türden geldiğini tespit ettiler. Yani patatesler, iki farklı türün birleşimiyle ortaya çıkmış tek bir kökenden geliyor. Bunu mümkün kılan, iki önemli gen: SP6A: Tüber (yumru) oluşumunu başlatan anahtar gen, domates kökenli. IT1: Toprak altında patatesin büyüdüğü sapları geliştiren gen ise diğer atadan gelmiş. Bu genlerden biri eksik olursa, ya çok küçük yumrular oluşuyor ya da hiç patates olmuyor. Doğal seçilim ve insan eli Yeni oluşan melez türler genellikle kısır olur ve çoğalamaz. Ama patatesin bir avantajı vardı: Yumrular toprakta bırakıldığında yeniden bitkiye dönüşebiliyordu. Böylece, tohum gerektirmeden çoğalma şansı buldu ve zaman içinde neslini devam ettirdi. And Dağları’ndaki yeni yaşam alanlarında hızla yayılan patates türleri, domates atalarından sıcak ve kuru iklimlere, diğer atalarından ise soğuk ve nemli ortamlara dayanıklılık kazandı. Bu “her iki dünyanın en iyisini” almak, patatesin çeşitlenmesini hızlandırdı. Bugün doğada bulunan 180’den fazla patates türünün çoğu yenmezken, yaklaşık 20.000 yıl önce And Dağları’nda yaşayan insanlar lezzetli ve güvenli bir yabani patates türünü keşfettiler. Zamanla onlarca çeşit geliştirdiler ve patates, Avrupa’ya kadar yayıldı. Patatesin geleceği: Eski genlere yeni görevler Modern tarımda yüksek verim ve hastalık direnci gibi özellikler için yapılan insan seçimi, patatesin genetik çeşitliliğini azalttı. Bu da onu sıcaklık artışı, sel gibi çevresel değişikliklere karşı savunmasız hale getirdi. Fakat bu yeni genetik bulgular sayesinde bilim insanları, patatesin kaybolan faydalı özelliklerini bulup, geleneksel ıslah veya genetik mühendislik yoluyla tekrar kazandırabilirler. Böylece, daha dayanıklı ve verimli patates çeşitleri yetiştirmek mümkün olabilir. Kaynak: https://www.sci.news/genetics/potato-tuberization-14116.html</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/patatesin-sasirtici-kokeni-atasi-antik-bir-domates-mi">Patatesin şaşırtıcı kökeni: Atası antik bir domates mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p4"><b>“Patatesin atası domates mi? Yapılan son araştırmalar, patatesin 9 milyon yıl önce antik bir domates türü ile yumrusuz bir patates benzeri bitkinin doğal olarak melezlenmesinden doğduğunu gösteriyor.”</b><b></b></p>
<p class="p4">Patatesler, dünya çapında milyonlarca insanın sofrasında baş köşede yer alsa da, kökenleri uzun süredir bilim insanları için bir sırdı. Ancak yeni bir genetik araştırma, patatesin kökenine dair ezber bozan bilgiler ortaya çıkardı: <b>Patates, 9 milyon yıl önce antik bir domates türüyle, yumrusu (yani patates kısmı) olmayan patates benzeri bir bitkinin doğal yollarla melezlenmesinden türemiş.</b><b></b></p>
<p class="p4">Güney Amerika’daki And Dağları’nın oluştuğu dönemde, domates ailesinden bir bitkiyle, günümüz patatesine benzeyen ama toprak altında yumru oluşturmayan bir türün yolları kesişti. Bu iki farklı bitki doğal olarak çiftleşti ve ortaya, toprak altında “yumru” dediğimiz besin deposu organı geliştirebilen bir bitki çıktı. İşte günümüz patatesleri, bu tarihi melezlemenin soyundan geliyor.</p>
<p class="p4">Bilim insanları patatesin atalarının hem domatese hem de patatese benzeyen bitkiler olduğunu biliyordu. Ancak bu iki türün sadece uzak akrabalar olduğu düşünülüyordu. Yeni araştırma ise bu iki türün gerçekten çaprazlandığını ve tüm patateslerin atasında <b>melez bir genetik yapı</b> bulunduğunu gösteriyor.</p>
<p class="p5"><b>Genetikteki kanıtlar</b></p>
<p class="p4">Araştırmacılar, hem günümüzde yetiştirilen patateslerin hem de doğada bulunan 180’e yakın yabani patates türünün gen haritasını inceledi. Sonuçta, her bir patatesin genlerinin yaklaşık yarısının domates hattından, diğer yarısının ise yumrusuz patates benzeri türden geldiğini tespit ettiler. Yani patatesler, iki farklı türün birleşimiyle ortaya çıkmış tek bir kökenden geliyor.</p>
<p class="p4">Bunu mümkün kılan, iki önemli gen:</p>
<ul class="ul1">
<li class="li4"><b>SP6A</b>: Tüber (yumru) oluşumunu başlatan anahtar gen, domates kökenli.</li>
<li class="li4"><b>IT1</b>: Toprak altında patatesin büyüdüğü sapları geliştiren gen ise diğer atadan gelmiş.</li>
</ul>
<p class="p4">Bu genlerden biri eksik olursa, ya çok küçük yumrular oluşuyor ya da hiç patates olmuyor.</p>
<p class="p5"><b>Doğal seçilim ve insan eli</b></p>
<p class="p4">Yeni oluşan melez türler genellikle kısır olur ve çoğalamaz. Ama patatesin bir avantajı vardı: Yumrular toprakta bırakıldığında yeniden bitkiye dönüşebiliyordu. Böylece, tohum gerektirmeden çoğalma şansı buldu ve zaman içinde neslini devam ettirdi.</p>
<p class="p4">And Dağları’ndaki yeni yaşam alanlarında hızla yayılan patates türleri, domates atalarından sıcak ve kuru iklimlere, diğer atalarından ise soğuk ve nemli ortamlara dayanıklılık kazandı. Bu “her iki dünyanın en iyisini” almak, patatesin çeşitlenmesini hızlandırdı. Bugün doğada bulunan 180’den fazla patates türünün çoğu yenmezken, yaklaşık 20.000 yıl önce And Dağları’nda yaşayan insanlar lezzetli ve güvenli bir yabani patates türünü keşfettiler. Zamanla onlarca çeşit geliştirdiler ve patates, Avrupa’ya kadar yayıldı.</p>
<p class="p5"><b>Patatesin geleceği: Eski genlere yeni görevler</b></p>
<p class="p4">Modern tarımda yüksek verim ve hastalık direnci gibi özellikler için yapılan insan seçimi, patatesin genetik çeşitliliğini azalttı. Bu da onu sıcaklık artışı, sel gibi çevresel değişikliklere karşı savunmasız hale getirdi.</p>
<p class="p4">Fakat bu yeni genetik bulgular sayesinde bilim insanları, patatesin kaybolan faydalı özelliklerini bulup, geleneksel ıslah veya genetik mühendislik yoluyla tekrar kazandırabilirler. Böylece, daha dayanıklı ve verimli patates çeşitleri yetiştirmek mümkün olabilir.</p>
<p class="p4"><b>Kaynak:</b><b></b></p>
<p><a href="https://www.sci.news/genetics/potato-tuberization-14116.html"><strong>https://www.sci.news/genetics/potato-tuberization-14116.html</strong></a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/patatesin-sasirtici-kokeni-atasi-antik-bir-domates-mi">Patatesin şaşırtıcı kökeni: Atası antik bir domates mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">32773</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Çam mı, Meşe mi – Kamu mu, Ticaret mi?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/cam-mi-mese-mi-kamu-mu-ticaret-mi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 Aug 2025 09:06:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam Bilimleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=32726</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bugün devlet fidanlıklarında Türkiye bitki çeşitliliğine yakışır fidan çeşitliliğini bulmak zordur. Başkalarını ideolojik davranmakla suçlayanlar, özel ağaçlandırmayı, özel fidancılığı ve taahhüt yoluyla dikimleri tercih etmiştir. *** Taraklı, Bilecik derken 13 insanımızı yangınlara verdik. Orman ve canımız yandıkça neden çıralı çamlar dikiliyor dedik, meşelikleri ormancıların çama çevirdiğini iddia ettik. Türkiye’de 1917’de başlayan orman planlaması 1973’de bitmiş, ilk sağlıklı veriler alınmıştır. 1980’de 20.199.296 ha ormanın % 53,31’i meşe, kayın, gibi geniş yapraklı, % 42,16’sı ise çam, göknar gibi iğne yapraklı, ibreli ağaçlardan oluşmuştur. Toplam 26.137.277 m3/yıl artımın, %36,16’sını (0,88 m3/ha) geniş yapraklılar yapıyordu. Ormancılık politikalarında doğal veriler kadar, sosyo &#8211; ekonomik özellikler de dikkate alınmalıdır. Türkiye kuruluş yıllarında odun hammaddesi kıtlığıyla karşılaşmış, yegâne döviz kaynağı üzüm, incir ihracı için gerekli ahşap sandık bulamamıştır. Sonrasında da odun üretimi tüketimine yetmemiştir. Kısa dönemde odun üretimini artıracak kapasite, 1,96 m3/ha artımla ile ibreli ormanlardaydı. Orman Genel Müdürlüğü (OGM) odun hammaddesi üretmek, sel ve erozyonu önlemek, kumul durdurmak gibi farklı amaçlarla kurumsal ağaçlandırmalar yapmıştır. 1969 yılında Türkiye’de ilk defa Orman Bakanlığı’yla birlikte Ağaçlandırma ve Erozyon Kontrolü Genel Müdürlüğü (AGM) kurulmuştur. AGM, daha örgütlenirken Türkiye’yi havzalara bölmüş, avan projeler hazırlamıştır. Bu projelerde ekolojik olarak uygun ağaç türleri, dikim aralıkları belirlenmiş, makineli &#8211; emek yoğun toprak işleme tekniklerine göre seçenekler üretilmiş, her seçeneğin iç kârlılık oranı, net bugünkü değer, döviz tutumuna etki ölçütleriyle ekonomisi analiz edilmiştir. Yetmiş sente muhtaç olunan yetmişlerde insan kaynağı, projelendirme ve uygulamalarıyla ulusal bir ağaçlandırma kapasitesi oluşurken, 12 Eylül darbesiyle AGM kapatılmıştır. Yaşanan fidan sorunu Ağaçlandırma işi yeniden OGM’ye devredilmiştir. 1982 sonrası ağaçlandırılan alan artmış fakat yapılacak ağaçlandırma yer ve amacına uygun yeterlilikte fidanı verebilecek sistem kurulamamıştır. Bazı yıllar eksik, bazı yıllar fazla fidan sorunu yaşanmıştır. Özel ağaçlandırma ve taahhüt yoluyla iş yaptırma eğilimi yükselmiş, devletin kapasitesi azalırken, fidanlıklar istenen büyüklük ve çeşitliliğe eriştirilmemiştir. Raporlarda “Ağaçlandırma planlamalarında imkanların elverdiği ölçüde karışık orman kurma prensibine ağırlık verilmelidir” dense de, fidan, projelendirme, proje uygulama düzenleri iyileştirilememiştir. Seksenlerde bir meşe fidanı üretmek için (1047 TL), yaklaşık beş çam fidanı (207 TL) bedeli gerekirken, sonrasında meşe fidanı yetiştirmenin ucuz yolu bulunamamıştır. Zamanla ağaçlandırma ve fidan üretim düzeyleri düşmüştür. Yangına dayanıklılık için dikilmesi önerilen meşenin aslında Türkiye’de 18 türü vardır fidan üretimleri artırılamamıştır. Daha büyük ve uzman fidanlıklara ihtiyaç varken ormancılık dışı tahsislerle fidanlıklar küçülmüştür. Karışık orman kurulmak istense de, istenen nitelik ve nicelikte fidan sorunu hep olmuştur. Orman Bakanlığı ve AGM 1991’de ikinci defa kurulmuş, 2011’de yine kapatılmıştır. Açılıp, kapatılan AGM’nin yokluğunda, işler daha ayrıntılanıp uzmanlaşacağına, ihaleyle yaptırılabilen rutinlere dönmüştür. Fidan, dikim ve artım üstünlükleri çamları ağaçlandırmalarda öne çıkarırken, kolay uçan tohumları çamlara terk edilen tarım alanlarını işgal fırsatı vermiştir. Meşelerin payı 2012’de %23,34’e düşse de, 2024’de % 29,30’a yükselmiştir. Fidan üretimi düşen meşelerdeki bu artışın kırsaldaki yakacak ve otlatma baskısının azalışından kaynaklanması olasıdır. Bugün devlet fidanlıklarında Türkiye bitki çeşitliliğine yakışır fidan çeşitliliğini bulmak zordur. Başkalarını ideolojik davranmakla suçlayanlar, özel ağaçlandırmayı, özel fidancılığı ve taahhüt yoluyla dikimleri tercih etmiştir. Meşeleri kızılçama çevirmekten çok, kamusal ağaçlandırmayı, fidancılığı özelleştirmek hedeflenmiştir. Meşelikler kızılçama mı dönüştü diye sormak yerine, kamusal görev, ticari faaliyete mi döndürüldü diye sorgulamak, belki daha yararlıdır. Yine bir yangın fırtınası yaşadık. Dış güçlerin bize kızılçam diktirdiği bu defa daha az dile gelse de, yine neden zeytin yerine çıralı çamlar dikiliyor diye soruldu. Özel ağaçlandırma adı altında badem, ceviz bahçeleri kurduran bir devletin vatandaşının tarım ile ormanı karıştırmasına sitem etme hakkımız yoktur. Ormanlar tüm vatandaşlarımızındır ve her vatandaşın sorgulama hakkı vardır. Üstelik uzmanlık gerektiren alanlarda, alan dışı kişilerin bilmemeleri de haktır. Kızılçamın doğal bir türümüz olduğunu açıklamak, tarım ile ormanın farklı olduğunu hatırlatmakla yetinmek, geçmişte uygulanan politikaların yeterince anlaşılmasını sağlayamamıştır. Bu makalede, Türkiye; yapraklı ormanlarını çam ormanlarına mı dönüştürdü, neden çamlar ağaçlandırmada öne çıktı, yangına dirençli ormanlar kurmaya uygun politikalara sahip miydi, izlediğimiz politikalarla yangına dirençli ormanlar kurmak olanaklı mıdır soruları yanıtlanmaktadır. Türkiye Ormanlarının Durumu: Türkiye’de sahaya çıkarak, tür, orman yapısı, artım, hacim belirleme gibi ölçümlere dayalı ilk orman envanterinin 1917 yılında Hendek’teki orman amenajman çalışmasında yapıldığı söylenebilir. Ardından ölçülen değişkenler geliştirilerek tüm ormanlarda çalışmalar devam etmiş ve 1973 yılına gelindiğinde Türkiye’de planı olmayan orman kalmamıştır. Bu nedenle, ağaç türlerinin dağılımı dahil, miras alınan ormanların durumunu açıklarken 1973’e en yakın verileri temel almak gereklidir. 1980 yılında 20.199.296 ha olan orman alanımızın % 53,31’i meşe, kayın, gürgen, kestane gibi geniş yapraklı ağaçlardan oluşurken, % 42,16’sı ise çam, göknar, sedir gibi iğne yapraklı veya ibrelilerden oluşmuştur (Tablo 1). Türkiye ormanlarında geniş yapraklılar, ibrelilerden % 11 civarında üstün bir çoğunluktu ve ormanlar hep meşe değildi! Ormanları sadece kapladıkları alan büyüklüğüyle değil, ormanı oluşturan ağaçların kapalılık, dikili servet ve artım düzeyleriyle de incelemek gerekir. Türkiye’nin ibrelilerinden kızılçam, yapraklılarından kavaklar, biyolojileri gereği en hızlı artım yapar. Ancak, aşırı kesim, otlatma, açma gibi nedenlerle kapalılık kırılıp, dikili servet azaldıkça artım da azalır ve bir ormanın ne kadar tahrip gördüğünün göstergesidir. 1980 tespitlerine göre tüm ormanlarımız bir yılda toplam 26.137.277 m3 artım gerçekleştirirken, ilginçtir ki alanda %53,31 pay sahibi geniş yapraklılar toplam artımın sadece % 36,16’sını gerçekleştirmiştir. Devralınan geniş yapraklı ormanlar, kerestesi, yakacak odunu, hayvana verilecek yaprağıyla aşırı tahrip edilmiştir ve çoklukla baltalık şeklinde, yakacak elde etmek üzere yönetilmiştir. Orman mühendisleri planları tamamladığında daha geniş bir alanda fakat daha az artım yapabilen, tahrip olmuş bir geniş yapraklı orman varlığıyla karşılaşmıştır. Türkiye Ağaçlandırma Politikasının Temelleri: Orman bakımı ve ağaçlandırma politikası oluştururken, doğal verileri temel almak fakat ülke gereksinimlerini de mutlaka dikkate almak gereklidir. Aksi halde sürdürülebilir bir politika oluşturmak olanaksızdır. Türkiye Cumhuriyeti daha kurulduğu ilk yıllarda odun hammaddesi kıtlığı sorunuyla karşılaşmıştır. Meraklısı Cantürk Gümüş’ün Devlet Ormancılığına Geçiş Sürecinde Karadere Serüveni kitabını okur ve yeni kurulmuş devletin, yegâne döviz kaynağı olan kuru üzüm ve incirleri ihraç etmek için gerekli sandıkları yapmak üzere, nasıl göknar kerestesi aradığını, ithal edemeyince yurt içi üretim olanaklarına nasıl yöneldiğini öğrenebilir. Türkiye ne kuruluş yıllarında ne sonraki dönemlerde hiçbir zaman odun hammaddesi üretimi tüketimine yeten bir ülke olamamıştır. İbreli ormanlardan daha geniş bir alan kaplasa da, geniş yapraklı ormanlar sadece 0,88 m3/ha (Tablo 1) artım yapabilecek haldedir ve kısa dönemde odun üretimini artıracak en büyük kapasite 1,96 m3/ha artımla ibreli ormanlardadır. Yoktan bir orman kurmak, tahrip edilmiş ormanı olması gereken yapıya dönüştürmek için izlenecek süreçleri belirlerken, çalışmanın yapılacağı yerdeki ağaç türlerinin biyolojileri kadar olası tekniklerin yapılabilirliklerini, süreç sonunda oluşacak ekonomik, sosyal ve ekolojik sonuçları dikkate almak gereklidir. Türkiye’de ağaçlandırmanın kökleri Osmanlı’ya kadar uzanmaktadır. Kazım Karabekir örneğinde görüldüğü gibi, aslında ormancı olmayan pek çok kişi ülkenin yeşillendirilmesini kendine dert edinmiş, ağaçlandırma bayramları yapmış, fidan dikim kampanyaları düzenlemiştir. Ormancılık kurumları marifetiyle ve projeler dahilinde, odun hammaddesi üretmek, sel ve erozyonu önlemek, kumul hareketlerini durdurmak gibi farklı amaçlarla ağaçlandırmalar yapılmıştır. 1969 yılında Türkiye’de ilk defa bir Orman Bakanlığı kurulmuş, 1840’da kurulan Orman Genel Müdürlüğü (OGM) bu bakanlığın merkezdeki en köklü genel müdürlüğü konumunu korurken, Ağaçlandırma ve Erozyon Kontrolü Genel Müdürlüğü (AGM) kurularak ülke ağaçlandırması uzman bir kuruma emanet edilmek istenmiştir. AGM, 1975 yılına kadar taşra örgütünü açamasa da, Türkiye’yi havzalara bölmüş ve tümü için avan projeler (Fotoğraf 1) hazırlamayı başarmıştır. Bu projeler incelendiğinde, toprak ve iklim gibi yetişme ortamı özelliklerinin ortaya konduğu, kullanılabilecek ağaç türleri ile uygulanabilecek dikim aralıklarının belirlendiği, hatta toprak işlemenin makineli veya emek yoğun yapılma hallerini dikkate alarak, farklı ağaçlandırma seçenekleri üretildiği görülmektedir. Projelerden, dönemin orman mühendislerinin oluşturdukları ağaçlandırma seçeneklerini, ekolojik yeterlilik yanında, ekonomik açıdan da incelemek üzere iç kârlılık oranı, net bugünkü değer, katma değer, döviz tutumuna etki gibi ölçütlere göre değerlendirdikleri anlaşılmaktadır. Petrol krizi, Kıbrıs barış harekâtı ve ABD ambargosunun konuşulduğu yetmişli yılların, yetmiş sente muhtaçlığı hatırlandığında, ülke ormancılarının odun arz açığının farkında olduğu, alacakları kararlarla ülke ekonomisini etkilediklerini bildikleri açıktır. Yapılan ağaçlandırmaların biyolojik çeşitlilik üzerine olumsuz etkileri veya artan yangın riski noktalarında hangi ormancılık dışı kişi ve kurumun o yıllarda orman mühendislerini uyardığı bugün bilinmese de projelerde yangın emniyet yol ve şeritlerine yer verilmiş fakat bu şeritlerin çevresinde, yangına özel dikimler yapılamamıştır. Bu dönem ağaçlandırmaları genelde kamunun sahip olduğu araç gereç ile orman köylülerinin işçiliği ve AGM müdendislerinin sevk ve idaresinde gerçekleştirilmiş, bazı muhafaza memurları ve işçiler “fidancı” olarak yetiştirilmeye başlanmış ve ara kademe uzman oluşturulmaya çalışılmıştır. Fakat AGM bu alanda bir birikim oluşturmaya başlamışken 1980 askeri darbesine takılmıştır. 12 Eylül askeri ortamında, Orman Bakanlığı ile birlikte kapatılmıştır. Ağaçlandırma yapma görevi yeniden OGM’ne verilmiştir. AGM Sonrası Niceliğin Niteliğe Tercih Dönemi: AGM kapatılınca, bu kurumda çalışan ve kendilerine “ağaçlandırmacı” diyen orman mühendisleri dağıtılmıştır. Oluşan bilgi birikimi küçümsenmiş, mevcut makine parkı ile tesislerin OGM’ye devredilmesiyle çalışmaların aksamadan ilerleyeceği iddia edilmiştir. Gerçekten de, 1982 sonrası ağaçlandırılan alan büyüklüğünde bir artış yaşanmış (Şekil 2) ve bazıları bu artışı, AGM olmadan da ağaçlandırmanın yapılabildiğine kanıtı olarak göstermiştir. Ancak, yapılacak ağaçlandırma alanına uygun orijinden toplanmış tohumlardan yetiştirilmiş fidan üretimi, yapılacak ağaçlandırmanın amacına hizmet edecek ağaç türlerinin tamamından yeterince fidan verebilecek bir fidanlık üretim düzenine bir türlü geçilememiştir. Bazı yıllar ağaçlandırılacak alanlarda, teraslar açılmış fakat dikilecek “çam fidanı bile” bulunamamışken, bazı yıllarda da fidanlıklarda hazır edilmiş fidanları dikecek yer bulunamamış ve üretim fazlası fidanlar sürülerek yeşil gübre yapılmıştır. Fidan üretimi ve ağaçlandırılan alan değişkenleri arasında 0,7839 gibi orta üstü bir korelasyon yakalanmışsa da (Şekil 2), yetiştirilen fidanların tür bileşimi ile ağaçlandırma amacı ilişkilendirilememiştir. Diğer yandan, ağaçlandırmaları müteahhitler marifetiyle yapma eğilimi artmış, 1987 yılıyla birlikte özel kişileri orman kurmaya teşvik etmek üzere, özel ağaçlandırma kredileri ısrarla dağıtılmaya çalışılmıştır. Şekil 2: Yıllara göre ağaçlandırılan alan ve üretilen fidanlık düzeylerinin değişimi Meslek camiasında özel ağaçlandırmalar ile taahhüt yoluyla yapılan ağaçlandırmalar eleştirilmeye başlanmış ve nitekim 1990 yılında yazılan VI. Beş Yıllık Kalkınma Planı Ormancılık Özel İhtisas Komisyonu raporunda “Ağaçlandırma planlamalarında imkanların elverdiği ölçüde karışık orman kurma prensibine ağırlık verilmelidir” ifadesine yer verme gereği duyulmuştur. Bu ifade karışık orman kurmanın faydasının farkına varıldığı fakat “imkanlar elverdiği ölçüde” diyerek, uygulamaya geçişteki kısıtları gördüklerini düşündürmektedir. Karışık ormanları kurmaya engel sınırlayıcı imkânların başında, tohum, fidanlık ve ağaçlandırma zincirini başarıyla çalıştırabilmek sorunu gelmektedir. Bir kızılçam veya meşe tohumunu elde etmek, çimlendirip fideye dönüştürmek, fideyi başarıyla ağaçlandırma sahasına aktarmak aynı kapsamda işler değildir. Yol kenarlarında, kendiliğinden gelmiş tohumlardan çimlenebilmiş, yanında yakınında hiçbir fidan veya ağaç olmayan bir çamın veya karaağacın fidesiyle karşılaşmanız mümkündür. Ancak, ağır tohumlu bir meşe, kestane veya kayın için bu durum istisnadır. Bu nedenle, her ağacın fidanını yetiştirmek için kurmanız gereken fidanlık düzeni de, büyüklüğü de değişir. Çam gibi uzaklara tohum atabilen, açıkta çimlenip fidana dönen bir ağacın fidanı, çok gelişmemiş bir fidanlıkta kolaylıkla yaşatılabilirken, meşe gibi ağır tohumunu dibine düşürerek çoğalan bir cinsin fidanını yetiştirmek için, çimlenen tohumu güneşten, aşırı soğuklardan koruyacak siperliklerle desteklenmiş fidanlıklar kurmanız gerekir. Çam fidanlarının çimlendirme yataklarında sadece bir yıl kalsa dahi söküldüğünde bir başka yere dikilme ve tutma şansı vardır. Meşe fidanları için ise önce özel hazırlanmış yataklarında çimlendirmek, ardından güneş ve dondan koruyucu bir siperlik altında birkaç yıl kollamak ve açık arazide kalabilecek yeteneğe kavuşuncaya kadar yetiştirmek gereklidir. Üstelik bu arada dikim sahasına uyum sağlayabilecek kök bakımı gibi işlemleri yapmak, bütün bunlar için daha fazla masrafı göze alıp daha büyük fidanlık düzenleri oluşturmak zorunludur. Ülkemizde ağaçlandırma çalışmalarının büyük artış gösterdiği seksenli yıllardaki birim fidan maliyetleri Tablo 2’de gösterilmiştir. Üç yaşında (1+2) tek bir meşe fidanı yetiştirmek için harcanan kaynakla yaklaşık beş çam fidanı yetiştirmek mümkündür. Üstelik 1+0 yani bir yıl çimlenme yastığında kalmış ve sökülüp ağaçlandırmaya sevk edilmiş çam fidanlarının tutma şansı vardır ve plantuvar dikimi gibi düşük dikim masrafları dikkate alındığında çamları ağaçlandırmada öne çıkarır. Ucuz ve çabuk yetişebilen fidanları, kolay ve az bütçeyle yapılabilen dikimi, gösterdiği yüksek artım ve oduna olan acil ihtiyaç, çam türlerini meşe cinsinin ve diğer türlerin önüne geçirmiştir. Ne yazık ki, yetiştirilen fidanların türlere göre dağılımını 2010 sonrası dönemde izlemek mümkündür. Tablo 3’den görüldüğü gibi, kızılçam dışında başka çamların da fidanı yetiştirilmektedir. Başarılı bir ağaçlandırma için bu ağaçlandırmayı destekleyen bir fidanlık düzeni gereklidir. Orman fidanlıklarının, müşteri bekleyen süs bitkisi fidanı yetiştiricileri gibi, tercih ettiği fidanları üretip sonra alıcı beklemesi değil, yapılacak ağaçlandırmalara uygun orijin ve türlerde fidan üreten bir yapısı olmalıdır. Bu nedenle 2010 yılında toplam fidan üretimi içerisinde %25,80 paya sahip karaçam fidan üretiminin hangi gerekçeyle 2024 yılında %12,18’e düştüğü veya kızılçam fidan payının 2021 yılında yaşanan ve 120 bin ha bulan Manavgat, Marmaris ve Bodrum mega yangınları nedeniyle mi, aynı dönemde % 12,72’den % 37,01’e yükseldiği açıklanmaya muhtaçtır. Esasen tüm türlerdeki fidan üretim değişimleri, uygulanacak politikaların yansıması olarak, açıklanabilir olmalıdır. Benzer şekilde, 2010 yılında tüm fidanlar içerisinde sadece %1,10 düzeyinde meşe fidanı yetiştirirken, 2024 yılında bu cinse ait payın %0,50 seviyesine çekilmesinin bir açıklaması olmalıdır. Üstelik Prof. Dr. Faik Yaltırık hocamızın 1984 yılında hazırladığı kılavuzdan beri Türkiye’deki tüm orman mühendislerinin ülkemizde meşe (Quercus) cinsi altında 18 ayrı doğal türün olduğunu ve ülkenin farklı bölgelerinde bu türlerin hepsinin fidanına ihtiyaç duyulacağını bilmesi gereklidir. Karışım yapacağım diye eline geçen meşeyi değil, yöreye uyan meşe türünü kullanmak gereklidir. Yangına dirençli orman kurmakta, özellikle yangın emniyet şeritleri ile yollarının kenarına dikilecek serviler önemlidir ve fidanından ne kadar üretildiği incelenmelidir. 2010’dan 2024’e geçen sürede servi fidanı üretim payı toplam içerisinde %1,59’dan % 6,53’e çıkmış gibi görünse de, toplam fidan üretimi düştüğünden, servi fidanına duyulan ihtiyacın fark edilerek üretime yansıtıldığını söylemek güçtür. Orman ağaçları için en önemli tohum kaynağı, kamu mülkiyetindeki tohum meşcereleri ve tohum bahçeleridir. Orman fidancılığı, süs bitkilerine göre, çok fazla miktarda fidan üretimini gerektirir ki bu da geniş üretim alanlarına ihtiyaç duyar. Üstelik meşe veya diğer yapraklı türler ile fidanı güç yetişen ardıçlar gibi ibrelilerden yeterince üretmek isteniyorsa daha büyük ve uzmanlaşmış fidanlıklara ihtiyaç vardır. 1982 yılından günümüze orman fidanlıklarının sayıları ve toplam alan büyüklüğü Şekil 3’de gösterilmiştir. 1982 yılında ortalama bir orman fidanlığı 26,16 ha büyüklüğündeyken, 2024 yılında 24,68 ha büyüklüğe gerilemiştir. Bilmem ne firmasına fabrika yeri yapılmak, bilmem ne belediyesine park inşa edilmek, filanca ilçenin yenilenecek hastanesine mekan olmak üzere orman fidanlığı tahsis ede ede Şekil 3’den görüldüğü gibi, bırakınız büyüyüp gelişmeyi, mevcudu korumak başarı sayılmıştır. Şekil 3: Yıllara göre orman fidanlıklarının sayısal ve toplam alan değişimi Devlet fidancılığı kan kaybederken “özel sektör marifetiyle sözleşmeli fidancılık politikasına” geçiş tercih edilmiştir. Özel kişilere fidanlık kurmak üzere krediler açılmış, fidan alım garantileri verilmiştir. Özel kişilerin hangi ağaçlandırmaya özel, hangi tohum kaynağından ve hangi türlere ait fidan üretirse, ülke ağaçlandırma hedeflerini yerine getirebilecek bir fidan arzının oluşacağı yeterince düşünülmemiş, dert edinilmemiştir. Özet olarak karışık orman kurmak istese de, ülke ağaçlandırmalarından sorumlu orman mühendisleri, meşe veya diğer geniş yapraklı orman ağaçlarından istedikleri nitelik ve nicelikte fidana hiçbir zaman sahip olamamıştır. Projelendirme, Proje Uygulama ve Teknolojik Gelişim: İlk AGM mühendislerinin yetirince karışık orman kuramamasını sadece gerekli fidan kaynağındaki yetersizlikle açıklamak yeterli değildir. Bu mühendislerin ellerindeki haritaların ölçeği ile proje hazırlarken, araziye aplike ederken kullandıkları araç gereç ve ara kademe eleman durumunu da dikkate almak gereklidir. Yetmişli yılların ağaçlandırma mühendisleri 1/100.000 ölçekli toprak haritaları ile 1/250.00 ölçekli askeri paftalardan yararlanmış, bu ölçeklerin verdiği detayda arazi farklarını görebilmiş, belirlediği bitki durumunu bu haritalara kaydetmek zorunda kalmıştır. Bir ağaçlandırma sahasında var olan ve karışıma bırakılması yararlı bir bitki grubunu, merhum hocamız Prof. Dr. İbrahim Atay’ın tabiriyle “ziynet ağaçları” olarak fark ve tespit etmişse de, bunları haritalarına kaydetmek, diri örtü temizliği veya toprak işleme yapacak ekiplere bunları işaretleyip verebilmek imkânını hiç bulamamıştır. Üstelik yeni kurulmuş taşra teşkilatında, kendisine verilen “fidancı” isimli birkaç eleman dışında, sahada kendisini destekleyecek bir ekibi de olamamıştır. Bu nedenle, büroda planlanan ile arazide olanın uyumunu sağlamak noktalarında hep eksiklikler hissetmiştir. İlk AGM kapatılıp işler OGM’ye devredilmişken, 1991 yılında Orman Bakanlığı’nın ikinci defa kurulmasıyla birlikte AGM yeniden açılmıştır. İster istemez, ilk AGM döneminde oluşan fakat dağılan kurumsal yapı toparlanmaya çalışılsa da, bu kurum 2011 yılında yeniden kapatılmış ve OGM içerisinde bir daire başkanlığına dönüştürülmüştür. Orman Bakanlığı da kapatılmış ve yeni bakanlık içerisinde Çölleşme ve Erozyonla Mücadele Genel Müdürlüğü (ÇEM) isimli, taşra örgütü olmayan, politikalar oluşturmakla yetinecek, yeni bir genel müdürlük yaratılmıştır. Bugün ise ÇEM, ormancılık kurumlarının bağlı Tarım ve Orman Bakanlığı’ndan da ayırılmış ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na bağlanmıştır. Ülkemiz “politika” düzeyinde çölleşme ve erozyonla mücadeleyi Çevre ve Şehircilik Bakanlığı altında yaparken, OGM’nin ağaçlandırma çalışmaları ile eşgüdümünün nasıl sağlandığı ise bilinmemektedir. Oysa tıpkı fidanlıklardaki uzmanlaşma gereksinimi gibi, ağaçlandırma, erozyon kontrolü, tahrip görmüş orman arazilerinin rehabilitasyonu konularında uzmanlaşmış bir kurumun Türkiye örgüt yapısı içerisinde yer alması, bu işleri gelişen bilgi ve teknik ışığında daha da geliştirmesi gerekliydi. Yetmişli yılların orman mühendislerinin GPS cihazları bulunmazken, bugünün orman mühendislerinin, tıpkı peyzaj projesi yapar gibi, dere kenarları, tepe sırtları, iki dağın kesişim yerleri veya yangın emniyet şeridi ve yolu kenarı ile tarım alanına komşu bantlara, köy ve diğer yerleşim yerleriyle ilişkisine dikkat eden, endemik bitkilerin konumunu birkaç metre duyarlılıkla kaydedebilen bir coğrafi bilgi sistemi olanağı bulunmaktadır. Bugün bu olanakları kullanarak, sadece dikim aralığı ve eğimi vermekle yetinmeyip, özel dikim planları yapabilen ağaçlandırma projelerinin üretilebilmesi, projeleri sahaya bir dantel gibi işleyecek ara kademe elemanlarına sahip olunması gerekliydi. Ne yazık ki, temelsiz gerekçelerle bir açılıp bir kapatılan AGM koşullarında, yangına dayanıklı tür çeşitliliğini sağlayacak ağaçlandırmaları yapabilecek fidanları yetiştirmek mümkün olamadığı gibi, günümüz gereksinimlerine yanıt verebilecek proje yönetimini sağlayacak kurumsal kapasite de geliştirilememiştir. Sonuç olarak&#8230; 1999 yılından günümüze çamların ve meşelerin ormanlarımızda kapladığı alansal değişim Tablo 4’deki gibi gerçekleşmiştir. Bu değişimin bir kısmı yapılan ağaçlandırmalardan kaynaklanmışken bir kısmı insan baskısı ortadan kalkınca ormanlaşan yerlerde kendiliğinden gerçekleşen değişimin bir sonucudur. Hafif ve kanatlı tohumlu çamlar, ormancıların bir desteği olmadan, yandan tohumlama yetenekleriyle, özellikle terk edilmiş eski tarım alanlarında ormanlar kurmuştur. Meşelerin tüm ormanlar içerisindeki payının 2012’de 1999’a göre bir düşüş (%23,34) yaşasa da, yeniden % 29,30 düzeyine yükseldiğini görülmektedir ki bu bir fırsattır. Meşe fidan üretimindeki düşüş dikkate alındığında, meşeliklerdeki bu artışın da, kırsaldaki yakacak ve otlatma baskısının azalmasına bağlı olması olasıdır. Türkiye; yapraklı ormanlarını çam ormanlarına dönüştürme politikası uygulamamış fakat fidan ve ağaçlandırma avantajları ile odun arz açığını kapatma üstünlükleri çamları öne çıkarmış, boşalan bazı yerleri çamlar kaplamıştır. Yapraklı türlerle ağaçlandırma yapmak veya ibreli ağaçlandırmalara yapraklıları karıştırmaya uygun bir fidanlık kapasitesi ise oluşturulamamıştır. Bugün Türkiye’nin bitki çeşitliliğine yakışır bir fidan çeşitliliğini, devlet fidanlıklarından büyük ölçekli projelere yönlendirebilecek hazır fidan yoktur. Başkalarını ideolojik davranmakla suçlayanlar ısrarla özel ağaçlandırmaları artırmayı, fidancılıkta özel sektörü öne çıkarmayı, taahhüt işletmeciliği marifetiyle ilerlemeyi tercih etmiş ve aslında ideolojik bir saplantının peşinden giderek, kurumsal kapasiteyi zayıflatmıştır. Bu nedenle, Ağaçlandırma Genel Müdürlüğü yeniden kurulmalı, tohum kaynakları ile fidanlıklar bu kuruma bağlanmalı, OGM ile daha önce kurulamayan ve sanki kurulması mümkün değilmiş gibi sunulan eşgüdümü sağlayacak şekilde görev tanımları yenilenmelidir. Aslında meşelikler kızılçama mı dönüştü diye sorgulamak yerine, uzmanlık yüzeysel bilgiye, kamusal görev, ticari faaliyete mi döndürüldü diye sorgulamaya başlamak, belki daha yararlıdır. Prof. Dr. Kenan Ok, İÜC Orman Fakültesi, Ormancılık Ekonomisi Anabilim Dalı Dr. Aytekin Ertaş, İÜC Orman Fakültesi, Silvikültür Anabilim Dalı *** OKURA NOT: Burada ormanlarımız konusunda uzman iki bilim insanımızın ayrıntılı ve uzun bir makalesini sunuyoruz. Tüm gerçekler burada&#8230; Önce okuyacağınız, bu büyük makalenin, HBT dergide de yayınladığımız bir özeti olacak. Bu kısa özetin ardından hemen geniş makale gelecek…</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/cam-mi-mese-mi-kamu-mu-ticaret-mi">Çam mı, Meşe mi – Kamu mu, Ticaret mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1">Bugün devlet fidanlıklarında <b>Türkiye bitki çeşitliliğine yakışır fidan çeşitliliğini bulmak zordur</b>. <b>Başkalarını ideolojik davranmakla suçlayanlar, özel ağaçlandırmayı, özel fidancılığı ve taahhüt yoluyla dikimleri tercih etmiştir.</b></p>
<p class="p4" style="text-align: center;"><strong>***</strong></p>
<p class="p1">Taraklı, Bilecik derken 13 insanımızı yangınlara verdik. Orman ve canımız yandıkça neden çıralı çamlar dikiliyor dedik, meşelikleri ormancıların çama çevirdiğini iddia ettik.</p>
<p class="p1">Türkiye’de 1917’de başlayan orman planlaması 1973’de bitmiş, ilk sağlıklı veriler alınmıştır. 1980’de 20.199.296 ha ormanın % 53,31’i meşe, kayın, gibi geniş yapraklı, % 42,16’sı ise çam, göknar gibi iğne yapraklı, ibreli ağaçlardan oluşmuştur. Toplam 26.137.277 m<span class="s1"><sup>3</sup></span>/yıl artımın, %36,16’sını (0,88 m<span class="s1"><sup>3</sup></span>/ha) geniş yapraklılar yapıyordu.</p>
<p class="p1">Ormancılık politikalarında doğal veriler kadar, sosyo &#8211; ekonomik özellikler de dikkate alınmalıdır. Türkiye kuruluş yıllarında odun hammaddesi kıtlığıyla karşılaşmış, yegâne döviz kaynağı üzüm, incir ihracı için gerekli ahşap sandık bulamamıştır. Sonrasında da odun üretimi tüketimine yetmemiştir. <i>Kısa dönemde odun üretimini artıracak kapasite, 1,96 m</i><span class="s1"><i><sup>3</sup></i></span><i>/ha artımla ile ibreli ormanlardaydı.</i><i></i></p>
<p class="p1"><b>Orman Genel Müdürlüğü</b> (OGM) odun hammaddesi üretmek, sel ve erozyonu önlemek, kumul durdurmak gibi farklı amaçlarla kurumsal ağaçlandırmalar yapmıştır. 1969 yılında Türkiye’de ilk defa Orman Bakanlığı’yla birlikte <b>Ağaçlandırma ve Erozyon Kontrolü Genel Müdürlüğü</b> (AGM) kurulmuştur. AGM, daha örgütlenirken Türkiye’yi havzalara bölmüş, avan projeler hazırlamıştır. Bu projelerde ekolojik olarak uygun ağaç türleri, dikim aralıkları belirlenmiş, makineli &#8211; emek yoğun toprak işleme tekniklerine göre seçenekler üretilmiş, her seçeneğin iç kârlılık oranı, net bugünkü değer, döviz tutumuna etki ölçütleriyle ekonomisi analiz edilmiştir. Yetmiş sente muhtaç olunan yetmişlerde insan kaynağı, projelendirme ve uygulamalarıyla ulusal bir ağaçlandırma kapasitesi oluşurken, <b>12 Eylül darbesiyle AGM</b> kapatılmıştır.</p>
<p class="p1"><b>Yaşanan fidan sorunu</b></p>
<p class="p1">Ağaçlandırma işi yeniden OGM’ye devredilmiştir. 1982 sonrası ağaçlandırılan alan artmış fakat yapılacak ağaçlandırma yer ve amacına uygun yeterlilikte fidanı verebilecek sistem kurulamamıştır. Bazı yıllar eksik, bazı yıllar fazla fidan sorunu yaşanmıştır. <b>Özel ağaçlandırma ve taahhüt yoluyla</b> iş yaptırma eğilimi yükselmiş, devletin kapasitesi azalırken, fidanlıklar istenen büyüklük ve çeşitliliğe eriştirilmemiştir.</p>
<p class="p1">Raporlarda “<b><i>Ağaçlandırma planlamalarında imkanların elverdiği ölçüde karışık orman kurma prensibine ağırlık verilmelidir</i></b>” dense de, fidan, projelendirme, proje uygulama düzenleri iyileştirilememiştir.</p>
<p class="p1">Seksenlerde bir meşe fidanı üretmek için (1047 TL), yaklaşık beş çam fidanı (207 TL) bedeli gerekirken, sonrasında meşe fidanı yetiştirmenin ucuz yolu bulunamamıştır. Zamanla ağaçlandırma ve fidan üretim düzeyleri düşmüştür. <b>Yangına dayanıklılık için dikilmesi önerilen meşenin</b> aslında <b>Türkiye’de 18 türü</b> vardır fidan üretimleri artırılamamıştır. Daha büyük ve uzman fidanlıklara ihtiyaç varken ormancılık dışı tahsislerle fidanlıklar küçülmüştür. <b><i>Karışık orman kurulmak istense de,</i></b><b> </b><b><i>istenen nitelik ve nicelikte fidan sorunu hep olmuştur</i></b><b>.</b> Orman Bakanlığı ve AGM 1991’de ikinci defa kurulmuş, 2011’de yine kapatılmıştır. Açılıp, kapatılan AGM’nin yokluğunda, işler daha ayrıntılanıp uzmanlaşacağına, ihaleyle yaptırılabilen rutinlere dönmüştür.</p>
<p class="p1">Fidan, dikim ve artım üstünlükleri çamları ağaçlandırmalarda öne çıkarırken, <b>kolay uçan tohumları çamlara terk edilen tarım alanlarını işgal fırsatı</b> vermiştir. Meşelerin payı 2012’de %23,34’e düşse de, 2024’de % 29,30’a yükselmiştir. Fidan üretimi düşen meşelerdeki bu artışın kırsaldaki yakacak ve otlatma baskısının azalışından kaynaklanması olasıdır.</p>
<p class="p1">Bugün devlet fidanlıklarında <b>Türkiye bitki çeşitliliğine yakışır fidan çeşitliliğini bulmak zordur</b>. <b>Başkalarını ideolojik davranmakla suçlayanlar, özel ağaçlandırmayı, özel fidancılığı ve taahhüt yoluyla dikimleri tercih etmiştir.</b> Meşeleri kızılçama çevirmekten çok, kamusal ağaçlandırmayı, fidancılığı özelleştirmek hedeflenmiştir. Meşelikler kızılçama mı dönüştü diye sormak yerine, kamusal görev, ticari faaliyete mi döndürüldü diye sorgulamak, belki daha yararlıdır.</p>
<p class="p6">Yine bir yangın fırtınası yaşadık. <b>Dış güçlerin bize kızılçam diktirdiği bu defa</b> daha az dile gelse de, <b>yine neden zeytin yerine çıralı çamlar dikiliyor</b> diye soruldu.</p>
<p class="p6">Özel ağaçlandırma adı altında badem, ceviz bahçeleri kurduran bir devletin vatandaşının tarım ile ormanı karıştırmasına sitem etme hakkımız yoktur. Ormanlar tüm vatandaşlarımızındır ve her vatandaşın sorgulama hakkı vardır. Üstelik uzmanlık gerektiren alanlarda, alan dışı kişilerin bilmemeleri de haktır. Kızılçamın doğal bir türümüz olduğunu açıklamak, tarım ile ormanın farklı olduğunu hatırlatmakla yetinmek, geçmişte uygulanan politikaların yeterince anlaşılmasını sağlayamamıştır. Bu makalede, Türkiye; yapraklı ormanlarını çam ormanlarına mı dönüştürdü, neden çamlar ağaçlandırmada öne çıktı, yangına dirençli ormanlar kurmaya uygun politikalara sahip miydi, izlediğimiz politikalarla yangına dirençli ormanlar kurmak olanaklı mıdır soruları yanıtlanmaktadır.</p>
<p class="p6"><b>Türkiye Ormanlarının Durumu:</b></p>
<p class="p6">Türkiye’de sahaya çıkarak, tür, orman yapısı, artım, hacim belirleme gibi ölçümlere dayalı ilk orman envanterinin 1917 yılında Hendek’teki orman amenajman çalışmasında yapıldığı söylenebilir. Ardından ölçülen değişkenler geliştirilerek tüm ormanlarda çalışmalar devam etmiş ve 1973 yılına gelindiğinde Türkiye’de planı olmayan orman kalmamıştır. Bu nedenle, ağaç türlerinin dağılımı dahil, miras alınan ormanların durumunu açıklarken 1973’e en yakın verileri temel almak gereklidir. 1980 yılında 20.199.296 ha olan orman alanımızın % 53,31’i meşe, kayın, gürgen, kestane gibi geniş yapraklı ağaçlardan oluşurken, % 42,16’sı ise çam, göknar, sedir gibi iğne yapraklı veya ibrelilerden oluşmuştur (Tablo 1). <i>Türkiye ormanlarında geniş yapraklılar, ibrelilerden % 11 civarında üstün bir çoğunluktu ve ormanlar hep meşe değildi!</i></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-32727" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/08/6.png" alt="" width="923" height="299" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/08/6.png 923w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/08/6-300x97.png 300w" sizes="auto, (max-width: 923px) 100vw, 923px" /></p>
<p class="p6">Ormanları sadece kapladıkları alan büyüklüğüyle değil, ormanı oluşturan ağaçların <i>kapalılık</i>, <i>dikili</i> <i>servet</i> ve <i>artım</i> düzeyleriyle de incelemek gerekir. Türkiye’nin ibrelilerinden kızılçam, yapraklılarından kavaklar, biyolojileri gereği en hızlı artım yapar. Ancak, aşırı kesim, otlatma, açma gibi nedenlerle kapalılık kırılıp, dikili servet azaldıkça artım da azalır ve bir ormanın ne kadar tahrip gördüğünün göstergesidir. 1980 tespitlerine göre tüm ormanlarımız bir yılda toplam 26.137.277 m<span class="s1"><sup>3</sup></span> artım gerçekleştirirken, ilginçtir ki alanda %53,31 pay sahibi geniş yapraklılar toplam artımın sadece % 36,16’sını gerçekleştirmiştir. Devralınan geniş yapraklı ormanlar, kerestesi, yakacak odunu, hayvana verilecek yaprağıyla aşırı tahrip edilmiştir ve çoklukla baltalık şeklinde, yakacak elde etmek üzere yönetilmiştir. Orman mühendisleri planları tamamladığında <i>daha geniş bir alanda fakat daha az artım yapabilen, tahrip olmuş bir geniş yapraklı orman varlığıyla karşılaşmıştır.</i></p>
<p class="p6"><b>Türkiye Ağaçlandırma Politikasının Temelleri:</b></p>
<p class="p6">Orman bakımı ve ağaçlandırma politikası oluştururken, doğal verileri temel almak fakat ülke gereksinimlerini de mutlaka dikkate almak gereklidir. Aksi halde sürdürülebilir bir politika oluşturmak olanaksızdır. Türkiye Cumhuriyeti daha kurulduğu ilk yıllarda odun hammaddesi kıtlığı sorunuyla karşılaşmıştır. Meraklısı Cantürk Gümüş’ün <a href="https://www.ormancilardernegi.org/Yayinlar">Devlet Ormancılığına Geçiş Sürecinde Karadere Serüveni </a>kitabını okur ve yeni kurulmuş devletin, yegâne döviz kaynağı olan kuru üzüm ve incirleri ihraç etmek için gerekli sandıkları yapmak üzere, nasıl göknar kerestesi aradığını, ithal edemeyince yurt içi üretim olanaklarına nasıl yöneldiğini öğrenebilir. Türkiye ne kuruluş yıllarında ne sonraki dönemlerde hiçbir zaman odun hammaddesi üretimi tüketimine yeten bir ülke olamamıştır. İbreli ormanlardan daha geniş bir alan kaplasa da, geniş yapraklı ormanlar sadece 0,88 m<span class="s1"><sup>3</sup></span>/ha (Tablo 1) artım yapabilecek haldedir ve kısa dönemde odun üretimini artıracak en büyük kapasite 1,96 m<span class="s1"><sup>3</sup></span>/ha artımla ibreli ormanlardadır.</p>
<p class="p6">Yoktan bir orman kurmak, tahrip edilmiş ormanı olması gereken yapıya dönüştürmek için izlenecek süreçleri belirlerken, çalışmanın yapılacağı yerdeki ağaç türlerinin biyolojileri kadar olası tekniklerin yapılabilirliklerini, süreç sonunda oluşacak ekonomik, sosyal ve ekolojik sonuçları dikkate almak gereklidir. Türkiye’de ağaçlandırmanın kökleri Osmanlı’ya kadar uzanmaktadır. Kazım Karabekir örneğinde görüldüğü gibi, aslında ormancı olmayan pek çok kişi ülkenin yeşillendirilmesini kendine dert edinmiş, ağaçlandırma bayramları yapmış, fidan dikim kampanyaları düzenlemiştir. Ormancılık kurumları marifetiyle ve projeler dahilinde, odun hammaddesi üretmek, sel ve erozyonu önlemek, kumul hareketlerini durdurmak gibi farklı amaçlarla ağaçlandırmalar yapılmıştır.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignright wp-image-32728" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/08/7.png" alt="" width="300" height="354" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/08/7.png 1052w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/08/7-254x300.png 254w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/08/7-868x1024.png 868w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p class="p6">1969 yılında Türkiye’de ilk defa bir Orman Bakanlığı kurulmuş, 1840’da kurulan Orman Genel Müdürlüğü (OGM) bu bakanlığın merkezdeki en köklü genel müdürlüğü konumunu korurken, Ağaçlandırma ve Erozyon Kontrolü Genel Müdürlüğü (AGM) kurularak ülke ağaçlandırması uzman bir kuruma emanet edilmek istenmiştir. AGM, 1975 yılına kadar taşra örgütünü açamasa da, Türkiye’yi havzalara bölmüş ve tümü için avan projeler (Fotoğraf 1) hazırlamayı başarmıştır.</p>
<p class="p6">Bu projeler incelendiğinde, toprak ve iklim gibi yetişme ortamı özelliklerinin ortaya konduğu, kullanılabilecek ağaç türleri ile uygulanabilecek dikim aralıklarının belirlendiği, hatta toprak işlemenin makineli veya emek yoğun yapılma hallerini dikkate alarak, farklı ağaçlandırma seçenekleri üretildiği görülmektedir. Projelerden, dönemin orman mühendislerinin oluşturdukları ağaçlandırma seçeneklerini, ekolojik yeterlilik yanında, ekonomik açıdan da incelemek üzere iç kârlılık oranı, net bugünkü değer, katma değer, döviz tutumuna etki gibi ölçütlere göre değerlendirdikleri anlaşılmaktadır.</p>
<p class="p6">Petrol krizi, Kıbrıs barış harekâtı ve ABD ambargosunun konuşulduğu yetmişli yılların, yetmiş sente muhtaçlığı hatırlandığında, ülke ormancılarının odun arz açığının farkında olduğu, alacakları kararlarla ülke ekonomisini etkilediklerini bildikleri açıktır. Yapılan ağaçlandırmaların biyolojik çeşitlilik üzerine olumsuz etkileri veya artan yangın riski noktalarında hangi ormancılık dışı kişi ve kurumun o yıllarda orman mühendislerini uyardığı bugün bilinmese de projelerde yangın emniyet yol ve şeritlerine yer verilmiş fakat bu şeritlerin çevresinde, yangına özel dikimler yapılamamıştır.</p>
<p class="p6">Bu dönem ağaçlandırmaları genelde kamunun sahip olduğu araç gereç ile orman köylülerinin işçiliği ve AGM müdendislerinin sevk ve idaresinde gerçekleştirilmiş, bazı muhafaza memurları ve işçiler “fidancı” olarak yetiştirilmeye başlanmış ve ara kademe uzman oluşturulmaya çalışılmıştır. Fakat AGM bu alanda bir birikim oluşturmaya başlamışken 1980 askeri darbesine takılmıştır. 12 Eylül askeri ortamında, Orman Bakanlığı ile birlikte kapatılmıştır. Ağaçlandırma yapma görevi yeniden OGM’ne verilmiştir.</p>
<p class="p6"><b>AGM Sonrası Niceliğin Niteliğe Tercih Dönemi:</b></p>
<p class="p6">AGM kapatılınca, bu kurumda çalışan ve kendilerine “ağaçlandırmacı” diyen orman mühendisleri dağıtılmıştır. Oluşan bilgi birikimi küçümsenmiş, mevcut makine parkı ile tesislerin OGM’ye devredilmesiyle çalışmaların aksamadan ilerleyeceği iddia edilmiştir. Gerçekten de, 1982 sonrası ağaçlandırılan alan büyüklüğünde bir artış yaşanmış (Şekil 2) ve bazıları bu artışı, AGM olmadan da ağaçlandırmanın yapılabildiğine kanıtı olarak göstermiştir. Ancak, yapılacak ağaçlandırma alanına uygun orijinden toplanmış tohumlardan yetiştirilmiş fidan üretimi, yapılacak ağaçlandırmanın amacına hizmet edecek ağaç türlerinin tamamından yeterince fidan verebilecek bir fidanlık üretim düzenine bir türlü geçilememiştir. Bazı yıllar ağaçlandırılacak alanlarda, teraslar açılmış fakat dikilecek “çam fidanı bile” bulunamamışken, bazı yıllarda da fidanlıklarda hazır edilmiş fidanları dikecek yer bulunamamış ve üretim fazlası fidanlar sürülerek yeşil gübre yapılmıştır.</p>
<p class="p6">Fidan üretimi ve ağaçlandırılan alan değişkenleri arasında 0,7839 gibi orta üstü bir korelasyon yakalanmışsa da (Şekil 2), yetiştirilen fidanların tür bileşimi ile ağaçlandırma amacı ilişkilendirilememiştir. Diğer yandan, ağaçlandırmaları müteahhitler marifetiyle yapma eğilimi artmış, 1987 yılıyla birlikte özel kişileri orman kurmaya teşvik etmek üzere, özel ağaçlandırma kredileri ısrarla dağıtılmaya çalışılmıştır.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-32729" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/08/1.png" alt="" width="1219" height="735" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/08/1.png 1219w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/08/1-300x181.png 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/08/1-1024x617.png 1024w" sizes="auto, (max-width: 1219px) 100vw, 1219px" /></p>
<p class="p6"><b><i>Şekil 2: Yıllara göre ağaçlandırılan alan ve üretilen fidanlık düzeylerinin değişimi</i></b></p>
<p class="p6">Meslek camiasında özel ağaçlandırmalar ile taahhüt yoluyla yapılan ağaçlandırmalar eleştirilmeye başlanmış ve nitekim 1990 yılında yazılan VI. Beş Yıllık Kalkınma Planı Ormancılık Özel İhtisas Komisyonu raporunda “<i>Ağaçlandırma planlamalarında imkanların elverdiği ölçüde karışık orman kurma prensibine ağırlık verilmelidir</i>” ifadesine yer verme gereği duyulmuştur. Bu ifade karışık orman kurmanın faydasının farkına varıldığı fakat “imkanlar elverdiği ölçüde” diyerek, uygulamaya geçişteki kısıtları gördüklerini düşündürmektedir.</p>
<p class="p6">Karışık ormanları kurmaya engel sınırlayıcı imkânların başında, tohum, fidanlık ve ağaçlandırma zincirini başarıyla çalıştırabilmek sorunu gelmektedir. Bir kızılçam veya meşe tohumunu elde etmek, çimlendirip fideye dönüştürmek, fideyi başarıyla ağaçlandırma sahasına aktarmak aynı kapsamda işler değildir. Yol kenarlarında, kendiliğinden gelmiş tohumlardan çimlenebilmiş, yanında yakınında hiçbir fidan veya ağaç olmayan bir çamın veya karaağacın fidesiyle karşılaşmanız mümkündür. Ancak, ağır tohumlu bir meşe, kestane veya kayın için bu durum istisnadır.</p>
<p class="p6">Bu nedenle, her ağacın fidanını yetiştirmek için kurmanız gereken fidanlık düzeni de, büyüklüğü de değişir. Çam gibi uzaklara tohum atabilen, açıkta çimlenip fidana dönen bir ağacın fidanı, çok gelişmemiş bir fidanlıkta kolaylıkla yaşatılabilirken, meşe gibi ağır tohumunu dibine düşürerek çoğalan bir cinsin fidanını yetiştirmek için, çimlenen tohumu güneşten, aşırı soğuklardan koruyacak siperliklerle desteklenmiş fidanlıklar kurmanız gerekir. Çam fidanlarının çimlendirme yataklarında sadece bir yıl kalsa dahi söküldüğünde bir başka yere dikilme ve tutma şansı vardır. Meşe fidanları için ise önce özel hazırlanmış yataklarında çimlendirmek, ardından güneş ve dondan koruyucu bir siperlik altında birkaç yıl kollamak ve açık arazide kalabilecek yeteneğe kavuşuncaya kadar yetiştirmek gereklidir. Üstelik bu arada dikim sahasına uyum sağlayabilecek kök bakımı gibi işlemleri yapmak, bütün bunlar için daha fazla masrafı göze alıp daha büyük fidanlık düzenleri oluşturmak zorunludur.</p>
<p class="p6">Ülkemizde ağaçlandırma çalışmalarının büyük artış gösterdiği seksenli yıllardaki birim fidan maliyetleri Tablo 2’de gösterilmiştir. Üç yaşında (1+2) tek bir meşe fidanı yetiştirmek için harcanan kaynakla yaklaşık beş çam fidanı yetiştirmek mümkündür. Üstelik 1+0 yani bir yıl çimlenme yastığında kalmış ve sökülüp ağaçlandırmaya sevk edilmiş çam fidanlarının tutma şansı vardır ve plantuvar dikimi gibi düşük dikim masrafları dikkate alındığında çamları ağaçlandırmada öne çıkarır. <i>Ucuz ve çabuk yetişebilen fidanları, kolay ve az bütçeyle yapılabilen dikimi, gösterdiği yüksek artım ve oduna olan acil ihtiyaç, çam türlerini meşe cinsinin ve diğer türlerin önüne geçirmiştir</i>.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-32730" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/08/2.png" alt="" width="944" height="369" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/08/2.png 944w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/08/2-300x117.png 300w" sizes="auto, (max-width: 944px) 100vw, 944px" /></p>
<p class="p6">Ne yazık ki, yetiştirilen fidanların türlere göre dağılımını 2010 sonrası dönemde izlemek mümkündür. Tablo 3’den görüldüğü gibi, kızılçam dışında başka çamların da fidanı yetiştirilmektedir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-32731" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/08/3.png" alt="" width="1050" height="351" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/08/3.png 1050w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/08/3-300x100.png 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/08/3-1024x342.png 1024w" sizes="auto, (max-width: 1050px) 100vw, 1050px" /></p>
<p class="p6">Başarılı bir ağaçlandırma için bu ağaçlandırmayı destekleyen bir fidanlık düzeni gereklidir. Orman fidanlıklarının, müşteri bekleyen süs bitkisi fidanı yetiştiricileri gibi, tercih ettiği fidanları üretip sonra alıcı <b>beklemesi değil, yapılacak ağaçlandırmalara uygun orijin ve türlerde fidan üreten bir yapısı olmalıdır. Bu nedenle 2010 yılında toplam fidan üretimi içerisinde %25,80 paya sahip karaçam fidan üretiminin hangi gerekçeyle 2024 yılında %12,18’e düştüğü veya kızılçam fidan payının 2021 yılında yaşanan ve 120 bin ha bulan Manavgat, Marmaris ve Bodrum mega yangınları nedeniyle mi, aynı dönemde % 12,72’den % 37,01’e yükseldiği açıklanmaya muhtaçtır. Esasen tüm türlerdeki fidan üretim değişimleri, uygulanacak politikaların yansıması olarak</b>, açıklanabilir olmalıdır.</p>
<p class="p6">Benzer şekilde, 2010 yılında tüm fidanlar içerisinde sadece %1,10 düzeyinde meşe fidanı yetiştirirken, 2024 yılında bu cinse ait payın %0,50 seviyesine çekilmesinin bir açıklaması olmalıdır. Üstelik Prof. Dr. Faik Yaltırık hocamızın 1984 yılında hazırladığı kılavuzdan beri Türkiye’deki tüm orman mühendislerinin <b>ülkemizde meşe (</b><b><i>Quercus</i></b><b>) cinsi altında 18 ayrı doğal türün olduğunu ve ülkenin farklı bölgelerinde bu türlerin hepsinin fidanına ihtiyaç duyulacağını bilmesi</b> gereklidir. Karışım yapacağım diye eline geçen meşeyi değil, <b>yöreye uyan meşe türünü</b> kullanmak gereklidir.</p>
<p class="p6"><b>Yangına dirençli orman kurmakta, özellikle yangın emniyet şeritleri ile yollarının kenarına dikilecek serviler önemlidir ve fidanından ne kadar üretildiği incelenmelidir. 2010’dan 2024’e geçen sürede servi fidanı üretim payı toplam içerisinde %1,59’dan % 6,53’e çıkmış gibi görünse de, toplam fidan üretimi düştüğünden</b>, servi fidanına duyulan ihtiyacın fark edilerek üretime yansıtıldığını söylemek güçtür.</p>
<p class="p6">Orman ağaçları için en önemli tohum kaynağı, kamu mülkiyetindeki tohum meşcereleri ve tohum bahçeleridir. Orman fidancılığı, süs bitkilerine göre, çok fazla miktarda fidan üretimini gerektirir ki bu da geniş üretim alanlarına ihtiyaç duyar. Üstelik meşe veya diğer yapraklı türler ile fidanı güç yetişen ardıçlar gibi ibrelilerden yeterince üretmek isteniyorsa daha büyük ve uzmanlaşmış fidanlıklara ihtiyaç vardır. 1982 yılından günümüze orman fidanlıklarının sayıları ve toplam alan büyüklüğü <b>Şekil 3</b>’de gösterilmiştir. 1982 yılında ortalama bir orman fidanlığı 26,16 ha büyüklüğündeyken, 2024 yılında 24,68 ha büyüklüğe gerilemiştir. Bilmem ne firmasına fabrika yeri yapılmak, bilmem ne belediyesine park inşa edilmek, filanca ilçenin yenilenecek hastanesine mekan olmak üzere orman fidanlığı tahsis ede ede Şekil 3’den görüldüğü gibi, bırakınız büyüyüp gelişmeyi, mevcudu korumak başarı sayılmıştır.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-32732" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/08/4.png" alt="" width="1148" height="698" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/08/4.png 1148w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/08/4-300x182.png 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/08/4-1024x623.png 1024w" sizes="auto, (max-width: 1148px) 100vw, 1148px" /></p>
<p class="p6"><b><i>Şekil 3: Yıllara göre orman fidanlıklarının sayısal ve toplam alan değişimi</i></b></p>
<p class="p6"><b>Devlet fidancılığı kan kaybederken “özel sektör marifetiyle sözleşmeli fidancılık politikasına” geçiş</b> tercih edilmiştir. Özel kişilere fidanlık kurmak üzere krediler açılmış, fidan alım garantileri verilmiştir. Özel kişilerin hangi ağaçlandırmaya özel, hangi tohum kaynağından ve hangi türlere ait fidan üretirse, ülke ağaçlandırma hedeflerini yerine getirebilecek bir fidan arzının oluşacağı yeterince düşünülmemiş, dert edinilmemiştir. Özet olarak <i>karışık orman kurmak istese de,</i> <i>ülke ağaçlandırmalarından sorumlu orman mühendisleri, meşe veya diğer geniş yapraklı orman ağaçlarından istedikleri nitelik ve nicelikte fidana hiçbir zaman sahip olamamıştır</i>.</p>
<p class="p6"><b>Projelendirme, Proje Uygulama ve Teknolojik Gelişim:</b></p>
<p class="p6">İlk AGM mühendislerinin yetirince karışık orman kuramamasını sadece gerekli fidan kaynağındaki yetersizlikle açıklamak yeterli değildir. Bu mühendislerin ellerindeki haritaların ölçeği ile proje hazırlarken, araziye aplike ederken kullandıkları araç gereç ve ara kademe eleman durumunu da dikkate almak gereklidir. Yetmişli yılların ağaçlandırma mühendisleri 1/100.000 ölçekli toprak haritaları ile 1/250.00 ölçekli askeri paftalardan yararlanmış, bu ölçeklerin verdiği detayda arazi farklarını görebilmiş, belirlediği bitki durumunu bu haritalara kaydetmek zorunda kalmıştır. Bir ağaçlandırma sahasında var olan ve karışıma bırakılması yararlı bir bitki grubunu, merhum hocamız Prof. Dr. İbrahim Atay’ın tabiriyle “ziynet ağaçları” olarak fark ve tespit etmişse de, bunları haritalarına kaydetmek, diri örtü temizliği veya toprak işleme yapacak ekiplere bunları <b>işaretleyip verebilmek imkânını hiç bulamamıştır. Üstelik yeni kurulmuş taşra teşkilatında, kendisine verilen “fidancı” isimli birkaç eleman dışında, sahada kendisini destekleyecek bir ekibi de olamamıştır. Bu nedenle, büroda planlanan ile arazide olanın uyumunu sağlamak noktalarında hep eksiklikler</b> hissetmiştir.</p>
<p class="p6">İlk AGM kapatılıp işler OGM’ye devredilmişken, 1991 yılında Orman Bakanlığı’nın ikinci defa kurulmasıyla birlikte AGM yeniden açılmıştır. İster istemez, ilk AGM döneminde oluşan fakat dağılan kurumsal yapı toparlanmaya çalışılsa da, bu kurum 2011 yılında yeniden kapatılmış ve OGM içerisinde bir daire başkanlığına dönüştürülmüştür. Orman Bakanlığı da kapatılmış ve yeni bakanlık içerisinde Çölleşme ve Erozyonla Mücadele Genel Müdürlüğü (ÇEM) isimli, taşra örgütü olmayan, politikalar oluşturmakla yetinecek, yeni bir genel müdürlük yaratılmıştır. Bugün ise ÇEM, ormancılık kurumlarının bağlı Tarım ve Orman Bakanlığı’ndan da ayırılmış ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na bağlanmıştır. Ülkemiz “politika” düzeyinde çölleşme ve erozyonla mücadeleyi Çevre ve Şehircilik Bakanlığı altında yaparken, OGM’nin ağaçlandırma çalışmaları ile eşgüdümünün nasıl sağlandığı ise bilinmemektedir.</p>
<p class="p6">Oysa tıpkı fidanlıklardaki uzmanlaşma gereksinimi gibi, ağaçlandırma, erozyon kontrolü, tahrip görmüş orman arazilerinin rehabilitasyonu konularında uzmanlaşmış bir kurumun Türkiye örgüt yapısı içerisinde yer alması, bu işleri gelişen bilgi ve teknik ışığında daha da geliştirmesi gerekliydi. Yetmişli yılların orman mühendislerinin GPS cihazları bulunmazken, bugünün orman mühendislerinin, tıpkı peyzaj projesi yapar gibi, dere kenarları, tepe sırtları, iki dağın kesişim yerleri veya yangın emniyet şeridi ve yolu kenarı <b>ile tarım alanına komşu bantlara, köy ve diğer yerleşim yerleriyle ilişkisine dikkat eden, endemik bitkilerin konumunu birkaç metre duyarlılıkla kaydedebilen bir coğrafi bilgi sistemi olanağı bulunmaktadır. Bugün bu olanakları kullanarak, sadece dikim aralığı ve eğimi vermekle yetinmeyip, özel dikim planları yapabilen ağaçlandırma projelerinin üretilebilmesi, projeleri sahaya bir dantel gibi işleyecek ara kademe elemanlarına sahip olunması gerekliydi</b>.</p>
<p class="p6">Ne yazık ki, temelsiz gerekçelerle bir açılıp bir kapatılan AGM koşullarında, yangına dayanıklı tür çeşitliliğini sağlayacak ağaçlandırmaları yapabilecek fidanları yetiştirmek mümkün olamadığı gibi, günümüz gereksinimlerine yanıt verebilecek proje yönetimini sağlayacak kurumsal kapasite de geliştirilememiştir.</p>
<p class="p6"><b>Sonuç olarak&#8230;</b></p>
<p class="p6">1999 yılından günümüze çamların ve meşelerin ormanlarımızda kapladığı alansal değişim Tablo 4’deki gibi gerçekleşmiştir. Bu değişimin bir kısmı yapılan ağaçlandırmalardan kaynaklanmışken bir kısmı insan baskısı ortadan kalkınca ormanlaşan yerlerde kendiliğinden gerçekleşen değişimin bir sonucudur. Hafif ve kanatlı tohumlu çamlar, ormancıların bir desteği olmadan, yandan tohumlama yetenekleriyle, özellikle terk edilmiş eski tarım alanlarında ormanlar kurmuştur. Meşelerin tüm ormanlar içerisindeki payının 2012’de 1999’a göre bir düşüş (%23,34) yaşasa da, yeniden % 29,30 düzeyine yükseldiğini görülmektedir ki bu bir fırsattır. Meşe fidan üretimindeki düşüş dikkate alındığında, meşeliklerdeki bu artışın da, kırsaldaki yakacak ve otlatma baskısının azalmasına bağlı olması olasıdır.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-32733" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/08/5.png" alt="" width="1385" height="427" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/08/5.png 1385w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/08/5-300x92.png 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/08/5-1024x316.png 1024w" sizes="auto, (max-width: 1385px) 100vw, 1385px" /></p>
<p class="p6">Türkiye; yapraklı <b>ormanlarını çam ormanlarına dönüştürme politikası uygulamamış fakat fidan ve ağaçlandırma avantajları ile odun arz açığını kapatma üstünlükleri çamları öne çıkarmış, boşalan bazı yerleri çamlar kaplamıştır. Yapraklı türlerle ağaçlandırma yapmak veya ibreli ağaçlandırmalara yapraklıları karıştırmaya uygun bir fidanlık kapasitesi ise oluşturulamamıştır. Bugün Türkiye’nin bitki çeşitliliğine yakışır bir fidan çeşitliliğini, devlet fidanlıklarından büyük ölçekli projelere yönlendirebilecek hazır fidan yoktur. </b></p>
<p class="p6"><b>Başkalarını ideolojik davranmakla suçlayanlar ısrarla özel ağaçlandırmaları artırmayı, fidancılıkta özel sektörü öne çıkarmayı, taahhüt işletmeciliği marifetiyle ilerlemeyi tercih etmiş ve aslında ideolojik bir saplantının peşinden giderek, kurumsal kapasiteyi zayıflatmıştır. Bu nedenle, Ağaçlandırma Genel Müdürlüğü yeniden kurulmalı, tohum kaynakları ile fidanlıklar bu kuruma bağlanmalı, OGM ile daha önce kurulamayan ve sanki kurulması mümkün değilmiş gibi sunulan eşgüdümü sağlayacak şekilde görev tanımları yenilenmelidir.</b></p>
<p class="p6">Aslında meşelikler kızılçama mı dönüştü diye <b>sorgulamak yerine, uzmanlık yüzeysel bilgiye, kamusal görev, ticari faaliyete mi döndürüldü diye sorgulamaya başlamak,</b> belki daha yararlıdır.</p>
<p class="p3"><b>Prof. Dr. Kenan Ok, </b>İÜC Orman Fakültesi, Ormancılık Ekonomisi Anabilim Dalı</p>
<p class="p1"><b>Dr. Aytekin Ertaş, </b>İÜC Orman Fakültesi, Silvikültür Anabilim Dalı</p>
<p style="text-align: center;"><strong>***</strong></p>
<p class="p1"><b>OKURA NOT: </b></p>
<p class="p1"><b>Burada ormanlarımız konusunda uzman iki bilim insanımızın ayrıntılı ve uzun bir makalesini sunuyoruz. Tüm gerçekler burada&#8230; Önce okuyacağınız, bu büyük makalenin, HBT dergide de yayınladığımız bir özeti olacak. Bu kısa özetin ardından hemen geniş makale gelecek…</b></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/cam-mi-mese-mi-kamu-mu-ticaret-mi">Çam mı, Meşe mi – Kamu mu, Ticaret mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">32726</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
