<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Makaleler arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/k/makaleler/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/k/makaleler</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Tue, 10 Feb 2026 14:55:23 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Kritik minerallerin gölgesinde korumacılık rüzgârları ve Türkiye’nin pozisyonu</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/makaleler/kritik-minerallerin-golgesinde-korumacilik-ruzgarlari-ve-turkiyenin-pozisyonu</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 10 Feb 2026 14:55:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=33306</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dr. Nejat Tamzok / Ankara, Ocak 2026 21. yüzyılın ilk çeyreğini geride bırakırken, küresel gelişmelerin karşımıza çıkardığı tablo çok net: Önümüzdeki yeni dönemde, madenler, dünyanın siyasi ve ekonomik dengelerini belirleyen güç unsurları arasında ön sıralarda yer alacak. Bu gelişmenin ardındaki asıl itici güç ise iklim değişikliği olgusuna karşı tüm dünyada başlayan enerji dönüşümü süreci. Dünyada, özellikle yeşil enerjiye geçiş ve bununla bağlantılı dijitalleşme süreçleri için vazgeçilmez olan kritik minerallere olan talepte büyük miktarlarda ve sürekli bir artış yaşanmakta. Uluslararası Enerji Ajansı’na göre; Paris Anlaşması&#8217;nın hedeflerine ulaşmak için temiz enerji teknolojilerinin ihtiyaç duyacağı mineral talebi, önümüzdeki 15 yıl içinde dört katına çıkacak. Diğer taraftan, dünyadaki kentsel nüfusun 2050 yılına kadar iki katından fazla artacağı ve kentlerdeki altyapıların inşası için büyük miktarlarda hammadde ihtiyacının ortaya çıkacağı tahmin edilmekte. Neticede, insanın, son 70 bin yılda ürettiğinden daha fazla maden cevherini önümüzdeki 30 yıl içinde yerin derinliklerinden çıkarması gerekecek. Tablo böyle olunca, önümüzdeki yıllarda kritik mineralleri kontrol edenlerin küresel ekonomiyi de şekillendireceği inancı giderek güç kazanmakta. Madencilik sektörü tüm dünyada öne çıkarken, kritik minerallerin rezerv ve üretimi üzerindeki kontrolün – petrol, kömür ve doğal gaz gibi fosil yakıtlarda da olduğu gibi – giderek daha az sayıda ülke ya da şirketin elinde toplanmakta olduğunu görüyoruz. Dahası, fosil kaynakları ellerinde tutanlar, aynı zamanda pek çok kritik mineral kaynağını da kontrol ediyor. Dolayısıyla, mineral arzını istediklerinde yavaşlatabilme ya da tamamen durdurabilme imkânına sahipler. Kaynaklar üzerindeki bu yoğunlaşma, tedarik zincirlerinde önemli kırılganlıklar yaratmakta ve pek çok ülkeyi savunmasız bırakmakta. Öte yandan, özellikle kobalt, bakır, lityum, nikel, grafit, nadir toprak elementleri gibi kritik kaynaklara ev sahipliği yapan ülkeler, ellerindeki hazinenin giderek daha da değerlendiğinin farkında. Bunları elinde tutanlar, ‘yeni dönemin OPEC&#8217;i’ olma hayallerini kurmaya çoktan başladı. Pek çoğu sömürgecilik döneminin sevimsiz hatıralarını hala unutmayan bu ülkeler, sahip oldukları mineral kaynaklarından ülkelerinin kalkınmasına yönelik – bu defa – daha fazla değer elde etmek arzusunda. Artık sadece ‘hammadde deposu’ olarak görülmek istemiyorlar; madeni kendi ülkelerinde işleyip sanayileşmek istiyorlar. Bununla birlikte, bu tercih, abartılı bir genellemeyle, ‘kaynak milliyetçiliği’ olarak adlandırılmakta; üstelik ‘geri kalmış bir korumacılık biçimi’ etiketiyle birlikte. Dahası, bu tercih, dünyanın sıfır karbon hedefine ulaşmasında bir engel gibi sunulmakta, iklim krizinden çıkışın önüne çekilen bir duvar şeklinde nitelenmekte. Ancak, talebi hızla artan kritik ve stratejik kaynakları koruma altına alma refleksi ne romantik bir milliyetçilikle ne de ideolojik bir duruşla açıklanabilir. Elbette, bu bir kimlik kavgası değil, basit bir hesap makinesiyle yapılan ve ulusal çıkarların hesaplandığı bir güç mücadelesidir. Her ne kadar hatalı ve kafa karıştırıcı olduğunu düşünsem de bu terim kullanılmakta. Üstelik madencilik faaliyetleri üzerindeki devlet kontrolünü sistematik olarak ölçen bir de ‘Kaynak Milliyetçiliği Endeksi’ hesaplanmakta. Bu endeksin ortaya koyduğu tablo ise oldukça çarpıcı: Madenlerin stratejik öneminin artması, serbest ticaretin yararına olmamış; tam tersine tüm dünyada yeni bir korumacılık dalgasını tetiklemiş. Bu yeni dönemde, artık pek çok ülke; mineral kaynaklarını koruma altına alırken vergi oranlarını yükseltmekte, ham ya da konsantre cevher ihracatına yasaklar getirmekte, bunları üretecekler için tesis kurmayı ve cevheri katma değeri yüksek ürünler haline getirmeyi zorunlu kılmakta. Yabancı şirketler için yerli ortaklık veya yerli iş gücü kotası gibi zorunluluklar getirmekte. Anlaşılan o ki; madencilikten elde edilen gelirlerin ülke dışına kaçtığını ama kendilerine dişe dokunur bir fayda kalmadığını gören ülkeler, mineral zenginlikleri üzerinde daha fazla kontrol sağlamaya çalışmakta. Bu yeni eğilimin, son dönemde pek çok örneği var: 2022 yılının başlarında Meksika Devlet Başkanı López Obrador madencilik yasasında devrim niteliğinde bir değişikliğe giderek kapsamlı bir lityum millileştirme programı başlattı. Ardından, benzer bir uygulama, uzun yıllardır uluslararası madencilik şirketlerinin gözdesi olmuş Şili’den geldi. Cumhurbaşkanı Gabriel Boric, Nisan 2023’de lityum endüstrisini millileştirme planını açıkladı ve yeni sözleşmelerin artık yalnızca devlet kontrolündeki kamu-özel ortaklıkları üzerinden yürütüleceğini ilan etti. Ayrıca, Şili hükümeti, dünya lityum rezervlerinin yüzde 65&#8217;inin bulunduğu ‘lityum üçgeni’ni oluşturan komşu Arjantin ve Bolivya ile bölgesel bir lityum ittifakı peşinde. Dünyadaki rafine nikelin yarısından fazlasını sağlayan Endonezya, 2020 yılında bu cevherin ihracatını tamamen yasaklayarak, tüm nikelin ülke içindeki tesislerde işlenmesini zorunlu hale getirdi. Bu stratejik hamlenin arkasında net hedefler belirlenmişti: Hammadde deposu olmaktan çıkıp, tedarik zincirindeki katma değeri Endonezya ekonomisine kazandırmak, yerel işletmeleri güçlendirmek, yeni istihdam yaratmak, ekonomik kalkınmayı teşvik etmek. Endonezya, bu politikayla yerel nikel endüstrisinde değer yaratma biçimini değiştirdi; neticede yerel işleme kapasitesinde patlama yaşandı. Başta Çinli ve Alman yatırımcılar, teknoloji ve sermayelerini Endonezya’ya taşıyarak yüksek teknolojili işleme tesislerini burada kurmak zorunda kaldılar. Neticede, Endonezya, artık sadece cevherin sahibi değil, aynı zamanda küresel rafine nikel piyasasının yarısından fazlasını kontrol etmekte. Korumacılık rüzgârı, Afrika Kıtası’nı da etkisine aldı. 2022 yılında ham lityum ihracatını yasaklayan Zimbabve, 2023 başında bu kısıtlamayı tüm baz mineralleri kapsayacak şekilde genişletti. 2027&#8217;den itibaren ise konsantre lityum ihracatını da yasaklamayı planladı. Dünyanın en zengin kobalt, bakır ve diğer kritik mineral yataklarından bazılarına ev sahipliği yapan Demokratik Kongo Cumhuriyeti Mart 2018&#8217;de maden mevzuatında değişiklikler yaparak, devlet hakkı ve vergi gelirlerinde önemli artışlara gitti. Bugün, Kongo, mevcut maden sözleşmelerini ‘ülke çıkarları’ doğrultusunda yeniden müzakereye açmakta. Benzer bir stratejik hamle de Namibya’dan geldi. 2021 yılında ilan ettiği ‘Maden Zenginleştirme Stratejisi’yle uyumlu olarak, Haziran 2023&#8217;te ham lityum cevheri, kobalt, manganez, grafit ve nadir toprak elementleri gibi kritik minerallerin ihracatını yasakladığını duyurdu. Örnekleri çoğaltmak mümkün Kazakistan’dan Brezilya’ya, Cezayir’den Bolivya’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada pek çok ülke, sahip olduğu yeraltı zenginliklerinden daha fazla pay alabilmek adına peş peşe önlemler alıyor. Ancak, maden savaşları sadece hammadde sahibi ülkelerle sınırlı değil. Bu kaynaklara muhtaç olan ve tedarik güvenliği endişesi yaşayan &#8216;Batı&#8217;nın gelişmiş ekonomileri de 20. yüzyılın ilk yarısından bu yana görülmemiş bir devlet müdahaleciliği ve korumacılık rüzgârına kapılmış durumda. Üstelik bu yeni korumacılık dalgasının öncüleri arasında ABD, Almanya, İspanya, Birleşik Krallık ve Polonya gibi dev ekonomiler de yer alıyor. Özellikle Çin ve Rusya’nın kritik mineral zincirlerindeki hakimiyetini kırmak isteyen bu ülkeler; devlet gücünü kullanarak kilit endüstrileri sübvanse etmekte, stratejik sektörlerdeki rakiplerinin yatırımlarını engellemekte ya da sınırlandırmakta. Bir tarafta Çin, elindeki kritik kaynaklara ihracat kısıtlamaları getirerek ‘hammadde kartını’ oynarken; diğer tarafta Washington kritik/stratejik mineralleri stoklamakta, yurt içi madencilik faaliyetlerini teşvik etmekte ya da Grönland ve Ukrayna gibi seçenekleri masaya sürerek Çin kaynaklarına olan bağımlılığını kırmaya çalışmakta. Kritik minerallere erişimi güvence altına almak amacıyla Avustralya’dan Kanada ve Japonya’ya, Hindistan’dan Avrupa Birliği’ne uzanan geniş bir ‘tedarik bloku’ inşa etmeye çabalamakta. Korumacılık dalgası, serbest piyasanın kaleleri Kanada ve Avustralya’da da yabancı yatırıma getirilen kısıtlamalar şeklinde karşılık bulmakta; mevcut kurallar yeni düzenlemeler ile her geçen gün daha da sertleştirilmekte. Kaynakların sadece &#8216;müttefik ülkelerin&#8217; kontrolünde kalması hedeflenirken, getirilen ağır çevre ve iş gücü standartları ile dışarıdan pazara girişin önüne yeni bir ‘Demir Perde’ çekilmekte. Öte yandan, Almanya, Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle başlayan yeni dönemde, korumacı politikaların başat aktörlerinden birine dönüştü. Savaşla birlikte Rus enerji varlıklarına el koyan Berlin, yeşil dönüşümü desteklemek ve enerji güvenliğini güçlendirmek için maden işleme kapasitesini artırmaya yönelik teşvik mekanizmalarını sonuna kadar zorlamakta. Bugün kritik mineral tedarik güvenliği, Alman sanayi stratejisinin en temel sütunlarından biri haline gelmiş durumda. Berlin, kaynak zengini ülkelerle kurulan stratejik ortaklıklar sayesinde lityumdan nadir toprak elementlerine kadar uzanan geniş bir yelpazede erişim garantisi arıyor. Görünen o ki; &#8216;ulusal güvenlik&#8217; ya da &#8216;enerji güvenliği’ söz konusu olduğunda, liberal piyasa ilkeleri Avrupa için birer teferruattan başka bir şey değil. Fosil yakıtlardan daha temiz enerji kaynaklarına dönüşüm hızlandıkça ve buna bağlı olarak küresel mineral talebi arttıkça, dünyada yeni bağımlılık ilişkilerinin ve yeni blokların ortaya çıkacağını söylemek kehanet olmaz. Diğer taraftan, korumacılık önlemleri sertleşip tedarik güvenliği riskleri tırmandıkça; kritik kaynaklara sahip ülkelerle bu kaynaklara muhtaç olan güçler arasındaki gerilimin birikerek açık çatışmalara dönüşmesi de kaçınılmaz olacaktır. Peki, Türkiye bu tablonun neresinde? Ne yazık ki Türkiye, sahip olduğu mineral rezervlerini bugün hâlâ büyük oranda ham veya asgari düzeyde işlenmiş (konsantre) halde ihraç ediyor. Kendi zenginliğimizi dünya ortalamalarının çok altındaki birim fiyatlarla dışarıya gönderirken, aslında paha biçilemez bir ekonomik değeri de elden çıkarıyoruz. Trajik olan ise şu: Düşük fiyatlarla ihraç ettiğimiz o madenler; yarı mamul veya uç ürüne dönüşmüş olarak, katbekat yüksek fiyatlarla ülkemize geri dönüyor. Ham cevherleri gönderdiğimiz ülkeler, bizim madenimizi işleyerek devasa katma değerler yaratırken; biz ihraç ettiğimizden çok daha fazlasını, aynı cevherin mamul halini ithal etmek için döviz olarak ödüyoruz. Dolayısıyla, Türkiye’nin madenleri, aslında kendi ekonomisine değil, başka ülkelerin sanayisine hizmet etmekte. Küresel güçler dahil pek çok ülkenin ulusal çıkar uğruna korumacılığa sığındığı bu yeni ticaret düzeninde, Türkiye’nin hâlâ eski dünyanın kurallarıyla oyun kurmaya çalışması ve değerli madenlerini korumaya yönelik önlemleri bir türlü almaması stratejik bir ihmal ve derin bir öngörüsüzlük değil de nedir? Kaynaklar:  International Energy Agency (IEA), The Role of Critical Minerals in Clean Energy Transitions, World Energy Outlook Special Report, Mayıs 2021, s.8. Verisk Maplecroft, “Emerging markets exerting more control over strategic minerals”, 14 March 2025, https://www.maplecroft.com/solutions/consulting/political-risk/insights/emerging-markets-exerting-more-control-over-strategic-minerals/ U.S. Department of State, 2024 Investment Climate Statements: Mexico, https://www.state.gov/page/83/?post_type=state_report Reuters, “Chile plans to nationalize its vast lithium industry”, 21 Nisan 2023, https://www.reuters.com/markets/commodities/chiles-boric-announces-plan-nationalize-lithium-industry-2023-04-21/ International Energy Agency (IEA), &#8220;Prohibition of the export of nickel ore&#8221;, 19 Mart 2024, https://www.iea.org/policies/16084-prohibition-of-the-export-of-nickel-ore PWC, Mine 2025 – Concentrating on the future, 2025, s. 15. Mining Technology, &#8220;Zimbabwe joins the wave of resource nationalism&#8221;, 19 Ocak 2023, https://www.mining-technology.com/features/zimbabwe-critical-minerals-resource-nationalism/; Mining.com, &#8220;Zimbabwe to ban export of lithium concentrates from 2027&#8221;, 10 Haziran 2025, https://www.mining.com/web/zimbabwe-to-ban-export-of-lithium-concentrates-from-2027/ JDSupra, &#8220;Key Changes to the DRC Mining Code&#8221;, 6 Haziran 2025, https://www.jdsupra.com/legalnews/key-changes-to-the-drc-mining-code-a-6637576/ International Energy Agency (IEA), &#8220;Export ban on raw materials&#8221;, 22 Eylül 2025, https://www.iea.org/policies/28970-export-ban-on-raw-materials U.S. Department of State, &#8220;Minerals Security Partnership&#8221;, https://www.state.gov/minerals-security-partnership (Erişim Tarihi: 02.01.2026); International Energy Agency (IEA), &#8220;Minerals Security Partnership (MSP)&#8221;, https://www.iea.org/policies/16066-minerals-security-partnership (Erişim Tarihi: 02.01.2026). Financial Times, &#8220;Resource nationalism on the rise amid geopolitical tensions&#8221;, 12 Aralık 2024, https://www.ft.com/content/14dad9e1-bfda-4c00-b1b6-9dd41842650a</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/makaleler/kritik-minerallerin-golgesinde-korumacilik-ruzgarlari-ve-turkiyenin-pozisyonu">Kritik minerallerin gölgesinde korumacılık rüzgârları ve Türkiye’nin pozisyonu</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p3"><b>Dr. Nejat Tamzok / </b><b>Ankara, Ocak 2026</b></p>
<p class="p5">21. yüzyılın ilk çeyreğini geride bırakırken, küresel gelişmelerin karşımıza çıkardığı tablo çok net: Önümüzdeki yeni dönemde, madenler, dünyanın siyasi ve ekonomik dengelerini belirleyen güç unsurları arasında ön sıralarda yer alacak.</p>
<p class="p5">Bu gelişmenin ardındaki asıl itici güç ise iklim değişikliği olgusuna karşı tüm dünyada başlayan enerji dönüşümü süreci. Dünyada, özellikle yeşil enerjiye geçiş ve bununla bağlantılı dijitalleşme süreçleri için vazgeçilmez olan kritik minerallere olan talepte büyük miktarlarda ve sürekli bir artış yaşanmakta. Uluslararası Enerji Ajansı’na göre; Paris Anlaşması&#8217;nın hedeflerine ulaşmak için temiz enerji teknolojilerinin ihtiyaç duyacağı mineral talebi, önümüzdeki 15 yıl içinde dört katına çıkacak.</p>
<p class="p5">Diğer taraftan, dünyadaki kentsel nüfusun 2050 yılına kadar iki katından fazla artacağı ve kentlerdeki altyapıların inşası için büyük miktarlarda hammadde ihtiyacının ortaya çıkacağı tahmin edilmekte. Neticede, insanın, son 70 bin yılda ürettiğinden daha fazla maden cevherini önümüzdeki 30 yıl içinde yerin derinliklerinden çıkarması gerekecek.</p>
<p class="p5">Tablo böyle olunca, önümüzdeki yıllarda kritik mineralleri kontrol edenlerin küresel ekonomiyi de şekillendireceği inancı giderek güç kazanmakta. Madencilik sektörü tüm dünyada öne çıkarken, kritik minerallerin rezerv ve üretimi üzerindeki kontrolün – petrol, kömür ve doğal gaz gibi fosil yakıtlarda da olduğu gibi – giderek daha az sayıda ülke ya da şirketin elinde toplanmakta olduğunu görüyoruz. Dahası, fosil kaynakları ellerinde tutanlar, aynı zamanda pek çok kritik mineral kaynağını da kontrol ediyor. Dolayısıyla, mineral arzını istediklerinde yavaşlatabilme ya da tamamen durdurabilme imkânına sahipler. Kaynaklar üzerindeki bu yoğunlaşma, tedarik zincirlerinde önemli kırılganlıklar yaratmakta ve pek çok ülkeyi savunmasız bırakmakta.</p>
<p class="p5">Öte yandan, özellikle kobalt, bakır, lityum, nikel, grafit, nadir toprak elementleri gibi kritik kaynaklara ev sahipliği yapan ülkeler, ellerindeki hazinenin giderek daha da değerlendiğinin farkında. Bunları elinde tutanlar, ‘yeni dönemin OPEC&#8217;i’ olma hayallerini kurmaya çoktan başladı. Pek çoğu sömürgecilik döneminin sevimsiz hatıralarını hala unutmayan bu ülkeler, sahip oldukları mineral kaynaklarından ülkelerinin kalkınmasına yönelik – bu defa – daha fazla değer elde etmek arzusunda. Artık sadece ‘hammadde deposu’ olarak görülmek istemiyorlar; madeni kendi ülkelerinde işleyip sanayileşmek istiyorlar.</p>
<p class="p5">Bununla birlikte, bu tercih, abartılı bir genellemeyle, ‘kaynak milliyetçiliği’ olarak adlandırılmakta; üstelik ‘geri kalmış bir korumacılık biçimi’ etiketiyle birlikte. Dahası, bu tercih, dünyanın sıfır karbon hedefine ulaşmasında bir engel gibi sunulmakta, iklim krizinden çıkışın önüne çekilen bir duvar şeklinde nitelenmekte. Ancak, talebi hızla artan kritik ve stratejik kaynakları koruma altına alma refleksi ne romantik bir milliyetçilikle ne de ideolojik bir duruşla açıklanabilir. Elbette, bu bir kimlik kavgası değil, basit bir hesap makinesiyle yapılan ve ulusal çıkarların hesaplandığı bir güç mücadelesidir.</p>
<p class="p5">Her ne kadar hatalı ve kafa karıştırıcı olduğunu düşünsem de bu terim kullanılmakta. Üstelik madencilik faaliyetleri üzerindeki devlet kontrolünü sistematik olarak ölçen bir de ‘Kaynak Milliyetçiliği Endeksi’ hesaplanmakta. Bu endeksin ortaya koyduğu tablo ise oldukça çarpıcı: Madenlerin stratejik öneminin artması, serbest ticaretin yararına olmamış; tam tersine tüm dünyada yeni bir korumacılık dalgasını tetiklemiş.</p>
<p class="p5">Bu yeni dönemde, artık pek çok ülke; mineral kaynaklarını koruma altına alırken vergi oranlarını yükseltmekte, ham ya da konsantre cevher ihracatına yasaklar getirmekte, bunları üretecekler için tesis kurmayı ve cevheri katma değeri yüksek ürünler haline getirmeyi zorunlu kılmakta. Yabancı şirketler için yerli ortaklık veya yerli iş gücü kotası gibi zorunluluklar getirmekte. Anlaşılan o ki; madencilikten elde edilen gelirlerin ülke dışına kaçtığını ama kendilerine dişe dokunur bir fayda kalmadığını gören ülkeler, mineral zenginlikleri üzerinde daha fazla kontrol sağlamaya çalışmakta.</p>
<p class="p5">Bu yeni eğilimin, son dönemde pek çok örneği var: 2022 yılının başlarında Meksika Devlet Başkanı López Obrador madencilik yasasında devrim niteliğinde bir değişikliğe giderek kapsamlı bir lityum millileştirme programı başlattı. Ardından, benzer bir uygulama, uzun yıllardır uluslararası madencilik şirketlerinin gözdesi olmuş Şili’den geldi. Cumhurbaşkanı Gabriel Boric, Nisan 2023’de lityum endüstrisini millileştirme planını açıkladı ve yeni sözleşmelerin artık yalnızca devlet kontrolündeki kamu-özel ortaklıkları üzerinden yürütüleceğini ilan etti. Ayrıca, Şili hükümeti, dünya lityum rezervlerinin yüzde 65&#8217;inin bulunduğu ‘lityum üçgeni’ni oluşturan komşu Arjantin ve Bolivya ile bölgesel bir lityum ittifakı peşinde.</p>
<p class="p5">Dünyadaki rafine nikelin yarısından fazlasını sağlayan Endonezya, 2020 yılında bu cevherin ihracatını tamamen yasaklayarak, tüm nikelin ülke içindeki tesislerde işlenmesini zorunlu hale getirdi. Bu stratejik hamlenin arkasında net hedefler belirlenmişti: Hammadde deposu olmaktan çıkıp, tedarik zincirindeki katma değeri Endonezya ekonomisine kazandırmak, yerel işletmeleri güçlendirmek, yeni istihdam yaratmak, ekonomik kalkınmayı teşvik etmek. Endonezya, bu politikayla yerel nikel endüstrisinde değer yaratma biçimini değiştirdi; neticede yerel işleme kapasitesinde patlama yaşandı. Başta Çinli ve Alman yatırımcılar, teknoloji ve sermayelerini Endonezya’ya taşıyarak yüksek teknolojili işleme tesislerini burada kurmak zorunda kaldılar. Neticede, Endonezya, artık sadece cevherin sahibi değil, aynı zamanda küresel rafine nikel piyasasının yarısından fazlasını kontrol etmekte.</p>
<p class="p5">Korumacılık rüzgârı, Afrika Kıtası’nı da etkisine aldı. 2022 yılında ham lityum ihracatını yasaklayan Zimbabve, 2023 başında bu kısıtlamayı tüm baz mineralleri kapsayacak şekilde genişletti. 2027&#8217;den itibaren ise konsantre lityum ihracatını da yasaklamayı planladı. Dünyanın en zengin kobalt, bakır ve diğer kritik mineral yataklarından bazılarına ev sahipliği yapan Demokratik Kongo Cumhuriyeti Mart 2018&#8217;de maden mevzuatında değişiklikler yaparak, devlet hakkı ve vergi gelirlerinde önemli artışlara gitti. Bugün, Kongo, mevcut maden sözleşmelerini ‘ülke çıkarları’ doğrultusunda yeniden müzakereye açmakta. Benzer bir stratejik hamle de Namibya’dan geldi. 2021 yılında ilan ettiği ‘Maden Zenginleştirme Stratejisi’yle uyumlu olarak, Haziran 2023&#8217;te ham lityum cevheri, kobalt, manganez, grafit ve nadir toprak elementleri gibi kritik minerallerin ihracatını yasakladığını duyurdu.</p>
<p class="p5"><b>Örnekleri çoğaltmak mümkün</b></p>
<p class="p5">Kazakistan’dan Brezilya’ya, Cezayir’den Bolivya’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada pek çok ülke, sahip olduğu yeraltı zenginliklerinden daha fazla pay alabilmek adına peş peşe önlemler alıyor. Ancak, maden savaşları sadece hammadde sahibi ülkelerle sınırlı değil. Bu kaynaklara muhtaç olan ve tedarik güvenliği endişesi yaşayan &#8216;Batı&#8217;nın gelişmiş ekonomileri de 20. yüzyılın ilk yarısından bu yana görülmemiş bir devlet müdahaleciliği ve korumacılık rüzgârına kapılmış durumda. Üstelik bu yeni korumacılık dalgasının öncüleri arasında ABD, Almanya, İspanya, Birleşik Krallık ve Polonya gibi dev ekonomiler de yer alıyor. Özellikle Çin ve Rusya’nın kritik mineral zincirlerindeki hakimiyetini kırmak isteyen bu ülkeler; devlet gücünü kullanarak kilit endüstrileri sübvanse etmekte, stratejik sektörlerdeki rakiplerinin yatırımlarını engellemekte ya da sınırlandırmakta.</p>
<p class="p5">Bir tarafta Çin, elindeki kritik kaynaklara ihracat kısıtlamaları getirerek ‘hammadde kartını’ oynarken; diğer tarafta Washington kritik/stratejik mineralleri stoklamakta, yurt içi madencilik faaliyetlerini teşvik etmekte ya da Grönland ve Ukrayna gibi seçenekleri masaya sürerek Çin kaynaklarına olan bağımlılığını kırmaya çalışmakta. Kritik minerallere erişimi güvence altına almak amacıyla Avustralya’dan Kanada ve Japonya’ya, Hindistan’dan Avrupa Birliği’ne uzanan geniş bir ‘tedarik bloku’ inşa etmeye çabalamakta. Korumacılık dalgası, serbest piyasanın kaleleri Kanada ve Avustralya’da da yabancı yatırıma getirilen kısıtlamalar şeklinde karşılık bulmakta; mevcut kurallar yeni düzenlemeler ile her geçen gün daha da sertleştirilmekte. Kaynakların sadece &#8216;müttefik ülkelerin&#8217; kontrolünde kalması hedeflenirken, getirilen ağır çevre ve iş gücü standartları ile dışarıdan pazara girişin önüne yeni bir ‘Demir Perde’ çekilmekte.</p>
<p class="p5">Öte yandan, Almanya, Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle başlayan yeni dönemde, korumacı politikaların başat aktörlerinden birine dönüştü. Savaşla birlikte Rus enerji varlıklarına el koyan Berlin, yeşil dönüşümü desteklemek ve enerji güvenliğini güçlendirmek için maden işleme kapasitesini artırmaya yönelik teşvik mekanizmalarını sonuna kadar zorlamakta. Bugün kritik mineral tedarik güvenliği, Alman sanayi stratejisinin en temel sütunlarından biri haline gelmiş durumda. Berlin, kaynak zengini ülkelerle kurulan stratejik ortaklıklar sayesinde lityumdan nadir toprak elementlerine kadar uzanan geniş bir yelpazede erişim garantisi arıyor. Görünen o ki; &#8216;ulusal güvenlik&#8217; ya da &#8216;enerji güvenliği’ söz konusu olduğunda, liberal piyasa ilkeleri Avrupa için birer teferruattan başka bir şey değil.</p>
<p class="p5">Fosil yakıtlardan daha temiz enerji kaynaklarına dönüşüm hızlandıkça ve buna bağlı olarak küresel mineral talebi arttıkça, dünyada yeni bağımlılık ilişkilerinin ve yeni blokların ortaya çıkacağını söylemek kehanet olmaz. Diğer taraftan, korumacılık önlemleri sertleşip tedarik güvenliği riskleri tırmandıkça; kritik kaynaklara sahip ülkelerle bu kaynaklara muhtaç olan güçler arasındaki gerilimin birikerek açık çatışmalara dönüşmesi de kaçınılmaz olacaktır.</p>
<p class="p5"><b>Peki, Türkiye bu tablonun neresinde?</b></p>
<p class="p5">Ne yazık ki Türkiye, sahip olduğu mineral rezervlerini bugün hâlâ büyük oranda ham veya asgari düzeyde işlenmiş (konsantre) halde ihraç ediyor. Kendi zenginliğimizi dünya ortalamalarının çok altındaki birim fiyatlarla dışarıya gönderirken, aslında paha biçilemez bir ekonomik değeri de elden çıkarıyoruz. Trajik olan ise şu: Düşük fiyatlarla ihraç ettiğimiz o madenler; yarı mamul veya uç ürüne dönüşmüş olarak, katbekat yüksek fiyatlarla ülkemize geri dönüyor.</p>
<p class="p5">Ham cevherleri gönderdiğimiz ülkeler, bizim madenimizi işleyerek devasa katma değerler yaratırken; biz ihraç ettiğimizden çok daha fazlasını, aynı cevherin mamul halini ithal etmek için döviz olarak ödüyoruz. Dolayısıyla, Türkiye’nin madenleri, aslında kendi ekonomisine değil, başka ülkelerin sanayisine hizmet etmekte.</p>
<p class="p5">Küresel güçler dahil pek çok ülkenin ulusal çıkar uğruna korumacılığa sığındığı bu yeni ticaret düzeninde, Türkiye’nin hâlâ eski dünyanın kurallarıyla oyun kurmaya çalışması ve değerli madenlerini korumaya yönelik önlemleri bir türlü almaması stratejik bir ihmal ve derin bir öngörüsüzlük değil de nedir?</p>
<p><strong>Kaynaklar: </strong></p>
<p class="p1">International Energy Agency (IEA), The Role of Critical Minerals in Clean Energy Transitions, World Energy Outlook Special Report, Mayıs 2021, s.8.</p>
<p class="p1"><span class="s1"> Verisk Maplecroft, “Emerging markets exerting more control over strategic minerals”, 14 March 2025, <a href="https://www.maplecroft.com/solutions/consulting/political-risk/insights/emerging-markets-exerting-more-control-over-strategic-minerals/"><span class="s2">https://www.maplecroft.com/solutions/consulting/political-risk/insights/emerging-markets-exerting-more-control-over-strategic-minerals/</span></a></span></p>
<p class="p1">U.S. Department of State, 2024 Investment Climate Statements: Mexico, <a href="https://www.state.gov/page/83/?post_type=state_report"><span class="s1">https://www.state.gov/page/83/?post_type=state_report</span></a></p>
<p class="p1"><span class="s1"> Reuters, “Chile plans to nationalize its vast lithium industry”, 21 Nisan 2023, <a href="https://www.reuters.com/markets/commodities/chiles-boric-announces-plan-nationalize-lithium-industry-2023-04-21/"><span class="s2">https://www.reuters.com/markets/commodities/chiles-boric-announces-plan-nationalize-lithium-industry-2023-04-21/</span></a></span></p>
<p class="p1">International Energy Agency (IEA), &#8220;Prohibition of the export of nickel ore&#8221;, 19 Mart 2024, <a href="https://www.iea.org/policies/16084-prohibition-of-the-export-of-nickel-ore"><span class="s1">https://www.iea.org/policies/16084-prohibition-of-the-export-of-nickel-ore</span></a></p>
<p class="p1">PWC, Mine 2025 – Concentrating on the future, 2025, s. 15.</p>
<p class="p1">Mining Technology, &#8220;Zimbabwe joins the wave of resource nationalism&#8221;, 19 Ocak 2023, <a href="https://www.mining-technology.com/features/zimbabwe-critical-minerals-resource-nationalism/"><span class="s1">https://www.mining-technology.com/features/zimbabwe-critical-minerals-resource-nationalism/</span></a>; Mining.com, &#8220;Zimbabwe to ban export of lithium concentrates from 2027&#8221;, 10 Haziran 2025, <a href="https://www.mining.com/web/zimbabwe-to-ban-export-of-lithium-concentrates-from-2027/"><span class="s1">https://www.mining.com/web/zimbabwe-to-ban-export-of-lithium-concentrates-from-2027/</span></a></p>
<p class="p1"><span class="s1"> JDSupra, &#8220;Key Changes to the DRC Mining Code&#8221;, 6 Haziran 2025, <a href="https://www.jdsupra.com/legalnews/key-changes-to-the-drc-mining-code-a-6637576/"><span class="s2">https://www.jdsupra.com/legalnews/key-changes-to-the-drc-mining-code-a-6637576/</span></a></span></p>
<p class="p1">International Energy Agency (IEA), &#8220;Export ban on raw materials&#8221;, 22 Eylül 2025, <a href="https://www.iea.org/policies/28970-export-ban-on-raw-materials"><span class="s1">https://www.iea.org/policies/28970-export-ban-on-raw-materials</span></a></p>
<p class="p1">U.S. Department of State, &#8220;Minerals Security Partnership&#8221;, https://www.state.gov/minerals-security-partnership (Erişim Tarihi: 02.01.2026); International Energy Agency (IEA), &#8220;Minerals Security Partnership (MSP)&#8221;, https://www.iea.org/policies/16066-minerals-security-partnership (Erişim Tarihi: 02.01.2026).</p>
<p class="p1">Financial Times, &#8220;Resource nationalism on the rise amid geopolitical tensions&#8221;, 12 Aralık 2024, <a href="https://www.ft.com/content/14dad9e1-bfda-4c00-b1b6-9dd41842650a"><span class="s1">https://www.ft.com/content/14dad9e1-bfda-4c00-b1b6-9dd41842650a</span></a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/makaleler/kritik-minerallerin-golgesinde-korumacilik-ruzgarlari-ve-turkiyenin-pozisyonu">Kritik minerallerin gölgesinde korumacılık rüzgârları ve Türkiye’nin pozisyonu</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">33306</post-id>	</item>
		<item>
		<title>&#8220;Tıp Eğitimi&#8221; Nereden Nereye?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/makaleler/tip-egitimi-nereden-nereye</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Altaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 09 May 2022 15:18:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=26962</guid>

					<description><![CDATA[<p>Prof. Dr. Bilge Aykurt / bilgeaykurt@gmail.com Bu yazıda Hacettepe ve kurduğu Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde 60’lı yıllarda başlayıp, 80li yılların başına dek süren, kuramsal bilgiler yanında yoğun uygulamalı eğitimin verildiği 7 yıllık Entegre Tıp eğitimi ile ilgili bazı bilgiler aktarılacak. Bu eğitimde 2 yıl Tıp Öncesi Bilimleri; Fen Dersleri; fizik, kimya (analitik, organik, fiziko-kimya, inorganik kimya), yüksek matematik, cebir, moleküler biyoloji…)  Sosyal ve Beşeri Bilimler (psikoloji, sosyoloji, felsefe…) istatistik dersleri, beraberinde yabancı hocalardan Yabancı Dil Dersleri alınıyordu. 2 yıllık bu eğitim başarıyla bitirildiğinde, Tıp Öncesi Sertifikasıyla, Birer yıllık 5 dönemden oluşan 5 yıllık Tıp Eğitimine başlanabiliyordu, (yıl, dönem olarak adlandırılıyordu). Alınan derslerin her birinden 100 üzerinden en az 60 puan alınamadığında, ders tekrarı olmaksızın programdan çıkarılıyor, tıp eğitimine başlanılamıyordu. Tıp Eğitiminin ilk 4 döneminde (3.,4.yıl); her dönem 40 hafta, 5.dönem  (İntörnlük) ise 48 hafta sürüyordu. Eğitim “Entegre Sistem” adı verilen organ ve organ sistemlerine göre yapılırdı.  2 yıl süren Dönem 1 ve Dönem 2 de, Temel Tıp Eğitimindeki derslerinin her dönemi, önceleri Komite olarak adlandırılan, ortalama 6-9 Ders Kurulundan oluşuyordu. Kardiyo-Vasküler, Solunum, Endokrin-Metabolizma, Sindirim, Kas-İskelet, Beyin-Sinir Sistemi, Kadın Hastalıkları ve Doğum gibi… Burada sistemlere ait anatomi, histoloji, patoloji, fizyoloji, biyokimya gibi temel bilimler dersleri ile klinik bilimler birbirleri ile ilişkilendirilerek, hastalıkların etiyolojisi, sistemlere ait pato-fizyolojisi, semptomları, klinik,  laboratuvar bulguları ve tedavileri öğrencilere öğretilirdi. Öğrenciler anatomi derslerinde kadavra diseksiyonları yapar, laboratuarlarda çalışırdı. Her ders kurulunda 2 ara sınav, sonunda da final sınavı yapılır, ara sınav notunun %40’ı, final sınavının %60‘ı ile o ders kurulu sınav notunu oluştururdu. Sınavlar; o ders kurulunda verilen tüm derslerden, her dersin belirli barajının olduğu, (barajın tutturulması şarttı.) 250 puanlık, 3 saat süren sınavlardı. Başarılı olmak için en az 60 puan almak gerekirdi. Yılsonunda da; ders kurullarında alınan derslerin tümünden yeniden  (tümü başarıyla geçilse de) Büyük Final Sınavına girilirdi. Sınavlara girebilmek için, tüm derslere devam şarttı. Mazeret, ciddi bir hastalıkta bile, hastalık raporu geçerli olmazdı. Bu sınavda da, ders kurullarının her birinden alınan puanların %40’ı, yılsonu büyük sınavında alınan puanın %60’ı alınarak elde edilen not ortalaması, o yılın başarı puanını oluştururdu. Başarılı sayılmak için en az 60 puan almak gerekirdi. Tutturulamadığında tekrarı olmaz okulla ilişki kesilirdi. (59 ortalaması olanların atıldığı olurdu.) Dönem 3 ve Dönem 4 de (5.,6.yıl) klinik stajlar yapılırdı. 2 yıl süren bu  dönemde; klinik uygulamalar yanında patoloji,  radyoloji gibi laboratuar  çalışmaları, toplum hekimliği dersinde; köysel bölgelerdeki Sağlık Ocaklarında 2 ay süren saha uygulamaları yapılırdı. Cerrahi ve İç Hastalıkları Bilim Dallarındaki derslere göre; ameliyatlara girmek, cerrahi ve bazı pratik uygulamalar yapmak şarttı. Doğum yaptırmak, ameliyatlara girmek, dikiş atmak, alçı yapmak, tırnak çekmek, anestezi vermek (genel, spinal anestezi), beyin omurilik sıvısı almak, karaciğer, böbrek biyopsileri yapmak, akciğer zarları ve karından sıvı almak (torasentez, parasentez) gibi işlemlerin belirli sayıda ve başarılı şekilde yapılması gerekiyordu. 7. yıldaki Dönem 5 intörnlük’te, klasik tıp fakültelerindeki ilk yıl asistanı gibi reçete imza yetkisi de olmak üzere, öğretim üyeleri ve uzmanların denetiminde sorumluluk alınarak, hekimliğe hazırlık çalışmaları yapılırdı. Cerrahi ve İç Hastalıkları Tıp Bilimlerindeki toplam 4 dalda; 3’er ay süreyle bizzat hasta takip ve tedavileri yapılırdı. Yapılan değerlendirmelerde başarı olunursa, 7. yılın sonunda Tıp Doktoru diploması almaya hak kazanılırdı. YÖK Entegre sistemi kaldırıyor YÖK’ün kurulmasıyla Entegre Eğitim Sistemi tümüyle kaldırıldı. Klasik üniversitelerdeki eğitim sistemine dönüş başladı. Yeni sistemin uyarlanması, altmışlı yıllarda bu sistemle öğrenciliğe başlayıp, yıllar boyu bu sistemle hocalık yapan bizler ve öğrencilerimiz için kolay olmadı. Açıklamak için, kendi dalımdan örnek verirsem;  Entegre Sistemde; öğrencilere bir önceki yıl, 36 saatlik Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Kürsü dersleri verilir, başarılı olanlar, ertesi yıl da 1 ay süreyle staj yaparlardı. Bu stajda öğrenciler, öğretim üyeleri ve uzmanlar nezaretinde 15 gün poliklinikte çalışır, 15 gün de klinikte, uzman hekimler gözetiminde hasta takip ederler, öğretim üyelerinin yaptığı hasta başı ziyaretlerinde (vizit) hastalarını takdim ederler, hastalar ve hastalıklarla ilgili tartışmalar yapılırdı. Ayrıca klinikte de öğretim üyelerinin verdiği 12 saatlik teorik dersleri alırlar, yabancı dildeki yayınların tartışıldığı dergi kulüplerine katılırlardı. Staj sonunda önce sözlü sınava, başarılı olduklarında da yazılı sınava girme hakkı kazanırlar ve 60 puan aldıklarında başarılı sayılırlardı. YÖK’ün kurulmasıyla; 36 saatlik kürsü derslerimiz 6 saate, 1 aylık stajımız 5 yarım güne indirildi. ( günün diğer yarısında, farklı derslere giriyorlardı.) Yarım hafta staja gelen öğrencilere 2 ara sınav ve final sınavı yapmamız istendi. Bizler ne kadar eğitim verebiliyorduk ki, öğrencilerden ne başarı bekleyecektik? Bu sistemle öğrenciler başarı olamayınca, YÖK tarafından geçiş puanları 50’ye düşürüldü. Başarılı sayılmaları için de; gönderilen yazılarla ek sınav hakları verilmesi isteniyordu… Hacettepe, kurduğu Atatürk Üniversitesi, sonra da Hacettepe’nin kurduğu birkaç Tıp Fakültesi’nde uygulanan Entegre Sistem, son yıllarda 9 Eylül Tıp Fakültesi olmak üzere, bazı klasik tıp fakültelerinde de uygulanma aşamasındaydı. Üç yılı aşkın süren çabalarımızdan sonuç alamayınca, bu sistemle iyi hekimler yetişemeyeceğine karar vererek, üzüntüyle Tıp Fakültesi hocalığından ayrıldık. Entegre Sistemle yetiştirdiğimiz üst düzey akademik, idari görevlerde bulunmuş çok sayıda başarılı hekimlerimiz varken, şimdilerde Türkiye’nin Baş Şehrinin Ankara olduğunu bilmeyen tıp öğrencileri olduğunu gördük. Ancak yakın bir gelecekte Tıp Eğitimi; hasta muayenesi, hastalık tanısı, tedavisi, hekimler yerine dijital teknolojiler, ileri yapay zekâ yazılımlı robotlara kalacak. Cerrahi işlemler; hekim yönlendirmesine bile gerek kalmadan, hatta uzaktan robotlar tarafından yapılacak. Sonunda da robotların; tıp eğitimi, hekimlik hizmetlerinde yer alacağını ummaktayım.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/makaleler/tip-egitimi-nereden-nereye">&#8220;Tıp Eğitimi&#8221; Nereden Nereye?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Prof. Dr. Bilge Aykurt<strong> / </strong>bilgeaykurt@gmail.com</em></p>
<p>Bu yazıda Hacettepe ve kurduğu Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde 60’lı yıllarda başlayıp, 80li yılların başına dek süren, kuramsal bilgiler yanında yoğun uygulamalı eğitimin verildiği <strong>7 yıllık Entegre Tıp eğitimi</strong> ile ilgili bazı bilgiler aktarılacak.</p>
<p>Bu eğitimde 2 yıl<strong> Tıp Öncesi Bilimleri</strong>; <strong>Fen Dersleri;</strong> fizik, kimya (analitik, organik, fiziko-kimya, inorganik kimya), yüksek matematik, cebir, moleküler biyoloji…)  <strong>Sosyal ve Beşeri Bilimler</strong> (psikoloji, sosyoloji, felsefe…) istatistik dersleri, beraberinde yabancı hocalardan <strong>Yabancı Dil Dersleri</strong> alınıyordu.</p>
<p>2 yıllık bu eğitim başarıyla bitirildiğinde<strong>, Tıp Öncesi Sertifikasıyla, </strong>Birer yıllık 5 dönemden oluşan <strong>5 yıllık Tıp Eğitimine </strong>başlanabiliyordu, (yıl, dönem olarak adlandırılıyordu). Alınan derslerin her birinden 100 üzerinden en az 60 puan alınamadığında, ders tekrarı olmaksızın programdan çıkarılıyor, tıp eğitimine başlanılamıyordu.</p>
<p>Tıp Eğitiminin ilk 4 döneminde (3.,4.yıl);<strong> her dönem 40 hafta,</strong> 5.dönem <strong> (İntörnlük) </strong>ise<strong> 48 hafta sürüyordu.</strong></p>
<p>Eğitim <strong>“Entegre Sistem” adı verilen organ ve organ sistemlerine göre yapılırdı.</strong>  <strong>2 yıl süren Dönem 1 ve Dönem 2 de, Temel Tıp Eğitimindeki</strong> derslerinin her dönemi, önceleri Komite olarak adlandırılan, <strong>ortalama 6-9</strong> <strong>Ders Kurulundan </strong>oluşuyordu. Kardiyo-Vasküler, Solunum, Endokrin-Metabolizma, Sindirim, Kas-İskelet, Beyin-Sinir Sistemi, Kadın Hastalıkları ve Doğum gibi… Burada sistemlere ait anatomi, histoloji, patoloji, fizyoloji, biyokimya gibi temel bilimler dersleri ile klinik bilimler birbirleri ile ilişkilendirilerek, hastalıkların etiyolojisi, sistemlere ait pato-fizyolojisi, semptomları, klinik,  laboratuvar bulguları ve tedavileri öğrencilere öğretilirdi. Öğrenciler anatomi derslerinde kadavra diseksiyonları yapar, laboratuarlarda çalışırdı.</p>
<p>Her ders kurulunda 2 ara sınav, sonunda da final sınavı yapılır, ara sınav notunun %40’ı, final sınavının %60‘ı ile o ders kurulu sınav notunu oluştururdu. Sınavlar; o ders kurulunda verilen tüm derslerden, <strong>her dersin belirli barajının</strong> <strong>olduğu,</strong> (barajın tutturulması şarttı.) <strong>250 puanlık, 3 saat süren sınavlardı</strong>. <strong>Başarılı olmak için en az 60 puan almak gerekirdi.</strong></p>
<p>Yılsonunda da;<strong> ders kurullarında alınan derslerin tümünden yeniden  (</strong>tümü başarıyla geçilse de)<strong> Büyük Final Sınavına girilirdi.</strong> Sınavlara girebilmek için, tüm derslere devam şarttı. Mazeret, ciddi bir hastalıkta bile, hastalık raporu geçerli olmazdı. Bu sınavda da, ders kurullarının her birinden alınan puanların %40’ı, yılsonu büyük sınavında alınan puanın %60’ı alınarak elde edilen not ortalaması, <strong>o yılın başarı puanını oluştururdu</strong>. <strong>Başarılı sayılmak için en az 60 puan almak gerekirdi. </strong>Tutturulamadığında tekrarı olmaz okulla ilişki kesilirdi. (59 ortalaması olanların atıldığı olurdu.)</p>
<p><strong>Dönem 3 ve Dönem 4 de </strong>(5.,6.yıl)<strong> klinik stajlar yapılırdı.</strong> 2 yıl süren bu  dönemde; <strong>klinik uygulamalar</strong> yanında patoloji,  radyoloji gibi <strong>laboratuar  çalışmaları, toplum hekimliği dersinde; </strong>köysel bölgelerdeki <strong>Sağlık Ocaklarında</strong> <strong>2 ay süren saha uygulamaları yapılırdı. </strong></p>
<p>Cerrahi ve İç Hastalıkları Bilim Dallarındaki derslere göre;<strong> ameliyatlara girmek, cerrahi ve bazı pratik uygulamalar yapmak şarttı.</strong> Doğum yaptırmak, ameliyatlara girmek, dikiş atmak, alçı yapmak, tırnak çekmek, anestezi vermek (genel, spinal anestezi), beyin omurilik sıvısı almak, karaciğer, böbrek biyopsileri yapmak, akciğer zarları ve karından sıvı almak (torasentez, parasentez) gibi işlemlerin belirli sayıda ve başarılı şekilde yapılması gerekiyordu.</p>
<p>7. yıldaki<strong> Dönem 5</strong> <strong>intörnlük</strong>’te, klasik tıp fakültelerindeki ilk yıl asistanı gibi reçete imza yetkisi de olmak üzere, öğretim üyeleri ve uzmanların denetiminde sorumluluk alınarak, hekimliğe hazırlık çalışmaları yapılırdı. <strong>Cerrahi ve İç Hastalıkları Tıp Bilimlerinde</strong>ki toplam <strong>4 dalda; 3’er ay süreyle</strong> bizzat hasta takip ve tedavileri yapılırdı. Yapılan değerlendirmelerde başarı olunursa, <strong>7. yılın sonunda Tıp Doktoru diploması almaya hak kazanılırdı.</strong></p>
<p><strong>YÖK Entegre sistemi kaldırıyor</strong></p>
<p>YÖK’ün kurulmasıyla Entegre Eğitim Sistemi tümüyle kaldırıldı. Klasik üniversitelerdeki eğitim sistemine dönüş başladı. Yeni sistemin uyarlanması, altmışlı yıllarda bu sistemle öğrenciliğe başlayıp, yıllar boyu bu sistemle hocalık yapan bizler ve öğrencilerimiz için kolay olmadı.</p>
<p>Açıklamak için, kendi dalımdan örnek verirsem;  <strong>Entegre Sistemde; </strong>öğrencilere bir önceki yıl,<strong> 36 saatlik Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Kürsü dersleri verilir, </strong>başarılı olanlar, ertesi yıl da<strong> 1 ay süreyle staj yaparlardı.</strong></p>
<p>Bu stajda öğrenciler, öğretim üyeleri ve uzmanlar nezaretinde<strong> 15 gün poliklinikte çalışır, 15 gün de klinikte</strong>, uzman hekimler gözetiminde <strong>hasta takip ederler,</strong> öğretim üyelerinin yaptığı hasta başı ziyaretlerinde (vizit) hastalarını takdim ederler, hastalar ve hastalıklarla ilgili tartışmalar yapılırdı. Ayrıca <strong>klinikte de öğretim üyelerinin verdiği 12 saatlik teorik dersleri alırlar, yabancı dildeki yayınların tartışıldığı dergi kulüplerine katılırlardı.</strong> Staj sonunda önce sözlü sınava, başarılı olduklarında da yazılı sınava girme hakkı kazanırlar ve <strong>60 puan aldıklarında başarılı sayılırlardı.</strong></p>
<p>YÖK’ün kurulmasıyla; 36 saatlik <strong>kürsü derslerimiz 6 saate, 1 aylık stajımız 5 yarım güne indirildi. </strong>( günün diğer yarısında, farklı derslere giriyorlardı.) Yarım hafta staja gelen <strong>öğrencilere 2 ara sınav ve final sınavı yapmamız istendi.</strong> Bizler ne kadar eğitim verebiliyorduk ki, öğrencilerden ne başarı bekleyecektik?</p>
<p>Bu sistemle öğrenciler başarı olamayınca, YÖK tarafından<strong> geçiş puanları 50’ye düşürüldü. </strong>Başarılı sayılmaları için de; gönderilen yazılarla ek sınav hakları verilmesi isteniyordu…</p>
<p>Hacettepe, kurduğu Atatürk Üniversitesi, sonra da Hacettepe’nin kurduğu birkaç Tıp Fakültesi’nde uygulanan Entegre Sistem, son yıllarda 9 Eylül Tıp Fakültesi olmak üzere, bazı klasik tıp fakültelerinde de uygulanma aşamasındaydı.</p>
<p>Üç yılı aşkın süren çabalarımızdan sonuç alamayınca, bu sistemle iyi hekimler yetişemeyeceğine karar vererek, üzüntüyle Tıp Fakültesi hocalığından ayrıldık.</p>
<p>Entegre Sistemle yetiştirdiğimiz üst düzey akademik, idari görevlerde bulunmuş çok sayıda başarılı hekimlerimiz varken, şimdilerde Türkiye’nin Baş Şehrinin Ankara olduğunu bilmeyen tıp öğrencileri olduğunu gördük.</p>
<p>Ancak yakın bir gelecekte Tıp Eğitimi; hasta muayenesi, hastalık tanısı, tedavisi, hekimler yerine dijital teknolojiler, ileri yapay zekâ yazılımlı robotlara kalacak.</p>
<p>Cerrahi işlemler; hekim yönlendirmesine bile gerek kalmadan, hatta uzaktan robotlar tarafından yapılacak. Sonunda da robotların; tıp eğitimi, hekimlik hizmetlerinde yer alacağını ummaktayım.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/makaleler/tip-egitimi-nereden-nereye">&#8220;Tıp Eğitimi&#8221; Nereden Nereye?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">26962</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Mühendis sorunu ve bir sivil bilim önerisi</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/makaleler/muhendis-sorunu-ve-bir-sivil-bilim-onerisi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Altaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 29 Dec 2021 07:56:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=25805</guid>

					<description><![CDATA[<p>Cem ÖZKAN, Bilim Eğitimi Uzmanı-Mühendis / (nakzomec@gmail.com) Refahın Kaynağı: Mühendislik Bilindiği gibi bir ülkenin refahı, güvenliği büyük ölçüde teknoloji geliştirebilme kapasitesine bağlıdır. Bunun için bir çok ulus bilim kültürü temelinde mühendislik okuryazarlığı kazandırmayı amaçlayan STEM eğitim yaklaşımına ağırlık veriyor. Bir ülkenin fen (bilim) eğitim düzeyi ile o ülke endüstrisinin  teknoloji geliştirebilmesi arasında pozitif bir korelasyon olduğu da açıktır 1. Bu bağlamda ülkemizin kalkınması mühendislik becerileri bağlamda değerlendirilmeli  ve bu çerçevede araştırılmalıdır: Ekonomik hacmi büyüyen bir endüstrimiz olmasına rağmen bu büyümenin teknoloji geliştirmekten ziyade teknoloji transferi temelinde ucuz işgücü ve ucuz çevre etki maliyetlerine dayandığını söylemek ve dolayısı ile ülkemizin nispi gerilemesinin nedenlerini  bir yönü ile mühendislik kültürümüzde aramak çok anlamlı görünüyor. Türk mühendislerinin üretimdeki rolü nedir? Problemleri nelerdir? İşveren mühendisten ne bekler?&#8230; Bu makalede mühendis sorunu analiz edilmiş ve bu çerçevede özgün bir çözüm önerilmiştir. Mesleğin Uygulanma Bilgisi MUBi Mühendislere iş hayatlarında yaptıklarının ne olduğu sorulsa acaba mühendislik yaptıklarını iddia edenlerin oranı ne olurdu? Çalışmakta olan mühendislerin durumu, mesleklerini nasıl icra ettikleri ve bu unvan adı altında ne yaptıkları hakkında literatürde herhangi bir ciddi araştırma, somut bir bilgi bulmak çok güçtür. Öyleki literatür dışı da dahil, doğru bir değerlendirme yapmaya  yarayacak, ideolojik yargıların dışında, referans alınabilecek bir bilgi kaynağı yoktur denilebilir. Her mühendis yıllar içinde deneyim kazandıkça kendi kendine mühendislik hakkında bir anlayış, bir yargı oluşturur. Bu yargı günümüzün ideal mühendis kavramı ile ne derece örtüşüyor? Ülkemizde yapılan bir araştırmada 2 mühendislerin çoğunun mühendislik tanımını bilmedikleri ortaya konulmuştur. Öyleyse iş yaşamları içinde hangi tür çalışmalar mühendisliktir, bu yönden mühendislerin kafaları karışık olmalıdır. Meslek hayatlarına başladıklarından itibaren her mühendis zahmetli tecrübe yolunu tek başına yaşar. Deneyim kazanabilmek için maddi ve manevi ciddi bedeller ödenir. Bu deneyimlerin çoğu, mühendislik becerileri bağlamında bir anlam ifade etmeyen kayıp mesleki ömürler de olabilir. Her mühendisin bireysel olarak yaşadığı meslek deneyimleri, bilgi birikimleri kişisel ömürlerin tamamlanması ile de yok olup gitmektedir. Diğer bir bakışla mühendisler benzer zorluklarla mesleki ömürlerini tamamlarken ulus olarak bu kıymetli insan kaynağımız ziyan olmaktadır. Oysa bu deneyimlerdeki bilgiler bilimsel yollarla toplanıp paylaşılsa, değerlendirilse, bilimsel araştırmalara konu edilmiş olsa, mesleki gelişim açısından paha biçilmez kıymette bir bilgi kaynağı yaratılmış olur. Özetlemek gerekirse; mühendislik mesleğinin  ülkemizdeki temel problemi, mühendislik adı altında neler yaşandığının bilmemesidir. Mühendislerin mesleklerini nasıl yapmakta olduklarına dair bilginin ortaya çıkarılmasının birçok yöntemi olabilir; meslek örgütleri öncülüğünde, bilimsel yöntemlerle, sistematik şekilde anketler, gözlemler, röportajlar, anılar gibi yollarla kapsamlı ve sürekli bir bilgi üretimi sağlanabilir. Bu bilgi alanı, mesleki tecrübe bilgisi, mesleğin durumu, mühendisliğin problemleri, mesleğin uygulanma bilgisi, mühendis sorunu, mühendisin iş yaşamı, meslek antropolojisi (kültürü)  gibi birçok kavramı kuşatabilir. Burada hepsini kapsadığını düşünerek  mesleğin uygulanma bilgisi (MUBi)  ifadesini kullanalım. MUBi kazanımı denildiğinde bunun sistemli ve sürekli olarak meslek alanından meslek odasına, akademi ve endüstriye akan bilimsel araştırmaya dayalı bilgi olduğu düşünülmelidir. MUBi açığa çıkarılmadığı sürece mühendisliğin gelişimi sağlam bir dayanaktan yoksun kalacaktır. Mühendis de piyasa şartlarında sömürüye açık halde olmaya devam edecektir.  MUBi olmadan meslek problemlerine dair konuşulduğunda,  dile temelsiz iddialar, kişisel yorumlar, reklam, yönlendirme, ideolojik vb bilim dışı bir söylem hakim olacaktır. Üniversiteler ve meslek odaları meslek icralarında mühendislere MUBi temelli bir kılavuzluk sağlayamazlarsa, şimdi olduğu gibi, toplumsal kültür ve reel sektörün güdümünde bir meslek hayatı hakim olacaktır. Kültürümüz bilimden uzak,  endüstrimiz de dışa bağımlı olduğu için kendiliğinden bir iyiye gidiş de beklemek gerek. Sonuçta mühendisler kendi haline piyasa koşullarına bırakıldığında, daha ziyade ya yöneticilik yapmakta veya mühendis unvanıyla teknikerlik düzeyinde meslek icra etmektedir demek hiç yanlış olmayacaktır 3.  Burada meslek odası yöneticilerine ve akademisyenlere MUBi kazanımına odaklı, doğurgan bir araştırma programı önerilmektedir. Sanayide Yatay Araştırma Programı (SAYAR)  Mesleğin uygulanma bilgisinin kazanılması için, sivil bilim temelinde bir kamu girişimciliği olan SAYAR Programı önerilmektedir.  Bu araştırma projesi,  mühendislerin ortak sorunlarını belirlemek, bilimsel metotlarla mesleğe, endüstriye ve iş hayatına dair gerçek ve sürekli bilgi elde etmek, araştırmacı tutumun mühendislere, kurumlara kazandırılmasına katkı sağlamak gibi hedeflere, bir araştırma organizasyonu kurarak erişmeyi amaçlamaktadır. Geçmişte EMO bünyesinde hayata geçirilen Mesleki Deneyimin Paylaşılması Programı bu girişimin temel referansıdır 4. SAYAR projesi reel sektörde çalışan mühendislerin mesleklerinin sosyal boyutlarını ve mühendislik problemlerini araştıracak yani  MUBi’yi ortaya çıkaracak bir kamu (örneğin meslek örgütü) girişimi  bilimsel araştırma faaliyeti olarak düşünülmelidir. Araştırmacılar alanda çalışma yaparlarken anket, görüşme, gözlem, numune toplama, fotoğraf ve video gibi nicel ve nitel veri toplama araçları kullanacaklardır. Bu araştırma kapsamında mesleklerini icra ederken mühendislerin: -Meslek alt alanlarında (MAA)5  da hangi pozisyonda çalıştığı, hangi teorik bilgileri kullandığı, -Hangi cihazları kullandığı, ihtiyaç duydukları bilgi, belgeler, -Karşılaşılan mesleki problemleri, çalışma şartları,ast ve üstlerle karşılaşılan sorunlar, -Kişisel gelişim planları, gelecek beklentileri, sosyal ve ailevi sorunları, -Mesleki çözümleri, ders içeren meslek anıları, nesneler (deneyim objeleri), vd., Kısaca bu programda mühendislerin meslek faaliyetleri sırasında oluşan durum, duygu, düşünce, tecrübe vd bilgileri açığa çıkaracak yönde bilimsel araştırmalar yapılması öngörülmektedir. Araştırmanın temel dayanağı, kaynağı mühendislerin (özellikle deneyimsiz olanların) gönüllü araştırmacı olma arzularıdır.  Mühendis arzının talepten fazla olduğu, buna bağlı olarak her geçen gün işsiz mühendis sayısının artığı ve üniversitelerin eğitim düzeylerinin giderek düştüğü göz önüne alındığında SAYAR projesi yolu ile mezuniyet sonrası mühendislerin eğitim eksiklerinin tamamlamasına, bilim kültürü kazandırılmasına  köklü bir destek sağlanmış olacaktır. Araştırmacılar bu yolla hem meslek alanlarını tanıma olanağı bulacaklar hem de bir araştırmanın nasıl yapılacağını etkili bir şekilde tecrübe edeceklerdir. Bu Programla ülkemizin belki de en önemli eksikliği olan bilim kültürü yoksunluğuna karşı örnek, özgün bir  mücadele de ortaya konulmuş olacaktır. Programa kamu girişimciliği ve yeni bir kavram olan sivil bilim6 (citizen science) çerçevesinde bakıldığında yeni bir ulusal eğitim atılımı zemini yaratılmış olduğu dahi söylenebilir. &#160; Referanslar: [1] Özkan C., (2020), ‘PISA sınavı, Bilim Kültürü ve Covid-19 Salgını’, Herkese Bilim Teknoloji Dergisi. [2] Naymansoy G., (2011), ‘Meslek Kültürü ve Etiği’, Uluslararası Yükseköğretim Kongresi: Yeni Yönelişler ve Sorunlar (UYK-2011) 27-29 Mayıs 2011, İstanbul; 1. Cilt / Bölüm VI / Sayfa 361-366 [3] Köse A.H. ve Öncü A., (2014), ‘Mühendis Yöneticiler ve İşçi Mühendisler: Türkiyede Mühendislerin Sınıfsal Katmanlaşmasında Üniversite Eğitiminin Rolü’, Mülkiye Dergisi, Cilt XXV, Sayı 230 [4] M.Cengiz Taplamacıoğlu M.C., Özkan C., Şeker R. ve Gökmenoğlu S., (2003), ‘Elektrik-Elektronik Mühendisliğinde Mesleki Deneyimlerin Eğitime Aktarılması’, 1. EEBM Eğitimi Sempozyumu [5] EMO İş Alanları Komisyonu, (2012),’EEBB İŞ ALANLAR’, Elektrik-Elektronik-Bilgisayar-Biyomedikal, EMO [6] Özkan C., (2021), ‘Sivil Bilim ve BIKA’, Sağlıklı Kentler Birliği, Kentli Dergisi sayı 41</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/makaleler/muhendis-sorunu-ve-bir-sivil-bilim-onerisi">Mühendis sorunu ve bir sivil bilim önerisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Cem ÖZKAN, Bilim Eğitimi Uzmanı-Mühendis / (nakzomec@gmail.com)</em></p>
<p><strong>Refahın Kaynağı: Mühendislik</strong></p>
<p>Bilindiği gibi bir ülkenin refahı, güvenliği büyük ölçüde teknoloji geliştirebilme kapasitesine bağlıdır. Bunun için bir çok ulus bilim kültürü temelinde mühendislik okuryazarlığı kazandırmayı amaçlayan STEM eğitim yaklaşımına ağırlık veriyor. Bir ülkenin fen (bilim) eğitim düzeyi ile o ülke endüstrisinin  teknoloji geliştirebilmesi arasında pozitif bir korelasyon olduğu da açıktır <sup>1</sup>. Bu bağlamda ülkemizin kalkınması mühendislik becerileri bağlamda değerlendirilmeli  ve bu çerçevede araştırılmalıdır: Ekonomik hacmi büyüyen bir endüstrimiz olmasına rağmen bu büyümenin teknoloji geliştirmekten ziyade teknoloji transferi temelinde ucuz işgücü ve ucuz çevre etki maliyetlerine dayandığını söylemek ve dolayısı ile ülkemizin nispi gerilemesinin nedenlerini  bir yönü ile mühendislik kültürümüzde aramak çok anlamlı görünüyor. Türk mühendislerinin üretimdeki rolü nedir? Problemleri nelerdir? İşveren mühendisten ne bekler?&#8230; Bu makalede mühendis sorunu analiz edilmiş ve bu çerçevede özgün bir çözüm önerilmiştir.</p>
<p><strong>Mesleğin Uygulanma Bilgisi MUBi</strong></p>
<p>Mühendislere iş hayatlarında yaptıklarının ne olduğu sorulsa acaba mühendislik yaptıklarını iddia edenlerin oranı ne olurdu? Çalışmakta olan mühendislerin durumu, mesleklerini nasıl icra ettikleri ve bu unvan adı altında ne yaptıkları hakkında literatürde herhangi bir ciddi araştırma, somut bir bilgi bulmak çok güçtür. Öyleki literatür dışı da dahil, doğru bir değerlendirme yapmaya  yarayacak, ideolojik yargıların dışında, referans alınabilecek bir bilgi kaynağı yoktur denilebilir.</p>
<p>Her mühendis yıllar içinde deneyim kazandıkça kendi kendine mühendislik hakkında bir anlayış, bir yargı oluşturur. Bu yargı günümüzün ideal mühendis kavramı ile ne derece örtüşüyor? Ülkemizde yapılan bir araştırmada <sup>2 </sup>mühendislerin çoğunun mühendislik tanımını bilmedikleri ortaya konulmuştur. Öyleyse iş yaşamları içinde hangi tür çalışmalar mühendisliktir, bu yönden mühendislerin kafaları karışık olmalıdır.</p>
<p>Meslek hayatlarına başladıklarından itibaren her mühendis zahmetli tecrübe yolunu tek başına yaşar. Deneyim kazanabilmek için maddi ve manevi ciddi bedeller ödenir. Bu deneyimlerin çoğu, mühendislik becerileri bağlamında bir anlam ifade etmeyen kayıp mesleki ömürler de olabilir. Her mühendisin bireysel olarak yaşadığı meslek deneyimleri, bilgi birikimleri kişisel ömürlerin tamamlanması ile de yok olup gitmektedir. Diğer bir bakışla mühendisler benzer zorluklarla mesleki ömürlerini tamamlarken ulus olarak bu kıymetli insan kaynağımız ziyan olmaktadır. Oysa bu deneyimlerdeki bilgiler bilimsel yollarla toplanıp paylaşılsa, değerlendirilse, bilimsel araştırmalara konu edilmiş olsa, mesleki gelişim açısından paha biçilmez kıymette bir bilgi kaynağı yaratılmış olur.</p>
<p>Özetlemek gerekirse; mühendislik mesleğinin  ülkemizdeki temel problemi, mühendislik adı altında neler yaşandığının bilmemesidir. Mühendislerin mesleklerini nasıl yapmakta olduklarına dair bilginin ortaya çıkarılmasının birçok yöntemi olabilir; meslek örgütleri öncülüğünde, bilimsel yöntemlerle, sistematik şekilde anketler, gözlemler, röportajlar, anılar gibi yollarla kapsamlı ve sürekli bir bilgi üretimi sağlanabilir. Bu bilgi alanı, mesleki tecrübe bilgisi, mesleğin durumu, mühendisliğin problemleri, mesleğin uygulanma bilgisi, mühendis sorunu, mühendisin iş yaşamı, meslek antropolojisi (kültürü)  gibi birçok kavramı kuşatabilir. Burada hepsini kapsadığını düşünerek  <em>mesleğin uygulanma bilgisi</em> (MUBi)  ifadesini kullanalım. MUBi kazanımı denildiğinde bunun sistemli ve sürekli olarak meslek alanından meslek odasına, akademi ve endüstriye akan bilimsel araştırmaya dayalı bilgi olduğu düşünülmelidir.</p>
<p>MUBi açığa çıkarılmadığı sürece mühendisliğin gelişimi sağlam bir dayanaktan yoksun kalacaktır. Mühendis de piyasa şartlarında sömürüye açık halde olmaya devam edecektir.  MUBi olmadan meslek problemlerine dair konuşulduğunda,  dile temelsiz iddialar, kişisel yorumlar, reklam, yönlendirme, ideolojik vb bilim dışı bir söylem hakim olacaktır.</p>
<p>Üniversiteler ve meslek odaları meslek icralarında mühendislere MUBi temelli bir kılavuzluk sağlayamazlarsa, şimdi olduğu gibi, toplumsal kültür ve reel sektörün güdümünde bir meslek hayatı hakim olacaktır. Kültürümüz bilimden uzak,  endüstrimiz de dışa bağımlı olduğu için kendiliğinden bir iyiye gidiş de beklemek gerek. Sonuçta mühendisler kendi haline piyasa koşullarına bırakıldığında, daha ziyade ya yöneticilik yapmakta veya mühendis unvanıyla teknikerlik düzeyinde meslek icra etmektedir demek hiç yanlış olmayacaktır <sup>3</sup>.  Burada meslek odası yöneticilerine ve akademisyenlere MUBi kazanımına odaklı, doğurgan bir araştırma programı önerilmektedir.</p>
<p><strong>Sanayide Yatay Araştırma Programı (SAYAR)  </strong></p>
<p>Mesleğin uygulanma bilgisinin kazanılması için, sivil bilim temelinde bir kamu girişimciliği olan SAYAR Programı önerilmektedir.  Bu araştırma projesi,  mühendislerin ortak sorunlarını belirlemek, bilimsel metotlarla mesleğe, endüstriye ve iş hayatına dair gerçek ve sürekli bilgi elde etmek, araştırmacı tutumun mühendislere, kurumlara kazandırılmasına katkı sağlamak gibi hedeflere, bir araştırma organizasyonu kurarak erişmeyi amaçlamaktadır. Geçmişte EMO bünyesinde hayata geçirilen Mesleki Deneyimin Paylaşılması Programı bu girişimin temel referansıdır <sup>4</sup>.</p>
<p>SAYAR projesi reel sektörde çalışan mühendislerin mesleklerinin sosyal boyutlarını ve mühendislik problemlerini araştıracak yani  MUBi’yi ortaya çıkaracak bir kamu (örneğin meslek örgütü) girişimi  bilimsel araştırma faaliyeti olarak düşünülmelidir. Araştırmacılar alanda çalışma yaparlarken anket, görüşme, gözlem, numune toplama, fotoğraf ve video gibi nicel ve nitel veri toplama araçları kullanacaklardır. Bu araştırma kapsamında mesleklerini icra ederken mühendislerin:</p>
<p>-Meslek alt alanlarında (MAA)<sup>5</sup>  da hangi pozisyonda çalıştığı, hangi teorik bilgileri kullandığı,</p>
<p>-Hangi cihazları kullandığı, ihtiyaç duydukları bilgi, belgeler,</p>
<p>-Karşılaşılan mesleki problemleri, çalışma şartları,ast ve üstlerle karşılaşılan sorunlar,</p>
<p>-Kişisel gelişim planları, gelecek beklentileri, sosyal ve ailevi sorunları,</p>
<p>-Mesleki çözümleri, ders içeren meslek anıları, nesneler (deneyim objeleri), vd.,</p>
<p>Kısaca bu programda mühendislerin meslek faaliyetleri sırasında oluşan durum, duygu, düşünce, tecrübe vd bilgileri açığa çıkaracak yönde bilimsel araştırmalar yapılması öngörülmektedir.</p>
<p>Araştırmanın temel dayanağı, kaynağı mühendislerin (özellikle deneyimsiz olanların) gönüllü araştırmacı olma arzularıdır.  Mühendis arzının talepten fazla olduğu, buna bağlı olarak her geçen gün işsiz mühendis sayısının artığı ve üniversitelerin eğitim düzeylerinin giderek düştüğü göz önüne alındığında SAYAR projesi yolu ile mezuniyet sonrası mühendislerin eğitim eksiklerinin tamamlamasına, bilim kültürü kazandırılmasına  köklü bir destek sağlanmış olacaktır. Araştırmacılar bu yolla hem meslek alanlarını tanıma olanağı bulacaklar hem de bir araştırmanın nasıl yapılacağını etkili bir şekilde tecrübe edeceklerdir. Bu Programla ülkemizin belki de en önemli eksikliği olan bilim kültürü yoksunluğuna karşı örnek, özgün bir  mücadele de ortaya konulmuş olacaktır. Programa kamu girişimciliği ve yeni bir kavram olan <em>sivil bilim</em><sup>6</sup> (citizen science) çerçevesinde bakıldığında yeni bir ulusal eğitim atılımı zemini yaratılmış olduğu dahi söylenebilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em><strong>Referanslar:</strong></em></p>
<p>[1] Özkan C., (2020), ‘PISA sınavı, Bilim Kültürü ve Covid-19 Salgını’, Herkese Bilim Teknoloji</p>
<p>Dergisi.</p>
<p>[2] Naymansoy G., (2011), ‘Meslek Kültürü ve Etiği’, Uluslararası Yükseköğretim Kongresi: Yeni</p>
<p>Yönelişler ve Sorunlar (UYK-2011) 27-29 Mayıs 2011, İstanbul; 1. Cilt / Bölüm VI / Sayfa 361-366</p>
<p>[3] Köse A.H. ve Öncü A., (2014), ‘Mühendis Yöneticiler ve İşçi Mühendisler: Türkiyede Mühendislerin Sınıfsal Katmanlaşmasında Üniversite Eğitiminin Rolü’, Mülkiye Dergisi, Cilt XXV, Sayı 230</p>
<p>[4] M.Cengiz Taplamacıoğlu M.C., Özkan C., Şeker R. ve Gökmenoğlu S., (2003), ‘Elektrik-Elektronik Mühendisliğinde Mesleki Deneyimlerin Eğitime Aktarılması’, 1. EEBM Eğitimi Sempozyumu</p>
<p>[5] EMO İş Alanları Komisyonu, (2012),’EEBB İŞ ALANLAR’, Elektrik-Elektronik-Bilgisayar-Biyomedikal, EMO</p>
<p>[6] Özkan C., (2021), ‘Sivil Bilim ve BIKA’, Sağlıklı Kentler Birliği, Kentli Dergisi sayı 41</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/makaleler/muhendis-sorunu-ve-bir-sivil-bilim-onerisi">Mühendis sorunu ve bir sivil bilim önerisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">25805</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Uzaktan eğitimin tarihsel gelişimi ve I. kuşak uygulamalar</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/makaleler/uzaktan-egitimin-tarihsel-gelisimi-ve-i-kusak-uygulamalar</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Altaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 09 Dec 2021 05:00:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=25574</guid>

					<description><![CDATA[<p>Öğr. Gör. Dr. Günseli Gümüşel, Atılım Üniversitesi, Sosyal Bilimler Ortak Dersler Bölümü Ahmet Doğan Baygeldi, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, İş Sağlığı ve Güvenliği Anabilim Dalı Uzaktan eğitim, kökenleri günümüzden neredeyse üç yüzyıl ötesine ulaşan disiplinler arası bir alandır. Tarihsel gelişimi itibariyle çeşitli aşamalardan geçen uzaktan eğitim sistemleri hakkında bilinmesi gereken ilk şey, bu yöntemin örgün öğretimin yanı sıra başvurulan ikincil sınıf bir eğitim değil kendi başına bir işleyiş olmasıdır. Bu işleyişe özel olarak hazırlanmış ders materyalleri ve dönemin teknolojileri dahildir. Uzaktan eğitim gelişmemiş ya da gelişmekte olan ülkelerin değil, dünyanın en zengin ve sanayileşmiş ülkelerin eğitim sistemidir. İçinde yaşadığımız ve gelişmelerine ayak uydurmak zorunda olduğumuz toplumun temel özellikleri ile kısa aralıklarla değişen veya gelişen koşulları dikkate alındığında, bilginin hızlıca yayıldığı görülecektir. Yenilenen toplum dinamikleriyle birlikte bilgi elde etme yollarının evrilmesi de kaçınılmazdır. Teknoloji ve bilim, bilgiyi öyle hızla yayılıp çoğalabilir hale getirmiştir ki hedef kitle ya da başka bir deyişle insan sermayesi çok geniş sayılara ulaşmıştır. Okullarda şekil ve içerik değişimi Bu şartlarda sadece geleneksel okul anlayışıyla öğretim yapmak günümüzde yeterli olmaktan uzaktır. Ayrıca dünya genelinde yaşanan COVID-19 salgını da öğretimin şekil ve içerik değiştirmesini zorunlu hale getirmiştir. Artık “öğreten öğretmen” ile “öğrenen öğrenci” yoktur. Yeni sistem öğrencilerin pasif durumdan çıkıp etkin öğrenme yapmalarını, çoğalan bilgiyi düzenleyip işleyebilmelerini ve böylece etkin birer birey olmalarını adeta zorunlu kılmaktadır. Diğer taraftan öğretmenin de alışılmış rollerinden sıyrılması, öğretme ortamını kolaylaştırması ve sürece etki edebilecek içsel ve dışsal faktörleri en aza indirmesi beklenmektedir. Bu noktada öğretmen ile öğrenciyi birleştiren unsur etkileşim olacaktır. Etkileşimde bulunmak geleneksel metotlarda zaman ve mekana bağlı olarak düşünülme eğiliminde olsa da özellikle iletişim teknolojilerinin sağladığı imkanlar, etkileşimin zaman ve mekan bileşenleriyle sınırlanmasına izin vermemektedir. Telefon, video, uydu, bilgisayar ve daha birçok iletişim olanakları farklı yerlerdeki insanların herhangi bir kısıtlama olmaksızın uzaktan eğitim yoluyla etkileşim içinde olmalarını sağlamaktadır. Böylece uzaktan eğitim sürecine dahil olanlar işlevsel, esnek ve çerçevesi net biçimde belirlenmiş uygulanabilir programlar yoluyla gerekli tüm bilgileri alabilirken, kendi görüşlerini de sınayabilme ve yeni fikirlere açık olma olanaklarına kavuşmaktadırlar. Bu sırada geleneksel yöntemleri anlamlandıran pedagojik ilkelerin uzaktan öğretime de adapte edilmesi zorunluluğunu da gözden kaçırmamak gerekir. “Yerel” öğretim olanaklarından “küresel” öğrenme ortamına geçiş elbette ciddiyetle ve sağlam bir bilim altyapısıyla ilerletilmesi gereken bir süreçtir. İki bin yıl önce başladı Bilimsel ve tarihsel gelişimi bağlamında çeşitli aşamalardan geçerek bugünkü durumuna gelen uzaktan eğitim sistemlerinin geçmişine baktığımızda şaşırtıcı bir gerçekle karşılaşırız. Bilhassa ülkemizde pandemi döneminin eğitimdeki zorunluluklarıyla gündemin üst sıralarında kendi yer bulan uzaktan eğitim konusu, aslında tüm dünyanın çok uzun zamandır üzerinde çalıştığı bir alandır. Öyle ki uzaktan öğretimin, insanların iki bin yıl önce el yazmalarını oluşturmasıyla başladığı kabul edilmektedir. Bu metinler uzakta bulunan alıcıya bilgi aktarımını mümkün kılıyordu. Yani öğretenle öğrenenin aynı ortamda olması zorunluluğu yoktu. Yazının bulunmasıyla birlikte öğretim, antik dünya filozoflarının eğitimsel iletişiminden farklı olarak, yüz yüze gelme ya da aynı yerde olma zorunluluğundan bağımsız hale gelmiştir. Aslında sürecin başlangıç ilkelerini anlayabilmek için bu kadar gerilere gitmeye gerek yoktur. Daha Comenius’dan beri (1592-1670) sözlü bir öğretimin yerini alması gerekli ve doğru görülen duyusal veriler üzerinde ısrarla durulmaktaydı. Başlangıçta tümüyle hareketsiz sayılabilecek duyusal veriye canlılık katma girişimleri vardı: öğretmenin renkli tebeşirlerini kara tahta üzerinde gezdirmeye başlaması, kendisine eşlik eden bir öğrenciyle bazı deneyler yapması veya bir perdeye birbiri ardına resimler yansıtması gibi. Tüm bunlar eyleme bağlı gözlem ve algılar için duyusal öğeler sayılırdı. Hatta 1800’lü yıllarda elektromanyetizma çalışan bir grup bilim adamının çalışmalarıyla ortaya çıkacak olan radyonun bile görüntü için bir başlangıç noktası ve daha sonra tamamlayıcı olduğu kabul edilebilir. 1922’de Thomas Edison sinema filmlerinin kitapların ve belki de öğretmenlerin bile yerini alabileceği tahmininde bulunduğunda her ne kadar ciddiye alınmamışsa da, filmlerin ilk gerçek modern eğitim teknolojisi olacağını anlamak için sadece II. Dünya Savaşı’na kadar (1939-1945) beklenmesi gerekecekti. Amerika, insanlık tarihinin en büyük savaşına hazırlanırken askeri yönetimdekiler, tüm dünyadaki milyonlarca askeri eğitmenin başka bir yolu olması gerektiğini fark etmişlerdir. Çözüm Hollywood’dan geldi: Eğitim amaçlı askeri eğitim filmlerinin gösterimi yapılmaya başladı. Böylece askerlere hijyenden silah kullanımına kadar pek çok bilginin aktarımı kolayca yapıldı. Özetle, bu girişim modern anlamda uzaktan öğretimin öncüsü olarak kabul edilmiştir. İletişim teknolojilerindeki gelişmeler ve bu teknoloji-eğitim etkileşimi, ülkelerin öğretim sistemlerinin uzaktan eğitime yönelmesini neden olacaktı. “Uzaktan eğitim” terimi ilk kez 1892 yılında Wisconsin Üniversitesi’ne ait bir katalogda kullanılmıştır. Yine aynı üniversitenin bir yöneticisi olan William Lighty aynı terimi bu kez 1906 yılında kaleme aldığı bir yazıda kullanmıştır. Uzaktan eğitimin ilk kez uygulanması ile daha önceki bir tarihe dayanır. Başlangıçta uzaktan eğitim yazılı materyallerle ve posta yoluyla yapılıyordu. Öyleyse ilk aşamada uzaktan eğitimin mektuplarla yapıldığı söylenebilir. 20 Mart 1728 tarihi bu süreç için önemlidir. Bu tarihte Boston gazetesinde “steno dersleri’nin verileceği duyurulmuş ve ilgili derslerin uzaktan verileceği belirtilmiştir. 1933 yılında ise bir başka gazetede mektupla kompozisyon dersleri verileceği ilan edilmiştir. Ancak hemen her kaynakta uzaktan eğitimin başlangıcı olarak aktarılan bu ilanlarda bir sorun vardır: iki yönlü iletişimden ya da notlandırma detaylarından hiç bahsedilmemiştir. Dahası bu ilanlarda verilen derslerin verilip verilmediği; verildiyse öğrenci ve öğretmen arasındaki iletişimin niteliği veya eğer varsa notlandırmanın ne şekilde yapıldığı bilinmemektedir. Bu anlamda o yıllardaki uzaktan eğitim uygulamaları konusunda kesin bilgiye sahip olunduğunu iddia etmemek daha temkinli ve doğru bir yaklaşım olacaktır. Alman eğitimci Otto Peters’ın da 1960-1970 yılları arasında Almanya’da tanıttığı erken dönem uzaktan eğitim uygulamalarında gelenekselin her alandaki değişimine odaklanmış;  daha vizyoner bir bakış açısıyla endüstrileşme ile eğitim ilişkisini kurmuştur. İlk kuşak uzaktan eğitim çalışmalarına teorik açıdan mercek tutulduğunda öne çıkan iki kavram var. Bunlardan ilki, kar amaçlı okulların kuruluşunun erken zamanlarında uygulanan “evde çalışma”, diğeri ise üniversitelerde uygulanan “bağımsız çalışma”dır. Bu çalışmalarda amaç belli bir mesafedeki ya da uzaktaki bireye eğitim vermekti. Wedemeyer’ın yarattığı on özellik Uzaktan eğitim teorisyeni Charles Wedemeyer’a göre (1981), bağımsız çalışma kuramının özü öğrencinin özgür ve özerk olmasıdır. Wedemeyer’ın yarattığı on özelliğe göre, sistem zamandan ve mekandan bağımsız olmalıdır. Öğrenci daha fazla sorumluluk almalıdır ve gardiyan tipi öğretmenden vazgeçilmelidir. Dersler ve yöntemler daha fazla çeşit olmalıdır. Medya ve yöntemler mümkün olduğunca çok ve harmanlanarak kullanılmalıdır. Dersler dondurulmamalı, tekrar tekrar tasarlanıp geliştirilmelidir. Öğrenciler zorlukları ya da engelleri ortadan kaldırarak ölçüme tabi tutulmalıdır ve son olarak kendi hızında eğitim fikri desteklenmelidir. Bir diğer önemli teorisyen Michael Moore (1970) ise yukarıda kısaca özetlenen ilkeleri desteklemekle beraber konuya farklı bir evrene odaklanarak yaklaşır. Ona göre üzerinde durulması gereken nokta öğretenle öğrenen arasındaki ilişkidir, pedagojidir. Moore’un etkileşimsel uzaklık teorisi, bağımsız çalışma teorisinin özerklik özelliğiyle birlikte etkileşime de önem atfeder. Diyalog, öğretimsel konuşma olarak ana unsurdur. Uzaktan eğitim özünde esnek öğrenme fırsatı elde etme felsefesiyle eğitim hakkını almak isteyenlerin yaş, cinsiyet, etnik köken, gelir durumu, yaşadığı coğrafya gibi bazı durumlarda dezavantaja dönüşebilecek değişkenlerden bağımsız hareket etmelerini sağlamaktadır. Uzaktan Eğitim her türlü sınırlılığa karşı ortaya çıkan bir çözüm öğrenme sistemidir. Uzaktan eğitimin tarihi ise uygulamanın ilk hedefinin mesleki, sosyal ve aile şartlarından dolayı zorluklar yaşayan yetişkinler olduğunu gösterir. Özellikle birinci kuşak uygulamaları mektup gibi mevcut iletişim araçlarını kullanarak toplumda yer alan sosyal adaletsizliği fırsat eşitliği ilkesiyle çözmeye ve eğitimde bir denge gözetmeye odaklanmıştır. Günümüzde ise geleneksel öğrenme araçları ve iletişim yolları evrilerek dijital iletişim araçlarına önem atfeden bir yaklaşım olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Gelişmiş ülkelerde 18. yüzyıl gibi tarihin çok erken evrelerinde benimsenen bu yaklaşım ülkemizde de özellikle Covid 19 pandemisi dönemiyle birlikte hak ettiği yeri bulmaya başlamıştır. KAYNAKÇA ALKAN Cevat (1987), Açıköğretim Uzaktan Eğitim Sistemlerinin Karşılaştırılması Olarak İncelenmesi, Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Yayınları No: 157, Ankara. BAKİOĞLU Ayşen ve CAN Ertuğ (2014), Uzaktan Eğitimde Kalite ve Akreditasyon, Vize Basın Yayın, Ankara. EBRANATİ Paola (2007), Eğitmenler İçin E Öğrenme Esasları, Çev. AKBAŞ Özden, Morpa Kültür Yayınları, İstanbul. EBY Gülsün ve Yamamoto Gonca Telli (2012), Türkiye’de E öğrenme, Gelişmeler ve Uygulamalar III, Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir. GÜLÜMBAY Adile Aşkım (2006), Yükseköğretimde Web’e Dayalı ve Yüz Yüze Ders Alan Öğrencilerin Öğrenme Stratejilerinin, Bilgisayar Kaygılarının ve Başarı Durumlarının Karşılaştırılması, Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir. KARA KUVVETLERİ EĞİTİM VE DOKTRİN KOMUTANLIĞI (1999), Birinci Uzaktan Eğitim Sempozyumu, Ankara. KARACAOĞLU Ömer Cem (2011), Online Eğitimde Program Geliştirme, İhtiyaç Yayıncılık, Ankara. KAYA Zeki (1996), Uzaktan Eğitimde Ders Kitapları, Açıköğretim Lisesi Örneği, -, Ankara. KIRIK Ali Murat (2014), &#8220;Uzaktan Eğitimin Tarihsel Gelişimi ve Türkiye&#8217;deki Durumu&#8221;, Marmara University Journal of Communication, 2014, s..21, ss. 73-94, İstanbul. MEDICI Angela (1972), Yeni Eğitim, Varlık Yayınları, Ankara. MOORE Michael G ve KEARSLEY Greg (2005), Distance Education A systems View, Thomsan Wadsworth Yayınları, Kanada. ROSENBURG Marc J. (2001), E Learning Strategies For Delivering Knowledge in the Digital Age, The McGraw-Hill Yayınları, ABD. SIMONSON Michael ve SMALDINO Sharon (2009), Teaching and Learning at a Distance, Foundations of Distance Education, Pearson Yayınları, ABD. WATERHOUSE Shirley (2005), The Power of e Learning The Essential Guide for Teaching in the Digital Age, Pearson Yayınları, ABD.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/makaleler/uzaktan-egitimin-tarihsel-gelisimi-ve-i-kusak-uygulamalar">Uzaktan eğitimin tarihsel gelişimi ve I. kuşak uygulamalar</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>Öğr. Gör. Dr. Günseli Gümüşel, Atılım Üniversitesi, Sosyal Bilimler Ortak Dersler Bölümü</em></strong><br />
<strong><em>Ahmet Doğan Baygeldi, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, İş Sağlığı ve Güvenliği Anabilim Dalı</em></strong></p>
<p>Uzaktan eğitim, kökenleri günümüzden neredeyse üç yüzyıl ötesine ulaşan disiplinler arası bir alandır. Tarihsel gelişimi itibariyle çeşitli aşamalardan geçen uzaktan eğitim sistemleri hakkında bilinmesi gereken ilk şey, bu yöntemin örgün öğretimin yanı sıra başvurulan ikincil sınıf bir eğitim değil kendi başına bir işleyiş olmasıdır. Bu işleyişe özel olarak hazırlanmış ders materyalleri ve dönemin teknolojileri dahildir. Uzaktan eğitim gelişmemiş ya da gelişmekte olan ülkelerin değil, dünyanın en zengin ve sanayileşmiş ülkelerin eğitim sistemidir.</p>
<p>İçinde yaşadığımız ve gelişmelerine ayak uydurmak zorunda olduğumuz toplumun temel özellikleri ile kısa aralıklarla değişen veya gelişen koşulları dikkate alındığında, bilginin hızlıca yayıldığı görülecektir. Yenilenen toplum dinamikleriyle birlikte bilgi elde etme yollarının evrilmesi de kaçınılmazdır. Teknoloji ve bilim, bilgiyi öyle hızla yayılıp çoğalabilir hale getirmiştir ki hedef kitle ya da başka bir deyişle insan sermayesi çok geniş sayılara ulaşmıştır.</p>
<p><strong>Okullarda şekil ve içerik değişimi</strong></p>
<p>Bu şartlarda sadece geleneksel okul anlayışıyla öğretim yapmak günümüzde yeterli olmaktan uzaktır. Ayrıca dünya genelinde yaşanan COVID-19 salgını da öğretimin şekil ve içerik değiştirmesini zorunlu hale getirmiştir. Artık “<strong>öğreten öğretmen</strong>” ile “<strong>öğrenen öğrenci</strong>” yoktur. Yeni sistem öğrencilerin pasif durumdan çıkıp etkin öğrenme yapmalarını, çoğalan bilgiyi düzenleyip işleyebilmelerini ve böylece etkin birer birey olmalarını adeta zorunlu kılmaktadır.</p>
<p>Diğer taraftan öğretmenin de alışılmış rollerinden sıyrılması, öğretme ortamını kolaylaştırması ve sürece etki edebilecek içsel ve dışsal faktörleri en aza indirmesi beklenmektedir. Bu noktada öğretmen ile öğrenciyi birleştiren unsur etkileşim olacaktır. Etkileşimde bulunmak geleneksel metotlarda zaman ve mekana bağlı olarak düşünülme eğiliminde olsa da özellikle iletişim teknolojilerinin sağladığı imkanlar, etkileşimin zaman ve mekan bileşenleriyle sınırlanmasına izin vermemektedir. Telefon, video, uydu, bilgisayar ve daha birçok iletişim olanakları farklı yerlerdeki insanların herhangi bir kısıtlama olmaksızın uzaktan eğitim yoluyla etkileşim içinde olmalarını sağlamaktadır. Böylece uzaktan eğitim sürecine dahil olanlar işlevsel, esnek ve çerçevesi net biçimde belirlenmiş uygulanabilir programlar yoluyla gerekli tüm bilgileri alabilirken, kendi görüşlerini de sınayabilme ve yeni fikirlere açık olma olanaklarına kavuşmaktadırlar.</p>
<p>Bu sırada geleneksel yöntemleri anlamlandıran pedagojik ilkelerin uzaktan öğretime de adapte edilmesi zorunluluğunu da gözden kaçırmamak gerekir. “Yerel” öğretim olanaklarından “küresel” öğrenme ortamına geçiş elbette ciddiyetle ve sağlam bir bilim altyapısıyla ilerletilmesi gereken bir süreçtir.</p>
<p><strong>İki bin yıl önce başladı</strong></p>
<p>Bilimsel ve tarihsel gelişimi bağlamında çeşitli aşamalardan geçerek bugünkü durumuna gelen uzaktan eğitim sistemlerinin geçmişine baktığımızda şaşırtıcı bir gerçekle karşılaşırız. Bilhassa ülkemizde pandemi döneminin eğitimdeki zorunluluklarıyla gündemin üst sıralarında kendi yer bulan uzaktan eğitim konusu, aslında tüm dünyanın çok uzun zamandır üzerinde çalıştığı bir alandır. Öyle ki uzaktan öğretimin, insanların iki bin yıl önce el yazmalarını oluşturmasıyla başladığı kabul edilmektedir. Bu metinler uzakta bulunan alıcıya bilgi aktarımını mümkün kılıyordu. Yani öğretenle öğrenenin aynı ortamda olması zorunluluğu yoktu.</p>
<p>Yazının bulunmasıyla birlikte öğretim, antik dünya filozoflarının eğitimsel iletişiminden farklı olarak, yüz yüze gelme ya da aynı yerde olma zorunluluğundan bağımsız hale gelmiştir. Aslında sürecin başlangıç ilkelerini anlayabilmek için bu kadar gerilere gitmeye gerek yoktur. Daha <strong>Comenius</strong>’dan beri (1592-1670) sözlü bir öğretimin yerini alması gerekli ve doğru görülen duyusal veriler üzerinde ısrarla durulmaktaydı.</p>
<p>Başlangıçta tümüyle hareketsiz sayılabilecek duyusal veriye canlılık katma girişimleri vardı: öğretmenin renkli tebeşirlerini kara tahta üzerinde gezdirmeye başlaması, kendisine eşlik eden bir öğrenciyle bazı deneyler yapması veya bir perdeye birbiri ardına resimler yansıtması gibi.</p>
<p>Tüm bunlar eyleme bağlı gözlem ve algılar için duyusal öğeler sayılırdı. Hatta 1800’lü yıllarda <strong>elektromanyetizma</strong> çalışan bir grup bilim adamının çalışmalarıyla ortaya çıkacak olan radyonun bile görüntü için bir başlangıç noktası ve daha sonra tamamlayıcı olduğu kabul edilebilir. 1922’de <strong>Thomas Edison</strong> sinema filmlerinin kitapların ve belki de öğretmenlerin bile yerini alabileceği tahmininde bulunduğunda her ne kadar ciddiye alınmamışsa da, filmlerin ilk gerçek modern eğitim teknolojisi olacağını anlamak için sadece II. Dünya Savaşı’na kadar (1939-1945) beklenmesi gerekecekti. Amerika, insanlık tarihinin en büyük savaşına hazırlanırken askeri yönetimdekiler, tüm dünyadaki milyonlarca askeri eğitmenin başka bir yolu olması gerektiğini fark etmişlerdir.</p>
<p><strong>Çözüm Hollywood’dan geldi</strong>:</p>
<p>Eğitim amaçlı askeri eğitim filmlerinin gösterimi yapılmaya başladı. Böylece askerlere hijyenden silah kullanımına kadar pek çok bilginin aktarımı kolayca yapıldı. Özetle, bu girişim modern anlamda uzaktan öğretimin öncüsü olarak kabul edilmiştir. İletişim teknolojilerindeki gelişmeler ve bu teknoloji-eğitim etkileşimi, ülkelerin öğretim sistemlerinin uzaktan eğitime yönelmesini neden olacaktı. “Uzaktan eğitim” terimi ilk kez 1892 yılında Wisconsin Üniversitesi’ne ait bir katalogda kullanılmıştır. Yine aynı üniversitenin bir yöneticisi olan William Lighty aynı terimi bu kez 1906 yılında kaleme aldığı bir yazıda kullanmıştır.</p>
<p>Uzaktan eğitimin ilk kez uygulanması ile daha önceki bir tarihe dayanır. Başlangıçta uzaktan eğitim yazılı materyallerle ve posta yoluyla yapılıyordu. Öyleyse ilk aşamada uzaktan eğitimin mektuplarla yapıldığı söylenebilir. 20 Mart 1728 tarihi bu süreç için önemlidir. Bu tarihte Boston gazetesinde “steno dersleri’nin verileceği duyurulmuş ve ilgili derslerin uzaktan verileceği belirtilmiştir. 1933 yılında ise bir başka gazetede mektupla kompozisyon dersleri verileceği ilan edilmiştir.</p>
<p>Ancak hemen her kaynakta uzaktan eğitimin başlangıcı olarak aktarılan bu ilanlarda bir sorun vardır: iki yönlü iletişimden ya da notlandırma detaylarından hiç bahsedilmemiştir. Dahası bu ilanlarda verilen derslerin verilip verilmediği; verildiyse öğrenci ve öğretmen arasındaki iletişimin niteliği veya eğer varsa notlandırmanın ne şekilde yapıldığı bilinmemektedir. Bu anlamda o yıllardaki uzaktan eğitim uygulamaları konusunda kesin bilgiye sahip olunduğunu iddia etmemek daha temkinli ve doğru bir yaklaşım olacaktır.</p>
<p>Alman eğitimci <strong>Otto Peters’ın</strong> da 1960-1970 yılları arasında Almanya’da tanıttığı erken dönem uzaktan eğitim uygulamalarında gelenekselin her alandaki değişimine odaklanmış;  daha vizyoner bir bakış açısıyla endüstrileşme ile eğitim ilişkisini kurmuştur.</p>
<p>İlk kuşak uzaktan eğitim çalışmalarına teorik açıdan mercek tutulduğunda öne çıkan iki kavram var. Bunlardan ilki, kar amaçlı okulların kuruluşunun erken zamanlarında uygulanan “<strong>evde çalışma</strong>”, diğeri ise üniversitelerde uygulanan “<strong>bağımsız çalışma</strong>”dır. Bu çalışmalarda amaç belli bir mesafedeki ya da uzaktaki bireye eğitim vermekti.</p>
<p><strong>Wedemeyer’ın yarattığı on özellik</strong></p>
<p>Uzaktan eğitim teorisyeni Charles Wedemeyer’a göre (1981), bağımsız çalışma kuramının özü öğrencinin özgür ve özerk olmasıdır. Wedemeyer’ın yarattığı on özelliğe göre, sistem zamandan ve mekandan bağımsız olmalıdır. Öğrenci daha fazla sorumluluk almalıdır ve gardiyan tipi öğretmenden vazgeçilmelidir. Dersler ve yöntemler daha fazla çeşit olmalıdır. Medya ve yöntemler mümkün olduğunca çok ve harmanlanarak kullanılmalıdır. Dersler dondurulmamalı, tekrar tekrar tasarlanıp geliştirilmelidir. Öğrenciler zorlukları ya da engelleri ortadan kaldırarak ölçüme tabi tutulmalıdır ve son olarak kendi hızında eğitim fikri desteklenmelidir.</p>
<p>Bir diğer önemli teorisyen <strong>Michael Moore</strong> (1970) ise yukarıda kısaca özetlenen ilkeleri desteklemekle beraber konuya farklı bir evrene odaklanarak yaklaşır. Ona göre üzerinde durulması gereken nokta öğretenle öğrenen arasındaki ilişkidir, pedagojidir. Moore’un etkileşimsel uzaklık teorisi, bağımsız çalışma teorisinin özerklik özelliğiyle birlikte etkileşime de önem atfeder. <strong>Diyalog</strong>, öğretimsel konuşma olarak ana unsurdur.</p>
<p>Uzaktan eğitim özünde esnek öğrenme fırsatı elde etme felsefesiyle eğitim hakkını almak isteyenlerin yaş, cinsiyet, etnik köken, gelir durumu, yaşadığı coğrafya gibi bazı durumlarda dezavantaja dönüşebilecek değişkenlerden bağımsız hareket etmelerini sağlamaktadır. Uzaktan Eğitim her türlü sınırlılığa karşı ortaya çıkan bir çözüm öğrenme sistemidir.</p>
<p>Uzaktan eğitimin tarihi ise uygulamanın ilk hedefinin mesleki, sosyal ve aile şartlarından dolayı zorluklar yaşayan yetişkinler olduğunu gösterir. Özellikle birinci kuşak uygulamaları mektup gibi mevcut iletişim araçlarını kullanarak toplumda yer alan sosyal adaletsizliği fırsat eşitliği ilkesiyle çözmeye ve eğitimde bir denge gözetmeye odaklanmıştır.</p>
<p>Günümüzde ise geleneksel öğrenme araçları ve iletişim yolları evrilerek dijital iletişim araçlarına önem atfeden bir yaklaşım olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Gelişmiş ülkelerde 18. yüzyıl gibi tarihin çok erken evrelerinde benimsenen bu yaklaşım ülkemizde de özellikle Covid 19 pandemisi dönemiyle birlikte hak ettiği yeri bulmaya başlamıştır.</p>
<p><strong><u>KAYNAKÇA</u></strong></p>
<p>ALKAN Cevat (1987), Açıköğretim Uzaktan Eğitim Sistemlerinin Karşılaştırılması Olarak İncelenmesi, Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Yayınları No: 157, Ankara.</p>
<p>BAKİOĞLU Ayşen ve CAN Ertuğ (2014), Uzaktan Eğitimde Kalite ve Akreditasyon, Vize Basın Yayın, Ankara.</p>
<p>EBRANATİ Paola (2007), Eğitmenler İçin E Öğrenme Esasları, Çev. AKBAŞ Özden, Morpa Kültür Yayınları, İstanbul.</p>
<p>EBY Gülsün ve Yamamoto Gonca Telli (2012), Türkiye’de E öğrenme, Gelişmeler ve Uygulamalar III, Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir.</p>
<p>GÜLÜMBAY Adile Aşkım (2006), Yükseköğretimde Web’e Dayalı ve Yüz Yüze Ders Alan Öğrencilerin Öğrenme Stratejilerinin, Bilgisayar Kaygılarının ve Başarı Durumlarının Karşılaştırılması, Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir.</p>
<p>KARA KUVVETLERİ EĞİTİM VE DOKTRİN KOMUTANLIĞI (1999), Birinci Uzaktan Eğitim Sempozyumu, Ankara.</p>
<p>KARACAOĞLU Ömer Cem (2011), Online Eğitimde Program Geliştirme, İhtiyaç Yayıncılık, Ankara.</p>
<p>KAYA Zeki (1996), Uzaktan Eğitimde Ders Kitapları, Açıköğretim Lisesi Örneği, -, Ankara.</p>
<p>KIRIK Ali Murat (2014), &#8220;Uzaktan Eğitimin Tarihsel Gelişimi ve Türkiye&#8217;deki Durumu&#8221;, Marmara University Journal of Communication, 2014, s..21, ss. 73-94, İstanbul.</p>
<p>MEDICI Angela (1972), Yeni Eğitim, Varlık Yayınları, Ankara.</p>
<p>MOORE Michael G ve KEARSLEY Greg (2005), Distance Education A systems View, Thomsan Wadsworth Yayınları, Kanada.</p>
<p>ROSENBURG Marc J. (2001), E Learning Strategies For Delivering Knowledge in the Digital Age, The McGraw-Hill Yayınları, ABD.</p>
<p>SIMONSON Michael ve SMALDINO Sharon (2009), Teaching and Learning at a Distance, Foundations of Distance Education, Pearson Yayınları, ABD.</p>
<p>WATERHOUSE Shirley (2005), The Power of e Learning The Essential Guide for Teaching in the Digital Age, Pearson Yayınları, ABD.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/makaleler/uzaktan-egitimin-tarihsel-gelisimi-ve-i-kusak-uygulamalar">Uzaktan eğitimin tarihsel gelişimi ve I. kuşak uygulamalar</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">25574</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Matematikte sıfırın çeşitli halleri</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/makaleler/matematikte-sifirin-cesitli-halleri</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Altaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Oct 2021 15:47:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=24875</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dr. Öğr. Üyesi Veli AKARSU, Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi, ZMYO, Mimarlık ve Şehir Planlama Bölümü, Kilimli / Zonguldak / aveli9827@gmail.com (Prof. Dr. Doğan KUBAN Hocaya, Sevgi ve Saygıyla İthaf Olunur) Doğan Hoca, sevgi pınarı, bilgelik çağlayanı, büyük aydınlatıcı ve hümanist koca bir çınardır. Cehalete karşı bıkmadan usanmadan sürekli bilim ve fen yoluyla aydınlanma onun sloganı. Zaten aydınlanma cehalete karşı bir direnmedir. Matematiğin insanlığın, toplumların gelişmesindeki ve aydınlanmasındaki rolünü yazılarında çokça vurguladı [1] . Matematikte sıfırın halleri denilince, sıfırın bölme, çarpma, toplama ve çıkarma işlemlerindeki etkisi anlaşılır. Şöyle ki, sıfırdan farklı bir reel sayının sıfıra bölünmesinin sonucunun Hintli matematikçi Bhaskara’ya göre sonsuz olduğu çözümüydü. Bugün bu çözümün yanlış olduğunu biliyoruz. Yani Bhaskara, a ∈ R ve a≠0 olmak üzere, a/0 ’ın sonucunun sonsuz olduğunu savunuyordu. Sıfır sayısının birçok önemli özellikleri yanında, yokluğu da ifade eder. Sonsuz adet yokluk bir araya getirilirse sonucu yine yokluktur [5,9]. Sıfırdan farklı iki reel sayı birbirine bölünürse, sonuç yine bir reel sayı (reel sayı tanımı gereği) olur. Bölme ve çarpma işlemleri birbirinin tersi olan sonuçlar üretirler. Bölme sonucunda, bölünen sayı içerisinde kaç tane bölen sayı kadar tam sayı ve ondalığının olduğunun bulunmasıdır. Oysa çarpma bütünü elde etme işlemidir. Parçadan bütüne kısa yoldan ulaşma işlemi çarpma ile gerçekleştirilir. a/0 bölme işleminin sonucu reel bir sayı olsaydı, sıfır ile çarpıldığında a sayısını vermesi gerekirdi. Olmayan şeylerin toplamı yine olmayandır. Hiç tane sayıyı toplamak sıfırdır (tanım gereği). Dolayısıyla hangi sayı sıfır ile çarpılırsa çarpılsın hiçbir zaman, a sayısını üretmeyecektir. Yani matematikte böyle bir bölme işlemi tanımlanmamıştır. Ama belki bir gün bu soruna bir çözüm getirilebilir. Kısaca, bugün sıfırdan farklı bir reel sayının sıfıra bölünmesinin somut bir sonucu elde edilemediğinden, cevabı tanımsız olarak verilir. Sıfırın sıfırdan farklı bir sayıya bölümünün sıfır (0/a=0) olduğu, Bhaskara çözümü doğruydu. Şöyle ki, 0/a bölme işleminin sonucu sıfır olması durumunda doğrudur. Çünkü, olmayan bir şeyle olan bir şeyin sonucu, olmayan bir şey, yani sıfırdır. Sıfırlarla çarpmanın, toplamanın ve çıkarmanın sonuçları yine sıfırdır (tanım gereği). Acaba, sıfırın sıfıra bölümünün ( (0 )/0 ) sonucu nedir? Olmayan bir şeyin olmayan bir şeye bölme işleminin sonucu üzerine uzun süre çalışılmıştır. Fakat belli bir çözüme ulaşılmamıştır. Çünkü, olmayan bir şeyin olmayan bir şeye bölünmesi, istenilen her şeye karşılık getirilebilir. Yani bir keyfilik söz konusudur. Oysa matematikte temel yaklaşım, kesin doğru sonuç elde edilmesidir (yani bir kavramın tanımlanmasıdır). Yorumlara dayanmamalıdır. Yani, ( (0 )/0 ) işleminin sonucu, istenilen herhangi bir değere karşılık getirilmesi bir keyfiliği, diğer bir söyleyişle bir tanımsızlığı (belirsizliği) içerir. Bu yüzden ( (0 )/0 ) işleminin sonucu tanımlanmamıştır. Limit kavramının sezgisel tanımı, y=f(x) fonksiyonu için x bir a değerine, a civarında a’dan büyük değerlerle veya a’dan küçük değerlerle yaklaşırken, f(x) fonksiyon değeri de bir L değerine yaklaşıyorsa, f(x) fonksiyonunun x’in a noktasındaki limiti L dir denir. Bu tanım, y=lim┬(x→a^+ )⁡〖f(x)=〗 lim┬(x→a^- )⁡〖f(x)=lim┬(x→a)⁡〖f(x)=L〗 〗, şeklinde yazılır. Kısaca limit kavramı, fonksiyonların tanım kümesindeki bir x değerine karşılık, f(x) fonksiyon değeri için ( (0 )/0 ) tanımsızlık durumunda (veya diğer tanımsızlık durumlarında), çok sayda değeri oluşmaktadır. Bu durum fonksiyon tanımı ile çelişir. Limit, fonksiyonların tanımsızlık durumlarında oluşan, tanım kümesindeki bir elemana karşılık, birden çok değer kümesi elemanının oluşması tanımsızlık durumunu ortadan kaldırarak, fonksiyon tanımına uygunluğunu sağlar. Yani, fonksiyonlarda, tanım kümesindeki her bir x’e karşılık değer kümesinde bir ve yanlız bir tane f(x) değeri üretilmesi, limit kavramı ile çözülmüştür. y=f(x)=(P(x))/(Q(x))=0/0 ya da ∞/∞ tanımsızlık durumlarında, f(x) fonksiyon değeri için tanımsızlık giderilerek hesaplanmaktadır. Bu hesaplamayı, Fransız matematikçi, Guillame De I’Hopital, küçülerek ( (0 )/0 )’a yaklaşan sayı dizisi kavramıyla tanımsızlığı ortadan kaldırarak, tanımlı hale dönüştürmekle başarmıştır. Matematik’te fonksiyonların limit hesaplarında karşılaşılan ( (0 )/0 ) tanımsızlığı, I’Hopital kuralı uygulanarak kolayca ortadan kaldırılarak, belli bir sayı elde edilebilir. Fakat, I’Hopital’in ( (0 )/0 ) tanımsızlığını giderme kuralını, İsveçli hocası Johann Bernoulli’de aldığı iddiası tartışmalı bir konu olmasına karşın, bugün limit’de ( (0 )/0 ) tanımsızlığının giderilmesinin çözüm yolu olan, I’Hopital kuralı matematikteki yerini almıştır. Yani pay ve paydadaki fonksiyonların art arda türevlerinin alınıp tanımsızlığın ortadan kaldırılması kuralı olarak anılır. Sıfırın, diğer tanımsızlık halleri (0.∞), 〖(0〗^0) ve 〖(∞〗^0) olup, bu tanımsızlıkların giderilmesinin çözümleri de bulunmuştur. Bazen tanımsızlık yerine belirsizlik terimi kullanılmaktadır. Belirsizlik yerine tanımsızlık teriminin kullanılması daha doğrudur [9]. Örneğin, n elemanlı kümenin n elemanlı alt kümesinin sayısı kendisi olan, birdir. Oysa ki bunun hesabı, (■(n@n))=n!/n!(n-n)!=1/(n-n)!=1/0!=1 olup, burada karşılaşılan sorun, 0!=1(sıfır faktöriyel bir alınmıştır) tanımlanarak giderilimiştir. Aksi taktirde sorun aşılamamaktadır [9]. Matematikte bazı problemler, asırlar sonrası çözülebilmektedir. Matematik bilim tarihinde örnekleri çokça bulunmaktadır [6]. Beşinci dereceden bir polinom denklemin köklerinin bulunması için, denklemin katsayıları üzerine uygulanan, çarpma, bölme, toplama, çıkarma ve beşinci dereceden kök alma işlemleri ile çözülemeyeceğini, Norveçli matematikçi, Niels Henrik Abel (1802-1829) ve Fransız matematikçi, Evariste Galois (1811-1832) son verdiler [3,4]. Diğer bir örnek, Oklid’in Elemanları [2] adlı geometri kitabında geçen, 5. aksiyomun (belitin) diğer 4 aksiyoma dayanarak ispatlanması için, matematikçilerin 2000 yıllık çabaları sonucunda, Oklid-Dışı geometrilerin doğmasına sebep olması. Öklid-Dışı geometrilerin yaratıcılar ise, Carl Friedrich Gauss (1777-1855), Nikolay İvanoviç Lobaçevski (1792-1856), Friedrich Berhard Riemann (1826-1866) ve Janos Bolyai (1802-1860) dır. Bir başka örnek olarak, n&#62;2 olmak üzere x^n+y^n=z^n şeklindeki Fermat teoremidir [6,8]. Yani, n. kuvvetten bir tam sayı, n. kuvvetten iki tam sayının toplamı olarak yazılabilir mi problemi. Bu problemin çözümü 350 yıl sonra, İngiliz asıllı matematikçi Andrew Wiles tarafından yazılamayacağı ispatlanmıştır. Yukarıdaki tanımlanan problemlerin çözümleri, asırlar boyunca uğraşılıp, sonunda çözüme kavuşturulmuştur. Yukarıdaki problemlerin çözümleri, yeni kavramlar tanımlanarak çözülmüştür. Sıfırın, toplama, çıkarma, ve çarpma işlemlerinde bir sorun çıkarmadığını biliyoruz. Sorunun bölme işleminde yaşandığını, yani sıfırdan farklı sayının sıfıra bölünmesi ve sıfırın sıfıra bölünmesinde yaşandığını, fakat bu sorunların yukarıda açıklanan bazı özel durumlarda çözüldüğünü biliyoruz. Sıfır yaman bir sayı. Günümüz uygarlığının baş mimarı. Sıfırın başka marifetleri de var. Örneğin, matematikte sayı sistemleri için referans olması yanında, diğer birçok fiziksel ve matematiksel yapı ve sistemlere de referanslık etmesidir. Suyun sıfır derecede sıvı halde katı hale dönüşmesi, çember, daire, koordinat sistemleri, dünyanın ağırlık merkezi vb. sistem ve yapılara da referanslık yapması. SARS-Cov-2 virüsü ve sebep olduğu Covid-19 akciğer solunum yolu hastalığı için, başlangıç yılı olan 2020 yılı, başlangıç veya sıfır yılı olarak alınabilir olması. Sıfır aynı zamanda özel sabit bir fonksiyondur (y=f(x)=0). Sıfırın diğer halleri için, 0!=1, √0=0 , ±0=0 , a∈R ve a≠0 olmak üzere, a^0=1 örnekleri verilebilir. 0^0, cebirde 1 ve analizde ise tanımsız olarak alınır [9]. İşte sıfırın hallerinin bir başka örneği. e^iπ+1=0, Euler’in ispatladığı bu denklem matematiğin 5 önemli sayısının içerisinde sıfırın bulunması [7], denkleme tamlık, mimari estetiklik ve güzellik katmaktadır. Sonuç olarak, sıfıra değersiz gözü ile bakılamayacağı anlaşılmaktadır. Sıfırın, matematiğe katılmasıyla, matematikte ve doğa bilimlerinde büyük ilerlemeler sağlanmıştır. Sıfır aynı zamanda, günümüz uygarlığının parlayan ve hiçbir zaman sönmeyecek güneşi ve bütün bilimlerin ise olmazsa olmazı, tarafsız bir temel sayısıdır. Cehaletle Savaşılmaz, Kemalatla Yarışılır. Her bilim dalı gemisinin halatını, matematik limanının baba direğine bağlamalıdır. Sevgi, Saygı ve Hürmetlerimle, Doğan Hocam. Kaynaklar [1]. Kuban, D. (2021), CBT (1987), CBT (2006) ve HBT (2016), dergilerinde yayınlanmış bütün yazıları, İstanbul. [2]. Sertöz, A. S. (2019), Öklid’in Elemanları, Türkçesi ve Notlar: Ali Sinan Sertöz, TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, Ankara. [3]. Sertöz, A. S. (1996), Matematiğin Aydınlık Dünyası, TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, Ankara. [4]. Nesin, A., Törün, A. (2013), Matematikçi Portreleri, Nesin Matematik Köyü, 3. Bakı, Şirince/Selçuk/İzmir. [5]. Zellini, P. (2011), Sonsuzun Kısa Tarihi, Türkçesi: Fisun Demir, 2. Baskı, Dost yayınevi, Ankara [6]. Ülger, A. (2021), Matematiğin Kısa Tarihi, Koç Üniversitesi, İstanbul. [7]. King, P. J. (1997), Matematik Sanatı, Çeviri: Nermin Arık, TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, Ankara. [8]. Wells, D. (1997), Matematiğin Gizli Dünyası, Türkçesi: Dr. Selçuk Alsan, Sarmal Yayınevi, İstanbul. [9]. Nesin, A. (2021), 0! (Sıfır Faktöriyel) Neden 1’e Eşittir, https://www.youtube.com/watch?v=i5gxEhNDYls.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/makaleler/matematikte-sifirin-cesitli-halleri">Matematikte sıfırın çeşitli halleri</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>Dr. Öğr. Üyesi Veli AKARSU, </strong><strong>Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi, ZMYO, Mimarlık ve Şehir Planlama Bölümü, Kilimli / Zonguldak / </strong><strong>aveli9827@gmail.com</strong></em></p>
<p><strong>(Prof. Dr. <em>Doğan KUBAN Hocaya, Sevgi ve Saygıyla İthaf Olunur</em>)</strong></p>
<p>Doğan Hoca, sevgi pınarı, bilgelik çağlayanı, büyük aydınlatıcı ve hümanist koca bir çınardır. Cehalete karşı bıkmadan usanmadan sürekli bilim ve fen yoluyla aydınlanma onun sloganı. Zaten aydınlanma cehalete karşı bir direnmedir. Matematiğin insanlığın, toplumların gelişmesindeki ve aydınlanmasındaki rolünü yazılarında çokça vurguladı [1] .</p>
<p>Matematikte sıfırın halleri denilince, sıfırın bölme, çarpma, toplama ve çıkarma işlemlerindeki etkisi anlaşılır. Şöyle ki, sıfırdan farklı bir reel sayının sıfıra bölünmesinin sonucunun Hintli matematikçi Bhaskara’ya göre sonsuz olduğu çözümüydü. Bugün bu çözümün yanlış olduğunu biliyoruz. Yani Bhaskara, a ∈ R ve a≠0 olmak üzere, a/0 ’ın sonucunun sonsuz olduğunu savunuyordu. Sıfır sayısının birçok önemli özellikleri yanında, yokluğu da ifade eder. Sonsuz adet yokluk bir araya getirilirse sonucu yine yokluktur [5,9]. Sıfırdan farklı iki reel sayı birbirine bölünürse, sonuç yine bir reel sayı (reel sayı tanımı gereği) olur. Bölme ve çarpma işlemleri birbirinin tersi olan sonuçlar üretirler. Bölme sonucunda, bölünen sayı içerisinde kaç tane bölen sayı kadar tam sayı ve ondalığının olduğunun bulunmasıdır. Oysa çarpma bütünü elde etme işlemidir. Parçadan bütüne kısa yoldan ulaşma işlemi çarpma ile gerçekleştirilir. a/0 bölme işleminin sonucu reel bir sayı olsaydı, sıfır ile çarpıldığında a sayısını vermesi gerekirdi. Olmayan şeylerin toplamı yine olmayandır. Hiç tane sayıyı toplamak sıfırdır (tanım gereği). Dolayısıyla hangi sayı sıfır ile çarpılırsa çarpılsın hiçbir zaman, a sayısını üretmeyecektir. Yani matematikte böyle bir bölme işlemi tanımlanmamıştır. Ama belki bir gün bu soruna bir çözüm getirilebilir. Kısaca, bugün sıfırdan farklı bir reel sayının sıfıra bölünmesinin somut bir sonucu elde edilemediğinden, cevabı tanımsız olarak verilir.</p>
<p>Sıfırın sıfırdan farklı bir sayıya bölümünün sıfır (0/a=0) olduğu, Bhaskara çözümü doğruydu. Şöyle ki, 0/a bölme işleminin sonucu sıfır olması durumunda doğrudur. Çünkü, olmayan bir şeyle olan bir şeyin sonucu, olmayan bir şey, yani sıfırdır. Sıfırlarla çarpmanın, toplamanın ve çıkarmanın sonuçları yine sıfırdır (tanım gereği).</p>
<p>Acaba, sıfırın sıfıra bölümünün ( (0 )/0 ) sonucu nedir? Olmayan bir şeyin olmayan bir şeye bölme işleminin sonucu üzerine uzun süre çalışılmıştır. Fakat belli bir çözüme ulaşılmamıştır.</p>
<p>Çünkü, olmayan bir şeyin olmayan bir şeye bölünmesi, istenilen her şeye karşılık getirilebilir. Yani bir keyfilik söz konusudur. Oysa matematikte temel yaklaşım, kesin doğru sonuç elde edilmesidir (yani bir kavramın tanımlanmasıdır). Yorumlara dayanmamalıdır. Yani, ( (0 )/0 ) işleminin sonucu, istenilen herhangi bir değere karşılık getirilmesi bir keyfiliği, diğer bir söyleyişle bir tanımsızlığı (belirsizliği) içerir. Bu yüzden ( (0 )/0 ) işleminin sonucu tanımlanmamıştır. Limit kavramının sezgisel tanımı, y=f(x) fonksiyonu için x bir a değerine, a civarında a’dan büyük değerlerle veya a’dan küçük değerlerle yaklaşırken, f(x) fonksiyon değeri de bir L değerine yaklaşıyorsa, f(x) fonksiyonunun x’in a noktasındaki limiti L dir denir. Bu tanım, y=lim┬(x→a^+ )⁡〖f(x)=〗 lim┬(x→a^- )⁡〖f(x)=lim┬(x→a)⁡〖f(x)=L〗 〗, şeklinde yazılır.</p>
<p>Kısaca limit kavramı, fonksiyonların tanım kümesindeki bir x değerine karşılık, f(x) fonksiyon değeri için ( (0 )/0 ) tanımsızlık durumunda (veya diğer tanımsızlık durumlarında), çok sayda değeri oluşmaktadır. Bu durum fonksiyon tanımı ile çelişir. Limit, fonksiyonların tanımsızlık durumlarında oluşan, tanım kümesindeki bir elemana karşılık, birden çok değer kümesi elemanının oluşması tanımsızlık durumunu ortadan kaldırarak, fonksiyon tanımına uygunluğunu sağlar. Yani, fonksiyonlarda, tanım kümesindeki her bir x’e karşılık değer kümesinde bir ve yanlız bir tane f(x) değeri üretilmesi, limit kavramı ile çözülmüştür.</p>
<p>y=f(x)=(P(x))/(Q(x))=0/0 ya da ∞/∞ tanımsızlık durumlarında, f(x) fonksiyon değeri için tanımsızlık giderilerek hesaplanmaktadır. Bu hesaplamayı, Fransız matematikçi, Guillame De I’Hopital, küçülerek ( (0 )/0 )’a yaklaşan sayı dizisi kavramıyla tanımsızlığı ortadan kaldırarak, tanımlı hale dönüştürmekle başarmıştır. Matematik’te fonksiyonların limit hesaplarında karşılaşılan ( (0 )/0 ) tanımsızlığı, I’Hopital kuralı uygulanarak kolayca ortadan kaldırılarak, belli bir sayı elde edilebilir. Fakat, I’Hopital’in ( (0 )/0 ) tanımsızlığını giderme kuralını, İsveçli hocası Johann Bernoulli’de aldığı iddiası tartışmalı bir konu olmasına karşın, bugün limit’de ( (0 )/0 ) tanımsızlığının giderilmesinin çözüm yolu olan, I’Hopital kuralı matematikteki yerini almıştır. Yani pay ve paydadaki fonksiyonların art arda türevlerinin alınıp tanımsızlığın ortadan kaldırılması kuralı olarak anılır. Sıfırın, diğer tanımsızlık halleri (0.∞), 〖(0〗^0) ve 〖(∞〗^0) olup, bu tanımsızlıkların giderilmesinin çözümleri de bulunmuştur.</p>
<p>Bazen tanımsızlık yerine belirsizlik terimi kullanılmaktadır. Belirsizlik yerine tanımsızlık teriminin kullanılması daha doğrudur [9]. Örneğin, n elemanlı kümenin n elemanlı alt kümesinin sayısı kendisi olan, birdir. Oysa ki bunun hesabı, (■(n@n))=n!/n!(n-n)!=1/(n-n)!=1/0!=1 olup, burada karşılaşılan sorun, 0!=1(sıfır faktöriyel bir alınmıştır) tanımlanarak giderilimiştir. Aksi taktirde sorun aşılamamaktadır [9].</p>
<p>Matematikte bazı problemler, asırlar sonrası çözülebilmektedir. Matematik bilim tarihinde örnekleri çokça bulunmaktadır [6]. Beşinci dereceden bir polinom denklemin köklerinin bulunması için, denklemin katsayıları üzerine uygulanan, çarpma, bölme, toplama, çıkarma ve beşinci dereceden kök alma işlemleri ile çözülemeyeceğini, Norveçli matematikçi, Niels Henrik Abel (1802-1829) ve Fransız matematikçi, Evariste Galois (1811-1832) son verdiler [3,4]. Diğer bir örnek, Oklid’in Elemanları [2] adlı geometri kitabında geçen, 5. aksiyomun (belitin) diğer 4 aksiyoma dayanarak ispatlanması için, matematikçilerin 2000 yıllık çabaları sonucunda, Oklid-Dışı geometrilerin doğmasına sebep olması. Öklid-Dışı geometrilerin yaratıcılar ise, Carl Friedrich Gauss (1777-1855), Nikolay İvanoviç Lobaçevski (1792-1856), Friedrich Berhard Riemann (1826-1866) ve Janos Bolyai (1802-1860) dır.</p>
<p>Bir başka örnek olarak, n&gt;2 olmak üzere x^n+y^n=z^n şeklindeki Fermat teoremidir [6,8]. Yani, n. kuvvetten bir tam sayı, n. kuvvetten iki tam sayının toplamı olarak yazılabilir mi problemi. Bu problemin çözümü 350 yıl sonra, İngiliz asıllı matematikçi Andrew Wiles tarafından yazılamayacağı ispatlanmıştır. Yukarıdaki tanımlanan problemlerin çözümleri, asırlar boyunca uğraşılıp, sonunda çözüme kavuşturulmuştur. Yukarıdaki problemlerin çözümleri, yeni kavramlar tanımlanarak çözülmüştür.</p>
<p>Sıfırın, toplama, çıkarma, ve çarpma işlemlerinde bir sorun çıkarmadığını biliyoruz. Sorunun bölme işleminde yaşandığını, yani sıfırdan farklı sayının sıfıra bölünmesi ve sıfırın sıfıra bölünmesinde yaşandığını, fakat bu sorunların yukarıda açıklanan bazı özel durumlarda çözüldüğünü biliyoruz. Sıfır yaman bir sayı. Günümüz uygarlığının baş mimarı. Sıfırın başka marifetleri de var. Örneğin, matematikte sayı sistemleri için referans olması yanında, diğer birçok fiziksel ve matematiksel yapı ve sistemlere de referanslık etmesidir. Suyun sıfır derecede sıvı halde katı hale dönüşmesi, çember, daire, koordinat sistemleri, dünyanın ağırlık merkezi vb. sistem ve yapılara da referanslık yapması. SARS-Cov-2 virüsü ve sebep olduğu Covid-19 akciğer solunum yolu hastalığı için, başlangıç yılı olan 2020 yılı, başlangıç veya sıfır yılı olarak alınabilir olması.</p>
<p>Sıfır aynı zamanda özel sabit bir fonksiyondur (y=f(x)=0). Sıfırın diğer halleri için, 0!=1, √0=0 , ±0=0 , a∈R ve a≠0 olmak üzere, a^0=1 örnekleri verilebilir. 0^0, cebirde 1 ve analizde ise tanımsız olarak alınır [9]. İşte sıfırın hallerinin bir başka örneği. e^iπ+1=0, Euler’in ispatladığı bu denklem matematiğin 5 önemli sayısının içerisinde sıfırın bulunması [7], denkleme tamlık, mimari estetiklik ve güzellik katmaktadır.</p>
<p>Sonuç olarak, sıfıra değersiz gözü ile bakılamayacağı anlaşılmaktadır. Sıfırın, matematiğe katılmasıyla, matematikte ve doğa bilimlerinde büyük ilerlemeler sağlanmıştır. Sıfır aynı zamanda, günümüz uygarlığının parlayan ve hiçbir zaman sönmeyecek güneşi ve bütün bilimlerin ise olmazsa olmazı, tarafsız bir temel sayısıdır.</p>
<p>Cehaletle Savaşılmaz, Kemalatla Yarışılır.</p>
<p>Her bilim dalı gemisinin halatını, matematik limanının baba direğine bağlamalıdır.</p>
<p>Sevgi, Saygı ve Hürmetlerimle, Doğan Hocam.</p>
<p><strong><em>Kaynaklar</em></strong><br />
[1]. Kuban, D. (2021), CBT (1987), CBT (2006) ve HBT (2016), dergilerinde yayınlanmış bütün yazıları, İstanbul.<br />
[2]. Sertöz, A. S. (2019), Öklid’in Elemanları, Türkçesi ve Notlar: Ali Sinan Sertöz, TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, Ankara.<br />
[3]. Sertöz, A. S. (1996), Matematiğin Aydınlık Dünyası, TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, Ankara.<br />
[4]. Nesin, A., Törün, A. (2013), Matematikçi Portreleri, Nesin Matematik Köyü, 3. Bakı, Şirince/Selçuk/İzmir.<br />
[5]. Zellini, P. (2011), Sonsuzun Kısa Tarihi, Türkçesi: Fisun Demir, 2. Baskı, Dost yayınevi, Ankara<br />
[6]. Ülger, A. (2021), Matematiğin Kısa Tarihi, Koç Üniversitesi, İstanbul.<br />
[7]. King, P. J. (1997), Matematik Sanatı, Çeviri: Nermin Arık, TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, Ankara.<br />
[8]. Wells, D. (1997), Matematiğin Gizli Dünyası, Türkçesi: Dr. Selçuk Alsan, Sarmal Yayınevi, İstanbul.<br />
[9]. Nesin, A. (2021), 0! (Sıfır Faktöriyel) Neden 1’e Eşittir, https://www.youtube.com/watch?v=i5gxEhNDYls.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/makaleler/matematikte-sifirin-cesitli-halleri">Matematikte sıfırın çeşitli halleri</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">24875</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Türkiye’nin en iyi üniversiteleri ve ilk 500 üniversite arasına neden giremiyoruz</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/makaleler/turkiyenin-en-iyi-universiteleri-ve-ilk-500-universite-arasina-neden-giremiyoruz</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Altaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 13 Mar 2021 20:12:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=22468</guid>

					<description><![CDATA[<p>Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ, Çukurova üniversitesi öğretim üyesi, iortas@cu.edu.tr Küresel düzeyde büyük bir pazar olan üniversitelerin holding düzeyindeki bütçe potansiyelleri ve öğrenci eğitim ücretleri doğal olarak pazardan pay kapmak için üniversiteler en iyi olmak ve önde olmak istemektedirler. Bunun ilk koşulu kendine güvenen ve sistemleri bu konuda müsait olan ülkelerde bünyelerine iyi beyinleri de (bilim insanı, teknik personel ve öğrenci) tutma girişimidir. Bunun için başarı sıralamasını değerlendiren kurumlar oluşmaya başladı. Geliştirilen ölçütlerin başında ise kuşkusuz üniversitelerin akademik kadrolarının üretkenliği ve etkinliği, yapılan yapınlar, bu yayınların aldığı atıflar, yürütülen ulusal ve uluslararası projeler değerlendirmeleri gelmektedir. Bu veriler üzerinde üniversitelerin aldığı derecelendirme o üniversitenin tanınırlığı sağlamaktadır. Mezunlarının işe alınma ve tercih edilme durumu da ayrıcı önemli. Öğrencilerin üniversite tercihlerinde ve proje veren kuruluşların tercihlerinde üniversitelerin başarı sırası önemli bir kriter olarak öne çıkmaktadır. Öncelikle gelişmiş ülkelerin en iyi destek gören üniversiteleri bu konuyu gündemde tuttular ve dünyanın en iyi üniversiteler sıralamasında yer alma kriterleri yavaş yavaş bizim ülkemizde de konuşulur ve izlenir oldu. Eğitimin günümüzde bir meta aracı olarak kabul görmesi ile Dünyada son 50 yıldır yükseköğretim alanında ciddi rekabet yaşanmaktadır. Son yıllarda özelliklede ABD ve İngiltere’deki üniversitelerin gelişmekte olan ülkelerden daha iyi bir eğitim almak amacı ile yükse ödeme yapması doğal olarak iyi üniversite hangisi sorusunu doğurdu. On binlerce öğrencinin daha iyi eğitim için yüksek miktarda para (50 küsur milyar dolar) harcadığı aşikârdır. Bu bağlamda daha nitelikli ve varsıl öğrenciyi bünyesine katmak için başta ABD, İngiltere ve diğer ülkelerin yerleşik üniversiteler kendi aralarında yarışabilmektedirler. Nitelikli araştırmacı kapasitesi, yayın ve araştırma ortamı önemsenen temel ölçütlerdir. İlk defa 1983 yılında US News dergisi Amerikan Üniversitelerini bütçe, öğrenci başına harcama, doktora derecesine sahip öğrenci ve hoca sayısı, öğretim üyesi başına düşen öğrenci, yayın ve atıf sayısı, öğrencilere verilen burs ve mezunların iş bulabilme gibi ölçütler üzerinden sınıflandırdı. Daha sonra bu bağlamda birkaç uluslararası ve ulusal ölçüt geliştiren şirketler bu konularda ücret karşılığı başvuruda bulunan üniversiteleri sıralamaktadır. Aşağıda bu şirketlerin farklı zamanlarda faklı üniversiteler için yaptığı sıralamalar bulunmaktadır. Bu sıralamaların sık sık değiştiği veya birinin önde gösterdiği bir üniversite bir başkasında herhangi bir sıralamada görülmemektedir. İlk 100 veya 500 sıralamasındaysanız iyi öğrenci, niteliği ve uluslararası tanınırlığı yüksek hoca ve yüksek bütçe olanaklarına sahip olmaktasınız. Temelde daha iyi öğrenci çekebilme ve öğrenci üzerinden gelir elde etmeye dayalı üniversite sıralamasına girmek için zaman şirketlerin ve üniversitelerin bütün bilgilere ulaşılıp ulaşılmadığı veya üniversitelerin verdiği verilerin doğruluğu tartışma konusu da olabilmektedir. Bunun temel nedeni o üniversitenin başvurusu ve şirkete (URAP sanırım ücret talep etmiyor) ödemesine bağlıdır. Shanghai Jiao Tong Üniversitesi Değerlendirmesi Dünyadaki en iyi üniversite çalışmalarını birçok kuruluş yapmakta ve bunların başında Çin’in Shanghai Jiao Tong Üniversitesi tarafından düzenli olarak dünyanın ilk 500 üniversitesini belirlemektedir (http://www.shanghairanking.com/ARWU2015.html). Genelde Shanghai Jiao Tong Üniversitesi bu anlamda şimdilik dünyada değerlendirmesi ile kabul görmekledir. İlk 500 üniversitesi arasına girme ölçütü olarak bilimsel ve akademik çalışmalar, üniversite mezunları, öğretim üyelerinin aldığı ödüller, geçmişten bugüne kadar yapılan bilimsel araştırmalar ve çalışmalar, 2002 ve sonrası yapılan çalışmalar, &#8220;Science Citation Index-Expanded and Social Citation Index&#8221; kapsamında yayınlanan çalışmalar yanında bu çalışmaların tam zamanlı çalışan akademik personel başına düşen pay oranının temlinde 6 kritere göre değerlendirilmektedir (Çizelge 1). Çizelge 1. Sembol olarak sıralamada ilk olan Harvard üniversitesi ile İstanbul üniversitesinin değerlendirme ölçütleri aşağıdaki tabloda gösterildiği gibidir (2013-2015 yılı verileri). Regional Rank Country Score on Alumni Score on Award Score on HiCi Score on N&#38;S Score on SCI Score on Size Total Score 1 Harvard Univ. 1 USA 1 100 100 100 100 403-510 &#160; İstanbul Univ. 14,1 0 0 3,8 34,5 16,5-13,1 &#160; 2015 yılında da dünyanın en iyi 500 üniversitesi arasına doğal olarak ABD ve İngiltere üniversitelerini diğer gelişmiş ülkeler izlemektedir. Genel bir değerlendirme yapılacak olursa sıralamayı genellikle ülkelerin GSMH içinde bilime ayırdıkları gelir ile eşdeğerde bir gelişme gösterdikleri görülmektedir. Güney Afrika 4 üniversite ile ilk 500 sırasında yer alırken, diğer Afrika ülkelerinde hiçbir üniversite sıralamada yer almamaktadır. Müslüman dünyasında tek ülke ise Türkiye bulunmaktadır. 54 Müslüman ülkeden bir tek Türkiye’nin olması ve bunun nedenlerinin incelenmesi ve tartışılması anlamlı olacaktır. Sıralamada Yunanistan iki üniversite ile hem de bizim İstanbul üniversitesinden çok önden girebilmektedirler. Atina Üniversitesi 247 Selanik Üniversitesi de 394. sırada bulunmaktadır. 2006 yılına kadar hiçbir Türk üniversitesinin bulunmadığı değerlendirmede 2007 de İstanbul üniversitesinin 472 sırada da olsa listede olması sevindirici. 2007 yılı için yaptığı değerlendirme (http://www.arwu.org/rank/2007/ARWU2007TOP500list.htm) web adresinde ulaşılabilir. İlk kurulan üniversite olması yanında halen ülkemizin en büyük ve en fazla öğretim üyesine ve mezunları olan Prof. Dr. Aziz Sancar’ın Nobel alması nedeniyle İstanbul üniversitesi doğal olarak önemli bir yere sahip olmaktadır. Daha önce 2009 yılında Hacettepe üniversitesi de ilk 500 sıralamasına girmekle beraber ülkemizde halen yerleşik belirli bir yeri olan bir üniversitemiz bulunmadığını söylersek haksızlık etmemiş oluruz. Bu arada Hollanda Leiden Üniversitesi Bilim ve Teknoloji Çalışmaları Merkezi tarafından &#8220;Web of Science&#8221; veri tabanından 2008–2011 yılları arasında yayınlanan makale ve incelemeler esas alınarak hazırlanan 2013 sıralamasına göre “dünyanın en iyi 500 üniversitesi&#8221; sıralamasına, Hacettepe, ODTÜ, Ankara, Ege, İstanbul ve Gazi üniversiteleri girdi. ODTÜ en fazla ülke birinciliği alan üniversite sırlamasında yer aldı. Leiden üniversitesi sıralamasında yayın kalitesi kriterinin, üniversitelerin yayınlarının yüzde kaçının dünyada en çok atıf alan makalelerin yüzde 10&#8217;luk dilimde yer aldığını dikkate alındığı belirtiliyor. URPA başkanı ve eski ODTÜ rektörü Ural Akbulut, ilk 500&#8217;deki Türkiye üniversitelerinin 4 farklı &#8220;etki&#8221; ile &#8220;işbirliği&#8221; göstergesine göre değerlendirdiğini, verilerin temel bilimler ve sosyal bilimler alanında yapılan yayınlardan oluştuğunu belirtiyor. Leiden Üniversitesi sıralamasında Türkiye’nin Asya kıtasında gösterildiği ve kıtanın ilk yüz üniversitesi içinde İstanbul üniversitesi 94 sırada gösterilmektedir. Asya kıtasında Japon, Avusturalya ve Çin üniversitelerini Güney Kore üniversiteleri izliyor. Avrupa üniversiteleri içinde İngiliz, Alman, İsviçre ve Fransız üniversiteleri izliyor. Amerika kıtasında ise tartışmasız ABD üniversiteleri hakım konumda bulunuyor. Times Higher Education&#8217;ın (THE) Sırlamada Türkiye Üniversitelerinin yeri neden çok sık değişiyor Times Higher Education (THE) dergisinin her yıl düzenli olarak açıkladığı &#8216;dünya çapındaki en itibarlı üniversiteler&#8217; sıralamasını açıklamaktadır.  2013 Eylül ayında İngiliz Times Higher Education (THE) Kurumu “Dünyanın En İyi 400 Üniversitesi” sıralamasında 5 Türk üniversitesinin de yer aldığını belirtildi. THE değerlendirmesini beş ana başlık ve 13 alt başlıktan oluşan kriterlerlere göre Eğitim (%30), Bilimsel Yayınlara Yapılan Atıflar (30%), Araştırma (%30), Uluslararası Görünüm (%7.5) ve Sanayi Gelirleri (%2.5) başlıklarında aldıkları puana göre değerlendirme yapmaktadır. Bu değerlendirmeye göre Boğaziçi Üniversitesi 199&#8217;uncu sırada İTÜ ve ODTÜ, 201-225 aralığında yer alırken, Bilkent Üniversitesi 226-250, Koç Üniversitesi ise 276-300 aralığında kendilerine yer buldular. Ve 2014 yılı için Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) akademik olarak 71-80 bandında yer almaktadır. THE tarafından BRICS (brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika) ülkelerdeki üniversiteler arasında ilk 20 üniversite içinde 5 Türk üniversitenin olması da ayrıca önemli ve candan kutlamak gerekir üniversitelerimizi. 5 Aralık 2013 tarihli Milliyet gazetesi Times Higher Education&#8217;ın (THE) BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan Çin) ve Gelişmekte Olan Ülkelerdeki En İyi Üniversiteler listesinde, ilk 10&#8217;da 3, ilk yüzde ise 7 Türk üniversitesinin yer aldığını belirti. Aynı kuruluşun tüm dünyayı kapsayan listesinde en iyi 199&#8217;uncu üniversite olarak Boğaziçi Üniversitesini göstermiş. 13 Aralık 2017 tarihli Hürriyet gazetesinde THE’nın 2018 yılı için Dünyanın en iyi 500 üniversitesi arasına Koç, Sabancı, Bilkent ve Boğaziçi üniversiteleri belirlenmiştir. Bu yıl İngiltere’nin Oxford ve Cambridge üniversiteleri önde görülürken, Amerika’nın Harvard’ı sıralamada yer almamaktadır. THE ölçüt olarak üniversitelerin araştırma, öğrenim, bilgi transferi ve uluslararası aktiviteleriyle değerlendirildiğini belirten kurum, araştırma fonları, öğrenci-öğretmen oranı, doktora ve lisans mezun sayısı, kurum geliri, yapılan araştırmalar ve yayınların uluslararası akademik camiadan alıntılar üzerinde dünya çapında yaklaşık 10 bin akademisyenin üniversitelerin itibarı konusundaki görüşlerine dayanarak hazırladığını belirtiyorlar. Üniversitelerin toplumların gelişmişliğinin dinamosu olduğunun anlaşılması nedeniyle son yıllarda çok sık bu tür değerlendirmeler yapılıyor. 18 Temmuz 2015 tarihli Hurriyet.com.tr gazete haberine göre Center for World Üniversitesi Rankings, dünyanın en iyi 1000 üniversitesini sıralamasından sekiz temel gösterge üzerinden (eğitim kalitesi, mezunların işe girme oranı ve etkinlikleri) gibi parametreleri üzerinde yaptıkları değerlendirmede ilk 20&#8217;de 15 tane ABD üniversitesi var iken Türkiye’den Ortadoğu Teknik Üniversitesi 470&#8217;inci sırada, İstanbul Üniversitesi 623&#8217;üncü sırada, Hacettepe Üniversitesi 634, Ankara Üniversitesi 725, İstanbul Teknik Üniversitesi 742, Ege Üniversitesi 779, Boğaziçi Üniversitesi 837, Bilkent Üniversitesi 842, Gazi Üniversitesi 852, 9 Eylül Üniversitesi 954&#8217;üncü sırada yer aldı). 1 Ekim 2015 Haber Türk, 2 Ekim 2015 Cumhuriyet gazellerinde Üniversitelerimizin döküldüğünü ve daha önceki sıralamadan 500 sıra birden kaybettiğini yazıyorlar. Son yıllarda THE ayrıca “Gelişmekte Olan Ülkeler Üniversiteler Sıralaması 2019” ile yeni bir üniversite değerlendirmesi yapılmaktadır.  Türkiye gelişmekte olan ülke olarak sırlamaya 23 üniversite ile sıralamaya dâhil edilmiş. Türkiye üniversiteleri gelişmekte olan üniversiteler içinde ilk 20 sırada bir üniversitemiz yer alıyor. En azından ilk 10 sıralamasında birkaç üniversitemizin olması çok istenirdi. Ancak 2018 yılına göre Türk üniversiteleri sıralamada gerilediği görülmektedir. Bu arada Çin üniversitelerinin ilk sıralarda yer aldığını belirtmekte fayda var. THE’nin yaptığı yeni sırlamada ODTÜ, Boğaziçi ve ITÜ gibi gibi Türkiye’nin saygın üniversitelerinin 501-600 bandına taşınması üzüntü ile karşılandı. Üniversitelerimizin geri sıralara düşmesinin nedeni olarak da Türkiye’den değişik üniversitelerden bilim insanının da içinde yer aldığı CERN’deki bilimsel çalışmalarda yapılan ve binlerce yazarlı yayınların artık dikkate alınması yanında Thomson Reuters veri tabanı WOS yerine ve Scopus veri tabanını tercih etmeleri gösterilmiştir. Ayrıca CERN’deki “Higgs Bozunu” çalışması yapan ve Nobel ödülü alan bilim insanlarının 5 bini imzalı CERN adresli makalelerde yer alamsı otomatik olarak bizim gibi ülkelerin bilim kriterlerini de yukarı taşımaktadır. Konuları yakından izleyen biri olarak bu denli değişimlerin üniversitelerin sırlamasının ötesinde kalitesine ne katığına bakarım. Önemli olan, bilim insanınız ürettiği etki faktörü yüksek dergilerdeki makale sayısı, paten sayısı, derleme makaleler, kitap bölümleri, bilim insanlarınınız uluslararası toplantılara davet edilmesi ve mezunlarınızın burs bulması ve işe alınmada öncelikli olmasıdır. Eğri oturup doğru konuşalım hangi üniversitemiz ve yöneticileri bu konulara kafa yoruyor ve bu konularda öneri geliştiriyor. Bu bağlamda Türkiye’deki üniversitelerin belirli bir yerde ilerleme gösterememesinin nedeni bence bu konularda hedef ve planlarımızın olmamasıdır. Quacquarelli Symonds (QS) Sıralaması İngiltere-Londra merkezli İngiliz eğitim danışmanlığı firması Quacquarelli Symonds tarafından belirlenen 2015-2016 dünya üniversiteleri sıralaması açıklandı. 15 Eylül 2016 tairihli Milliyet gazetesi QS sıralmasına göre “İlk 500&#8217;de 5 Türk üniversitesi” haberini vererek Bilkent, ODTÜ, Boğaziçi, Sabancı ve Koç üniversiteleri ilk 500 içine girdi. 7 Eylül 2016 Cumhuriyet gazetesi üniversite derecelendirme kuruluşu Quacquarelli Symonds (QS) sıralamasında 2016-2017 Dünya Üniversiteler Sıralamasında 916 üniversite içinde ABD’den MIT’nin birinci olduğu sıralamada Türkiye’den sırlamada yer alan üniversitelerimiz Çizelge 2’de belirlediği gibidir.  Bilkent, Koç, ODTÜ, Boğaziçi, İTÜ ve Hacettepe üniversiteleri, geçen yıla göre sıralamada geriye düştüğünü gösterirken, Gazi Üniversitesi ise ilk kez sıralamada yer aldı. Sıralamda İrandan hatta bizden de daha önde çoğunlukla teknoloji ağırlıklı 5 üniversite sıralamada yer alıyor. Saudi Arabistan üniversitelerinde ilk 200 sıralamasında 3 olmak üzere 7 üniversite sıralmada yer alırken, Kuveyt, Ürdün, Katar üniversitesi de sıralamada yer almaktadırlar. Cumhuriyet gazetesi 22 Ekim 2015 tarihli haberinde (http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/egitim/392219/Alti_universite_ilk_20_de.html) QS Üniversitesi Rankings tarafından Gelişmekte Olan Avrupa ülkelerini ve Orta Asya ülkelerini (Emerging Europe and Central Asia &#8211; EECA) kapsayan en iyi üniversiteler sıralaması açıklandı. Sıralamanın ilk 100’de 12 Türk üniversitesi var ancak ilk 10’a ise hiçbir üniversitemiz yok. Sıralamada, ODTÜ ve Bilkent 11, Sabancı Üniversitesi 14., Koç Üniversitesi 15., Boğaziçi ve İstanbul Üniversiteleri 17. sırada yer aldı. QS ağırlıklı olarak anket çalışmalarına önem verdiği belirtilmiş, İngilizce yayınlara daha az yer verdiği belirtilmiş. Çizelge 2. Quacquarelli Symonds (QS) sıralamasına göre 2016-2021 Türkiye’de ilk 1000 sıralamasında yer alan üniversiteler (QS, 2021). Sıralama 2016-2017 2018 2020 2021 1 Bilkent Üniv. 411-420 Bilkent Üniv.           421-430 Koç Üniv. 451 Koç Üniv. 465 2 Sabancı Üniv. 441-450 Koç Üniv. 431-440 Sabancı Üniv.          521-530 Sabancı Üniv. 521-530 3 Koç Üniv. 451-460 Sabancı Üniv.          461-470 Bilkent Üniv.           501-510 Bilkent Üniv. 551-560 4 ODTÜ 471-480 ODTÜ     471-480 ODTÜ     591-600 ODTÜ       601-650 5 Boğaziçi 471- 480 Boğaziçi Üniv.         491-500 Boğaziçi Üniv.         651-700 Boğaziçi Üniv.651-700 6 İTÜ 651-700 ITT  601-650 ITÜ 651-700 ITÜ 751-800 7 Hacettepe Ün. 701-961 Hacettepe Üniv.       751-800 Ankara Üniv.           801-1000 Ankara Üniv. 801-100 8 İstanbul Üniv. 701-961 Ankara Üniv.           801-1000 Hacettepe Üniv.       801-1000 Hacettepe Üniv. 801-1000 9 Ankara Üniv. 701-961 Çukurova Üniv.       801-1000 İstanbul Üniv.          801-1000 İstanbul Üniv. 801-1000 10 Gazi Üniv. 701-961 Gazi Üniv. 801-1000 Dokuz Eylül Ünv. 1001+ 11 Çukurova Üniv.701-961 İstanbul Üniv.          801-1000   Türkiye&#8217;nin de Kendi Sıralama Kuruluşu Var Ancak ODTÜ Enformatik Enstitüsü bünyesinde oluşturulan Üniversitesi Ranking by Academic Performance (URAP) laboratuvarları tarafından 8 kurumca yapılan &#8221;Dünya Üniversiteler Sıralaması&#8221;nın son raporu 15 Temmuz 2012 tarihinde yayımlandı. Ve dünya genelinde 8 kurumca yapılan &#8221;dünya üniversiteler sıralaması&#8221;nın son bir yıllık raporuna göre, tüm sıralamaların en az birinde ilk 500&#8217;e giren 10 Türk üniversitesi, İstanbul, Ankara, ODTÜ, Hacettepe, Gazi, Ege, Bilkent, İTÜ, Boğaziçi ve Sabancı üniversiteleri olarak belirlendi. URAP 1 Kasım 2017 tarihli yaptığı açıklamada (http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/egitim/857502/Dunyanin_en_iyi_universiteleri_siralandi__Turk_universiteleri_ilk_500_e_giremedi.html) dünyanın en iyi 2500 üniversitesi arasında ilk 500’de hiçbir Türk üniversitesi bulunmuyor. Sıralamada en iyi Türkiye üniversiteleri ODTÜ (532), İÜ (540), Hacettepe Üniversitesi (543), İTÜ (559), Ankara Üniversitesi (652), Ege Üniversitesi (653), Gazi Üniversitesi (669), Boğaziçi Üniversitesi (699), Bilkent Üniversitesi (840), Erciyes Üniversitesi (878). URAP değerlendirmesine göre 5 yıl gibi kısa sürede üniversitelerimiz gerilemiş görülüyor. URAP Laboratuvarınca hazırlanan raporun, dünya sıralamalarında yer alan üniversitelerin Haziran-2012&#8217;deki durumuna göre dünyadaki yaklaşık 20 bin üniversite sıralamalarında Türkiye’deki birçok üniversitenin hatırı sayılır bir ağırlığı vardır. Bu üniversitelerin kendi içlerindeki sıralamalarından en ilk 400-1000 arasına girebilecek on küsur Türk üniversitesi bulunacaktır. Sanırım eksiğimiz ülke olarak üniversiteler olarak bilim politikamızın olmaması ve aranan kriterlerin üniversite yönetimlerinde ciddi olarak incelenmemesi önemli bir eksikliktir. ODTÜ Enformatik Enstitüsü URAP Laboratuvarları Başkanı Prof. Dr. Ural Akbulut bu konuda ciddi çaba harcayan ve konunun önemine derinden inanmış bir eski rektör olarak “Dünya üniversitelerini 8 sıralama sisteminin bulunduğunu, bu kurumların kullandığı kriterlerin ve sıraladıkları üniversite sayılarının birbirinden farklı olduğunu ifade ediyor haklı olarak”. Bu bağlamda sayın Prof. Dr. Ural Akbulut hocanın çalışmalarının ulusal ölçekte desteklenmesi gerekiyorsa daha fazla katkıda bulunarak kendimize özgü bir değerlendirme ölçeği geliştirmek. Ayrıca dünya ölçeklerinin izlenmesi ve Türkiye üniversitelerinin hedeflerinin ve planlarının geliştirilmesi çalışmalarına önem verilmelidir. Genellikle ilk 500 üniversite arasına girebilen üniversitelerin genel kriterleri özelikle Nobel ödüllü aday çıkarma ve Nature dergisinde yayın yapma kıstasları doğal olarak üniversitelerimizin üzerinde ciddi bir haksızlık yaratılmaktadır. Daha önce 5 yazı ile peş peşe neden ilk 500 sıralamasına giremiyoruz, konusunu geniş boyutlu ve gerekçeleri ile yazdım. Ancak ev ödevlerimizi doğu yaptığımızı söyleyemediğimiz için hep gerilerden kalıyoruz. Bilim politikamız yok. Hiçbir üniversitemizin öz görev ve görünüm konusunda hedefi ve izlenebilirliği yok. Üniversitelerimiz hiçbir bağımsız bilimsel kurullarınca denetimden ve değerlendirmeden geçmiyor. Hesap verilebilirlik yok. Buna rağmen yine de sınırlı sayıda insanın çabaları Türkiye üniversitelerine koltuk değneği olmaya devam ediyor. Üniversite Sıralaması Neden Önemlidir? Daha önce birkaç kez yazıldı. Bilim ve teknoloji üreten ve bunu ülkelerinin refahına yansıtan uluslar doğrudan gelişmiş üniversitelere ve niteliği yüksek bilim insanlarına sahiptirler. Bu ülkeler genelde teknoloji ihraç eden ülkeler ve kişi başına milli gelirleri en az 30.000 dolar. Bizim gibi sürekli ithal eden ülkeler ise bir türlü ekonomilerini rayına oturtamıyor ve borçtan kurtulamıyor. Teknoloji tabanlı ürün üretemediğimiz içinde yeni teknoloji geliştirildikçe ithalata olan bağımlılık da günden güne artmaktadır. Güngör Uras’ın 22 Ağustos tarihli yazısında “Ekonomi giderek daha çok ithalata bağımlı oluyor” diyor. 2013 yılı için ithal edilen her 100 birime karşı yapılan ihracat ise 60 ve yıldan yıla ithalata bağımlılık artmaktadır. Bu artış ülkemizde sürekli sorun oluşturmaktadır. Prof. Dr. Ali Ekber ŞAHİN (Cumhuriyet gazetesi, 08.02.2021 tarihli yazında) OECD verilerine göre dünya yaklaşık 5.6 milyon öğrenci kendi ülkelerinin dışındaki öğrenim görmektedir. Bu öğrenciler tercihi dünyanın en iyi üniversiteleri ve üniversitelerde başarı sıralamaları ile bu öğrencilerin tercihlerinde güçlü bir gösterge olarak kullanılmak istemektedirler. Bu bağlamda üniversitelerin ilk 100 ve/ya 500 üniversite arasında yer almak sadece o üniversite için değil, aynı zamanda o üniversitenin bulunduğu ülkenin yükseköğretim kalitesi olumlu yönde etkilediği gibi ülkenin itibarında katıda bulunmaktadır. Bu bağlamda ülkelerin saygın ve nitelikli öğretim üyesi ve bilim insanına sahip olması ekonomik, sosyal ve kültürel etkisinin çok önlere çıkarmaktadır. Türkiye’nin her ne kadar THE verilerine göre ilk 500 de 5 üniversitesi olmasına rağmen halen patent üretimi ve teknoloji üretmede çok daha gerilerde bulunmaktayız. Bu nedenle ilk 500 sıralamasının toplum yaşamında pek pratik karşılığı bulunmamaktadır. Özet olarak Türkiye’nin şu anki konumda belirli bir bilim politikası olmadığı gibi bu konuda herhangi bir çabası da görülmüyor. Türkiye’nin bilim politikası olmadığı gibi, bilimsel hedefleri, büyük bilimsel proje önerileri ve öngörüleri de yok. Türkiye uzun zamandır Türkiye’nin bilimsel araştırmaya ayırdığı GSMH içindeki katkısı %1’in altındadır. Bu gidişatla 2023 için hedeflenen yüzde 3 oranına ulaşmamız mümkün değil ancak en kısa sürede % 2 düzeyine çıkarılması gerekiyor. En kısa sürede Türkiye’nin Ar-Ge’ye harcadığı para kişi başına yaklaşık 100 dolar olan harcamayı OECD ortalaması olan 750-800 dolar düzeyine çıkarmalı ve birim milyon kişi başına araştırmacı sayısını artırmalı ve 2013 yılına kadar en azından 100 bin nitelikli doktoralı bilim insanı yetiştirmelidir. Yoksa bu gidişatla dünya ve çağı yakalaması mümkün olmayacaktır. Belirli alanlarda örneğin uzay bilimi, iletişim teknolojileri, yaşam bilimleri, sağlık ve tıbbi cihazların geliştirilmesi, biyokimya, fizik ve enerji depolama gibi ne dünya çapında ses getirecek projeleri yok üniversiteleri de bu konuda sınırlı araştırma ve maddi imkâna sahip. Türkiye’de bilim felsefesi ve bu konudaki politikaları belirleyecek Türkiye Bilimler Akademisi gibi kuruluşlar maalesef yaşatılamıyor. Bilim politikalarının yapılması sağlanmıyor. Bilim ve felsefe teorik olarak üniversitelerde yeterince tartışılmıyor. Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu (BTYK) toplantıları her yıl sık sık yapılıyor ancak sonuçta beklenen bilimsel ve teknolojik gelişme sağlanamıyor. En basiti ile 2004 yılında 10. BTYK toplantısında kabul edilen 2010 yılı kadar GSMH’den araştırmaya aktarılacak payın %2’ye çıkarılma hedefi ne yazık ki halen % 0.86 düzeyinde ileri geçememiştir. 2013 yılına kadar her yıl 10 bin doktoralı araştırmacı sayısı 2500-3000 düzeyinde kalmış. Kalitenin sorgulanması ayrı konu, kriterlere sahip olunması ayrı konu. Sorun salt para artırımı niyeti ile aşılmadığının görmüş olması gerekir. Bilim toptan bir anlayış ve felsefi, eğitim ve kültürel birikimi gerektirir. Bugünden yarına olmaz. 2015 yılının son aylarında geriye baktığımızda öngörülerin gerçekleşmediği ve Türkiye’nin bilimsel araştırmaya ve üniversiteye verdiği önem itibarı ile az gelişmiş ülkelere kategorisinde görülüyor. Türkiye&#8217;nin önünün açılması eğitim ve bilimde yeni bir paradigma değişimine ihtiyaç olduğu gün gibi aşikârdır. Türkiye’nin bilim stratejini bir an önce belirlemesi ve üniversite üzerindeki YÖK ve siyasi etkinin kaldırması artık kaçınılmaz görülüyor. Türkiye üniversitelerinin gelişiş ülkelerdeki gibi aralıklarla değerlendirmeden geçmesi ve üniversitelerin değişik ölçekteki başarılarına göre bütçe ve akademik kadro sağlamsı mutlaka sağlanmalı. Bilim insanı başarısı mutlaka isteklendirilmeli. Türkiye’nin genç ve dinamik insan potansiyeli heba edilmeden hak etiği yere gelmesi gerekiyor. Kaçan fırsat bir daha yakalanamayabilir. Dünya üniversitesi sıralaması merkezi tarafından 8 kategoride dünyadaki ilk 1000 sıralamasını açıkladı (https://www.weforum.org/agenda/2016/12/another-Üniversitesi-ranking-but-this-one-says-its-different/). Dünya sıralaması Universite Sıra Eğitim kalitesi Mezunlar İstihdam Akdem. Kalitesi Yayın durumu Etki değeri Atıflar Yaygın etkisi Patenet Sonuç 1 Harvard University 1 1 1 1 1 1 1 3 100 Türkiye 525 ODTÜ 1 378+ 158 235+ 579 859 436 636 912+ 44,87 652 Istanbul Üniversitesi 2 224 429 235+ 692 534 818+ 606 912+ 44,61 668 Hacettepe Üniversitesi 3 378+ 594+ 235+ 657 606 664 588 912+ 44,59 700 ITÜ 4 378+ 436 235+ 659 843 541 648 841 44,54 720 Ankara Üniversitesi 5 378+ 357 235+ 766 688 541 686 912+ 44,52 761 Ege Üniversitesi 6 378+ 594+ 235+ 788 823 380 695 883 44,47 813 Boğaziçi Üniversitesi 7 378+ 450 235+ 818 748 436 776 883 44,4 828 Bilkent Üniversitesi 8 378+ 499 235+ 776 795 818+ 776 912+ 44,39 857 Gazi Üniversitesi 9 378+ 507 235+ 772 935 664 820 912+ 44,35 954 Dokuz Eylül Üniversitesi 10 378+ 594+ 235+ 949 960 818+ 907 912+ 44,27   Bu sıralamaya göre ABD 224 üniversite ile tüm üniversitelerin ¼ nü almış. Bunu 90 Üniversite ile Çin, Japonlar 74, İngiltere 65 ve Türkiye’den de 10 üniversite sıralamada. Ancak en iyi durumdaki ODTÜ 525 sırada. Gönül isterdi ki Türkiye’den bir üniversite ilk 100’de olmasa bile ilk 500’de olsun. Ancak maalesef ilk 500 sırlamasında yokuz. 2016 Yılı Verilerine Göre Dünyanın Neresindeyiz? Dünyada üniversitelerin performansını ölçen akademik kuruluşların sayısı artıkça üniversitelerin veremlilik ölçütlerinin kalitesi de artmaktadır. Ülkemizde ODTÜ merkezli URAP’ın verilerine göre dünyada performansı en yüksek üniversiteleri A+, B+ ve B olarak gruplandırmış. Bu sıralamada Dünyada ilk 517 üniversiteye “A Grubu” olarak belirlemiş. Maalesef ülkemiz bu gruba hiçbir üniversitesini yerleştirememiştir. Ağırlıklı olarak Amerika, İngiltere, Japonya, Almanya, Fransa ve Çin gibi ülkeler yer almaktadır. A grubunda Çin Üniversitelerinin 60 ve İran üniversitelerinin ise 3 üniversite yerleştirebilmiştir. Daha önce yaptığım değerlendirmeye uygun olarak Türkiye’nin İran’ın gerisine düştüğü görülmektedir. “B Grubu’na giren üniversiteler ise genelde gelişmekte olan ülkeler üniversiteleri kendine yer bulmaktadır. Türkiye’nin iyi bilinen ve yüksek puanla öğrenci alan devlet ve vakıf üniversiteleri bu sırlamaya girmektedir. Aşağıdaki tabloda B grubunda bulunan üniversitelerimiz çıkarıldı. URAP tarafından yapılan 2018-2019 URAP WORLD UNIVERSITY RANKING (1-2500)  Dünya üniversitesi sıralaması merkezi tarafından 6 kategoride dünyadaki ilk 2500 sıralamasını açıkladı. http://www.urapcenter.org/2018/world.php?q=MS0yNTAw. Türkiye üniversitelerinin Dünya ve Türkiye sıralaması da aşağıda belirtildiği gibidir. Center for World University Rankings (CWUR) adlı kuruluş 2019 – 2020 küresel sıralamasını gösteren aşağıdaki tabloda Dünyadaki ilk on ve Türkiye’deki ilk on üniversite belirtilmiştir. Türk üniversitelerinin adlarının yanındaki ilk parantez üniversitenin dünya sıralamasındaki yerini, ikinci parantez ise CWUR değerlendirmesinde 100 üzerinden aldığı puanı gösteriyor (http://www.mahfiegilmez.com/2019/08/universitelerimizin-dunyadaki-yeri.html). 1) Harvard University [USA] [100] 1) Ortadoğu Teknik Üniversitesi [582] [73.4] 2) Massachusetts Institute of Technology [USA] [96.7] 2) İstanbul Üniversitesi [644] [72.8] 3) Stanford University [USA] [95.2] 3) Hacettepe Üniversitesi [645] [72.8] 4) University of Cambridge [United Kingdom] [94.1] 4) Ankara Üniversitesi [683] [72.5] 5) University of Oxford [United Kingdom] [93.3] 5) Boğaziçi Üniversitesi [700] [72.3] 6) Columbia University [USA] [92.6] 6) İstanbul Teknik Üniversitesi [702] [72.3] 7) Princeton University [USA] [92.0] 7) Ege Üniversitesi [795] [71.6] 8) University of California, Berkeley [USA] [91.6] 8) Gazi Üniversitesi [841] [71.3] 9) University of Pennsylvania [USA] [91.1] 9) Bilkent Üniversitesi [ 843] [71.3] 10) University of Chicago [USA] [90.7] 10) Çukurova Üniversitesi [946] [70.6]   Değerlendirmeye alınan 20.000 üniversiteden ilk 1.000 üniversite içinde 2018 yılında 13 Türk üniversitesi kendine yer bulurken 2019 yılında bu sayı 10’a düşmüş görünüyor. Ayrıca Türkiye üniversitelerinin yerinin de geriye doğru kaydığı belirtiliyor. Çizelgeden görüleceği üzere Türkiye’den hiçbir üniversitemiz ilk 500 sıralamasında yer almıyor. CWUR Başkanı Dr. Nadim Mahassen’ın yaptığı değerlendirmede Türk üniversitelerinin geçmiş yıllara göre gerilemiş olmasının üniversitelerin yeterince yüksek maddi desteği devletten görmemesine bağlamıştır. Eğer maddi destek sağlanmasa sıralamada yer kaybetmeye devam edeceğini belirtiyor. Mahfi Eğilmez 9 Ağustos 2019 (http://www.mahfiegilmez.com/2019/08/universitelerimizin-dunyadaki-yeri.html) tarihli Üniversitelerimizin Dünyadaki Yeri konulu yazısında ise “Türk üniversitelerinin sıralamada gerilerde kalmasının asıl nedeni özerk olmamaları, bir tepe kuruluşun devletin görüşüne göre yönlendirmesine tabi olmalarıdır” diyor. Üniversitelerin özellikle sosyal bilimler alanında yazma ve araştırma özgürlüğünü kısıtlayan durumların üniversitelerin yaratıcılığını engellemektedir. Üniversitelerin 2021 sıralamasına göre ilk 400 sıralamasına hiçbir üniversitemizin olmadığı görülüyor (Ertan, 2020).  Not: HDI: İnsani Gelişmişlik Göstergesi “Dünya Üniversitesi Olmak İçin Yükseköğretimimize Reform Şart” Türkiye üniversitelerinin daha iyi bir konuma gelmesini hemen hepimiz istiyoruz. Bu konuda bugüne kadar yazdığım ulusal bilim politikası, üniversite bilim politikasının olmaması ve üniversite özerkliği bu işin çaresi olarak görülüyor. Bugüne kadarki pratik uygulamalar bakıldığında bundan sonra eğer Türkiye’nin dünyanın gelişmiş üniversiteleri olacaksak yeni bir şey söylemek ve yapmak gerekir. Bunun için vazgeçilmez unsurların başında “akademik kalite” unuru ve özerk yönetimi gelmektedir. Yani insan unsuru en öncelikli ve taşıyıcı olanıdır. Bugün para bulmak çok da sorun değil, ancak akademik alt yapısı gelişmiş bilimsel araştırma yapabilme becerisi gelişmiş heyecanlı insan gücü çok önemli. Aynı zamanda üniversite yönetimlerinin özgür olması ayrıca önemlidir. Uluslararası düzeyde üniversitelerin rotalarını belirleyecek olan üniversite üst yönetimleridir. Çünkü üniversitenin rotasını belirleyen rektörlerdir. Rektörlerin atamalarında da akademik yetkinlik ve yönetim yetkinliği önemli. Rektörlerin vizyonu, sürükleyiciliği, dünya yükseköğretim platformlarında görünür olması önemli. Uluslararası platformlarda görünürlüğü olmayan üniversite ne yazık ki sırlamada da görünür olamıyor. Üniversite senatolarının bağımsız hareket etmesi ayrıca önemli. Senatoların ve yönetim kurlarının üyelerinin nerdeyse tamamı rektör tarafından belirlendiği için kurlarda verimli görüş ve tartışma maalesef yaşanmıyor. Ülkemizde 129 Devlet Üniversitesi, 74 vakıf üniversitesi, 4 Vakıf Meslek Yüksekokulu (MYO) ile mevcut 203 üniversitemiz bulunuyor. Üniversitelerin özerkliği ve yöneticilerinin belirlenmesi sorunu ciddi anlamda üniversitelerin enerjilerini tüketmektedir. Çoğu rektörümüz üniversitelerin bayındırlık işleri ile uğraşmaktan akademik kaliteyi artıracak konuma geçememektedir. Bilimsel özerkliğin ve akademik özgürlüğün sağlanması konusunda demokrasimizden kaynaklanan sorunlar nedeniyle entelektüel bilim toplumunda ciddi verimsizliklerin de yaşandığı görülüyor. Bu bağlamda Türkiye’nin önce üniversite kavramı ve dünya ölçeğinde üniversite olması için dünya ölçeğindeki standartlara uygun bir yapılanmaya geçmesi gerekiyor. Umarım bu süreç ile birlikte oluşturacak ulusal bilim politikası ile ülkemizde de bazı üniversitelerimiz ilk 100 sıralamasında yer alırlar. Yayın sayılarını temel alan sıralamanın gerçeği yansıtmadığı konusunda ayrı tartışmalarda yapılmaktadır. Ülkelerin nitelikli iş gücü, araştırma potansiyeli aynı zamanda nüfusun bilim ile ilişkisi ile ilgilidir. Toplumun tamamının ne kadarının akademik üretimde yer adlığının yayın sayısının nüfusa oranlanarak elde edilecek bir indeks ile kabaca belirlenebilir. Ülke nüfuslarını ekleyip milyon kişi başına kaç yayın üretiliyor diye sıraladığımda tahmin edilebileceği gibi sıralama tamamen değişiyor. Tablo 5. Ülke nüfuslarını milyon kişi başına üretilen yayın sayıları Sıralama Sıralama Tablo Ülkeler Toplam Yayın sayıları Nüfus (Milyon) Milyon nüfus başına yayın 1 16 İsviçre 650079 8,1 80257 2 24 Danimarka 354524 5,6 63308 3 18 İsveç 600233 9,6 62524 4 26 Finlandiya 305791 5,5 55598 5 30 Norveç 281530 5,2 54140 6 11 Avustralya 1226552 23,1 53097 7 14 Hollanda 886135 16,8 52746 8 32 Singapur 265452 5,3 50085 9 3 UK 3150874 63,1 49935 10 7 Kanada 1594391 35,1 45424 11 21 Belçika 485937 11,2 43387 12 25 İsrail 346372 8,1 42762 13 23 Avusturya 355418 8,4 42312 14 4 Almanya 2790169 82,3 33902 15 1 ABD 11036243 326,6 33791 16 6 Fransa 1967157 65,1 30217 17 28 Çekoslovakya 290718 10,5 27687 18 27 Yunanistan 292956 10,8 27126 19 8 İtalya 1583746 58,7 26980 20 10 İspanya 1256556 47 26735 21 17 Tavan 614487 23,3 26373 22 5 Japonya 2539441 126,3 20106 23 12 Güney Kore 1004042 50,2 20001 24 19 Polonya 580205 38,5 15070 25 31 Polonya 270634 38,5 7029 26 13 Rusya 956025 143,4 6667 27 20 Türkiye 531899 81,7 6510 28 22 İran 448079 81,9 5471 29 15 Brezilya 834526 210,7 3961 30 2 Çin 5133924 1414,5 3629 31 29 Meksika 284868 128,6 2215 32 9 Hindistan 1472192 1352,7 1088 &#160; İlk 200-500 sırasına Türkiye’de Üniversitelerinin Girmesi İçin Potansiyeli Ver mı? Dünyada milyonlarca öğrencinin iyi eğitim almak için iyi üniversite arayışı berberinde üniversite sırlamasını değişik kategorilerde yapılır oldu. Yapılan sırlamalarda yüksek etki faktörüne sahip dergilerde yayın yapmak, yayınların atıf alma durumu, nitelikli, aldıkları uluslararası ve ulusal projeler, projelerin bütçeleri, uluslararası ödülü bilim insanlarına sahip olmak, doktora öğrenci sayısı, mezunların burs bulma ve işe alımda terci edilme gibi kimi göstergeler öne çıkarılmaktadır. Üniversiteleri üniversite yapan beşeri sermaye diye tanımlanan iyi eğitilmiş, bilgi sahibi, zeki motivasyonu yüksek bilim insanı ve öğrenciler yanında araştırma olanaklarına sahip olmak başarı ve kalitenin itici gücü oluşturmaktadır. Türkiye gelişmekte olan bir ülke olarak maalesef halen bilime ve araştırmaya yeterince kaynak ayıramadığı gibi nitelikli bilim insanlarını ve çok sayıda parlak genç öğrencisi beyin göçüne kattı. Mevcut 202 üniversiteden ilk 10 sıradaki üniversiteler bir takım destekler ile birlikte dünya çapında sırlamalarda kendilerine yer bulabilirler. Ancak ilk 100 ve 500 sırlamasının halen çok gerisinde olduğumuz görülüyor. Türkiye’nin Bilimsel göstergeleri YÖK verilerine göre 129 devlet, 73 vakıf toplam 202 üniversite, 30.006 profesör, 17469 Doçent, 41028 Öğretim üyesi toplamda 88503 doktoralı akademik kadro, 7.750.000 öğrencisi (YÖK, 2021) ile niceliksel olarak büyümüş görünüyor. Son on yıldır ortalama 30.000-34.000 bandında bilimsel makale üretimi ile dünyada 20. sırada, makalelerin atıf alımında 41. sırada yer alıyoruz. Türkiye toplamda en yüksek akademik yayın ivmesini 2000-2006 yıllarında yakalamış, sonra verimlilik ivmesi düşüşe geçmiştir. 1995-2015 dönemi arasında 1.000.000-kişiye düşen ortalama bilimsel yayın sayısı olan 191 ile (0-2500 aralığında) Türkiye dünyada 40. sırada yer almaktadır. Ancak makalelerin aldığı atıf sayısı aynı eşdeğerdeki ülkelerin makalelerin aldığı atıfın çok altında atıf almaktadırlar. Diğer bir ifade ile yayınlarınızın diğer bilim insanlarınca atıf almaya değer görmemesi bilimsel kaliteyi sorgulatır duruma getirmektedir. Mevcut durumda Dünyadaki üniversiteler sıralamasında ülkemizde ilk 400 sıralamasında hiçbir üniversitemiz bulunmamaktadır. İlk 1000 sırlamasından genelde 9-11 üniversite dönem dönem 500-1000 arası sırlamada yer almaktadır (Ortaş, 2018a.). Türkiye toplam yayın sırlamasından 2004 yılında günümüze kadar ilk 20 sırlarda son yıllarda 18 sırlarda yerini korumaktadır. Bütün bu makro göstergeler üniversitelerimizin akademik verimliliği, kişi başına üretim kapasitesine göre, dünya sıralamasının altında yer almaktadır. Bilimsel Göstergeler Neden Düşük. Genelde dünyada en çok bilimsel makale üreten ve ilk 400 sırlamasında üniversiteleri olan ülkeler insani gelişmişlik endeksi yüksek olan ülkelerdir (Ertan 2020). Dünyada ilk 400 sıralamasında yer alan ülkelerin tümünün ortak özelliği GSMH’den bilim ve Ar-GE harcamaları ayrılan pay %2’den büyük. Türkiye’de %0.96-1 aralığında. Ülkelerin Özerklik Endeksi 10 üzerinden 6 ve üstü. Bizde %1’in altında (Ortas, 2018b). Dünyada ilk 100 veya 500 sıralamasında üniversiteye sahip olmak için gelenekleri olan yerleşik üniversite ve uluslararası nitelikte araştırma yapan ciddi akademik kadroların olması gerekiyor. Türkiye’nin son 40 yıllık üniversite deneyiminin üniversitelerin niteliğini ve uluslararası görünürlüğünü geriletildiği bütün makro göstergeler ile anlaşılıyor. Özet olarak üniversitelerimizin nitelikli insan sermayesi yanında çok ciddi üniversite olma kriterleri ve özerklik sorunları bulunmaktadır. Sorunun bir de araştırma yapmak için zorunlu finansal sorunları var. Gözlemlerim sorunun paradan çok insanının eğitimi ve motivasyonu ile ilgili olduğunu görüyorum. Sorunun Çözümü Nedir? Bilimsel başarı günümüzde birçok eksende ölçülmekte olup Bunlar; Araştırma bütçelerinin istenilen ölçekte sağlanması. Genelde gelişmiş ülkelerin tümü GSMH’larının %2’sindan fazlasını araştırmaya ayırmaktadırlar. Bu bağlamda bilimin devlet fonları tarafından desteklenmesi yanında Almanaydın başında sürdürdüğü gibi üniversite sanayi işbirliği modeli önemsenmektedir. Özellikle temel bilimlerde teknolojik alt yapı ve laboratuvarların ihtiyaçlarının zamanında sağlanması ilk şart. Nitelikli araştırmacı kadrolarına sahip olmak. Üniversitelerin nitelikli akademik kadrolarının sağladığı nitelikli proje verileri ve bunların etki faktörü yüksek dergilerde yayın yapmaları. Maalesef son yıllarda alınan akademik kadrolar ile ilgili ilanlarda akademik yükseltme ölçütlerinin düşüldüğü ve kişiye özgü kadro ilanı algıları akademik kadroların oluşmasına zarar vermektedir. Akademik kadroların niteliğinin yükseltilmesi için gelişmiş ülke standartlarında bilim insanı yetiştirme programı ve ölçütleri geliştirmek gerekir. Dünya çapında ilk 100 ve 500 sıralamasında yer alan üniversitelerin önemli özelliklerinde biride, motivasyonu yüksek, akademik ve kültürel bilgisi olan, zeki ve çalışkan öğrencileri bünyesine katabilmeleridir. Niteliği ve kavrama kapasitesi yüksek öğrenciler geleceğin bilim insanı havuzunun potansiyel adaylarıdırlar. Lisansüstü eğitimde özellikle iyi bilim insanlarının denetiminde yapılacak uluslararası ölçekteki doktora tezlerinden çıkacak verilerin iyi dergilerde makaleye dönüştürmesi kolay olacaktır. Uluslararası ölçekte iyi bilimcilerin ve ekiplerin bulunduğu ortamlarda yetişen iyi doktora öğrencilerin daha nitelikli yayın yaptıkları diğer ülkeler tecrübesinden bilinmektedir. Uluslararası iş birliktelikleri. Gelişmiş çoğu üniversite niteliği yüksek üniversiteler ve araştırıcılar ile işbirliği içinde araştırma ve yayın yapmayı yeğlemektedir. ABD, İngiltere, Güney Kore bu konularda önemli çalışmalar yürütmektedirler. Üniversitelerin belirli alanlarda birikimi ve gelenekleri olan laboratuvar ve grupların uzmanlaşmış bilim insanlarının olduğu oluşumların desteklenmesi. Ayrıca üniversitenin belirli alanlarda başarılı çalışmalar yapan mükemmeliyet merkezleri ve araştırma merkezleri ve gruplarının desteklenmesinin başarılı çalışma şansları daha fazladır. Bu tür ekip ve grupların uluslararası iş birlikteliklerinin daha kolay ve yüksek olacağı beklenmektedir. Özerk üniversite ortamı ve eleştirel özgürlük ortamı. Üniversitelerin olmazsa olmazı akademik kadrolar özelliklede sosyal bilimlerde hiçbir dış etki altında kalmadan araştırma yapma ve yayınlama özgürlüğüne sahip olmak ister. Türkiye’nin devlet tarafından belirlenmiş bir bilim politikasının oluşturması. Bilim politikasına uygun stratejiler geliştirmesi gerekiyor. İlk aşamada araştırama üniversitesi kategorisindeki üniversitelerin güçlendirilmesi için başta özerkliklerinin tüzel kişiliklerinin verilmesi bilimsel çalışma ortamını kolaylaştıracaktır. Nihayetinde ülkenin beşeri sermayesi olan nitelikli insan gücü olan akademik kadroların uluslararası ölçekte standartlara kavuşturulması zorunludur. &#160; Kaynakça. Erten, H. 2020. Herkese Bilim Teknoloji (HBT) Dergi. 200.Sayı Ortaş, 2018a. Araştırma Üniversiteleri. Bunun diğer Üniversitelere ve Bilimsel Gelişmişliğe Etkisi. Popüler Bilim Nisan-Mayıs 2018. Sayı 260. S. 34-38. 495. Ortaş 2018b. Türkiye: Bilimsel Yayında Sayı Arttı ama Etki ve Kalite Hızla Düştü. Herkese Bilim Teknoloji. 22 Hazıran 2018. Sayı 117. Sayfa 12-13-22. QS, 2020. https://www.hotcourses-turkey.com/study/rankings/qs-world.html YÖK 2021. https://istatistik.yok.gov.tr/ URAP 2020 . https://newtr.urapcenter.org/cdn/storage/PDFs/fKjxPJD2hSivSSbsb/original/fKjxPJD2hSivSSbsb.pdf</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/makaleler/turkiyenin-en-iyi-universiteleri-ve-ilk-500-universite-arasina-neden-giremiyoruz">Türkiye’nin en iyi üniversiteleri ve ilk 500 üniversite arasına neden giremiyoruz</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ, </strong><strong>Çukurova üniversitesi öğretim üyesi,</strong> <a href="mailto:iortas@cu.edu.tr">iortas@cu.edu.tr</a></em></p>
<p>Küresel düzeyde büyük bir pazar olan üniversitelerin holding düzeyindeki bütçe potansiyelleri ve öğrenci eğitim ücretleri doğal olarak pazardan pay kapmak için üniversiteler en iyi olmak ve önde olmak istemektedirler. Bunun ilk koşulu kendine güvenen ve sistemleri bu konuda müsait olan ülkelerde bünyelerine iyi beyinleri de (bilim insanı, teknik personel ve öğrenci) tutma girişimidir. Bunun için başarı sıralamasını değerlendiren kurumlar oluşmaya başladı. Geliştirilen ölçütlerin başında ise kuşkusuz üniversitelerin akademik kadrolarının üretkenliği ve etkinliği, yapılan yapınlar, bu yayınların aldığı atıflar, yürütülen ulusal ve uluslararası projeler değerlendirmeleri gelmektedir. Bu veriler üzerinde üniversitelerin aldığı derecelendirme o üniversitenin tanınırlığı sağlamaktadır. Mezunlarının işe alınma ve tercih edilme durumu da ayrıcı önemli. Öğrencilerin üniversite tercihlerinde ve proje veren kuruluşların tercihlerinde üniversitelerin başarı sırası önemli bir kriter olarak öne çıkmaktadır. Öncelikle gelişmiş ülkelerin en iyi destek gören üniversiteleri bu konuyu gündemde tuttular ve dünyanın en iyi üniversiteler sıralamasında yer alma kriterleri yavaş yavaş bizim ülkemizde de konuşulur ve izlenir oldu.</p>
<p>Eğitimin günümüzde bir meta aracı olarak kabul görmesi ile Dünyada son 50 yıldır yükseköğretim alanında ciddi rekabet yaşanmaktadır. Son yıllarda özelliklede ABD ve İngiltere’deki üniversitelerin gelişmekte olan ülkelerden daha iyi bir eğitim almak amacı ile yükse ödeme yapması doğal olarak iyi üniversite hangisi sorusunu doğurdu. On binlerce öğrencinin daha iyi eğitim için yüksek miktarda para (50 küsur milyar dolar) harcadığı aşikârdır. Bu bağlamda daha nitelikli ve varsıl öğrenciyi bünyesine katmak için başta ABD, İngiltere ve diğer ülkelerin yerleşik üniversiteler kendi aralarında yarışabilmektedirler. Nitelikli araştırmacı kapasitesi, yayın ve araştırma ortamı önemsenen temel ölçütlerdir. İlk defa 1983 yılında US News dergisi Amerikan Üniversitelerini bütçe, öğrenci başına harcama, doktora derecesine sahip öğrenci ve hoca sayısı, öğretim üyesi başına düşen öğrenci, yayın ve atıf sayısı, öğrencilere verilen burs ve mezunların iş bulabilme gibi ölçütler üzerinden sınıflandırdı. Daha sonra bu bağlamda birkaç uluslararası ve ulusal ölçüt geliştiren şirketler bu konularda ücret karşılığı başvuruda bulunan üniversiteleri sıralamaktadır. Aşağıda bu şirketlerin farklı zamanlarda faklı üniversiteler için yaptığı sıralamalar bulunmaktadır. Bu sıralamaların sık sık değiştiği veya birinin önde gösterdiği bir üniversite bir başkasında herhangi bir sıralamada görülmemektedir. İlk 100 veya 500 sıralamasındaysanız iyi öğrenci, niteliği ve uluslararası tanınırlığı yüksek hoca ve yüksek bütçe olanaklarına sahip olmaktasınız. Temelde daha iyi öğrenci çekebilme ve öğrenci üzerinden gelir elde etmeye dayalı üniversite sıralamasına girmek için zaman şirketlerin ve üniversitelerin bütün bilgilere ulaşılıp ulaşılmadığı veya üniversitelerin verdiği verilerin doğruluğu tartışma konusu da olabilmektedir. Bunun temel nedeni o üniversitenin başvurusu ve şirkete (URAP sanırım ücret talep etmiyor) ödemesine bağlıdır.</p>
<p><strong>Shanghai Jiao Tong Üniversitesi Değerlendirmesi</strong></p>
<p>Dünyadaki en iyi üniversite çalışmalarını birçok kuruluş yapmakta ve bunların başında Çin’in Shanghai Jiao Tong Üniversitesi tarafından düzenli olarak dünyanın ilk 500 üniversitesini belirlemektedir (<a href="http://www.shanghairanking.com/ARWU2015.html">http://www.shanghairanking.com/ARWU2015.html</a>). Genelde Shanghai Jiao Tong Üniversitesi bu anlamda şimdilik dünyada değerlendirmesi ile kabul görmekledir. İlk 500 üniversitesi arasına girme ölçütü olarak bilimsel ve akademik çalışmalar, üniversite mezunları, öğretim üyelerinin aldığı ödüller, geçmişten bugüne kadar yapılan bilimsel araştırmalar ve çalışmalar, 2002 ve sonrası yapılan çalışmalar, &#8220;Science Citation Index-Expanded and Social Citation Index&#8221; kapsamında yayınlanan çalışmalar yanında bu çalışmaların tam zamanlı çalışan akademik personel başına düşen pay oranının temlinde 6 kritere göre değerlendirilmektedir (Çizelge 1).</p>
<p>Çizelge 1. Sembol olarak sıralamada ilk olan Harvard üniversitesi ile İstanbul üniversitesinin değerlendirme ölçütleri aşağıdaki tabloda gösterildiği gibidir (2013-2015 yılı verileri).</p>
<table width="599">
<tbody>
<tr>
<td width="65"><strong>Regional Rank</strong></td>
<td width="71"><strong>Country</strong></td>
<td width="66"><strong>Score on Alumni</strong></td>
<td width="66"><strong>Score on Award</strong></td>
<td width="66"><strong>Score on HiCi</strong></td>
<td width="66"><strong>Score on N&amp;S</strong></td>
<td width="66"><strong>Score on SCI</strong></td>
<td width="66"><strong>Score on Size</strong></td>
<td width="66"><strong>Total Score</strong></td>
</tr>
<tr>
<td width="65">1</td>
<td width="71"><u>Harvard Univ.</u></td>
<td width="66">1</td>
<td width="66">USA</td>
<td width="66">1</td>
<td width="66">100</td>
<td width="66">100</td>
<td width="66">100</td>
<td width="66">100</td>
</tr>
<tr>
<td width="65">403-510</p>
<p>&nbsp;</td>
<td width="71">İstanbul Univ.</td>
<td width="66">14,1</td>
<td width="66">0</td>
<td width="66">0</td>
<td width="66">3,8</td>
<td width="66">34,5</td>
<td width="66">16,5-13,1</td>
<td width="66"></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>&nbsp;</p>
<p>2015 yılında da dünyanın en iyi 500 üniversitesi arasına doğal olarak ABD ve İngiltere üniversitelerini diğer gelişmiş ülkeler izlemektedir. Genel bir değerlendirme yapılacak olursa sıralamayı genellikle ülkelerin GSMH içinde bilime ayırdıkları gelir ile eşdeğerde bir gelişme gösterdikleri görülmektedir. Güney Afrika 4 üniversite ile ilk 500 sırasında yer alırken, diğer Afrika ülkelerinde hiçbir üniversite sıralamada yer almamaktadır. Müslüman dünyasında tek ülke ise Türkiye bulunmaktadır. 54 Müslüman ülkeden bir tek Türkiye’nin olması ve bunun nedenlerinin incelenmesi ve tartışılması anlamlı olacaktır. Sıralamada Yunanistan iki üniversite ile hem de bizim İstanbul üniversitesinden çok önden girebilmektedirler. Atina Üniversitesi 247 Selanik Üniversitesi de 394. sırada bulunmaktadır.</p>
<p>2006 yılına kadar hiçbir Türk üniversitesinin bulunmadığı değerlendirmede 2007 de İstanbul üniversitesinin 472 sırada da olsa listede olması sevindirici. 2007 yılı için yaptığı değerlendirme (<a href="http://www.arwu.org/rank/2007/ARWU2007TOP500list.htm">http://www.arwu.org/rank/2007/ARWU2007TOP500list.htm</a>) web adresinde ulaşılabilir. İlk kurulan üniversite olması yanında halen ülkemizin en büyük ve en fazla öğretim üyesine ve mezunları olan Prof. Dr. Aziz Sancar’ın Nobel alması nedeniyle İstanbul üniversitesi doğal olarak önemli bir yere sahip olmaktadır. Daha önce 2009 yılında Hacettepe üniversitesi de ilk 500 sıralamasına girmekle beraber ülkemizde halen yerleşik belirli bir yeri olan bir üniversitemiz bulunmadığını söylersek haksızlık etmemiş oluruz.</p>
<p>Bu arada Hollanda Leiden Üniversitesi Bilim ve Teknoloji Çalışmaları Merkezi tarafından &#8220;Web of Science&#8221; veri tabanından 2008–2011 yılları arasında yayınlanan makale ve incelemeler esas alınarak hazırlanan 2013 sıralamasına göre “dünyanın en iyi 500 üniversitesi&#8221; sıralamasına, Hacettepe, ODTÜ, Ankara, Ege, İstanbul ve Gazi üniversiteleri girdi. ODTÜ en fazla ülke birinciliği alan üniversite sırlamasında yer aldı.</p>
<p>Leiden üniversitesi sıralamasında yayın kalitesi kriterinin, üniversitelerin yayınlarının yüzde kaçının dünyada en çok atıf alan makalelerin yüzde 10&#8217;luk dilimde yer aldığını dikkate alındığı belirtiliyor. URPA başkanı ve eski ODTÜ rektörü Ural Akbulut, ilk 500&#8217;deki Türkiye üniversitelerinin 4 farklı &#8220;etki&#8221; ile &#8220;işbirliği&#8221; göstergesine göre değerlendirdiğini, verilerin temel bilimler ve sosyal bilimler alanında yapılan yayınlardan oluştuğunu belirtiyor.<br />
Leiden Üniversitesi sıralamasında Türkiye’nin Asya kıtasında gösterildiği ve kıtanın ilk yüz üniversitesi içinde İstanbul üniversitesi 94 sırada gösterilmektedir. Asya kıtasında Japon, Avusturalya ve Çin üniversitelerini Güney Kore üniversiteleri izliyor. Avrupa üniversiteleri içinde İngiliz, Alman, İsviçre ve Fransız üniversiteleri izliyor. Amerika kıtasında ise tartışmasız ABD üniversiteleri hakım konumda bulunuyor.</p>
<p><strong>Times Higher Education&#8217;ın (THE) Sırlamada Türkiye Üniversitelerinin yeri neden çok sık değişiyor</strong></p>
<p>Times Higher Education (THE) dergisinin her yıl düzenli olarak açıkladığı &#8216;dünya çapındaki en itibarlı üniversiteler&#8217; sıralamasını açıklamaktadır.  2013 Eylül ayında İngiliz Times Higher Education (THE) Kurumu “Dünyanın En İyi 400 Üniversitesi” sıralamasında 5 Türk üniversitesinin de yer aldığını belirtildi. THE değerlendirmesini beş ana başlık ve 13 alt başlıktan oluşan kriterlerlere göre Eğitim (%30), Bilimsel Yayınlara Yapılan Atıflar (30%), Araştırma (%30), Uluslararası Görünüm (%7.5) ve Sanayi Gelirleri (%2.5) başlıklarında aldıkları puana göre değerlendirme yapmaktadır. Bu değerlendirmeye göre Boğaziçi Üniversitesi 199&#8217;uncu sırada İTÜ ve ODTÜ, 201-225 aralığında yer alırken, Bilkent Üniversitesi 226-250, Koç Üniversitesi ise 276-300 aralığında kendilerine yer buldular. Ve 2014 yılı için Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) akademik olarak 71-80 bandında yer almaktadır. THE tarafından BRICS (brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika) ülkelerdeki üniversiteler arasında ilk 20 üniversite içinde 5 Türk üniversitenin olması da ayrıca önemli ve candan kutlamak gerekir üniversitelerimizi. 5 Aralık 2013 tarihli Milliyet gazetesi Times Higher Education&#8217;ın (THE) BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan Çin) ve Gelişmekte Olan Ülkelerdeki En İyi Üniversiteler listesinde, ilk 10&#8217;da 3, ilk yüzde ise 7 Türk üniversitesinin yer aldığını belirti. Aynı kuruluşun tüm dünyayı kapsayan listesinde en iyi 199&#8217;uncu üniversite olarak Boğaziçi Üniversitesini göstermiş. 13 Aralık 2017 tarihli Hürriyet gazetesinde THE’nın 2018 yılı için Dünyanın en iyi 500 üniversitesi arasına Koç, Sabancı, Bilkent ve Boğaziçi üniversiteleri belirlenmiştir. Bu yıl İngiltere’nin Oxford ve Cambridge üniversiteleri önde görülürken, Amerika’nın Harvard’ı sıralamada yer almamaktadır. THE ölçüt olarak üniversitelerin araştırma, öğrenim, bilgi transferi ve uluslararası aktiviteleriyle değerlendirildiğini belirten kurum, araştırma fonları, öğrenci-öğretmen oranı, doktora ve lisans mezun sayısı, kurum geliri, yapılan araştırmalar ve yayınların uluslararası akademik camiadan alıntılar üzerinde dünya çapında yaklaşık 10 bin akademisyenin üniversitelerin itibarı konusundaki görüşlerine dayanarak hazırladığını belirtiyorlar.</p>
<p>Üniversitelerin toplumların gelişmişliğinin dinamosu olduğunun anlaşılması nedeniyle son yıllarda çok sık bu tür değerlendirmeler yapılıyor. 18 Temmuz 2015 tarihli Hurriyet.com.tr gazete haberine göre Center for World Üniversitesi Rankings, dünyanın en iyi 1000 üniversitesini sıralamasından sekiz temel gösterge üzerinden (eğitim kalitesi, mezunların işe girme oranı ve etkinlikleri) gibi parametreleri üzerinde yaptıkları değerlendirmede ilk 20&#8217;de 15 tane ABD üniversitesi var iken Türkiye’den Ortadoğu Teknik Üniversitesi 470&#8217;inci sırada, İstanbul Üniversitesi 623&#8217;üncü sırada, Hacettepe Üniversitesi 634, Ankara Üniversitesi 725, İstanbul Teknik Üniversitesi 742, Ege Üniversitesi 779, Boğaziçi Üniversitesi 837, Bilkent Üniversitesi 842, Gazi Üniversitesi 852, 9 Eylül Üniversitesi 954&#8217;üncü sırada yer aldı). 1 Ekim 2015 Haber Türk, 2 Ekim 2015 Cumhuriyet gazellerinde Üniversitelerimizin döküldüğünü ve daha önceki sıralamadan 500 sıra birden kaybettiğini yazıyorlar.</p>
<p>Son yıllarda THE ayrıca “Gelişmekte Olan Ülkeler Üniversiteler Sıralaması 2019” ile yeni bir üniversite değerlendirmesi yapılmaktadır.  Türkiye gelişmekte olan ülke olarak sırlamaya 23 üniversite ile sıralamaya dâhil edilmiş. Türkiye üniversiteleri gelişmekte olan üniversiteler içinde ilk 20 sırada bir üniversitemiz yer alıyor. En azından ilk 10 sıralamasında birkaç üniversitemizin olması çok istenirdi. Ancak 2018 yılına göre Türk üniversiteleri sıralamada gerilediği görülmektedir. Bu arada Çin üniversitelerinin ilk sıralarda yer aldığını belirtmekte fayda var.</p>
<p>THE’nin yaptığı yeni sırlamada ODTÜ, Boğaziçi ve ITÜ gibi gibi Türkiye’nin saygın üniversitelerinin 501-600 bandına taşınması üzüntü ile karşılandı. Üniversitelerimizin geri sıralara düşmesinin nedeni olarak da Türkiye’den değişik üniversitelerden bilim insanının da içinde yer aldığı CERN’deki bilimsel çalışmalarda yapılan ve binlerce yazarlı yayınların artık dikkate alınması yanında Thomson Reuters veri tabanı WOS yerine ve Scopus veri tabanını tercih etmeleri gösterilmiştir. Ayrıca CERN’deki “Higgs Bozunu” çalışması yapan ve Nobel ödülü alan bilim insanlarının 5 bini imzalı CERN adresli makalelerde yer alamsı otomatik olarak bizim gibi ülkelerin bilim kriterlerini de yukarı taşımaktadır. Konuları yakından izleyen biri olarak bu denli değişimlerin üniversitelerin sırlamasının ötesinde kalitesine ne katığına bakarım. Önemli olan, bilim insanınız ürettiği etki faktörü yüksek dergilerdeki makale sayısı, paten sayısı, derleme makaleler, kitap bölümleri, bilim insanlarınınız uluslararası toplantılara davet edilmesi ve mezunlarınızın burs bulması ve işe alınmada öncelikli olmasıdır.</p>
<p>Eğri oturup doğru konuşalım hangi üniversitemiz ve yöneticileri bu konulara kafa yoruyor ve bu konularda öneri geliştiriyor. Bu bağlamda Türkiye’deki üniversitelerin belirli bir yerde ilerleme gösterememesinin nedeni bence bu konularda hedef ve planlarımızın olmamasıdır.</p>
<p><strong>Quacquarelli Symonds (QS) Sıralaması </strong></p>
<p>İngiltere-Londra merkezli İngiliz eğitim danışmanlığı firması Quacquarelli Symonds tarafından belirlenen 2015-2016 dünya üniversiteleri sıralaması açıklandı. 15 Eylül 2016 tairihli Milliyet gazetesi QS sıralmasına göre “İlk 500&#8217;de 5 Türk üniversitesi” haberini vererek Bilkent, ODTÜ, Boğaziçi, Sabancı ve Koç üniversiteleri ilk 500 içine girdi.</p>
<p>7 Eylül 2016 Cumhuriyet gazetesi üniversite derecelendirme kuruluşu Quacquarelli Symonds (QS) sıralamasında 2016-2017 Dünya Üniversiteler Sıralamasında 916 üniversite içinde ABD’den MIT’nin birinci olduğu sıralamada Türkiye’den sırlamada yer alan üniversitelerimiz Çizelge 2’de belirlediği gibidir.  Bilkent, Koç, ODTÜ, Boğaziçi, İTÜ ve Hacettepe üniversiteleri, geçen yıla göre sıralamada geriye düştüğünü gösterirken, Gazi Üniversitesi ise ilk kez sıralamada yer aldı. Sıralamda İrandan hatta bizden de daha önde çoğunlukla teknoloji ağırlıklı 5 üniversite sıralamada yer alıyor. Saudi Arabistan üniversitelerinde ilk 200 sıralamasında 3 olmak üzere 7 üniversite sıralmada yer alırken, Kuveyt, Ürdün, Katar üniversitesi de sıralamada yer almaktadırlar.</p>
<p>Cumhuriyet gazetesi 22 Ekim 2015 tarihli haberinde (<a href="http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/egitim/392219/Alti_universite_ilk_20_de.html">http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/egitim/392219/Alti_universite_ilk_20_de.html</a>) QS Üniversitesi Rankings tarafından Gelişmekte Olan Avrupa ülkelerini ve Orta Asya ülkelerini (Emerging Europe and Central Asia &#8211; EECA) kapsayan en iyi üniversiteler sıralaması açıklandı. Sıralamanın ilk 100’de 12 Türk üniversitesi var ancak ilk 10’a ise hiçbir üniversitemiz yok. Sıralamada, ODTÜ ve Bilkent 11, Sabancı Üniversitesi 14., Koç Üniversitesi 15., Boğaziçi ve İstanbul Üniversiteleri 17. sırada yer aldı. QS ağırlıklı olarak anket çalışmalarına önem verdiği belirtilmiş, İngilizce yayınlara daha az yer verdiği belirtilmiş.</p>
<p><strong>Çizelge 2. Quacquarelli Symonds (QS) sıralamasına göre 2016-2021 Türkiye’de ilk 1000 sıralamasında yer alan üniversiteler (QS, 2021).</strong></p>
<table width="102%">
<tbody>
<tr>
<td width="9%">Sıralama</td>
<td width="18%">2016-2017</td>
<td width="24%">2018</td>
<td width="25%">2020</td>
<td width="22%">2021</td>
</tr>
<tr>
<td width="9%">1</td>
<td width="18%">Bilkent Üniv. 411-420</td>
<td width="24%">Bilkent Üniv.           421-430</td>
<td width="25%">Koç Üniv. 451</td>
<td width="22%">Koç Üniv. 465</td>
</tr>
<tr>
<td width="9%">2</td>
<td width="18%">Sabancı Üniv. 441-450</td>
<td width="24%">Koç Üniv. 431-440</td>
<td width="25%">Sabancı Üniv.          521-530</td>
<td width="22%">Sabancı Üniv. 521-530</td>
</tr>
<tr>
<td width="9%">3</td>
<td width="18%">Koç Üniv. 451-460</td>
<td width="24%">Sabancı Üniv.          461-470</td>
<td width="25%">Bilkent Üniv.           501-510</td>
<td width="22%">Bilkent Üniv. 551-560</td>
</tr>
<tr>
<td width="9%">4</td>
<td width="18%">ODTÜ 471-480</td>
<td width="24%">ODTÜ     471-480</td>
<td width="25%">ODTÜ     591-600</td>
<td width="22%">ODTÜ       601-650</td>
</tr>
<tr>
<td width="9%">5</td>
<td width="18%">Boğaziçi 471- 480</td>
<td width="24%">Boğaziçi Üniv.         491-500</td>
<td width="25%">Boğaziçi Üniv.         651-700</td>
<td width="22%">Boğaziçi Üniv.651-700</td>
</tr>
<tr>
<td width="9%">6</td>
<td width="18%">İTÜ 651-700</td>
<td width="24%">ITT  601-650</td>
<td width="25%">ITÜ 651-700</td>
<td width="22%">ITÜ 751-800</td>
</tr>
<tr>
<td width="9%">7</td>
<td width="18%">Hacettepe Ün. 701-961</td>
<td width="24%">Hacettepe Üniv.       751-800</td>
<td width="25%">Ankara Üniv.           801-1000</td>
<td width="22%">Ankara Üniv. 801-100</td>
</tr>
<tr>
<td width="9%">8</td>
<td width="18%">İstanbul Üniv. 701-961</td>
<td width="24%">Ankara Üniv.           801-1000</td>
<td width="25%">Hacettepe Üniv.       801-1000</td>
<td width="22%">Hacettepe Üniv. 801-1000</td>
</tr>
<tr>
<td width="9%">9</td>
<td width="18%">Ankara Üniv. 701-961</td>
<td width="24%">Çukurova Üniv.       801-1000</td>
<td width="25%">İstanbul Üniv.          801-1000</td>
<td width="22%">İstanbul Üniv. 801-1000</td>
</tr>
<tr>
<td width="9%">10</td>
<td width="18%">Gazi Üniv. 701-961</td>
<td width="24%">Gazi Üniv. 801-1000</td>
<td width="25%"></td>
<td width="22%">Dokuz Eylül Ünv. 1001+</td>
</tr>
<tr style="mso-yfti-irow: 11; mso-yfti-lastrow: yes; height: 3.5pt; mso-prop-change: 'Windows Kullanıcısı' 20210209T1544;">
<td width="9%">11</td>
<td width="18%">Çukurova Üniv.701-961</td>
<td width="24%">İstanbul Üniv.          801-1000</td>
<td width="25%"></td>
<td width="22%"></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Türkiye&#8217;nin de Kendi Sıralama Kuruluşu Var</strong></p>
<p>Ancak ODTÜ Enformatik Enstitüsü bünyesinde oluşturulan Üniversitesi Ranking by Academic Performance (URAP) laboratuvarları tarafından 8 kurumca yapılan &#8221;Dünya Üniversiteler Sıralaması&#8221;nın son raporu 15 Temmuz 2012 tarihinde yayımlandı. Ve dünya genelinde 8 kurumca yapılan &#8221;dünya üniversiteler sıralaması&#8221;nın son bir yıllık raporuna göre, tüm sıralamaların en az birinde ilk 500&#8217;e giren 10 Türk üniversitesi, İstanbul, Ankara, ODTÜ, Hacettepe, Gazi, Ege, Bilkent, İTÜ, Boğaziçi ve Sabancı üniversiteleri olarak belirlendi. URAP 1 Kasım 2017 tarihli yaptığı açıklamada (<a href="http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/egitim/857502/Dunyanin_en_iyi_universiteleri_siralandi__Turk_universiteleri_ilk_500_e_giremedi.html">http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/egitim/857502/Dunyanin_en_iyi_universiteleri_siralandi__Turk_universiteleri_ilk_500_e_giremedi.html</a>) dünyanın en iyi 2500 üniversitesi arasında ilk 500’de hiçbir Türk üniversitesi bulunmuyor. Sıralamada en iyi Türkiye üniversiteleri ODTÜ (532), İÜ (540), Hacettepe Üniversitesi (543), İTÜ (559), Ankara Üniversitesi (652), Ege Üniversitesi (653), Gazi Üniversitesi (669), Boğaziçi Üniversitesi (699), Bilkent Üniversitesi (840), Erciyes Üniversitesi (878). URAP değerlendirmesine göre 5 yıl gibi kısa sürede üniversitelerimiz gerilemiş görülüyor.</p>
<p>URAP Laboratuvarınca hazırlanan raporun, dünya sıralamalarında yer alan üniversitelerin Haziran-2012&#8217;deki durumuna göre dünyadaki yaklaşık 20 bin üniversite sıralamalarında Türkiye’deki birçok üniversitenin hatırı sayılır bir ağırlığı vardır. Bu üniversitelerin kendi içlerindeki sıralamalarından en ilk 400-1000 arasına girebilecek on küsur Türk üniversitesi bulunacaktır. Sanırım eksiğimiz ülke olarak üniversiteler olarak bilim politikamızın olmaması ve aranan kriterlerin üniversite yönetimlerinde ciddi olarak incelenmemesi önemli bir eksikliktir.</p>
<p>ODTÜ Enformatik Enstitüsü URAP Laboratuvarları Başkanı Prof. Dr. Ural Akbulut bu konuda ciddi çaba harcayan ve konunun önemine derinden inanmış bir eski rektör olarak “Dünya üniversitelerini 8 sıralama sisteminin bulunduğunu, bu kurumların kullandığı kriterlerin ve sıraladıkları üniversite sayılarının birbirinden farklı olduğunu ifade ediyor haklı olarak”. Bu bağlamda sayın Prof. Dr. Ural Akbulut hocanın çalışmalarının ulusal ölçekte desteklenmesi gerekiyorsa daha fazla katkıda bulunarak kendimize özgü bir değerlendirme ölçeği geliştirmek. Ayrıca dünya ölçeklerinin izlenmesi ve Türkiye üniversitelerinin hedeflerinin ve planlarının geliştirilmesi çalışmalarına önem verilmelidir.</p>
<p>Genellikle ilk 500 üniversite arasına girebilen üniversitelerin genel kriterleri özelikle Nobel ödüllü aday çıkarma ve Nature dergisinde yayın yapma kıstasları doğal olarak üniversitelerimizin üzerinde ciddi bir haksızlık yaratılmaktadır. Daha önce 5 yazı ile peş peşe neden ilk 500 sıralamasına giremiyoruz, konusunu geniş boyutlu ve gerekçeleri ile yazdım.</p>
<p>Ancak ev ödevlerimizi doğu yaptığımızı söyleyemediğimiz için hep gerilerden kalıyoruz. Bilim politikamız yok. Hiçbir üniversitemizin öz görev ve görünüm konusunda hedefi ve izlenebilirliği yok. Üniversitelerimiz hiçbir bağımsız bilimsel kurullarınca denetimden ve değerlendirmeden geçmiyor. Hesap verilebilirlik yok.</p>
<p>Buna rağmen yine de sınırlı sayıda insanın çabaları Türkiye üniversitelerine koltuk değneği olmaya devam ediyor.</p>
<p><strong>Üniversite Sıralaması Neden Önemlidir?</strong></p>
<p>Daha önce birkaç kez yazıldı. Bilim ve teknoloji üreten ve bunu ülkelerinin refahına yansıtan uluslar doğrudan gelişmiş üniversitelere ve niteliği yüksek bilim insanlarına sahiptirler. Bu ülkeler genelde teknoloji ihraç eden ülkeler ve kişi başına milli gelirleri en az 30.000 dolar. Bizim gibi sürekli ithal eden ülkeler ise bir türlü ekonomilerini rayına oturtamıyor ve borçtan kurtulamıyor. Teknoloji tabanlı ürün üretemediğimiz içinde yeni teknoloji geliştirildikçe ithalata olan bağımlılık da günden güne artmaktadır. Güngör Uras’ın 22 Ağustos tarihli yazısında “Ekonomi giderek daha çok ithalata bağımlı oluyor” diyor. 2013 yılı için ithal edilen her 100 birime karşı yapılan ihracat ise 60 ve yıldan yıla ithalata bağımlılık artmaktadır. Bu artış ülkemizde sürekli sorun oluşturmaktadır.</p>
<p>Prof. Dr. Ali Ekber ŞAHİN (Cumhuriyet gazetesi, 08.02.2021 tarihli yazında) OECD verilerine göre dünya yaklaşık 5.6 milyon öğrenci kendi ülkelerinin dışındaki öğrenim görmektedir. Bu öğrenciler tercihi dünyanın en iyi üniversiteleri ve üniversitelerde başarı sıralamaları ile bu öğrencilerin tercihlerinde güçlü bir gösterge olarak kullanılmak istemektedirler. Bu bağlamda üniversitelerin ilk 100 ve/ya 500 üniversite arasında yer almak sadece o üniversite için değil, aynı zamanda o üniversitenin bulunduğu ülkenin yükseköğretim kalitesi olumlu yönde etkilediği gibi ülkenin itibarında katıda bulunmaktadır. Bu bağlamda ülkelerin saygın ve nitelikli öğretim üyesi ve bilim insanına sahip olması ekonomik, sosyal ve kültürel etkisinin çok önlere çıkarmaktadır.</p>
<p>Türkiye’nin her ne kadar THE verilerine göre ilk 500 de 5 üniversitesi olmasına rağmen halen patent üretimi ve teknoloji üretmede çok daha gerilerde bulunmaktayız. Bu nedenle ilk 500 sıralamasının toplum yaşamında pek pratik karşılığı bulunmamaktadır.</p>
<p>Özet olarak Türkiye’nin şu anki konumda belirli bir bilim politikası olmadığı gibi bu konuda herhangi bir çabası da görülmüyor. Türkiye’nin bilim politikası olmadığı gibi, bilimsel hedefleri, büyük bilimsel proje önerileri ve öngörüleri de yok. Türkiye uzun zamandır Türkiye’nin bilimsel araştırmaya ayırdığı GSMH içindeki katkısı %1’in altındadır. Bu gidişatla 2023 için hedeflenen yüzde 3 oranına ulaşmamız mümkün değil ancak en kısa sürede % 2 düzeyine çıkarılması gerekiyor. En kısa sürede Türkiye’nin Ar-Ge’ye harcadığı para kişi başına yaklaşık 100 dolar olan harcamayı OECD ortalaması olan 750-800 dolar düzeyine çıkarmalı ve birim milyon kişi başına araştırmacı sayısını artırmalı ve 2013 yılına kadar en azından 100 bin nitelikli doktoralı bilim insanı yetiştirmelidir. Yoksa bu gidişatla dünya ve çağı yakalaması mümkün olmayacaktır.</p>
<p>Belirli alanlarda örneğin uzay bilimi, iletişim teknolojileri, yaşam bilimleri, sağlık ve tıbbi cihazların geliştirilmesi, biyokimya, fizik ve enerji depolama gibi ne dünya çapında ses getirecek projeleri yok üniversiteleri de bu konuda sınırlı araştırma ve maddi imkâna sahip.</p>
<p>Türkiye’de bilim felsefesi ve bu konudaki politikaları belirleyecek Türkiye Bilimler Akademisi gibi kuruluşlar maalesef yaşatılamıyor. Bilim politikalarının yapılması sağlanmıyor. Bilim ve felsefe teorik olarak üniversitelerde yeterince tartışılmıyor. Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu (BTYK) toplantıları her yıl sık sık yapılıyor ancak sonuçta beklenen bilimsel ve teknolojik gelişme sağlanamıyor. En basiti ile 2004 yılında 10. BTYK toplantısında kabul edilen 2010 yılı kadar GSMH’den araştırmaya aktarılacak payın %2’ye çıkarılma hedefi ne yazık ki halen % 0.86 düzeyinde ileri geçememiştir. 2013 yılına kadar her yıl 10 bin doktoralı araştırmacı sayısı 2500-3000 düzeyinde kalmış. Kalitenin sorgulanması ayrı konu, kriterlere sahip olunması ayrı konu. Sorun salt para artırımı niyeti ile aşılmadığının görmüş olması gerekir. Bilim toptan bir anlayış ve felsefi, eğitim ve kültürel birikimi gerektirir. Bugünden yarına olmaz. 2015 yılının son aylarında geriye baktığımızda öngörülerin gerçekleşmediği ve Türkiye’nin bilimsel araştırmaya ve üniversiteye verdiği önem itibarı ile az gelişmiş ülkelere kategorisinde görülüyor.</p>
<p>Türkiye&#8217;nin önünün açılması eğitim ve bilimde yeni bir paradigma değişimine ihtiyaç olduğu gün gibi aşikârdır. Türkiye’nin bilim stratejini bir an önce belirlemesi ve üniversite üzerindeki YÖK ve siyasi etkinin kaldırması artık kaçınılmaz görülüyor. Türkiye üniversitelerinin gelişiş ülkelerdeki gibi aralıklarla değerlendirmeden geçmesi ve üniversitelerin değişik ölçekteki başarılarına göre bütçe ve akademik kadro sağlamsı mutlaka sağlanmalı. Bilim insanı başarısı mutlaka isteklendirilmeli. Türkiye’nin genç ve dinamik insan potansiyeli heba edilmeden hak etiği yere gelmesi gerekiyor. Kaçan fırsat bir daha yakalanamayabilir.</p>
<p><strong>Dünya üniversitesi sıralaması merkezi tarafından 8 kategoride dünyadaki ilk 1000 sıralamasını açıkladı (<a href="https://www.weforum.org/agenda/2016/12/another-university-ranking-but-this-one-says-its-different/">https://www.weforum.org/agenda/2016/12/another-Üniversitesi-ranking-but-this-one-says-its-different/</a>). </strong></p>
<table width="613">
<tbody>
<tr>
<td width="58">Dünya sıralaması</td>
<td width="113">Universite</td>
<td width="32">Sıra</td>
<td width="44">Eğitim kalitesi</td>
<td width="57">Mezunlar İstihdam</td>
<td width="47">Akdem.</p>
<p>Kalitesi</td>
<td width="57">Yayın durumu</td>
<td width="38">Etki değeri</td>
<td width="38">Atıflar</td>
<td width="38">Yaygın etkisi</td>
<td width="47">Patenet</td>
<td width="45">Sonuç</td>
</tr>
<tr>
<td width="58">1</td>
<td width="113">Harvard University</td>
<td width="32">1</td>
<td width="44">1</td>
<td width="57">1</td>
<td width="47">1</td>
<td width="57">1</td>
<td width="38">1</td>
<td width="38">1</td>
<td width="38"></td>
<td width="47">3</td>
<td width="45">100</td>
</tr>
<tr>
<td width="58"></td>
<td width="113"></td>
<td width="32"></td>
<td width="44">Türkiye</td>
<td width="57"></td>
<td width="47"></td>
<td width="57"></td>
<td width="38"></td>
<td width="38"></td>
<td width="38"></td>
<td width="47"></td>
<td width="45"></td>
</tr>
<tr>
<td width="58">525</td>
<td width="113">ODTÜ</td>
<td width="32">1</td>
<td width="44">378+</td>
<td width="57">158</td>
<td width="47">235+</td>
<td width="57">579</td>
<td width="38">859</td>
<td width="38">436</td>
<td width="38">636</td>
<td width="47">912+</td>
<td width="45">44,87</td>
</tr>
<tr style="mso-yfti-irow: 4; height: 15.0pt; mso-prop-change: İbrahim 20170116T2142;">
<td width="58">652</td>
<td width="113">Istanbul Üniversitesi</td>
<td width="32">2</td>
<td width="44">224</td>
<td width="57">429</td>
<td width="47">235+</td>
<td width="57">692</td>
<td width="38">534</td>
<td width="38">818+</td>
<td width="38">606</td>
<td width="47">912+</td>
<td width="45">44,61</td>
</tr>
<tr style="mso-yfti-irow: 5; height: 15.0pt; mso-prop-change: İbrahim 20170116T2142;">
<td width="58">668</td>
<td width="113">Hacettepe Üniversitesi</td>
<td width="32">3</td>
<td width="44">378+</td>
<td width="57">594+</td>
<td width="47">235+</td>
<td width="57">657</td>
<td width="38">606</td>
<td width="38">664</td>
<td width="38">588</td>
<td width="47">912+</td>
<td width="45">44,59</td>
</tr>
<tr style="mso-yfti-irow: 6; height: 15.0pt; mso-prop-change: İbrahim 20170116T2142;">
<td width="58">700</td>
<td width="113">ITÜ</td>
<td width="32">4</td>
<td width="44">378+</td>
<td width="57">436</td>
<td width="47">235+</td>
<td width="57">659</td>
<td width="38">843</td>
<td width="38">541</td>
<td width="38">648</td>
<td width="47">841</td>
<td width="45">44,54</td>
</tr>
<tr style="mso-yfti-irow: 7; height: 15.0pt; mso-prop-change: İbrahim 20170116T2142;">
<td width="58">720</td>
<td width="113">Ankara Üniversitesi</td>
<td width="32">5</td>
<td width="44">378+</td>
<td width="57">357</td>
<td width="47">235+</td>
<td width="57">766</td>
<td width="38">688</td>
<td width="38">541</td>
<td width="38">686</td>
<td width="47">912+</td>
<td width="45">44,52</td>
</tr>
<tr style="mso-yfti-irow: 8; height: 15.0pt; mso-prop-change: İbrahim 20170116T2142;">
<td width="58">761</td>
<td width="113">Ege Üniversitesi</td>
<td width="32">6</td>
<td width="44">378+</td>
<td width="57">594+</td>
<td width="47">235+</td>
<td width="57">788</td>
<td width="38">823</td>
<td width="38">380</td>
<td width="38">695</td>
<td width="47">883</td>
<td width="45">44,47</td>
</tr>
<tr style="mso-yfti-irow: 9; height: 15.0pt; mso-prop-change: İbrahim 20170116T2142;">
<td width="58">813</td>
<td width="113">Boğaziçi Üniversitesi</td>
<td width="32">7</td>
<td width="44">378+</td>
<td width="57">450</td>
<td width="47">235+</td>
<td width="57">818</td>
<td width="38">748</td>
<td width="38">436</td>
<td width="38">776</td>
<td width="47">883</td>
<td width="45">44,4</td>
</tr>
<tr style="mso-yfti-irow: 10; height: 15.0pt; mso-prop-change: İbrahim 20170116T2142;">
<td width="58">828</td>
<td width="113">Bilkent Üniversitesi</td>
<td width="32">8</td>
<td width="44">378+</td>
<td width="57">499</td>
<td width="47">235+</td>
<td width="57">776</td>
<td width="38">795</td>
<td width="38">818+</td>
<td width="38">776</td>
<td width="47">912+</td>
<td width="45">44,39</td>
</tr>
<tr>
<td width="58">857</td>
<td width="113">Gazi Üniversitesi</td>
<td width="32">9</td>
<td width="44">378+</td>
<td width="57">507</td>
<td width="47">235+</td>
<td width="57">772</td>
<td width="38">935</td>
<td width="38">664</td>
<td width="38">820</td>
<td width="47">912+</td>
<td width="45">44,35</td>
</tr>
<tr>
<td width="58">954</td>
<td width="113">Dokuz Eylül Üniversitesi</td>
<td width="32">10</td>
<td width="44">378+</td>
<td width="57">594+</td>
<td width="47">235+</td>
<td width="57">949</td>
<td width="38">960</td>
<td width="38">818+</td>
<td width="38">907</td>
<td width="47">912+</td>
<td width="45">44,27</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><strong> </strong></p>
<p>Bu sıralamaya göre ABD 224 üniversite ile tüm üniversitelerin ¼ nü almış. Bunu 90 Üniversite ile Çin, Japonlar 74, İngiltere 65 ve Türkiye’den de 10 üniversite sıralamada. Ancak en iyi durumdaki ODTÜ 525 sırada. Gönül isterdi ki Türkiye’den bir üniversite ilk 100’de olmasa bile ilk 500’de olsun. Ancak maalesef ilk 500 sırlamasında yokuz.</p>
<p><strong>2016 Yılı Verilerine Göre Dünyanın Neresindeyiz?</strong></p>
<p>Dünyada üniversitelerin performansını ölçen akademik kuruluşların sayısı artıkça üniversitelerin veremlilik ölçütlerinin kalitesi de artmaktadır. Ülkemizde ODTÜ merkezli URAP’ın verilerine göre dünyada performansı en yüksek üniversiteleri A+, B+ ve B olarak gruplandırmış. Bu sıralamada Dünyada ilk 517 üniversiteye “A Grubu” olarak belirlemiş. Maalesef ülkemiz bu gruba hiçbir üniversitesini yerleştirememiştir. Ağırlıklı olarak Amerika, İngiltere, Japonya, Almanya, Fransa ve Çin gibi ülkeler yer almaktadır. A grubunda Çin Üniversitelerinin 60 ve İran üniversitelerinin ise 3 üniversite yerleştirebilmiştir. Daha önce yaptığım değerlendirmeye uygun olarak Türkiye’nin İran’ın gerisine düştüğü görülmektedir. “B Grubu’na giren üniversiteler ise genelde gelişmekte olan ülkeler üniversiteleri kendine yer bulmaktadır. Türkiye’nin iyi bilinen ve yüksek puanla öğrenci alan devlet ve vakıf üniversiteleri bu sırlamaya girmektedir. Aşağıdaki tabloda B grubunda bulunan üniversitelerimiz çıkarıldı.</p>
<p>URAP tarafından yapılan 2018-2019 URAP WORLD UNIVERSITY RANKING (1-2500)  Dünya üniversitesi sıralaması merkezi tarafından 6 kategoride dünyadaki ilk 2500 sıralamasını açıkladı. <a href="http://www.urapcenter.org/2018/world.php?q=MS0yNTAw">http://www.urapcenter.org/2018/world.php?q=MS0yNTAw</a>. Türkiye üniversitelerinin Dünya ve Türkiye sıralaması da aşağıda belirtildiği gibidir.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter wp-image-22470" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2021/03/1-1-273x300.png" alt="" width="400" height="440" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2021/03/1-1-273x300.png 273w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2021/03/1-1.png 299w" sizes="(max-width: 400px) 100vw, 400px" /></p>
<p>Center for World University Rankings (CWUR) adlı kuruluş 2019 – 2020 küresel sıralamasını gösteren aşağıdaki tabloda Dünyadaki ilk on ve Türkiye’deki ilk on üniversite belirtilmiştir. Türk üniversitelerinin adlarının yanındaki ilk parantez üniversitenin dünya sıralamasındaki yerini, ikinci parantez ise CWUR değerlendirmesinde 100 üzerinden aldığı puanı gösteriyor (<a href="http://www.mahfiegilmez.com/2019/08/universitelerimizin-dunyadaki-yeri.html">http://www.mahfiegilmez.com/2019/08/universitelerimizin-dunyadaki-yeri.html</a>).</p>
<table width="100%">
<tbody>
<tr>
<td width="53%">1) Harvard University [USA] [100]</td>
<td width="46%">1) Ortadoğu Teknik Üniversitesi [582] [73.4]</td>
</tr>
<tr>
<td width="53%">2) Massachusetts Institute of Technology [USA] [96.7]</td>
<td width="46%">2) İstanbul Üniversitesi [644] [72.8]</td>
</tr>
<tr>
<td width="53%">3) Stanford University [USA] [95.2]</td>
<td width="46%">3) Hacettepe Üniversitesi [645] [72.8]</td>
</tr>
<tr>
<td width="53%">4) University of Cambridge [United Kingdom] [94.1]</td>
<td width="46%">4) Ankara Üniversitesi [683] [72.5]</td>
</tr>
<tr>
<td width="53%">5) University of Oxford [United Kingdom] [93.3]</td>
<td width="46%">5) Boğaziçi Üniversitesi [700] [72.3]</td>
</tr>
<tr>
<td width="53%">6) Columbia University [USA] [92.6]</td>
<td width="46%">6) İstanbul Teknik Üniversitesi [702] [72.3]</td>
</tr>
<tr>
<td width="53%">7) Princeton University [USA] [92.0]</td>
<td width="46%">7) Ege Üniversitesi [795] [71.6]</td>
</tr>
<tr>
<td width="53%">8) University of California, Berkeley [USA] [91.6]</td>
<td width="46%">8) Gazi Üniversitesi [841] [71.3]</td>
</tr>
<tr>
<td width="53%">9) University of Pennsylvania [USA] [91.1]</td>
<td width="46%">9) Bilkent Üniversitesi [ 843] [71.3]</td>
</tr>
<tr>
<td width="53%">10) University of Chicago [USA] [90.7]</td>
<td width="46%">10) Çukurova Üniversitesi [946] [70.6]</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><strong> </strong></p>
<p>Değerlendirmeye alınan 20.000 üniversiteden ilk 1.000 üniversite içinde 2018 yılında 13 Türk üniversitesi kendine yer bulurken 2019 yılında bu sayı 10’a düşmüş görünüyor. Ayrıca Türkiye üniversitelerinin yerinin de geriye doğru kaydığı belirtiliyor. Çizelgeden görüleceği üzere Türkiye’den hiçbir üniversitemiz ilk 500 sıralamasında yer almıyor.</p>
<p>CWUR Başkanı Dr. Nadim Mahassen’ın yaptığı değerlendirmede Türk üniversitelerinin geçmiş yıllara göre gerilemiş olmasının üniversitelerin yeterince yüksek maddi desteği devletten görmemesine bağlamıştır. Eğer maddi destek sağlanmasa sıralamada yer kaybetmeye devam edeceğini belirtiyor. Mahfi Eğilmez 9 Ağustos 2019 (<a href="http://www.mahfiegilmez.com/2019/08/universitelerimizin-dunyadaki-yeri.html">http://www.mahfiegilmez.com/2019/08/universitelerimizin-dunyadaki-yeri.html</a>) tarihli Üniversitelerimizin Dünyadaki Yeri konulu yazısında ise “Türk üniversitelerinin sıralamada gerilerde kalmasının asıl nedeni özerk olmamaları, bir tepe kuruluşun devletin görüşüne göre yönlendirmesine tabi olmalarıdır” diyor. Üniversitelerin özellikle sosyal bilimler alanında yazma ve araştırma özgürlüğünü kısıtlayan durumların üniversitelerin yaratıcılığını engellemektedir.</p>
<p><strong>Üniversitelerin 2021 sıralamasına göre ilk 400 sıralamasına hiçbir üniversitemizin olmadığı görülüyor (Ertan, 2020). </strong></p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-22472 size-full" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2021/03/2.jpg" alt="" width="615" height="827" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2021/03/2.jpg 615w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2021/03/2-223x300.jpg 223w" sizes="(max-width: 615px) 100vw, 615px" /></p>
<p><strong>Not: HDI: İnsani Gelişmişlik Göstergesi</strong></p>
<p><strong>“Dünya Üniversitesi Olmak İçin Yükseköğretimimize Reform Şart”</strong></p>
<p>Türkiye üniversitelerinin daha iyi bir konuma gelmesini hemen hepimiz istiyoruz. Bu konuda bugüne kadar yazdığım ulusal bilim politikası, üniversite bilim politikasının olmaması ve üniversite özerkliği bu işin çaresi olarak görülüyor. Bugüne kadarki pratik uygulamalar bakıldığında bundan sonra eğer Türkiye’nin dünyanın gelişmiş üniversiteleri olacaksak yeni bir şey söylemek ve yapmak gerekir. Bunun için vazgeçilmez unsurların başında “akademik kalite” unuru ve özerk yönetimi gelmektedir. Yani insan unsuru en öncelikli ve taşıyıcı olanıdır. Bugün para bulmak çok da sorun değil, ancak akademik alt yapısı gelişmiş bilimsel araştırma yapabilme becerisi gelişmiş heyecanlı insan gücü çok önemli. Aynı zamanda üniversite yönetimlerinin özgür olması ayrıca önemlidir. Uluslararası düzeyde üniversitelerin rotalarını belirleyecek olan üniversite üst yönetimleridir. Çünkü üniversitenin rotasını belirleyen rektörlerdir. Rektörlerin atamalarında da akademik yetkinlik ve yönetim yetkinliği önemli. Rektörlerin vizyonu, sürükleyiciliği, dünya yükseköğretim platformlarında görünür olması önemli. Uluslararası platformlarda görünürlüğü olmayan üniversite ne yazık ki sırlamada da görünür olamıyor.</p>
<p>Üniversite senatolarının bağımsız hareket etmesi ayrıca önemli. Senatoların ve yönetim kurlarının üyelerinin nerdeyse tamamı rektör tarafından belirlendiği için kurlarda verimli görüş ve tartışma maalesef yaşanmıyor.</p>
<p>Ülkemizde 129 Devlet Üniversitesi, 74 vakıf üniversitesi, 4 Vakıf Meslek Yüksekokulu (MYO) ile mevcut 203 üniversitemiz bulunuyor. Üniversitelerin özerkliği ve yöneticilerinin belirlenmesi sorunu ciddi anlamda üniversitelerin enerjilerini tüketmektedir. Çoğu rektörümüz üniversitelerin bayındırlık işleri ile uğraşmaktan akademik kaliteyi artıracak konuma geçememektedir. Bilimsel özerkliğin ve akademik özgürlüğün sağlanması konusunda demokrasimizden kaynaklanan sorunlar nedeniyle entelektüel bilim toplumunda ciddi verimsizliklerin de yaşandığı görülüyor. Bu bağlamda Türkiye’nin önce üniversite kavramı ve dünya ölçeğinde üniversite olması için dünya ölçeğindeki standartlara uygun bir yapılanmaya geçmesi gerekiyor. Umarım bu süreç ile birlikte oluşturacak ulusal bilim politikası ile ülkemizde de bazı üniversitelerimiz ilk 100 sıralamasında yer alırlar.</p>
<p>Yayın sayılarını temel alan sıralamanın gerçeği yansıtmadığı konusunda ayrı tartışmalarda yapılmaktadır. Ülkelerin nitelikli iş gücü, araştırma potansiyeli aynı zamanda nüfusun bilim ile ilişkisi ile ilgilidir. Toplumun tamamının ne kadarının akademik üretimde yer adlığının yayın sayısının nüfusa oranlanarak elde edilecek bir indeks ile kabaca belirlenebilir.</p>
<p>Ülke nüfuslarını ekleyip milyon kişi başına kaç yayın üretiliyor diye sıraladığımda tahmin edilebileceği gibi sıralama tamamen değişiyor.</p>
<p>Tablo 5. Ülke nüfuslarını milyon kişi başına üretilen yayın sayıları</p>
<table width="520">
<tbody>
<tr>
<td width="87">Sıralama</td>
<td width="87">Sıralama</p>
<p>Tablo</td>
<td width="87">Ülkeler</td>
<td width="87">Toplam Yayın sayıları</td>
<td width="87">Nüfus (Milyon)</td>
<td width="87">Milyon nüfus başına yayın</td>
</tr>
<tr>
<td>1</td>
<td>16</td>
<td>İsviçre</td>
<td>650079</td>
<td>8,1</td>
<td>80257</td>
</tr>
<tr>
<td>2</td>
<td>24</td>
<td>Danimarka</td>
<td>354524</td>
<td>5,6</td>
<td>63308</td>
</tr>
<tr>
<td>3</td>
<td>18</td>
<td>İsveç</td>
<td>600233</td>
<td>9,6</td>
<td>62524</td>
</tr>
<tr>
<td>4</td>
<td>26</td>
<td>Finlandiya</td>
<td>305791</td>
<td>5,5</td>
<td>55598</td>
</tr>
<tr>
<td>5</td>
<td>30</td>
<td>Norveç</td>
<td>281530</td>
<td>5,2</td>
<td>54140</td>
</tr>
<tr>
<td>6</td>
<td>11</td>
<td>Avustralya</td>
<td>1226552</td>
<td>23,1</td>
<td>53097</td>
</tr>
<tr>
<td>7</td>
<td>14</td>
<td>Hollanda</td>
<td>886135</td>
<td>16,8</td>
<td>52746</td>
</tr>
<tr>
<td>8</td>
<td>32</td>
<td>Singapur</td>
<td>265452</td>
<td>5,3</td>
<td>50085</td>
</tr>
<tr>
<td>9</td>
<td>3</td>
<td>UK</td>
<td>3150874</td>
<td>63,1</td>
<td>49935</td>
</tr>
<tr>
<td>10</td>
<td>7</td>
<td>Kanada</td>
<td>1594391</td>
<td>35,1</td>
<td>45424</td>
</tr>
<tr>
<td>11</td>
<td>21</td>
<td>Belçika</td>
<td>485937</td>
<td>11,2</td>
<td>43387</td>
</tr>
<tr>
<td>12</td>
<td>25</td>
<td>İsrail</td>
<td>346372</td>
<td>8,1</td>
<td>42762</td>
</tr>
<tr>
<td>13</td>
<td>23</td>
<td>Avusturya</td>
<td>355418</td>
<td>8,4</td>
<td>42312</td>
</tr>
<tr>
<td>14</td>
<td>4</td>
<td>Almanya</td>
<td>2790169</td>
<td>82,3</td>
<td>33902</td>
</tr>
<tr>
<td>15</td>
<td>1</td>
<td>ABD</td>
<td>11036243</td>
<td>326,6</td>
<td>33791</td>
</tr>
<tr>
<td>16</td>
<td>6</td>
<td>Fransa</td>
<td>1967157</td>
<td>65,1</td>
<td>30217</td>
</tr>
<tr>
<td>17</td>
<td>28</td>
<td>Çekoslovakya</td>
<td>290718</td>
<td>10,5</td>
<td>27687</td>
</tr>
<tr>
<td>18</td>
<td>27</td>
<td>Yunanistan</td>
<td>292956</td>
<td>10,8</td>
<td>27126</td>
</tr>
<tr>
<td>19</td>
<td>8</td>
<td>İtalya</td>
<td>1583746</td>
<td>58,7</td>
<td>26980</td>
</tr>
<tr>
<td>20</td>
<td>10</td>
<td>İspanya</td>
<td>1256556</td>
<td>47</td>
<td>26735</td>
</tr>
<tr>
<td>21</td>
<td>17</td>
<td>Tavan</td>
<td>614487</td>
<td>23,3</td>
<td>26373</td>
</tr>
<tr>
<td>22</td>
<td>5</td>
<td>Japonya</td>
<td>2539441</td>
<td>126,3</td>
<td>20106</td>
</tr>
<tr>
<td>23</td>
<td>12</td>
<td>Güney Kore</td>
<td>1004042</td>
<td>50,2</td>
<td>20001</td>
</tr>
<tr>
<td>24</td>
<td>19</td>
<td>Polonya</td>
<td>580205</td>
<td>38,5</td>
<td>15070</td>
</tr>
<tr>
<td>25</td>
<td>31</td>
<td>Polonya</td>
<td>270634</td>
<td>38,5</td>
<td>7029</td>
</tr>
<tr>
<td>26</td>
<td>13</td>
<td>Rusya</td>
<td>956025</td>
<td>143,4</td>
<td>6667</td>
</tr>
<tr>
<td><strong>27</strong></td>
<td><strong>20</strong></td>
<td><strong>Türkiye</strong></td>
<td><strong>531899</strong></td>
<td><strong>81,7</strong></td>
<td><strong>6510</strong></td>
</tr>
<tr>
<td>28</td>
<td>22</td>
<td>İran</td>
<td>448079</td>
<td>81,9</td>
<td>5471</td>
</tr>
<tr>
<td>29</td>
<td>15</td>
<td>Brezilya</td>
<td>834526</td>
<td>210,7</td>
<td>3961</td>
</tr>
<tr>
<td>30</td>
<td>2</td>
<td>Çin</td>
<td>5133924</td>
<td>1414,5</td>
<td>3629</td>
</tr>
<tr>
<td>31</td>
<td>29</td>
<td>Meksika</td>
<td>284868</td>
<td>128,6</td>
<td>2215</td>
</tr>
<tr>
<td>32</td>
<td>9</td>
<td>Hindistan</td>
<td>1472192</td>
<td>1352,7</td>
<td>1088</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İlk 200-500 sırasına Türkiye’de Üniversitelerinin Girmesi İçin Potansiyeli Ver mı?</strong></p>
<p>Dünyada milyonlarca öğrencinin iyi eğitim almak için iyi üniversite arayışı berberinde üniversite sırlamasını değişik kategorilerde yapılır oldu. Yapılan sırlamalarda yüksek etki faktörüne sahip dergilerde yayın yapmak, yayınların atıf alma durumu, nitelikli, aldıkları uluslararası ve ulusal projeler, projelerin bütçeleri, uluslararası ödülü bilim insanlarına sahip olmak, doktora öğrenci sayısı, mezunların burs bulma ve işe alımda terci edilme gibi kimi göstergeler öne çıkarılmaktadır. Üniversiteleri üniversite yapan beşeri sermaye diye tanımlanan iyi eğitilmiş, bilgi sahibi, zeki motivasyonu yüksek bilim insanı ve öğrenciler yanında araştırma olanaklarına sahip olmak başarı ve kalitenin itici gücü oluşturmaktadır.</p>
<p>Türkiye gelişmekte olan bir ülke olarak maalesef halen bilime ve araştırmaya yeterince kaynak ayıramadığı gibi nitelikli bilim insanlarını ve çok sayıda parlak genç öğrencisi beyin göçüne kattı.</p>
<p>Mevcut 202 üniversiteden ilk 10 sıradaki üniversiteler bir takım destekler ile birlikte dünya çapında sırlamalarda kendilerine yer bulabilirler. Ancak ilk 100 ve 500 sırlamasının halen çok gerisinde olduğumuz görülüyor.</p>
<p><strong>Türkiye’nin Bilimsel göstergeleri</strong></p>
<p>YÖK verilerine göre 129 devlet, 73 vakıf toplam 202 üniversite, 30.006 profesör, 17469 Doçent, 41028 Öğretim üyesi toplamda 88503 doktoralı akademik kadro, 7.750.000 öğrencisi (YÖK, 2021) ile niceliksel olarak büyümüş görünüyor. Son on yıldır ortalama 30.000-34.000 bandında bilimsel makale üretimi ile dünyada 20. sırada, makalelerin atıf alımında 41. sırada yer alıyoruz. Türkiye toplamda en yüksek akademik yayın ivmesini 2000-2006 yıllarında yakalamış, sonra verimlilik ivmesi düşüşe geçmiştir. 1995-2015 dönemi arasında 1.000.000-kişiye düşen ortalama bilimsel yayın sayısı olan 191 ile (0-2500 aralığında) Türkiye dünyada 40. sırada yer almaktadır. Ancak makalelerin aldığı atıf sayısı aynı eşdeğerdeki ülkelerin makalelerin aldığı atıfın çok altında atıf almaktadırlar. Diğer bir ifade ile yayınlarınızın diğer bilim insanlarınca atıf almaya değer görmemesi bilimsel kaliteyi sorgulatır duruma getirmektedir.</p>
<p>Mevcut durumda Dünyadaki üniversiteler sıralamasında ülkemizde ilk 400 sıralamasında hiçbir üniversitemiz bulunmamaktadır. İlk 1000 sırlamasından genelde 9-11 üniversite dönem dönem 500-1000 arası sırlamada yer almaktadır (Ortaş, 2018a.). Türkiye toplam yayın sırlamasından 2004 yılında günümüze kadar ilk 20 sırlarda son yıllarda 18 sırlarda yerini korumaktadır. Bütün bu makro göstergeler üniversitelerimizin akademik verimliliği, kişi başına üretim kapasitesine göre, dünya sıralamasının altında yer almaktadır.</p>
<p><strong>Bilimsel Göstergeler Neden Düşük.</strong></p>
<p>Genelde dünyada en çok bilimsel makale üreten ve ilk 400 sırlamasında üniversiteleri olan ülkeler insani gelişmişlik endeksi yüksek olan ülkelerdir (Ertan 2020). Dünyada ilk 400 sıralamasında yer alan ülkelerin tümünün ortak özelliği GSMH’den bilim ve Ar-GE harcamaları ayrılan pay %2’den büyük. Türkiye’de %0.96-1 aralığında. Ülkelerin Özerklik Endeksi 10 üzerinden 6 ve üstü. Bizde %1’in altında (Ortas, 2018b). Dünyada ilk 100 veya 500 sıralamasında üniversiteye sahip olmak için gelenekleri olan yerleşik üniversite ve uluslararası nitelikte araştırma yapan ciddi akademik kadroların olması gerekiyor. Türkiye’nin son 40 yıllık üniversite deneyiminin üniversitelerin niteliğini ve uluslararası görünürlüğünü geriletildiği bütün makro göstergeler ile anlaşılıyor.</p>
<p>Özet olarak üniversitelerimizin nitelikli insan sermayesi yanında çok ciddi üniversite olma kriterleri ve özerklik sorunları bulunmaktadır. Sorunun bir de araştırma yapmak için zorunlu finansal sorunları var. Gözlemlerim sorunun paradan çok insanının eğitimi ve motivasyonu ile ilgili olduğunu görüyorum.</p>
<p><strong>Sorunun Çözümü Nedir?</strong></p>
<p>Bilimsel başarı günümüzde birçok eksende ölçülmekte olup</p>
<p>Bunlar;</p>
<ol>
<li>Araştırma bütçelerinin istenilen ölçekte sağlanması. Genelde gelişmiş ülkelerin tümü GSMH’larının %2’sindan fazlasını araştırmaya ayırmaktadırlar. Bu bağlamda bilimin devlet fonları tarafından desteklenmesi yanında Almanaydın başında sürdürdüğü gibi üniversite sanayi işbirliği modeli önemsenmektedir. Özellikle temel bilimlerde teknolojik alt yapı ve laboratuvarların ihtiyaçlarının zamanında sağlanması ilk şart.</li>
<li>Nitelikli araştırmacı kadrolarına sahip olmak. Üniversitelerin nitelikli akademik kadrolarının sağladığı nitelikli proje verileri ve bunların etki faktörü yüksek dergilerde yayın yapmaları. Maalesef son yıllarda alınan akademik kadrolar ile ilgili ilanlarda akademik yükseltme ölçütlerinin düşüldüğü ve kişiye özgü kadro ilanı algıları akademik kadroların oluşmasına zarar vermektedir. Akademik kadroların niteliğinin yükseltilmesi için gelişmiş ülke standartlarında bilim insanı yetiştirme programı ve ölçütleri geliştirmek gerekir.</li>
<li>Dünya çapında ilk 100 ve 500 sıralamasında yer alan üniversitelerin önemli özelliklerinde biride, motivasyonu yüksek, akademik ve kültürel bilgisi olan, zeki ve çalışkan öğrencileri bünyesine katabilmeleridir. Niteliği ve kavrama kapasitesi yüksek öğrenciler geleceğin bilim insanı havuzunun potansiyel adaylarıdırlar.</li>
<li>Lisansüstü eğitimde özellikle iyi bilim insanlarının denetiminde yapılacak uluslararası ölçekteki doktora tezlerinden çıkacak verilerin iyi dergilerde makaleye dönüştürmesi kolay olacaktır. Uluslararası ölçekte iyi bilimcilerin ve ekiplerin bulunduğu ortamlarda yetişen iyi doktora öğrencilerin daha nitelikli yayın yaptıkları diğer ülkeler tecrübesinden bilinmektedir.</li>
<li>Uluslararası iş birliktelikleri. Gelişmiş çoğu üniversite niteliği yüksek üniversiteler ve araştırıcılar ile işbirliği içinde araştırma ve yayın yapmayı yeğlemektedir. ABD, İngiltere, Güney Kore bu konularda önemli çalışmalar yürütmektedirler.</li>
<li>Üniversitelerin belirli alanlarda birikimi ve gelenekleri olan laboratuvar ve grupların uzmanlaşmış bilim insanlarının olduğu oluşumların desteklenmesi. Ayrıca üniversitenin belirli alanlarda başarılı çalışmalar yapan mükemmeliyet merkezleri ve araştırma merkezleri ve gruplarının desteklenmesinin başarılı çalışma şansları daha fazladır. Bu tür ekip ve grupların uluslararası iş birlikteliklerinin daha kolay ve yüksek olacağı beklenmektedir.</li>
<li>Özerk üniversite ortamı ve eleştirel özgürlük ortamı. Üniversitelerin olmazsa olmazı akademik kadrolar özelliklede sosyal bilimlerde hiçbir dış etki altında kalmadan araştırma yapma ve yayınlama özgürlüğüne sahip olmak ister.</li>
<li>Türkiye’nin devlet tarafından belirlenmiş bir bilim politikasının oluşturması. Bilim politikasına uygun stratejiler geliştirmesi gerekiyor. İlk aşamada araştırama üniversitesi kategorisindeki üniversitelerin güçlendirilmesi için başta özerkliklerinin tüzel kişiliklerinin verilmesi bilimsel çalışma ortamını kolaylaştıracaktır. Nihayetinde ülkenin beşeri sermayesi olan nitelikli insan gücü olan akademik kadroların uluslararası ölçekte standartlara kavuşturulması zorunludur.</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<p><em><strong>Kaynakça.</strong></em></p>
<p><em>Erten, H. 2020. Herkese Bilim Teknoloji (HBT) Dergi. 200.Sayı</em></p>
<p><em>Ortaş, 2018a. Araştırma Üniversiteleri. Bunun diğer Üniversitelere ve Bilimsel Gelişmişliğe Etkisi. Popüler Bilim Nisan-Mayıs 2018. Sayı 260. S. 34-38. 495.</em></p>
<p><em>Ortaş 2018b. Türkiye: Bilimsel Yayında Sayı Arttı ama Etki ve Kalite Hızla Düştü. Herkese Bilim Teknoloji. 22 Hazıran 2018. Sayı 117. Sayfa 12-13-22.</em></p>
<p><em><strong>QS, 2020. https://www.hotcourses-turkey.com/study/rankings/qs-world.html</strong></em></p>
<p><em><strong>YÖK 2021. <a href="https://istatistik.yok.gov.tr/">https://istatistik.yok.gov.tr/</a></strong></em></p>
<p><em><strong>URAP 2020 . https://newtr.urapcenter.org/cdn/storage/PDFs/fKjxPJD2hSivSSbsb/original/fKjxPJD2hSivSSbsb.pdf</strong></em></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/makaleler/turkiyenin-en-iyi-universiteleri-ve-ilk-500-universite-arasina-neden-giremiyoruz">Türkiye’nin en iyi üniversiteleri ve ilk 500 üniversite arasına neden giremiyoruz</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">22468</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Üniversiteler nereye? Etki değerimiz, ve üniversitelerimizin yeri üzerine</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/makaleler/universiteler-nereye-etki-degerimiz-ve-universitelerimizin-yeri-uzerine</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Altaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 15 Feb 2021 16:08:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=22284</guid>

					<description><![CDATA[<p>Erdoğan Yılmaz, Eğitimci / eybjk@yahoo.com Eğitimde olup bitenlere bakınca bir çok eksik ve yanlışı, akıl ve bilime ters karar ve tutumu eleştirmek zor değil. Hemen her gün okulöncesinden üniversiteye uzanan yol üzerindeki her bir basamakta yaşananlar kaygıları derinleştirerek büyütüyor&#8230; Bu zemini hazırlayanlar, bilim ve aklın altını oyan, hurafe ve safsataları egemen kılanla, “cahilsever” eğitim yöneticileri, “okuma oranı arttıkça hafakanlar basıyor” ya da “Nuh’un cep telefonu vardı” gibi cevherler yumurtlayan cehalet&#8230; “Yeni Türkiye”nin llkokullarını, mescitli, cihatlı bir anlayışla köhne sıbyan mekteplerine çeviren; bir damlacık çocuklara sarık, türban ve gülünç giysilerle yaptırılan dinci-tarikatçı sözümona eğitimler&#8230; Milli eğitimin tarikat, vakıf ve cami imamları ile akla zarar işbirliği&#8230; Bunlara çanak tutan “kindarlık-dincilik” zorlaması, üniversite-bilim özgürlüğüne duvar kafalar, harem selamlık üniversite özlemleri ya da “benim dediğim olur” sığlığı&#8230; Adeta zaman tünelinde geçmişin sıbyan mekteplerinden medreseye gidişin yeni bir kabusunu yaşıyoruz. Buradan yüksek teknoloji ve yenilikçi yaratıcılıkla (inovasyonla) dünyaya meydan okuyacak; bilgi-birikim ve düşünsel altyapıları gelişmiş, özgüven sahibi “bireyler” hatta “ara eleman” da çıkamayacağı açık&#8230;  Cehaletin beklentisi de zaten bunlar değil; onlar, “gönüllü kulluk” düzenine uygun, itaatkar, hoca efendilerin buyruğundan çıkmayan, sorup sorgulamayan, sinik-suskun tebaa-kullar yığını yaratmanın peşinde&#8230; Bugün “Bana değer vermiyorlar, beni istemiyorlar” deyip başka dünyalara kaçmaya zorlanan çocuklarımıza olduğu gibi, dün aynı nedenlerle elimizden kaçırdığımız binlerce değerimiz, çocuklarımız umurlarında bile değil&#8230; Ülke böyle bir çıkmaza sürüklenirken, ister hukuk, ister mühendislik, ister sosyal  bilim fakültelerinden, birkaç bireysel red dışında örgütlü bir tepki  neden gelmez? Neden bireysel olarak farkındalık yaratmaya çalışan bir kaç kişi dışında, eleştirel-sorgulayıcı, toplumu aydınlatarak, bilgi-bilinç yaratacak, evrensel  değer ve ilkeleri savunan etkin bir çıkışa rastlamıyoruz?&#8230; Yanıtı sanırım “üniversite nedir, ne işe yarar” sorularında saklı. Orta çağ sonu ortaya çıktılar Bilindiği gibi üniversite, ortaçağ sonlarında ortaya çıkan bir kurum. Çeşitli kaynaklar başlangıcını 12. yüzyıla kadar götürüyor ve kavram, günümüzdeki anlamıyla 14. Yüzyıldan başlayarak kullanılıyor. Emre Dölen bu süreci kısaca şöyle özetliyor: “Ortaçağda iki özellik ortaya çıkıyor: Birincisi papalığın (kilisenin) en önemli güç olması. Kilise, eğitimde de tek egemen güç&#8230;. İkincisi, meslek örgütleri olan loncaların (korporasyonların) toplumda çok önemli bir role sahip güçlü örgütler olması&#8230;. Ortaçağ sonlarında kilise ve onun müttefikleri çökerken, ticaretin gelişmesi ve kentlerin  kurulmasıyla burjuvazi ve kapitalizm giderek yükseliyor. Bu ortamda üniversitelerin iki farklı kökenden geldiğini görüyoruz: Birincisi Paris üniversitesi. Bu örnek feodal düzenin temsilciliği niteliğinde olan ilahiyat ağırlıklı eğitim  yaparken, ikincisi Salerno ve Bologna üniversiteleri, tıp  ve dindışı hukuk öğretiyor.” (1) DÖLEN, bu gelişim sürecinin geçmişteki “din-bilim” ilişkisinden “siyaset-bilim” ya da  “devlet-üniversite” ilişkisine doğru olduğunu belirtiyor ve yapılması gerekenler için özlü bir yol haritası çiziyor: “1.Ortaçağ sonunda kurulmuş üniversiteler, klasik bilim ve felsefeyi aktaran, eski bilgiyi yorumlayan fakat yeni bilgi üretmeyen, yani skolastik öğretim veren kurumlardır, yeni bilgilere direniş gösterirler. 2.Ticaret burjuvazisi ve kapitalizmin doğuşu yeni bir toplum yaratır, coğrafi keşifler bilimsel bilgiye duyulan gereksinimi artırır, klasik bilim bu beklentiye karşılık veremez. 3.Klasik bilim deneye dayanmayan, gözlem ve sınıflandırma sonucu ortaya konulan varsayımları akıl yürüterek kanıtlamaya çalışır. 4.Böyle bir “bilimsel” bilgi ile açık denizlerde yolculuk ve üretim olanaksızdır, yeni toplumun yeni bir bilgiye gereksinimi vardır. 5.Bu nedenlerle ortaya çıkan bilimsel bilgi 15.Yüzyıl ortalarında başlayan ve 17.Yüzyılda doruğa ulaşan bilimsel devrimin ürünüdür. 6.Modern bilim ölçmeye ve elde edilen sonuçları matematiksel olarak ifade etmeye ve güçlü felsefi temellere dayanır. 7.Bu gelişmelerin sonucu olarak 18.Yüzyıl ortalarında başlayan sanayi devriminin itici gücüyle teknolojide hızlı bir gelişim ortaya çıkar, bilim teknoloji ilişkisi sıkılaşır, bilimsel bilgi olmadan teknoloji üretilemez duruma gelir.  8.Üniversiteler de bu durumda yeniden örgütlenmek ve yapılanmak zorunda kalır, giderek  laik  bir nitelik kazanır. 9.Sonuçta üniversitenin yeniden tanımlanma gereksinimi doğar, doğabilimci HUBOLDT (Ö.1859)’un saptamasıyla üniversitenin artık iki işlevi vardır: a. Araştırma, bilgi, bilim, teknoloji üretmek,  b. Laik ve bilimsel bir öğretim&#8230; İki işlev birbirini tamamlar. 10.Bu değişim ve gelişim süreci II.Dünya Savaşı’ndan sonra da hızlanarak sürer&#8230; Evrensel ölçütler, etki değerimiz üzerine Üniversitelerin evrensel ölçütlere göre değerlendirilmesi ise şöyle özetlenebilir: Bu alandaki uluslararası birkaç kurumdan biri, ODTÜ Enformatik Ensititüsü bünyesinde 2009’da kurulmuş ve kısaltması URAP olan “University Ranking by Academic Performans.” Bu alanda US News (ABD), THE (UK), ARWU (Çin), Webometrics (İspanya), CWUR (B.A.E) gibi başka kurumlar da var. Genel olarak incelendiğinde bu kurumların aralarında bazı ayrılıklar olsa da  birçok bakımdan benzer nitelik özelliklerini aradığı görülüyor: “Eğitimin niteliği, öğretim üyesi niteliği, araştırma çıktısı, kişi başı performans, yüksek etkili dergilerde yayınlanan araştırma sayısı, bunlara yapılan atıflar, mezunların işe yerleştirilmesi, patantler, sanayi ile ilişkiler&#8230;” Aynı eksende yapılan değerlendirme sonuçlarına göre, örneğin THE (Times Higher Education World University Ranking)’e göre dünyada ilk 100’de ABD’den 40’a yakın, İngiltere’den 10’dan çok üniversite yeralıyor. Onları, Almanya, Kanada, Avustralya, Fransa, Japonya, Çin, İsviçre, Hollanda, Finlandiya, İsveç, Güney Kore, Singapur ve Hong Kong izliyor. THE, ülkemizden 401-500 arasında Koç ve Çankaya Üniversitelerinin, 501-600 arasında Hacettepe’nin, 601-800 arasında Özyeğin, Boğaziçi, Bilkent’in, 801-1000 arasında ise ODTÜ, Karabük, İTÜ ve İ.Ü’nin yer aldığını belirtiyor. THE’nın, “Türk üniversitelerinin yayınlarına yapılan atıfların etki değeri olmadığını” belirtmesi ve THE Editörü, Phil BATY’nin Türkiye’nin sorununu “ciddi uluslararası rekabet açısından eğitim ve araştırma kalitesini artırmak, bunun için de doğru yatırım ile yaratıcı özgürlüğe sahip olmak” saptaması gerçek ve iç acıtıcı!..(2) URAP raporu ne diyor Bir de URAP 2020-21 Türkiye Üniversiteleri Raporu’na gözatalım: URAP toplam 110’u devlet 56’sı vakıf üniversitesini “makale, atıf, bilimsel doküman, doktora, öğretim üyesi/öğrenci puanları”na göre değerlendiriyor. Sonuçta, 1.Hacettepe, 2.ODTÜ, 3.İTÜ, 4.İÜ, 5.Koç, 6.Gazi, 7.AÜ, 8.Gebze Teknik, 9.Bilkent, 10.Ege Üniversitesi sıralamasına ulaşıyor. Rapor, üniversitelerimize ilişkin olarak özetle şu saptamaları yapıyor: “1.Üniversitelerimizin yayın ve atıf sayılarını hızla artırması gerekiyor. 2.Ülke içi sıralamada iyi durumda gözüken bazı üniversitelerimiz, dünya sıralamasında çok gerilerde kalıyor. 3.Üniversitelerimizin  bazıları URAP dışındaki dünya sıralamalarında da üst sıralara çıkamadığı gibi geriye düşmeyi sürdürüyor.” URAP’la THE’nın kesiştiği yerin “eğitimde kalite” sorunu olması ve irtifa yitirmek hiç de iç açıcı değil!&#8230; URAP’ın raporunda aslında başka söze yer bırakmayan bir çok sayısal veri var. Örneğin, 2010-11’de dünya sıralamasına göre ilk 500’de 3, 2012-13’te 5 üniversitemiz varken bu sayı 2014-15’te düşmeye başlıyor, 2019-20’de ilk 500’e hiçbir üniversitemiz giremiyor!&#8230; Acaba neden?&#8230; Makale sayılarına gelince: URAP sıralamasında 500-1000 aralığında yer alan 9 üniversitemizin 2019’da çıkardığı makale sayısı 840, dünyada ilk 100’de yer alan üniversitelerin ortalama makale sayısı 6750, 100-200 arasındakilerin ise 3771’dir. Verilere göre, 900-1000 arasındaki bir üniversitemizin dünyada  ilk 100’e girebilmesi için makale sayısını 17.8 kat artırması gerekiyor!&#8230; Bu makalelere yapılan atıf sayıları da benzer sonuçlar veriyor. Buna göre 700-800’lük dilimde bulunan bir üniversitemiz, ilk 100’e girebilmek için atıf sayısını 10-12 kat artırmak durumunda!&#8230; Raporda URAP’ın çözüm önerileri arasında bir de, “yurtdışından kaliteli akademisyen transferi” var. Hazin bir çöküşün itirafı gibi&#8230; Bu öneri üniversite sayımız hızla artarken “nitelikli” öğretim görevlisi ve öğretim üyesi sayısının aynı ölçüde artmadığını ve bu açığın kapanmaması durumunda dünya üniversiteleri ile yarışmayı hayal bile edemeyeceğimizi göstermektedir&#8230; Üniversitelerin “iyileri bile düşüşte”yken, bir bölümü iri ve zayıf bir liseyi andıran yeni üniversitelerin açılması bizi onur duyacağımız bir yere götürmüyor. Sorun akademik özgürlük, nitelikli öğretim üyesi alımı ve yetiştirme stratejileri ile eğitimin kalitesi ve üretkenliğinde düğümleniyor. Sorunun, sistem bütünlüğü içinde; kamucu-toplumcu anlayışla, nesnel, bilimsel ve evrensel ölçütlerle ele alınmadan, demokratik katılım sağlanmadan; tek akıl tek kitaba “biat” ederek, kayırmacılıkla, buyruklarla çözümlenmesi olanaksız. Sorunların çözümü gerçekten isteniyorsa, örneğin DÖLEN’in tanım ve saptamaları bir başlangıç noktası yapılabilir, böylece özel uzmanlık alanları dışındaki tüm fakülteler “din-bilim” ilişkisinden arındırılır, HUBOLDT’un, ne yazık ki çoktan razı olduğumuz 160 yıl önceki deyişiyle, üniversiteler asıl işlevi olan “laik ve bilimsel bir öğretim; araştırma, bilgi, bilim, teknoloji üretme”ye odaklanır. Ama önce, kayırmacılıktan, bilgi aktarma, hatta “aşırma” kolaycılığından, sırça köşk ve saraylardan çıkmayı göze almak, “herşey için gerçek yol gösterici bilim”in “manevi miras” olduğu kabul edilmek gereklidir. Unutmayalım, bu bir tercih değil, yaşamsal bir zorunluluktur ve gerçek “beka&#8211;varolma” sorunu tam da budur. (1) Dr.E.DÖLEN, “Türkiye Üniversite Tarihi-1” (S.3-7) (Bilgi Üniversitesi, 2009) (2) Pervinkaplan.com/detay/the-2020-dünya-sıralaması-türküniversiteleri-ne-durumda/8592       https://www.timeshighereducation.com/world-university-ranking-2021       http://tr.urapcenter.org</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/makaleler/universiteler-nereye-etki-degerimiz-ve-universitelerimizin-yeri-uzerine">Üniversiteler nereye? Etki değerimiz, ve üniversitelerimizin yeri üzerine</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>Erdoğan Yılmaz, Eğitimci / eybjk@yahoo.com</strong></em></p>
<p>Eğitimde olup bitenlere bakınca bir çok eksik ve yanlışı, akıl ve bilime ters karar ve tutumu eleştirmek zor değil. Hemen her gün okulöncesinden üniversiteye uzanan yol üzerindeki her bir basamakta yaşananlar kaygıları derinleştirerek büyütüyor&#8230;</p>
<p>Bu zemini hazırlayanlar, bilim ve aklın altını oyan, hurafe ve safsataları egemen kılanla, <strong>“cahilsever”</strong> eğitim yöneticileri, <strong>“okuma oranı arttıkça hafakanlar basıyor”</strong> ya da <strong>“Nuh’un cep telefonu vardı”</strong> gibi cevherler yumurtlayan cehalet&#8230; <strong>“Yeni Türkiye”</strong>nin llkokullarını, mescitli, cihatlı bir anlayışla köhne sıbyan mekteplerine çeviren; bir damlacık çocuklara sarık, türban ve gülünç giysilerle yaptırılan dinci-tarikatçı sözümona eğitimler&#8230; Milli eğitimin tarikat, vakıf ve cami imamları ile akla zarar işbirliği&#8230; Bunlara çanak tutan “kindarlık-dincilik” zorlaması, üniversite-bilim özgürlüğüne duvar kafalar, harem selamlık üniversite özlemleri ya da “benim dediğim olur” sığlığı&#8230;</p>
<p>Adeta zaman tünelinde geçmişin sıbyan mekteplerinden medreseye gidişin yeni bir kabusunu yaşıyoruz. Buradan yüksek teknoloji ve yenilikçi yaratıcılıkla (inovasyonla) dünyaya meydan okuyacak; bilgi-birikim ve düşünsel altyapıları gelişmiş, özgüven sahibi “bireyler” hatta “ara eleman<strong>” </strong>da çıkamayacağı açık&#8230;  Cehaletin beklentisi de zaten bunlar değil; onlar, “<strong>gönüllü kulluk</strong>” düzenine uygun, itaatkar, hoca efendilerin buyruğundan çıkmayan, sorup sorgulamayan, sinik-suskun tebaa-kullar yığını yaratmanın peşinde&#8230; Bugün “Bana değer vermiyorlar, beni istemiyorlar” deyip başka dünyalara kaçmaya zorlanan çocuklarımıza olduğu gibi, dün aynı nedenlerle elimizden kaçırdığımız binlerce değerimiz, çocuklarımız umurlarında bile değil&#8230;</p>
<p>Ülke böyle bir çıkmaza sürüklenirken, ister hukuk, ister mühendislik, ister sosyal  bilim fakültelerinden, birkaç bireysel red dışında örgütlü bir tepki  neden gelmez? Neden bireysel olarak farkındalık yaratmaya çalışan bir kaç kişi dışında, eleştirel-sorgulayıcı, toplumu aydınlatarak, bilgi-bilinç yaratacak, evrensel  değer ve ilkeleri savunan etkin bir çıkışa rastlamıyoruz?&#8230; Yanıtı sanırım <strong>“üniversite nedir, ne işe yarar” </strong>sorularında saklı.</p>
<p><strong>Orta çağ sonu ortaya çıktılar</strong></p>
<p>Bilindiği gibi üniversite, ortaçağ sonlarında ortaya çıkan bir kurum. Çeşitli kaynaklar başlangıcını 12. yüzyıla kadar götürüyor ve kavram, günümüzdeki anlamıyla 14. Yüzyıldan başlayarak kullanılıyor. <strong>Emre Dölen </strong>bu süreci kısaca şöyle özetliyor: <strong><em>“Ortaçağda iki özellik ortaya çıkıyor: Birincisi papalığın (kilisenin) en önemli güç olması. Kilise, eğitimde de tek egemen güç&#8230;. İkincisi, meslek örgütleri olan loncaların (korporasyonların) toplumda çok önemli bir role sahip güçlü örgütler olması&#8230;. Ortaçağ sonlarında kilise ve onun müttefikleri çökerken, ticaretin gelişmesi ve kentlerin  kurulmasıyla burjuvazi ve kapitalizm giderek yükseliyor. Bu ortamda üniversitelerin iki farklı kökenden geldiğini görüyoruz: Birincisi Paris üniversitesi. Bu örnek feodal düzenin temsilciliği niteliğinde olan ilahiyat ağırlıklı eğitim  yaparken, ikincisi Salerno ve Bologna üniversiteleri, tıp  ve dindışı hukuk öğretiyor.”</em></strong> (1)</p>
<p><strong>DÖLEN</strong>, bu gelişim sürecinin geçmişteki <strong><em>“din-bilim”</em></strong> ilişkisinden <strong><em>“siyaset-bilim” </em></strong>ya da  <strong><em>“devlet-üniversite”</em></strong> ilişkisine doğru olduğunu belirtiyor ve yapılması gerekenler için özlü bir yol haritası çiziyor: <strong><em>“</em></strong><em>1.<strong>Ortaçağ sonunda kurulmuş üniversiteler, klasik bilim ve felsefeyi aktaran, eski bilgiyi yorumlayan fakat yeni bilgi üretmeyen, yani skolastik öğretim veren kurumlardır, yeni bilgilere direniş gösterirler. </strong>2.<strong>Ticaret burjuvazisi ve kapitalizmin doğuşu yeni bir toplum yaratır, coğrafi keşifler bilimsel bilgiye duyulan gereksinimi artırır, klasik bilim bu beklentiye karşılık veremez. </strong>3.<strong>Klasik bilim deneye dayanmayan, gözlem ve sınıflandırma sonucu ortaya konulan varsayımları akıl yürüterek kanıtlamaya çalışır. </strong>4.<strong>Böyle bir “bilimsel” bilgi ile açık denizlerde yolculuk ve üretim olanaksızdır, yeni toplumun yeni bir bilgiye gereksinimi vardır. </strong>5.<strong>Bu nedenlerle ortaya çıkan bilimsel bilgi 15.Yüzyıl ortalarında başlayan ve 17.Yüzyılda doruğa ulaşan bilimsel devrimin ürünüdür. </strong>6.<strong>Modern bilim ölçmeye ve elde edilen sonuçları matematiksel olarak ifade etmeye ve güçlü felsefi temellere dayanır. </strong>7.<strong>Bu gelişmelerin sonucu olarak 18.Yüzyıl ortalarında başlayan sanayi devriminin itici gücüyle teknolojide hızlı bir gelişim ortaya çıkar, bilim teknoloji ilişkisi sıkılaşır, bilimsel bilgi olmadan teknoloji üretilemez duruma gelir.  </strong>8.<strong>Üniversiteler de bu durumda yeniden örgütlenmek ve yapılanmak zorunda kalır, giderek  laik  bir nitelik kazanır. </strong>9.<strong>Sonuçta üniversitenin yeniden tanımlanma gereksinimi doğar, doğabilimci </strong>HUBOLDT<strong> (Ö.1859)’un saptamasıyla üniversitenin artık iki işlevi vardır: </strong>a.<strong> Araştırma, bilgi, bilim, teknoloji üretmek,  </strong>b. <strong>Laik ve bilimsel bir öğretim&#8230; İki işlev birbirini tamamlar. </strong>10.<strong>Bu değişim ve gelişim süreci II.Dünya Savaşı’ndan sonra da hızlanarak sürer&#8230;</strong></em></p>
<p><strong>Evrensel ölçütler, etki değerimiz üzerine</strong></p>
<p>Üniversitelerin evrensel ölçütlere göre değerlendirilmesi ise şöyle özetlenebilir: Bu alandaki uluslararası birkaç kurumdan biri, <strong>ODTÜ Enformatik Ensititüsü</strong> bünyesinde 2009’da kurulmuş ve kısaltması <strong>URAP</strong> olan <strong>“University Ranking by Academic Performans.”</strong> Bu alanda <strong>US News</strong> (ABD), <strong>THE</strong> (UK), <strong>ARWU</strong> (Çin), <strong>Webometrics</strong> (İspanya), <strong>CWUR </strong>(B.A.E) gibi başka kurumlar da var. Genel olarak incelendiğinde bu kurumların aralarında bazı ayrılıklar olsa da  birçok bakımdan benzer nitelik özelliklerini aradığı görülüyor: <strong>“Eğitimin niteliği, öğretim üyesi niteliği, araştırma çıktısı, kişi başı performans, yüksek etkili dergilerde yayınlanan araştırma sayısı, bunlara yapılan atıflar, mezunların işe yerleştirilmesi, patantler, sanayi ile ilişkiler&#8230;”</strong></p>
<p>Aynı eksende yapılan değerlendirme sonuçlarına göre, örneğin <strong>THE (Times Higher Education World University Ranking)</strong>’e göre dünyada ilk 100’de ABD’den 40’a yakın, İngiltere’den 10’dan çok üniversite yeralıyor. Onları, Almanya, Kanada, Avustralya, Fransa, Japonya, Çin, İsviçre, Hollanda, Finlandiya, İsveç, Güney Kore, Singapur ve Hong Kong izliyor. <strong>THE,</strong> ülkemizden 401-500 arasında Koç ve Çankaya Üniversitelerinin, 501-600 arasında Hacettepe’nin, 601-800 arasında Özyeğin, Boğaziçi, Bilkent’in, 801-1000 arasında ise ODTÜ, Karabük, İTÜ ve İ.Ü’nin yer aldığını belirtiyor.</p>
<p><strong>THE’</strong>nın, <strong><em>“Türk üniversitelerinin yayınlarına yapılan atıfların etki değeri olmadığını”</em></strong> belirtmesi ve <strong>THE Editörü</strong>, <strong>Phil BATY</strong>’nin Türkiye’nin sorununu “<strong><em>ciddi uluslararası rekabet açısından eğitim ve araştırma kalitesini artırmak, bunun için de doğru yatırım ile yaratıcı özgürlüğe sahip olmak”</em></strong> saptaması gerçek ve iç acıtıcı!..(2)</p>
<p><strong>URAP raporu ne diyor</strong></p>
<p>Bir de <strong>URAP 2020-21 Türkiye Üniversiteleri Raporu</strong>’na gözatalım: <strong>URAP</strong> toplam 110’u devlet 56’sı vakıf üniversitesini <strong>“makale, atıf, bilimsel doküman, doktora, öğretim üyesi/öğrenci puanları”</strong>na göre değerlendiriyor. Sonuçta, 1.Hacettepe, 2.ODTÜ, 3.İTÜ, 4.İÜ, 5.Koç, 6.Gazi, 7.AÜ, 8.Gebze Teknik, 9.Bilkent, 10.Ege Üniversitesi sıralamasına ulaşıyor. Rapor, üniversitelerimize ilişkin olarak özetle şu saptamaları yapıyor: <strong><em>“1.Üniversitelerimizin yayın ve atıf sayılarını hızla artırması gerekiyor. 2.Ülke içi sıralamada iyi durumda gözüken bazı üniversitelerimiz, dünya sıralamasında çok gerilerde kalıyor. 3.Üniversitelerimizin  bazıları URAP dışındaki</em></strong> <strong><em>dünya sıralamalarında da üst sıralara çıkamadığı gibi geriye düşmeyi sürdürüyor.” </em></strong>URAP’la THE’nın kesiştiği yerin “eğitimde kalite” sorunu olması ve irtifa yitirmek hiç de iç açıcı değil!&#8230;</p>
<p><strong>URAP</strong>’ın raporunda aslında başka söze yer bırakmayan bir çok sayısal veri var. Örneğin, <strong>2010-11</strong>’de <strong>dünya</strong> <strong>sıralamasına göre</strong> ilk 500’de 3, 2012-13’te 5 üniversitemiz varken bu sayı <strong>2014-15</strong>’te düşmeye başlıyor, <strong>2019-20</strong>’de ilk 500’e hiçbir üniversitemiz giremiyor!&#8230; Acaba neden?&#8230;</p>
<p><strong>Makale sayılarına gelince:</strong> URAP sıralamasında 500-1000 aralığında yer alan 9 üniversitemizin 2019’da çıkardığı makale sayısı 840, dünyada ilk 100’de yer alan üniversitelerin ortalama makale sayısı 6750, 100-200 arasındakilerin ise 3771’dir. Verilere göre, 900-1000 arasındaki bir üniversitemizin dünyada  ilk 100’e girebilmesi için makale sayısını 17.8 kat artırması gerekiyor!&#8230; Bu <strong>makalelere yapılan atıf sayıları</strong> da benzer sonuçlar veriyor. Buna göre 700-800’lük dilimde bulunan bir üniversitemiz, ilk 100’e girebilmek için atıf sayısını 10-12 kat artırmak durumunda!&#8230;</p>
<p>Raporda <strong>URAP</strong>’ın çözüm önerileri arasında bir de, <strong>“yurtdışından kaliteli akademisyen transferi”</strong> var. Hazin bir çöküşün itirafı gibi&#8230; Bu öneri üniversite sayımız hızla artarken “<strong><u>nitelikli</u>”</strong> öğretim görevlisi ve öğretim üyesi sayısının aynı ölçüde artmadığını ve bu açığın kapanmaması durumunda dünya üniversiteleri ile yarışmayı hayal bile edemeyeceğimizi göstermektedir&#8230; Üniversitelerin<strong> “iyileri bile düşüşte”</strong>yken, bir bölümü iri ve zayıf bir liseyi andıran yeni üniversitelerin açılması bizi onur duyacağımız bir yere götürmüyor. Sorun akademik özgürlük, nitelikli öğretim üyesi alımı ve yetiştirme stratejileri ile eğitimin kalitesi ve üretkenliğinde düğümleniyor.</p>
<p>Sorunun, sistem bütünlüğü içinde; kamucu-toplumcu anlayışla, nesnel, bilimsel ve evrensel ölçütlerle ele alınmadan, demokratik katılım sağlanmadan; tek akıl tek kitaba “biat” ederek, kayırmacılıkla, buyruklarla çözümlenmesi olanaksız. Sorunların çözümü gerçekten isteniyorsa, örneğin <strong>DÖLEN</strong>’in tanım ve saptamaları bir başlangıç noktası yapılabilir, böylece özel uzmanlık alanları dışındaki tüm fakülteler <strong><em>“din-bilim”</em></strong> ilişkisinden arındırılır, <strong>HUBOLDT</strong>’un, ne yazık ki çoktan razı olduğumuz 160 yıl önceki deyişiyle, üniversiteler asıl işlevi olan <strong><em>“laik ve bilimsel bir öğretim; araştırma, bilgi, bilim, teknoloji üretme”</em></strong>ye odaklanır. Ama önce, kayırmacılıktan, bilgi aktarma, hatta “aşırma” kolaycılığından, sırça köşk ve saraylardan çıkmayı göze almak, <strong><em>“herşey için gerçek yol gösterici bilim”</em></strong>in <strong><em>“manevi miras”</em></strong> olduğu kabul edilmek gereklidir. Unutmayalım, bu bir tercih değil, yaşamsal bir zorunluluktur ve gerçek “<strong>beka</strong>&#8211;<strong>varolma</strong>” sorunu tam da budur.</p>
<p><em>(1) Dr.E.DÖLEN, “Türkiye Üniversite Tarihi-1” (S.3-7) (Bilgi Üniversitesi, 2009)</em><br />
<em>(2) Pervinkaplan.com/detay/the-2020-dünya-sıralaması-türküniversiteleri-ne-durumda/8592</em><br />
<em>      https://www.timeshighereducation.com/world-university-ranking-2021</em><br />
<em>      http://tr.urapcenter.org</em></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/makaleler/universiteler-nereye-etki-degerimiz-ve-universitelerimizin-yeri-uzerine">Üniversiteler nereye? Etki değerimiz, ve üniversitelerimizin yeri üzerine</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">22284</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Karar verme ve Covid’in hatırlattıkları: Karar verme süreci, beklenti teorisi</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/makaleler/karar-verme-ve-covidin-hatirlattiklari-kara-verme-sureci-beklenti-teorisi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Altaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 29 Dec 2020 13:01:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=21767</guid>

					<description><![CDATA[<p>Utku Şenol  Akdeniz Universitesi, Tıp fakültesi Radyoloji Profesörü  PhD of Medical Informatics utkusenol@gmail.com Pandemi nedeni ile pek çok açıdan tarihi bir dönem yaşıyoruz. Bu sürecin pandemi sonrasına da yansıyacağı köklü değişiklikler haklı olarak ön görülüyor. Bu yazıda pandemi aracılığı ile yaşamımızı etkileyen “karar verme” sürecini özellikle pandemi ve sağlık açısından örneklerle irdelemek istedim. Kuşkusuz karar verme süreci gündelik yaşamımızın  bir parçası, sadece sağlık alanı ile sınırlı değil. Ancak ister bireysel temelde ister toplumsal temelde olsun sağlık alanında karar verme, bir yandan diğer karar verme durumlarına benzerken bir yandan da kendine özgü özellikler içeriyor ve başlı başına bir bilim alanı. BEKLENTİ TEORİSİ Amor Tversky ile birlikte Daniel Kahneman’ın deneysel ve matematiksel psikoloji alanında uzun süre gerçekleştirdikleri çalışmaları “beklenti teorisi” olarak biliniyor. Bu teori karar verme süreci ile ilgili önemli çalışmalarda bulundu ve sosyal bilimlerden pozitif bilimlere bir çok alanı etkiledi ve 2002 yılında Nobel Ekonomi ödülü aldı. Kahneman daha sonra yayınladığı ve bu süreci anlatan kitapta çalışmalarının savunma ve sağlık gibi alanlarda özellikle ilgilendirdiğini ifade ediyor. Sağlık alanında karar verme kuşkusuz anılan yazarların çalışmaları ile sınırlı değil. Ancak bu çalışma, sağlık alanında karar verme ile ilgili önemli açılım sağladı. NASIL KARAR VERİRİZ Gündelik yaşamda karar verirken çok sayıda değişken kullanır insan. Bu değişkenleri kullandığını çoğu zaman farketmez. Temel olarak karar verme sürecinin riski azaltan ve yarar sağlayan bir biçimde olması beklenir. Bu süreç esas olarak eldeki veriler, deneyim, birikim, alışkanlık, beklenti gibi durumlar üzerine şekillenir. Çok hızlı karar verme durumunda düşünme süreçleri “kısa devre” ile atlanabilir. Ancak bazı durumlarda uzun düşünme süreçleri eşlik eder bu sürece. İnsan yaşamında her iki durum da bir denge halinde olur, aksi takdirde sadece düşünmeden alınan kararlar ya da sürekli uzun düşünmelerle alınan kararlarla ilerleyemez insan. Bir örnek vermek gerekirse; bir araba yolculuğuna çıkacağınız bir yere giderken değişik biçimlerde plan yaparak düşünerek belki de değişik araçlarla hesap yaparak bir karar verilir. Oysa, araba kullanırken önünüze aniden fırlayan bir çocuk olduğunda düşünme için fırsatınız yoktur. Bu denge halinin uç durumlara taşındığı zaman çeşitli sorunlar çıkması olasıdır. SAĞLIK ALANI VE KARAR VERME Sağlık alanı doğası gereği belirsizliklerle doludur. 19. Yüzyılda yaşayan ve kanıta dayalı tıbbın öncüsü sayılan Sir William Osler bunu “Tıp belirsizlik bilimi ve olasılık belirleme sanatıdır” diye ifade ediyor. Hekim ya da sağlık alanında karar verici grup biteviye belirsizlik ile mücadele eder. Bilerek, düşünerek, hesaplayarak ya da deneyimine göre yarar zarar dengesini gözeterek bir tercih yapar. Ancak bu süreç göründüğünden daha karmaşık. Durumun önemi, belirsizliğin derecesi, zaman darlığı, kaynakların kısıtı gibi önemli ve zorlayıcı etkenler var. Bu durumlarda karar verme aşamasında “kısa yollar” devreye girer. “Heuristic” adı verilen bu kısa yollar ilerlemek için yararlı olabilir hatta hayat kurtarıcıdır. Ancak insan doğası gereği bu kısa yollar yanlış karar vermeye de yol açabilir. İnsanların kullandığı onlarca “kısayol” vardır. Sözgelimi, hekimin en son deneyimi ya da öğrendiği bir durum (ulaşılabilirlik kısayolu) devreye daha erken girme eğiliminde olan bir kısa yoldur ve yanıltıcı olabilir. Benzer olarak, hayatı tehdit eden ya da çok önemli bir durum olasılığında, bu önemden dolayı hastalık gerçek olasılığından çok daha fazla önem kazanır ve düşünülmesi gerektiğinden daha yüksek olasılıkla devreye girer. Kuşkusuz bir hekim elinde hesap makinası ve eldeki veriler ile sürekli hesap yapmak durumunda değil. Birikim, deneyim, veriler, kanıtlar ve kısayolları harmanlayarak ilerler. Sağlık alanında toplumsal temelde karar verilmesi gereken çok durum var. Aşılar, tedavi kılavuzları, kanser tarama programları bunlara bazı örneklerden. Bu durumlar çoğunlukla acil karar verme durumları değildir ve bilimsel verilerle desteklenerek çalışılır. Temel olarak yarar bedel dengesi gözetilir. Sözgelimi kanser tarama programları, yararları yanısıra maliyet, iş gücü hatta bazı durumlarda (mamografi gibi) zarar olasılığı var. Bu nedenledir ki her kanser için tarama programı önerilmez, sadece belirli gruplara önerilen ya da hiç önerilmeyen taramalar vardır. Hatta bu öneriler coğrafya, etnisite gibi durumlarla da değişebilir. Söz gelimi Eskimolar arasında meme kanser olasılığı çok daha azdır, dolayısıyla bu bölgeye riskin yüksek olduğu coğrafyalardaki  gibi bir tarama programı yapılmaz. Aşılar için de benzer durumlar var. Kuşkusuz “aşı” nın keşfedilmesi ve başarıyla uygulanması  dünyayı olumlu etkileyen en önemli keşiflerdendir. Ancak “aşı aşıdır” deyip her aşı herkese yapılmaz. Yine eldeki bilimsel veriler üzerinde yapılan hesaplarla herkese önerilen aşılar olduğu gibi sadece belirli risk gruplarına önerilen aşılar bulunmaktadır. Ancak bir başka durum daha vardır. “A şehrinden B şehrine, C hızı ile” ne kadar sürede gideceğinizi rahatlıkla hesaplayabilirsiniz. Ancak sağlık alanında, doğadaki pek çok olayda ya da toplumsal, ekonomik vb problemlerde olduğu gibi pek çok durum dört işlemin temel olarak kullanıldığı lineer yöntemlerle açıklanamaz. “Karmaşık sistemler” olarak adlandırılan bu durumun açıklanması “Kaos Teorisi” ile şekillenmeye başladı ve 70’li yıllarda çok sayıda bilim alanına yepyeni açılım sağladı. Bu tür sistemleri kestirmek daha zor. Karar verici (hekim ya da bilimsel otorite) çoğunlukla lineer yaklaşımla hesap yapmaya eğilimlidir ve belirli bir kestirim aralığı ile karar verir. Ancak bundan daha fazlasına gereksinim var. PANDEMİ ORTAMINDA KARAR Pandemi süreci ile alevlenen tartışmalar, karar verme ekseninde odaklanmakta. Ancak içinde bulunduğumuz bu süreç sağlıklı karar verme açısından önemli dezavantajlar içeriyor. Yukarıda örneklendiği gibi, durumun ciddiyeti, aciliyeti, belirsizlik, veri eksikliği, deneyimde görece eksiklik yanısıra toplumsal ve bireysel sağlıksız “kısa yollar” ve hatta ticari, siyasi, kültürel karmaşa etkileşmekte ve durum iyice karmaşık bir hal alıyor. Bu arada anılması gereken başka bir durum, karar verme sürecinde niceliksel yöntemlerin yanısıra kültürel etkenler de kaçınılmaz olarak var. Pandemi ortamında Çin ve genel olarak Batı yaklaşımı olarak gruplayacağımız bu yaklaşımlar da bunu gözlemlemek mümkün. 17. Yüzyıldan sonra şekillenen ve bugünkü modern Batı biliminin temelini atan 400 yıllık yaklaşım ile binlerce yıllık geleneğin hakim olduğu Doğu yaklaşımı arasındaki farklılık dikkat çekiyor. Türkiye olarak her iki kültürün ortasında olan bir ülkede bu çatışma daha alevli. Çok genel bir yaklaşımla Batı pozitif bilimi nesnel verilere dayanan ve çok kabaca  bir ve sıfırlar üzerine şekillenmiş bir yaklaşım olarak ifade edilebilir ve bilimin temelidir. Ancak insan yaşamı, doğa olayları farklıdır ve tıpkı “karmaşık sistemler” varlığı gibi “bulanık” alanlar var. Nitekim, 1964 yılında İranlı biliminsanı Zadeh tarafından bu eksiklik “bulanık mantık” olarak tanımlandı. Bulanık Mantık, 1980 lerden sonra bilgisayar bilimlerine de adapte edildi ve pek çok gerçek yaşam problemini çözümüne katkı sağladı. Bilgisayar bilimlerine bulanık mantık adaptasyonunu yapan ülkelerin başında da Doğu kültürünü yakından tanıyan Japonya geliyor. Pandemi süreci ile ilgili olarak gerek korunma önlemleri, gerek tedavi seçenekleri, gerek yönetsel süreçler, gerekse aşı yaklaşımı açısından ülkeden ülkeye farklı olan, hatta bazen aynı ülke içerisinde değişik zamanlarda belirsizlik zemininde alınan ve hızla değişebilen kararları görmekteyiz. Aşı çalışmaları bir umut olarak devam ediyor. Ancak içerisinde bulunduğumuz durum yukarıda anılan –belki zorunlu- nedenlerle sağlıklı bir zeminde yürümemektedir. Her ne olursa olsun, olağanüstü koşullarda olsak da, bilimsel temellere dayanan ve çok sayıda bakış açısını içeren sağlıklı bir karar verme süreci yaşanması gerekiyor. Bilimsel temellere dayalı ilaç çalışmaları yürürken, bir yandan durumun aciliyeti, önemi ve veri eksikliği gibi dezavantajlar var. Bu uygunsuz koşullarda, şimdiden sipariş edilen aşı miktarları ile dağıtılan umutlar, bilimsel zemine oturmamış verilerin “ön kabul” olarak ilan edilmesi hem bilim insanları, hem karar vericiler, hem otorite kuruluşlar, hem de toplum açısından bir baskı unsuru oluşturmakta ve açıkça “etik yanlışlar” ve “yanlılık” oluşturuyor. Bu süreçte bilim insanlarına, sağduyulu, bilimsel temel ekseninde tutum ve çalışma gibi bir görev düşüyor. “Çip takma” gibi gayrıciddi, yersizliklere (kastedilen yakın gelecekte kullanılacak nanorobotlar değilse eğer) haddinden fazla önem vermek, çok disiplinli bakış açısı sunan hekimleri bu tür yersizliklerle ilişkilendirmek ve temel evrensel hekimlik değerlerine inanan ve bilimsel bakan hekimleri “aşı karşıtlığı” gibi ezberlerle etiketlemek doğru değil. Sağlık alanındaki çalışmalar, yansız, açık, hesap verebilir, etik ve faydacıl yürütülmeli ve bilimsel eleştiriye açık olmalıdır. Ayrıca bu süreçte pek çok disiplinden sağlık çalışanlarının yanısıra söz sahibi kesimlerin görüşlerine de aynı derecede değer verilmeli. Özetle, pandemiden sonra çok şey değişecek. İnsanlık bu savaştan insanlık birikimi, akıl, bilim, sağduyu, etkili iletişim ve katılım ile kurtulabilir. Yeter ki, bu belirsizliklerle dolu alanda, en uygun kararı vermek için gereken iklim sağlanabilsin.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/makaleler/karar-verme-ve-covidin-hatirlattiklari-kara-verme-sureci-beklenti-teorisi">Karar verme ve Covid’in hatırlattıkları: Karar verme süreci, beklenti teorisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Utku Şenol </strong><br />
<strong>Akdeniz Universitesi, Tıp fakültesi Radyoloji Profesörü </strong><br />
<strong>PhD of Medical Informatics</strong><br />
<strong>utkusenol@gmail.com</strong></p>
<blockquote><p>Pandemi nedeni ile pek çok açıdan tarihi bir dönem yaşıyoruz. Bu sürecin pandemi sonrasına da yansıyacağı köklü değişiklikler haklı olarak ön görülüyor. Bu yazıda pandemi aracılığı ile yaşamımızı etkileyen “karar verme” sürecini özellikle pandemi ve sağlık açısından örneklerle irdelemek istedim.</p></blockquote>
<p>Kuşkusuz karar verme süreci gündelik yaşamımızın  bir parçası, sadece sağlık alanı ile sınırlı değil. Ancak ister bireysel temelde ister toplumsal temelde olsun sağlık alanında karar verme, bir yandan diğer karar verme durumlarına benzerken bir yandan da kendine özgü özellikler içeriyor ve başlı başına bir bilim alanı.</p>
<p><strong>BEKLENTİ TEORİSİ</strong></p>
<p>Amor Tversky ile birlikte Daniel Kahneman’ın deneysel ve matematiksel psikoloji alanında uzun süre gerçekleştirdikleri çalışmaları “beklenti teorisi” olarak biliniyor. Bu teori karar verme süreci ile ilgili önemli çalışmalarda bulundu ve sosyal bilimlerden pozitif bilimlere bir çok alanı etkiledi ve 2002 yılında Nobel Ekonomi ödülü aldı.</p>
<p>Kahneman daha sonra yayınladığı ve bu süreci anlatan kitapta çalışmalarının savunma ve sağlık gibi alanlarda özellikle ilgilendirdiğini ifade ediyor. Sağlık alanında karar verme kuşkusuz anılan yazarların çalışmaları ile sınırlı değil. Ancak bu çalışma, sağlık alanında karar verme ile ilgili önemli açılım sağladı.</p>
<p><strong>NASIL KARAR VERİRİZ</strong></p>
<p>Gündelik yaşamda karar verirken çok sayıda değişken kullanır insan. Bu değişkenleri kullandığını çoğu zaman farketmez. Temel olarak karar verme sürecinin riski azaltan ve yarar sağlayan bir biçimde olması beklenir. Bu süreç esas olarak eldeki veriler, deneyim, birikim, alışkanlık, beklenti gibi durumlar üzerine şekillenir. Çok hızlı karar verme durumunda düşünme süreçleri “kısa devre” ile atlanabilir.</p>
<p>Ancak bazı durumlarda uzun düşünme süreçleri eşlik eder bu sürece. İnsan yaşamında her iki durum da bir denge halinde olur, aksi takdirde sadece düşünmeden alınan kararlar ya da sürekli uzun düşünmelerle alınan kararlarla ilerleyemez insan. Bir örnek vermek gerekirse; bir araba yolculuğuna çıkacağınız bir yere giderken değişik biçimlerde plan yaparak düşünerek belki de değişik araçlarla hesap yaparak bir karar verilir. Oysa, araba kullanırken önünüze aniden fırlayan bir çocuk olduğunda düşünme için fırsatınız yoktur. Bu denge halinin uç durumlara taşındığı zaman çeşitli sorunlar çıkması olasıdır.</p>
<p><strong>SAĞLIK ALANI VE KARAR VERME</strong></p>
<p>Sağlık alanı doğası gereği belirsizliklerle doludur. 19. Yüzyılda yaşayan ve kanıta dayalı tıbbın öncüsü sayılan <strong>Sir William Osler</strong> bunu “Tıp belirsizlik bilimi ve olasılık belirleme sanatıdır” diye ifade ediyor. Hekim ya da sağlık alanında karar verici grup biteviye belirsizlik ile mücadele eder. Bilerek, düşünerek, hesaplayarak ya da deneyimine göre yarar zarar dengesini gözeterek bir tercih yapar.</p>
<p>Ancak bu süreç göründüğünden daha karmaşık. Durumun önemi, belirsizliğin derecesi, zaman darlığı, kaynakların kısıtı gibi önemli ve zorlayıcı etkenler var. Bu durumlarda karar verme aşamasında “kısa yollar” devreye girer. “Heuristic” adı verilen bu kısa yollar ilerlemek için yararlı olabilir hatta hayat kurtarıcıdır.</p>
<p>Ancak insan doğası gereği bu kısa yollar yanlış karar vermeye de yol açabilir. İnsanların kullandığı onlarca “kısayol” vardır. Sözgelimi, hekimin en son deneyimi ya da öğrendiği bir durum (ulaşılabilirlik kısayolu) devreye daha erken girme eğiliminde olan bir kısa yoldur ve yanıltıcı olabilir. Benzer olarak, hayatı tehdit eden ya da çok önemli bir durum olasılığında, bu önemden dolayı hastalık gerçek olasılığından çok daha fazla önem kazanır ve düşünülmesi gerektiğinden daha yüksek olasılıkla devreye girer.</p>
<p>Kuşkusuz bir hekim elinde hesap makinası ve eldeki veriler ile sürekli hesap yapmak durumunda değil. Birikim, deneyim, veriler, kanıtlar ve kısayolları harmanlayarak ilerler.</p>
<p>Sağlık alanında <strong>toplumsal temelde karar verilmesi gereken</strong> çok durum var. Aşılar, tedavi kılavuzları, kanser tarama programları bunlara bazı örneklerden. Bu durumlar çoğunlukla acil karar verme durumları değildir ve bilimsel verilerle desteklenerek çalışılır. Temel olarak yarar bedel dengesi gözetilir. Sözgelimi kanser tarama programları, yararları yanısıra maliyet, iş gücü hatta bazı durumlarda (mamografi gibi) zarar olasılığı var.</p>
<p>Bu nedenledir ki her kanser için tarama programı önerilmez, sadece belirli gruplara önerilen ya da hiç önerilmeyen taramalar vardır. Hatta bu öneriler coğrafya, etnisite gibi durumlarla da değişebilir. Söz gelimi Eskimolar arasında meme kanser olasılığı çok daha azdır, dolayısıyla bu bölgeye riskin yüksek olduğu coğrafyalardaki  gibi bir tarama programı yapılmaz. Aşılar için de benzer durumlar var. Kuşkusuz “aşı” nın keşfedilmesi ve başarıyla uygulanması  dünyayı olumlu etkileyen en önemli keşiflerdendir. Ancak “aşı aşıdır” deyip her aşı herkese yapılmaz. Yine eldeki bilimsel veriler üzerinde yapılan hesaplarla herkese önerilen aşılar olduğu gibi sadece belirli risk gruplarına önerilen aşılar bulunmaktadır.</p>
<p>Ancak bir başka durum daha vardır. “A şehrinden B şehrine, C hızı ile” ne kadar sürede gideceğinizi rahatlıkla hesaplayabilirsiniz. Ancak sağlık alanında, doğadaki pek çok olayda ya da toplumsal, ekonomik vb problemlerde olduğu gibi pek çok durum dört işlemin temel olarak kullanıldığı lineer yöntemlerle açıklanamaz. “<strong>Karmaşık sistemler</strong>” olarak adlandırılan bu durumun açıklanması “<strong>Kaos Teorisi</strong>” ile şekillenmeye başladı ve 70’li yıllarda çok sayıda bilim alanına yepyeni açılım sağladı. Bu tür sistemleri kestirmek daha zor. Karar verici (hekim ya da bilimsel otorite) çoğunlukla lineer yaklaşımla hesap yapmaya eğilimlidir ve belirli bir kestirim aralığı ile karar verir. Ancak bundan daha fazlasına gereksinim var.</p>
<p><strong>PANDEMİ ORTAMINDA KARAR</strong></p>
<p>Pandemi süreci ile alevlenen tartışmalar, karar verme ekseninde odaklanmakta. Ancak içinde bulunduğumuz bu süreç sağlıklı karar verme açısından önemli dezavantajlar içeriyor. Yukarıda örneklendiği gibi, durumun ciddiyeti, aciliyeti, belirsizlik, veri eksikliği, deneyimde görece eksiklik yanısıra toplumsal ve bireysel sağlıksız “kısa yollar” ve hatta ticari, siyasi, kültürel karmaşa etkileşmekte ve durum iyice karmaşık bir hal alıyor.</p>
<p>Bu arada anılması gereken başka bir durum, karar verme sürecinde niceliksel yöntemlerin yanısıra kültürel etkenler de kaçınılmaz olarak var. Pandemi ortamında Çin ve genel olarak Batı yaklaşımı olarak gruplayacağımız bu yaklaşımlar da bunu gözlemlemek mümkün. 17. Yüzyıldan sonra şekillenen ve bugünkü modern <strong>Batı biliminin temelini atan 400 yıllık yaklaşım ile binlerce yıllık geleneğin hakim olduğu Doğu yaklaşımı arasındaki farklılık</strong> dikkat çekiyor. Türkiye olarak her iki kültürün ortasında olan bir ülkede bu çatışma daha alevli.</p>
<p>Çok genel bir yaklaşımla Batı pozitif bilimi nesnel verilere dayanan ve çok kabaca  bir ve sıfırlar üzerine şekillenmiş bir yaklaşım olarak ifade edilebilir ve bilimin temelidir. Ancak insan yaşamı, doğa olayları farklıdır ve tıpkı “karmaşık sistemler” varlığı gibi “bulanık” alanlar var. Nitekim, 1964 yılında İranlı biliminsanı Zadeh tarafından bu eksiklik “bulanık mantık” olarak tanımlandı. Bulanık Mantık, 1980 lerden sonra bilgisayar bilimlerine de adapte edildi ve pek çok gerçek yaşam problemini çözümüne katkı sağladı. Bilgisayar bilimlerine bulanık mantık adaptasyonunu yapan ülkelerin başında da Doğu kültürünü yakından tanıyan Japonya geliyor.</p>
<p>Pandemi süreci ile ilgili olarak gerek korunma önlemleri, gerek tedavi seçenekleri, gerek yönetsel süreçler, gerekse aşı yaklaşımı açısından ülkeden ülkeye farklı olan, hatta bazen aynı ülke içerisinde değişik zamanlarda belirsizlik zemininde alınan ve hızla değişebilen kararları görmekteyiz. Aşı çalışmaları bir umut olarak devam ediyor.</p>
<p>Ancak içerisinde bulunduğumuz durum yukarıda anılan –belki zorunlu- nedenlerle sağlıklı bir zeminde yürümemektedir. Her ne olursa olsun, olağanüstü koşullarda olsak da, bilimsel temellere dayanan ve çok sayıda bakış açısını içeren sağlıklı bir karar verme süreci yaşanması gerekiyor. Bilimsel temellere dayalı ilaç çalışmaları yürürken, bir yandan durumun aciliyeti, önemi ve veri eksikliği gibi dezavantajlar var.</p>
<p>Bu uygunsuz koşullarda, şimdiden sipariş edilen aşı miktarları ile dağıtılan umutlar, bilimsel zemine oturmamış verilerin “ön kabul” olarak ilan edilmesi hem bilim insanları, hem karar vericiler, hem otorite kuruluşlar, hem de toplum açısından bir baskı unsuru oluşturmakta ve açıkça “etik yanlışlar” ve “yanlılık” oluşturuyor. Bu süreçte bilim insanlarına, sağduyulu, bilimsel temel ekseninde tutum ve çalışma gibi bir görev düşüyor. “Çip takma” gibi gayrıciddi, yersizliklere (kastedilen yakın gelecekte kullanılacak nanorobotlar değilse eğer) haddinden fazla önem vermek, çok disiplinli bakış açısı sunan hekimleri bu tür yersizliklerle ilişkilendirmek ve temel evrensel hekimlik değerlerine inanan ve bilimsel bakan hekimleri “aşı karşıtlığı” gibi ezberlerle etiketlemek doğru değil. Sağlık alanındaki çalışmalar, yansız, açık, hesap verebilir, etik ve faydacıl yürütülmeli ve bilimsel eleştiriye açık olmalıdır. Ayrıca bu süreçte pek çok disiplinden sağlık çalışanlarının yanısıra söz sahibi kesimlerin görüşlerine de aynı derecede değer verilmeli.</p>
<p>Özetle, pandemiden sonra çok şey değişecek. İnsanlık bu savaştan insanlık birikimi, akıl, bilim, sağduyu, etkili iletişim ve katılım ile kurtulabilir. Yeter ki, bu belirsizliklerle dolu alanda, en uygun kararı vermek için gereken iklim sağlanabilsin.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/makaleler/karar-verme-ve-covidin-hatirlattiklari-kara-verme-sureci-beklenti-teorisi">Karar verme ve Covid’in hatırlattıkları: Karar verme süreci, beklenti teorisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">21767</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Davanın Psikolojisine Giriş: Beklenti Teorisinin Hukuktaki Yansımaları</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/makaleler/davanin-psikolojisine-giris-beklenti-teorisinin-hukuktaki-yansimalari</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Altaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 29 Dec 2020 12:56:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=21764</guid>

					<description><![CDATA[<p>Erkan Aydın / erkanaydin@tr-gorur.com “Hayır, yanlış! Seçim, güçlüler ve güçsüzler arasında yaratılan bir ilüzyondur”[1] Özgür iradenin aslında bir illüzyon olduğu, seçimlerimizin, kararlarımız ve davranışlarımızın beynimizdeki bir takım fizyolojik ve kimyasal etkileşimlerin bir sonucu olan belirlenebilir ve öngörülebilir olgular olduğu fikri birkaç on yıldır, kendisine artan sayıda taraftar bulan bir fenomen halini almıştır. Aslında tamamen bilincimiz ve irademiz dışında, nöronlarımızın ateşlenme sırası ve şekli gibi fiziksel ve kimyasal süreçlerin sonucu olarak hareket ettiğimiz ve bilinçli, neyi yapıp yapmamaya karar verme yetisine sahip varlıklar olduğumuzun tamamen bir yanılsama olduğunu savunanlar ile buna karşı çıkanlar arasındaki tartışma halen sürüyor. Kararlarımızın özgür irademizin eseri olup olmadığı tartışıladursun, bilim insanları, insanların karar verme sürecinin nasıl işlediğini, seçenekler arasında birini değil de neden diğerini seçtiğini araştırmaya devam etmektedir. Özellikle risk karşısında insanın neye göre karar verdiği, tercihini neyin yönlendirdiği, (bir bölümü yasama ve yargı faaliyetine de uzanan) davranış ekonomisi ve bilişsel psikoloji çalışmalarında kendine oldukça kapsamlı bir alan bulmuştur. Dolayısıyla, bu araştırmalar, hukuk alanındaki çalışmaları da etkilemektedir. Bireyin karar verme süreci konusunda on yıllarca hakim durumdaki, rasyonel tercih teorisi ya da beklenen fayda teorisi, insanların rasyonel varlıklar olduklarını, kararlarını, beklentilerini azamiye çıkartmak amacıyla, riske kayıtsız (risk neutral) şekilde verdiklerini, özellikle riskli durumlarda, menfaatlerini artıracak ve risklerden kaçınacak şekilde hareket edeceklerini öngörür. Bu teorinin dava alanında uygulamasını öngören ekonomik teori uyarınca davanın tarafları, dava açmaya ya da sulh olmaya karar verirken riske kayıtsız ya da riskten kaçınan bir tutum sergilerler ve kararlarını davanın beklenen değeri ile sulhun beklenen değerini karşılaştırıp, hangisi daha fazla değer ifade ediyorsa ona göre karar verme eğilimdedir. Buna göre de çoğu kez davanın maliyeti, bir uzlaşmanın maliyetini aştığı için çoğu dava tarafı uzlaşmaya daha meyillidir. Bu teorinin en azından hukuk alanında, hemen her hukuk sisteminde bir problem haline gelen dava yoğunluğu nazara alındığında, aksayan bir yönü olduğu görülmüştür, zira bir çok kişi uzlaşmaya gitmek yerine davaya gitmeyi tercih etmektedir. Daniel Kahneman ve Avers Tversky adındaki iki bilişsel psikolog, geliştirdikleri “Beklenti Teorisi” ile beklenen fayda teorisini tahtından etmiştir. Kahneman ve Tversky’nin teorisi esasında beklenen fayda teorisinin, insanların karar verirken menfaatlerini azamiye çıkarmak amacıyla hareket etmek istemediklerini söylemez, ancak insanların bir çok kez, düşünce sistemimize içkin yanlılıklar (bias) nedeniyle menfaatleri aksine hareket etme eğiliminde olduklarını söyler. Beklenti teorisine göre bireyler, olasılık içeren durumlarla ilgili karar verirken 4 farklı davranış kalıbı sergiler; 1) orta ve yüksek olasılıklı kazançlarda riskten kaçınma, 2) orta ve yüksek olasılıklı kayıplarda riske yönelme, 3) düşük olasılıklı kazançlarda riske yönelme, 4) düşük olasılıklı kayıplarda, riskten kaçınma. Teori uyarınca bireyler, seçenekler arasında karar verirken, mevcut şartları ya da gelecekte beklenen durumu ifade eden bir referans noktasına göre, kazanç ya da kayıp olarak değerlendirirler. Bireyler bu referans noktasına göre kazanç olarak değerlendirdikleri, eşit seviyede beklenen değeri olan  seçenekler (kazançlar) arasında (her iki seçeneğin de belirli bir olasılıkta kazanç içerdiği durumlar) bir tercih yapmak durumunda kaldıklarında, kayıptan kaçınan (kazancı garantilemesi en olası seçeneğe yönelme); referans noktasına göre kayıp olarak görünen seçenekler yani kayıplar arasında tercih yapmak durumunda kaldıklarında ise riske yönelen kararlar verme eğilimdedirler (Bir seçeneğin beklenen değeri, her bir sonucun olasılığına göre ağırlıklandırıldığı, mümkün olan sonuçların ağırlıklı bir ortalamasını ifade eder. Örneğin, 20.000.-TL tazminat kazanma şansının %50 olduğu bir davanın beklenen değeri: %50 x 20.000 + %50 x 0 = 10.000.-TL’dir). Kısaca bireyler kazanç olarak görünen tercihler karşısında kaldıklarında, kayıptan kaçınma eğilimi (kesin ya da daha yüksek olasılıklı seçeneğe yönelme) gösterirken, kayıp olarak niteledikleri tercihler arasında kaldıklarında risk yönelme eğilimi göstermektedir. Buna göre bireyler, örneğin, %50 şansla 1.000 TL kazanmak veya kesin olarak 500.-TL kazanmak arasında bir seçim yapmak durumunda kaldıklarında, kesin olarak 500.-TL kazanmayı tercih etmeye meyilliyken, kayıplar arasında bir seçim yapmak durumunda kaldıklarında kesin olarak 500.-TL ceza ödemektense %50 ihtimalle 1.000 TL ceza ödemeyi tercih etmeye meyillidir. Görüldüğü üzere, bireylerin bu tutumu beklenen fayda teorisinin öngördüğünden farklıdır. Beklenen fayda teorisine göre, bireylerin, kararını verirken riski değil, beklenen faydayı dikkate alarak bir karar verme eğiliminde olmaları gerekir. Beklenti teorisinin en önemli bulgularından birisi bireylerin kayıplara karşı, kazançlara nazaran daha duyarlı olduklarıdır. Bir diğer deyişle, insanların kayıp ve kazanç arasında değerlendirme yaparken, kayıplara kazançlardan çok daha fazla önem verirler. Kahneman ve Taversky’e göre bir kazancın bir kayıbı dengeleyebilmesi için gerekli oran 1.5 – 2.5 arasındadır, yani insanların, kaybetme riskini göze alacağı kazanç miktarı, olası kaybın (referans noktasına göre değişen) 1.5 ile 2.5. katı olmalıdır. Dolayısıyla, kazanç miktarı kayıp miktarından çok da olsa, bu fark belirli bir eşiği geçmedikçe, böyle bir seçim arasında kalan kişiler kayıptan kaçınmayı seçeceklerdir. Beklenti teorisinin hukuk alanındaki yansıması, son yıllardaki çalışmalarda, bireylerin beklenti teorisi ile önerilen bu 4 katmanlı karar verme sürecinin taraflar dava açarken ya da sulhe yönelik görüşmelerde vermeye eğilimli olacakları kararları açıklayabileceğini göstermesi olmuştur. Bu konuda geliştirilen “Çerçeveleme Teorisi”, (Framing Theory), beklenti teorisini dava taraflarının karar tercihlerine uygular. Teoriye göre, davanın tarafları, karar seçeneklerini, ilişkilerin mevcut durumuna göre değerlendirip, kazanç ihtimalli seçenekler arasında kayıptan kaçınma (risk averse), kayıp ihtimalli seçenekler arasında ise riske yönelen(risk seeking) karar verme eğilimdedir. Çerçeveleme Teorisi uyarınca, davacılar, dava açma veya sulh olma seçenekleri arasında, kayıptan kaçınma eğilimine uygun olarak, sulh olmaya yani uzlaşmaya daha meyillidirler, zira davacılar açısından dava açmak da sulh olmak da birer kazançtır ve kazançlar arasında bir tercih yapmaktadırlar. Davalılar ise risk alma eğilimindedirler zira hem sulhu hem de davayı birer kayıp olarak görürlerken sulh, yani uzlaşma kesin bir kayıpken dava düşük olasılık da olsa bir kazanma şansı barındırmaktadır. Çerçeveleme Teorisi’ne; teorinin, beklenti teorisinin ilk iki katmanını konu edindiği ve bunun da sadece orta ve yüksek olasılıklı kazanç ya da kayıpların söz konusu olduğu sıradan davalarda uygulama alanı bulabileceği, ancak kazanma ihtimalinin düşük olduğu diğer davalarda (frivolous litigation &#8211;  bu ifade karşılığı olarak “zayıf dava” ifadesini kullanacağım) taraf davranışını açıklamakta eksik kaldığı yönünde eleştiriler getirilmiştir. Bu eleştirel bakış, bir başka teorinin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Zayıf dava çerçeveleme teorisi adı verilen bu teori (“Frivolous Framing Theory”) uyarınca, beklenti teorisinin son iki katmanı, düşük olasılıklı davalardaki taraf eğilimlerini açıklamakta kullanılabilir. Buna göre, beklenti teorisinin; düşük olasılıklı kazançlarda riske yönelme ve düşük olasılıklı kayıplarda, riskten kaçınma eğilimine ilişkin 3. ve 4. katmanları (kazanma şansının düşük olduğu) zayıf davalarda tarafların ne yönde karar verme eğiliminde olduklarını açıklar. Sıradan dava ile zayıf dava ayrımında sıradan dava, davaya konu olay ve uygulanacak hukuk ve deliller nazara alındığında davacının kazanma olasılığının orta ve yüksek göründüğü davaları tanımlarken, kazanma ihtimalinin düşük olduğu (frivolous litigation) davalar, adından da anlaşılacağı üzere, davacının davasını kazanma ya da kazansa da beklediği menfaati elde etme şansının düşük olduğu davalardır. Zayıf dava çerçeveleme teorisine göre, zayıf davalarda davacılar, riske yönelen kararlar almaya meyilliyken, davalılar, kayıptan kaçınma eğilimi göstermektedirler. Bu eğilim, kazanma ihtimalinin orta-yüksek olduğu davalarda ilgili tarafların gösterdikleri eğilimlerden farklıdır. Bu durumda davacılar, davanın düşük olan kazanma ihtimalini abartma eğilimdedirler ve davadan elde etmeyi umdukları sonucu düşük ihtimalli de olsa birer kazanç olarak görürler. Davalılar ise, aleyhlerine açılacak bir davayı düşük ihtimalli bir kayıp olarak görmektedir. Dolayısıyla, zayıf davalarda, davacılar risk alıp dava açmaya meyilliyken, davalılar riskten kaçınıp, sulh olmaya daha meyillidir. Zayıf davalarda, davacının, risk almaya meyilli olması (ki davalıya göre risk alma toleransı daha yüksektir) kendisine olası uzlaşma görüşmelerinde psikolojik bir üstünlük de sağlar ve normalde dava yoluyla elde edebileceğinden daha iyi bir sonucu uzlaşma neticesinde alabilir. Tabi böyle bir sonucun gerçekleşmesi davacının uzlaşmada kabul edeceği kazancın, davalının ödemeyi kabul edebileceği azami miktarı aşmaması durumunda geçerlidir. Öte yandan zayıf davalarda davacı ve davalıların eğilimlerini o an içinde bulundukları duruma ya da gelecekten beklentilerine göre belirlenen referans noktalarına göre dava ya da uzlaşma ihtimalini birer kayıp ya da kazanç olarak görüp görmediklerine göre değerlendirmek gerekir. Bu anlamda, davacı ya da davalılar, sadece açılan davayı kazanıp kazanmamak değil, kazanmayı umdukları miktarı, bu süreci (dava ya da uzlaşma) ortaya çıkaracağı maliyetleri, sonucun kayıp ya da kazanç olarak değerlendirilmesinde nazara alacakları göz önüne alınmalıdır. Görüldüğü gibi ister çerçeveleme teorisi isterse zayıf dava çerçeveleme teorisi olsun, beklenti teorisi, dava sürecindeki taraf davranışlarını açıklayabilmektedir. Beklenti teorisi ile ilgili buraya kadar söylediklerimiz, İnsanların karar alma süreci ile ilgili bu tespitler, avukatlar başta olmak üzere hukuk pratiğinin hemen tüm aktörleri için de yol göstericidir. İhtilafın başında, tarafların neyi kazanç neyi kayıp olarak gördüklerini anlamak, hem taraflara doğru çerçeveyi sunmak açısından hem de belirlenecek strateji açısından belirleyici olabilir. Bir davanın tarafları dava konusu ihtilafı ve ihtilaf sebebiyle aldıkları riskleri farklı değerlendirirler. Davalı ya da davacı olmalarına göre risk değerlendirmelerinin nasıl olacağını bilmek şüphesiz bunu bilen tarafa bir üstünlük sağlayacaktır. Yukarıdaki açıklamalar ışığında şunu söyleyebiliriz: İhtilaf sürecinde, davalı ya da davacı tarafa sunulan teklifler ya da karşılaştıkları seçenekler bir kayıp olarak çerçevelendirildiğinde, taraflar (zayıf davalar haricinde) riske yönelme eğiliminde olacakken, kazanç olarak çerçevelendiğinde, kayıptan kaçınan bir eğilim sergileyeceklerdir. Bu doğrultuda, avukatların müvekkillerine, pozisyonlarını ve seçenekleri doğru şekilde çerçevelemeleri, tarafların başlangıçtaki pozisyonlarını değiştirmelerinde ve menfaatlerine daha uygun bir seçeneğe yönelmelerinde etkili olabilecektir. Buradaki çerçevelemeyi yukarıda bahsi geçen ve beklenti teorisinin hukuk alanındaki uygulamasını inceleyen iki çerçeveleme teorisi ile karıştırmamak gerekir. Burada bahsi geçen çerçeveleme, hukuki ihtilafın ya da tarafların uyuşmazlığın sonucuna olan beklentilerinin başka bir betimlemesi, ifadesidir. Bu alanda çalışmalar (Jeffrey J. Rachlinski) bir uyuşmazlıktaki seçeneklerin farklı şekilde betimlemenin yani  çerçevelemenin davacı ve davalıların aynı teklifi farklı değerlendirmelerine yol açtığını ortaya koymuştur. Keza, Daniel Kahneman ve Amos Tversyky [2], çerçevelemenin etkisini; aynı nesnel sonuçlar arasındaki tercihlerin, farklı ifadelerle değiştiğini, “Asya Hastalığı” deneyinde ortaya koymuşlardır. Deneye katılanlara, aşağıdaki soru yöneltilmiş: “ABD’nin, 600 kişiyi öldürmesi beklenen sıra dışı bir Asya salgınına hazırlandığını düşünün. Hastalıkla savaşmak için iki alternatif program önerilmiş. Programın sonuçlarına ilişkin kesin bilimsel tahminlerin şunlar olduğunu varsayın; Program A benimsenirse, 200 kişi kurtulacak. Program B benimsenirse, üçte bir olasılıkla 600 kişi kurtulacak ve üçte ikisi olasılıkla kimse kurtulmayacak.” Soru bu şekilde kurgulanıp (çerçevelenip) sorulduğunda, yanıt verenlerin çoğu, A programını tercih etmiş. Diğer deneklere aynı soru şu şekilde sorulmuş; Program A1 benimsenirse, 400 kişi ölecek.                  Program B1 benimsenirse, üçte bir olasılıkla kimse ölmeyecek ve üçte iki olasılıkla 600 kişi ölecek. Dikkat edilirse, program A ile program A1 ve program B ile program B1’nin sonuçlarını aynıdır. Buna karşın bu ikinci kurguda deneklerin büyük çoğunluğu tercihlerini B1’den yana kullanmışlardır. İki soru şekli arasındaki temel fark, birincide 200 kişinin hayatta kalması bir kazanç olarak çerçevelenmesiyken ikincisinde aynı sonucun 400 kişinin hayatını kaybetmesi şeklinde bir kayıp olarak ifade edilmesidir. Sonuç beklenti teorisiyle de uyum içerisindedir; kazanç söz konusu olduğunda (hayatta kalma) insanlar kayıptan kaçınma eğilimindeyken (kesin sonuca yönelme), kayıplar söz konusu olduğunda, riske (üçte bir olasılık) yönelirler. Bir ihtilafın taraflarının, ihtilafı ya da seçeneklerini farklı çerçeveden tanımlamalarını sağlamak, kolay değildir, ancak yine de ulaşacağınız sonuç bu konudaki gayretinize değebilecektir. Hem avukatın yasal süreç sonucunda tarafların elde edebileceği sonuçlara dair mesleki deneyimi hem de taraflar gibi ihtilafı şahsileştirme konumunda olmaması sebebiyle dışardan bir bakış açısı sağlayabilecek bir pozisyonda olması, çerçevelemenin etkisini artıran birer unsur olarak değerlendirilebilir. Pek tabi ki, burada (çerçeveleme ile) avukata yüklenen rol, temsil ettiği tarafın, olmayan ya da gerçekleşme olasılığı abartışmış bir seçeneğin peşine düşmesinden alıkonmasının ya da değerlendirmediği bir seçeneği göz önüne almasını sağlamaktır. Araştırmalar göstermiştir ki, dava sürecinde taraflar, düşük ihtimalli sonuçlara olduğundan fazla olası görmeye, orta ve yüksek olasılıklı ihtimalli sonuçları ise olduğundan az olası görmeye meyillidir. Hukuk alanında bu durum, esasında açmamaları gereken bir davayı açmaları ya da uzlaşmak daha menfaatleriyken dava yoluna gitme konusunda ısrarcı olmalarına yol açabilmektedir. Tarafların bundan kaçınabilmelerinin bir yolu hangi ihtimali seçeceklerine karar vermeden önce maruz kalacakları riskler konusunda yeterli şekilde bilgilendirilmiş olmalarıdır. Avukatın ihtilafın taraflarına katkısı şüphesiz en çok bu noktada olacaktır. Bilişsel psikoloji alanındaki çalışmalar, insanların menfaatlerine olacak kararları çoğu kez vermelerine engel olan yanlılıklardan (bias) ve bilişsel kısa yollardan (heuristics) muzdarip olduğunu göstermiştir. Uyuşmazlık sürecine avukatın müdahalesi tarafların maruz kaldıkları bu yanlılık ve kısa yollardan (avukatın mesleki bilgisi nedeniyle davadaki riskleri dışarıdan ve profesyonel açıdan bir gözle değerlendirerek) korunmalarını ve maruz kaldıkları riskleri daha doğru değerlendirmelerini sağlayabilecek niteliktedir. Özellikle, tarafların risk ya da kazanç olarak gördükleri seçeneklerin hukuki bir bakış açısıyla yeniden çerçevelenmesi uyuşmazlığın taraflarının dava yoluna ya da uzlaşmaya gitme tutumlarını etkileyebilecektir (Literatürde, avukatların, müvekkillerine verdikleri tavsiyelerin müvekkillerin kararları üzerinde oldukça etkili olduğuna dair çalışmalar da vardır, hatta en etkili tavsiyelerin en az açıklama içeren tavsiyeler olduğunu gösteren sonucu itibarıyla yadırganabilecek bir araştırmadan da bahsedilmektedir). Sonuç olarak, bir uyuşmazlığın başlangıcında tarafların hangi sonuca yöneldikleri neyi kazanç neyi kayıp olarak gördükleriyle ilgili olduğunu söyleyebiliriz. Tarafların uyuşmazlıkta eğilimlerinin ne yönde olacağına, dolayısıyla hangi hallerde davaya gitme hangi hallerde dava dışında bir çözümün hangisinin daha olası göründüğüne dair bu bilgi özellikle avukatlara (yasa koyucu ya da karar merciinde olan hakimlere de) değerli bir öngörü sağlar niteliktedir. Uyuşmazlığa ilişkin hukuku en iyi bilebilecek konumdaki avukatlar ise ihtilafın tarafların olaya özgü şartlara göre, esasında tarafların daha menfaatlerine olan fakat gerek hukuk bilgisinden yoksun olmaları gerekse kişisel yanlılıkları nedeniyle gerçekte menfaatlerine olmayan seçeneklere yönelmelerini, tarafların pozisyonlarını ya da kayıp veya kazanç olarak gördükleri ihtimalleri yeniden çerçeveleyerek, doğru seçeneğe yönelmelerine yardımcı olabilirler. [1] Matrix – Reloaded – Neo’nun Merovingian ile karşılaşma sahnesindeki konuşmasından [2] Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman, Varlık Yayınları, 5. Basım 2017 Kaynakça: Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman, Varlık Yayınları, 5. Basım 2017 Lawyers&#8217; Representation of Clients in Mediation: Using Economics and Psychology to Structure Advocacy in a Non-Adversarial Setting, Jean R. Sternlight University of Nevada, Las Vegas &#8212; William S. Boyd School of Law Framing Frivolous Litigation: A Psychological Theory, Chris Guthrie, 67 University of Chicago Law Review. 163 (2000) Available at: https://scholarship.law.vanderbilt.edu/faculty-publications/81 How Prospect Theory Can Improve Legal Counseling, John M.A. Dipippa,  24 U. Ark. Little rock l. Rev. 81 (2001). Available at: https://lawrepository.ualr.edu/lawreview/vol24/iss1/4 Legal Bargaining Theory&#8217;s New &#8220;Prospecting&#8221; Agenda: It May Be Social Science, But Is It News?, Robert J. Condlin, 10 Pepp. Disp. Resol. L.J. Iss. 2 (2010) Available at: https://digitalcommons.pepperdine.edu/drlj/vol10/iss2/2 Prospect Theory, Risk Preference &#38; the Law, Chrıs Guthrie, Vanderbılt Unıversıty Law School Law &#38; Economics Working Paper Number 02-12 Available at: https://papers.ssrn.com/sol3/papers.cfm?abstract_id=344600 The Effect of Framing on Choice: Intereactions with Risk Taking Propensity, Cognitive Style and Sex, N.S. Fagley, Paul M. Miller, Personality &#38; Social Psychology Bulletin, Vol. 16 No.13, September 1990, 496-510 The Framing of Decisions and the Psychology of Choice, Amos Tversky and Daniel Kahneman, Science  30 Jan 1981:Vol. 211, Issue 4481, pp. 453-458 Law’s Loss Aversion, Eyal Zamir, The Oxford Handbook of Behavioral Economics and the Law, Edited by Eyal Zamir and Doron Teichman, Nov 2014, Subject Economics and Finance, Law and Economics</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/makaleler/davanin-psikolojisine-giris-beklenti-teorisinin-hukuktaki-yansimalari">Davanın Psikolojisine Giriş: Beklenti Teorisinin Hukuktaki Yansımaları</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Erkan Aydın / <a href="mailto:erkanaydin@tr-gorur.com">erkanaydin@tr-gorur.com</a></strong></p>
<p><strong>“Hayır, yanlış! Seçim, güçlüler ve güçsüzler arasında yaratılan bir ilüzyondur”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></strong></p>
<p>Özgür iradenin aslında bir illüzyon olduğu, seçimlerimizin, kararlarımız ve davranışlarımızın beynimizdeki bir takım fizyolojik ve kimyasal etkileşimlerin bir sonucu olan belirlenebilir ve öngörülebilir olgular olduğu fikri birkaç on yıldır, kendisine artan sayıda taraftar bulan bir fenomen halini almıştır. Aslında tamamen bilincimiz ve irademiz dışında, nöronlarımızın ateşlenme sırası ve şekli gibi fiziksel ve kimyasal süreçlerin sonucu olarak hareket ettiğimiz ve bilinçli, neyi yapıp yapmamaya karar verme yetisine sahip varlıklar olduğumuzun tamamen bir yanılsama olduğunu savunanlar ile buna karşı çıkanlar arasındaki tartışma halen sürüyor.</p>
<p>Kararlarımızın özgür irademizin eseri olup olmadığı tartışıladursun, bilim insanları, insanların karar verme sürecinin nasıl işlediğini, seçenekler arasında birini değil de neden diğerini seçtiğini araştırmaya devam etmektedir.</p>
<p>Özellikle risk karşısında insanın neye göre karar verdiği, tercihini neyin yönlendirdiği, (bir bölümü yasama ve yargı faaliyetine de uzanan) davranış ekonomisi ve bilişsel psikoloji çalışmalarında kendine oldukça kapsamlı bir alan bulmuştur. Dolayısıyla, bu araştırmalar, hukuk alanındaki çalışmaları da etkilemektedir.</p>
<p>Bireyin karar verme süreci konusunda on yıllarca hakim durumdaki, rasyonel tercih teorisi ya da beklenen fayda teorisi, insanların rasyonel varlıklar olduklarını, kararlarını, beklentilerini azamiye çıkartmak amacıyla, riske kayıtsız (<em>risk neutral</em>) şekilde verdiklerini, özellikle riskli durumlarda, menfaatlerini artıracak ve risklerden kaçınacak şekilde hareket edeceklerini öngörür. Bu teorinin dava alanında uygulamasını öngören ekonomik teori uyarınca davanın tarafları, dava açmaya ya da sulh olmaya karar verirken riske kayıtsız ya da riskten kaçınan bir tutum sergilerler ve kararlarını davanın beklenen değeri ile sulhun beklenen değerini karşılaştırıp, hangisi daha fazla değer ifade ediyorsa ona göre karar verme eğilimdedir. Buna göre de çoğu kez davanın maliyeti, bir uzlaşmanın maliyetini aştığı için çoğu dava tarafı uzlaşmaya daha meyillidir.</p>
<p>Bu teorinin en azından hukuk alanında, hemen her hukuk sisteminde bir problem haline gelen dava yoğunluğu nazara alındığında, aksayan bir yönü olduğu görülmüştür, zira bir çok kişi uzlaşmaya gitmek yerine davaya gitmeyi tercih etmektedir.</p>
<p>Daniel Kahneman ve Avers Tversky adındaki iki bilişsel psikolog, geliştirdikleri “Beklenti Teorisi” ile beklenen fayda teorisini tahtından etmiştir. Kahneman ve Tversky’nin teorisi esasında beklenen fayda teorisinin, insanların karar verirken menfaatlerini azamiye çıkarmak amacıyla hareket etmek istemediklerini söylemez, ancak insanların bir çok kez, düşünce sistemimize içkin yanlılıklar (<em>bias</em>) nedeniyle menfaatleri aksine hareket etme eğiliminde olduklarını söyler.</p>
<p>Beklenti teorisine göre bireyler, olasılık içeren durumlarla ilgili karar verirken 4 farklı davranış kalıbı sergiler; 1) orta ve yüksek olasılıklı kazançlarda riskten kaçınma, 2) orta ve yüksek olasılıklı kayıplarda riske yönelme, 3) düşük olasılıklı kazançlarda riske yönelme, 4) düşük olasılıklı kayıplarda, riskten kaçınma.</p>
<p>Teori uyarınca bireyler, seçenekler arasında karar verirken, mevcut şartları ya da gelecekte beklenen durumu ifade eden bir referans noktasına göre, kazanç ya da kayıp olarak değerlendirirler. Bireyler bu referans noktasına göre kazanç olarak değerlendirdikleri, eşit seviyede beklenen değeri olan  seçenekler (kazançlar) arasında (her iki seçeneğin de belirli bir olasılıkta kazanç içerdiği durumlar) bir tercih yapmak durumunda kaldıklarında, kayıptan kaçınan (kazancı garantilemesi en olası seçeneğe yönelme); referans noktasına göre kayıp olarak görünen seçenekler yani kayıplar arasında tercih yapmak durumunda kaldıklarında ise riske yönelen kararlar verme eğilimdedirler (Bir seçeneğin beklenen değeri, her bir sonucun olasılığına göre ağırlıklandırıldığı, mümkün olan sonuçların ağırlıklı bir ortalamasını ifade eder. Örneğin, 20.000.-TL tazminat kazanma şansının %50 olduğu bir davanın beklenen değeri: %50 x 20.000 + %50 x 0 = 10.000.-TL’dir).</p>
<p>Kısaca bireyler kazanç olarak görünen tercihler karşısında kaldıklarında, kayıptan kaçınma eğilimi (kesin ya da daha yüksek olasılıklı seçeneğe yönelme) gösterirken, kayıp olarak niteledikleri tercihler arasında kaldıklarında risk yönelme eğilimi göstermektedir.</p>
<p>Buna göre bireyler, örneğin, %50 şansla 1.000 TL kazanmak veya kesin olarak 500.-TL kazanmak arasında bir seçim yapmak durumunda kaldıklarında, kesin olarak 500.-TL kazanmayı tercih etmeye meyilliyken, kayıplar arasında bir seçim yapmak durumunda kaldıklarında kesin olarak 500.-TL ceza ödemektense %50 ihtimalle 1.000 TL ceza ödemeyi tercih etmeye meyillidir. Görüldüğü üzere, bireylerin bu tutumu beklenen fayda teorisinin öngördüğünden farklıdır. Beklenen fayda teorisine göre, bireylerin, kararını verirken riski değil, beklenen faydayı dikkate alarak bir karar verme eğiliminde olmaları gerekir.</p>
<p>Beklenti teorisinin en önemli bulgularından birisi bireylerin kayıplara karşı, kazançlara nazaran daha duyarlı olduklarıdır. Bir diğer deyişle, insanların kayıp ve kazanç arasında değerlendirme yaparken, kayıplara kazançlardan çok daha fazla önem verirler. Kahneman ve Taversky’e göre bir kazancın bir kayıbı dengeleyebilmesi için gerekli oran 1.5 – 2.5 arasındadır, yani insanların, kaybetme riskini göze alacağı kazanç miktarı, olası kaybın (referans noktasına göre değişen) 1.5 ile 2.5. katı olmalıdır. Dolayısıyla, kazanç miktarı kayıp miktarından çok da olsa, bu fark belirli bir eşiği geçmedikçe, böyle bir seçim arasında kalan kişiler kayıptan kaçınmayı seçeceklerdir.</p>
<p>Beklenti teorisinin hukuk alanındaki yansıması, son yıllardaki çalışmalarda, bireylerin beklenti teorisi ile önerilen bu 4 katmanlı karar verme sürecinin taraflar dava açarken ya da sulhe yönelik görüşmelerde vermeye eğilimli olacakları kararları açıklayabileceğini göstermesi olmuştur.</p>
<p>Bu konuda geliştirilen “Çerçeveleme Teorisi”, (<em>Framing Theory</em>), beklenti teorisini dava taraflarının karar tercihlerine uygular. Teoriye göre, davanın tarafları, karar seçeneklerini, ilişkilerin mevcut durumuna göre değerlendirip, kazanç ihtimalli seçenekler arasında kayıptan kaçınma (<em>risk averse</em>), kayıp ihtimalli seçenekler arasında ise riske yönelen(<em>risk seeking</em>) karar verme eğilimdedir. Çerçeveleme Teorisi uyarınca, davacılar, dava açma veya sulh olma seçenekleri arasında, kayıptan kaçınma eğilimine uygun olarak, sulh olmaya yani uzlaşmaya daha meyillidirler, zira davacılar açısından dava açmak da sulh olmak da birer kazançtır ve kazançlar arasında bir tercih yapmaktadırlar. Davalılar ise risk alma eğilimindedirler zira hem sulhu hem de davayı birer kayıp olarak görürlerken sulh, yani uzlaşma kesin bir kayıpken dava düşük olasılık da olsa bir kazanma şansı barındırmaktadır.</p>
<p>Çerçeveleme Teorisi’ne; teorinin, beklenti teorisinin ilk iki katmanını konu edindiği ve bunun da sadece orta ve yüksek olasılıklı kazanç ya da kayıpların söz konusu olduğu sıradan davalarda uygulama alanı bulabileceği, ancak kazanma ihtimalinin düşük olduğu diğer davalarda (<em>frivolous litigation &#8211;  bu ifade karşılığı olarak “zayıf dava” ifadesini kullanacağım</em>) taraf davranışını açıklamakta eksik kaldığı yönünde eleştiriler getirilmiştir. Bu eleştirel bakış, bir başka teorinin ortaya çıkmasına yol açmıştır.</p>
<p>Zayıf dava çerçeveleme teorisi adı verilen bu teori (“<em>Frivolous Framing Theory</em>”) uyarınca, beklenti teorisinin son iki katmanı, düşük olasılıklı davalardaki taraf eğilimlerini açıklamakta kullanılabilir. Buna göre, beklenti teorisinin; düşük olasılıklı kazançlarda riske yönelme ve düşük olasılıklı kayıplarda, riskten kaçınma eğilimine ilişkin 3. ve 4. katmanları (kazanma şansının düşük olduğu) zayıf davalarda tarafların ne yönde karar verme eğiliminde olduklarını açıklar.</p>
<p>Sıradan dava ile zayıf dava ayrımında sıradan dava, davaya konu olay ve uygulanacak hukuk ve deliller nazara alındığında davacının kazanma olasılığının orta ve yüksek göründüğü davaları tanımlarken, kazanma ihtimalinin düşük olduğu (frivolous litigation) davalar, adından da anlaşılacağı üzere, davacının davasını kazanma ya da kazansa da beklediği menfaati elde etme şansının düşük olduğu davalardır.</p>
<p>Zayıf dava çerçeveleme teorisine göre, zayıf davalarda davacılar, riske yönelen kararlar almaya meyilliyken, davalılar, kayıptan kaçınma eğilimi göstermektedirler. Bu eğilim, kazanma ihtimalinin orta-yüksek olduğu davalarda ilgili tarafların gösterdikleri eğilimlerden farklıdır. Bu durumda davacılar, davanın düşük olan kazanma ihtimalini abartma eğilimdedirler ve davadan elde etmeyi umdukları sonucu düşük ihtimalli de olsa birer kazanç olarak görürler. Davalılar ise, aleyhlerine açılacak bir davayı düşük ihtimalli bir kayıp olarak görmektedir. Dolayısıyla, zayıf davalarda, davacılar risk alıp dava açmaya meyilliyken, davalılar riskten kaçınıp, sulh olmaya daha meyillidir.</p>
<p>Zayıf davalarda, davacının, risk almaya meyilli olması (ki davalıya göre risk alma toleransı daha yüksektir) kendisine olası uzlaşma görüşmelerinde psikolojik bir üstünlük de sağlar ve normalde dava yoluyla elde edebileceğinden daha iyi bir sonucu uzlaşma neticesinde alabilir. Tabi böyle bir sonucun gerçekleşmesi davacının uzlaşmada kabul edeceği kazancın, davalının ödemeyi kabul edebileceği azami miktarı aşmaması durumunda geçerlidir.</p>
<p>Öte yandan zayıf davalarda davacı ve davalıların eğilimlerini o an içinde bulundukları duruma ya da gelecekten beklentilerine göre belirlenen referans noktalarına göre dava ya da uzlaşma ihtimalini birer kayıp ya da kazanç olarak görüp görmediklerine göre değerlendirmek gerekir. Bu anlamda, davacı ya da davalılar, sadece açılan davayı kazanıp kazanmamak değil, kazanmayı umdukları miktarı, bu süreci (dava ya da uzlaşma) ortaya çıkaracağı maliyetleri, sonucun kayıp ya da kazanç olarak değerlendirilmesinde nazara alacakları göz önüne alınmalıdır.</p>
<p>Görüldüğü gibi ister çerçeveleme teorisi isterse zayıf dava çerçeveleme teorisi olsun, beklenti teorisi, dava sürecindeki taraf davranışlarını açıklayabilmektedir.</p>
<p>Beklenti teorisi ile ilgili buraya kadar söylediklerimiz, İnsanların karar alma süreci ile ilgili bu tespitler, avukatlar başta olmak üzere hukuk pratiğinin hemen tüm aktörleri için de yol göstericidir. İhtilafın başında, tarafların neyi kazanç neyi kayıp olarak gördüklerini anlamak, hem taraflara doğru çerçeveyi sunmak açısından hem de belirlenecek strateji açısından belirleyici olabilir.</p>
<p>Bir davanın tarafları dava konusu ihtilafı ve ihtilaf sebebiyle aldıkları riskleri farklı değerlendirirler. Davalı ya da davacı olmalarına göre risk değerlendirmelerinin nasıl olacağını bilmek şüphesiz bunu bilen tarafa bir üstünlük sağlayacaktır.</p>
<p>Yukarıdaki açıklamalar ışığında şunu söyleyebiliriz: İhtilaf sürecinde, davalı ya da davacı tarafa sunulan teklifler ya da karşılaştıkları seçenekler bir kayıp olarak çerçevelendirildiğinde, taraflar (zayıf davalar haricinde) riske yönelme eğiliminde olacakken, kazanç olarak çerçevelendiğinde, kayıptan kaçınan bir eğilim sergileyeceklerdir. Bu doğrultuda, avukatların müvekkillerine, pozisyonlarını ve seçenekleri doğru şekilde çerçevelemeleri, tarafların başlangıçtaki pozisyonlarını değiştirmelerinde ve menfaatlerine daha uygun bir seçeneğe yönelmelerinde etkili olabilecektir. Buradaki çerçevelemeyi yukarıda bahsi geçen ve beklenti teorisinin hukuk alanındaki uygulamasını inceleyen iki çerçeveleme teorisi ile karıştırmamak gerekir. Burada bahsi geçen çerçeveleme, hukuki ihtilafın ya da tarafların uyuşmazlığın sonucuna olan beklentilerinin başka bir betimlemesi, ifadesidir.</p>
<p>Bu alanda çalışmalar (Jeffrey J. Rachlinski) bir uyuşmazlıktaki seçeneklerin farklı şekilde betimlemenin yani  çerçevelemenin davacı ve davalıların aynı teklifi farklı değerlendirmelerine yol açtığını ortaya koymuştur. Keza, Daniel Kahneman ve Amos Tversyky <a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[2]</a>, çerçevelemenin etkisini; aynı nesnel sonuçlar arasındaki tercihlerin, farklı ifadelerle değiştiğini, “Asya Hastalığı” deneyinde ortaya koymuşlardır. Deneye katılanlara, aşağıdaki soru yöneltilmiş:</p>
<p>“<em>ABD’nin, 600 kişiyi öldürmesi beklenen sıra dışı bir Asya salgınına hazırlandığını düşünün. Hastalıkla savaşmak için iki alternatif program önerilmiş. Programın sonuçlarına ilişkin kesin bilimsel tahminlerin şunlar olduğunu varsayın; </em></p>
<p><em>Program A benimsenirse, 200 kişi kurtulacak. </em></p>
<p><em>Program B benimsenirse, üçte bir olasılıkla 600 kişi kurtulacak ve üçte ikisi olasılıkla kimse kurtulmayacak.”</em></p>
<p>Soru bu şekilde kurgulanıp (çerçevelenip) sorulduğunda, yanıt verenlerin çoğu, A programını tercih etmiş.</p>
<p>Diğer deneklere aynı soru şu şekilde sorulmuş;</p>
<p><em>Program A<sup>1</sup> benimsenirse, 400 kişi ölecek.                  </em></p>
<p><em>Program B<sup>1</sup> benimsenirse, üçte bir olasılıkla kimse ölmeyecek ve üçte iki olasılıkla 600 kişi ölecek. </em></p>
<p>Dikkat edilirse, program A ile program <em>A<sup>1 </sup></em>ve program B ile program B<sup>1</sup>’nin sonuçlarını aynıdır. Buna karşın bu ikinci kurguda deneklerin büyük çoğunluğu tercihlerini B<sup>1’</sup>den yana kullanmışlardır. İki soru şekli arasındaki temel fark, birincide 200 kişinin hayatta kalması bir kazanç olarak çerçevelenmesiyken ikincisinde aynı sonucun 400 kişinin hayatını kaybetmesi şeklinde bir kayıp olarak ifade edilmesidir. Sonuç beklenti teorisiyle de uyum içerisindedir; kazanç söz konusu olduğunda (hayatta kalma) insanlar kayıptan kaçınma eğilimindeyken (kesin sonuca yönelme), kayıplar söz konusu olduğunda, riske (üçte bir olasılık) yönelirler.</p>
<p>Bir ihtilafın taraflarının, ihtilafı ya da seçeneklerini farklı çerçeveden tanımlamalarını sağlamak, kolay değildir, ancak yine de ulaşacağınız sonuç bu konudaki gayretinize değebilecektir. Hem avukatın yasal süreç sonucunda tarafların elde edebileceği sonuçlara dair mesleki deneyimi hem de taraflar gibi ihtilafı şahsileştirme konumunda olmaması sebebiyle dışardan bir bakış açısı sağlayabilecek bir pozisyonda olması, çerçevelemenin etkisini artıran birer unsur olarak değerlendirilebilir.</p>
<p>Pek tabi ki, burada (çerçeveleme ile) avukata yüklenen rol, temsil ettiği tarafın, olmayan ya da gerçekleşme olasılığı abartışmış bir seçeneğin peşine düşmesinden alıkonmasının ya da değerlendirmediği bir seçeneği göz önüne almasını sağlamaktır.</p>
<p>Araştırmalar göstermiştir ki, dava sürecinde taraflar, düşük ihtimalli sonuçlara olduğundan fazla olası görmeye, orta ve yüksek olasılıklı ihtimalli sonuçları ise olduğundan az olası görmeye meyillidir. Hukuk alanında bu durum, esasında açmamaları gereken bir davayı açmaları ya da uzlaşmak daha menfaatleriyken dava yoluna gitme konusunda ısrarcı olmalarına yol açabilmektedir. Tarafların bundan kaçınabilmelerinin bir yolu hangi ihtimali seçeceklerine karar vermeden önce maruz kalacakları riskler konusunda yeterli şekilde bilgilendirilmiş olmalarıdır. Avukatın ihtilafın taraflarına katkısı şüphesiz en çok bu noktada olacaktır.</p>
<p>Bilişsel psikoloji alanındaki çalışmalar, insanların menfaatlerine olacak kararları çoğu kez vermelerine engel olan yanlılıklardan (<em>bias</em>) ve bilişsel kısa yollardan (<em>heuristics</em>) muzdarip olduğunu göstermiştir. Uyuşmazlık sürecine avukatın müdahalesi tarafların maruz kaldıkları bu yanlılık ve kısa yollardan (avukatın mesleki bilgisi nedeniyle davadaki riskleri dışarıdan ve profesyonel açıdan bir gözle değerlendirerek) korunmalarını ve maruz kaldıkları riskleri daha doğru değerlendirmelerini sağlayabilecek niteliktedir. Özellikle, tarafların risk ya da kazanç olarak gördükleri seçeneklerin hukuki bir bakış açısıyla yeniden çerçevelenmesi uyuşmazlığın taraflarının dava yoluna ya da uzlaşmaya gitme tutumlarını etkileyebilecektir (Literatürde, avukatların, müvekkillerine verdikleri tavsiyelerin müvekkillerin kararları üzerinde oldukça etkili olduğuna dair çalışmalar da vardır, hatta en etkili tavsiyelerin en az açıklama içeren tavsiyeler olduğunu gösteren sonucu itibarıyla yadırganabilecek bir araştırmadan da bahsedilmektedir).</p>
<p>Sonuç olarak, bir uyuşmazlığın başlangıcında tarafların hangi sonuca yöneldikleri neyi kazanç neyi kayıp olarak gördükleriyle ilgili olduğunu söyleyebiliriz. Tarafların uyuşmazlıkta eğilimlerinin ne yönde olacağına, dolayısıyla hangi hallerde davaya gitme hangi hallerde dava dışında bir çözümün hangisinin daha olası göründüğüne dair bu bilgi özellikle avukatlara (yasa koyucu ya da karar merciinde olan hakimlere de) değerli bir öngörü sağlar niteliktedir. Uyuşmazlığa ilişkin hukuku en iyi bilebilecek konumdaki avukatlar ise ihtilafın tarafların olaya özgü şartlara göre, esasında tarafların daha menfaatlerine olan fakat gerek hukuk bilgisinden yoksun olmaları gerekse kişisel yanlılıkları nedeniyle gerçekte menfaatlerine olmayan seçeneklere yönelmelerini, tarafların pozisyonlarını ya da kayıp veya kazanç olarak gördükleri ihtimalleri yeniden çerçeveleyerek, doğru seçeneğe yönelmelerine yardımcı olabilirler.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Matrix – Reloaded – Neo’nun Merovingian ile karşılaşma sahnesindeki konuşmasından</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[2]</a> Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman, Varlık Yayınları, 5. Basım 2017</p>
<p><strong><u>Kaynakça:</u></strong></p>
<p><strong>Hızlı ve Yavaş Düşünme</strong>, Daniel Kahneman, Varlık Yayınları, 5. Basım 2017</p>
<p><strong>Lawyers&#8217; Representation of Clients in Mediation: Using Economics and Psychology to Structure Advocacy in a Non-Adversarial Setting,</strong> Jean R. Sternlight University of Nevada, Las Vegas &#8212; William S. Boyd School of Law</p>
<p><strong>Framing Frivolous Litigation: A Psychological Theory</strong>, Chris Guthrie, 67 University of Chicago Law Review. 163 (2000) Available at: <a href="https://scholarship.law.vanderbilt.edu/faculty-publications/81">https://scholarship.law.vanderbilt.edu/faculty-publications/81</a></p>
<p><strong>How Prospect Theory Can Improve Legal Counseling</strong>, John M.A. Dipippa,  24 U. Ark. Little rock l. Rev. 81 (2001). Available at: https://lawrepository.ualr.edu/lawreview/vol24/iss1/4</p>
<p><strong>Legal Bargaining Theory&#8217;s New &#8220;Prospecting&#8221; Agenda: It May Be Social Science, But Is It News?</strong>, Robert J. Condlin, 10 Pepp. Disp. Resol. L.J. Iss. 2 (2010) Available at: https://digitalcommons.pepperdine.edu/drlj/vol10/iss2/2</p>
<p><strong>Prospect Theory, Risk Preference &amp; the Law</strong>, Chrıs Guthrie, Vanderbılt Unıversıty Law School Law &amp; Economics Working Paper Number 02-12 Available at: <a href="https://papers.ssrn.com/sol3/papers.cfm?abstract_id=344600">https://papers.ssrn.com/sol3/papers.cfm?abstract_id=344600</a></p>
<p><strong>The Effect of Framing on Choice: Intereactions with Risk Taking Propensity, Cognitive Style and Sex</strong>, N.S. Fagley, Paul M. Miller, Personality &amp; Social Psychology Bulletin, Vol. 16 No.13, September 1990, 496-510</p>
<p><strong>The Framing of Decisions and the Psychology of Choice,</strong> Amos Tversky and Daniel Kahneman, <em>Science </em> 30 Jan 1981:Vol. 211, Issue 4481, pp. 453-458</p>
<p><strong>Law’s Loss Aversion</strong>, Eyal Zamir, <a href="https://www.oxfordhandbooks.com/view/10.1093/oxfordhb/9780199945474.001.0001/oxfordhb-9780199945474">The Oxford Handbook of Behavioral Economics and the Law</a>, Edited by Eyal Zamir and Doron Teichman, Nov 2014, Subject Economics and Finance, Law and Economics</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/makaleler/davanin-psikolojisine-giris-beklenti-teorisinin-hukuktaki-yansimalari">Davanın Psikolojisine Giriş: Beklenti Teorisinin Hukuktaki Yansımaları</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">21764</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Genel Cerrahi uzmanlığına ilgi azalıyor mu?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/genel-cerrahi-uzmanligina-ilgi-azaliyor-mu</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Altaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 23 Nov 2020 08:34:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=21125</guid>

					<description><![CDATA[<p>Prof. Dr. Semih Baskan / semih.baskan@okan.edu.tr İstanbul Okan Üniversitesi Tıp Fakültesi Cerrahi Bölüm Başkanı Son yıllarda özellikle sağlık sektöründe çalışanlar arasında cerrahi uzmanlık dallarına ilginin azaldığı görüşü tartışılmaktadır. Örneğin genel cerrahi uzmanlık alanının süresinin uzunluğu, yorucu nöbetler, büyük ameliyatların getirdiği stres  ve bir türlü bitmeyen sağlıkta şiddetin bunda etkili olduğu düşünülmektedir. Ben de Uzmanı olduğum genel cerrahi alanında TUS’ta genel cerrahinin yerini ortaya koymayı ve sınavı kazandıktan sonra uzmanlık eğitimini yarıda bırakan araştırma görevlileri/asistanların durumlarını ortaya koymak istedim. Tıpta Uzmanlık Sınavı(TUS) yılda iki kez bahar ve güz dönemlerinde olmak üzere Ö.S.Y.M. Tarafından düzenleniyor. Bu sınavlara giren doktor sayısında her geçen yılda artış gözlenmekte. 2013 yılında bu sınava giren doktor sayısı 8.500 ilken bu sayı son yıllarda adeta ikiye katlanarak 17.000 sayısına ulaştı. Bu sınavlarda başarılı olanlar Devlet ve vakıf üniversiteleri ile Sağlık Bakanlığı’nın Eğitim ve Araştırma Hastanelerinde eğitime başlıyorlar. Tıpta Uzmanlık Yönetmeliği’ne göre klinik dallarda 34 Anadal&#8217;da uzmanlık eğitimi verilmektedir. Genel Cerrahi Anadal uzmanlık süreside bu yönetmelikte 5 yıl olarak belirlenmiştir. 26.09.2004 tarihinde yürürlüğe giren yeni Türk Ceza Kanunu ve 21.07.2010 tarihinde yürürlüğe giren “Tıbbi Kötü Uygulamalara İlişkin Zorunlu Mali Sigorta” tüm sağlık çalışanlarına olduğu gibi genel cerrahlara da bazı yasal zorunluluklar ve zorluklar getirmiştir. Önceki yıllarda en Gözde branşların başında gelen genel cerrahi diğer cerrahi branşlarla birlikte daha alt sıralarda tercih edilmeye başlamıştır. Yüksek Sağlık Şurası’nda ve Adli Tıp Kurumları’nda incelenen olgularda genel cerrahlar aleyhine sonuçlar ortaya çıktığında açılan davalarda meslektaşlarımız büyük tazminatlar ödemeye mahkûm edilmektedirler. (1) 2009 yılında yaptığımız ve Ankara, Hacettepe, Gazi, İstanbul, Cerrahpaşa, Ege, Dokuz Eylül, Marmara ve Uludağ Üniversiteleri Tıp Fakülteleri Genel Cerrahi Anabilim Dallarında Genel Cerrahi uzmanlık eğitimi alan 202 araştırma görevlisi ile yaptığımız anket çalışmasında  Genel Cerrahiyi ilk sırada tercih edenlerin sayısının 40 (%19.8) ve ilk üç sırada tercih edenlerin sayısını ise 80(%39.6) olarak belirlemiştik. (2) 2017 Bahar döneminden başlayarak yapılan 6 dönemdeki TUS sonuçlarını değerlendiğimizde K(klinik) puan sıralamasında ilk 5 sırada yer alan uzmanlık alanları ile genel cerrahi uzmanlık alanının başarı sıralamasının kıyaslamasını yaptık. Tablo-1 de görüleceği gibi ilk 5 arasında Deri Ve Zührevi Hastalıkların 6 kez, Radyolojinin 6 kez, Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahinin 5 kez, Göz Hastalıklarının 4 kez, Çocuk Psikiyatrisi ve Radyasyon Onkolojisinin 2 şer kez yer aldığı görülmektedir. DÖNEM UZMANLIK ALANI SIRALAMA K PUANI       2017 BAHAR Deri ve Zührevi 1 70.06 Plastik 2 68.11 Radyoloji 3 67.44 Radyasyon Onk. 4 66.71 Göz 9 66.79 Genel Cerrahi 29 52.91       2017 GÜZ Deri ve Zührevi 1 71.01 Radyoloji 2 69.21 Göz 3 68.95 Radyasyon Onk. 4 68.80 Çocuk Psik. 5 68.39 Genel Cerrahi 29 55.33       2018 BAHAR Deri ve Zührevi 1 75.05 Plastik Cerrahi 2 75.45 Radyasyon 3 74.82 Göz 4 73.46 Çocuk ve Ergen Psk. 5 73.37 Genel Cerrahi 27 62.98       2018 GÜZ Plastik Cerrahi 1 79.41 Radyoloji 2 78.98 Deri ve Zührevi 3 78.17 Kardiyoloji 4 77.72 Kulak Burun Boğaz 5 76.71 Genel Cerrahi 17 71.64       2019 BAHAR Plastik Cerrahi 1 78.47 Radyoloji 2 77.38 Deri ve Zührevi 3 76.40 Genetik 4 75.39 Göz 5 74.68 Genel Cerrahi 16 66.05 &#160; &#160; 2019 GÜZ Radyoloji 1 80.78 Plastik Cerrahi 2 80.53 Deri ve Zührevi 3 79.58 Kulak Burun Boğaz 4 78.97 İç Hastalıkları 5 78.69 Genel Cerrahi 21 73.17 Tablo-1: 2017-2019 Arası TUS  K (Klinik) Puan Sıralamaları Bu tabloda Genel Cerrahi uzmanlık alanının sıralamalarına bakacak olursak sırası ile iki kez 29.sırada ve birer kez ise 27., 17., 16. ve 21. sıralarda yer aldığı görülmektedir. Araştırmamızın ikinci bölümünde ise İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi, Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi, 9 Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi, Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi, Samsun 19 Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Anabilim Dallarından ve Ankara Numune Hastanesi ve Bilkent Şehir Hastanesi ile İstanbul Sultan Abdülhamit Han Hastanesi Genel Cerrahi Kliniklerinden genel cerrahi uzmanlık eğitimlerine başladıktan sonra yarıda bırakan araştırma görevlileri/asistanlar hakkında bir inceleme yaptık. Burada 2015-2020 yılları arasında adı geçen Anabilim Dalı / Kliniklerden ayrılanları belirlemeyi hedefledik. Tablo-2 de görüldüğü gibi bu 13 eğitim kurumundan ilk 24 ay sonunda ayrılan araştırma/asistan sayısı 80 olarak belirlenmiştir. 2 Araştırma Görevlisi ise 24 aydan sonra ayrılmışlardır. İstanbul Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı’ndan 15 Araştırma Görevlisi uzmanlık eğitimlerini bırakmışlardır. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi,9 Eylül Tıp Fakültesi, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dallarından 11 er araştırma görevlisi eğitimlerini sonlandırmışlardır.   FAKÜLTE/HASTANE İSTİFA EDEN AR. GÖR./ASİSTAN SAYI % 1- İstanbul Cerrahpaşa Tıp Fakültesi 15 18.29 2- İstanbul Ünv. Tıp Fakültesi 11 13.41 3- Ankara Ünv. Tıp Fakültesi 11 13.41 4- 9 Eylül Ünv. Tıp Fakültesi 11 13.41 5- Bursa Uludağ Ünv. Tıp Fakültesi 7 8.53 6- Ege Ünv. Tıp Fakültesi 6 7.31 7- Ankara Numune Hastanesi 5 6.09 8- Gazi Ünv. Tıp Fakültesi 4 4.87 9- Samsun 19 Mayıs Ünv. Tıp Fakültesi 4 4.87 10- Marmara Ünv. Tıp Fakültesi 3 3.65 11- Hacettepe Ünv. Tıp Fakültesi 3 3.65 12- Haydarpaşa Hastanesi 1 1.16 13- Ankara Şehir Hastanesi 1 1.16 TOPLAM 82 100 Tablo-2: Genel Cerrahi  Uzmanlık Eğitimine başladıktan sonra ayrılan Araştırma Görevlileri/Asistanların eğitim kurumlarına göre dağılımları. Tablo-3 ü değerlendiğimizde ise en fazla ayrılmanın ilk 3 ayın içinde olduğu belirlenmiştir. Bu 3 aylık dönemde toplam 25 araştırma görevlisi(%30.48)genel cerrahi uzmanlık eğitimlerini sonlandırmışlardır. İlk 6 ay içerisinde ayrılanların sayısı ise 44(%53.65) olmuştur. İstifa eden araştırma görevlileri içerisinde Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı’nı kazandıktan  ve göreve başladıktan 3 gün sonra istifa etmesi dikkat çekici bulunmuştur. SÜRE AR. GÖR. % 1-3 ay 25 %30.48 4-6 ay 19 %23.17 7-9 ay 10 %12.19 10-12 ay 8 %9.75 12-18 ay 12 %14.63 18-24 ay 6 %7.31 24 aydan fazla 2 %2.43 TOPLAM 82 %100 Tablo-3: Genel Cerrahi uzmanlık eğitimine başladıktan sonra ayrılan Araştırma Görevlileri / Asistanların aylara göre dağılımı. Gelen verilerin değerlendirilmesinde genel cerrahi uzmanlık eğitimlerini sonlandıran 82 araştırma görevlisi/asistanın 56’sının(%68.29) istifa ettiği, 26’sının ise (%31.70) bir başka Genel Cerrahi Kliniğine nakil olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak elde edilen bu verilerin ışığında Başta Sağlık Bakanlığı, Aile, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ve uzmanlık derneklerinin Genel Cerrahi örneğinde olduğu gibi pek çok cerrahi uzmanlık dallarındaki benzer sorunlara ortak çözümler aramalarının uygun olacağı görüşündeyim. Teşekkür: Araştırmamız için gerekli olan verileri bizlerle paylaştıklarından dolayı; Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Nezih Erverdi’ye, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Kaya Yorgancı’ya, İstanbul Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Ertuğrul Göksoy’a, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Yaman Tekant’a, Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Cumhur Yeğen’e, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Ziya Anadol’a, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Gökhan İçöz’e, 9 Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Mehmet Ali Koçdor’a, Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Ekrem Kaya’ya, Samsun 19 Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Bülent Güngör’e, Ankara Numune Hastanesi ve Ankara Şehir Hastanesi Genel Cerrahi’den Prof. Dr. Faruk Coşkun’a ve İstanbul Okan Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi’nden Prof. Dr. Osman Yücel’e en içten teşekkürlerimi sunarım. Kaynakça: 1-Genel Cerrahi Uzmanlık eğitimine farklı bir bakış. Semih Baskan ve ark. Ulusal Cerrahi Dergisi.2009,25(4):142-145. 2-The Great leader of Turkish surgery is 90 years old. Semih Baskan.Turkish Journal of Surgery.vol:34(4),pp:241-244.2019. 3.Ö.S.Y.M. 2017 Bahar Dönemi  TUS Raporu Tablo:14 4.Ö.S.Y.M.2017 Güz Dönemi TUS Raporu Tablo-14 5.Ö.S.Y.M.2018 Bahar Dönemi TUS Raporu Tablo-14 6.Ö.S.Y.M.2018 Güz Dönemi TUS Raporu Tablo-14 7.Ö.S.Y.M.2019 Bahar Dönemi TUS Raporu Tablo-14 8.Ö.S.Y.M. 2019 Güz Dönemi TUS Raporu Tablo-14.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/genel-cerrahi-uzmanligina-ilgi-azaliyor-mu">Genel Cerrahi uzmanlığına ilgi azalıyor mu?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. Semih Baskan / <a href="mailto:semih.baskan@okan.edu.tr">semih.baskan@okan.edu.tr</a></strong><br />
<strong>İstanbul Okan Üniversitesi Tıp Fakültesi Cerrahi Bölüm Başkanı</strong></p>
<p>Son yıllarda özellikle sağlık sektöründe çalışanlar arasında cerrahi uzmanlık dallarına ilginin azaldığı görüşü tartışılmaktadır. Örneğin genel cerrahi uzmanlık alanının süresinin uzunluğu, yorucu nöbetler, büyük ameliyatların getirdiği stres  ve bir türlü bitmeyen sağlıkta şiddetin bunda etkili olduğu düşünülmektedir.</p>
<p>Ben de Uzmanı olduğum genel cerrahi alanında TUS’ta genel cerrahinin yerini ortaya koymayı ve sınavı kazandıktan sonra uzmanlık eğitimini yarıda bırakan araştırma görevlileri/asistanların durumlarını ortaya koymak istedim.</p>
<p>Tıpta Uzmanlık Sınavı(TUS) yılda iki kez bahar ve güz dönemlerinde olmak üzere Ö.S.Y.M. Tarafından düzenleniyor. Bu sınavlara giren doktor sayısında her geçen yılda artış gözlenmekte. 2013 yılında bu sınava giren doktor sayısı 8.500 ilken bu sayı son yıllarda adeta ikiye katlanarak 17.000 sayısına ulaştı. Bu sınavlarda başarılı olanlar Devlet ve vakıf üniversiteleri ile Sağlık Bakanlığı’nın Eğitim ve Araştırma Hastanelerinde eğitime başlıyorlar.</p>
<p>Tıpta Uzmanlık Yönetmeliği’ne göre klinik dallarda 34 Anadal&#8217;da uzmanlık eğitimi verilmektedir. Genel Cerrahi Anadal uzmanlık süreside bu yönetmelikte 5 yıl olarak belirlenmiştir.</p>
<p>26.09.2004 tarihinde yürürlüğe giren yeni Türk Ceza Kanunu ve 21.07.2010 tarihinde yürürlüğe giren “Tıbbi Kötü Uygulamalara İlişkin Zorunlu Mali Sigorta” tüm sağlık çalışanlarına olduğu gibi genel cerrahlara da bazı yasal zorunluluklar ve zorluklar getirmiştir. Önceki yıllarda en Gözde branşların başında gelen genel cerrahi diğer cerrahi branşlarla birlikte daha alt sıralarda tercih edilmeye başlamıştır. Yüksek Sağlık Şurası’nda ve Adli Tıp Kurumları’nda incelenen olgularda genel cerrahlar aleyhine sonuçlar ortaya çıktığında açılan davalarda meslektaşlarımız büyük tazminatlar ödemeye mahkûm edilmektedirler. (1)</p>
<p>2009 yılında yaptığımız ve Ankara, Hacettepe, Gazi, İstanbul, Cerrahpaşa, Ege, Dokuz Eylül, Marmara ve Uludağ Üniversiteleri Tıp Fakülteleri Genel Cerrahi Anabilim Dallarında Genel Cerrahi uzmanlık eğitimi alan 202 araştırma görevlisi ile yaptığımız anket çalışmasında  Genel Cerrahiyi ilk sırada tercih edenlerin sayısının 40 (%19.8) ve ilk üç sırada tercih edenlerin sayısını ise 80(%39.6) olarak belirlemiştik. (2)</p>
<p>2017 Bahar döneminden başlayarak yapılan 6 dönemdeki TUS sonuçlarını değerlendiğimizde K(klinik) puan sıralamasında ilk 5 sırada yer alan uzmanlık alanları ile genel cerrahi uzmanlık alanının başarı sıralamasının kıyaslamasını yaptık.</p>
<p>Tablo-1 de görüleceği gibi ilk 5 arasında Deri Ve Zührevi Hastalıkların 6 kez, Radyolojinin 6 kez, Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahinin 5 kez, Göz Hastalıklarının 4 kez, Çocuk Psikiyatrisi ve Radyasyon Onkolojisinin 2 şer kez yer aldığı görülmektedir.</p>
<table>
<tbody>
<tr>
<td width="121"><strong>DÖNEM</strong></td>
<td width="134"><strong>UZMANLIK ALANI</strong></td>
<td width="108"><strong>SIRALAMA</strong></td>
<td width="121"><strong>K PUANI</strong></td>
</tr>
<tr>
<td rowspan="6" width="121"><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>2017 BAHAR</strong></td>
<td width="134">Deri ve Zührevi</td>
<td width="108">1</td>
<td width="121">70.06</td>
</tr>
<tr>
<td width="134">Plastik</td>
<td width="108">2</td>
<td width="121">68.11</td>
</tr>
<tr>
<td width="134">Radyoloji</td>
<td width="108">3</td>
<td width="121">67.44</td>
</tr>
<tr>
<td width="134">Radyasyon Onk.</td>
<td width="108">4</td>
<td width="121">66.71</td>
</tr>
<tr>
<td width="134">Göz</td>
<td width="108">9</td>
<td width="121">66.79</td>
</tr>
<tr>
<td width="134">Genel Cerrahi</td>
<td width="108">29</td>
<td width="121">52.91</td>
</tr>
<tr>
<td rowspan="6" width="121"><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>2017 GÜZ</strong></td>
<td width="134">Deri ve Zührevi</td>
<td width="108">1</td>
<td width="121">71.01</td>
</tr>
<tr>
<td width="134">Radyoloji</td>
<td width="108">2</td>
<td width="121">69.21</td>
</tr>
<tr>
<td width="134">Göz</td>
<td width="108">3</td>
<td width="121">68.95</td>
</tr>
<tr>
<td width="134">Radyasyon Onk.</td>
<td width="108">4</td>
<td width="121">68.80</td>
</tr>
<tr>
<td width="134">Çocuk Psik.</td>
<td width="108">5</td>
<td width="121">68.39</td>
</tr>
<tr>
<td width="134">Genel Cerrahi</td>
<td width="108">29</td>
<td width="121">55.33</td>
</tr>
<tr>
<td rowspan="6" width="121"><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>2018 BAHAR</strong></td>
<td width="134">Deri ve Zührevi</td>
<td width="108">1</td>
<td width="121">75.05</td>
</tr>
<tr>
<td width="134">Plastik Cerrahi</td>
<td width="108">2</td>
<td width="121">75.45</td>
</tr>
<tr>
<td width="134">Radyasyon</td>
<td width="108">3</td>
<td width="121">74.82</td>
</tr>
<tr>
<td width="134">Göz</td>
<td width="108">4</td>
<td width="121">73.46</td>
</tr>
<tr>
<td width="134">Çocuk ve Ergen Psk.</td>
<td width="108">5</td>
<td width="121">73.37</td>
</tr>
<tr>
<td width="134">Genel Cerrahi</td>
<td width="108">27</td>
<td width="121">62.98</td>
</tr>
<tr>
<td rowspan="6" width="121"><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>2018 GÜZ</strong></td>
<td width="134">Plastik Cerrahi</td>
<td width="108">1</td>
<td width="121">79.41</td>
</tr>
<tr>
<td width="134">Radyoloji</td>
<td width="108">2</td>
<td width="121">78.98</td>
</tr>
<tr>
<td width="134">Deri ve Zührevi</td>
<td width="108">3</td>
<td width="121">78.17</td>
</tr>
<tr>
<td width="134">Kardiyoloji</td>
<td width="108">4</td>
<td width="121">77.72</td>
</tr>
<tr>
<td width="134">Kulak Burun Boğaz</td>
<td width="108">5</td>
<td width="121">76.71</td>
</tr>
<tr>
<td width="134">Genel Cerrahi</td>
<td width="108">17</td>
<td width="121">71.64</td>
</tr>
<tr>
<td rowspan="6" width="121"><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>2019 BAHAR</strong></td>
<td width="134">Plastik Cerrahi</td>
<td width="108">1</td>
<td width="121">78.47</td>
</tr>
<tr>
<td width="134">Radyoloji</td>
<td width="108">2</td>
<td width="121">77.38</td>
</tr>
<tr>
<td width="134">Deri ve Zührevi</td>
<td width="108">3</td>
<td width="121">76.40</td>
</tr>
<tr>
<td width="134">Genetik</td>
<td width="108">4</td>
<td width="121">75.39</td>
</tr>
<tr>
<td width="134">Göz</td>
<td width="108">5</td>
<td width="121">74.68</td>
</tr>
<tr>
<td width="134">Genel Cerrahi</td>
<td width="108">16</td>
<td width="121">66.05</td>
</tr>
<tr>
<td rowspan="6" width="121">&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>2019 GÜZ</strong></td>
<td width="134">Radyoloji</td>
<td width="108">1</td>
<td width="121">80.78</td>
</tr>
<tr>
<td width="134">Plastik Cerrahi</td>
<td width="108">2</td>
<td width="121">80.53</td>
</tr>
<tr>
<td width="134">Deri ve Zührevi</td>
<td width="108">3</td>
<td width="121">79.58</td>
</tr>
<tr>
<td width="134">Kulak Burun Boğaz</td>
<td width="108">4</td>
<td width="121">78.97</td>
</tr>
<tr>
<td width="134">İç Hastalıkları</td>
<td width="108">5</td>
<td width="121">78.69</td>
</tr>
<tr>
<td width="134">Genel Cerrahi</td>
<td width="108">21</td>
<td width="121">73.17</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Tablo-1: 2017-2019 Arası TUS  K (Klinik) Puan Sıralamaları</p>
<p>Bu tabloda Genel Cerrahi uzmanlık alanının sıralamalarına bakacak olursak sırası ile iki kez 29.sırada ve birer kez ise 27., 17., 16. ve 21. sıralarda yer aldığı görülmektedir.</p>
<p>Araştırmamızın ikinci bölümünde ise İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi, Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi, 9 Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi, Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi, Samsun 19 Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Anabilim Dallarından ve Ankara Numune Hastanesi ve Bilkent Şehir Hastanesi ile İstanbul Sultan Abdülhamit Han Hastanesi Genel Cerrahi Kliniklerinden genel cerrahi uzmanlık eğitimlerine başladıktan sonra yarıda bırakan araştırma görevlileri/asistanlar hakkında bir inceleme yaptık. Burada 2015-2020 yılları arasında adı geçen Anabilim Dalı / Kliniklerden ayrılanları belirlemeyi hedefledik.</p>
<p>Tablo-2 de görüldüğü gibi bu 13 eğitim kurumundan ilk 24 ay sonunda ayrılan araştırma/asistan sayısı 80 olarak belirlenmiştir. 2 Araştırma Görevlisi ise 24 aydan sonra ayrılmışlardır. İstanbul Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı’ndan 15 Araştırma Görevlisi uzmanlık eğitimlerini bırakmışlardır. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi,9 Eylül Tıp Fakültesi, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dallarından 11 er araştırma görevlisi eğitimlerini sonlandırmışlardır.</p>
<table>
<tbody>
<tr>
<td width="36"><strong> </strong></td>
<td width="144"><strong>FAKÜLTE/HASTANE</strong></td>
<td width="141"><strong>İSTİFA EDEN</strong></p>
<p><strong>AR. GÖR./ASİSTAN</strong></td>
<td width="114"><strong>SAYI</strong></td>
<td width="116"><strong>%</strong></td>
</tr>
<tr>
<td width="36">1-</td>
<td width="144">İstanbul Cerrahpaşa Tıp Fakültesi</td>
<td width="141"></td>
<td width="114">15</td>
<td width="116">18.29</td>
</tr>
<tr>
<td width="36">2-</td>
<td width="144">İstanbul Ünv. Tıp Fakültesi</td>
<td width="141"></td>
<td width="114">11</td>
<td width="116">13.41</td>
</tr>
<tr>
<td width="36">3-</td>
<td width="144">Ankara Ünv. Tıp Fakültesi</td>
<td width="141"></td>
<td width="114">11</td>
<td width="116">13.41</td>
</tr>
<tr>
<td width="36">4-</td>
<td width="144">9 Eylül Ünv. Tıp Fakültesi</td>
<td width="141"></td>
<td width="114">11</td>
<td width="116">13.41</td>
</tr>
<tr>
<td width="36">5-</td>
<td width="144">Bursa Uludağ Ünv. Tıp Fakültesi</td>
<td width="141"></td>
<td width="114">7</td>
<td width="116">8.53</td>
</tr>
<tr>
<td width="36">6-</td>
<td width="144">Ege Ünv. Tıp Fakültesi</td>
<td width="141"></td>
<td width="114">6</td>
<td width="116">7.31</td>
</tr>
<tr>
<td width="36">7-</td>
<td width="144">Ankara Numune Hastanesi</td>
<td width="141"></td>
<td width="114">5</td>
<td width="116">6.09</td>
</tr>
<tr>
<td width="36">8-</td>
<td width="144">Gazi Ünv. Tıp Fakültesi</td>
<td width="141"></td>
<td width="114">4</td>
<td width="116">4.87</td>
</tr>
<tr>
<td width="36">9-</td>
<td width="144">Samsun 19 Mayıs Ünv. Tıp Fakültesi</td>
<td width="141"></td>
<td width="114">4</td>
<td width="116">4.87</td>
</tr>
<tr>
<td width="36">10-</td>
<td width="144">Marmara Ünv. Tıp Fakültesi</td>
<td width="141"></td>
<td width="114">3</td>
<td width="116">3.65</td>
</tr>
<tr>
<td width="36">11-</td>
<td width="144">Hacettepe Ünv. Tıp Fakültesi</td>
<td width="141"></td>
<td width="114">3</td>
<td width="116">3.65</td>
</tr>
<tr>
<td width="36">12-</td>
<td width="144">Haydarpaşa Hastanesi</td>
<td width="141"></td>
<td width="114">1</td>
<td width="116">1.16</td>
</tr>
<tr>
<td width="36">13-</td>
<td width="144">Ankara Şehir Hastanesi</td>
<td width="141"></td>
<td width="114">1</td>
<td width="116">1.16</td>
</tr>
<tr>
<td width="36"></td>
<td width="144">TOPLAM</td>
<td width="141"></td>
<td width="114">82</td>
<td width="116">100</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Tablo-2: Genel Cerrahi  Uzmanlık Eğitimine başladıktan sonra ayrılan Araştırma Görevlileri/Asistanların eğitim kurumlarına göre dağılımları.</p>
<p>Tablo-3 ü değerlendiğimizde ise en fazla ayrılmanın ilk 3 ayın içinde olduğu belirlenmiştir. Bu 3 aylık dönemde toplam 25 araştırma görevlisi(%30.48)genel cerrahi uzmanlık eğitimlerini sonlandırmışlardır. İlk 6 ay içerisinde ayrılanların sayısı ise 44(%53.65) olmuştur. İstifa eden araştırma görevlileri içerisinde Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı’nı kazandıktan  ve göreve başladıktan 3 gün sonra istifa etmesi dikkat çekici bulunmuştur.</p>
<table>
<tbody>
<tr>
<td width="201"><strong>SÜRE</strong></td>
<td width="201"><strong>AR. GÖR.</strong></td>
<td width="143"><strong>%</strong></td>
</tr>
<tr>
<td width="201">1-3 ay</td>
<td width="201">25</td>
<td width="143">%30.48</td>
</tr>
<tr>
<td width="201">4-6 ay</td>
<td width="201">19</td>
<td width="143">%23.17</td>
</tr>
<tr>
<td width="201">7-9 ay</td>
<td width="201">10</td>
<td width="143">%12.19</td>
</tr>
<tr>
<td width="201">10-12 ay</td>
<td width="201">8</td>
<td width="143">%9.75</td>
</tr>
<tr>
<td width="201">12-18 ay</td>
<td width="201">12</td>
<td width="143">%14.63</td>
</tr>
<tr>
<td width="201">18-24 ay</td>
<td width="201">6</td>
<td width="143">%7.31</td>
</tr>
<tr>
<td width="201">24 aydan fazla</td>
<td width="201">2</td>
<td width="143">%2.43</td>
</tr>
<tr>
<td width="201">TOPLAM</td>
<td width="201">82</td>
<td width="143">%100</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Tablo-3: Genel Cerrahi uzmanlık eğitimine başladıktan sonra ayrılan Araştırma Görevlileri / Asistanların aylara göre dağılımı.</p>
<p>Gelen verilerin değerlendirilmesinde genel cerrahi uzmanlık eğitimlerini sonlandıran 82 araştırma görevlisi/asistanın 56’sının(%68.29) istifa ettiği, 26’sının ise (%31.70) bir başka Genel Cerrahi Kliniğine nakil olduğu belirlenmiştir.</p>
<p>Sonuç olarak elde edilen bu verilerin ışığında Başta Sağlık Bakanlığı, Aile, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ve uzmanlık derneklerinin Genel Cerrahi örneğinde olduğu gibi pek çok cerrahi uzmanlık dallarındaki benzer sorunlara ortak çözümler aramalarının uygun olacağı görüşündeyim.</p>
<p><em><strong>Teşekkür:</strong></em><br />
Araştırmamız için gerekli olan verileri bizlerle paylaştıklarından dolayı; Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Nezih Erverdi’ye, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Kaya Yorgancı’ya, İstanbul Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Ertuğrul Göksoy’a, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Yaman Tekant’a, Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Cumhur Yeğen’e, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Ziya Anadol’a, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Gökhan İçöz’e, 9 Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Mehmet Ali Koçdor’a, Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Ekrem Kaya’ya, Samsun 19 Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Bülent Güngör’e, Ankara Numune Hastanesi ve Ankara Şehir Hastanesi Genel Cerrahi’den Prof. Dr. Faruk Coşkun’a ve İstanbul Okan Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi’nden Prof. Dr. Osman Yücel’e en içten teşekkürlerimi sunarım.</p>
<p><em><strong>Kaynakça:</strong></em><br />
1-Genel Cerrahi Uzmanlık eğitimine farklı bir bakış. Semih Baskan ve ark. Ulusal Cerrahi Dergisi.2009,25(4):142-145.<br />
2-The Great leader of Turkish surgery is 90 years old. Semih Baskan.Turkish Journal of Surgery.vol:34(4),pp:241-244.2019.<br />
3.Ö.S.Y.M. 2017 Bahar Dönemi  TUS Raporu Tablo:14<br />
4.Ö.S.Y.M.2017 Güz Dönemi TUS Raporu Tablo-14<br />
5.Ö.S.Y.M.2018 Bahar Dönemi TUS Raporu Tablo-14<br />
6.Ö.S.Y.M.2018 Güz Dönemi TUS Raporu Tablo-14<br />
7.Ö.S.Y.M.2019 Bahar Dönemi TUS Raporu Tablo-14<br />
8.Ö.S.Y.M. 2019 Güz Dönemi TUS Raporu Tablo-14.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/genel-cerrahi-uzmanligina-ilgi-azaliyor-mu">Genel Cerrahi uzmanlığına ilgi azalıyor mu?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">21125</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
