<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Bozkurt Güvenç arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/k/yazarlar/bozkurtguvenc/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/k/yazarlar/bozkurtguvenc</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Mon, 06 Sep 2021 10:34:53 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Adalet ve eşitlik ilişkisi</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/adalet-ve-esitlik-iliskisi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Bozkurt Güvenç]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Sep 2021 10:34:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bozkurt Güvenç]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=24510</guid>

					<description><![CDATA[<p>HBT’nin 13 Temmuz tarihli son sayısında, Adalet ve Eşitsizlik İlişkisi konulu bir çeviri vardı. AKP–FETÖ ortaklığından önce, Ankara Barosu’nda katıldığım bir seminerde, genç bir hukukçu, Adalet konusundaki görüşümü sormuştu. Hazır bir yanıtım yoktu. Sözü biraz dolandırıp canlı türlerin evrim kuramına sığındım. Darwin’e atfedilen evrim kuramının son yıllardaki bilimsel yorumunda, evrim sürecinin bilimsel açıklaması, en güçlülerin hayatta kalıcılığı (Survival of the fittest) ilkesidir. Yaşam kürede, güçsüzlerle beslenen en güçlü türler hayatta kalır, çoğu güçsüzler tükenir. Yenileri yaratılır. Canlılar aleminin milyarlarca yıllık sürekliliği bu ilkeyle sağlanmış gibi görünüyor. Oysa, evrim tarihinde. türler arasındaki dengeyi bozacak kadar güçlenen kimi canlılar yok olurken, o kadar güçlü olmayan bazı canlı türler varlıklarını sürdürmüşlerdir. Homo sapiens olarak bilinen atalarımız, başlangıçta nadir bir memeli /primat görünümündedir. Sahip olduğu zihni yeteneklerle yarattığı kültürüyle çevresine egemen olunca, çoğu güçlüler gibi yaşam küreyi tüketmeye başladı. Canlı varlıkların dünya ile yaşıt milyarlarca yıllık evrimiyle karşılaştırıldığında şu tarihi gerçek görülür: Büyük İskender, Cengiz Han, Aksak Timur gibi güçlü kişiler, güçlü birlikler kurup rakiplerini eleyerek yaşam küreye bir süre egemen oluyorlar. Ama, bu egemenlikler kısa ömürlüdür. Lider ölünce, güç bölünüyor ve birlik dağılıyor. Bir daha kolay kolay toparlanamıyor. Bu tarihi gerçeğe karşılık, o kadar güçlü olmayan, kıyı ve köşelerde kalmış bazı eşitlikçi toplumlar en güçlü değilse bile, daha uzun ömürlü ve kalıcı olabiliyor. Lao Tze, Budha ve Mevlana vb. gibi. Adalet sorunuyla karılaştığım seminerde, bir İnsanbilim öğretmeni ve öğrencisi olarak, yalnız gelir dağılımı ve varlık eşitsizliği değil, hak hukuk eşitliği üzerinde durmuştum. Örnek olarak, Büyük Britanya İmparatorluğu’na bağlı Amerikan kolonilerinin Bağımsızlık Bildirisi’ (1776)’nde ve Büyük Fransız Devrimi’nin (1789) İnsan Hakları ve Özgürlükleri Bildirgesi’nde, ‘Yöneten ya da yönetilen, Kanun önünde herkesin eşitliği’ ilkesine yer verilmiş; “Devlet Benim” diyen Kral ailesi, bu kurala dayanarak idam edilmişti. Ne var ki, İnsan Hakları Bildirgesinin kadınları korumadığı gerekçesiyle, (Bir Kadın Hakları Bildirgesi ‘hazırlayan yurttaş kadının giyotine gönderilmesini önlememişti. Ardından güçlü Robespierre de aynı cezaya çarptırılmıştır. Yasalar kuşkusuz gereklidir de her zaman her yerde adaleti sağlamaya yeterli olmuyor. Devrimler bazen kendi çocuklarını da cömertçe harcayabiliyor. Dünyada barışı korumak ve sürdürmek amacıyla kurulan BM Örgütünün, İnsan hak ve Özgürlükleri Evrensel Bildirgesi (1948), bu boşluğu gidermek için yazılmıştı ama yeterli olduğu söylenemez. Zira, BM üyelerinin kabul ettiği bu bildirgeye karşın, hak hukuk ve adalet eşitliği her ülkede hala sağlanamıyor. Toplumun adalet eşitliğini hak etmesi veya sahiplenmesi de gerekiyor, Ülkemizde, Ana Muhalefetin başlattığı, toplumun desteklediği Adalet Yürüyüşü’nü izleyen kurultay ve çalıştaylarda, Adalet kavramının Eşitlikle birlikte anıldığı ve kullanıldığı dikkati çekiyor. Gelişmiş Batı demokrasileri, kadın erkek eşitliği 1920’lerde kabul edildiği halde, uygulamada eşitlik hala sağlanamamıştır. Oysa, ülkemizde uygulanan devrim yasalarında: Öğretimin Birleştirilmesi (1924), Köy Kanunu ve Medeni Kanun (1925), DİE’nin kurulması ve Seçim yasalarında kadınların yurttaş olarak sayılması (1927), Millet Mektepleri ve Gezici Köy kursları, Kadına seçme-seçilme hakkı tanınması, Üniversite Reformunda (1933), Anayasal Laik Devlet tasarısında (1937), Köy Enstitüleri (1942) ve Özerk Üniversite ve Demokrasiye geçiş kararlarında, kadın varlığı daima göz önünde tutulmuştur. Adalet Yürüyüşü ve onu izleyen kurultay ve çalıştaylarda, kadınların ülke sorunlarına sahip çıkıp ön saflarda yer alması övünülecek bir başarı olmuştur. Bu başarı seçimlere de yansımış ve Meclis’teki kadın sayısı ilk kez yüzü aşmıştır. Kadın yurttaşlarımızın ülke sorunlarına sahip çıkması, demokratik geleceğimizin en sağlam güvencesi olarak görülmeli ve siyasal partilerce desteklenmelidir. Bozkurt Güvenç Bozkurt Güvenç&#8216;in anısına saygıyla. Bu yazı HBT&#8217;nin 121. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/adalet-ve-esitlik-iliskisi">Adalet ve eşitlik ilişkisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>HBT’nin 13 Temmuz tarihli son sayısında, Adalet ve Eşitsizlik İlişkisi konulu bir çeviri vardı. AKP–FETÖ ortaklığından önce, Ankara Barosu’nda katıldığım bir seminerde, genç bir hukukçu, Adalet konusundaki görüşümü sormuştu. Hazır bir yanıtım yoktu. Sözü biraz dolandırıp canlı türlerin evrim kuramına sığındım.</p>
<p>Darwin’e atfedilen evrim kuramının son yıllardaki bilimsel yorumunda, evrim sürecinin bilimsel açıklaması, en güçlülerin hayatta kalıcılığı (Survival of the fittest) ilkesidir. Yaşam kürede, güçsüzlerle beslenen en güçlü türler hayatta kalır, çoğu güçsüzler tükenir. Yenileri yaratılır. Canlılar aleminin milyarlarca yıllık sürekliliği bu ilkeyle sağlanmış gibi görünüyor. Oysa, evrim tarihinde. türler arasındaki dengeyi bozacak kadar güçlenen kimi canlılar yok olurken, o kadar güçlü olmayan bazı canlı türler varlıklarını sürdürmüşlerdir.</p>
<p>Homo sapiens olarak bilinen atalarımız, başlangıçta nadir bir memeli /primat görünümündedir. Sahip olduğu zihni yeteneklerle yarattığı kültürüyle çevresine egemen olunca, çoğu güçlüler gibi yaşam küreyi tüketmeye başladı. Canlı varlıkların dünya ile yaşıt milyarlarca yıllık evrimiyle karşılaştırıldığında şu tarihi gerçek görülür: Büyük İskender, Cengiz Han, Aksak Timur gibi güçlü kişiler, güçlü birlikler kurup rakiplerini eleyerek yaşam küreye bir süre egemen oluyorlar. Ama, bu egemenlikler kısa ömürlüdür. Lider ölünce, güç bölünüyor ve birlik dağılıyor. Bir daha kolay kolay toparlanamıyor.</p>
<p>Bu tarihi gerçeğe karşılık, o kadar güçlü olmayan, kıyı ve köşelerde kalmış bazı eşitlikçi toplumlar en güçlü değilse bile, daha uzun ömürlü ve kalıcı olabiliyor. Lao Tze, Budha ve Mevlana vb. gibi.</p>
<p>Adalet sorunuyla karılaştığım seminerde, bir İnsanbilim öğretmeni ve öğrencisi olarak, yalnız gelir dağılımı ve varlık eşitsizliği değil, hak hukuk eşitliği üzerinde durmuştum. Örnek olarak, Büyük Britanya İmparatorluğu’na bağlı Amerikan kolonilerinin Bağımsızlık Bildirisi’ (1776)’nde ve Büyük Fransız Devrimi’nin (1789) İnsan Hakları ve Özgürlükleri Bildirgesi’nde, ‘Yöneten ya da yönetilen, Kanun önünde herkesin eşitliği’ ilkesine yer verilmiş; “Devlet Benim” diyen Kral ailesi, bu kurala dayanarak idam edilmişti. Ne var ki, İnsan Hakları Bildirgesinin kadınları korumadığı gerekçesiyle, (Bir Kadın Hakları Bildirgesi ‘hazırlayan yurttaş kadının giyotine gönderilmesini önlememişti. Ardından güçlü Robespierre de aynı cezaya çarptırılmıştır. Yasalar kuşkusuz gereklidir de her zaman her yerde adaleti sağlamaya yeterli olmuyor. Devrimler bazen kendi çocuklarını da cömertçe harcayabiliyor.</p>
<p>Dünyada barışı korumak ve sürdürmek amacıyla kurulan BM Örgütünün, İnsan hak ve Özgürlükleri Evrensel Bildirgesi (1948), bu boşluğu gidermek için yazılmıştı ama yeterli olduğu söylenemez. Zira, BM üyelerinin kabul ettiği bu bildirgeye karşın, hak hukuk ve adalet eşitliği her ülkede hala sağlanamıyor. Toplumun adalet eşitliğini hak etmesi veya sahiplenmesi de gerekiyor,</p>
<p>Ülkemizde, Ana Muhalefetin başlattığı, toplumun desteklediği Adalet Yürüyüşü’nü izleyen kurultay ve çalıştaylarda, Adalet kavramının Eşitlikle birlikte anıldığı ve kullanıldığı dikkati çekiyor. Gelişmiş Batı demokrasileri, kadın erkek eşitliği 1920’lerde kabul edildiği halde, uygulamada eşitlik hala sağlanamamıştır.</p>
<p>Oysa, ülkemizde uygulanan devrim yasalarında: Öğretimin Birleştirilmesi (1924), Köy Kanunu ve Medeni Kanun (1925), DİE’nin kurulması ve Seçim yasalarında kadınların yurttaş olarak sayılması (1927), Millet Mektepleri ve Gezici Köy kursları, Kadına seçme-seçilme hakkı tanınması, Üniversite Reformunda (1933), Anayasal Laik Devlet tasarısında (1937), Köy Enstitüleri (1942) ve Özerk Üniversite ve Demokrasiye geçiş kararlarında, kadın varlığı daima göz önünde tutulmuştur.</p>
<p>Adalet Yürüyüşü ve onu izleyen kurultay ve çalıştaylarda, kadınların ülke sorunlarına sahip çıkıp ön saflarda yer alması övünülecek bir başarı olmuştur. Bu başarı seçimlere de yansımış ve Meclis’teki kadın sayısı ilk kez yüzü aşmıştır.</p>
<p>Kadın yurttaşlarımızın ülke sorunlarına sahip çıkması, demokratik geleceğimizin en sağlam güvencesi olarak görülmeli ve siyasal partilerce desteklenmelidir.</p>
<p><strong>Bozkurt Güvenç</strong></p>
<p><em><strong><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/yazarimiz-bozkurt-guvenci-kaybettik">Bozkurt Güvenç</a>&#8216;in anısına saygıyla. Bu yazı HBT&#8217;nin 121. sayısında yayınlanmıştır.</strong></em></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/adalet-ve-esitlik-iliskisi">Adalet ve eşitlik ilişkisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">24510</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Dilimizdeki ‘Baş’ deyimleri</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/dilimizdeki-bas-deyimleri</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Bozkurt Güvenç]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 05 Oct 2020 10:05:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bozkurt Güvenç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=20286</guid>

					<description><![CDATA[<p>Her yazıya, konusuna uygun bir başlık aranır. Bu yazımın başlığı “Baş”. Okul çağlarımızdaki “Yedi delikli tokmak, bunu bilmeyen ahmak” bulmacasının yanıtı olan Baş! Dilimizde son derece zengin bir ‘Baş’ dağarcığı dikkati çekiyor.* Hepsinden söz edecek ne yerim, ne de sizin zamanınız var. Başlıca ‘BAŞ’lar üzerinde duracağım. Ama kaygılanmayın, KHK ve OHAL uygulamalarının gazete manşetlerinden inmediği şu günlerde, ‘Anayasal Başkanlık’ konusunu da açacak değilim. Baş denen mucize Hareketli canlıların pek çoğunda, görme, işitme, koklama, tatma ve dokunma merkezlerinin toplandığı, bedenin üstünde bir baş bulunur. Başın içinde, edinilen, algılanan bilgileri toplayan saklayıp değerlendirerek davranışı düzenleyen ‘beyin’ denilen bir yönetim merkezi vardır. Öyle karmaşık bir sinr sistemi ki, Beyin Cerrahı Prof. Dr. Gazi Yaşargil, “Öğrendikçe bilmediklerimiz artıyor!’ diyor. İşte her gün büyüyen ‘makro kozmos’ içinde varlığını ve evrimini sürdüren o ‘cüce evren’e ‘Baş’ diyoruz. Öylesine karmaşık ki diyalektik tarih Filozofu Hegel, Geist adını verdiği varlık için, ”Beni bir kişi anlıyor; bazen, o da anlamıyor!” dermiş. Dışarıdan şeklen benzetilse de, işleyişi, dünyaya bakışı ve davranışlarıyla birbirinden çok farklı başlar. Evrim süreci, farkları artırırken, varlıklarını ötekine karşı algılayan toplumlar ve aileler, eğitimle insan olan her bireyde özgün bir dünya yaratıyor. Hayatın bir anlamı varsa, bu başların öyküsüdür. Her insan bir baş, her baş bir başlangıç veya serüven ise, dilimizdeki belli başlı deyimlerin bolluğu bana az bile görünüyor. Beynimizin onda birini kullandığımız inancı yanıltıcı bir söylemdir. Akıl ve bilim, sınırsız görünen beynimizin sınırlı gücünü kullanıyor. Bazı yöneticilerimizi ‘Baş’ yaparak bu sınırlamalara razı oluyoruz. Oysa kimi yöneticiler, seçkin konumlarını korumak için, yönettikleri kişi, kurum ve toplumun kendilerini aşmalarını istemezler. Siyaset bilimi veya sanatı böylece bir başlar rekabetine dönüşür. Doğan Kuban geçen haftaki ‘Doğa Sevgisi’ başlıklı yazısında, Doğa’nın matematik karmaşıklığına ya da basitliğine duyduğu hayranlığı dile getirmişti. Aman kaçırmayın. Baş’ la ilgili deyimler Dilimizdeki ‘başlar’ dağarcığından seçilmiş başlıca deyimler: Başkaldırmak, baş koymak, baş vurmak, baş kesmek, baş tacı etmek; Başı derde girmek; vermek; yerine gelmek, sıkışmak; Başının dikine gitmek, çaresine bakmak, buyruğu olmak; Başına buyruk olmak, iş açmak, kara bağlamak, tek başına kalmak; Başından büyük işlere kalkışmak, savmak, korkmak; Başında kavak yelleri esiyor olmak; Baştan çıkmak/çıkarmak, şaşmak, baştankara etmek; Başını dinlemek, toplamak, kurtarmak, sokacak bir yuvası, dinleyecek yeri, koyacak eşi, yoldaşı olmak, dik tutmak, taştan taşa vurmak, vb. Baş’a kıyasla kafa ve beyinle ilgili deyimlerimiz nadirdir: Kafa dengi, kafa yormak; kafası kızmak, şişmek, kafasını ezmek; kafayı çekmek, bulmak. Beyin jimnastiği ve fırtınası yapmak, yıkamak gibi. Seçilmişlerin, Atatürk’ün “Akıl ve Bilim Mirası”na sahip çıkmayışına yıllarca katlandık; ama tarihi yanılgının bedelini toplumca ödüyoruz. Bozkurt Güvenç * Dilimizdeki ‘Baş’ ile başlayan ya da ilgili Deyim ve Atasözleri: Ömer Asim Aksoy’ un Atasözleri ve Deyimler dizininde toplam 540; TDK Yazım Kılavuzu’nda toplam 493;Emin Özdemir’in açıklamalı Deyim ve Atasözleri Sözlükleri’nde ‘Baş’ ile başlayan113 söz ve sözcük; Son Türkçe Sözlük’te dört sayfa örnek deyim açıklaması var. Bozkurt Güvenç&#8216;in anısına saygıyla. Bu yazı HBT&#8217;nin 62. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/dilimizdeki-bas-deyimleri">Dilimizdeki ‘Baş’ deyimleri</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Her yazıya, konusuna uygun bir başlık aranır. Bu yazımın başlığı “Baş”. Okul çağlarımızdaki “Yedi delikli tokmak, bunu bilmeyen ahmak” bulmacasının yanıtı olan Baş! Dilimizde son derece zengin bir ‘Baş’ dağarcığı dikkati çekiyor.* Hepsinden söz edecek ne yerim, ne de sizin zamanınız var. Başlıca ‘BAŞ’lar üzerinde duracağım. Ama kaygılanmayın, KHK ve OHAL uygulamalarının gazete manşetlerinden inmediği şu günlerde, ‘Anayasal Başkanlık’ konusunu da açacak değilim.</p>
<p><strong>Baş denen mucize </strong></p>
<p>Hareketli canlıların pek çoğunda, görme, işitme, koklama, tatma ve dokunma merkezlerinin toplandığı, bedenin üstünde bir baş bulunur. Başın içinde, edinilen, algılanan bilgileri toplayan saklayıp değerlendirerek davranışı düzenleyen ‘beyin’ denilen bir yönetim merkezi vardır. Öyle karmaşık bir sinr sistemi ki, Beyin Cerrahı Prof. Dr. Gazi Yaşargil, “Öğrendikçe bilmediklerimiz artıyor!’ diyor. İşte her gün büyüyen ‘makro kozmos’ içinde varlığını ve evrimini sürdüren o ‘cüce evren’e ‘Baş’ diyoruz.</p>
<p>Öylesine karmaşık ki diyalektik tarih Filozofu Hegel, Geist adını verdiği varlık için, ”Beni bir kişi anlıyor; bazen, o da anlamıyor!” dermiş. Dışarıdan şeklen benzetilse de, işleyişi, dünyaya bakışı ve davranışlarıyla birbirinden çok farklı başlar. Evrim süreci, farkları artırırken, varlıklarını ötekine karşı algılayan toplumlar ve aileler, eğitimle insan olan her bireyde özgün bir dünya yaratıyor. Hayatın bir anlamı varsa, bu başların öyküsüdür. Her insan bir baş, her baş bir başlangıç veya serüven ise, dilimizdeki belli başlı deyimlerin bolluğu bana az bile görünüyor.</p>
<p>Beynimizin onda birini kullandığımız inancı yanıltıcı bir söylemdir. Akıl ve bilim, sınırsız görünen beynimizin sınırlı gücünü kullanıyor. Bazı yöneticilerimizi ‘Baş’ yaparak bu sınırlamalara razı oluyoruz. Oysa kimi yöneticiler, seçkin konumlarını korumak için, yönettikleri kişi, kurum ve toplumun kendilerini aşmalarını istemezler. Siyaset bilimi veya sanatı böylece bir başlar rekabetine dönüşür.</p>
<p>Doğan Kuban geçen haftaki ‘Doğa Sevgisi’ başlıklı yazısında, Doğa’nın matematik karmaşıklığına ya da basitliğine duyduğu hayranlığı dile getirmişti. Aman kaçırmayın.</p>
<p><strong>Baş’ la ilgili deyimler </strong></p>
<p>Dilimizdeki ‘başlar’ dağarcığından seçilmiş başlıca deyimler:</p>
<p>Başkaldırmak, baş koymak, baş vurmak, baş kesmek, baş tacı etmek;</p>
<p>Başı derde girmek; vermek; yerine gelmek, sıkışmak;</p>
<p>Başının dikine gitmek, çaresine bakmak, buyruğu olmak;</p>
<p>Başına buyruk olmak, iş açmak, kara bağlamak, tek başına kalmak;</p>
<p>Başından büyük işlere kalkışmak, savmak, korkmak;</p>
<p>Başında kavak yelleri esiyor olmak;</p>
<p>Baştan çıkmak/çıkarmak, şaşmak, baştankara etmek;</p>
<p>Başını dinlemek, toplamak, kurtarmak, sokacak bir yuvası, dinleyecek yeri, koyacak eşi, yoldaşı olmak, dik tutmak, taştan taşa vurmak, vb.</p>
<p>Baş’a kıyasla kafa ve beyinle ilgili deyimlerimiz nadirdir: Kafa dengi, kafa yormak; kafası kızmak, şişmek, kafasını ezmek; kafayı çekmek, bulmak. Beyin jimnastiği ve fırtınası yapmak, yıkamak gibi.</p>
<p>Seçilmişlerin, Atatürk’ün “Akıl ve Bilim Mirası”na sahip çıkmayışına yıllarca katlandık; ama tarihi yanılgının bedelini toplumca ödüyoruz.</p>
<p><strong>Bozkurt Güvenç</strong></p>
<p><em>* Dilimizdeki ‘Baş’ ile başlayan ya da ilgili Deyim ve Atasözleri: Ömer Asim Aksoy’ un Atasözleri ve Deyimler dizininde toplam 540; TDK Yazım Kılavuzu’nda toplam 493;Emin Özdemir’in açıklamalı Deyim ve Atasözleri Sözlükleri’nde ‘Baş’ ile başlayan113 söz ve sözcük; Son Türkçe Sözlük’te dört sayfa örnek deyim açıklaması var.</p>
<p><strong><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/yazarimiz-bozkurt-guvenci-kaybettik">Bozkurt Güvenç</a>&#8216;in anısına saygıyla. Bu yazı HBT&#8217;nin 62. sayısında yayınlanmıştır.</strong><br />
</em></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/dilimizdeki-bas-deyimleri">Dilimizdeki ‘Baş’ deyimleri</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">20286</post-id>	</item>
		<item>
		<title>&#8216;Kendini bil&#8217;mek üzerine!</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/kendini-bilmek-uzerine</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Bozkurt Güvenç]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 25 Sep 2020 08:30:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bozkurt Güvenç]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=20159</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yeri ve zamanı geldikçe değinip geçeriz. Kendini bileni över, bilmeyeni kınarız. Bazen öfkemizi alamaz Osmanlı sözünü hatırlatırız: Sen seni bil sen seni Sen seni bilmez isen Bildirirler haddini&#8230; ‘Kendini bil’mek, uygarlık ve insanlık tarihinin en yüce erdemidir. Töremizde ve dilimizde ‘kendini bil’mekten çok ‘kendini bil’memek deyimi yaygındır. Bizden önceki kuşakların, çok öfkelendikleri kişileri “kendini bil’mezin teki” diye kınayarak, onlardan uzak durduklarını hatırlarım. Uzak dur, çünkü ‘kendini bil’meyen’in ne yapacağı bilinmez. Türkçe deyimler sözlüklerinde, bu yüzden, ‘kendini bil’mek’ten çok, şuuru (bilinci) yerinde olmayanlar için kullanılır bu söz. Osmanlıca sözlüklerde ise sınırını ve sorumluluğunu bilmeyenlere ‘haddini bil’mez’ deniyor, Deyimlerimizden biri, ‘Kişiyi nasıl bilirsin? Kendin gibi!’diye uyarır. Sen kendini bilmezsen, ötekini nasıl bileceksin? Semavi ve kitabi dinlerin ortak öğretisi bu sorunun çözümüne yöneliktir. Kısaca, “Sana yapılmasını istemediğini başkalarına yapma!’ Bu ilke (ya da kural), evrensel barış için yeterli olmayabilir; ama, dilimizin ‘Etme bulma dünyası’nda, toplumsal barışın temel önkoşulu olarak algılanır. Adalet Nedir ki? Ankara Barolar Birliği’nin bir konferansında, genç hukukçu sormuştu: ‘Devletin temeli olan adalet nedir?’ Hazır bir cevabım yoktu. Zaman kazanmaya çalıştım. Canlıların Evrim Yasası, ‘Güçlü türlerin kalıcılığı” ilkesine dayanır: Güçlüler kalır, güçsüzler tükenir. Tek bir aile olan İnsan türünün tarihinde ise, güçlülerin tükendiği, eşitlikçi toplumların yaşadığı (geliştiği) görülüyor. Aydınlanma Çağı’nda yapılan —İngiliz, Fransız ve Amerikan— bütün devrimci yasalarda, yurttaşların yasalar önünde eşitliği ilkesine yer verilmiştir. Anayasa Hukuku, bu ortak ilke üzerine kurulduğu için, ‘Adalet mülkün temeli’ denmiştir. Ne var ki bu hukuk ilkesi, bütün yurttaşlar arasında cinsiyet eşitliğini sağlamada pek etkili yeterli olamıyor. Erkek egemenliğine dayalı dinlerin erkek yöneticileri, yoksulların ve kadınların eşitliğini savunan ‘laikleri’, dinsiz olmakla suçluyorlar. Oysa HBT’de daha önce savunulduğu gibi, dünya devletinde laiklik, dini değil, Dünya devletinin yasal eşitlik ilkesidir. Fransız Devrimi, İnsan Hakları Bildirgesi’ni yetersiz bulup yeni bir “Kadın Hakları Bildirgesi” hazırlayan Madam Olympe Gouge’u, devrim yasalarına başkaldırmakla suçlayıp giyotine göndermiştir: Bkz. Norman Davies, Avrupa Tarihi, 2000. Parlamenter Demokrasi’nin beşiği sayılan Batıda, kadın-erkek eşitliği, 1920’lerde yasal güvenceye kavuşmuştu; ama uygulamada hâlâ hedefine varmış değildir. Açıkça ifade edilmese bile, sanıyorum ki, Mustafa Kemal Atatürk’e karşı son günlerde yeniden açılan karalama kampanyanın gerisinde, Medeni Kanunu (1925) izleyen devrim yasalarında, Kurucumuzun, kadın-erkek eşitliğini ve laik Cumhuriyeti savunması gerçeği bulunmaktadır. “Kendini bil’mezliğin sınır tanımayan yükselişi Son zamanlarda &#8216;kendini bil’mezlik, ulusal sınırları tanımayan bir yükseliş eğilimi gösteriyor. Çoğu toplumlar ve siyasal liderler, ulusal kimliği, komşularına veya ideolojik rakiplerine karşı tanımlar ve kullanırlar. ABD’de Meksika karşıtlığının yaygın olduğu bilinir. Bir Hollywood kurgusunda, yaşanan bir krizde sorumlu tutulan Kanada’ya savaş açılmasının mizahi öyküsü anlatılıyordu. Nükleer füzelerinin ateşlenmesi, ‘kendini bil’en birkaç sorumlu yurttaşın ortak çabalarıyla son dakikada önlenebilmişti. Sosyolog Alain Touraine (1997), Demokrasi Nedir? Başlıklı denemesinde, “Demokrasi, ötekileştirmeyen toplumdur” diyor, örnek vermeden. İtibarını ve güvenini yitiren liderler, güçlülere meydan okurlar; ama bu davranış, dayatılan otokrasinin de sonu olur. Bozkurt Güvenç Bozkurt Güvenç&#8216;in anısına saygıyla. Bu yazı HBT&#8217;nin 60. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/kendini-bilmek-uzerine">&#8216;Kendini bil&#8217;mek üzerine!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yeri ve zamanı geldikçe değinip geçeriz. Kendini bileni över, bilmeyeni kınarız. Bazen öfkemizi alamaz Osmanlı sözünü hatırlatırız:</p>
<p><em>Sen seni bil sen seni </em><br />
<em>Sen seni bilmez isen </em><br />
<em>Bildirirler haddini&#8230;</em></p>
<p>‘Kendini bil’mek, uygarlık ve insanlık tarihinin en yüce erdemidir. Töremizde ve dilimizde ‘kendini bil’mekten çok ‘kendini bil’memek deyimi yaygındır. Bizden önceki kuşakların, çok öfkelendikleri kişileri “kendini bil’mezin teki” diye kınayarak, onlardan uzak durduklarını hatırlarım. Uzak dur, çünkü ‘kendini bil’meyen’in ne yapacağı bilinmez. Türkçe deyimler sözlüklerinde, bu yüzden, ‘kendini bil’mek’ten çok, şuuru (bilinci) yerinde olmayanlar için kullanılır bu söz. Osmanlıca sözlüklerde ise sınırını ve sorumluluğunu bilmeyenlere ‘haddini bil’mez’ deniyor,</p>
<p>Deyimlerimizden biri, ‘Kişiyi nasıl bilirsin? Kendin gibi!’diye uyarır. Sen kendini bilmezsen, ötekini nasıl bileceksin? Semavi ve kitabi dinlerin ortak öğretisi bu sorunun çözümüne yöneliktir.</p>
<p>Kısaca, “Sana yapılmasını istemediğini başkalarına yapma!’ Bu ilke (ya da kural), evrensel barış için yeterli olmayabilir; ama, dilimizin ‘Etme bulma dünyası’nda, toplumsal barışın temel önkoşulu olarak algılanır.</p>
<p><strong>Adalet Nedir ki? </strong></p>
<p>Ankara Barolar Birliği’nin bir konferansında, genç hukukçu sormuştu: ‘Devletin temeli olan adalet nedir?’ Hazır bir cevabım yoktu. Zaman kazanmaya çalıştım.</p>
<p>Canlıların Evrim Yasası, ‘Güçlü türlerin kalıcılığı” ilkesine dayanır: Güçlüler kalır, güçsüzler tükenir. Tek bir aile olan İnsan türünün tarihinde ise, güçlülerin tükendiği, eşitlikçi toplumların yaşadığı (geliştiği) görülüyor. Aydınlanma Çağı’nda yapılan —İngiliz, Fransız ve Amerikan— bütün devrimci yasalarda, yurttaşların yasalar önünde eşitliği ilkesine yer verilmiştir. Anayasa Hukuku, bu ortak ilke üzerine kurulduğu için, ‘Adalet mülkün temeli’ denmiştir. Ne var ki bu hukuk ilkesi, bütün yurttaşlar arasında cinsiyet eşitliğini sağlamada pek etkili yeterli olamıyor. Erkek egemenliğine dayalı dinlerin erkek yöneticileri, yoksulların ve kadınların eşitliğini savunan ‘laikleri’, dinsiz olmakla suçluyorlar. Oysa HBT’de daha önce savunulduğu gibi, dünya devletinde laiklik, dini değil, Dünya devletinin yasal eşitlik ilkesidir.</p>
<p>Fransız Devrimi, İnsan Hakları Bildirgesi’ni yetersiz bulup yeni bir “Kadın Hakları Bildirgesi” hazırlayan Madam Olympe Gouge’u, devrim yasalarına başkaldırmakla suçlayıp giyotine göndermiştir: Bkz. Norman Davies, Avrupa Tarihi, 2000. Parlamenter Demokrasi’nin beşiği sayılan Batıda, kadın-erkek eşitliği, 1920’lerde yasal güvenceye kavuşmuştu; ama uygulamada hâlâ hedefine varmış değildir.</p>
<p>Açıkça ifade edilmese bile, sanıyorum ki, Mustafa Kemal Atatürk’e karşı son günlerde yeniden açılan karalama kampanyanın gerisinde, Medeni Kanunu (1925) izleyen devrim yasalarında, Kurucumuzun, kadın-erkek eşitliğini ve laik Cumhuriyeti savunması gerçeği bulunmaktadır.</p>
<p><strong>“Kendini bil’mezliğin sınır tanımayan yükselişi </strong></p>
<p>Son zamanlarda &#8216;kendini bil’mezlik, ulusal sınırları tanımayan bir yükseliş eğilimi gösteriyor. Çoğu toplumlar ve siyasal liderler, ulusal kimliği, komşularına veya ideolojik rakiplerine karşı tanımlar ve kullanırlar. ABD’de Meksika karşıtlığının yaygın olduğu bilinir. Bir Hollywood kurgusunda, yaşanan bir krizde sorumlu tutulan Kanada’ya savaş açılmasının mizahi öyküsü anlatılıyordu. Nükleer füzelerinin ateşlenmesi, ‘kendini bil’en birkaç sorumlu yurttaşın ortak çabalarıyla son dakikada önlenebilmişti.</p>
<p>Sosyolog Alain Touraine (1997), Demokrasi Nedir? Başlıklı denemesinde, “Demokrasi, ötekileştirmeyen toplumdur” diyor, örnek vermeden. İtibarını ve güvenini yitiren liderler, güçlülere meydan okurlar; ama bu davranış, dayatılan otokrasinin de sonu olur.</p>
<p><strong>Bozkurt Güvenç</p>
<p></strong></p>
<p><strong><em><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/yazarimiz-bozkurt-guvenci-kaybettik">Bozkurt Güvenç</a>&#8216;in anısına saygıyla. Bu yazı HBT&#8217;nin 60. sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/kendini-bilmek-uzerine">&#8216;Kendini bil&#8217;mek üzerine!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">20159</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Şehirleşme, ekonomi ve çağdaşlık&#8230;</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/sehirlesme-ekonomi-ve-cagdaslik</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Bozkurt Güvenç]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 21 Sep 2020 13:46:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bozkurt Güvenç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=20101</guid>

					<description><![CDATA[<p>Orhan Bursalı, Cumhuriyet’ teki 1 Mayıs 2017 yazısında, referandumdaki ‘Hayır’ sonucunu, Türk ‘SOL’nun değil, çoğulcu demokrasinin başarısı olarak yorumladıktan sonra, şehirleşme ve ekonomiyi gündeme getirdi. Doğan Kuban’ın Liberal Kapitalizm’in parlak görünmeyen geleceği eleştirisi, Bursalı’nın sunuşuyla yakından ilişkili. Bu iki görüş arasında, yazıma bir yer açmaya çalışıyorum. Umarım zorlayıcı olmaz. Kentleşme ve Türk Toplumu Kültür tarihinde iki kentleşme devrimi yaşandı. Birincisi, on bin yol önce başlayan Tarım Devrimi artı ürün verince; ikincisi, 1750’de başlayan Sanayi Devrimi, tarımcı köylüleri sanayi kentlerine çekmesiyle. Tarımsal verimin artışı iç göçe destek oldu. Ortadoğu’da Nil ve Fırat üzerinde sulamalı tarıma geçen kentler; Endüstri Devrimi’nde ise, denize açılarak dünyayı keşfeden Batı, ortak kültürleriyle dünyaya egemen oldular. Birinci kent devriminde Türkler Orta Asya’da göçebeydi; İkinci sanayi/ kent devriminde ise Lale Devri yöneticileri, İslamı kabul etmiş bir Macar’ın öncülüğünde, ilk devlet matbaasını kurmaya çabalıyordu. Cumhuriyet kurulduğunda tek kentimiz İstanbul’un buğdayı yurtdışından gelirdi. Büyük Kentlerimiz nüfusu 20-30 bini geçmeyen belde ve kasabalardı. Nüfusu 2000‘i aşan belediyelerin kent sayılmasıyla, 1927’de sayımında yüzde 24 kentleşme oranı, 1945’ te yüzde 29 oldu. (DİE, 1990). Okul yıllarımın geçtiği yerleşmeler, tarım beldeleri idi. Bırakın endüstriyi çoğunda elektrik yoktu. Jeneratör patpatını 1936’da Siirt Halkevinde duymuştum. 1960 Anayasası ile kurulan DPT, ‘Kentleşen ülkeler gelişiyor; kentleşirsek daha hızlı kalkınırız’ varsayımıyla, iç göçü destekleyince, Tekeli-İleri’nin ‘gecekondulu ve dolmuşlu’ adını verdiği hızlı bir kentleşme yaşadık (1990’da yüzde 60). Dış göç kapısı aralanmasaydı, durum daha da kötü olabilirdi. Arabesk İstanbul bu sürecin ürünüdür. Sanayileşmeden kentleştik, ama kentlileşemedik. ‘Sosyal bilincin ekonomik gelişmenin önüne geçmesi’nden yakınan yöneticiler, ulusal ekonomiyi koruyacaklarına, liberal kapitalizme teslim oldular. Referandumda yaşadığımız sorunların özünde bu çelişki vardır. Kentlilerimiz, parlamenter demokrasi istiyor; ama bu kez de, Parlamenter demokrasiyi besleyen liberal kapitalizm çıkmazda. Hangi sürdürülebilirlik? ‘Ekonomik Büyüme mi Yaşam mı?’ Tüketim toplumu yanılgısını savunan sözcüler, ‘Hızla artan dünya nüfusunu beslemek ve Dünya barışı için eko-büyümeyi sürdürmek zorundayız’ diyor. Öte yanda, HABİTAT, Yeşiller, bilim çevreleri ve akademiler, ekonomik büyümenin yaşam küreyi tüketerek çevre sorunlarına yol açtığını savunuyor. Bu iki karşıt görüşün uzlaşacağı ‘Yeni Dünya Düzeni’ bulunmuş değil. Bu sorun parlamenter demokrasiyi de olumsuz etkiliyor. Oylamada, büyük kentlerimizin öne çıkışını özgürlükçü demokrasinin zaferi gibi görüyoruz, ama demokrasinin geleceği güvende değil. Küresel sermaye, basın özgürlüğüne egemen. Claire Berlinski, Türk demokrasisinin durumunu inceleyen makalesinde, bu düzeni savunan yayınların son oylamadan sonra nasıl çark ettiğini sergiliyor.* Büyük kentlerimiz gecikmiş kentleşme ve sanayileşme sürecinde ‘parlamenter demokrasi‘ düzeyine geldi; ama demokrasinin yakın geleceği belirsiz. Küreselleşen Dünya’nın refah toplumu sakinleri, ‘Her şey olabilir! Post-gerçekçi yeni demokrasiye de evet!’ diyor. Biz Türkler demokrasi derken, küresel sermaye demokrasiye paydos diyebilir. Bozkurt Güvenç &#160; *Claire Berlinski, “Demokrasi Nasıl Ölür? Suçlular!’ The American Interest, 24 Nisan 2017, makalesinde: 2010-12 arasında görüş ve yorum değiştiren FP, NYT, FT ve WSJ’ den örnekler veriyor. Bozkurt Güvenç&#8216;in anısına saygıyla. Bu yazı HBT&#8217;nin 59. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/sehirlesme-ekonomi-ve-cagdaslik">Şehirleşme, ekonomi ve çağdaşlık&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Orhan Bursalı, Cumhuriyet’ teki 1 Mayıs 2017 yazısında, referandumdaki ‘Hayır’ sonucunu, Türk ‘SOL’nun değil, çoğulcu demokrasinin başarısı olarak yorumladıktan sonra, şehirleşme ve ekonomiyi gündeme getirdi.</p>
<p>Doğan Kuban’ın Liberal Kapitalizm’in parlak görünmeyen geleceği eleştirisi, Bursalı’nın sunuşuyla yakından ilişkili. Bu iki görüş arasında, yazıma bir yer açmaya çalışıyorum. Umarım zorlayıcı olmaz.</p>
<p><strong>Kentleşme ve Türk Toplumu </strong></p>
<p>Kültür tarihinde iki kentleşme devrimi yaşandı. Birincisi, on bin yol önce başlayan Tarım Devrimi artı ürün verince; ikincisi, 1750’de başlayan Sanayi Devrimi, tarımcı köylüleri sanayi kentlerine çekmesiyle. Tarımsal verimin artışı iç göçe destek oldu. Ortadoğu’da Nil ve Fırat üzerinde sulamalı tarıma geçen kentler; Endüstri Devrimi’nde ise, denize açılarak dünyayı keşfeden Batı, ortak kültürleriyle dünyaya egemen oldular.</p>
<p>Birinci kent devriminde Türkler Orta Asya’da göçebeydi; İkinci sanayi/ kent devriminde ise Lale Devri yöneticileri, İslamı kabul etmiş bir Macar’ın öncülüğünde, ilk devlet matbaasını kurmaya çabalıyordu. Cumhuriyet kurulduğunda tek kentimiz İstanbul’un buğdayı yurtdışından gelirdi. Büyük Kentlerimiz nüfusu 20-30 bini geçmeyen belde ve kasabalardı. Nüfusu 2000‘i aşan belediyelerin kent sayılmasıyla, 1927’de sayımında yüzde 24 kentleşme oranı, 1945’ te yüzde 29 oldu. (DİE, 1990).</p>
<p>Okul yıllarımın geçtiği yerleşmeler, tarım beldeleri idi. Bırakın endüstriyi çoğunda elektrik yoktu. Jeneratör patpatını 1936’da Siirt Halkevinde duymuştum. 1960 Anayasası ile kurulan DPT, ‘Kentleşen ülkeler gelişiyor; kentleşirsek daha hızlı kalkınırız’ varsayımıyla, iç göçü destekleyince, Tekeli-İleri’nin ‘gecekondulu ve dolmuşlu’ adını verdiği hızlı bir kentleşme yaşadık (1990’da yüzde 60). Dış göç kapısı aralanmasaydı, durum daha da kötü olabilirdi. Arabesk İstanbul bu sürecin ürünüdür. Sanayileşmeden kentleştik, ama kentlileşemedik. ‘Sosyal bilincin ekonomik gelişmenin önüne geçmesi’nden yakınan yöneticiler, ulusal ekonomiyi koruyacaklarına, liberal kapitalizme teslim oldular.</p>
<p>Referandumda yaşadığımız sorunların özünde bu çelişki vardır. Kentlilerimiz, parlamenter demokrasi istiyor; ama bu kez de, Parlamenter demokrasiyi besleyen liberal kapitalizm çıkmazda.</p>
<p><strong>Hangi sürdürülebilirlik? </strong></p>
<p>‘Ekonomik Büyüme mi Yaşam mı?’ Tüketim toplumu yanılgısını savunan sözcüler, ‘Hızla artan dünya nüfusunu beslemek ve Dünya barışı için eko-büyümeyi sürdürmek zorundayız’ diyor.</p>
<p>Öte yanda, HABİTAT, Yeşiller, bilim çevreleri ve akademiler, ekonomik büyümenin yaşam küreyi tüketerek çevre sorunlarına yol açtığını savunuyor. Bu iki karşıt görüşün uzlaşacağı ‘Yeni Dünya Düzeni’ bulunmuş değil. Bu sorun parlamenter demokrasiyi de olumsuz etkiliyor. Oylamada, büyük kentlerimizin öne çıkışını özgürlükçü demokrasinin zaferi gibi görüyoruz, ama demokrasinin geleceği güvende değil. Küresel sermaye, basın özgürlüğüne egemen.</p>
<p>Claire Berlinski, Türk demokrasisinin durumunu inceleyen makalesinde, bu düzeni savunan yayınların son oylamadan sonra nasıl çark ettiğini sergiliyor.*</p>
<p>Büyük kentlerimiz gecikmiş kentleşme ve sanayileşme sürecinde ‘parlamenter demokrasi‘ düzeyine geldi; ama demokrasinin yakın geleceği belirsiz. Küreselleşen Dünya’nın refah toplumu sakinleri, ‘Her şey olabilir! Post-gerçekçi yeni demokrasiye de evet!’ diyor. Biz Türkler demokrasi derken, küresel sermaye demokrasiye paydos diyebilir.</p>
<p><strong>Bozkurt Güvenç</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>*Claire Berlinski, “Demokrasi Nasıl Ölür? Suçlular!’ The American Interest, 24 Nisan 2017, makalesinde: 2010-12 arasında görüş ve yorum değiştiren FP, NYT, FT ve WSJ’ den örnekler veriyor.</em></p>
<p><strong><em><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/yazarimiz-bozkurt-guvenci-kaybettik">Bozkurt Güvenç</a>&#8216;in anısına saygıyla. Bu yazı HBT&#8217;nin 59. sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/sehirlesme-ekonomi-ve-cagdaslik">Şehirleşme, ekonomi ve çağdaşlık&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">20101</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Ulusal onurumuz ve kişisel kusurum!</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/ulusal-onurumuz-ve-kisisel-kusurum</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Bozkurt Güvenç]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 16 Sep 2020 10:55:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bozkurt Güvenç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=20046</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yarın 6 Mayıs, ilk baharın tam yarısı, Hıdrellez Bayramı. Kırdaki oyunlarda söylenen bir oyun tekerlemesini anımsıyorum: ‘Yarın bayram/ Üç kaşık ayran/ Sana da yeter bana da!’ Çoktandır kutlanmadığım için belki de doğru hatırlamıyorum. Artık bayramları ve sevinçlerimizi paylaşmadığımız için, geriye, Referandum tartışmaları gibi acılı yanılgılar kalıyor. Ulusal Onurum Halk oylamasına sunulan Yeni Anayasa tasarısını okuduğumda önce pek ciddiye almamıştım. Çağdışı bir geriye dönüş ve tarihi bir yanılgı ve utanç belgesi TBMM’den geçebilir miydi? Belge, Anayasa Komisyonu’ndan özüne ilişmeyen bir iki değişiklikle kamuya duyurulmadan hızla geçirildi. Genel Kuruldaki tartışmalar da, metin önceden saptanmış bir program uyarınca, aynen kabul gördü ve onay için Cumhurbaşkanlığı’na sunuldu. Anayasal inceleme süresini son gününe kadar kullanan Sayın Cumhurbaşkanı da tasarıyı onaylayınca, tasarı yasalaştı. Bütün umutlar, iki ay sonraki halkoylamasına kalmıştı. Evet/Hayır kampanyaları artan bir gerilim sürecinde içinde sonuçlandı. Yöneticilerin gayri resmi açıklamasına göre Yeni Anayasa yasalaştı. Anayasa olayı bitti-bitmedi tartışmaları bir süre daha devam edebilir ama, nasıl sonuçlanacağını kimse bilemiyor. İçerde ya da dışarda kimler tasarlamışsa, böyle çağdışı bir anayasanın kamuoyuna sunulmasını bile ulusal onurumuza bir saygısızlık olarak görüyordum. Toplumca yoksul, eğitimde gecikmiş, demokraside gelişmemiş olabiliriz ama, doğrusu bu kadar geri olmadığımızı savunuyordum. Sürecin bir yerde duracağından son derece umutlu ve emindim. Oysa fena halde yanıldım. Kişisel Kusurum Yanılmakla kalmadım, okuyucuları ve izleyenleri de yanılttım. Yanılgıyı unuttuğum için kendimi bağışlamıyorum. Oysa, çağımızın tarihçi filozofu Bertrand. Russell, J. J. Rousseau değerlendirmesinde yanılmış olabileceğini kabul etmişti. Savaş sonrasında ülkemizde uzun yıllar çalışan İngiliz gazeteci de, Türkler kitabında şu uyarıyı yapar: ‘Bütün nesnel veriler, bir sonucun kesin olduğunu gösterse de, Türkiye’de beklenenin tam aksi gerçekleşebiliyor.’ Yanılmak, yazarlığın şanındandır, neden olmasın? Önce tasarıyı ciddiye almamakla; sonra Anayasa komisyonundan geçmeyeceğini söylemekle; ardından Meclis Genel Kurulundan döneceğini beklemekle; Cumhurbaşkanı tarafından gerçekleşmemek üzere tasarlandığını yazmak; onaylanmayacağını ummakla; karşı kampanyalardan sonra da, halkoylamasından döneceğine inanmakla&#8230; ‘Yanılma hakkı!’ ama, doğrusu bu kadar üst üste yanılmaktan, ülkemi yeterince tanımamış olmaktan mahcubum. Bu kadar yanılgı, dilimizde caiz görülen hata sınırlarını aşıyor ve yanıltmaya giriyor. Sorun, insanların inandıklarını gerçek sanmasından kaynaklanıyor olabilir. (Bkz. Rita Urgan’nn çevirisi HBT, sayı 56: 5-6.) Sürecin bitmediğini ve yanlış hesapların er geç bir yerlerden döneceğini savunmak, bu sonucun demokrasiye veya üçüncü Cumhuriyete bir geçiş olduğu inancımı sürdürüyorum. Ama bu inanç, yanılgımın sorumluluğunu azaltmıyor. Parlamenter demokrasiyi savunanları, toplumun geçirdiği köklü değişimleri izlememekle eleştirenler belki haklı olabilir. Ne var ki, ulusal varlık sorunumuz, haklı ya da haksız olmak değil, sorunlara doğru çözümleri bulmaktır. Sanımca çözüm, yurttaşlarımızın dünya görüşünde ya da kültürel kişiliğinde. Bu kişilik, anayasayla değil, kırk yıldır ısrarla uygulanan eğitim politikalarıyla iki kuşakta yaratıldı. Düzeltilmesi için milli eğitim politikamızın değiştirilmesi, ötekileştirmeyen, demokratik ve laik bir politika gerekli. Milli politika da bugünden yarına kesin çözüm değildir. Sabırlı olmak, milli kültürü, dili ve kimliği okul öncesi çağda yoğuran kadınların temel eğitiminden başlamak zorunlu görünüyor. Bozkurt Güvenç *Bozkurt Güvenç&#8216;in anısına saygıyla. Bu yazı HBT&#8217;nin 58. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/ulusal-onurumuz-ve-kisisel-kusurum">Ulusal onurumuz ve kişisel kusurum!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yarın 6 Mayıs, ilk baharın tam yarısı, Hıdrellez Bayramı. Kırdaki oyunlarda söylenen bir oyun tekerlemesini anımsıyorum: ‘Yarın bayram/ Üç kaşık ayran/ Sana da yeter bana da!’ Çoktandır kutlanmadığım için belki de doğru hatırlamıyorum. Artık bayramları ve sevinçlerimizi paylaşmadığımız için, geriye, Referandum tartışmaları gibi acılı yanılgılar kalıyor.</p>
<p><strong>Ulusal Onurum </strong></p>
<p>Halk oylamasına sunulan Yeni Anayasa tasarısını okuduğumda önce pek ciddiye almamıştım. Çağdışı bir geriye dönüş ve tarihi bir yanılgı ve utanç belgesi TBMM’den geçebilir miydi? Belge, Anayasa Komisyonu’ndan özüne ilişmeyen bir iki değişiklikle kamuya duyurulmadan hızla geçirildi. Genel Kuruldaki tartışmalar da, metin önceden saptanmış bir program uyarınca, aynen kabul gördü ve onay için Cumhurbaşkanlığı’na sunuldu.</p>
<p>Anayasal inceleme süresini son gününe kadar kullanan Sayın Cumhurbaşkanı da tasarıyı onaylayınca, tasarı yasalaştı. Bütün umutlar, iki ay sonraki halkoylamasına kalmıştı. Evet/Hayır kampanyaları artan bir gerilim sürecinde içinde sonuçlandı. Yöneticilerin gayri resmi açıklamasına göre Yeni Anayasa yasalaştı. Anayasa olayı bitti-bitmedi tartışmaları bir süre daha devam edebilir ama, nasıl sonuçlanacağını kimse bilemiyor. İçerde ya da dışarda kimler tasarlamışsa, böyle çağdışı bir anayasanın kamuoyuna sunulmasını bile ulusal onurumuza bir saygısızlık olarak görüyordum. Toplumca yoksul, eğitimde gecikmiş, demokraside gelişmemiş olabiliriz ama, doğrusu bu kadar geri olmadığımızı savunuyordum. Sürecin bir yerde duracağından son derece umutlu ve emindim. Oysa fena halde yanıldım.</p>
<p><strong>Kişisel Kusurum </strong></p>
<p>Yanılmakla kalmadım, okuyucuları ve izleyenleri de yanılttım. Yanılgıyı unuttuğum için kendimi bağışlamıyorum. Oysa, çağımızın tarihçi filozofu Bertrand. Russell, J. J. Rousseau değerlendirmesinde yanılmış olabileceğini kabul etmişti. Savaş sonrasında ülkemizde uzun yıllar çalışan İngiliz gazeteci de, Türkler kitabında şu uyarıyı yapar: ‘Bütün nesnel veriler, bir sonucun kesin olduğunu gösterse de, Türkiye’de beklenenin tam aksi gerçekleşebiliyor.’</p>
<p>Yanılmak, yazarlığın şanındandır, neden olmasın? Önce tasarıyı ciddiye almamakla; sonra Anayasa komisyonundan geçmeyeceğini söylemekle; ardından Meclis Genel Kurulundan döneceğini beklemekle; Cumhurbaşkanı tarafından gerçekleşmemek üzere tasarlandığını yazmak; onaylanmayacağını ummakla; karşı kampanyalardan sonra da, halkoylamasından döneceğine inanmakla&#8230; ‘Yanılma hakkı!’ ama, doğrusu bu kadar üst üste yanılmaktan, ülkemi yeterince tanımamış olmaktan mahcubum. Bu kadar yanılgı, dilimizde caiz görülen hata sınırlarını aşıyor ve yanıltmaya giriyor. Sorun, insanların inandıklarını gerçek sanmasından kaynaklanıyor olabilir. (Bkz. Rita Urgan’nn çevirisi HBT, sayı 56: 5-6.)</p>
<p>Sürecin bitmediğini ve yanlış hesapların er geç bir yerlerden döneceğini savunmak, bu sonucun demokrasiye veya üçüncü Cumhuriyete bir geçiş olduğu inancımı sürdürüyorum. Ama bu inanç, yanılgımın sorumluluğunu azaltmıyor. Parlamenter demokrasiyi savunanları, toplumun geçirdiği köklü değişimleri izlememekle eleştirenler belki haklı olabilir. Ne var ki, ulusal varlık sorunumuz, haklı ya da haksız olmak değil, sorunlara doğru çözümleri bulmaktır. Sanımca çözüm, yurttaşlarımızın dünya görüşünde ya da kültürel kişiliğinde. Bu kişilik, anayasayla değil, kırk yıldır ısrarla uygulanan eğitim politikalarıyla iki kuşakta yaratıldı. Düzeltilmesi için milli eğitim politikamızın değiştirilmesi, ötekileştirmeyen, demokratik ve laik bir politika gerekli.</p>
<p>Milli politika da bugünden yarına kesin çözüm değildir. Sabırlı olmak, milli kültürü, dili ve kimliği okul öncesi çağda yoğuran kadınların temel eğitiminden başlamak zorunlu görünüyor.</p>
<p><strong>Bozkurt Güvenç</strong></p>
<p><strong><em><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/yazarimiz-bozkurt-guvenci-kaybettik">*Bozkurt Güvenç</a>&#8216;in anısına saygıyla. Bu yazı HBT&#8217;nin 58. sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/ulusal-onurumuz-ve-kisisel-kusurum">Ulusal onurumuz ve kişisel kusurum!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">20046</post-id>	</item>
		<item>
		<title>İnsan sevgisiyle başlamak!</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/insan-sevgisiyle-baslamak</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Bozkurt Güvenç]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 07 Sep 2020 13:17:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bozkurt Güvenç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=19902</guid>

					<description><![CDATA[<p>Doğan Kuban iyi ile kötünün evrenselliğini özetlediği yazısını, (HBT, sayı 55), “İnsan sevgisiyle başlayan yeni bir düzene ihtiyaç var” diye noktalıyor. Kuşkusuz, yeni bir düzen ihtiyacı üzerinde anlaşıyoruz da, “yeni düzen insan sevgisiyle başlayabilir” görüşüne tam katılamıyorum. Akıllı ve duygusal bir varlık olan sosyal insan türü, sever de döver de. Hatta sevdiklerini üzdüğü kadar; dövdüklerini sevebilir ama, yeni bir toplum düzenine ihtiyaç duyulduğunda, bu sürece insan sevgisiyle başlanabilir mi? Emin değilim. İnsanbilimci Levi-Strauss insan ilişkilerindeki en yaygın ilişkinin: EGO versus autre (Ötekine karşı BEN), -nefret değilse bile- karşıtlık olduğunu bulmuştu. Sosyolog Ernest Gellner, Arapça konuşan İslam dünyasında kişilerin birbirine ve herkese karşıtlığı sözüne rastladı. Hemen bütün toplumlarda, bireyler kendini ötekine karşı algılar; öteki yoksa, sudan bir gerekçeyle yaratılır. Babamın köyünde ‘baltaya nacak’ diyeni öteki sayarlar. İlk başarılı eserinden genç sanatçı, insanları sevdiğini söyler ama, acaba insanları mı yoksa kendi başarısını mı sevmektedir? Daha genel bir soru olarak kimleri severiz, neden? Kişiye heyecan veren öteki cinsi mi yoksa emek verdiğimiz kişileri veya ilişkileri mi? Çocuklarını kendilerinden çok seven annelerin sevgisi evrenseldir. Hayat boyunca ödenmeyen bu sevgiye şükran duyarız. Anadolu’da, sevginin karşılıklı değil, ‘sevenden sevilene doğru aktığı söylenir. Aile ortamında büyüyen çocuk, kimlik kazanırken ana-babasını kabul eder ama gruba sonradan katılan kardeşlerini, aile dışındaki akranlarını kendine rakip görür. Toplum araştırmalarında ‘kimsiniz?’ sorusunu, bazıları kimlere karşı olduklarını sayarak yanıtlar. Komünistlere, kapitalistlere, dinsizlere, laiklere, yabancılara karşıyım derler. Ötekilere karşı olmak, düşmanlık veya nefret sayılmaz ama her halde sevginin başlangıcı da değildir. Rekabet veya korkudan doğan aşırı ve yaygın karşıtlık nasıl önlenebilir? Kesin İnançlılar eserinde Erik Hoffer, karşıtların, eğitimle bir uçtan ötekine geçebildiğini ama ortada buluşup uzlaşmaktan özenle kaçındıklarını savunmuştur. Fransız Devrimi’nin çağdaş toplumlara armağan ettiği gerçekçi bir barış kuralı vardır: Birlik içinde çeşitlilik; çeşitlilik içinde birlik! Çağdaş demokrasilerde bu ilke, ‘tolerans’ olarak biliniyor. Dilimize “hoşgörü’ olarak çevrilen tolerans, ötekini hoş görmek değil, ona katlanmaktır. Sosyolog Alain Touraine dilimize de çevrilen ünlü eserinde, çağdaş demokrasiyi, ‘ötekileştirmeyen toplum’ olarak tanımlıyor. Tanımı, yönetiminden, daha kolay bir demokrasi. Sevgiyi nasıl yaratıyoruz? Her toplumda, her zaman iyiler ve kötüler bulunduğuna ama bütün insanları sevmek zorunda olmadığımıza göre, insan sevgiyi nasıl yaratıyor, nasıl yaşatıyor? Tartışmaya açık bir paradigma /aforizma olarak: ‘Alarak değil vererek’ diyorum. Çocuklarımızı seviyoruz çünkü onlara her şeyimizi adıyoruz. İşimizi / mesleğimizi seviyoruz çünkü yapma ve korumak için hayat boyu emek veriyoruz. Yazdığımız eserleri, savunduğumuz davaları, kurumları ve değerleri seviyoruz çünkü onlara emek veriyoruz. Aslında bencil bir varlık olan insan, yurttaşını emek verdiği için ve emek verdiği ölçüde sever. Bu platonik değil, gerçek bir sevgidir. O kadar gerçek ki, üyesi bulunduğu varlığı toplumu sakınmak için hayatını feda etmekten bile çekinmez. Doğan Kuban’ın ‘yeni bir toplum düzenine ihtiyaç var!’ gözlemine katılıyorum. Ancak yeni düzenin insan sevgisiyle başladığı görüşü üzerinde çekincem var: Çünkü yeni düzeni yaratmaya verdiğimiz emek ölçüsünde sevmeye başlıyoruz insanı ve kendimizi! Bozkurt Güvenç *Bozkurt Güvenç&#8216;in anısına saygıyla. Bu yazı HBT&#8217;nin 57. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/insan-sevgisiyle-baslamak">İnsan sevgisiyle başlamak!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Doğan Kuban iyi ile kötünün evrenselliğini özetlediği yazısını, (HBT, sayı 55), “İnsan sevgisiyle başlayan yeni bir düzene ihtiyaç var” diye noktalıyor. Kuşkusuz, yeni bir düzen ihtiyacı üzerinde anlaşıyoruz da, “yeni düzen insan sevgisiyle başlayabilir” görüşüne tam katılamıyorum.</p>
<p>Akıllı ve duygusal bir varlık olan sosyal insan türü, sever de döver de. Hatta sevdiklerini üzdüğü kadar; dövdüklerini sevebilir ama, yeni bir toplum düzenine ihtiyaç duyulduğunda, bu sürece insan sevgisiyle başlanabilir mi? Emin değilim.</p>
<p>İnsanbilimci Levi-Strauss insan ilişkilerindeki en yaygın ilişkinin: EGO versus autre (Ötekine karşı BEN), -nefret değilse bile- karşıtlık olduğunu bulmuştu.</p>
<p>Sosyolog Ernest Gellner, Arapça konuşan İslam dünyasında kişilerin birbirine ve herkese karşıtlığı sözüne rastladı. Hemen bütün toplumlarda, bireyler kendini ötekine karşı algılar; öteki yoksa, sudan bir gerekçeyle yaratılır. Babamın köyünde ‘baltaya nacak’ diyeni öteki sayarlar.</p>
<p>İlk başarılı eserinden genç sanatçı, insanları sevdiğini söyler ama, acaba insanları mı yoksa kendi başarısını mı sevmektedir? Daha genel bir soru olarak kimleri severiz, neden? Kişiye heyecan veren öteki cinsi mi yoksa emek verdiğimiz kişileri veya ilişkileri mi? Çocuklarını kendilerinden çok seven annelerin sevgisi evrenseldir. Hayat boyunca ödenmeyen bu sevgiye şükran duyarız. Anadolu’da, sevginin karşılıklı değil, ‘sevenden sevilene doğru aktığı söylenir.</p>
<p>Aile ortamında büyüyen çocuk, kimlik kazanırken ana-babasını kabul eder ama gruba sonradan katılan kardeşlerini, aile dışındaki akranlarını kendine rakip görür. Toplum araştırmalarında ‘kimsiniz?’ sorusunu, bazıları kimlere karşı olduklarını sayarak yanıtlar. Komünistlere, kapitalistlere, dinsizlere, laiklere, yabancılara karşıyım derler. Ötekilere karşı olmak, düşmanlık veya nefret sayılmaz ama her halde sevginin başlangıcı da değildir.</p>
<p>Rekabet veya korkudan doğan aşırı ve yaygın karşıtlık nasıl önlenebilir? Kesin İnançlılar eserinde Erik Hoffer, karşıtların, eğitimle bir uçtan ötekine geçebildiğini ama ortada buluşup uzlaşmaktan özenle kaçındıklarını savunmuştur.</p>
<p>Fransız Devrimi’nin çağdaş toplumlara armağan ettiği gerçekçi bir barış kuralı vardır: Birlik içinde çeşitlilik; çeşitlilik içinde birlik! Çağdaş demokrasilerde bu ilke, ‘tolerans’ olarak biliniyor. Dilimize “hoşgörü’ olarak çevrilen tolerans, ötekini hoş görmek değil, ona katlanmaktır.</p>
<p>Sosyolog Alain Touraine dilimize de çevrilen ünlü eserinde, çağdaş demokrasiyi, ‘ötekileştirmeyen toplum’ olarak tanımlıyor. Tanımı, yönetiminden, daha kolay bir demokrasi.</p>
<p><strong>Sevgiyi nasıl yaratıyoruz? </strong></p>
<p>Her toplumda, her zaman iyiler ve kötüler bulunduğuna ama bütün insanları sevmek zorunda olmadığımıza göre, insan sevgiyi nasıl yaratıyor, nasıl yaşatıyor?</p>
<p>Tartışmaya açık bir paradigma /aforizma olarak: ‘Alarak değil vererek’ diyorum. Çocuklarımızı seviyoruz çünkü onlara her şeyimizi adıyoruz. İşimizi / mesleğimizi seviyoruz çünkü yapma ve korumak için hayat boyu emek veriyoruz. Yazdığımız eserleri, savunduğumuz davaları, kurumları ve değerleri seviyoruz çünkü onlara emek veriyoruz. Aslında bencil bir varlık olan insan, yurttaşını emek verdiği için ve emek verdiği ölçüde sever. Bu platonik değil, gerçek bir sevgidir. O kadar gerçek ki, üyesi bulunduğu varlığı toplumu sakınmak için hayatını feda etmekten bile çekinmez.</p>
<p>Doğan Kuban’ın ‘yeni bir toplum düzenine ihtiyaç var!’ gözlemine katılıyorum. Ancak yeni düzenin insan sevgisiyle başladığı görüşü üzerinde çekincem var: Çünkü yeni düzeni yaratmaya verdiğimiz emek ölçüsünde sevmeye başlıyoruz insanı ve kendimizi!</p>
<p><strong>Bozkurt Güvenç</strong></p>
<p><strong><em><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/yazarimiz-bozkurt-guvenci-kaybettik">*Bozkurt Güvenç</a>&#8216;in anısına saygıyla. Bu yazı HBT&#8217;nin 57. sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/insan-sevgisiyle-baslamak">İnsan sevgisiyle başlamak!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">19902</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Türkiye demokrasiye geç mi kaldı?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/turkiye-demokrasiye-gec-mi-kaldi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Bozkurt Güvenç]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Sep 2020 07:20:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bozkurt Güvenç]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=19811</guid>

					<description><![CDATA[<p>On altı Nisan günü tasarladığım bu yazı oylamadan sonra yayımlanacak. Sonuç merakla izleniyor ve sorgulanıyor. ABD kaynaklı haberlerde, Washington ve Trump ihtiyatlı; ama, Barr Kolejinde dış politika uzmanı ve Türkçe bir soyadı taşıyan Prof. Elmira Bayraslı, New York Times gazetesinde yayımlanan yazısında, Başkan Erdoğan’ın yönettiği Türkiye’de demokrasinin yakın geçmişini ve geleceğini, Silahlı Kuvvetlerin demokrasiye müdahalelerini, Erdoğan’ın iktidara gelişi ve yükselişini, Anayasa oylamasının olası sonuçlarını bir kaç ana bölümde özetle  yorumladı. Yazarın görüşlerine yöneltilecek eleştirilerim var: Anayasa tasarısı bir ‘amendment’ (düzelti) değildir. Amendement, kavramı erkler ayrılığına dayalı genç bir parlamenter demokrasiyi çağdışı bir tek adam yönetimine çeviren bir tasarı için kullanılmaz.. Emri kumanda disipliniyle yapılan askeri darbelerin demokrasiyi yıprattığı doğrudur. Ancak, 60 Darbesi’nin önerdiği demokratik bir Anayasanın, 71 ve 80 darbecileri tarafından, ‘ülkeye bol geldiği ‘ gerekçesiyle ve ABD’nin desteğiyle değiştirildiği devlet sırrı değildir Türkiye Cumhuriyeti, Din-Devlet ayrımıyla sınırlı “sekülerizm” değil, kadın-erkek eşitliğine dayalı bir laik kültür (laicite) devrimiydi. RTE (Recep Tayyip Erdoğan), yalnız Türk halkının demokrasi tercihi ile değil, küreselleşen dünyaya, bolluk ve refah vadeden Neokoncu kapitalizmin açık desteği ile aday ve başbakan oldu. RTE,  ABD’de yaşayan İslamcı Fethullah Gülen’e bağlı ılımlı Cemaatin desteği ile iktidara gelip güçlendikten sonra, bütün laik kurum ve kuruluşlara (Hukuk düzenine, Silahlı Kuvvetlere, milli eğitime, ekonomiye ve medyaya) hakim oldu. Ülkeyi, 15 Temmuz darbesinden sonra, parlamentodaki sayısal çoğunluğuna dayanarak ilan ettiği OHAL yasası ve KHK’ lerle,  tek  kişi olarak yönetiyor. Oysa, gündemdeki PKK ve IŞİD terörüne son veremediği gibi, uluslararası piyasada sarsılan itibarını da düzeltemedi. Başkan, Saraydaki danışmanların tasarlandığı sanılan Anayasa’nın halk oylamasıyla kabulü için aktif olarak medyada propaganda yapıyor. Erdoğan yıllarda elde ettiği siyasal yetkilerle ülkenin en güçlü adamı oldu; ama Türkiye daha huzurlu veya sakin ve rahat olamadı.. 2015’te başlattığı yeni bir anayasa arayışında, ‘zayıf ve etkisiz’ bir muhalefete karşı, parlamenter rejimin özellikle yürütmenin ABD Başkanlık sisteminde olduğu gibi tek elde toplanmasını ve Osmanlı dönemindeki bölgesel eyaletlerden korkulmamasını savunuyor. Son 15 Temmuz darbesinden bu yana, OHAL yetkilerine dayanarak, FETO’cu olduğu iddia edilen 100 binden fazla (öğretmen, hakim, savcı, asker, polis,  hekim, güvenlik görevlisi, gazeteci ve akademi üyesi) gibi kamu personelinin görevlerine yargılamasız son verildi; 40 binden fazlası tutuklandı. Tutuklu gazeteciler hakkında dava gerekçesi aylar sonra açıklandı. 15 yıl önceki uluslararası demokratik değerler ve hedefler yerlerini kaba kuvvete dayalı milliyetçilik söylemine bıraktı. 2010 anayasa değişikliği oylamasıyla halk tarafından seçilen Cumhurbaşkanı; “Halk oylaması parlamenter demokrasiye üstündür; ben bu Anayasayı tanımıyorum, anayasayı bana uydurun” diyor. Yurt dışından, Waşington ve Brüksel kaynaklı basına açık önerileri Türkiye’ye karşı olmakla kınıyor; politikacıların Türk asıllılarla konuşmasını sınırlayan Alman ve Hollanda yöneticilerini faşist ilan ediyor. Türkiye’nin halk oylamasında demokratik bir Hayır’a ihtiyacı var. Hayır çıksa bile, Erdoğan’ın savaşçı kişiliğini durduramaz. RTE, OHAL yetkilerini arttırarak, yeni bir erken seçime giderek iktidarda kalmayı deneyecektir. Demokrasinin geleceği parlak görünmüyor. Bozkurt Güvenç *Bozkurt Güvenç&#8216;in anısına saygıyla. Bu yazı HBT&#8217;nin 56. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/turkiye-demokrasiye-gec-mi-kaldi">Türkiye demokrasiye geç mi kaldı?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>On altı Nisan günü tasarladığım bu yazı oylamadan sonra yayımlanacak. Sonuç merakla izleniyor ve sorgulanıyor. ABD kaynaklı haberlerde, Washington ve Trump ihtiyatlı; ama, Barr Kolejinde dış politika uzmanı ve Türkçe bir soyadı taşıyan Prof. <strong>Elmira Bayraslı</strong>, <em>New York Times</em> gazetesinde yayımlanan yazısında, Başkan<strong> Erdoğan’</strong>ın yönettiği Türkiye’de demokrasinin yakın geçmişini ve geleceğini, Silahlı Kuvvetlerin demokrasiye müdahalelerini, Erdoğan’ın iktidara gelişi ve yükselişini, Anayasa oylamasının olası sonuçlarını bir kaç ana bölümde özetle  yorumladı.</p>
<p>Yazarın görüşlerine yöneltilecek eleştirilerim var:</p>
<ul>
<li><em>Anayasa</em> tasarısı bir<em> ‘amendment’ (düzelti</em>) değildir.<em> Amendement</em>, kavramı erkler ayrılığına dayalı genç bir parlamenter demokrasiyi çağdışı bir tek adam yönetimine çeviren bir tasarı için kullanılmaz..</li>
<li>Emri kumanda disipliniyle yapılan askeri darbelerin demokrasiyi yıprattığı doğrudur. Ancak, 60 Darbesi’nin önerdiği demokratik bir Anayasanın, 71 ve 80 darbecileri tarafından, ‘<em>ülkeye bol geldiği</em> ‘ gerekçesiyle ve ABD’nin desteğiyle değiştirildiği devlet sırrı değildir</li>
<li>Türkiye Cumhuriyeti, Din-Devlet ayrımıyla sınırlı “<em>sekülerizm</em>” değil,</li>
</ul>
<p>kadın-erkek eşitliğine dayalı bir <em>laik kültür</em> (<em>laicite)</em> devrimiydi.</p>
<ul>
<li><strong>RTE </strong>(Recep Tayyip Erdoğan), yalnız Türk halkının demokrasi tercihi ile değil, küreselleşen dünyaya, bolluk ve refah vadeden <em>Neokoncu</em> kapitalizmin açık desteği ile aday ve başbakan oldu.</li>
</ul>
<p>RTE,  ABD’de yaşayan İslamcı Fethullah Gülen’e bağlı ılımlı Cemaatin desteği ile iktidara gelip güçlendikten sonra, bütün laik kurum ve kuruluşlara (Hukuk düzenine, Silahlı Kuvvetlere, milli eğitime, ekonomiye ve medyaya) hakim oldu. Ülkeyi, 15 Temmuz darbesinden sonra, parlamentodaki sayısal çoğunluğuna dayanarak ilan ettiği OHAL yasası ve <em>KHK’</em> lerle,  tek  kişi olarak yönetiyor.</p>
<p>Oysa, gündemdeki PKK ve IŞİD terörüne son veremediği gibi, uluslararası piyasada sarsılan itibarını da düzeltemedi. Başkan, Saraydaki danışmanların tasarlandığı sanılan Anayasa’nın halk oylamasıyla kabulü için aktif olarak medyada propaganda yapıyor. Erdoğan yıllarda elde ettiği siyasal yetkilerle ülkenin en güçlü adamı oldu; <strong>ama Türkiye daha huzurlu veya sakin ve rahat olamadı</strong>.. 2015’te başlattığı yeni bir anayasa arayışında, ‘zayıf ve etkisiz’ bir muhalefete karşı, parlamenter rejimin özellikle yürütmenin ABD Başkanlık sisteminde olduğu gibi tek elde toplanmasını ve Osmanlı dönemindeki bölgesel eyaletlerden korkulmamasını savunuyor.</p>
<p>Son 15 Temmuz darbesinden bu yana, OHAL yetkilerine dayanarak, FETO’cu olduğu iddia edilen 100 binden fazla (öğretmen, hakim, savcı, asker, polis,  hekim, güvenlik görevlisi, gazeteci ve akademi üyesi) gibi kamu personelinin görevlerine yargılamasız son verildi; 40 binden fazlası tutuklandı. Tutuklu gazeteciler hakkında dava gerekçesi aylar sonra açıklandı. 15 yıl önceki uluslararası demokratik değerler ve hedefler yerlerini kaba kuvvete dayalı milliyetçilik söylemine bıraktı.</p>
<p>2010 anayasa değişikliği oylamasıyla halk tarafından seçilen Cumhurbaşkanı; “Halk oylaması parlamenter demokrasiye üstündür; ben bu Anayasayı tanımıyorum, anayasayı bana uydurun” diyor.</p>
<p>Yurt dışından, Waşington ve Brüksel kaynaklı basına açık önerileri Türkiye’ye karşı olmakla kınıyor; politikacıların Türk asıllılarla konuşmasını sınırlayan Alman ve Hollanda yöneticilerini faşist ilan ediyor.</p>
<p>Türkiye’nin halk oylamasında demokratik bir Hayır’a ihtiyacı var. Hayır çıksa bile, Erdoğan’ın savaşçı kişiliğini durduramaz. RTE, OHAL yetkilerini arttırarak, yeni bir erken seçime giderek iktidarda kalmayı deneyecektir.</p>
<p>Demokrasinin geleceği parlak görünmüyor.</p>
<p><strong>Bozkurt Güvenç</strong></p>
<p><strong><em><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/yazarimiz-bozkurt-guvenci-kaybettik">*Bozkurt Güvenç</a>&#8216;in anısına saygıyla. Bu yazı HBT&#8217;nin 56. sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/turkiye-demokrasiye-gec-mi-kaldi">Türkiye demokrasiye geç mi kaldı?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">19811</post-id>	</item>
		<item>
		<title>ÇAĞ-ÇAĞDAŞ-ÇAĞDAŞLIK</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/cag-cagdas-cagdaslik</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Bozkurt Güvenç]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 13 May 2020 13:46:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bozkurt Güvenç]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=18546</guid>

					<description><![CDATA[<p>Son yıllarda sıkça kullandığımız üç Türkçe kavram: Çağ, Çağdaş, Çağdaşlık. Oysa bu kavramlarda bir anlam birliğine sahip olduğumuzdan emin değilim. Sözlüklere göre çağ, belli bir zaman diliminin tanımı. Kişinin yaşamında, bebeklik, çocukluk, erginlik ve yaşlılık; insanlık tarihinde, İlk, Orta, Yeni ve Yakın Çağlar gibi. Çağdaş, bu çağlardan birinde yaşayan birey veya toplumların ilişkilerini belirleyen bir sıfat. Çağdaşlık ise, toplumların asrilik, muasırlık, modernlik, medeniyet veya uygarlık düzeyleri karşılığında kullandığımız yeni Türkçe bir kavram. Doğan Kuban arkadaşım, son yazılarında bu kavramı, içinde bulunduğumuz son çağın en gelişmiş en ileri toplumların uygarlığı karşılığında kullanıyor. Ve haklı olarak, referandum sürecinin gündeme getirdiği evet-hayır ikilemine veya sonuçlarına takılmadan, uygarlık sorunumuzu gündemde tutuyor. Referandumun evet veya hayır sonucu, hangi kültür sorunumuzu çözecek? Hayır çıkarsa, çağdaş ve ileri demokrasi gelecek mi? Ya da Evet dersek, istikrar sağlanacak, eğitim, güvenlik ve hukukun üstünlüğü gibi temel sorunlar bugünden yarına  çözüme mi kavuşacak? Kuşkuluyum! Yürürlükteki Anayasa Hükümleri Madde 1: Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir. Madde 2: Türkiye Cumhuriyeti&#8230; başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik bir sosyal hukuk devletidir. Madde 3: Türkiye Devleti, ülkesi ve milleti ile bölünmez bir bütündür. Madde 4: Madde 1’deki Cumhuriyet ile Madde 2’ deki nitelikleri ve üçüncü maddedeki hükümler değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez. Yürürlükteki Anayasa böyle buyuruyor ama, yapılacak Referandumla, toplumun onayına sunulan anayasa metnine göre bu dört maddenin tümden değiştirilmesi önerilmektedir. Demek ki, 1960, 1971 ve 1992’ tarihli  darbelerde görüldüğü gibi, Anayasalar  korunamıyor. Son krizde Başkan, bu anayasayı tanımıyorum deyince  Anayasayı fiili duruma uyduruyoruz Kendini savunamayan bir Anayasa geleneği, toplumun  geleceğini güvence altına alabilir mi? Bu açıdan, evet veya hayır sonucu, topluma bir gelecek güvencesi veremiyor. Öyleyse, ne yapalım? İşe nereden başlayalım? Parlamenter demokratik yönetimlerin vazgeçilmez kurumları sayılan siyasal partilerimizin yıllardır yakındığı ve değiştirilmesini talep ettiği Siyasal Partiler ve Seçim Yasaları, Devletin uygun gördüğü genel başkanların kurduğu siyasal partiler ve seçim barajı getiren yasalarla, özgürlükçü bir demokrasinin gerçekleşemediği deneme ile saptandı. Görünüşte toplumca anti demokratik yasaların değişmesini istiyor ama yasaları bir yana koyup Anayasayı değiştiriyoruz. Demek ki, ya yasaların değişmesini istemiyoruz ya da adını koyamadığımız bazı derin koşullar bu tür değişimlere elverişli değil. Nesnel koşulların izin vermediği bir ortamda, toplum sorunlarımıza çözüm getirecek birinci sınıf demokrasi vaatleri nasıl gerçekleşebilir? İlk akla gelen eğitim süreci ama görünen ya da görülmeyen engeller ve koşullar yürürlükteki temel eğitim yasalarının bile uygulanmasına izin vermiyor. Bu aşamada, ‘kararsızdan olumsuza” dönüşen genel ekonomik koşullar yaygın ve genel bir umutsuzluğa yol açıyor. Darbeler, yapısal sorunları çözemediği gibi, sadece katlayarak erteliyor. Yukarıda sorduğumuz soru: Öyleyse Ne yapalım, nasıl? Doksan yıl önce yaşanan bunalımda bir Mustafa Kemal çıkageldi ve ‘Efendiler, çözümün adı Cumhuriyettir’ dedi ve giriştiği devrimlerle çaresiz kalmış bir halkın özgür yurttaş kimliği kazanmasına çalıştı. Öngördüğü sorunların çözümünü gençlere emanet ederken, en güvenilir yolun, Akıl ve Bilim olduğunu vurguladı. Medeniyet ya da çağdaşlık sorunumuz özetle budur. Bozkurt Güvenç *Bozkurt Güvenç&#8216;in anısına saygıyla. Bu yazı HBT&#8217;nin 53. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/cag-cagdas-cagdaslik">ÇAĞ-ÇAĞDAŞ-ÇAĞDAŞLIK</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Son yıllarda sıkça kullandığımız üç Türkçe kavram: Çağ, Çağdaş, Çağdaşlık. Oysa bu kavramlarda bir anlam birliğine sahip olduğumuzdan emin değilim. Sözlüklere göre çağ, belli bir zaman diliminin tanımı. Kişinin yaşamında, bebeklik, çocukluk, erginlik ve yaşlılık; insanlık tarihinde, <em>İlk, Orta, Yeni ve Yakın Çağlar </em>gibi. <em>Çağdaş</em>, bu çağlardan birinde yaşayan birey veya toplumların ilişkilerini belirleyen bir sıfat.</p>
<p><em>Çağdaşlık</em> ise, toplumların <em>asrilik, muasırlık, modernlik</em>, medeniyet veya uygarlık düzeyleri karşılığında kullandığımız yeni Türkçe bir kavram.</p>
<p><strong>Doğan Kuban</strong> arkadaşım, son yazılarında bu kavramı, içinde bulunduğumuz son çağın en gelişmiş en ileri toplumların<em> uygarlığı</em> karşılığında kullanıyor. Ve haklı olarak, referandum sürecinin gündeme getirdiği evet-hayır ikilemine veya sonuçlarına takılmadan, uygarlık sorunumuzu gündemde tutuyor.</p>
<p>Referandumun evet veya hayır sonucu, hangi kültür sorunumuzu çözecek? Hayır çıkarsa, çağdaş ve ileri demokrasi gelecek mi? Ya da Evet dersek, istikrar sağlanacak, eğitim, güvenlik ve hukukun üstünlüğü gibi temel sorunlar bugünden yarına  çözüme mi kavuşacak? Kuşkuluyum!</p>
<p><strong>Yürürlükteki Anayasa Hükümleri</strong></p>
<p>Madde 1: <em>Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir</em>.</p>
<p>Madde 2: <em>Türkiye Cumhuriyeti&#8230; başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik bir sosyal hukuk devletidir</em>.</p>
<p>Madde 3: <em>Türkiye Devleti, ülkesi ve milleti ile bölünmez bir bütündür.</em></p>
<p>Madde 4: <em>Madde 1’deki Cumhuriyet ile Madde 2’ deki nitelikleri ve üçüncü maddedeki hükümler değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.</em></p>
<p>Yürürlükteki Anayasa böyle buyuruyor ama, yapılacak Referandumla, toplumun onayına sunulan anayasa metnine göre bu dört maddenin tümden değiştirilmesi önerilmektedir. Demek ki, 1960, 1971 ve 1992’ tarihli  darbelerde görüldüğü gibi, <em>Anayasalar </em> korunamıyor. Son krizde Başkan, bu anayasayı tanımıyorum deyince  Anayasayı fiili duruma uyduruyoruz</p>
<p>Kendini savunamayan bir Anayasa geleneği, toplumun  geleceğini güvence altına alabilir mi? Bu açıdan, evet veya hayır sonucu, topluma bir gelecek güvencesi veremiyor.</p>
<p><strong>Öyleyse, ne yapalım? İşe nereden başlayalım?</strong></p>
<p>Parlamenter demokratik yönetimlerin vazgeçilmez kurumları sayılan siyasal partilerimizin yıllardır yakındığı ve değiştirilmesini talep ettiği <strong><em>Siyasal Partiler ve Seçim Yasaları</em></strong>, Devletin uygun gördüğü genel başkanların kurduğu siyasal partiler ve seçim barajı getiren yasalarla, özgürlükçü bir demokrasinin gerçekleşemediği deneme ile saptandı. Görünüşte toplumca anti demokratik yasaların değişmesini istiyor ama yasaları <em>bir yana koyup</em> Anayasayı değiştiriyoruz. Demek ki, ya yasaların değişmesini istemiyoruz ya da adını koyamadığımız bazı derin koşullar bu tür değişimlere elverişli değil.</p>
<p>Nesnel koşulların izin vermediği bir ortamda, toplum sorunlarımıza çözüm getirecek <strong><em>birinci sınıf</em></strong> demokrasi vaatleri nasıl gerçekleşebilir? İlk akla gelen eğitim süreci ama görünen ya da görülmeyen engeller ve koşullar yürürlükteki temel eğitim yasalarının bile uygulanmasına izin vermiyor.</p>
<p>Bu aşamada, ‘<strong>k<em>ararsızdan olumsuza</em></strong>” dönüşen genel ekonomik koşullar yaygın ve genel bir umutsuzluğa yol açıyor. Darbeler, yapısal sorunları çözemediği gibi, sadece katlayarak erteliyor. Yukarıda sorduğumuz soru: <strong><em>Öyleyse Ne yapalım, nasıl?</em></strong></p>
<p>Doksan yıl önce yaşanan bunalımda<em> bir <strong>Mustafa Kemal </strong>çıkageldi ve ‘Efendiler, çözümün adı Cumhuriyettir’ dedi </em>ve giriştiği devrimlerle çaresiz kalmış bir halkın özgür yurttaş kimliği kazanmasına çalıştı. Öngördüğü sorunların çözümünü gençlere emanet ederken, en<em> <strong>güvenilir yolun, Akıl ve Bilim</strong> </em>olduğunu vurguladı<em>. </em></p>
<p>Medeniyet ya da çağdaşlık sorunumuz özetle budur.</p>
<p><strong>Bozkurt Güvenç</strong></p>
<p><strong><em><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/yazarimiz-bozkurt-guvenci-kaybettik">*Bozkurt Güvenç</a>&#8216;in anısına saygıyla. Bu yazı HBT&#8217;nin 53. sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/cag-cagdas-cagdaslik">ÇAĞ-ÇAĞDAŞ-ÇAĞDAŞLIK</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">18546</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Demokrasi veya otokrasi değil: Timokrasi!</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/demokrasi-veya-otokrasi-degil-timokrasi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Bozkurt Güvenç]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Mar 2020 08:56:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bozkurt Güvenç]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=17827</guid>

					<description><![CDATA[<p>Referandum sonuçlarını öngörenler otokrasiye karşı demokrasi diyor. Yandaşlara göre otokrasi, çağdışı demokrasinin kaçınılmaz sonucudur. Bağdaşmaz görünen bu inançlara bir çözüm ararken, Atina Tarihinde yaşanan felsefi bir demokrasi tartışmasını hatırladım. Laikos  (kadın, yaşlı ve yoksul) çoğunluğun seçimlere katılmasını savunan gerçekçi Aristoteles’e karşı çıkan ülkücü Platon, Devlet diyaloglarında, erken demokrasinin otokrasiye (zorbalığa) dönüşmesini açıklamıştı. Din, Devlet ve Demokrasi (2015) kitabımın kaynakları arasında Sokrates’in Savunması vardı ama Devlet yoktu. Bu yazımda günah çıkarıyorum. Sokrates’den alıntılar yaparız ama Devlet’i ikinci dillerden Türkçeye çeviren Eyüboğlu ile Cimcoz’un büyük emek ürünü Önsöz’ünde (1962) yakındığı gibi, Devlet’i okumadan, okumuş gibi yapıyoruz. Bu kez utancımdan Devlet’in hem ‘Önsöz’ünü hem  de 7, 8, ve 9. kitaplarını okudum. Özgün bir ‘Timokrasi’ kavramıyla karşılaştım. Bir kara mizah veya küçümseme değil, Ariktokratik Devlet’ten Oligarşik Devlet’e geçiş dönemi. Aristokrasi’den Oligarşi’ye geçiş sürecinde Timokrasi&#8230; Platon, Aristrokrasi, Oligarşi, Demokrasi ve Otokrasi (Tek adam veya zorbalık) devletlerini incelerken, Aristokrasi ile Oligarşi arasında, Elence’de “şan, şeref, itibar, gösteriş, para ve güç” düşkünlüğü anlamına gelen Timokrasi’ye yer veriyor. Ülkemizde yaşanan olağanüstü “OHAL”, iflas eden bir demokrasinin otokrasiye dönüşmesinden çok Timokrasi’yi çağrıştırıyor. Hemen değinmeliyim ki Platon, ‘İnsan, Devlet, Eğitim’ ilişkilerini, yaygın çeşitliliği içinde ama çağdaş insan bilimciler gibi bir bütün olarak alıyor; “Kaç çeşit insan yaradılışı (kişiliği) varsa o kadar devlet şekli olacaktır’ diyor. Beş çeşit devlet olduğuna göre beş çeşit de insan var. Kişisel farklılıklar, baştakilerden başlar, devleti yıkıma götürür. İsterseniz Musa [peygamberi]** çağıralım anlatsın. Her canlı varlık gibi devlet düzeni de bozulur. En iyilerin başa geçmesi zorlaşır. Demir-tunç soylular, Altın-gümüş soyluların yerini alır. Timokrasi, biraz Aristokrasiye, biraz Oligarşiye, biraz da kendine benzer. Yetenekli kişiler kamu görevlerinden uzaklaştırılır. Devleti yönetenler saygı görürken, çiftçiler, işçiler ve sanatçılar küçümsenir. Beden eğitimi ve spor yükselirken ahenk ve uyum (müzik) aşağılanır. Bilgili ve liyakatli kişilerden korkulur. Kavgacı, kaba saba kişiler, dalkavuklar güç kazanır. Silah elde korku salan kabadayıları koruyanlar, evlerinde altın saklayanlar kahraman olur. Cimrileşen kişiler toplumun mal ve mülkünü, Baba mirası gibi cömertçe harcarlar. Babalarından korkar gibi kanundan kaçarlar. Bu düzende iyi ile kötü birbirine karışır. İnsanların en çarpıcı özelliği, taşkınlığı (aşırılığı) özümseyip beslemesidir. Bu kişiler konuşmayı değil, dinlemeyi severler; gençlik çağlarında hor gördükleri zenginliğe şimdi taparlar. En büyük eksikleri, müzik ile ahengi buluşturan akıl ve bilimden yoksun olmalarıdır. Eğitim, kadın erkek, varlıklı yoksul herkes için eşit değildir. Referandum öncesi topluma korku salan OHAL’imiz, Demokrasiden Otokrasiye geçiş sürecini değil, Timokrasi’yi andırıyor. Bir SORU: ‘12  Eylül mirası Siyasal Partiler Yasası ile Demokrasi&#8217;ye dönebildik mi?’ Bozkurt Güvenç   *) Google’da Timokrasi’ yi taradım. Önce sorumdaki yanlışı düzeltip ‘demokrasi’ olarak yanıtladı; sorumda ısrar edince, Platon’un Devlet kitabındaki anlamının çevirisini; Türkçe yayın olarak da Faruk Köse’nin Yeni Akit’ teki, 3 Şubat 2014 günlü tek bir makalesini verdi. **) Özgün metindeki ‘Muses,’ adı, dilimize çoğul  ‘Musa’lar’ olarak çevrilmiş.   Ortadoğu’yu dolaşıp tanıyan Platon, Hz. Musa’ya atıfta bulunmuş olabilir. Bozkurt Güvenç&#8216;in anısına saygıyla. Bu yazı HBT&#8217;nin 51. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/demokrasi-veya-otokrasi-degil-timokrasi">Demokrasi veya otokrasi değil: Timokrasi!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Referandum sonuçlarını öngörenler otokrasiye karşı demokrasi diyor. Yandaşlara göre otokrasi, çağdışı demokrasinin kaçınılmaz sonucudur. Bağdaşmaz görünen bu inançlara bir çözüm ararken, Atina Tarihinde yaşanan felsefi bir demokrasi tartışmasını hatırladım. <em>Laikos</em>  (kadın, yaşlı ve yoksul) çoğunluğun seçimlere katılmasını savunan gerçekçi<strong> Aristoteles’e </strong>karşı çıkan ülkücü <strong>Platon, </strong><em>Devlet</em> diyaloglarında, erken demokrasinin otokrasiye (zorbalığa) dönüşmesini açıklamıştı.</p>
<p><strong><em>Din, Devlet ve Dem</em></strong><em>okrasi</em> (2015) kitabımın kaynakları arasında <em>Sokrates’in Savunması</em> vardı ama <em>Devlet </em>yoktu. Bu yazımda günah çıkarıyorum.</p>
<p><em>Sokrates’</em>den alıntılar yaparız ama <em>Devlet</em>’i ikinci dillerden Türkçeye çeviren Eyüboğlu ile Cimcoz’un büyük emek ürünü Önsöz’ünde (1962) yakındığı gibi,<em> Devlet’</em>i okumadan, okumuş gibi yapıyoruz. Bu kez utancımdan <em>Devlet</em>’in hem ‘Önsöz’ünü hem  de 7, 8, ve 9. kitaplarını okudum. Özgün bir ‘<strong><em>Timokrasi</em>’</strong> kavramıyla karşılaştım. Bir kara mizah veya küçümseme değil, <em>Ariktokratik</em> Devlet’ten <em>Oligarşik</em> Devlet’e geçiş dönemi.</p>
<p><strong>Aristokrasi’den Oligarşi’ye geçiş sürecinde <em>Timokrasi</em>&#8230;</strong></p>
<p><strong>Platon,</strong> <em>Aristrokrasi, Oligarşi, Demokrasi ve Otokrasi</em> (Tek adam veya zorbalık) devletlerini incelerken, Aristokrasi ile Oligarşi arasında, Elence’de “<em>şan, şeref, itibar, gösteriş, para ve güç” </em>düşkünlüğü anlamına gelen<em> Timokrasi’</em>ye yer veriyor.</p>
<p>Ülkemizde yaşanan olağanüstü “<strong>OHAL</strong>”, iflas eden bir demokrasinin otokrasiye dönüşmesinden çok <em>Timokrasi</em>’yi çağrıştırıyor. Hemen değinmeliyim ki Platon, ‘İnsan, Devlet, Eğitim’ ilişkilerini, yaygın çeşitliliği içinde ama çağdaş insan bilimciler gibi bir bütün olarak alıyor; “<em>Kaç çeşit insan yaradılışı (kişiliği) varsa o kadar devlet şekli olacaktır</em>’ diyor. Beş çeşit devlet olduğuna göre beş çeşit de insan var.</p>
<ul>
<li>Kişisel farklılıklar, baştakilerden başlar, devleti yıkıma götürür. İsterseniz Musa [peygamberi]** çağıralım anlatsın. Her canlı varlık gibi devlet düzeni de bozulur. <strong>En iyilerin başa geçmesi zorlaşır</strong>. Demir-tunç soylular, Altın-gümüş soyluların yerini alır.</li>
<li><em>Timokrasi, </em>biraz Aristokrasiye, biraz Oligarşiye, biraz da kendine benzer. Yetenekli kişiler kamu görevlerinden uzaklaştırılır. Devleti yönetenler saygı görürken, çiftçiler, işçiler ve sanatçılar küçümsenir. Beden eğitimi ve spor yükselirken ahenk ve uyum (müzik) aşağılanır.</li>
<li><strong>Bilgili ve liyakatli kişilerden korkulur</strong>. Kavgacı, kaba saba kişiler, dalkavuklar güç kazanır. Silah elde korku salan kabadayıları koruyanlar, evlerinde altın saklayanlar kahraman olur. Cimrileşen kişiler toplumun mal ve mülkünü, Baba mirası gibi cömertçe harcarlar. Babalarından korkar gibi kanundan kaçarlar. Bu düzende iyi ile kötü birbirine karışır.</li>
<li>İnsanların en çarpıcı özelliği, <strong>taşkınlığı</strong> (aşırılığı) özümseyip beslemesidir. Bu kişiler konuşmayı değil, dinlemeyi severler; gençlik çağlarında hor gördükleri zenginliğe şimdi taparlar. En büyük eksikleri, müzik ile ahengi buluşturan akıl ve bilimden yoksun olmalarıdır.</li>
<li>Eğitim, kadın erkek, varlıklı yoksul herkes için eşit değildir.</li>
</ul>
<p>Referandum öncesi topluma korku salan OHAL’imiz, Demokrasiden Otokrasiye geçiş sürecini değil, <em>Timokrasi</em>’yi andırıyor.</p>
<p>Bir SORU: ‘12  Eylül mirası <em>Siyasal Partiler Yasası</em> ile Demokrasi&#8217;ye dönebildik mi?’</p>
<p><strong>Bozkurt Güvenç</strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><em>*) Google’da Timokrasi’ yi taradım. Önce sorumdaki yanlışı düzeltip ‘demokrasi’ olarak yanıtladı; sorumda ısrar edince, Platon’un Devlet kitabındaki anlamının çevirisini; Türkçe yayın olarak da <strong>Faruk Köse’</strong>nin Yeni Akit’ teki, 3 Şubat 2014 günlü tek bir makalesini verdi.</em></p>
<p><em>**) Özgün metindeki ‘Muses,’ adı, dilimize çoğul  ‘Musa’lar’ olarak çevrilmiş.   Ortadoğu’yu dolaşıp tanıyan Platon, Hz. Musa’ya atıfta bulunmuş olabilir.</em></p>
<p><strong><em><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/yazarimiz-bozkurt-guvenci-kaybettik">Bozkurt Güvenç</a>&#8216;in anısına saygıyla. Bu yazı HBT&#8217;nin 51. sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/demokrasi-veya-otokrasi-degil-timokrasi">Demokrasi veya otokrasi değil: Timokrasi!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">17827</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Acaba hayal ile hakikati karıştırıyor muyuz?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/acaba-hayal-ile-hakikati-karistiriyor-muyuz</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Bozkurt Güvenç]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 28 Feb 2020 08:06:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bozkurt Güvenç]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=17342</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsan, kendini özgürleştiren gerçekleri duymak istemez. —Herbert Agar İlk yazımda hayal ile hakikati birbirinden ayırmaya çalışmıştım. Oysa düşünme ve hayal etme gücüne sahip olan bazı kimselerin hayal ile hakikati birbirinden ayırması hiç kolay görünmüyor. Hayal ile gerçeği karıştırmak, sanatçı ve yazarlara yöneltilen eleştirilerden biridir. Psikolojinin veya davranış bilimlerinin bu sorunu nasıl açıkladığını bilmiyorum. Ama, insanbilimci olarak, gözlemlerimin ışığında, yazımın başlığındaki sorumu tartışmaya açmak istiyorum. İnsan Belleği İnsan belleği, günlük yaşamda yapıp ettiklerinin, yazıp çizdiklerinin, düşüncelerinin kişisel bir arşivi veya albümü gibidir. Belleğin bir yapı gibi alttan yukarıya doğru kurulduğu, yukardan aşağıya doğru çözüldüğü biliniyor. Bu bağlamda, ortalama belleğin kişisel olayları nesnel olaylardan daha kolay hatırladığı da söyleniyor. Rüyaların yaşanmış olaylarla ilişkisini açıklayan çoğu bulgular, belleğin uykuda bile kayıt yaptığını düşündürüyor. Bütün rüyalarımızı hatırlayamıyoruz. Fantastik rüyalarımızın yaşanmış olaylarla ilişkisini kuramıyoruz. Bilinçaltındaki arzularımızın veya kaygılarımızın rüyalarımızı yönlendirdiğine de tanık oluyoruz. İngilizcede, ‘wishful thinking’ (gerçekleşmesi istenen düşünce) deyimi vardır. Geçmişe ait bazı anılarımı dile getirirken kuşkuya düşüyorum.  Bu olayı gerçekten yaşadım mı yoksa belleğim beni yanıltıyor mu? Bellek, düşünce ve hayallerimi de kayda alabiliyorsa, rüyalarımı neden almasın? O zaman şu çetin soruyla karşı karşıya kalıyorum: Kişi, belleğinin kendisini aldatmadığından emin olabilir mi? Bazı kişilerin, geçmişten söz ederken, ‘Belleğim beni yanıltmıyorsa’ demesi anlamlı olabilir. Halkbilimci İlhan Başgöz, ‘Sözlü öyküler her anlatışta değişir’ der. Anlatılan öyküler değiştiğine göre hayal ve hakikatlerimiz değişmez mi? Bu sorun, inandığımız ve savunduğumuz bazı episodik (kişisel) anılarımızın ne kadar güvenilir olduğu sorusunu getiriyor gündeme. Psikolojide, aşırı derecede abartma veya yalan söyleme eğilimine ‘mitomani’ deniyor. Bazı törelerde, inanç ve yaygın gerçeklerin yalan değilse bile, gerçeklerin abartıldığı gözleniyor Bellek yanıltıyor çünkü sanımca hayallerden etkileniyor. İngilizcede, ‘wishful thinking’ (gerçek olması istenen hayaller) deyimi vardır. Eğer bu örnekler yeterliyse, gerçeklerimizin hayallerden etkilendiğini; hayallerle gerçeklerin tam bağımsız olmadığını kabul etmemiz gerekir. Halk Oylamasında Gerçekler Halk oylamasında ‘Evet ve Hayırcı’lara seslenen sözcüler, inandıkları gerçekleri, hayatları pahasına savunmaya sanki kararlı görünüyor. Eğer gerçekler, hayallerden etkileniyorsa nasıl emin olabiliyorlar, bunun evrensel düzeyde de geçerli olduğundan? Bilim geleneği şüpheci olmamızı öneriyor. Çağımızın ünlü bilgelerinden Bertrand Russell, “kişisel inançları uğruna hayatını feda etmeye hazır olup olmadığı” sorusuna, ‘değilim’ yanıtını şöyle açıklamıştır: Yanılıyor olabilirim. Batı uygarlığının çağdaş değerlerini sorgulayan yazar Oscar Wilde, ‘Uğrunda birileri ölüyor diye bir şeyin ille de gerçek olması gerekmez’ diyor. Yazar André Gide ise şöyle yorumlamış: ‘Gerçeği arayana inanın, buldum diyenlerden sakının.’ Demokrasiyi, ‘Ötekileştirmeyen Toplum’ olarak tanımlayan Alain Touraine, liderlerin topluma örnek olmasını önerirken; Eric Hoffer, Kesin İnançlılar’ ın siyasal yelpazedeki aşırı uçların birinden ötekine atladığını; barışın bir temel kişilik ve eğitim sorunu olduğunu savundu. Geçen aylardaki ‘post-gerçekler ’i savunanlar; yani, sosyal gerçekler yanında kutsal (dini) hakikatlerin bile değiştiğini dile getirenler sanımca haklıydılar. Sanatçıların ‘Sanal Gerçekçiliği’ni anlamaya çalışıyorum. Anılar konusundaki bilimsel araştırmalarıyla tanıdığımız Prof. Sami Gülgöz’e (Bkz HBT S. 47: 19) kişisel bir sorum var: Hatırladıklarımızı etkileyen toplumsal hayallere, kişisel rüyalarımızı da ekleyebilir miyiz? Bozkurt Güvenç *Bozkurt Güvenç&#8216;in anısına saygıyla. Bu yazı HBT&#8217;nin 50. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/acaba-hayal-ile-hakikati-karistiriyor-muyuz">Acaba hayal ile hakikati karıştırıyor muyuz?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>İnsan, kendini özgürleştiren<br />
</em><em>gerçekleri duymak istemez.<br />
</em><em>—</em>Herbert Agar</p>
<p>İlk yazımda hayal ile hakikati birbirinden ayırmaya çalışmıştım. Oysa düşünme ve hayal etme gücüne sahip olan bazı kimselerin hayal ile hakikati birbirinden ayırması hiç kolay görünmüyor. Hayal ile gerçeği karıştırmak, sanatçı ve yazarlara yöneltilen eleştirilerden biridir. Psikolojinin veya davranış bilimlerinin bu sorunu nasıl açıkladığını bilmiyorum. Ama, insanbilimci olarak, gözlemlerimin ışığında, yazımın başlığındaki sorumu tartışmaya açmak istiyorum.</p>
<p><strong>İnsan Belleği </strong></p>
<p>İnsan belleği, günlük yaşamda yapıp ettiklerinin, yazıp çizdiklerinin, düşüncelerinin kişisel bir arşivi veya albümü gibidir. Belleğin bir yapı gibi alttan yukarıya doğru kurulduğu, yukardan aşağıya doğru çözüldüğü biliniyor. Bu bağlamda, ortalama belleğin kişisel olayları nesnel olaylardan daha kolay hatırladığı da söyleniyor. Rüyaların yaşanmış olaylarla ilişkisini açıklayan çoğu bulgular, belleğin uykuda bile kayıt yaptığını düşündürüyor.</p>
<p>Bütün rüyalarımızı hatırlayamıyoruz. Fantastik rüyalarımızın yaşanmış olaylarla ilişkisini kuramıyoruz. Bilinçaltındaki arzularımızın veya kaygılarımızın rüyalarımızı yönlendirdiğine de tanık oluyoruz. İngilizcede, ‘<em>wishful thinking’</em> (gerçekleşmesi istenen düşünce) deyimi vardır. Geçmişe ait bazı anılarımı dile getirirken kuşkuya düşüyorum.  Bu olayı gerçekten yaşadım mı yoksa belleğim beni yanıltıyor mu?</p>
<p>Bellek, düşünce ve hayallerimi de kayda alabiliyorsa, rüyalarımı neden almasın? O zaman şu çetin soruyla karşı karşıya kalıyorum: Kişi, belleğinin kendisini aldatmadığından emin olabilir mi? Bazı kişilerin, geçmişten söz ederken, ‘<em>Belleğim beni yanıltmıyorsa’ </em>demesi anlamlı olabilir.</p>
<p>Halkbilimci <strong>İlhan Başgöz</strong>, <em>‘Sözlü öyküler her anlatışta değişir</em>’ der. Anlatılan öyküler değiştiğine göre hayal ve hakikatlerimiz değişmez mi? Bu sorun, inandığımız ve savunduğumuz bazı <em>episodik </em>(kişisel) anılarımızın ne kadar güvenilir olduğu sorusunu getiriyor gündeme. Psikolojide, aşırı derecede abartma veya yalan söyleme eğilimine ‘<em>mitomani</em>’ deniyor. Bazı törelerde, inanç ve yaygın gerçeklerin yalan değilse bile, gerçeklerin abartıldığı gözleniyor Bellek yanıltıyor çünkü sanımca hayallerden etkileniyor. İngilizcede, ‘<em>wishful thinking’</em> (gerçek olması istenen hayaller) deyimi vardır. Eğer bu örnekler yeterliyse, gerçeklerimizin hayallerden etkilendiğini; hayallerle gerçeklerin tam bağımsız olmadığını kabul etmemiz gerekir.</p>
<p><strong>Halk Oylamasında Gerçekler</strong></p>
<p>Halk oylamasında ‘Evet ve Hayırcı’lara seslenen sözcüler, inandıkları gerçekleri, hayatları pahasına savunmaya sanki kararlı görünüyor. Eğer gerçekler, hayallerden etkileniyorsa nasıl emin olabiliyorlar, bunun evrensel düzeyde de geçerli olduğundan? Bilim geleneği şüpheci olmamızı öneriyor.</p>
<p>Çağımızın ünlü bilgelerinden <strong>Bertrand Russell, “</strong><em>kişisel inançları uğruna hayatını feda etmeye hazır olup olmadığı</em>” sorusuna, ‘değilim’ yanıtını şöyle açıklamıştır: <em>Yanılıyor olabilirim. </em>Batı uygarlığının çağdaş değerlerini sorgulayan yazar <strong>Oscar Wilde,</strong> ‘<em>Uğrunda birileri ölüyor diye bir şeyin ille de gerçek olması gerekmez’</em> diyor. Yazar <strong>André Gide</strong> ise şöyle yorumlamış: ‘<em>Gerçeği arayana inanın, buldum diyenlerden sakının.’ </em></p>
<p>Demokrasiyi, ‘<em>Ötekileştirmeyen Toplum’ olarak tanımlayan </em><strong>Alain Touraine</strong>, liderlerin topluma örnek olmasını önerirken; <strong>Eric Hoffer, </strong><em>Kesin İnançlılar’ </em>ın siyasal yelpazedeki aşırı uçların birinden ötekine atladığını; barışın bir temel <em>kişilik ve eğitim</em> sorunu olduğunu savundu. Geçen aylardaki ‘p<em>ost-gerçekler ’</em>i savunanlar; yani, sosyal gerçekler yanında kutsal (dini) <em>hakikatlerin</em> bile değiştiğini dile getirenler sanımca haklıydılar. Sanatçıların ‘Sanal Gerçekçiliği’ni anlamaya çalışıyorum.</p>
<p>Anılar konusundaki bilimsel araştırmalarıyla tanıdığımız Prof. <strong>Sami Gülgöz’e</strong> (Bkz <em>HBT </em>S. 47: 19) kişisel bir sorum var: Hatırladıklarımızı etkileyen toplumsal hayallere, kişisel rüyalarımızı da ekleyebilir miyiz?<br />
<strong><br />
Bozkurt Güvenç</strong></p>
<p><strong><em><br />
*<a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/yazarimiz-bozkurt-guvenci-kaybettik">Bozkurt Güvenç</a>&#8216;in anısına saygıyla. Bu yazı HBT&#8217;nin 50. sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/acaba-hayal-ile-hakikati-karistiriyor-muyuz">Acaba hayal ile hakikati karıştırıyor muyuz?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">17342</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
