<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Yazarlar arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/k/yazarlar/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/k/yazarlar</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Wed, 08 Apr 2026 09:17:33 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>3 yılda üniversite</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/3-yilda-universite</link>
					<comments>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/3-yilda-universite?noamp=mobile#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Lale Akarun]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 Apr 2026 09:17:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Lale Akarun]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=33552</guid>

					<description><![CDATA[<p>YÖK karar almış, üniversite 3 yıla inecekmiş; üniversiteler tercihen 6 ay, bu mümkün olmazsa bir yılda bu sisteme geçecekmiş. Bu cümlenin neresinden tutsanız dökülüyor. Anayasamıza göre, üniversiteler özerk kuruluşlardır. Ders programlarını yapmak, akademik konularla ilgili karar almak işi, yükseköğrenim kanununa göre, üniversite Senatolarına verilmiş bir görevdir. Ayrıca Üniversite Senatosu da bu görevi kendi kendine yapmaz; her fakültenin kendi fakülte kurulu var, ders programlarını onlar hazırlar. Fakülte kurulları da bu işi koordine ederken, asıl görev fakültelerindeki bölümlerindir. Saygın bir üniversitede bölümler belli dersleri rastgele dizip adına belli bir disiplinin lisans programı diyemezler. Derlerse uluslararası akreditasyon kuruluşlarınca programları onaylanmaz; diplomaları dünyada tanınmaz. Bundan dolayı, çalıştığım Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümünde, görevi bu alandaki mühendislik akreditasyon rehberlerini ve alandaki değişimleri izlemek ve müfredatı ona göre güncellemek olan bir lisans programı komisyonu var. Bilgisayar Mühendisliği hızla gelişen, değişen bir alan: Yapay zekâ gibi önem kazanan alanlar, programlarda yeni isterlerin ortaya çıkmasına yol açınca, değişiklikler önerilir. Her bir değişiklik, bölüm kurullarında günlerce tartışılır; eksiklikleri varsa giderilir, son haline getirilince fakülte kuruluna yollanır. Fakülte kurulunca aynı şekilde titizlikle incelenip sakıncaları görülürse bölüme geri gönderilip son haline gelince Senatoya yollanır. Senato kendi alt kurullarında inceler; eksiklik bulunursa aynı adımlar yinelenir. Programların bu şekilde güncellenmesi bir yıldan çok süre alır. Üniversitenin saygınlığı, bilime saygı; bunu gerektirir. Mesleğe hızlı atılmak isteyen kişiler için dört yıl uzun bir süre gözükebilir. Dört yıl beklemeden bir an önce hayata atılmak isteyenler için iki yıllık meslek yüksek okulları var. Hem çalışıp hem okumak isteyenler için ikinci öğretim programları var; açık öğretim programları var. Ancak örneğin mühendislik programlarının üç yılda tamamlanması zordur: Öğrenciler ilk yıllarında mühendislik için gerekli temel matematik ve fen derslerini, kültür, ekonomi gibi genel altyapı derslerini alır; ancak ondan sonra meslek derslerine geçerler. Meslek dersleri zincir şeklinde alınır: Öğrenciler birinciyi tamamlamadan ikinciyi, onları tamamlamadan devamını alamazlar. Yaz tatillerinde staj yaparlar; yurtdışında değişime giderler; son sınıfta da tasarım içeren mezuniyet projeleri ile mezun olurlar. Sanırım tüm bu sakıncalar sıralanınca, YÖK yarı yılları kısaltıp bir yıla üç yarıyıl sokarak dört yılı üç yıla indirmek gibi bir cin fikirle ortaya çıktı. Bu, dersleri kuşa çevirecek, öğretim üyelerinin 12 ay ders vermesini gerektirerek üniversitelerde araştırmayı bitirecek, öğrencileri yılda 12 ay ders almaya kilitleyerek yurtdışı değişim ve staj imkanlarını engelleyecek, başarısını düşürerek, dört yılı kısaltmak değil, çoğu öğrencinin eğitimini yarıda bırakmasına ya da uzatmasına neden olacak felaket bir fikir. Tüm bu sakıncalara rağmen YÖK  tüm lisans programlarını üç yıla indirmeye kararlı. Milli Eğitim Bakanlığı, liselerin sürelerini azaltma planlarını açıklarken, uzun eğitim süresinin gençlerin aile kurmasını geciktirdiği ve nüfusumuzun azalmasına yol açtığı gibi anlamsız bir gerekçe öne sürdü. Umarım YÖK bu iyi düşünülmemiş planı böyle bir gerekçe ile ortaya atmamıştır. Türkiye, üniversite mezunlarının işsizlik oranının, genel işsizlik oranının üstünde olduğu yegâne Avrupa ülkesi. Üniversite mezunu arzını bu şekilde artırmak, mezunların seviyesini “ara eleman” seviyesine, maaşlarını da asgari ücret seviyelerine indirmeye yarar; bu da gençlerin burada bir hayat kurmak yerine başka ülkelerde gelecek aramasına neden olacak bir adımdır. Bizim buna değil, ülkemizi geliştirecek sektörleri besleyecek nitelikli üniversite mezunlarına ihtiyacımız var. YÖK bunu sağlayacak adımları tartışsa daha yararlı olur. Lale Akarun *Bu yazı HBT Dergi 504. sayıda yayınlamıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/3-yilda-universite">3 yılda üniversite</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><strong>YÖK karar almış, üniversite 3 yıla inecekmiş</strong>; üniversiteler tercihen 6 ay, bu mümkün olmazsa bir yılda bu sisteme geçecekmiş. Bu cümlenin neresinden tutsanız dökülüyor. Anayasamıza göre, üniversiteler özerk kuruluşlardır. Ders programlarını yapmak, akademik konularla ilgili karar almak işi, yükseköğrenim kanununa göre, üniversite Senatolarına verilmiş bir görevdir. Ayrıca Üniversite Senatosu da bu görevi kendi kendine yapmaz; her fakültenin kendi fakülte kurulu var, ders programlarını onlar hazırlar. Fakülte kurulları da bu işi koordine ederken, asıl görev fakültelerindeki bölümlerindir.</p>
<p class="p1">Saygın bir üniversitede bölümler belli dersleri rastgele dizip adına belli bir disiplinin lisans programı diyemezler. Derlerse uluslararası akreditasyon kuruluşlarınca programları onaylanmaz; diplomaları dünyada tanınmaz. Bundan dolayı, çalıştığım Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümünde, görevi bu alandaki mühendislik akreditasyon rehberlerini ve alandaki değişimleri izlemek ve müfredatı ona göre güncellemek olan bir lisans programı komisyonu var.</p>
<p class="p1">Bilgisayar Mühendisliği hızla gelişen, değişen bir alan: Yapay zekâ gibi önem kazanan alanlar, programlarda yeni isterlerin ortaya çıkmasına yol açınca, değişiklikler önerilir. Her bir değişiklik, bölüm kurullarında günlerce tartışılır; eksiklikleri varsa giderilir, son haline getirilince fakülte kuruluna yollanır. Fakülte kurulunca aynı şekilde titizlikle incelenip sakıncaları görülürse bölüme geri gönderilip son haline gelince Senatoya yollanır. Senato kendi alt kurullarında inceler; eksiklik bulunursa aynı adımlar yinelenir. Programların bu şekilde güncellenmesi bir yıldan çok süre alır. Üniversitenin saygınlığı, bilime saygı; bunu gerektirir.</p>
<p class="p1">Mesleğe hızlı atılmak isteyen kişiler için dört yıl uzun bir süre gözükebilir. Dört yıl beklemeden bir an önce hayata atılmak isteyenler için iki yıllık meslek yüksek okulları var. Hem çalışıp hem okumak isteyenler için ikinci öğretim programları var; açık öğretim programları var. Ancak örneğin mühendislik programlarının üç yılda tamamlanması zordur: Öğrenciler ilk yıllarında mühendislik için gerekli temel matematik ve fen derslerini, kültür, ekonomi gibi genel altyapı derslerini alır; ancak ondan sonra meslek derslerine geçerler. Meslek dersleri zincir şeklinde alınır: Öğrenciler birinciyi tamamlamadan ikinciyi, onları tamamlamadan devamını alamazlar. Yaz tatillerinde staj yaparlar; yurtdışında değişime giderler; son sınıfta da tasarım içeren mezuniyet projeleri ile mezun olurlar.</p>
<p class="p1">Sanırım tüm bu sakıncalar sıralanınca, YÖK yarı yılları kısaltıp bir yıla üç yarıyıl sokarak dört yılı üç yıla indirmek gibi bir cin fikirle ortaya çıktı. Bu, dersleri kuşa çevirecek, öğretim üyelerinin 12 ay ders vermesini gerektirerek üniversitelerde araştırmayı bitirecek, öğrencileri yılda 12 ay ders almaya kilitleyerek yurtdışı değişim ve staj imkanlarını engelleyecek, başarısını düşürerek, dört yılı kısaltmak değil, çoğu öğrencinin eğitimini yarıda bırakmasına ya da uzatmasına neden olacak felaket bir fikir.</p>
<p class="p1">Tüm bu sakıncalara rağmen YÖK<span class="Apple-converted-space">  </span>tüm lisans programlarını üç yıla indirmeye kararlı. Milli Eğitim Bakanlığı, liselerin sürelerini azaltma planlarını açıklarken, uzun eğitim süresinin gençlerin aile kurmasını geciktirdiği ve nüfusumuzun azalmasına yol açtığı gibi anlamsız bir gerekçe öne sürdü. Umarım YÖK bu iyi düşünülmemiş planı böyle bir gerekçe ile ortaya atmamıştır.</p>
<p class="p1">Türkiye, üniversite mezunlarının işsizlik oranının, genel işsizlik oranının üstünde olduğu yegâne Avrupa ülkesi. Üniversite mezunu arzını bu şekilde artırmak, mezunların seviyesini “ara eleman” seviyesine, maaşlarını da asgari ücret seviyelerine indirmeye yarar; bu da gençlerin burada bir hayat kurmak yerine başka ülkelerde gelecek aramasına neden olacak bir adımdır. Bizim buna değil, ülkemizi geliştirecek sektörleri besleyecek nitelikli üniversite mezunlarına ihtiyacımız var. YÖK bunu sağlayacak adımları tartışsa daha yararlı olur.</p>
<p><strong>Lale Akarun</strong></p>
<p><em><strong>*Bu yazı HBT Dergi <a href="https://abonelik.herkesebilimteknoloji.com/urun/sayi-504-2-ocak-2026-dijital-pdf/">504. sayıda</a> yayınlamıştır.</strong></em></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/3-yilda-universite">3 yılda üniversite</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/3-yilda-universite/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">33552</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Sanayi ülkesi Türkiye</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/sanayi-ulkesi-turkiye</link>
					<comments>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/sanayi-ulkesi-turkiye?noamp=mobile#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ali Akurgal]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 Apr 2026 09:10:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ali Akurgal]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=33550</guid>

					<description><![CDATA[<p>Öyle görünüyor ki, Türkiye hızla sanayisizleşmeye doğru gidiyor. Tekstil fabrikalarının çoğu ya iflas etti ya da yurt dışına taşındı. Şimdi sıra, esnafta. Yakında bakkal veya manava gitmek ancak AB ülkelerinde mümkün olacak. İngiltere’de çoğu manav veya bakkal 24 saat açık olmakla ayakta duruyor. Haydi süpermarketleri şehir dışına çıkartın da, ihtiyaçlarımızı satın alacak yer kalmasın koca ülkede! Belki enflasyon bu yolla düşer. Bu görünür daralmanın ötesinde topluma yön gösterecek olan köşe yazarları da ne yazık ki, “sanayi kafalı”. Bunlar hâlâ “varlık yoğun” ortamda kaldılar, bu köşeyi paylaştığım Müfit beyin dışında “o kadar Ar-Ge desteğine karşılık zihin yoğun sonuçlara ulaşamıyoruz” diyen pek kimse yok. Baş, “giderlerse gitsinler” dedi, ortaya çıkan boşluğu göçmenlerle dolduracağını sandı. Gidenlerin her biri 18-20 senede yetişmiş yetenekler. Onların yerini yeteneksiz göçmenler ile doldurmaya kalktığınız vakit, ne yazık ki ülke senelerce geriye gidiyor. Durum kritik Kendi sermayemizi yeni ürünler yapmaya yöneltemiyoruz, bunu yabancı yatırımcıdan bekliyoruz. Yan sanayi uyumsuz. Halbuki, yeni bir “teknoloji iştahı”nın oluştuğunu görüyoruz. Ama bunu yararlıya çevirmek için yan sanayiyi kepenk kapatıp gitmeden uyumlu hâle getirmeliyiz, aynı zamanda, kafaları “kurgu” mantıklı yaparak kendi teknolojisini üretecek duruma geçmeliyiz. Kurgu mantıklı kafa yapısı bulamayan yabancı sermaye sizi amele gibi kullanır, yenilikleri siz değil onlar yapar, siz ancak bunların üretimini yaparsınız. Elbette bu üretimi sizden ucuza yapabilecek başka bir ülke varsa, sermaye de oraya gider. Bu yolla, biz de giderek fakirleşiriz. Yaşadığımız tam olarak budur. Ne yapmalıyız? Ar-Ge teşvikleri uzun erimli kılınmalı ve ürüne dönüşme aşamasını da (gerekiyorsa devletin ortaklığı ile) içerecek şekilde genişletilmeli. İHAları, SİHAları zâten böyle yapmadık mı? Bir İHAnın uçması kaç yıl aldı? Türkiye, potansiyelini inkâr etmiyor; ancak dünya çok hızlı koşuyor. Bu örnekte, kendine görev biçen bir girişimci ve ona arka çıkan devlet yok muydu? Başlangıçta can suyu verip esas üretim aşamasında yalnız bırakmak sonuç aldırmıyor. Ar-Ge teşviklerinin uzun erimli kılınması için, bireysel girişimcilerin işi değil. Devletin “alıcı” olması gerekiyor. Bütün ülkeler, kalkınmalarını böyle elde ettiler. Fabrikası bile olmayan tek bir Amerikan teknoloji şirketinin değeri, Türkiye’nin en büyük 10 devinin toplamının 35 katıysa, fark edemediğimiz, oyunun değiştiği. Zaman, Bayar gibi “ben de yazdım” şeklinde eserler yazmak değil, zaman yeni fikirler üretmek zamanıdır. Haydi yeni fikirler üretelim. Ama nasıl? Bilgisayarın “yeni fikirler” tuşuna basmakla (sizin bilgisayarınızda yok mu?) olmuyor bu iş. Düşünebilen zihinler gerek. Gözlemleyecek, anlayacak, yorumlayacak, sonuca bakabilecek. Var mı böylesi? Yoksa hepsi gitti mi? Ne yazık ki işi düzeltmenin temeli çok derinde. Önce gözlemlemeyi öğrenmeliyiz. Bir dedektif, bir suç olayını nasıl gözlemliyorsa öyle. Bunun örneklerini batı kökenli polisiye diziler güzel veriyorlar. Türk dizilerinde ise çoğunlukla muhbirler öne çıkıyor. Hattâ son zamanlarda, bir de sahte muhbirler türedi. Ardından, gözlemlediklerimizden bir anlam çıkartmak aşaması geliyor. “Neden böyle yapmış?” diye kafa yormak gerekiyor. Bu bizi yorum aşamasına getiriyor. Bunların hepsini isabetli yapmışsanız, sonuca varıyorsunuz. Sonuç Siyaseti muhbir kanaatleri ile yönetirseniz, ekonomiyi; gözlemleyecek, gözlemlediğini anlayacak, anladığını yorumlayacak insanlara yönettirmezseniz varacağınız yer, günümüzde bulunduğumuz yer. Mevcut durumdan daha iyi duruma gidebilmek için, itibardan tasarrufa olanak tanımak ve işleri liyakatli insanlara gördürmek önemli. Böylece ülke geri gitmekten kurtulur, kendi buluşlarını kendi teknolojisini ortaya koyar ve refah geri gelir. Ali Akurgal *Bu yazı HBT Dergi 498. sayıda yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/sanayi-ulkesi-turkiye">Sanayi ülkesi Türkiye</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1">Öyle görünüyor ki, <b>Türkiye hızla sanayisizleşme</b>ye doğru gidiyor. Tekstil fabrikalarının çoğu ya iflas etti ya da yurt dışına taşındı. Şimdi sıra, esnafta. Yakında bakkal veya manava gitmek ancak AB ülkelerinde mümkün olacak. İngiltere’de çoğu manav veya bakkal 24 saat açık olmakla ayakta duruyor. Haydi süpermarketleri şehir dışına çıkartın da, ihtiyaçlarımızı satın alacak yer kalmasın koca ülkede! Belki <b>enflasyon</b> bu yolla düşer.</p>
<p class="p1">Bu görünür daralmanın ötesinde topluma yön gösterecek olan köşe yazarları da ne yazık ki, “<b>sanayi kafalı</b>”. Bunlar hâlâ “<b>varlık yoğun</b>” ortamda kaldılar, bu köşeyi paylaştığım Müfit beyin dışında “o kadar Ar-Ge desteğine karşılık <b>zihin yoğun</b> sonuçlara ulaşamıyoruz” diyen pek kimse yok. Baş, “<b>giderlerse gitsinler</b>” dedi, ortaya çıkan boşluğu göçmenlerle dolduracağını sandı. Gidenlerin her biri 18-20 senede yetişmiş yetenekler. Onların yerini yeteneksiz göçmenler ile doldurmaya kalktığınız vakit, ne yazık ki ülke senelerce geriye gidiyor.</p>
<p class="p2"><b>Durum kritik</b></p>
<p class="p1">Kendi sermayemizi yeni ürünler yapmaya yöneltemiyoruz, bunu yabancı yatırımcıdan bekliyoruz. Yan sanayi uyumsuz. Halbuki, yeni bir “<b>teknoloji iştahı</b>”nın oluştuğunu görüyoruz. Ama bunu <b>yararlıya</b> çevirmek için yan sanayiyi kepenk kapatıp gitmeden <b>uyumlu</b> hâle getirmeliyiz, aynı zamanda, kafaları “<b>kurgu</b>” mantıklı yaparak kendi teknolojisini üretecek duruma geçmeliyiz. Kurgu mantıklı kafa yapısı bulamayan yabancı sermaye sizi amele gibi kullanır, yenilikleri siz değil onlar yapar, siz ancak bunların üretimini yaparsınız. Elbette bu üretimi sizden ucuza yapabilecek başka bir ülke varsa, sermaye de oraya gider. Bu yolla, biz de giderek fakirleşiriz. <b>Yaşadığımız</b> tam olarak <b>budur</b>.</p>
<p class="p2"><b>Ne yapmalıyız?</b></p>
<p class="p1"><b>Ar-Ge teşvikleri uzun erimli kılınmalı ve ürüne dönüşme aşamasını da (gerekiyorsa devletin ortaklığı ile) içerecek şekilde genişletilmeli</b>. İHAları, SİHAları zâten böyle yapmadık mı? Bir İHAnın uçması kaç yıl aldı? Türkiye, potansiyelini inkâr etmiyor; ancak dünya çok hızlı koşuyor. Bu örnekte, kendine görev biçen bir girişimci ve ona arka çıkan devlet yok muydu? Başlangıçta <b>can suyu</b> verip esas üretim aşamasında <b>yalnız bırakmak</b> sonuç aldırmıyor. Ar-Ge teşviklerinin uzun erimli kılınması için, bireysel girişimcilerin işi değil. Devletin “alıcı” olması gerekiyor. Bütün ülkeler, kalkınmalarını böyle elde ettiler.</p>
<p class="p1">Fabrikası bile olmayan tek bir Amerikan teknoloji şirketinin değeri, Türkiye’nin en büyük 10 devinin toplamının 35 katıysa, fark edemediğimiz, <b>oyunun değiştiği</b>. Zaman, Bayar gibi “ben de yazdım” şeklinde eserler yazmak değil, zaman yeni fikirler üretmek zamanıdır. Haydi yeni fikirler üretelim. Ama nasıl? Bilgisayarın “<b>yeni fikirler</b>” tuşuna basmakla (sizin bilgisayarınızda yok mu?) olmuyor bu iş. Düşünebilen zihinler gerek. <b>Gözlemleyecek, anlayacak, yorumlayacak,</b> sonuca bakabilecek. Var mı böylesi? Yoksa hepsi gitti mi?</p>
<p class="p1">Ne yazık ki işi düzeltmenin temeli çok derinde. Önce gözlemlemeyi öğrenmeliyiz. Bir dedektif, bir suç olayını nasıl gözlemliyorsa öyle. Bunun örneklerini batı kökenli polisiye diziler güzel veriyorlar. Türk dizilerinde ise çoğunlukla <b>muhbirler</b> öne çıkıyor. Hattâ son zamanlarda, bir de sahte muhbirler türedi. Ardından, gözlemlediklerimizden bir anlam çıkartmak aşaması geliyor. “<b>Neden böyle yapmış</b>?” diye kafa yormak gerekiyor. Bu bizi yorum aşamasına getiriyor. Bunların hepsini isabetli yapmışsanız, sonuca varıyorsunuz.</p>
<p class="p2"><b>Sonuç</b></p>
<p class="p1">Siyaseti <b>muhbir kanaatleri</b> ile yönetirseniz, ekonomiyi; gözlemleyecek, gözlemlediğini anlayacak, anladığını yorumlayacak insanlara yönettirmezseniz varacağınız yer, günümüzde bulunduğumuz yer. Mevcut durumdan daha iyi duruma gidebilmek için, <b>itibardan</b> <b>tasarrufa</b> olanak tanımak ve işleri liyakatli insanlara gördürmek önemli. Böylece ülke geri gitmekten kurtulur, kendi buluşlarını kendi teknolojisini ortaya koyar ve <b>refah</b> geri gelir.</p>
<p><strong>Ali Akurgal</strong></p>
<p><em><strong>*Bu yazı HBT Dergi <a href="https://abonelik.herkesebilimteknoloji.com/urun/sayi-498-21-kasim-2025-dijital-pdf/">498. sayıda</a> yayınlanmıştır.</strong></em></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/sanayi-ulkesi-turkiye">Sanayi ülkesi Türkiye</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/sanayi-ulkesi-turkiye/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">33550</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Yeni dünyada ve Türkiye’de durum</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/yeni-dunyada-ve-turkiyede-durum</link>
					<comments>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/yeni-dunyada-ve-turkiyede-durum?noamp=mobile#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ali Akurgal]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Mar 2026 10:11:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ali Akurgal]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=33514</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye’de en büyük 10 şirketin 7’si sanayi, enerji veya finans kökenli. Küresel ölçekteki ilk 10’un 8’i teknoloji. Yani biri “varlık yoğun”, diğeri “zihin yoğun” bir büyüme modeliyle ilerliyor. Sanayi devrimi döneminde üretim kapasitesi başarı ölçütüydü. Günümüzde ölçü, yenilik ve hız. Türkiye mühendislik, finans ve bilişim alanında gençleri iyi yetiştirebiliyor da (şimdilik) ama onları içeride tutamıyor. Nitelikli beyin göçü, potansiyeli global rakiplerin lehine çeviriyor. Wall Street’in günlük işlem hacmi 500 milyar doların üzerinde. Borsa İstanbul’un ortalaması 3 milyar dolar civarında. Sermaye akışı ne kadar derinse, değerlemeler o kadar güçlü oluyor. Ar-Ge uzun vadeli bir güven meselesi. Türkiye’de devlet destekli, kısa vadeli projeler ağırlıkta; özel sektörün kendi bütçesinden sürdürülebilir inovasyona ayırdığı pay düşük. Öne çıkan birkaç başarı öyküsü, bunun haricinde. Kendi sermayemizi yeni ürünler yapmaya yöneltemiyoruz, bunu yabancı yatırımcıdan bekliyoruz. Yan sanayi uyumsuz. Türkiye hâlâ bölgesel anlamda devasa bir potansiyele sahip 85 milyonluk iç pazarı var, genç, girişimci nüfusu hâlâ kaybetmedik, coğrafi avantajımız var, güçlü sanayi ve enerji altyapısı henüz eskimedi, savunma teknolojilerinde bağımsızlaşma eğilimi tepe yapmış durumda. ASELSAN; Baykar, Roketsan, Togg, Trendyol, Getir, Hepsiburada, YEO Group gibi örnekler, yeni bir “teknoloji iştahı”nın oluştuğunu gösteriyor. Yeni Türkiye’de durum Siyasiler yatıp kalkıp “çip yapalım” diye ortaya çıkarlar. Bu onların hâlâ “varlık yoğun” ekonomide kaldığını gösterir. Çip yaparsınız da yapamazsınız. Çip yapmanın esas girdisi elektrik bedelidir. Var mı kWh’i 4€ cent’e elektrik? O zaman, biz de NVİDIA gibi çipleri Tayvan’da yaptıralım. Bunu 10uncu ve 11inci kalkınma planının sektör raporunda yazdık. Ne oldu? okuyan olmadı. Sermaye piyasası ile devlet aynı hedefe odaklanmamışsa, geçiniz; kaosa devam. Gerçek güç artık “üretimde” değil, “kurguda”. Türkiye’nin güçlü üretim yeteneği bu yeni evrende hâlâ avantaj, ama tek başına yeterli değil. Neleri düzeltmek gerek? Şirketlerin halka arzını kolaylaştırmak, yatırımcı güvenini artırmak ve uluslararası fonlara erişimi hızlandırmak gerekiyor. Siz İstanbul Finans Merkezi’nin “kâğıt üzerinde” kalsın diye mi kurmuştunuz? Bir türlü meyve vermeyen Üniversite-Sanayi iş birliği nerede işe yarayacak? Bizde, eğitim sistemi bilim üretmiyor, sermaye uzun vadeye inanmıyor, kamu strateji yerine kısa vadeli çözümle uğraşıyor. Bu unsurlar olmadan “marka değeri” değil, sadece “varlık değeri” oluşuyor. Sonuç olarak, yaratıcı beyinler başka ülkelere gidiyor, sermaye dövize kaçıyor, şirketler büyüyemiyor. Ne yapmalıyız? Yazılımda ve donanımda ürün değil, teknoloji ihraç etmeliyiz (Gorbaçov’un Rusya’sına Türkiye’de geliştirdiğimiz telefon santrali teknolojisi sattığımız günleri yad ediyorum). Yerli sermaye oluşmasını bireylere değil güvenilir kurumlara devretmeliyiz (var mı böyle bildiğiniz?). Sadece aldığı maaş değil, Ar-Ge’cinin özgürlük ve fikir ortamı iyileştirilmeli; ki, genç bilim insanı, girişimci ve mühendis ülkesinde kalmayı tercih etmeli. Eşimin “gitmişken kalsaydık” şeklinde dile getirdiği gibi, yapılmış vatanseverlik yanlışlarını görmezden gelmeliler. Ar-Ge teşvikleri uzun erimli ve ürüne dönüşme aşamasını da (gerekiyorsa devletin ortaklığı ile) içerecek şekilde genişletilmeli. Türkiye, potansiyelini inkâr etmiyor; ancak dünya çok hızlı koşuyor. Başlangıçta can suyu verip esas üretim aşamasında yalnız bırakmak sonuç aldırmıyor. ABD’de fabrikası bile olmayan tek bir Amerikan şirketinin değeri, Türkiye’nin en büyük 10 devi toplamının 35 katıysa, fark edemediğimiz, oyunun değiştiği. Bir zamanlar bir emekli (edilmiş) cumhurbaşkanının yaptığı gibi “ben de yazdım” şeklinde romantik eserler yazmak değil, zaman yeni fikirler üretmek zamanıdır. Herkese Bilim Teknoloji dergisi buna zemin hazırlayabilir mi? Ali Akurgal *Bu yazı HBT Dergi 496. sayıda yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/yeni-dunyada-ve-turkiyede-durum">Yeni dünyada ve Türkiye’de durum</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p3"><b>Türkiye’de en büyük 10 şirketin 7’si sanayi, enerji veya finans kökenli. Küresel ölçekteki ilk 10’un 8’i teknoloji. Yani biri “varlık yoğun”, diğeri “zihin yoğun” bir büyüme modeliyle ilerliyor. </b></p>
<p class="p3">Sanayi devrimi döneminde üretim kapasitesi başarı ölçütüydü. Günümüzde ölçü, yenilik ve hız. Türkiye mühendislik, finans ve bilişim alanında gençleri iyi yetiştirebiliyor da (şimdilik) ama onları içeride tutamıyor. Nitelikli beyin göçü, potansiyeli global rakiplerin lehine çeviriyor.</p>
<p class="p3"><b>Wall Street</b>’in günlük işlem hacmi <b>500 milyar dolar</b>ın üzerinde. <b>Borsa İstanbu</b>l<b>’</b>un ortalaması <b>3 milyar dolar</b> civarında. Sermaye akışı ne kadar derinse, değerlemeler o kadar güçlü oluyor. <b>Ar-Ge uzun vadeli bir güven meselesi</b>. Türkiye’de devlet destekli, kısa vadeli projeler ağırlıkta; özel sektörün kendi bütçesinden sürdürülebilir inovasyona ayırdığı pay düşük. Öne çıkan birkaç başarı öyküsü, bunun haricinde. Kendi sermayemizi yeni ürünler yapmaya yöneltemiyoruz, bunu yabancı yatırımcıdan bekliyoruz. Yan sanayi uyumsuz.</p>
<p class="p3">Türkiye hâlâ bölgesel anlamda devasa bir potansiyele sahip 85 milyonluk iç pazarı var,<br />
genç, girişimci nüfusu hâlâ kaybetmedik, coğrafi avantajımız var, güçlü sanayi ve enerji altyapısı henüz eskimedi, savunma teknolojilerinde bağımsızlaşma eğilimi tepe yapmış durumda. ASELSAN; Baykar, Roketsan, Togg, Trendyol, Getir, Hepsiburada, YEO Group gibi örnekler, yeni bir “teknoloji iştahı”nın oluştuğunu gösteriyor.</p>
<p class="p5"><b>Yeni Türkiye’de durum</b></p>
<p class="p3">Siyasiler yatıp kalkıp “<b>çip yapalım</b>” diye ortaya çıkarlar. Bu onların hâlâ “<b>varlık yoğun</b>” ekonomide kaldığını gösterir. Çip yaparsınız da yapamazsınız. Çip yapmanın esas girdisi elektrik bedelidir. Var mı kWh’i 4€ cent’e elektrik? O zaman, biz de NVİDIA gibi çipleri Tayvan’da yaptıralım. Bunu 10uncu ve 11inci kalkınma planının sektör raporunda yazdık. Ne oldu? okuyan olmadı. Sermaye piyasası ile devlet aynı hedefe odaklanmamışsa, geçiniz; kaosa devam. Gerçek güç artık “<b>üretimde</b>” <b>değil</b>, “<b>kurguda</b>”. Türkiye’nin güçlü üretim yeteneği bu yeni evrende hâlâ avantaj, ama tek başına yeterli değil.</p>
<p class="p5"><b>Neleri düzeltmek gerek?</b></p>
<p class="p3">Şirketlerin halka arzını kolaylaştırmak, yatırımcı güvenini artırmak ve uluslararası fonlara erişimi hızlandırmak gerekiyor. Siz İstanbul Finans Merkezi’nin “<b>kâğıt üzerinde</b>”<b> kalsın</b> diye mi kurmuştunuz? Bir türlü meyve vermeyen <b>Üniversite-Sanayi iş birliği</b> nerede işe yarayacak?</p>
<p class="p3">Bizde, eğitim sistemi bilim üretmiyor, sermaye uzun vadeye inanmıyor, kamu strateji yerine kısa vadeli çözümle uğraşıyor. Bu unsurlar olmadan “marka değeri” değil, sadece “varlık değeri” oluşuyor. Sonuç olarak, yaratıcı beyinler başka ülkelere gidiyor, sermaye dövize kaçıyor, şirketler büyüyemiyor.</p>
<p class="p5"><b>Ne yapmalıyız?</b></p>
<p class="p3">Yazılımda ve donanımda ürün değil, <b>teknoloji ihraç etmeli</b>yiz (Gorbaçov’un Rusya’sına Türkiye’de geliştirdiğimiz telefon santrali teknolojisi sattığımız günleri yad ediyorum). Yerli sermaye oluşmasını bireylere değil güvenilir kurumlara devretmeliyiz (var mı böyle bildiğiniz?). Sadece aldığı maaş değil, Ar-Ge’cinin özgürlük ve fikir ortamı iyileştirilmeli; ki, genç bilim insanı, girişimci ve mühendis ülkesinde kalmayı tercih etmeli. Eşimin “<b>gitmişken kalsaydık</b>” şeklinde dile getirdiği gibi, yapılmış vatanseverlik yanlışlarını görmezden gelmeliler.</p>
<p class="p3">Ar-Ge teşvikleri uzun erimli ve ürüne dönüşme aşamasını da (gerekiyorsa devletin ortaklığı ile) içerecek şekilde genişletilmeli. Türkiye, potansiyelini inkâr etmiyor; ancak dünya çok hızlı koşuyor. Başlangıçta <b>can suyu</b> verip esas üretim aşamasında <b>yalnız bırakmak</b> sonuç aldırmıyor.</p>
<p class="p3">ABD’de fabrikası bile olmayan tek bir Amerikan şirketinin değeri, Türkiye’nin en büyük 10 devi toplamının 35 katıysa, fark edemediğimiz, oyunun değiştiği. Bir zamanlar bir emekli (edilmiş) cumhurbaşkanının yaptığı gibi “ben de yazdım” şeklinde romantik eserler yazmak değil, zaman <b>yeni fikirler üretmek zamanı</b>dır. Herkese Bilim Teknoloji dergisi buna zemin hazırlayabilir mi?</p>
<p><strong>Ali Akurgal<br />
</strong><strong><em>*Bu yazı HBT Dergi <a href="https://abonelik.herkesebilimteknoloji.com/urun/sayi-496-7-kasim-2025-dijital-pdf/">496. sayıda</a> yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/yeni-dunyada-ve-turkiyede-durum">Yeni dünyada ve Türkiye’de durum</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/yeni-dunyada-ve-turkiyede-durum/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">33514</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Bu ülke çocuklarını sevmiyor</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/bu-ulke-cocuklarini-sevmiyor</link>
					<comments>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/bu-ulke-cocuklarini-sevmiyor?noamp=mobile#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Lale Akarun]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 27 Mar 2026 07:37:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Lale Akarun]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=33509</guid>

					<description><![CDATA[<p>Üniversite eğitimi hakkında yazmayı istiyordum; onu sonraya bırakmam gerekti çünkü dördü Boğaziçi Üniversitesi’nden olmak üzere 16 öğrenci çocuk işçi cinayetleri nedeniyle Milli Eğitim Bakanını protesto ettikleri için tutuklandı. İstanbul Barosu bu tutuklamalardan sonra yayınladığı açıklamada, Anayasanın ifade özgürlüğü ve barışçıl gösteri hakkını güvenceye aldığını ve üstelik eğitim hakkının doğrudan muhatabı ve mağduru olan gençler ve öğrencilerin bu özgürlükleri kullanmasının daha da meşru olduğunu belirtti. Öğrencilerin protestolarının nedeni, mesleki eğitim adı altında çeşitli işyerlerinde çalıştırılırken yaşamlarını kaybeden yaşları 14-18 arasında olan çocuklardı. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi&#8217;ne göre 2024 başından bu yıl Kasım ayı sonuna kadar 85 çocuk işçi öldü. Bunların en az 15’i MEB’in MESEM programı içinde gerçekleşen ölümlerdi. TMMOB basın açıklamasında şöyle dedi: “14 yaşındaki Arda Tonbul sac büküm makinasına sıkışarak, Alperen Enes Ural, Zekai Dikici, Ömer Çakar, Alperen Kocayavuz ve Muratcan Eryılmaz yüksekten düşerek, 15 yaşındaki Erol Can Yavuz üzerine sunta bloklarının devrilmesi, 17 yaşındaki Ulaş Dumlu, atık havuzuna düşerek öldü. Bu ölümler çıraklık eğitimindeki ölüm olarak adlandırılamaz, Çocukların normalde çalıştırılmaları yasak olan işlerde çalıştırılırken meydana gelen ölümlerdir.” Bu ölümler nedeniyle Milli Eğitim Bakanlığı’ndan hiç kimse sorumluluk almazken içlerinde Boğaziçi Üniversitesi’nden öğrencilerin olduğu 16 genç, çocuk ölümlerini protesto ettikleri için tutuklu yargılanıyor. Demek ki bu ülke çocuklarına ve gençlerine değer vermiyor; onları sevmiyor. MESEM’de 392 bin 887 öğrenci var Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM), örgün ve zorunlu eğitim kapsamında. En az ortaokul mezunu, 14 yaşını doldurmuş çocuklar lise yerine MESEM&#8217;e devam ediyor, haftanın dört günü işyerlerinde çırak olarak çalışıp, bir günü okulda ders görüyor. Eğitim Reformu Girişimi&#8217;nin (ERG) 2025 Eğitim İzleme Raporu&#8217;na göre, bu kapsamda 392 bin 887 öğrenci var. Bizim gibi sanayileşmeye çalışan bir ülke için mesleki eğitim çok önemli. Sanayicilerimiz, mesleki eğitimin eksikliğinden yakınıyor, Avrupa ülkelerinde, özellikle Almanya’da mesleki eğitimin ne kadar yaygın olduğunu vurguluyorlar. Öte yandan, hedeflenen mesleki eğitime MESEM ile ulaşılamayacağı konusunda ciddi eleştiriler var. Toplumun bu eleştirileri duyması, tartışması gerek. Çocuk işçilerin çalışma koşullarını düzenleyen yönetmelik, çocukların riskli işlerde çalıştırılmasını kısıtlıyor. Ancak uygulamada öğrenciler çalışmamaları gereken saat ve sürelerde ve işlerde çalıştırılıyor. MESEM kapsamında bir öğrenci yaşı itibarıyla kullanmaması gereken bir iş makinesi nedeniyle can verdiğinde, Milli eğitim Bakanlığı, işletme denetiminin kendi sorumluluğu olmadığı, Çalışma Bakanlığının sorumluluğunda olduğunu söylüyor. ERG 2025 Eğitim İzleme Raporu, bu nedenlerle, bu şekilde denetimsiz bir çıraklık eğitiminin milli eğitimin örgün eğitim kapsamı dışına alınmasını öneriyor. Türk Eğitim Derneği araştırma merkezi TEDMEM’in “Ortaeğitimi Yeniden Düşünmek” başlıklı 2025 yılı raporunda ise, MESEM için, yurtdışındaki örneklere göre eksikliklere değiniliyor. Almanya’da bu tür çıraklık eğitimleri 16 yaşında başlarken, Türkiye’de 14 yaşta başlamasının sakıncaları, temel becerilerin haftada bir günde verilemediği eleştirileri var. Avrupa’da mesleki eğitim kapsamında yenilikçi düşünme, yabancı dil ve girişimcilik gibi yatay becerilerin verildiği vurgulanıyor. Etkin ve düzenli bir denetim olmadan öğrencilerin işletmelere yollanmasının sakıncaları anlatılıyor. Belki de en can alıcı soruyu başarılı bir mesleki eğitim veren Mutfak Sanatları Merkezi’nin kurucusu Mehmet Aksel soruyor: “Mesleki eğitim üretim için midir, yoksa üretmeyi öğrenen çocuk için mi?” Başarılı mesleki eğitim sistemleri olan Almanya, Avusturya, Hollanda, Danimarka gibi ülkelerde, üretim baskısının çocuğun güvenliğinin, gelişiminin ve öğrenme sürecinin önüne geçmediğini vurguluyor. Milli Eğitim Bakanlığının bu felsefeyle öğrenciyi eğitme, sağlık ve esenliğini sağlama sorumluluklarını hatırlamasını diliyorum. Öğrencilerimizi de serbest bırakıp bu önemli konuyu kamuoyu gündemine getirdikleri için teşekkür etmeliler. Lale Akarun *Bu yazı, HBT Dergi 502. sayıda yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/bu-ulke-cocuklarini-sevmiyor">Bu ülke çocuklarını sevmiyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1">Üniversite eğitimi hakkında yazmayı istiyordum; onu sonraya bırakmam gerekti çünkü dördü Boğaziçi Üniversitesi’nden olmak üzere 16 öğrenci çocuk işçi cinayetleri nedeniyle Milli Eğitim Bakanını protesto ettikleri için tutuklandı. İstanbul Barosu bu tutuklamalardan sonra yayınladığı açıklamada, Anayasanın ifade özgürlüğü ve barışçıl gösteri hakkını güvenceye aldığını ve üstelik eğitim hakkının doğrudan muhatabı ve mağduru olan gençler ve öğrencilerin bu özgürlükleri kullanmasının daha da meşru olduğunu belirtti.</p>
<p class="p1">Öğrencilerin protestolarının nedeni, mesleki eğitim adı altında çeşitli işyerlerinde çalıştırılırken yaşamlarını kaybeden yaşları 14-18 arasında olan çocuklardı. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi&#8217;ne göre 2024 başından bu yıl Kasım ayı sonuna kadar <b>85 çocuk işçi</b> öldü. Bunların en az 15’i MEB’in MESEM programı içinde gerçekleşen ölümlerdi.</p>
<p class="p1">TMMOB basın açıklamasında şöyle dedi: “14 yaşındaki Arda Tonbul sac büküm makinasına sıkışarak, Alperen Enes Ural, Zekai Dikici, Ömer Çakar, Alperen Kocayavuz ve Muratcan Eryılmaz yüksekten düşerek, 15 yaşındaki Erol Can Yavuz üzerine sunta bloklarının devrilmesi, 17 yaşındaki Ulaş Dumlu, atık havuzuna düşerek öldü. Bu ölümler çıraklık eğitimindeki ölüm olarak adlandırılamaz, Çocukların normalde çalıştırılmaları yasak olan işlerde çalıştırılırken meydana gelen ölümlerdir.”</p>
<p class="p1">Bu ölümler nedeniyle Milli Eğitim Bakanlığı’ndan hiç kimse sorumluluk almazken içlerinde Boğaziçi Üniversitesi’nden öğrencilerin olduğu 16 genç, çocuk ölümlerini protesto ettikleri için tutuklu yargılanıyor. Demek ki bu ülke çocuklarına ve gençlerine değer vermiyor; onları sevmiyor.</p>
<p class="p1"><b>MESEM’de 392 bin 887 öğrenci var</b></p>
<p class="p1">Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM), örgün ve zorunlu eğitim kapsamında. En az ortaokul mezunu, 14 yaşını doldurmuş çocuklar lise yerine MESEM&#8217;e devam ediyor, haftanın dört günü işyerlerinde çırak olarak çalışıp, bir günü okulda ders görüyor. Eğitim Reformu Girişimi&#8217;nin (ERG) 2025 Eğitim İzleme Raporu&#8217;na göre, bu kapsamda 392 bin 887 öğrenci var.</p>
<p class="p1">Bizim gibi sanayileşmeye çalışan bir ülke için mesleki eğitim çok önemli. Sanayicilerimiz, mesleki eğitimin eksikliğinden yakınıyor, Avrupa ülkelerinde, özellikle Almanya’da mesleki eğitimin ne kadar yaygın olduğunu vurguluyorlar. Öte yandan, hedeflenen mesleki eğitime MESEM ile ulaşılamayacağı konusunda ciddi eleştiriler var. Toplumun bu eleştirileri duyması, tartışması gerek.</p>
<p class="p1">Çocuk işçilerin çalışma koşullarını düzenleyen yönetmelik, çocukların riskli işlerde çalıştırılmasını kısıtlıyor. Ancak uygulamada öğrenciler çalışmamaları gereken saat ve sürelerde ve işlerde çalıştırılıyor. MESEM kapsamında bir öğrenci yaşı itibarıyla kullanmaması gereken bir iş makinesi nedeniyle can verdiğinde, Milli eğitim Bakanlığı, işletme denetiminin kendi sorumluluğu olmadığı, Çalışma Bakanlığının sorumluluğunda olduğunu söylüyor. ERG 2025 Eğitim İzleme Raporu, bu nedenlerle, bu şekilde denetimsiz bir çıraklık eğitiminin milli eğitimin örgün eğitim kapsamı dışına alınmasını öneriyor.</p>
<p class="p1"><b>Türk Eğitim Derneği</b> araştırma merkezi TEDMEM’in “<b>Ortaeğitimi Yeniden Düşünmek</b>” başlıklı 2025 yılı raporunda ise, MESEM için, yurtdışındaki örneklere göre eksikliklere değiniliyor. Almanya’da bu tür çıraklık eğitimleri 16 yaşında başlarken, Türkiye’de 14 yaşta başlamasının sakıncaları, temel becerilerin haftada bir günde verilemediği eleştirileri var. <b>Avrupa’da mesleki eğitim kapsamında yenilikçi düşünme, yabancı dil ve girişimcilik gibi yatay becerilerin</b> verildiği vurgulanıyor. Etkin ve düzenli bir denetim olmadan öğrencilerin işletmelere yollanmasının sakıncaları anlatılıyor.</p>
<p class="p1">Belki de en can alıcı soruyu başarılı bir mesleki eğitim veren <b>Mutfak Sanatları Merkezi</b>’nin kurucusu Mehmet Aksel soruyor: “Mesleki eğitim üretim için midir, yoksa üretmeyi öğrenen çocuk için mi?” Başarılı mesleki eğitim sistemleri olan Almanya, Avusturya, Hollanda, Danimarka gibi ülkelerde, üretim baskısının çocuğun güvenliğinin, gelişiminin ve öğrenme sürecinin önüne geçmediğini vurguluyor. Milli Eğitim Bakanlığının bu felsefeyle öğrenciyi eğitme, sağlık ve esenliğini sağlama sorumluluklarını hatırlamasını diliyorum. Öğrencilerimizi de serbest bırakıp bu önemli konuyu kamuoyu gündemine getirdikleri için teşekkür etmeliler.</p>
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p><strong>Lale Akarun</strong></p>
</div>
</div>
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p><em><strong>*Bu yazı, HBT Dergi <a href="https://abonelik.herkesebilimteknoloji.com/urun/sayi-502-19-aralik-2025-dijital-pdf/">502. sayıda</a> yayınlanmıştır.</strong></em></p>
</div>
</div>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/bu-ulke-cocuklarini-sevmiyor">Bu ülke çocuklarını sevmiyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/bu-ulke-cocuklarini-sevmiyor/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">33509</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Kim bilir nereye gidiyoruz?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/kim-bilir-nereye-gidiyoruz</link>
					<comments>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/kim-bilir-nereye-gidiyoruz?noamp=mobile#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ali Akurgal]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 25 Mar 2026 14:16:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ali Akurgal]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=33491</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ülkenin nitelikli insanlarını arkalarından “giderlerse gitsinler” diyerek yurt dışına yolladık. Düşük nitelikliler ile vatanseverler burada kaldılar. Beri yanda ülkemizde genç, eğitimsiz, işsizlerden çeteler oluştu. Çoğu yol yordam bilmiyor, bu nedenle çeteler, onlar için yaşam olanağı sağlıyor. Çeyrek asır önceki durumumuza nasıl geri döneceğiz; bilen var mı? Ülkemizde bir güçlü ülkenin büyükelçisi, bölge vâlisi gibi hareket ediyor. Kimsenin de sesi çıkmıyor. Adamın görevi, tam öyle nitelenmiyor ama Türkiye + Suriye + İsrail sorumluluğu. Karaoğlan dönemi olsaydı çoktan ülkesine geri yollanmıştı. Kırk sene önce tarzımız öyleydi. Yanlış mı hatırlıyorum? Doğru düşünen, topluma çağ atlatan cumhuriyetin kurucusu Kemal Atatürk, ülke ideallerini bu düşünceyle Türk milletine emanet etmişti. “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur” diyerek. Günümüzde uyuşturucuya başlama yaşı 12’ye kadar indiğinden, gençliğin damarlarında artık asil kan da ender rastlanır oldu. Ne yapacağız, nasıl çıkacağız bu kısır döngüden? Atatürk’ün daha cumhuriyet devreye tam girmeden İzmir iktisat kongresini toplaması incelenecek bir hareket. Atatürk, ekonomisini yönetemeyen bir toplumun gidebileceği, varabileceği bir hedef olmadığınım taaaa o zaman görmüştü. Ektiği tohumlar, tuttu, gelişti ve ürün verdi. Ama biz o kazanımları “bunlar zarar ediyor” diye satarak parasını yedik. Yabancılara, Türk ortaklarıyla ülkenin kalan zenginliklerini de hediye ettik. Nâdir metal rezervimizi ABD’ye hediye edercesine sunmak gibi. Ne olacak göreceğiz. Ekonomi Ekonomiyi ayağa kaldırabilmek için, düşünebilen, sorgulayabilen, araştırabilen ve gözlemlerini değerlendirebilen gençler gerekli. Bu elbette, eğitim süresini kısaltarak, okulun yanı sıra çalışmayı da eğitimin içine katarak ne işe yarayacağı belirsiz gençler yetiştirerek olmayacak. İçlerinden bir Einstein çıkması ne kadar mümkün? Şimdiki gençler ya yapay zekâya soracaklar bunu ya da arama motoruna. Bir ülke yöneticisi “Ben ekonomistim” diye ortaya çıkarsa, “o zaman bırak ülkeyi yönetmeyi, ekonomiyi yönet” diyen kimse olmayınca karşısında, vardığımız yer bir simidin 20₺ olduğu yer. Kısaca eğitimden başlayarak, sistemi ele almak gerek. Biat ile bir yere varmak olanaksız. Ancak yerinizde sayarsınız. Günümüzde yapılanların tam tersini yapmalısınız. Ekonomiyi düzelteceğim diye kakonomiye çevirmeyin. Yatırım Akıldan çıkartılmaması gereken bir husus da Türkiye Cumhuriyeti’nin, kurulduğu günden İkinci Dünya Savaşına kadar yatırım için gereken sermayesini yerli olarak karşıladığı. Yabancının sermaye getirip doğrudan yatırım yapması bir çıkarı yoksa boşa harcanan zaman demek. Ülkemizde işsizlik gırtlağa kadar, ama işgücü ucuz değil. Öyle olsaydı o kadar tekstil firması neden fabrikalarını kapatıp Mısır’a gidiyorlar? Yerli sermaye birikimini özendirin. Sermayeye katkıda bulunanları belli düzeyde vergiden “muaf” tutun. Benden kefen paramı almanın en kısa yolu bu. Ar-Ge’ye yapılan desteği kuvvetlendirin. Kaybedilmiş zamanı geri kazanmak için Ar-Ge çalışmalarından bir süre para kazanacak sonuç çıkmayacaktır, bunu bilin. Ama bu nedenle sudan Ar-Ge çalışmalarına para boca etmeyin. İyi incelenerek verilecek destekleriniz Ar-Ge çalışmalarını hayata geçirecek sermaye oluşturacak kadar cömert olsun. Bu Ar-Ge çalışmalarının başına deneyimli yöneticiler koyun. Türkiye çeyrek asır önceki durumuna bu yolla geldi. Bir bileni bulun size anlatsın. Üretim Organize Sanayi Bölgelerini, Organize İleri Sanayi Bölgesine dönüştürün. Sıradan üretim yapanları buraya almayın. Hemen de sonuç beklemeyin. Bizi 20 senede ekonomik olarak düze çıkartacak olan bu bölgeler olacaktır. 25 sene kaybettik, bir 20 sene de böyle kaybedeceğiz anlaşılan. F35’e, Airbus’a, Boeing’e parça yapan şirketler gibi şirketleri buraya toplayın, bunlardan, dışarda aldığınız verginin yarısını alın. Bir değişiklik yaratın. Ali Akurgal *Bu yazı HBT Dergi 494. sayıda yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/kim-bilir-nereye-gidiyoruz">Kim bilir nereye gidiyoruz?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p2">Ülkenin nitelikli insanlarını arkalarından “<b>giderlerse gitsinler</b>” diyerek yurt dışına yolladık. Düşük nitelikliler ile vatanseverler burada kaldılar. Beri yanda ülkemizde genç, eğitimsiz, işsizlerden çeteler oluştu. Çoğu yol yordam bilmiyor, bu nedenle çeteler, onlar için yaşam olanağı sağlıyor. Çeyrek asır <b>önceki durumumuza</b> <b>nasıl geri döneceğiz</b>; bilen var mı?</p>
<p class="p2">Ülkemizde bir güçlü ülkenin büyükelçisi, bölge vâlisi gibi hareket ediyor. Kimsenin de sesi çıkmıyor. Adamın görevi, tam öyle nitelenmiyor ama Türkiye + Suriye + İsrail sorumluluğu. <b>Karaoğlan</b> dönemi olsaydı çoktan ülkesine <b>geri yollanmıştı</b>. Kırk sene önce tarzımız öyleydi. Yanlış mı hatırlıyorum?</p>
<p class="p2">Doğru düşünen, topluma çağ atlatan cumhuriyetin kurucusu Kemal Atatürk, ülke ideallerini bu düşünceyle Türk milletine emanet etmişti. “<b>Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur</b>” diyerek. Günümüzde uyuşturucuya başlama yaşı 12’ye kadar indiğinden, gençliğin damarlarında <b>artık asil kan da ender rastlanır oldu</b>. Ne yapacağız, nasıl çıkacağız bu kısır döngüden?</p>
<p class="p2">Atatürk’ün daha cumhuriyet devreye tam girmeden İzmir iktisat kongresini toplaması incelenecek bir hareket. Atatürk, ekonomisini yönetemeyen bir toplumun gidebileceği, varabileceği bir hedef olmadığınım taaaa o zaman görmüştü. Ektiği tohumlar, tuttu, gelişti ve ürün verdi. Ama biz o kazanımları “<b>bunlar zarar ediyor</b>” diye satarak parasını yedik. Yabancılara, Türk ortaklarıyla ülkenin kalan zenginliklerini de hediye ettik. Nâdir metal rezervimizi ABD’ye hediye edercesine sunmak gibi. Ne olacak göreceğiz.</p>
<p class="p4"><b>Ekonomi</b></p>
<p class="p2">Ekonomiyi ayağa kaldırabilmek için, <b>düşünebilen, sorgulayabilen, araştırabilen ve gözlemlerini değerlendirebilen</b> gençler gerekli. Bu elbette, eğitim süresini kısaltarak, okulun yanı sıra çalışmayı da eğitimin içine katarak ne işe yarayacağı belirsiz gençler yetiştirerek olmayacak. İçlerinden bir Einstein çıkması ne kadar mümkün? Şimdiki gençler ya yapay zekâya soracaklar bunu ya da arama motoruna. Bir ülke yöneticisi “<b>Ben ekonomistim</b>” diye ortaya çıkarsa, “o zaman bırak ülkeyi yönetmeyi, ekonomiyi yönet” diyen kimse olmayınca karşısında, <b>vardığımız yer bir simidin 20</b><span class="s1"><b>₺</b></span><b> olduğu yer</b>. Kısaca eğitimden başlayarak, sistemi ele almak gerek. Biat ile bir yere varmak olanaksız. Ancak yerinizde sayarsınız. Günümüzde yapılanların tam tersini yapmalısınız. Ekonomiyi düzelteceğim diye kakonomiye çevirmeyin.</p>
<p class="p4"><b>Yatırım</b></p>
<p class="p2">Akıldan çıkartılmaması gereken bir husus da Türkiye Cumhuriyeti’nin, kurulduğu günden İkinci Dünya Savaşına kadar yatırım için gereken sermayesini yerli olarak karşıladığı. Yabancının sermaye getirip doğrudan yatırım yapması bir çıkarı yoksa boşa harcanan zaman demek. Ülkemizde işsizlik gırtlağa kadar, ama işgücü ucuz değil. Öyle olsaydı o kadar tekstil firması neden <b>fabrikalarını kapatıp Mısır’a gidiyorlar</b>? Yerli sermaye birikimini özendirin. Sermayeye katkıda bulunanları belli düzeyde vergiden “muaf” tutun. Benden kefen paramı almanın en kısa yolu bu.</p>
<p class="p2"><b>Ar-Ge’ye yapılan desteği kuvvetlendirin</b>. Kaybedilmiş zamanı geri kazanmak için Ar-Ge çalışmalarından bir süre para kazanacak sonuç çıkmayacaktır, bunu bilin. Ama bu nedenle sudan Ar-Ge çalışmalarına para boca etmeyin. İyi incelenerek verilecek destekleriniz Ar-Ge çalışmalarını hayata geçirecek sermaye oluşturacak kadar cömert olsun. Bu Ar-Ge çalışmalarının başına deneyimli yöneticiler koyun. Türkiye çeyrek asır önceki durumuna bu yolla geldi. <b>Bir bileni bulun size anlatsın</b>.</p>
<p class="p4"><b>Üretim</b></p>
<p class="p2">Organize Sanayi Bölgelerini, Organize İleri Sanayi Bölgesine dönüştürün. Sıradan üretim yapanları buraya almayın. Hemen de sonuç beklemeyin. Bizi 20 senede ekonomik olarak düze çıkartacak olan bu bölgeler olacaktır. <b>25 sene kaybettik, bir 20 sene de böyle kaybedeceğiz anlaşılan</b>. F35’e, Airbus’a, Boeing’e parça yapan şirketler gibi şirketleri buraya toplayın, bunlardan, dışarda aldığınız verginin yarısını alın. Bir değişiklik yaratın.</p>
<p><strong>Ali Akurgal<br />
</strong><strong><em>*Bu yazı HBT Dergi <a href="https://abonelik.herkesebilimteknoloji.com/urun/sayi-494-24-ekim-2025-dijital-pdf/">494. sayıda</a> yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/kim-bilir-nereye-gidiyoruz">Kim bilir nereye gidiyoruz?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/kim-bilir-nereye-gidiyoruz/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">33491</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Türkiye’de ArGe’yi kimler ne amaçla yapıyor?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/turkiyede-argeyi-kimler-ne-amacla-yapiyor</link>
					<comments>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/turkiyede-argeyi-kimler-ne-amacla-yapiyor?noamp=mobile#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Lale Akarun]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 22 Mar 2026 10:25:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Lale Akarun]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=33483</guid>

					<description><![CDATA[<p>Devlet destek veriyor ancak yapılan projeler, ürüne yansımıyor. Katıldığım toplantıda, tekrar tekrar bu soru soruldu: “Arge destek ve teşvikleri, ürüne dönüşüyor mu yoksa ArGe merkezi statüsünün sürdürülmesi için göstermelik projeler mi yapılıyor?  Maalesef ikincisi&#8230; 1 Kasım’da İzmir’de Makine Mühendisleri Odası (MMO) tarafından düzenlenen “Sanayi Kongresine Giderken: ArGe ve Yatırım Teşvik Süreçleri” adlı toplantıda, Türkiye’de Araştırma Geliştirme faaliyetlerinin dünyadaki benzerleri ile karşılaştırmasını ele almaya çalıştım. Bu konuşmamdaki ana noktaları HBT’de yayınlanan iki yazımda özetledim: Türkiye’nin ArGe’ye ayırdığı bütçe, son yıllarda artarak GSMH’nın yüzde 1,4’ünü geçmiş. Ancak yüksek teknoloji üretimimiz artmamış. MMO tarafından düzenlenen “Sanayi Kongresine Giderken” toplantısında pek çok konuşmacı vardı: Akademisyenler, sanayiciler, sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri. MMO, bu toplantıları 17-18 Aralık’ta Ankara’da düzenlenecek olan TMMOB Sanayi Kongresine hazırlık için düzenliyor. Benim katıldığım toplantı, ArGe ve yatırım teşvikleri üzerineydi ve dolu dolu bir programdı. Özellikle Koç Üniversitesi’nden Burak Gürel’in Çin’deki ArGe ekosistemi hakkındaki konuşması çok derinlikli ve öğreticiydi. MMO Başkanı Yunus Yener’in konuşması da çok kapsamlı ve iyi bir değerlendirmeydi. Toplantının en büyük eksiği, çağrılmalarına rağmen, politika yapıcılarının ve kamu sektörünün toplantıya ilgi göstermemiş olmalarıydı. Oysa kamu bu alana aktardığı kaynakların etkili olup olmadığını değerlendirmek için bağımsız kuruluşların söylediklerine kulak vermeli. ArGe’ye ayrılan kaynak artarken niye yüksek teknoloji üretimimiz artmıyor? Kaynaklar nereye gidiyor? ArGe’yi kim, ne amaçla yapıyor? Türkiye’de yapılan ArGe harcamasının %65’ini özel sektör, %30’unu üniversiteler, %5’ini ise diğer devlet kuruluşları yapıyor.  Özel sektörün yaptığı ArGe harcamasının da büyük kısmı ArGe merkezi statüsünde, vergi muafiyeti verilen alanlarda yapılıyor. Ayrıca devlet ArGe projeleri ile özel sektörü destekliyor. Bu hibe ve teşvikleri hesaba katarsak, bu harcamaların önemli bir kısmını devletin finanse ettiğini düşünebiliriz. 208’den sadece 15 kadarı Üniversite ekosisteminde yapılan araştırmaları ele alalım: Türkiye’de üniversite sayısı büyük bir hızla arttı. Üniversiteye girdiğim 1980 yılında Türkiye’de 26 üniversite varken, şu anda 129 tanesi kamu üniversitesi, 79 tanesi vakıf (özel) olmak üzere 208 üniversitemiz var. Ancak uluslararası üniversite sıralamalarına bakarsak, bunların ancak 10-15 tanesi listelere giren, dünya çapında araştırma yapabilen kurumlar. Üniversitelerimizde yapılan araştırmanın niteliği maalesef çok düşük. Yapılan yayın sayısı artmış görünse de bu yayınlar öğretim üyelerinin yükselmek için yaptığı, sanayi üretimine pek faydası dokunmayan çıktılar. Özel sektörün yaptığı araştırmanın ise büyük kısmı, ArGe merkezlerinde yapılıyor. Burada verilen destekler ve vergi muafiyetleri ArGe merkezlerinde nitelikli eleman çalıştırılmasını sağlıyor. Ancak yapılan projeler, ürüne yansımıyor. Katıldığım toplantıda, tekrar tekrar bu soru soruldu: “Arge destek ve teşvikleri, ürüne dönüşüyor mu yoksa ArGe merkezi statüsünün sürdürülmesi için göstermelik projeler mi yapılıyor? Maalesef verilen cevaplar benim izlenimlerimle örtüşüyor: ArGe merkezi statüsü kazanmak ve sürdürmek için gerekli olan ne varsa yapılıyor: Proje, yayın, patent, üniversite iş birliği. Ancak bunlar maalesef sanayi kuruluşunun gerçek ihtiyaçlarını karşılamak için değil, Sanayi Bakanlığı kriterlerini karşılayacak faaliyet olsun diye yapıldığı için ürüne dönüşmüyor. ArGe merkezi, kendi faaliyet alanı ile ilgisiz bir alanda proje yapıyor, çünkü kendi alanı ile ilgili araştırma sorusu ortaya koyamıyor, proje geliştiremiyor. Proje destek kuruluşlarına ya da üniversitelere gittiğinde, alanı ile ilgisiz projeler öneriliyor; bunlar da yapılıp bir kenara atılıyor. Hedefe odaklı başka türlü bir destek sistemine gerek var. Bunun için başka yerlere bakmak, farklı, bağımsız fikirler duymak lazım. 17-18 Aralık’ta Ankara’da yapılacak olan TMMOB Sanayi kongresine destek sağlayıcı ve politika yapıcıların da katılarak, ArGe’ye ayrılan kaynak artarken niye yüksek teknoloji üretimimizin artmadığı sorusuna cevap aramasını, hedefe odaklı bir destek sistemi kurmak üzere bu bilgi birikiminden faydalanmasını dilerim. Lale Akarun *Bu yazı, HBT Dergi 500. sayıda yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/turkiyede-argeyi-kimler-ne-amacla-yapiyor">Türkiye’de ArGe’yi kimler ne amaçla yapıyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><b>Devlet destek veriyor ancak yapılan projeler, ürüne yansımıyor</b>. Katıldığım toplantıda, tekrar tekrar bu soru soruldu: “<b>Arge destek ve teşvikleri, ürüne dönüşüyor mu yoksa ArGe merkezi statüsünün sürdürülmesi için göstermelik projeler mi yapılıyor?</b><span class="Apple-converted-space">  </span><b>Maalesef ikincisi&#8230;</b></p>
<p class="p1">1 Kasım’da İzmir’de Makine Mühendisleri Odası (MMO) tarafından düzenlenen “<b>Sanayi Kongresine Giderken: ArGe ve Yatırım Teşvik Süreçleri</b>” adlı toplantıda, Türkiye’de Araştırma Geliştirme faaliyetlerinin dünyadaki benzerleri ile karşılaştırmasını ele almaya çalıştım. Bu konuşmamdaki ana noktaları HBT’de yayınlanan iki yazımda özetledim: Türkiye’nin ArGe’ye ayırdığı bütçe, son yıllarda artarak GSMH’nın yüzde 1,4’ünü geçmiş. Ancak yüksek teknoloji üretimimiz artmamış.</p>
<p class="p1">MMO tarafından düzenlenen “Sanayi Kongresine Giderken” toplantısında pek çok konuşmacı vardı: Akademisyenler, sanayiciler, sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri. MMO, bu toplantıları 17-18 Aralık’ta Ankara’da düzenlenecek olan TMMOB Sanayi Kongresine hazırlık için düzenliyor.</p>
<p class="p1">Benim katıldığım toplantı, ArGe ve yatırım teşvikleri üzerineydi ve dolu dolu bir programdı. Özellikle Koç Üniversitesi’nden <b>Burak Gürel</b>’in Çin’deki ArGe ekosistemi hakkındaki konuşması çok derinlikli ve öğreticiydi. MMO Başkanı <b>Yunus Yener</b>’in konuşması da çok kapsamlı ve iyi bir değerlendirmeydi. Toplantının en büyük eksiği, çağrılmalarına rağmen, politika yapıcılarının ve kamu sektörünün toplantıya ilgi göstermemiş olmalarıydı. Oysa kamu bu alana aktardığı kaynakların etkili olup olmadığını değerlendirmek için bağımsız kuruluşların söylediklerine kulak vermeli. <b>ArGe’ye ayrılan kaynak artarken niye yüksek teknoloji üretimimiz artmıyor? Kaynaklar nereye gidiyor? ArGe’yi kim, ne amaçla yapıyor?</b><b></b></p>
<p class="p1">Türkiye’de yapılan ArGe harcamasının %65’ini özel sektör, %30’unu üniversiteler, %5’ini ise diğer devlet kuruluşları yapıyor.<span class="Apple-converted-space">  </span>Özel sektörün yaptığı ArGe harcamasının da büyük kısmı ArGe merkezi statüsünde, vergi muafiyeti verilen alanlarda yapılıyor. Ayrıca devlet ArGe projeleri ile özel sektörü destekliyor. Bu hibe ve teşvikleri hesaba katarsak, <b>bu harcamaların önemli bir kısmını devletin finanse</b> ettiğini düşünebiliriz.</p>
<p class="p1"><b>208’den sadece 15 kadarı</b></p>
<p class="p1">Üniversite ekosisteminde yapılan araştırmaları ele alalım: Türkiye’de üniversite sayısı büyük bir hızla arttı. Üniversiteye girdiğim 1980 yılında Türkiye’de 26 üniversite varken, şu anda 129 tanesi kamu üniversitesi, 79 tanesi vakıf (özel) olmak üzere 208 üniversitemiz var. Ancak uluslararası üniversite sıralamalarına bakarsak, bunların ancak 10-15 tanesi listelere giren, dünya çapında araştırma yapabilen kurumlar. Üniversitelerimizde yapılan araştırmanın niteliği maalesef çok düşük. Yapılan yayın sayısı artmış görünse de bu yayınlar öğretim üyelerinin yükselmek için yaptığı, sanayi üretimine pek faydası dokunmayan çıktılar.</p>
<p class="p1">Özel sektörün yaptığı araştırmanın ise büyük kısmı, ArGe merkezlerinde yapılıyor. Burada verilen destekler ve vergi muafiyetleri ArGe merkezlerinde nitelikli eleman çalıştırılmasını sağlıyor. <b>Ancak yapılan projeler, ürüne yansımıyor</b>.</p>
<p class="p1">Katıldığım toplantıda, tekrar tekrar bu soru soruldu: “<b>Arge destek ve teşvikleri, ürüne dönüşüyor mu yoksa ArGe merkezi statüsünün sürdürülmesi için göstermelik projeler mi yapılıyor?</b></p>
<p class="p1">Maalesef verilen cevaplar benim izlenimlerimle örtüşüyor: ArGe merkezi statüsü kazanmak ve sürdürmek için gerekli olan ne varsa yapılıyor: Proje, yayın, patent, üniversite iş birliği. Ancak bunlar maalesef sanayi kuruluşunun gerçek ihtiyaçlarını karşılamak için değil, <b>Sanayi Bakanlığı kriterlerini karşılayacak faaliyet olsun diye</b> yapıldığı için ürüne dönüşmüyor.</p>
<p class="p1">ArGe merkezi, kendi faaliyet alanı ile ilgisiz bir alanda proje yapıyor, çünkü kendi alanı ile ilgili araştırma sorusu ortaya koyamıyor, proje geliştiremiyor. Proje destek kuruluşlarına ya da üniversitelere gittiğinde, alanı ile ilgisiz projeler öneriliyor; bunlar da yapılıp bir kenara atılıyor. Hedefe odaklı başka türlü bir destek sistemine gerek var. Bunun için başka yerlere bakmak, farklı, bağımsız fikirler duymak lazım.</p>
<p class="p1">17-18 Aralık’ta Ankara’da yapılacak olan TMMOB Sanayi kongresine destek sağlayıcı ve politika yapıcıların da katılarak, ArGe’ye ayrılan kaynak artarken niye yüksek teknoloji üretimimizin artmadığı sorusuna cevap aramasını, hedefe odaklı bir destek sistemi kurmak üzere bu bilgi birikiminden faydalanmasını dilerim.</p>
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p><strong>Lale Akarun</strong></p>
</div>
</div>
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p><em><strong>*Bu yazı, HBT Dergi <a href="https://abonelik.herkesebilimteknoloji.com/urun/sayi-500-5-aralik-2025-dijital-pdf/">500. sayıda</a> yayınlanmıştır.</strong></em></p>
</div>
</div>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/turkiyede-argeyi-kimler-ne-amacla-yapiyor">Türkiye’de ArGe’yi kimler ne amaçla yapıyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/turkiyede-argeyi-kimler-ne-amacla-yapiyor/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">33483</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Eylül’de gel / Come September</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/eylulde-gel-come-september</link>
					<comments>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/eylulde-gel-come-september?noamp=mobile#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ali Akurgal]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Mar 2026 07:33:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ali Akurgal]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=33457</guid>

					<description><![CDATA[<p>1961 yapımı, gençliğimizin yıldızı bir film. O kadar ki, sanatçı Alpay, bunun müziğinin Türkçe sözlüsünü söylemiştir ve aradan geçen 65 seneden sonra müziği hâlâ kulaklarımdadır. Ama günümüzde, “Eylül’de gel” bambaşka bir şeyi anımsatıyor: CHP’yi çorba gibi karıştırma girişimini. Aslında bu girişim, yakın geçmişini bilmeyen, hatırlamayan birileri tarafından yapılıyor. Belki bu yolla onlar da öğrenir. Kim bilir? Film, bir umutsuzluğu konu olarak almış. Acaba günümüzdeki yakıştırma da öyle mi? Eğer öyle ise, gitti gider iktidar. Çünkü iktidar mensuplarının çoğu gençliğini yaşayamamış kimseler. Karşılarında muhalefet ise, çoğunluğu genç olan ve gençliği yaşayabilmek isteyenler. Güç zehirlenmesi ile şiddete başvurmazlarsa, işin normal akışı günümüz gençlerinin oylarıyla başlarından savabilecekleri bir durum. Tabii, eğer bir seçim (âdil) yapılırsa. Nedir bir gencin derdi? Diplomasını alıp da diplomasına uygun bir işe giremeyen nüfus ülkeyi batıracak. Bunlar ne okulda ne işte olmadıklarından “evde” ana-babalarının yanında vakit geçiriyorlar. İktisatçı olup ta ancak kasiyerlik işi bulabilen birisi giderek nefret doluyor. Çoğu zâten yurt dışına gitmenin yollarını kolluyor. Bu nefret batıracak bizi. Yoksa, ideolojisi uyuşmasa da bir genç neden doldursun CHP miting alanını? Kaldı ki, bunlar bu ülkenin geliri ile yetiştirilmiş insanlar. Doğur, bak, yetiştir, paranı ona harca, sonra çeksin gitsin elin Almanya’sında yetişmiş iş gücü olarak çalışsın. Olacak iş değil: Bunları salalım AB’ye, gitsinler ne halleri varsa görsünler. Yerlerine daha niteliksiz, Türkçe bile bilmeyen Afgan ve Suriyeli koyalım. Tam da Cumhurbaşkanının aradığı sonuç (!). Nitelik değil, nicelik. Kelle sayısı. Çok şubeli marketlerde artık kasaları Afgan-Suriyeli diye ayırırız. Nasıl yetişir nitelikli bir genç? Basit. Önce laik olacak. Ona verilen her bilgiyi sorgulayabilecek. Hop, hop adam ezdin (!). Ne olacak, neyi sorgulayacak dedin? İşte orada duruyor denklem. Tıkanıyor. İlerleyemiyor. Bu nedenle aileden bulaşan unsurlar yoksa artık nitelikli insan yetiştirmek de yok. Yeniden laik ortama, öğretileni kendi ruhuna aktarırken sorgulamaya geçmek en az 10 sene. O zamana kadar nitelikli insan yetiştirmeye “reklam arası” vereceğiz. 23 sene geçti Adalet ve Kalkınma Partisinin yönetiminde. En iyi olasılık bir on sene daha geçecek 2003 tarihine geri dönmeye. Kayıp 33 sene. ABD başkanı Kennedy (ben 1961’de TV’de seyrettim), “10 seneye Ay’a gideceğiz” diye hedef vermişti. Gittiler mi, gittiler. Ama onlarda kalkınma partisi yoktu. Bizde bir parti var 23 senedir iktidar. Başkanı BOP eş-başkanı. Keserini salladığı vakit onlara yontuyor. Bize ise, katlanarak gelen vergileri ödemek düşüyor. Üstelik en vergi vermesi gerekenler affediliyor. (Yandaşların) vergi borçları siliniveriyor. siz bu ortamda gelin ileri teknoloji yaratmaya uğraşın. Ayırdığınız paranın birden “yeni bir vergi”ye gidiverdiğini görünce size ancak para basmak kalır. Bizim Akyazılılar onu da yapar, merak etmeyin. Paranın sahte olduğunu anlamak için çırağa yeni bastığınız 75₺’lerden verin, söyleyin bakkala gitsin 100gr. fındık alsın. Gelen para üstü içinde 15₺’lik banknot varsa bilin ki, paralar sahte. Ne olacak; diplomalar sahte olunca kimsenin kılı kıpırdamıyor… Sonuç Ortada peydahlanacak bir çocuk için bu kadar prim varsa biz onun da sahtesini yaparız. Getirin nüfus kütüklerinizi ne kardeşleriniz varmış ananızın 70 yaşındayken doğurduğu size göstereyim. Osmanlı’nın batması iktisat yönünden oldu. “İktisatçıyım ben bilirim” diyene kanmayın. Onlara en kestirme yoldan ekonomi öğretin. Ali Akurgal *Bu yazı HBT Dergi 490. sayıda yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/eylulde-gel-come-september">Eylül’de gel / Come September</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p2">1961 yapımı, gençliğimizin yıldızı bir film. O kadar ki, sanatçı <b>Alpay</b>, bunun müziğinin Türkçe sözlüsünü söylemiştir ve aradan geçen 65 seneden sonra müziği hâlâ kulaklarımdadır. Ama günümüzde, “Eylül’de gel” bambaşka bir şeyi anımsatıyor: CHP’yi çorba gibi karıştırma girişimini. Aslında bu girişim, yakın geçmişini bilmeyen, hatırlamayan birileri tarafından yapılıyor. Belki bu yolla onlar da öğrenir. Kim bilir?</p>
<p class="p2">Film, bir umutsuzluğu konu olarak almış. Acaba günümüzdeki yakıştırma da öyle mi? Eğer öyle ise, gitti gider iktidar. Çünkü iktidar mensuplarının çoğu gençliğini yaşayamamış kimseler. Karşılarında muhalefet ise, çoğunluğu genç olan ve gençliği yaşayabilmek isteyenler. Güç zehirlenmesi ile şiddete başvurmazlarsa, işin normal akışı günümüz gençlerinin oylarıyla başlarından savabilecekleri bir durum. Tabii, eğer bir seçim (âdil) yapılırsa.</p>
<p class="p4"><b>Nedir bir gencin derdi?</b></p>
<p class="p2">Diplomasını alıp da diplomasına uygun bir işe giremeyen nüfus ülkeyi batıracak. Bunlar ne okulda ne işte olmadıklarından “evde” ana-babalarının yanında vakit geçiriyorlar. İktisatçı olup ta ancak kasiyerlik işi bulabilen birisi giderek nefret doluyor. Çoğu zâten yurt dışına gitmenin yollarını kolluyor. Bu nefret batıracak bizi. Yoksa, ideolojisi uyuşmasa da bir genç neden doldursun CHP miting alanını? Kaldı ki, bunlar bu ülkenin geliri ile yetiştirilmiş insanlar. Doğur, bak, yetiştir, paranı ona harca, sonra çeksin gitsin elin Almanya’sında yetişmiş iş gücü olarak çalışsın. Olacak iş değil: Bunları salalım AB’ye, gitsinler ne halleri varsa görsünler. <b>Yerlerine daha niteliksiz, Türkçe bile bilmeyen Afgan ve Suriyeli koyalım</b>. Tam da Cumhurbaşkanının aradığı sonuç (!). Nitelik değil, nicelik. Kelle sayısı. Çok şubeli marketlerde artık kasaları Afgan-Suriyeli diye ayırırız.</p>
<p class="p4"><b>Nasıl yetişir nitelikli bir genç?</b></p>
<p class="p2">Basit. Önce laik olacak. Ona verilen her bilgiyi sorgulayabilecek. Hop, hop adam ezdin (!). Ne olacak, neyi sorgulayacak dedin? İşte orada duruyor denklem. Tıkanıyor. İlerleyemiyor. Bu nedenle aileden bulaşan unsurlar yoksa artık nitelikli insan yetiştirmek de yok. Yeniden laik ortama, öğretileni kendi ruhuna aktarırken sorgulamaya geçmek en az 10 sene. O zamana kadar nitelikli insan yetiştirmeye “reklam arası” vereceğiz. 23 sene geçti Adalet ve Kalkınma Partisinin yönetiminde. En iyi olasılık bir on sene daha geçecek 2003 tarihine geri dönmeye. Kayıp 33 sene.</p>
<p class="p2">ABD başkanı Kennedy (ben 1961’de TV’de seyrettim), “10 seneye Ay’a gideceğiz” diye hedef vermişti. Gittiler mi, gittiler. Ama onlarda kalkınma partisi yoktu.</p>
<p class="p2">Bizde bir parti var 23 senedir iktidar. Başkanı BOP eş-başkanı. Keserini salladığı vakit onlara yontuyor. Bize ise, katlanarak gelen vergileri ödemek düşüyor. Üstelik en vergi vermesi gerekenler affediliyor. (Yandaşların) vergi borçları siliniveriyor.</p>
<p class="p2">siz bu ortamda gelin ileri teknoloji yaratmaya uğraşın. Ayırdığınız paranın birden “yeni bir vergi”ye gidiverdiğini görünce size ancak para basmak kalır. Bizim Akyazılılar onu da yapar, merak etmeyin. Paranın sahte olduğunu anlamak için çırağa yeni bastığınız 75<span class="s1">₺</span>’lerden verin, söyleyin bakkala gitsin 100gr. fındık alsın. Gelen para üstü içinde 15<span class="s1">₺</span>’lik banknot varsa bilin ki, paralar sahte. Ne olacak; diplomalar sahte olunca kimsenin kılı kıpırdamıyor…</p>
<p class="p4"><b>Sonuç</b></p>
<p class="p2">Ortada peydahlanacak bir çocuk için bu kadar prim varsa biz onun da sahtesini yaparız. Getirin nüfus kütüklerinizi ne kardeşleriniz varmış ananızın 70 yaşındayken doğurduğu size göstereyim. Osmanlı’nın batması iktisat yönünden oldu. “İktisatçıyım ben bilirim” diyene kanmayın. Onlara en kestirme yoldan ekonomi öğretin.</p>
<div class="gp-entry-text">
<p><strong>Ali Akurgal</strong></p>
<p><strong><em>*Bu yazı HBT Dergi <a href="https://abonelik.herkesebilimteknoloji.com/urun/sayi-490-26-eylul-2025-dijital-pdf/">490. sayıda</a> yayınlanmıştır.</em></strong></p>
</div>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/eylulde-gel-come-september">Eylül’de gel / Come September</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/eylulde-gel-come-september/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">33457</post-id>	</item>
		<item>
		<title>&#8216;Kalbiniz için&#8217; kaslarınıza iyi bakın!</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/kalbiniz-icin-kaslariniza-iyi-bakin</link>
					<comments>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/kalbiniz-icin-kaslariniza-iyi-bakin?noamp=mobile#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Zeliha Özer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 15 Mar 2026 12:36:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Y]]></category>
		<category><![CDATA[Zeliha Özer]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=33452</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yaşla birlikte sessizce azalan kas kütlesi, yalnızca hareket kabiliyetimizi değil kalbimizin sağlığını da tehdit ediyor. Sarkopeni; düşmelerden insülin direncine, kalp yetersizliğinden erken ölüme kadar uzanan ciddi sonuçlar doğurabiliyor. Ancak erken tanı, doğru egzersiz ve yeterli protein desteğiyle bu süreci yavaşlatmak mümkün. Yaşlılık döneminde kas kütlesi ve gücünün kaybı olarak bilinen sarkopeni, geriyatrik araştırmalarda en önemli sağlık sorunu olarak öne çıkmaktadır. Oluşma olasılığı yaş ile birlikte artmakta, 60-70 yaş döneminde %5-13 iken, 80 yaş ve üzerinde %11-50 oranına yükselmektedir. Güncel kayıtlara göre, dünyada 50 milyon insanda sarkopeni tespit edilmiştir ve bu sayının önümüzdeki 40 yıl içinde, ileri yaş nüfusun da artmasına paralel olarak 200 milyona ulaşması öngörülmektedir. Peki neden bu kadar önemli? Neden bu kadar üzerinde duruluyor? Çünkü sarkopeni yaşlı bireyin kendi başına yaşama yetisini elinden alan ve yaşam kalitesini her açıdan düşüren çok önemli bir halk sağlığı sorunudur. Kas gücü azalan insanlar kolaylıkla düşüyor, kırıklar oluşuyor, yatağa ve eve bağımlılık artıyor. Üstelik fiziksel performanstaki azalmanın çok tehlikeli bir bedeli var: kardiyovasküler hastalıkların çok daha kolay oluşması! Günümüzde sarkopeninin yalnızca kas sorunu değil, kardiyometabolik bir risk faktörü olduğu düşünülmektedir. Kalp yetersizliği olan hastalarda %34-66 oranında sarkopeni tespit edilmiştir. Altta yatan mekanizmalar çok faktörlü olmakla birlikte, kasların azalmasından en çok etkilenenler glukoz-insülin metabolizması, enerji üretimi ve  damar duvarlarıdır. Kas azalınca glukoz kullanımının azalması insülinin işini artırır. Sonuç; insülin direnci, kan şekerinin yükselmesi, yağ metabolizmasının bozulması ve damar içi ateroskleroz (kireçlenme) gelişiminin hızlanmasıdır. Kas kaybı sadece insülini değil, mitokondri sayısını ve fonksiyonunu da azaltır. Mitokondri enerji üretimi demektir. Enerji yetersiz ise kalp kası yeteri kadar beslenemez, damar duvarı hasarlanır ve kronik inflamasyon sürecine girilir. Koroner arter hastalığının altta yatan biyolojik mekanizmalarından bir tanesi de, bu kronik düşük düzey inflamasyondur. Hastanede takip edilen her 4 koroner arter hastasından 1 tanesinde sarkopeni olduğu tespit edilmiştir. Bu durum önemlidir, çünkü düşük iskelet kas kütlesi, artmış kardiyovasküler mortalite, kalp krizi ve düşük egzersiz kapasitesi demektir. Nasıl tanı koyulabilir? Sarkopeninin erken belirtilerinin tespit edilmesi önemlidir, çünkü tedavi girişimleri sarkopeni ileri düzeylere ulaşmadan önce daha etkilidir. Kullanılan çok fazla sayıda tarama testi ve materyali bulunmakla birlikte, hangisinin daha belirleyici olduğu konusunda ortak bir karara ulaşılamamıştır. Ancak, yavaş yürüme hızı, düşük kavrama kuvveti, düşme hikayesi, oturur pozisyondan ayağa kalkmada zorluk yaşanması, kilo kaybı ve günlük aktivitelerin yapılmasında zorluk sarkopeni tanısı için önemli olduğu düşünülen klinik belirtilerdir ve bunların sorgulandığı anketler kullanılır. Bu belirtilerin saptandığı hastalarda mutlaka malnütrisyon (beslenme yetersizliği) olup olmadığı da sorgulanmalıdır. Çünkü birçok hastada sarkopeni ve malnütrisyon birbirlerine eşlik edebilmektedir. Erken tanı taramalarında dikkat edilmesi gereken bir diğer önemli konu, vücut kitle indeksinin yanıltıcı olabileceğidir. Yaşlı yetişkinler, kas kütlesini kaybederken yağ oranlarını arttırarak aynı kiloda kalabildikleri için dış görünüşte sağlıklı bir yapıda görünebilirler. Bu durum, sinsi bir tehlike olan sarkopenik obezite’yi gizleyerek kişileri kardiyovasküler hastalıklar ve artan ölüm riski ile karşı karşıya bırakmaktadır. Tarama testleri pozitif olan kişilerde, tanı için kullanılabilecek en güvenilir yöntemlerin bilgisayarlı tomografi (BT) ve manyetik rezonans görüntüleme (MRG) olduğu kabul edilmektedir. Her ikisi de, kas dokusunu doğrudan görselleştirerek vücut kompozisyonunu hassas bir şekilde analiz etme ve toplam kas hacmini tahmin etme imkanı sunar. Özellikle BT taramalarında bel bölgesinden (omurgada L3 omurga seviyesi) alınan kesitler kardiyovasküler hastalığın gelişimi ve sarkopenik obezite ile ilgili kritik bilgiler verir. Nasıl önlenmeli ve tedavi edilmeli? Sarkopeniyi önlemek ve tedavi etmek için özel bir ilaç bulunmamaktadır. En etkili yöntem,  direnç ve aerobik egzersizlerin birlikte yürütüldüğü bir egzersiz programı ve beslenme desteğidir. Direnç egzersizi, kasların vücut ağırlığı, yer çekimi, elastik bantlar ve/veya harici ağırlıklar gibi bir dirence karşı çalıştırılması esasına dayanır.  Önemli olan sürdürülebilir bir egzersiz planı uygulamak olduğu için, spor salonuna veya makinelere erişimi olmayan yaşlılar için squat (çömelme ve kalkma), lunge (öne hamle), sandalyeye oturma-kalkma, hatta su şişesi veya pirinç torbası gibi ev tipi malzemelerle günlük hareketleri taklit eden egzersizler yapılabilir. Yüzme, yürüyüş ve hafif tempolu koşu (jogging) gibi aerobik aktiviteler de, kaslarda doğrudan büyük bir hacim artışı yapmasa da, mitokondriyal enerji üretimi ve enzim aktivitesini artırarak kasların daha sağlıklı çalışmasını sağlar. Haftada 2-3 gün uygulanacak bu programın, sarkopeniyi önlemede en bütünsel ve etkili yaklaşım olduğu düşünülmektedir. İleri yaşlı insanların beslenme programlarında yüksek proteinli diyet çok önemlidir. Avrupa Klinik Nütrisyon ve Metabolizma Derneği, günlük protein desteğinin 1.0-1.2 /kg olması gerektiğini belirtmektedir. Akut hastalık, ciddi kronik hastalık veya travma gibi durumlarda bu miktarın 1.2-1.5/kg düzeyine çıkarılması gerekmektedir. Prof. Dr. Zeliha Özer Kaynaklar: Eur J Prev Cardiol  (PMID: 40386866), Circulation (PMID:37186680), Nutrition  (PMID: 39127018), Clin Nutr (PMID: 39736721)</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/kalbiniz-icin-kaslariniza-iyi-bakin">&#8216;Kalbiniz için&#8217; kaslarınıza iyi bakın!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1">Yaşla birlikte sessizce azalan kas kütlesi, yalnızca hareket kabiliyetimizi değil kalbimizin sağlığını da tehdit ediyor. Sarkopeni; düşmelerden insülin direncine, kalp yetersizliğinden erken ölüme kadar uzanan ciddi sonuçlar doğurabiliyor. Ancak erken tanı, doğru egzersiz ve yeterli protein desteğiyle bu süreci yavaşlatmak mümkün.</p>
<p class="p1">Yaşlılık döneminde kas kütlesi ve gücünün kaybı olarak bilinen sarkopeni, geriyatrik araştırmalarda en önemli sağlık sorunu olarak öne çıkmaktadır. Oluşma olasılığı yaş ile birlikte artmakta, 60-70 yaş döneminde %5-13 iken, 80 yaş ve üzerinde %11-50 oranına yükselmektedir.</p>
<p class="p1">Güncel kayıtlara göre, dünyada 50 milyon insanda sarkopeni tespit edilmiştir ve bu sayının önümüzdeki 40 yıl içinde, ileri yaş nüfusun da artmasına paralel olarak 200 milyona ulaşması öngörülmektedir.</p>
<p class="p1"><strong>Peki neden bu kadar önemli? Neden bu kadar üzerinde duruluyor?</strong></p>
<p class="p1">Çünkü sarkopeni yaşlı bireyin kendi başına yaşama yetisini elinden alan ve yaşam kalitesini her açıdan düşüren çok önemli bir halk sağlığı sorunudur. Kas gücü azalan insanlar kolaylıkla düşüyor, kırıklar oluşuyor, yatağa ve eve bağımlılık artıyor. Üstelik fiziksel performanstaki azalmanın çok tehlikeli bir bedeli var: kardiyovasküler hastalıkların çok daha kolay oluşması!</p>
<p class="p1">Günümüzde sarkopeninin yalnızca kas sorunu değil, kardiyometabolik bir risk faktörü olduğu düşünülmektedir. Kalp yetersizliği olan hastalarda %34-66 oranında sarkopeni tespit edilmiştir.</p>
<p class="p1">Altta yatan mekanizmalar çok faktörlü olmakla birlikte, kasların azalmasından en çok etkilenenler glukoz-insülin metabolizması, enerji üretimi ve<span class="Apple-converted-space">  </span>damar duvarlarıdır.</p>
<p class="p1">Kas azalınca glukoz kullanımının azalması insülinin işini artırır. Sonuç; insülin direnci, kan şekerinin yükselmesi, yağ metabolizmasının bozulması ve damar içi ateroskleroz (kireçlenme) gelişiminin hızlanmasıdır. Kas kaybı sadece insülini değil, mitokondri sayısını ve fonksiyonunu da azaltır. Mitokondri enerji üretimi demektir. Enerji yetersiz ise kalp kası yeteri kadar beslenemez, damar duvarı hasarlanır ve kronik inflamasyon sürecine girilir.</p>
<p class="p1">Koroner arter hastalığının altta yatan biyolojik mekanizmalarından bir tanesi de, bu kronik düşük düzey inflamasyondur. Hastanede takip edilen her 4 koroner arter hastasından 1 tanesinde sarkopeni olduğu tespit edilmiştir. Bu durum önemlidir, çünkü düşük iskelet kas kütlesi, artmış kardiyovasküler mortalite, kalp krizi ve düşük egzersiz kapasitesi demektir.</p>
<p class="p1"><strong>Nasıl tanı koyulabilir?</strong></p>
<p class="p1">Sarkopeninin erken belirtilerinin tespit edilmesi önemlidir, çünkü tedavi girişimleri sarkopeni ileri düzeylere ulaşmadan önce daha etkilidir. Kullanılan çok fazla sayıda tarama testi ve materyali bulunmakla birlikte, hangisinin daha belirleyici olduğu konusunda ortak bir karara ulaşılamamıştır. Ancak, yavaş yürüme hızı, düşük kavrama kuvveti, düşme hikayesi, oturur pozisyondan ayağa kalkmada zorluk yaşanması, kilo kaybı ve günlük aktivitelerin yapılmasında zorluk sarkopeni tanısı için önemli olduğu düşünülen klinik belirtilerdir ve bunların sorgulandığı anketler kullanılır. Bu belirtilerin saptandığı hastalarda mutlaka malnütrisyon (beslenme yetersizliği) olup olmadığı da sorgulanmalıdır. Çünkü birçok hastada sarkopeni ve malnütrisyon birbirlerine eşlik edebilmektedir.</p>
<p class="p1">Erken tanı taramalarında dikkat edilmesi gereken bir diğer önemli konu, vücut kitle indeksinin yanıltıcı olabileceğidir. Yaşlı yetişkinler, kas kütlesini kaybederken yağ oranlarını arttırarak aynı kiloda kalabildikleri için dış görünüşte sağlıklı bir yapıda görünebilirler. Bu durum, sinsi bir tehlike olan sarkopenik obezite’yi gizleyerek kişileri kardiyovasküler hastalıklar ve artan ölüm riski ile karşı karşıya bırakmaktadır.</p>
<p class="p1">Tarama testleri pozitif olan kişilerde, tanı için kullanılabilecek en güvenilir yöntemlerin bilgisayarlı tomografi (BT) ve manyetik rezonans görüntüleme (MRG) olduğu kabul edilmektedir. Her ikisi de, kas dokusunu doğrudan görselleştirerek vücut kompozisyonunu hassas bir şekilde analiz etme ve toplam kas hacmini tahmin etme imkanı sunar. Özellikle BT taramalarında bel bölgesinden (omurgada L3 omurga seviyesi) alınan kesitler kardiyovasküler hastalığın gelişimi ve sarkopenik obezite ile ilgili kritik bilgiler verir.</p>
<p class="p1"><strong>Nasıl önlenmeli ve tedavi edilmeli?</strong></p>
<p class="p1">Sarkopeniyi önlemek ve tedavi etmek için özel bir ilaç bulunmamaktadır. En etkili yöntem,<span class="Apple-converted-space">  </span>direnç ve aerobik egzersizlerin birlikte yürütüldüğü bir egzersiz programı ve beslenme desteğidir.</p>
<p class="p1">Direnç egzersizi, kasların vücut ağırlığı, yer çekimi, elastik bantlar ve/veya harici ağırlıklar gibi bir dirence karşı çalıştırılması esasına dayanır.<span class="Apple-converted-space">  </span>Önemli olan sürdürülebilir bir egzersiz planı uygulamak olduğu için, spor salonuna veya makinelere erişimi olmayan yaşlılar için squat (çömelme ve kalkma), lunge (öne hamle), sandalyeye oturma-kalkma, hatta su şişesi veya pirinç torbası gibi ev tipi malzemelerle günlük hareketleri taklit eden egzersizler yapılabilir.</p>
<p class="p1">Yüzme, yürüyüş ve hafif tempolu koşu (jogging) gibi aerobik aktiviteler de, kaslarda doğrudan büyük bir hacim artışı yapmasa da, mitokondriyal enerji üretimi ve enzim aktivitesini artırarak kasların daha sağlıklı çalışmasını sağlar.</p>
<p class="p1">Haftada 2-3 gün uygulanacak bu programın, sarkopeniyi önlemede en bütünsel ve etkili yaklaşım olduğu düşünülmektedir.</p>
<p class="p1">İleri yaşlı insanların beslenme programlarında yüksek proteinli diyet çok önemlidir. Avrupa Klinik Nütrisyon ve Metabolizma Derneği, günlük protein desteğinin 1.0-1.2 /kg olması gerektiğini belirtmektedir. Akut hastalık, ciddi kronik hastalık veya travma gibi durumlarda bu miktarın 1.2-1.5/kg düzeyine çıkarılması gerekmektedir.</p>
<p><strong>Prof. Dr. Zeliha Özer</strong></p>
<p class="p1"><strong>Kaynaklar: Eur J Prev Cardiol<span class="Apple-converted-space">  </span>(PMID: 40386866), Circulation (PMID:37186680), Nutrition<span class="Apple-converted-space">  </span>(PMID: 39127018), Clin Nutr (PMID: 39736721)</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/kalbiniz-icin-kaslariniza-iyi-bakin">&#8216;Kalbiniz için&#8217; kaslarınıza iyi bakın!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/kalbiniz-icin-kaslariniza-iyi-bakin/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">33452</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Yüksek teknolojide niye yokuz?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/yuksek-teknolojide-niye-yokuz</link>
					<comments>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/yuksek-teknolojide-niye-yokuz?noamp=mobile#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Lale Akarun]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 11 Mar 2026 07:59:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Lale Akarun]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=33440</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türk Telekom’u ya da bu şirketlerdeki kamu hisselerini satanlar, bu şirketlerin stratejik önemini anlayacak vizyona sahip değildi… Geçen yazımda Türkiye’de ArGe’ye ayrılan kaynak artarken, ArGe’ye dayalı yüksek teknolojili üretimimizin bir türlü artmadığını yazmıştım. İmalat sanayisinde bilgisayar, bilişim-iletişim, uzay-uçak sanayi ve ilaç gibi yüksek teknolojili ürün oranı, tüm ürünler içinde yüzde üç oranında seyrediyor. Bir alt bantta yer alan orta-yüksek teknolojili ürünler ise, elektrikli makine üretimi, otomobil ve diğer taşıt üretimi ve beyaz eşya üretimi. Bu alanlarda biraz daha iyiyiz: Üretimimizin yaklaşık yüzde yirmi sekizi bu alanda. Ancak bu iki alanın toplamı, üçte birin biraz altında. Maalesef imalat sanayimizin geri kalanı düşük teknolojili: Yaklaşık üçte bir üretimimiz plastik kalıp, gemi inşa, petrol rafinerileri, demir-çelik gibi orta düşük teknoloji alanlarındayken, yaklaşık üçte bir tekstil, gıda, mobilya gibi düşük teknoloji alanlarında. Türkiye’nin en büyük on şirketine bakın: Sadece iki tane orta-yüksek teknolojili sanayi şirketi var: Arçelik ve Ford Otosan. Bu şirketlerin Türkiye’de en çok ArGe yapan iki şirket olması şaşırtıcı değil. Diğer şirketler ya sanayi şirketi değil ya da düşük teknoloji alanlarında: Perakende, petrol, demir çelik. Oysa dünyaya bakarsak, en değerli on şirketin dokuzu yüksek teknoloji şirketleri: Altısı bilişim, biri telekom, biri ilaç, biri çip teknolojisi. Yüksek teknolojiye ağırlık vermeden gelişmek mümkün değil. Neden olmuyor? Niye ArGe’ye ayırdığımız kaynağı artırsak da yüksek teknoloji alanında gelişemiyoruz? Bunun tek bir cevabı yok ama bence en önemli nedenlerden birisi vizyon eksikliği: İlaç, bilişim-iletişim ve bilgisayar teknolojisinin stratejik önemini anlayamamak, bu alanı yeterince desteklememek, bu alanda stratejik öneme sahip, belli bir birikim sağlamış kuruluşları satmak, dağıtmak; bu alana yatırım yapmamak. Ne demek istediğimi birkaç örnekle açıklayayım: Tele iletişim devrimi 1970’lerde Türkiye’de telefon bir lükstü: Pek çok köyde; kasabada telefon hizmeti olmadığı gibi, büyük şehirlerde de herkesin evinde telefon yoktu. Eviniz için telefon hattına başvurduktan sonra, en az birkaç yıl beklemek gerekirdi. Yurtdışı arama yapmayı bırakın, başka bir şehirdeki bir aboneyi aramak için bile postaneyi arayıp numarayı söylemek, sonra bağlanması için telefon başında bazen birkaç saat beklemek normaldi. 1980’lerin ikinci yarısında bir tele-iletişim devrimi yaşandı: Sayısal telefon hizmetine geçildi: Birden telefon her eve girdiği gibi, şehirlerarası ve yurtdışı arama otomatikleşti. Bu atılımı gerçekleştiren kuruluş Türk Telekom’un atası PTT’ydi: Bir kamu kuruluşu. Aynı zamanda bu kuruluş, yurtdışı şirketlerle ortaklığa girip Netaş ve Teletaş gibi iki önemli şirketin kurulmasına ve bu dönüşümün kısmen yerli sanayi tarafından gerçekleştirilmesine de önayak olmuştu. Bu atılımın ne kadar büyük bir ilerleme olduğunu şu şekilde açıklayayım: 1987 yılında New York şehrine doktora eğitimine başlamak üzere gittiğimde, “geldim iyiyim” diye telefon edemedim; çünkü New York telefon hizmeti bakımından Türkiye’nin büyük şehirlerinden gerideydi. Peki sonra ne oldu? Niye Netaş gibi kuruluşlar gelişip dünya çapında yüksek teknoloji şirketleri arasına giremediler? Bunun ayrıntısını HBT yazarı Ali Akurgal’dan dinleyebilirsiniz, ancak vizyonsuzluk demekle kastettiğim bu: Türk Telekom’u ya da bu şirketlerdeki kamu hisselerini satanlar, bu şirketlerin stratejik önemini anlayacak vizyona sahip değildi. Aynı şekilde, mobil telefon hizmeti ülkede hızla gelişirken, bu alanda teknoloji üretecek şirketlere yatırım yapılmadı. Büyük sanayicilerimizden birisinin, 90 yıllarında mobil telefon girişimine yatırım yapması teklifine “ben elle tutulmayan bir şeye yatırım yapmam” diye cevap verdiği anlatılır. 1990’lar, 2000’ler bu şekilde geçti; peki şimdi durum nasıl? “Bize üniversite mezunu değil, ara eleman lazım” diyen sanayicileri, bu istek doğrultusunda eğitimi basitleştirmeye, kısaltmaya girişen politikacıları görünce “acaba hiçbir şey değişmedi mi?” kaygısına kapılıyorum. Bir sonraki yazım da bu konuda olsun. Lale Akarun *Bu yazı HBT Dergi 498. sayıda yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/yuksek-teknolojide-niye-yokuz">Yüksek teknolojide niye yokuz?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1">Türk Telekom’u ya da bu şirketlerdeki kamu hisselerini satanlar, bu şirketlerin stratejik önemini anlayacak vizyona sahip değildi…</p>
<p class="p1">Geçen yazımda Türkiye’de ArGe’ye ayrılan kaynak artarken, ArGe’ye dayalı yüksek teknolojili üretimimizin bir türlü artmadığını yazmıştım. İmalat sanayisinde bilgisayar, bilişim-iletişim, uzay-uçak sanayi ve ilaç gibi yüksek teknolojili ürün oranı, tüm ürünler içinde <b>yüzde üç</b> oranında seyrediyor.</p>
<p class="p1">Bir alt bantta yer alan orta-yüksek teknolojili ürünler ise, elektrikli makine üretimi, otomobil ve diğer taşıt üretimi ve beyaz eşya üretimi. Bu alanlarda biraz daha iyiyiz: Üretimimizin yaklaşık <b>yüzde yirmi sekizi</b> bu alanda.</p>
<p class="p1"><b>Ancak bu iki alanın toplamı, üçte birin biraz altında</b>.</p>
<p class="p1">Maalesef imalat sanayimizin geri kalanı düşük teknolojili: Yaklaşık üçte bir üretimimiz plastik kalıp, gemi inşa, petrol rafinerileri, demir-çelik gibi orta düşük teknoloji alanlarındayken, yaklaşık üçte bir tekstil, gıda, mobilya gibi düşük teknoloji alanlarında.</p>
<p class="p1"><b>Türkiye’nin en büyük on şirketine bakın: </b></p>
<p class="p1">Sadece iki tane orta-yüksek teknolojili sanayi şirketi var: <b>Arçelik ve Ford Otosan</b>. Bu şirketlerin Türkiye’de en çok ArGe yapan iki şirket olması şaşırtıcı değil. Diğer şirketler ya sanayi şirketi değil ya da düşük teknoloji alanlarında: Perakende, petrol, demir çelik. <strong>Oysa dünyaya bakarsak, en değerli on şirketin dokuzu yüksek teknoloji şirketleri: Altısı bilişim, biri telekom, biri ilaç, biri çip teknolojisi. Yüksek teknolojiye ağırlık vermeden gelişmek mümkün değil. </strong></p>
<p class="p1"><b>Neden olmuyor</b>? Niye ArGe’ye ayırdığımız kaynağı artırsak da yüksek teknoloji alanında gelişemiyoruz? Bunun tek bir cevabı yok ama bence en önemli nedenlerden birisi vizyon eksikliği: İlaç, bilişim-iletişim ve bilgisayar teknolojisinin stratejik önemini anlayamamak, bu alanı yeterince desteklememek, bu alanda stratejik öneme sahip, belli bir birikim sağlamış kuruluşları satmak, dağıtmak; bu alana yatırım yapmamak. Ne demek istediğimi birkaç örnekle açıklayayım:</p>
<p class="p1"><b>Tele iletişim devrimi</b></p>
<p class="p1">1970’lerde Türkiye’de telefon bir lükstü: Pek çok köyde; kasabada telefon hizmeti olmadığı gibi, büyük şehirlerde de herkesin evinde telefon yoktu. Eviniz için telefon hattına başvurduktan sonra, en az birkaç yıl beklemek gerekirdi. Yurtdışı arama yapmayı bırakın, başka bir şehirdeki bir aboneyi aramak için bile postaneyi arayıp numarayı söylemek, sonra bağlanması için telefon başında bazen birkaç saat beklemek normaldi.</p>
<p class="p1">1980’lerin ikinci yarısında bir <b>tele-iletişim devrimi</b> yaşandı: Sayısal telefon hizmetine geçildi: Birden telefon her eve girdiği gibi, şehirlerarası ve yurtdışı arama otomatikleşti. Bu atılımı gerçekleştiren kuruluş Türk Telekom’un atası PTT’ydi: Bir kamu kuruluşu. Aynı zamanda bu kuruluş, yurtdışı şirketlerle ortaklığa girip Netaş ve Teletaş gibi iki önemli şirketin kurulmasına ve bu dönüşümün kısmen yerli sanayi tarafından gerçekleştirilmesine de önayak olmuştu.</p>
<p class="p1">Bu atılımın ne kadar büyük bir ilerleme olduğunu şu şekilde açıklayayım: 1987 yılında New York şehrine doktora eğitimine başlamak üzere gittiğimde, “geldim iyiyim” diye telefon edemedim; çünkü New York telefon hizmeti bakımından Türkiye’nin büyük şehirlerinden gerideydi.</p>
<p class="p1">Peki sonra ne oldu? <b>Niye Netaş gibi kuruluşlar</b> gelişip dünya çapında yüksek teknoloji şirketleri arasına giremediler? Bunun ayrıntısını <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/k/yazarlar/ali-akurgal">HBT yazarı </a><strong><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/k/yazarlar/ali-akurgal">Ali Akurgal</a></strong>’dan dinleyebilirsiniz, ancak vizyonsuzluk demekle kastettiğim bu: Türk Telekom’u ya da bu şirketlerdeki kamu hisselerini satanlar, bu şirketlerin stratejik önemini anlayacak vizyona sahip değildi. Aynı şekilde, mobil telefon hizmeti ülkede hızla gelişirken, bu alanda teknoloji üretecek şirketlere yatırım yapılmadı. Büyük sanayicilerimizden birisinin, 90 yıllarında mobil telefon girişimine yatırım yapması teklifine “ben elle tutulmayan bir şeye yatırım yapmam” diye cevap verdiği anlatılır.</p>
<p class="p1">1990’lar, 2000’ler bu şekilde geçti; <strong>peki şimdi durum nasıl?</strong></p>
<p class="p1"><strong>“Bize üniversite mezunu değil, ara eleman lazım” diyen sanayicileri, bu istek doğrultusunda eğitimi basitleştirmeye, kısaltmaya girişen politikacıları görünce “acaba hiçbir şey değişmedi mi?” kaygısına kapılıyorum.</strong> Bir sonraki yazım da bu konuda olsun.</p>
<p><strong>Lale Akarun</strong></p>
<p><strong><em>*Bu yazı HBT Dergi <a href="https://abonelik.herkesebilimteknoloji.com/urun/sayi-498-21-kasim-2025-dijital-pdf/">498. sayıda</a> yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/yuksek-teknolojide-niye-yokuz">Yüksek teknolojide niye yokuz?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/yuksek-teknolojide-niye-yokuz/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">33440</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Ben biliyorsam-seviyorsam-inanıyorsam doğrudur (mu?)</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/ben-biliyorsam-seviyorsam-inaniyorsam-dogrudur-mu</link>
					<comments>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/ben-biliyorsam-seviyorsam-inaniyorsam-dogrudur-mu?noamp=mobile#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tanol Türkoglu]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 09 Mar 2026 12:24:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tanol Türkoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=33429</guid>

					<description><![CDATA[<p>Doğrulama yanlılığı Simpsonlar dizisinin gelecek hakkında “doğru” kehanetlerde bulunduğu konuşulurken kimsenin aklına istatistiği sorgulamak gelmiyor. Bu çizgi dizi otuz beş senedir yayında. Yüzlerce bölüm yayınlanmış. Tüm bu macera boyunca gelecek ile ilgili kaç tane kehanette bulunulmuş ve bunları kaçı doğru çıkmış? Diyelim ki toplam beş yüz kehanet içinde on beş tanesi doğru çıkmış olsun! Bu (düşük) oran, dizinin geleceği doğru tahmin ettiği anlamına gelir mi? Yoksa bu oranı duyanlar klasik “onu ben de yaparım” tepkisini mi göstermeli: “Beş yüz tane kehanette bulunsam ben de on beş tanesini doğru tuttururum!” Çizgi diziyi yapanlar da benzer bir yorumda bulunuyor zaten; kendilerini dev aynasında görmüyor! Doğrulama yanlılığı da bir tür önyargı! Kişi maruz bırakıldığı içeriği kendi nefsinin yapısını baz alarak eleyip ona göre doğru-yanlış, iyi-kötü diye ayıklıyor! Buna verilecek ilk tepki şu olabilir: Başka hangi standarda göre değerlendirecek ki? Nesnel gerçeklik ne güne duruyor? Örneğin hakemin ofsayt kararı “tuttuğu takımın” lehineyse doğru, aleyhineyse yanlış mı olmalı yoksa “nesnel ofsayt kuralı”na göre mi? Herkes her zaman nesnel gerçekliğin (ya da yukarıdaki örnekte olduğu gibi ofsayt kuralının) ne olduğunu bilmeyebilir. Öğrenmesi kolay olmayabilir. Ama bilmemenin ya da öğrenmemenin ardında daha başka bir şey yatıyor sanki. Bu gizli sebep günümüzün gerçek-ötesi post-truth zamanlarında giderek daha da güçleniyor: Kişinin kendi adaletini kendi temin etme gayreti-mecburiyeti. Hakem o kadar yanlış kararlar veriyor ki tuttuğu takımın aleyhine verilen ofsaytı kabul etmek “aptal olmak”, “ezik olmak” anlamına geliyor. Peki hakem neden o kadar yanlış karar veriyor? Belki güçlülerin hışmına uğramamak için. Belki de cebini doldurmak için! Güncel haberlere ve savcılık incelemesine göre ülkemizdeki hakemlerin büyük bir kısmının bahis sitelerinde şahsi hesapları var mesela! Etik kurallar belli ki istisnasız herkes için geçerli olmalı. Herhangi bir özellik (kamu görevlisi, zengin, ünlü vb. olmak) bir ayrıcalık unsuru olmamalı. Oysa bir toplumda bireyler içinde bu tür ayrıcalık talebi-icraatı ayyuka çıkmışsa o topluma yön verenlerin bu tür ayrıcalık istisnalarından istifade ediyor olduğu anlamına gelmez mi? Karınca-kararınca. Kimisi ihaleye fesat karıştırır, kimisi aracıyla tehlike şeridinden gider, kimisi eşini-dostunu-akrabasını hak etmediği görevlere atar, kimisi kuyrukta beklemez… Liste uzayıp gidiyor! Öteki herkes bir şekilde kendi yolunu bulmuşken sıradan vatandaşa eğitim almak, kurallara tam uymak, etik davranmak vs. gibi “angarya” işler kalıyor! Toplumu yönlendiren hangi alanda bu olguların yüceltildiği görülmekte? Dünyayı yöneten siyasi liderlerin profilleri nasıl? Dünyanın en zengin, en ünlü insanlarının profilleri nasıl? Güç, para ya da şöhret sahibi olmanın ötesinde dünya vatandaşları bu kişilerin hangi iyi özelliklerini biliyor-görüyor-öğreniyor? Eskiden bu anımsatıcılar bile bir etki yaratır, kısa yoldan sonuca ulaşmaya çalışanların sessizce susup geri çekilmesine neden olurdu. Çünkü haksız olduklarını kabul etmek zorunda hissederlerdi. Şimdi o duvar da yıkıldı. Artık hırsız, kendisini yakalayan polise beni nasıl yakalarsın diye çıkışır hale geldi! Arkası güçlü olmak ahlaklı olmaktan daha iyi sonuç veriyor çünkü! Tanol Türkoğlu / tanolturkoglu@gmail.com *Bu yazı HBT Dergi 497. sayıda yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/ben-biliyorsam-seviyorsam-inaniyorsam-dogrudur-mu">Ben biliyorsam-seviyorsam-inanıyorsam doğrudur (mu?)</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><b>Doğrulama yanlılığı</b></p>
<p class="p1">Simpsonlar dizisinin gelecek hakkında “doğru” kehanetlerde bulunduğu konuşulurken kimsenin aklına istatistiği sorgulamak gelmiyor. Bu çizgi dizi otuz beş senedir yayında. Yüzlerce bölüm yayınlanmış. Tüm bu macera boyunca gelecek ile ilgili kaç tane kehanette bulunulmuş ve bunları kaçı doğru çıkmış? Diyelim ki toplam beş yüz kehanet içinde on beş tanesi doğru çıkmış olsun! Bu (düşük) oran, dizinin geleceği doğru tahmin ettiği anlamına gelir mi? Yoksa bu oranı duyanlar klasik “onu ben de yaparım” tepkisini mi göstermeli: “Beş yüz tane kehanette bulunsam ben de on beş tanesini doğru tuttururum!” Çizgi diziyi yapanlar da benzer bir yorumda bulunuyor zaten; kendilerini dev aynasında görmüyor!</p>
<p class="p1">Doğrulama yanlılığı da bir tür önyargı! Kişi maruz bırakıldığı içeriği kendi nefsinin yapısını baz alarak eleyip ona göre doğru-yanlış, iyi-kötü diye ayıklıyor! Buna verilecek ilk tepki şu olabilir: Başka hangi standarda göre değerlendirecek ki? Nesnel gerçeklik ne güne duruyor? Örneğin hakemin ofsayt kararı “tuttuğu takımın” lehineyse doğru, aleyhineyse yanlış mı olmalı yoksa “nesnel ofsayt kuralı”na göre mi?</p>
<p class="p1">Herkes her zaman nesnel gerçekliğin (ya da yukarıdaki örnekte olduğu gibi ofsayt kuralının) ne olduğunu bilmeyebilir. Öğrenmesi kolay olmayabilir. Ama bilmemenin ya da öğrenmemenin ardında daha başka bir şey yatıyor sanki. Bu gizli sebep günümüzün gerçek-ötesi post-truth zamanlarında giderek daha da güçleniyor: Kişinin kendi adaletini kendi temin etme gayreti-mecburiyeti. Hakem o kadar yanlış kararlar veriyor ki tuttuğu takımın aleyhine verilen ofsaytı kabul etmek “aptal olmak”, “ezik olmak” anlamına geliyor. Peki hakem neden o kadar yanlış karar veriyor? Belki güçlülerin hışmına uğramamak için. Belki de cebini doldurmak için! Güncel haberlere ve savcılık incelemesine göre ülkemizdeki hakemlerin büyük bir kısmının bahis sitelerinde şahsi hesapları var mesela!</p>
<p class="p1">Etik kurallar belli ki istisnasız herkes için geçerli olmalı. Herhangi bir özellik (kamu görevlisi, zengin, ünlü vb. olmak) bir ayrıcalık unsuru olmamalı. Oysa bir toplumda bireyler içinde bu tür ayrıcalık talebi-icraatı ayyuka çıkmışsa o topluma yön verenlerin bu tür ayrıcalık istisnalarından istifade ediyor olduğu anlamına gelmez mi? Karınca-kararınca. Kimisi ihaleye fesat karıştırır, kimisi aracıyla tehlike şeridinden gider, kimisi eşini-dostunu-akrabasını hak etmediği görevlere atar, kimisi kuyrukta beklemez… Liste uzayıp gidiyor!</p>
<p class="p1">Öteki herkes bir şekilde kendi yolunu bulmuşken sıradan vatandaşa eğitim almak, kurallara tam uymak, etik davranmak vs. gibi “angarya” işler kalıyor! Toplumu yönlendiren hangi alanda bu olguların yüceltildiği görülmekte? Dünyayı yöneten siyasi liderlerin profilleri nasıl? Dünyanın en zengin, en ünlü insanlarının profilleri nasıl? Güç, para ya da şöhret sahibi olmanın ötesinde dünya vatandaşları bu kişilerin hangi iyi özelliklerini biliyor-görüyor-öğreniyor? Eskiden bu anımsatıcılar bile bir etki yaratır, kısa yoldan sonuca ulaşmaya çalışanların sessizce susup geri çekilmesine neden olurdu. Çünkü haksız olduklarını kabul etmek zorunda hissederlerdi. Şimdi o duvar da yıkıldı. Artık hırsız, kendisini yakalayan polise beni nasıl yakalarsın diye çıkışır hale geldi! Arkası güçlü olmak ahlaklı olmaktan daha iyi sonuç veriyor çünkü!</p>
<p><strong><span class="s1">Tanol Türkoğlu / <a href="mailto:TanolTurkoglu@Gmail.com"><span class="s2">tanolturkoglu@gmail.com</span></a></span></strong></p>
<p><em><strong>*Bu yazı HBT Dergi <a href="https://abonelik.herkesebilimteknoloji.com/urun/sayi-497-14-kasim-2025-dijital-pdf/">497. sayıda</a> yayınlanmıştır.</strong></em></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/ben-biliyorsam-seviyorsam-inaniyorsam-dogrudur-mu">Ben biliyorsam-seviyorsam-inanıyorsam doğrudur (mu?)</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/ben-biliyorsam-seviyorsam-inaniyorsam-dogrudur-mu/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">33429</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
