<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Müfit Akyos arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/k/yazarlar/mufit-akyos/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/k/yazarlar/mufit-akyos</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Tue, 08 Apr 2025 06:31:40 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Avrupa Birliği hâlâ yolunu arıyor</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/ab-hala-yolunu-ariyor</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 08 Apr 2025 06:31:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Müfit Akyos]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<category><![CDATA[avrupa birliği]]></category>
		<category><![CDATA[Draghi Raporu]]></category>
		<category><![CDATA[Pusula]]></category>
		<category><![CDATA[sanayi]]></category>
		<category><![CDATA[savunma]]></category>
		<category><![CDATA[silah]]></category>
		<category><![CDATA[teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Ursula von der Leyen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=32275</guid>

					<description><![CDATA[<p>Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, AB’nin kronik sorunlarına çözüm bulmak amacıyla yayınladıkları raporlardaki (Letta, Nisan 2024 ve Draghi, Eylül 2024)  tespitlerden hareketle hazırlanan stratejiyi &#8211; A Competitiveness Compass for the EU (Pusula) &#8211;  29.1.2025 tarihinde açıkladı. Draghi Raporu (bkz., HBT S..441) üç ana fikir üzerine kurgulanmıştı: “1) AB&#8217;nin iş ortamını iyileştirmek için koordinasyon; 2) temiz teknolojiyi teşvik etmek, güvenlik açısından hassas sektörlerde kapasiteyi sağlamak ve karbondan arındırılmayı hedefleyen bir endüstriyel politika; 3) enerji ve dijital altyapıda, merkezi olarak finanse edilen bir kamu yatırım hamlesi. Bu yıllık 700-800 milyar avro gerektiren pahalı bir vizyondu. Pusula için, Draghi&#8217;nin mali ve politika reçetelerine daha gerçekçi bir yol haritası özelliği kazandırmayı amaçlayan daha düşük maliyetli bir strateji dokümanı denilebilir. Pusula, Avrupa&#8217;nın düşük üretkenlik ve yenilikçilikçilik dinamiklerini üç faktörle açıklıyor: i) ABD teknoloji ve dijital sektörüyle karşılaştırıldığında bir yenilik açığı; ii) daha az sayıda yeni girişimin olduğu durağan bir endüstriyel yapı ve iii) düşük özel sektör araştırma ve yenilik harcaması. Pusula, rekabetçilik için beş yatay kolaylaştırıcı tanımlıyor: 1. Bürokrasinin basitleştirilmesi; 2. Tek Pazar&#8217;a yönelik engellerin azaltılması; 3. Rekabetçiliğin finansmanı. 4. İşgücü becerilerinin yükseltilmesi ve kaliteli işlerin teşvik edilmesi; 5. AB ve ulusal düzeyde politikaların daha iyi koordinasyonu. Sihirli sözcükleri “işbirliği ve koordinasyon” olan dokümanda yer verilen onlarca eylem, yasa, strateji, plan vb. kağıt üzerinde çalışılmamış hiçbir konunun olmadığına işaret etse de AB düzeyinde bunları yaşama geçirecek yönetişim kapasitesinin olup olmadığı tartışma götürür. Bir yandan bürokrasinin azaltılması hedeflenirken söz konusu pek çok referans doküman arasında kaybolmamak olanaksız. Letta ve Draghi raporlarındaki derinlik ve vizyonu yansıtmaktan uzak olan Pusula, benzer dokümanlardaki şablonlaşmış kavramlarla dolu ve Avrupa’nın giderek karmaşıklaşan dünya düzeni karşısında yol haritası olabilecek yenilikçi yaklaşımlardan uzak görünmektedir. Lizbon Ajandası’ndan (2000) bu yana kaçıncısıdır bilinmez ama yayınladığı stratejik dokümanlarla AB hâlâ yolunu arıyor. Ancak öyle anlaşılıyor ki AB’nin dünyayı ve kendisini anlayıp yorumlamakta sorunları var. Sorun yalnızca rekabet zayıflığı olsa sahip olunan kapasite ile (üretim becerisi, yetenek ve yetkinlikler, kültür vb.) konu bir biçimde yenilenip düzenlenerek çözümlenebilir. Sorun, yüz yılların değerlerindeki yıpranma, entelektüel zayıflama vb. nedenlerle son elli yılın ideoloji yoksunu “liderlerinin” yollarını bulamamaları olabilir mi? Çözüm olarak AB bütçe kurallarında yer alan savunma harcamalarındaki kısıtın kaldırmasıs görülmesi irdelenmesi gereken bir yaklaşım. Avrupa ordusunun ve güvenliğinin tartışıldığı günlerde “AB savunma sanayii rekabet gücünün önemli bir itici gücü olmasına rağmen ölçek eksikliğinden dolayı potansiyelinin gerisinde kalmaktadır” tespitinden hareketle AB silah sanayisi kapasitesinin arttırılmasını istemektir. “AB&#8217;nin savunma yenilikçiliğinde ve yeni gelişmiş silah sistemlerinin geliştirilmesinde geride kalma riski, ikili kullanım (dual-use) teknolojilerinde olumsuz yansımalar yaratabilir. Avrupa savunma sanayisi, tüm ekonomi için yeniliğin itici gücü olmalıdır” denilmektedir. Getirisi çok tartışmalı ikili kullanım söylencesinden medet umularak, silah sanayisi gibi riskli ve maliyetli bir “araç” üzerinden rekabetçi, yenilikçi ve refahçı olmayı öngörmek çok dolaylı, maliyetli, kaynak israfına dayanan, savaş riski taşıyan ve önerilen diğer önlem ve önerilerle çelişen bir yol olarak görünüyor. Bu tercih “Rekabetçi bir Avrupa&#8217;nın şekillendirilmesinde, etkili sosyal politikalar merkezi öneme sahiptir” söylemiyle de çelişmektedir. Sonuçta yenilik içermeyen, “eski” kokan bir stratejik dokümanın AB için de dünya için de iyi bir gelecek inşasında işe yaraması zor görünüyor. Yazı: Müfit Akyos (mufitakyos@gmail.com) Not: Bu yazı, HBT Dergi 465. sayıda yayımlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/ab-hala-yolunu-ariyor">Avrupa Birliği hâlâ yolunu arıyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-3268 alignleft" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2016/07/mufit-300x300.jpg" alt="" width="146" height="146" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2016/07/mufit-300x300.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2016/07/mufit-150x150.jpg 150w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2016/07/mufit.jpg 366w" sizes="(max-width: 146px) 100vw, 146px" />Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, AB’nin kronik sorunlarına çözüm bulmak amacıyla yayınladıkları raporlardaki (Letta, Nisan 2024 ve Draghi, Eylül 2024)  tespitlerden hareketle hazırlanan stratejiyi &#8211; A Competitiveness Compass for the EU (Pusula) &#8211;  29.1.2025 tarihinde açıkladı.</p>
<p>Draghi Raporu (bkz., HBT S..441) üç ana fikir üzerine kurgulanmıştı: “1) AB&#8217;nin iş ortamını iyileştirmek için koordinasyon; 2) temiz teknolojiyi teşvik etmek, güvenlik açısından hassas sektörlerde kapasiteyi sağlamak ve karbondan arındırılmayı hedefleyen bir endüstriyel politika; 3) enerji ve dijital altyapıda, merkezi olarak finanse edilen bir kamu yatırım hamlesi. Bu yıllık 700-800 milyar avro gerektiren pahalı bir vizyondu.</p>
<p>Pusula için, Draghi&#8217;nin mali ve politika reçetelerine daha gerçekçi bir yol haritası özelliği kazandırmayı amaçlayan daha düşük maliyetli bir strateji dokümanı denilebilir. Pusula, Avrupa&#8217;nın düşük üretkenlik ve yenilikçilikçilik dinamiklerini üç faktörle açıklıyor:</p>
<p><em>i</em>) ABD teknoloji ve dijital sektörüyle karşılaştırıldığında bir yenilik açığı; <em>ii</em>) daha az sayıda yeni girişimin olduğu durağan bir endüstriyel yapı ve <em>iii</em>) düşük özel sektör araştırma ve yenilik harcaması.</p>
<p>Pusula, rekabetçilik için beş yatay kolaylaştırıcı tanımlıyor:</p>
<p>1. Bürokrasinin basitleştirilmesi; 2. Tek Pazar&#8217;a yönelik engellerin azaltılması; 3. Rekabetçiliğin finansmanı. 4. İşgücü becerilerinin yükseltilmesi ve kaliteli işlerin teşvik edilmesi; 5. AB ve ulusal düzeyde politikaların daha iyi koordinasyonu.</p>
<p>Sihirli sözcükleri “işbirliği ve koordinasyon” olan dokümanda yer verilen onlarca eylem, yasa, strateji, plan vb. kağıt üzerinde çalışılmamış hiçbir konunun olmadığına işaret etse de AB düzeyinde bunları yaşama geçirecek yönetişim kapasitesinin olup olmadığı tartışma götürür. Bir yandan bürokrasinin azaltılması hedeflenirken söz konusu pek çok referans doküman arasında kaybolmamak olanaksız.</p>
<p>Letta ve Draghi raporlarındaki derinlik ve vizyonu yansıtmaktan uzak olan Pusula, benzer dokümanlardaki şablonlaşmış kavramlarla dolu ve Avrupa’nın giderek karmaşıklaşan dünya düzeni karşısında yol haritası olabilecek yenilikçi yaklaşımlardan uzak görünmektedir.</p>
<p>Lizbon Ajandası’ndan (2000) bu yana kaçıncısıdır bilinmez ama yayınladığı stratejik dokümanlarla AB hâlâ yolunu arıyor. Ancak öyle anlaşılıyor ki AB’nin dünyayı ve kendisini anlayıp yorumlamakta sorunları var. Sorun yalnızca rekabet zayıflığı olsa sahip olunan kapasite ile (üretim becerisi, yetenek ve yetkinlikler, kültür vb.) konu bir biçimde yenilenip düzenlenerek çözümlenebilir. Sorun, yüz yılların değerlerindeki yıpranma, entelektüel zayıflama vb. nedenlerle son elli yılın ideoloji yoksunu “liderlerinin” yollarını bulamamaları olabilir mi? Çözüm olarak AB bütçe kurallarında yer alan savunma harcamalarındaki kısıtın kaldırmasıs görülmesi irdelenmesi gereken bir yaklaşım.</p>
<p>Avrupa ordusunun ve güvenliğinin tartışıldığı günlerde “AB savunma sanayii rekabet gücünün önemli bir itici gücü olmasına rağmen ölçek eksikliğinden dolayı potansiyelinin gerisinde kalmaktadır” tespitinden hareketle AB silah sanayisi kapasitesinin arttırılmasını istemektir.</p>
<p>“AB&#8217;nin savunma yenilikçiliğinde ve yeni gelişmiş silah sistemlerinin geliştirilmesinde geride kalma riski, ikili kullanım (dual-use) teknolojilerinde olumsuz yansımalar yaratabilir. Avrupa savunma sanayisi, tüm ekonomi için yeniliğin itici gücü olmalıdır” denilmektedir.</p>
<p>Getirisi çok tartışmalı ikili kullanım söylencesinden medet umularak, silah sanayisi gibi riskli ve maliyetli bir “araç” üzerinden rekabetçi, yenilikçi ve refahçı olmayı öngörmek çok dolaylı, maliyetli, kaynak israfına dayanan, savaş riski taşıyan ve önerilen diğer önlem ve önerilerle çelişen bir yol olarak görünüyor. Bu tercih “Rekabetçi bir Avrupa&#8217;nın şekillendirilmesinde, etkili sosyal politikalar merkezi öneme sahiptir” söylemiyle de çelişmektedir.</p>
<p>Sonuçta yenilik içermeyen, “eski” kokan bir stratejik dokümanın AB için de dünya için de iyi bir gelecek inşasında işe yaraması zor görünüyor.</p>
<p>Yazı: <strong>Müfit Akyos </strong>(<a href="mufitakyos@gmail.com" target="_blank" rel="noopener">mufitakyos@gmail.com</a>)<strong><br />
</strong></p>
<p><strong>Not:</strong> Bu yazı, HBT Dergi 465. sayıda yayımlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/ab-hala-yolunu-ariyor">Avrupa Birliği hâlâ yolunu arıyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">32275</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Bir öğün yemeğin anatomisi</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/bir-ogun-yemegin-anatomisi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Müfit Akyos]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 24 Jun 2024 07:45:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Müfit Akyos]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=31446</guid>

					<description><![CDATA[<p>Eski bir Ankara mahallesinin (Hacettepe) ilkokulundan (İstiklal) anılarımda kalan, beslenme saati denilen arada torbalarımızdan çıkarttığımız bez peçetelerimizin üzerine koyduğumuz evden getirdiğimiz meyvenin yanında, kışın ABD yardımı süt tozundan yapılma süt içtiğimiz, yazın yoğurt yediğimiz ve her gün bir annenin yaptığı çörek veya aldığı simit var. Bir de hiç sevmediğim kavuniçi renkli plastiğe benzeyen peynir (üzerinde Marshall Yardımı işareti birbirini iyice kavramış iki el bulunan teneke kutularda) ile balık yağı hapları verilirdi ara ara. Bir öğün de olsa hepimiz aynı yemeği yerdik. Şimdilerde küreselleşen dünya düzeninin bir çıktısı olan ağır yoksulluk vurgunu çocukların en azından bir öğün yemeğe kavuşmaları konuşuluyor bütün dünyada. Başta BM Dünya Gıda Programı olmak üzere pek çok kurum ve ülke “bir öğün yemek” konusunda çalışmalar yapmaktalar. Tanım gereği, bir çocuğa ücretsiz okul yemeği sağlamak, gıda yoksulluğunu azaltır. Gözlemlerin yanı sıra literatür, okul yemek programlarının akademik performansı artırabileceğini ve davranış gelişiminin çocukların ruh sağlığı ile açlık düzeyleri arasındaki ilişkiyle bağlantılı olduğunu göstermektedir. Bu nedensel bağlantılar, kısa vadeli bilişsel artışların olduğunu, okula devamın arttığını ve ailenin gelirine olumlu etki yaptığını da göstermektedir. Tam zamanı Son yerel seçimlerde, iktidarın yerel yönetimlerde beceriksizlikten taraftarlığa, kötü kaynak kullanımından yolsuzluklara uzanan başarısızlığına karşın “toplumcu belediyeciliğin” başarılı örneklerinin etkisini günlük yaşamında görebilen halkın güçlü refleksiyle yerel yönetimler geniş ölçüde el değiştirmiştir. Bu bağlamda “bir öğün yemek” çocuklarımıza mutlaka verilmesi gereken bir hak olmanın ötesinde iyi kurgulanması durumunda yerel düzeyde çok boyutlu sosyal ve ekonomik katkılarda bulunabilecek bir araca dönüştürülebilir. Henüz göreve başlayan ve “toplumcu belediyeciliği” benimseyen yerel yönetimlerin öncelikli işleri arasına girebilecek bir konudur “bir öğün yemek” programı. Öncelikli bir program Temel süreçleri tedarik, imalat, dağıtım olan bir modelin bütünsel bir yaklaşımla amacı, “gıda ve beslenmeyi eğitim sisteminin bir bileşeni yaparak anaokullarından orta öğrenime kadar çocuklara beslenme, iyi beslenme alışkanlıkları, çevre ve beslenme, temizlik konularında eğitim verilmesi” olarak belirlenebilir. Programın bölgesel değer zinciri oluşturacak biçimde, “sağlıklı beslenme, yerel tedarik, yerel tatlar, çevre dostu ambalaj” ilkeleriyle ve yaşama geçirilmesi ve merkezi yönetimden yerel yönetimlere uzanan sorumlulukla yürütülmesi beklenir. Merkezi bütçeden mutlaka bu kaleme harcanması koşuluyla evrensel normlara uygun bir bütçenin ayrılması gerekmekte ise de böylesine yaşamsal bir konu bu yönetim için ancak yeni ihale fırsatları anlamına geleceğinden onlara bırakılamaz. Program içinde başta yerel yönetimler olmak üzere kâr amacı gütmeyen gerçek sivil toplum örgütleri, kooperatifler, okul aile birlikleri ve dernekleri ve mutlaka annelerin olacağı yapılanmalarla ve dikkatle çalışılmış bir program ve referans modellere göre yürütülmelidir. Uygulamada finansman modelleri, yaygınlık, yönetim boyutlarıyla farklılıklar görülebilmektedir. Yalnızca Finlandiya ve İsveç&#8217;te evrensel ücretsiz yemek sağlanmaktayken, çoğu ülkede varlık testine bağlı olan değişken fiyat modelleri vardır. Modelleri belirleyen önemli değişkenler arasında yemek kültürü, beslenme kuralları ve müfredatta beslenmeye daha fazla vurgu yapılıp yapılmadığı yer almaktadır. Bir öğün yemek, hemen şimdi! Başlangıçta eğitim sisteminden kaynaklanan ve okulların alt yapısındaki (yiyecek depolama, pişirme, ısıtma ve yemek tesisleri) eksiklikler önemli engeller olarak karşımıza çıkacaktır. İyi bir projelendirme ve modelleme ve bazı belediyelerin (örn.; İBB SEDEP) uygulamalarının örneklenmesiyle bu güçlükler aşılabilir. Bu kötücül yönetim yemekleri okula sokmazsa derseniz, onu da anneler halleder derim. Müfit Akyos / mufitakyos@gmail.com</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/bir-ogun-yemegin-anatomisi">Bir öğün yemeğin anatomisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Eski bir Ankara mahallesinin (Hacettepe) ilkokulundan (İstiklal) anılarımda kalan, beslenme saati denilen arada torbalarımızdan çıkarttığımız bez peçetelerimizin üzerine koyduğumuz evden getirdiğimiz meyvenin yanında, kışın ABD yardımı süt tozundan yapılma süt içtiğimiz, yazın yoğurt yediğimiz ve her gün bir annenin yaptığı çörek veya aldığı simit var. Bir de hiç sevmediğim kavuniçi renkli plastiğe benzeyen peynir (üzerinde Marshall Yardımı işareti birbirini iyice kavramış iki el bulunan teneke kutularda) ile balık yağı hapları verilirdi ara ara. Bir öğün de olsa hepimiz aynı yemeği yerdik.</p>
<p>Şimdilerde küreselleşen dünya düzeninin bir çıktısı olan ağır yoksulluk vurgunu çocukların en azından bir öğün yemeğe kavuşmaları konuşuluyor bütün dünyada. Başta BM Dünya Gıda Programı olmak üzere pek çok kurum ve ülke “bir öğün yemek” konusunda çalışmalar yapmaktalar.</p>
<p>Tanım gereği, bir çocuğa ücretsiz okul yemeği sağlamak, gıda yoksulluğunu azaltır. Gözlemlerin yanı sıra literatür, okul yemek programlarının akademik performansı artırabileceğini ve davranış gelişiminin çocukların ruh sağlığı ile açlık düzeyleri arasındaki ilişkiyle bağlantılı olduğunu göstermektedir. Bu nedensel bağlantılar, kısa vadeli bilişsel artışların olduğunu, okula devamın arttığını ve ailenin gelirine olumlu etki yaptığını da göstermektedir.</p>
<p><strong>Tam zamanı</strong></p>
<p>Son yerel seçimlerde, iktidarın yerel yönetimlerde beceriksizlikten taraftarlığa, kötü kaynak kullanımından yolsuzluklara uzanan başarısızlığına karşın “toplumcu belediyeciliğin” başarılı örneklerinin etkisini günlük yaşamında görebilen halkın güçlü refleksiyle yerel yönetimler geniş ölçüde el değiştirmiştir. Bu bağlamda “bir öğün yemek” çocuklarımıza mutlaka verilmesi gereken bir hak olmanın ötesinde iyi kurgulanması durumunda yerel düzeyde çok boyutlu sosyal ve ekonomik katkılarda bulunabilecek bir araca dönüştürülebilir.</p>
<p>Henüz göreve başlayan ve “toplumcu belediyeciliği” benimseyen yerel yönetimlerin öncelikli işleri arasına girebilecek bir konudur “bir öğün yemek” programı.</p>
<p><strong>Öncelikli bir program</strong></p>
<p>Temel süreçleri tedarik, imalat, dağıtım olan bir modelin bütünsel bir yaklaşımla amacı, “gıda ve beslenmeyi eğitim sisteminin bir bileşeni yaparak anaokullarından orta öğrenime kadar çocuklara beslenme, iyi beslenme alışkanlıkları, çevre ve beslenme, temizlik konularında eğitim verilmesi” olarak belirlenebilir. Programın bölgesel değer zinciri oluşturacak biçimde, “sağlıklı beslenme, yerel tedarik, yerel tatlar, çevre dostu ambalaj” ilkeleriyle ve yaşama geçirilmesi ve merkezi yönetimden yerel yönetimlere uzanan sorumlulukla yürütülmesi beklenir.</p>
<p>Merkezi bütçeden mutlaka bu kaleme harcanması koşuluyla evrensel normlara uygun bir bütçenin ayrılması gerekmekte ise de böylesine yaşamsal bir konu bu yönetim için ancak yeni ihale fırsatları anlamına geleceğinden onlara bırakılamaz. Program içinde başta yerel yönetimler olmak üzere kâr amacı gütmeyen gerçek sivil toplum örgütleri, kooperatifler, okul aile birlikleri ve dernekleri ve mutlaka annelerin olacağı yapılanmalarla ve dikkatle çalışılmış bir program ve referans modellere göre yürütülmelidir.</p>
<p>Uygulamada finansman modelleri, yaygınlık, yönetim boyutlarıyla farklılıklar görülebilmektedir. Yalnızca Finlandiya ve İsveç&#8217;te evrensel ücretsiz yemek sağlanmaktayken, çoğu ülkede varlık testine bağlı olan değişken fiyat modelleri vardır. Modelleri belirleyen önemli değişkenler arasında yemek kültürü, beslenme kuralları ve müfredatta beslenmeye daha fazla vurgu yapılıp yapılmadığı yer almaktadır.</p>
<p><strong>Bir öğün yemek, hemen şimdi!</strong></p>
<p>Başlangıçta eğitim sisteminden kaynaklanan ve okulların alt yapısındaki (yiyecek depolama, pişirme, ısıtma ve yemek tesisleri) eksiklikler önemli engeller olarak karşımıza çıkacaktır. İyi bir projelendirme ve modelleme ve bazı belediyelerin (örn.; İBB SEDEP) uygulamalarının örneklenmesiyle bu güçlükler aşılabilir.</p>
<p>Bu kötücül yönetim yemekleri okula sokmazsa derseniz, onu da anneler halleder derim.</p>
<p><strong>Müfit Akyos / <a href="mailto:mufitakyos@gmail.com">mufitakyos@gmail.com</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/bir-ogun-yemegin-anatomisi">Bir öğün yemeğin anatomisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">31446</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Konteyner yapabilir miyiz?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/konteyner-yapabilir-miyiz-2</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Müfit Akyos]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 24 Apr 2024 12:32:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Müfit Akyos]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=31246</guid>

					<description><![CDATA[<p>Başlıktaki soru ciddi bir imalat kapasitesine ve deneyimine sahip ülkemiz için uygun bulunmayabilir. Ancak kısa bir internet araştırması ile deprem sonrası 211 çadır ve 238 konteynerde yangın çıktığı bilgisine eriştiğimde bu soruyu sormadan edemedim. Bu yangınlarda çadır ve konteynerlerin çok kısa sürede yandığı, bazılarında can kayıplarının da olduğu ve yangınlara çoğunlukla elektrik kontağının neden olduğu görülmektedir. Her büyük afet sonrası kurtarma faaliyetleri dışında öncelik, kalanların beslenme ve barınma gereksinimlerinin hızla karşılanmasıdır. Barınma denilince kurulma hızı nedeniyle ilk elde akla çadır ve konteyner gelmektedir. Son depremde yönetimin fahiş beceriksizleri ile iyice ağırlaşan ve halen de sürmekte olan bir barınma sorunu yaşanmaktadır. Bu yazıda ülkemizin yaşadığı bunca felaketten edindiği deneyimle konteyner özelinde bir öneri geliştirilmeye çalışılacaktır. Bu bağlamda konteyner, yaşam mekanı oluşturmak üzere tasarlanıp imal edilerek dış dünya ile bağlantısı kurulan endüstriyel dev bir kutu olarak tanımlanmıştır. Büyük olasılıkla uzun bir süre içinde yaşanılacak olan böylesi sınırlı bir kullanım alanına sahip mekanın, barınma temel işlevinin yanı sıra sağlıklı bir konutta olan bütün işlevleri karşılaması beklenir. Bir grup konteynerin oluşturduğu bir ortamda yer alan her bir konteynerin dış dünya ile etkileşim ve iletişim içinde, dış etkilere açık olacağı da dikkate alınmalıdır. Bu tanımlamadan hareketle teknik boyutuyla makine, inşaat, elektrik mühendislikleri ve mimarlık, sosyal boyutuyla da sosyolog ve psikologların katkılarına ve görüşlerine gerek olacaktır. Konuyla ilgili herkesin ayıbı Dar zamanda üretilip kullanıma sunulan, dış koşullara ve yangına karşı bu kadar dayanıksız, içinde yaşamaya uygun olmayan konteynerler konuyla ilgili herkesin ayıbı değil midir? Bunu bir proje konusu olarak ele alıp çözüme kavuşturmak olası mıdır? Sorumlu bir kurumun (AFAD ve Kızılay demeye dilim varmıyor) eşgüdümleyeceği yarışmalı bir süreçte (örneğin TÜBİTAK gibi bir kurumun şeffaf yönetiminde) birden çok konteyner tasarımını belirlemesini amaçlayan bir proje geliştirilebilir mi? Böylesi bir yarışma sosyal yenilikçilik bağlamında (girişimcilik değil!) üniversitelerde oluşturulacak öğrenci ekiplerine de açılabilir mi? Temel ilkeleri ve ölçütleri belirleyen bir şartname ile yola çıkılabilir. Var olan şartname örnekleri gözden geçirilerek mükemmelleştirilebilir. Üretim kolaylığı ve hızı, kurma/bozma, taşıma ve boyutlandırma kolaylığı, dış doğa koşullarına dayanıklılık, her türlü güvenlik, merkezi ve/veya tek ısıtma soğutmaya uygunluk, yenilikçi kullanım kolaylıkları ve tasarım özellikleri ilk akla gelenler. Sonrası bir ürün geliştirme sürecidir. Uygun bulunan belli sayıdaki tasarımın ürüne dönüştürülmesi için desteklenmesi, ön ürünlerin (prototip) tanımlı testlerle doğrulanmaları, testlerde başarılı olan ürünlerin belli sayıda imal ettirilerek gerçek ortamda performanslarının doğrulanması… Ulusal bir jüri Uzmanlık ve şeffaflığa dayalı, tanımlı bir değerlendirme süreci üniversiteler ve meslek örgütlerinden oluşturulacak ulusal bir jüri aracılığıyla yürütülebilir. Fikri mülkiyet konusu ise yarışmayı düzenleyen kurumun bütün süreci finanse etmesi ve sonucunda ürünlerin tasarımı ve üretimiyle ilgili bütün hakları kamu adına satın almasıyla çözülebilir. Süreç sonuçlandığında en çok risk altındaki yerel yönetimler, AFAD, Kızılay belli sayılarda konteyneri ürettirerek depolayabilirler. Risk bölgelerinde önceden belirlenecek üretim noktaları afet anında devreye sokularak gereksinimler karşılanabilir. Bu öneri bir Japon TV’sinde izlediğim dört kişilik bir aile için otel olarak tasarlanmış, gerektiğinde afet bölgelerine taşınan bir konteynerin tanıtımını gördüğümde aklıma geldi.Bir mesleki “takıntı” ile oluşturulan önerimi fazla mühendisçe ve teknokratça bulanlara, hazırlıksız yakalanılan afet zamanlarında bu yönetimin sıkça başvurduğu ihale yasasının 21b ve 22b maddelerine dayanarak hizmet alımının derde deva olmadığını hatırlatırım. Müfit Akyos / mufitakyos@gmail.com</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/konteyner-yapabilir-miyiz-2">Konteyner yapabilir miyiz?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Başlıktaki soru ciddi bir imalat kapasitesine ve deneyimine sahip ülkemiz için uygun bulunmayabilir. Ancak kısa bir internet araştırması ile deprem sonrası 211 çadır ve 238 konteynerde yangın çıktığı bilgisine eriştiğimde bu soruyu sormadan edemedim.</p>
<p>Bu yangınlarda çadır ve konteynerlerin çok kısa sürede yandığı, bazılarında can kayıplarının da olduğu ve yangınlara çoğunlukla elektrik kontağının neden olduğu görülmektedir.</p>
<p>Her büyük afet sonrası kurtarma faaliyetleri dışında öncelik, kalanların beslenme ve barınma gereksinimlerinin hızla karşılanmasıdır. Barınma denilince kurulma hızı nedeniyle ilk elde akla çadır ve konteyner gelmektedir. Son depremde yönetimin fahiş beceriksizleri ile iyice ağırlaşan ve halen de sürmekte olan bir barınma sorunu yaşanmaktadır. Bu yazıda ülkemizin yaşadığı bunca felaketten edindiği deneyimle konteyner özelinde bir öneri geliştirilmeye çalışılacaktır.</p>
<p>Bu bağlamda konteyner, yaşam mekanı oluşturmak üzere tasarlanıp imal edilerek dış dünya ile bağlantısı kurulan endüstriyel dev bir kutu olarak tanımlanmıştır. Büyük olasılıkla uzun bir süre içinde yaşanılacak olan böylesi sınırlı bir kullanım alanına sahip mekanın, barınma temel işlevinin yanı sıra sağlıklı bir konutta olan bütün işlevleri karşılaması beklenir. Bir grup konteynerin oluşturduğu bir ortamda yer alan her bir konteynerin dış dünya ile etkileşim ve iletişim içinde, dış etkilere açık olacağı da dikkate alınmalıdır. Bu tanımlamadan hareketle teknik boyutuyla makine, inşaat, elektrik mühendislikleri ve mimarlık, sosyal boyutuyla da sosyolog ve psikologların katkılarına ve görüşlerine gerek olacaktır.</p>
<p><strong>Konuyla ilgili herkesin ayıbı</strong></p>
<p>Dar zamanda üretilip kullanıma sunulan, dış koşullara ve yangına karşı bu kadar dayanıksız, içinde yaşamaya uygun olmayan konteynerler konuyla ilgili herkesin ayıbı değil midir? Bunu bir proje konusu olarak ele alıp çözüme kavuşturmak olası mıdır? Sorumlu bir kurumun (AFAD ve Kızılay demeye dilim varmıyor) eşgüdümleyeceği yarışmalı bir süreçte (örneğin TÜBİTAK gibi bir kurumun şeffaf yönetiminde) birden çok konteyner tasarımını belirlemesini amaçlayan bir proje geliştirilebilir mi? Böylesi bir yarışma sosyal yenilikçilik bağlamında (girişimcilik değil!) üniversitelerde oluşturulacak öğrenci ekiplerine de açılabilir mi?</p>
<p>Temel ilkeleri ve ölçütleri belirleyen bir şartname ile yola çıkılabilir. Var olan şartname örnekleri gözden geçirilerek mükemmelleştirilebilir. Üretim kolaylığı ve hızı, kurma/bozma, taşıma ve boyutlandırma kolaylığı, dış doğa koşullarına dayanıklılık, her türlü güvenlik, merkezi ve/veya tek ısıtma soğutmaya uygunluk, yenilikçi kullanım kolaylıkları ve tasarım özellikleri ilk akla gelenler. Sonrası bir ürün geliştirme sürecidir. Uygun bulunan belli sayıdaki tasarımın ürüne dönüştürülmesi için desteklenmesi, ön ürünlerin (prototip) tanımlı testlerle doğrulanmaları, testlerde başarılı olan ürünlerin belli sayıda imal ettirilerek gerçek ortamda performanslarının doğrulanması…</p>
<p><strong>Ulusal bir jüri</strong></p>
<p>Uzmanlık ve şeffaflığa dayalı, tanımlı bir değerlendirme süreci üniversiteler ve meslek örgütlerinden oluşturulacak ulusal bir jüri aracılığıyla yürütülebilir. Fikri mülkiyet konusu ise yarışmayı düzenleyen kurumun bütün süreci finanse etmesi ve sonucunda ürünlerin tasarımı ve üretimiyle ilgili bütün hakları kamu adına satın almasıyla çözülebilir.</p>
<p>Süreç sonuçlandığında en çok risk altındaki yerel yönetimler, AFAD, Kızılay belli sayılarda konteyneri ürettirerek depolayabilirler. Risk bölgelerinde önceden belirlenecek üretim noktaları afet anında devreye sokularak gereksinimler karşılanabilir.</p>
<p>Bu öneri bir Japon TV’sinde izlediğim dört kişilik bir aile için otel olarak tasarlanmış, gerektiğinde afet bölgelerine taşınan bir konteynerin tanıtımını gördüğümde aklıma geldi.Bir mesleki “takıntı” ile oluşturulan önerimi fazla mühendisçe ve teknokratça bulanlara, hazırlıksız yakalanılan afet zamanlarında bu yönetimin sıkça başvurduğu ihale yasasının 21b ve 22b maddelerine dayanarak hizmet alımının derde deva olmadığını hatırlatırım.</p>
<p><strong>Müfit Akyos / <a href="mailto:mufitakyos@gmail.com">mufitakyos@gmail.com</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/konteyner-yapabilir-miyiz-2">Konteyner yapabilir miyiz?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">31246</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Konteyner yapabilir miyiz?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mufit-akyos/konteyner-yapabilir-miyiz</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 08 Apr 2024 09:09:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Müfit Akyos]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[afet yönetimi]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[Konteyner]]></category>
		<category><![CDATA[mühendislik]]></category>
		<category><![CDATA[üretim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=31178</guid>

					<description><![CDATA[<p>Başlıktaki soru ciddi bir imalat kapasitesine ve deneyimine sahip ülkemiz için uygun bulunmayabilir. Ancak kısa bir internet araştırması ile deprem sonrası 211 çadır ve 238 konteynerde yangın çıktığı bilgisine eriştiğimde bu soruyu sormadan edemedim. Bu yangınlarda çadır ve konteynerlerin çok kısa sürede yandığı, bazılarında can kayıplarının da olduğu ve yangınlara çoğunlukla elektrik kontağının neden olduğu görülmektedir. Her büyük afet sonrası kurtarma faaliyetleri dışında öncelik, kalanların beslenme ve barınma gereksinimlerinin hızla karşılanmasıdır. Barınma denilince kurulma hızı nedeniyle ilk elde akla çadır ve konteyner gelmektedir. Son depremde yönetimin fahiş beceriksizleri ile iyice ağırlaşan ve halen de sürmekte olan bir barınma sorunu yaşanmaktadır. Bu yazıda ülkemizin yaşadığı bunca felaketten edindiği deneyimle konteyner özelinde bir öneri geliştirilmeye çalışılacaktır. Bu bağlamda konteyner, yaşam mekanı oluşturmak üzere tasarlanıp imal edilerek dış dünya ile bağlantısı kurulan endüstriyel dev bir kutu olarak tanımlanmıştır. Büyük olasılıkla uzun bir süre içinde yaşanılacak olan böylesi sınırlı bir kullanım alanına sahip mekanın, barınma temel işlevinin yanı sıra sağlıklı bir konutta olan bütün işlevleri karşılaması beklenir. Bir grup konteynerin oluşturduğu bir ortamda yer alan her bir konteynerin dış dünya ile etkileşim ve iletişim içinde, dış etkilere açık olacağı da dikkate alınmalıdır. Bu tanımlamadan hareketle teknik boyutuyla makine, inşaat, elektrik mühendislikleri ve mimarlık, sosyal boyutuyla da sosyolog ve psikologların katkılarına ve görüşlerine gerek olacaktır. Konuyla ilgili herkesin ayıbı Dar zamanda üretilip kullanıma sunulan, dış koşullara ve yangına karşı bu kadar dayanıksız, içinde yaşamaya uygun olmayan konteynerler konuyla ilgili herkesin ayıbı değil midir? Bunu bir proje konusu olarak ele alıp çözüme kavuşturmak olası mıdır? Sorumlu bir kurumun (AFAD ve Kızılay demeye dilim varmıyor) eşgüdümleyeceği yarışmalı bir süreçte (örneğin TÜBİTAK gibi bir kurumun şeffaf yönetiminde) birden çok konteyner tasarımını belirlemesini amaçlayan bir proje geliştirilebilir mi? Böylesi bir yarışma sosyal yenilikçilik bağlamında (girişimcilik değil!) üniversitelerde oluşturulacak öğrenci ekiplerine de açılabilir mi? Temel ilkeleri ve ölçütleri belirleyen bir şartname ile yola çıkılabilir. Var olan şartname örnekleri gözden geçirilerek mükemmelleştirilebilir. Üretim kolaylığı ve hızı, kurma/bozma, taşıma ve boyutlandırma kolaylığı, dış doğa koşullarına dayanıklılık, her türlü güvenlik, merkezi ve/veya tek ısıtma soğutmaya uygunluk, yenilikçi kullanım kolaylıkları ve tasarım özellikleri ilk akla gelenler. Sonrası bir ürün geliştirme sürecidir. Uygun bulunan belli sayıdaki tasarımın ürüne dönüştürülmesi için desteklenmesi, ön ürünlerin (prototip) tanımlı testlerle doğrulanmaları, testlerde başarılı olan ürünlerin belli sayıda imal ettirilerek gerçek ortamda performanslarının doğrulanması… Ulusal bir jüri Uzmanlık ve şeffaflığa dayalı, tanımlı bir değerlendirme süreci üniversiteler ve meslek örgütlerinden oluşturulacak ulusal bir jüri aracılığıyla yürütülebilir. Fikri mülkiyet konusu ise yarışmayı düzenleyen kurumun bütün süreci finanse etmesi ve sonucunda ürünlerin tasarımı ve üretimiyle ilgili bütün hakları kamu adına satın almasıyla çözülebilir. Süreç sonuçlandığında en çok risk altındaki yerel yönetimler, AFAD, Kızılay belli sayılarda konteyneri ürettirerek depolayabilirler. Risk bölgelerinde önceden belirlenecek üretim noktaları afet anında devreye sokularak gereksinimler karşılanabilir. Bu öneri, bir Japon TV’sinde izlediğim dört kişilik bir aile için otel olarak tasarlanmış, gerektiğinde afet bölgelerine taşınan bir konteynerin tanıtımını gördüğümde aklıma geldi. Bir mesleki “takıntı” ile oluşturulan önerimi fazla mühendisçe ve teknokratça bulanlara, hazırlıksız yakalanılan afet zamanlarında bu yönetimin sıkça başvurduğu ihale yasasının 21b ve 22b maddelerine dayanarak hizmet alımının derde deva olmadığını hatırlatırım. Müfit Akyos *Bu yazı, HBT Dergi 206. sayıda yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mufit-akyos/konteyner-yapabilir-miyiz">Konteyner yapabilir miyiz?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="wp-image-3268 alignleft" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2016/07/mufit-300x300.jpg" alt="" width="120" height="120" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2016/07/mufit-300x300.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2016/07/mufit-150x150.jpg 150w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2016/07/mufit.jpg 366w" sizes="(max-width: 120px) 100vw, 120px" />Başlıktaki soru ciddi bir imalat kapasitesine ve deneyimine sahip ülkemiz için uygun bulunmayabilir. Ancak kısa bir internet araştırması ile deprem sonrası 211 çadır ve 238 konteynerde yangın çıktığı bilgisine eriştiğimde bu soruyu sormadan edemedim. Bu yangınlarda çadır ve konteynerlerin çok kısa sürede yandığı, bazılarında can kayıplarının da olduğu ve yangınlara çoğunlukla elektrik kontağının neden olduğu görülmektedir.</p>
<p>Her büyük afet sonrası kurtarma faaliyetleri dışında öncelik, kalanların beslenme ve barınma gereksinimlerinin hızla karşılanmasıdır. Barınma denilince kurulma hızı nedeniyle ilk elde akla çadır ve konteyner gelmektedir. Son depremde yönetimin fahiş beceriksizleri ile iyice ağırlaşan ve halen de sürmekte olan bir barınma sorunu yaşanmaktadır. Bu yazıda ülkemizin yaşadığı bunca felaketten edindiği deneyimle konteyner özelinde bir öneri geliştirilmeye çalışılacaktır.</p>
<p>Bu bağlamda konteyner, yaşam mekanı oluşturmak üzere tasarlanıp imal edilerek dış dünya ile bağlantısı kurulan endüstriyel dev bir kutu olarak tanımlanmıştır. Büyük olasılıkla uzun bir süre içinde yaşanılacak olan böylesi sınırlı bir kullanım alanına sahip mekanın, barınma temel işlevinin yanı sıra sağlıklı bir konutta olan bütün işlevleri karşılaması beklenir. Bir grup konteynerin oluşturduğu bir ortamda yer alan her bir konteynerin dış dünya ile etkileşim ve iletişim içinde, dış etkilere açık olacağı da dikkate alınmalıdır. Bu tanımlamadan hareketle teknik boyutuyla makine, inşaat, elektrik mühendislikleri ve mimarlık, sosyal boyutuyla da sosyolog ve psikologların katkılarına ve görüşlerine gerek olacaktır.</p>
<p><strong>Konuyla ilgili herkesin ayıbı</strong></p>
<p>Dar zamanda üretilip kullanıma sunulan, dış koşullara ve yangına karşı bu kadar dayanıksız, içinde yaşamaya uygun olmayan konteynerler konuyla ilgili herkesin ayıbı değil midir? Bunu bir proje konusu olarak ele alıp çözüme kavuşturmak olası mıdır? Sorumlu bir kurumun (AFAD ve Kızılay demeye dilim varmıyor) eşgüdümleyeceği yarışmalı bir süreçte (örneğin TÜBİTAK gibi bir kurumun şeffaf yönetiminde) birden çok konteyner tasarımını belirlemesini amaçlayan bir proje geliştirilebilir mi? Böylesi bir yarışma sosyal yenilikçilik bağlamında (girişimcilik değil!) üniversitelerde oluşturulacak öğrenci ekiplerine de açılabilir mi?</p>
<p>Temel ilkeleri ve ölçütleri belirleyen bir şartname ile yola çıkılabilir. Var olan şartname örnekleri gözden geçirilerek mükemmelleştirilebilir. Üretim kolaylığı ve hızı, kurma/bozma, taşıma ve boyutlandırma kolaylığı, dış doğa koşullarına dayanıklılık, her türlü güvenlik, merkezi ve/veya tek ısıtma soğutmaya uygunluk, yenilikçi kullanım kolaylıkları ve tasarım özellikleri ilk akla gelenler. Sonrası bir ürün geliştirme sürecidir. Uygun bulunan belli sayıdaki tasarımın ürüne dönüştürülmesi için desteklenmesi, ön ürünlerin (prototip) tanımlı testlerle doğrulanmaları, testlerde başarılı olan ürünlerin belli sayıda imal ettirilerek gerçek ortamda performanslarının doğrulanması…</p>
<p><strong>Ulusal bir jüri</strong></p>
<p>Uzmanlık ve şeffaflığa dayalı, tanımlı bir değerlendirme süreci üniversiteler ve meslek örgütlerinden oluşturulacak ulusal bir jüri aracılığıyla yürütülebilir. Fikri mülkiyet konusu ise yarışmayı düzenleyen kurumun bütün süreci finanse etmesi ve sonucunda ürünlerin tasarımı ve üretimiyle ilgili bütün hakları kamu adına satın almasıyla çözülebilir.</p>
<p>Süreç sonuçlandığında en çok risk altındaki yerel yönetimler, AFAD, Kızılay belli sayılarda konteyneri ürettirerek depolayabilirler. Risk bölgelerinde önceden belirlenecek üretim noktaları afet anında devreye sokularak gereksinimler karşılanabilir.</p>
<p>Bu öneri, bir Japon TV’sinde izlediğim dört kişilik bir aile için otel olarak tasarlanmış, gerektiğinde afet bölgelerine taşınan bir konteynerin tanıtımını gördüğümde aklıma geldi. Bir mesleki “takıntı” ile oluşturulan önerimi fazla mühendisçe ve teknokratça bulanlara, hazırlıksız yakalanılan afet zamanlarında bu yönetimin sıkça başvurduğu ihale yasasının 21b ve 22b maddelerine dayanarak hizmet alımının derde deva olmadığını hatırlatırım.</p>
<p><strong>Müfit Akyos</strong></p>
<p><strong>*Bu yazı, HBT Dergi 206. sayıda yayınlanmıştır.</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mufit-akyos/konteyner-yapabilir-miyiz">Konteyner yapabilir miyiz?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">31178</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Türkiye&#8230; Neden ‘Hedef Ay’ olamıyor?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/turkiye-neden-hedef-ay-olamiyor</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Müfit Akyos]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 11 Feb 2024 11:45:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Müfit Akyos]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=30886</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bilginin ve kurumların sürekliliği TRJ328 ve TRJ628 size neyi çağrıştırıyor? 2015’de dönemin başbakanının açıklamasına göre ülkemizin ilk yolcu uçakları 29 Ekim 2019’da gökyüzünde olacaktı. Dört yıl içinde fabrika kurulacak, ilk uçaklar üretilecek ve “bilet ücretleri ucuzlayacaktı”. Hatta ilk uçuş için sembolik bir bilet bile kesilmişti. Henüz o bileti kullanmak kısmet olmadı! Benzerlerini siyasal tarihimizde bagajlarda taşınan fabrika “temellerinden” günümüzün tank ve “yerli-milli” otomobiline kadar örneklemek olanaklıdır. Benzer bir örnek şu günlerde Ay&#8217;a gitmekten başlayıp Samanyolu&#8217;na uzanan söylemlerle yineleniyor. Hemen her konuda kendilerini milat olarak ilan etme saplantısı içinde iddialı hedefler ortaya konuluyor. Bu bağlamda bilimin birikimli ve artımlı bir süreç olduğunu ve kurumların bilgi, deneyim ve yetkinlik birikiminin ne denli önemli olduğunu anımsamak için VII. Beş Yıllık Plan Döneminde Öncelikle Ele Alınması Öngörülen Temel Yapısal Değişim Projeleri Kapsamındaki “Bilim ve Teknolojide Atılım Projesi (1995)”1 güçlü bir kaynak oluşturmaktadır. Bu kaynağa dayanılarak Bilim Teknoloji Yüksek Kurulu onayı ile yayınlanan ve içinde “Ulusal Havacılık ve Uzay Konseyi” kurulması önerisinin de yer aldığı “Havacılıkta Bilim-Teknoloji-Sanayi Politikaları, Türkiye İçin Öneriler, Bilim ve Teknoloji Strateji ve Politika Çalışmaları, TÜBİTAK BTP 95/03, Ekim 1995”2 dokümanını dikkatinize sunuyoruz. Ulusal havacılık ve uzay sanayisinin oluşturulması ile ilgili bütünsel bir bakış açısını ve bunu yansıtan önerileri içeren bu çalışmanın amacı “… ülkemizde son 10 yılda gelişen, havacılıkla ilgili sanayilerin, 21. yüzyıl koşullarında rekabet etmeye hazır ve ulusal savunmamızı destekleyen sanayiler haline gelmesini sağlayabilmek için, araştırma-geliştirme ve tasarım yeteneklerini yükseltici politikaların belirlenmesidir. Bunun için, havacılık teknolojisinin dünya ve ülkemizdeki durumuna ilişkin inceleme ve bilgilere dayanılarak öneriler geliştir[mektir]” olarak tanımlanarak, yeni sanayileşen ülkelerde “ürün geliştirme yeteneği kazanmaya yönelik bir strateji“ izlendiğinin ve [bu] “yeteneğin kazanılması, imalat yeteneği ile birlikte, doğal olarak, kavram ve tasarım geliştirme yeteneğinin kazanılmasını [da] içermektedir“ denilmektedir. Ulusal Uzay ve Havacılık Konseyi, “Gerek strateji ve politika saptamada gerekse saptanan strateji ve politikayı hayata geçirmede, ulusal ölçekte eşgüdümü sağlamanın ve bunu kurumsallaştırmanın önemi göz önünde tutularak” önerilmişti. Ürün geliştirme yeteneği kazanmak, hedeflenen ürünlere yönelik sahip olunan bütün yetkinliklerin sistematik ve metodolojik bir yaklaşımla belirlenmesini gerektirir. Bu bağlamda Teknoloji Taksonomisinin tanımlanması ile ölçme metrikleri olan Teknoloji, Donanım, İmalat ve Yazılım Hazırlık Seviyeleri belirlenerek bir Bilgi Yönetim Sistemi aracılığıyla teknoloji geliştirme stratejileri ve planlarının oluşturulmasında güçlü bir yönetim aracına dönüştürülmelidir.3 Ülke &#8211; Ajans Kuruluş Bütçe ABD &#8211; NASA 1958 23 milyar dolar Avrupa Uzay Ajansı&#8217;nın (ESA) 1975 6,27 milyar euro Rusya Uzay Ajansı &#8211; Roskosmos 1992 3.27 milyar dolar Almanya Uzay Ajansı &#8211; DLR 1969 1,1 milyar euro Japon Uzay Ajansı &#8211; JAXA 1969 2,03 milyar dolar İngiltere Uzay Ajansı – UKSA (BNSC) 2010 (1985) 374 milyon sterlin Kanada Uzay Ajansı &#8211; CSA 1989 300 milyon dolar Çin 1993 8 milyar dolar (tahmini) Hindistan Uzay Ajansı -ISRO 1969 2 milyar dolar (tahmini) Türkiye Uzay Ajansı &#8211; TUA 13.12.2018 38 milyon TL (~ 5,1 milyon dolar) &#160; Yok, bunlar uzun işler diyorsanız bir imza ile Türkiye Uzay Ajansı’nı kurar ertesi gün de “hedef Ay” deyiverirsiniz. Müfit Akyos  *Bu yazı, HBT Dergi 259. sayıda yayınlanmıştır. Kaynaklar: 1 https://www.inovasyon.org/images/makaleler/ayk/AYK.ODTUog_uye_der_Haz_02.pdf 2 Dokümanın aslına inovasyon.org sitesinden erişilebilir. 3 Bu konuda bir uygulama örneği için bkz. Ahmet Ş. Üçer, Anılarımla Destekli Ülkemizin Son 50 Yılındaki Savunma Havacılığı Serüveni, Luna Yayınları, 2021.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/turkiye-neden-hedef-ay-olamiyor">Türkiye&#8230; Neden ‘Hedef Ay’ olamıyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bilginin ve kurumların sürekliliği</strong></p>
<p>TRJ328 ve TRJ628 size neyi çağrıştırıyor? 2015’de dönemin başbakanının açıklamasına göre ülkemizin ilk yolcu uçakları <strong>29 Ekim 2019</strong>’da gökyüzünde olacaktı. Dört yıl içinde fabrika kurulacak, ilk uçaklar üretilecek ve “bilet ücretleri ucuzlayacaktı”. Hatta ilk uçuş için sembolik bir bilet bile kesilmişti. Henüz o bileti kullanmak kısmet olmadı! Benzerlerini siyasal tarihimizde bagajlarda taşınan fabrika “temellerinden” günümüzün tank ve “yerli-milli” otomobiline kadar örneklemek olanaklıdır.</p>
<p>Benzer bir örnek şu günlerde Ay&#8217;a gitmekten başlayıp Samanyolu&#8217;na uzanan söylemlerle yineleniyor. Hemen her konuda kendilerini milat olarak ilan etme saplantısı içinde iddialı hedefler ortaya konuluyor. Bu bağlamda bilimin birikimli ve artımlı bir süreç olduğunu ve kurumların bilgi, deneyim ve yetkinlik birikiminin ne denli önemli olduğunu anımsamak için VII. Beş Yıllık Plan Döneminde Öncelikle Ele Alınması Öngörülen Temel Yapısal Değişim Projeleri Kapsamındaki “Bilim ve Teknolojide Atılım Projesi (1995)”<a class="sdfootnoteanc" href="#sdfootnote1sym" name="sdfootnote1anc"><sup>1</sup></a> güçlü bir kaynak oluşturmaktadır. Bu kaynağa dayanılarak Bilim Teknoloji Yüksek Kurulu onayı ile yayınlanan ve içinde “Ulusal Havacılık ve Uzay Konseyi” kurulması önerisinin de yer aldığı “Havacılıkta Bilim-Teknoloji-Sanayi Politikaları, Türkiye İçin Öneriler, Bilim ve Teknoloji Strateji ve Politika Çalışmaları, TÜBİTAK BTP 95/03, Ekim 1995”<a class="sdfootnoteanc" href="#sdfootnote2sym" name="sdfootnote2anc"><sup>2</sup></a> dokümanını dikkatinize sunuyoruz.</p>
<p>Ulusal havacılık ve uzay sanayisinin oluşturulması ile ilgili bütünsel bir bakış açısını ve bunu yansıtan önerileri içeren bu çalışmanın amacı “… ülkemizde son 10 yılda gelişen, havacılıkla ilgili sanayilerin, 21. yüzyıl koşullarında rekabet etmeye hazır ve ulusal savunmamızı destekleyen sanayiler haline gelmesini sağlayabilmek için, araştırma-geliştirme ve tasarım yeteneklerini yükseltici politikaların belirlenmesidir. Bunun için, havacılık teknolojisinin dünya ve ülkemizdeki durumuna ilişkin inceleme ve bilgilere dayanılarak öneriler geliştir[mektir]” olarak tanımlanarak, yeni sanayileşen ülkelerde “ürün geliştirme yeteneği kazanmaya yönelik bir strateji“ izlendiğinin ve [bu] “yeteneğin kazanılması, imalat yeteneği ile birlikte, doğal olarak, kavram ve tasarım geliştirme yeteneğinin kazanılmasını [da] içermektedir“ denilmektedir.</p>
<p>Ulusal Uzay ve Havacılık Konseyi, “Gerek strateji ve politika saptamada gerekse saptanan strateji ve politikayı hayata geçirmede, ulusal ölçekte eşgüdümü sağlamanın ve bunu kurumsallaştırmanın önemi göz önünde tutularak” önerilmişti.</p>
<p>Ürün geliştirme yeteneği kazanmak, hedeflenen ürünlere yönelik sahip olunan bütün yetkinliklerin sistematik ve metodolojik bir yaklaşımla belirlenmesini gerektirir. Bu bağlamda Teknoloji Taksonomisinin tanımlanması ile ölçme metrikleri olan Teknoloji, Donanım, İmalat ve Yazılım Hazırlık Seviyeleri belirlenerek bir Bilgi Yönetim Sistemi aracılığıyla teknoloji geliştirme stratejileri ve planlarının oluşturulmasında güçlü bir yönetim aracına dönüştürülmelidir.<a class="sdfootnoteanc" href="#sdfootnote3sym" name="sdfootnote3anc"><sup>3</sup></a></p>
<table border="1" width="648" cellspacing="0" cellpadding="9">
<colgroup>
<col width="254" />
<col width="99" />
<col width="239" /> </colgroup>
<tbody>
<tr valign="TOP">
<td width="254">Ülke &#8211; Ajans</td>
<td width="99">Kuruluş</td>
<td width="239">Bütçe</td>
</tr>
<tr valign="TOP">
<td width="254">ABD &#8211; NASA</td>
<td width="99">1958</td>
<td width="239">23 milyar dolar</td>
</tr>
<tr valign="TOP">
<td width="254">Avrupa Uzay Ajansı&#8217;nın (ESA)</td>
<td width="99">1975</td>
<td width="239">6,27 milyar euro</td>
</tr>
<tr valign="TOP">
<td width="254">Rusya Uzay Ajansı &#8211; Roskosmos</td>
<td width="99">1992</td>
<td width="239">3.27 milyar dolar</td>
</tr>
<tr valign="TOP">
<td width="254" height="3">Almanya Uzay Ajansı &#8211; DLR</td>
<td width="99">1969</td>
<td width="239">1,1 milyar euro</td>
</tr>
<tr valign="TOP">
<td width="254">Japon Uzay Ajansı &#8211; JAXA</td>
<td width="99">1969</td>
<td width="239">2,03 milyar dolar</td>
</tr>
<tr valign="TOP">
<td width="254">İngiltere Uzay Ajansı – UKSA (BNSC)</td>
<td width="99">2010 (1985)</td>
<td width="239">374 milyon sterlin</td>
</tr>
<tr valign="TOP">
<td width="254">Kanada Uzay Ajansı &#8211; CSA</td>
<td width="99">1989</td>
<td width="239">300 milyon dolar</td>
</tr>
<tr valign="TOP">
<td width="254">Çin</td>
<td width="99">1993</td>
<td width="239">8 milyar dolar (tahmini)</td>
</tr>
<tr valign="TOP">
<td width="254">Hindistan Uzay Ajansı -ISRO</td>
<td width="99">1969</td>
<td width="239">2 milyar dolar (tahmini)</td>
</tr>
<tr valign="TOP">
<td width="254">Türkiye Uzay Ajansı &#8211; TUA</td>
<td width="99">13.12.2018</td>
<td width="239">38 milyon TL (~ 5,1 milyon dolar)</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yok, bunlar uzun işler diyorsanız bir imza ile Türkiye Uzay Ajansı’nı kurar ertesi gün de “hedef Ay” deyiverirsiniz.</p>
<p><strong>Müfit Akyos </strong></p>
<p><em><strong>*Bu yazı, HBT Dergi <a href="https://abonelik.herkesebilimteknoloji.com/urun/sayi-259-12-mart-2021-dijital-pdf/">259. sayıda</a> yayınlanmıştır.</strong></em></p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<div id="sdfootnote1">
<p><strong><span style="font-size: small;"><a class="sdfootnotesym" href="#sdfootnote1anc" name="sdfootnote1sym">1</a><sup></sup> https://www.inovasyon.org/images/makaleler/ayk/AYK.ODTUog_uye_der_Haz_02.pdf</span></strong></p>
</div>
<div id="sdfootnote2">
<p><strong><span style="font-size: small;"><a class="sdfootnotesym" href="#sdfootnote2anc" name="sdfootnote2sym">2</a><sup></sup> Dokümanın aslına inovasyon.org sitesinden erişilebilir.</span></strong></p>
</div>
<div id="sdfootnote3">
<p><strong><span style="font-size: small;"><a class="sdfootnotesym" href="#sdfootnote3anc" name="sdfootnote3sym">3</a><sup></sup> Bu konuda bir uygulama örneği için bkz. Ahmet Ş. Üçer, <i>Anılarımla Destekli Ülkemizin Son 50 Yılındaki Savunma Havacılığı Serüveni</i>, Luna Yayınları, 2021.</span></strong></p>
</div>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/turkiye-neden-hedef-ay-olamiyor">Türkiye&#8230; Neden ‘Hedef Ay’ olamıyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">30886</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Hiroşima’nın barışı fısıldayan Ginkgo ağaçları</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mufit-akyos/hirosimanin-barisi-fisildayan-ginkgo-agaclari</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Müfit Akyos]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 Sep 2023 07:57:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Müfit Akyos]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=30146</guid>

					<description><![CDATA[<p>Barışı savaşmama hali olarak tanımlamak eksik kalır. Savaşların sonrasında erişilen “barışta”, güçlü olanın (haklı olanın anlamında değil) kazandığı şan, şeref, mal-mülk ne varsa tarih olarak yazılır da, kaybedenlerin yani halkın acıları, kaybettikleri söz konusu bile edilmez. Böylesi bir savaş-barış diyalektiği gerçekte bir sonraki savaşı ya da barışı taşır içinde. Günümüze kadar yansıyan sonuçlarına bakıldığında bunun somut örnekleri I. ve II. Dünya Savaşlarıdır. 1 Eylül 1939’da Nazi Almanyası’nın Polonya’yı işgali ile başladığı kabul edilen II. Dünya Savaşı, 75 yıl önce ABD’nin Hiroşima’ya (6 Ağustos 1945) ve Nagazaki‘ye (9 Ağustos 1945) attığı iki atom bombasının yok ettiği 200 bine yakın insanla zirveye ulaşan dehşetle son buldu. Sonrasında 1 Eylül, Dünya Barış Günü olarak kutlanılır oldu. Barışın en genel anlamıyla bireysel/kurumsal her alan ve ilişkide şiddetin olmaması olarak tanımlanması yerine, savaşmama hali olarak tanımlandığı sürece insanlık güvende olmayacaktır. Tek kutuplu dünyada dehşet dengesinden kurtulduğumuza sevinemeden, emperyalizmin açgözlü düzeni içinde rekabet kavramı etik değerlerden yoksun ve yok etme esaslı olarak ülkeler, firmalar, kişiler arası yaşamın bütün ilişki ve alanlarına bir düşünce ve yaşama biçimi olarak yerleştirildi. Bu ideolojinin günümüzde insanlığı getirdiği nokta; nerede ise kaybedilmek üzere olan dünya doğası, yerel savaşlar, mülteci sorunu, eşitsizlik ve açlıktır. Bir örnek; COVID 19 salgını ile ilgili olarak, Dünya Sağlık Örgütü Genel Direktörü Dr. T.A. Ghebreyesus, “Dünya genelindeki okulların %43&#8217;ünde su ve sabunla el yıkama imkanının bulunmamasının tahminen 818 milyon çocuğu olumsuz etkilemesinin okulların açılmasında başlıca engel&#8221; olduğunu söylüyor (DSÖ-UNICEF Ortak Raporundan). İki kutuplu dünyanın dehşet dengesi sürerken her iki tarafta da barış isteyenler hain ilan edilip acılar çektirildi. Günümüzde de barışı şiddet karşıtlığı ile eş tutarak savunanlara egemen güçler hiç de farklı davranmıyorlar. Oysa ki doğanın yaşama gücü ve isteği bize en güzel dersleri veriyor. Örneğin, Hiroşima’ya atılan atom bombası sonrası şehir ve bitki örtüsü küle dönmüş, 200.000’e yakın insan ölmüştü. Buna karşın, yaklaşık 200-250 milyon yıllık geçmişleri ile son buzul çağından günümüze kalabilen ginkgo ağaçlarından yaklaşık 170’i toprağın altında kalıp kavrulmaktan kurtulan köklerinden yeniden doğarak atom bombasının tahribine karşı 75 yıldır direnmektedirler (Hibaku Jumoku – Yaşam Ağaçları). 1951&#8217;de Hiroşima Üniversitesi&#8217;nin ilk başkanı Avrupa, A.B.D ve Asya&#8217;daki üniversitelere gönderdiği mektuplarla kampüslerini ağaçlandırmak üzere tohum ve fide gönderilmesini istedi. Çünkü ona göre &#8220;Yeşil, canlılığın, umudun ve barışın rengiydi&#8221;. Gelen tohum ve fidelerle bütün kampüs ağaçlandırıldı. 2011 yılında, BM Eğitim ve Araştırma Enstitüsü&#8217;nün (UNITAR) Hiroşima Ofisi&#8217;nin Direktörü Nassrine Azimi ve Tomoko Watanabe, 1951 deneyimini tersine çevirmeyi düşündüler. Yaşam Ağaçları tohumlarını botanik bahçeleri, üniversiteler ve ağaçlara ve barışa güçlü bağlılıkları olanlarla paylaşma fikrini gerçeğe dönüştürdüler. Hiroşima Barış Kültürü Vakfı ve Hiroşima Üniversitesi&#8217;nin desteğiyle UNITAR ve Asya Güven Ağı (ANT)’nın girişimiyle Hiroşhima’nın Yeşil Mirası &#8211; GLH projesi doğdu. Bu proje ile Hiroşimalılar bir barış mesajı olarak bu ağaçların tohumlarından üretilen fidanları dünya ile paylaşmaktadırlar. Şu anda yaklaşık 30 ülkede bu tohumlardan üretilen Ginkgo ağaçlarının nazik yaprakları umudun dayanıklılığını, barış ve uzlaşmaya olan ihtiyacı, nükleer dehşetten arındırılmış, barış içinde daha ekolojik bir dünyanın mümkün olabileceğini insanlığa fısıldamaktadırlar. 1 Eylül Dünya Barış Gününüz Kutlu Olsun! Müfit Akyos *Bu yazı, HBT Dergi 231. sayıda yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mufit-akyos/hirosimanin-barisi-fisildayan-ginkgo-agaclari">Hiroşima’nın barışı fısıldayan Ginkgo ağaçları</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Barışı savaşmama hali olarak tanımlamak eksik kalır.</p>
<p>Savaşların sonrasında erişilen “barışta”, güçlü olanın (haklı olanın anlamında değil) kazandığı şan, şeref, mal-mülk ne varsa tarih olarak yazılır da, kaybedenlerin yani halkın acıları, kaybettikleri söz konusu bile edilmez. Böylesi bir savaş-barış diyalektiği gerçekte bir sonraki savaşı ya da barışı taşır içinde. Günümüze kadar yansıyan sonuçlarına bakıldığında bunun somut örnekleri I. ve II. Dünya Savaşlarıdır.</p>
<p>1 Eylül 1939’da Nazi Almanyası’nın Polonya’yı işgali ile başladığı kabul edilen II. Dünya Savaşı, 75 yıl önce ABD’nin Hiroşima’ya (6 Ağustos 1945) ve Nagazaki‘ye (9 Ağustos 1945) attığı iki atom bombasının yok ettiği 200 bine yakın insanla zirveye ulaşan dehşetle son buldu.</p>
<p>Sonrasında 1 Eylül, Dünya Barış Günü olarak kutlanılır oldu. Barışın en genel anlamıyla bireysel/kurumsal her alan ve ilişkide şiddetin olmaması olarak tanımlanması yerine, savaşmama hali olarak tanımlandığı sürece insanlık güvende olmayacaktır.</p>
<p>Tek kutuplu dünyada dehşet dengesinden kurtulduğumuza sevinemeden, emperyalizmin açgözlü düzeni içinde rekabet kavramı etik değerlerden yoksun ve yok etme esaslı olarak ülkeler, firmalar, kişiler arası yaşamın bütün ilişki ve alanlarına bir düşünce ve yaşama biçimi olarak yerleştirildi. Bu ideolojinin günümüzde insanlığı getirdiği nokta; nerede ise kaybedilmek üzere olan dünya doğası, yerel savaşlar, mülteci sorunu, eşitsizlik ve açlıktır. Bir örnek; COVID 19 salgını ile ilgili olarak, Dünya Sağlık Örgütü Genel Direktörü Dr. T.A. Ghebreyesus, “Dünya genelindeki okulların %43&#8217;ünde su ve sabunla el yıkama imkanının bulunmamasının tahminen 818 milyon çocuğu olumsuz etkilemesinin okulların açılmasında başlıca engel&#8221; olduğunu söylüyor (DSÖ-UNICEF Ortak Raporundan).</p>
<p>İki kutuplu dünyanın dehşet dengesi sürerken her iki tarafta da barış isteyenler hain ilan edilip acılar çektirildi. Günümüzde de barışı şiddet karşıtlığı ile eş tutarak savunanlara egemen güçler hiç de farklı davranmıyorlar. Oysa ki doğanın yaşama gücü ve isteği bize en güzel dersleri veriyor. Örneğin, Hiroşima’ya atılan atom bombası sonrası şehir ve bitki örtüsü küle dönmüş, 200.000’e yakın insan ölmüştü. Buna karşın, yaklaşık 200-250 milyon yıllık geçmişleri ile son buzul çağından günümüze kalabilen ginkgo ağaçlarından yaklaşık 170’i toprağın altında kalıp kavrulmaktan kurtulan köklerinden yeniden doğarak atom bombasının tahribine karşı 75 yıldır direnmektedirler (Hibaku Jumoku – Yaşam Ağaçları).</p>
<p>1951&#8217;de Hiroşima Üniversitesi&#8217;nin ilk başkanı Avrupa, A.B.D ve Asya&#8217;daki üniversitelere gönderdiği mektuplarla kampüslerini ağaçlandırmak üzere tohum ve fide gönderilmesini istedi. Çünkü ona göre &#8220;Yeşil, canlılığın, umudun ve barışın rengiydi&#8221;. Gelen tohum ve fidelerle bütün kampüs ağaçlandırıldı.</p>
<p>2011 yılında, BM Eğitim ve Araştırma Enstitüsü&#8217;nün (UNITAR) Hiroşima Ofisi&#8217;nin Direktörü Nassrine Azimi ve Tomoko Watanabe, 1951 deneyimini tersine çevirmeyi düşündüler. Yaşam Ağaçları tohumlarını botanik bahçeleri, üniversiteler ve ağaçlara ve barışa güçlü bağlılıkları olanlarla paylaşma fikrini gerçeğe dönüştürdüler. Hiroşima Barış Kültürü Vakfı ve Hiroşima Üniversitesi&#8217;nin desteğiyle UNITAR ve Asya Güven Ağı (ANT)’nın girişimiyle Hiroşhima’nın Yeşil Mirası &#8211; GLH projesi doğdu. Bu proje ile Hiroşimalılar bir barış mesajı olarak bu ağaçların tohumlarından üretilen fidanları dünya ile paylaşmaktadırlar.</p>
<p>Şu anda yaklaşık 30 ülkede bu tohumlardan üretilen Ginkgo ağaçlarının nazik yaprakları umudun dayanıklılığını, barış ve uzlaşmaya olan ihtiyacı, nükleer dehşetten arındırılmış, barış içinde daha ekolojik bir dünyanın mümkün olabileceğini insanlığa fısıldamaktadırlar.</p>
<p>1 Eylül Dünya Barış Gününüz Kutlu Olsun!</p>
<p><strong>Müfit Akyos</strong></p>
<p><strong><em>*Bu yazı, HBT Dergi <a href="https://abonelik.herkesebilimteknoloji.com/urun/sayi-231-28-agustos-2020-dijital-pdf/">231. sayıda</a> yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mufit-akyos/hirosimanin-barisi-fisildayan-ginkgo-agaclari">Hiroşima’nın barışı fısıldayan Ginkgo ağaçları</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">30146</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Türkiye’nin 25 yıllık Ar-Ge tarihe kısa bir bakış</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mufit-akyos/turkiyenin-25-yillik-ar-ge-tarihe-kisa-bir-bakis</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Müfit Akyos]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 12 Jun 2023 11:13:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Müfit Akyos]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29635</guid>

					<description><![CDATA[<p>TÜBİTAK &#8211; TİDEB1: Ulusal yenilik sistemimizin önemli bir bileşeni. Ancak, Ar-Ge ve yeniliğe devletin ayırdığı kaynaklara karşın, dış ticaretimizde katma değeri yüksek ürünlerin oranı (%3,6) ve dünya ileri teknolojili ürünler ticaretindeki payımız yetersiz (%0,02) ise ve/veya ülke sorunlarının çözümünde ya da günlük yaşamımızda yenilikçiliğin etkilerini hissedemiyorsak “biz ne yapıyoruz?” sorusunun yanıtını içtenlikle vermemiz gerekmektedir. Türkiye Sanayisinde Araştırma-Geliştirme faaliyetlerinin artmasını hedefleyen Para Kredi ve Koordinasyon Kurulu&#8217;nun 95/2 sayılı AR-GE Yardımına İlişkin Karar&#8217;ına dayanılarak, 3 Haziran 1995 tarihli TÜBİTAK Bilim Kurulu Kararı ile Teknoloji İzleme ve Değerlendirme Başkanlığı’nın -TİDEB kurulması, ülkemizde sanayi Ar-Ge Teşviklerinin başlangıç tarihi olarak alınabilir. Üzerinden tam 25 yıl geçmiş. Çok kısa bir değerlendirme ile anılmayı hak ediyor sanırım. Cumhuriyeti kuran kadroların bağımsızlık ideallerinin bir karşılığı olan “geleceği inşa etme mecburiyeti” hep sanayileşme kavramı etrafında oluşturulmuştur. İnişli çıkışlı bir çizgi izlese de “sanayileşme” iddiası Türkiye’nin gündeminde her zaman olmuştur. 1990’lara kadar, sanayi açısından Ar-Ge’nin erişilmez, inovasyonun kavram olarak bilinmez olduğu zamanlardı. Ar-Ge üniversitenin konusuydu, pahalı bir işti ve yepyeni keşifler anlamına gelmekteydi. İnovasyon (yenilik) ise henüz telaffuz edilmiyordu. Bu dönemde ülkemizin sanayileşmesi gerektiğini ısrarla savunanların bir kesimi ve dış dünyayı izleyen teknokrat ve bürokrat çevreler de rekabetin bir gereği olarak sanayileşmenin tek başına yeterli olamayacağını görerek, dünyada da yeni konuşulmaya başlanan yenilikçilik, yeni ürün geliştirme, öngörüye dayalı sanayileşme vb. yeni kavramları öğrenmeye ve tartışmaya başladılar. Rekabetin koşulları yeniden tanımlandı Zaten yeni dünya düzeni de bunu zorlamaktaydı. O zamana kadar korumacılığın geçerli olduğu dünyada Uruguay Raund &#8211; Gatt Anlaşmaları (Türkiye’nin de imzaladığı) dünya ticaretini ve teşvikleri sınırlamakta, rekabetin koşullarını yeniden tanımlamaktaydı. Bunların içinde “Karşı Tedbir Alınamayan (Yeşil) Sübvansiyonlar başlığı altında yer alan; Araştırma-Geliştirme (AR-GE) faaliyetleri için uygulanan sübvansiyonlar ülkemizde de farklı teşviklerin kapısını açtı. Değişen dünyada bilim ve teknoloji alanında ülkelerin sahip olduğu yetkinliklerin öne çıkması ülkemizde de yankı bulmaktaydı. TÜBİTAK’ın Aralık 1994’te, DPT Müsteşarlığı’na sunduğu “… bilim ve teknoloji konusu Beş Yıllık Plan Stratejisinin bir alt başlığı değil ana eksenini oluşturmalıdır” görüşünü bunun somut ifadesiydi. Bilim ve Teknolojide Atılım Projesi’nin Çalışma Komitesi Raporu’nda (24 Şubat 1995) ise Ulusal İnovasyon Sistemi’nin kurulabilmesi için atılması gereken somut adımlar, sistemik bir yaklaşım çerçevesinde ortaya konmaya çalışılıyordu.”2 Bu raporda nerede ise dünyadaki uygulamalar ve tartışmalarla eş zamanlı olarak Ulusal İnovasyon Sistemi’nden söz edilmesinin altı çizilmelidir. Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu’nun (BTYK) ikinci toplantısında (3 Şubat 1993), Ulusal Bilim ve Teknoloji Politikamızın temel dokümanı olan Türk Bilim ve Teknoloji Politikası 1993-2003 kabul edilmiş, 25 Ağustos 1997’de yapılabilen üçüncü toplantıda TÜBİTAK’ça hazırlanmış olan Türkiye’nin Bilim ve Teknoloji Politikası dokümanının kabul edilmesiyle, Ulusal İnovasyon Sistemi’nin kurulmasına yönelik, kritik önemdeki kurumsal ve yasal düzenlemeleri içeren karar tasarıları onaylanmıştı.”3 BTYK’nın 3 Şubat 1993 tarihli toplantısı TÜBİTAK-TİDEB ve Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı’nın ana rahmine düştüğü tarih olarak nitelenebilir. Kamu içinde böylesi yepyeni yapıların oluşabilmesinde, başta TÜBİTAK olmak üzere ilgili kurumların (DTM ve DPT, Maliye vb.) bürokrat ve teknokratlarının uyum ve dayanışma göstererek ve sivil toplum kuruluşlarının (TTGV, TESİD, TAYSAD, OSD vb.) desteğini alarak siyasi iradenin desteğini sağlayabilmelerinin önemli olduğunun altı çizilmelidir. “Yeni ve önemli bir şey yapılacak” olmasının heyecanı ile oluşturulan TİDEB’de her kademede misyoner bir kadronun ülkemizin sanayileşmesini örgütlü bir biçimde savunan ortak bir geçmişten geliyor oluşları, dünya ile eşzamanlı olarak yeni kavramları kolayca algılamalarını ve uygulamalarını sağlamıştır. Adeta yeni bir ürünün satışı anlayışı ile doğrudan sanayici ile buluşularak yapılan tanıtımlar, başvuru ve değerlendirme sürecinin şeffaflığı ile ilk projenin gelişi (26 Eylül 1995) sonrası birkaç yıl içinde ülkenin hemen her yanından başvuru sayılarının artması ile sanayide Ar-Ge çalışmaları ivmelenmeye başladı. TİDEB’in yaptığı işin olağan bir “kamu hizmeti” olarak değil sürecin her aşamasına “değer” katacak biçimde ele alınması diğer teşviklerden temel farklılığını oluşturur. Böylece, sanayicilerle bire bir çalışılarak projelere değer katılmasına, üniversitelerle işbirliklerine özendirilmelerine, sanayimizde Ar-Ge anlayışının ve Ar-Ge birimlerinin oluşmasına önemli katkılarda bulunulmuştur. Yenilik ikliminin oluşmasındaki etkileriyle de günümüzdeki yeni uygulamaların (Sanayi Ar-Ge Merkezleri, çeşitlenen Ar-Ge teşvikleri vb.) önünü açtığı bir gerçektir. TİDEB, ülkemiz adına ulusal yenilik (inovasyon) sisteminin “yıldızının parladığı” bir zamanda bu sistemin önemli bir bileşeni olarak kurulmuştur. Ulusal yenilik (inovasyon) sisteminin kurulmasının önemli bir adımı olan bu süreçte yer alan bütün kurumların, bürokrat ve teknokratların gayretlerini minnetle şükranla anmamız gerekiyor. Ar-Ge harcamalarında bir türlü aşılamayan %1 eşiği 1990’ların başında uluslararası endekslerdeki yerimizi genellikle üretilen makale sayısı ve yapılan Ar-Ge harcamalarını esas alarak yapmaktaydık. Ancak geçen 25 yıl sonunda Ar-Ge harcamalarında bir türlü aşılamayan %1 eşiği ve nicelik olarak artan nitelik olarak düşen makale sayıları da anlamını yitirdi sanırım. Çeşitlenerek artan Ar-Ge devlet desteklerinin bir etkisi olduğu kesin olmakla birlikte ölçme-değerlendirme yapmadığımızdan bunu somutlaştırmaktan yoksunuz. Ancak Ar-Ge ve yeniliğe devletin ayırdığı kaynaklara karşın, dış ticaretimizde katma değeri yüksek ürünlerin oranı (%3,6) ve dünya ileri teknolojili ürünler ticaretindeki payımız yetersiz (%0,02) ise ve/veya ülke sorunlarının çözümünde ya da günlük yaşamımızda yenilikçiliğin etkilerini hissedemiyorsak “biz ne yapıyoruz?” sorusunun yanıtını içtenlikle vermemiz gerekmektedir. Bu sorunun yanıtı anlamlı bir biçimde verilemiyorsa ilgili kurumlardaki uzmanların iyi niyetli ve özverili çabaları, politika koyucuların öngörüsüzlüğü ve cehaleti karşısında etkisiz olmaya mahkumdur. Kurumların kültürlerinin, bilgi birikimlerinin, becerilerinin gelişmesinin temelinde sürekliliğin önemli bir yeri vardır. Buradan hareketle bugünkü TÜBİTAK yönetiminin Ar-Ge yardımlarının 25. yılını fırsat bilerek, durumumuzu gerçeklilikle değerlendirecek bir dizi etkinlik planlamasını TİDEB’in kuruluş döneminde bulunma onurunu taşıyan bir çalışanı olarak talep etmekteyim. Müfit Akyos 1 Kendisini “milat” olarak gören bir yönetim döneminde TÜBİTAK’ın adı (Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu) ve logosu, arsından TİDEB’in adı da Teknoloji ve Yenilik Destek Programları Başkanlığı-TEYDEB olmuştur. 2 Niçin Bilim ve Teknoloji Politikası Tarihsel Gelişim Dünya Örnekleri ve Türkiye Aykut Göker Eylül 1998 -TÜBİTAK Bilim Kurulu’nun 10 Ekim 1998 günlü toplantısında sunulmuştur- 3 a.g.e’den özetle M.A</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mufit-akyos/turkiyenin-25-yillik-ar-ge-tarihe-kisa-bir-bakis">Türkiye’nin 25 yıllık Ar-Ge tarihe kısa bir bakış</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>TÜBİTAK &#8211; TİDEB<a class="sdfootnoteanc" href="#sdfootnote1sym" name="sdfootnote1anc"><sup>1</sup></a>: Ulusal yenilik sistemimizin önemli bir bileşeni. Ancak, Ar-Ge ve yeniliğe devletin ayırdığı kaynaklara karşın, dış ticaretimizde katma değeri yüksek ürünlerin oranı (%3,6) ve dünya ileri teknolojili ürünler ticaretindeki payımız yetersiz (%0,02) ise ve/veya ülke sorunlarının çözümünde ya da günlük yaşamımızda yenilikçiliğin etkilerini hissedemiyorsak “biz ne yapıyoruz?” sorusunun yanıtını içtenlikle vermemiz gerekmektedir.</p>
<p>Türkiye Sanayisinde Araştırma-Geliştirme faaliyetlerinin artmasını hedefleyen Para Kredi ve Koordinasyon Kurulu&#8217;nun 95/2 sayılı AR-GE Yardımına İlişkin Karar&#8217;ına dayanılarak, 3 Haziran 1995 tarihli TÜBİTAK Bilim Kurulu Kararı ile Teknoloji İzleme ve Değerlendirme Başkanlığı’nın -TİDEB kurulması, ülkemizde sanayi Ar-Ge Teşviklerinin başlangıç tarihi olarak alınabilir. Üzerinden tam 25 yıl geçmiş. Çok kısa bir değerlendirme ile anılmayı hak ediyor sanırım.</p>
<p>Cumhuriyeti kuran kadroların bağımsızlık ideallerinin bir karşılığı olan “geleceği inşa etme mecburiyeti” hep sanayileşme kavramı etrafında oluşturulmuştur. İnişli çıkışlı bir çizgi izlese de “sanayileşme” iddiası Türkiye’nin gündeminde her zaman olmuştur.</p>
<p>1990’lara kadar, sanayi açısından Ar-Ge’nin erişilmez, inovasyonun kavram olarak bilinmez olduğu zamanlardı. Ar-Ge üniversitenin konusuydu, pahalı bir işti ve yepyeni keşifler anlamına gelmekteydi. İnovasyon (yenilik) ise henüz telaffuz edilmiyordu. Bu dönemde ülkemizin sanayileşmesi gerektiğini ısrarla savunanların bir kesimi ve dış dünyayı izleyen teknokrat ve bürokrat çevreler de rekabetin bir gereği olarak sanayileşmenin tek başına yeterli olamayacağını görerek, dünyada da yeni konuşulmaya başlanan yenilikçilik, yeni ürün geliştirme, öngörüye dayalı sanayileşme vb. yeni kavramları öğrenmeye ve tartışmaya başladılar.</p>
<p><strong>Rekabetin koşulları yeniden tanımlandı</strong></p>
<p>Zaten yeni dünya düzeni de bunu zorlamaktaydı. O zamana kadar korumacılığın geçerli olduğu dünyada Uruguay Raund &#8211; Gatt Anlaşmaları (Türkiye’nin de imzaladığı) dünya ticaretini ve teşvikleri sınırlamakta, rekabetin koşullarını yeniden tanımlamaktaydı. Bunların içinde “Karşı Tedbir Alınamayan (Yeşil) Sübvansiyonlar başlığı altında yer alan; Araştırma-Geliştirme (AR-GE) faaliyetleri için uygulanan sübvansiyonlar ülkemizde de farklı teşviklerin kapısını açtı.</p>
<p>Değişen dünyada bilim ve teknoloji alanında ülkelerin sahip olduğu yetkinliklerin öne çıkması ülkemizde de yankı bulmaktaydı. TÜBİTAK’ın Aralık 1994’te, DPT Müsteşarlığı’na sunduğu “… bilim ve teknoloji konusu Beş Yıllık Plan Stratejisinin bir alt başlığı değil ana eksenini oluşturmalıdır” görüşünü bunun somut ifadesiydi. Bilim ve Teknolojide Atılım Projesi’nin Çalışma Komitesi Raporu’nda (24 Şubat 1995) ise Ulusal İnovasyon Sistemi’nin kurulabilmesi için atılması gereken somut adımlar, sistemik bir yaklaşım çerçevesinde ortaya konmaya çalışılıyordu.”<a class="sdfootnoteanc" href="#sdfootnote2sym" name="sdfootnote2anc"><sup>2</sup></a> Bu raporda nerede ise dünyadaki uygulamalar ve tartışmalarla eş zamanlı olarak Ulusal İnovasyon Sistemi’nden söz edilmesinin altı çizilmelidir.</p>
<p>Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu’nun (BTYK) ikinci toplantısında (3 Şubat 1993), Ulusal Bilim ve Teknoloji Politikamızın temel dokümanı olan Türk Bilim ve Teknoloji Politikası 1993-2003 kabul edilmiş, 25 Ağustos 1997’de yapılabilen üçüncü toplantıda TÜBİTAK’ça hazırlanmış olan Türkiye’nin Bilim ve Teknoloji Politikası dokümanının kabul edilmesiyle, Ulusal İnovasyon Sistemi’nin kurulmasına yönelik, kritik önemdeki kurumsal ve yasal düzenlemeleri içeren karar tasarıları onaylanmıştı.”<a class="sdfootnoteanc" href="#sdfootnote3sym" name="sdfootnote3anc"><sup>3</sup></a> BTYK’nın 3 Şubat 1993 tarihli toplantısı TÜBİTAK-TİDEB ve Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı’nın ana rahmine düştüğü tarih olarak nitelenebilir.</p>
<p>Kamu içinde böylesi yepyeni yapıların oluşabilmesinde, başta TÜBİTAK olmak üzere ilgili kurumların (DTM ve DPT, Maliye vb.) bürokrat ve teknokratlarının uyum ve dayanışma göstererek ve sivil toplum kuruluşlarının (TTGV, TESİD, TAYSAD, OSD vb.) desteğini alarak siyasi iradenin desteğini sağlayabilmelerinin önemli olduğunun altı çizilmelidir.</p>
<p>“Yeni ve önemli bir şey yapılacak” olmasının heyecanı ile oluşturulan TİDEB’de her kademede misyoner bir kadronun ülkemizin sanayileşmesini örgütlü bir biçimde savunan ortak bir geçmişten geliyor oluşları, dünya ile eşzamanlı olarak yeni kavramları kolayca algılamalarını ve uygulamalarını sağlamıştır. Adeta yeni bir ürünün satışı anlayışı ile doğrudan sanayici ile buluşularak yapılan tanıtımlar, başvuru ve değerlendirme sürecinin şeffaflığı ile ilk projenin gelişi (26 Eylül 1995) sonrası birkaç yıl içinde ülkenin hemen her yanından başvuru sayılarının artması ile sanayide Ar-Ge çalışmaları ivmelenmeye başladı.</p>
<p>TİDEB’in yaptığı işin olağan bir “kamu hizmeti” olarak değil sürecin her aşamasına “değer” katacak biçimde ele alınması diğer teşviklerden temel farklılığını oluşturur. Böylece, sanayicilerle bire bir çalışılarak projelere değer katılmasına, üniversitelerle işbirliklerine özendirilmelerine, sanayimizde Ar-Ge anlayışının ve Ar-Ge birimlerinin oluşmasına önemli katkılarda bulunulmuştur. Yenilik ikliminin oluşmasındaki etkileriyle de günümüzdeki yeni uygulamaların (Sanayi Ar-Ge Merkezleri, çeşitlenen Ar-Ge teşvikleri vb.) önünü açtığı bir gerçektir. TİDEB, ülkemiz adına ulusal yenilik (inovasyon) sisteminin “yıldızının parladığı” bir zamanda bu sistemin önemli bir bileşeni olarak kurulmuştur. Ulusal yenilik (inovasyon) sisteminin kurulmasının önemli bir adımı olan bu süreçte yer alan bütün kurumların, bürokrat ve teknokratların gayretlerini minnetle şükranla anmamız gerekiyor.</p>
<p><strong>Ar-Ge harcamalarında bir türlü aşılamayan %1 eşiği</strong></p>
<p>1990’ların başında uluslararası endekslerdeki yerimizi genellikle üretilen makale sayısı ve yapılan Ar-Ge harcamalarını esas alarak yapmaktaydık. Ancak geçen 25 yıl sonunda Ar-Ge harcamalarında bir türlü aşılamayan %1 eşiği ve nicelik olarak artan nitelik olarak düşen makale sayıları da anlamını yitirdi sanırım. Çeşitlenerek artan Ar-Ge devlet desteklerinin bir etkisi olduğu kesin olmakla birlikte ölçme-değerlendirme yapmadığımızdan bunu somutlaştırmaktan yoksunuz. Ancak Ar-Ge ve yeniliğe devletin ayırdığı kaynaklara karşın, dış ticaretimizde katma değeri yüksek ürünlerin oranı (%3,6) ve dünya ileri teknolojili ürünler ticaretindeki payımız yetersiz (%0,02) ise ve/veya ülke sorunlarının çözümünde ya da günlük yaşamımızda yenilikçiliğin etkilerini hissedemiyorsak “biz ne yapıyoruz?” sorusunun yanıtını içtenlikle vermemiz gerekmektedir. Bu sorunun yanıtı anlamlı bir biçimde verilemiyorsa ilgili kurumlardaki uzmanların iyi niyetli ve özverili çabaları, politika koyucuların öngörüsüzlüğü ve cehaleti karşısında etkisiz olmaya mahkumdur.</p>
<p>Kurumların kültürlerinin, bilgi birikimlerinin, becerilerinin gelişmesinin temelinde sürekliliğin önemli bir yeri vardır. Buradan hareketle bugünkü TÜBİTAK yönetiminin Ar-Ge yardımlarının 25. yılını fırsat bilerek, durumumuzu gerçeklilikle değerlendirecek bir dizi etkinlik planlamasını TİDEB’in kuruluş döneminde bulunma onurunu taşıyan bir çalışanı olarak talep etmekteyim.</p>
<p><strong>Müfit Akyos</strong></p>
<div id="sdfootnote1">
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;"><a class="sdfootnotesym" href="#sdfootnote1anc" name="sdfootnote1sym">1</a><sup></sup> Kendisini “milat” olarak gören bir yönetim döneminde TÜBİTAK’ın adı (Türkiye Bilimsel ve <u>Teknolojik</u> Araştırma Kurumu) ve logosu, arsından TİDEB<span style="color: #000000;">’in adı da Teknoloji ve Yenilik Destek Programları Başkanlığı-TEYDEB olmuştur.</span></span></p>
</div>
<div id="sdfootnote2">
<p><span style="font-size: small;"><a class="sdfootnotesym" href="#sdfootnote2anc" name="sdfootnote2sym">2</a><sup></sup> Niçin Bilim ve Teknoloji Politikası Tarihsel Gelişim Dünya Örnekleri ve Türkiye Aykut Göker Eylül 1998 -TÜBİTAK Bilim Kurulu’nun 10 Ekim 1998 günlü toplantısında sunulmuştur-</span></p>
</div>
<div id="sdfootnote3">
<p><span style="font-size: small;"><a class="sdfootnotesym" href="#sdfootnote3anc" name="sdfootnote3sym">3</a><sup></sup> a.g.e’den özetle M.A</span></p>
</div>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mufit-akyos/turkiyenin-25-yillik-ar-ge-tarihe-kisa-bir-bakis">Türkiye’nin 25 yıllık Ar-Ge tarihe kısa bir bakış</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29635</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Bilimin özgür ruhu</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mufit-akyos/bilimin-ozgur-ruhu</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Müfit Akyos]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 03 May 2023 10:02:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Müfit Akyos]]></category>
		<category><![CDATA[albert camus]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Covid 19]]></category>
		<category><![CDATA[nobel ödülü]]></category>
		<category><![CDATA[özgür ruh]]></category>
		<category><![CDATA[özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[teknoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29401</guid>

					<description><![CDATA[<p>Covid-19 salgını süresince 65+ kontenjanından evine hapsedilen birisi olarak, okumayı adeta bir karşı eylem biçimi olarak kullandım. Bu yazımda bunlardan Cesur Dâhiler’den1 söz etmek istiyorum. Kitabın kahramanları, 1965 Nobel Tıp Ödülü&#8217;nü François Jacob ve André Lwoff ile paylaşan Jacques Monod (1910-1976) ve 20. yüzyılın en güçlü yazarlarından, 1957 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Albert Camus (1913-1960). Monod, bakteri genetiği alanındaki parlak çalışmalarına Alman Faşizmi’nin Fransa’yı işgal etmesiyle birlikte son vererek Fransız Komünist Partisi saflarında Direniş örgütüne katılmakta tereddüt etmedi. Monod’nun, Camus’yla yaşamı boyunca düşünce ve eylemde gerçek dostlar olarak kalmalarını sağlayan en önemli ortak yanları, beyin ve ruhlarını hiçbir gücün, ideolojinin, iradenin sultasına vermeden ilerici mücadelenin içinde yer almaları oldu. Monod, Fransa’nın ve Avrupa’nın faşist Hitler işgalinden kurtarılmasının hemen ertesinde Pasteur Enstitüsü’nde bakteri genetiği alanındaki araştırmalarına dönerek aradaki açığı kapatma çabasına girdi. Savaş süresince ABD’de moleküler biyoloji alanındaki heyecanlı gelişmeler (DNA’nın kalıtım maddesi olduğunu gösteren kanıtların ortaya çıkması) olmuştu. 1946 yazında dünyada küçük bir topluluk oluşturan ‘moleküler biyologlarla’ birlikte, savaş öncesi biyolojinin tartışıldığı yaz toplantılarına ev sahipliği yapmış Long Island’daki Cold Spring Harbor Laboratuvarı’nda, konusu “Mikroorganizmalarda Kalıtımsal Sapmalar” olan bir sempozyuma katılmak, savaş sonrası Avrupalı araştırmacıların uzun yıllardır ilk kez meslektaşlarıyla buluşmaları, gelişmeleri doğrudan izlemeleri ve ilişkiler kurmaları anlamına geliyordu. Toplantı mekanlarının güzelliği ve ilişkilerin rahatlığının yanı sıra Monod konuşmaları ve sonuçları olağanüstü etkileyici buldu. ABD’de bilim öyle hızlı ilerliyordu ki karısı Odette’e (Bruhl) yazdığı mektupta “yarı uyur haldeki Fransız laboratuvarlarında hem günceli yakalamanın hem de yararlı bir şekilde çalışmanın güç” olduğunu itiraf ediyordu. Monod’nun enzim adaptasyonunun çok ilgi görmesi sayesinde, bilim dünyasından, hatta olası rakiplerinden arkadaşlıklar kurdu. Ekibi ile birlikte yaptığı çalışmaların önemi nedeniyle dünyanın ilgisini çekmekte ve Pasteur Enstitüsü’nün çatı katına sıkışmış ekibi sürekli genişlemekteydi. Monod’nun küçük bir çalışma masası ve banktan oluşan çalışma alanı öğlen buluşmalarının merkeziydi. Monod’nun yarattığı dostluğa dayalı canlı sohbet ortamının konuları arasında müzik, sanat, din, de Gaulle, Amerika, atom bombası, Simone de Beauvoir’in İkinci Cins’i gibi kitaplar, Combat’nın (Fransız Direniş hareketi ve hareketin yayın organı) başyazıları da bulunuyordu. Kitabın, ideolojinin karıştığı bilimin düşeceği sefaleti anlatan, Stalin döneminin şarlatan genetik bilimci Trofim D. Lisenko’nun “burjuva genetiği” tartışmaları da dikkatle okunmalı. Nobel kazanması sonrası toplumsal sorumlulukları da arttı. Örneğin, Nobel arkadaşlarıyla birlikte 1976’da doğum kontrol yasağının kalkmasında etkili oldular. 28 Mart 1966’da Dr. Martin Luther King Jr’ı Paris’te beş bin kişilik topluluğa sunan da oydu. 2 Mayıs 1968’de Paris Üniversitesi’nde başlayan Mayıs ayaklanmalarında sorumluluk alarak de Gaulle’e varıncaya kadar arkadaşlarıyla yaptığı girişimler fayda vermeyince yeniden barikatlara çıkmakta tereddüt etmedi. Topluma ve insanlığa sorumlu bilim insanlarının tek istedikleri siyasi iradenin müdahalelerinden uzak, huzur ve olanaklara sahip bir ortamdır. Bu ortamın kendiliğinden oluşmayacağını görmek isteyen akademisyenlerin, ülkesinin bilim ve üniversite dünyası için Monod’nun ölümüne kadar süren mücadelesini dikkatle okumaları ve onun “Her ne zaman nesnellik, doğruluk ve adalet tehlikedeyse orada bir bilim insanının bir görüş ortaya koymak ve onu savunmak gibi bir ödevi vardır” deyişini anımsamaları gerekir. Müfit Akyos 1 Sean B. Carroll, Cesur Dâhiler, Jacques Monod, Albert Camus, e Yayınları, 2019.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mufit-akyos/bilimin-ozgur-ruhu">Bilimin özgür ruhu</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Covid-19 salgını süresince 65+ kontenjanından evine hapsedilen birisi olarak, okumayı adeta bir karşı eylem biçimi olarak kullandım. Bu yazımda bunlardan Cesur Dâhiler’den<a class="sdfootnoteanc" href="#sdfootnote1sym" name="sdfootnote1anc"><sup>1</sup></a> söz etmek istiyorum. Kitabın kahramanları, 1965 Nobel Tıp Ödülü&#8217;nü François Jacob ve André Lwoff ile paylaşan Jacques Monod (1910-1976) ve 20. yüzyılın en güçlü yazarlarından, 1957 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Albert Camus (1913-1960).</p>
<p>Monod, bakteri genetiği alanındaki parlak çalışmalarına Alman Faşizmi’nin Fransa’yı işgal etmesiyle birlikte son vererek Fransız Komünist Partisi saflarında Direniş örgütüne katılmakta tereddüt etmedi. Monod’nun, Camus’yla yaşamı boyunca düşünce ve eylemde gerçek dostlar olarak kalmalarını sağlayan en önemli ortak yanları, beyin ve ruhlarını hiçbir gücün, ideolojinin, iradenin sultasına vermeden ilerici mücadelenin içinde yer almaları oldu.</p>
<p>Monod, Fransa’nın ve Avrupa’nın faşist Hitler işgalinden kurtarılmasının hemen ertesinde Pasteur Enstitüsü’nde bakteri genetiği alanındaki araştırmalarına dönerek aradaki açığı kapatma çabasına girdi. Savaş süresince ABD’de moleküler biyoloji alanındaki heyecanlı gelişmeler (DNA’nın kalıtım maddesi olduğunu gösteren kanıtların ortaya çıkması) olmuştu. 1946 yazında dünyada küçük bir topluluk oluşturan ‘moleküler biyologlarla’ birlikte, savaş öncesi biyolojinin tartışıldığı yaz toplantılarına ev sahipliği yapmış Long Island’daki Cold Spring Harbor Laboratuvarı’nda, konusu “Mikroorganizmalarda Kalıtımsal Sapmalar” olan bir sempozyuma katılmak, savaş sonrası Avrupalı araştırmacıların uzun yıllardır ilk kez meslektaşlarıyla buluşmaları, gelişmeleri doğrudan izlemeleri ve ilişkiler kurmaları anlamına geliyordu.</p>
<p>Toplantı mekanlarının güzelliği ve ilişkilerin rahatlığının yanı sıra Monod konuşmaları ve sonuçları olağanüstü etkileyici buldu. ABD’de bilim öyle hızlı ilerliyordu ki karısı Odette’e (Bruhl) yazdığı mektupta “yarı uyur haldeki Fransız laboratuvarlarında hem günceli yakalamanın hem de yararlı bir şekilde çalışmanın güç” olduğunu itiraf ediyordu. Monod’nun enzim adaptasyonunun çok ilgi görmesi sayesinde, bilim dünyasından, hatta olası rakiplerinden arkadaşlıklar kurdu. Ekibi ile birlikte yaptığı çalışmaların önemi nedeniyle dünyanın ilgisini çekmekte ve Pasteur Enstitüsü’nün çatı katına sıkışmış ekibi sürekli genişlemekteydi. Monod’nun küçük bir çalışma masası ve banktan oluşan çalışma alanı öğlen buluşmalarının merkeziydi. Monod’nun yarattığı dostluğa dayalı canlı sohbet ortamının konuları arasında müzik, sanat, din, de Gaulle, Amerika, atom bombası, Simone de Beauvoir’in İkinci Cins’i gibi kitaplar, Combat’nın (Fransız Direniş hareketi ve hareketin yayın organı) başyazıları da bulunuyordu. Kitabın, ideolojinin karıştığı bilimin düşeceği sefaleti anlatan, Stalin döneminin şarlatan genetik bilimci Trofim D. Lisenko’nun “burjuva genetiği” tartışmaları da dikkatle okunmalı.</p>
<p>Nobel kazanması sonrası toplumsal sorumlulukları da arttı. Örneğin, Nobel arkadaşlarıyla birlikte 1976’da doğum kontrol yasağının kalkmasında etkili oldular. 28 Mart 1966’da Dr. Martin Luther King Jr’ı Paris’te beş bin kişilik topluluğa sunan da oydu. 2 Mayıs 1968’de Paris Üniversitesi’nde başlayan Mayıs ayaklanmalarında sorumluluk alarak de Gaulle’e varıncaya kadar arkadaşlarıyla yaptığı girişimler fayda vermeyince yeniden barikatlara çıkmakta tereddüt etmedi.</p>
<p>Topluma ve insanlığa sorumlu bilim insanlarının tek istedikleri siyasi iradenin müdahalelerinden uzak, huzur ve olanaklara sahip bir ortamdır. Bu ortamın kendiliğinden oluşmayacağını görmek isteyen akademisyenlerin, ülkesinin bilim ve üniversite dünyası için Monod’nun ölümüne kadar süren mücadelesini dikkatle okumaları ve onun “Her ne zaman nesnellik, doğruluk ve adalet tehlikedeyse orada bir bilim insanının bir görüş ortaya koymak ve onu savunmak gibi bir ödevi vardır” deyişini anımsamaları gerekir.</p>
<p><strong>Müfit Akyos</strong></p>
<div id="sdfootnote1">
<p><span style="font-size: small;"><a class="sdfootnotesym" href="#sdfootnote1anc" name="sdfootnote1sym">1</a><sup></sup> Sean B. Carroll, <i>Cesur Dâhiler, Jacques Monod, Albert Camus</i>, e Yayınları, 2019.</span></p>
</div>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mufit-akyos/bilimin-ozgur-ruhu">Bilimin özgür ruhu</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29401</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Matematik okuryazarlığı</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mufit-akyos/matematik-okuryazarligi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Müfit Akyos]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Mar 2023 09:27:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Müfit Akyos]]></category>
		<category><![CDATA[aritmetik]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim reformu]]></category>
		<category><![CDATA[geometri]]></category>
		<category><![CDATA[hesap]]></category>
		<category><![CDATA[ingiltere]]></category>
		<category><![CDATA[matematik]]></category>
		<category><![CDATA[oecd]]></category>
		<category><![CDATA[okuryazarlık]]></category>
		<category><![CDATA[pisa]]></category>
		<category><![CDATA[reform]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29097</guid>

					<description><![CDATA[<p>İngiltere&#8217;de yaklaşık 8 milyon yetişkinin ancak ilkokul düzeyinde aritmetik becerilerine sahip olduğu gerçeğinden hareketle Başbakan Rishi Sunak, pek çok sorunla uğraştığı bir dönemde İngiliz okullarındaki bütün öğrencilerin 18 yaşına kadar matematik öğrenmesini sağlama sözü verdi. Sunak, iç politika gündeminin merkezine eğitim reformlarını koydu. Temel eğitim sürecinde verilen matematik eğitimi ile ilgili olarak, “ne işe yarayacak?” sorusuna olumlu yanıt verebilmek, matematiğin gerçek yaşamdaki rolünü anlama ve karşılaşılan sorunların çözümünde matematiği kullanabilme yeterliğini (gerekli beceri, bilgi, nitelik ve kapasiteye sahip olma) kazandırmakla olanaklı olabilir. Yani “matematik okuryazarlığına” sahip olmakla. Sözü edilen yeterlikler, problem çözme, matematiksel modelleme ve muhakeme etme ile sembolleri ve formal dili kullanma, iletişim ve matematiksel araç ve gereçleri kullanma yeterliğidir. Ulusal Matematik Öğretmenleri Konseyi (National Council of Mathematics Teachers, NCTM) matematik okuryazarlığını, “birçok farklı durum ve koşullar içinde işlevsel olarak kullanılan matematik bilgisi” olarak tanımlamaktadır (Pugalee, 1999). Bilişimin, yapay zekanın iş yapma biçimlerini derinden dönüştürdüğü günümüzün bilgi dünyasında analitik beceri gerektiren mesleklerin ortaya çıkması nedeniyle herkesin matematiği bir araç olarak kullanabilmesi gerekmektedir. Matematik okuryazarlığı kişiye, sayısal ve uzamsal düşünmede yorumlama yapmayı, güven duymayı, günlük hayatta karşılaşılan durumlarda eleştirel analiz yapmayı ve problem çözmeyi sağlar. Matematik okuryazarı bir kişi sayılarla işlem yapabilir, tahmin edebilir, veriyi yorumlayabilir, günlük problemleri çözmede sayısal, grafiksel ve geometrik akıl yürütme yapabilir ve matematik kullanarak iletişim kurabilir. Matematiksel düşünceleri ve kavramları sözel ifadelerde kullanabilir,  mantıksal süreçlerde matematiği yerinde kullanabilir, ekonomik ve politik konularda da matematikten yararlanabilir ve ilişkiler arasında anlamlı mantıksal bağlar kurabilir. Matematik ve matematik okuryazarlığı arasındaki fark TDK Matematik Terimleri Sözlüğü’nde matematiğin tanımı şöyle yapılmaktadır: 1. Biçim, sayı ve çoklukların yapılarını, özelliklerini ve aralarındaki ilişkileri mantık yoluyla inceleyen ve aritmetik, cebir, geometri gibi dallara ayrılan bilim. 2. Sıralama, cebir, topoloji gibi matematiksel yapı tiplerini inceleyen yapı bilim. Saf matematik,  trigonometri, diferansiyel denklemler, topoloji, analiz, lineer cebir, soyut cebir içerir. Bu içeriği ile matematik özel bir öğretim gerektirir ve bir mesleği de tanımlar. Bir kişinin matematik okuryazarlığı ile amaçlanan ise günlük hayatta çoğunluğu dört işlemle yapılan temel hesaplamaları yapabilmesi (aritmetik), hacim, ağırlık, zaman ve sıcaklık kavramlarını ve ilgili metrikleri bilmesi, çevrimlerini ve hesaplamalarını yapabilmesi, neden-sonuç ilişkisi kurabilmesidir. Ayrıca çokgenleri tanıyabilmesi, alan ve çevrelerini hesaplayabilmesi (geometri) de matematik okuryazarlığı tanımı içindedir.  Basit grafikleri, diyagramları, şemaları anlayabilmesi, bunlarla ilgili aritmetik işlemleri yapabilmesi de beklenir. OECD ülkeleri tarafından geliştirilen Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA) 2018 verileri öğrencilerin bilgi ve becerileri değerlendirilirken “matematik okuryazarlığı” kavramı üzerinde önemle durulmaktadır. Türkiye, 79 ülkenin katıldığı PISA 2018 değerlendirmesinde matematikte 42. sırada yer aldı. Matematikte OECD ortalaması olan %76’ya kıyasla Türkiye’de öğrencilerin %63’ü, 2. düzey ve üzerine erişebilmiş (6 düzey). Bir başka deyişle %27’si matematik okuryazarlığına ulaşamamış. Matematik alanında 5. düzey ve üzerine çıkan öğrenciler ise, OECD ortalaması olan %11’e kıyasla Türkiye’de %5 düzeyinde kalıyor. Bu sonuçlar “asgari müşterek” hesabını yapamayıp, anlaşmak yerine neden çoğunlukla kavga edildiğinin ipuçlarını vermesinin ötesinde, oluşmakta olan geleceğin dünyasını inşa etmek için gerek duyulan en az yeterlik ve yetkinliğe sahip insan kaynağına sahip olup olmadığımız konusunda da ciddi kuşkular duymamızı gerektirmiyor mu? Müfit Akyos / mufitakyos@gmail.com</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mufit-akyos/matematik-okuryazarligi">Matematik okuryazarlığı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İngiltere&#8217;de yaklaşık 8 milyon yetişkinin ancak ilkokul düzeyinde aritmetik becerilerine sahip olduğu gerçeğinden hareketle Başbakan Rishi Sunak, pek çok sorunla uğraştığı bir dönemde İngiliz okullarındaki bütün öğrencilerin 18 yaşına kadar matematik öğrenmesini sağlama sözü verdi. Sunak, iç politika gündeminin merkezine eğitim reformlarını koydu.</p>
<p>Temel eğitim sürecinde verilen matematik eğitimi ile ilgili olarak, “ne işe yarayacak?” sorusuna olumlu yanıt verebilmek, matematiğin gerçek yaşamdaki rolünü anlama ve karşılaşılan sorunların çözümünde matematiği kullanabilme yeterliğini (gerekli beceri, bilgi, nitelik ve kapasiteye sahip olma) kazandırmakla olanaklı olabilir. Yani “matematik okuryazarlığına” sahip olmakla. Sözü edilen yeterlikler, problem çözme, matematiksel modelleme ve muhakeme etme ile sembolleri ve formal dili kullanma, iletişim ve matematiksel araç ve gereçleri kullanma yeterliğidir.</p>
<p>Ulusal Matematik Öğretmenleri Konseyi (National Council of Mathematics Teachers, NCTM) matematik okuryazarlığını, “birçok farklı durum ve koşullar içinde işlevsel olarak kullanılan matematik bilgisi” olarak tanımlamaktadır (Pugalee, 1999).</p>
<p>Bilişimin, yapay zekanın iş yapma biçimlerini derinden dönüştürdüğü günümüzün bilgi dünyasında analitik beceri gerektiren mesleklerin ortaya çıkması nedeniyle herkesin matematiği bir araç olarak kullanabilmesi gerekmektedir. Matematik okuryazarlığı kişiye, sayısal ve uzamsal düşünmede yorumlama yapmayı, güven duymayı, günlük hayatta karşılaşılan durumlarda eleştirel analiz yapmayı ve problem çözmeyi sağlar.</p>
<p>Matematik okuryazarı bir kişi sayılarla işlem yapabilir, tahmin edebilir, veriyi yorumlayabilir, günlük problemleri çözmede sayısal, grafiksel ve geometrik akıl yürütme yapabilir ve matematik kullanarak iletişim kurabilir. Matematiksel düşünceleri ve kavramları sözel ifadelerde kullanabilir,  mantıksal süreçlerde matematiği yerinde kullanabilir, ekonomik ve politik konularda da matematikten yararlanabilir ve ilişkiler arasında anlamlı mantıksal bağlar kurabilir.</p>
<p><strong>Matematik ve matematik okuryazarlığı arasındaki fark</strong></p>
<p>TDK Matematik Terimleri Sözlüğü’nde matematiğin tanımı şöyle yapılmaktadır: 1. Biçim, sayı ve çoklukların yapılarını, özelliklerini ve aralarındaki ilişkileri mantık yoluyla inceleyen ve aritmetik, cebir, geometri gibi dallara ayrılan bilim. 2. Sıralama, cebir, topoloji gibi matematiksel yapı tiplerini inceleyen yapı bilim.</p>
<p>Saf matematik,  trigonometri, diferansiyel denklemler, topoloji, analiz, lineer cebir, soyut cebir içerir. Bu içeriği ile matematik özel bir öğretim gerektirir ve bir mesleği de tanımlar.</p>
<p>Bir kişinin matematik okuryazarlığı ile amaçlanan ise günlük hayatta çoğunluğu dört işlemle yapılan temel hesaplamaları yapabilmesi (aritmetik), hacim, ağırlık, zaman ve sıcaklık kavramlarını ve ilgili metrikleri bilmesi, çevrimlerini ve hesaplamalarını yapabilmesi, neden-sonuç ilişkisi kurabilmesidir. Ayrıca çokgenleri tanıyabilmesi, alan ve çevrelerini hesaplayabilmesi (geometri) de matematik okuryazarlığı tanımı içindedir.  Basit grafikleri, diyagramları, şemaları anlayabilmesi, bunlarla ilgili aritmetik işlemleri yapabilmesi de beklenir.</p>
<p>OECD ülkeleri tarafından geliştirilen Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA) 2018 verileri öğrencilerin bilgi ve becerileri değerlendirilirken “matematik okuryazarlığı” kavramı üzerinde önemle durulmaktadır. Türkiye, 79 ülkenin katıldığı PISA 2018 değerlendirmesinde matematikte 42. sırada yer aldı. Matematikte OECD ortalaması olan %76’ya kıyasla Türkiye’de öğrencilerin %63’ü, 2. düzey ve üzerine erişebilmiş (6 düzey). Bir başka deyişle %27’si matematik okuryazarlığına ulaşamamış. Matematik alanında 5. düzey ve üzerine çıkan öğrenciler ise, OECD ortalaması olan %11’e kıyasla Türkiye’de %5 düzeyinde kalıyor.</p>
<p>Bu sonuçlar “asgari müşterek” hesabını yapamayıp, anlaşmak yerine neden çoğunlukla kavga edildiğinin ipuçlarını vermesinin ötesinde, oluşmakta olan geleceğin dünyasını inşa etmek için gerek duyulan en az yeterlik ve yetkinliğe sahip insan kaynağına sahip olup olmadığımız konusunda da ciddi kuşkular duymamızı gerektirmiyor mu?</p>
<p><strong>Müfit Akyos / <a href="mailto:mufitakyos@gmail.com">mufitakyos@gmail.com</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mufit-akyos/matematik-okuryazarligi">Matematik okuryazarlığı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29097</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Teknoloji transfer ofisleri: Üniversitelerin altın yumurtlayan kazları mı? (II)</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mufit-akyos/teknoloji-transfer-ofisleri-universitelerin-altin-yumurtlayan-kazlari-mi-ii</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Müfit Akyos]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 31 Jan 2023 08:26:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Müfit Akyos]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=28823</guid>

					<description><![CDATA[<p>Genel bir değerlendirme ile üniversite üst yönetimlerinin bir bölümü TTO’lara “altın yumurtlayan kaz” beklentisi ile bakmaktadırlar. Büyükçe bir grubun ise konudan bihaber olduğu söylenebilir. Üniversite TTO’larının varlıkları bütünüyle “rektör hocanın” iki dudağı arasında dersek abartma sayılmamalıdır. Her iki durumun içerdiği olumsuzluklar nedeniyle TTO’ların yönetim biçimlerinin, üniversitelerle ilişkileri korunmakla birlikte daha ticari yapılara dönüştürülebilecek esnekliğe kavuşturulmaları tartışılmalıdır. TTO’ların başarımında ana ölçütün, teknoloji ve/veya ürüne dönüştürülen üniversitelerin bilgi üretiminin “ticarileştirilmesi” oranı olduğu varsayımından hareketle uluslararası düzeyde genel kabul gören bazı endekslere bakılabilir. Bunlardan Nature Endeksi(1) en iyi değil ama en iyi bilim yapılan üniversiteleri ve bilim kurumlarını sıralıyor. İlk üç sırayı Harvard (925,15), Stanford (646,44) ve MIT’nin (560,07) aldığı ilk onda Çin’den dört üniversite, Birleşik Krallık’tan Oxford ve Cambridge ve Japonya’dan Tokyo Üniversitesi var. 130’u devlet ve 73’ü vakıf üniversitesi olmak üzere toplam 203 üniversitesi bulunan Türkiye’den ilk 500 içinde tek bir üniversite yok! Türkiye 374 yayınla 50 ülke içinde 39. sırada (2020). Bu verilerden hareketle üniversitelerinizin bilgi üretimi ilk 500’de bile olmayacak ama neredeyse bütün üniversitelerinizin TTO’su olacak. Gerçeğin bu karamsarlığını TTO’ların başarımları, çıktıları ve kendilerinin ifade ettiği sorunları da destekliyor.(2) Makalelerin niteliğini belirleyen tek ölçütün ürüne (patente?) dönüşmesi olmadığı açıktır. THE Yüksek Öğrenim Etki Sıralaması(3) değerlendirmesinde, Endüstri ve yenilikle ilgili araştırmalara ve altyapı, Patentler, Üniversite kökenli filiz firmalar &#8211; spin-offs, Sanayiden sağlanan araştırma gelirleri (%38,4; en yüksek oran) ölçütleri yer almaktadır. “Sanayiden sağlanan gelir değerlendirmeleri” ölçütüne göre ilk üç sırada; University of Oxford, California Institute of Technology ve University of Cambridge yer almaktadır. Ülkemizden ise en yakın 401 – 500 aralığında Çankaya ve Sabancı Üniversiteleri vardır. Patent ve bununla ilgili değişik ölçütleri esas alan Reuters yenilikçi üniversite sıralamasında ise ilk 10’da ABD’den dokuz, Avrupa’dan bir (KU Leuven, Belçika) üniversite vardır. Asya’dan Pohang University of Science &#38; Technology &#8211; Güney Kore 12. sıradadır. Yukarıdaki kaynaklardan üniversitelerin dünya ölçeğinde konumlarının bir fotoğrafı sunulmaya çalışılmıştır. Ülkemiz adına fotoğrafı tamamlamak ve bir kıyaslama yapabilmemize yardımcı olmak üzere, Türkiye Patent Haritası, Hazırlayan: patent effect, Mart 2020 yayınından derlenen birkaç veriyi ekleyelim; top [ilk] 20 patent vekil firma listesinde yer alan toplam Patentpreneurslere(4) ait yayınlanan toplam patent sayısı 518’dir. Üniversitelerden yaklaşık beş yılda (2015-31.12.2019) lisanslanan/devredilen sadece 55 patent söz konusudur. Patentpreneurs veri tabanında yer alan 369 patentli start-up firmanın 99’u Akademik Spin-off’tur [start-up? M.A] (%27). 20 teknoparkın yayınlanmış tekil patent/faydalı model başvuru rakamlarının toplamı; 1530, ortalaması ise 76,5’dır (31.12.2019). Yukarıda özetlenerek verilen verilere kıyaslamalı olarak göz atıldığında ülkemiz adına dünya ölçeğinde bir başarıdan söz edebilmek için çok erkendir. Uyguladığımız araçların yeterliliği ve bütünselliği, uygulayıcı kurumların yetkinliği, arz ve talebin yeterliliği yakın gelecek için umut verici olmasa da eldekiler üzerine düşünmek, eleştirel değerlendirmeler yapmak, olanaklı ise iyileştirmek, değilse mutlaka yeniden inşa etmek gerekmektedir. Müfit Akyos / mufita@ttmail.com (1) Nature Endeksi, 82 bilimsel dergide yayınlanan bir kurumun veya ülkenin makalelere katkısına dayanmaktadır. (2) Ayrıntılar için: usimp.org.tr (3) https://www.timeshighereducation.com/university-impact-rankings-2020-methodology (4) Patentpreneurs: En az 1 patent/faydalı model başvurusu veya tescil belgesine sahip olan startup firmalardır (maks. 10 yaşında). Bu yazı HBT&#8217;nin 221. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mufit-akyos/teknoloji-transfer-ofisleri-universitelerin-altin-yumurtlayan-kazlari-mi-ii">Teknoloji transfer ofisleri: Üniversitelerin altın yumurtlayan kazları mı? (II)</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Genel bir değerlendirme ile üniversite üst yönetimlerinin bir bölümü TTO’lara “altın yumurtlayan kaz” beklentisi ile bakmaktadırlar. Büyükçe bir grubun ise konudan bihaber olduğu söylenebilir. Üniversite TTO’larının varlıkları bütünüyle “rektör hocanın” iki dudağı arasında dersek abartma sayılmamalıdır. Her iki durumun içerdiği olumsuzluklar nedeniyle TTO’ların yönetim biçimlerinin, üniversitelerle ilişkileri korunmakla birlikte daha ticari yapılara dönüştürülebilecek esnekliğe kavuşturulmaları tartışılmalıdır.</p>
<p>TTO’ların başarımında ana ölçütün, teknoloji ve/veya ürüne dönüştürülen üniversitelerin bilgi üretiminin “ticarileştirilmesi” oranı olduğu varsayımından hareketle uluslararası düzeyde genel kabul gören bazı endekslere bakılabilir. Bunlardan Nature Endeksi(1) en iyi değil ama en iyi bilim yapılan üniversiteleri ve bilim kurumlarını sıralıyor.</p>
<p>İlk üç sırayı Harvard (925,15), Stanford (646,44) ve MIT’nin (560,07) aldığı ilk onda Çin’den dört üniversite, Birleşik Krallık’tan Oxford ve Cambridge ve Japonya’dan Tokyo Üniversitesi var. 130’u devlet ve 73’ü vakıf üniversitesi olmak üzere toplam 203 üniversitesi bulunan Türkiye’den ilk 500 içinde tek bir üniversite yok! Türkiye 374 yayınla 50 ülke içinde 39. sırada (2020).</p>
<p>Bu verilerden hareketle üniversitelerinizin bilgi üretimi ilk 500’de bile olmayacak ama neredeyse bütün üniversitelerinizin TTO’su olacak. Gerçeğin bu karamsarlığını TTO’ların başarımları, çıktıları ve kendilerinin ifade ettiği sorunları da destekliyor.(2)</p>
<p>Makalelerin niteliğini belirleyen tek ölçütün ürüne (patente?) dönüşmesi olmadığı açıktır. THE Yüksek Öğrenim Etki Sıralaması(3) değerlendirmesinde, Endüstri ve yenilikle ilgili araştırmalara ve altyapı, Patentler, Üniversite kökenli filiz firmalar &#8211; spin-offs, Sanayiden sağlanan araştırma gelirleri (%38,4; en yüksek oran) ölçütleri yer almaktadır.</p>
<p>“Sanayiden sağlanan gelir değerlendirmeleri” ölçütüne göre ilk üç sırada; University of Oxford, California Institute of Technology ve University of Cambridge yer almaktadır. Ülkemizden ise en yakın 401 – 500 aralığında Çankaya ve Sabancı Üniversiteleri vardır. Patent ve bununla ilgili değişik ölçütleri esas alan Reuters yenilikçi üniversite sıralamasında ise ilk 10’da ABD’den dokuz, Avrupa’dan bir (KU Leuven, Belçika) üniversite vardır. Asya’dan Pohang University of Science &amp; Technology &#8211; Güney Kore 12. sıradadır.</p>
<p>Yukarıdaki kaynaklardan üniversitelerin dünya ölçeğinde konumlarının bir fotoğrafı sunulmaya çalışılmıştır. Ülkemiz adına fotoğrafı tamamlamak ve bir kıyaslama yapabilmemize yardımcı olmak üzere, Türkiye Patent Haritası, Hazırlayan: patent effect, Mart 2020 yayınından derlenen birkaç veriyi ekleyelim; top [ilk] 20 patent vekil firma listesinde yer alan toplam Patentpreneurslere(4) ait yayınlanan toplam patent sayısı 518’dir.</p>
<p>Üniversitelerden yaklaşık beş yılda (2015-31.12.2019) lisanslanan/devredilen sadece 55 patent söz konusudur.</p>
<p>Patentpreneurs veri tabanında yer alan 369 patentli start-up firmanın 99’u Akademik Spin-off’tur [start-up? M.A] (%27).</p>
<p>20 teknoparkın yayınlanmış tekil patent/faydalı model başvuru rakamlarının toplamı; 1530, ortalaması ise 76,5’dır (31.12.2019).</p>
<p>Yukarıda özetlenerek verilen verilere kıyaslamalı olarak göz atıldığında ülkemiz adına dünya ölçeğinde bir başarıdan söz edebilmek için çok erkendir. Uyguladığımız araçların yeterliliği ve bütünselliği, uygulayıcı kurumların yetkinliği, arz ve talebin yeterliliği yakın gelecek için umut verici olmasa da eldekiler üzerine düşünmek, eleştirel değerlendirmeler yapmak, olanaklı ise iyileştirmek, değilse mutlaka yeniden inşa etmek gerekmektedir.</p>
<p><strong>Müfit Akyos / <a href="mailto:mufita@ttmail.com">mufita@ttmail.com</a></strong></p>
<p><em>(1) Nature Endeksi, 82 bilimsel dergide yayınlanan bir kurumun veya ülkenin makalelere katkısına dayanmaktadır. </em><br />
<em>(2) Ayrıntılar için: usimp.org.tr </em><br />
<em>(3) https://www.timeshighereducation.com/university-impact-rankings-2020-methodology </em><br />
<em>(4) Patentpreneurs: En az 1 patent/faydalı model başvurusu veya tescil belgesine sahip olan startup firmalardır (maks. 10 yaşında).</em></p>
<p><strong><em>Bu yazı HBT&#8217;nin 221. sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mufit-akyos/teknoloji-transfer-ofisleri-universitelerin-altin-yumurtlayan-kazlari-mi-ii">Teknoloji transfer ofisleri: Üniversitelerin altın yumurtlayan kazları mı? (II)</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">28823</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
