Bu sorunun yanıtı yalnızca siyasette ya da ekonomide saklı değil; gündelik hayatın en sıradan anlarında bile kendini hissettiriyor. İnsanlar artık okudukları habere, izledikleri görüntüye, hatta duydukları bilimsel bilgilere bile temkinle yaklaşıyor. Aynı veri, farklı insanlar için farklı gerçekliklere dönüşebiliyor. Bir zamanlar ortak kabul edilen doğrular, bugün tartışmanın konusu hâline geliyor.
Oysa güven, modern toplumların görünmeyen omurgasıydı. İnsanların birbirlerine, kurumlara ve bilgiye duyduğu inanç; ekonomiyi çalıştıran, demokrasiyi ayakta tutan ve bilimi ilerleten temel güçtü. Peki bu görünmez bağ zayıfladığında ne olur? Kurumlara duyulan güven sarsıldığında, insanlar kime inanır?
Son yıllarda yayımlanan küresel araştırmalar, bu soruların artık teorik olmadığını gösteriyor. Güven gerçekten azalıyor—ama daha önemlisi, yön değiştiriyor. İnsanlar hâlâ güvenmek istiyor; ancak artık eskisi gibi değil. Güven, yukarıdan aşağıya kurulan bir ilişki olmaktan çıkıp, parçalanmış, temkinli ve sürekli yeniden kurulan bir sürece dönüşüyor.
İşte bu dosya, tam da bu kırılma anını anlamaya çalışıyor:
Güven çöktüğünde toplum ne olur? Ve daha önemlisi, yeniden nasıl kurulur?
Güven çağı bitti mi?
Edelman, OECD ve Pew araştırmaları gösteriyor: Güven kaybolmuyor, yön değiştiriyor. Ama bu dönüşüm, modern toplumların temelini sarsacak kadar derin.
Güven, modern toplumların en kritik ama en az görünür yapı taşıdır. Ekonomik büyümeden demokratik istikrara, bilimsel ilerlemeden gündelik ilişkilere kadar her şey, insanların birbirlerine ve kurumlara duyduğu güven üzerine kuruludur. Ancak son yıllarda yayımlanan küresel araştırmalar, bu temel yapının ciddi bir dönüşüm geçirdiğini ortaya koyuyor. Bugün artık mesele güvenin azalıp azalmadığı değil; nasıl, kime ve hangi koşullarda verildiği.
Küresel veriler: güven sarsılıyor
Dünyanın en kapsamlı güven araştırmalarından biri olan Edelman Trust Barometer 2025, güvenin küresel ölçekte kırılganlaştığını açık biçimde gösteriyor. Araştırmaya göre:
- Katılımcıların büyük bölümü hükümetlerin ve şirketlerin toplumun geneli için değil, belirli çıkar grupları için çalıştığını düşünüyor
- İnsanların yaklaşık üçte ikisi liderlerin kendilerini yanıltabileceğine inanıyor
- Gelecek nesillerin daha iyi yaşayacağına dair umut ciddi biçimde gerilemiş durumda
Rapor, bu durumu “grievance society” (şikâyet toplumu) kavramıyla tanımlıyor. Yani güven kaybı, yalnızca bir algı sorunu değil; ekonomik eşitsizlik, temsil eksikliği ve belirsizlikle beslenen yapısal bir kriz. Benzer bir tablo, Pew Research Center tarafından yürütülen 2024–2025 kamuoyu araştırmalarında da görülüyor. Özellikle ABD ve Avrupa’da hükümetlere duyulan güven, son on yılların en düşük seviyelerine yakın seyrediyor.
Ancak bu veriler tek başına bir “çöküş”ü değil, daha karmaşık bir dönüşümü işaret ediyor. Aynı Edelman Trust Barometer 2025 raporunun en dikkat çekici bulgularından biri şu:
İnsanlar artık kurumlardan çok, “kendileri gibi olan insanlara” güveniyor.
- Katılımcıların büyük çoğunluğu yakın çevresini en güvenilir bilgi kaynağı olarak görüyor
- Uzmanlar hâlâ güvenilir, ancak kurumlar bu güveni kaybediyor
Bu durum, güvenin hiyerarşik bir yapıdan çıkarak ağ temelli ve yatay bir yapıya dönüştüğünü gösteriyor. Başka bir deyişle güven, merkezî otoritelerden uzaklaşıp sosyal ilişkiler içinde yeniden dağılıyor.
Güvenin ekonomik gücü
Güven yalnızca sosyal bir duygu değil, aynı zamanda ölçülebilir bir ekonomik faktör. OECD Trust Survey (2023–2025) verilerine göre: Yüksek güven düzeyine sahip toplumlarda ekonomik büyüme daha hızlı. Kurumlara güven arttıkça vergi uyumu ve kamusal işbirliği güçleniyor. Güven, yatırım ve yenilikçilik için kritik bir zemin oluşturuyor Bu bulgular, güvenin “görünmeyen sermaye” olduğu fikrini destekliyor. Nitekim Türkiye üzerine yapılan çalışmalar da benzer bir tabloya işaret ediyor: düşük güven, ekonomik ve kurumsal zayıflıkla ilişkili.
Bilim ve güven: Sarsılan ittifak mı, yeniden kurulan ilişki mi?
Modern toplumlarda bilim, uzun süre boyunca en güvenilir bilgi kaynağı olarak kabul edildi. Aşılar, antibiyotikler, uzay araştırmaları ve genetik gibi alanlarda elde edilen başarılar, bilim insanlarını yalnızca uzman değil, aynı zamanda güvenilir rehberler hâline getirdi. Ancak son yıllarda yayımlanan küresel araştırmalar, bu ilişkinin artık eskisi kadar basit olmadığını gösteriyor.
Güncel veriler, bilim insanlarına duyulan güvenin hâlâ görece yüksek olduğunu ortaya koyuyor. Örneğin Edelman Trust Barometer 2025 ve sağlık alanına odaklanan özel raporları, bilim insanlarının toplumdaki en güvenilir aktörler arasında yer almaya devam ettiğini gösteriyor. Bununla birlikte aynı araştırmalar, bilimsel kurumlara, düzenleyici yapılara ve özellikle bilimsel bilginin kamuya aktarılma biçimine duyulan güvenin daha kırılgan olduğunu da ortaya koyuyor. Başka bir deyişle insanlar bilimin kendisine güvenmeye devam ederken, bilimin nasıl üretildiği ve nasıl sunulduğu konusunda daha temkinli bir tutum sergiliyor.
Bu durum, özellikle COVID-19 pandemisi sonrasında daha görünür hâle geldi. Aşılar, maske politikaları ve sağlık önlemleri gibi konularda bilimsel veriler geniş kitlelere ulaştı; ancak bu süreç aynı zamanda bilginin farklı topluluklar tarafından farklı biçimlerde yorumlandığını da gösterdi. Nature ve The Lancet gibi dergilerde yayımlanan analizler, bu yeni durumu “parçalanmış güven” olarak tanımlıyor. Aynı veri, farklı sosyal ve politik bağlamlarda bambaşka anlamlar kazanabiliyor. Bu da bilimsel doğruların tek başına yeterli olmadığını; güvenin, veri kadar bağlam ve iletişimle de şekillendiğini ortaya koyuyor.
Araştırmaların işaret ettiği bir diğer önemli nokta ise, bilime duyulan güvenin giderek daha fazla “ilişkisel” hâle gelmesi. İnsanlar artık yalnızca bilimsel sonuca değil, o sonuca ulaşan sürece, kullanılan yönteme ve bilgiyi aktaran kişiye de dikkat ediyor. Bu nedenle şeffaflık, belirsizliklerin açıkça ifade edilmesi ve bilimsel tartışmaların saklanmaması, güvenin yeniden inşasında kritik rol oynuyor. Bilim insanlarının kesinlik iddiası yerine olasılık ve sınırlar üzerinden konuşması, paradoksal biçimde güveni zedelemek yerine güçlendirebiliyor.
Öte yandan dijital çağ, bilim ve güven ilişkisini daha da karmaşık hâle getiriyor. Sosyal medya ve alternatif bilgi kanalları, bilimsel bilginin yayılmasını hızlandırırken, aynı zamanda yanlış bilgi ve komplo teorilerinin de dolaşıma girmesine olanak tanıyor. Bu ortamda bireyler, yalnızca bilgiye değil, bilgi kaynakları arasında seçim yapma sorumluluğuna da sahip oluyor. Bu da güvenin, pasif bir kabulden çok aktif bir değerlendirme sürecine dönüştüğünü gösteriyor.
Güvenin yön değiştirdiği alanlardan biri de teknoloji. MIT Media Lab ve çeşitli yapay zekâ güveni çalışmaları (2024–2026), insanların yapay zekâ sistemlerine giderek daha fazla güvendiğini, ancak bu sistemleri geliştiren kurumlara aynı ölçüde güvenmediğini gösteriyor.Bu durum, akademik literatürde “trust paradox” (güven paradoksu) olarak adlandırılıyor: İnsanlara güven azalırken teknolojiye güven artıyor Bazı çalışmalarda bu eğilim, “deferred trust” yani güvenin başka bir araca devredilmesi olarak tanımlanıyor. İnsanlar, insanlara güvenmediklerinde, güveni algoritmalara yönlendiriyor
Sonuç olarak bugün bilim ile toplum arasındaki ilişki bir güven krizinden ziyade bir dönüşüm sürecinden geçiyor. Bilim hâlâ en güçlü bilgi üretim araçlarından biri; ancak bu bilginin toplumsal kabulü artık yalnızca doğruluğuna değil, nasıl üretildiğine, nasıl paylaşıldığına ve kimin tarafından temsil edildiğine bağlı. Bu nedenle bilimsel güven, eskisinden daha kırılgan ama aynı zamanda daha bilinçli bir zeminde yeniden kuruluyor. Bu yeni dönemde güven, verinin kendisinden çok, verinin etrafında kurulan ilişkinin bir ürünü hâline geliyor.
En güvenilen ülkeler: İskandinav modeli neyi doğru yapıyor?
Dünya genelinde güven düzeylerini karşılaştıran araştırmalar, bazı ülkelerin bu alanda istikrarlı biçimde öne çıktığını gösteriyor. Özellikle Norveç, İsveç, Danimarka ve Finlandiya gibi İskandinav ülkeleri, hem kurumlara hem de bireyler arası ilişkilere duyulan güven açısından en üst sıralarda yer alıyor. Bu durum yalnızca kültürel bir özellik değil; uzun yıllara yayılan politik ve kurumsal tercihlerle şekillenmiş bir toplumsal yapı.
Bu ülkelerde güvenin yüksek olmasının en önemli nedenlerinden biri, devlet ile vatandaş arasındaki ilişkinin şeffaf ve öngörülebilir olması. Kamu kurumları hesap verebilir çalışıyor, yolsuzluk oranları düşük ve hukukun üstünlüğü güçlü biçimde korunuyor. İnsanlar, devletin kendilerine karşı adil davranacağına ve kuralların herkes için eşit uygulanacağına inanıyor. Bu da yalnızca devlete değil, toplumun geneline yayılan bir güven duygusu yaratıyor.
Eğitim sistemleri de bu yapının önemli bir parçası. Eleştirel düşünmeyi teşvik eden, bireyi güçlendiren ve eşit fırsatlar sunan eğitim politikaları, insanların hem kendilerine hem de başkalarına duyduğu güveni artırıyor. Ekonomik eşitsizliklerin görece düşük olması da bu tabloyu destekliyor; çünkü araştırmalar, gelir dağılımının daha adil olduğu toplumlarda güven düzeyinin daha yüksek olduğunu gösteriyor.
İskandinav modelinin belki de en dikkat çekici yönü, güvenin yalnızca bir sonuç değil, aynı zamanda bir politika hedefi olarak görülmesi. Sosyal refah sistemleri, kapsayıcı politikalar ve güçlü kamu hizmetleri, güveni besleyen bir döngü yaratıyor. İnsanlar sisteme güvendikçe kurallara uyum artıyor; bu da sistemin daha sağlıklı işlemesini sağlıyor.
Bu nedenle güven, bu ülkelerde soyut bir değer değil; ekonomik büyümeyi, toplumsal huzuru ve demokratik istikrarı doğrudan etkileyen somut bir güç olarak karşımıza çıkıyor. İskandinav ülkeleri, güvenin tesadüfen oluşmadığını, bilinçli tercihler ve kurumsal yapı sayesinde inşa edilebildiğini gösteren en güçlü örneklerden biri.
Sosyal medya güveni nasıl parçaladı?
Güvenin dönüşümünde en belirleyici faktörlerden biri, hiç kuşkusuz dijitalleşme ve özellikle sosyal medyanın yükselişi oldu. Bilgiye erişimin hızlandığı bu yeni ortam, bir yandan iletişimi demokratikleştirirken diğer yandan güvenin doğasını kökten değiştirdi.
Geleneksel medya döneminde bilgi, belirli kurumsal süzgeçlerden geçerek dolaşıma giriyordu. Gazeteler, televizyonlar ve akademik kurumlar, bilginin doğruluğunu kontrol eden aracı yapılar olarak işlev görüyordu. Sosyal medya ile birlikte bu yapı büyük ölçüde ortadan kalktı. Artık herkes hem bilgi üreticisi hem de dağıtıcısı hâline geldi. Bu durum, bilgi çeşitliliğini artırırken doğruluk ve güvenilirlik sorunlarını da beraberinde getirdi.
Araştırmalar, insanların artık bilgiyi doğruluğuna göre değil, kendilerine yakınlığına göre değerlendirme eğiliminde olduğunu gösteriyor. Algoritmaların kullanıcıya benzer içerikleri sunması, bireyleri giderek daha kapalı bilgi evrenlerine yönlendiriyor. Bu “yankı odaları” içinde insanlar, kendi görüşlerini doğrulayan içeriklerle karşılaşıyor ve farklı bakış açılarına daha az maruz kalıyor. Sonuç olarak güven, ortak bir gerçeklikten beslenmek yerine parçalı ve gruplara özgü bir hâl alıyor.
Bu süreçte yanlış bilgi ve dezenformasyon da önemli bir rol oynuyor. Bilimsel gerçekler, komplo teorileriyle aynı hızda ve aynı kanallar üzerinden yayılabiliyor. Bu durum, yalnızca bilginin güvenilirliğini değil, aynı zamanda kurumlara duyulan güveni de aşındırıyor. İnsanlar, hangi bilginin doğru olduğundan emin olamadıkça, güven duygusu zayıflıyor.
Ancak sosyal medyanın etkisi yalnızca yıkıcı değil. Aynı platformlar, alternatif seslerin duyulmasına, bilgiye daha geniş kitlelerin erişmesine ve toplumsal hareketlerin güçlenmesine de olanak tanıyor. Bu nedenle mesele sosyal medyanın varlığı değil; bu ortamda güvenin nasıl yeniden kurulacağı.
Bugün geldiğimiz noktada güven, artık merkezi kurumlar tarafından sağlanan bir garanti değil; bireylerin sürekli olarak değerlendirdiği, sorguladığı ve yeniden kurduğu bir süreç. Sosyal medya, bu dönüşümün hem nedeni hem de en görünür sahnesi olarak karşımızda duruyor.
*Bu yazı HBT Dergi 520. sayıda yayınlanmıştır.
