Herkese Bilim Teknoloji

Ben biliyorsam-seviyorsam-inanıyorsam doğrudur (mu?)

Doğrulama yanlılığı

Simpsonlar dizisinin gelecek hakkında “doğru” kehanetlerde bulunduğu konuşulurken kimsenin aklına istatistiği sorgulamak gelmiyor. Bu çizgi dizi otuz beş senedir yayında. Yüzlerce bölüm yayınlanmış. Tüm bu macera boyunca gelecek ile ilgili kaç tane kehanette bulunulmuş ve bunları kaçı doğru çıkmış? Diyelim ki toplam beş yüz kehanet içinde on beş tanesi doğru çıkmış olsun! Bu (düşük) oran, dizinin geleceği doğru tahmin ettiği anlamına gelir mi? Yoksa bu oranı duyanlar klasik “onu ben de yaparım” tepkisini mi göstermeli: “Beş yüz tane kehanette bulunsam ben de on beş tanesini doğru tuttururum!” Çizgi diziyi yapanlar da benzer bir yorumda bulunuyor zaten; kendilerini dev aynasında görmüyor!

Doğrulama yanlılığı da bir tür önyargı! Kişi maruz bırakıldığı içeriği kendi nefsinin yapısını baz alarak eleyip ona göre doğru-yanlış, iyi-kötü diye ayıklıyor! Buna verilecek ilk tepki şu olabilir: Başka hangi standarda göre değerlendirecek ki? Nesnel gerçeklik ne güne duruyor? Örneğin hakemin ofsayt kararı “tuttuğu takımın” lehineyse doğru, aleyhineyse yanlış mı olmalı yoksa “nesnel ofsayt kuralı”na göre mi?


Herkes her zaman nesnel gerçekliğin (ya da yukarıdaki örnekte olduğu gibi ofsayt kuralının) ne olduğunu bilmeyebilir. Öğrenmesi kolay olmayabilir. Ama bilmemenin ya da öğrenmemenin ardında daha başka bir şey yatıyor sanki. Bu gizli sebep günümüzün gerçek-ötesi post-truth zamanlarında giderek daha da güçleniyor: Kişinin kendi adaletini kendi temin etme gayreti-mecburiyeti. Hakem o kadar yanlış kararlar veriyor ki tuttuğu takımın aleyhine verilen ofsaytı kabul etmek “aptal olmak”, “ezik olmak” anlamına geliyor. Peki hakem neden o kadar yanlış karar veriyor? Belki güçlülerin hışmına uğramamak için. Belki de cebini doldurmak için! Güncel haberlere ve savcılık incelemesine göre ülkemizdeki hakemlerin büyük bir kısmının bahis sitelerinde şahsi hesapları var mesela!

Etik kurallar belli ki istisnasız herkes için geçerli olmalı. Herhangi bir özellik (kamu görevlisi, zengin, ünlü vb. olmak) bir ayrıcalık unsuru olmamalı. Oysa bir toplumda bireyler içinde bu tür ayrıcalık talebi-icraatı ayyuka çıkmışsa o topluma yön verenlerin bu tür ayrıcalık istisnalarından istifade ediyor olduğu anlamına gelmez mi? Karınca-kararınca. Kimisi ihaleye fesat karıştırır, kimisi aracıyla tehlike şeridinden gider, kimisi eşini-dostunu-akrabasını hak etmediği görevlere atar, kimisi kuyrukta beklemez… Liste uzayıp gidiyor!

Öteki herkes bir şekilde kendi yolunu bulmuşken sıradan vatandaşa eğitim almak, kurallara tam uymak, etik davranmak vs. gibi “angarya” işler kalıyor! Toplumu yönlendiren hangi alanda bu olguların yüceltildiği görülmekte? Dünyayı yöneten siyasi liderlerin profilleri nasıl? Dünyanın en zengin, en ünlü insanlarının profilleri nasıl? Güç, para ya da şöhret sahibi olmanın ötesinde dünya vatandaşları bu kişilerin hangi iyi özelliklerini biliyor-görüyor-öğreniyor? Eskiden bu anımsatıcılar bile bir etki yaratır, kısa yoldan sonuca ulaşmaya çalışanların sessizce susup geri çekilmesine neden olurdu. Çünkü haksız olduklarını kabul etmek zorunda hissederlerdi. Şimdi o duvar da yıkıldı. Artık hırsız, kendisini yakalayan polise beni nasıl yakalarsın diye çıkışır hale geldi! Arkası güçlü olmak ahlaklı olmaktan daha iyi sonuç veriyor çünkü!

Tanol Türkoğlu / tanolturkoglu@gmail.com

*Bu yazı HBT Dergi 497. sayıda yayınlanmıştır.

Exit mobile version