<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>geçmiş arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/gecmis/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/gecmis</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Fri, 29 Mar 2019 11:38:05 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Avrupa Zaman Makinesi yapacak</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/avrupa-zaman-makinesi-yapacak</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Edip Emil Öymen]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 22 Mar 2019 08:23:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edip Emil Öymen]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[antik dönem]]></category>
		<category><![CDATA[avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[çatalhöyük]]></category>
		<category><![CDATA[dijital harita]]></category>
		<category><![CDATA[geçmiş]]></category>
		<category><![CDATA[gelecek]]></category>
		<category><![CDATA[göbeklitepe]]></category>
		<category><![CDATA[google]]></category>
		<category><![CDATA[internet]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[italya]]></category>
		<category><![CDATA[myspace]]></category>
		<category><![CDATA[tarih]]></category>
		<category><![CDATA[venedik]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<category><![CDATA[zaman makinesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=13364</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Dijital belleği nasıl koruyacağız? Nerede, nasıl saklayacağız?” diye dertlenen bilimcileri bu sayfada son haftalarda anlatırken, şu haber çıkageldi: Facebook’tan önceki sosyal medya platformu MySpace’in 2003-2015 arasına ait bütün arşivi bir teknik hata sonucu silinmiş. 50 milyondan fazla mp3 müzik dosyası, milyonlarca fotoğraf, videolar&#8230; MySpace, 2005-09 arasında dünyanın en büyük sosyal paylaşım platformuydu. O kadar popülerdi ki medya imparatoru Rupert Murdoch’un News Corporation’ı 2005’te 580 milyon dolara satın almıştı. 2006’da ABD’de Google’dan bile fazla tıklanan bir siteydi. Ama Facebook çıkageldi. Nasıl ki Google, rakiplerine göre “daha akıllı” bir algoritmayla çalışmaya başladıysa, Facebook da öyleydi. Farklıydı. MySpace tercih edilmez oldu. Tasarım yenileme girişimlerine rağmen geride kaldı. 2016’da bile hâlâ 50 milyon tekil ziyaretçisi vardı. Ama şu sırada MySpace, dünyadaki web trafiği içinde 4 bin 227’inci sırada. Bu düşüşe rağmen, arşivinin yok olması hiç gerekmiyordu. Ama o da oldu. “Dijital verileri/bilgiyi nasıl saklasak da saklasak?” projelerinin vehim/sanrı olmadığını gösteren yepyeni bir örnek işte&#8230; Avrupa’nın Zaman Makinesi Analog veri/bilgiyi dijitale dönüştürerek güvenli bir şekilde saklamak, paylaşmak, bundan yeni veri/bilgi üretmek amacıyla 33 Avrupa ülkesi (AB üyesi olsun-olmasın) bir araya gelerek, şimdiye kadar örneği görülmemiş bir tarih-kültür mirası “ortak havuzu” başlatıyorlar. 278 kurum, 7 ulusal kütüphane, 19 devletin arşivleri, 95 üniversite ve araştırma kurumu, 30 Avrupa şirketi, 18 devlet kurumu ve büyük müzeler, ellerindeki tarih-kültür mirasını tek bir kaynakta toplayacak: Zaman Makinesi. https://timemachine.eu/ Bu sözcük, “hemen anlaşılsın” diye seçilmiş belli ki. Ama bir bakıma da bilimkurguyu akla getiriyor: Zamanda geriye gitmek&#8230; Aslında, anlatılmak istenilen gerçekten o: Polonya’sından Portekiz’ine, İngiltere’sinden Slovakya’sına kadar Avrupa devletleri 2 bin yıllık ortak Avrupa tarih ve kültür bilgisini “bütün halinde” sunacak. Burada sadece 28AB üyesi değil, başkaları da var: Bosna, Gürcistan, İsrail, Sırbistan (o bile!), ve hatta ABD (Carnegie Mellon Teknik Üniversitesi, Stanford, Columbia). Listede Rusya yok. Türkiye yok. 10 yılda adım adım&#8230; Avrupa’yı (Rusya ve Türkiye dışında) bu kadar kapsayan bir tarih-kültür ortak havuzu fikri “pat diye” oluşmadı elbette. Yıllar önceki Europeana Projesi, şimdikinin başlangıcı sayılır. Europeana, AB ülkelerinin ortak kültür-sanat havuzu olarak 2008’de çalışmaya başlamıştı. Aradan geçmiş 10 yıl, ve bu fikir, şimdi çok daha geniş kapsamlı bir tarih-kültür bilgisi havuzuna büyüyor. Amacı: Avrupa’nın gelmiş geçmiş bütün bilgisini bir araya toplamak, değerlendirmek. Burada bugün Avrupa müzeleri, sanat galerisi, kütüphane ve arşivlerinden 58 milyon sanat, kitap, film, müzik eserleri hepsi bir arada, herkesin kullanımına açık. www.europeana.eu AB içinde, bu konuda en faal ülkelerden Avusturya da yine 2008’de Uluslararası Arşiv Araştırmaları Merkezi (ICARUS) adlı bir proje başlatmıştı. Arşivlerde defterler, ciltler, dosyalar, kutular, kağıt ruloları halinde saklanan veri/bilgi/belgeleri dijital ortama dönüştürerek, dünyanın kullanımına açmayı öngörüyordu. Avusturya’da başlayıp şimdi 34 ülke (Avrupa, Kanada, ABD dahil. Yine Türkiye dışında) ve 180 arşiv/kurumun katıldığı çok-ortaklı bir platform olarak sürüyor. icar-us.eu Zaman Makinesi ne yapacak? Avrupa tarih ve kültürünü dijital arşivleme projesini İsviçre/Lozan Bilim ve Teknik Üniversitesi (EPFL) yönetecek. 2000-2017 döneminde 245 startup’ın kuruluşuna katkı sağladıkları, sadece 2017’de 4 bin 200 bilimsel makale yayınladıkları için –haklı olarak- övünüyorlar. AB Komisyonu, Zaman Makinesi için şimdilik 1 milyon Euro ayırdı. Bu miktar, sadece “Proje ne işe yarayacak? Nasıl bir yarar sağlayacak?” sorularına cevap aramak için: Start-up başlangıç sermayesi gibi. Zaman Makinesi hem Avrupa’nın bütünü, hem de şehirleri ölçeğinde çalışacak. Örneğin, Venedik tarihini dijital ortama aktarma projesi yıllardır zaten sürüyordu. Bunu örnek alacak diğer şehirler de sırada. Dijitalleşme, sadece bilgi ve iletişim teknolojilerini değil, sosyal ve beşeri bilimleri de (tarih, sosyoloji, antropoloji, güzel sanatlar gibi) dönüştürecek. Örneğin Venedik’in şehirleşmesi, nüfus yapısı, geçmiş dönem sanayisi, yaşam biçimi, uzun bir liste üzerinden, o şehri “o şehir” yapan bütün görünür ve görünmez tarih-kültür varlıkları etkileşimli (interaktif) dijital ortama aktarılacak. Şehri, o balçık zemine tutunduran ahşap temellerin sayılmasına kadar. Venedik Zaman Makinesi, Osmanlı tarihi açısından da  -belki bizde bile bilinmeyen- ayrıntıları gün yüzüne çıkartacaktır. Örneğin, Büyük Kanal’daki Türk Hanı (Fondaco dei Turchi) Osmanlı tüccarlarının 1621-1838 yıllarında ticaret yaptıkları görkemli bir binaydı. Şimdi Doğa Tarihi Müzesi. Acaba binanın içinde, duvarların arkasında yüzyıllardır saklı duran bir tarih var mıdır? Venedik dört boyutlu olacak Saklı bir tarih derken gizem değil, sadece “gözle görülmeyen” anlamına&#8230; BBC’nin “İtalya’nın Görünmeyen Şehirleri” dizisinde Floransa, Napoli ve Venedik’teki binaların üç boyutlu lazerle (Lidar) saptanan yapısal özellikleri, sadece belki uzman sanat tarihçilerinin bildiği ayrıntıları dünyada milyonlarca izleyiciye açmıştı. Örneğin Venedik’te eski yüzyıllarda Yahudilerin yaşamaya mecbur edildiği gettodaki bir binanın labirent gibi iç bölmelerinde “gizli” sinagogların varlığını dünya, Lidar teknolojisi sayesinde ilk kez gördü. Dizide, Venedik ve diğer şehirlerdeki diğer “gizli” yapısal özellikler de gösterilmişti. Şimdi bu teknoloji ve yapay zekâ, Venedik’i gizlisi-saklısı kalmayacak şekilde dijitale aktaracak. Bu projeyi Lozan Teknik Üniversitesi ile Venedik Ca’ Foscari Üniversitesi birlikte yürütüyor. Her şeyden önce, Venedik’in 1797’ye kadar bin yıl süren cumhuriyet dönemi ve sonrasına ait, uzunluğu 80 kilometreyi bulan şehir arşivi dijitale aktarılacak. Ama bu, “bizdeki” anlamda statik bir dijital arşivleme olmayacak. Venedik Arşivi’nin zenginliği nedeniyle, “Venedik, zamanının Google’ıydı” benzetmesi yapılır. Belgeleri dijitale aktarmak, işin sadece birinci adımı. Sonra, bunları konu kümelerine ayıracaklar. Her belgenin, şehrin neresine, hangi zamana ait olduğu saptanacak. Son hedef ise, bu büyük veriden hareketle Venedik tarihinin her hangi bir anına geri gidecek bir simülasyon yaratmak. Böylece, tarihi 4 boyutta görmek mümkün olacak (en, boy, yükseklik, zaman). Tarihi; söylentiyle, önyargı, efsane, varsayım, sınırlı veri/bilgiyle değil, mevcut bütün somut veri/bilgiyle yeniden yorumlamak, yazmak, anlamak için. Bu çok-engelli proje sadece Venedik’le sınırlı değil. Şimdiden Paris, Amsterdam, Kudüs başta 15 şehirde Zaman Makinesi çalışmaları başlatılıyor. Ve bu konu, tek bir yazı ile anlatılıp geçilemeyecek kadar çok boyutlu, anlamlı, zaman içinde çalışmalar arttıkça dallanıp budaklanacak dev bir proje. Avrupa tarihiyle iç içe bir Osmanlı/Türkiye ve İstanbul’un da bu projenin bir yerinde olması gerekirdi. İstanbul ve Türkiye’nin, Avrupa Zaman Makinesi’nde “öteki” olarak yer alacağı kesin.   Çatalhöyük’e de dijital harita Konuyla dolaylı bağlantılı olsa da “bizimle” ilgili olduğu için, burada aktarılması ­­­gereken güzel bir haber de var: Amerikan Paul Getty Vakfı, aralarında Çatalhöyük’ün de olduğu dört UNESCO Dünya Kültür Mirası’nın dijital envanterinin yapılması için 900 bin dolar hibe etti. Bunun 220 bin doları Çatalhöyük Projesi’ne harcanacak. Gerisi İtalya’da Pompei ve Floransa ile Brezilya’da bir projeye. Bilenlerden özür dileyerek, Çatalhöyük hakkında: Konya’nın 50 kilometre güneydoğusunda bir “neolitik dönem” kasabası. Yontma Taş Dönemi’nde Anadolu’da mağaralarda yaşayan insanların, avcılık ve toplayıcılıktan, yavaş yavaş yerleşik düzene geçmeye başladıkları, tarım ve hayvancılığı öğrendikleri Cilalı Taş (neolitik) Dönemi’ne ait. Burada 25 yıldır yıldır kazı yapılıyor. Kazı başkanlığını, önce Cambridge Üniversitesi’nde, sonra Stanford Üniversitesi’nde hoca olan Ian Hodder yönetiyor. Çatalhöyük, 1 Temmuz 2012’de UNESCO Dünya Miras Komitesi tarafından -fazla uzun bir gecikmeyle nihayet- Dünya Kültürel Miras Listesi’ne oy birliğiyle kabul edilmişti. Milattan Önce 7 bin yıllarında dünyada “ilk düzenli yerleşim yeri” sayılıyordu. Ta ki Göbeklitepe keşfedilene kadar&#8230; Dijital envanter sayesinde, Çatalhöyük’e ait kazılarda elde edilen bütün veriler listelenmiş olacak. Getty Vakfı’nın yanı sıra, bizzat Stanford Üniversitesi de kazıyla ilişkili her türlü faaliyet için parasal destek sağlıyor (Digital Humanities Grant). Ortadan kaybolmuş yapıların “bir zamanlar” neye benzediğini, dijital yöntemlerle bulup çıkartmak yeni bir tür dedektiflik artık. Bunun bize en yakın örneğini Amerikalı arkeolog Darius Arya ile İngiliz tarihçi Michael Scott verdiler. “Görünmez Antik Şehirler” adıyla Kahire ve Atina’dan sonra İstanbul için yaptıkları dijital haritalamada, şimdi sadece yıkıntısı kalan binaları ekranda “canlandırdılar.” Aralarında İstanbul’da Ahırkapı yöresinde Bizans’tan kalma Boukoleon Sarayı da vardı. Buranın bugünkü izbe, yıkıntı, tinerci yatağı, çöplük halini dünya, PBS (ABD Kamu Yayıncılık Kurumu) ve BBC’de yayınlanan programla gördü. İstanbul’da, dünyanın dikkatini ve övgüsünü çekecek bir restorasyon burada pekala yapılabilir. Edip Emil Öymen </p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/avrupa-zaman-makinesi-yapacak">Avrupa Zaman Makinesi yapacak</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Dijital belleği nasıl koruyacağız? Nerede, nasıl saklayacağız?” diye dertlenen bilimcileri bu sayfada son haftalarda anlatırken, şu haber çıkageldi: Facebook’tan önceki sosyal medya platformu MySpace’in 2003-2015 arasına ait bütün arşivi bir teknik hata sonucu silinmiş. 50 milyondan fazla mp3 müzik dosyası, milyonlarca fotoğraf, videolar&#8230;</p>
<p>MySpace, 2005-09 arasında dünyanın en büyük sosyal paylaşım platformuydu. O kadar popülerdi ki medya imparatoru Rupert Murdoch’un News Corporation’ı 2005’te 580 milyon dolara satın almıştı.</p>
<p>2006’da ABD’de Google’dan bile fazla tıklanan bir siteydi. Ama Facebook çıkageldi. Nasıl ki Google, rakiplerine göre “daha akıllı” bir algoritmayla çalışmaya başladıysa, Facebook da öyleydi. Farklıydı. MySpace tercih edilmez oldu. Tasarım yenileme girişimlerine rağmen geride kaldı.</p>
<p>2016’da bile hâlâ 50 milyon tekil ziyaretçisi vardı. Ama şu sırada MySpace, dünyadaki web trafiği içinde <a href="https://www.alexa.com/siteinfo/myspace.com">4 bin 227’inci sırada</a>.</p>
<p>Bu düşüşe rağmen, arşivinin yok olması hiç gerekmiyordu. Ama o da oldu. “Dijital verileri/bilgiyi nasıl saklasak da saklasak?” projelerinin vehim/sanrı olmadığını gösteren yepyeni bir örnek işte&#8230;</p>
<p><strong>Avrupa’nın Zaman Makinesi</strong></p>
<p>Analog veri/bilgiyi dijitale dönüştürerek güvenli bir şekilde saklamak, paylaşmak, bundan yeni veri/bilgi üretmek amacıyla 33 Avrupa ülkesi (AB üyesi olsun-olmasın) bir araya gelerek, şimdiye kadar örneği görülmemiş bir tarih-kültür mirası “ortak havuzu” başlatıyorlar.</p>
<p>278 kurum, 7 ulusal kütüphane, 19 devletin arşivleri, 95 üniversite ve araştırma kurumu, 30 Avrupa şirketi, 18 devlet kurumu ve büyük müzeler, ellerindeki tarih-kültür mirasını tek bir kaynakta toplayacak: Zaman Makinesi. <a href="https://timemachine.eu/">https://timemachine.eu/</a></p>
<p>Bu sözcük, “hemen anlaşılsın” diye seçilmiş belli ki. Ama bir bakıma da bilimkurguyu akla getiriyor: Zamanda geriye gitmek&#8230; Aslında, anlatılmak istenilen gerçekten o: Polonya’sından Portekiz’ine, İngiltere’sinden Slovakya’sına kadar Avrupa devletleri 2 bin yıllık ortak Avrupa tarih ve kültür bilgisini “bütün halinde” sunacak.</p>
<p>Burada sadece 28AB üyesi değil, başkaları da var: Bosna, Gürcistan, İsrail, Sırbistan (o bile!), ve hatta ABD (Carnegie Mellon Teknik Üniversitesi, Stanford, Columbia). Listede Rusya yok. Türkiye yok.</p>
<p><strong>10 yılda adım adım&#8230; </strong></p>
<p>Avrupa’yı (Rusya ve Türkiye dışında) bu kadar kapsayan bir tarih-kültür ortak havuzu fikri “pat diye” oluşmadı elbette. Yıllar önceki Europeana Projesi, şimdikinin başlangıcı sayılır.</p>
<p>Europeana, AB ülkelerinin ortak kültür-sanat havuzu olarak 2008’de çalışmaya başlamıştı. Aradan geçmiş 10 yıl, ve bu fikir, şimdi çok daha geniş kapsamlı bir tarih-kültür bilgisi havuzuna büyüyor.</p>
<p>Amacı: Avrupa’nın gelmiş geçmiş bütün bilgisini bir araya toplamak, değerlendirmek. Burada bugün Avrupa müzeleri, sanat galerisi, kütüphane ve arşivlerinden 58 milyon sanat, kitap, film, müzik eserleri hepsi bir arada, herkesin kullanımına açık. <a href="http://www.europeana.eu">www.europeana.eu</a></p>
<p>AB içinde, bu konuda en faal ülkelerden Avusturya da yine 2008’de Uluslararası Arşiv Araştırmaları Merkezi (ICARUS) adlı bir proje başlatmıştı. Arşivlerde defterler, ciltler, dosyalar, kutular, kağıt ruloları halinde saklanan veri/bilgi/belgeleri dijital ortama dönüştürerek, dünyanın kullanımına açmayı öngörüyordu.</p>
<p>Avusturya’da başlayıp şimdi 34 ülke (Avrupa, Kanada, ABD dahil. Yine Türkiye dışında) ve 180 arşiv/kurumun katıldığı çok-ortaklı bir platform olarak sürüyor. <a href="https://icar-us.eu/en/about-us/icarus-members/">icar-us.eu</a></p>
<p><strong>Zaman Makinesi ne yapacak?</strong></p>
<p>Avrupa tarih ve kültürünü dijital arşivleme projesini İsviçre/Lozan Bilim ve Teknik Üniversitesi (EPFL) yönetecek. 2000-2017 döneminde 245 startup’ın kuruluşuna katkı sağladıkları, sadece 2017’de 4 bin 200 bilimsel makale yayınladıkları için –haklı olarak- övünüyorlar.</p>
<p>AB Komisyonu, Zaman Makinesi için şimdilik 1 milyon Euro ayırdı. Bu miktar, sadece “Proje ne işe yarayacak? Nasıl bir yarar sağlayacak?” sorularına cevap aramak için: Start-up başlangıç sermayesi gibi.</p>
<p>Zaman Makinesi hem Avrupa’nın bütünü, hem de şehirleri ölçeğinde çalışacak. Örneğin, Venedik tarihini dijital ortama aktarma projesi yıllardır zaten sürüyordu. Bunu örnek alacak diğer şehirler de sırada.</p>
<p>Dijitalleşme, sadece bilgi ve iletişim teknolojilerini değil, sosyal ve beşeri bilimleri de (tarih, sosyoloji, antropoloji, güzel sanatlar gibi) dönüştürecek. Örneğin Venedik’in şehirleşmesi, nüfus yapısı, geçmiş dönem sanayisi, yaşam biçimi, uzun bir liste üzerinden, o şehri “o şehir” yapan bütün görünür ve görünmez tarih-kültür varlıkları etkileşimli (interaktif) dijital ortama aktarılacak. Şehri, o balçık zemine tutunduran ahşap temellerin sayılmasına kadar.</p>
<p>Venedik Zaman Makinesi, Osmanlı tarihi açısından da  -belki bizde bile bilinmeyen- ayrıntıları gün yüzüne çıkartacaktır. Örneğin, Büyük Kanal’daki Türk Hanı (Fondaco dei Turchi) Osmanlı tüccarlarının 1621-1838 yıllarında ticaret yaptıkları görkemli bir binaydı. Şimdi Doğa Tarihi Müzesi. Acaba binanın içinde, duvarların arkasında yüzyıllardır saklı duran bir tarih var mıdır?</p>
<p><strong>Venedik dört boyutlu olacak</strong></p>
<p>Saklı bir tarih derken gizem değil, sadece “gözle görülmeyen” anlamına&#8230; BBC’nin “İtalya’nın Görünmeyen Şehirleri” dizisinde Floransa, Napoli ve Venedik’teki binaların üç boyutlu lazerle (Lidar) saptanan yapısal özellikleri, sadece belki uzman sanat tarihçilerinin bildiği ayrıntıları dünyada milyonlarca izleyiciye açmıştı.</p>
<p>Örneğin Venedik’te eski yüzyıllarda Yahudilerin yaşamaya mecbur edildiği gettodaki bir binanın labirent gibi iç bölmelerinde “gizli” sinagogların varlığını dünya, Lidar teknolojisi sayesinde ilk kez gördü. Dizide, Venedik ve diğer şehirlerdeki diğer “gizli” yapısal özellikler de gösterilmişti.</p>
<p>Şimdi bu teknoloji ve yapay zekâ, Venedik’i gizlisi-saklısı kalmayacak şekilde dijitale aktaracak. Bu projeyi Lozan Teknik Üniversitesi ile Venedik Ca’ Foscari Üniversitesi birlikte yürütüyor. Her şeyden önce, Venedik’in 1797’ye kadar bin yıl süren cumhuriyet dönemi ve sonrasına ait, uzunluğu 80 kilometreyi bulan şehir arşivi dijitale aktarılacak. Ama bu, “bizdeki” anlamda statik bir dijital arşivleme olmayacak.</p>
<p>Venedik Arşivi’nin zenginliği nedeniyle, “Venedik, zamanının Google’ıydı” benzetmesi yapılır. Belgeleri dijitale aktarmak, işin sadece birinci adımı. Sonra, bunları konu kümelerine ayıracaklar. Her belgenin, şehrin neresine, hangi zamana ait olduğu saptanacak. Son hedef ise, bu büyük veriden hareketle Venedik tarihinin her hangi bir anına geri gidecek bir simülasyon yaratmak. Böylece, tarihi 4 boyutta görmek mümkün olacak (en, boy, yükseklik, zaman). Tarihi; söylentiyle, önyargı, efsane, varsayım, sınırlı veri/bilgiyle değil, mevcut bütün somut veri/bilgiyle yeniden yorumlamak, yazmak, anlamak için.</p>
<p>Bu çok-engelli proje sadece Venedik’le sınırlı değil. Şimdiden Paris, Amsterdam, Kudüs başta 15 şehirde Zaman Makinesi çalışmaları başlatılıyor. Ve bu konu, tek bir yazı ile anlatılıp geçilemeyecek kadar çok boyutlu, anlamlı, zaman içinde çalışmalar arttıkça dallanıp budaklanacak dev bir proje.</p>
<p>Avrupa tarihiyle iç içe bir Osmanlı/Türkiye ve İstanbul’un da bu projenin bir yerinde olması gerekirdi. İstanbul ve Türkiye’nin, Avrupa Zaman Makinesi’nde “öteki” olarak yer alacağı kesin. <strong> </strong></p>
<p><strong>Çatalhöyük’e de dijital harita</strong></p>
<p>Konuyla dolaylı bağlantılı olsa da “bizimle” ilgili olduğu için, burada aktarılması ­­­gereken güzel bir haber de var:</p>
<p>Amerikan Paul Getty Vakfı, aralarında Çatalhöyük’ün de olduğu dört UNESCO Dünya Kültür Mirası’nın dijital envanterinin yapılması için 900 bin dolar hibe etti. Bunun 220 bin doları Çatalhöyük Projesi’ne harcanacak. Gerisi İtalya’da Pompei ve Floransa ile Brezilya’da bir projeye.</p>
<p>Bilenlerden özür dileyerek, Çatalhöyük hakkında: Konya’nın 50 kilometre güneydoğusunda bir “neolitik dönem” kasabası. Yontma Taş Dönemi’nde Anadolu’da mağaralarda yaşayan insanların, avcılık ve toplayıcılıktan, yavaş yavaş yerleşik düzene geçmeye başladıkları, tarım ve hayvancılığı öğrendikleri Cilalı Taş (neolitik) Dönemi’ne ait.</p>
<p>Burada 25 yıldır yıldır kazı yapılıyor. Kazı başkanlığını, önce Cambridge Üniversitesi’nde, sonra Stanford Üniversitesi’nde hoca olan Ian Hodder yönetiyor.</p>
<p>Çatalhöyük, 1 Temmuz 2012’de UNESCO Dünya Miras Komitesi tarafından -fazla uzun bir gecikmeyle nihayet- Dünya Kültürel Miras Listesi’ne oy birliğiyle kabul edilmişti. Milattan Önce 7 bin yıllarında dünyada “ilk düzenli yerleşim yeri” sayılıyordu. Ta ki Göbeklitepe keşfedilene kadar&#8230;</p>
<p>Dijital envanter sayesinde, Çatalhöyük’e ait kazılarda elde edilen bütün veriler listelenmiş olacak. Getty Vakfı’nın yanı sıra, bizzat Stanford Üniversitesi de kazıyla ilişkili her türlü faaliyet için parasal destek sağlıyor (Digital Humanities Grant).</p>
<p>Ortadan kaybolmuş yapıların “bir zamanlar” neye benzediğini, dijital yöntemlerle bulup çıkartmak yeni bir tür dedektiflik artık. Bunun bize en yakın örneğini Amerikalı arkeolog Darius Arya ile İngiliz tarihçi Michael Scott verdiler.</p>
<p>“Görünmez Antik Şehirler” adıyla Kahire ve Atina’dan sonra İstanbul için yaptıkları dijital haritalamada, şimdi sadece yıkıntısı kalan binaları ekranda “canlandırdılar.”</p>
<p>Aralarında İstanbul’da Ahırkapı yöresinde Bizans’tan kalma Boukoleon Sarayı da vardı. Buranın bugünkü izbe, yıkıntı, tinerci yatağı, çöplük halini dünya, PBS (ABD Kamu Yayıncılık Kurumu) ve BBC’de <a href="https://www.youtube.com/watch?v=RAS7EIfF2VE">yayınlanan programla gördü</a>.</p>
<p>İstanbul’da, dünyanın dikkatini ve övgüsünü çekecek bir restorasyon burada pekala yapılabilir.</p>
<p><strong>Edip Emil Öymen </strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/avrupa-zaman-makinesi-yapacak">Avrupa Zaman Makinesi yapacak</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">13364</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Tarih(çilik) yutturmak!</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/tarihcilik-yutturmak</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Mar 2017 14:54:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[19 mayıs]]></category>
		<category><![CDATA[cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[ecdad]]></category>
		<category><![CDATA[geçmiş]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek]]></category>
		<category><![CDATA[halil inalcık]]></category>
		<category><![CDATA[ilber ortaylı]]></category>
		<category><![CDATA[kültür]]></category>
		<category><![CDATA[lozan]]></category>
		<category><![CDATA[medya]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlıcılık]]></category>
		<category><![CDATA[sahtekarlık]]></category>
		<category><![CDATA[tarih]]></category>
		<category><![CDATA[tarih dergi]]></category>
		<category><![CDATA[tarihçilik]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye cumhuriyeti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=5945</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yazım, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan&#8217;ın Lozan anlaşmasıyla ilgili yıllarca verdiği övücü demeçleri ve bunların ardından (sonunda) ilan etme gereği duyduğu suçlayıcı sözleri ile ilgili değil. Ne de Erdoğan&#8217;ın, Davutoğlu&#8217;nun ve taraftarlarının Osmanlı İmparatorluğu referansıyla ilgili yıllardır yineledikleri yüceltici ve özlem dolu beyanları. &#8220;Tarih dersi veriyorum&#8221; diyemem, haddimi aşmış olurum. Ama politikacıların tarihe/tarihçiliğe ilişkin değerlendirmelerini birçok kez yazdığımı, mesleğimin yağmalanmasını şaşkınlıkla, üzüntüyle, tepkiyle karşıladığımı söylemeliyim; yıllardır söylediğim ve yazdığım gibi. Burada benim dile getirmek istediğim, bu noktaya nasıl geldiğimiz üstünedir; politik söylemlerin, ders kitaplarının ve medyanın kuşattığı yazılı, sözlü ve görsel araçların nasıl bir ortam hazırladığını anımsatmaktır. Bir süre önce #tarih dergi  &#8220;Yeni Osmanlı kafası: Ecdad sahtekârlığı ve tarihi-kültürel mirasyedilik&#8221; konusunu kapak yapmıştı; tarihçi meslektaşlardan Necdet Sakaoğlu, İlber Ortaylı, Ahmet Kuyaş ve Ahmet Turan Alkan&#8217;ın yazılarıyla sorunu irdelemiş; güncel bir derdimizin bam teline basmışlardı. Aslında çok geç kalmış bir sorgulama bu; birçok tarihçinin, değirmenine su taşıyarak büyüttükleri bir sorun. Yine de, uzun zamandır yaşanan, Osmanlı yüceltmesi için Türkiye Cumhuriyeti kazanımlarına vurma gereği duyan frensizlere karşı yerinde bir uyarı. Bu konuda ben de  -yıllardır üstünde durduğum için- kendime bir yorum yapma fırsatı düştüğünü sanarak bir şeyler söylemek, özellikle de iktidar ve medya güçlerinin seslendirmeleriyle semizlenen yönlendirmelerin bıraktığı, bırakabileceği mirasa(!) değinmek istedim. Ortaylı&#8217;nın, bazı çevrelerde öteden beri var olduğunu ifade ettiği &#8220;Osmanlılık özentisi&#8221;ni &#8220;zevk sahibi olmayan kasabalılar&#8221;a yüklemesi yanıltıcı olabilir. Böyle bir tanımlama kimilerince kabul görse bile, &#8220;kasabalılar&#8221;ı bu tür bir algılamaya sevk eden etkenlerin ortaya konmasının, yani sorunun kaynağına inmenin, daha doğru bir yaklaşım olabileceğini sanıyorum. Sakaoğlu&#8217;nun saptaması bize bu önceliği hatırlatıyor: &#8220;Son dönemde sıklıkla empoze edilen bir algı var: &#8220;Muhteşem Osmanlı mirası erken cumhuriyet devrinde yok edildi&#8221;. Osmanlı yöneticileri kendi atalarının mirasını korumayı önemsemedi. Cumhuriyetin ilk dönemini suçlamak ayıp. [İstanbul] Suriçi&#8217;ndeki yıkımları gerçekleştirenler 1950 sonrası iktidarlardır&#8221;. Öte yandan medyanın tarih malumatfuruşluğunu dile getiren Kuyaş, bazı köşe yazarlarının türettiklerini &#8220;nev-zuhur&#8221; yani sonradan görme Osmanlıcılık peşine takılmış olmalarını dile getirmesiyle sorunun bam teline basıyor. &#8220;Tarih kitaplarından (bu arada tarih dergilerinden!), televizyonlardaki tarih programlarından, tarihi konu eden dizilerden, tarihi romanlardan göz gözü görmez oldu&#8221; saptamasıyla da sorunun menbalarına iniyor. Alkan ise, &#8220;Osmanlılık (artık) bir birikim filan değil, damarlarda dolaşan ve tepemizin tası attığında klȃsını isbat eden bir ruh&#8221;  tarifiyle ecdada -okumadan, yazmadan- kolayca sahip olanları, günlük modayı takip edenleri eleştiriyor. Birkaç cümle ile alıntıladığım tespitler, burada, okul kitaplarını, medya ve onlara yön verme gayreti içindeki politikacıların fermanları üstüne daha fazla vurgu yapmamı gerektiriyor. 20. yüzyılın tarihçiliğe ve onun yönlendirmelerine ilişkin gelişmeleri ve çarpıtmaları bir kenara atarak -ama o süreçlerin yarattığı yıkımı unutmayarak- kısaca dile getirebilirim ki, 3 bin yıllarının başlarında tarih, fazlasıyla günlük yaşam için gerekli sayılan ısmarlama söylemler döktü ortaya. Siyasetin kendi varlığını perçinlemek için &#8220;ecdad&#8221; büyülemesinin, gazeteciliğin ve görsel iletişimin daha fazla parçası oldu. Profesyonel tarihçiliğin ciddiyetini kenara iten &#8220;musahipler&#8221;, kanaldan kanala atlayan veya oralarda daimi elçilikler kurmuş olan bilgiçler gibi gösterilmeye başlandı; her ne kadar ciddi sandığım üniversitelerde bilimselliklerinden ödün vermeyen ya da alaylı tabir edilen bilge tarihçiler var olsa da. &#8220;Yaygın&#8221; biçiminde tanımlanabilecek tarihçilik, akademisyen tarihçilerin çıkardıkları bilimsel dergilerle sunulan bilgilerde ve monografilerde ortaya konan geçmişe ilişkin verilerin topluma ulaşmasında aracı olan aylık ya da daha uzun aralıklarla yapılan neşriyatın arasında kalan yayıncılıktır. Başka bir deyişle, burada söz konusu olması gereken, üreticisinden alıp tüketicisine ulaştırılan bir bilgi dalının tarihçilikte aldığı biçimdir. Politik olduğu kadar ideolojik kaygılarla ve sorumsuzca tuşa basanların içgüdüleriyle hareket edenlerin sayıları çok arttı. Tarih -eksik ve yanlış bilgilendirmeden ve tutarsız meraktan kaynaklanan biçimiyle- günlük zevke, politik dalgalanmaya, ideolojik şartlandırmaya ve bunlara uygun kullanılmaya susamışlığın ilacı oldu adeta. Tarih, aynı zamanda, akademik dünyada, yanlış yönlendirmelerin tutsağı oldu. Hükümetlerin, meclislerin, siyasilerin teşvikleri ve dirlik beklentisi yaratmalarıyla şirazesinden çıkarıldı. Ünlü tarihçimiz Halil İnalcık&#8217;ın dile getirmesiyle böyle bir durum &#8220;Osmanlı patrimonyal toplumunda terbiyet, kulluk, intisab [birinin adamı olma] sosyal ilişkilerin temeli olmuş, hem patron hem kul için gerekli bir sosyal bağ oluşturmuştur&#8221;. Gerek dergilerde ortaya konan bilimsel makalelerin gerekse bazı monografilerde elde edilen sonuçların (veya varsayımların) daha geniş topluluklara ulaştırılması için popüler -ondan da önce- vulgarize nitelikli yayınlarla, hatta görsel medyada kimi zaman profesyonel, kimi zaman da amatör sayılabilecek kişilerce seslendirilişi, şüphe yok ki, çok önemli sayılmalıdır. Önemli sayılmalıdır, çünkü geçmiş hakkında bilgilenmeyi arzu eden sıradan bir tarih meraklısı genellikle gazete ya da televizyondan (hatta internetten) kendisine sunulana inanma eğilimindedir. O, çoğunlukla, tarihsel bir konuyu ayrıntılarla ve gerekli kaynaklara dayanarak inceleyen bilginleri tanımaz; tarihçilerin kendi aralarındaki paslaşmayı bilmez. Devletin direksiyonunu ellerinde bulunduranların ve onların medyaya ve okul kitaplarına enjekte etmeye çalıştıkları gizli tarih ajandalarının farkına varamaz. Ama o kendi kişiliğiyle -öğrendiklerine ve öğretilenlere, yetersiz gözlemlere ve dış etkenlere dayanan- bir meraklıdır, kendi kendisinin tarihçisidir. Yargısını verir böyle bir kişi, &#8220;her bir kişinin kendi görüş açısını yansıtmak hakkı vardır&#8221; diyen postmodern yaklaşımları irdeleyemeden benimser. Ancak, böyle bir yaklaşım, yargı veya inanış ona tarihi düşüncenin yapısı, amacı, yöntemi ve yararı hakkında yorum yapma yetkisi vermez; elde ettiği tarih bilgisi yüzeyseldir, üzerine oturtmaya çalıştığı yargı da derinlemesine ve ayrıntıya dayalı değildir. Karmaşıktır tarih! Bu karmaşa hiçbir zaman netleşmeyecektir; ancak tarihçi bilimsel incelemeleriyle onu anlamlandırmayı sürdürürken ve karşısındaki topluma okunabilir bir metin/söylem sunarken çekiciliğini yitirmeyecektir, yitirmemelidir. Osmanlı merakı ile incelemeye koyulanların ve yazılarıyla/anlatılarıyla önder olanların, tarihçiliğin nasıl bir disiplin içinde yapıldığını bilmeleri temel bir koşuldur. Osmanlı&#8217;ya hayran kalanların -hatta zorunlu olarak hayranlık ifade etmek isteyenlerin- ise, böbürlenmeden, abartmadan ve tabii küçülmeden kendilerini daha geniş bir perspektif ile donatmaları ve kıyaslamayı elden bırakmamaları gerekir. Osmanlı geçmişi, bu değerlendirmelerden vareste değildir. Kısa bir süre önce &#8220;tarihin 19 Mayıs 1919&#8217;da başlamadığı&#8221;  ileri sürülerek açılan tartışmaların peşine düştü medya (sanki tarih o gün başlıyormuş gibi; sanki 19 Mayıs 1919 tarihi önemsizmiş gibi), ders kitaplarındaki Osmanlı Egemenliğini görmeden, bilmeden, televizyonlardaki Osmanlı hâkimiyetinin farkına varmadan, siyasi söylemlerde Osmanlı övgüsünü işitmeden; ve tabii, Türkiye Cumhuriyeti&#8217;ni ara nağme sayanların tarih bilgilerini ve ideolojilerini irdelemeden. Tarihe, öyle bir sayıya bağlanarak çağ atlatılmaz, filmini geriye de sarmaz; uzun süreçlerin genel tanımlamalar/kavramlar altında, öğrenim kolaylığı da düşünülerek bazı ayrımlar yapılabilir. 19 Mayıs 1919, ancak kıyaslamalarla -derinlemesine ve enine, kronolojik ve kavramsal- önemli şeyler ifade eder. Önüne ve arkasına bakmak gerekir 19 Mayıs&#8217;ın ve burada adlarını sayamadığım birçok tarihçinin ve tarihi değerlendiren bilgin ve edebiyatçının onu nasıl değerlendirdiklerine, nasıl bir süreklilik içinde algıladıklarına bakarak. Ve haliyle adlarını yararlı kitaplarından duyduğumuz ve düşüncelerini bildiğimiz dünya tarihçi ve düşünürlerinin savunduklarına biraz eğilerek; insanlık tarihini ve üstünde gezindiği doğayı gözden ırak tutmadan. Geçmişi &#8220;tarih&#8221; formatı altında yansıtmanın bir yetkinliği olmalıdır, kuralları vardır tarihçiliğin. Tüm bu donanımları benimseyen kişilerin eserleri kalıcı olmuştur. Zor zanaattir bu işi yüklenmek, hele hele ezberinden okuyanlar için. Prof. Dr. Salih Özbaran</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/tarihcilik-yutturmak">Tarih(çilik) yutturmak!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yazım, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan&#8217;ın Lozan anlaşmasıyla ilgili yıllarca verdiği övücü demeçleri ve bunların ardından (sonunda) ilan etme gereği duyduğu suçlayıcı sözleri ile ilgili değil. Ne de Erdoğan&#8217;ın, Davutoğlu&#8217;nun ve taraftarlarının Osmanlı İmparatorluğu referansıyla ilgili yıllardır yineledikleri yüceltici ve özlem dolu beyanları. &#8220;Tarih dersi veriyorum&#8221; diyemem, haddimi aşmış olurum.</p>
<p>Ama politikacıların tarihe/tarihçiliğe ilişkin değerlendirmelerini birçok kez yazdığımı, mesleğimin yağmalanmasını şaşkınlıkla, üzüntüyle, tepkiyle karşıladığımı söylemeliyim; yıllardır söylediğim ve yazdığım gibi. Burada benim dile getirmek istediğim, bu noktaya nasıl geldiğimiz üstünedir; politik söylemlerin, ders kitaplarının ve medyanın kuşattığı yazılı, sözlü ve görsel araçların nasıl bir ortam hazırladığını anımsatmaktır.</p>
<p>Bir süre önce<strong><em> #tarih dergi</em></strong>  &#8220;Yeni Osmanlı kafası: Ecdad sahtekârlığı ve tarihi-kültürel mirasyedilik&#8221; konusunu kapak yapmıştı; tarihçi meslektaşlardan Necdet Sakaoğlu, İlber Ortaylı, Ahmet Kuyaş ve Ahmet Turan Alkan&#8217;ın yazılarıyla sorunu irdelemiş; güncel bir derdimizin bam teline basmışlardı. Aslında çok geç kalmış bir sorgulama bu; birçok tarihçinin, değirmenine su taşıyarak büyüttükleri bir sorun. Yine de, uzun zamandır yaşanan, Osmanlı yüceltmesi için Türkiye Cumhuriyeti kazanımlarına vurma gereği duyan frensizlere karşı yerinde bir uyarı. Bu konuda ben de  -yıllardır üstünde durduğum için- kendime bir yorum yapma fırsatı düştüğünü sanarak bir şeyler söylemek, özellikle de iktidar ve medya güçlerinin seslendirmeleriyle semizlenen yönlendirmelerin bıraktığı, bırakabileceği mirasa(!) değinmek istedim.</p>
<p>Ortaylı&#8217;nın, bazı çevrelerde öteden beri var olduğunu ifade ettiği &#8220;Osmanlılık özentisi&#8221;ni &#8220;zevk sahibi olmayan kasabalılar&#8221;a yüklemesi yanıltıcı olabilir. Böyle bir tanımlama kimilerince kabul görse bile, &#8220;kasabalılar&#8221;ı bu tür bir algılamaya sevk eden etkenlerin ortaya konmasının, yani sorunun kaynağına inmenin, daha doğru bir yaklaşım olabileceğini sanıyorum. Sakaoğlu&#8217;nun saptaması bize bu önceliği hatırlatıyor:</p>
<p><em>&#8220;Son dönemde sıklıkla empoze edilen bir algı var: &#8220;Muhteşem Osmanlı mirası erken cumhuriyet devrinde yok edildi&#8221;. Osmanlı yöneticileri kendi atalarının mirasını korumayı önemsemedi. Cumhuriyetin ilk dönemini suçlamak ayıp. [İstanbul] Suriçi&#8217;ndeki yıkımları gerçekleştirenler 1950 sonrası iktidarlardır&#8221;.</em></p>
<p>Öte yandan medyanın tarih malumatfuruşluğunu dile getiren Kuyaş, bazı köşe yazarlarının türettiklerini &#8220;nev-zuhur&#8221; yani sonradan görme <em>Osmanlıcılık</em> peşine takılmış olmalarını dile getirmesiyle sorunun bam teline basıyor. <em>&#8220;Tarih kitaplarından (bu arada tarih dergilerinden!), televizyonlardaki tarih programlarından, tarihi konu eden dizilerden, tarihi romanlardan göz gözü görmez oldu&#8221; </em>saptamasıyla da sorunun menbalarına iniyor. Alkan ise, <em>&#8220;Osmanlılık (artık) bir birikim filan değil, damarlarda dolaşan ve tepemizin tası attığında klȃsını isbat eden bir ruh&#8221;</em>  tarifiyle ecdada<br />
-okumadan, yazmadan- kolayca sahip olanları, günlük modayı takip edenleri eleştiriyor.</p>
<p>Birkaç cümle ile alıntıladığım tespitler, burada, okul kitaplarını, medya ve onlara yön verme gayreti içindeki politikacıların fermanları üstüne daha fazla vurgu yapmamı gerektiriyor. 20. yüzyılın tarihçiliğe ve onun yönlendirmelerine ilişkin gelişmeleri ve çarpıtmaları bir kenara atarak -ama o süreçlerin yarattığı yıkımı unutmayarak- kısaca dile getirebilirim ki, 3 bin yıllarının başlarında tarih, fazlasıyla günlük yaşam için gerekli sayılan ısmarlama söylemler döktü ortaya. Siyasetin kendi varlığını perçinlemek için &#8220;ecdad&#8221; büyülemesinin, gazeteciliğin ve görsel iletişimin daha fazla parçası oldu. Profesyonel tarihçiliğin ciddiyetini kenara iten &#8220;musahipler&#8221;, kanaldan kanala atlayan veya oralarda daimi elçilikler kurmuş olan bilgiçler gibi gösterilmeye başlandı; her ne kadar ciddi sandığım üniversitelerde bilimselliklerinden ödün vermeyen ya da alaylı tabir edilen bilge tarihçiler var olsa da.</p>
<p>&#8220;Yaygın&#8221; biçiminde tanımlanabilecek tarihçilik, akademisyen tarihçilerin çıkardıkları bilimsel dergilerle sunulan bilgilerde ve monografilerde ortaya konan geçmişe ilişkin verilerin topluma ulaşmasında aracı olan aylık ya da daha uzun aralıklarla yapılan neşriyatın arasında kalan yayıncılıktır. Başka bir deyişle, burada söz konusu olması gereken, üreticisinden alıp tüketicisine ulaştırılan bir bilgi dalının tarihçilikte aldığı biçimdir. Politik olduğu kadar ideolojik kaygılarla ve sorumsuzca tuşa basanların içgüdüleriyle hareket edenlerin sayıları çok arttı. Tarih -eksik ve yanlış bilgilendirmeden ve tutarsız meraktan kaynaklanan biçimiyle- günlük zevke, politik dalgalanmaya, ideolojik şartlandırmaya ve bunlara uygun kullanılmaya susamışlığın ilacı oldu adeta. Tarih, aynı zamanda, akademik dünyada, yanlış yönlendirmelerin tutsağı oldu. Hükümetlerin, meclislerin, siyasilerin teşvikleri ve dirlik beklentisi yaratmalarıyla şirazesinden çıkarıldı. Ünlü tarihçimiz Halil İnalcık&#8217;ın dile getirmesiyle böyle bir durum &#8220;Osmanlı patrimonyal toplumunda terbiyet, kulluk, intisab [birinin adamı olma] sosyal ilişkilerin temeli olmuş, hem patron hem kul için gerekli bir sosyal bağ oluşturmuştur&#8221;.</p>
<p>Gerek dergilerde ortaya konan bilimsel makalelerin gerekse bazı monografilerde elde edilen sonuçların (veya varsayımların) daha geniş topluluklara ulaştırılması için popüler -ondan da önce- <em>vulgarize</em> nitelikli yayınlarla, hatta görsel medyada kimi zaman profesyonel, kimi zaman da amatör sayılabilecek kişilerce seslendirilişi, şüphe yok ki, çok önemli sayılmalıdır. Önemli sayılmalıdır, çünkü geçmiş hakkında bilgilenmeyi arzu eden sıradan bir tarih meraklısı genellikle gazete ya da televizyondan (hatta internetten) kendisine sunulana inanma eğilimindedir. O, çoğunlukla, tarihsel bir konuyu ayrıntılarla ve gerekli kaynaklara dayanarak inceleyen bilginleri tanımaz; tarihçilerin kendi aralarındaki paslaşmayı bilmez. Devletin direksiyonunu ellerinde bulunduranların ve onların medyaya ve okul kitaplarına enjekte etmeye çalıştıkları gizli tarih ajandalarının farkına varamaz. Ama o kendi kişiliğiyle -öğrendiklerine ve öğretilenlere, yetersiz gözlemlere ve dış etkenlere dayanan- bir meraklıdır, kendi kendisinin tarihçisidir. Yargısını verir böyle bir kişi, &#8220;her bir kişinin kendi görüş açısını yansıtmak hakkı vardır&#8221; diyen <em>postmodern</em> yaklaşımları irdeleyemeden benimser. Ancak, böyle bir yaklaşım, yargı veya inanış ona tarihi düşüncenin yapısı, amacı, yöntemi ve yararı hakkında yorum yapma yetkisi vermez; elde ettiği tarih bilgisi yüzeyseldir, üzerine oturtmaya çalıştığı yargı da derinlemesine ve ayrıntıya dayalı değildir.</p>
<p>Karmaşıktır tarih! Bu karmaşa hiçbir zaman netleşmeyecektir; ancak tarihçi bilimsel incelemeleriyle onu anlamlandırmayı sürdürürken ve karşısındaki topluma okunabilir bir metin/söylem sunarken çekiciliğini yitirmeyecektir, yitirmemelidir. Osmanlı merakı ile incelemeye koyulanların ve yazılarıyla/anlatılarıyla önder olanların, tarihçiliğin nasıl bir disiplin içinde yapıldığını bilmeleri temel bir koşuldur. Osmanlı&#8217;ya hayran kalanların -hatta zorunlu olarak hayranlık ifade etmek isteyenlerin- ise, böbürlenmeden, abartmadan ve tabii küçülmeden kendilerini daha geniş bir perspektif ile donatmaları ve kıyaslamayı elden bırakmamaları gerekir. Osmanlı geçmişi, bu değerlendirmelerden vareste değildir.</p>
<p>Kısa bir süre önce<em> &#8220;tarihin 19 Mayıs 1919&#8217;da başlamadığı&#8221;</em>  ileri sürülerek açılan tartışmaların peşine düştü medya (sanki tarih o gün başlıyormuş gibi; sanki 19 Mayıs 1919 tarihi önemsizmiş gibi), ders kitaplarındaki Osmanlı Egemenliğini görmeden, bilmeden, televizyonlardaki Osmanlı hâkimiyetinin farkına varmadan, siyasi söylemlerde Osmanlı övgüsünü işitmeden; ve tabii, Türkiye Cumhuriyeti&#8217;ni ara nağme sayanların tarih bilgilerini ve ideolojilerini irdelemeden. Tarihe, öyle bir sayıya bağlanarak çağ atlatılmaz, filmini geriye de sarmaz; uzun süreçlerin genel tanımlamalar/kavramlar altında, öğrenim kolaylığı da düşünülerek bazı ayrımlar yapılabilir. 19 Mayıs 1919, ancak kıyaslamalarla -derinlemesine ve enine, kronolojik ve kavramsal- önemli şeyler ifade eder. Önüne ve arkasına bakmak gerekir 19 Mayıs&#8217;ın ve burada adlarını sayamadığım birçok tarihçinin ve tarihi değerlendiren bilgin ve edebiyatçının onu nasıl değerlendirdiklerine, nasıl bir süreklilik içinde algıladıklarına bakarak.</p>
<p>Ve haliyle adlarını yararlı kitaplarından duyduğumuz ve düşüncelerini bildiğimiz dünya tarihçi ve düşünürlerinin savunduklarına biraz eğilerek; insanlık tarihini ve üstünde gezindiği doğayı gözden ırak tutmadan.</p>
<p>Geçmişi &#8220;tarih&#8221; formatı altında yansıtmanın bir yetkinliği olmalıdır, kuralları vardır tarihçiliğin. Tüm bu donanımları benimseyen kişilerin eserleri kalıcı olmuştur. Zor zanaattir bu işi yüklenmek, hele hele ezberinden okuyanlar için.</p>
<p><strong>Prof. Dr. Salih Özbaran</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/tarihcilik-yutturmak">Tarih(çilik) yutturmak!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">5945</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
