<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>küresel arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/kuresel/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/kuresel</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Wed, 03 May 2023 09:00:02 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Hepimiz gerçekten aynı gemide miyiz?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/hepimiz-gercekten-ayni-gemide-miyiz-3</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[P. Dilara Çolak]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 16 Mar 2023 12:16:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[P. Dilara Çolak]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<category><![CDATA[corona]]></category>
		<category><![CDATA[ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[izolasyon]]></category>
		<category><![CDATA[koronavirüs]]></category>
		<category><![CDATA[küresel]]></category>
		<category><![CDATA[pandemi]]></category>
		<category><![CDATA[salgın hastalık]]></category>
		<category><![CDATA[Slavoj Zizek]]></category>
		<category><![CDATA[virüs]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29124</guid>

					<description><![CDATA[<p>Günümüzün popüler filozoflarındanSlavoj Zizek, Koronavirüs pandemisine ilişkin olarak 27 Şubat’ta yayınladığı yazısında “Acı Gerçek, Felakete İhtiyacımız Var!” diyordu. Yazıda pandeminin beklenmedik ve bir o kadar korkutucu etkilerini kabullendikten sonra faydalı olma potansiyeli taşıyan yan etkilerinden korkmamamız gerektiğini söylüyordu. Bu faydalı yan etkiler ekonomik ve entelektüel olarak iki gruba ayrılabilir. Fakat ben gerçekdışı bulduğum için yalnızca ekonomi konusuna değinmek istiyorum. Post-Marxist ideolojinin bir temsilcisi olarak Zizek, pandemi sürecinin geleceğin dünyasında kapitalizme ve milliyetçi popülizme yer olmadığını gösterdiğini savundu. Nitekim “kapitalizm, sınırsız büyümenin mümkün ve zorunlu olduğu kanıtlanması mümkün olmayan bir hipoteze dayanır. Bu ön varsayım, artı-değer çıkarmayı zorunlu kılar. Bunun ardı sıra gelen bütün mantıksal ve ekonomik çıkarımlar, bu aksiyoma uygundur ve bunun dışında hiçbir şey düşünülemez.” Buna karşın İspanya’da devletin özel hastanelere el koyması, Türkiye’de krizi fırsata çevirmek isteyen satıcılara yönelik devletin geliştirdiği fiyat kontrol mekanizması, Küba’dan Avrupa’ya yardıma giden doktorlar, Çin’den farklı ülkelere gönderilen ücretsiz gönderilen tıbbi malzemeler gibi süreç içerisinde şahit olduğumuz kimi gelişmeler ilk bakışta pandeminin kapitalizme bir darbe indirdiğini düşündürebilir. Çünkü küresel felaketlerde, ulus-devletin ötesinde küresel dayanışma ortamı sağlanmak zorundadır. Virüsün herkese bulaşıyor olması gerçeğini dikkate aldığımızda cinsiyet, ırk, toplumsal sınıf gibi farklılıklar önemsizleşir. Bunun iki ironik örneği, İngiltere’nin Başbakanı Boris Johnson ve İran Sağlık Bakanı Iraj Harirchi, koronavirüsün yayılmasının o kadar da ciddi olmadığını söyledikten sonra hastalığa yakalanmasıydı. Harirchi’nin de dediği gibi, “Virüs devlet büyüğü falan dinlemiyor!” Bu açıdan Zizek haklıydı, hepimiz aynı gemideyiz. Pandemi süreci uzak diyarlarda yalnızca bir kişiyi etkileyen şeyin tüm dünyadaki herkesi etkileyebileceğini, birlikte çalışmamızın zorunluluğunu, bir türün parçası olduğumuz gerçeğini farketmemizi sağladı. Yine de yazıyı okuduktan sonra yaşadığım ikna olmamışlık geçen sürede katlanarak arttı. Yale Üniversitesi’nde tarih ve tıp tarihi profesörü olan Frank M. Snowden, “Salgınlar ve Toplum: Kara Ölümden Günümüze” adlı kitabında salgın hastalıkların ne olduğu veya doğrudan sonuçlarını değil; salgılar üzerinden dönemin siyasetini inceler. Örneğin; kolera ve tüberkülozun yayılımını inceleyerek o toplumdaki ırksal ve ekonomik ayrımcılıkların gözler önüne serilebileceğini iddia eder. Snowden’ın ifadesiyle, “Salgın hastalıklar gerçekte kim olduğumuza dair insanlara aynayı tutan bir hastalık kategorisidir; salgınları incelemek toplumun yapısını, yaşam standardını ve siyasi önceliklerini anlamaktır.” Virüs ayırım yapmıyor mu? Virüsün ayrım yapmadığı doğru fakat bulaşma riski ya da sosyal izolasyon günlerinde evde olmak herkes için aynı değil. Multi milyarderler özel uçaklarıyla kendi adalarında tatil yaparken evde çalışma imkanına sahip olmayan işçi için hastalığın bulaşma riski aynı değil. Ev karantinasında aile içi şiddete maruz kalan kadınlar için evde kal çağrısına uymak o kadar kolay değil. Sırf Çinli olduğu için Amerika’da ayrımcılığa maruz kalanlar için küresel birlik içerisinde salgınla savaşma söylemi pek gerçekçi değil. O yüzden virüs ayrım yapmıyor olabilir ama toplumda bu ayrımlar fazlasıyla mevcut. Bu yüzden hepimiz batmakta olan bir gemide olabiliriz fakat hepimizin aynı gemide olması, hepimizin gemideki imkanlardan eşit ölçüde faydalandığını göstermiyor. Bu yüzden bu gemi olsa olsa sınıfların farklı biletler alarak farklı kompartmanlarda kaldığı farklı yemekler yediği farklı filikalara sahip olduğu Titanik-vari bir gemi olabilir. P. Dilara Çolak / pelindilaracolak@hotmail.com Bu yazı HBT&#8217;nin 223. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/hepimiz-gercekten-ayni-gemide-miyiz-3">Hepimiz gerçekten aynı gemide miyiz?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="color: #000000;">Günümüzün popüler filozoflarındanSlavoj Zizek, Koronavirüs pandemisine ilişkin olarak 27 Şubat’ta yayınladığı yazısında “Acı </span><span lang="de-DE" style="color: #000000;">Ger</span><span style="color: #000000;">çek, Felakete İhtiyacımız Var!” diyordu. Yazıda pandeminin beklenmedik ve bir o kadar korkutucu etkilerini kabullendikten sonra faydalı olma potansiyeli taşıyan yan etkilerinden korkmamamız gerektiğini söylüyordu. Bu faydalı yan etkiler ekonomik ve entelektüel olarak iki gruba ayrılabilir. Fakat ben gerçekdışı bulduğum için yalnızca ekonomi konusuna değinmek istiyorum.</span></p>
<p><span style="color: #000000;"> Post-Marxist ideolojinin bir temsilcisi olarak Zizek, pandemi sürecinin geleceğin dünyasında kapitalizme ve milliyetçi popülizme yer olmadığını gösterdiğini savundu. Nitekim “kapitalizm, sınırsız büyümenin mümkün ve zorunlu olduğu kanıtlanması mümkün olmayan bir hipoteze dayanır. Bu ön varsayım, artı-değer çıkarmayı zorunlu kılar. Bunun ardı sıra gelen bütün mantıksal ve ekonomik çıkarımlar, bu aksiyoma uygundur ve bunun dışında hiçbir şey düşünülemez.” </span></p>
<p><span style="color: #000000;">Buna karşın İspanya’da devletin özel hastanelere el koyması, Türkiye’de krizi fırsata çevirmek isteyen satıcılara yönelik devletin geliştirdiği fiyat kontrol mekanizması, Küba’dan Avrupa’ya yardıma giden doktorlar, Çin’den farklı ülkelere gönderilen ücretsiz gönderilen tıbbi malzemeler gibi süreç içerisinde şahit olduğumuz kimi gelişmeler ilk bakışta pandeminin kapitalizme bir darbe indirdiğini düşündürebilir. Çünkü küresel felaketlerde, ulus-devletin <span lang="sv-SE">ö</span>tesinde küresel dayanışma ortamı sağlanmak zorundadır. </span></p>
<p><span style="color: #000000;"><span lang="it-IT">Vir</span>üsün herkese bulaşıyor olması gerçeğini dikkate aldığımızda cinsiyet, ırk, toplumsal sınıf gibi farklılıklar önemsizleşir. Bunun iki ironik örneği, İngiltere’nin Başbakanı Boris Johnson ve İran Sağlık Bakanı Iraj Harirchi, koronavirüsün yayılmasının o kadar da ciddi olmadığını söyledikten sonra hastalığa yakalanmasıydı. Harirchi’nin de dediği gibi, “Virüs devlet büyüğü falan dinlemiyor!” </span></p>
<p><span style="color: #000000;">Bu açıdan Zizek haklıydı, hepimiz aynı gemideyiz. Pandemi süreci uzak diyarlarda yalnızca bir kişiyi etkileyen şeyin tüm dünyadaki herkesi etkileyebileceğini, birlikte çalışmamızın zorunluluğunu, bir türün parçası olduğumuz gerçeğini farketmemizi sağladı.</span></p>
<p><span style="color: #000000;">Yine de yazıyı okuduktan sonra yaşadığım ikna olmamışlık geçen sürede katlanarak arttı. Yale <span lang="de-DE">Ü</span>niversitesi’nde tarih ve tıp tarihi profes<span lang="sv-SE">ö</span>rü <span lang="de-DE">olan Frank M. Snowden, </span><span lang="ar-SA">“</span><span lang="pt-PT">Salg</span>ınlar ve Toplum: Kara Ölümden Günümüze” adlı kitabında salgın hastalıkların ne olduğu veya doğrudan sonuçlarını değ<span lang="pt-PT">il; salg</span>ılar üzerinden d<span lang="sv-SE">ö</span>nemin siyasetini inceler. Örneğin; kolera ve tüberkülozun yayılımını inceleyerek o toplumdaki ırksal ve ekonomik ayrımcılıkların g<span lang="sv-SE">ö</span>zler <span lang="sv-SE">ö</span>nüne serilebileceğini iddia eder. Snowden’ın ifadesiyle, <span lang="ar-SA">“</span>S<span lang="es-ES">alg</span>ın hastalıklar gerçekte kim olduğumuza dair insanlara aynayı tutan bir hastalık kategorisidir; salgınları incelemek toplumun yapısını, yaşam standardını ve siyasi <span lang="sv-SE">ö</span>nceliklerini anlamaktır.” </span></p>
<p><strong><span style="color: #000000;">Virüs ayırım yapmıyor mu?</span></strong></p>
<p><span style="color: #000000;"><span lang="it-IT">Vir</span>üsün ayrım yapmadığı doğru fakat bulaşma riski ya da sosyal izolasyon günlerinde evde olmak herkes için aynı değil. Multi milyarderler özel uçaklarıyla kendi adalarında tatil yaparken evde çalışma imkanına sahip olmayan işç<span lang="it-IT">i i</span>çin hastalığın bulaşma riski aynı değil. Ev karantinasında aile içi şiddete maruz kalan kadınlar için evde kal çağrısına uymak o kadar kolay değ<span lang="pt-PT">il. </span>Sırf Çinli olduğu iç<span lang="nl-NL">in Amerika</span>’da ayrımcılığa maruz kalanlar için küresel birlik içerisinde salgınla savaşma s<span lang="sv-SE">ö</span>ylemi pek gerçekç<span lang="it-IT">i de</span>ğ<span lang="pt-PT">il.</span> </span></p>
<p><span style="color: #000000;">O yüzden virüs ayrım yapmıyor olabilir ama toplumda bu ayrımlar fazlasıyla mevcut. Bu yüzden hepimiz batmakta olan bir gemide olabiliriz fakat hepimizin aynı gemide olması, hepimizin gemideki imkanlardan eşit ölçüde faydalandığını göstermiyor. Bu yüzden bu gemi olsa olsa sınıfların farklı biletler alarak farklı kompartmanlarda kaldığı farklı yemekler yediği farklı filikalara sahip olduğu Titanik-vari bir gemi olabilir.</span></p>
<p><strong>P. Dilara Çolak / <a href="mailto:pelindilaracolak@hotmail.com">pelindilaracolak@hotmail.com</a></strong></p>
<p><strong><em>Bu yazı HBT&#8217;nin 223. sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/hepimiz-gercekten-ayni-gemide-miyiz-3">Hepimiz gerçekten aynı gemide miyiz?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29124</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Dünya 3,2 milyar yıl önce tamamen sularla mı kaplıydı?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/dunya-32-milyar-yil-once-tamamen-sularla-mi-kapliydi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Altaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 29 Jul 2020 08:05:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gezegenimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[atmosfer]]></category>
		<category><![CDATA[biyosfer]]></category>
		<category><![CDATA[deniz]]></category>
		<category><![CDATA[dünya]]></category>
		<category><![CDATA[evrim]]></category>
		<category><![CDATA[izotop]]></category>
		<category><![CDATA[kıta]]></category>
		<category><![CDATA[küresel]]></category>
		<category><![CDATA[oksijen]]></category>
		<category><![CDATA[okyanus]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=19474</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dünya biyosferinin kökeni ve evrimi, okyanusların fiziksel ve kimyasal geçmişi tarafından belirleniyor. Denizdeki kimyasal çökeltiler ve değişmiş okyanus kabuğu, bu tarihlerin jeokimyasal kayıtlarını bugün halen koruyor. Bakıldığında kimyasal çökeltilerdeki oksijen izotoplarının zaman içinde belirli bir değişim yaşadığı ifade ediliyor. Bu fenomenden yola çıkan bilim insanları, Dünya’nın 3 milyar yıldan daha uzun bir süre önce gezegeni “su dünyasına” dönüştüren küresel bir okyanusla kaplı olduğuna dair kanıtlar buldu. Öncelikle Batı Avustralya’daki Pilbara kratonunda bulunan kimyasal çökeltilerdeki oksijen izotopları incelendi. Araştırmacılar, Dünya’nın su döngüsünün, kıtaların ortaya çıkmasından önce ve sonra, bu izotopların kararlı durum davranışının iki ayrı aşamadan geçmiş olabileceği sonucuna vardı. Bulgular sonraki çalışmalarla doğrulanırsa, araştırmacıların ilk tek hücreli yaşamın Dünya’da nerede ve nasıl ortaya çıktığı ve hangi diğer dünyaların yaşanabilir olabileceği konusundaki teorilerin geliştirilmesine yardımcı olabilir. Nature Geoscience’ta yayımlanan çalışma, eski Dünya’nın neye benzeyebileceği konusundaki tartışmalara açıklama getirmek isteyen Kolorado Üniversitesi’nden jeolog Boswell Wing ve Iowa Eyalet Üniversitesi’nden eski doktora öğrencisi Benjamin Johnson’a ait. Çalışmaları, Batı Avustralya’daki 3,2 milyar yıllık okyanus tabanındaki Pilbara kratonu adı verilen jeolojik bir alanda yoğunlaştı. Antik kabuğun içinde, o dönemde Dünya’yı kaplayan deniz suyu hakkında kimyasal ipuçları vardı. Bilim insanları, deniz suyunun kabuğa taşıdığı farklı oksijen türlerine odaklandı. Özellikle, iki izotopun, oksijen-16 ve oksijen-18’in nispi miktarlarını 100’den fazla taş örneğinde analiz ettiler. Kabuğun 3,2 milyar yıl önce oluştuğu sırada deniz suyunun daha fazla ağır oksijen izotopu (oksijen- 18) içerdiğini buldular. En olası açıklama ise Dünya’nın o zaman hiç kıtası olmadığı yönünde. Çünkü killerin, katı formu alırken okyanusun ağır oksijen izotoplarını emdiği biliniyor. Bulgular yine de gezegenimizin o zamanlar tamamen “karasız” olduğu anlamına gelmiyor. Bilim insanları, küçük “mikro-kıtaların” tam da buradan okyanustan dışarı çıkmış olabileceğinden şüpheleniyor. Ancak gezegenin bugünkü gibi toprak bakımından zengin kıtalara ev sahipliği yapmadığı da aşikâr. Araştırmacılar, başka açıklamaların da mümkün olduğunu belirtiyor. Örneğin kıtalar, geçmişte bugün olduğundan çok daha yavaş oluşmuşsa veya ağır oksijen izotoplarını emen kıtasal killer karada değil de denizde oluşmuşsa aynı kimyasal imza ortaya çıkmış olabilir. Dünya’nın iç kısmındaki ısı kaybının yavaş yavaş azalmasıyla ilk kıtaların nasıl oluştuğu yine de bir gizem olarak kalıyor. Bilinen tek şey, Dünya’nın, yaklaşık yarım milyar yıl öncesinden 180 milyon yıl öncesindeki Jurassic Dönemi’ne kadar uzanan süreçte süper kıta Gondwana’nın hakimiyetinde olduğu. Batuhan Sarıcan / batusarican@gmail.com Kaynaklar: https://www.theguardian.com/science/2020/mar/02/earth-may-have-been-a-water-world-3bn-years-ago-scientists-find https://www.nature.com/articles/s41561-020-0538-9.epdf</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/dunya-32-milyar-yil-once-tamamen-sularla-mi-kapliydi">Dünya 3,2 milyar yıl önce tamamen sularla mı kaplıydı?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dünya biyosferinin kökeni ve evrimi, okyanusların fiziksel ve kimyasal geçmişi tarafından belirleniyor. Denizdeki kimyasal çökeltiler ve değişmiş okyanus kabuğu, bu tarihlerin jeokimyasal kayıtlarını bugün halen koruyor. Bakıldığında kimyasal çökeltilerdeki oksijen izotoplarının zaman içinde belirli bir değişim yaşadığı ifade ediliyor.</p>
<p>Bu fenomenden yola çıkan bilim insanları, Dünya’nın 3 milyar yıldan daha uzun bir süre önce gezegeni “su dünyasına” dönüştüren küresel bir okyanusla kaplı olduğuna dair kanıtlar buldu. Öncelikle Batı Avustralya’daki Pilbara kratonunda bulunan kimyasal çökeltilerdeki oksijen izotopları incelendi. Araştırmacılar, Dünya’nın su döngüsünün, kıtaların ortaya çıkmasından önce ve sonra, bu izotopların kararlı durum davranışının iki ayrı aşamadan geçmiş olabileceği sonucuna vardı.</p>
<p>Bulgular sonraki çalışmalarla doğrulanırsa, araştırmacıların ilk tek hücreli yaşamın Dünya’da nerede ve nasıl ortaya çıktığı ve hangi diğer dünyaların yaşanabilir olabileceği konusundaki teorilerin geliştirilmesine yardımcı olabilir.</p>
<p>Nature Geoscience’ta yayımlanan çalışma, eski Dünya’nın neye benzeyebileceği konusundaki tartışmalara açıklama getirmek isteyen Kolorado Üniversitesi’nden jeolog Boswell Wing ve Iowa Eyalet Üniversitesi’nden eski doktora öğrencisi Benjamin Johnson’a ait. Çalışmaları, Batı Avustralya’daki 3,2 milyar yıllık okyanus tabanındaki Pilbara kratonu adı verilen jeolojik bir alanda yoğunlaştı. Antik kabuğun içinde, o dönemde Dünya’yı kaplayan deniz suyu hakkında kimyasal ipuçları vardı.</p>
<p>Bilim insanları, deniz suyunun kabuğa taşıdığı farklı oksijen türlerine odaklandı. Özellikle, iki izotopun, oksijen-16 ve oksijen-18’in nispi miktarlarını 100’den fazla taş örneğinde analiz ettiler. Kabuğun 3,2 milyar yıl önce oluştuğu sırada deniz suyunun daha fazla ağır oksijen izotopu (oksijen- 18) içerdiğini buldular. En olası açıklama ise Dünya’nın o zaman hiç kıtası olmadığı yönünde. Çünkü killerin, katı formu alırken okyanusun ağır oksijen izotoplarını emdiği biliniyor.</p>
<p>Bulgular yine de gezegenimizin o zamanlar tamamen “karasız” olduğu anlamına gelmiyor. Bilim insanları, küçük “mikro-kıtaların” tam da buradan okyanustan dışarı çıkmış olabileceğinden şüpheleniyor. Ancak gezegenin bugünkü gibi toprak bakımından zengin kıtalara ev sahipliği yapmadığı da aşikâr.</p>
<p>Araştırmacılar, başka açıklamaların da mümkün olduğunu belirtiyor. Örneğin kıtalar, geçmişte bugün olduğundan çok daha yavaş oluşmuşsa veya ağır oksijen izotoplarını emen kıtasal killer karada değil de denizde oluşmuşsa aynı kimyasal imza ortaya çıkmış olabilir.</p>
<p>Dünya’nın iç kısmındaki ısı kaybının yavaş yavaş azalmasıyla ilk kıtaların nasıl oluştuğu yine de bir gizem olarak kalıyor. Bilinen tek şey, Dünya’nın, yaklaşık yarım milyar yıl öncesinden 180 milyon yıl öncesindeki Jurassic Dönemi’ne kadar uzanan süreçte süper kıta Gondwana’nın hakimiyetinde olduğu.</p>
<p><strong>Batuhan Sarıcan / <a href="mailto:batusarican@gmail.com">batusarican@gmail.com</a></strong></p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<p><strong><a href="https://www.theguardian.com/science/2020/mar/02/earth-may-have-been-a-water-world-3bn-years-ago-scientists-find">https://www.theguardian.com/science/2020/mar/02/earth-may-have-been-a-water-world-3bn-years-ago-scientists-find</a></strong></p>
<p><strong><a href="https://www.nature.com/articles/s41561-020-0538-9.epdf">https://www.nature.com/articles/s41561-020-0538-9.epdf</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/dunya-32-milyar-yil-once-tamamen-sularla-mi-kapliydi">Dünya 3,2 milyar yıl önce tamamen sularla mı kaplıydı?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">19474</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Einstein’ın görelilik kuramının gerçek hayattaki yansıması</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/einsteinin-gorelilik-kuraminin-gercek-hayattaki-yansimasi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 14 Mar 2018 10:57:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fizik ve Uzay]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[altın]]></category>
		<category><![CDATA[civa]]></category>
		<category><![CDATA[Einstein]]></category>
		<category><![CDATA[enerji]]></category>
		<category><![CDATA[fizik]]></category>
		<category><![CDATA[görelilik kuramı]]></category>
		<category><![CDATA[ışık]]></category>
		<category><![CDATA[küresel]]></category>
		<category><![CDATA[nükleer santral]]></category>
		<category><![CDATA[süpernova]]></category>
		<category><![CDATA[tv]]></category>
		<category><![CDATA[uzay]]></category>
		<category><![CDATA[yldız]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=4060</guid>

					<description><![CDATA[<p>Görelilik kuramı şüphesiz ki 20. yüzyılın en meşhur kuramlarından biri, peki ama günlük hayatımızda gerçekleşen olaylarda bu kuramın etkilerini nasıl hissediyoruz? Albert Einstein tarafından 1905 yılında öne sürülen görelilik kuramı fizik kurallarının her yerde aynı olduğunu hatırlatır. Kuram genel olarak nesnelerin uzay ve zamandaki davranışlarını açıklar ve bu bilgi kara deliklerin varlığından, kütleçekimine bağlı olarak ışığın bükülmesine, Merkür gezegeninin davranışına kadar çeşitli olayları açıklamakta kullanılır. Aslında kuramın mantığı aldatıcı biçimde çok basit görünüyor. Öncelikle referanslar çerçevesinde “mutlak” diye bir şey yoktur. Bir nesnenin ölçülen hızı, momentumu veya sarf ettiği süre başka şeylerle bağlantı içindedir. İkincisi, ışığın hızı ölçümü yapan kişiden bağımsız olarak sabittir. Üçüncüsü, hiçbir şey ışıktan hızlı değildir. Einstein’ın en ünlü kuramının pratik uygulamaları ise çok çarpıcıdır. Eğer ışığın hızı her zaman sabitse, Dünya’ya göre çok hızlı hareket eden astronotlar saatlerin tıkırtısını Dünya’daki gözlemciye göre daha yavaş duyarlar. Yani zaman astronotlar için daha yavaş akar ki bu durum “zaman genişlemesi” olarak adlandırılmaktadır. Yüksek kütleçekimi alanında bulunan bir cisim hızlanarak zaman genişlemesine uğrar. Aynı anda astronotumuzun uzay mekiğinin uzunluğu da kısalır. Yani eğer hareket halinde uzay mekiğinin fotoğrafı çekilirse mekik, hareket doğrultusunda “sıkışmış” olarak görülür. Astronot açısından bakacak olursak değişen bir şey yoktur, her şey normal görünür. Ek olarak Dünya’daki gözlemciye göre uzay mekiğinin kütlesi de artmıştır. Ancak görelilik kuramının etkilerini görmek için uzay gemisine yaklaşmaya veya ışık hızına ihtiyacımız yok elbette. İsterseniz Einstein’ı haklı çıkaran, günlük hayatımızda gözlemleyebileceğimiz teknolojilerde görelilik kuramının etkilerini inceleyelim. 1. Küresel konumlandırma sistemi (GPS) İlk sırada arabalarımızda kullandığımız navigasyon aletleri, GPS’ler var. Bu cihazların bağlı olduğu uydular konumunuzu belirlerken görelilik etkisini hesaba katarlar. Çünkü uydular bile ışık hızına yaklaşamayacakları için gecikmenin olması ölçümü yanlış kılar. Uydular ayrıca Dünya üzerindeki istasyonlara sinyal gönderirler. Bu istasyonlar ve arabanızdaki GPS yerçekimi yüzünden, yörüngedeki bir uyduya göre daha fazla hızlanırlar. Nokta atışı doğruluk elde etmek için, uydunun saati saniyenin milyarda birini (nanosaniyeleri) kullanır. Her uydu Dünya’dan 20.3000 kilometre uzaklıktadır ve 10.000 km/saat hızla hareket eder. Bu da günde 4 mikrosaniyelik göreceli zaman genişlemesine yol açar. Yerçekimi ve nesnelerin hareketini katınca bu rakam 7 mikrosaniyeye çıkar yani 7000 nanosaniye! Fark çok açık: eğer GPS görelilik etkisini hesaplamasaydı bugün 0.8 km uzaklıkta olan petrol istasyonu sadece 1 gün sonra 8 km uzaklıkta gösteriliyor olurdu. 2. Elektromıknatıslar Manyetizma da görelilik etkisiyle çalışır, eğer elektrik kullanıyorsanız mutlaka jeneratörlerin arkasında yatan göreliliğe teşekkür etmelisiniz. Eğer elinize telden bir halka alır ve manyetik alanın içinde hareket ettirirseniz elektrik akımı yaratırsınız. Telin içindeki yüklü parçacıklar değişen manyetik alandan etkilenir ve akım oluştururlar. Şimdi de telin durduğunu ve mıknatısın hareket ettiğin düşünelim. Bu defa telin içindeki yüklü parçacıklar (elektronlar ve protonlar) hareket etmeyecek, manyetik alanın onları etkilememesi gerekiyor. Ancak etki ediyor ve hala akım oluşuyor. Bu bize ayrıcalıklı referansın olmadığını gösterir. Fizik profesörü Thomas Moore değişen manyetik alanın elektrik yaratması olarak bilinen Faraday Kanunu’nu açıklamak için görelilik kuramını kullandı. “Elektriği kullanan transformatörler ve elektrik jeneratörleri gibi cihazların çalışma prensibinde görelilik kuramı yatar” diyor Moore. Elektromıknatıslar da izafiyete göre çalışırlar. Eğer bir tele doğru akım (DC) uygularsanız elektronlar maddenin üzerinden akıp giderler. Normalde tel nötrdür, pozitif ve negatif yükü yoktur. Bu durum eşit sayıda pozitif yük (proton) ve negatif yüke (elektron) sahip olmalarıyla oluşur. Ancak doğru akım uygulanmış bir telin yanına başka bir tel koyarsanız akımın yönüne göre tellerin birbirini çektiğini veya ittiğini görürsünüz. Akımın aynı yönde olduğunu varsayarak, ilk teldeki elektronlar ikinci teldeki elektronları hareketsiz olarak görür. (Akımın sabit olduğu varsayılıyor) Dahası her iki telde de protonlar, elektronlara göre hareketli görünürler. Çünkü uzunluk daralmasına bağlı olarak protonlar daha sık yerleşmiş gibi görünürler, uzunluk başına pozitif yükler negatif yüklere oranla daha fazlaymış gibi olur. Yükler birbirini itince de teller birbirini iterler. Akımların ters yönlerde olduğunu varsayarsak teller birbirini iterler. Çünkü ilk teldeki elektronlar ikinci teldeki elektronları daha sıkışık görürler ve bu da net negatif yük verir. İlk teldeki protonlar ise net pozitif yük sağlayarak tellerin farklı yüklenmesine neden olurlar. 3. Altının sarı rengi Birçok metal atomlardaki elektronlar değişik enerji seviyelerinden veya orbitallerden atladığı için parlak görünürler. Metale çarpan çoğu proton emilir ve daha uzun dalga boylarında yayılır. Böylece en görünür olan ışık en fazla yansıtılan ışıktır. Altın ağır bir atomdur, böylece iç tabakalardaki elektronlar görelilik kütle artışına maruz kalacak kadar hızlı hareket edebilir ve uzunluk daralması meydana gelebilir. Sonuç olarak çekirdeğin etrafındaki elektronlar daha kısa yörüngelerde daha yüksek momentumlarda dönerler. İç tabakadaki elektronlar dış tabakadaki elektronlara yakın enerji taşırlar ve absorbe edip yaydıkları ışığın dalga boyu uzar. Böylece uyarılması için gerekli enerji artan altın atomları yüksek enerjili mavi-mor ışığı soğururken diğer dalga boylarını yansıtırlar ki altının sarı gözükmesinin sebebi budur. Sarı ışığın dalga boyu mavi ışığa göre daha uzundur ve enerjisi daha düşüktür. 4. Altın kolayca paslanmaz Altın atomlarındaki bir diğer görelilik etkisi ise kolayca paslanmaması ve tepkimeye girmemeleridir. Altın en dış katmanında sadece 1 elektron taşır ancak bu durum onu kalsiyum veya lityum gibi kolay tepkimeye giren bir madde yapmaz. Dahası altın elementinde atomlar olması gerekenden ağırdır ve sıkı sıkıya çekirdeğe yaklaşmışlardır. Bu yüzden en dıştaki elektron da tepkimeye girmez ve diğer elektronlarla beraber çekirdeğe yakın durur. 5. Cıvanın sıvı olması Altına benzer biçimde cıva atomları da ağırdırlar ve hızları, kütle artışlarıyla beraber çekirdeğe yakın dururlar. Cıvada atomlar arası bağlar zayıf olduğu için düşük sıcaklıklarda erirler ve cıva gündelik hayatta gördüğümüz sıvı formuna ulaşır. 6. Eski televizyonunuz Birkaç yıl öncesine kadar televizyon ekranları tüplüydü ve içerilerinde katot ışın tüpleri vardı. Bu katot ışın tüpü büyükçe bir mıknatısla fosfor yüzeye elektronları fırlatıyordu. Her bir elektron ekrana çarparak bir piksellik görüntü oluşturuyordu. Elektronlar bu görev için ışık hızının % 30’uyla fırlatılıyordu. Görelilik etkisini hesaplayan üreticiler mıknatıslarını bu kurallara göre tasarladılar.  7. Işık Eğer Newton mutlak dinlenme çerçevesinin varlığı konusundaki varsayımında haklı olsaydı, biz bugün ışık için çok farklı açıklamalar getiriyor olacaktık. Moore “Eğer görelilik olmasaydı sadece manyetizma değil ışık da olmayacaktı. Çünkü görelilik elektromanyetik alanın çabuk değil de sınırlı hızda hareket etmesini gerektirir. Eğer görelilik bu gerekliliği oluşturmasaydı, elektrik alanındaki değişimler elektromanyetik dalgalar yerine hızlıca meydana gelseydi, manyetizma ve ışık gereksiz olacaktı” diyor. 8. Nükleer Santraller ve Süpernovalar Göreliliğin bir diğer etkisi nükleer santrallerin çalışmasını sağlayan prensip ve güneşimizin ışıldamasının altında yatan neden olan kütle ve enerjinin birbirine dönüşümüdür. Bir diğer etkisini dev yıldızların ölümü olan süpernova patlamalarında görürüz. Moore “Süpernovalar görelilik etkisinin kuantum etkilerine baskın gelmesi sonucu, dev yıldızların küçük, sert nötron yıldızlarına gelmesine yol açan, yıldızın kendi ağırlığı altında çökmesine yol açan patlamalardır” diyor. Bir süpernovada yıldızın dış katmanı çekirdeğe doğru çökmeye başlar ve dev patlamaya yol açar. Bu sırada demirden daha ağır elementler oluşur. Kısaca çevremizde tanıdık olduğumuz çoğu element süpernovalardan miras kalmıştır. Moore son olarak “Bizler süpernovaların parçalanmış bedenlerinden yapılmış canlılarız. Eğer görelilik olmasaydı dev yıldızlar yaşamlarını beyaz cüceler olarak bitirecekler, asla patlamayacaklardı. Biz de bunu düşünüyor olmayacaktık zaten” diyor. Derleyen: Furkan Avcı Kaynak: http://www.livescience.com/48922-theory-of-relativity-in-real-life.html</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/einsteinin-gorelilik-kuraminin-gercek-hayattaki-yansimasi">Einstein’ın görelilik kuramının gerçek hayattaki yansıması</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Görelilik kuramı şüphesiz ki 20. yüzyılın en meşhur kuramlarından biri, peki ama günlük hayatımızda gerçekleşen olaylarda bu kuramın etkilerini nasıl hissediyoruz?</p>
<p>Albert Einstein tarafından 1905 yılında öne sürülen görelilik kuramı fizik kurallarının her yerde aynı olduğunu hatırlatır. Kuram genel olarak nesnelerin uzay ve zamandaki davranışlarını açıklar ve bu bilgi kara deliklerin varlığından, kütleçekimine bağlı olarak ışığın bükülmesine, Merkür gezegeninin davranışına kadar çeşitli olayları açıklamakta kullanılır.</p>
<p>Aslında kuramın mantığı aldatıcı biçimde çok basit görünüyor. Öncelikle referanslar çerçevesinde “mutlak” diye bir şey yoktur. Bir nesnenin ölçülen hızı, momentumu veya sarf ettiği süre başka şeylerle bağlantı içindedir. İkincisi, ışığın hızı ölçümü yapan kişiden bağımsız olarak sabittir. Üçüncüsü, hiçbir şey ışıktan hızlı değildir.</p>
<p>Einstein’ın en ünlü kuramının pratik uygulamaları ise çok çarpıcıdır. Eğer ışığın hızı her zaman sabitse, Dünya’ya göre çok hızlı hareket eden astronotlar saatlerin tıkırtısını Dünya’daki gözlemciye göre daha yavaş duyarlar. Yani zaman astronotlar için daha yavaş akar ki bu durum “zaman genişlemesi” olarak adlandırılmaktadır.</p>
<p>Yüksek kütleçekimi alanında bulunan bir cisim hızlanarak zaman genişlemesine uğrar. Aynı anda astronotumuzun uzay mekiğinin uzunluğu da kısalır. Yani eğer hareket halinde uzay mekiğinin fotoğrafı çekilirse mekik, hareket doğrultusunda “sıkışmış” olarak görülür. Astronot açısından bakacak olursak değişen bir şey yoktur, her şey normal görünür. Ek olarak Dünya’daki gözlemciye göre uzay mekiğinin kütlesi de artmıştır.</p>
<p>Ancak görelilik kuramının etkilerini görmek için uzay gemisine yaklaşmaya veya ışık hızına ihtiyacımız yok elbette. İsterseniz Einstein’ı haklı çıkaran, günlük hayatımızda gözlemleyebileceğimiz teknolojilerde görelilik kuramının etkilerini inceleyelim.</p>
<p><strong><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-4061 alignleft" src="http://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2016/10/1-300x248.jpg" alt="1" width="300" height="248" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2016/10/1-300x248.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2016/10/1.jpg 800w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></strong></p>
<p><strong>1. Küresel konumlandırma sistemi (GPS)<br />
</strong>İlk sırada arabalarımızda kullandığımız navigasyon aletleri, GPS’ler var. Bu cihazların bağlı olduğu uydular konumunuzu belirlerken görelilik etkisini hesaba katarlar. Çünkü uydular bile ışık hızına yaklaşamayacakları için gecikmenin olması ölçümü yanlış kılar. Uydular ayrıca Dünya üzerindeki istasyonlara sinyal gönderirler. Bu istasyonlar ve arabanızdaki GPS yerçekimi yüzünden, yörüngedeki bir uyduya göre daha fazla hızlanırlar.</p>
<p>Nokta atışı doğruluk elde etmek için, uydunun saati saniyenin milyarda birini (nanosaniyeleri) kullanır. Her uydu Dünya’dan 20.3000 kilometre uzaklıktadır ve 10.000 km/saat hızla hareket eder. Bu da günde 4 mikrosaniyelik göreceli zaman genişlemesine yol açar. Yerçekimi ve nesnelerin hareketini katınca bu rakam 7 mikrosaniyeye çıkar yani 7000 nanosaniye!</p>
<p>Fark çok açık: eğer GPS görelilik etkisini hesaplamasaydı bugün 0.8 km uzaklıkta olan petrol istasyonu sadece 1 gün sonra 8 km uzaklıkta gösteriliyor olurdu.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-4062 alignleft" src="http://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2016/10/2.jpg" alt="2" width="162" height="108" /></p>
<p><strong>2. Elektromıknatıslar<br />
</strong>Manyetizma da görelilik etkisiyle çalışır, eğer elektrik kullanıyorsanız mutlaka jeneratörlerin arkasında yatan göreliliğe teşekkür etmelisiniz.</p>
<p>Eğer elinize telden bir halka alır ve manyetik alanın içinde hareket ettirirseniz elektrik akımı yaratırsınız. Telin içindeki yüklü parçacıklar değişen manyetik alandan etkilenir ve akım oluştururlar.</p>
<p>Şimdi de telin durduğunu ve mıknatısın hareket ettiğin düşünelim. Bu defa telin içindeki yüklü parçacıklar (elektronlar ve protonlar) hareket etmeyecek, manyetik alanın onları etkilememesi gerekiyor. Ancak etki ediyor ve hala akım oluşuyor. Bu bize ayrıcalıklı referansın olmadığını gösterir.</p>
<p>Fizik profesörü Thomas Moore değişen manyetik alanın elektrik yaratması olarak bilinen Faraday Kanunu’nu açıklamak için görelilik kuramını kullandı.</p>
<p>“Elektriği kullanan transformatörler ve elektrik jeneratörleri gibi cihazların çalışma prensibinde görelilik kuramı yatar” diyor Moore.</p>
<p>Elektromıknatıslar da izafiyete göre çalışırlar. Eğer bir tele doğru akım (DC) uygularsanız elektronlar maddenin üzerinden akıp giderler. Normalde tel nötrdür, pozitif ve negatif yükü yoktur. Bu durum eşit sayıda pozitif yük (proton) ve negatif yüke (elektron) sahip olmalarıyla oluşur. Ancak doğru akım uygulanmış bir telin yanına başka bir tel koyarsanız akımın yönüne göre tellerin birbirini çektiğini veya ittiğini görürsünüz.</p>
<p>Akımın aynı yönde olduğunu varsayarak, ilk teldeki elektronlar ikinci teldeki elektronları hareketsiz olarak görür. (Akımın sabit olduğu varsayılıyor) Dahası her iki telde de protonlar, elektronlara göre hareketli görünürler. Çünkü uzunluk daralmasına bağlı olarak protonlar daha sık yerleşmiş gibi görünürler, uzunluk başına pozitif yükler negatif yüklere oranla daha fazlaymış gibi olur. Yükler birbirini itince de teller birbirini iterler.</p>
<p>Akımların ters yönlerde olduğunu varsayarsak teller birbirini iterler. Çünkü ilk teldeki elektronlar ikinci teldeki elektronları daha sıkışık görürler ve bu da net negatif yük verir. İlk teldeki protonlar ise net pozitif yük sağlayarak tellerin farklı yüklenmesine neden olurlar.</p>
<p><img decoding="async" class="size-medium wp-image-4063 alignleft" src="http://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2016/10/3-300x200.jpg" alt="3" width="300" height="200" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2016/10/3-300x200.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2016/10/3.jpg 575w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p><b>3.</b> <strong>Altının sarı rengi<br />
</strong>Birçok metal atomlardaki elektronlar değişik enerji seviyelerinden veya orbitallerden atladığı için parlak görünürler. Metale çarpan çoğu proton emilir ve daha uzun dalga boylarında yayılır. Böylece en görünür olan ışık en fazla yansıtılan ışıktır.</p>
<p>Altın ağır bir atomdur, böylece iç tabakalardaki elektronlar görelilik kütle artışına maruz kalacak kadar hızlı hareket edebilir ve uzunluk daralması meydana gelebilir. Sonuç olarak çekirdeğin etrafındaki elektronlar daha kısa yörüngelerde daha yüksek momentumlarda dönerler. İç tabakadaki elektronlar dış tabakadaki elektronlara yakın enerji taşırlar ve absorbe edip yaydıkları ışığın dalga boyu uzar.</p>
<p>Böylece uyarılması için gerekli enerji artan altın atomları yüksek enerjili mavi-mor ışığı soğururken diğer dalga boylarını yansıtırlar ki altının sarı gözükmesinin sebebi budur. Sarı ışığın dalga boyu mavi ışığa göre daha uzundur ve enerjisi daha düşüktür.</p>
<p><strong>4. Altın kolayca paslanmaz<br />
</strong>Altın atomlarındaki bir diğer görelilik etkisi ise kolayca paslanmaması ve tepkimeye girmemeleridir. Altın en dış katmanında sadece 1 elektron taşır ancak bu durum onu kalsiyum veya lityum gibi kolay tepkimeye giren bir madde yapmaz. Dahası altın elementinde atomlar olması gerekenden ağırdır ve sıkı sıkıya çekirdeğe yaklaşmışlardır. Bu yüzden en dıştaki elektron da tepkimeye girmez ve diğer elektronlarla beraber çekirdeğe yakın durur.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-4065 alignright" src="http://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2016/10/4-300x199.jpg" alt="4" width="202" height="134" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2016/10/4-300x199.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2016/10/4.jpg 575w" sizes="auto, (max-width: 202px) 100vw, 202px" /></p>
<p><strong>5. Cıvanın sıvı olması<br />
</strong>Altına benzer biçimde cıva atomları da ağırdırlar ve hızları, kütle artışlarıyla beraber çekirdeğe yakın dururlar. Cıvada atomlar arası bağlar zayıf olduğu için düşük sıcaklıklarda erirler ve cıva gündelik hayatta gördüğümüz sıvı formuna ulaşır.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-4064 alignright" src="http://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2016/10/6.jpg" alt="6" width="162" height="108" /></p>
<p><strong>6. Eski televizyonunuz<br />
</strong>Birkaç yıl öncesine kadar televizyon ekranları tüplüydü ve içerilerinde katot ışın tüpleri vardı. Bu katot ışın tüpü büyükçe bir mıknatısla fosfor yüzeye elektronları fırlatıyordu. Her bir elektron ekrana çarparak bir piksellik görüntü oluşturuyordu. Elektronlar bu görev için ışık hızının % 30’uyla fırlatılıyordu. Görelilik etkisini hesaplayan üreticiler mıknatıslarını bu kurallara göre tasarladılar.</p>
<p><strong> 7. </strong><strong>Işık<br />
</strong>Eğer Newton mutlak dinlenme çerçevesinin varlığı konusundaki varsayımında haklı olsaydı, biz bugün ışık için çok farklı açıklamalar getiriyor olacaktık.</p>
<p>Moore “Eğer görelilik olmasaydı sadece manyetizma değil ışık da olmayacaktı. Çünkü görelilik elektromanyetik alanın çabuk değil de sınırlı hızda hareket etmesini gerektirir. Eğer görelilik bu gerekliliği oluşturmasaydı, elektrik alanındaki değişimler elektromanyetik dalgalar yerine hızlıca meydana gelseydi, manyetizma ve ışık gereksiz olacaktı” diyor.</p>
<div id="attachment_4066" style="width: 310px" class="wp-caption alignright"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-4066" class="wp-image-4066 size-medium" src="http://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2016/10/7-300x271.jpg" alt="7" width="300" height="271" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2016/10/7-300x271.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2016/10/7.jpg 575w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /><p id="caption-attachment-4066" class="wp-caption-text">Süpernova kalıntısı Fotoğraf: Caltech/SSC/J. Rho and T. Jarrett and NASA/CXC/SSC/J. Keohane et al.</p></div>
<p><strong>8. Nükleer Santraller ve Süpernovalar<br />
</strong>Göreliliğin bir diğer etkisi nükleer santrallerin çalışmasını sağlayan prensip ve güneşimizin ışıldamasının altında yatan neden olan kütle ve enerjinin birbirine dönüşümüdür. Bir diğer etkisini dev yıldızların ölümü olan süpernova patlamalarında görürüz.</p>
<p>Moore “Süpernovalar görelilik etkisinin kuantum etkilerine baskın gelmesi sonucu, dev yıldızların küçük, sert nötron yıldızlarına gelmesine yol açan, yıldızın kendi ağırlığı altında çökmesine yol açan patlamalardır” diyor.</p>
<p>Bir süpernovada yıldızın dış katmanı çekirdeğe doğru çökmeye başlar ve dev patlamaya yol açar. Bu sırada demirden daha ağır elementler oluşur. Kısaca çevremizde tanıdık olduğumuz çoğu element süpernovalardan miras kalmıştır.</p>
<p>Moore son olarak “Bizler süpernovaların parçalanmış bedenlerinden yapılmış canlılarız. Eğer görelilik olmasaydı dev yıldızlar yaşamlarını beyaz cüceler olarak bitirecekler, asla patlamayacaklardı. Biz de bunu düşünüyor olmayacaktık zaten” diyor.</p>
<p><em>Derleyen: Furkan Avcı<br />
</em><em>Kaynak: <a href="http://www.livescience.com/48922-theory-of-relativity-in-real-life.html">http://www.livescience.com/48922-theory-of-relativity-in-real-life.html</a></em></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/einsteinin-gorelilik-kuraminin-gercek-hayattaki-yansimasi">Einstein’ın görelilik kuramının gerçek hayattaki yansıması</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">4060</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Hızla geçen treni mööleyen dostlarımızı anımsadım..</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/orhan-bursali/hizla-gecen-treni-mooleyen-dostlarimizi-animsadim</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Orhan Bursalı]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 17 Aug 2016 09:59:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Orhan Bursalı]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[çin]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[küresel]]></category>
		<category><![CDATA[teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[üniversite]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=3438</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8230;Üniversite mi diyeceğiz bunlara? Önümde bir araştırma, dünyanın yükselen üniversitelerini konu alıyor ve 100 üniversiteyi sıralıyor. Neye göre? Çok değerli araştırmaları yayımlayan, itibarı çok yüksek 68 bilim dergisinde yayımlanan araştırma makalelerini temel alıyor. 8 bin üniversiteyi buna göre sıralıyor. İlk 100 üniversite bakıyoruz, ilk 10’un 9’u Çin üniversitesi. Sadece bu kadar değil. 100 üniversite arasında Çin’den 40 tane üniversite var! Yerel alt kümede varız  Şaşırdınız mı? Ben şaşırdım! ABD’den 11, İngiltere’den 9… Rusya, Singapur, Güney Kore. 3 Hint. Polonya.. Türkiye’yi soracaksınız, biliyorum. Bu listede yok, olsaydı şaşırırdım! Bu 100 dışında, bir de bölgesel liste yapmışlar. Batı Asya- Ortadoğu listesi. Burada Doğu Akdeniz Üniversitesi (EMU) 10.sırada, ODTÜ 12.sırada ve Cumhuriyet Üniversitesi 24.sırada! 25 üniversitelik bu alt kümede Türkiye’den 3 üniversite varken, İran 6 üniversite ile ve listenin üstlerinde de yer alarak listede var. Bizden iyi.. Onlar üniversite ise biz neyiz? Derken geçenlerde bir Dicle Üniversitesi patlağı yaşadık. Neler aktı oradan neler! Cemaatin tepeden tırnağa kıskaca aldığı, liyakatin sıfır, atamaların ve işe alımların tamamen Cemaatçiliğe göre kararlaştırıldığı bir ucube yapı. İtiraflar üst üste! Bir eski rektör yardımcısı, üniversiteye sadece cemaat ilişkileri ile girilebildiğini söylüyor. Kendisi de “Kırkıncı Cemaat”tenmiş! Bu nasıl bir iş! Olabilecek bir şey mi? Bir akademisyenimizden mesaj var: “Dicle Üniversitesinde çalışan arkadaşlarımız inanılmaz hikayeler anlatıyordu: Görevden FETÖ&#8217;cü diye alınan rektör atadığı her kişinin maaşından 300- 500 himmete diye kesiyordu. Tabii vermeyecekler olanlar süründüler. Kadroları verilmedi, soruşturmalara uğradılar vs. Bu devletin istihbarat mercileri bunu görüp duymadı mı 8 yıl boyunca?” Liyakat yoksa, üniversite olmaz Bu sadece Dicle’ye mi özgü? Cemaatin vakıf üniversitelerinden tutun, Anadolu’da yeni kurulan pek çok üniversitede, eskilerde de, Cemaat yapılarının epey güçlü olduğunu biliyoruz! Akademisyen dostum bir başka mesajda “kendi üniversitem de tam bir tarikat-cemaat yuvası durumunda..” diyor. Üniversite sistemi ülkenin temel direğidir. Orada Cemaatçilik mi oynayacaksınız ve tüm üniversite hayatının köküne kibrit suyu ekeceksiniz.. Yoksa, iyi işleyen bir liyakat sistemi ile, üreten bir üniversite olarak mı yaşayacaksınız. Ne yazık ki, bunun en çok farkına varması gereken ülkeyi yönetenler, siyasi iktidardır. Heyhat ki, liyakatin L’sini bile gündemine almayan, “bizim sözümüzü dinlesin de..” düşüncesiyle üniversite meselesine yaklaşan bir Cumhurbaşkanı ve yönetim var.. Üniversitelere akılcı bir yönetici atama-liyakat kriteri var mı, yok. O zaman neyi tartışıyoruz! Çin neden atakta? Üniversitelerimizin kaçı gerçekten üniversite? Kimse alınmasın, şüphesiz ki çok iyilerimiz ve gerçekten üstün araştırma yapan insanlarımız var. Ama Türkiye 80 milyon. Bu nüfusa denk düşen kaliteden uzağız. Zaten Nature endekslerini inceleyince bunu net görüyoruz. Çin büyük ekonomik açılımını ve egemenliğini, bilim ve teknoloji ve mükemmel bir üniversite üretim sistemiyle desteklemesinin şart olduğunu&#8230; Halkının refah düzeyini yükseltmek, üst düzey bilim ve teknolojiden geçtiğini&#8230; Dünyada söz sahipliğinin BT’ye dayalı ekonomiden geçtiğini&#8230; Sömürge ve Batının pazarı olmamanın da yolunu bu olduğunu&#8230; biliyor. Dünyamızdaki temel küresel bilinç budur. Türkiye bu bilincin dışında seyrediyor. Yazık ki yazık.. *** Güney Kore’nin yükselişini tartıştık yıllarca&#8230; Şimdi de Çin bunu nasıl başardıyı tartışırız. Gözümün önüne o reklam geldi: Hızla geçen treni mööleyen dostlarımız.. Orhan Bursalı</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/orhan-bursali/hizla-gecen-treni-mooleyen-dostlarimizi-animsadim">Hızla geçen treni mööleyen dostlarımızı anımsadım..</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&#8230;<strong>Üniversite mi diyeceğiz bunlara?</strong></p>
<p>Önümde bir araştırma, dünyanın yükselen üniversitelerini konu alıyor ve 100 üniversiteyi sıralıyor. Neye göre? Çok değerli araştırmaları yayımlayan, itibarı çok yüksek 68 bilim dergisinde yayımlanan araştırma makalelerini temel alıyor. 8 bin üniversiteyi buna göre sıralıyor. İlk 100 üniversite bakıyoruz, ilk 10’un 9’u Çin üniversitesi. Sadece bu kadar değil. <strong>100 üniversite arasında Çin’den 40 tane üniversite</strong> var!</p>
<p><strong>Yerel alt kümede varız</strong></p>
<p><strong> </strong>Şaşırdınız mı? Ben şaşırdım!</p>
<p>ABD’den 11, İngiltere’den 9… Rusya, Singapur, Güney Kore. 3 Hint. Polonya..</p>
<p>Türkiye’yi soracaksınız, biliyorum. Bu listede yok, olsaydı şaşırırdım!</p>
<p>Bu 100 dışında, bir de bölgesel liste yapmışlar.</p>
<p>Batı Asya- Ortadoğu listesi. Burada Doğu Akdeniz Üniversitesi (EMU) 10.sırada, ODTÜ 12.sırada ve Cumhuriyet Üniversitesi 24.sırada!</p>
<p><strong>25 üniversitelik bu alt kümede</strong> Türkiye’den 3 üniversite varken, İran 6 üniversite ile ve listenin üstlerinde de yer alarak listede var. Bizden iyi..</p>
<p><strong>Onlar üniversite ise biz neyiz?</strong></p>
<p>Derken geçenlerde bir Dicle Üniversitesi patlağı yaşadık. Neler aktı oradan neler! Cemaatin tepeden tırnağa kıskaca aldığı, liyakatin sıfır, atamaların ve işe alımların tamamen Cemaatçiliğe göre kararlaştırıldığı bir ucube yapı.</p>
<p>İtiraflar üst üste! Bir eski rektör yardımcısı, üniversiteye sadece cemaat ilişkileri ile girilebildiğini söylüyor. Kendisi de “Kırkıncı Cemaat”tenmiş! Bu nasıl bir iş! Olabilecek bir şey mi?</p>
<p>Bir akademisyenimizden mesaj var: “<em>Dicle Üniversitesinde çalışan arkadaşlarımız inanılmaz hikayeler anlatıyordu: Görevden FETÖ&#8217;cü diye alınan rektör atadığı her kişinin maaşından 300- 500 himmete diye kesiyordu. Tabii vermeyecekler olanlar süründüler. Kadroları verilmedi, soruşturmalara uğradılar vs. Bu devletin istihbarat mercileri bunu görüp duymadı mı 8 yıl boyunca</em>?”</p>
<p><strong>Liyakat yoksa, üniversite olmaz</strong></p>
<p>Bu sadece Dicle’ye mi özgü?</p>
<p>Cemaatin vakıf üniversitelerinden tutun, Anadolu’da yeni kurulan pek çok üniversitede, eskilerde de, Cemaat yapılarının epey güçlü olduğunu biliyoruz!</p>
<p>Akademisyen dostum bir başka mesajda “<em>kendi üniversitem de </em><em>tam bir tarikat-cemaat yuvası durumunda..”</em> diyor.</p>
<p>Üniversite sistemi ülkenin temel direğidir. Orada Cemaatçilik mi oynayacaksınız ve tüm üniversite hayatının köküne kibrit suyu ekeceksiniz.. Yoksa, iyi işleyen bir liyakat sistemi ile, üreten bir üniversite olarak mı yaşayacaksınız.</p>
<p>Ne yazık ki, bunun en çok farkına varması gereken ülkeyi yönetenler, siyasi iktidardır. Heyhat ki, liyakatin L’sini bile gündemine almayan, “<strong><em>bizim sözümüzü dinlesin de..</em></strong>” düşüncesiyle üniversite meselesine yaklaşan bir Cumhurbaşkanı ve yönetim var.. Üniversitelere akılcı bir yönetici atama-liyakat kriteri var mı, yok.</p>
<p>O zaman neyi tartışıyoruz!</p>
<p><strong>Çin neden atakta?</strong></p>
<p>Üniversitelerimizin kaçı gerçekten üniversite? Kimse alınmasın, şüphesiz ki çok iyilerimiz ve gerçekten üstün araştırma yapan insanlarımız var. Ama Türkiye 80 milyon. Bu nüfusa denk düşen kaliteden uzağız.</p>
<p>Zaten Nature endekslerini inceleyince bunu net görüyoruz.</p>
<ul>
<li>Çin büyük ekonomik açılımını ve egemenliğini, bilim ve teknoloji ve mükemmel bir üniversite üretim sistemiyle desteklemesinin şart olduğunu&#8230;</li>
<li>Halkının refah düzeyini yükseltmek, üst düzey bilim ve teknolojiden geçtiğini&#8230;</li>
<li>Dünyada söz sahipliğinin BT’ye dayalı ekonomiden geçtiğini&#8230;</li>
<li>Sömürge ve Batının pazarı olmamanın da yolunu bu olduğunu&#8230; biliyor.</li>
</ul>
<p><strong>Dünyamızdaki temel küresel bilinç budur.</strong></p>
<p>Türkiye bu bilincin dışında seyrediyor. Yazık ki yazık..</p>
<p>***</p>
<p>Güney Kore’nin yükselişini tartıştık yıllarca&#8230;</p>
<p>Şimdi de <strong><em>Çin bunu nasıl başar</em></strong>dıyı tartışırız.</p>
<p>Gözümün önüne o reklam geldi: <strong><em>Hızla geçen treni mööleyen dostlarımız</em></strong>..</p>
<p><strong>Orhan Bursalı</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/orhan-bursali/hizla-gecen-treni-mooleyen-dostlarimizi-animsadim">Hızla geçen treni mööleyen dostlarımızı anımsadım..</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">3438</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Deniz seviyesi sanılandan iki kat daha fazla yükselecek</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/deniz-seviyesi-sanilandan-iki-kat-daha-fazla-yukselecek</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 24 Jul 2016 13:14:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gezegenimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[buzul]]></category>
		<category><![CDATA[deniz seviyesi]]></category>
		<category><![CDATA[erime]]></category>
		<category><![CDATA[iklim]]></category>
		<category><![CDATA[ısınma]]></category>
		<category><![CDATA[jeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[küresel]]></category>
		<category><![CDATA[okyanus]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=3240</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bilim insanları uzun bir süre önce iklim değişimi yüzünden küresel deniz seviyesinin yükseleceğini öncelemişlerdi. Ve haksız da çıkmadılar. Deniz seviyesi günümüzde 3000 yıldan bu yana hiç olmadığı kadar hızlı yükseliyor. ABD kıyılarındaki bazı bölgeler ve adalar şimdiden su altında kalmaya başladılar bile. Gelgitler değişti ve Batı Antarktikteki buzların erime süreci de artık geri dönüşemez olarak kabul ediliyor. Ve bir kötü haber daha: Pennsylvania Eyalet Üniversitesi’nden David Pollard ve ekibi, deniz seviyesinin Hükümetlerarası İklim Değişimi Paneli‘nin (IPPC) son iklim raporunda açıkladığından iki kat daha fazla yükselebileceğini hesapladı. Isınma aynı şekilde devam ettiği taktirde sadece Antarktik 2100 yılına dek bir metrelik ve 2500’e kadarsa en az 13 metrelik bir yükselmeye neden olacak. Deniz seviyesine yakın bölgelerde bulunan kentler için bu bir felaket demek. Ayrıca tüm emisyonlar durdurulsa dahi seviye kolay kolay düşmeyecektir. Çünkü okyanuslar sıcaklıkları birkaç bin yıl süreyle depoluyorlar diyor araştırmacılar. Deniz seviyesinin hızlı yükselmesinden Antarktikteki buz sorumlu tutuluyor. Çünkü gelecekte sıcaklığa, tahmin edilenden çok daha duyarlı bir şekilde reaksiyon gösterebileceği sanılıyor. Bunun sebebi de şimdiye kadarki iklim modelleriyle dikkate alınmayan iki süreç. Buzların erimesiyle ilgili fiziksel modellere dahil edildiklerinde, geçmişteki sıcak dönemlerdeki seviyeler de daha iyi hesaplanabiliyor. Jeolojik veriler yaklaşık olarak üç milyon yıl önceki Pliosen devrinde deniz seviyesinin 20 metre kadar yükseldiğini açıklıyor. Ama halihazırdaki iklim modelleriyle bunu görmek imkansızdı. Şimdiye dek dikkate alınmayan buzul mekanizmalarıyla, uzmanlar jeolojik verilerle örtüşen sonuçlara ulaştılar ki bu da gelecekle ilgili tahminlerinin de doğru olabileceğinin bir kanıtı olabilir. İhmal edilen ilk mekanizma buzul dilleri üzerindeki ısınmış hava ve yağmurdu. Şelf buzunun düz yüzeyinde toplanan erime suyu, buzun havadaki sıcaklığa karşı bugüne dek tahmin edilenden daha duyarlı tepki vermesine neden oluyor. Üstten erime 2002 yılında Larsen B şelf buzunun da kırılmasını tetiklemişti diyor araştırmacılar. Önümüzdeki yüz yıl içinde üstten erimeye bağlı kayıpların, deniz suyunun ısınması nedeniyle alttan erimeye bağlı kayıpları aşacağı düşünülmekte. İkinci süreç ise altlarında hala buzun bulunduğu, şelf buzu tabanlarının çekilmesiyle işlemeye başlıyor. Antarktikteki kıyı alanlarındaki alt tabaka içe doğru aktığı için üzerindeki buzul da içe doğru kalınlaşmakta ki sorun tam da burada yatıyor: Tabandaki buzun 800 m ve daha kalın olduğu yerlerde 90 metreyi aşkın buz kenarları oluşabilir ve büyük baskılar yüzünden çökebilir. Ve bu çökme de erimeyi önemli ölçüde hızlandırır. Bu tür yüksek buz kenarları daha şimdiden Antarktika yarımadasındaki Crane buzulunda ve Grönland’daki Helheim ve Jacobshaven buzullarında görülmekte diyor uzmanlar. Kaynak: www.nature.com/nature/journal/v531/n7596/full/nature17145.html</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/deniz-seviyesi-sanilandan-iki-kat-daha-fazla-yukselecek">Deniz seviyesi sanılandan iki kat daha fazla yükselecek</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bilim insanları uzun bir süre önce iklim değişimi yüzünden küresel deniz seviyesinin yükseleceğini öncelemişlerdi. Ve haksız da çıkmadılar. Deniz seviyesi günümüzde 3000 yıldan bu yana hiç olmadığı kadar hızlı yükseliyor.</p>
<p>ABD kıyılarındaki bazı bölgeler ve adalar şimdiden su altında kalmaya başladılar bile. Gelgitler değişti ve Batı Antarktikteki buzların erime süreci de artık geri dönüşemez olarak kabul ediliyor. Ve bir kötü haber daha: Pennsylvania Eyalet Üniversitesi’nden David Pollard ve ekibi, deniz seviyesinin Hükümetlerarası İklim Değişimi Paneli‘nin (IPPC) son iklim raporunda açıkladığından iki kat daha fazla yükselebileceğini hesapladı.</p>
<p>Isınma aynı şekilde devam ettiği taktirde sadece Antarktik 2100 yılına dek bir metrelik ve 2500’e kadarsa en az 13 metrelik bir yükselmeye neden olacak. Deniz seviyesine yakın bölgelerde bulunan kentler için bu bir felaket demek. Ayrıca tüm emisyonlar durdurulsa dahi seviye kolay kolay düşmeyecektir.</p>
<p>Çünkü okyanuslar sıcaklıkları birkaç bin yıl süreyle depoluyorlar diyor araştırmacılar. Deniz seviyesinin hızlı yükselmesinden Antarktikteki buz sorumlu tutuluyor. Çünkü gelecekte sıcaklığa, tahmin edilenden çok daha duyarlı bir şekilde reaksiyon gösterebileceği sanılıyor.</p>
<p>Bunun sebebi de şimdiye kadarki iklim modelleriyle dikkate alınmayan iki süreç. Buzların erimesiyle ilgili fiziksel modellere dahil edildiklerinde, geçmişteki sıcak dönemlerdeki seviyeler de daha iyi hesaplanabiliyor. Jeolojik veriler yaklaşık olarak üç milyon yıl önceki Pliosen devrinde deniz seviyesinin 20 metre kadar yükseldiğini açıklıyor. Ama halihazırdaki iklim modelleriyle bunu görmek imkansızdı.</p>
<p>Şimdiye dek dikkate alınmayan buzul mekanizmalarıyla, uzmanlar jeolojik verilerle örtüşen sonuçlara ulaştılar ki bu da gelecekle ilgili tahminlerinin de doğru olabileceğinin bir kanıtı olabilir. İhmal edilen ilk mekanizma buzul dilleri üzerindeki ısınmış hava ve yağmurdu. Şelf buzunun düz yüzeyinde toplanan erime suyu, buzun havadaki sıcaklığa karşı bugüne dek tahmin edilenden daha duyarlı tepki vermesine neden oluyor.</p>
<p>Üstten erime 2002 yılında Larsen B şelf buzunun da kırılmasını tetiklemişti diyor araştırmacılar. Önümüzdeki yüz yıl içinde üstten erimeye bağlı kayıpların, deniz suyunun ısınması nedeniyle alttan erimeye bağlı kayıpları aşacağı düşünülmekte. İkinci süreç ise altlarında hala buzun bulunduğu, şelf buzu tabanlarının çekilmesiyle işlemeye başlıyor. Antarktikteki kıyı alanlarındaki alt tabaka içe doğru aktığı için üzerindeki buzul da içe doğru kalınlaşmakta ki sorun tam da burada yatıyor:</p>
<p>Tabandaki buzun 800 m ve daha kalın olduğu yerlerde 90 metreyi aşkın buz kenarları oluşabilir ve büyük baskılar yüzünden çökebilir. Ve bu çökme de erimeyi önemli ölçüde hızlandırır. Bu tür yüksek buz kenarları daha şimdiden Antarktika yarımadasındaki Crane buzulunda ve Grönland’daki Helheim ve Jacobshaven buzullarında görülmekte diyor uzmanlar.</p>
<p><em><strong>Kaynak: <a href="http://www.nature.com/nature/journal/v531/n7596/full/nature17145.html">www.nature.com/nature/journal/v531/n7596/full/nature17145.html</a></strong></em></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/deniz-seviyesi-sanilandan-iki-kat-daha-fazla-yukselecek">Deniz seviyesi sanılandan iki kat daha fazla yükselecek</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">3240</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
