<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>şüphe arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/suphe/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/suphe</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Mon, 07 Aug 2017 08:11:18 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Bir şeyin doğruluğundan şüphe etmek</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/bir-seyin-dogrulugundan-suphe-etmek</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 25 Jun 2017 09:00:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[bilinç]]></category>
		<category><![CDATA[descartes]]></category>
		<category><![CDATA[düşünmek]]></category>
		<category><![CDATA[düşünüyorum o halde varım]]></category>
		<category><![CDATA[duygu]]></category>
		<category><![CDATA[duyu]]></category>
		<category><![CDATA[felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[gözlem]]></category>
		<category><![CDATA[imge]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[kesinlik]]></category>
		<category><![CDATA[kültür]]></category>
		<category><![CDATA[sartre]]></category>
		<category><![CDATA[şey]]></category>
		<category><![CDATA[söz]]></category>
		<category><![CDATA[şüphe]]></category>
		<category><![CDATA[şüphe etmek]]></category>
		<category><![CDATA[yalın gerçek]]></category>
		<category><![CDATA[yunus emre]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=7040</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Söz ola kestire başı, Söz ola kestire savaşı, Söz ola ağulu aşı, Bal ile yağ eder bir söz&#8221; Yunus Emre Herkesin söylediğinden farklı bir şey söyleyebilmek ve bunu çoğu kimsenin yapabilmesi; başka bir deyişle toplumda çoksesliliğin olması, tıpkı çok sesli müzik gibi demokrasinin güzelliği olarak kabul edilir. Müzikte çok seslilik aynı notanın, birden çok kişi ve müzik aletleri ile birlikte çalınması değildir. Aynı melodi, birden çok insan ve müzik aleti ile çalınır ya da söylenirse, “çok sesli” müzik oluşmaz; benzer biçimde aynı düşüncenin birden çok kişi tarafından, aynı açıdan, ama farklı köşelerden anlatılması da çok sesli bir düşünce platformu oluşturmaz. Çok sesli müziğin değeri bir melodinin farklı oktavlardaki seslerle veya birbirinden farklı notaların insanın kulağının içine dolması ve bu farklı seslerden oluşan melodinin insanın içine, duyarlılığının pınarlarına ılık ılık akmasındadır. İşte çok seslilik ve çok sesli müziğin büyüsü derinliği, yüksekliği bu pınardan beslenir. Çoksesli bir toplumu anlayabilmek, sevebilmek ile çok sesli müziği anlayabilmek ve sevebilmek için belirli bir kültürel alt yapının gerektiğini söylemek yanlış olmaz. Bu belirli kültürel alt yapı bir ölçüde eğitim-öğretimle kazanılabilir (kazandırılabilir) ya da kazanılamayabilir (kazandırılmayabilir). Bu durum, içinde bulunulan ailenin ve toplumun gelenekleri, politik görüşü, demokrasi anlayışı ve sosyokültürel yapısıyla çok daha yakından ilgilidir. Önce söyleyecek sözünüz olmalı Herkesin söylediğinden farklı bir söz söyleyebilmeniz için, önce söyleyecek sözünüzün olması gerekir. “Söz gümüşse sükût altındır” derler. Altına tamah etmeyip gümüş kalmak var. Bu durumu, toplumun büyük bir kesimi suskunluğunu korurken ya da iki lafı bir araya getirenlerin söyledikleri “laf olsun torba dolsun” kapsamında konfeksiyon üretimini aşamazken, tüm yaşamsal engellere rağmen söyleyecek bir söze sahip olan, altına tamah etmeyip gümüş kalan değerli şairimiz Nurten Aktaş “Söyleyecek sözü olana” başlıklı şiiri ile çok güzel dile getiriyor: Başlangıçta yoksa söyleyecek sözün Bir daha asla kendin olamazsın Susku ölümdür Susmak kabullenmek ki varsa söyleyecek sözün Elbet yüreğin Hemen şimdi Ne durursun … Kişi elbette, her şeyi bilmek zorunda olmadığı gibi bildiğini dile getirmek zorunda da değildir. Ama kişinin ilgisini çeken bir konuyu araştırıp, öğrenip, üzerinde düşündükten sonra konu hakkında yazması ya da konuşması hem toplumun artan değeri hem de konuyla ilgilenenlerin kolayca ulaşabileceği bir bilgi kaynağı olması açısından önemlidir. Bazı insanlar araştırıcıdır, meslekleri ne olursa olsun birçok konuyla ilgilenmişler ve o konularda hem araştırma hem de tecrübe sayesinde bilgi sahibi olmuşlardır. Bu bilgilerini okuyucularla, dinleyicilerle paylaşmalarının hiçbir mahsuru olmaması gerekir. Diğer bazı insanlar araştırmayabilirler, işlerini rutine bağlamış olabilir, mesaiyle çalışabilir, evlerine dönüp televizyonlarını açıp, dizilerini izleyebilirler. Ancak bu insanlardan, kendileri üretken olamadıkları halde üretken olanları kıskançlığa kapılmadan anlamaya çalışmaları ve kınamamaları beklenir. Yazan ve konuşan çok ama… Yazılar okuyup, konuşmalar dinliyoruz; çok sayıda yazan ve konuşan var gibi görünüyor. “Bu bakımdan eksiklik yok, tersine gereksiz denilecek ölçüde fazlalık bile var” diye düşünülebilir. Elbette hırsları, laf çakmaları, duygusal coşkuları; güya propaganda azmini, &#8220;bizim de sesimiz çıksın, meydanı onlara bırakmayalım&#8221; mantığıyla kaleme sarılmaları yansıtan yazılar, konuşmalar da var ve bunların bolluğu, yaygınlığı ortada. Peki, eksik olan ne? Söyleyecek sözü olan insanlar ve bunlardan &#8216;sözlerini&#8217; dile getirebilecek, ifade edebilecek olanların konuşmaları, yazmaları. Eksiklik burada ve buna ihtiyacımız olduğunu fark edenlerin sayısının az olmasında. Evet, yazan ya da konuşan kişinin söyleyecek sözünün olması gerekir. Ancak söylenecek sözün kaynağının düşünce, akıl, gönül, kültür ve gözlem yeteneğinde olduğunu unutmamak gerekir. Üstelik söylenecek söz örneğin Türkçe ise, öncelikli koşul: Türkçe’nin iyi bilinmesidir. Kısacası yazmayı ya da konuşmayı, yazanla okurları ya da konuşanla dinleyicileri arasındaki bir köprü olarak tanımlarsak; köprü sağlam olmalıdır. Sağlam bir köprü örneği Fransız matematikçi, bilim adamı ve düşünür Descartes’ın (1596-1650) aşağıdaki dört kuralı kendisine ön koşul koyarak bir düşünme sürecine girdiği söylenir: Açık seçik ve belirgin fikirler dışında hiçbir şeyi kabul etmemek Her sorunu çözümü için gerekli sayıda parçalara ayırmak Düşünceleri basitten karmaşığa doğru sıralamak Gözden kaçmış bir şey olup olmadığını sürekli kontrol etmek Sonra bu kurallar doğrultusunda kendi kendine şöyle der: “Duyularımız bazen bizi aldattığına göre, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını varsaymalıyım. Peki, nereden başlayabilirim? Kendime dayanak yapabileceğim ilk &#8220;gerçeklik&#8221; nedir? Burada olduğumu nasıl bilebilirim? Bundan emin olamam. Rüya ya da hayal görüyor olabilirim. Ya da hayal gücüm benimle oyun oynuyor olabilir.” Uzunca bir zaman sonra düşünce dünyasını üzerine kurabileceği bir ilk gerçeği keşfeder: “Kuşku duymayacağım tek şey, şu anda bir şey düşünüyor olmam. Rüya gördüğümü, benimle alay edildiğini ya da bir bedenim olmadığını düşünsem bile bu böyle&#8230;” Sonunda o güne kadar söylenmemiş farklı sözü söyler: Düşünüyorum, öyleyse varım! Böylece her şeyi sorgulayarak, her bilginin gerçekliğini araştırarak, ilk bakışta insana basitmiş gibi gelen o yalın gerçeği yakalamış olur. Ancak, bu sözü detaylı biçimde inceleyen ünlü Fransız yazar ve düşünür Jean-Paul Sartre (1905-1980) şu cümleyi kurar: Ben diyen bilinçle, düşünen bilinç aynı değildir. Sartre’ın bununla söylemek istediği şey şöyle açıklanıyor: Eğer düşündüğünüzün farkındaysanız, o farkındalık düşünme sürecinin bir parçası olamaz; dolayısıyla, bilincin farklı bir boyutu olması gerekir. Ve &#8220;ben&#8221; diyen de o farkındalıktır. İçinizde düşünceden başka bir şey olmasaydı, düşündüğünüzü dahi bilemezdiniz. Rüya gördüğünün farkında olmayan biri gibi olurdunuz. Rüya gören kişinin, rüyadaki imgelerle kendini tanımlaması gibi, siz de kendinizi düşüncelerle tanımlardınız. Açıklamanın biraz karmaşık olduğunu kabul ediyorum. Konuyu iyi anlayabilmek için “Kaynaklar” dan yararlanmak mümkündür. Ancak bu ve benzeri yorumlara rağmen kalıcı olan ve hatırlanan Descartes’ın sözüdür ve özetle Descartes’ın yaşadığı süreçte, toplumdan aldığı bilgiler, eğitim ve kültür ışığında kat ettiği aşamalar aşağıdaki gibidir: Kesin olan bir şey var; Bir şeyin doğruluğundan şüphe etmek. Şüphe etmek düşünmektir. Düşünmekse var olmaktır. Öyleyse var olduğum şüphesizdir. Düşünüyorum, o halde varım. İlk bilgim bu sağlam bilgidir. Şimdi bütün öteki bilgileri bu bilgiden çıkarabilirim. Erhan Güzel, İstanbul Kültür Üniversitesi / erhan.guzel@iku.edu.tr Kaynaklar: http://www.lesbelleslettres.com/resources/titles/22510100252740/extras/Descartes_Kambouchner_chapitre_6.pdf  http://www.infethiye.net/turkish/notlar/descartes-dusunuyorum-oyleyse-varim.htm</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/bir-seyin-dogrulugundan-suphe-etmek">Bir şeyin doğruluğundan şüphe etmek</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>&#8220;Söz ola kestire başı, Söz ola kestire savaşı, </em></strong><strong><em>Söz ola ağulu aşı, Bal ile yağ eder bir söz&#8221;<br />
</em></strong><em><strong>Yunus Emre</strong></em></p>
<p>Herkesin söylediğinden farklı bir şey söyleyebilmek ve bunu çoğu kimsenin yapabilmesi; başka bir deyişle toplumda çoksesliliğin olması, tıpkı çok sesli müzik gibi demokrasinin güzelliği olarak kabul edilir.</p>
<p>Müzikte çok seslilik aynı notanın, birden çok kişi ve müzik aletleri ile birlikte çalınması değildir. Aynı melodi, birden çok insan ve müzik aleti ile çalınır ya da söylenirse, <strong>“çok sesli”</strong> müzik oluşmaz; benzer biçimde aynı düşüncenin birden çok kişi tarafından, aynı açıdan, ama farklı köşelerden anlatılması da çok sesli bir düşünce platformu oluşturmaz.</p>
<p>Çok sesli müziğin değeri bir melodinin farklı oktavlardaki seslerle veya birbirinden farklı notaların insanın kulağının içine dolması ve bu farklı seslerden oluşan melodinin insanın içine, duyarlılığının pınarlarına ılık ılık akmasındadır. İşte çok seslilik ve çok sesli müziğin büyüsü derinliği, yüksekliği bu pınardan beslenir.</p>
<p>Çoksesli bir toplumu anlayabilmek, sevebilmek ile çok sesli müziği anlayabilmek ve sevebilmek için belirli bir kültürel alt yapının gerektiğini söylemek yanlış olmaz. Bu belirli kültürel alt yapı bir ölçüde eğitim-öğretimle kazanılabilir (kazandırılabilir) ya da kazanılamayabilir (kazandırılmayabilir). Bu durum, içinde bulunulan ailenin ve toplumun gelenekleri, politik görüşü, demokrasi anlayışı ve sosyokültürel yapısıyla çok daha yakından ilgilidir.</p>
<p><strong>Önce söyleyecek sözünüz olmalı</strong></p>
<p>Herkesin söylediğinden farklı bir söz söyleyebilmeniz için, önce söyleyecek sözünüzün olması gerekir. “Söz gümüşse sükût altındır” derler. Altına tamah etmeyip gümüş kalmak var.</p>
<p>Bu durumu, toplumun büyük bir kesimi suskunluğunu korurken ya da iki lafı bir araya getirenlerin söyledikleri “laf olsun torba dolsun” kapsamında konfeksiyon üretimini aşamazken, tüm yaşamsal engellere rağmen söyleyecek bir söze sahip olan, altına tamah etmeyip gümüş kalan değerli şairimiz Nurten Aktaş “<strong>Söyleyecek sözü olana</strong>” başlıklı şiiri ile çok güzel dile getiriyor:</p>
<p>Başlangıçta yoksa söyleyecek sözün<br />
Bir daha asla kendin olamazsın<br />
Susku ölümdür<br />
Susmak kabullenmek<br />
ki varsa söyleyecek sözün<br />
Elbet yüreğin<br />
Hemen şimdi<br />
Ne durursun<br />
…</p>
<p>Kişi elbette, her şeyi bilmek zorunda olmadığı gibi bildiğini dile getirmek zorunda da değildir. Ama kişinin ilgisini çeken bir konuyu araştırıp, öğrenip, üzerinde düşündükten sonra konu hakkında yazması ya da konuşması hem toplumun artan değeri hem de konuyla ilgilenenlerin kolayca ulaşabileceği bir bilgi kaynağı olması açısından önemlidir. Bazı insanlar araştırıcıdır, meslekleri ne olursa olsun birçok konuyla ilgilenmişler ve o konularda hem araştırma hem de tecrübe sayesinde bilgi sahibi olmuşlardır. Bu bilgilerini okuyucularla, dinleyicilerle paylaşmalarının hiçbir mahsuru olmaması gerekir. Diğer bazı insanlar araştırmayabilirler, işlerini rutine bağlamış olabilir, mesaiyle çalışabilir, evlerine dönüp televizyonlarını açıp, dizilerini izleyebilirler. Ancak bu insanlardan, kendileri üretken olamadıkları halde üretken olanları kıskançlığa kapılmadan anlamaya çalışmaları ve kınamamaları beklenir.</p>
<p><strong>Yazan ve konuşan çok ama… </strong></p>
<p>Yazılar okuyup, konuşmalar dinliyoruz; çok sayıda yazan ve konuşan var gibi görünüyor. “Bu bakımdan eksiklik yok, tersine gereksiz denilecek ölçüde fazlalık bile var” diye düşünülebilir. Elbette hırsları, laf çakmaları, duygusal coşkuları; güya propaganda azmini, &#8220;bizim de sesimiz çıksın, meydanı onlara bırakmayalım&#8221; mantığıyla kaleme sarılmaları yansıtan yazılar, konuşmalar da var ve bunların bolluğu, yaygınlığı ortada. Peki, eksik olan ne?</p>
<p>Söyleyecek sözü olan insanlar ve bunlardan &#8216;sözlerini&#8217; dile getirebilecek, ifade edebilecek olanların konuşmaları, yazmaları. Eksiklik burada ve buna ihtiyacımız olduğunu fark edenlerin sayısının az olmasında.</p>
<p>Evet, yazan ya da konuşan kişinin söyleyecek sözünün olması gerekir. Ancak söylenecek sözün kaynağının düşünce, akıl, gönül, kültür ve gözlem yeteneğinde olduğunu unutmamak gerekir. Üstelik söylenecek söz örneğin Türkçe ise, öncelikli koşul: Türkçe’nin iyi bilinmesidir. Kısacası yazmayı ya da konuşmayı, yazanla okurları ya da konuşanla dinleyicileri arasındaki bir köprü olarak tanımlarsak; köprü sağlam olmalıdır.</p>
<p><strong>Sağlam bir köprü örneği</strong></p>
<p>Fransız matematikçi, bilim adamı ve düşünür <strong>Descartes</strong>’ın (1596-1650) aşağıdaki dört kuralı kendisine ön koşul koyarak bir düşünme sürecine girdiği söylenir:</p>
<ul>
<li>Açık seçik ve belirgin fikirler dışında hiçbir şeyi kabul etmemek</li>
<li>Her sorunu çözümü için gerekli sayıda parçalara ayırmak</li>
<li>Düşünceleri basitten karmaşığa doğru sıralamak</li>
<li>Gözden kaçmış bir şey olup olmadığını sürekli kontrol etmek</li>
</ul>
<p>Sonra bu kurallar doğrultusunda kendi kendine şöyle der: “Duyularımız bazen bizi aldattığına göre, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını varsaymalıyım. Peki, nereden başlayabilirim? Kendime dayanak yapabileceğim ilk &#8220;gerçeklik&#8221; nedir? Burada olduğumu nasıl bilebilirim? Bundan emin olamam. Rüya ya da hayal görüyor olabilirim. Ya da hayal gücüm benimle oyun oynuyor olabilir.”</p>
<p>Uzunca bir zaman sonra düşünce dünyasını üzerine kurabileceği bir ilk gerçeği keşfeder: “Kuşku duymayacağım tek şey, şu anda bir şey düşünüyor olmam. Rüya gördüğümü, benimle alay edildiğini ya da bir bedenim olmadığını düşünsem bile bu böyle&#8230;”</p>
<p>Sonunda o güne kadar söylenmemiş farklı sözü söyler:</p>
<p><strong>Düşünüyorum, öyleyse varım!</strong></p>
<p>Böylece her şeyi sorgulayarak, her bilginin gerçekliğini araştırarak, ilk bakışta insana basitmiş gibi gelen o yalın gerçeği yakalamış olur.</p>
<p>Ancak, bu sözü detaylı biçimde inceleyen ünlü Fransız yazar ve düşünür <strong>Jean-Paul Sartre</strong> (1905-1980) şu cümleyi kurar:</p>
<p><strong>Ben diyen bilinçle, düşünen bilinç aynı değildir.</strong></p>
<p>Sartre’ın bununla söylemek istediği şey şöyle açıklanıyor:</p>
<p>Eğer düşündüğünüzün farkındaysanız, o farkındalık düşünme sürecinin bir parçası olamaz; dolayısıyla, bilincin farklı bir boyutu olması gerekir. Ve &#8220;ben&#8221; diyen de o farkındalıktır. İçinizde düşünceden başka bir şey olmasaydı, düşündüğünüzü dahi bilemezdiniz. Rüya gördüğünün farkında olmayan biri gibi olurdunuz. Rüya gören kişinin, rüyadaki imgelerle kendini tanımlaması gibi, siz de kendinizi düşüncelerle tanımlardınız.</p>
<p>Açıklamanın biraz karmaşık olduğunu kabul ediyorum. Konuyu iyi anlayabilmek için “Kaynaklar” dan yararlanmak mümkündür. Ancak bu ve benzeri yorumlara rağmen kalıcı olan ve hatırlanan Descartes’ın sözüdür ve özetle Descartes’ın yaşadığı süreçte, toplumdan aldığı bilgiler, eğitim ve kültür ışığında kat ettiği aşamalar aşağıdaki gibidir:</p>
<ul>
<li><strong>Kesin olan bir şey var; Bir şeyin doğruluğundan şüphe etmek</strong>.</li>
<li>Şüphe etmek düşünmektir.</li>
<li>Düşünmekse var olmaktır.</li>
<li>Öyleyse var olduğum şüphesizdir.</li>
<li>Düşünüyorum, o halde varım.</li>
<li>İlk bilgim bu sağlam bilgidir.</li>
<li>Şimdi bütün öteki bilgileri bu bilgiden çıkarabilirim.</li>
</ul>
<p><strong>Erhan Güzel, İstanbul Kültür Üniversitesi / </strong><a href="mailto:erhan.guzel@iku.edu.tr"><strong>erhan.guzel@iku.edu.tr</strong></a></p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<ol>
<li><a href="http://www.lesbelleslettres.com/resources/titles/22510100252740/extras/Descartes_Kambouchner_chapitre_6.pdf">http://www.lesbelleslettres.com/resources/titles/22510100252740/extras/Descartes_Kambouchner_chapitre_6.pdf </a></li>
<li><a href="http://www.infethiye.net/turkish/notlar/descartes-dusunuyorum-oyleyse-varim.htm">http://www.infethiye.net/turkish/notlar/descartes-dusunuyorum-oyleyse-varim.htm</a></li>
</ol>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/bir-seyin-dogrulugundan-suphe-etmek">Bir şeyin doğruluğundan şüphe etmek</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">7040</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Uzaylı iddialarına kuşkucu bakış</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tevfikuyar/uzayli-iddialarina-kuskucu-bakis</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tevfik Uyar]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 15 May 2017 09:48:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tevfik Uyar]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[efsane]]></category>
		<category><![CDATA[kuşku]]></category>
		<category><![CDATA[şüphe]]></category>
		<category><![CDATA[uçan daire]]></category>
		<category><![CDATA[ufo]]></category>
		<category><![CDATA[uzaylı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=6498</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir sözdebilim olan Ufoloji, kelime anlamıyla “UFO bilimi” demek… Bu alanla uğraşanlar da ufolog olarak tanıtıyor kendini. Sonunda “loji” olduğu için bilimsel veya yöntemli bir çalışma alanı havası yaratsa da öyle değil. Kelime anlamına bakarak beklediğimiz şey, bu insanların “tanımlanamayan uçan cisimler” konusunda uzman olmaları. Oysa böyle bir şey değil de, daha çok anneannemin antika gümüşlüğünün havada çekilen fotoğrafına dahi prim verip onu “uçan daire” olarak değerlendirme işi gibi görünüyor. Pek çok ufoloğun ortak özelliği, uzaylıların veya uçan dairelerin varlığına kanıt olarak sunulan fotoğraf, görüntü veya belgeleri, hiçbir eleştirel düşünce süzgecinden geçirmeden ve sorgulamadan kabul etmeleri, tanımlanamayan her nesneyi uzaylıların ziyaretine bağlıyor olmaları. Temel bir ilke Öncelikle şu mantık ilkesini bir kenara koyalım: Uçan bir cismin tanımlanamaması, o cismin tanımlanamadığı anlamına gelir. Uzaylıların varlığı anlamına değil… Atmosferde çok çeşitli fenomenler gerçekleşiyor. Pek çok casus uçak, yanarak düşen uydu, atmosfere giren meteor veya belki de bilmediğimiz olgular söz konusu. Hatta hakikaten de uzaylılar bizi izliyor olsun, fark etmez. Bu cismi tanımlayamamak, iki gözlü, küçük burunlu, uzun kollu, ince parmaklı yaratıkların varlığını ispatlamaz. Belirsiz deliller, belirli sonuçlara çekilemezler. Lakin, ufologlar sürekli “zaten deliller” olduğunu söyleyip duruyorlar. Bu delillerin başında elbette, çekildiği iddia edilen uçan daire fotoğrafları var. Fotoğrafların öyküsü ilginç: 1950’lere kadar uzaylı araçları betimlemeleri çeşitli. Daha çok puro olarak tasvir ediliyor (kanatsız uçak formuna benzediği için olsa gerek). Lakin 1950’de Kenneth Arnold adlı ABD Hava Kuvvetleri pilotu, bir radyo programında bir defasında rastladığı garip cisimleri aktarırken “sanki suyun üzerine fırlatılmış tabaklar gibi deviniyordu” demiştir. Yani cisimlerin tabağa benzediğini değil, cisimlerin hareketinin suya fırlatılmış tabaklar gibi olduğunu… Ancak gazeteler söylemi yanlış anlar ve cismin “uçan dairelere” benzediğini söyler. Arnold bu açıklamayı düzeltir ve gazeteleri eleştirir, ama artık çok geçtir: O günden bu yana UFO tasvirleri daireye döner. Hollywood’un da yardımıyla bu anlayış yerleşir. Sadece bu dönüşüm bile, bir sözde gerçekliğin nasıl yaratıldığını göstermeye yeter. Fotoğraflarla ilgili bir başka makul şüphe de, günümüz kayıt teknolojilerindeki veya haberleşme imkânlarındaki gelişmeye karşın, UFO vakalarındaki durağanlık hatta gerilemedir. Bugün elinde fotoğraf makinesiyle gezen insan sayısı, elli yıl öncesine göre yüz binlerce kat arttı. Çekilen fotoğraf sayısı milyarlarca kez artmış olmalı… Ancak kazara objektife takılan, ya da aniden bir tarlada, yolda, balkonda mehtaplı bir gecede karşılan uçan dairelerin fotoğraflarında aynı oradan artış olmaması kafa karıştırıcı… Aynı oran devam etseydi, her gün Twitter’da fenomen olan bir tane görebilirdik diye düşünüyorum. Eğer bizi ziyaret etmekten vazgeçmedilerse… “Uzaylılar beni kaçırdı!” Delil olarak sunulanlar arasında uzaylılar tarafından kaçırıldığını iddia edenlerin deneyimleri de var. Esasında insanların deneyimleri gerçek bir delil olmaktan uzaktır: Hepimiz yanılırız, rüya görürüz, korkarız, sanrılar uydururuz. Gerçek bir deneyimle, hayali bir deneyimi birbirinden nasıl ayırt edebiliriz? Öncelikle açıklamaların tutarlılığına bakarak… Örneğin kaçırıldığını iddia eden biri, uzaylılar tarafından ameliyat edildiğini de söylüyor. Ameliyat ortamını tarif etmesi istendiğinde, dünyadaki ameliyathanelerden farklı bir yer tarif edemiyor. Yıldızları aşıp gelen bir uygarlıktan daha gelişmiş bir tıp bekliyoruz oysa… Beklentimiz tek başına yeterli bir karşı delil olamaz tabii; belki yıldızları aşmalarına rağmen, tıp konusunda benzer teknolojiler kullanıyoruzdur&#8230; Lakin bu deneyimlerin bazısı sözlü olsa da genelde hipnoz altında alınıyor ve işin aslı hipnoz hiç de güvenilir değildir. ABD’de yapılan bir araştırmada, UFO takıntısı olmayan sekiz deneğe doktor tarafından hipnoz uygulanıp “uzaylılar tarafından kaçırıldığı” telkin edilmiş, deneklerden deneyimlerini anlatmaları istenmiş. Deneklerin uydurduğu deneyimler, gerçekten yaşadığını iddia edenlerinkiyle hemen hemen aynı çıkmış; ama zaten ameliyathane tarifini, hipnozun güvenilirliğini filan bir kenara bırakalım: Sırf Ahmet dedi, Ayşe dedi, Mehmet dedi diye, böylesine büyük bir iddiaya, hemen ve sorgulamadan inanacak mıyız? Niçin insanlar böyle çılgın şeyler yapıyorlar dersiniz? Belki gerçekten de çok inanıyorlar ve halüsinasyon, rüya ya da delüzyon görüyorlar. Belki de kendilerini böyle bir deneyim yaşadıklarına ikna ediyorlar. Belki de sadece sahtekârlar. Carl Sagan, bu yazıda da faydalandığım ve konunun ilgililerinin mutlaka okumasını tavsiye ettiğim “Karanlık bir Dünya’da Bilimin Mum Işığı” adlı kitabında, ortaçağdaki Meryem görme öyküleriyle, UFO görme ve kaçırılma öykülerinin arasındaki benzerliğe dikkat çekiyor ve uzaylıların Meryem’in yerini almış olabileceğini söylüyor. Yeni efsane ihtiyacı Muhtemelen, sanayi devriminden sonra giderek sekülerleşen hayatta, yeni modern mitlere ihtiyaç doğdu. İnsanoğlunun uzayı bizzat giderek keşfetmeye başladığı, ikinci dünya savaşını yeni atlattığı ve soğuk savaşla çalkalandığı yıllarda da bu modern mit, kurtarıcı uzaylı dostlar ya da istilacı yaratıklar üzerine kuruldu. Öyle ki; şu filmlere de konu olan meşhur “tarla izleri”, İngiliz iki şakacının işi olmasına rağmen tüm Dünya’da hızla yayıldı (tıpkı Arnold’un uçan daire miti gibi) ve kısa bir sürede dünyada karşılaşılan tarla izlerinin sayıları binleri buldu. 1991 yılında şakacı ikili yıllardır tarlalara şekiller çizdiklerini itiraf etmelerine ve nasıl yaptıklarını açıkça göstermelerine rağmen hâlâ TV’lere çıkıp “tarlarlarda izler var” diyenleri görmek üzücü. Delil olduğu iddia edilen bu şeylere itiraz edildiği zaman, ufologlar itirazcıları “uzaylı teması” gerçeğini saklamak isteyen büyük devletlerin kuklası olmakla suçluyorlar. Yani yıllarını uzayı araştırmaya, dinlemeye, keşfetmeye adayan bilim insanlarının insanlık tarihinin en büyük keşfini saklayabileceğini düşünüyorlar. Tıpkı diğer sözdebilimciler, yani astrologlar, homeopatlar, şifacılar gibi, daha güvenilir kanıtlar bulmak yerine, kendi delillerini sorgulayanları karalamaya çalışıyorlar…  Halbuki, bu keşfi yapmayı en çok onlar istiyor olmalı değil mi? Kim istemez ki böyle bir keşifle anılmayı? Tevfik Uyar / @tevfik_uyar</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tevfikuyar/uzayli-iddialarina-kuskucu-bakis">Uzaylı iddialarına kuşkucu bakış</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir sözdebilim olan Ufoloji, kelime anlamıyla “UFO bilimi” demek… Bu alanla uğraşanlar da ufolog olarak tanıtıyor kendini. Sonunda “loji” olduğu için bilimsel veya yöntemli bir çalışma alanı havası yaratsa da öyle değil. Kelime anlamına bakarak beklediğimiz şey, bu insanların “tanımlanamayan uçan cisimler” konusunda uzman olmaları. Oysa böyle bir şey değil de, daha çok anneannemin antika gümüşlüğünün havada çekilen fotoğrafına dahi prim verip onu “uçan daire” olarak değerlendirme işi gibi görünüyor.</p>
<p>Pek çok ufoloğun ortak özelliği, uzaylıların veya uçan dairelerin varlığına kanıt olarak sunulan fotoğraf, görüntü veya belgeleri, hiçbir eleştirel düşünce süzgecinden geçirmeden ve sorgulamadan kabul etmeleri, tanımlanamayan her nesneyi uzaylıların ziyaretine bağlıyor olmaları.</p>
<p><strong>Temel bir ilke</strong></p>
<p>Öncelikle şu mantık ilkesini bir kenara koyalım: <em>Uçan bir cismin tanımlanamaması, o cismin tanımlanamadığı anlamına gelir. Uzaylıların varlığı anlamına değil…</em></p>
<p>Atmosferde çok çeşitli fenomenler gerçekleşiyor. Pek çok casus uçak, yanarak düşen uydu, atmosfere giren meteor veya belki de bilmediğimiz olgular söz konusu. Hatta hakikaten de uzaylılar bizi izliyor olsun, fark etmez. Bu cismi tanımlayamamak, iki gözlü, küçük burunlu, uzun kollu, ince parmaklı yaratıkların varlığını ispatlamaz. Belirsiz deliller, belirli sonuçlara çekilemezler.</p>
<p>Lakin, ufologlar sürekli “zaten deliller” olduğunu söyleyip duruyorlar. Bu delillerin başında elbette, çekildiği iddia edilen uçan daire fotoğrafları var.</p>
<p><strong>Fotoğrafların öyküsü ilginç</strong>: 1950’lere kadar uzaylı araçları betimlemeleri çeşitli. Daha çok puro olarak tasvir ediliyor (kanatsız uçak formuna benzediği için olsa gerek). Lakin 1950’de <strong>Kenneth Arnold</strong> adlı ABD Hava Kuvvetleri pilotu, bir radyo programında bir defasında rastladığı garip cisimleri aktarırken “sanki suyun üzerine fırlatılmış tabaklar gibi deviniyordu” demiştir. Yani cisimlerin tabağa benzediğini değil, cisimlerin hareketinin suya fırlatılmış tabaklar gibi olduğunu…</p>
<p>Ancak gazeteler söylemi yanlış anlar ve cismin “uçan dairelere” benzediğini söyler. Arnold bu açıklamayı düzeltir ve gazeteleri eleştirir, ama artık çok geçtir: O günden bu yana UFO tasvirleri daireye döner. Hollywood’un da yardımıyla bu anlayış yerleşir. Sadece bu dönüşüm bile, bir sözde gerçekliğin nasıl yaratıldığını göstermeye yeter.</p>
<p><strong>Fotoğraflarla ilgili bir başka makul şüphe de</strong>, günümüz kayıt teknolojilerindeki veya haberleşme imkânlarındaki gelişmeye karşın, UFO vakalarındaki durağanlık hatta gerilemedir. Bugün elinde fotoğraf makinesiyle gezen insan sayısı, elli yıl öncesine göre yüz binlerce kat arttı. Çekilen fotoğraf sayısı milyarlarca kez artmış olmalı… Ancak kazara objektife takılan, ya da aniden bir tarlada, yolda, balkonda mehtaplı bir gecede karşılan uçan dairelerin fotoğraflarında aynı oradan artış olmaması kafa karıştırıcı… Aynı oran devam etseydi, her gün Twitter’da fenomen olan bir tane görebilirdik diye düşünüyorum. Eğer bizi ziyaret etmekten vazgeçmedilerse…</p>
<p><strong>“Uzaylılar beni kaçırdı!”</strong></p>
<p>Delil olarak sunulanlar arasında uzaylılar tarafından kaçırıldığını iddia edenlerin deneyimleri de var. Esasında insanların deneyimleri gerçek bir delil olmaktan uzaktır: Hepimiz yanılırız, rüya görürüz, korkarız, sanrılar uydururuz. Gerçek bir deneyimle, hayali bir deneyimi birbirinden nasıl ayırt edebiliriz? Öncelikle açıklamaların tutarlılığına bakarak…</p>
<p>Örneğin kaçırıldığını iddia eden biri, uzaylılar tarafından ameliyat edildiğini de söylüyor. Ameliyat ortamını tarif etmesi istendiğinde, dünyadaki ameliyathanelerden farklı bir yer tarif edemiyor. Yıldızları aşıp gelen bir uygarlıktan daha gelişmiş bir tıp bekliyoruz oysa… Beklentimiz tek başına yeterli bir karşı delil olamaz tabii; belki yıldızları aşmalarına rağmen, tıp konusunda benzer teknolojiler kullanıyoruzdur&#8230; Lakin bu deneyimlerin bazısı sözlü olsa da genelde hipnoz altında alınıyor ve işin aslı hipnoz hiç de güvenilir değildir.</p>
<p>ABD’de yapılan bir araştırmada, UFO takıntısı olmayan sekiz deneğe doktor tarafından hipnoz uygulanıp “uzaylılar tarafından kaçırıldığı” telkin edilmiş, deneklerden deneyimlerini anlatmaları istenmiş. Deneklerin uydurduğu deneyimler, gerçekten yaşadığını iddia edenlerinkiyle hemen hemen aynı çıkmış; ama zaten ameliyathane tarifini, hipnozun güvenilirliğini filan bir kenara bırakalım: Sırf Ahmet dedi, Ayşe dedi, Mehmet dedi diye, böylesine büyük bir iddiaya, hemen ve sorgulamadan inanacak mıyız?</p>
<p>Niçin insanlar böyle çılgın şeyler yapıyorlar dersiniz? Belki gerçekten de çok inanıyorlar ve halüsinasyon, rüya ya da delüzyon görüyorlar. Belki de kendilerini böyle bir deneyim yaşadıklarına ikna ediyorlar. Belki de sadece sahtekârlar. Carl Sagan, bu yazıda da faydalandığım ve konunun ilgililerinin mutlaka okumasını tavsiye ettiğim “Karanlık bir Dünya’da Bilimin Mum Işığı” adlı kitabında, ortaçağdaki Meryem görme öyküleriyle, UFO görme ve kaçırılma öykülerinin arasındaki benzerliğe dikkat çekiyor ve uzaylıların Meryem’in yerini almış olabileceğini söylüyor.</p>
<p><strong>Yeni efsane ihtiyacı</strong></p>
<p>Muhtemelen, sanayi devriminden sonra giderek sekülerleşen hayatta, yeni modern mitlere ihtiyaç doğdu. İnsanoğlunun uzayı bizzat giderek keşfetmeye başladığı, ikinci dünya savaşını yeni atlattığı ve soğuk savaşla çalkalandığı yıllarda da bu modern mit, kurtarıcı uzaylı dostlar ya da istilacı yaratıklar üzerine kuruldu. Öyle ki; şu filmlere de konu olan meşhur “tarla izleri”, İngiliz iki şakacının işi olmasına rağmen tüm Dünya’da hızla yayıldı (tıpkı Arnold’un uçan daire miti gibi) ve kısa bir sürede dünyada karşılaşılan tarla izlerinin sayıları binleri buldu. 1991 yılında şakacı ikili yıllardır tarlalara şekiller çizdiklerini itiraf etmelerine ve nasıl yaptıklarını açıkça göstermelerine rağmen hâlâ TV’lere çıkıp “tarlarlarda izler var” diyenleri görmek üzücü.</p>
<p>Delil olduğu iddia edilen bu şeylere itiraz edildiği zaman, ufologlar itirazcıları “uzaylı teması” gerçeğini saklamak isteyen büyük devletlerin kuklası olmakla suçluyorlar. Yani yıllarını uzayı araştırmaya, dinlemeye, keşfetmeye adayan bilim insanlarının insanlık tarihinin en büyük keşfini saklayabileceğini düşünüyorlar. Tıpkı diğer sözdebilimciler, yani astrologlar, homeopatlar, şifacılar gibi, daha güvenilir kanıtlar bulmak yerine, kendi delillerini sorgulayanları karalamaya çalışıyorlar…  Halbuki, bu keşfi yapmayı en çok onlar istiyor olmalı değil mi?</p>
<p>Kim istemez ki böyle bir keşifle anılmayı?</p>
<p><strong>Tevfik Uyar / <a href="http://twitter.com/tevfik_uyar" target="_blank" rel="noopener noreferrer">@tevfik_uyar</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tevfikuyar/uzayli-iddialarina-kuskucu-bakis">Uzaylı iddialarına kuşkucu bakış</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">6498</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
