<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Öne Çıkanlar arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/k/slider/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/k/slider</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Sat, 11 Apr 2026 11:12:45 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Dünya&#8217;nın Ay&#8217;ın ufuk çizgisinin altına batışı&#8230;</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/dunyanin-ayin-ufuk-cizgisinin-altina-batisi</link>
					<comments>https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/dunyanin-ayin-ufuk-cizgisinin-altina-batisi?noamp=mobile#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 11 Apr 2026 11:06:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fizik ve Uzay]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=33561</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsanlık ilk kez Dünya&#8217;nın Ay&#8217;ın ufuk çizgisinin altına batışını fotoğrafladı. Bu göksel görüntü, 1 Nisan&#8217;da fırlatılan ve dört astronotu Ay&#8217;ın uzak tarafında tarihi bir tur attırmaya gönderen NASA&#8217;nın Artemis II görevinin son kilometre taşlarından biri. Görev, mürettebatı Dünya&#8217;dan daha önce hiç olmadığı kadar uzaklaştırdı ve Dünya&#8217;nın Ay&#8217;ın ufuk çizgisinin altına batışı ve Ay&#8217;dan görülen ilk tam güneş tutulması da dahil olmak üzere nadir manzaralar için fırsatlar sundu. Houston&#8217;da Artemis II&#8217;nin ilerleyişini haberleştiren Lisa Grossman, tutulma sırasında astronotların Ay yüzeyine çarpan meteoritlerin çarpma ışıklarını görebilecek kadar karanlık olduğunu belirtiyor. Earthset fotoğrafı neden bu kadar özel? Bu kare, Apollo 8 astronotu William Anders&#8217;in 1968&#8217;de çektiği ünlü &#8220;Dünya&#8217;nın Doğuşu&#8221; fotoğrafını anımsatıyor. Grossman&#8217;ın belirttiği gibi, o fotoğraf kendiliğinden çekilmişti ancak kısa sürede ikonik hale geldi ve birçok kişi onu çevre hareketinin başlamasına yardımcı olduğu için takdir ediyor. Artemis görüntüsü ise dikkatlice planlanmış olsa da, gezegenimizdeki yaşamın kırılganlığını hatırlatması açısından aynı derecede etkileyici. Artemis için sırada ne var? Mürettebat zaten Dünya&#8217;ya doğru geri dönüyor ve Cuma günü suya iniş yapması planlanıyor. Her şey planlandığı gibi giderse, NASA bu görevden dersler çıkararak 2028&#8217;de planlanan Ay inişleri de dahil olmak üzere üç Artemis uçuşu daha için zemin hazırlayacak. Artemis II astronotu Christina Koch, fırlatmadan önce düzenlenen basın toplantısında, &#8220;En büyük umudumuz, bu görevin, dünyadaki herkesin Ay&#8217;a bakıp onu bir hedef olarak düşünebileceği bir dönemin başlangıcı olmasıdır&#8221; dedi.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/dunyanin-ayin-ufuk-cizgisinin-altina-batisi">Dünya&#8217;nın Ay&#8217;ın ufuk çizgisinin altına batışı&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1">İnsanlık ilk kez Dünya&#8217;nın Ay&#8217;ın ufuk çizgisinin altına batışını fotoğrafladı. Bu göksel görüntü, <a href="https://public-usa.mkt.dynamics.com/api/orgs/d67f5256-45fc-ed11-a66d-002248282b2f/r/Dgw1pXMrQkaIf7pDdZ8BAAUAAAA?msdynmkt_target=%257B%2522TargetUrl%2522:%2522https%25253A%25252F%25252Fwww.sciencenews.org%25252Farticle%25252Fnasa-artemis-launch-humans-moon%2522,%2522RedirectOptions%2522:%257B%25225%2522:null,%25221%2522:null,%25222%2522:%257B%2522utm_medium%2522:%2522email%2522,%2522utm_term%2522:%2522N/A%2522,%2522utm_source%2522:%2522D365%2522,%2522utm_content%2522:%2522SN%2520Latest%2520Headlines%25202026%252004%252009%2522,%2522utm_campaign%2522:%2522SN%2520Latest%2520Headlines%25202026%252004%252009%2522%257D%257D%257D&amp;msdynmkt_digest=VIKg7H33EFNgrxzmCtYMO1wWhYY44FR83wxL10ft1og=&amp;msdynmkt_secretVersion=a3955a744d9049f88dd8bdc1907bf2bf"><span class="s1">1 Nisan&#8217;da fırlatılan</span></a> ve dört astronotu Ay&#8217;ın uzak tarafında tarihi bir tur attırmaya gönderen NASA&#8217;nın Artemis II görevinin son kilometre taşlarından biri. Görev, mürettebatı Dünya&#8217;dan daha önce hiç olmadığı kadar uzaklaştırdı ve Dünya&#8217;nın Ay&#8217;ın ufuk çizgisinin altına batışı ve Ay&#8217;dan görülen ilk tam güneş tutulması da dahil olmak üzere nadir manzaralar için fırsatlar sundu. Houston&#8217;da <a href="https://public-usa.mkt.dynamics.com/api/orgs/d67f5256-45fc-ed11-a66d-002248282b2f/r/Dgw1pXMrQkaIf7pDdZ8BAAcAAAA?msdynmkt_target=%257B%2522TargetUrl%2522:%2522https%25253A%25252F%25252Fwww.sciencenews.org%25252Farticle%25252Fnasa-artemis-astronauts-farside-moon-blog%2522,%2522RedirectOptions%2522:%257B%25225%2522:null,%25221%2522:null,%25222%2522:%257B%2522utm_medium%2522:%2522email%2522,%2522utm_term%2522:%2522N/A%2522,%2522utm_source%2522:%2522D365%2522,%2522utm_content%2522:%2522SN%2520Latest%2520Headlines%25202026%252004%252009%2522,%2522utm_campaign%2522:%2522SN%2520Latest%2520Headlines%25202026%252004%252009%2522%257D%257D%257D&amp;msdynmkt_digest=LuuTB7SB0qW/dil6hUkjQLFMUuu9SOh0jXfE4uuTIy8=&amp;msdynmkt_secretVersion=a3955a744d9049f88dd8bdc1907bf2bf"><span class="s1">Artemis II&#8217;nin ilerleyişini haberleştiren</span></a> <a href="https://public-usa.mkt.dynamics.com/api/orgs/d67f5256-45fc-ed11-a66d-002248282b2f/r/Dgw1pXMrQkaIf7pDdZ8BAAYAAAA?msdynmkt_target=%257B%2522TargetUrl%2522:%2522https%25253A%25252F%25252Fwww.sciencenews.org%25252Fauthor%25252Flisa-grossman%2522,%2522RedirectOptions%2522:%257B%25225%2522:null,%25221%2522:null,%25222%2522:%257B%2522utm_medium%2522:%2522email%2522,%2522utm_term%2522:%2522N/A%2522,%2522utm_source%2522:%2522D365%2522,%2522utm_content%2522:%2522SN%2520Latest%2520Headlines%25202026%252004%252009%2522,%2522utm_campaign%2522:%2522SN%2520Latest%2520Headlines%25202026%252004%252009%2522%257D%257D%257D&amp;msdynmkt_digest=xOPjf7puU+s3eX8YKTCdwVf2v2L2N+CeQqxZo5TmXls=&amp;msdynmkt_secretVersion=a3955a744d9049f88dd8bdc1907bf2bf"><span class="s1"><b>Lisa Grossman</b></span></a>, tutulma sırasında astronotların Ay yüzeyine çarpan meteoritlerin çarpma ışıklarını görebilecek kadar karanlık olduğunu belirtiyor.</p>
<p class="p1"><b>Earthset fotoğrafı neden bu kadar özel?</b> Bu kare, Apollo 8 astronotu <b>William Anders&#8217;in</b> 1968&#8217;de çektiği ünlü &#8220;Dünya&#8217;nın Doğuşu&#8221; fotoğrafını anımsatıyor. Grossman&#8217;ın belirttiği gibi, o fotoğraf kendiliğinden çekilmişti ancak kısa sürede ikonik hale geldi ve birçok kişi onu çevre hareketinin başlamasına yardımcı olduğu için takdir ediyor. Artemis görüntüsü ise dikkatlice planlanmış olsa da, gezegenimizdeki yaşamın kırılganlığını hatırlatması açısından aynı derecede etkileyici.</p>
<p class="p2"><b>Artemis için sırada ne var?</b> Mürettebat zaten Dünya&#8217;ya doğru geri dönüyor ve Cuma günü suya iniş yapması planlanıyor. Her şey planlandığı gibi giderse, NASA bu görevden dersler çıkararak 2028&#8217;de planlanan Ay inişleri de dahil olmak üzere üç Artemis uçuşu daha için zemin hazırlayacak. Artemis II astronotu <b>Christina Koch,</b> fırlatmadan önce düzenlenen basın toplantısında, &#8220;En büyük umudumuz, bu görevin, dünyadaki herkesin Ay&#8217;a bakıp onu bir hedef olarak düşünebileceği bir dönemin başlangıcı olmasıdır&#8221; dedi.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/dunyanin-ayin-ufuk-cizgisinin-altina-batisi">Dünya&#8217;nın Ay&#8217;ın ufuk çizgisinin altına batışı&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/dunyanin-ayin-ufuk-cizgisinin-altina-batisi/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">33561</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Bilim bir usta-çırak İşidir: Bağışıklık dünyasında tanıklıklar</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/bilim-bir-usta-cirak-isidir-bagisiklik-dunyasinda-tanikliklar</link>
					<comments>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/bilim-bir-usta-cirak-isidir-bagisiklik-dunyasinda-tanikliklar?noamp=mobile#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Apr 2026 16:41:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=33512</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şefik Şanal Alkan / sefik.alkan@gmail.com “Sevmeden, öğrenmeyi de öğrenemezsin.” J. W. Goethe. Geçen yazımda sizlere insanlık yaşamını derinden etkileyen tarihsel 5 büyük bilimsel buluşun nasıl gerçekleştiğini anlatmıştım. Bugünkü yazımda yakından tanıdığım 5 bilimcinin yaptığı, hayatımızı derinden etkileyen 5 çağdaş buluşa değineceğim. Ama ondan önce, izninizle, benim bir bilimci olmamda emeği geçen 4 öğretmenimin önünde saygıyla eğilmek istiyorum. “Bilim bir usta-çırak işidir” denir ya işte Şekil 1 de gördüğünüz Hacettepeli 4 usta bilimci olmasa bilim okyanusuna bir damlacık da olsa bir katkı sağlayamazdım.    Şekil 1. Hacettepe Sağlık Bilimleri Fakültesindeki ustalarım Biraz sonra tanıştıracağım kişi (Prof. N. K. Jerne) ve O’nun bağışıklık bilimine katkılarını anlatabilmem için -ne yazık ki- birazcık da kendi bilimsel çalışmalarımdan söz etmek zorundayım. Hacettepe&#8217;de seçkin öğretmenimin yardımıyla doktora yaptıktan sonra Üniversite of California’ya (UCSF) gönderildim ve orada bağışıklık hücrelerinin bizi mikroplara karşı koruyan T ve B hücrelerinin nasıl iş birliği yaptığını gösteren çalışmalarım epey yankı bulmuştu. İsrail’deki Weizmann Enstitüsünde yaptığım bir konuşma sırasında dünyaca ünlü bilimcisi Prof. N.K. Jerne ile tanışmıştım. Meğer Prof. Jerne, Roche firmasının parasal desteği ile (Her yıl yaklaşık 50 milyon dolar bağış) Basel İnstitute of Imununology (BII) diye bir araştırma enstitüsü kurmuş ve dünyadan yetenekli bilimcileri Basel’e topluyormuş. Askerliğimi yaptıktan hemen sonra BII’ye, 2 yıllığına kabul edildim. İşte birazdan anlatacağım bilimcileri orada tanıdım, sonradan Nobel alan buluşlara orada şahit oldum. Örnek 1. Doktorluk yapamayan bir doktor daha: Prof. Niels K Jerne Bir önceki yazımda sizlere, aile zoruyla doktor olan ama bunu yapamayan Basel’li Dr. Friedrich Miescher’den, hani şu DNA’nın bulunuşundaki ilk yapıtaşını 155 yıl önce döşeyen Basel’li, meraklı bilimciden söz etmiştim (HBT 490). Özelliklerini Şekil 2 de gördüğünüz Prof. Jerne de öyle bir insan ama kişiliği ve bilimsel merakı çok değişik. Şekil 2. “Basel Institute of Immunology” BII, kurucusu Niels Jerne (Yerne okunur) Jerne’nin merakı şuydu: Memelilerin bağışıklık sistemi, milyonlarca çeşit mikrop antijenlerini tanıyabilen milyonlarca çeşit antikorları nasıl yapabiliyor? Memeli DNA’sında bu kadar bilgeyi taşıyacak kadar gen yok. (Örneğin insanın yaklaşık 20,000 geni var). Kısacası, Jerne’ye göre bağışıklık hücrelerindeki genlerin “somatik mutasyona” yani yapısal değişikliğe uğramak zorunda. (O zamanlar buna karşıt görüşler de vardı ama buna hiç girmeyelim, çünkü Jerne’nin haklı olduğunu birazdan göreceğimiz gibi S. Tonegawa tarafından kanıtlandı ve her ikisi de Nobel aldı). Bana çok şey öğreten ustam Jerne geçen yazımda anlattığım Pasteur’den çok farklıydı. Anımsarsanız Pasteur, bilimcilere: “toplumsal/doğal bir sorunu ele al, soruna bilimsel çözüm bul ve uygula” diyordu. Jerne’ ise: “Merakın peşinden git, olayı bilimsel olarak anla, çözümü/uygulamayı başkalarına bırak” diyen bir bilimciydi. Onunla sık sık konuşurduk. Ofisindeki çok uzun masasının iki tarafında sayfaları açık, onlarca bilimsel dergi vardı; 5 farklı dilden bilimsel dergiler okuyordu. Bir gün bana üzerinde çalışmakta olduğum yapay antijenlerle ilgili bir “Danish” makale göstermişti. Basel İmmünoloji Enstitüsü biz araştırmacılar için “cennet” gibi bir yerdi. Herkes merak ettiği şeyi araştırıyor, kimse kimseye hesap vermek zorunda değildi. Bir ara, merakımı gidermek için Jerne’ye; “Burada kimin çalıştığı, kimin çalışmadığı belli değil; bu nasıl bir düzendir diyecek oldum. “Alkan, (bana hep öyle hitap ederdi) buradakilerin %5&#8217;şi çalışsa bize yeter” dedi. Bundan birkaç yıl sonra dediği çıktı: BII’den, kendi dahil 3 bilimciye Nobel ödülü verildi (Şekil 6)  Örnek 2. Susumu Tonegawa ve büyük buluşu Suzumu Tonegawa, Japonya’da öğrenciyken, F. Jacob ve J. Monod&#8217;un operon çalışmasından çok etkilenmiş, Amerika’ya doktora ve sonrası çalışmalar için gitmiş ve Jerne&#8217;in davetiyle Basel’e gelmişti. (Bir ara laboratuvar komşusu olduğum için biliyorum, çoğu kez çalışmaya saat 15:00 civarında gelir, geceleri çalışırdı). Tonegawa&#8217;nın Nobel Ödülü&#8217;ne layık görülen çalışması, 100 yılı aşkın süredir bağışıklık biliminin temel sorusu olan edinsel bağışıklık sisteminin genetik mekanizmasını aydınlattı. Tonegawa&#8217;nın keşfinden önce, kalıtım bilimciler her bir genin bir tek protein ürettiğine inanılıyordu. 1976&#8217;da başlayan deneylerde Tonegawa, genetik materyalin milyonlarca antikor oluşturmak üzere kendini yeniden düzenlediğini gösterdi. Şekil 3. Tonagawa’ya göre antikor genlerinin yeniden karılması. B hücresinin azıcık genetik materyalle milyonlarca çeşit antikor oluşturma düzeneği. Tonegawa, dölüt (cenin) ve yetişkin farelerin B hücrelerinin DNA&#8217;sını karşılaştırarak, yetişkin farelerin olgun B hücrelerindeki antikor genlerinin değişken bölgelerindeki çeşitliliği oluşturmak için yer değiştirdiğini, yani genlerin yeniden karıldığını gösterdi. (Bu süreç V(D)J rekombinasyonu olarak bilinir). Jerne’nin “somatik mutasyon” kuramını kanıtlayan bu bulgunun Nobel kurumunun gözünden kaçmayacağını hepimiz biliyorduk, ama George Köhler araya girdi. (Susumu’nun Nobeli bana göre gecikti). Bu arada 1980’lerde, Susumu Tonewaga ile T hücre reseptörünü klonlamak üzere iş birliği yapmaya başladık; ama geç kalmıştık, başkaları bu işi bizden önce başardı. (Nusret Fişek Hoca haklı çıktı. Yıllar önce bana “Şefik, bakteriyi ve genetiği bırakmasan iyi olurdu” demişti). Örnek 3-4.  George Köhler, Cesar Milstein ve Monoklonal Antikorlar Benim 1976’nın sonlarına doğru BII’ye katılmamdan birkaç ay sonra George Köhler Londra’dan BII’ye geldi, arkadaş olduk, ailecek görüşmeye başladık. Bana, Londra’da MRC’ de doktora sonrası yaptığı çalışmayı ayrıntılarıyla anlattı. Hemen belirteyim onun amacı monoklonal antikorlar yaratmak değildi. Onun merak ettiği şey neydi? B hücrelerinin 5 çeşit antikor (Ig) yaptığı biliniyordu. Örneğin bir B hücresi bir kez IgG tipi bir antikor yapmaya başlayınca genlerinde nasıl bir değişiklik oluyor da aynı B hücresi başka bir antikor çeşidi yapamıyordu. Yani B hücresinin karışık antikor yapmasını engelleyen bir kalıtsal mekanizm olmalıydı. George Köhler, daha önceki yıllarda BII’de doktora yapmaktayken, bir çıkmaz bir sokağa girdiğini düşünüyordu. Çünkü yeteri kadar fare B hücresi ve antikoru elde edemiyordu. Bir gün Londra MRC’den gelen bir bilimci, Cesar Milstein, BII de bir seminer verdi. Prof. C. Milstein’nın kafasında da, G. Köhler’inkine benzer sorular ve sorunlar vardı. Semineri bittikten sonra George Köhler, C. Milstein’a derdini ve fikrini anlattı: “ben sizin yanınıza gelebilir miyim” diye sordu. O da hemen peki dedi. Köhler, Londra’da Milstein Lab’ında fare miyelomalar arası kaynaştırma (füzyon yöntemini) öğrendikten sonra can alıcı deneyi yaptı; Milstein gibi miyeloma-miyeloma melez hücreleri yapmak yerine miyeloma-fare B hücresi melezlemesi yaptı. İşte, tek özgüllükle yani monoklonal ve bol antikor yaratma yöntemi böyle keşfedildi. Böylece B hücresi ölümsüzleştirilmiş oldu. Şekil 4 de fare dalağında koyun alyuvarlarına karşı antikor yapan ve ölümsüzleşen B hücrelerinin saptanmasına yarayan Jerne plak yöntemini görüyorsunuz. Şekil 4. Köhler – Milstein yöntemiyle özgül ve bol antikor elde etme yöntemi. Bu büyük keşiften 10 sene sonra, Nature dergisi benden, biyolojik bilimlerde devrim yaratan bu büyük buluşun perde arkasını yazmamı istedi (Şekil 5). Bu yazım epey yankı uyandırdı; özelikle Londra- MRC’deki İngiliz bilimcilerini çok kızdırdı; benim, büyük buluşta Milstein’’nin rolünü azaltıp, Köhler’inkini yücelttiğimi savundular ama verdiğim cevaptan sonra sustular. Kimsenin hakkını yememiştim. Bu deneyi ilk planlayan G Köhler’di. Şekil 5. Monoklonal antikor keşfinin perde arkası ve bilerek patentlenmeyen bu buluştan elde edilen milyarlar. Şekil 6. Basel İmmünoloji Enstitüsünde iken Nobel alan, Danimarkalı, Almanyalı ve Japon 3 bilimci. (C. Milstein, Arjantinli ve MRC Londra’dan) Örnek 5.  Rolf Zinkernagel ve “kendini tanımak” Dr. Roff Zinkernagel ile ilk Basel’de tram’da karşılaştık, uzun zamandır arkadaşız. Türkiye dahil defalarca bağışıklık bilimi toplantılarında karşılaşırız. Epey bilimsel görüş ayrılığımız var ama gülerek tartışırız. R. Zinkernagel, Avustralya’da Prof. P. Dorherty’nin yanında doktora-sonrası çalışması yaparken oldukça şans eseri büyük bir buluşa imza attı. 1974&#8217;te Nature dergisinde yayınlanan bulgular, hücresel bağışıklık sisteminin (T lenfositlerin), hem (ana doku uyumluluk antijenleri dediğimiz kendi moleküllerini, hem de &#8216;yabancı&#8217; molekülleri (örneğin virüsleri) aynı anda tanıması gerektiğini ortaya koydu. Bu iki araştırıcı, VSV virüsüne karşı farede gelişen öldürücü T hücrelerinin adedini saptamak için bir deney yapmaktaydılar. Bu deney için genetiği iyi bilinen bir diyelim “beyaz” fare suşu kullanıyorlardı fakat, o gün yeteri kadar fare bulunamadığı için yardımcı kişi deneye birkaç tane “siyah” fare suşu katmış ve dolayısıyla beklenmedik bir sonuç çıkmış ortaya. Tekrarlanan deneyde aynı sonuç çıkınca, o günlerde bağışıklık yanıtının genetik temelini gösteren başka bir makaleyi okuyun bilimciler işin ciddiyetini kavradılar. 1974&#8217;te yayımlanan bu bulguları hücresel bağışıklık sisteminin (bu deneyde öldürücü T hücrelerinin) hem &#8216;yabancı&#8217; molekülleri (örneğin bir virüs) hem de kendi moleküllerini (ana doku uyumluluk antijenleri) aynı anda tanıması gerektiğini gösterdi. Bu da şu demek: Vücudumuzu virüslere ve kanserleşen hücrelere karşı savunan CD8 T hücrelerimiz, kendi dokularında bir değişiklik olursa (kanserleşme veya virüs bulaşı gibi) bunu görüp, hedef hücreyi öldürüyorlar. (Bağışlık, Sokrates’in “kendini tanı” ilkesine uyuyor). Şekil 7, Peter C. Doherty ve Rolf M. Zinkernagel’ın hücresel bağışıklık savunmasının mekanizmasına ilişkin keşifleri. Bilimde felsefenin önemi nedir? Lise yıllarımdan beri okuduğum ve beni çok etkileyen filozof Bertrand Russell olmuştur. Amerika’da ve İsviçre’deki arkadaşlarımın içinde Russell’in “Batı Felsefesinin Tarihi” adlı büyük eserini okumayan/bilmeyen bilimci görmedim. B. Russel, 1950 yılında bu eserinden ötürü Nobel aldı. Yaptığı uzun Nobel konuşmasından sizlere bir özet çıkardım. B. Russel felsefenin bilim için yapabileceği en önemli şey nedir sorusuna şu yanıtı veriyor: “1. Felsefe, kesinlik olmadan nasıl yaşanacağını, 2. Ve yine de kararsızlık/belirsizlik içinde felç olmamayı öğretir”. “Her şeyi sorgula” diyen Einstein ise bu konuda şu görüşte: “Felsefi iç-görüşün yarattığı bağımsızlık, sıradan bir uzmanla, mutlak gerçeği arayan bilimci arasındaki farkı belirler”. Bilimci adayı önce kendini tanımalı, sevmeli ve baştan karar vermeli; “Sıradan bir uzman” mı olmak istiyorum, yoksa “gerçeği arayan” biri mi?</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/bilim-bir-usta-cirak-isidir-bagisiklik-dunyasinda-tanikliklar">Bilim bir usta-çırak İşidir: Bağışıklık dünyasında tanıklıklar</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><b>Şefik Şanal Alkan / </b><a href="mailto:sefik.alkan@gmail.com"><strong>sefik.alkan@gmail.com</strong></a></p>
<p class="p1"><em>“Sevmeden, öğrenmeyi de öğrenemezsin.” J. W. Goethe.</em></p>
<p class="p1">Geçen yazımda sizlere insanlık yaşamını derinden etkileyen<a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/bilimsel-kesifler-nasil-yapiliyor-5-buyuk-bulusun-ilginc-oykusu"> tarihsel 5 büyük bilimsel buluşun nasıl gerçekleştiğini anlatmıştım.</a> Bugünkü yazımda yakından tanıdığım 5 bilimcinin yaptığı, hayatımızı derinden etkileyen 5 çağdaş buluşa değineceğim.</p>
<p class="p1">Ama ondan önce, izninizle, benim bir bilimci olmamda emeği geçen 4 öğretmenimin önünde saygıyla eğilmek istiyorum. “<b>Bilim bir usta-çırak işidir</b>” denir ya işte Şekil 1 de gördüğünüz Hacettepeli 4 usta bilimci olmasa bilim okyanusuna bir damlacık da olsa bir katkı sağlayamazdım.<span class="Apple-converted-space">   </span></p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone wp-image-33527 size-full" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s1.jpg" alt="" width="667" height="244" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s1.jpg 667w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s1-300x110.jpg 300w" sizes="(max-width: 667px) 100vw, 667px" /></p>
<p class="p3"><i>Şekil 1. Hacettepe Sağlık Bilimleri Fakültesindeki ustalarım</i></p>
<p class="p1">Biraz sonra tanıştıracağım kişi (<b>Prof. N. K. Jerne</b>) ve O’nun bağışıklık bilimine katkılarını anlatabilmem için -ne yazık ki- birazcık da kendi bilimsel çalışmalarımdan söz etmek zorundayım. Hacettepe&#8217;de seçkin öğretmenimin yardımıyla doktora yaptıktan sonra Üniversite of California’ya (UCSF) gönderildim ve orada bağışıklık hücrelerinin bizi mikroplara karşı koruyan T ve B hücrelerinin nasıl iş birliği yaptığını gösteren çalışmalarım epey yankı bulmuştu.</p>
<p class="p1">İsrail’deki Weizmann Enstitüsünde yaptığım bir konuşma sırasında dünyaca ünlü bilimcisi <b>Prof. N.K. Jerne</b> ile tanışmıştım. Meğer Prof. Jerne, Roche firmasının parasal desteği ile (Her yıl yaklaşık 50 milyon dolar bağış) Basel İnstitute of Imununology (BII) diye bir araştırma enstitüsü kurmuş ve dünyadan yetenekli bilimcileri Basel’e topluyormuş.</p>
<p class="p1">Askerliğimi yaptıktan hemen sonra BII’ye, 2 yıllığına kabul edildim. İşte birazdan anlatacağım bilimcileri orada tanıdım, sonradan Nobel alan buluşlara orada şahit oldum.</p>
<p class="p1"><b>Örnek 1. </b></p>
<p class="p1"><b>Doktorluk yapamayan bir doktor daha: Prof. Niels K Jerne </b></p>
<p class="p1">Bir önceki yazımda sizlere, aile zoruyla doktor olan ama bunu yapamayan Basel’li Dr. <i>Friedrich Miescher’den</i>, hani şu DNA’nın bulunuşundaki ilk yapıtaşını 155 yıl önce döşeyen Basel’li, meraklı bilimciden söz etmiştim (HBT 490). Özelliklerini <b>Şekil 2</b> de gördüğünüz Prof. Jerne de öyle bir insan ama kişiliği ve bilimsel merakı çok değişik.</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone wp-image-33528 size-full" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/04/s2.jpg" alt="" width="873" height="270" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/04/s2.jpg 873w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/04/s2-300x93.jpg 300w" sizes="(max-width: 873px) 100vw, 873px" /></p>
<p class="p3"><i>Şekil 2. “Basel Institute of Immunology” BII, kurucusu Niels Jerne (Yerne okunur)</i><i></i></p>
<p class="p1"><b>Jerne’nin merakı şuydu</b>: Memelilerin bağışıklık sistemi, milyonlarca çeşit mikrop antijenlerini tanıyabilen milyonlarca çeşit antikorları nasıl yapabiliyor? Memeli DNA’sında bu kadar bilgeyi taşıyacak kadar gen yok. (Örneğin insanın yaklaşık 20,000 geni var). Kısacası, Jerne’ye göre bağışıklık hücrelerindeki genlerin “somatik mutasyona” yani yapısal değişikliğe uğramak zorunda. <span class="s2">(O zamanlar buna karşıt görüşler de vardı ama buna hiç girmeyelim, çünkü Jerne’nin haklı olduğunu birazdan göreceğimiz gibi S. Tonegawa tarafından kanıtlandı ve her ikisi de Nobel aldı).</span></p>
<p class="p1">Bana çok şey öğreten ustam Jerne geçen yazımda anlattığım Pasteur’den çok farklıydı. Anımsarsanız <b>Pasteur</b>, bilimcilere: “<b><i>toplumsal/doğal bir sorunu ele al, soruna bilimsel çözüm bul ve uygula</i></b>” diyordu. Jerne’ ise: “<b><i>Merakın peşinden git, olayı bilimsel olarak anla, çözümü/uygulamayı başkalarına</i></b><b><i> </i></b><b><i>bırak</i></b>” diyen bir bilimciydi. Onunla sık sık konuşurduk. Ofisindeki çok uzun masasının iki tarafında sayfaları açık, onlarca bilimsel dergi vardı; 5 farklı dilden bilimsel dergiler okuyordu. Bir gün bana üzerinde çalışmakta olduğum yapay antijenlerle ilgili bir “Danish” makale göstermişti.</p>
<p class="p1">Basel İmmünoloji Enstitüsü biz araştırmacılar için “cennet” gibi bir yerdi. Herkes merak ettiği şeyi araştırıyor, kimse kimseye hesap vermek zorunda değildi. Bir ara, merakımı gidermek için Jerne’ye; “Burada kimin çalıştığı, kimin çalışmadığı belli değil; bu nasıl bir düzendir diyecek oldum. “Alkan, <span class="s2">(bana hep öyle hitap ederdi) </span>buradakilerin %5&#8217;şi çalışsa bize yeter” dedi. Bundan birkaç yıl sonra dediği çıktı: BII’den, kendi dahil 3 bilimciye Nobel ödülü verildi (Şekil 6)<i> </i></p>
<p class="p1"><b>Örnek 2. </b></p>
<p class="p1"><b>Susumu Tonegawa ve büyük buluşu </b><b></b></p>
<p class="p4">Suzumu Tonegawa, Japonya’da öğrenciyken, F. Jacob ve J. Monod&#8217;un operon çalışmasından çok etkilenmiş, Amerika’ya doktora ve sonrası çalışmalar için gitmiş ve Jerne&#8217;in davetiyle Basel’e gelmişti. (Bir ara laboratuvar komşusu olduğum için biliyorum, çoğu kez çalışmaya saat 15:00 civarında gelir, geceleri çalışırdı).</p>
<p class="p4">Tonegawa&#8217;nın Nobel Ödülü&#8217;ne layık görülen çalışması, 100 yılı aşkın süredir bağışıklık biliminin temel sorusu olan <b>edinsel bağışıklık sisteminin</b> genetik mekanizmasını aydınlattı. Tonegawa&#8217;nın keşfinden önce, kalıtım bilimciler her bir genin bir tek protein ürettiğine inanılıyordu. 1976&#8217;da başlayan deneylerde Tonegawa, genetik materyalin milyonlarca antikor oluşturmak üzere kendini yeniden düzenlediğini gösterdi.</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone wp-image-33529 size-full" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/04/s3.jpg" alt="" width="796" height="294" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/04/s3.jpg 796w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/04/s3-300x111.jpg 300w" sizes="(max-width: 796px) 100vw, 796px" /></p>
<p class="p5"><i> </i><b><i>Şekil 3. Tonagawa’ya göre </i></b><b>antikor genlerinin yeniden karılması</b><b><i>. B hücresinin azıcık genetik materyalle milyonlarca çeşit antikor oluşturma düzeneği</i></b><i>.</i></p>
<p class="p4">Tonegawa, dölüt (cenin) ve yetişkin farelerin B hücrelerinin DNA&#8217;sını karşılaştırarak, yetişkin farelerin olgun B hücrelerindeki antikor genlerinin değişken bölgelerindeki çeşitliliği oluşturmak için yer değiştirdiğini, yani genlerin yeniden karıldığını gösterdi. (Bu süreç V(D)J rekombinasyonu olarak bilinir).</p>
<p class="p4">Jerne’nin “somatik mutasyon” kuramını kanıtlayan bu bulgunun Nobel kurumunun gözünden kaçmayacağını hepimiz biliyorduk, ama <b>George Köhler</b> araya girdi. (Susumu’nun Nobeli bana göre gecikti).</p>
<p class="p1"><span class="s4">Bu arada 1980’lerde, </span>Susumu Tonewaga ile T hücre reseptörünü klonlamak üzere iş birliği yapmaya başladık; ama geç kalmıştık, başkaları bu işi bizden önce başardı. (Nusret Fişek Hoca haklı çıktı. Yıllar önce bana “Şefik, bakteriyi ve genetiği bırakmasan iyi olurdu” demişti).</p>
<p class="p1"><b>Örnek 3-4. </b></p>
<p class="p1"><b>George Köhler, Cesar Milstein ve Monoklonal Antikorlar</b></p>
<p class="p1">Benim 1976’nın sonlarına doğru BII’ye katılmamdan birkaç ay sonra George Köhler Londra’dan BII’ye geldi, arkadaş olduk, ailecek görüşmeye başladık. Bana, Londra’da MRC’ de doktora sonrası yaptığı çalışmayı ayrıntılarıyla anlattı. Hemen belirteyim onun amacı monoklonal antikorlar yaratmak değildi. Onun merak ettiği şey neydi? B hücrelerinin 5 çeşit antikor (Ig) yaptığı biliniyordu. Örneğin bir B hücresi bir kez IgG tipi bir antikor yapmaya başlayınca genlerinde nasıl bir değişiklik oluyor da aynı B hücresi başka bir antikor çeşidi yapamıyordu. Yani B hücresinin karışık antikor yapmasını engelleyen bir kalıtsal mekanizm olmalıydı.</p>
<p class="p1">George Köhler, daha önceki yıllarda BII’de doktora yapmaktayken, bir çıkmaz bir sokağa girdiğini düşünüyordu. Çünkü yeteri kadar fare B hücresi ve antikoru elde edemiyordu. Bir gün Londra MRC’den gelen bir bilimci, Cesar Milstein, BII de bir seminer verdi.</p>
<p class="p1">Prof. C. Milstein’nın kafasında da, G. Köhler’inkine benzer sorular ve sorunlar vardı. Semineri bittikten sonra George Köhler, C. Milstein’a derdini ve fikrini anlattı: “ben sizin yanınıza gelebilir miyim” diye sordu. O da hemen peki dedi. Köhler, Londra’da Milstein Lab’ında fare miyelomalar arası kaynaştırma (füzyon yöntemini) öğrendikten sonra can alıcı deneyi yaptı; Milstein gibi miyeloma-miyeloma melez hücreleri yapmak yerine miyeloma-fare B hücresi melezlemesi yaptı. İşte, tek özgüllükle yani monoklonal ve bol antikor yaratma yöntemi böyle keşfedildi. Böylece B hücresi ölümsüzleştirilmiş oldu. <b>Şekil 4</b> de fare dalağında koyun alyuvarlarına karşı antikor yapan ve ölümsüzleşen B hücrelerinin saptanmasına yarayan Jerne plak yöntemini görüyorsunuz.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-33530" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/04/s4a.jpg" alt="" width="703" height="429" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/04/s4a.jpg 703w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/04/s4a-300x183.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 703px) 100vw, 703px" /></p>
<p class="p3"><i>Şekil 4. Köhler – Milstein yöntemiyle özgül ve bol antikor elde etme yöntemi. </i></p>
<p class="p1">Bu büyük keşiften 10 sene sonra, <b>Nature</b> dergisi benden, biyolojik bilimlerde devrim yaratan bu büyük buluşun perde arkasını yazmamı istedi (<b>Şekil 5</b>). Bu yazım epey yankı uyandırdı; özelikle Londra- MRC’deki İngiliz bilimcilerini çok kızdırdı; benim, büyük buluşta Milstein’’nin rolünü azaltıp, Köhler’inkini yücelttiğimi savundular ama verdiğim cevaptan sonra sustular. Kimsenin hakkını yememiştim. Bu deneyi ilk planlayan G Köhler’di.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-33531" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/04/s5.jpg" alt="" width="918" height="371" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/04/s5.jpg 918w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/04/s5-300x121.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 918px) 100vw, 918px" /></p>
<p class="p3"><b><i>Şekil 5.</i></b><i> Monoklonal antikor keşfinin perde arkası ve bilerek patentlenmeyen bu buluştan elde edilen milyarlar.</i></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-33535" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/04/s6-2.jpg" alt="" width="888" height="371" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/04/s6-2.jpg 888w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/04/s6-2-300x125.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 888px) 100vw, 888px" /></p>
<p class="p3"><b><i>Şekil 6</i></b><i>. Basel İmmünoloji Enstitüsünde iken Nobel alan, Danimarkalı, Almanyalı ve Japon 3 bilimci. (C. Milstein, Arjantinli ve MRC Londra’dan</i><span class="s5"><i>)</i></span></p>
<p class="p1"><b>Örnek 5. </b></p>
<p class="p1"><b>Rolf Zinkernagel ve “kendini tanımak”</b></p>
<p class="p1">Dr. Roff Zinkernagel ile ilk Basel’de tram’da karşılaştık, uzun zamandır arkadaşız. Türkiye dahil defalarca bağışıklık bilimi toplantılarında karşılaşırız. Epey bilimsel görüş ayrılığımız var ama gülerek tartışırız. R. Zinkernagel, Avustralya’da Prof. P. Dorherty’nin yanında doktora-sonrası çalışması yaparken oldukça şans eseri büyük bir buluşa imza attı.</p>
<p class="p1">1974&#8217;te Nature dergisinde yayınlanan bulgular, hücresel bağışıklık sisteminin (T lenfositlerin), hem (ana doku uyumluluk antijenleri dediğimiz kendi moleküllerini, hem de &#8216;yabancı&#8217; molekülleri (örneğin virüsleri) aynı anda tanıması gerektiğini ortaya koydu. Bu iki araştırıcı, VSV virüsüne karşı farede gelişen öldürücü T hücrelerinin adedini saptamak için bir deney yapmaktaydılar. Bu deney için genetiği iyi bilinen bir diyelim “beyaz” fare suşu kullanıyorlardı fakat, o gün yeteri kadar fare bulunamadığı için yardımcı kişi deneye birkaç tane “siyah” fare suşu katmış ve dolayısıyla beklenmedik bir sonuç çıkmış ortaya.</p>
<p class="p1">Tekrarlanan deneyde aynı sonuç çıkınca, o günlerde bağışıklık yanıtının genetik temelini gösteren başka bir makaleyi okuyun bilimciler işin ciddiyetini kavradılar. 1974&#8217;te yayımlanan bu bulguları hücresel bağışıklık sisteminin (bu deneyde öldürücü T hücrelerinin) hem &#8216;yabancı&#8217; molekülleri (örneğin bir virüs) hem de kendi moleküllerini (ana doku uyumluluk antijenleri) aynı anda tanıması gerektiğini gösterdi.</p>
<p class="p1"><b>Bu da şu demek</b>: Vücudumuzu virüslere ve kanserleşen hücrelere karşı savunan CD8 T hücrelerimiz, kendi dokularında bir değişiklik olursa (kanserleşme veya virüs bulaşı gibi) bunu görüp, hedef hücreyi öldürüyorlar. <span class="s2">(Bağışlık, Sokrates’in “kendini tanı” ilkesine uyuyor).</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-33533" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/04/s6-1.jpg" alt="" width="563" height="278" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/04/s6-1.jpg 563w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/04/s6-1-300x148.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 563px) 100vw, 563px" /></p>
<p class="p3"><b><i> Şekil 7, </i></b><i>Peter C. Doherty ve Rolf M. Zinkernagel’ın hücresel bağışıklık savunmasının mekanizmasına ilişkin keşifleri. </i></p>
<p class="p1"><b>Bilimde felsefenin önemi nedir? </b></p>
<p class="p1">Lise yıllarımdan beri okuduğum ve beni çok etkileyen filozof <b>Bertrand Russell </b>olmuştur. Amerika’da ve İsviçre’deki arkadaşlarımın içinde Russell’in<b> </b>“Batı Felsefesinin Tarihi” adlı büyük eserini okumayan/bilmeyen bilimci görmedim. B. Russel, 1950 yılında bu eserinden ötürü Nobel aldı.</p>
<p class="p1">Yaptığı uzun <b>Nobel konuşmasından sizlere bir özet</b> çıkardım. <b>B. Russel </b>felsefenin bilim için yapabileceği en önemli şey nedir sorusuna şu yanıtı veriyor: “1. Felsefe, kesinlik olmadan nasıl yaşanacağını, 2. Ve yine de kararsızlık/belirsizlik içinde felç olmamayı öğretir”. “Her şeyi sorgula” diyen <b>Einstein</b> ise bu konuda şu görüşte: <i>“Felsefi iç-görüşün yarattığı bağımsızlık, sıradan bir uzmanla, mutlak gerçeği arayan bilimci arasındaki farkı belirler”. </i></p>
<p class="p1">Bilimci adayı önce kendini tanımalı, sevmeli ve baştan karar vermeli; “Sıradan bir uzman” mı olmak istiyorum, yoksa “gerçeği arayan” biri mi?</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/bilim-bir-usta-cirak-isidir-bagisiklik-dunyasinda-tanikliklar">Bilim bir usta-çırak İşidir: Bağışıklık dünyasında tanıklıklar</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/bilim-bir-usta-cirak-isidir-bagisiklik-dunyasinda-tanikliklar/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">33512</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Türler arası diyalog başlıyor mu?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/turler-arasi-diyalog-basliyor-mu</link>
					<comments>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/turler-arasi-diyalog-basliyor-mu?noamp=mobile#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 26 Mar 2026 09:54:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam Bilimleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=33498</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yunuslar mı, kuşlar mı, yoksa mürekkep balıkları mı ilk konuşacağımız tür olacak? Yapay zekâ hayvanların gizli dilini çözmeye yaklaşıyor&#8230; Washington Üniversitesi’nden Sophie Cohen-Bodénès, mürekkep balıklarını incelerken ilginç bir şey fark etti: Hayvan, iki kolunu yukarı kaldırıp diğer altısını birbirine dolamıştı. Bu hareketi “yukarı” işareti olarak adlandırdı. Daha da şaşırtıcı olan, bu işaretin başka bir mürekkep balığının videosuna tepki olarak yapılmış olmasıydı. Yani bu deniz canlıları, tıpkı bir tür işaret dili kullanıyor gibiydi. Yıllar boyunca bilim insanları “hayvanların dili” olduğuna dair iddialardan uzak durdu. Ancak yapay zekânın devreye girmesiyle tablo değişti. Milyonlarca saatlik ses ve görüntü kaydını analiz eden algoritmalar, şimdiye kadar fark edilmeyen iletişim kalıplarını açığa çıkarıyor. Bu çaba, Tel Aviv Üniversitesi ve Coller Vakfı’nın başlattığı Coller Dolittle Challenge ile daha da hız kazandı. Bilim insanlarını hayvanlarla “iletişim algoritmaları” geliştirmeye çağıran yarışmada 10 milyon dolarlık büyük ödül, bu alandaki heyecanı katlıyor. Mürekkep balığından bülbüle Araştırmalar sadece denizlerde değil, karada ve gökyüzünde de sürüyor. Mürekkep balıkları: “Yukarı”, “yan”, “dönüş” ve “taç” olmak üzere dört işaret tespit edildi. Özellikle “taç” işaretinin huzursuzluğu ifade ettiği düşünülüyor. Bülbüller (nightingale): Şarkılarındaki perdeyi anında ayarlayarak birbirlerini taklit edebiliyorlar. Bu, insan konuşmasındaki esnekliğe çok benziyor. Marmoset maymunları: Aile bireylerini ayırt etmek için “isim benzeri” çağrılar kullanıyorlar. Benzer şekilde filler ve yunuslar da bireylere özel sesler üretiyor. Yunuslar: Dili çözmeye en yakın aday Massachusetts’teki Woods Hole Oşinografi Enstitüsü’nden Laela Sayigh ve ekibi, Florida Sarasota Körfezi’nde yaşayan 170 yunusu nesiller boyu takip ediyor. Yapay zekâ ile çözümledikleri veriler, yunusların 22 farklı “imza dışı” ıslık kullandığını gösteriyor. En yaygın olanı, sürüde “Bir şey oldu!” anlamında kullanılıyor. Diğerleri uyarı ya da şaşkınlık bildiriyor. Yunuslar ayrıca: Kendi yavrularıyla konuşurken daha yüksek perdeli sesler çıkarıyor. Başka bir yunusun yokluğunda onun imza ıslığını kullanabiliyor. Islıkları, hızlı tıklamalar ve vücut hareketleriyle birleştirerek çok katmanlı bir iletişim sistemi kuruyor. Tüm bu özellikler, onları “ilk çözülecek hayvan dili” için güçlü aday yapıyor. Yapay zekânın sınavı “Yapay zekâ sayesinde verileri işlemek hızlandı, ama bu sadece başlangıç.” diyor Tel Aviv Üniversitesi’nden Yossi Yovel. AI, desenleri yakalayabiliyor ancak bu işaretlerin hayvanlar için gerçekten ne ifade ettiğini anlamak hâlâ bilim insanlarının işi. Örneğin, orangutanlar bir yırtıcıyı gördüklerinde yavrularına hemen değil, 20 dakika sonra uyarı sinyali verebiliyor. Böylece mesajın “ne zaman”la ilgili olduğu bile anlaşılması zor bir bulmaca haline geliyor. Kuşlar mı, balinalar mı? İlk çözülecek dil için farklı adaylar var: Balinalar: Onlarca yıldır kayıt altında olan şarkıları, insan diline benzer istatistiksel kalıplar içeriyor. Proje CETI ekibi, ispermeçet balinalarının 156 farklı tıklama düzeniyle adeta “fonetik alfabe” oluşturduğunu öne sürüyor. Papağan ve muhabbet kuşları: Ses öğrenme biçimleri insanlarla çok benzer. Beyinlerinde ses haritalarının da insana yakın olduğu tespit edildi. Peki ya başarılı olursak? Başka türlerle iletişime geçmek, bilimsel bir zaferden çok daha fazlası olabilir. Dünyayı onların gözünden görmemizi sağlayacak. Tıpkı arıların ultraviyole görüşünü keşfettiğimizde doğayı farklı algılamamız gibi, belki de yunusların yankılarla kurduğu evreni ya da mürekkep balıklarının renklerle kurduğu diyaloğu da anlamaya başlayacağız. Sonuçta, hayvanların “dilini çözmek”, onları bize benzetmekten çok, onların dünyasını tanımak anlamına geliyor. Ve bu, doğayla ilişkimizde köklü bir değişim yaratabilir:  Başka türlerle konuşabilirsek, onları dinlemeyi de öğrenmek zorunda kalacağız. Kaynak: https://www.newscientist.com/article/2492442-we-will-soon-be-able-to-talk-with-other-species-which-will-be-first/</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/turler-arasi-diyalog-basliyor-mu">Türler arası diyalog başlıyor mu?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><b>Yunuslar mı, kuşlar mı, yoksa mürekkep balıkları mı ilk konuşacağımız tür olacak?</b></p>
<p class="p2"><b>Yapay zekâ hayvanların gizli dilini çözmeye yaklaşıyor&#8230;</b></p>
<p class="p4">Washington Üniversitesi’nden Sophie Cohen-Bodénès, mürekkep balıklarını incelerken ilginç bir şey fark etti: Hayvan, iki kolunu yukarı kaldırıp diğer altısını birbirine dolamıştı. Bu hareketi “yukarı” işareti olarak adlandırdı. Daha da şaşırtıcı olan, bu işaretin başka bir mürekkep balığının videosuna tepki olarak yapılmış olmasıydı. Yani bu deniz canlıları, tıpkı bir tür işaret dili kullanıyor gibiydi.</p>
<p class="p4">Yıllar boyunca bilim insanları “hayvanların dili” olduğuna dair iddialardan uzak durdu. Ancak yapay zekânın devreye girmesiyle tablo değişti. Milyonlarca saatlik ses ve görüntü kaydını analiz eden algoritmalar, şimdiye kadar fark edilmeyen iletişim kalıplarını açığa çıkarıyor. Bu çaba, Tel Aviv Üniversitesi ve Coller Vakfı’nın başlattığı <b>Coller Dolittle Challenge</b> ile daha da hız kazandı. Bilim insanlarını hayvanlarla “iletişim algoritmaları” geliştirmeye çağıran yarışmada 10 milyon dolarlık büyük ödül, bu alandaki heyecanı katlıyor.</p>
<p class="p5"><b>Mürekkep balığından bülbüle</b></p>
<p class="p4">Araştırmalar sadece denizlerde değil, karada ve gökyüzünde de sürüyor.</p>
<ul class="ul1">
<li class="li4"><b>Mürekkep balıkları</b>: “Yukarı”, “yan”, “dönüş” ve “taç” olmak üzere dört işaret tespit edildi. Özellikle “taç” işaretinin huzursuzluğu ifade ettiği düşünülüyor.</li>
<li class="li4"><b>Bülbüller (nightingale)</b>: Şarkılarındaki perdeyi anında ayarlayarak birbirlerini taklit edebiliyorlar. Bu, insan konuşmasındaki esnekliğe çok benziyor.</li>
<li class="li4"><b>Marmoset maymunları</b>: Aile bireylerini ayırt etmek için “isim benzeri” çağrılar kullanıyorlar. Benzer şekilde filler ve yunuslar da bireylere özel sesler üretiyor.</li>
</ul>
<p class="p5"><b>Yunuslar: Dili çözmeye en yakın aday</b></p>
<p class="p4">Massachusetts’teki Woods Hole Oşinografi Enstitüsü’nden Laela Sayigh ve ekibi, Florida Sarasota Körfezi’nde yaşayan 170 yunusu nesiller boyu takip ediyor. Yapay zekâ ile çözümledikleri veriler, yunusların 22 farklı “imza dışı” ıslık kullandığını gösteriyor. En yaygın olanı, sürüde “Bir şey oldu!” anlamında kullanılıyor. Diğerleri uyarı ya da şaşkınlık bildiriyor.</p>
<p class="p4">Yunuslar ayrıca:</p>
<ul class="ul1">
<li class="li4">Kendi yavrularıyla konuşurken daha yüksek perdeli sesler çıkarıyor.</li>
<li class="li4">Başka bir yunusun yokluğunda onun imza ıslığını kullanabiliyor.</li>
<li class="li4">Islıkları, hızlı tıklamalar ve vücut hareketleriyle birleştirerek çok katmanlı bir iletişim sistemi kuruyor.</li>
</ul>
<p class="p4">Tüm bu özellikler, onları “ilk çözülecek hayvan dili” için güçlü aday yapıyor.</p>
<p class="p5"><b>Yapay zekânın sınavı</b></p>
<p class="p4">“Yapay zekâ sayesinde verileri işlemek hızlandı, ama bu sadece başlangıç.” diyor Tel Aviv Üniversitesi’nden Yossi Yovel. AI, desenleri yakalayabiliyor ancak bu işaretlerin hayvanlar için gerçekten ne ifade ettiğini anlamak hâlâ bilim insanlarının işi. Örneğin, orangutanlar bir yırtıcıyı gördüklerinde yavrularına hemen değil, 20 dakika sonra uyarı sinyali verebiliyor. Böylece mesajın “ne zaman”la ilgili olduğu bile anlaşılması zor bir bulmaca haline geliyor.</p>
<p class="p5"><b>Kuşlar mı, balinalar mı?</b></p>
<p class="p4">İlk çözülecek dil için farklı adaylar var:</p>
<ul class="ul1">
<li class="li4"><b>Balinalar:</b> Onlarca yıldır kayıt altında olan şarkıları, insan diline benzer istatistiksel kalıplar içeriyor. Proje CETI ekibi, ispermeçet balinalarının 156 farklı tıklama düzeniyle adeta “fonetik alfabe” oluşturduğunu öne sürüyor.</li>
<li class="li4"><b>Papağan ve muhabbet kuşları:</b> Ses öğrenme biçimleri insanlarla çok benzer. Beyinlerinde ses haritalarının da insana yakın olduğu tespit edildi.</li>
</ul>
<p class="p5"><b>Peki ya başarılı olursak?</b></p>
<p class="p4">Başka türlerle iletişime geçmek, bilimsel bir zaferden çok daha fazlası olabilir. Dünyayı onların gözünden görmemizi sağlayacak. Tıpkı arıların ultraviyole görüşünü keşfettiğimizde doğayı farklı algılamamız gibi, belki de yunusların yankılarla kurduğu evreni ya da mürekkep balıklarının renklerle kurduğu diyaloğu da anlamaya başlayacağız.</p>
<p class="p4">Sonuçta, hayvanların “dilini çözmek”, onları bize benzetmekten çok, <b>onların dünyasını tanımak</b> anlamına geliyor. Ve bu, doğayla ilişkimizde köklü bir değişim yaratabilir:<span class="Apple-converted-space">  </span>Başka türlerle konuşabilirsek, onları dinlemeyi de öğrenmek zorunda kalacağız.</p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p class="p6"><strong><a href="https://www.newscientist.com/article/2492442-we-will-soon-be-able-to-talk-with-other-species-which-will-be-first/">https://www.newscientist.com/article/2492442-we-will-soon-be-able-to-talk-with-other-species-which-will-be-first/</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/turler-arasi-diyalog-basliyor-mu">Türler arası diyalog başlıyor mu?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/turler-arasi-diyalog-basliyor-mu/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">33498</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Galileo’dan Günümüze: İktidarların Bilimle Hesaplaşması</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/galileodan-gunumuze-iktidarlarin-bilimle-hesaplasmasi</link>
					<comments>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/galileodan-gunumuze-iktidarlarin-bilimle-hesaplasmasi?noamp=mobile#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 25 Mar 2026 09:57:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=33488</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bilim, dört yüzyıldır otoriter rejimlerin en büyük korkularından biri oldu. 1633’te Galileo’nun yargılanmasından, Stalin’in genetik bilimi yasaklamasına kadar tarihte sayısız kez, bağımsız düşüncenin ışığı baskı altına alındı. Bugünse tarihçiler, ABD Başkanı Donald Trump’ın attığı adımlarda aynı “otoriter oyun kitabının” izlerini görüyor. Kilise, monarşiler ve diktatörlükler… Hepsi bilimi kendi iktidarlarının karşısında bir “alternatif otorite” olarak gördü. Katolik Kilisesi, Kopernik’in güneş merkezli evren görüşünü yasakladı. Nazi Almanyası’nda Yahudi bilim insanları kovuldu, Stalin döneminde genetik bilimi toprağa gömüldü. Ortak özellik açıktı: “Özgür düşünce” tehlikeli, teknolojik fayda sağlayan uygulamalı bilim ise rejim için gerekliydi. Trump ve Bilim: Modern Bir Çatışma Trump, ikinci kez Beyaz Saray’a döndükten sonra, bilime karşı en büyük hamlelerinden birini yaptı: Bilimsel danışma panellerinin kapatılması (aşılar, çevre, yapay zekâ, uzay ve daha fazlası) Temel araştırma bütçelerinin 45 milyar dolardan 30 milyara düşürülmesi Hemşirelikten iklim değişikliğine, Mars atmosferinden sağlık eşitsizliklerine kadar onlarca araştırma alanının kesintiye uğraması “Altın standart” adı altında devlet kontrolünü güçlendirecek reform önerileri Özellikle temel araştırmalar —iklim, sağlık eşitsizlikleri, temiz enerji ya da Mars atmosferi üzerine çalışmalar— hedef tahtasına konuldu. Buna karşın yapay zekâ, kuantum teknolojileri gibi kısa vadede “ekonomik değer” yaratacak alanlar öne çıkarıldı. Tarihçiler, Trump’ın attığı adımları “totaliter bilimin” izleri olarak görüyor. Nazi Almanya’sının ve Stalin’in bilim politikalarına benzer bir “bilim üzerinde kontrol” arzusu dikkat çekiyor. Ancak uzmanlara göre, Trump’ın önündeki en büyük fark, Amerikan toplumunda hâlâ güçlü olan sivil direnişin varlığı. “Trump gibiler her zaman olur,” diyor UCLA’dan Treisman. “Fark, karşılaştıkları direnişin düzeyindedir.” Onun inancı, “sivil toplumun pek çok gücünün” Trump’ı sınırlamaya devam edeceği yönünde. Yeni Otoriterler Çağı Bugünün otokratları artık üniformalı diktatörler değil; takım elbiseli, medya ustası siyasetçiler. Çin’de Xi Jinping, Rusya’da Putin, Macaristan’da Orban, Brezilya’da Bolsonaro… Bilimi sınırlamanın yolu artık doğrudan şiddetten çok, bütçe kesintileri, sansür ve gözetim teknolojileriyle işliyor. Trump’ın bu liderlerle yakın ilişkileri, ABD’de de “bilimin bağımsızlığı” konusunda endişeleri artırıyor. Bilim Neden Tehdit? Çünkü bilim sadece keşifler değil, aynı zamanda toplumsal güvenin kaynağı. Hastalıkları bitiren, hayat kurtaran, evreni anlamamızı sağlayan bilim; toplum nezdinde otoriteye meydan okuyabiliyor. UCLA’dan siyaset bilimci Daniel Treisman’ın dediği gibi: “Bilim bir toplumsal güç kaynağıdır. Bu yüzden her zaman potansiyel bir tehdit oluşturur.” Geleceğe Dair Belirsizlik Trump’ın politikaları ABD’nin bilimdeki küresel liderliğini sarsabilir mi? Kesin cevap yıllar sonra belli olacak. Ancak tarih bize şunu öğretiyor: Bilimi kısıtlamak, kısa vadeli siyasi kazançlar getirse de uzun vadede toplumları zayıflatır. Galileo’nun mahkeme salonunda bastırılan sesi, yüzyıllar sonra bilimsel devrimin başlangıcı oldu. Bugün de bilim insanlarının susturulması aynı soruyu gündeme getiriyor: Özgür düşünce olmadan, gerçek bilim mümkün mü? Kaynak: https://www.nytimes.com/2025/08/31/science/trump-science-autocrats.html</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/galileodan-gunumuze-iktidarlarin-bilimle-hesaplasmasi">Galileo’dan Günümüze: İktidarların Bilimle Hesaplaşması</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p2"><b>Bilim, dört yüzyıldır otoriter rejimlerin en büyük korkularından biri oldu. 1633’te Galileo’nun yargılanmasından, Stalin’in genetik bilimi yasaklamasına kadar tarihte sayısız kez, bağımsız düşüncenin ışığı baskı altına alındı. Bugünse tarihçiler, ABD Başkanı Donald Trump’ın attığı adımlarda aynı “otoriter oyun kitabının” izlerini görüyor.</b></p>
<p class="p2">Kilise, monarşiler ve diktatörlükler… Hepsi bilimi kendi iktidarlarının karşısında bir “alternatif otorite” olarak gördü. Katolik Kilisesi, Kopernik’in güneş merkezli evren görüşünü yasakladı. Nazi Almanyası’nda Yahudi bilim insanları kovuldu, Stalin döneminde genetik bilimi toprağa gömüldü. Ortak özellik açıktı: “Özgür düşünce” tehlikeli, teknolojik fayda sağlayan uygulamalı bilim ise rejim için gerekliydi.</p>
<p class="p1"><b>Trump ve Bilim: Modern Bir Çatışma</b></p>
<p class="p2">Trump, ikinci kez Beyaz Saray’a döndükten sonra, bilime karşı en büyük hamlelerinden birini yaptı:</p>
<ul class="ul1">
<li class="li2">Bilimsel danışma panellerinin kapatılması (aşılar, çevre, yapay zekâ, uzay ve daha fazlası)</li>
<li class="li2">Temel araştırma bütçelerinin 45 milyar dolardan 30 milyara düşürülmesi</li>
<li class="li2">Hemşirelikten iklim değişikliğine, Mars atmosferinden sağlık eşitsizliklerine kadar onlarca araştırma alanının kesintiye uğraması</li>
<li class="li2">“Altın standart” adı altında devlet kontrolünü güçlendirecek reform önerileri</li>
</ul>
<p class="p2">Özellikle temel araştırmalar —iklim, sağlık eşitsizlikleri, temiz enerji ya da Mars atmosferi üzerine çalışmalar— hedef tahtasına konuldu. Buna karşın yapay zekâ, kuantum teknolojileri gibi kısa vadede “ekonomik değer” yaratacak alanlar öne çıkarıldı.</p>
<p class="p2">Tarihçiler, Trump’ın attığı adımları “totaliter bilimin” izleri olarak görüyor. Nazi Almanya’sının ve Stalin’in bilim politikalarına benzer bir “bilim üzerinde kontrol” arzusu dikkat çekiyor. Ancak uzmanlara göre, Trump’ın önündeki en büyük fark, Amerikan toplumunda hâlâ güçlü olan sivil direnişin varlığı.</p>
<p class="p2">“Trump gibiler her zaman olur,” diyor UCLA’dan Treisman. “Fark, karşılaştıkları direnişin düzeyindedir.” Onun inancı, “sivil toplumun pek çok gücünün” Trump’ı sınırlamaya devam edeceği yönünde.</p>
<p class="p1"><b>Yeni Otoriterler Çağı</b></p>
<p class="p2">Bugünün otokratları artık üniformalı diktatörler değil; takım elbiseli, medya ustası siyasetçiler. Çin’de Xi Jinping, Rusya’da Putin, Macaristan’da Orban, Brezilya’da Bolsonaro… Bilimi sınırlamanın yolu artık doğrudan şiddetten çok, bütçe kesintileri, sansür ve gözetim teknolojileriyle işliyor.</p>
<p class="p2">Trump’ın bu liderlerle yakın ilişkileri, ABD’de de “bilimin bağımsızlığı” konusunda endişeleri artırıyor.</p>
<p class="p1"><b>Bilim Neden Tehdit?</b></p>
<p class="p2">Çünkü bilim sadece keşifler değil, aynı zamanda <b>toplumsal güvenin kaynağı</b>. Hastalıkları bitiren, hayat kurtaran, evreni anlamamızı sağlayan bilim; toplum nezdinde otoriteye meydan okuyabiliyor. UCLA’dan siyaset bilimci Daniel Treisman’ın dediği gibi:</p>
<p class="p2">“Bilim bir toplumsal güç kaynağıdır. Bu yüzden her zaman potansiyel bir tehdit oluşturur.”</p>
<p class="p1"><b>Geleceğe Dair Belirsizlik</b></p>
<p class="p2">Trump’ın politikaları ABD’nin bilimdeki küresel liderliğini sarsabilir mi? Kesin cevap yıllar sonra belli olacak. Ancak tarih bize şunu öğretiyor: Bilimi kısıtlamak, kısa vadeli siyasi kazançlar getirse de uzun vadede toplumları zayıflatır.</p>
<p class="p2">Galileo’nun mahkeme salonunda bastırılan sesi, yüzyıllar sonra bilimsel devrimin başlangıcı oldu. Bugün de bilim insanlarının susturulması aynı soruyu gündeme getiriyor:<br />
<b>Özgür düşünce olmadan, gerçek bilim mümkün mü?</b></p>
<p class="p2"><strong>Kaynak: <a href="https://www.nytimes.com/2025/08/31/science/trump-science-autocrats.html">https://www.nytimes.com/2025/08/31/science/trump-science-autocrats.html</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/galileodan-gunumuze-iktidarlarin-bilimle-hesaplasmasi">Galileo’dan Günümüze: İktidarların Bilimle Hesaplaşması</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/galileodan-gunumuze-iktidarlarin-bilimle-hesaplasmasi/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">33488</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Yediğimiz ne? Beslenmenin “Karanlık Maddesi”</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/yedigimiz-ne-beslenmenin-karanlik-maddesi</link>
					<comments>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/yedigimiz-ne-beslenmenin-karanlik-maddesi?noamp=mobile#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Mar 2026 16:30:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=33485</guid>

					<description><![CDATA[<p>Genetik kod çözüldüğünde hastalıkların sırrı da çözülmüş olacaktı. Öyle sanıyorduk. Ama yanıldık. Genetik yalnızca %10’unu açıklıyor; geri kalan %90 çevre ve özellikle de beslenmemizle ilgili. Peki, yediğimiz şeylerin ne kadarını gerçekten biliyoruz? 2003’te insan genomu tamamen çözüldüğünde, bilim insanları büyük bir sıçrama bekliyordu. Ancak çok geçmeden anlaşıldı ki genler, hastalık riskimizin yalnızca küçük bir kısmını açıklıyor. Kalan kısmı çevresel faktörlere bağlı. Bunların başında da beslenme geliyor. Dünya genelinde yetersiz ya da dengesiz beslenme, 25 yaş üstü her beş yetişkinden birinin ölümünde rol oynuyor. Avrupa’da ise kalp-damar ölümlerinin neredeyse yarısı doğrudan kötü beslenme ile ilişkili. Oysa onlarca yıldır “yağı azalt, tuzu kes, şekere dikkat et” deniyor. Buna rağmen obezite ve beslenme kaynaklı hastalıklar artmaya devam ediyor. Demek ki resimde eksik bir şey var. Karanlık Madde ve Karanlık Besinler Beslenme bilimi uzun yıllar boyunca işi basite indirgedi: protein, karbonhidrat, yağ, vitamin ve mineraller… Toplamda yaklaşık 150 tanımlı kimyasal. Ama bugün bilim insanları, yediğimiz gıdalarda aslında 26.000’den fazla farklı bileşik olduğunu, büyük kısmının hâlâ tanımlanmadığını söylüyor. İşte bu bilinmeyenler “beslenmenin karanlık maddesi” diye adlandırılıyor. Astronomide evrenin %27’sini oluşturan karanlık maddeyi göremiyor, yalnızca etkilerini hissedebiliyoruz. Beslenmede de benzer bir durum var: Her gün bu gizemli bileşikleri tüketiyoruz, ama etkilerini bilmiyoruz. Foodomics: Yemeğin Gen Haritası Yeni bilim dalı foodomics, yani “gıda bilimi omik teknolojilerle birleşiyor”: Genomik: Genlerimiz Proteomik: Proteinler Metabolomik: Hücresel süreçler Nutrigenomik: Besinlerle gen etkileşimi Bu alanlar sayesinde artık beslenmeyi sadece “kalori ve vitamin” üzerinden değil, biyolojimizin her katmanında görebiliyoruz. Örneğin Akdeniz diyetinin kalp-damar riskini azaltması biliniyor. Bunun bir nedeni kırmızı et ve yumurtadaki bazı bileşenlerin bağırsak bakterilerince parçalanıp TMAO adlı zararlı bir moleküle dönüşmesi. TMAO kalp hastalığı riskini artırıyor. Ancak sarımsak gibi gıdalar bu oluşumu bloke ediyor. Yani soframızdaki her şey görünmeyen bir kimyasal satranç oyununun parçası. Bağırsaklarımızdaki Kimya Laboratuvarı Bağırsak bakterileri burada kilit rol oynuyor. Örneğin meyve ve kuruyemişlerde bulunan ellagik asit, bağırsakta urolitin adlı bileşiklere dönüşüyor. Bu maddeler hücrelerimizin enerji fabrikaları olan mitokondrilerin sağlıklı kalmasına yardımcı oluyor. Yani bir elmayı yemek sadece “vitamin almak” değil, genlerimizi açıp kapatabilen, bağışıklığımızı değiştirebilen kimyasal süreçler zincirini tetiklemek demek. Tarih de bunun örneklerini veriyor: II. Dünya Savaşı sırasında Hollanda’daki kıtlıkta doğan çocuklar, ilerleyen yaşlarında kalp hastalığı, diyabet ve şizofreniye daha yatkın bulundu. Yıllar sonra anlaşıldı ki annelerinin açlık dönemindeki beslenmesi, çocukların gen faaliyetlerini kalıcı olarak değiştirmişti. Gıdanın Haritasını Çıkarmak Bugün Foodome Project gibi girişimler, gıdadaki bu görünmez kimya evrenini kataloglamaya çalışıyor. Şimdiye kadar 130 binden fazla molekül kaydedildi. Amaç, bu moleküllerin hangi proteinlerle, hangi bağırsak bakterileriyle ve hangi hastalık süreçleriyle bağlantılı olduğunu haritalamak. Böylece şu sorulara yanıt aranıyor: Neden bazı diyetler bazı insanlarda işe yarıyor, bazılarında yaramıyor? Neden bazı gıdalar hastalığı önlerken bazen de tetikliyor? Hangi moleküller ilaç ya da yeni süper gıdaların temeli olabilir? Sonuç: Tabağımızda Bir Evren Var Henüz yolun başındayız ama mesaj net: Tabağımıza gelen şey sadece kalori ya da protein değil; henüz keşfedilmemiş bir kimyasal evren. Nasıl ki evrendeki karanlık maddeyi anlamak kozmolojiyi değiştirdi, beslenmenin karanlık maddesini çözmek de sağlık ve hastalık anlayışımızı kökten değiştirecek. Kaynaklar: David Benton, Swansea University – “What exactly are you eating? The nutritional ‘dark matter’ in your food”, The Conversation UK, 29 Ağustos 2025. Foodome Project resmi yayınları. Avrupa Kardiyoloji Derneği raporları. Türk Mutfağında “Beslenmenin Karanlık Maddesi” Beslenmenin “karanlık maddesi” sadece Batı biliminde değil, bizim soframızda da var. Tarhana, kefir, sumak, nar… Yüzyıllardır tükettiğimiz bu gıdalar, aslında modern bilimin yeni yeni keşfettiği biyoaktif moleküllerle dolu. Bu da gösteriyor ki: Geleceğin beslenme bilimi, geçmişin mutfaklarında gizli olabilir. Tarhana: Fermente edilmiş yoğurt, un ve çeşitli otlardan yapılan bu geleneksel çorba, sadece “kış erzağı” değil. Fermantasyon süreci, içinde yaşayan bakteriler sayesinde probiyotik özellik kazandırıyor. Bu bakteriler bağırsak mikrobiyotamızı zenginleştiriyor ve gıdadaki gizli molekülleri açığa çıkarıyor. Kefir: Kafkasya kökenli olsa da Anadolu’da çok yaygın. İçinde yüzlerce farklı bakteri ve maya türü bulunuyor. Bu mikroorganizmalar, laktozu parçalayarak sindirimi kolaylaştırıyor ve bağırsakta anti-enflamatuar bileşikler üretiyor. “Karanlık madde” etkisiyle, kefir içmek bağışıklık sistemini güçlendirmenin ötesinde, hücresel düzeyde metabolizmayı da şekillendirebiliyor. Sumak: Salatalarda bolca kullandığımız bu ekşi baharat, aslında polifenol açısından çok zengin. Polifenoller, antioksidan özellikleriyle hücre yaşlanmasını yavaşlatıyor. Yeni çalışmalar, sumaktaki bazı moleküllerin bağırsak bakterileri tarafından parçalandığında çok daha güçlü biyoaktif formlara dönüştüğünü gösteriyor. Nar: Anadolu kültüründe bereketin sembolü olan nar, ellagik asit açısından çok zengin. Bağırsak bakterilerimiz bunu urolitinlere dönüştürüyor; bu da mitokondrilerimizi koruyarak yaşlanmaya karşı etkili olabiliyor.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/yedigimiz-ne-beslenmenin-karanlik-maddesi">Yediğimiz ne? Beslenmenin “Karanlık Maddesi”</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p2"><b>Genetik kod çözüldüğünde hastalıkların sırrı da çözülmüş olacaktı. Öyle sanıyorduk. Ama yanıldık. Genetik yalnızca %10’unu açıklıyor; geri kalan %90 çevre ve özellikle de beslenmemizle ilgili. Peki, yediğimiz şeylerin ne kadarını gerçekten biliyoruz?</b><b></b></p>
<p class="p2">2003’te insan genomu tamamen çözüldüğünde, bilim insanları büyük bir sıçrama bekliyordu. Ancak çok geçmeden anlaşıldı ki genler, hastalık riskimizin yalnızca küçük bir kısmını açıklıyor. Kalan kısmı çevresel faktörlere bağlı. Bunların başında da beslenme geliyor.</p>
<p class="p2">Dünya genelinde yetersiz ya da dengesiz beslenme, <b>25 yaş üstü her beş yetişkinden birinin ölümünde rol oynuyor.</b> Avrupa’da ise kalp-damar ölümlerinin neredeyse yarısı doğrudan kötü beslenme ile ilişkili.</p>
<p class="p2">Oysa onlarca yıldır “yağı azalt, tuzu kes, şekere dikkat et” deniyor. Buna rağmen obezite ve beslenme kaynaklı hastalıklar artmaya devam ediyor. Demek ki resimde eksik bir şey var.</p>
<p class="p4"><b>Karanlık Madde ve Karanlık Besinler</b></p>
<p class="p2">Beslenme bilimi uzun yıllar boyunca işi basite indirgedi: protein, karbonhidrat, yağ, vitamin ve mineraller… Toplamda yaklaşık 150 tanımlı kimyasal.</p>
<p class="p2">Ama bugün bilim insanları, yediğimiz gıdalarda aslında <b>26.000’den fazla farklı bileşik</b> olduğunu, büyük kısmının hâlâ tanımlanmadığını söylüyor. İşte bu bilinmeyenler “<b>beslenmenin karanlık maddesi</b>” diye adlandırılıyor.</p>
<p class="p2">Astronomide evrenin %27’sini oluşturan karanlık maddeyi göremiyor, yalnızca etkilerini hissedebiliyoruz. Beslenmede de benzer bir durum var: Her gün bu gizemli bileşikleri tüketiyoruz, ama etkilerini bilmiyoruz.</p>
<p class="p4"><b>Foodomics: Yemeğin Gen Haritası</b></p>
<p class="p2">Yeni bilim dalı <b>foodomics</b>, yani “gıda bilimi omik teknolojilerle birleşiyor”:</p>
<ul class="ul1">
<li class="li2"><b>Genomik:</b> Genlerimiz</li>
<li class="li2"><b>Proteomik:</b> Proteinler</li>
<li class="li2"><b>Metabolomik:</b> Hücresel süreçler</li>
<li class="li2"><b>Nutrigenomik:</b> Besinlerle gen etkileşimi</li>
</ul>
<p class="p2">Bu alanlar sayesinde artık beslenmeyi sadece “kalori ve vitamin” üzerinden değil, biyolojimizin her katmanında görebiliyoruz.</p>
<p class="p2">Örneğin <b>Akdeniz diyeti</b>nin kalp-damar riskini azaltması biliniyor. Bunun bir nedeni kırmızı et ve yumurtadaki bazı bileşenlerin bağırsak bakterilerince parçalanıp <b>TMAO</b> adlı zararlı bir moleküle dönüşmesi. TMAO kalp hastalığı riskini artırıyor. Ancak sarımsak gibi gıdalar bu oluşumu bloke ediyor. Yani soframızdaki her şey görünmeyen bir kimyasal satranç oyununun parçası.</p>
<p class="p4"><b>Bağırsaklarımızdaki Kimya Laboratuvarı</b></p>
<p class="p2">Bağırsak bakterileri burada kilit rol oynuyor. Örneğin meyve ve kuruyemişlerde bulunan <b>ellagik asit</b>, bağırsakta <b>urolitin</b> adlı bileşiklere dönüşüyor. Bu maddeler hücrelerimizin enerji fabrikaları olan mitokondrilerin sağlıklı kalmasına yardımcı oluyor.</p>
<p class="p2">Yani bir elmayı yemek sadece “vitamin almak” değil, genlerimizi açıp kapatabilen, bağışıklığımızı değiştirebilen kimyasal süreçler zincirini tetiklemek demek.</p>
<p class="p2">Tarih de bunun örneklerini veriyor: <b>II. Dünya Savaşı sırasında Hollanda’daki kıtlıkta doğan çocuklar</b>, ilerleyen yaşlarında kalp hastalığı, diyabet ve şizofreniye daha yatkın bulundu. Yıllar sonra anlaşıldı ki annelerinin açlık dönemindeki beslenmesi, çocukların gen faaliyetlerini kalıcı olarak değiştirmişti.</p>
<p class="p4"><b>Gıdanın Haritasını Çıkarmak</b></p>
<p class="p2">Bugün <b>Foodome Project</b> gibi girişimler, gıdadaki bu görünmez kimya evrenini kataloglamaya çalışıyor. Şimdiye kadar <b>130 binden fazla molekül</b> kaydedildi. Amaç, bu moleküllerin hangi proteinlerle, hangi bağırsak bakterileriyle ve hangi hastalık süreçleriyle bağlantılı olduğunu haritalamak.</p>
<p class="p2">Böylece şu sorulara yanıt aranıyor:</p>
<ul class="ul1">
<li class="li2">Neden bazı diyetler bazı insanlarda işe yarıyor, bazılarında yaramıyor?</li>
<li class="li2">Neden bazı gıdalar hastalığı önlerken bazen de tetikliyor?</li>
<li class="li2">Hangi moleküller ilaç ya da yeni süper gıdaların temeli olabilir?</li>
</ul>
<p class="p4"><b>Sonuç: Tabağımızda Bir Evren Var</b></p>
<p class="p2">Henüz yolun başındayız ama mesaj net: Tabağımıza gelen şey sadece kalori ya da protein değil; henüz keşfedilmemiş bir <b>kimyasal evren</b>.</p>
<p class="p2">Nasıl ki evrendeki karanlık maddeyi anlamak kozmolojiyi değiştirdi, beslenmenin karanlık maddesini çözmek de sağlık ve hastalık anlayışımızı kökten değiştirecek.</p>
<p class="p2"><b>Kaynaklar:</b><b></b></p>
<ul class="ul1">
<li class="li2">David Benton, <i>Swansea University</i> – “What exactly are you eating? The nutritional ‘dark matter’ in your food”, <i>The Conversation UK</i>, 29 Ağustos 2025.</li>
<li class="li2">Foodome Project resmi yayınları.</li>
<li class="li2">Avrupa Kardiyoloji Derneği raporları.</li>
</ul>
<p class="p1"><b>Türk Mutfağında “Beslenmenin Karanlık Maddesi”</b></p>
<p class="p2">Beslenmenin “karanlık maddesi” sadece Batı biliminde değil, bizim soframızda da var. Tarhana, kefir, sumak, nar… Yüzyıllardır tükettiğimiz bu gıdalar, aslında modern bilimin yeni yeni keşfettiği biyoaktif moleküllerle dolu. Bu da gösteriyor ki: <b>Geleceğin beslenme bilimi, geçmişin mutfaklarında gizli olabilir.</b><b></b></p>
<p class="p2"><b>Tarhana:</b><b></b></p>
<ul class="ul1">
<li class="li2">Fermente edilmiş yoğurt, un ve çeşitli otlardan yapılan bu geleneksel çorba, sadece “kış erzağı” değil.</li>
<li class="li2">Fermantasyon süreci, içinde yaşayan bakteriler sayesinde <b>probiyotik özellik</b> kazandırıyor.</li>
<li class="li2">Bu bakteriler bağırsak mikrobiyotamızı zenginleştiriyor ve gıdadaki gizli molekülleri açığa çıkarıyor.</li>
</ul>
<p class="p2"><b>Kefir:</b><b></b></p>
<ul class="ul1">
<li class="li2">Kafkasya kökenli olsa da Anadolu’da çok yaygın.</li>
<li class="li2">İçinde yüzlerce farklı bakteri ve maya türü bulunuyor.</li>
<li class="li2">Bu mikroorganizmalar, laktozu parçalayarak sindirimi kolaylaştırıyor ve bağırsakta anti-enflamatuar bileşikler üretiyor.</li>
<li class="li2">“Karanlık madde” etkisiyle, kefir içmek bağışıklık sistemini güçlendirmenin ötesinde, hücresel düzeyde metabolizmayı da şekillendirebiliyor.</li>
</ul>
<p class="p2"><b>Sumak:</b><b></b></p>
<ul class="ul1">
<li class="li2">Salatalarda bolca kullandığımız bu ekşi baharat, aslında polifenol açısından çok zengin.</li>
<li class="li2">Polifenoller, antioksidan özellikleriyle hücre yaşlanmasını yavaşlatıyor.</li>
<li class="li2">Yeni çalışmalar, sumaktaki bazı moleküllerin <b>bağırsak bakterileri tarafından parçalandığında</b> çok daha güçlü biyoaktif formlara dönüştüğünü gösteriyor.</li>
</ul>
<p class="p2"><b>Nar:</b><b></b></p>
<ul class="ul1">
<li class="li2">Anadolu kültüründe bereketin sembolü olan nar, ellagik asit açısından çok zengin.</li>
<li class="li2">Bağırsak bakterilerimiz bunu <b>urolitinlere</b> dönüştürüyor; bu da mitokondrilerimizi koruyarak yaşlanmaya karşı etkili olabiliyor.</li>
</ul>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/yedigimiz-ne-beslenmenin-karanlik-maddesi">Yediğimiz ne? Beslenmenin “Karanlık Maddesi”</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/yedigimiz-ne-beslenmenin-karanlik-maddesi/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">33485</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Ekran Bağımlılığı: Ergen Beynini Sessizce Tüketen Tehdit</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/ekran-bagimliligi-ergen-beynini-sessizce-tuketen-tehdit</link>
					<comments>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/ekran-bagimliligi-ergen-beynini-sessizce-tuketen-tehdit?noamp=mobile#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 21 Mar 2026 05:52:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=33469</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yeni araştırmalar, gençlerin ruh sağlığını asıl tehlikeye atan şeyin ekran başında geçirilen süreden çok, ekran bağımlılığı olduğunu gösteriyor. Sosyal medya ya da video oyunlarından kopamama, kaygıdan depresyona kadar pek çok sorunla bağlantılı. Uzun zamandır anne babalar “kaç saat ekran başında kalındığına” odaklanıyordu. Ancak Weill Cornell Medical College’den veri bilimci Yunyu Xiao ve ekibinin JAMA’da yayımlanan çalışması, tabloyu değiştirdi: 4.300’den fazla çocuk izlendi. %30’u sosyal medyaya, %40’ı video oyunlarına 11 yaşında bağımlılık belirtileri göstermeye başladı. Bu çocuklar, yaşıtlarına kıyasla depresyon, kaygı, saldırganlık ve intihar düşünceleri açısından daha yüksek risk taşıyordu. Bağımlılık belirtileri arasında kompulsif kullanım, bırakmakta zorlanma, ekransız kalınca huzursuzluk ve kavgalara yol açacak düzeyde aşırı kullanım yer alıyor. Ergen Beyni Neden Daha Savunmasız? Ergenlikte risk alma eğilimi, akran onayı arayışı artıyor. Fakat beynin “fren sistemi” olan prefrontal korteks 25 yaşına kadar tam gelişmiyor. Sosyal medya, tıpkı slot makineleri gibi, öngörülemez ödüller (beğeni, yorum, bildirim) sunarak dopamin sistemini aşırı uyarıyor. Bu da kısa vadeli hazlar sağlarken uzun vadede zevk alma kapasitesini düşürüyor – bağımlılığın temel özelliği. Araştırmalara göre kızlar daha çok sosyal medyaya, erkekler ise video oyunlarına bağımlı hale geliyor. Aileler Ne Yapabilir? Ekranı tamamen yasaklamak gerçekçi değil; modern dünyada ekranlardan kaçış yok. Ancak uzmanlar şu stratejileri öneriyor: Kurallar koyun: Sosyal medya ve oyunları “tatlı” gibi düşünün. Her zaman değil, özel zamanlarda. Ekransız bölgeler oluşturun: Yemek masası, yatak odası gibi. Model olun: Çocuklar ebeveynlerin ekran alışkanlıklarını kopyalıyor. Gerekirse ara verin: Bazı uzmanlar, telefonun birkaç haftalığına alınmasının krizi artırsa da uzun vadede gençleri başka etkinliklere yönlendirdiğini söylüyor. Toplumsal Çözümler Gerekli Uzmanlara göre ailelerin mücadelesi tek başına yeterli değil. Çünkü bağımlılık yaratan mekanizmalar, sosyal medya şirketlerinin iş modelinin bir parçası. ABD’de bazı eyaletler çocuklara bağımlılık yapan içeriklerin sunulmasını yasaklayan yasalar çıkardı. Okullarda ise akıllı telefonların sınıflardan çıkarılması tartışılıyor; bazıları “telefonsuz gün” uygulamalarını deniyor. Stanford’dan Anna Lembke, 15 yıl önce bu önerileri dile getirdiğinde “çılgınca” bulunduğunu hatırlatıyor: “Şimdi ise birçok okul bunu deniyor. Bu umut verici.” Kaynak: Sujata Gupta, Science News, 22 Temmuz 2025; JAMA, 18 Haziran 2025.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/ekran-bagimliligi-ergen-beynini-sessizce-tuketen-tehdit">Ekran Bağımlılığı: Ergen Beynini Sessizce Tüketen Tehdit</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p2"><b>Yeni araştırmalar, gençlerin ruh sağlığını asıl tehlikeye atan şeyin ekran başında geçirilen süreden çok, ekran bağımlılığı olduğunu gösteriyor. Sosyal medya ya da video oyunlarından kopamama, kaygıdan depresyona kadar pek çok sorunla bağlantılı.</b><b></b></p>
<p class="p2">Uzun zamandır anne babalar “kaç saat ekran başında kalındığına” odaklanıyordu. Ancak Weill Cornell Medical College’den veri bilimci Yunyu Xiao ve ekibinin <b>JAMA’da yayımlanan çalışması</b>, tabloyu değiştirdi:</p>
<ul class="ul1">
<li class="li2"><b>4.300’den fazla çocuk</b> izlendi.</li>
<li class="li2"><b>%30’u sosyal medyaya, %40’ı video oyunlarına</b> 11 yaşında bağımlılık belirtileri göstermeye başladı.</li>
<li class="li2">Bu çocuklar, yaşıtlarına kıyasla <b>depresyon, kaygı, saldırganlık ve intihar düşünceleri</b> açısından daha yüksek risk taşıyordu.</li>
</ul>
<p class="p2">Bağımlılık belirtileri arasında <b>kompulsif kullanım, bırakmakta zorlanma, ekransız kalınca huzursuzluk ve kavgalara yol açacak düzeyde aşırı kullanım</b> yer alıyor.</p>
<p class="p4"><b>Ergen Beyni Neden Daha Savunmasız?</b></p>
<p class="p2">Ergenlikte <b>risk alma eğilimi, akran onayı arayışı</b> artıyor. Fakat beynin “fren sistemi” olan prefrontal korteks 25 yaşına kadar tam gelişmiyor.</p>
<ul class="ul1">
<li class="li2">Sosyal medya, tıpkı <b>slot makineleri</b> gibi, öngörülemez ödüller (beğeni, yorum, bildirim) sunarak <b>dopamin sistemini aşırı uyarıyor</b>.</li>
<li class="li2">Bu da kısa vadeli hazlar sağlarken uzun vadede zevk alma kapasitesini düşürüyor – bağımlılığın temel özelliği.</li>
</ul>
<p class="p2">Araştırmalara göre kızlar daha çok <b>sosyal medyaya</b>, erkekler ise <b>video oyunlarına</b> bağımlı hale geliyor.</p>
<p class="p4"><b>Aileler Ne Yapabilir?</b></p>
<p class="p2">Ekranı tamamen yasaklamak gerçekçi değil; modern dünyada ekranlardan kaçış yok. Ancak uzmanlar şu stratejileri öneriyor:</p>
<ul class="ul1">
<li class="li2"><b>Kurallar koyun:</b> Sosyal medya ve oyunları “tatlı” gibi düşünün. Her zaman değil, özel zamanlarda.</li>
<li class="li2"><b>Ekransız bölgeler oluşturun:</b> Yemek masası, yatak odası gibi.</li>
<li class="li2"><b>Model olun:</b> Çocuklar ebeveynlerin ekran alışkanlıklarını kopyalıyor.</li>
<li class="li2"><b>Gerekirse ara verin:</b> Bazı uzmanlar, telefonun birkaç haftalığına alınmasının krizi artırsa da uzun vadede gençleri başka etkinliklere yönlendirdiğini söylüyor.</li>
</ul>
<p class="p4"><b>Toplumsal Çözümler Gerekli</b></p>
<p class="p2">Uzmanlara göre ailelerin mücadelesi tek başına yeterli değil. Çünkü bağımlılık yaratan mekanizmalar, sosyal medya şirketlerinin iş modelinin bir parçası.</p>
<ul class="ul1">
<li class="li2"><b>ABD’de bazı eyaletler</b> çocuklara bağımlılık yapan içeriklerin sunulmasını yasaklayan yasalar çıkardı.</li>
<li class="li2">Okullarda ise akıllı telefonların sınıflardan çıkarılması tartışılıyor; bazıları “telefonsuz gün” uygulamalarını deniyor.</li>
</ul>
<p class="p2">Stanford’dan Anna Lembke, 15 yıl önce bu önerileri dile getirdiğinde “çılgınca” bulunduğunu hatırlatıyor: <i>“Şimdi ise birçok okul bunu deniyor. Bu umut verici.”</i><i></i></p>
<p class="p2"><strong>Kaynak: Sujata Gupta, <i>Science News</i>, 22 Temmuz 2025; <i>JAMA</i>, 18 Haziran 2025.</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/ekran-bagimliligi-ergen-beynini-sessizce-tuketen-tehdit">Ekran Bağımlılığı: Ergen Beynini Sessizce Tüketen Tehdit</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/ekran-bagimliligi-ergen-beynini-sessizce-tuketen-tehdit/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">33469</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Doğa aklı nasıl çalışıyor? Bize ne öğretiyor?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/doga-akli-nasil-calisiyor-bize-ne-ogretiyor</link>
					<comments>https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/doga-akli-nasil-calisiyor-bize-ne-ogretiyor?noamp=mobile#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 20 Mar 2026 10:32:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gezegenimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=33464</guid>

					<description><![CDATA[<p>İbrahim Ortaş / Çukurova Üniversitesi / iortas@cu.edu.tr Ekosistem aklı: Doğanın bize bütüncül işleyişi üzerinden anlattıkları Prof. Dr. Ahmet Çınar hoca “Ekosistem Aklı, Monokültürden Dijital Monokültüre” paylaşımı ile ekoloji bilgisinin bilinmesinin önemini vurgulamış oldu. Yıllardır, bitki ekoloğu Prof. Dr. Cengiz Darıcı hocaya ekoloji konusunu anlaşılır bir şekilde yeniden yazmasını isterim. Asıl sorun ekoloji bilgisi ve biliminin yeterince geniş kesimlerce anlaşılmamasından kaynaklanıyor. Bilindiği gibi, dünyamızda yaşam formları kurulduğundan günümüze kadar ekosistem işleyişi bu şekilde devam etmektedir. Doğada bütün canlı sistemlerin yaşamda fonksiyonel işbirliği içinde işlevsel oldukları görülüyor. Ekosistemin parçaları, karşılıklı etkileşim ve işbirliği içinde varlıklarını sürdürerek gıda güvenliğini mümkün kılmaktadır. Aksi durumda sistem kilitleniyor ve bitkilerin besin elementlerinden yararlanması engellenmektedir. Toprak biliminde (diğer bilim alanlarında da) arkadaşlarımız tek tek bilim alanlarını öne çıkardıkları zaman, birtakım olgular zihnimde toprak biyokimyası ile toprak fiziği ve toprak kimyası arasında doğrudan ilişki olduğunu, birinin varlığının diğerinin varlığına bağlı olduğunu hissettirdi. Bu bağlamda artık toprağın bütün unsurlarının birlikte işlemesi durumunda toprak sağlığını ve buna bağlı olarak diğer canlıların sağlığını koruduğunu daha iyi görüyoruz. Diğer bir ifadeyle, ekosistemin her bir bileşeni ancak bütünsel yapı içerisinde işlevsel ve anlamlı hâle gelmektedir. Yoksa bir anlam ifade etmez ki doğada anlamsız bir şey de yoktur. Ekosistem bütünlüğünü anladıkça görüyoruz ki doğada çoklu işleyiş, karşılıklı bağımlılık ve fonksiyonel işbirliği uzun zamandır devam etmektedir. Parça-bütün ekseninde bakınca, doğanın tam bir ekosistem mühendisliği içinde işlediği görülmektedir. Monokültür Değil, Pelikültür İşleyişini Hayatın Her Alanında Yaşatmak Gerekir Ahmet Çınar hoca, yazısında “1970’li yıllarda Çukurova’da ova neredeyse tamamen pamukla kaplıydı. 1974’te bir zararlı beyazsinek (Bemisia tabaci) salgını çıktı. Sinekler bulut gibi gökyüzünü kaplıyordu. Bir sezonda 18–19 ilaçlama yapılıyordu. Bu üç dört yıl sürdü. Sorun ilaç eksikliği değildi. Sorun sistemin kırılgan olmasıydı. Çözüm kimyada değil, yapıda bulundu. Polikültüre geçildi,” diyor. Ahmet Hoca&#8217;nın verdiği örnek bir dönem bereketli Çukurova topraklarında akaltın, pamuğun bölgede yetiştirilmeyeceği kaygısı çiftçileri ve ekonomi çevrelerini tedirgin etmişti. Beyazsinek mücadelesi içinde öğrenilen bilgi ve fark etme olgusu ekosistem bilincimizin gelişmesine önemli katkı yapmıştı. İnsanlığın ilk kültürel dönüşümü olan tarım ve sonrasında evirildiği endüstriyel, şimdi de dijital tarım teknikleri beklentisi ağırlıklı olarak verim artışı eksenine oturuldu. İnsanın tarım yapmasıyla birlikte başlayan verim ve daha çok üretim anlayışı sonunda, doğal yapı doğanın aleyhine bozuldu. Zaman içinde teknolojideki gelişmeler ile insanın kontrolünün artması ile doğanın bozunumu artık günümüzde taşınamaz duruma geldi. Günümüze kadar küresel tarım şirketleri, halen ABD’deki geniş tarım alanlarında uyguladıkları yüksek verim ve kârlılık için pestisit, inseksit, kimyasal gübre kullanımını savunmaktadırlar. Ekolojinin bozulması, çevre sağlığı ve gıdanın güvenliği ve güvencesi kavramları hiç akla gelmiyor. Artık her şeyde olduğu gibi tarımsal üretim ve sunumunda, küresel şirketler tek yönlü ekim, dikim ve kimyasal kullanımını en yüksek düzeyde sürdürüyor. Çok ciddi reklam ve güvenceler ve de kamusal desteklerle kimyasalları artan miktarda satmaya devam etmektedirler. Ancak nafile, çünkü artık doğa taşıyamaz, durma gelmiştir. Bilim kuruluşları, çiftçiler ve duyarlı kesimler doğayı korumak ve kimyasal girdilere dayalı iflas etmiş sisteme dur demeleri gerekir. Yoksa doğanın kendini yenileme ve dengeleme kapasitesi ciddi biçimde zayıflamıştır ve bozulan dengeyi onarmaya gidecek yeteneklerini kaybediyorlar. Biyolojinin Yasaları Süreklilik İçinde Devam Etmektedir, Kaosu Sevmez Doğada bozulan toprağın ve bitkinin biyolojisidir. Biyoloji kaosu ve düzensizliği sevmez. Milyonlarca yıllık bir genetik sürdürülebilirlik ve işleyişi bulunmaktadır. Bu işleyişin kendi iç ve dış dinamikleri bütüncül bir yapı içinde işlemektedir. Dışarıdan yapılacak her girdiye karşın bir tepki geliştirmektedir. Bu tepkiler kimyasal denge esasına göre işlemektedir. Denge eksenli sürdürülebilirlik bozulduğu zaman, yoğunluk uygulayan taraf hep daha baskın çıkacaktır. Bu bağlamda önce her canlı yapının her yönüyle doğasını ve işleyişini anlamak gerekir. Halen bilmediğimiz biyoçeşitliliğin unsurlarına tek taraflı olarak uyguladığımız doğanın işleyişine uygun olmayan girdiler ne yazık ki biyoçeşitliliği önemli ölçüde zayıflattı. Bereket, halen ekolojinin var olan unsurları ile bulunduğu ortamda yapıyı onarmaya çalışıyorlar, ancak bizim yoğun girdi ve müdahalelerimiz yer yer baskın geliyor. Tarımda tek yönlü verim eksenli müdahalelerin yaratacağı tahribat, aynı şekilde zincirleme olarak ekonomik-sosyal alanlarda çeşitliliğin daraltmasına neden olacağından, sonunda canlıların kendi ekolojilerine uygun alanlara göç etmesine neden olur. Örneğin, iklim değişimleri sonucunda yaşanan insan ve diğer canlıların göçleri gösterilebilir. Doğa Ortak Akıldan Yana Çalışmaktadır Yalnızca doğada değil, sosyal yaşamda da bu müdahale bugün siyasi, sosyal ve ekonomik monopol durumunu oluşturmuş, polikültürün/çeşitliliğin ne yazık ki artık etkisini kaybetmektedir. Doğanın bu gerçekçiliğini dikkate alarak, polikültürün zayıflaması yalnızca doğada, tarlada ve toprakta değil, sosyal hayata, düşüncede de tek sesliliğe yol açacaktır. İnsanın tarımsal faaliyetleri ve sonrasında oluşan üretim artışı ve ticarete, siyasete ve yönetim organizasyonlarında monopolleşmesi ile tek taraflı müdahaleleri ile ortama hâkim olma anlayışı, o toplumları geliştirmemiş, tersinden, bağımlı yapmıştır. Oysa ekosistem aklı, doğada nasıl sağlıklı işleyiş gerektiriyorsa, sosyal hayattada çoklu ortak akla önem verilmesi toplumların esenliği için önemlidir. Oysa ekosistem aklı, tam da doğanın işleyişine kulak verilmesini işaret ediyor. Ekolojik aklı bize çoklu akılların birlikte çalışmasını gösteriyor. Ekoloji Okuryazarlığı Önemsenmeli Bu bağlamda Prof. Darıcı Hoca hep “Doğadaki canlılar arasında her zaman sinerjetik ve antagonistik etkilerle birbirlerinin varlığını da kontrol edebiliyorlar” der. Aynı ekosistemde çoğu bitki aynı ekolojik toleransa sahiplerse, yan yana, birinin varlığı bir başkasının çoğalmasına ve gelişmesine yol açıyor, ekolojik sınır toleransına göre bazen bir diğerini engelliyor ve bu durumda ekolojik dengeyi sağlayan kadar devam ediyor. Bazen aynı ortamda bitkiler çok fazla çoğalır ve gelişirlerse, güneşten ve besin elementlerinden yararlanmak için kendi kendilerini de sınırlayabiliyorlar. Böylece sürdürülebilir mekânın dengesini sağlamaya çalışıyorlar. Ekolojinin aklı burada hem ekonomik hem de ekolojik dengeyi korumak için ekolojik işleyişe göre yönetilmeyi gerektiriyor. İşin aslı, belirttiğiniz gibi, bütün bilimlerin mekanizması tekçi değil, çoklu işleyişten geçiyor. Ekosistem akıl, doğanın ve yaşamın sürdürülebilirliği için kaçınılmaz bir zorunluluk. Hayatın her alanında tek akıl değil, çoklu akılların birlikte sürece katkıda bulunma durumu üzerinde durmamız gerekir. Biyoçeşitlilik ve peliküldür bilgisi, bilinci olmadan sürdürülebilirlik kelimesi yalnızca bir slogandan öteye gidemez. Biyoçeşitlilik okuryazarlığı olmadan ekolojik akıl devreye girmezse, korkarım, daha başımıza çok sorun açarız. İlgi duyanlar, karıncaları, arıları ve diğer toprak canlılarını gözlemelerini öneririm. Ekolojik akıl, acil olarak ekosistem yaşını sürdürülebilir kılmak için gerektiriliyor. Eğitim sistemine ciddi bir biyoçeşitlilik-ekoloji okuryazarlığı dersi kazandırılmalı. Hem de, hemen şimdi. Ben de toprak ekosisteminin öğrettikleri üzerinden, araştırma konularımı, son yıllarda onarıcı ekosistem mühendisliği eksenli toprak çalışmaları yürütüyorum. Prof. Dr. Tuncay Tükel hocamız, ekosistem mühendisliği kitabı ile canlıların doğaya ortak tutumla ne denli katkılar sunduğunu belirtiyor. Bu arada, liyakat sahibi hocaların gözlemlere dayalı tecrübeleri, bilgi birikimleri ve öğretileri bilginin kümülatif etkisinin önemini göstermektedir. Bu bağlamda üniversitelerde bilimsel yöntem sahibi insanların bulunmasının önemi bir kez daha ortaya çıkıyor. Bilgi ve tecrübeye saygı ile. İbrahim Ortaş / Çukurova Üniversitesi / iortas@cu.edu.tr</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/doga-akli-nasil-calisiyor-bize-ne-ogretiyor">Doğa aklı nasıl çalışıyor? Bize ne öğretiyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><strong><span class="s1">İbrahim Ortaş / Çukurova Üniversitesi /<span class="Apple-converted-space"> </span><a href="mailto:iortas@cu.edu.tr">iortas@cu.edu.tr</a></span></strong></p>
<p class="p1"><strong><span class="s1">Ekosistem aklı: Doğanın bize bütüncül işleyişi ü</span></strong><strong><span class="s1">zerinden anlattıkları</span></strong></p>
<p class="p1"><span class="s1">Prof. Dr. Ahmet Çınar hoca “Ekosistem Aklı, Monokültürden Dijital Monokültüre” paylaşımı ile ekoloji bilgisinin bilinmesinin önemini vurgulamış oldu. Yıllardır, bitki ekoloğu Prof. Dr. Cengiz Darıcı hocaya ekoloji konusunu anlaşılır bir şekilde yeniden yazmasını isterim. Asıl sorun ekoloji bilgisi ve biliminin yeterince geniş kesimlerce anlaşılmamasından kaynaklanıyor. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bilindiği gibi, dünyamızda yaşam formları kurulduğundan günümüze kadar ekosistem işleyişi bu şekilde devam etmektedir. Doğada bütün canlı sistemlerin yaşamda fonksiyonel işbirliği içinde işlevsel oldukları görülüyor. Ekosistemin parçaları, karşılıklı etkileşim ve işbirliği içinde varlıklarını sürdürerek gıda güvenliğini mümkün kılmaktadır. Aksi durumda sistem kilitleniyor ve bitkilerin besin elementlerinden yararlanması engellenmektedir. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Toprak biliminde (diğer bilim alanlarında da) arkadaşlarımız tek tek bilim alanlarını öne çıkardıkları zaman, birtakım olgular zihnimde toprak biyokimyası ile toprak fiziği ve toprak kimyası arasında doğrudan ilişki olduğunu, birinin varlığının diğerinin varlığına bağlı olduğunu hissettirdi. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bu bağlamda artık toprağın bütün unsurlarının birlikte işlemesi durumunda toprak sağlığını ve buna bağlı olarak diğer canlıların sağlığını koruduğunu daha iyi görüyoruz. Diğer bir ifadeyle, ekosistemin her bir bileşeni ancak bütünsel yapı içerisinde işlevsel ve anlamlı hâle gelmektedir. Yoksa bir anlam ifade etmez ki doğada anlamsız bir şey de yoktur. Ekosistem bütünlüğünü anladıkça görüyoruz ki doğada çoklu işleyiş, karşılıklı bağımlılık ve fonksiyonel işbirliği uzun zamandır devam etmektedir. Parça-bütün ekseninde bakınca, doğanın tam bir ekosistem mühendisliği içinde işlediği görülmektedir. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><strong>Monokültür Değil, Pelikültür İşleyişini Hayatın Her Alanında Yaşatmak Gerekir</strong></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Ahmet Çınar hoca, yazısında “1970’li yıllarda Çukurova’da ova neredeyse tamamen pamukla kaplıydı. 1974’te bir zararlı beyazsinek (Bemisia tabaci) salgını çıktı. Sinekler bulut gibi gökyüzünü kaplıyordu. Bir sezonda 18–19 ilaçlama yapılıyordu. Bu üç dört yıl sürdü. Sorun ilaç eksikliği değildi. Sorun sistemin kırılgan olmasıydı. Çözüm kimyada değil, yapıda bulundu. Polikültüre geçildi,” diyor. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Ahmet Hoca&#8217;nın verdiği örnek bir dönem bereketli Çukurova topraklarında akaltın, pamuğun bölgede yetiştirilmeyeceği kaygısı çiftçileri ve ekonomi çevrelerini tedirgin etmişti. Beyazsinek mücadelesi içinde öğrenilen bilgi ve fark etme olgusu ekosistem bilincimizin gelişmesine önemli katkı yapmıştı. İnsanlığın ilk kültürel dönüşümü olan tarım ve sonrasında evirildiği endüstriyel, şimdi de dijital tarım teknikleri beklentisi ağırlıklı olarak verim artışı eksenine oturuldu. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">İnsanın tarım yapmasıyla birlikte başlayan verim ve daha çok üretim anlayışı sonunda, doğal yapı doğanın aleyhine bozuldu. Zaman içinde teknolojideki gelişmeler ile insanın kontrolünün artması ile doğanın bozunumu artık günümüzde taşınamaz duruma geldi. Günümüze kadar küresel tarım şirketleri, halen ABD’deki geniş tarım alanlarında uyguladıkları yüksek verim ve kârlılık için pestisit, inseksit, kimyasal gübre kullanımını savunmaktadırlar. Ekolojinin bozulması, çevre sağlığı ve gıdanın güvenliği ve güvencesi kavramları hiç akla gelmiyor. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Artık her şeyde olduğu gibi tarımsal üretim ve sunumunda, küresel şirketler tek yönlü ekim, dikim ve kimyasal kullanımını en yüksek düzeyde sürdürüyor. Çok ciddi reklam ve güvenceler ve de kamusal desteklerle kimyasalları artan miktarda satmaya devam etmektedirler. Ancak nafile, çünkü artık doğa taşıyamaz, durma gelmiştir. Bilim kuruluşları, çiftçiler ve duyarlı kesimler doğayı korumak ve kimyasal girdilere dayalı iflas etmiş sisteme dur demeleri gerekir. Yoksa doğanın kendini yenileme ve dengeleme kapasitesi ciddi biçimde zayıflamıştır ve bozulan dengeyi onarmaya gidecek yeteneklerini kaybediyorlar. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><strong>Biyolojinin Yasaları Süreklilik İçinde Devam Etmektedir, Kaosu Sevmez</strong> </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Doğada bozulan toprağın ve bitkinin biyolojisidir. Biyoloji kaosu ve düzensizliği sevmez. Milyonlarca yıllık bir genetik sürdürülebilirlik ve işleyişi bulunmaktadır. Bu işleyişin kendi iç ve dış dinamikleri bütüncül bir yapı içinde işlemektedir. Dışarıdan yapılacak her girdiye karşın bir tepki geliştirmektedir. Bu tepkiler kimyasal denge esasına göre işlemektedir. Denge eksenli sürdürülebilirlik bozulduğu zaman, yoğunluk uygulayan taraf hep daha baskın çıkacaktır. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bu bağlamda önce her canlı yapının her yönüyle doğasını ve işleyişini anlamak gerekir. Halen bilmediğimiz biyoçeşitliliğin unsurlarına tek taraflı olarak uyguladığımız doğanın işleyişine uygun olmayan girdiler ne yazık ki biyoçeşitliliği önemli ölçüde zayıflattı. Bereket, halen ekolojinin var olan unsurları ile bulunduğu ortamda yapıyı onarmaya çalışıyorlar, ancak bizim yoğun girdi ve müdahalelerimiz yer yer baskın geliyor. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Tarımda tek yönlü verim eksenli müdahalelerin yaratacağı tahribat, aynı şekilde zincirleme olarak ekonomik-sosyal alanlarda çeşitliliğin daraltmasına neden olacağından, sonunda canlıların kendi ekolojilerine uygun alanlara göç etmesine neden olur. Örneğin, iklim değişimleri sonucunda yaşanan insan ve diğer canlıların göçleri gösterilebilir. </span></p>
<p class="p1"><strong><span class="s1">Doğa Ortak Akıldan Yana Çalışmaktadır</span></strong></p>
<p class="p1"><span class="s1">Yalnızca doğada değil, sosyal yaşamda da bu müdahale bugün siyasi, sosyal ve ekonomik monopol durumunu oluşturmuş, polikültürün/çeşitliliğin ne yazık ki artık etkisini kaybetmektedir. Doğanın bu gerçekçiliğini dikkate alarak, polikültürün zayıflaması yalnızca doğada, tarlada ve toprakta değil, sosyal hayata, düşüncede de tek sesliliğe yol açacaktır. İnsanın tarımsal faaliyetleri ve sonrasında oluşan üretim artışı ve ticarete, siyasete ve yönetim organizasyonlarında monopolleşmesi ile tek taraflı müdahaleleri ile ortama hâkim olma anlayışı, o toplumları geliştirmemiş, tersinden, bağımlı yapmıştır. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Oysa ekosistem aklı, doğada nasıl sağlıklı işleyiş gerektiriyorsa, sosyal hayattada çoklu ortak akla önem verilmesi toplumların esenliği için önemlidir. Oysa ekosistem aklı, tam da doğanın işleyişine kulak verilmesini işaret ediyor. Ekolojik aklı bize çoklu akılların birlikte çalışmasını gösteriyor. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><strong>Ekoloji Okuryazarlığı Önemsenmeli</strong> </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bu bağlamda Prof. Darıcı Hoca hep “Doğadaki canlılar arasında her zaman sinerjetik ve antagonistik etkilerle birbirlerinin varlığını da kontrol edebiliyorlar” der. Aynı ekosistemde çoğu bitki aynı ekolojik toleransa sahiplerse, yan yana, birinin varlığı bir başkasının çoğalmasına ve gelişmesine yol açıyor, ekolojik sınır toleransına göre bazen bir diğerini engelliyor ve bu durumda ekolojik dengeyi sağlayan kadar devam ediyor. Bazen aynı ortamda bitkiler çok fazla çoğalır ve gelişirlerse, güneşten ve besin elementlerinden yararlanmak için kendi kendilerini de sınırlayabiliyorlar. Böylece sürdürülebilir mekânın dengesini sağlamaya çalışıyorlar. Ekolojinin aklı burada hem ekonomik hem de ekolojik dengeyi korumak için ekolojik işleyişe göre yönetilmeyi gerektiriyor. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">İşin aslı, belirttiğiniz gibi, bütün bilimlerin mekanizması tekçi değil, çoklu işleyişten geçiyor. Ekosistem akıl, doğanın ve yaşamın sürdürülebilirliği için kaçınılmaz bir zorunluluk. Hayatın her alanında tek akıl değil, çoklu akılların birlikte sürece katkıda bulunma durumu üzerinde durmamız gerekir. Biyoçeşitlilik ve peliküldür bilgisi, bilinci olmadan sürdürülebilirlik kelimesi yalnızca bir slogandan öteye gidemez. Biyoçeşitlilik okuryazarlığı olmadan ekolojik akıl devreye girmezse, korkarım, daha başımıza çok sorun açarız. İlgi duyanlar, karıncaları, arıları ve diğer toprak canlılarını gözlemelerini öneririm. Ekolojik akıl, acil olarak ekosistem yaşını sürdürülebilir kılmak için gerektiriliyor. Eğitim sistemine ciddi bir biyoçeşitlilik-ekoloji okuryazarlığı dersi kazandırılmalı. Hem de, hemen şimdi. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Ben de toprak ekosisteminin öğrettikleri üzerinden, araştırma konularımı, son yıllarda onarıcı ekosistem mühendisliği eksenli toprak çalışmaları yürütüyorum. Prof. Dr. Tuncay Tükel hocamız, ekosistem mühendisliği kitabı ile canlıların doğaya ortak tutumla ne denli katkılar sunduğunu belirtiyor. Bu arada, liyakat sahibi hocaların gözlemlere dayalı tecrübeleri, bilgi birikimleri ve öğretileri bilginin kümülatif etkisinin önemini göstermektedir. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bu bağlamda üniversitelerde bilimsel yöntem sahibi insanların bulunmasının önemi bir kez daha ortaya çıkıyor. Bilgi ve tecrübeye saygı ile.</span></p>
<p><strong><span class="s1">İbrahim Ortaş / Çukurova Üniversitesi / <a href="mailto:iortas@cu.edu.tr">iortas@cu.edu.tr</a></span></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/doga-akli-nasil-calisiyor-bize-ne-ogretiyor">Doğa aklı nasıl çalışıyor? Bize ne öğretiyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/doga-akli-nasil-calisiyor-bize-ne-ogretiyor/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">33464</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Enerji Müzesi&#8217;nde ‘Sergei Tchoban: Zaman Katmanları Arasında’ sergisi </title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/duyurular/enerji-muzesinde-sergei-tchoban-zaman-katmanlari-arasinda-sergisi</link>
					<comments>https://www.herkesebilimteknoloji.com/duyurular/enerji-muzesinde-sergei-tchoban-zaman-katmanlari-arasinda-sergisi?noamp=mobile#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 09 Mar 2026 18:35:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Duyuru ve Etkinlikler]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=33431</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu yıl 30. yılını kutlayan İstanbul Bilgi Üniversitesi, çağdaş mimarlığın önde gelen isimlerinden Sergei Tchoban’ın “Zaman Katmanları Arasında” sergisine 27 Mart’a dek ev sahipliği yapıyor. Kentsel mekânda zamanın tarihsel ve çağdaş katmanları arasında kurulan diyaloğu odağına alan sergi, 27 Şubat 2026’da santralistanbul Kampüsü Enerji Müzesi’nde sanatçının katılımıyla açıldı. Öğrencilerle atölye çalışmaları da yapan Tchoban çalışmaları ve kent tarihinin korunmasının önemi hakkında bilgi verdi. Daha önce 2025 yılı Uluslararası Antalya Mimarlık Bienali kapsamında sergilenen seçki, tarihsel ve modern mimarlık arasındaki karşıt etkileşimi; çağdaş kentlerde tarihle bugün arasındaki diyaloğu görünür kılıyor. Kenti mimari katmanlarıyla birlikte gezilebilir bir tarih kitabı olarak ele alan Tchoban, yapıtlarında görselleştirilmiş ve inşa edilmiş fikirleri kâğıda aktarıyor ve bunları birbiriyle ilişkilendiriyor. Sergi çizimler ve inşa edilmiş projelerden oluşuyor Çizimler ve inşa edilmiş projelerin fotoğraflarından oluşan sergi, çağdaş ile tarihsel, ikonik mimari ile arka plan mimarisi arasındaki karşıtlığı araştıran proje ve mimari fantezilerden oluşan bir seçki sunuyor. Yeni katmanların çağdaş kentin oluşumundaki rolünü gözler önüne seriyor. Sergei Tchoban için çizim yeni mimari fikirlerin geliştirilmesi ve hayata geçirilmesine olanak tanıyan deneysel bir araç olarak öne çıkıyor. Serginin çizim seçkisinin merkezinde, Piranesi’ye ait üç özgün gravür yer alıyor. Bu gravürlerin üzerine eklenen çağdaş katman, bir başyapıtın tahribi mi yoksa kente yeni ve çağdaş bir dokunuş mu kazandırıldığı sorusunu gündeme taşıyor. Sergide yer alan inşa edilmiş proje fotoğrafları ise, yer aldıkları tarihsel bağlamlarla kimi zaman tartışmalı ilişkiler kuran projelere odaklanıyor. Yeniden kullanım ile sosyal ve kültürel entegrasyon, sürdürülebilirliğin önemli başlıkları olarak ele alınıyor. Tchoban’ın eserleri, yeni bir çağ için mimari vizyonları ve çözümleri biçim ve malzeme üzerinden ortaya koyuyor. Bu temalara yönelik araştırması, hem çizimlerinde hem de mimari projelerinde izlenebiliyor. Bir yapının kent içindeki rolüne bağlı olarak, kimi zaman dokunsal detaylarla geri planda kalıyor; kimi zaman ise karşıt biçimler ve malzemelerle öne çıkıyor. “Sergei Tchoban: Zaman Katmanları Arasında” sergisi, 27 Mart 2026 tarihine kadar santralistanbul Kampüsü Enerji Müzesi’nde her gün 09.00–17.00 saatleri arasında ücretsiz olarak sanatseverlerle buluşacak. https://enerjimuzesi.bilgi.edu.tr/tr/</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/duyurular/enerji-muzesinde-sergei-tchoban-zaman-katmanlari-arasinda-sergisi">Enerji Müzesi&#8217;nde ‘Sergei Tchoban: Zaman Katmanları Arasında’ sergisi </a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div>
<div>Bu yıl 30. yılını kutlayan İstanbul Bilgi Üniversitesi, çağdaş mimarlığın önde gelen isimlerinden Sergei Tchoban’ın “Zaman Katmanları Arasında” sergisine 27 Mart’a dek ev sahipliği yapıyor.</div>
<div></div>
<div>Kentsel mekânda zamanın tarihsel ve çağdaş katmanları arasında kurulan diyaloğu odağına alan sergi, 27 Şubat 2026’da santralistanbul Kampüsü Enerji Müzesi’nde sanatçının katılımıyla açıldı. Öğrencilerle atölye çalışmaları da yapan Tchoban çalışmaları ve kent tarihinin korunmasının önemi hakkında bilgi verdi.</div>
<div></div>
<div>Daha önce 2025 yılı Uluslararası Antalya Mimarlık Bienali kapsamında sergilenen seçki, tarihsel ve modern mimarlık arasındaki karşıt etkileşimi; çağdaş kentlerde tarihle bugün arasındaki diyaloğu görünür kılıyor. Kenti mimari katmanlarıyla birlikte gezilebilir bir tarih kitabı olarak ele alan Tchoban, yapıtlarında görselleştirilmiş ve inşa edilmiş fikirleri kâğıda aktarıyor ve bunları birbiriyle ilişkilendiriyor.</div>
<div></div>
<div><b>Sergi çizimler ve inşa edilmiş projelerden oluşuyor</b></div>
<div></div>
<p>Çizimler ve inşa edilmiş projelerin fotoğraflarından oluşan sergi, çağdaş ile tarihsel, ikonik mimari ile arka plan mimarisi arasındaki karşıtlığı araştıran proje ve mimari fantezilerden oluşan bir seçki sunuyor. Yeni katmanların çağdaş kentin oluşumundaki rolünü gözler önüne seriyor. Sergei Tchoban için çizim yeni mimari fikirlerin geliştirilmesi ve hayata geçirilmesine olanak tanıyan deneysel bir araç olarak öne çıkıyor. Serginin çizim seçkisinin merkezinde, Piranesi’ye ait üç özgün gravür yer alıyor. Bu gravürlerin üzerine eklenen çağdaş katman, bir başyapıtın tahribi mi yoksa kente yeni ve çağdaş bir dokunuş mu kazandırıldığı sorusunu gündeme taşıyor.</p>
<p>Sergide yer alan inşa edilmiş proje fotoğrafları ise, yer aldıkları tarihsel bağlamlarla kimi zaman tartışmalı ilişkiler kuran projelere odaklanıyor. Yeniden kullanım ile sosyal ve kültürel entegrasyon, sürdürülebilirliğin önemli başlıkları olarak ele alınıyor. Tchoban’ın eserleri, yeni bir çağ için mimari vizyonları ve çözümleri biçim ve malzeme üzerinden ortaya koyuyor. Bu temalara yönelik araştırması, hem çizimlerinde hem de mimari projelerinde izlenebiliyor. Bir yapının kent içindeki rolüne bağlı olarak, kimi zaman dokunsal detaylarla geri planda kalıyor; kimi zaman ise karşıt biçimler ve malzemelerle öne çıkıyor.</p>
<p>“Sergei Tchoban: Zaman Katmanları Arasında” sergisi, 27 Mart 2026 tarihine kadar santralistanbul Kampüsü Enerji Müzesi’nde her gün 09.00–17.00 saatleri arasında ücretsiz olarak sanatseverlerle buluşacak.</p>
<p><strong><a href="https://enerjimuzesi.bilgi.edu.tr/tr/">https://enerjimuzesi.bilgi.edu.tr/tr/</a></strong></p>
</div>
<div class="adL"></div>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/duyurular/enerji-muzesinde-sergei-tchoban-zaman-katmanlari-arasinda-sergisi">Enerji Müzesi&#8217;nde ‘Sergei Tchoban: Zaman Katmanları Arasında’ sergisi </a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.herkesebilimteknoloji.com/duyurular/enerji-muzesinde-sergei-tchoban-zaman-katmanlari-arasinda-sergisi/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">33431</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Bilimsel keşifler nasıl yapılıyor? 5 büyük buluşun ilginç öyküsü</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/bilimsel-kesifler-nasil-yapiliyor-5-buyuk-bulusun-ilginc-oykusu</link>
					<comments>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/bilimsel-kesifler-nasil-yapiliyor-5-buyuk-bulusun-ilginc-oykusu?noamp=mobile#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 09 Mar 2026 11:56:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam Bilimleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=33419</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şefik Şanal Alkan / sefik.alkan@gmail.com Bugün sizlere bilimsel buluşların nasıl yapıldığını örnekler vererek anlatmak istiyorum. Yazının ilk bölümünde sizlere temel ve uygulamalı bilimler arasındaki ikilemden söz ettikten sonra tarihten 5 bilimsel buluşun öyküsünü anlatacağım. Bir sonraki yazımda ise benim kişisel olarak tanıdığım çağdaş 5 bilimcinin yaptığı büyük buluşları anlattıktan sonra, bilim ile felsefenin kaçınılmaz kardeşliğine değineceğim.  Hemen belirtmeliyim ki bendeniz 50 yıllık çalışma hayatımda 4 akademik kuruluş (U. Hacettepe, U. Kaliforniya, Basel Inst. İmmunoloji ve U. Rutgers) ve 4 özel sektör kurumunda (Novartis, Aventis, 3M ve Alba) çalışmış bir bilimciyim. Böyle oluşunun birkaç nedeni var ama dağılmamın asıl nedeni hem temel bilim yapmaktan vazgeçmemem hem de ilaç/aşı keşfetmenin keyfini çıkarmak istemem. Böyle yapınca her iki bilim dünyasının değişik yönlerini epey öğrenmiş oluyorsunuz. Burada özetlemeye çalıştığım örneklerin, öz-deneyimlerin ve görüşlerin, kariyerlerinin başında olan gençlere doğru seçim yapmada yararlı olacağımı umuyorum. Temel ve uygulamalı bilimlerin arasındaki fark: Temel/saf bilimin kaynağı meraktır, amacı; doğayı, olayları anlamak, açıklamaktır. Bu, en iyi Üniversite ve Bilim akademilerinde yapılır. Bugünkü Amerika’yı yaratan taa 1945’lerde başkanı Roosevelt’in aldığı davranıştır: Başkan Roosevelt, bay Vannear Bush’a Amerikan ekonomisini kalkındırmak için paramızı temel bilimlere mi yoksa uygulamalı bilimlere mi yatıralım diye sormuştur; O da “Bilim, sonsuz sınır” (science, the endless frontier”; The dichotomy between basic and applied science) adlı kitabında özetlenen “yatırımlarınızı temel bilimlere yapınız” önerisinde bulunmuştur. Şekil 1’ de temel ve uygulamalı bilimler arasındaki farklara bir göz atalım. Şekil 1. Temel ve uygulamalı bilimler arasındaki farklar Temel bilim meraka dayalı, hiçbir yarar fikri düşünmeden yapılan bilimsel çalışmalardır. Bir temel bilimcinin en güzel örneği Niels Bohr’dur. Bu Danimarkalı bilimci, gençliğinden beri atomun yapısını ve atom altı güçleri merak eder, buluşlarının etkileri Einstein&#8217;a ve Max Planck’a kadar uzanır. Şekil 1 de sağ tarafta gördüğünüz bir başka bilimsel yol ise bir toplumun somut bir sorununu ele alıp, sorunu çözmeye yönelmektir. Bunun en güzel örneğini Louis Pasteur vermiştir. Pasteur, süt veya şarabın bozulması veya ipek böceği hastalığı veya kuduz gibi sorunları bilimsel olarak ele alıp, inceleyen ve sorunları temel bilimsel yollarla çözüp, halk sağlığına uygulayan bir insandır. Bir de uygulamalı bilimden söz edilir ve bunun temsilcisi Edison&#8216;dır. Aslında onun yaptığı şey bir başkasının veya kendinin bulduğu bir yöntemi kullanıma sokmaktır.  Onun döneminde N. Tesla en güzel temel bilimci örneğini verirken, Edison çoğu patent savaşlarını kazanarak New York sokaklarını ampullerle donatan ve çok para kazanan biri olmuştur. Herkes Edison gibi olamaz ama kafanızda bir toplumsal sorun varsa ve o sorunu çözmek için, bilimsel yol/yordam kullanarak bir ürün geliştirmeyi düşünüyorsanız (mühendislik, sağlık bilimlerinde etkinlikler ve ilaç/aşı keşfi gibi uğraşlar) Pasteur ve Edison arası bir yerdesiniz demektir. Şekil 1’ in sol altında görülen boşluk, bilimi yol gösterici olarak görmeyen toplumları simgeler. Bu girişten sonra şimdi heyecan verici ve ufuk açıcı birkaç bilimsel buluşun öyküsüne geçebiliriz. Bilimde çığır açan buluşlar:  1. a) Mercek ve göremediğimiz iki dünyanın keşfi Camın tarihi antik çağlara kadar uzanır. MÖ 2500 yılların antik Mısırda cam boncuklara rastlanır. Mercek yapımına ise MÖ 400-500 yılları arasında rastlanır ama merceklerin insanlığın önünde yeni ufuklar açması 1500-1600’lı yıllarda gerçekleşmiştir. Galileo Galilei’nin mercekleri kullanarak teleskoplar yaptığını, gökyüzünü, gezegenleri inceleyerek modern bilimi başlattığını herkes bilir. Şekil 2. Mercek deyip geçmeyiniz Aynı dönemlerde Hollandalı bir kumaş tüccarı olan Antonie van Leeuwenhoek, Amsterdam’a yaptığı ziyaretler sırasında mercek yontma sanatını öğrenip, kendine ilkel bir büyüteç/mikroskop yapmış ve minicanlılar dünyasını keyfetmiş ve bugünkü minicanlı biliminin temelini atmıştır. Sıradan bir mercek merakı insanlığa neler kazandırıyor, bundan güzel bir örnek var mıdır? (Yeri gelmişken belirtelim: Einstein’nın saygı duyduğu büyük filozof Spinoza da Amsterdam’da geçimini cam yontuculuğuyla sağlamıştır. “Spinoza Mucizesi”ni okumanızı öneririm). b) Çiçek aşısına giden yollar nasıl döşendi? Lady M. Montague (1689-1762), Osmanlı sarayındaki İngiliz elçisi olan kocasıyla birlikte İstanbul’a geldiğinde, hiçbir Avrupalı ​​erkeğin giremediği seçkin Türk kadın toplumu hakkında eşsiz gözlemler yapmıştır. İyi bir yazar olan Montague’nun Londra’ya yazdığı mektuplardan öğrendiğimize göre kendisi İstanbullu kadınların cilt güzelliğinin nedenini araştırmış, Edirne’de Türk usulü aşılamanın (kurutulmuş çiçek irini) çocuklara uygulanışını gözlemlemiş ve sonunda kendi çocuklarını da aşılatmış ve deneyimlerini Londra’ya mektuplarla bildirmiştir. Ayrıca, Türk çiçek aşısına hayır diyen İngiliz doktorlarla savaşmış ve sonunda kraliyet ailesinin çocuklarını Türk aşısı yoluyla aşılatmıştır. Şekil 3. Çağdaş çiçek aşısının bulunuşu Bu arada, Türk tipi çiçek aşısının olası tehlikelerini (doğuştan bağışıklığı zayıf olanlar için riskini) sezen Edward Jenner karşımıza çıkıyor. Jenner bir kişiden o yörede inek sağan kadınların insan çiçeğine yakalanmadığını duymuş ve kendisi sahada çalışırken 1798&#8217;de inek çiçek virüsünü bir erkek çocuk üzerinde denemiş ve koruma yaptığını kanıtlamıştır. Jenner bu başarısından dolayı çağdaş aşılamayı başlatan kişi olarak tarihe geçmiştir. Aşıların kısa tarihi için kaynak: https://www.who.int/news-room/spotlight/history-of-vaccination. Çiçek aşısının başarı örneği: https://www.snopes.com/fact-check/one-vaccinated-one-not-smallpox/ c) Avrupa’nın Mikrop Avcıları Avrupa’nın o dönemde nasıl uyandığını, bilimcilerin birçok mikroskobik hastalık etkenini nasıl keşfettiklerini bilmek istiyorsanız Paul De Kruif’ in 1926’da yazdığı harika “Mikrop Avcıları” kitabını okursanız, hele birazdan göreceğimiz Pasteur’ün bilimsel buluşlarına tanık olunca korkarım benim gibi minicanlı bilimcisi (mikrobiyolog) olursunuz. Louis Pasteur’ün öğrencilik yıllarında Fransa&#8217;da çok güzel bir adet varmış: Genç öğrencileri iş yerlerine götürüp deneyim sahibi olmalarını sağlarlarmış. Pasteur de böyle yetişmiş bir insan: O sırada toplumun sorunlarını, hastalıkları öğreniyor. Pasteur daha asistanlığı sırasında büyük bir keşif yapıyor: Pasteur’ün ilk büyük buluşu, kristalize edilmiş moleküllerin sağlı veya sollu oluşunu keşfetmesidir. Bunun önemi ne derseniz size Talidomid faciasını anımsatmam gerekiyor: Talidomid adlı bir ilaç 1950&#8217;li yıllarda gebe kadınların mide bulantısı tedavisinde yaygın olarak kullanılmaktaydı.1960&#8217;larda Talidomid alan annelerden doğan binlerce çocukta ciddi sakatlıklar ortaya çıktı. Bunun nedeni Talidomid molekülünün sağ ve sol (zıt bakışımlı) bir karışım oluşmasıydı. (R-izomeri, sakinleştirici bir molekül iken, S-iomeri, dölüt (jenin) gelişimine zararlı (teratojen) bir maddeydi. Pasteur’ün diğer buluşlarını Şekil 4’ de özetliyorum. Şekil 4. Pasteur’ün bilime katkıları Bulaşıcı hastalıkların bir etkeni olmalıdır fikrini İbni Sina (980- 1037) ve Akşemseddin (1389-1459,) daha önceleri dile getirmişlerdi. Fakat deneysel olarak mikropları gören, üreten, hastalık yaptıklarını kanıtlayan ve onları önlemek için aşı geliştiren insan yine Pasteur olmuştur.  Bu büyük insanı anmayı kendi sözleriyle bitirelim: “Uygulamalı bilimler diye bir şey yoktur, sadece bilimin uygulanması vardır.” d) 156 yıl önce DNA’nın keşfi nasıl başladı? Bir zamanlar Basel’de Friedrich Miescher (FM) adına kurulan Enstitüdeki (FMI) arkadaşlarımla birlikte araştırma yaptığım için merak edip Dr. Friedrich Miescher’in yaşam öyküsünü yakından öğrenmiştim. Basel’in seçkin ailelerinin bir oğlu olan FM, kimyacı olmak islemiş ama ailesi onu tıp doktoru olmaya zorlamış. O da doktor olmuş, hatta muayene açmış ama hastalarla uğraşmayı bir türlü sevememiş/ becerememiş. Şekil 5. Friedrich Miescher: DNA’nın keşfini 156 yıl önce başlatan adam FM, sonunda Basel’e yakın Alman şehri Tübingen&#8217;de Prof. Felix Hoppe-Seyler’in şekil 4’te gördüğünüz şatoda kurduğu laboratuvar çalışmaya başlamış. Pek merak ettiği şey insan hücrelerinin çekirdeğinde ne var? Hastanelerde yatan yaralı hastaların cerahat/irin dolu bezlerini toplamış. Yara bezlerindeki ak hücreleri ayırmış, çekirdeklerinin kimyasını araştırmaya başlamış. Çeşitli kimyasalları denedikten sonra şekildeki tüpte gördüğünüz gibi beyaz, sümüksü bir madde elde etmiş ve adını çekirdek asidi “nuclein” koymuş. Basel’e döndükten sonra Ren nehrinde yakalanan somon balıklarının spermlerinde yine çekirdek asidi bulmuş. Belli ki bu maddenin kalıtımla bir ilgisi olacağını düşünmeye başlamış. Şekil 5 gördüğünüz gibi 1870’lerde çekirdek asidinin bulunmasından 84 yıl sonra, yüzlerce araştırmacının emeğiyle en az 12 buluş yapılıyor ve yüzlerce araştırmacının çabasıyla 1953 de DNA’nın yapısına ulaşıyoruz. Friedrich Miescher’ın yaşamının bize verdiği ders “Ne olursa olsun, ailen ne derse desin; hep merakın peşinden gideceksin. Senin buluşlarına bugün tam bir anlam verilmeyebilir ama ileride çok önemli, beklenmedik buluşlara yol açabilir. Burada hemen belirteyim: Basel’deki “Friedrich Miescher’ın İnstitute (FMI) hala tüm dünyadan araştırmacı gençlere açık. e) Zıplayan genler (kalıtlar) nasıl bulundu? Merakın peşinde gitmek ne demek şimdi size bambaşka bir örnek vermek istiyorum. Şekil 6’da gördüğünüz kişi Barbara McClintock, sarı Peru mısırlarının nasıl olup da çeşitli renklere bürünebildiğini merak ediyor. Şekil 6. Renkli Peru mısırları ve zıplayan genlerin bulunuşu  Elinde mikroskop ve birkaç mısır koçanından başka bir şey olmayan bu insan senelerce çalışıyor ve 1940 yılında mısırlardaki kalıtsal (genetik) maddenin pek sabit olmayıp, oradan oraya atlayan genlerin varlığını keşfediyor (jumbing genes). Aradan 43 yıl geçtikten sonra bunun önemi anlaşılıyor ve McClintock&#8217;a 1983&#8217;te Nobel Ödülü veriliyor. Bundan 80 yıldan fazla zaman geçtikten sonra şimdi anlıyoruz ki insan genomundaki bu zıplayan genler (traspozon da denir), gebe kadınların eşinde (plasentasında) önemli bir role sahip olduğu kanıtlanıyor. Eğer bu zıplayan genler doğru yere oturmazlarsa, ortaya gebelik ve doğum sorunları çıkabiliyor. Sakin ve çalışkan bir kişinin mısırlarda renk değişikliğinin nedenini öğrenme merakı ve sadece mikroskopla başlayan bir çalışma, insanlığı nerelere götürebiliyor&#8230; Çocuklarımızın / gençlerimizin merakını köreltmeyen bir toplum olma dileğiyle&#8230;</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/bilimsel-kesifler-nasil-yapiliyor-5-buyuk-bulusun-ilginc-oykusu">Bilimsel keşifler nasıl yapılıyor? 5 büyük buluşun ilginç öyküsü</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><b>Şefik Şanal Alkan / </b><a href="mailto:sefik.alkan@gmail.com"><strong>sefik.alkan@gmail.com</strong></a></p>
<p class="p1"><b>Bugün sizlere bilimsel buluşların nasıl yapıldığını örnekler vererek anlatmak istiyorum. Yazının ilk bölümünde sizlere temel ve uygulamalı bilimler arasındaki ikilemden söz ettikten sonra tarihten 5 bilimsel buluşun öyküsünü anlatacağım. Bir sonraki yazımda ise benim kişisel olarak tanıdığım çağdaş 5 bilimcinin yaptığı büyük buluşları anlattıktan sonra, bilim ile felsefenin kaçınılmaz kardeşliğine değineceğim. </b></p>
<p class="p1">Hemen belirtmeliyim ki bendeniz 50 yıllık çalışma hayatımda 4 akademik kuruluş <span class="s1">(U. Hacettepe, U. Kaliforniya, Basel Inst. İmmunoloji ve U. Rutgers)</span> ve 4 özel sektör kurumunda <span class="s1"><i>(Novartis, Aventis, 3M ve Alba)</i></span> çalışmış bir bilimciyim. Böyle oluşunun birkaç nedeni var ama dağılmamın asıl nedeni hem temel bilim yapmaktan vazgeçmemem hem de ilaç/aşı keşfetmenin keyfini çıkarmak istemem. Böyle yapınca her iki bilim dünyasının değişik yönlerini epey öğrenmiş oluyorsunuz. Burada özetlemeye çalıştığım örneklerin, öz-deneyimlerin ve görüşlerin, kariyerlerinin başında olan gençlere doğru seçim yapmada yararlı olacağımı umuyorum.</p>
<p class="p1"><b>Temel ve uygulamalı bilimlerin arasındaki fark:</b></p>
<p class="p1">Temel/saf bilimin<b> kaynağı meraktır</b>, amacı; doğayı, olayları anlamak, açıklamaktır. Bu, en iyi Üniversite ve Bilim akademilerinde yapılır. Bugünkü Amerika’yı yaratan taa 1945’lerde başkanı <b>Roosevelt’in</b> aldığı davranıştır: Başkan Roosevelt, bay <b>Vannear Bush</b>’a Amerikan ekonomisini kalkındırmak için paramızı temel bilimlere mi yoksa uygulamalı bilimlere mi yatıralım diye sormuştur; O da <span class="s1">“Bilim, sonsuz sınır<b>” </b>(<i>science, the endless frontier”; The dichotomy between basic and applied science)</i></span><i> </i>adlı kitabında özetlenen “yatırımlarınızı temel bilimlere yapınız” önerisinde bulunmuştur. <b>Şekil 1</b>’ de temel ve uygulamalı bilimler arasındaki farklara bir göz atalım.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-33420" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s1.png" alt="" width="450" height="392" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s1.png 849w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s1-300x261.png 300w" sizes="auto, (max-width: 450px) 100vw, 450px" /></p>
<p class="p1"><i>Şekil 1. Temel ve uygulamalı bilimler arasındaki farklar</i><i></i></p>
<p class="p1"><b>Temel bilim</b> meraka dayalı, hiçbir yarar fikri düşünmeden yapılan bilimsel çalışmalardır. Bir temel bilimcinin en güzel örneği <b>Niels Bohr</b>’dur. Bu Danimarkalı bilimci, gençliğinden beri atomun yapısını ve atom altı güçleri merak eder, buluşlarının etkileri Einstein&#8217;a ve Max Planck’a kadar uzanır. Şekil 1 de sağ tarafta gördüğünüz bir başka bilimsel yol ise bir toplumun somut bir sorununu ele alıp, sorunu çözmeye yönelmektir. Bunun en güzel örneğini <b>Louis Pasteur</b> vermiştir. Pasteur, süt veya şarabın bozulması veya ipek böceği hastalığı veya kuduz gibi sorunları bilimsel olarak ele alıp, inceleyen ve sorunları temel bilimsel yollarla çözüp, halk sağlığına uygulayan bir insandır.</p>
<p class="p1">Bir de uygulamalı bilimden söz edilir ve bunun temsilcisi <b>Edison</b>&#8216;dır. Aslında onun yaptığı şey bir başkasının veya kendinin bulduğu bir yöntemi kullanıma sokmaktır.<span class="Apple-converted-space">  </span>Onun döneminde <b>N. Tesla</b> en güzel temel bilimci örneğini verirken, Edison çoğu patent savaşlarını kazanarak New York sokaklarını ampullerle donatan ve çok para kazanan biri olmuştur.</p>
<p class="p1">Herkes Edison gibi olamaz ama kafanızda bir toplumsal sorun varsa ve o sorunu çözmek için, bilimsel yol/yordam kullanarak bir ürün geliştirmeyi düşünüyorsanız (mühendislik, sağlık bilimlerinde etkinlikler ve ilaç/aşı keşfi gibi uğraşlar) Pasteur ve Edison arası bir yerdesiniz demektir.<i> </i>Şekil 1’ in sol altında görülen boşluk, bilimi yol gösterici olarak görmeyen toplumları simgeler. Bu girişten sonra şimdi heyecan verici ve ufuk açıcı birkaç bilimsel buluşun öyküsüne geçebiliriz.</p>
<p class="p1"><b>Bilimde çığır açan buluşlar: </b></p>
<p><strong>1.</strong></p>
<p><strong>a)</strong> <b>Mercek ve göremediğimiz iki dünyanın keşfi</b></p>
<p class="p4"><span class="s2"><b>Camın tarihi</b> antik çağlara kadar uzanır. MÖ 2500 yılların antik Mısırda </span>cam boncuklara rastlanır. Mercek yapımına ise MÖ 400-500 yılları arasında rastlanır ama merceklerin insanlığın önünde yeni ufuklar açması 1500-1600’lı yıllarda gerçekleşmiştir. <b>Galileo Galilei’</b>nin mercekleri kullanarak teleskoplar yaptığını, gökyüzünü, gezegenleri inceleyerek modern bilimi başlattığını herkes bilir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-33421" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s2.png" alt="" width="600" height="336" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s2.png 1375w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s2-300x168.png 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s2-1024x573.png 1024w" sizes="auto, (max-width: 600px) 100vw, 600px" /></p>
<p class="p1"><i>Şekil 2. Mercek deyip geçmeyiniz</i><i></i></p>
<p class="p5"><span class="s3">Aynı dönemlerde Hollandalı bir kumaş tüccarı olan <b><i>Antonie van Leeuwenhoek</i></b><i>,</i> Amsterdam’a yaptığı ziyaretler sırasında mercek yontma sanatını öğrenip, kendine ilkel bir büyüteç/mikroskop yapmış ve minicanlılar dünyasını keyfetmiş ve bugünkü minicanlı biliminin temelini atmıştır. Sıradan bir mercek </span><span class="s4">merakı insanlığa neler kazandırıyor, bundan güzel bir örnek var mıdır? <i>(Yeri gelmişken belirtelim: Einstein’nın saygı duyduğu büyük filozof </i><b><i>Spinoza</i></b><i> da Amsterdam’da geçimini cam yontuculuğuyla sağlamıştır. “</i><b><i>Spinoza Mucizesi</i></b><i>”ni okumanızı öneririm).</i></span></p>
<p class="p5"><b>b) Çiçek aşısına giden yollar nasıl döşendi?</b></p>
<p class="p6"><b>Lady M. Montague</b> (1689-1762), Osmanlı sarayındaki İngiliz elçisi olan kocasıyla birlikte İstanbul’a geldiğinde, hiçbir Avrupalı ​​erkeğin giremediği seçkin Türk kadın toplumu hakkında eşsiz gözlemler yapmıştır. İyi bir yazar olan Montague’nun Londra’ya yazdığı mektuplardan öğrendiğimize göre kendisi İstanbullu kadınların cilt güzelliğinin nedenini araştırmış, Edirne’de Türk usulü aşılamanın (kurutulmuş çiçek irini) çocuklara uygulanışını gözlemlemiş ve sonunda kendi çocuklarını da aşılatmış ve deneyimlerini Londra’ya mektuplarla bildirmiştir. Ayrıca, Türk çiçek aşısına hayır diyen İngiliz doktorlarla savaşmış ve sonunda kraliyet ailesinin çocuklarını Türk aşısı yoluyla aşılatmıştır.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-33423" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s3.png" alt="" width="300" height="381" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s3.png 577w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s3-236x300.png 236w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p class="p6"><i>Şekil 3. Çağdaş çiçek aşısının bulunuşu</i><i></i></p>
<p class="p6">Bu arada, Türk tipi çiçek aşısının olası tehlikelerini (doğuştan bağışıklığı zayıf olanlar için riskini) sezen <b>Edward Jenner</b> karşımıza çıkıyor. Jenner bir kişiden o yörede inek sağan kadınların insan çiçeğine yakalanmadığını duymuş ve kendisi sahada çalışırken 1798&#8217;de inek çiçek virüsünü bir erkek çocuk üzerinde denemiş ve koruma yaptığını kanıtlamıştır. Jenner bu başarısından dolayı çağdaş aşılamayı başlatan kişi olarak tarihe geçmiştir. <span class="s1">Aşıların kısa tarihi için kaynak:<i> </i><a href="https://www.who.int/news-room/spotlight/history-of-vaccination"><span class="s5"><i>https://www.who.int/news-room/spotlight/history-of-vaccination</i></span></a></span>. <span class="s1">Çiçek aşısının başarı örneği: <a href="https://www.snopes.com/fact-check/one-vaccinated-one-not-smallpox/"><span class="s5"><i>https://www.snopes.com/fact-check/one-vaccinated-one-not-smallpox/</i></span></a></span></p>
<p class="p6"><b>c) </b><span class="s3"><b>Avrupa’nın Mikrop Avcıları</b></span></p>
<p class="p6">Avrupa’nın o dönemde nasıl uyandığını, bilimcilerin birçok mikroskobik hastalık etkenini nasıl keşfettiklerini bilmek istiyorsanız <b>Paul De Kruif</b>’ in 1926’da yazdığı harika “<b>Mikrop Avcıları</b>” kitabını okursanız, hele birazdan göreceğimiz Pasteur’ün bilimsel buluşlarına tanık olunca korkarım benim gibi minicanlı bilimcisi (mikrobiyolog) olursunuz.</p>
<p class="p1">Louis Pasteur’ün öğrencilik yıllarında Fransa&#8217;da çok güzel bir adet varmış: Genç öğrencileri iş yerlerine götürüp deneyim sahibi olmalarını sağlarlarmış. Pasteur de böyle yetişmiş bir insan: O sırada toplumun sorunlarını, hastalıkları öğreniyor. Pasteur daha asistanlığı sırasında büyük bir keşif yapıyor: Pasteur’ün ilk büyük buluşu, kristalize edilmiş moleküllerin sağlı veya sollu oluşunu keşfetmesidir.</p>
<p class="p1">Bunun önemi ne derseniz size <b>Talidomid</b> faciasını anımsatmam gerekiyor: Talidomid adlı bir ilaç 1950&#8217;li yıllarda gebe kadınların mide bulantısı tedavisinde yaygın olarak kullanılmaktaydı.1960&#8217;larda Talidomid alan annelerden doğan binlerce çocukta ciddi sakatlıklar ortaya çıktı. Bunun nedeni Talidomid molekülünün sağ ve sol (<b>zıt bakışımlı</b>) <span class="s6">bir karışım oluşmasıydı</span><span class="s7">. (R-izomeri, sakinleştirici bir molekül iken, S-iomeri</span><span class="s8">, dölüt (jenin) gelişimine zararlı (teratojen) bir maddeydi.</span> <span class="s6">Pasteur’ün diğer buluşlarını <b>Şekil 4’</b> de özetliyorum.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-33424" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s4.png" alt="" width="600" height="187" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s4.png 1741w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s4-300x94.png 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s4-1024x319.png 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s4-1536x479.png 1536w" sizes="auto, (max-width: 600px) 100vw, 600px" /></p>
<p class="p1"><i>Şekil 4. Pasteur’ün bilime katkıları</i></p>
<p class="p1"><i>Bulaşıcı hastalıkların bir etkeni olmalıdır</i> fikrini <b>İbni Sina</b> (980-<span class="s9"> 1037</span>) ve <b>Akşemseddin</b> (<span class="s10">1389-1459,</span>) daha önceleri dile getirmişlerdi. Fakat deneysel olarak mikropları gören, üreten, hastalık yaptıklarını kanıtlayan ve onları önlemek için aşı geliştiren insan yine Pasteur olmuştur.<span class="Apple-converted-space">  </span>Bu büyük insanı anmayı kendi sözleriyle bitirelim: <span class="s11"><i>“</i><b><i>Uygulamalı bilimler diye bir şey yoktur, sadece bilimin uygulanması vardır.”</i></b></span></p>
<p class="p1"><b>d) 156 yıl önce DNA’nın keşfi nasıl başladı?</b></p>
<p class="p9">Bir zamanlar Basel’de <b>Friedrich Miescher</b> (FM) adına kurulan Enstitüdeki (FMI) arkadaşlarımla birlikte araştırma yaptığım için merak edip Dr. Friedrich Miescher’in yaşam öyküsünü yakından öğrenmiştim. Basel’in seçkin ailelerinin bir oğlu olan FM, kimyacı olmak islemiş ama ailesi onu tıp doktoru olmaya zorlamış. O da doktor olmuş, hatta muayene açmış ama hastalarla uğraşmayı bir türlü sevememiş/ becerememiş.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-33425" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s5.png" alt="" width="600" height="201" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s5.png 1714w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s5-300x100.png 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s5-1024x342.png 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s5-1536x513.png 1536w" sizes="auto, (max-width: 600px) 100vw, 600px" /></p>
<p class="p1"><i>Şekil 5. Friedrich Miescher: DNA’nın keşfini 156 yıl önce başlatan adam </i></p>
<p class="p1">FM, sonunda Basel’e yakın Alman şehri Tübingen&#8217;de Prof. <b>Felix Hoppe-Seyler</b>’in <b>şekil 4</b>’te gördüğünüz şatoda kurduğu laboratuvar çalışmaya başlamış. Pek merak ettiği şey insan hücrelerinin çekirdeğinde ne var? Hastanelerde yatan yaralı hastaların cerahat/irin dolu bezlerini toplamış. Yara bezlerindeki ak hücreleri ayırmış, çekirdeklerinin kimyasını araştırmaya başlamış. Çeşitli kimyasalları denedikten sonra şekildeki tüpte gördüğünüz gibi beyaz, sümüksü bir madde elde etmiş ve adını çekirdek asidi “<b>nuclein</b>” koymuş. Basel’e döndükten sonra Ren nehrinde yakalanan somon balıklarının spermlerinde yine çekirdek asidi bulmuş. Belli ki bu maddenin kalıtımla bir ilgisi olacağını düşünmeye başlamış.</p>
<p class="p1"><b>Şekil 5 gördüğünüz</b> gibi 1870’lerde çekirdek asidinin bulunmasından 84 yıl sonra, yüzlerce araştırmacının emeğiyle <b>en az 12 buluş</b> yapılıyor ve yüzlerce araştırmacının çabasıyla 1953 de DNA’nın yapısına ulaşıyoruz. Friedrich Miescher’ın yaşamının bize verdiği ders “Ne olursa olsun, ailen ne derse desin; hep merakın peşinden gideceksin. Senin buluşlarına bugün tam bir anlam verilmeyebilir ama ileride çok önemli, beklenmedik buluşlara yol açabilir. Burada hemen belirteyim: Basel’deki “Friedrich Miescher’ın İnstitute (FMI) hala tüm dünyadan araştırmacı gençlere açık.</p>
<p><b>e) Zıplayan genler (kalıtlar) nasıl bulundu?</b><b></b></p>
<p class="p1">Merakın peşinde gitmek ne demek şimdi size bambaşka bir örnek vermek istiyorum. <b>Şekil 6</b>’da gördüğünüz kişi Barbara McClintock, sarı Peru mısırlarının nasıl olup da çeşitli renklere bürünebildiğini merak ediyor.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-33426" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s6.png" alt="" width="600" height="211" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s6.png 1876w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s6-300x106.png 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s6-1024x361.png 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/03/s6-1536x541.png 1536w" sizes="auto, (max-width: 600px) 100vw, 600px" /></p>
<p class="p1"><i>Şekil 6. Renkli Peru mısırları ve zıplayan genlerin bulunuşu </i><i></i></p>
<p class="p1">Elinde mikroskop ve birkaç mısır koçanından başka bir şey olmayan bu insan senelerce çalışıyor ve 1940 yılında mısırlardaki kalıtsal (genetik) maddenin pek sabit olmayıp, oradan oraya atlayan genlerin varlığını keşfediyor (jumbing genes).</p>
<p class="p1">Aradan 43 yıl geçtikten sonra bunun önemi anlaşılıyor ve McClintock&#8217;a <strong>1983&#8217;te Nobel Ödülü</strong> veriliyor. Bundan 80 yıldan fazla zaman geçtikten sonra şimdi anlıyoruz ki insan genomundaki bu zıplayan genler (traspozon da denir), gebe kadınların eşinde (plasentasında) önemli bir role sahip olduğu kanıtlanıyor. Eğer bu zıplayan genler doğru yere oturmazlarsa, ortaya gebelik ve doğum sorunları çıkabiliyor. Sakin ve çalışkan bir kişinin mısırlarda renk değişikliğinin nedenini öğrenme merakı ve sadece mikroskopla başlayan bir çalışma, insanlığı nerelere götürebiliyor&#8230;</p>
<p class="p1"><strong>Çocuklarımızın / gençlerimizin merakını köreltmeyen bir toplum olma dileğiyle&#8230;</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/bilimsel-kesifler-nasil-yapiliyor-5-buyuk-bulusun-ilginc-oykusu">Bilimsel keşifler nasıl yapılıyor? 5 büyük buluşun ilginç öyküsü</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/bilimsel-kesifler-nasil-yapiliyor-5-buyuk-bulusun-ilginc-oykusu/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">33419</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Sempozyum: Byzantion’dan İstanbul’a Gece Tarihleri</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/duyurular/sempozyum-byzantiondan-istanbula-gece-tarihleri</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 26 Feb 2026 10:05:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Duyuru ve Etkinlikler]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=33351</guid>

					<description><![CDATA[<p>İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, 20. yılı kapsamında “Karanlığı Aydınlatmak! Byzantion’dan İstanbul’a Gece Tarihleri” başlıklı uluslararası sempozyumu 4-5 Haziran 2027’de Pera Müzesi Oditoryumu’nda düzenliyor. İstanbul’un gece tarihlerini kentsel ve toplumsal yaşam üzerinden ele alan sempozyuma başvurular 13 Temmuz’a kadar yapılabilir. Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, kuruluşunun 20. yılı kapsamında İstanbul’un tarihini bu kez “gece” odağında ele alan uluslararası bir sempozyum düzenliyor. Sempozyum, 4-5 Haziran 2027 tarihlerinde Pera Müzesi Oditoryumu’nda gerçekleşecek. Geceyi yalnızca karanlık saatlere indirgemeyen sempozyum, İstanbul’un iki bin yılı aşan tarihini gece deneyimi üzerinden yeniden okumayı amaçlıyor. Byzantion’dan Konstantinopolis’e, Osmanlı’dan cumhuriyete uzanan süreçte gecenin zamansal ve mekânsal deneyimi; farklı kaynaklar, disiplinler ve yöntemler üzerinden sempozyumla tartışmaya açılıyor. İstanbul’un gece tarihleri: Katmanlar, pratikler, dönüşümler Program kapsamında aydınlatma teknolojilerinden gece güvenliğine, eğlence kültüründen ibadet ritüellerine, gece ekonomisinden emek tarihine kadar pek çok başlık ele alınacak. Sempozyum, gecenin gündelik hayatı nasıl dönüştürdüğüne, kentsel deneyimi nasıl yeniden kurduğuna ve toplumsal sınırları nasıl görünür kıldığına odaklanan çalışmaları bir araya getirmeyi hedefliyor. Sempozyum, ışık kirliliği, 7/24 kent yaşamı, toplumsal cinsiyet ve güvenlik, gece ekolojisi, yeraltı kültürleri, azınlık deneyimleri ve mekânları gibi güncel meselelerle tarihsel perspektifi buluşturan araştırmaları davet ediyor. Geceyi bir “analitik kategori” olarak ele alan çalışmaların yanı sıra duyusal tarih, dijital haritalama, sözlü tarih, ses manzaraları ve yaratıcı/performatif yöntemler de çağrı kapsamında yer alıyor. Bildiri dışı formatlara da açık Araştırma bildirilerinin İngilizce sunulması beklenirken; atölye, yaratıcı müdahale, gece yürüyüşü, topluluk konuşması ve dijital arşiv projeleri gibi alternatif formatlara Türkçe ya da İngilizce başvurular yapılabiliyor. Yerel topluluklarla etkileşim kuran projeler özellikle teşvik ediliyor. Son başvuru tarihi 13 Temmuz 2026 olan sempozyuma başvurularla ilgili detaylara İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nün web sitesinden ulaşılabiliyor. Sunumlar 20 dakika olacaktır. En fazla 250 kelimelik özet ve en fazla 150 kelimelik biyografi içeren tek bir .pdf dosyasını Soyadı_Adı_NIGHT2027 adlandırma kuralıyla night@iae.org.tr adresine gönderebilir. Bilgi için: https://www.iae.org.tr/Aktivite-Detay/Bildiri-Cagrisi-Karanligi-Aydinlatmak-Byzantiondan-Istanbula-Gece-Tarihleri/1295</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/duyurular/sempozyum-byzantiondan-istanbula-gece-tarihleri">Sempozyum: Byzantion’dan İstanbul’a Gece Tarihleri</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-33352 size-large" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/02/light-1024x576.jpg" alt="" width="730" height="411" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/02/light-1024x576.jpg 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2026/02/light-300x169.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 730px) 100vw, 730px" /></p>
<p>İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, 20. yılı kapsamında “Karanlığı Aydınlatmak! Byzantion’dan İstanbul’a Gece Tarihleri” başlıklı uluslararası sempozyumu 4-5 Haziran 2027’de Pera Müzesi Oditoryumu’nda düzenliyor. İstanbul’un gece tarihlerini kentsel ve toplumsal yaşam üzerinden ele alan sempozyuma başvurular 13 Temmuz’a kadar yapılabilir.</p>
<div>Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, kuruluşunun 20. yılı kapsamında İstanbul’un tarihini bu kez “gece” odağında ele alan uluslararası bir sempozyum düzenliyor. Sempozyum, 4-5 Haziran 2027 tarihlerinde Pera Müzesi Oditoryumu’nda gerçekleşecek.</div>
<div></div>
<p>Geceyi yalnızca karanlık saatlere indirgemeyen sempozyum, İstanbul’un iki bin yılı aşan tarihini gece deneyimi üzerinden yeniden okumayı amaçlıyor. Byzantion’dan Konstantinopolis’e, Osmanlı’dan cumhuriyete uzanan süreçte gecenin zamansal ve mekânsal deneyimi; farklı kaynaklar, disiplinler ve yöntemler üzerinden sempozyumla tartışmaya açılıyor.</p>
<p><b>İstanbul’un gece tarihleri: Katmanlar, pratikler, dönüşümler</b></p>
<p>Program kapsamında aydınlatma teknolojilerinden gece güvenliğine, eğlence kültüründen ibadet ritüellerine, gece ekonomisinden emek tarihine kadar pek çok başlık ele alınacak. Sempozyum, gecenin gündelik hayatı nasıl dönüştürdüğüne, kentsel deneyimi nasıl yeniden kurduğuna ve toplumsal sınırları nasıl görünür kıldığına odaklanan çalışmaları bir araya getirmeyi hedefliyor.</p>
<p>Sempozyum, ışık kirliliği, 7/24 kent yaşamı, toplumsal cinsiyet ve güvenlik, gece ekolojisi, yeraltı kültürleri, azınlık deneyimleri ve mekânları gibi güncel meselelerle tarihsel perspektifi buluşturan araştırmaları davet ediyor. Geceyi bir “analitik kategori” olarak ele alan çalışmaların yanı sıra duyusal tarih, dijital haritalama, sözlü tarih, ses manzaraları ve yaratıcı/performatif yöntemler de çağrı kapsamında yer alıyor.</p>
<p><b>Bildiri dışı formatlara da açık</b></p>
<p>Araştırma bildirilerinin İngilizce sunulması beklenirken; atölye, yaratıcı müdahale, gece yürüyüşü, topluluk konuşması ve dijital arşiv projeleri gibi alternatif formatlara Türkçe ya da İngilizce başvurular yapılabiliyor. Yerel topluluklarla etkileşim kuran projeler özellikle teşvik ediliyor. Son başvuru tarihi 13 Temmuz 2026 olan sempozyuma başvurularla ilgili detaylara İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nün web sitesinden ulaşılabiliyor. Sunumlar 20 dakika olacaktır.</p>
<p>En fazla 250 kelimelik özet ve en fazla 150 kelimelik biyografi içeren tek bir <strong>.pdf dosyasını Soyadı_Adı_NIGHT2027</strong> adlandırma kuralıyla<strong> <a href="mailto:night@iae.org.tr" target="_blank" rel="noopener">night@iae.org.tr</a></strong> adresine gönderebilir.<b></b></p>
<p><strong>Bilgi için:</strong></p>
</div>
<div class="yj6qo"><strong><a href="https://www.iae.org.tr/Aktivite-Detay/Bildiri-Cagrisi-Karanligi-Aydinlatmak-Byzantiondan-Istanbula-Gece-Tarihleri/1295">https://www.iae.org.tr/Aktivite-Detay/Bildiri-Cagrisi-Karanligi-Aydinlatmak-Byzantiondan-Istanbula-Gece-Tarihleri/1295</a></strong></div>
<div class="adL"></div>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/duyurular/sempozyum-byzantiondan-istanbula-gece-tarihleri">Sempozyum: Byzantion’dan İstanbul’a Gece Tarihleri</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">33351</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
