<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Doğan Kuban arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/k/yazarlar/dogan-kuban/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/k/yazarlar/dogan-kuban</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Wed, 28 Feb 2024 12:39:32 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Öldürmek, bir uygarlık bileşeni olabilir mi?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/oldurmek-bir-uygarlik-bileseni-olabilir-mi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Doğan Kuban]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 28 Feb 2024 12:39:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Doğan Kuban]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=30999</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sevgili Okuyucular, bizim, tiyatro açısından Yunan&#8217;dan 2400 yıl geride olduğumuzu hiç düşündünüz mü? Gerçi biri çıkıp bizde de Karagöz vardı, diyebilir. Bir Karagöz oyunu teksti ile Euripides’i hiç yan yana okudunuz mu? Uygarlık kişi bağlamında ya da toplum bağlamında eğitim ve öğretim anlamına gelmiyor. Bunlar sadece bileşenler. Eskiden imza atabilenin okuma yazma bildiği düşünülen bir ülkede yaşıyoruz. Uygarlık bağlamında bilinç, imza atmasını bilenler kadar. Bu kavramın en aldatıcı yanı, uygar diye bilinen ülkelerin en büyük cinayetleri işleyenler olması. Silah en çok onlarda. Mesela bir bomba ile 100 bin kişiyi öldüren Amerikalı kahramanlar. Kahramanlık artık Leonidas dönemindeki gibi değil. Her saçma ideoloji için adam öldüren kahraman olursa, uygar olmayan kalmaz. Eğer öldürmek uygarlık bileşeni olursa, dünya kovboyların ‘Free country’ (özgür ülke) dedikleri, hızlı çekenin önüne geleni soyduğu çağa dönebilir. Eskiler buna için ‘Tut kelin perçeminden!’ derlerdi. İnsanca davranış modeli&#8230; Uygarlık, ‘insanca’ dediğimiz sayısız davranışı içeren, kişiden başlayıp toplumlara yayılmış, sözlere, düşüncelere, atasözlerine, felsefelere, inançlara sızmış, dünyanın her köşesinde duyarlı, akıllı insanların davranışlarını yönlendirmiş, insanların birlikte yaşamalarına olanak veren toplumsal ve psikolojik davranış modelleridir. Temelde, insana saygıda temellenmiş olmalıdır. Cinayet, yalan, hırsızlık ve sömürü ile dolu bir dünyada yaşadığımız için, olasılıkla kötü örnekler iyilerden daha çok ‘rating’ yapıyor. Medya da onu yansıtıyor. Fakat arada bir ‘uygarlık bu olmalı !’ dediğiniz durumlar var. Hollanda’nın yeni kralını seçen törenlerde Amsterdam’da André Rieu Orkestrasının konserini dinledim. Daha doğrusu Hollanda halkının musiki ile akıl almaz coşkulu ilişkisini seyrettim. Orkestranın çaldığı şarkı ve marşların söylenmesine binlerce dinleyici katılıyordu. Kuşkusuz bu çok özel bir konserdi. Fakat musikinin temel uygarlık ölçütlerinden biri olması gerektiğini kanıtlıyordu. Musiki kadar hiçbir şey bu duygusal ortaklığı sağlayamaz. Belki aklınıza spor yarışmalar ve maçlar gelecektir. Fakat bunların uygarlık gösterisi olduğunu sanmıyorum. Örgütlenmeleri uygarca bir davranış olarak görülebilir. Konserde 15-20 marş ve şarkının büyük çoğunluğuna binlerce kişi katıldı. Musiki dinleyicisi olanlar onun kendilerini bir nehir gibi alıp götürdüğünü bilirler. Öpüşme Daha basit bir uygarlık gösterisi daha keşfettim: Sevgili ya da karı koca kalabalıkta utanmadan öpüşüyorlarsa bu bir uygar toplum gösterisidir. Öpüşme seksten çok sevginin gösterisidir. Müslüman bir toplumda yan yana bile yürümeyen karı koca ne kol kola girer, ne el ele tutuşur, ne birbirlerini öperler. Neden? Çünkü kadınla erkeğin birbirlerine yakınlaşmaları İslam toplumunda ancak seks olarak görülür. Kadın ve erkek arasında sevgi dışlanmıştır. Bu yorum, sosyal gerginlikler yaratmakla kalmaz, toplumun sevgi potansiyelini de azaltır. Dinin, toplumlar üzerindeki etkisi küçümsenemez. Dünyada dinden daha güçlü olarak insanları etkileyen hiçbir ideoloji yoktur. Kaldı ki bu kadar uzun etkili olan da yoktur. Fakat bu uzun yaşam ve etkili güç, tarih boyunca politik ve ekonomik amaçlarla, dini inancın saptırılmasına ve din dışı amaçlarla yönlendirilmesine olanak vermiştir. Bunu en uygar toplumların tarihinde bulmak, insanların karakterleri bağlamında umut kırıcıdır. Dinlerin ortak yasakları Bütün dinler pek çok günah arasında üç tanesini büyük günah sayarlar. Öldürmek, hırsızlık, ve yalan söylemek. Dindar insanlar buna inanırlar. Dini kitaplar bunların cezasını da söyler, örneğin İslam şeriatında çalanın eli kesilir. İnsanın bu günahlara kapılmaması için eğitimli olması gerekmez. Benim dindar anneannem dahil, tanıdığım pek çok iyi insan okuma yazma bilmiyordu. Dünyanın en uygar toplumları da, kişi ve toplum olarak öldüren çalan ve yalan söyleyenlerle dolu. Din, çalmayı hukuk gibi tanımlamaz, tanım sade ve dolambaçsızdır. Hukuk ise bir kılıf bulup geçirme yöntemidir. Bütün dünya parlamentoları bu işi yapan uzmanlarla doludur. Politika da, uluslararası bir yalan söyleme ve safsata (sofizm) yöntemidir. Toplumlar geliştikçe bu bilgiler bilime bile dönüşürler. Yalanı doktrin haline getiren devletler var. Kısacası uygarlık-din ilişkisi suç bağlamında bir anlam taşımaz. Uygarlık daha kapsamlı bir birikimdir. Din aracılığı ile tanımlanamaz. Uygarlık bir milliyet de tanımlamaz. İnsanlık iyi çalanı, iyi öldüreni hangi amaçla olursa olsun mahkum ediyor. Safkan dindar olmaz, bütün dinler kazanç hanelerine yeni devşirmeleri yazarlar ve şimdiye kadar hiçbir tarih ve bilim safkan Türk, Arap, İranlı, Alman’ın daha namuslu olduğunu kanıtlamamıştır. Hitler, Mussolini ve dünyanın her köşesinde sayısız irili ufaklı diktatörün yaptıkları uygar toplumla diktatörlük arasında doğru ilişki olduğunu gösteren bir gerçek sergilemez. Cumhuriyetçilikle uygarlık arasında ilişki daha karmaşıktır. Herhangi bir insanın dindar ya da milliyetçi olması cumhuriyetçi olmasına engel olmamıştır. Türkiye halk partisi üyeleri de ötekiler gibi dindar ve milliyetçidir. Eğer yalın akıl perspektiflerinden bakılırsa dinci parti, milliyetçi parti, cumhuriyetçi parti yaftaları uygar insanlar tanımlamaz. Galatasaraylı, Fenerli ya da Beşiktaşlı olmak da insanı daha uygar yapmaz. Uygar nasıl tanımlanır? Uygarlık, herhangi bir parti mensubu olmak değildir. İstatistik farklılıklar olduğu zaman bunun nedeni başkadır. Bilgi, görgü, kentsel gelenek, yaşam kalitesi bazı farklılıklar yaratır. Fakat bunlar da doğrudan uygarlık nedenler değildir. Dünyanın en büyük insanlık cinayetlerini Avrupalılar işledi. Fakat toplumsal uygarlıkla ilgili en ileri düşünceleri de onlar geliştirdiler. Ne var ki insan beyni iyilik ve kötülüğü birbirine yakın oranlarda üretiyor. Yin ve Yang dengeli. Kadın erkek nüfusu da dengelidir. İnsanları davranışları bağlamında bazı doğru gözlemler yapılabilir. Bunlar bilimsel değil, istatistiksel gerçeklerdir. Örneğin, hırsız ya da sahtekar politikacı ve tüccarlar arasında daha çok çıkar. Matematikçi, ressam ve müzisyenden çıkmaz. Olasılıkla bilim, sanat ve uygarlık arasındaki ilişki daha çok irdelemeye değer. İdama giden fizikçi ya da biyolog sayısı pek bulunmaz ama politikacı, tüccar hatta asker bulunabilir. Yani nedeni ne olursa olsun, bilim adamı daha güvenilir bir yafta gibi gözüküyor. Öte yandan kilise Galileo Galilei’yi mahkum eder. Sünni Müslümanlar sufi Haccac’ı yakarlar. Atina hakimleri Sokrates’e zehir içirebilirler. Bunlar daha çok geçmiş, daha uygar olmamış dönemlerin hikayeleridir. Uygarlık insan toplumunun dini ve politik yaşamındaki insan merkezli kuralların birbirleriyle buluşarak politik özgürlük, toplumsal ahlak, adalet, estetik konularında geliştirip kurallaştırdığı insan merkezli davranışlar bütünüdür. Zaman zaman sınıfsal despotizmin, kişisel despotizmin, savaşların zorladığı gerilim ya da sömürü dönemleri yaşanmış, politik, dini, ekonomik baskılar olarak toplumların yaşamını alt üst etmiştik. Bu toplumsal-evrensel süreçlerin en uzun aşaması kapitalizmdir. Günümüzde insan için uygarlıktan toplumsal uygarlığa, uygarlık için uygarlığa doğru bir gelişmenin içinde yaşayan ülkeler var. Bunun en önemli göstergesi de kişi özgürlüğünün en az kısıtlamalara tabi olmasıdır. Uygarlığın hiçbir konfor aracı ve olanağı ile ilgisi yoktur. Temeli insan güvenliği ve özgürlüğüdür, ve bu yasa ile değil, tarihi birikimle gerçekleşiyor. Kültürler farklıdır. Fakat her kültürün kendi uygarlığını yaşadığı düşüncesi boş bir övünmedir. Doğan Kuban Doğan Kuban&#8216;ın anısına saygıyla. Bu yazı HBT Dergi 238. sayıda yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/oldurmek-bir-uygarlik-bileseni-olabilir-mi">Öldürmek, bir uygarlık bileşeni olabilir mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sevgili Okuyucular, bizim, tiyatro açısından Yunan&#8217;dan 2400 yıl geride olduğumuzu hiç düşündünüz mü? Gerçi biri çıkıp bizde de Karagöz vardı, diyebilir. Bir Karagöz oyunu teksti ile Euripides’i hiç yan yana okudunuz mu?</p>
<p>Uygarlık kişi bağlamında ya da toplum bağlamında eğitim ve öğretim anlamına gelmiyor. Bunlar sadece bileşenler. Eskiden imza atabilenin okuma yazma bildiği düşünülen bir ülkede yaşıyoruz. Uygarlık bağlamında bilinç, imza atmasını bilenler kadar.</p>
<p>Bu kavramın en aldatıcı yanı, uygar diye bilinen ülkelerin en büyük cinayetleri işleyenler olması. Silah en çok onlarda. Mesela bir bomba ile 100 bin kişiyi öldüren Amerikalı kahramanlar. Kahramanlık artık Leonidas dönemindeki gibi değil. Her saçma ideoloji için adam öldüren kahraman olursa, uygar olmayan kalmaz. Eğer öldürmek uygarlık bileşeni olursa, dünya kovboyların ‘Free country’ (özgür ülke) dedikleri, hızlı çekenin önüne geleni soyduğu çağa dönebilir. Eskiler buna için ‘Tut kelin perçeminden!’ derlerdi.</p>
<p><strong>İnsanca davranış modeli&#8230;</strong></p>
<p>Uygarlık, ‘insanca’ dediğimiz sayısız davranışı içeren, kişiden başlayıp toplumlara yayılmış, sözlere, düşüncelere, atasözlerine, felsefelere, inançlara sızmış, dünyanın her köşesinde duyarlı, akıllı insanların davranışlarını yönlendirmiş, insanların birlikte yaşamalarına olanak veren toplumsal ve psikolojik davranış modelleridir. Temelde, insana saygıda temellenmiş olmalıdır.</p>
<p>Cinayet, yalan, hırsızlık ve sömürü ile dolu bir dünyada yaşadığımız için, olasılıkla kötü örnekler iyilerden daha çok ‘rating’ yapıyor. Medya da onu yansıtıyor. Fakat arada bir ‘uygarlık bu olmalı !’ dediğiniz durumlar var.</p>
<p>Hollanda’nın yeni kralını seçen törenlerde Amsterdam’da André Rieu Orkestrasının konserini dinledim. Daha doğrusu Hollanda halkının musiki ile akıl almaz coşkulu ilişkisini seyrettim. Orkestranın çaldığı şarkı ve marşların söylenmesine binlerce dinleyici katılıyordu. Kuşkusuz bu çok özel bir konserdi. Fakat musikinin temel uygarlık ölçütlerinden biri olması gerektiğini kanıtlıyordu.</p>
<p>Musiki kadar hiçbir şey bu duygusal ortaklığı sağlayamaz. Belki aklınıza spor yarışmalar ve maçlar gelecektir. Fakat bunların uygarlık gösterisi olduğunu sanmıyorum. Örgütlenmeleri uygarca bir davranış olarak görülebilir. Konserde 15-20 marş ve şarkının büyük çoğunluğuna binlerce kişi katıldı. Musiki dinleyicisi olanlar onun kendilerini bir nehir gibi alıp götürdüğünü bilirler.</p>
<p><strong>Öpüşme</strong></p>
<p>Daha basit bir uygarlık gösterisi daha keşfettim: Sevgili ya da karı koca kalabalıkta utanmadan öpüşüyorlarsa bu bir uygar toplum gösterisidir. Öpüşme seksten çok sevginin gösterisidir. Müslüman bir toplumda yan yana bile yürümeyen karı koca ne kol kola girer, ne el ele tutuşur, ne birbirlerini öperler. Neden? Çünkü kadınla erkeğin birbirlerine yakınlaşmaları İslam toplumunda ancak seks olarak görülür. Kadın ve erkek arasında sevgi dışlanmıştır. Bu yorum, sosyal gerginlikler yaratmakla kalmaz, toplumun sevgi potansiyelini de azaltır.</p>
<p>Dinin, toplumlar üzerindeki etkisi küçümsenemez. Dünyada dinden daha güçlü olarak insanları etkileyen hiçbir ideoloji yoktur. Kaldı ki bu kadar uzun etkili olan da yoktur. Fakat bu uzun yaşam ve etkili güç, tarih boyunca politik ve ekonomik amaçlarla, dini inancın saptırılmasına ve din dışı amaçlarla yönlendirilmesine olanak vermiştir. Bunu en uygar toplumların tarihinde bulmak, insanların karakterleri bağlamında umut kırıcıdır.</p>
<p><strong>Dinlerin ortak yasakları</strong></p>
<p>Bütün dinler pek çok günah arasında üç tanesini büyük günah sayarlar. Öldürmek, hırsızlık, ve yalan söylemek. Dindar insanlar buna inanırlar. Dini kitaplar bunların cezasını da söyler, örneğin İslam şeriatında çalanın eli kesilir. İnsanın bu günahlara kapılmaması için eğitimli olması gerekmez. Benim dindar anneannem dahil, tanıdığım pek çok iyi insan okuma yazma bilmiyordu. Dünyanın en uygar toplumları da, kişi ve toplum olarak öldüren çalan ve yalan söyleyenlerle dolu.</p>
<p>Din, çalmayı hukuk gibi tanımlamaz, tanım sade ve dolambaçsızdır. Hukuk ise bir kılıf bulup geçirme yöntemidir. Bütün dünya parlamentoları bu işi yapan uzmanlarla doludur. Politika da, uluslararası bir yalan söyleme ve safsata (sofizm) yöntemidir. Toplumlar geliştikçe bu bilgiler bilime bile dönüşürler.</p>
<p>Yalanı doktrin haline getiren devletler var. Kısacası uygarlık-din ilişkisi suç bağlamında bir anlam taşımaz. Uygarlık daha kapsamlı bir birikimdir. Din aracılığı ile tanımlanamaz.</p>
<p>Uygarlık bir milliyet de tanımlamaz. İnsanlık iyi çalanı, iyi öldüreni hangi amaçla olursa olsun mahkum ediyor. Safkan dindar olmaz, bütün dinler kazanç hanelerine yeni devşirmeleri yazarlar ve şimdiye kadar hiçbir tarih ve bilim safkan Türk, Arap, İranlı, Alman’ın daha namuslu olduğunu kanıtlamamıştır.</p>
<p>Hitler, Mussolini ve dünyanın her köşesinde sayısız irili ufaklı diktatörün yaptıkları uygar toplumla diktatörlük arasında doğru ilişki olduğunu gösteren bir gerçek sergilemez.</p>
<p>Cumhuriyetçilikle uygarlık arasında ilişki daha karmaşıktır. Herhangi bir insanın dindar ya da milliyetçi olması cumhuriyetçi olmasına engel olmamıştır. Türkiye halk partisi üyeleri de ötekiler gibi dindar ve milliyetçidir. Eğer yalın akıl perspektiflerinden bakılırsa dinci parti, milliyetçi parti, cumhuriyetçi parti yaftaları uygar insanlar tanımlamaz. Galatasaraylı, Fenerli ya da Beşiktaşlı olmak da insanı daha uygar yapmaz.</p>
<p><strong>Uygar nasıl tanımlanır?</strong></p>
<p>Uygarlık, herhangi bir parti mensubu olmak değildir. İstatistik farklılıklar olduğu zaman bunun nedeni başkadır. Bilgi, görgü, kentsel gelenek, yaşam kalitesi bazı farklılıklar yaratır. Fakat bunlar da doğrudan uygarlık nedenler değildir. Dünyanın en büyük insanlık cinayetlerini Avrupalılar işledi. Fakat toplumsal uygarlıkla ilgili en ileri düşünceleri de onlar geliştirdiler. Ne var ki insan beyni iyilik ve kötülüğü birbirine yakın oranlarda üretiyor. Yin ve Yang dengeli. Kadın erkek nüfusu da dengelidir.</p>
<p>İnsanları davranışları bağlamında bazı doğru gözlemler yapılabilir. Bunlar bilimsel değil, istatistiksel gerçeklerdir. Örneğin, hırsız ya da sahtekar politikacı ve tüccarlar arasında daha çok çıkar. Matematikçi, ressam ve müzisyenden çıkmaz.</p>
<p>Olasılıkla bilim, sanat ve uygarlık arasındaki ilişki daha çok irdelemeye değer. İdama giden fizikçi ya da biyolog sayısı pek bulunmaz ama politikacı, tüccar hatta asker bulunabilir. Yani nedeni ne olursa olsun, bilim adamı daha güvenilir bir yafta gibi gözüküyor.</p>
<p>Öte yandan kilise Galileo Galilei’yi mahkum eder. Sünni Müslümanlar sufi Haccac’ı yakarlar. Atina hakimleri Sokrates’e zehir içirebilirler. Bunlar daha çok geçmiş, daha uygar olmamış dönemlerin hikayeleridir.</p>
<p>Uygarlık insan toplumunun dini ve politik yaşamındaki insan merkezli kuralların birbirleriyle buluşarak politik özgürlük, toplumsal ahlak, adalet, estetik konularında geliştirip kurallaştırdığı insan merkezli davranışlar bütünüdür. Zaman zaman sınıfsal despotizmin, kişisel despotizmin, savaşların zorladığı gerilim ya da sömürü dönemleri yaşanmış, politik, dini, ekonomik baskılar olarak toplumların yaşamını alt üst etmiştik.</p>
<p>Bu toplumsal-evrensel süreçlerin en uzun aşaması kapitalizmdir. Günümüzde insan için uygarlıktan toplumsal uygarlığa, uygarlık için uygarlığa doğru bir gelişmenin içinde yaşayan ülkeler var. Bunun en önemli göstergesi de kişi özgürlüğünün en az kısıtlamalara tabi olmasıdır. Uygarlığın hiçbir konfor aracı ve olanağı ile ilgisi yoktur. Temeli insan güvenliği ve özgürlüğüdür, ve bu yasa ile değil, tarihi birikimle gerçekleşiyor. Kültürler farklıdır. Fakat her kültürün kendi uygarlığını yaşadığı düşüncesi boş bir övünmedir.</p>
<p><strong>Doğan Kuban</strong></p>
<p><strong><em><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/orhan-bursali/bir-buyuk-cumhuriyet-aydinini-yitirdik">Doğan Kuban</a>&#8216;ın anısına saygıyla. Bu yazı HBT Dergi <a href="https://abonelik.herkesebilimteknoloji.com/urun/sayi-238-16-ekim-2020-dijital-pdf/">238. sayıda</a> yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/oldurmek-bir-uygarlik-bileseni-olabilir-mi">Öldürmek, bir uygarlık bileşeni olabilir mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">30999</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Cehalet bir birikimdir</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/cehalet-bir-birikimdir</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Doğan Kuban]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 03 Jan 2024 10:50:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Doğan Kuban]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=30690</guid>

					<description><![CDATA[<p>Cehalet, kuşkusuz, öğretimsizlikten kaynaklanır. Öğretimsizlik öğretilecek bir şey olmamasından değil, bilginin var olmamasından, ya da varlığının zararlı görülmesinden kaynaklanır. Her an öğrenilecek bir şey olan bu dünyada, öğretecek bir şey bulmayanlar ya aptal ya da ön yargılıdır. Hiçbir insan o kadar aptal olamayacağına göre, bilgiyi dışlama coğrafi ya da tarihi, beyinde damar tıkanmasına benzer toplumsal aklın tıkanmasıdır. Bu kutupta ya da Amazonlar&#8217;da olduğu gibi, izole edilmiş olarak yaşamak, bir dini zorlama, kölelik, diktatörlük, herhangi bir ideolojik nedenle toplumun tümünde ya da bir grubunda bir tür körleşmedir. Bazı bilgi yollarının kapalı olması, kapalı tutulması bu nedenle öğrenilecek şeylerin saklanması sonucu da olabilir. Bütün bunların, dün ya da bugün, dünya tarihinde örneği çok. Osmanlı tarihi tümüyle cehaletin hizmetinde biçimlenmiştir. İç nedenlerle bazen yozlaşan bir otokrasi, toplumun kul, yani köle statüsü, dinin şeriata dönüşmesi, kentlileşmemiş toplum, toplumu aydınlatacak bir ulusal ordu olmaması, bürokrasi ve edebiyat dilinin halk dilinden farklı oluşu bu nedenlerin başında gelir. Osmanlı toplumunda büyük çoğunluğu köyde oturan insanlara öğrenme olanağını açık değildi. Okuma yazma bilmeyen ve okulu olmayan köylerde yaşayanların öğrenme çarkına girmeleri olanaksızdı Yakın zamanlara geldikçe bu olgu daha karmaşık duruma gelir. Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıktı? hikayesine dönüşür. Örneğin bu günlerde okullarda bazı derslerin kalkması toplumun cehaletinden değil, cahil kalmış karar mekanizmalarından kaynaklanır. Dünyanın içinden geçtiği neredeyse 3 bin yıllık insanlık tarihinin bazı performanslarından haberi olmamak kişisel değil, toplumsal bir olaydır. Osmanlı cehaletinin tortusu toplumun bazı kesimlerinde yaşamağa devam ediyor. Bazı ayrıcalıklı insanların ya da grupların varlığı bunu değiştirmiyor. Bu bağlamda, özellikle bizim gibi geç uyanmış toplumlarda, henüz düşüncenin ulaşmadığı bakir topraklar ya da ormanlar var. ‘Nasıl olur, daha dün bu adam Almanya’da idi?’, ya da ‘Bu adam üniversitede profesör!’ demek cehaletin olasılığını değiştirmez. Çünkü bazı insanların renk körü olmaları gibi, geçirdiği bir kaza nedeniyle körleşmiş insanlar da vardır. Bu kazalar tarihseldir. Bu toplum tutucu imiş, peki neyi tutuyor? Sevgili okurlar, Sözünü ettiğim toplum biziz. Gerçi çeşitli boyutlarda cehalet sendromları Türkler&#8217;e özgü değil. Fakat bize benzeyen 1.5 milyar müslüman var. Olasılıkla dünya nüfusunu cahiller ve onun bir aşama üstünde olanlar diye ayırırsak, biz cahiller grubundayız. Bu sömürülenler grubu anlamına geliyor. Aramızda dünyanın en aydınlık insanları arasında olanlarımız da olabilir. Bugünün dünyası birleştirici. Buna gelecek için bir umut olarak bakabiliriz. Fakat bu birleşme ve bütünleşme değişik düzeylerde oluyor. Entelektüel düzeyde, bilim düzeyinde, sanat düzeyinde, alışveriş düzeyinde. otomotiv düzeyinde, gökdelen düzeyinde, sömürü düzeyinde. Bazen bunlar kafayı karıştıracak kadar karışıktır. Osmanlı cehalet mirası taşınması bu çağda olanaksız bir yüktür. Bu toplum 100 yıl öncesine kadar okumuyordu, okuyanlar da zaten kitap bulamazlardı. Okumayı bilmedikleri bir dille yazılan Kuran’ı da okumadılar. Kuran, muska gibi bir kenarda dururdu. Okumayı biraz sökenlerin okudukları Mızraklı İlmihal kitaplarını anımsıyorum. Halka namaz, oruç, haç ve dinin farzlarını anlatır, Allah’a ve Peygamber’e inançlarını vurgulatırdı. Halkın maksimum din bilgisi budur. Toplum dindardır, ama kendi dinini ve tarihini bilmez. Milliyetçi olanları var, milletinin tarihini bilmez. Padişahçıdır, padişahın anasının Türkçe bilmediğini bilmez. Padişahın Türk olmayı istemediğini de bilmez. Bu toplum tutucu imiş, peki neyi tutuyor? Türkiye de, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde, yüzyıllardır süzüle süzüle gelmiş cehaletin hikayesini anlatmak için kitap sayfaları yetişmez. Fakat geriye bakınca insanın içini karartan olaylar var. Bilim ve felsefe tarihi ile ilgilenen bir okur olarak nedense İbni Sina (Avicenna) nın öyküsü çok gücüme gider. İbni Sina dünya bilim ve felsefe tarihine girmiş pek az müslümandan biridir. Buhara’da İranlı Samani devlet idaresi altında yetişmiş bu İranlı Abbasi Rönesansı denen aydınlanma döneminin yetiştirdiği en tanınmış Müslüman düşünürü ve bilim adamıdır. (Bazı Tarih bilmeyen Türk tarihçilerinin ‘Orta Asyalı, demek ki Türk!’ demekten vazgeçmelerini de vurgulamak gerekir.) Dünya tıp tarihinde Hipokrat, Galen, İbni Sina bir üçlü oluştururlar. Dünya tıp tarihinde bir Osmanlı ya da Türk yok. Cumhuriyet döneminden söz etmiyorum. Fakat 12. yüzyıldan başlayarak Avrupa’da İbni Sina’nın ‘Kanun fi ‘t-Tıbb’ adlı büyük ansiklopedisi Latince’ye çevrilmiş, 16. yüzyılda İtalya’da 22 kez basılmıştır. Biz de matbaa olmadığı için zaten basılamazdı. Fakat Türkçe’ye kazandırılması için bu toplum 19. yüzyılı bekledi. İbni Sina’nın en tanınmış İslam filozoflarından biri olduğunu da anımsayalım. Osmanlılar ise felsefenin yanından bile geçmediler. Bu günlerde felsefe dersini yine programlardan kaldırmışlar. 12. yüzyıla geri dönmüşüz. Cumhuriyetin restorasyonunu yok ederek hangi akla hizmet ettiklerini anlamak olanaksızdır. Türkiye’de kimin kafasını düşünmekten ve felsefeden uzaklaştırabileceklerini de bilmiyorum. Ama Osmanlı&#8217;dan süzülen cehalet kavramı budur. Acayip şık (?) Zorlu Center’ı gördüm. Kahvelerini dolduran gençlere İbni Sina’nın adını işitip işitmediklerini sormak aklımdan geçti. Ya da daha insaflı olmak için Katip Çelebi’nin Mizan-ül Hakk fi ihtiyari’l-Ahakk kitabından haberi olup olmadıklarını sorun! Okuyan Türk ne kadar? Okuduğunun ne kadarını anlıyor? Bunun bir istatistiği var mı? Bütün bu davranışların tümüne kara cehalet deniyor. Fakat kendinin kara cahil olduğunun farkında olan var mı? Türkiye’de 18. yy sonuna kadar sadece 80 kitap basıldığını, medreseden başka okul olmadığını biliyorlar mı? (Bereket askeri okullar vardı. O sayede Cumhuriyet&#8217;i kurduk!) Kendinize ‘Medreselerde bugün gazetelerde okuduğumuz çağdaş bilginin bir damlası okunuyor muydu?’ diye sordunuz mu? Her gün bir imam hatip okulu açılırsa, üniversite medrese ne zaman olacak, diye de sormamız gerek! Hadi devlet üniversiteleri neyse ama, alışveriş merkezi gibi açılan özel ve vakıf üniversiteler ve onların yüzbinlerce öğrencisi ne olacak? İstanbul’un trafiğini bu kadar iyi çözen onu da çözer, diye bir umudunuz var mı? Biz imam hatip okulunda kızları bile okuturken, Kore veya Japon arabalarını, telefonlarını, kameralarını, televizyon ve bilgisayarı, Çin’den akla gelecek her malı alacağız. Yahudi portakalı, Arjantin buğdayı yiyip, İtalyan marka elbise giyip, Amerikan filmi seyredip, gökdelende oturup dolar, euro hesabı yapacak ve İngilizce öğretimi ilkokula kadar indireceğiz! 20 dakikalık yolu üç saatte geçip evimize gideceğiz, kırmızı ışıkta arabamızı dilenciler muhasara edecek, kaldırımlarda köpekler ve park etmiş arabalar arasında dolaşacağız. Bir yere girerken aleyküm selam, çıkarken bye bye diyeceğiz. Aptallarla birlikte yaşayanlar giderek aptal olmasalar bile, aptal gibi davranmak zorundadırlar. Gerçi dünya konjonktürü de bu kadar aptallığa kredi açılmıyor. Ayağımızın altındaki karanlık uçurum toplum dokusunun onulmaz cehaletidir. Hızla, çürüme aşamasına geldiğimizin farkında mısınız? Doğan Kuban Doğan Kuban&#8216;ın anısına saygıyla. Bu yazı HBT Dergi 236. sayıda yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/cehalet-bir-birikimdir">Cehalet bir birikimdir</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Cehalet, kuşkusuz, öğretimsizlikten kaynaklanır. Öğretimsizlik öğretilecek bir şey olmamasından değil, bilginin var olmamasından, ya da varlığının zararlı görülmesinden kaynaklanır.</p>
<p>Her an öğrenilecek bir şey olan bu dünyada, öğretecek bir şey bulmayanlar ya aptal ya da ön yargılıdır. Hiçbir insan o kadar aptal olamayacağına göre, bilgiyi dışlama coğrafi ya da tarihi, beyinde damar tıkanmasına benzer toplumsal aklın tıkanmasıdır. Bu kutupta ya da Amazonlar&#8217;da olduğu gibi, izole edilmiş olarak yaşamak, bir dini zorlama, kölelik, diktatörlük, herhangi bir ideolojik nedenle toplumun tümünde ya da bir grubunda bir tür körleşmedir. Bazı bilgi yollarının kapalı olması, kapalı tutulması bu nedenle öğrenilecek şeylerin saklanması sonucu da olabilir. Bütün bunların, dün ya da bugün, dünya tarihinde örneği çok.</p>
<p>Osmanlı tarihi tümüyle cehaletin hizmetinde biçimlenmiştir. İç nedenlerle bazen yozlaşan bir otokrasi, toplumun kul, yani köle statüsü, dinin şeriata dönüşmesi, kentlileşmemiş toplum, toplumu aydınlatacak bir ulusal ordu olmaması, bürokrasi ve edebiyat dilinin halk dilinden farklı oluşu bu nedenlerin başında gelir. Osmanlı toplumunda büyük çoğunluğu köyde oturan insanlara öğrenme olanağını açık değildi. Okuma yazma bilmeyen ve okulu olmayan köylerde yaşayanların öğrenme çarkına girmeleri olanaksızdı Yakın zamanlara geldikçe bu olgu daha karmaşık duruma gelir. Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıktı? hikayesine dönüşür. Örneğin bu günlerde okullarda bazı derslerin kalkması toplumun cehaletinden değil, cahil kalmış karar mekanizmalarından kaynaklanır.</p>
<p>Dünyanın içinden geçtiği neredeyse 3 bin yıllık insanlık tarihinin bazı performanslarından haberi olmamak kişisel değil, toplumsal bir olaydır. Osmanlı cehaletinin tortusu toplumun bazı kesimlerinde yaşamağa devam ediyor. Bazı ayrıcalıklı insanların ya da grupların varlığı bunu değiştirmiyor. Bu bağlamda, özellikle bizim gibi geç uyanmış toplumlarda, henüz düşüncenin ulaşmadığı bakir topraklar ya da ormanlar var. ‘Nasıl olur, daha dün bu adam Almanya’da idi?’, ya da ‘Bu adam üniversitede profesör!’ demek cehaletin olasılığını değiştirmez. Çünkü bazı insanların renk körü olmaları gibi, geçirdiği bir kaza nedeniyle körleşmiş insanlar da vardır. Bu kazalar tarihseldir.</p>
<p><strong>Bu toplum tutucu imiş, peki neyi tutuyor?</strong></p>
<p>Sevgili okurlar,</p>
<p>Sözünü ettiğim toplum biziz. Gerçi çeşitli boyutlarda cehalet sendromları Türkler&#8217;e özgü değil. Fakat bize benzeyen 1.5 milyar müslüman var. Olasılıkla dünya nüfusunu cahiller ve onun bir aşama üstünde olanlar diye ayırırsak, biz cahiller grubundayız. Bu sömürülenler grubu anlamına geliyor. Aramızda dünyanın en aydınlık insanları arasında olanlarımız da olabilir. Bugünün dünyası birleştirici. Buna gelecek için bir umut olarak bakabiliriz.</p>
<p>Fakat bu birleşme ve bütünleşme değişik düzeylerde oluyor. Entelektüel düzeyde, bilim düzeyinde, sanat düzeyinde, alışveriş düzeyinde. otomotiv düzeyinde, gökdelen düzeyinde, sömürü düzeyinde. Bazen bunlar kafayı karıştıracak kadar karışıktır.</p>
<p>Osmanlı cehalet mirası taşınması bu çağda olanaksız bir yüktür. Bu toplum 100 yıl öncesine kadar okumuyordu, okuyanlar da zaten kitap bulamazlardı. Okumayı bilmedikleri bir dille yazılan Kuran’ı da okumadılar. Kuran, muska gibi bir kenarda dururdu. Okumayı biraz sökenlerin okudukları Mızraklı İlmihal kitaplarını anımsıyorum. Halka namaz, oruç, haç ve dinin farzlarını anlatır, Allah’a ve Peygamber’e inançlarını vurgulatırdı. Halkın maksimum din bilgisi budur.</p>
<p><strong>Toplum dindardır, ama kendi dinini ve tarihini bilmez. Milliyetçi olanları var, milletinin tarihini bilmez. Padişahçıdır, padişahın anasının Türkçe bilmediğini bilmez. Padişahın Türk olmayı istemediğini de bilmez. Bu toplum tutucu imiş, peki neyi tutuyor?</strong></p>
<p>Türkiye de, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde, yüzyıllardır süzüle süzüle gelmiş cehaletin hikayesini anlatmak için kitap sayfaları yetişmez. Fakat geriye bakınca insanın içini karartan olaylar var. Bilim ve felsefe tarihi ile ilgilenen bir okur olarak nedense İbni Sina (Avicenna) nın öyküsü çok gücüme gider. İbni Sina dünya bilim ve felsefe tarihine girmiş pek az müslümandan biridir. Buhara’da İranlı Samani devlet idaresi altında yetişmiş bu İranlı Abbasi Rönesansı denen aydınlanma döneminin yetiştirdiği en tanınmış Müslüman düşünürü ve bilim adamıdır. (Bazı Tarih bilmeyen Türk tarihçilerinin ‘Orta Asyalı, demek ki Türk!’ demekten vazgeçmelerini de vurgulamak gerekir.)</p>
<p>Dünya tıp tarihinde Hipokrat, Galen, İbni Sina bir üçlü oluştururlar. Dünya tıp tarihinde bir Osmanlı ya da Türk yok. Cumhuriyet döneminden söz etmiyorum. Fakat 12. yüzyıldan başlayarak Avrupa’da İbni Sina’nın ‘Kanun fi ‘t-Tıbb’ adlı büyük ansiklopedisi Latince’ye çevrilmiş, 16. yüzyılda İtalya’da 22 kez basılmıştır. Biz de matbaa olmadığı için zaten basılamazdı. Fakat Türkçe’ye kazandırılması için bu toplum 19. yüzyılı bekledi. İbni Sina’nın en tanınmış İslam filozoflarından biri olduğunu da anımsayalım. Osmanlılar ise felsefenin yanından bile geçmediler. Bu günlerde felsefe dersini yine programlardan kaldırmışlar. 12. yüzyıla geri dönmüşüz. Cumhuriyetin restorasyonunu yok ederek hangi akla hizmet ettiklerini anlamak olanaksızdır. Türkiye’de kimin kafasını düşünmekten ve felsefeden uzaklaştırabileceklerini de bilmiyorum. Ama Osmanlı&#8217;dan süzülen cehalet kavramı budur.</p>
<p>Acayip şık (?) Zorlu Center’ı gördüm. Kahvelerini dolduran gençlere İbni Sina’nın adını işitip işitmediklerini sormak aklımdan geçti. Ya da daha insaflı olmak için Katip Çelebi’nin Mizan-ül Hakk fi ihtiyari’l-Ahakk kitabından haberi olup olmadıklarını sorun! Okuyan Türk ne kadar? Okuduğunun ne kadarını anlıyor? Bunun bir istatistiği var mı? Bütün bu davranışların tümüne kara cehalet deniyor. Fakat kendinin kara cahil olduğunun farkında olan var mı?</p>
<p>Türkiye’de 18. yy sonuna kadar sadece 80 kitap basıldığını, medreseden başka okul olmadığını biliyorlar mı? (Bereket askeri okullar vardı. O sayede Cumhuriyet&#8217;i kurduk!)</p>
<p>Kendinize ‘Medreselerde bugün gazetelerde okuduğumuz çağdaş bilginin bir damlası okunuyor muydu?’ diye sordunuz mu? Her gün bir imam hatip okulu açılırsa, üniversite medrese ne zaman olacak, diye de sormamız gerek! Hadi devlet üniversiteleri neyse ama, alışveriş merkezi gibi açılan özel ve vakıf üniversiteler ve onların yüzbinlerce öğrencisi ne olacak? İstanbul’un trafiğini bu kadar iyi çözen onu da çözer, diye bir umudunuz var mı?</p>
<p>Biz imam hatip okulunda kızları bile okuturken, Kore veya Japon arabalarını, telefonlarını, kameralarını, televizyon ve bilgisayarı, Çin’den akla gelecek her malı alacağız. Yahudi portakalı, Arjantin buğdayı yiyip, İtalyan marka elbise giyip, Amerikan filmi seyredip, gökdelende oturup dolar, euro hesabı yapacak ve İngilizce öğretimi ilkokula kadar indireceğiz! 20 dakikalık yolu üç saatte geçip evimize gideceğiz, kırmızı ışıkta arabamızı dilenciler muhasara edecek, kaldırımlarda köpekler ve park etmiş arabalar arasında dolaşacağız. Bir yere girerken aleyküm selam, çıkarken bye bye diyeceğiz. Aptallarla birlikte yaşayanlar giderek aptal olmasalar bile, aptal gibi davranmak zorundadırlar. Gerçi dünya konjonktürü de bu kadar aptallığa kredi açılmıyor.</p>
<p><strong>Ayağımızın altındaki karanlık uçurum toplum dokusunun onulmaz cehaletidir. Hızla, çürüme aşamasına geldiğimizin farkında mısınız?</strong></p>
<p><strong>Doğan Kuban</strong></p>
<p><strong><em><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/orhan-bursali/bir-buyuk-cumhuriyet-aydinini-yitirdik">Doğan Kuban</a>&#8216;ın anısına saygıyla. Bu yazı HBT Dergi <a href="https://abonelik.herkesebilimteknoloji.com/urun/sayi-236-2-ekim-2020-dijital-pdf/">236. sayıda</a> yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/cehalet-bir-birikimdir">Cehalet bir birikimdir</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">30690</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Osmanlı&#8217;yı bilmeden bugünü anlayamazsınız&#8230;</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/osmanliyi-bilmeden-bugunu-anlayamazsiniz</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Doğan Kuban]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 Dec 2023 14:09:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Doğan Kuban]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=30625</guid>

					<description><![CDATA[<p>Osmanlı&#8217;da iktidar oyunu&#8230; Yavuz’dan sonra peygamber halifesi olan Osmanlı Sultanı dünyanın en sorumsuz otokratı idi. Kendi seçtiği kullarından, sadrazam, enderun, yeniçeri ağaları ve şeyhülislam aracılığı ile devleti idare ediyordu. Sistem, sultan, kahyası sadrazam, enderun ve yeniçeri ağaları ve şeyhülislamın katıldığı ortak bir menfaat mekanizması üzerine kurulmuştu. Devlet ve Osmanlı sülalesi eşdeğerde idi. Bu devlet kurgusunda şeyhülislam ve ulema dönemin güç parametrelerine göre değişse bile, statükoyu korumak için sülale yerine sultanı feda etmişlerdir. Devletin bekası, Hristiyan devşirmesi bir ordunun mali statüsünü korumak üzerine kuruludur. Yeniçeri, menfaati ya da canı için Sultan’ın her kararına karşı çıkmıştır. Ulus yoktur. Sadece sultan diye bir kavram vardır. Devlet idaresi karşılıklı cephelerin hamleleri arasında bir savaşa dönüşebilir. Bunun temeli de komplo ortaklığıdır. Bu çark iç ve dış ilişkilerde makam ve para üzerine kuruludur. Osmanlı tarihini biraz okuyanlar bunu bilirler. Sultan bütün tarafları ortadan kaldırabilir, ama yeniçerilere kafa tutamaz. O zaman varlığı tehlikeye girer. Osmanlı İmparatorluğu, sultan-enderun-yeniçeri arasında bir güç dengesidir. Bu saray (yani sultan ve enderun) &#8211; yeniçeri ikilisini dengeleyecek İstanbul karşısında bir yerel varlık, bir kent, bir burjuvazi ve bir aristokrasi yoktur. İmparatorluk vücutsuz bir baştır. Yeniçeri, sultanın mutlak otokrasisinin uzantısıdır. Fakat geriye kıvrılıp efendisini öldürdüğü olur. III. Mehmet’ten II. Osman’a ve oradan Köprülüler&#8217;e uzanan tarihi ön yargısız okumak bunu aydınlatır. Bu çürüme ve geçici çökmenin utanılacak hikayesi, III. Mehmet’in, nizamı alem için, 2-13 yaşlarında 19 kardeşini boğdurması ve hamile cariyeleri Marmara’ya attırmasıyla başlar. Buna çağımızda psikopat bir cinayet denir. Ama III. Mehmet Osmanlı tarihine Eğri fatihi diye geçer. Sultanların yaşamında cinayetlerini, bereket versin, zafer diye kutlamamışlar. Oğlu I. Ahmet (1603-1617), onun kardeşi deli Mustafa (1618&#8217;de 97 gün), II. Osman (1618-1622) onu izlemiştir. Bir cani olan dedesini, 13 yaşında tahta geçen babasını, 97 gün tahtta kalan deli amcasını izleyerek padişah oldu. Fakat Darüsaade ağası Mustafa ağa deli Mustafa’yı tahttan indirebilmek için I. Mustafa’nın, dedesi III. Mehmet gibi, bütün şehzadeleri öldürmeyi planladığı şayiasını yaymış ve o büyük cinayetin tepkilerini ustalıkla yönetmişti. Sadrazam seferde idi. Kaim-i makam (kaymakam) Sufi Mehmet paşa ve Şeyhülislam Esat Efendi divanda karar alarak deli Mustafa’yı hareme hapsettirdiler. II. Osman da amcasını öldürtmedi. Deli zararsızdı. Berbat İran seferi İran seferi, kötü bir tuzağa düşen ordunun bir bölümünün yok edilmesi sonunda İranlılar&#8217;dan bazı hediyeler (100 ipek kumaş, filler, gergedanlar) alınarak sona erdi. Osmanlı ordusu İran’a sefer yapmış, fil ve gergedanlarla dönmüştü. Kimse bir şey sormadı. 16 yaşında padişah olan II. Osman’ın bir şeyden haberi yoktu. Fakat kendisi yerine deli amcasını sultan yaptığı için Sadrazam Sufi Mehmet Paşa’yı azlederek yerine başka bir sadrazam atadı. Fakat birkaç ay sonra Sultan’a ya da çevresine çok hediyeler veren Güzelce Hasan Paşa Sadrazam oldu. Böylece 16 yaşındaki yeni sultan içi boş bir savaş ve yenilgi ve iki sadrazam değiştirerek iktidarının ilk aylarını geçirdi. İmparatorluğun Polonya sınırlarında, Erdel, Bogdan, Kırım Tatarları, Kazaklar ve Beylerbeyler arasında süregelen kargaşada zayıf Polonya karşısında 17 yaşındaki sultan büyük fetih rüyaları görmeye başladı. 5-10.000 kişilik birliklerin Rus bozkırlarındaki kavgaları İstanbul’a Osmanlı zaferleri olarak yansıyordu. Hele bunlarla birlikte biraz altın flori ve hareme güzel kızlar hediye olarak gelirse zafer hülyaları arşa çıkıyordu. Devlet büyüklerinin olumsuz tepkilerine karşı Osmanlı&#8217;nın fetih ve yağma bağlamındaki ateşi delikanlı Padişahın arzularını dizginleyemedi. Ordu İran’da kaç asker kaybettiğini düşünmeden tekrar sefere hazırlandı. Bu sırada sadrazam Ali paşa öldü. II. Osman’ın üçüncü sadrazamı Ohri’li Hüseyin Paşa onun yerine geçti. Delikanlı Sultan, üç Sadrazam, sonuçsuz bir İran seferinden sonra ordusu ile Lehistan seferine çıktı. Seferden önce II. Osman kardeşi Şehzade Mehmet’i boğdurdu. Bunun için istediği fetvayı eski şeyhülislam İslam Esat Efendi vermediği için, fetva şeyhülislam olmak isteyen Taşköprülüzade Kemaleddin Efendi&#8217;den alındı. Başarısızlık, başarı olarak kutlanıyor  Ordu büyük zorluklar ve özellikle hayvan kayıplarıyla Buldan’a ulaştığı zaman yeniçerilerin bir bölümü, herhalde buralardan toplananlar, kaçmaya başlamıştı. Osmanlı ordusu Leh ordusu karşısında fazla bir başarı gösteremedi. Fakat Türk tarihçileri doğu Polonya’nın adam akıllı yağmalandığını yazarlar. Osmanlılar hiçbir şey kazanmadan İran’da olduğu gibi geriye döndüler. Fakat hava koşullarından büyük zarar gördüler. Yeniçeriler de emir dinlemez duruma gelmişlerdi. Fakat üç gün, üç gece İstanbul bu zaferi kutladı. Vakanünisler de öyle yazdılar. Ama Osmanlı savaş taktiklerinin artık eskidiğini yazmadılar. II. Osman’ın yeniçerilerle arası bozulmuştu. Söylendiğine göre onlara yeterli bahşiş vermiyordu. Osmanlı sultanları arasında onu özel bir konuma getiren bir rivayet ve onu destekleyen girişimleri vardı. Sultanlar arasında yeniçerilerin bir bela olduğunu anlayan ilk sultandır. Ve onların dağıtılmasını düşünüyordu. Hac görevini yerine getirmek bahanesiyle Suriye’ye gidecek, yeni bir ordu toplayarak yeniçerileri dağıtacaktı. Sultanın, düzen bozan yeniçerilere karşı sert davranması ona karşı tepkiyi artırıyordu. Olasılıkla bazı Enderun ağaları da buna katılıyordu. Çünkü II. Osman’ın başka hiçbir sultanın aklına gelmemiş bir düşüncesi daha vardı: Haremi de yeniçeri ordusu gibi ortadan kaldırmak. Doğru bulmadığı, Müslümanlığa aykırı gördüğü bu durumu birisi Şeyhülislamın kızı olmak üzere iki müslüman kadınla evlenerek kanıtlamıştı. Haremi de kaldırmak istedi  Ne var ki, kardeşini öldürüp, dört yılda 3 sadrazam ve bir Şeyhülislam değiştiren, bir yenilgiden çıkan devleti ikinci bir savaşa sokan delikanlı sultan, 19 yaşında yeniçeriler tarafından parçalanarak öldürüldü. Dedesinin de 19 kardeşini bir gecede boğduran bir cani olduğu düşünülürse, Osmanlı Devleti&#8217;nin o kadar uzun yaşamasının da bir mucize olarak kabul edilmesi gerekir. II. Osman, Osmanlı sultanların olumsuz özelliklerine de sahipti. Fakat Yeniçeriler ve harem konusundaki aydınlık düşünceleri İmparatorluk için bir şans olabilirdi. Bu bağlamda Osmanlı sülalesinin yetiştirdiği en aydın sultandır. Bu nedenle de, yeniçerilerin ve haremin komplolarıyla 1622&#8217;de 19 yaşında yok edildi. Bu olayı Osmanlı tarihçilerinin yazılarından özetledim. Sevgili Okuyurlar, Cadde, sokak adları yazılmamış, yapı numaraları olmayan, sokaklarında köpekler oynaşan, nüfusunu bilmediğiniz, İstanbul denen karmaşada neden sıkışıp kaldığınızı anlamak için, önce Osmanlı tarihi denilen uzun kargaşayı doğru değerlendirin! Bugünkü durum akıl almaz bir cehalet mirasında oturuyor. Üniversiteye sıçrayan cehalet insanın kanını donduracak bilgisizlik gösterileri sergiliyor. Mimarlık tarihi, restorasyon alanlarında uzun süre eğitim yaptığım için, olan biten, yaşamımı boşuna geçirdiğimi düşünmeme neden oluyor. Hiç tanımadıkları dönemlerin, hiçbir analizini yapmadan hazırlanan restorasyon projeleri, yok edilip yerine yeni binalar yapılan anıtlar, yerini bile bilmedikleri binaları, gelişmesini bilmedikleri teknikleri anlatan hocalar, ve ilk ve orta öğretimde karanlık gelişmeler. İyimser olmak zor. Fakat her fırtınadan sonra güneş açtığını biliyorum. Ve yineliyorum! Doğan Kuban Doğan Kuban&#8216;ın anısına saygıyla. Bu yazı HBT Dergi 235. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/osmanliyi-bilmeden-bugunu-anlayamazsiniz">Osmanlı&#8217;yı bilmeden bugünü anlayamazsınız&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Osmanlı&#8217;da iktidar oyunu&#8230;</strong></p>
<p>Yavuz’dan sonra peygamber halifesi olan Osmanlı Sultanı dünyanın en sorumsuz otokratı idi. Kendi seçtiği kullarından, sadrazam, enderun, yeniçeri ağaları ve şeyhülislam aracılığı ile devleti idare ediyordu. Sistem, sultan, kahyası sadrazam, enderun ve yeniçeri ağaları ve şeyhülislamın katıldığı ortak bir menfaat mekanizması üzerine kurulmuştu. Devlet ve Osmanlı sülalesi eşdeğerde idi.</p>
<p>Bu devlet kurgusunda şeyhülislam ve ulema dönemin güç parametrelerine göre değişse bile, statükoyu korumak için sülale yerine sultanı feda etmişlerdir. Devletin bekası, Hristiyan devşirmesi bir ordunun mali statüsünü korumak üzerine kuruludur. Yeniçeri, menfaati ya da canı için Sultan’ın her kararına karşı çıkmıştır. Ulus yoktur. Sadece sultan diye bir kavram vardır. Devlet idaresi karşılıklı cephelerin hamleleri arasında bir savaşa dönüşebilir. Bunun temeli de komplo ortaklığıdır. Bu çark iç ve dış ilişkilerde makam ve para üzerine kuruludur. Osmanlı tarihini biraz okuyanlar bunu bilirler.</p>
<p>Sultan bütün tarafları ortadan kaldırabilir, ama yeniçerilere kafa tutamaz. O zaman varlığı tehlikeye girer. Osmanlı İmparatorluğu, sultan-enderun-yeniçeri arasında bir güç dengesidir. Bu saray (yani sultan ve enderun) &#8211; yeniçeri ikilisini dengeleyecek İstanbul karşısında bir yerel varlık, bir kent, bir burjuvazi ve bir aristokrasi yoktur. İmparatorluk vücutsuz bir baştır. Yeniçeri, sultanın mutlak otokrasisinin uzantısıdır. Fakat geriye kıvrılıp efendisini öldürdüğü olur. III. Mehmet’ten II. Osman’a ve oradan Köprülüler&#8217;e uzanan tarihi ön yargısız okumak bunu aydınlatır.</p>
<p>Bu çürüme ve geçici çökmenin utanılacak hikayesi, III. Mehmet’in, nizamı alem için, 2-13 yaşlarında 19 kardeşini boğdurması ve hamile cariyeleri Marmara’ya attırmasıyla başlar. Buna çağımızda psikopat bir cinayet denir. Ama III. Mehmet Osmanlı tarihine Eğri fatihi diye geçer. Sultanların yaşamında cinayetlerini, bereket versin, zafer diye kutlamamışlar.</p>
<p>Oğlu I. Ahmet (1603-1617), onun kardeşi deli Mustafa (1618&#8217;de 97 gün), II. Osman (1618-1622) onu izlemiştir. Bir cani olan dedesini, 13 yaşında tahta geçen babasını, 97 gün tahtta kalan deli amcasını izleyerek padişah oldu. Fakat Darüsaade ağası Mustafa ağa deli Mustafa’yı tahttan indirebilmek için I. Mustafa’nın, dedesi III. Mehmet gibi, bütün şehzadeleri öldürmeyi planladığı şayiasını yaymış ve o büyük cinayetin tepkilerini ustalıkla yönetmişti. Sadrazam seferde idi. Kaim-i makam (kaymakam) Sufi Mehmet paşa ve Şeyhülislam Esat Efendi divanda karar alarak deli Mustafa’yı hareme hapsettirdiler. II. Osman da amcasını öldürtmedi. Deli zararsızdı.</p>
<p><strong>Berbat İran seferi</strong></p>
<p>İran seferi, kötü bir tuzağa düşen ordunun bir bölümünün yok edilmesi sonunda İranlılar&#8217;dan bazı hediyeler (100 ipek kumaş, filler, gergedanlar) alınarak sona erdi. Osmanlı ordusu İran’a sefer yapmış, fil ve gergedanlarla dönmüştü. Kimse bir şey sormadı. 16 yaşında padişah olan II. Osman’ın bir şeyden haberi yoktu. Fakat kendisi yerine deli amcasını sultan yaptığı için Sadrazam Sufi Mehmet Paşa’yı azlederek yerine başka bir sadrazam atadı. Fakat birkaç ay sonra Sultan’a ya da çevresine çok hediyeler veren Güzelce Hasan Paşa Sadrazam oldu. Böylece 16 yaşındaki yeni sultan içi boş bir savaş ve yenilgi ve iki sadrazam değiştirerek iktidarının ilk aylarını geçirdi.</p>
<p>İmparatorluğun Polonya sınırlarında, Erdel, Bogdan, Kırım Tatarları, Kazaklar ve Beylerbeyler arasında süregelen kargaşada zayıf Polonya karşısında 17 yaşındaki sultan büyük fetih rüyaları görmeye başladı. 5-10.000 kişilik birliklerin Rus bozkırlarındaki kavgaları İstanbul’a Osmanlı zaferleri olarak yansıyordu. Hele bunlarla birlikte biraz altın flori ve hareme güzel kızlar hediye olarak gelirse zafer hülyaları arşa çıkıyordu.</p>
<p>Devlet büyüklerinin olumsuz tepkilerine karşı Osmanlı&#8217;nın fetih ve yağma bağlamındaki ateşi delikanlı Padişahın arzularını dizginleyemedi. Ordu İran’da kaç asker kaybettiğini düşünmeden tekrar sefere hazırlandı. Bu sırada sadrazam Ali paşa öldü. II. Osman’ın üçüncü sadrazamı Ohri’li Hüseyin Paşa onun yerine geçti. Delikanlı Sultan, üç Sadrazam, sonuçsuz bir İran seferinden sonra ordusu ile Lehistan seferine çıktı. Seferden önce II. Osman kardeşi Şehzade Mehmet’i boğdurdu. Bunun için istediği fetvayı eski şeyhülislam İslam Esat Efendi vermediği için, fetva şeyhülislam olmak isteyen Taşköprülüzade Kemaleddin Efendi&#8217;den alındı.</p>
<p><strong>Başarısızlık, başarı olarak kutlanıyor </strong></p>
<p>Ordu büyük zorluklar ve özellikle hayvan kayıplarıyla Buldan’a ulaştığı zaman yeniçerilerin bir bölümü, herhalde buralardan toplananlar, kaçmaya başlamıştı. Osmanlı ordusu Leh ordusu karşısında fazla bir başarı gösteremedi. Fakat Türk tarihçileri doğu Polonya’nın adam akıllı yağmalandığını yazarlar. Osmanlılar hiçbir şey kazanmadan İran’da olduğu gibi geriye döndüler. Fakat hava koşullarından büyük zarar gördüler. Yeniçeriler de emir dinlemez duruma gelmişlerdi. Fakat üç gün, üç gece İstanbul bu zaferi kutladı. Vakanünisler de öyle yazdılar. Ama Osmanlı savaş taktiklerinin artık eskidiğini yazmadılar.</p>
<p>II. Osman’ın yeniçerilerle arası bozulmuştu. Söylendiğine göre onlara yeterli bahşiş vermiyordu. Osmanlı sultanları arasında onu özel bir konuma getiren bir rivayet ve onu destekleyen girişimleri vardı. Sultanlar arasında yeniçerilerin bir bela olduğunu anlayan ilk sultandır. Ve onların dağıtılmasını düşünüyordu. Hac görevini yerine getirmek bahanesiyle Suriye’ye gidecek, yeni bir ordu toplayarak yeniçerileri dağıtacaktı. Sultanın, düzen bozan yeniçerilere karşı sert davranması ona karşı tepkiyi artırıyordu. Olasılıkla bazı Enderun ağaları da buna katılıyordu. Çünkü II. Osman’ın başka hiçbir sultanın aklına gelmemiş bir düşüncesi daha vardı: Haremi de yeniçeri ordusu gibi ortadan kaldırmak. Doğru bulmadığı, Müslümanlığa aykırı gördüğü bu durumu birisi Şeyhülislamın kızı olmak üzere iki müslüman kadınla evlenerek kanıtlamıştı.</p>
<p><strong>Haremi de kaldırmak istedi </strong></p>
<p>Ne var ki, kardeşini öldürüp, dört yılda 3 sadrazam ve bir Şeyhülislam değiştiren, bir yenilgiden çıkan devleti ikinci bir savaşa sokan delikanlı sultan, 19 yaşında yeniçeriler tarafından parçalanarak öldürüldü. Dedesinin de 19 kardeşini bir gecede boğduran bir cani olduğu düşünülürse, Osmanlı Devleti&#8217;nin o kadar uzun yaşamasının da bir mucize olarak kabul edilmesi gerekir.</p>
<p><strong>II. Osman</strong>, Osmanlı sultanların olumsuz özelliklerine de sahipti. Fakat Yeniçeriler ve harem konusundaki aydınlık düşünceleri İmparatorluk için bir şans olabilirdi. Bu bağlamda Osmanlı sülalesinin yetiştirdiği <strong>en aydın sultandır</strong>. Bu nedenle de, yeniçerilerin ve haremin komplolarıyla 1622&#8217;de 19 yaşında yok edildi. Bu olayı Osmanlı tarihçilerinin yazılarından özetledim.</p>
<p>Sevgili Okuyurlar,</p>
<p>Cadde, sokak adları yazılmamış, yapı numaraları olmayan, sokaklarında köpekler oynaşan, nüfusunu bilmediğiniz, İstanbul denen karmaşada neden sıkışıp kaldığınızı anlamak için, önce Osmanlı tarihi denilen uzun kargaşayı doğru değerlendirin!</p>
<p>Bugünkü durum akıl almaz bir cehalet mirasında oturuyor. Üniversiteye sıçrayan cehalet insanın kanını donduracak bilgisizlik gösterileri sergiliyor. Mimarlık tarihi, restorasyon alanlarında uzun süre eğitim yaptığım için, olan biten, yaşamımı boşuna geçirdiğimi düşünmeme neden oluyor. Hiç tanımadıkları dönemlerin, hiçbir analizini yapmadan hazırlanan restorasyon projeleri, yok edilip yerine yeni binalar yapılan anıtlar, yerini bile bilmedikleri binaları, gelişmesini bilmedikleri teknikleri anlatan hocalar, ve ilk ve orta öğretimde karanlık gelişmeler.</p>
<p>İyimser olmak zor. Fakat her fırtınadan sonra güneş açtığını biliyorum. Ve yineliyorum!</p>
<p><strong>Doğan Kuban</strong></p>
<p><strong><em><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/orhan-bursali/bir-buyuk-cumhuriyet-aydinini-yitirdik">Doğan Kuban</a>&#8216;ın anısına saygıyla. Bu yazı HBT Dergi <a href="https://abonelik.herkesebilimteknoloji.com/urun/sayi-235-25-eylul-2020-dijital-pdf/">235. sayısında</a> yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/osmanliyi-bilmeden-bugunu-anlayamazsiniz">Osmanlı&#8217;yı bilmeden bugünü anlayamazsınız&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">30625</post-id>	</item>
		<item>
		<title>İstanbul’un geleceği, Türkiye’nin geleceği &#8211; 2</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/istanbulun-gelecegi-turkiyenin-gelecegi-2</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Doğan Kuban]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 26 Jun 2023 08:46:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Doğan Kuban]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29671</guid>

					<description><![CDATA[<p>Özgür düşünce, gerçek üzerinde anlaşmanın, uygar yaşamın temeli olarak tanımlanıyor. Demokrasi gibi özgür düşünce de bugün ülkemizde sadece birer sözcüktür. Bu kavramlar halk kültüründe yerleşmemiştir. Sıcakta, virüs tehdidiyle eve kapatılmışlık, düşünme ortamı sağlayabilir. Sevgili Okurlar, İstanbul’un Türkiye ekonomisinin kefeni olduğunu düşünüyorum. Burası ameliyat olması gereken bir kent. Kanımca bütün Türkiye düşünürleri bu aptal kargaşaya yeni gökdelenli kargaşa alanları ekleyeceklerine ükleyi bu beladan nasıl kurtaracaklarını düşünmeliler. Bu kararların arkasında da öğretimle ilgili alarm verici gözlemler var: Ben, 200 kişilik bir mimarlık fakültesinde okudum. Geçen yıl, 3 500 öğrenci olduğunu söylediler. Bazı mimarlık fakülteleri açılıyor ama bunların kaç öğrencisi kaç hocası var? Partilerin ötesine geçen bu olgu toplumun bilimsel bilinçlenmesi ile ilgili bir korkutucu aksamayı gösteriyor. Bunun partilerin dini öğretime verdikleri ağırlıkla orantılı olduğuna da inanıyorum. Bu engeller, kısa sürede, şu veya bu şekilde ortadan kalkmak zorunda, çünkü 80 milyonluk ülke böyle yaşayamaz. Politikacı bilim insanını dinleyecek. Bu politikacıyla bilim insanı arasındaki bu çekişme gelişmiş ülkelerde de var. Yukarıda saydığım garip gelişmeler ötesinde dünyanın asıl sorunu iklim değişikliği ve enerji sorunu. Ya bilim insanlarını ve uzmanları dinleyeceksiniz ya da çukura yuvarlanacaksınız. Eğer gençleri her apartmanda açılan üniversitelerden kurtaramazsanız, bu geleceği kuracak bilim insanı da yetişmez. Onlar bizi bu bataktan kurtaramazlarsa o zaman dünyanın müşterisi olacağız. Onun da asıl adı modern sömürge olmaktır. Toplum bilime kurtarıcı diye bakmıyor. Kurtarıcı politikacı. Bu dünyanın her yerinde çöküş alarmıdır. Bu fakir dünya sürekli zenginleşecekmiş gibi yaşanıyor. Buna kargalar bile güler. Dünyanın açları artıyor. İklim değişikliği dünyayı tehdit ediyor. Sürekli gelişme sadece Batılı kapitalist masalıdır. Orada bile inanmayanlar artıyor. Aldatıp duruyoruz kendimizi. Kapitalist dünya akıl almaz şeyler geliştirdi, İnternet, Google, filmler, konserler, sergiler, beyin yıkayan reklamlar. Aç insanlar da dahil, herkes bir panayırda yaşıyor. Amerikalılar uyutma ve yönlendirme işini bilim haline getirdiler. Satma bilimi, dağıtma bilimi, iletişim, toplum psikolojisi, kitaplar, reklamlar, posterler insanları yönlendiriyor. Dünya sürekli değiştiği için er geç bir yerde çöküş ve yeni bir dirilme olacaktır, diye düşünebilirsiniz. Örneğin, 15 yüzyılda Çin teknolojik olarak, dünyanın en ileri ülkesiymiş. Afrika’ya kadar uzanan keşifleri var. Birdenbire içeride ufak bir politik değişiklik olmuş. Politikacılar, yani imparator ve rahipler dış dünya ile ilişkiyi kesmişler, bilimi sınırlamışlar böylece Çin dünyadan 500 yıl geride kalmış&#8230; Osmanlı da öyle. 12. yüzyılda Bağdat Rönesans’ı denen bir açılım var, Osmanlı onu izlememiş, Avrupa Rönesansını dışlamış, 500 yıl geride kalmış. Fakat günümüzde insanlığın o kadar vakti yok. Durumu özetlersek: Sanayi Devrimi Avrupa’da eski kentleri yok etti. Sırayla, Ortaçağ, Yeniçağ bitti. Sanayi çağı, iletişim çağına dönüştü. Eski hiyerarşiler dağıldı, merkez güç olma niteliğini kaybetti. Üretim dünya çapında yayıldı, Fakat kentin insan yaşamındaki yeri değişmedi. Gelişmemiş ülkelerde kentsel yığılmalar var. Asya’da, Afrika’da. Almanya’da, Amerika’da bu yığılma devam ediyor mu? Hayır. Sanayi ve insan ülke yüzüne dağılıyor. Almanya’da Berlin nüfusu 4 000 000 bile değil, Amerika’nın 320 000 000 nüfusu var. New York’un nüfusu çoktan beri artmıyor. Bizde kentli nüfusun oranı yüzde 75’i geçti. Çoğunluğu kırsal kökenli 15-20 milyon insan İstanbul’da yaşıyor. İstanbul da adı kent 1440 hektarken verilmiş. 550 000 hektarlık bu günkü kent ayni yerleşme mi? Sadece adı kalmış. Ölçekler değişmiş. Onlarla birlikte bütün parametreler de değişmiş. Bu hızla, kontrolsüz büyüyen bir yerleşmeye ilişkin bir planlama pratiği ve kuramı da yok. İstanbul’un iklim, enerji, ulaşım sorunlarını, trafik sorunlarını en önemli sorununu çözecek birilerini yetiştirebiliyor muyuz? Hayır. Batıda yarım yüzyıl önce farkına varılan, eski yöntemlerle çözümlenemeyen, üzerine gidilen nüfus kontrolüne dayanan kontroller ortaya çıkmış. Kimse kentleri gökdelenle doldurmuyor. Böyle bir yapı spekülasyonuna izin veren uygar ülke yok. Burada çok kesin bir gelişmemişlik sırıtıyor. Gökdelen az gelişmiş ülke simgesi artık. Lefebvre “küresel ekonomi çağdaş kapitalist sömürü aracı olunca kent planlamasında tehlike çanları çalmaya başlar” der. Amaçlar insandan uzaklaşıp, paraya odaklanır. İşte burada çağdaş ekonomistlerin de işi sona eriyor. Mercedes meraklısı arttı. Mercedes firmasının İstanbul ve Türkiye’nin kent sorunlarıyla ilgisi var mı? Yok. Türkiye Cumhuriyeti 10.000.000 nüfusla başladı, ben liseyi bitirdiğim zaman İstanbul, Ankara’nın nüfusu 150.000’di, yolda araba bile yoktu. Zengin, fakir diye bir şey yoktu. Farklı bir olgu daha var: Devrimlerin hepsi bitti. İletişim devrimi başladı. Burada kendi tarihimizi de bilmediğimizi gördüm. Kendimizi aldatıp durmuşuz. Bu bir göç tarihinin dönüşümüdür. Köylünün kentli ile simbiyotik yaşamasıdır. Bilim, sanat ithal. 12. yüzyıldan sonra dünya kültür tarihine, bilim tarihine bakın, bir tane Osmanlı adı yok. Kahramanlarımız, şairlerimiz, yazarlarımız var, bir tane matematikçi ya da bilim insanı yok. Araplar&#8217;ın, İranlılar&#8217;ın, filozofu, fizikçisi var. Ne zaman? 11. yüzyıllarda, nerede Türkiye’nin matematikçisi? Türkiye’yi bir de 16. yüzyıl Alman seyyahlarını okuyun! Sorunları artan bir göçer egemenliği. Bu oluşumu yeniden tanımlamak gerek. Tarih ve politikayı da bu aşamada unutmak gerek. 7 milyarın bir milyarı aç olan bir dünyada büyümeden söz etmek etik değildir. Acı olan bunun yönlendirilmesinin politikacılar tarafından yapılacağını hayal etmektir. Politikacı hem bilim insanını hem teknisyeni açıkça dışlıyor. Rantı insana yeğliyor. iyiler kötülerle yanıyor, rant mı, insan mı hala buna cevap vermiyorlar. Kent sorunlarının biçimsel, işlevsel, strüktürel, toplumsal sayısız yeni tanımlanacak parametreleri oluşmuş. Gerekli yasal değişiklikleri, bakkallar ya da müteahhitler mi yapacak? Zor sorun halka ulaşmak. Ona geleceğini anlatmak. Anlayacak ve sonra bulunduğu durumun analizini yapacak. Bu analizlerin sonuçları yeni tür planlara yansıyacak, parasal ve yasal kaynaklar bulunacak, sonra da uygulanacak. Bir masala benziyor. Ama dünya da az masal üretmedi. Felsefi ideolojik gerçek sözüyle başlayan bir ifade başarılı olamaz, öyle bir şey yok. Milleti azdırıyor bu gerçek lafı, çünkü herkes kendi gerçeğinin kavgasını yapıyor. Öyleyse yaşamın ortak gerçekliğini olumlu olarak etkileyecek bir ortak inanç gereklidir. Ortak inanç kolay mı? Bunu halka nasıl anlatacaksınız? Bilim değişir, geneldir, bilime inanmak Tanrı’ya inanmakla karıştırıldığı zaman zaten bütün bir sürü boş gürültü çıkarıyor. Öyle değil, bizim karabasanımız toplumun temel cehaleti işte bunun üzerine kurulu. Diyorlar ki bilime inanılır mı? Kaldı ki bilimciler de zaten bilimin sürekliliğine inanmıyorlar, boyuna değişmesi gereken bir şey olduğunu biliyorlar. Peki, ama bu bilime inanın diyen birisi çıkınca karşılarına vay, Tanrı varken sen bilime nasıl inanırsın derlerse toplumda kent de yerinde sayar. Bilimsel yönteme güvenmek gerekiyor, bilimsel yöntemin cevabı şudur: Sorunların çözümü için rasyonel yanıt üretmek bu politik baskıya direnen bir bilimin ve uzmanlığın varlığına bağlı. Türkiyenin sorunu bu koca cehaletin oyu ile rasyonel aklın çalışmaya nasıl geçeceği. Doğan Kuban Doğan Kuban&#8216;ın anısına saygıyla. Bu yazı HBT Dergi 228. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/istanbulun-gelecegi-turkiyenin-gelecegi-2">İstanbul’un geleceği, Türkiye’nin geleceği &#8211; 2</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Özgür düşünce, gerçek üzerinde anlaşmanın, uygar yaşamın temeli olarak tanımlanıyor. Demokrasi gibi özgür düşünce de bugün ülkemizde sadece birer sözcüktür. Bu kavramlar halk kültüründe yerleşmemiştir. Sıcakta, virüs tehdidiyle eve kapatılmışlık, düşünme ortamı sağlayabilir.</p>
<p>Sevgili Okurlar,</p>
<p>İstanbul’un Türkiye ekonomisinin kefeni olduğunu düşünüyorum. Burası ameliyat olması gereken bir kent. Kanımca bütün Türkiye düşünürleri bu aptal kargaşaya yeni gökdelenli kargaşa alanları ekleyeceklerine ükleyi bu beladan nasıl kurtaracaklarını düşünmeliler.</p>
<p>Bu kararların arkasında da öğretimle ilgili alarm verici gözlemler var: Ben, 200 kişilik bir mimarlık fakültesinde okudum. Geçen yıl, 3 500 öğrenci olduğunu söylediler. Bazı <span lang="it-IT">mimarl</span>ık fakülteleri açılıyor ama bunların kaç öğrencisi kaç <span lang="es-ES">hocas</span>ı var?</p>
<p>Partilerin ötesine geçen bu <span lang="es-ES">olgu</span> toplumun bilimsel bilinçlenmesi ile ilgili bir korkutucu aksamayı gösteriyor. Bunun partilerin dini öğretime verdikleri ağırlıkla orantılı olduğ<span lang="it-IT">una </span>da inanıyorum. Bu engeller, kısa sü<span lang="da-DK">rede, </span>şu veya bu şekilde ortadan kalkmak zorunda, çünkü 80 milyonluk ülke böyle yaşayamaz. Politikacı bilim insanını dinleyecek. Bu politikacıyla bilim insanı arasındaki bu çekişme gelişmiş ülkelerde de var. Yukarıda saydığım garip gelişmeler ötesinde dünyanın asıl sorunu iklim değişikliği ve enerji sorunu.</p>
<p>Ya bilim insanlarını ve uzmanları dinleyeceksiniz ya da çukura yuvarlanacaksınız. Eğ<span lang="de-DE">er gen</span>çleri her apartmanda açılan üniversitelerden kurtaramazsanız, bu geleceği kuracak bilim insanı da yetişmez. Onlar bizi bu bataktan kurtaramazlarsa o zaman dünyanın müşterisi olacağız. Onun da asıl adı <span lang="de-DE">modern s</span>ömürge olmaktır.</p>
<p>Toplum bilime kurtarıcı diye bakmıyor. Kurtarıcı politikacı. Bu dünyanın her yerinde çöküş alarmıdır. Bu fakir dünya sürekli zenginleşecekmiş gibi yaşanıyor<span lang="de-DE">. Bun</span>a kargalar bile güler. Dünyanın açları artıyor. İklim değişikliği dünyayı tehdit ediyor. Sürekli gelişme sadece Batılı kapitalist masalıdır. Orada bile inanmayanlar artıyor. Aldatıp duruyoruz kendimizi. Kapitalist dünya akıl almaz şeyler geliştirdi, İnternet, Google, filmler, konserler, sergiler, beyin yıkayan reklamlar. Aç insanlar da dahil, herkes bir panayırda yaşıyor. Amerikalılar uyutma ve yönlendirme işini bilim haline getirdiler. Satma bilimi, dağıtma bilimi, iletişim, toplum psikolojisi, kitaplar, reklamlar, posterler insanları yönlendiriyor. Dünya sürekli değiştiği iç<span lang="da-DK">in er ge</span>ç bir yerde çöküş ve yeni bir dirilme olacaktır, diye düşünebilirsiniz.</p>
<p>Örneğin, 15 yüzyılda Çin teknolojik olarak, dünyanın en ileri ülkesiymiş. Afrika’ya kadar uzanan keşifleri var. Birdenbire içeride ufak bir politik değişiklik olmuş. Politikacılar, yani imparator ve rahipler dış dünya ile ilişkiyi kesmişler, bilimi sınırlamışlar böylece Ç<span lang="de-DE">in d</span>ünyadan 500 yıl geride kalmış&#8230; Osmanlı da öyle. 12. yüzyılda Bağ<span lang="nl-NL">dat R</span>ö<span lang="fr-FR">nesans</span>’ı denen bir açılım var, Osmanlı onu izlememiş, Avrupa Rö<span lang="fr-FR">nesans</span>ını dışlamış, 500 yıl geride kalmış. Fakat günümüzde insanlığın o kadar vakti yok.</p>
<p><strong>Durumu özetlersek:</strong></p>
<p>Sanayi Devrimi Avrupa’da eski kentleri yok etti. Sırayla, Ortaçağ, Yeniçağ bitti. Sanayi çağı, iletişim çağına dönüştü. Eski hiyerarşiler dağıldı, merkez güç olma niteliğini kaybetti. <span lang="de-DE">Ü</span>retim dünya çapında yayıldı, Fakat kentin insan yaşamındaki yeri değişmedi.</p>
<p><span lang="de-DE">Geli</span>şmemiş ülkelerde kentsel yığılmalar var. Asya’da, Afrika’da. Almanya’da, Amerika’da bu yığılma devam ediyor mu? Hayır. Sanayi ve insan ülke yüzü<span lang="it-IT">ne da</span>ğılıyor. Almanya’<span lang="de-DE">da Berlin n</span>üfusu 4 000 000 bile değil, Amerika’nın 320 000 000 nüfusu var. New York’un nüfusu çoktan beri artmıyor. Bizde kentli nüfusun oranı yüzde 75’i geçti. Çoğunluğu kırsal kökenli 15-20 milyon insan İstanbul’da yaşıyor. İstanbul da adı kent 1440 hektarken verilmiş. 550 000 hektarlık bu günkü kent ayni yerleş<span lang="zh-TW">me mi? </span>Sadece adı kalmış. Ölçekler değişmiş. Onlarla birlikte bütün parametreler de değişmiş. Bu hızla, kontrolsüz büyüyen bir yerleşmeye ilişkin bir planlama pratiği ve kuramı da yok. İstanbul’un iklim, enerji, ulaşım sorunlarını, trafik sorunlarını en önemli sorununu çözecek birilerini yetiştirebiliyor muyuz<span lang="zh-TW">? Hay</span>ır.</p>
<p>Batıda yarım yüzyıl önce farkına varılan, eski yöntemlerle çözümlenemeyen, üzerine gidilen nüfus kontrolüne dayanan kontroller ortaya çıkmış. Kimse kentleri gökdelenle doldurmuyor. Böyle bir yapı spekülasyonuna izin veren uygar ülke yok. Burada çok kesin bir gelişmemişlik sırıtıyor. Gökdelen az gelişmiş ülke simgesi artık. Lefebvre “küresel ekonomi çağdaş kapitalist sömürü aracı olunca kent planlamasında tehlike çanları çalmaya başlar” der. Amaçlar insandan uzaklaşıp, paraya odaklanır. İşte burada çağdaş ekonomistlerin de işi sona eriyor.</p>
<p><span lang="da-DK">Mercedes merakl</span>ısı arttı<span lang="de-DE">. Mercedes firmas</span>ının İstanbul ve Türkiye’nin kent sorunlarıyla ilgisi var mı<span lang="zh-TW">? Yok. T</span>ürkiye Cumhuriyeti 10.000.000 nüfusla başladı, ben liseyi bitirdiğim zaman İstanbul, Ankara’nın nüfusu 150.000’di, yolda araba bile yoktu. Zengin, fakir diye bir şey yoktu. Farklı bir olgu daha var: Devrimlerin hepsi bitti. İletişim devrimi başladı.</p>
<p>Burada kendi tarihimizi de bilmediğimizi gördüm. Kendimizi aldatıp durmuşuz. Bu bir göç tarihinin dönüşümüdür. Köylünün kentli ile simbiyotik yaşamasıdır. Bilim, sanat ithal. 12. yüzyıldan sonra dünya kültür tarihine, bilim tarihine bakın, bir tane Osmanlı adı yok. Kahramanlarımız, şairlerimiz, yazarlarımız var, bir tane matematikçi ya da bilim insanı yok. Araplar&#8217;ın, İranlılar&#8217;ın, filozofu, fizikçisi var. Ne zaman? 11. yüzyıllarda, nerede Türkiye’nin matematikçisi? Türkiye’yi bir de 16. yüzyıl Alman seyyahlarını okuyun! Sorunları artan bir göçer egemenliği.</p>
<p>Bu oluşumu yeniden tanımlamak gerek. Tarih ve politikayı da bu aşamada unutmak gerek. 7 milyarın bir milyarı aç olan bir dünyada büyümeden söz etmek etik değildir. Acı olan bunun yönlendirilmesinin politikacılar tarafından yapılacağını hayal etmektir. Politikacı hem bilim insanını hem teknisyeni açıkça dışlıyor. Rantı insana yeğliyor. iyiler kötülerle yanıyor, rant mı, insan mı hala buna cevap vermiyorlar. Kent sorunlarının biçimsel, işlevsel, strüktürel, toplumsal sayısız yeni tanımlanacak parametreleri oluşmuş. Gerekli yasal değişiklikleri, bakkallar ya da müteahhitler mi yapacak?</p>
<p>Zor sorun halka ulaşmak. Ona geleceğini anlatmak. Anlayacak ve sonra bulunduğu durumun analizini yapacak. Bu analizlerin sonuçları yeni tür planlara yansıyacak, parasal ve yasal kaynaklar bulunacak, sonra da uygulanacak. Bir masala benziyor. Ama dünya da az masal üretmedi.</p>
<p>Felsefi ideolojik gerçek sözüyle başlayan bir ifade başarılı olamaz, öyle bir şey yok. Milleti azdırıyor bu gerçek lafı, çünkü herkes kendi gerçeğinin kavgasını yapıyor. Öyleyse yaşamın ortak gerçekliğini olumlu olarak etkileyecek bir ortak inanç gereklidir. Ortak inanç kolay mı? Bunu halka nasıl anlatacaksını<span lang="zh-TW">z? Bilim de</span>ğişir, geneldir, bilime inanmak Tanrı’ya inanmakla karıştırıldığı zaman zaten bütün bir sürü boş gürültü çıkarıyor.</p>
<p>Öyle değil, bizim karabasanımız toplumun temel cehaleti işte bunun üzerine kurulu. Diyorlar ki bilime inanılır mı<span lang="zh-TW">? Kald</span>ı ki bilimciler de zaten bilimin sürekliliğine inanmıyorlar, boyuna değişmesi gereken bir ş<span lang="en-US">ey oldu</span>ğunu biliyorlar. Peki, ama bu bilime inanın diyen birisi çıkınca karşıları<span lang="en-US">na vay, Tanr</span>ı varken sen bilime nasıl inanırsın derlerse toplumda kent de yerinde sayar. Bilimsel yönteme güvenmek gerekiyor, bilimsel yöntemin cevabı şudur: Sorunların çözümü için rasyonel yanıt üretmek bu politik baskıya direnen bir bilimin ve uzmanlığın varlığına bağlı. Türkiyenin sorunu bu koca cehaletin oyu ile rasyonel aklın çalışmaya nasıl geçeceği.</p>
<p><strong>Doğan Kuban</strong></p>
<p><strong><em><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/orhan-bursali/bir-buyuk-cumhuriyet-aydinini-yitirdik">Doğan Kuban</a>&#8216;ın anısına saygıyla. Bu yazı HBT Dergi <a href="https://abonelik.herkesebilimteknoloji.com/urun/sayi-228-7-agustos-2020-dijital-pdf/">228. sayısında</a> yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/istanbulun-gelecegi-turkiyenin-gelecegi-2">İstanbul’un geleceği, Türkiye’nin geleceği &#8211; 2</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29671</post-id>	</item>
		<item>
		<title>İstanbul’un geleceği, Türkiye’nin geleceği</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/istanbulun-gelecegi-turkiyenin-gelecegi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Doğan Kuban]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 06 Jun 2023 10:04:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Doğan Kuban]]></category>
		<category><![CDATA[anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[belediye]]></category>
		<category><![CDATA[bilim kurulu]]></category>
		<category><![CDATA[göç]]></category>
		<category><![CDATA[gökdelen]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[kaçak yapı]]></category>
		<category><![CDATA[kentleşme]]></category>
		<category><![CDATA[köylü]]></category>
		<category><![CDATA[plansızlık]]></category>
		<category><![CDATA[sanayi]]></category>
		<category><![CDATA[şehir planlama]]></category>
		<category><![CDATA[şehirleşme]]></category>
		<category><![CDATA[sendika]]></category>
		<category><![CDATA[trafik]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29587</guid>

					<description><![CDATA[<p>Özgür düşünce, gerçek üzerinde anlaşmanın, uygar yaşamın temeli olarak tanımlanıyor. Demokrasi gibi özgür düşünce de bugün ülkemizde sadece birer sözcüktür. Bu kavramlar halk kültüründe yerleşmemiştir. Bir İstanbul tarihçisi olarak, aynı adı taşıyan bugünkü yerleşme ya da yığınlaşmanın hiçbir boyutu ve özelliği benim bildiğim nitelikleri taşımıyor. Sur içi 1440 hektardır. 500.000 nüfusu ile 1000 küsur yıl yaşamış. Biraz da çevreye taşmış. Bugün o kent 550.000 hektar olmuş. Aynı adı taşısa da bu ilkel kent bir dünya kenti değil, Osmanlı başkenti. Böyle dev bir kente nasıl müdahale edileceğini bilmiyorum. Kimsenin bildiğini de sanmıyorum. Gelecek konusunda hiçbir aydınlatıcı fikrim yok. Kaldı ki özgür düşünce olmadan bilgilenme olasılığı da yok. Bu boyut ve veri yığınına kimsenin yetişmesi söz konusu olamaz. Gerçi İstanbul tarihte eşsiz bir kenttir. Oradan hala bir şeyler taşıyor. Benim için İstanbul var, ancak sadece hayalimde bütünleştirebildiğim. Kent plancılarının, mühendislerin, ekonomistlerin de ve tabii idarecilerin elinde yeterli veri toplanamıyor. Kentin nüfusu bile belli değil. Bu olmayan veritabanı üzerinde hiçbir plan geliştirilemez. Zaten Belediye Meclisi&#8217;nin kararlarıyla yapılan planlar da oraya buraya çekiliyor. Bu bizim gibi yetişenler için kötü bir yetersizlik hissidir. Kaldı ki ne kadar fikir üretseniz hiçbirinin uygulanamayacağını da biliyoruz. Verilerin bile derlenemediği bir ortamda belediyelerin hızla değişen çevrenin herhangi bir boyutunu kontrol etmeleri olanaksızdır. Bu izleme olanaksızlığı ve ona bağlı spekülatif yapılaşma süreci, Türkiye çapında %60 kaçak yapı hastalığını ortaya çıkarmıştır, bu oran resmi kurullarca kabul edilmiştir. Kent konusunu yabancılardan öğrendik Biz böyle bir curcunada yetiştik. 1949’da fakülteyi bitirdim. 60’lı yılların başlarında dünyadaki gelişmeleri Türkiye’de de uygulamaya çalışıyorduk. Batı, çağdaş kent ve mimarlığı kendi tarihi gelişimi içinde birbirine bağlı halkalar olarak, en az 15 yüzyıldan bu yana kuram falan olmadan kentleşmeyi başarmıştır. Bizde hocaların birçoğu Alman&#8217;dı. Normları Neufert’ten aldık. Devletin ve belediyelerin danışmanları yabancıydı. Kent plancılığını, tarihi kent korumayı onlardan öğrendik. Dünyanın geçirdiği büyük krizden sonra bizim yapılaşma alanındaki bütün bütün mimar modellerimiz ve kahramanlarımız, sinema artistleri gibi, Batı&#8217;dan, Amerika’dan, hatta Japonya’dan geldi. Yaşamımda tanık oldum. Neredeyse 600 yıllık taklitçiliklerine ve müşteriliğine karşın, Türkler, Avrupalı olmadı. Fakat çağdaş da olamadılar. Avrupa’da doğdum, Avrupa’da dolaştım, Amerika’da yaşadım. Türkiye&#8217;yi Avrupa’da temsil ettim. Bir iki lisan biliyorum. Fakat Türk halkının, okumuşlarının birçoğu da dahil, Avrupalı olmadığını biliyorum. Çünkü uygarlık parayla satın alınamıyor, bir birikimdir. Bu tür gözlemler saymakla bitmez. Sokak köpekleri ile ilgili bir makale yazdım. “Sen köpekleri öldürmek isteyen bir köpek düşmanısın!” diye millet başıma üşüştü. Oysa ben kedi ve köpek beslerim. Viyana’da köpeklerle insanların aynı kaldırımı paylaştığını göremezsiniz. Oysa bizden çok köpekleri var. Ortaklığımız çağdaş değerler ile değil Bu 20 milyonluk kentte sayısız çelişki var. İnsanlar kentlere doluşmuşlar. Fakat uygarlığın göstergesi olan ortak kurallar ve insan saygısı yok. Biz çağdaş araçlara ortağız, çağdaş değerlere ortak değiliz. Kentleşme, sanayileşmeye paralel bir gelişmedir. İşçiler toprağı bıraktılar, fabrikalara girdiler, kentli oldular. Proleter oldular, sınıf oldular, ya da olamadılar. Köylülerin kentlere akışı daha geç başladı, köylüler yine işçi oldu; fakat sendikalaşamadı. Türkiye kentlileşemedi. Sanayileşmiş bir ülke değil, sanayileşmekte olan bir ülke oldu. Birbirimize davranışımıza bakın Bunu görmek için insanların birbirine nasıl davrandığını gözlemek yeterli: Araba kullananlara, kural çiğneyenlere, saygısızlara, kadınlara kabalık edenlere bakın&#8230; Avrupa ile Türkiye arasında kökten farklar olduğunu gözlemliyoruz; bu bir asalet farkı değil, sadece bir birikim ve eğitim farkıdır. Biz gökdelenleştik, telefonlaştık, televizyonlaştık, otomobilleştik. Bu çağda yaşamak için kendimizden çok dünyayı öğrenmek zorundayız. Fakat uygarlık satın alınacak ve kullanılacak bir araç değildir. İyi öğrenmezseniz, yorumlayamazsınız. Kent bilim nedir? Henri Lefebvre, ünlü bir filozof, kent tasarım kuramcısı, eleştirmen bir düşünür. Kent Hakkı adlı kitabında, insanın kentli olmasından söz edebilmek için kaldırımda yürüme hakkı, ağacı koruma hakkı, fiyatları kontrol etme, satın alınan malın kalitesini sorma, trafik güvenliği, çevre temizliği vb. birer hak olduğundan, gerekliliğinden söz eder. Bunlar uygar kenti tanımlayan özelliklerden bazılarıdır. Kentli olamamışlar bunları akıllarına bile getirmez, çiğner geçerler. Lefebvre şöyle der: “Kent bilim diye bir şey olmaz. Fakat her bilim dalı kentin analizini kendine göre yapar, sonunda onu birleştirirsiniz.” Bunu yapacak bir belediye, o belediyenin uzmanları olacak. 20 milyonluk bir kentle bu nasıl gerçekleşir? Bunu söylemiyor. Biz bilgi ve yetersiz örgütlerimizle bunları yapamıyoruz. İstanbul’da ve Ankara’da nasıl yaşanabildiğine şaşıyorum. Bir yerden bir yere gidilebilmesine, kente su ve elektrik verilebilmesine şaşırıyorum. Fakat bu bir planlama değil, yangına kova ile su taşımak. Olası 20 milyon nüfuslu bir dev organizma kendi kendine büyüyen bir orman gibi. Altı ay sonra tekrar geçtiğim caddelerdeki gökdelen sayısı aklı bulandırıyor. Yollar dünyanın hiçbir yerinde göremeyeceğiniz bir düğümlenmiş ip demeti. Gökdelenin yanında tek katlı ahşap dükkan. Şoförler birer akrobat. Canavar olan da var. Özel arabaların bir bölümü ise ormanda kaybolmuş turistlere benziyor. Her şey soru, her şey laf Gece bazı yollar Manhattan gibi aydınlatılmış. Bazıları karanlık. Bazılarında cadde adı, yapı numarası hak getire. Kaybolursanız soracak kimse yok. Ha İstanbul, ha dağ başı. Durum değişmediğine göre nereden başlayacağız, benim aklım ermiyor. Hangi planlara göre yapıldığını bilmiyor ve öğrenemiyorum. Türk ekonomisini yaşattığı ampirik olarak söylenen yapı etkinliği bir sır olarak devam ediyor. Suç üreten bir ortam olarak tartışılıyor. Nüfusunu sayamadığımız bir %60-80 kaçak yapılar kentini nasıl planlayacağız? Her şey soru, her şey laf. Sayı yok! Kentsel kargaşanın planı yapılamaz. Önce sayısal saptama gerek. Cesaretle doğrular söylenebilirse. Bunlar bizim üniversitelerde okuduğumuz boyutları aşıyor. Bunu belediyeler yapamaz. Bilimsel kurullar tarafından ülke ölçeğinde ve büyümesi kontrol edilecek yerleşmeler temelinde yapılmalı. Türkiye’de ne böyle bir politik irade, ne de böyle bir uzman grubu var. Bunun gerçekleşebilmesi için farklı bir kalkınma planı ve teknolojiyi inşaat üzerinde yoğunlaşmaktan kurtarmak gerek. İstanbul sanayisini Anadolu’ya taşımak, kent nüfusunu azaltmak gerek. Doğan Kuban Doğan Kuban&#8216;ın anısına saygıyla. Bu yazı HBT Dergi 227. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/istanbulun-gelecegi-turkiyenin-gelecegi">İstanbul’un geleceği, Türkiye’nin geleceği</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Özgür düşünce, gerçek üzerinde anlaşmanın, uygar yaşamın temeli olarak tanımlanıyor. Demokrasi gibi özgür düşünce de bugün ülkemizde sadece birer sözcüktür. Bu kavramlar halk kültüründe yerleşmemiştir.</p>
<p>Bir İstanbul tarihçisi olarak, aynı adı taşıyan bugünkü yerleşme ya da yığınlaşmanın hiçbir boyutu ve özelliği benim bildiğim nitelikleri taşımıyor. Sur içi 1440 hektardır. 500.000 nüfusu ile 1000 kü<span lang="fr-FR">sur y</span>ıl yaşamış. Biraz da çevreye taşmış. Bugün o kent 550.000 hektar olmuş. Aynı adı taşısa da bu ilkel kent bir dünya kenti değil, Osmanlı başkenti. Böyle dev bir kente nasıl müdahale edileceğini bilmiyorum. Kimsenin bildiğini de sanmıyorum. Gelecek konusunda hiçbir aydınlatıcı fikrim yok. Kaldı ki özgür düşünce olmadan bilgilenme olasılığı da yok.</p>
<p>Bu boyut ve veri yığınına kimsenin yetişmesi söz konusu olamaz. Gerçi İstanbul tarihte eşsiz bir kenttir. Oradan hala bir şeyler taşıyor. Benim için İstanbul var, ancak sadece hayalimde bütünleştirebildiğ<span lang="fr-FR">im. Kent planc</span>ılarının, mühendislerin, ekonomistlerin de ve tabii idarecilerin elinde yeterli veri toplanamıyor. Kentin nüfusu bile belli değil.</p>
<p>Bu olmayan veritabanı üzerinde hiçbir plan geliştirilemez. Zaten Belediye Meclisi&#8217;nin kararlarıyla yapılan planlar da oraya buraya çekiliyor. Bu bizim gibi yetişenler için kötü bir yetersizlik hissidir. Kaldı ki ne kadar fikir üretseniz hiçbirinin uygulanamayacağını da biliyoruz.</p>
<p>Verilerin<span lang="nl-NL"> bile derle</span>nemediği bir ortamda belediyelerin hızla değişen çevrenin herhangi bir boyutunu kontrol etmeleri olanaksızdır. Bu izleme olanaksızlığı <span lang="nl-NL">ve ona ba</span>ğlı spekülatif yapılaşma süreci, Türkiye çapında %60 kaçak yapı hastalığını ortaya çıkarmıştır, bu oran resmi kurullarca kabul edilmiştir.</p>
<p><strong>Kent konusunu yabancılardan öğrendik</strong></p>
<p>Biz böyle bir curcunada yetiştik. 1949’da fakülteyi bitirdim. 60’lı yılların başlarında dünyadaki gelişmeleri Türkiye’de de uygulamaya çalışıyorduk.</p>
<p>Batı, çağdaş kent ve mimarlığı kendi tarihi geliş<span lang="it-IT">imi i</span>çinde birbirine bağlı halkalar olarak, en az 15 yüzyıldan bu yana kuram falan olmadan kentleşmeyi başarmıştır.</p>
<p>Bizde hocaların birçoğu Alman&#8217;dı. Normları <strong><span lang="de-DE">Neufert</span></strong>’ten aldık. Devletin ve belediyelerin danışmanları yabancıydı<span lang="fr-FR">. Kent planc</span>ılığını, tarihi kent korumayı onlardan öğrendik. Dünyanı<span lang="de-DE">n ge</span>çirdiği büyük krizden sonra bizim yapılaşma alanındaki bütün bütün mimar modellerimiz ve kahramanlarımız, sinema artistleri gibi, Batı&#8217;dan, Amerika’dan, hatta Japonya’dan geldi.</p>
<p>Yaşamımda tanık oldum. Neredeyse 600 yıllık taklitçiliklerine ve müşteriliğine karşın, Türkler, Avrupalı olmadı. Fakat çağdaş da olamadılar. Avrupa’<span lang="pt-PT">da do</span>ğdum, Avrupa’da dolaştım, Amerika’da yaşadım. Türkiye&#8217;yi Avrupa’da temsil ettim. Bir iki lisan biliyorum. Fakat Türk halkının, okumuşlarının birçoğu da dahil, Avrupalı olmadığını biliyorum. Çünkü uygarlık parayla satın alınamıyor, bir birikimdir.</p>
<p>Bu tür gözlemler saymakla bitmez. Sokak köpekleri ile ilgili bir makale yazdım. “Sen köpekleri öldürmek isteyen bir köpek düşmanısı<span lang="ru-RU">n!</span>” diye millet başıma üşüştü. Oysa ben kedi ve köpek beslerim. Viyana’da köpeklerle insanların aynı kaldırımı paylaştığını göremezsiniz. Oysa bizden çok köpekleri var.</p>
<p><strong>Ortaklığımız çağdaş değerler ile değil</strong></p>
<p>Bu 20 milyonluk kentte sayısız çelişki var. İnsanlar kentlere doluşmuşlar. Fakat uygarlığın göstergesi olan ortak kurallar ve insan saygısı yok.</p>
<p>Biz çağdaş araçlara ortağız, <strong>çağdaş değerlere ortak değ</strong><span lang="de-DE"><strong>iliz</strong>. Kentle</span>şme, sanayileşmeye paralel bir gelişmedir. İşçiler toprağı bıraktılar, fabrikalara girdiler, kentli oldular. Proleter oldular, sınıf oldular, ya da olamadılar. Köylülerin kentlere akışı daha geç başladı, köylüler yine işçi oldu; fakat sendikalaşamadı. Türkiye kentlileşemedi. Sanayileşmiş bir ülke değil, sanayileşmekte olan bir ülke oldu.</p>
<p><strong>Birbirimize davranışımıza bakın</strong></p>
<p>Bunu görmek için insanların birbirine nasıl davrandığını gözlemek yeterli: Araba kullananlara, kural çiğneyenlere, saygısızlara, kadınlara kabalık edenlere bakın&#8230; Avrupa ile Türkiye arasında kökten farklar olduğunu gözlemliyoruz; bu bir asalet farkı değil, sadece bir birikim ve eğitim farkıdır.</p>
<p>Biz gökdelenleştik, telefonlaştık, televizyonlaştık, otomobilleştik. Bu çağda yaşamak için kendimizden ç<span lang="nl-NL">ok d</span>ünyayı öğrenmek zorundayız. Fakat uygarlık satın alınacak ve kullanılacak bir araç değildir. İyi öğrenmezseniz, yorumlayamazsını<span lang="fr-FR">z. </span></p>
<p><strong><span lang="fr-FR">Kent bilim nedir?</span></strong></p>
<p><span lang="fr-FR"><strong>Henri Lefebvre</strong>, </span>ünlü bir filozof, kent tasarım kuramcısı<span lang="es-ES">, ele</span>ştirmen bir düşünür. <em>Kent Hakkı</em> adlı kitabında, insanın kentli olmasından söz edebilmek için kaldırımda yürüme hakkı, ağacı koruma hakkı, fiyatları kontrol etme, satın alınan malın kalitesini sorma, trafik güvenliği, çevre temizliği vb. birer hak olduğundan, gerekliliğinden söz eder.</p>
<p>Bunlar uygar kenti tanımlayan özelliklerden bazılarıdır. Kentli olamamışlar bunları akıllarına bile getirmez, çiğ<span lang="de-DE">ner ge</span>çerler. <span lang="fr-FR">Lefebvre</span> şöyle der: “Kent bilim diye bir şey olmaz. Fakat her bilim dalı kentin analizini kendine göre yapar, sonunda onu birleştirirsiniz.”</p>
<p>Bunu yapacak bir belediye, o belediyenin uzmanları olacak. 20 milyonluk bir kentle bu nasıl gerçekleşir? Bunu söylemiyor. Biz bilgi ve yetersiz örgütlerimizle bunları yapamıyoruz. İstanbul’da ve Ankara’da nasıl yaşanabildiğine şaşıyorum. Bir yerden bir yere gidilebilmesine, kente su ve elektrik verilebilmesine şaşırıyorum.</p>
<p>Fakat bu bir planlama değil, yangına kova ile su taşımak. Olası 20 milyon nüfuslu bir dev organizma kendi kendine büyüyen bir orman gibi. Altı ay sonra tekrar geçtiğim caddelerdeki gökdelen sayısı aklı bulandırıyor. Yollar dünyanın hiçbir yerinde göremeyeceğiniz bir düğümlenmiş ip demeti. Gökdelenin yanında tek katlı ahş<span lang="nl-NL">ap d</span>ükkan. Ş<span lang="en-US">of</span>örler birer akrobat. Canavar olan da var. Özel arabaların bir bölümü ise ormanda kaybolmuş turistlere benziyor.</p>
<p><strong>Her şey soru, her ş<span lang="en-US">ey laf</span></strong></p>
<p>Gece bazı yollar Manhattan gibi aydınlatılmış. Bazıları karanlık. Bazılarında cadde adı, yapı numarası hak getire. Kaybolursanız soracak kimse yok. Ha İstanbul, ha dağ başı. Durum değişmediğine göre nereden başlayacağız, benim aklım ermiyor. Hangi planlara göre yapıldığını bilmiyor ve öğrenemiyorum. Türk ekonomisini yaşattığı ampirik olarak söylenen yapı etkinliği bir sır olarak devam ediyor. Suç ü<span lang="nl-NL">reten </span>bir ortam olarak tartışılıyor.</p>
<p>Nüfusunu sayamadığımız bir %60-80 kaçak yapılar kentini nasıl planlayacağı<span lang="zh-TW">z? Her </span>şey soru, her ş<span lang="en-US">ey laf. Say</span>ı yok! Kentsel kargaşanın planı yapılamaz. Ö<span lang="en-US">nce say</span>ısal saptama gerek. Cesaretle doğrular söylenebilirse. Bunlar bizim üniversitelerde okuduğumuz boyutları aşıyor. Bunu belediyeler yapamaz. <strong>Bilimsel kurullar tarafından ü<span lang="nl-NL">lke </span>ölçeğinde ve büyümesi kontrol edilecek yerleşmeler temelinde yapılmalı.</strong> Türkiye’de ne böyle bir politik irade, ne de böyle bir uzman grubu var.</p>
<p>Bunun gerçekleşebilmesi için farklı bir kalkınma planı ve teknolojiyi inş<span lang="nl-NL">aat </span>üzerinde yoğunlaşmaktan kurtarmak gerek. İstanbul sanayisini Anadolu’ya taşımak, kent nüfusunu azaltmak gerek.</p>
<p><strong>Doğan Kuban</strong></p>
<p><strong><em><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/orhan-bursali/bir-buyuk-cumhuriyet-aydinini-yitirdik">Doğan Kuban</a>&#8216;ın anısına saygıyla. Bu yazı <a href="https://abonelik.herkesebilimteknoloji.com/urun/sayi-227-31-temmuz-2020-dijital-pdf/">HBT Dergi 227. </a>sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/istanbulun-gelecegi-turkiyenin-gelecegi">İstanbul’un geleceği, Türkiye’nin geleceği</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29587</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Resim ve heykelsiz yaşam</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/resim-ve-heykelsiz-yasam</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Doğan Kuban]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 20 May 2023 07:00:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Doğan Kuban]]></category>
		<category><![CDATA[batı]]></category>
		<category><![CDATA[doğru]]></category>
		<category><![CDATA[heykel]]></category>
		<category><![CDATA[leonardo da vinci]]></category>
		<category><![CDATA[mimar]]></category>
		<category><![CDATA[mimarlık]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[resim]]></category>
		<category><![CDATA[rönesans]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29484</guid>

					<description><![CDATA[<p>Avrupa&#8217;nın, Rönesans&#8217;ı yaşamaya başladığı dönem, Osmanlı İmparatorluğu’nun da en görkemli dönemidir. Peki, o zaman, sormaya devam ediyoruz. Yüzünü Batı’ya çeviren İmparatorluğun sanatçıları ve bilim insanları nerede? Toplum yasamı ve insan beyni sürekli yeniyi yaratır. Bu uygarlığın yükselmesi olarak değerlendirilir. Yeniyi reddedenler uygarlıkta geri kalanlardır. Osmanlı döneminde uyduruk bir hadiseye dayanarak resim yasaklandı. Arkasından da heykel&#8230; Ben ve akranlarım sanat üzerine fazla bir şey öğrenmeden üniversiteye geldik. Mimarlık Fakültesi’nde haftada bir saat resim dersi kondu. Hocamız Ercümen Kalmuk kibar ve yetenekli bir ressamdı. Benden bir ağaç gövdesi çizmemi istedi. Bahçedeki çınarın gövdesini çizmek için bütün gün çalıştım. Hoca bizim yeteneklerimizi ölçmek istiyordu. Sonra düşündüm. Herhangi bir üslupta istemiyordu. Gerçeği yansıtan bir resim istiyordu. İnsanlar mağarada yaşarken, Fransa&#8217;daki Lascaux Mağarası&#8217;nın duvarlarına gerçek yaşamı yansıtmaya çalışmıştı&#8230; Rönesans ressamları bile doğayı yansıtan natüralist resimler çizdiler. Gotik yüzyıllarından ve insanın varlıkların ve yaşamın merkezi olduğu kabul edilmesinden sonra, ressamlar insanlarla birlikte bütün çevrelerini çizmeye başladılar. İnsan, hayalini yansıtıyor Bundan sonra ressamlar, Leonardo da Vinci’nin kitabında olduğu gibi, sadece çevreyi ve doğayı yansıtmak için değil, kendi algılarını yansıtmak için çeşitli üsluplar yarattılar. Bu, tahta arabadan başlayan ve uçağa kadar uzanan, insan hayalinin bir beyin yaratısıdır. Toplum yaşamı ve insan beyni sürekli yeniyi yaratır. Bu uygarlığın yükselmesi olarak değerlendirilir. Yeniyi reddedenler uygarlıkta geri kalanlardır. Osmanlı döneminde resim yasağının arkasından heykel yasağı geldi. İnsan resmi yapmak günahtı. Doğru olmayan hadis Bu hadis bir ikonoklast Bizanslı tarafından Emevi döneminde hadisler arasına sokulmuştur. Bunu daha önce tekrarlamıştım. Kaldı ki bu hadisin doğru olmadığı kabul edilmiştir. Bizim mollalar insan figürleri için özel bir çizim yöntemi, minyatür uygulayarak, resmin gerçekçi karakterini yok etmiştir, dini yapılardaki tümel yaşamı kurutmuştur. Resim toplum yaşamının büyük bölümünde kullanılır; yapılan binaların vaziyet planı, yapı planı, çatı planınından temele kadar ayrıntı modelleri, kentlerin değişik konumlarının planlarları, reklamlar, haritalar ve ticaret yaşamının kullandığı değişik resim türleri&#8230; Leonardo da Vinci ve izleyenleri, değişik işlevleri uygulayan matematiksel çözüm örnekleriyle ve hepsinden önce de, perspektifi bularak insanın pratik yaşamında çok etkili oldular. Leonardo daha 29 yaşında Milano dükü Sforza’ya bir mektup yazarak, dışarıdaki her alanda kendisinin bütün sanatçılardan daha iyi resim yapacağını yazmıştı. Rönesans&#8217;ın ilklerinden Leonardo, Rönesans&#8217;ın önde gelen ressamlarındandır. Köprü inşaatı, su kanalları ve taşıması ve gemi tasarımı yapabilen Leonardo için “Eğer Leonardo olmasaydı, Rönesans da olmazdı” demişlerdir. Sultan&#8217;ın isteği üzerine Haliç’in iki yakası arasında bir köprü projesi Leonardo’dan istenmişti. Leonardo bunu bitirmiş fakat köprü yapılmamıştı. Olasılıkla hastaydı. Leonardo, II. François için köprüler ve su yapıları inşa etmişti. Leonardo’nun heykel yaptığı söylenir, fakat bilinen heykeli yoktur. Rönesans&#8217;ın en bilinen temsilcilerinden biridir, sanatçı, mühendis, bilim insanı&#8230; Leonardo’nun yaptığı kadın portreleri büyük beğeni toplamıştır. Leonardo’nun Arno nehri kıyısında Floransa kentinin tablosu, Mona Lisa (Jokondo) gibi efsanevi eserleri vardır. Perspektifi keşfeden Leonardo gerçekten bir öncüdür. Kargaşanın açtığı mucize sanat ortamı Rönesans belirli bir ressam grubu da değildir. Kanlı bir iç savaş içinde, siyasi çalkantılar, sanatçılara görece özgürlük kazandırmış ve onları kilise baskısından biraz kurtarmıştır. Bu bağlamda, egemen sınıflarla kilise arasındaki çekişmelerin, Machiavelli&#8217;nin anlattığı alt üst oluşların arasında özgürlük alanları açılmıştır. Böyle bir kargaşada sanat alanında Leonardo, Tiziano, Bellini ve daha pek çok sanatçının yaratmış olduğu sanat ortamı bir mucizedir. Peki, Osmanlı nerede? Aynı dönem, Osmanlı İmparatorluğu’nun da en görkemli dönemidir. I. Dünya Savaşı öncesi ise Batı’nın en zengin gelişme dönemidir, sömürgecilik altın çağını yaşamaktadır. İngiliz ve Amerikalılar&#8217;ın Türkler&#8217;i Anadolu&#8217;dan çıkarma düşüncesi bu dönemde ortaya çıkmış, aynı süreçte Osmanlılar yüzlerini Avrupa&#8217;ya çevirmişlerdir. Peki, o zaman, sormaya devam ediyoruz. Yüzünü Batı’ya çeviren İmparatorluğun sanatçıları, bilim insanları nerede? Doğan Kuban Doğan Kuban&#8216;ın anısına saygıyla. Bu yazı HBT Dergi 226. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/resim-ve-heykelsiz-yasam">Resim ve heykelsiz yaşam</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Avrupa&#8217;nın, Rönesans&#8217;ı yaşamaya başladığı dönem, Osmanlı İmparatorluğu’nun da en görkemli dönemidir. Peki, o zaman, sormaya devam ediyoruz. Yüzünü Batı’ya çeviren İmparatorluğun sanatçıları ve bilim insanları nerede?</p>
<p>Toplum yasamı ve insan beyni sürekli yeniyi yaratır. Bu uygarlığın yükselmesi olarak değerlendirilir. Yeniyi reddedenler uygarlıkta geri kalanlardır. Osmanlı döneminde uyduruk bir hadiseye dayanarak resim yasaklandı. Arkasından da heykel&#8230;</p>
<p>Ben ve akranlarım sanat üzerine fazla bir şey öğrenmeden üniversiteye geldik. Mimarlık Fakültesi’nde haftada bir saat resim dersi kondu. Hocamız Ercümen Kalmuk kibar ve yetenekli bir ressamdı. Benden bir ağaç gövdesi çizmemi istedi. Bahçedeki çınarın gövdesini çizmek için bütün gün çalıştım. Hoca bizim yeteneklerimizi ölçmek istiyordu.</p>
<p>Sonra düşündüm. Herhangi bir üslupta istemiyordu. Gerçeği yansıtan bir resim istiyordu.</p>
<p>İnsanlar mağarada yaşarken, Fransa&#8217;daki Lascaux Mağarası&#8217;nın duvarlarına gerçek yaşamı yansıtmaya çalışmıştı&#8230; Rönesans ressamları bile doğayı yansıtan natüralist resimler çizdiler. Gotik yüzyıllarından ve insanın varlıkların ve yaşamın merkezi olduğu kabul edilmesinden sonra, ressamlar insanlarla birlikte bütün çevrelerini çizmeye başladılar.</p>
<p><strong>İnsan, hayalini yansıtıyor</strong></p>
<p>Bundan sonra ressamlar, Leonardo da Vinci’nin kitabında olduğu gibi, sadece çevreyi ve doğayı yansıtmak için değil, kendi algılarını yansıtmak için çeşitli üsluplar yarattılar. Bu, tahta arabadan başlayan ve uçağa kadar uzanan, insan hayalinin bir beyin yaratısıdır.</p>
<p>Toplum yaşamı ve insan beyni sürekli yeniyi yaratır. Bu uygarlığın yükselmesi olarak değerlendirilir. Yeniyi reddedenler uygarlıkta geri kalanlardır. Osmanlı döneminde resim yasağının arkasından heykel yasağı geldi. İnsan resmi yapmak günahtı.</p>
<p><strong>Doğru olmayan hadis</strong></p>
<p>Bu hadis bir ikonoklast Bizanslı tarafından Emevi döneminde hadisler arasına sokulmuştur. Bunu daha önce tekrarlamıştım. Kaldı ki bu hadisin doğru olmadığı kabul edilmiştir.</p>
<p>Bizim mollalar insan figürleri için özel bir çizim yöntemi, minyatür uygulayarak, resmin gerçekçi karakterini yok etmiştir, dini yapılardaki tümel yaşamı kurutmuştur.</p>
<p>Resim toplum yaşamının büyük bölümünde kullanılır; yapılan binaların vaziyet planı, yapı planı, çatı planınından temele kadar ayrıntı modelleri, kentlerin değişik konumlarının planlarları, reklamlar, haritalar ve ticaret yaşamının kullandığı değişik resim türleri&#8230;</p>
<p>Leonardo da Vinci ve izleyenleri, değişik işlevleri uygulayan matematiksel çözüm örnekleriyle ve hepsinden önce de, perspektifi bularak insanın pratik yaşamında çok etkili oldular. Leonardo daha 29 yaşında Milano dükü Sforza’ya bir mektup yazarak, dışarıdaki her alanda kendisinin bütün sanatçılardan daha iyi resim yapacağını yazmıştı.</p>
<p><strong>Rönesans&#8217;ın ilklerinden</strong></p>
<p>Leonardo, Rönesans&#8217;ın önde gelen ressamlarındandır. Köprü inşaatı, su kanalları ve taşıması ve gemi tasarımı yapabilen Leonardo için “Eğer Leonardo olmasaydı, Rönesans da olmazdı” demişlerdir.</p>
<p>Sultan&#8217;ın isteği üzerine Haliç’in iki yakası arasında bir köprü projesi Leonardo’dan istenmişti. Leonardo bunu bitirmiş fakat köprü yapılmamıştı. Olasılıkla hastaydı.</p>
<p>Leonardo, II. François için köprüler ve su yapıları inşa etmişti. Leonardo’nun heykel yaptığı söylenir, fakat bilinen heykeli yoktur. Rönesans&#8217;ın en bilinen temsilcilerinden biridir, sanatçı, mühendis, bilim insanı&#8230;</p>
<p>Leonardo’nun yaptığı kadın portreleri büyük beğeni toplamıştır. Leonardo’nun Arno nehri kıyısında Floransa kentinin tablosu, Mona Lisa (Jokondo) gibi efsanevi eserleri vardır. Perspektifi keşfeden Leonardo gerçekten bir öncüdür.</p>
<p><strong>Kargaşanın açtığı mucize sanat ortamı</strong></p>
<p>Rönesans belirli bir ressam grubu da değildir. Kanlı bir iç savaş içinde, siyasi çalkantılar, sanatçılara görece özgürlük kazandırmış ve onları kilise baskısından biraz kurtarmıştır.</p>
<p>Bu bağlamda, egemen sınıflarla kilise arasındaki çekişmelerin, Machiavelli&#8217;nin anlattığı alt üst oluşların arasında özgürlük alanları açılmıştır.</p>
<p>Böyle bir kargaşada sanat alanında Leonardo, Tiziano, Bellini ve daha pek çok sanatçının yaratmış olduğu sanat ortamı bir mucizedir.</p>
<p><strong>Peki, Osmanlı nerede?</strong></p>
<p>Aynı dönem, Osmanlı İmparatorluğu’nun da en görkemli dönemidir.</p>
<p>I. Dünya Savaşı öncesi ise Batı’nın en zengin gelişme dönemidir, sömürgecilik altın çağını yaşamaktadır. İngiliz ve Amerikalılar&#8217;ın Türkler&#8217;i Anadolu&#8217;dan çıkarma düşüncesi bu dönemde ortaya çıkmış, aynı süreçte Osmanlılar yüzlerini Avrupa&#8217;ya çevirmişlerdir.</p>
<p>Peki, o zaman, sormaya devam ediyoruz. Yüzünü Batı’ya çeviren İmparatorluğun sanatçıları, bilim insanları nerede?</p>
<p><strong>Doğan Kuban</strong></p>
<p><strong><em><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/orhan-bursali/bir-buyuk-cumhuriyet-aydinini-yitirdik">Doğan Kuban</a>&#8216;ın anısına saygıyla. Bu yazı <a href="https://abonelik.herkesebilimteknoloji.com/urun/sayi-226-24-temmuz-2020-dijital-pdf/">HBT Dergi 226.</a> sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/resim-ve-heykelsiz-yasam">Resim ve heykelsiz yaşam</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29484</post-id>	</item>
		<item>
		<title>İstanbul’da kentsel dönüşüm ne demek?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/istanbulda-kentsel-donusum-ne-demek</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Doğan Kuban]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 Apr 2023 07:47:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Doğan Kuban]]></category>
		<category><![CDATA[asya]]></category>
		<category><![CDATA[cehalet]]></category>
		<category><![CDATA[gecekondu]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[kaçak bina]]></category>
		<category><![CDATA[kentsel dönüşüm]]></category>
		<category><![CDATA[megapol]]></category>
		<category><![CDATA[mimari]]></category>
		<category><![CDATA[nüfus]]></category>
		<category><![CDATA[politika]]></category>
		<category><![CDATA[Rem Koolhaas]]></category>
		<category><![CDATA[trajedi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29365</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bizim 2700 yıllık kentimiz sayısız dönüşüm geçirdi. Megaralı Greklerin kolonisi Bizantion’dan bugüne&#8230; Kentsel dönüşüm var olan bir şeyin değişmesidir. Ormanı kesip gökdelen dikmek değildir. Bugünkü İstanbul, Menderes döneminde başlayan bir kentsel değişim ile 1980&#8217;den sonraki bir azmanlaşmanın sonucudur. Kentsel dönüşüm deyimi aynı zamanda biyolojik bir içerik taşıyor. Fakat bizde her şeyi saklayan bir örtü, her yapılana kent planı onayı veren bir damga olmuş. İstanbul surları içinde de yıkılan mahallelere neo-Osmanlı apartman yapmak bir kentsel dönüşümdür. Ama tarihi çevre koruma değildir. Dudullu’da, Şile’de ormanları yok eden bir plan ise kentsel dönüşüm değildir. 1440 hektarlık sur içini 350 bin ya da 400 bin hektarlık kent alanı içinde tarihi karakteriyle koruyamayıp Boğaz alanında yeşil yerine bir site yapmak da kentsel dönüşüm değil. Sadece yeşil alan soykırımıdır. Nüfus patlaması İstanbul devleşmesi olağanüstü bir nüfus patlaması sonucudur. Roma çağından bu yana Anadolu’nun nüfusu 8 milyon civarında değişmeden 20. yüzyıla ulaşmıştı. Bugün 75 milyon. Cumhuriyet&#8217;in başında %90’ı okumamış köylü olan bu nüfusun %70’i kent dediğimiz fakat planlanamamış megapolde yaşıyor. Kökten bir değişim. Toplumun kültür seviyesi bu kökten değişime bir yanıt getiremezdi. Hele bu fırtına her düzeyde eleştirinin yok olduğu bir toplumda olunca sonuç sadece kargaşa oldu. Kente göç edenin bütün yaşam konforu iyileşti. Gecekondusu kendine ait bir eve dönüşünce yüzyıllar boyunca mal sahibi olamamış köylü ilk kez köle olmadığını hissetti. Belediyeler ve partiler de kent toprağı spekülasyonunun altın değerinde olduğunu öğrendiler. İstanbul akıl almaz bir hızla bir megapole dönüşünce bir kent tarihi bilinci topluma ve idarecilerde ulaşmadı. Gelenler İstanbul ile hemen özdeş olamıyorlar. Anadolu ne kadar parçalı ise İstanbul daha fazla parçalı. Megapol, toplumu bütünleştirici değil, parçalayıcı bir rol oynuyor. Planlama sadece bir dosya kapağıdır Nüfusunu sayamayan ve kaçak inşaat oranı %60’a ulaşan bir kentte plandan söz etmek ancak alay olabilir. Politikacılar için tek gerçeğin gelenlere yer tahsisine dönüşmesi diğer kavramları içi boş başlıklar yaptı. Orta Asya bozkırından Anadolu’ya göçenler doğaya nasıl davrandılarsa İstanbul’a gelen köylü de doğaya öyle davrandı. Bu durum gece kondu aflarıyla onaylandı. Politik oya dönüştü. Toprak yağması politik oy eşitliği kurulduktan sonra yerine rasyonel bir planlama düzeninin geçmesini beklemek hayal olurdu. Köylüler spekülatörlerin öncüsü oldular. Bu olgu Türkiye’de kent toprağının en büyük gelir kaynağı olarak ekonominin baş köşesine oturmasını sağladı. Yapılaşmayı yönlendiren idari etkinlik de sadece spekülatif inşaatın amaçlarını gerçekleştirmeye indirgendi. Bugün toprağın altın değerinde getirisinin devam etmesi için yataydaki yağmanın düşeyde devamını sağlayan yüksek yapı aşamasına geldik. Bu İstanbul’un yeni damgasıdır. Her yer vuruyoruz. Bugünün kent modeli geçmişte yok. Enerji kıtlığı su kıtlığı, küresel ısınma, tarımsal kıtlık, küresel açlık, ekonomik kriz, geçen yüzyılda kimsenin söz etmediği biyotik çevre dengesi gibi sorunlar yeni sorunlardır. Fakat cehalet ve ekonomik gelir dengesizlikleri sağlıklı kent gelişmesine olanak vermiyor. Ülkenin sadece yapısal, kentsel geleceği açısından değil, ekonomik geleceği açısından da en olumsuz gelişme budur. Bugün bir gelişme gösterisi sayılan bu olgu, birkaç yıl sonra ekonomik ve sosyal çöküntünün göstergelerinden biri olabilir. Amerika’da 2008 krizinin inşaat sektörünün kredi politikası nedeniyle olduğunu bizimkiler kavramadı. Yüksek yapı pahalı bir yapıdır, sürekli enerji yutar. Kente en büyük zararı ulaşım ve hava kirliliği bağlamındadır. Yüksek yapı ucuz arsa kapatıp onun üzerine istediği kadar kat koyan müteahhitten başka kimse için ucuz değil. Halkın beyni inşaat gösterileriyle yıkanıyor. Bu etkinlik bütün diğer etkinliklerin yeterince gelişmemesinin de nedenidir. Öğretim para yiyici ve kötü. Ülke bütün uç teknolojileri ithal ediyor. Tarımsal üretim dışarıya boyun eğmiş, ithalat ihracattan çok. Borç yükü dünya sıralamasında görkemli bir düzeyde. Asya tipi gelişme Birkaç yıl önce Rem Koolhaas, Harvard Üniversitesi için hazırladığı ‘Mutations = Dönüşümler’ adlı ilginç bir kitap yayınladı. Bu kitap kentsel dönüşümlerden söz ediyor, dünyadan örnekler veriyordu. Çin’de Hong Kong’un kuzeyinde İnci Nehri Deltası adı verilen ve büyük şehirleri içeren bir bölgedeki gelişmeleri anlattıktan sonra Asya tipi bir gelişmeden söz ediyor. O bölgede nüfus toplamı 15 milyon tutan beş kent var; 2030’da 32 milyona çıkacakmış. Fakat bu bölgede 2000’de 2000 km karayolu var. Bölgede ayni tarihte kentlerde ve nehirler üzerinde 1260 köprü varmış. Hong Kong’u kuzeye bağlayan asma köprü 2.2 km açıklığı ile dünyanın en uzun asma köprüsü. 1995’de bu bölgede 5 havaalanı var. Yolcu sayısı yılda 45 milyon. Uluslararası Guangzhou hava alanında saatte 15 uçak iniyor ve kalkıyor. Koolhaas şöyle diyor: Burada Asya ile Avrupa karışımı bir uygulama var. Bu insanların büyük bir çoğunluğu için tarihin hiçbir önemi yok. Bu her şeye yeniden başlamak ‘tabula rasa’ yöntemi. Rem Koolhaas, Singapur’dan söz ederken her şeyin yeni ve yapay olduğunu, yapıların birbirleriyle ilişkisi olmadığını vurguluyor. Kent pazarlaması Asyalılar &#8216;biz modern’i yaratıyoruz’ diyorlarmış. Koolhaas bunun bir aldatmaca olduğunu söylüyor: &#8220;Asya yok oluyor&#8221;&#8230; Asyalılar kendi ülkelerinde turist oldular. Ne önemli mimarileri ne de önemli mimarları var. Ve kentlerin oluşumunda önemli olan hiçbir uzmanları yok. ‘Urbanism’ sözcüğünün içeriği kalmamış. Bu bir trajedi. Olağanüstü yapılaşma yeni bir Asya mimarisinin yaratılmasına paralel olmamış. Toplum mimarları bir kenara atmış. Politik sistemleri ortak toplumsal değerlere önem vermiyor. Varsa yoksa pazar ekonomisi. Belki kentin pazarlamasından söz edilebilir. Rem Koolhaas Çin için böyle diyor. Bu bizi de anlatmıyor mu? İstanbul, tarih dışında, hiçbir ölçüte göre bir dünya kenti değildir. Türkiye zenginlikte, bilimde, teknolojide, öğretimde, sanatta, edebiyatta dünya kategorisinde değil. Sadece borçta dereceye giriyor. Ne var ki Çin’in sanayi üretimi 2015’e kadar Amerika’ya yetişecekmiş. Bizim nerede olduğumuzu bilen var mı? Doğan Kuban</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/istanbulda-kentsel-donusum-ne-demek">İstanbul’da kentsel dönüşüm ne demek?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bizim 2700 yıllık kentimiz sayısız dönüşüm geçirdi. Megaralı Greklerin kolonisi Bizantion’dan bugüne&#8230; Kentsel dönüşüm var olan bir şeyin değişmesidir. Ormanı kesip gökdelen dikmek değildir. Bugünkü İstanbul, Menderes döneminde başlayan bir kentsel değişim ile 1980&#8217;den sonraki bir azmanlaşmanın sonucudur.</p>
<p>Kentsel dönüşüm deyimi aynı zamanda biyolojik bir içerik taşıyor. Fakat bizde her şeyi saklayan bir örtü, her yapılana kent planı onayı veren bir damga olmuş. İstanbul surları içinde de yıkılan mahallelere neo-Osmanlı apartman yapmak bir kentsel dönüşümdür. Ama tarihi çevre koruma değildir. Dudullu’da, Şile’de ormanları yok eden bir plan ise kentsel dönüşüm değildir. 1440 hektarlık sur içini 350 bin ya da 400 bin hektarlık kent alanı içinde tarihi karakteriyle koruyamayıp Boğaz alanında yeşil yerine bir site yapmak da kentsel dönüşüm değil. Sadece yeşil alan soykırımıdır.</p>
<p><strong>Nüfus patlaması</strong></p>
<p>İstanbul devleşmesi olağanüstü bir nüfus patlaması sonucudur. Roma çağından bu yana Anadolu’nun nüfusu 8 milyon civarında değişmeden 20. yüzyıla ulaşmıştı. Bugün 75 milyon. Cumhuriyet&#8217;in başında %90’ı okumamış köylü olan bu nüfusun %70’i kent dediğimiz fakat planlanamamış megapolde yaşıyor. Kökten bir değişim. Toplumun kültür seviyesi bu kökten değişime bir yanıt getiremezdi. Hele bu fırtına her düzeyde eleştirinin yok olduğu bir toplumda olunca sonuç sadece kargaşa oldu.</p>
<p>Kente göç edenin bütün yaşam konforu iyileşti. Gecekondusu kendine ait bir eve dönüşünce yüzyıllar boyunca mal sahibi olamamış köylü ilk kez köle olmadığını hissetti. Belediyeler ve partiler de kent toprağı spekülasyonunun altın değerinde olduğunu öğrendiler.</p>
<p>İstanbul akıl almaz bir hızla bir megapole dönüşünce bir kent tarihi bilinci topluma ve idarecilerde ulaşmadı. Gelenler İstanbul ile hemen özdeş olamıyorlar. Anadolu ne kadar parçalı ise İstanbul daha fazla parçalı. Megapol, toplumu bütünleştirici değil, parçalayıcı bir rol oynuyor.</p>
<p><strong>Planlama sadece bir dosya kapağıdır</strong></p>
<p>Nüfusunu sayamayan ve kaçak inşaat oranı %60’a ulaşan bir kentte plandan söz etmek ancak alay olabilir. Politikacılar için tek gerçeğin gelenlere yer tahsisine dönüşmesi diğer kavramları içi boş başlıklar yaptı. Orta Asya bozkırından Anadolu’ya göçenler doğaya nasıl davrandılarsa İstanbul’a gelen köylü de doğaya öyle davrandı. Bu durum gece kondu aflarıyla onaylandı. Politik oya dönüştü. Toprak yağması politik oy eşitliği kurulduktan sonra yerine rasyonel bir planlama düzeninin geçmesini beklemek hayal olurdu. Köylüler spekülatörlerin öncüsü oldular.</p>
<p>Bu olgu Türkiye’de kent toprağının en büyük gelir kaynağı olarak ekonominin baş köşesine oturmasını sağladı. Yapılaşmayı yönlendiren idari etkinlik de sadece spekülatif inşaatın amaçlarını gerçekleştirmeye indirgendi. Bugün toprağın altın değerinde getirisinin devam etmesi için yataydaki yağmanın düşeyde devamını sağlayan yüksek yapı aşamasına geldik. Bu İstanbul’un yeni damgasıdır. Her yer vuruyoruz.</p>
<p>Bugünün kent modeli geçmişte yok. Enerji kıtlığı su kıtlığı, küresel ısınma, tarımsal kıtlık, küresel açlık, ekonomik kriz, geçen yüzyılda kimsenin söz etmediği biyotik çevre dengesi gibi sorunlar yeni sorunlardır. Fakat cehalet ve ekonomik gelir dengesizlikleri sağlıklı kent gelişmesine olanak vermiyor.</p>
<p>Ülkenin sadece yapısal, kentsel geleceği açısından değil, ekonomik geleceği açısından da en olumsuz gelişme budur. Bugün bir gelişme gösterisi sayılan bu olgu, birkaç yıl sonra ekonomik ve sosyal çöküntünün göstergelerinden biri olabilir. Amerika’da 2008 krizinin inşaat sektörünün kredi politikası nedeniyle olduğunu bizimkiler kavramadı. Yüksek yapı pahalı bir yapıdır, sürekli enerji yutar. Kente en büyük zararı ulaşım ve hava kirliliği bağlamındadır. Yüksek yapı ucuz arsa kapatıp onun üzerine istediği kadar kat koyan müteahhitten başka kimse için ucuz değil.</p>
<p>Halkın beyni inşaat gösterileriyle yıkanıyor. Bu etkinlik bütün diğer etkinliklerin yeterince gelişmemesinin de nedenidir. Öğretim para yiyici ve kötü. Ülke bütün uç teknolojileri ithal ediyor. Tarımsal üretim dışarıya boyun eğmiş, ithalat ihracattan çok. Borç yükü dünya sıralamasında görkemli bir düzeyde.</p>
<p><strong>Asya tipi gelişme</strong></p>
<p>Birkaç yıl önce Rem Koolhaas, Harvard Üniversitesi için hazırladığı ‘Mutations = Dönüşümler’ adlı ilginç bir kitap yayınladı. Bu kitap kentsel dönüşümlerden söz ediyor, dünyadan örnekler veriyordu. Çin’de Hong Kong’un kuzeyinde İnci Nehri Deltası adı verilen ve büyük şehirleri içeren bir bölgedeki gelişmeleri anlattıktan sonra Asya tipi bir gelişmeden söz ediyor.</p>
<p>O bölgede nüfus toplamı 15 milyon tutan beş kent var; 2030’da 32 milyona çıkacakmış. Fakat bu bölgede 2000’de 2000 km karayolu var. Bölgede ayni tarihte kentlerde ve nehirler üzerinde 1260 köprü varmış. Hong Kong’u kuzeye bağlayan asma köprü 2.2 km açıklığı ile dünyanın en uzun asma köprüsü. 1995’de bu bölgede 5 havaalanı var. Yolcu sayısı yılda 45 milyon. Uluslararası Guangzhou hava alanında saatte 15 uçak iniyor ve kalkıyor.</p>
<p>Koolhaas şöyle diyor: Burada Asya ile Avrupa karışımı bir uygulama var. Bu insanların büyük bir çoğunluğu için tarihin hiçbir önemi yok. Bu her şeye yeniden başlamak ‘tabula rasa’ yöntemi. Rem Koolhaas, Singapur’dan söz ederken her şeyin yeni ve yapay olduğunu, yapıların birbirleriyle ilişkisi olmadığını vurguluyor.</p>
<p><strong>Kent pazarlaması</strong></p>
<p>Asyalılar &#8216;biz modern’i yaratıyoruz’ diyorlarmış. Koolhaas bunun bir aldatmaca olduğunu söylüyor: &#8220;Asya yok oluyor&#8221;&#8230; Asyalılar kendi ülkelerinde turist oldular. Ne önemli mimarileri ne de önemli mimarları var. Ve kentlerin oluşumunda önemli olan hiçbir uzmanları yok. ‘Urbanism’ sözcüğünün içeriği kalmamış. Bu bir trajedi. Olağanüstü yapılaşma yeni bir Asya mimarisinin yaratılmasına paralel olmamış. Toplum mimarları bir kenara atmış. Politik sistemleri ortak toplumsal değerlere önem vermiyor. Varsa yoksa pazar ekonomisi. Belki kentin pazarlamasından söz edilebilir. Rem Koolhaas Çin için böyle diyor. <strong>Bu bizi de anlatmıyor mu?</strong></p>
<p>İstanbul, tarih dışında, hiçbir ölçüte göre bir dünya kenti değildir. Türkiye zenginlikte, bilimde, teknolojide, öğretimde, sanatta, edebiyatta dünya kategorisinde değil. Sadece borçta dereceye giriyor. Ne var ki Çin’in sanayi üretimi 2015’e kadar Amerika’ya yetişecekmiş.</p>
<p>Bizim nerede olduğumuzu bilen var mı?</p>
<p><strong>Doğan Kuban</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/istanbulda-kentsel-donusum-ne-demek">İstanbul’da kentsel dönüşüm ne demek?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29365</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Düşünmeyen yozlaşır</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/dusunmeyen-yozlasir</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Doğan Kuban]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 08 Apr 2023 11:28:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Doğan Kuban]]></category>
		<category><![CDATA[aydınlanma]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[cehalet]]></category>
		<category><![CDATA[cumhuriyet devrimi]]></category>
		<category><![CDATA[düşünmek]]></category>
		<category><![CDATA[felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29300</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bilimsiz ülke yozlaşır. Eğitim ve öğretime, politika ve dinin karıştığı ülkelerde diploma bir bilgi garantisi değildir. 2006’da yayınlanan ve kilometre taşı olarak anılan bilim insanlarını anlatan The Cambridge Dictionary of Scientists kitabı, 1500 bilim insanı arasında 3 tane Müslüman bilim insanından söz eder. O insanlar da 12. yüzyıldan önce yaşamıştır. İslam dünyasında bilim dili, kilisenin Latincesi gibi, Arapça idi. Fakat İslam Ortaçağı&#8217;nın bilim insanları ve filozoflarının çoğunluğu Arap değildir. Kitaplar Arapça yazıldığı için, bugün Arap yazarları hepsine Arap Bilimi demekte ısrar ederek ucuz bir milliyetçilik yaparlar. Abbasi Rönesansı’ndan İtalyan Rönesansı’na Bağdat Abbasi halifeleri döneminde eski Yunan ve Roma çağında yazılmış bilim ve felsefe yapıtları 9-11. yüzyıllar arasında Arapça&#8217;ya çevrilmiş, bunun çevresinde Abbasi Rönesansı denen ve antik temel üzerinde gelişen bir İslami bilim ve felsefe üretimi olmuştur. Sonradan Arapça çeviriler Sicilya ve İspanya’da Latince&#8217;ye çevrilerek İtalyan Rönesans hümanizmasının bileşenlerinden biri olmuşlardır. O çağlarda Al Harezmi (İranlı) matematik alanında, İbn Heysem (Alhazen) fizik alanında, İbni Sina (Avicenna) filozof ve doktor olarak, Farabi ve İbni Rüşt (Averroes) filozof olarak Ortaçağ tarihinde tanınırlar. İbn Rüşt Avrupa’da İkinci Aristo olarak ün kazanmıştı. Bunlar İran’da ve Bağdat’ta yetiştikleri dönemde Türkler henüz Müslüman olmamıştı. Gazali’nin felsefeye ve dolayısıyla bilime karşı çıkan kitabından sonra İslam ülkelerinde bilim adamı yetişmedi. Çöl Arabı’nın yobazlığı felsefe ve bilim kapısını kapadı. Osmanlılar Bağdat Rönesansı’nın farkında bile olmadılar. Moğollar Bağdat’ı yerle bir ettiler. Bilim ve felsefeyle sıfır ilişki Doğu Hristiyan kilisesi Araplar kadar tutucu idi. Bizans’ın bilim ve felsefe tarihine bir katkısı görünmüyor. Osmanlı kültürü Arap ve Bizans bileşkesi olarak, felsefe ve bilime sahip çıkan bir kültür ortamı yaratamadı. Kaldı ki kendine halife unvanı veren ve Tanrı&#8217;dan güç aldığını savlayan cahil bir sülaleye, okumamış ve toprağa yeni yerleşen göçerler bilim ya da öğretim bağlamında etkili olamazlardı. Ordusunun en güçlü öğesi Hristiyan devşirmesi, yarım yamalak Bektaşi (yani Alevi) olan yeniçeri, haremi sadece Hristiyan olan sultan sülalesinin felsefe ve bilimle hiçbir ilişkisi de olmamıştır. Müslümanlık için cihat yapan ordunun çekirdeğini Hristiyan dönmeler oluşturuyordu. Bu sistemin eşi dünya tarihinde yoktur. Türkler tarafından kurulan imparatorluk, Türklük’ten uzaklaşanlar döneminde yok oldu. “İlk Amerika&#8217;yı Osmanlı kurdu” Fakat değişik bir açıdan bakınca, Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun uzun ömürlülüğünün, bu kozmopolit ve simbiyotik yapının varlığına bağlı olduğu görülür. Ne var ki 17. yüzyıldan sonra sistem yavaş yavaş etkinliğini yitirmiştir. Bilim, felsefe, resim yokluğu devam etmiştir. Osmanlı toplum yapısı, bugünün insanına ‘ilk Amerika’yı biz kurmuşuz’ dedirtebilir. Fakat bu sistemin kesin mutlakıyet yapısı içinde konfedere bir geç sistemin demokratik yapısı ile benzerliği yoktur. Osmanlı kendi içinde homojen olmayan derleme bir toplum olarak, bir tür sömürge sistemi yaratmıştı. Rumlar, Ermeniler, Balkanlılar, Yahudiler değişik Hristiyan grupları kendi gelenekleri içinde yaşayıp sultan sultasına ses çıkaramadılar. Bilim ve haberleşmenin şimdiki gibi hızlı olmadığı çağlarda bu sistem yaşadı. Sonunda gücü azalarak son nefesini verdi. Her iki Rönesans&#8217;a da sırt çevirdi Osmanlılar Abbasi Rönesansı&#8217;nın yolunu izlemediler. Avrupa Rönesansı&#8217;na da sırt çevirdiler. Bu 500 yıllık felsefi, bilimsel sanatsal bir durağanlık içinde dünya bilim tarihinde bir tek Osmanlı ve Türk adı yoktur. Cumhuriyet&#8217;in mucizesinin süresi 15 yıldır. Bu Osmanlı tarihinin 45&#8217;te biridir. Yine de Türkiye’nin Mısır, Irak, Suriye ya da Libya’ya benzememesinin nedeni budur. Fakat 1950&#8217;den sonra da, bütün dünya ile birlikte, Amerikan rotasına girdik ve çıkamadık. Atatürk 1938’de öldü, 1939’da İkinci Dünya Savaşı başladı. Ruslar&#8217;a hap olmaktan zor kurtulduk. Türkiye’nin kaderi 1950’den bu yana kendi elinde olmadı. Bilim yapmak hikayesini bugünkü koşullarda tartışmak anlamsızdır. Dünyanın öncü toplumlarından sanat, felsefe, bilim ve teknolojide 500 yıl geriyiz. Çağdaş standartlara göre, bilim üretemeyen bir toplumuz. Okullar bu açığı birkaç bin kişi için değiştirebilir. Yurt dışına gidenler başka kültürlerin üyesi olurlar. Fakat toplumun okumamışı, tepkisiz, cansız bir eşyaya benziyor. Cehaletin göstergesi de bu tepkisizliktir. Sözünü çokça ettiğimiz cehalet, dünyanın ulaştığı bilgi düzeyinin çok altında olmaktır. Bu da dünyanın gerçeklerinden haberi olmadan yaşamaktır. Dünya konjonktürü, ne yazık ki bizi de Müslüman cahiller arasına kattı. Cahillik, toplum çoğunluğunun bilim, felsefe, sanat ve teknoloji habersizliği demektir. Fakat buna kızmak anlamsızdır. Bunun tarihi kökeni ve bugüne taşıyan mekanizması, bu toplumun kontrol edebileceğinden çok daha büyüktür. Bilgisizlik evrensel bir özelliktir. Trump’ı seçen Amerikan toplumunu düşünüp, kendimizden şikayetimizi hafifletebiliriz. Çağdaş abra kadabra oyunu Amerikan toplumu ile Türk toplumunu paralel doğrultuda oy vermeye yönlendiren nedir? Bunu da yabancı basın yeteri kadar dile getiriyor: Uluslararası kapitalizm. Çünkü propaganda iplerini elinde tutuyor. Toplumlar içinde gelir farkları (örneğin ABD’de 1/350), toplumlar arası gelir farkları, sınıf hatta ideoloji bilinci olmasa bile, iktidarlar tarafından, değişik adlar altında kullanılıyor. Örneğin adam kendinden 500 kat zenginle bir olup fakir okul hocasına saldırıyor. Bu tam bir çağdaş abra kadabra oyunudur. Modern matematiğin dünyaya bakışı değiştirdiği bu çağda yaşıyoruz. Ama toplumun matematikten haberi yok! İnsani ve ulusal sorumluluk Her ülke gibi, Türkiye’de de iyi ve akıllı hiç olmazsa yüzbinlerce insan var. Günümüzde bu sağduyuluların insani ve ulusal bir sorumluluğu var. Vatan, millet sakarya edebiyatından vazgeçip, bizim dünyadan habersizliğimizin, neye mal olduğunu halka anlatmak: Toplumlar dünyayı bilmedikleri zaman, günlük yaşamlarında başlarına gelen ve gelecek olan bütün olaylar ve kazaların niteliğini de bilmiyorlar. Oysa bazıları sayısal olarak belli. Halkın, üretmeden otomobil, telefon almanın sadece ekonomik bir kölelik olduğunu öğrenmesi gerek! İki kez büyük olduk Türkiye tarihte iki kez büyük oldu. Avrupa tarihinde Türk göçer baskısını yerleşik ve fatih bir toplum olarak sürdüren uzun ömürlü bir imparatorluk olarak ve İslam dünyasında ilk laik Cumhuriyet’i kuran ulus olarak&#8230; İkinci aşamada dünya standartlarına, insan hakları, özgürlükler, adalet alanında katıldık. Türkiye, Cumhuriyet devrimi ile “barbar Türkleri” neredeyse Avrupa koalisyonuna sokacaktı. Hristiyan ve Müslümanlar ilk kez Avrupa’da bir araya geleceklerdi. Göktürkler&#8217;den sonra Türk adını kullanan, öz dilini yitirmemiş bir toplum olarak da tarihi konumumuz güçlüdür. Doğan Kuban Doğan Kuban&#8216;ın anısına saygıyla. Bu yazı HBT&#8217;nin 224. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/dusunmeyen-yozlasir">Düşünmeyen yozlaşır</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bilimsiz ülke yozlaşır. Eğitim ve öğretime, politika ve dinin karıştığı ülkelerde diploma bir bilgi garantisi değildir. 2006’da yayınlanan ve kilometre taşı olarak anılan bilim insanlarını anlatan <em>The Cambridge Dictionary of Scientists</em> kitabı, 1500 bilim insanı arasında 3 tane Müslüman bilim insanından söz eder. O insanlar da 12. yüzyıldan önce yaşamıştır.</p>
<p>İslam dünyasında bilim dili, kilisenin Latincesi gibi, Arapça idi. Fakat İslam Ortaçağı&#8217;nın bilim insanları ve filozoflarının çoğunluğu Arap değildir. Kitaplar Arapça yazıldığı için, bugün Arap yazarları hepsine Arap Bilimi demekte ısrar ederek ucuz bir milliyetçilik yaparlar.</p>
<p><strong>Abbasi Rönesansı’ndan İtalyan Rönesansı’na</strong></p>
<p>Bağdat Abbasi halifeleri döneminde eski Yunan ve Roma çağında yazılmış bilim ve felsefe yapıtları 9-11. yüzyıllar arasında Arapça&#8217;ya çevrilmiş, bunun çevresinde Abbasi Rönesansı denen ve antik temel üzerinde gelişen bir İslami bilim ve felsefe üretimi olmuştur. Sonradan Arapça çeviriler Sicilya ve İspanya’da Latince&#8217;ye çevrilerek İtalyan Rönesans hümanizmasının bileşenlerinden biri olmuşlardır.</p>
<p>O çağlarda Al Harezmi (İranlı) matematik alanında, İbn Heysem (Alhazen) fizik alanında, İbni Sina (Avicenna) filozof ve doktor olarak, Farabi ve İbni Rüşt (Averroes) filozof olarak Ortaçağ tarihinde tanınırlar. İbn Rüşt Avrupa’da İkinci Aristo olarak ün kazanmıştı. Bunlar İran’da ve Bağdat’ta yetiştikleri dönemde Türkler henüz Müslüman olmamıştı.</p>
<p>Gazali’nin felsefeye ve dolayısıyla bilime karşı çıkan kitabından sonra İslam ülkelerinde bilim adamı yetişmedi. Çöl Arabı’nın yobazlığı felsefe ve bilim kapısını kapadı. Osmanlılar Bağdat Rönesansı’nın farkında bile olmadılar. Moğollar Bağdat’ı yerle bir ettiler.</p>
<p><strong>Bilim ve felsefeyle sıfır ilişki</strong></p>
<p>Doğu Hristiyan kilisesi Araplar kadar tutucu idi. Bizans’ın bilim ve felsefe tarihine bir katkısı görünmüyor. Osmanlı kültürü Arap ve Bizans bileşkesi olarak, felsefe ve bilime sahip çıkan bir kültür ortamı yaratamadı. Kaldı ki kendine halife unvanı veren ve Tanrı&#8217;dan güç aldığını savlayan cahil bir sülaleye, okumamış ve toprağa yeni yerleşen göçerler bilim ya da öğretim bağlamında etkili olamazlardı.</p>
<p>Ordusunun en güçlü öğesi Hristiyan devşirmesi, yarım yamalak Bektaşi (yani Alevi) olan yeniçeri, haremi sadece Hristiyan olan sultan sülalesinin felsefe ve bilimle hiçbir ilişkisi de olmamıştır. Müslümanlık için cihat yapan ordunun çekirdeğini Hristiyan dönmeler oluşturuyordu. Bu sistemin eşi dünya tarihinde yoktur. Türkler tarafından kurulan imparatorluk, Türklük’ten uzaklaşanlar döneminde yok oldu.</p>
<p><strong>“İlk Amerika&#8217;yı Osmanlı kurdu”</strong></p>
<p>Fakat değişik bir açıdan bakınca, Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun uzun ömürlülüğünün, bu kozmopolit ve simbiyotik yapının varlığına bağlı olduğu görülür. Ne var ki 17. yüzyıldan sonra sistem yavaş yavaş etkinliğini yitirmiştir. Bilim, felsefe, resim yokluğu devam etmiştir.</p>
<p>Osmanlı toplum yapısı, bugünün insanına ‘ilk Amerika’yı biz kurmuşuz’ dedirtebilir. Fakat bu sistemin kesin mutlakıyet yapısı içinde konfedere bir geç sistemin demokratik yapısı ile benzerliği yoktur. Osmanlı kendi içinde homojen olmayan derleme bir toplum olarak, bir tür sömürge sistemi yaratmıştı. Rumlar, Ermeniler, Balkanlılar, Yahudiler değişik Hristiyan grupları kendi gelenekleri içinde yaşayıp sultan sultasına ses çıkaramadılar. Bilim ve haberleşmenin şimdiki gibi hızlı olmadığı çağlarda bu sistem yaşadı. Sonunda gücü azalarak son nefesini verdi.</p>
<p><strong>Her iki Rönesans&#8217;a da sırt çevirdi</strong></p>
<p>Osmanlılar Abbasi Rönesansı&#8217;nın yolunu izlemediler. Avrupa Rönesansı&#8217;na da sırt çevirdiler. Bu 500 yıllık felsefi, bilimsel sanatsal bir durağanlık içinde dünya bilim tarihinde bir tek Osmanlı ve Türk adı yoktur.</p>
<p>Cumhuriyet&#8217;in mucizesinin süresi 15 yıldır. Bu Osmanlı tarihinin 45&#8217;te biridir. Yine de Türkiye’nin Mısır, Irak, Suriye ya da Libya’ya benzememesinin nedeni budur. Fakat 1950&#8217;den sonra da, bütün dünya ile birlikte, Amerikan rotasına girdik ve çıkamadık.</p>
<p>Atatürk 1938’de öldü, 1939’da İkinci Dünya Savaşı başladı. Ruslar&#8217;a hap olmaktan zor kurtulduk. Türkiye’nin kaderi 1950’den bu yana kendi elinde olmadı. Bilim yapmak hikayesini bugünkü koşullarda tartışmak anlamsızdır. Dünyanın öncü toplumlarından sanat, felsefe, bilim ve teknolojide 500 yıl geriyiz. Çağdaş standartlara göre, bilim üretemeyen bir toplumuz.</p>
<p>Okullar bu açığı birkaç bin kişi için değiştirebilir. Yurt dışına gidenler başka kültürlerin üyesi olurlar. Fakat toplumun okumamışı, tepkisiz, cansız bir eşyaya benziyor. Cehaletin göstergesi de bu tepkisizliktir.</p>
<p>Sözünü çokça ettiğimiz cehalet, dünyanın ulaştığı bilgi düzeyinin çok altında olmaktır. Bu da dünyanın gerçeklerinden haberi olmadan yaşamaktır. Dünya konjonktürü, ne yazık ki bizi de Müslüman cahiller arasına kattı. Cahillik, toplum çoğunluğunun bilim, felsefe, sanat ve teknoloji habersizliği demektir. Fakat buna kızmak anlamsızdır. Bunun tarihi kökeni ve bugüne taşıyan mekanizması, bu toplumun kontrol edebileceğinden çok daha büyüktür. Bilgisizlik evrensel bir özelliktir. Trump’ı seçen Amerikan toplumunu düşünüp, kendimizden şikayetimizi hafifletebiliriz.</p>
<p><strong>Çağdaş abra kadabra oyunu</strong></p>
<p>Amerikan toplumu ile Türk toplumunu paralel doğrultuda oy vermeye yönlendiren nedir? Bunu da yabancı basın yeteri kadar dile getiriyor: Uluslararası kapitalizm. Çünkü propaganda iplerini elinde tutuyor. Toplumlar içinde gelir farkları (örneğin ABD’de 1/350), toplumlar arası gelir farkları, sınıf hatta ideoloji bilinci olmasa bile, iktidarlar tarafından, değişik adlar altında kullanılıyor. Örneğin adam kendinden 500 kat zenginle bir olup fakir okul hocasına saldırıyor. Bu tam bir çağdaş abra kadabra oyunudur.</p>
<p>Modern matematiğin dünyaya bakışı değiştirdiği bu çağda yaşıyoruz. Ama toplumun matematikten haberi yok!</p>
<p><strong>İnsani ve ulusal sorumluluk</strong></p>
<p>Her ülke gibi, Türkiye’de de iyi ve akıllı hiç olmazsa yüzbinlerce insan var. Günümüzde bu sağduyuluların insani ve ulusal bir sorumluluğu var. Vatan, millet sakarya edebiyatından vazgeçip, bizim dünyadan habersizliğimizin, neye mal olduğunu halka anlatmak: Toplumlar dünyayı bilmedikleri zaman, günlük yaşamlarında başlarına gelen ve gelecek olan bütün olaylar ve kazaların niteliğini de bilmiyorlar. Oysa bazıları sayısal olarak belli. Halkın, üretmeden otomobil, telefon almanın sadece ekonomik bir kölelik olduğunu öğrenmesi gerek!</p>
<p><strong>İki kez büyük olduk</strong></p>
<p>Türkiye tarihte iki kez büyük oldu. Avrupa tarihinde Türk göçer baskısını yerleşik ve fatih bir toplum olarak sürdüren uzun ömürlü bir imparatorluk olarak ve İslam dünyasında ilk laik Cumhuriyet’i kuran ulus olarak&#8230;</p>
<p>İkinci aşamada dünya standartlarına, insan hakları, özgürlükler, adalet alanında katıldık. Türkiye, Cumhuriyet devrimi ile “barbar Türkleri” neredeyse Avrupa koalisyonuna sokacaktı. Hristiyan ve Müslümanlar ilk kez Avrupa’da bir araya geleceklerdi.</p>
<p>Göktürkler&#8217;den sonra Türk adını kullanan, öz dilini yitirmemiş bir toplum olarak da tarihi konumumuz güçlüdür.</p>
<p><strong>Doğan Kuban</strong></p>
<p lang="tr-TR"><strong><em><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/orhan-bursali/bir-buyuk-cumhuriyet-aydinini-yitirdik">Doğan Kuban</a>&#8216;ın anısına saygıyla. Bu yazı HBT&#8217;nin <a href="https://abonelik.herkesebilimteknoloji.com/urun/sayi-224-10-temmuz-2020-dijital-pdf/">224.</a> sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/dusunmeyen-yozlasir">Düşünmeyen yozlaşır</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29300</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Anneler ve öğretmenler</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/anneler-ve-ogretmenler</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Doğan Kuban]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Mar 2023 07:48:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Doğan Kuban]]></category>
		<category><![CDATA[8 mart kadınlar günü]]></category>
		<category><![CDATA[adalet]]></category>
		<category><![CDATA[anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[anne]]></category>
		<category><![CDATA[aydınlık]]></category>
		<category><![CDATA[baba]]></category>
		<category><![CDATA[cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[cumhuriyet tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[erkek]]></category>
		<category><![CDATA[fedakarlık]]></category>
		<category><![CDATA[hak]]></category>
		<category><![CDATA[kadın]]></category>
		<category><![CDATA[öğretim]]></category>
		<category><![CDATA[öğretmen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29214</guid>

					<description><![CDATA[<p>Cumhuriyet’i, belki de en çok, çağdaşlığın bir göstergesi olan kadın katılımı, kadın öğretmenler kurdu. Anadolu’nun kültür fukarası, tutucu ortamında genç kadınlar azize nitelikli inanç savaşçılarıdır. Onların bu ülkeye kazandırdıkları insancıl niteliği, 90 yıllık Cumhuriyet tarihinde hiçbir kurum kazandıramamıştır. 8 Mart, kadınlar günüydü. Yıldönümlerini insanların en güzel anılarıyla birleştiren, yalancı ve hediyeli sevgi günlerini, zorlama sempati gösterilerini, tüketim dürtülerini hiç sevmedim. Bizim çocukluğumuzda böyle günler yoktu. Baba günü, ana günü, kadın günü, sevgili günü görüp işitmeden büyüdüm. Ama annemle birlikte Dârülmuallimât’tan çıkan başları örtülü mezunlarının 1917 tarihli fotoğrafının koca bir kopyasını saklıyorum. 6 yaşında Davutpaşa ilkokuluna birinci sınıfa kaydolduğum zaman bu fotoğrafın farkına vardım. Annem ile, 1-5 yaşlarım arasında birçok fotoğraflarımız var. Bunlardan ne kadar etkilendiğimi anımsamıyorum. Fakat 1932-1933 yıllarında ilkokulun 1. yılını Davutpaşa İlk Mektebi’nde ve 2. yılını Beşiktaş Akaretler’de okurken annemin öğretmen olan genç arkadaşlarıyla tanışmıştım. Adlarını artık çok az anımsıyorum. Aralarında çok sevdiklerim vardı. Asıl anımsadığım onların kadınlıkları değil, öğretmenlikleri idi. Anadolu kentlerinin ilkokullarında okurken gencecik kadın öğretmenler bana annem gibi göründüler. O Anadolulu genç kadınlardan, birisi hariç, fotoğrafları yok. Yüzlerini, kadın olarak hiçbir özelliklerini anımsamıyorum. Zaten o sırada kadınların en sevimli ve güzelleri bile seks nesnesi olarak algılanmıyordu. Ya da ben o hislerin henüz farkında değildim. Ben onları hep öğretmenler ve annem olarak algıladım. Kadınlar sevgi kaynağı Yaşlanıp çocukluk günlerimi anımsadığım zaman Anadolu köylerinde, kasabadan büyük olmayan kentlerindeki o gencecik öğretmenleri annem olarak düşünmeye devam ediyorum. Fakat o uzak ve dumanlı imgeleri kendi iradesiyle gelmiş genç Anadolu kızları olarak düşününce, içimi büyük bir devrim sevinci dolduruyor. Onlar Anadolu&#8217;da yeni filizlenen öğretim seferberliğinin savaşçıları idi. Bugün çalışan kadına, çocuğunu evine bırakıp kentin dört bir köşesine para kazanmak için giden kadınlara olan saygımın ve sevgimin, fedakar öğretmenlerden ve annemden kaynaklandığını da artık biliyorum. Onlar Cumhuriyet&#8217;in Anadolu ilkokullarında açmış en güzel çiçekleriydi. Otorite olarak değil, sevgi kaynağı olarak bildim. 1930’un Anadolu&#8217;sunda onların toplum tarafından nasıl algılandığını da tam olarak bilmiyorum, ama oralara kadar gittiklerine göre daha kara çarşaftan tam çıkmamış bir toplumda (benim anneannem 1930’larda kara çarşaftan çıkmıştı) o baş örtüsüz genç öğretmenlerin cesaretlerinin bir savaş kahramanlığı olduğunu düşünüyorum. Eski kuşaklardan biri olarak Reşat Nuri Güntekin’in “Çalıkuşu” romanın anımsıyorum. Bugün milyonlarca genç öğrencinin, öğretmenlerine o gözlerle baktığını sanmıyorum. Olasılıkla yeni öğretmenler de dünyayı ve insanları başka türlü algılıyorlar, ama öğrencilerin öğretmenlere saygısı hala benim küçüklüğümdeki gibi devam etmiyor. Cumhuriyet&#8217;in en önemli kurucuları O zamanlar bu fidan gibi Anadolulu genç kızlar için belki sadece o meslek vardı. Geçen gün Cumhuriyet’in unutulan kurucuları arasında vurgulamadığım için bu yazıyı yazmak istedim. Onların en önemli Cumhuriyet kurucuları olduğuna inanıyorum, çünkü simge olarak başka bir kadını, gelecek kuşakları müjdeliyorlardı. Onlar Cumhuriyet&#8217;in anneleriydi. Bu geçmiş gözlemlerin ve değerlendirmelerin duygusal olduğunu biliyorum. Öyle olmalarından da memnunum. Kadın öğretmenler, Anadolu kadınlarına örnek oldular, cesaret verdiler. Belki yalnız başlarına o ıssız köy ve kasabalara gitme cesaretleri, Anadolu kadının içten bir desteğine dayanıyordu. Onlar olmasaydı Cumhuriyet olur muydu? diye düşünüyorum. Bu Cumhuriyet’i sadece askerler, sadece erkekler kurmadı. Belki de hepsinden çok, çağdaşlığın göstergesi olan kadın katılımı, kadın öğretmenler kurdu. Bugün bunun duygusal bir abartma olduğunu düşünen birçok budala olabilir. 1930’lar Anadolu&#8217;sunda bir genç kız öğretmeniniz olsaydı o gün farkına varmamış olsanız bile sonradan onun bir kahraman, fedakar cesur bir toplum kurucusu olduğunu düşünebilirsiniz. Biz küçükken, Ankara’nın köylerinden eşekle pazara mal getiren köylü kadınlar vardı. Anadolu roman kahramanları arasında Yaşar Kemal’in Meryemce gibi roman kahramanlarını okuyanlar anımsarlar. O genç öğretmen kızlar o roman kahramanları, Anadolu kadınlarının çocuklarıydı. Bugünlerde kadınlar için yaygara koparan ve Anadolu kadınını cahiliye dönemi kadınına benzeten ilkel insanları düşündükçe, Türk kadınının başka bir kökten geldiğine inanasım geliyor. Anne ve baba kısrak ve aygır mı Sevgili okurlar, Kadın bir seks objesi olarak algılanabilir. Erkeğin aptalı da kendini damızlık bir boğa olarak algılayabilir. Ama kimse anasını bir seks objesi, babasını bir boğa olarak görmez. Gerçi bu duygular dışında daha karmaşık, olasılıkla psikologların sınıflandırdıkları davranışsal adlar vardır. Bunlar bizim anne ve babalarımızı bir üreme ve seks şeması içinde değerlendirmemizi gerektirmiyor. Öyle de algılamıyoruz. Anne ve babaya kısrak ve aygır diye bakmıyoruz. Aileyi temel bir sosyal kategori olarak tanımlayıp onları tarih boyunca yüceltmişiz. Sosyal kategoriler içinde öğretmenin de özel bir konumu ve saygınlığı var. Kanımca bundan da öte, Cumhuriyet&#8217;in gelişmemiş Anadolu’sunun kültür fukarası, tutucu ortamında genç kadınlar azize nitelikli inanç savaşçılarıdır. Onların bu ülkeye kazandırdıkları insancıl niteliği 90 yıllık Cumhuriyet tarihinde hiçbir kurum kazandıramamıştır. O fedakar, insanlık dolu genç kadın öğretmenler kadar güçlü bir Cumhuriyet simgesi bir daha olmayacak. Onlar Türk tarihinin yıldızının parladığı yerde açan çiçeklerdi. Ne kadar övsem onlara bu ülkenin borcunu ödeyebileceğini sanmıyorum. Bugünkü utanç verici düşünsel yozlaşmayı onlarla birlikte düşünemeyiz. Cumhuriyet&#8217;in aydınlığının bugünlere uzanan ışığını onlar yaktı. Eğer bugün hala umudumuzu yitirmemişsek kadın erkek, fakat özellikle kadın öğretmenlere borçluyuz. Çünkü gericilikle savaşmak zorunda olanların başında onlar vardı. Kentli olup, çalışkan olup yurtdışındaki uygar ortamlarda Türk kızı olarak okumak da bir onur olabilir. Fakat bir köy okulunda öğretmenlik yapan genç kadın gerçek bir savaşçı idi. Onlar, halkın ileriyi görmesi için umudu canlı tutan meşaleler idi. O günleri aydınlatan duyarlı, bilgili insanları mutlu edecek çok hikaye olmalı. Kuşkusuz o güzelim kuşakların temsilcileri çok kalmadı. Fakat kitapçı raflarını dolduran roman ve çeviriler yanında daha kendimize ilişik dolduracağımız çok boş sayfa var. Bunlar uydurma televizyon destanları değil. Yaşar Kemal&#8217;leri, Rıfat Ilgaz&#8217;ları, Orhan Kemal&#8217;leri, Nazım Hikmet&#8217;leri izleyen genç yazar kuşaklarının Anadolu’yu aydınlatan cesur, fedakar, sevecen, alçak gönüllü, vatansever ve fakir öğretmenlere çok selam göndermeleri gerek. Daha ulaşılacak çok gönül ve akıl var. ‘Ana gibi yar olmaz!’ demişiz. O fedakar kurucular için de bir özdeyişimiz olmalı&#8230; Doğan Kuban</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/anneler-ve-ogretmenler">Anneler ve öğretmenler</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Cumhuriyet’i, belki de en çok, çağdaşlığın bir göstergesi olan kadın katılımı, kadın öğretmenler kurdu. Anadolu’nun kültür fukarası, tutucu ortamında genç kadınlar azize nitelikli inanç savaşçılarıdır. Onların bu ülkeye kazandırdıkları insancıl niteliği, 90 yıllık Cumhuriyet tarihinde hiçbir kurum kazandıramamıştır.</strong></p>
<p>8 Mart, kadınlar günüydü. Yıldönümlerini insanların en güzel anılarıyla birleştiren, yalancı ve hediyeli sevgi günlerini, zorlama sempati gösterilerini, tüketim dürtülerini hiç sevmedim.</p>
<p>Bizim çocukluğumuzda böyle günler yoktu. Baba günü, ana günü, kadın günü, sevgili günü görüp işitmeden büyüdüm. Ama annemle birlikte Dârülmuallimât’tan çıkan başları örtülü mezunlarının 1917 tarihli fotoğrafının koca bir kopyasını saklıyorum.</p>
<p>6 yaşında Davutpaşa ilkokuluna birinci sınıfa kaydolduğum zaman bu fotoğrafın farkına vardım. Annem ile, 1-5 yaşlarım arasında birçok fotoğraflarımız var. Bunlardan ne kadar etkilendiğimi anımsamıyorum. Fakat 1932-1933 yıllarında ilkokulun 1. yılını Davutpaşa İlk Mektebi’nde ve 2. yılını Beşiktaş Akaretler’de okurken annemin öğretmen olan genç arkadaşlarıyla tanışmıştım. Adlarını artık çok az anımsıyorum. Aralarında çok sevdiklerim vardı. Asıl anımsadığım onların kadınlıkları değil, öğretmenlikleri idi. Anadolu kentlerinin ilkokullarında okurken gencecik kadın öğretmenler bana annem gibi göründüler. O Anadolulu genç kadınlardan, birisi hariç, fotoğrafları yok. Yüzlerini, kadın olarak hiçbir özelliklerini anımsamıyorum. Zaten o sırada kadınların en sevimli ve güzelleri bile seks nesnesi olarak algılanmıyordu. Ya da ben o hislerin henüz farkında değildim. Ben onları hep öğretmenler ve annem olarak algıladım.</p>
<p><strong>Kadınlar sevgi kaynağı</strong></p>
<p>Yaşlanıp çocukluk günlerimi anımsadığım zaman Anadolu köylerinde, kasabadan büyük olmayan kentlerindeki o gencecik öğretmenleri annem olarak düşünmeye devam ediyorum. Fakat o uzak ve dumanlı imgeleri kendi iradesiyle gelmiş genç Anadolu kızları olarak düşününce, içimi büyük bir devrim sevinci dolduruyor. Onlar Anadolu&#8217;da yeni filizlenen öğretim seferberliğinin savaşçıları idi.</p>
<p>Bugün çalışan kadına, çocuğunu evine bırakıp kentin dört bir köşesine para kazanmak için giden kadınlara olan saygımın ve sevgimin, fedakar öğretmenlerden ve annemden kaynaklandığını da artık biliyorum. Onlar Cumhuriyet&#8217;in Anadolu ilkokullarında açmış en güzel çiçekleriydi. Otorite olarak değil, sevgi kaynağı olarak bildim.</p>
<p>1930’un Anadolu&#8217;sunda onların toplum tarafından nasıl algılandığını da tam olarak bilmiyorum, ama oralara kadar gittiklerine göre daha kara çarşaftan tam çıkmamış bir toplumda (benim anneannem 1930’larda kara çarşaftan çıkmıştı) o baş örtüsüz genç öğretmenlerin cesaretlerinin bir savaş kahramanlığı olduğunu düşünüyorum. Eski kuşaklardan biri olarak Reşat Nuri Güntekin’in “Çalıkuşu” romanın anımsıyorum. Bugün milyonlarca genç öğrencinin, öğretmenlerine o gözlerle baktığını sanmıyorum. Olasılıkla yeni öğretmenler de dünyayı ve insanları başka türlü algılıyorlar, ama öğrencilerin öğretmenlere saygısı hala benim küçüklüğümdeki gibi devam etmiyor.</p>
<p><strong>Cumhuriyet&#8217;in en önemli kurucuları</strong></p>
<p>O zamanlar bu fidan gibi Anadolulu genç kızlar için belki sadece o meslek vardı. Geçen gün Cumhuriyet’in unutulan kurucuları arasında vurgulamadığım için bu yazıyı yazmak istedim. Onların en önemli Cumhuriyet kurucuları olduğuna inanıyorum, çünkü simge olarak başka bir kadını, gelecek kuşakları müjdeliyorlardı. Onlar Cumhuriyet&#8217;in anneleriydi.</p>
<p>Bu geçmiş gözlemlerin ve değerlendirmelerin duygusal olduğunu biliyorum. Öyle olmalarından da memnunum.</p>
<p>Kadın öğretmenler, Anadolu kadınlarına örnek oldular, cesaret verdiler. Belki yalnız başlarına o ıssız köy ve kasabalara gitme cesaretleri, Anadolu kadının içten bir desteğine dayanıyordu. Onlar olmasaydı Cumhuriyet olur muydu? diye düşünüyorum. Bu Cumhuriyet’i sadece askerler, sadece erkekler kurmadı. Belki de hepsinden çok, çağdaşlığın göstergesi olan kadın katılımı, kadın öğretmenler kurdu. Bugün bunun duygusal bir abartma olduğunu düşünen birçok budala olabilir. 1930’lar Anadolu&#8217;sunda bir genç kız öğretmeniniz olsaydı o gün farkına varmamış olsanız bile sonradan onun bir kahraman, fedakar cesur bir toplum kurucusu olduğunu düşünebilirsiniz.</p>
<p>Biz küçükken, Ankara’nın köylerinden eşekle pazara mal getiren köylü kadınlar vardı. Anadolu roman kahramanları arasında Yaşar Kemal’in <em>Meryemce</em> gibi roman kahramanlarını okuyanlar anımsarlar. O genç öğretmen kızlar o roman kahramanları, Anadolu kadınlarının çocuklarıydı. Bugünlerde kadınlar için yaygara koparan ve Anadolu kadınını cahiliye dönemi kadınına benzeten ilkel insanları düşündükçe, Türk kadınının başka bir kökten geldiğine inanasım geliyor.</p>
<p><strong>Anne ve baba kısrak ve aygır mı</strong></p>
<p>Sevgili okurlar,</p>
<p>Kadın bir seks objesi olarak algılanabilir. Erkeğin aptalı da kendini damızlık bir boğa olarak algılayabilir. Ama kimse anasını bir seks objesi, babasını bir boğa olarak görmez. Gerçi bu duygular dışında daha karmaşık, olasılıkla psikologların sınıflandırdıkları davranışsal adlar vardır. Bunlar bizim anne ve babalarımızı bir üreme ve seks şeması içinde değerlendirmemizi gerektirmiyor. Öyle de algılamıyoruz. Anne ve babaya kısrak ve aygır diye bakmıyoruz.</p>
<p>Aileyi temel bir sosyal kategori olarak tanımlayıp onları tarih boyunca yüceltmişiz. Sosyal kategoriler içinde öğretmenin de özel bir konumu ve saygınlığı var. Kanımca bundan da öte, Cumhuriyet&#8217;in gelişmemiş Anadolu’sunun kültür fukarası, tutucu ortamında genç kadınlar azize nitelikli inanç savaşçılarıdır. Onların bu ülkeye kazandırdıkları insancıl niteliği 90 yıllık Cumhuriyet tarihinde hiçbir kurum kazandıramamıştır. O fedakar, insanlık dolu genç kadın öğretmenler kadar güçlü bir Cumhuriyet simgesi bir daha olmayacak. Onlar Türk tarihinin yıldızının parladığı yerde açan çiçeklerdi. Ne kadar övsem onlara bu ülkenin borcunu ödeyebileceğini sanmıyorum.</p>
<p>Bugünkü utanç verici düşünsel yozlaşmayı onlarla birlikte düşünemeyiz. Cumhuriyet&#8217;in aydınlığının bugünlere uzanan ışığını onlar yaktı. Eğer bugün hala umudumuzu yitirmemişsek kadın erkek, fakat özellikle kadın öğretmenlere borçluyuz. Çünkü gericilikle savaşmak zorunda olanların başında onlar vardı. Kentli olup, çalışkan olup yurtdışındaki uygar ortamlarda Türk kızı olarak okumak da bir onur olabilir. Fakat bir köy okulunda öğretmenlik yapan genç kadın gerçek bir savaşçı idi. Onlar, halkın ileriyi görmesi için umudu canlı tutan meşaleler idi.</p>
<p>O günleri aydınlatan duyarlı, bilgili insanları mutlu edecek çok hikaye olmalı. Kuşkusuz o güzelim kuşakların temsilcileri çok kalmadı. Fakat kitapçı raflarını dolduran roman ve çeviriler yanında daha kendimize ilişik dolduracağımız çok boş sayfa var. Bunlar uydurma televizyon destanları değil. Yaşar Kemal&#8217;leri, Rıfat Ilgaz&#8217;ları, Orhan Kemal&#8217;leri, Nazım Hikmet&#8217;leri izleyen genç yazar kuşaklarının Anadolu’yu aydınlatan cesur, fedakar, sevecen, alçak gönüllü, vatansever ve fakir öğretmenlere çok selam göndermeleri gerek.</p>
<p>Daha ulaşılacak çok gönül ve akıl var. ‘Ana gibi yar olmaz!’ demişiz.</p>
<p>O fedakar kurucular için de bir özdeyişimiz olmalı&#8230;</p>
<p><strong>Doğan Kuban</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/anneler-ve-ogretmenler">Anneler ve öğretmenler</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29214</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Depremler&#8230; Bir millet sevgisi ve uygarlık sınavı!</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/depremler-bir-millet-sevgisi-ve-uygarlik-sinavi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Doğan Kuban]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 20 Mar 2023 14:53:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Doğan Kuban]]></category>
		<category><![CDATA[belediye]]></category>
		<category><![CDATA[büyük istanbul depremi]]></category>
		<category><![CDATA[çocuklar]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[emniyet]]></category>
		<category><![CDATA[felaket]]></category>
		<category><![CDATA[halk]]></category>
		<category><![CDATA[hijyen]]></category>
		<category><![CDATA[hükümet]]></category>
		<category><![CDATA[iklim değişikliği]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[kuzey anadolu fay hattı]]></category>
		<category><![CDATA[millet]]></category>
		<category><![CDATA[millet sevgisi]]></category>
		<category><![CDATA[sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[uygarlık]]></category>
		<category><![CDATA[uygarlık sınavı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29159</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir deprem, bütün ülkeyi dize getirebilir. Türkiye, adına layık bir davranışta bulunacaksa bunun zamanı geldi ve geçiyor. Hazırlıklarını yapabilir ve yapması gerekir. Bu bir uygarlık sınavıdır. Geçenlerde bir gün süren bir elektrik kesintisi oldu. Elektriğin bütün yaşamımızı kontrol ettiğini, aydınlanma, ısınma, gökdelenlerin asansörlerini, hastanelerin ameliyathanelerini, klimaları besleyenin elektrik olduğunu ve ufak bir arızanın bir günde ancak tamir edildiğini düşünerek, bir depremden sonra kesildiği zaman kent yaşamının nasıl krize gireceğini düşündüm ve küçük bir düşünce şoku geçirdim. İstanbul hiçbir büyük krizi atlatabilecek sağlam bir alt yapı sistemine sahip olmamıştır. İnsan, geleceğini düşünen hayvandır. Düşünemiyorsa, hem gelecekten şüphe edebilirsiniz hem de insandan. İstanbul’un tarihi deprem dolu ve yıllardır büyük bir deprem bekleniyor. İnşaat, hem müteahhitlere, hem köylerden kentlere tırmanmış köylülere para getirir. Fakat ekonomiye pozitif katkıda bulunmaz. Oysa ülkede abartılı para kazanmanın tek yoludur. Sel dolayısıyla Ordu karayolunun halini görünce daha depremi tatmamış, gökdelenlerin bir eli yağda bir eli balda olan müteahhitlerinin arasında yol yapanlar olup olmadığını düşündüm. Bir an mutsuz oldum. Halk ne yapacak? Sorun benim durumdan memnun olmam değil. Depremin yaratacağı sorunların hedefi olan halk. Bu, zamanı bilinmeyen kesin olasılığa karşı sistematik olarak devlet ve belediyeler tarafından gerekli plan ve kuralların özel programlarla halka iletilmesi gerekli. İstanbul’un başına gelen afetlere karşı şimdiden halkın hazırlanması sağlanmalı. Bunlara değişik nitelikte eklenecek başka sorunlar var. Depremzedelerin yaşamını zehir edecekler. En başta TL ve Dolar paritesi bir ekonomik depremdir. Bir de bunlara iklim değişikliğinin neden olacağı susuzluğu ve kuraklığı da eklerseniz, cehennemi hayal edebilirsiniz. Bugün Ordu’daki sel felaketi, yol yapan camgöz müttehitler ve cahil paragöz mühendis, mimarların halkın başına nasıl dertler açabileceklerini gösteriyor. Bir sorumlu da çıkıp yeterli araştırma yapılmadan bu sahil yollarının deprem veya sel ile altlarının oyulabileceğini anlatmıyor, halkı uyarmıyor. Okumamış ve okumayan Türk halkı kendiliğinden tedbir alamaz. Kaldı ki bunu yapmak için parası da yok. Eğer devlet kurumları halka değer veriyorlarsa, milyonlarca insanın bir depremden sonra aç, susuz, ışıksız, barınaksız, doktorsuz ve eczanesiz bırakmamak için onlara ne yapacaklarını depremden önce, anlatan bilgileri (tabii kendilerine de!) yazılı olarak iletilmeli. Kentin her bölgesinde bir deprem başvuru merkezi olmalı, belediyeler inşaat yapmadan önce vatandaşın yaşamını düşünmeleri gerektiğini artık öğrenmeliler. Halkın felakete hazırlanması Eğer Türkiye’nin içinde bulunduğu koşulları düşünürseniz, zaten pahalılıktan bütçesi daralmış milyonların, hiç olmazsa geleceklerini emniyet altına almaya başlamaları gerek. Şu anda İstanbul’da deprem nedeniyle doktor ve başka ihtiyacı olacak yüzbinlerce çocuk var. Başka bir deyişle, çocuğu olan milyonlarca insanın, çocuğunun emniyetinin devlet tarafından sağlandığını görmesi gerek. Duvarlara çiçek, yeni sahil yolları, kıyılara inşaattan önce, halkın yakında başına gelecek felaketlere hazır olması gerek. Depremde insanların toplanabilecekleri açık alanların gerekli olduğu çok kez söylendi. Depremzedeleri, deprem anında karşılayacak istasyonlar gerek, bu istasyonlar ihtiyacı olanlara ekmek, ilaç gibi şeyleri de dağıtabilirler. Depremde bozulan yollar, geçitler, tarihi yapılar ya da yoğun yerleşme bölgelerinde bir takım yıkıntı ve çöplerin toplanması önemli bir sorundur. Sağlık bakımından bu önemli bir risktir. Kesilecek elektrik ve su, sorunlara daha şimdiden tedbir alınmasını gerektiriyor. Bunu yapacak para belediyelerde olmayabilir. O zaman devlet buna hazır olmalıdır. Bunun şimdiden hazır olması gerek. Deprem her an gelebilir. Bu durum on binlerce insanın hayatına mal olabilir. Devlet bunu yapmak zorundadır. Partilerin sorumlulukları Peki bunları sağlamak için mevcut partilerin bir sorumlulukları yok mu? Partiler seçim alanlarında zar atıyorlar, toplanan halka söylenecek bir sözleri yok mu? Böyle sorunları sadece ben düşünmüyorum. Pek çok insan endişe içinde. Peki bu partililerin ya da tarafsızların söyleyecek bir lafı yok mu? Bunların ağzından deprem tehlikesine karşı bir kelime işittiniz mi? Bir İstanbul depremi on binlerce insanın yaşamını aldığı zaman, partiler yine oy pusulası kavgası mı yapacaklar? Bizde demokrasi seçime indirgenmiş. Halka gelecek hakkında hiçbir bilgi verilmiyor. Ya da ara sıra sanayi, kent planlama, çevre koruma sorunları ortaya konuyor, fakat dile getirildiği zaman bunların toplumla olan sürekli ilişkisi kimsenin aklına gelmiyor. Olası bir depreme karşı önlem alamayanlar dünyayı kavuran ikinci doğal tehlikeyi de hafife alıyorlar. İklim değişikliği henüz söylemlerine girmedi. Oysa şimdi tehlike altında olan bir kuzey yarımküre var. Bunu öncelikli düşünenlerin bilim insanları sonra hükümetler olması gerekir. Bunun da zamanı çoktan gelmiştir. Hollanda hükümeti çok uzun yıllar önce deniz suyunun yüksekliğinin artması tehlikesi karşısında ülkeyi koruyan duvarların her yıl biraz daha yükseltilmesi için bir vergi koymuştu. Kısacası iklim değişikliği çok ciddi bir yaşam tehdidi oldu. İnsanların, çok yakın gelecekte sıcak ve kuraklığın pençesine ve umutsuz durumlara düşeceğini geçen yıllardan bu yana biliyoruz. Bugün bile görülmemiş sıcaklar var. Bu durum benim gibi uzun yaşamış insanlar için sonun yakın veya bir iki yıl sonra olması açısından belki bir önem taşımaz. Ama toplum hep gençtir. Her şeyin onları düşünmesi ve onlar için yapılması, en az gelişmiş ülkede bile birinci sorumluluktur. Bu bir uygarlık sınavıdır Sevgili okurlar, Türkiye, adına layık bir davranışta bulunacaksa bunun zamanı geldi ve geçiyor. Yukarıda ana hatlarını söylediğim hazırlığı yapabilir ve yapması gerekir. Bu bir uygarlık sınavıdır. İstanbul’u vuran bir deprem, bütün ülkeyi dize getirebilir. Türkiye’de başka türlü depremler de var, mesela yukarıda sözünü ettiğimiz doların yükselişi. Ama domates 10 liraya çıkarsa buna karşı çıkacak milyonlarca insan olacak. Peki Türkiye’de başka deprem var mı? Öğretim depremi var. Yüksek öğretim giriş sınavları bu konuyu toplum için ölümcül bir önemle ortaya koydu. Çünkü bu sonuç ülkenin sanayileşme şansını yitirebileceğini gösteriyor. Bu durum, elini sadakaya açmış bir ülke vizyonudur. Osmanlıların Düyûn-u Umûmiye’si vardı. ABD’nin de IMF gibi borç veren kurumları var. Ve para verdikleri zaman o ülkenin boynuna zincir takıp dolaştırıyorlar. Rönesans’ın kanlı savaş ortamında o dönemin yazarları ve filozofları Machiavelli’den başlayarak devlet, egemen ve halk arasındaki ilişkileri tartışmaya başlamışlardı. 16 ve 17. yüzyıllarda bu sorun henüz çözülmemişti. Hobbes, egemen mevkiye gelen insanın muhakkak iyi olacağını düşünüyordu. Bu konuda tartışmalar ve pratikler yüz yıllarca sürdükten sonra egemenin, Hobbes’dan kalan sevecen, özverili olacağı inancı artık kabul edilmiyor. Bizler, deprem sorununda başlayıp, egemenlik sorununa kadar var olan kurumsal ve düşünsel ilişkilerin her zaman var olduğunu gösteren tarihi verileri yok sayamayız. Doğan Kuban Doğan Kuban&#8216;ın anısına saygıyla. Bu yazı HBT&#8217;nin 126. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/depremler-bir-millet-sevgisi-ve-uygarlik-sinavi">Depremler&#8230; Bir millet sevgisi ve uygarlık sınavı!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir deprem, bütün ülkeyi dize getirebilir. Türkiye, adına layık bir davranışta bulunacaksa bunun zamanı geldi ve geçiyor. Hazırlıklarını yapabilir ve yapması gerekir. Bu bir uygarlık sınavıdır.</p>
<p>Geçenlerde bir gün süren bir elektrik kesintisi oldu. Elektriğin bütün yaşamımızı kontrol ettiğini, aydınlanma, ısınma, gökdelenlerin asansörlerini, hastanelerin ameliyathanelerini, klimaları besleyenin elektrik olduğunu ve ufak bir arızanın bir günde ancak tamir edildiğini düşünerek, bir depremden sonra kesildiği zaman kent yaşamının nasıl krize gireceğini düşündüm ve küçük bir düşünce şoku geçirdim. İstanbul hiçbir büyük krizi atlatabilecek sağlam bir alt yapı sistemine sahip olmamıştır.</p>
<p>İnsan, geleceğini düşünen hayvandır. Düşünemiyorsa, hem gelecekten şüphe edebilirsiniz hem de insandan. İstanbul’un tarihi deprem dolu ve yıllardır büyük bir deprem bekleniyor.</p>
<p>İnşaat, hem müteahhitlere, hem köylerden kentlere tırmanmış köylülere para getirir. Fakat ekonomiye pozitif katkıda bulunmaz. Oysa ülkede abartılı para kazanmanın tek yoludur.</p>
<p>Sel dolayısıyla Ordu karayolunun halini görünce daha depremi tatmamış, gökdelenlerin bir eli yağda bir eli balda olan müteahhitlerinin arasında yol yapanlar olup olmadığını düşündüm. Bir an mutsuz oldum.</p>
<p><strong>Halk ne yapacak?</strong></p>
<p>Sorun benim durumdan memnun olmam değil. Depremin yaratacağı sorunların hedefi olan halk. Bu, zamanı bilinmeyen kesin olasılığa karşı sistematik olarak devlet ve belediyeler tarafından gerekli plan ve kuralların özel programlarla halka iletilmesi gerekli.</p>
<p>İstanbul’un başına gelen afetlere karşı şimdiden halkın hazırlanması sağlanmalı. Bunlara değişik nitelikte eklenecek başka sorunlar var. Depremzedelerin yaşamını zehir edecekler. En başta TL ve Dolar paritesi bir ekonomik depremdir. Bir de bunlara iklim değişikliğinin neden olacağı susuzluğu ve kuraklığı da eklerseniz, cehennemi hayal edebilirsiniz.</p>
<p>Bugün Ordu’daki sel felaketi, yol yapan camgöz müttehitler ve cahil paragöz mühendis, mimarların halkın başına nasıl dertler açabileceklerini gösteriyor.</p>
<p>Bir sorumlu da çıkıp yeterli araştırma yapılmadan bu sahil yollarının deprem veya sel ile altlarının oyulabileceğini anlatmıyor, halkı uyarmıyor. Okumamış ve okumayan Türk halkı kendiliğinden tedbir alamaz. Kaldı ki bunu yapmak için parası da yok.</p>
<p>Eğer devlet kurumları halka değer veriyorlarsa, milyonlarca insanın bir depremden sonra aç, susuz, ışıksız, barınaksız, doktorsuz ve eczanesiz bırakmamak için onlara ne yapacaklarını depremden önce, anlatan bilgileri (tabii kendilerine de!) yazılı olarak iletilmeli. Kentin her bölgesinde bir deprem başvuru merkezi olmalı, belediyeler inşaat yapmadan önce vatandaşın yaşamını düşünmeleri gerektiğini artık öğrenmeliler.</p>
<p><strong>Halkın felakete hazırlanması</strong></p>
<p>Eğer Türkiye’nin içinde bulunduğu koşulları düşünürseniz, zaten pahalılıktan bütçesi daralmış milyonların, hiç olmazsa geleceklerini emniyet altına almaya başlamaları gerek. <strong>Şu anda İstanbul’da deprem nedeniyle doktor ve başka ihtiyacı olacak yüzbinlerce çocuk var. Başka bir deyişle, çocuğu olan milyonlarca insanın, çocuğunun emniyetinin devlet tarafından sağlandığını görmesi gerek.</strong> Duvarlara çiçek, yeni sahil yolları, kıyılara inşaattan önce, halkın yakında başına gelecek felaketlere hazır olması gerek.</p>
<p>Depremde insanların toplanabilecekleri açık alanların gerekli olduğu çok kez söylendi. Depremzedeleri, deprem anında karşılayacak istasyonlar gerek, bu istasyonlar ihtiyacı olanlara ekmek, ilaç gibi şeyleri de dağıtabilirler. Depremde bozulan yollar, geçitler, tarihi yapılar ya da yoğun yerleşme bölgelerinde bir takım yıkıntı ve çöplerin toplanması önemli bir sorundur. Sağlık bakımından bu önemli bir risktir.</p>
<p>Kesilecek elektrik ve su, sorunlara daha şimdiden tedbir alınmasını gerektiriyor. Bunu yapacak para belediyelerde olmayabilir. O zaman devlet buna hazır olmalıdır. Bunun şimdiden hazır olması gerek. Deprem her an gelebilir. Bu durum on binlerce insanın hayatına mal olabilir. Devlet bunu yapmak zorundadır.</p>
<p><strong>Partilerin sorumlulukları</strong></p>
<p>Peki bunları sağlamak için mevcut partilerin bir sorumlulukları yok mu? Partiler seçim alanlarında zar atıyorlar, toplanan halka söylenecek bir sözleri yok mu? Böyle sorunları sadece ben düşünmüyorum. Pek çok insan endişe içinde. Peki bu partililerin ya da tarafsızların söyleyecek bir lafı yok mu? Bunların ağzından deprem tehlikesine karşı bir kelime işittiniz mi? Bir İstanbul depremi on binlerce insanın yaşamını aldığı zaman, partiler yine oy pusulası kavgası mı yapacaklar?</p>
<p>Bizde demokrasi seçime indirgenmiş. Halka gelecek hakkında hiçbir bilgi verilmiyor. Ya da ara sıra sanayi, kent planlama, çevre koruma sorunları ortaya konuyor, fakat dile getirildiği zaman bunların toplumla olan sürekli ilişkisi kimsenin aklına gelmiyor.</p>
<p>Olası bir depreme karşı önlem alamayanlar dünyayı kavuran ikinci doğal tehlikeyi de hafife alıyorlar. İklim değişikliği henüz söylemlerine girmedi. Oysa şimdi tehlike altında olan bir kuzey yarımküre var. Bunu öncelikli düşünenlerin bilim insanları sonra hükümetler olması gerekir. Bunun da zamanı çoktan gelmiştir.</p>
<p>Hollanda hükümeti çok uzun yıllar önce deniz suyunun yüksekliğinin artması tehlikesi karşısında ülkeyi koruyan duvarların her yıl biraz daha yükseltilmesi için bir vergi koymuştu. Kısacası iklim değişikliği çok ciddi bir yaşam tehdidi oldu. İnsanların, çok yakın gelecekte sıcak ve kuraklığın pençesine ve umutsuz durumlara düşeceğini geçen yıllardan bu yana biliyoruz. Bugün bile görülmemiş sıcaklar var.</p>
<p>Bu durum benim gibi uzun yaşamış insanlar için sonun yakın veya bir iki yıl sonra olması açısından belki bir önem taşımaz. Ama toplum hep gençtir. Her şeyin onları düşünmesi ve onlar için yapılması, en az gelişmiş ülkede bile birinci sorumluluktur.</p>
<p><strong>Bu bir uygarlık sınavıdır</strong></p>
<p>Sevgili okurlar, Türkiye, adına layık bir davranışta bulunacaksa bunun zamanı geldi ve geçiyor. Yukarıda ana hatlarını söylediğim hazırlığı yapabilir ve yapması gerekir. Bu bir uygarlık sınavıdır.</p>
<p>İstanbul’u vuran bir deprem, bütün ülkeyi dize getirebilir. Türkiye’de başka türlü depremler de var, mesela yukarıda sözünü ettiğimiz doların yükselişi. Ama domates 10 liraya çıkarsa buna karşı çıkacak milyonlarca insan olacak.</p>
<p>Peki Türkiye’de başka deprem var mı? Öğretim depremi var. Yüksek öğretim giriş sınavları bu konuyu toplum için ölümcül bir önemle ortaya koydu. Çünkü bu sonuç ülkenin sanayileşme şansını yitirebileceğini gösteriyor. Bu durum, elini sadakaya açmış bir ülke vizyonudur. Osmanlıların Düyûn-u Umûmiye’si vardı. ABD’nin de IMF gibi borç veren kurumları var. Ve para verdikleri zaman o ülkenin boynuna zincir takıp dolaştırıyorlar.</p>
<p>Rönesans’ın kanlı savaş ortamında o dönemin yazarları ve filozofları Machiavelli’den başlayarak devlet, egemen ve halk arasındaki ilişkileri tartışmaya başlamışlardı. 16 ve 17. yüzyıllarda bu sorun henüz çözülmemişti. Hobbes, egemen mevkiye gelen insanın muhakkak iyi olacağını düşünüyordu. Bu konuda tartışmalar ve pratikler yüz yıllarca sürdükten sonra egemenin, Hobbes’dan kalan sevecen, özverili olacağı inancı artık kabul edilmiyor.</p>
<p>Bizler, deprem sorununda başlayıp, egemenlik sorununa kadar var olan kurumsal ve düşünsel ilişkilerin her zaman var olduğunu gösteren tarihi verileri yok sayamayız.</p>
<p><strong>Doğan Kuban</strong></p>
<p lang="tr-TR"><strong><em><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/orhan-bursali/bir-buyuk-cumhuriyet-aydinini-yitirdik">Doğan Kuban</a>&#8216;ın anısına saygıyla. Bu yazı HBT&#8217;nin 126. sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/depremler-bir-millet-sevgisi-ve-uygarlik-sinavi">Depremler&#8230; Bir millet sevgisi ve uygarlık sınavı!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29159</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
