<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>bilim tarihi arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/bilim-tarihi/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/bilim-tarihi</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Sun, 16 Feb 2025 14:58:17 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>İlk kadın astronomi profesörü ve bilimde cinsiyet eşitliği aktivisti: Maria Mitchell</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/ilk-kadin-astronomi-profesoru-ve-bilimde-cinsiyet-esitligi-aktivisti-maria-mitchell</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 16 Feb 2025 14:44:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fizik ve Uzay]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[astronom]]></category>
		<category><![CDATA[bilim tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[cinsiyet eşitliği]]></category>
		<category><![CDATA[Maria Mitchell]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=32068</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Kızlar bilim ve matematik eğitimi almalı” ABD’nin ilk kadın astronomu Maria Mitchell, kendisine uluslararası ün kazandıran bir kuyrukluyıldızı keşfetmişti. Bununla birlikte kızlar için bilim ve matematik eğitiminin ilk savunucusu ve ilk kadın astronomi profesörüydü. Aynı zamanda Amerikan Sanat ve Bilim Akademisi’ne seçilen ilk kadın üyeydi. Takvim yaprakları 1 Ekim 1847’yi gösterirken, bir kuyrukluyıldız ABD semalarında göründü. Onu gözlemleyen muhtemelen tek kişi ise Güney Massachusetts’te yaşayan, 29 yaşındaki Maria Mitchell’dı… O sırada bir bankanın çatısında, elinde yedi inçlik refraktörlü pirinç bir teleskop kullanarak gökyüzünü inceliyordu. Neden sonra bu cisme “Bayan Mitchell’ın Kuyrukluyıldızı” adı verilecek ve bu keşif, Mitchell’ı ABD’nin ilk kadın astronomu yapacaktı. Bugün Mitchell, kadınların bilimdeki gücünün sembolik isimlerinden birisi&#8230; Gökyüzüne merak Maria şanslı bir çocukluk geçirmişti. Çünkü ebeveynleri Quaker’dı; bu anlayış, kızların erkeklerle eşit eğitim fırsatlarını savunuyordu. Balina avcılığı endüstrisinin merkezi olan Nantucket’ta büyüyen Maria’nın yıldızlarla dolu gökyüzüne olan tutkusu da çocuklukta, Dünya ve gökkürelerini işlemesiyle başlamıştı. Nantucket’taki birçok evde, gemileri izlemek için dürbünlü izleme platformları vardı. Ancak Maria, bir astronom olan babasıyla birlikte bu aygıtları, “gökyüzünü dikizlemek” için kullanıyordu. Daha 12 yaşındayken bir Güneş tutulmasını gözlemleyerek evlerinin konumunun hesaplamasında babasına yardım etmişti. Navigasyon ve ölçüm-hesaplama konusunda, adanın denizcilerine, uzun yolculukları için en iyi rotayı hesaplamalarında yardım etmeye başlayacak kadar da ustalaşmıştı. Bu süreçte, özellikle astronom olan babasının, Maria’nın bilimsel vizyonu üzerindeki etkisi büyüktü. O ve babası, yıllar boyu astronomik ekipman edinmeye ve gözlemler yapmaya devam etti. “İlk kadın profesör” Evde bolca kitap bulunması, eğitimin gücünün farkına varmasını sağladı. Maria, entelektüel meraklarla meşgul olmaktansa dikiş dikmek veya yemek pişirmek gibi ev içi faaliyetlere daha fazla zaman ayırmaya zorlanan kadınların yeteneklerinin boşa gittiğine inanıyordu. İşte bu düşüncelerle, kendisini entelektüel çaba içinde bilime adadı ve daha 16 yaşında öğretmen asistanı oldu. Kadınların ergenlik çağından sonra eğitimlerine devam etme imkânının olmadığı bir dönemde öğretmenlik yaptı. Bununla da kalmayıp genç kadınlara matematik ve fen bilimleri eğitimi veren bir okul açtı. 1836’da Mitchell, Nantucket Atheneum’un kütüphanecisi olarak çalışmaya başlamıştı. Burada yirmi yıl boyunca günlerini okuyarak ve geceleri babasıyla yakınlardaki bir bankanın tepesine inşa ettikleri gözlemevinde geçirdi. Yazının başında bahsettiğimiz ve kendisine astronomi dünyasında ün getirecek gözlemini de tam da bu süreçte gerçekleştirdi. 1847’de gerçekleşen meşhur keşfin ardından Danimarka Kralı VI. Frederick tarafından altın madalyayla ödüllendirildi. Genç gökbilimcinin başarısından etkilenen Britanya doğumlu ABD’li tüccar Matthew Vassar ise onu yeni açılan üniversitesi Vassar College’daki “ilk kadın profesör” olarak işe aldı. Vassar, onu “hırslı ve zeki kadınlar” için bir model olarak gördü. Maria Mitchell gerçekten de astronomların ve bilimle uğraşmak isteyen kadınların önünü açacaktı. Erkek profesörlerle aynı maaşı talep ederek sonunda hakkını alacak kadar da inatçıydı. Bu süreçte ABD hükümeti tarafından US Coastal Survey tarafından yürütülen bir proje için hesaplamalar yapmak üzere işe alınan ilk profesyonel kadınlardan da birisi oldu. Mitchell, bilimsel çalışmalarından gördüğü ilgiye bazen şaşırıyordu. Bir keresinde günlüğüne şöyle yazmıştı: “Yıllardır sessiz sedasız ziyaret edilen bir kentte, insanın kendisini aslana dönüşmüş bulması ve daha önce hiç açılmamış kapıların, seni içeri buyur etmek için ardına kadar açıldığını görmek gerçekten çok eğlenceli.” Bu kapılardan biri de dünyanın en eskilerinden Vatikan Gözlemevi’nin kapısıydı. 1858’de Roma’ya yaptığı bir gezi sırasında Mitchell, Vatikanlı astronom Angelo Sacchi’ye yazarak gözlemevini kullanmak için izin istemiş, tam da onun sayesinde, o gözlemevine ayak basan “dindar olmayan ilk kadın” olmuştu. Hayatını sadece bilime değil, cinsiyet eşitliği mücadelesine de adadı Maria Mitchell, deneyerek öğrenmeye ve kadınların erkek meslektaşlarının yapabildiklerini başarma kapasitesine inanıyordu. Kariyeri boyunca sürdürdüğü bilimsel çalışmaları ve kadın haklarına yönelik sosyal aktivizmi meyvesini bolca verecekti. Kızlar için bilim ve matematik eğitiminin ilk savunucusu olarak gelecek nesillere birçok kapı açtı. Zaman içinde Mitchell’ın ve öğrencilerinin araştırmaları, geleneksel olarak yalnızca erkeklerin yer aldığı akademik dergilerde sıklıkla yayınlandı. Kız öğrencilerini, sınıf çalışması ve gök gözlemleri için geceleri dışarı çıkararak toplumsal geleneklere meydan okudu ve aralarında Julia Ward Howe’un da bulunduğu ünlü feministleri, siyasi konularda konuşmalarını yapmaları için gözlemevine davet etti. 1856’da Atheneum’dan ayrıldıktan sonra gökbilimcilerle buluşarak Avrupa’yı dolaştı. Yıllar geçtikçe, “kölelik karşıtı” ve “oy hakkı” hareketlerine de dahil oldu. Mitchell ayrıca, daha sonra Amerikan Üniversiteli Kadınlar Derneği olacak olan Amerikan Kadınların İlerlemesi Derneği’nin (AAW) oluşumunda da öncülük yaptı, başkanı olarak görev aldı. “Bilimde Kadına İhtiyaç” Aynı zamanda dönemin sayılı “cinsiyet eşitliği içinde yönetilen” derneklerinden biri olan Amerikan Sosyal Bilimler Derneği’nin başkan yardımcılığına seçildi. 1876’da, ülkenin yüzüncü yılında “Bilimde Kadına İhtiyaç” başlıklı önemli bir konuşma yaptı. Ölümünden bir yıl kadar önce (1888’de) Vassar’dan emekli olan Mitchell, araştırmalarına kız kardeşinin yaşadığı Lynn, Massachusetts’te devam etti. Ölümünün ardından arkadaşları ve destekçileri, 1902’de Nantucket’ta Maria Mitchell Derneği’ni kurdu. Mitchell, 1905’te Büyük Amerikalılar Onur Listesi’ne seçilen üç kadından biri oldu. Daha sonra gökbilimciler, Maria Mitchell için bir Ay kraterini isimlendirerek onu onurlandırdı. Ancak onun için en büyük onur, bilimsel kariyer yolunu açtığı kadın öğrencilerinin ve sonraki nesillerin zaman içinde ortaya koyduğu başarılar olsa gerek&#8230; Yazı: Batuhan Sarıcan (batusarican@gmail.com) Not: Bu yazı, HBT Dergi 377. sayıda yayınlanmıştır. Kaynakça https://www.bbvaopenmind.com/en/science/leading-figures/maria-mitchell-a-scientist-in-the-struggle-for-womens-rights/ https://www.womenshistory.org/education-resources/biographies/maria-mitchell https://www.mariamitchell.org/about-maria-mitchell</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/ilk-kadin-astronomi-profesoru-ve-bilimde-cinsiyet-esitligi-aktivisti-maria-mitchell">İlk kadın astronomi profesörü ve bilimde cinsiyet eşitliği aktivisti: Maria Mitchell</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p><strong>“Kızlar bilim ve matematik eğitimi almalı”</strong></p>
<p><em>ABD’nin ilk kadın astronomu Maria Mitchell, kendisine uluslararası ün kazandıran bir kuyrukluyıldızı keşfetmişti. Bununla birlikte kızlar için bilim ve matematik eğitiminin ilk savunucusu ve ilk kadın astronomi profesörüydü. Aynı zamanda Amerikan Sanat ve Bilim Akademisi’ne seçilen ilk kadın üyeydi.</em></p></blockquote>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignleft wp-image-32071 " src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/02/jpg-678x1024.jpeg" alt="" width="453" height="684" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/02/jpg.jpeg 678w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2025/02/jpg-199x300.jpeg 199w" sizes="(max-width: 453px) 100vw, 453px" /></p>
<p>Takvim yaprakları 1 Ekim 1847’yi gösterirken, bir kuyrukluyıldız ABD semalarında göründü. Onu gözlemleyen muhtemelen tek kişi ise Güney Massachusetts’te yaşayan, 29 yaşındaki Maria Mitchell’dı…</p>
<p>O sırada bir bankanın çatısında, elinde yedi inçlik refraktörlü pirinç bir teleskop kullanarak gökyüzünü inceliyordu. Neden sonra bu cisme “Bayan Mitchell’ın Kuyrukluyıldızı” adı verilecek ve bu keşif, Mitchell’ı ABD’nin ilk kadın astronomu yapacaktı.</p>
<p>Bugün Mitchell, kadınların bilimdeki gücünün sembolik isimlerinden birisi&#8230;</p>
<h4><strong>Gökyüzüne merak</strong></h4>
<p>Maria şanslı bir çocukluk geçirmişti. Çünkü ebeveynleri Quaker’dı; bu anlayış, kızların erkeklerle eşit eğitim fırsatlarını savunuyordu. Balina avcılığı endüstrisinin merkezi olan Nantucket’ta büyüyen Maria’nın yıldızlarla dolu gökyüzüne olan tutkusu da çocuklukta, Dünya ve gökkürelerini işlemesiyle başlamıştı.</p>
<p>Nantucket’taki birçok evde, gemileri izlemek için dürbünlü izleme platformları vardı. Ancak Maria, bir astronom olan babasıyla birlikte bu aygıtları, “gökyüzünü dikizlemek” için kullanıyordu. Daha 12 yaşındayken bir Güneş tutulmasını gözlemleyerek evlerinin konumunun hesaplamasında babasına yardım etmişti.</p>
<p>Navigasyon ve ölçüm-hesaplama konusunda, adanın denizcilerine, uzun yolculukları için en iyi rotayı hesaplamalarında yardım etmeye başlayacak kadar da ustalaşmıştı. Bu süreçte, özellikle astronom olan babasının, Maria’nın bilimsel vizyonu üzerindeki etkisi büyüktü. O ve babası, yıllar boyu astronomik ekipman edinmeye ve gözlemler yapmaya devam etti.</p>
<h4><strong>“İlk kadın profesör”</strong></h4>
<p>Evde bolca kitap bulunması, eğitimin gücünün farkına varmasını sağladı. Maria, entelektüel meraklarla meşgul olmaktansa dikiş dikmek veya yemek pişirmek gibi ev içi faaliyetlere daha fazla zaman ayırmaya zorlanan kadınların yeteneklerinin boşa gittiğine inanıyordu.</p>
<p>İşte bu düşüncelerle, kendisini entelektüel çaba içinde bilime adadı ve daha 16 yaşında öğretmen asistanı oldu. Kadınların ergenlik çağından sonra eğitimlerine devam etme imkânının olmadığı bir dönemde öğretmenlik yaptı. Bununla da kalmayıp genç kadınlara matematik ve fen bilimleri eğitimi veren bir okul açtı.</p>
<p>1836’da Mitchell, Nantucket Atheneum’un kütüphanecisi olarak çalışmaya başlamıştı. Burada yirmi yıl boyunca günlerini okuyarak ve geceleri babasıyla yakınlardaki bir bankanın tepesine inşa ettikleri gözlemevinde geçirdi. Yazının başında bahsettiğimiz ve kendisine astronomi dünyasında ün getirecek gözlemini de tam da bu süreçte gerçekleştirdi.</p>
<p>1847’de gerçekleşen meşhur keşfin ardından Danimarka Kralı VI. Frederick tarafından altın madalyayla ödüllendirildi. Genç gökbilimcinin başarısından etkilenen Britanya doğumlu ABD’li tüccar Matthew Vassar ise onu yeni açılan üniversitesi Vassar College’daki “ilk kadın profesör” olarak işe aldı.</p>
<p>Vassar, onu “hırslı ve zeki kadınlar” için bir model olarak gördü. Maria Mitchell gerçekten de astronomların ve bilimle uğraşmak isteyen kadınların önünü açacaktı. Erkek profesörlerle aynı maaşı talep ederek sonunda hakkını alacak kadar da inatçıydı.</p>
<p>Bu süreçte ABD hükümeti tarafından US Coastal Survey tarafından yürütülen bir proje için hesaplamalar yapmak üzere işe alınan ilk profesyonel kadınlardan da birisi oldu.</p>
<p>Mitchell, bilimsel çalışmalarından gördüğü ilgiye bazen şaşırıyordu. Bir keresinde günlüğüne şöyle yazmıştı: “Yıllardır sessiz sedasız ziyaret edilen bir kentte, insanın kendisini aslana dönüşmüş bulması ve daha önce hiç açılmamış kapıların, seni içeri buyur etmek için ardına kadar açıldığını görmek gerçekten çok eğlenceli.”</p>
<p>Bu kapılardan biri de dünyanın en eskilerinden Vatikan Gözlemevi’nin kapısıydı. 1858’de Roma’ya yaptığı bir gezi sırasında Mitchell, Vatikanlı astronom Angelo Sacchi’ye yazarak gözlemevini kullanmak için izin istemiş, tam da onun sayesinde, o gözlemevine ayak basan “dindar olmayan ilk kadın” olmuştu.</p>
<h4><strong>Hayatını sadece bilime değil, cinsiyet eşitliği mücadelesine de adadı</strong></h4>
<p>Maria Mitchell, deneyerek öğrenmeye ve kadınların erkek meslektaşlarının yapabildiklerini başarma kapasitesine inanıyordu. Kariyeri boyunca sürdürdüğü bilimsel çalışmaları ve kadın haklarına yönelik sosyal aktivizmi meyvesini bolca verecekti.</p>
<p>Kızlar için bilim ve matematik eğitiminin ilk savunucusu olarak gelecek nesillere birçok kapı açtı. Zaman içinde Mitchell’ın ve öğrencilerinin araştırmaları, geleneksel olarak yalnızca erkeklerin yer aldığı akademik dergilerde sıklıkla yayınlandı.</p>
<p>Kız öğrencilerini, sınıf çalışması ve gök gözlemleri için geceleri dışarı çıkararak toplumsal geleneklere meydan okudu ve aralarında Julia Ward Howe’un da bulunduğu ünlü feministleri, siyasi konularda konuşmalarını yapmaları için gözlemevine davet etti.</p>
<p>1856’da Atheneum’dan ayrıldıktan sonra gökbilimcilerle buluşarak Avrupa’yı dolaştı. Yıllar geçtikçe, “kölelik karşıtı” ve “oy hakkı” hareketlerine de dahil oldu.</p>
<p>Mitchell ayrıca, daha sonra Amerikan Üniversiteli Kadınlar Derneği olacak olan Amerikan Kadınların İlerlemesi Derneği’nin (AAW) oluşumunda da öncülük yaptı, başkanı olarak görev aldı.</p>
<h4><strong>“Bilimde Kadına İhtiyaç”</strong></h4>
<p>Aynı zamanda dönemin sayılı “cinsiyet eşitliği içinde yönetilen” derneklerinden biri olan Amerikan Sosyal Bilimler Derneği’nin başkan yardımcılığına seçildi. 1876’da, ülkenin yüzüncü yılında “Bilimde Kadına İhtiyaç” başlıklı önemli bir konuşma yaptı.</p>
<p>Ölümünden bir yıl kadar önce (1888’de) Vassar’dan emekli olan Mitchell, araştırmalarına kız kardeşinin yaşadığı Lynn, Massachusetts’te devam etti. Ölümünün ardından arkadaşları ve destekçileri, 1902’de Nantucket’ta Maria Mitchell Derneği’ni kurdu. Mitchell, 1905’te Büyük Amerikalılar Onur Listesi’ne seçilen üç kadından biri oldu.</p>
<p>Daha sonra gökbilimciler, Maria Mitchell için bir Ay kraterini isimlendirerek onu onurlandırdı. Ancak onun için en büyük onur, bilimsel kariyer yolunu açtığı kadın öğrencilerinin ve sonraki nesillerin zaman içinde ortaya koyduğu başarılar olsa gerek&#8230;</p>
<p><strong>Yazı: Batuhan Sarıcan</strong> (<a href="mailto:batusarican@gmail.com">batusarican@gmail.com</a>)</p>
<p><em><strong>Not:</strong> Bu yazı, HBT Dergi 377. sayıda yayınlanmıştır.</em></p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p><a href="https://www.bbvaopenmind.com/en/science/leading-figures/maria-mitchell-a-scientist-in-the-struggle-for-womens-rights/">https://www.bbvaopenmind.com/en/science/leading-figures/maria-mitchell-a-scientist-in-the-struggle-for-womens-rights/</a></p>
<p><a href="https://www.womenshistory.org/education-resources/biographies/maria-mitchell">https://www.womenshistory.org/education-resources/biographies/maria-mitchell</a></p>
<p><a href="https://www.mariamitchell.org/about-maria-mitchell">https://www.mariamitchell.org/about-maria-mitchell</a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/ilk-kadin-astronomi-profesoru-ve-bilimde-cinsiyet-esitligi-aktivisti-maria-mitchell">İlk kadın astronomi profesörü ve bilimde cinsiyet eşitliği aktivisti: Maria Mitchell</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">32068</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Meraklı çocukluktan Nobel Ödülü’ne Richard Feynman!</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/merakli-cocukluktan-nobel-odulune-richard-feynman</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 23 May 2021 11:48:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fizik ve Uzay]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[bilim tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Challenger]]></category>
		<category><![CDATA[fizik]]></category>
		<category><![CDATA[kuantum]]></category>
		<category><![CDATA[Manhattan Projesi]]></category>
		<category><![CDATA[merak]]></category>
		<category><![CDATA[nobel ödülü]]></category>
		<category><![CDATA[popüler bilim]]></category>
		<category><![CDATA[richard feynman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=23064</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Fiziğin hemen her alanına benzersiz yaratıcılığıyla temas etti.” Milyonlarca insan, onu 1986’daki uzay mekiği Challenger’ın patlamasını araştıran komisyondaki rolüyle tanısa da o fizikte büyük iz bırakan büyük çalışmalarıyla bir dehaydı. Kuantum Elektrodinamiği üzerine ön kabulleri yıkan teorisi ve “Feynman Diyagramları” mucidi olarak fiziğe büyük katkıda bulunmuş, 1965’te Fizik’te Nobel Ödülü almıştı. Her şeyden öte çocukluktan beri tam zamanlı bir meraklı! “Neden, merak ediyorum. Neden merak ettiğimi de merak ediyorum. Neden merak ettiğimi merak ettiğimi de merak ediyorum.” Richard Feynman, Eminim Şaka Yapıyorsunuz Bay Feynman! Richard ya da arkadaşlarının ona verdiği adıyla Ritty, meraklı bir çocuktu. Ansiklopediler, bilimle ilgili birçok şeyi öğrenebileceği bir hazine sandığı gibiydi. Matematiği, daha okulda karşılaşmadan önce kendi kendine öğrenmiş; problem, bulmaca ve zekâ oyunlarını çözmeyi alışkanlık edinmişti. Richard her şeyden önce, bilimin içinde veya dışında olsun her şeye meraklı bir karakterdi. Kendi kendine çeşitli deneyler yapıyordu. Öyle ki bir hırsız alarmı bile icat etmişti. Evindeki odasında elektrikle deneyler yaptığı bir laboratuvar kurmuştu; burada ampullerle devreleri bağlıyor, kilitleri açmakla uğraşıyor, radyoları tamir etmeye çalışıyordu. Hatta yaşadığı çevrede, “düşünce gücüyle radyoları tamir edebilen bir çocuk” olarak bir itibar kazanmıştı. Kendi kendine öğrenmeyi hayatı boyunca uygulamıştı; Portekizce konuşmayı, bongo çalmayı ve Maya hiyerogliflerini deşifre etmeyi öğrenmişti. Küvetindeki karıncaların yön bulma yetisini inceliyor ve hatta bakterileri enfekte eden virüslerin (bakteriyofaj) mutasyonunu incelemeye yetecek biyoloji bilgisini bile kendi kendine öğrenerek her daim merakla, bilginin peşinde koşuyordu. Gençliğinde, uykuya dalma noktasında çözülen bilinç akışını gözlemlemek için aylarca bu konuda deneyler yapıyordu. Neden sonra halüsinasyonları bile araştırmıştı. Ancak Far Rockaway Lisesi’ne girdiğinde ise asıl odak noktası matematik ve fen dersleriydi. Feynman için okulda zamanın durduğu bir ders vardı: Matematik. Trigonometri, diferansiyel ve integral hesapları ve karmaşık sayıları da dahil olmak üzere birçok matematik fenomenini kendi kendine liseye gitmeden önce öğrenmişti. Matematik yarışmalarına girmekten hoşlanıyordu ve okulunda gerçek bir yıldızdı. Öyle ki Far Rockaway Lisesi’ndeki son yılında New York Üniversitesi Matematik Şampiyonası’nı kazanacaktı. Sıra üniversiteye gelmişti. Matematik ve fen bilimleri derslerindeki yüksek notları ve olağanüstü başarısı düşünüldüğünde, başvurduğu her üniversitenin ona kapısını ardına kadar açması beklenirdi ama bu o kadar da kolay olmayacaktı. Çünkü diğer derslerindeki notları çok da parlak değildi. Tabii bir de Yahudi olması o dönem için sorun yaratıyordu; üniversitelerin, Yahudileri kotayla aldığı bir dönemdi; Columbia Üniversitesi onu kabul etmedi ama sonunda, 1935’te Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (M.I.T) tarafından kabul edilecekti. Kuantum fiziğine giden yol Dersler ona kolay gelecek, matematiksel soyutlama ve uygulamaların eksikliğinden şikâyet etmeye başlayacaktı. Eğitiminin ilk yılında Arthur Stanley Eddington’ın Matematiksel Görelilik Teorisi’ni okumasıyla matematikten istediğinin bu olduğunu düşünecekti. Ardından öğretmenlerinin ondaki yeteneği görerek yönlendirmesiyle fiziğe adım atacaktı. M.I.T’deki daha ikinci yılında, lisansüstü öğrencilere yönelik bir ders olan Teorik Fiziğe Giriş dersini alan Feynman, “kuantum mekaniği” üzerine çalışmayı çok istese de okulda böyle bir ders yoktu. İş başa düşmüştü. Arkadaşı T. Welton’la beraber temel metinleri okumaya başladı. İkili, 1936’da uzay-zamanın bir versiyonunu geliştirmeye çalışırken bir dizi dikkate değer mektuplaşmada bulundu. Bir yıl sonra Feynman, onu Nobel’e kadar götürecek bir odak noktası sağlayan okumalarına başlamıştı; Paul Dirac’ın Kuantum Mekaniği İlkeleri, onun ilgisini cezbediyor ve fikirlerini tamamlıyordu. Dirac’ı hayatı boyunca “en çok saygı duyduğu” bilim insanı olarak nitelendirecekti. Okumaktan memnuniyet duyduğu M.I.T’deki kayda değer dört lisans yılının sonuna yaklaşırken doktora yapmayı düşünmeye başlamıştı. Okulun fizik başkanı John Slater, ona Princeton’ı önerecekti. Bir tavsiye mektubu yazdı ama karşısında yine engeller vardı: İlki, fizik ve matematik derslerindeki harika başarılarına karşın edebiyat, tarih ve güzel sanatlar gibi sözel ve sanatsal yetenek gerektiren derslerinin iyi olmamasıydı. Bunlar bir şekilde idare edilebilirdi ama o dönemde asıl “sorun”, daha önce de ona engel olan Yahudi olmasıydı. Ancak Slater’ın onun arkasında durmasıyla Princeton’a kabul edildi. Princeton’daki doktora danışmanı John Wheeler’dı. Feynman, Wheelar’ın ona verdiği büyük bir problemi çözmeyi başarmıştı. Princeton’da verdiği ilk seminerde ise Albert Einstein, Wolfgang Pauli ve John von Neumann gibi büyük isimler vardı. II. Dünya Savaşı yılları ve Manhattan Projesi Doktorasını 1942’de verdi. Ancak savaş zamanıydı. ABD II. Dünya Savaşı’na girmişti. Araştırmasının son yılında büyük bir atom bombası projesinde (Manhattan Projesi) yer alması istendiğinde ilk tepkisi çok kesin bir “hayır” olmuştu. Çünkü o sırada tez çalışmasının son aşamalarına geliyordu: “Tezime geri döndüm,” diyecekti, “ama sadece üç dakikalığına. Sonra hemen düşünmeye başladım; Almanlar Hitler’e sahipti ve bir atom bombası geliştirme olasılığı açıktı ve bizden önce geliştirmeleri ihtimali çok büyük bir korku yaratıyordu.” Bu sırada Feynman’ın özel hayatında üzücü bir sorun yaşanıyordu. Uzun yıllardır kız arkadaşı olan Arlene Greenbaum’a tüberküloz teşhisi konmuştu ve ailesi evliliklerine karşı çıkmıştı. Buna karşın Feynman, doktorasını verdikten aldıktan kısa bir süre sonra hiçbir aile üyesi olmadan Arlene’le evlendi. Evliliğinden kısa bir süre sonra ise Manhattan Projesi için yeni inşa edilen Los Alamos sitesine gidecekti. Olağanüstü yeteneği keşfedilmiş ve kısa sürede projenin teori ekibinin başına atanmıştı. Arlene ise bombanın ilk testinden hemen önce 1945’te hayatını kaybedecekti. (Feynman daha sonra iki kez daha evlendi ve iki çocuk sahibi oldu.) Feynman, önce Princeton Üniversitesi’nde (1941-42) ve ardından Los Alamos’taki (1943-45) atom bombası projelerinde çalıştı. II. Dünya Savaşı ise korkunç bir yıkımının ardından son bulmuş, ardında yitik hayatlar ve büyük bir zarar bırakmıştı. Feynman, 1945 sonbaharında Dr. Bethe tarafından önerilerek Cornell Üniversitesi’ne teorik fizik profesörü olarak atandı. Los Alamos’taki çalışmanın stresi ve eşinin sağlığının kötüye gitmesini günbegün izlemesi onda büyük bir psikolojik iz bırakmış, bu sebeple ilk başta kendini sadece öğretmeye adamış ve araştırmasını bir kenara bırakmıştı. Kendini uzunca bir süre ders anlatmaya verse de bir süre sonra araştırma yapma arzusu onu esir almış ve motive etmişti. II. Dünya Savaşı’ndan önce üzerinde çalıştığı Kuantum Elektrodinamik Teorisi’ne (QED) geri döndü. Görev teklifleri de alıyordu. 1950’de Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü’nde (CalTech) teorik fizik profesörü olarak görev almaya başladı. Kariyerinin geri kalanında burada kalacaktı. Feynman Diyagramları Feynman’ın alana asıl katkısı, doktora tezi çalışmasının ardından kuantum mekaniği çalışmaları olacaktı. Şu anda “Feynman Diyagramları” olarak adlandırılan, etkileşen parçacık sistemlerinin davranışını tanımlamak için gerekli matematiksel ifadelerin grafik analogları olan diyagramları tanıtmıştı. Şimdi fizikçiler tarafından evrensel olarak kabul gören Feynman’ın yaklaşımı, o dönemde şüpheyle karşılanmıştı. Dalgalar fikrini terk ederek fizik olaylarını parçacık etkileşimleri açısından değerlendirmiş ve bunları şema haline getirmenin pratik bir yolunu sunmuştu. Feynman Diyagramları’yla sembolleri soyut bir şekilde kullanarak, aksi takdirde hesaplanması haftalar alacak olan karmaşık olayları anlamayı mümkün hale getirmişti. Ortaya çıkan tahminler, çok çeşitli deneylerde şaşırtıcı bir hassasiyetle doğrulanacaktı. Ancak teknik, eski yöntemlere bağlı olan bazı fizikçileri şok etmişti. 1965’te Fizik’te Nobel Ödülü kazanıyor Feynman, neredeyse her fiziksel ve kimyasal süreci yöneten Kuantum Elektrodinamiği Teorisi’ni şekillendirerek -20’li yaşlarında tamamladığı çalışmalarla- 1965’te Fizik’te Nobel Ödülü’nü Sin-Itiro Tomonaga ve Julian Schwinger’la paylaşmıştı. Nobel Komitesi bu ödülü şöyle gerekçelendiriyordu: “&#8230; kuantum elektrodinamiğindeki çalışmalar, temel parçacıkların fiziği adına derinlemesine sonuçlar doğuruyor.” Ancak Feynman, Tomonaga ve Schwinger’dan farklı bir yaklaşım içindeydi. Onlar çalışmalarını diğer fizikçilerin çabucak anlayabileceği yollarla eski teoriye bağlarken Feynman, kuantum elektrodinamiğini sıfırdan inşa etmişti. İlk başta şüpheyle karşılanan yeni bir hesaplama yöntemi icat etmişti. Feynman’ı Cornell’den iyi tanıyan Freeman Dyson, “Tüm fiziği tek başına yeniden keşfetmeye çalıştı,” diyecekti. Feynman’ın Fizik Dersleri’nde söylediği bir söz ise bu noktada herkes için çok önemliydi: “Yeni bir şeyin ortaya çıkmasından asla korkmamalısınız. Zamanı geldiğinde size kendini gösterecek, siz de onu anlamaya çalışacaksınız. Ve tabii bu çok heyecan verici olacak!” Son yılları 1979’un başlarında Feynman’ın sağlığı kötüleşti ve mide kanseri nedeniyle ameliyat oldu. Başarılı bir ameliyattı ve doktorları bir daha nüksetmeyeceğini düşünüyordu. İyileştikten sonra ünlü bir halk figürü haline gelmiş ve ilgi odağı olmuş, yazdıklarıyla fiziği halk odağında popüler hale getirmişti. Aynı zamanda bir eğitimci ve bir yazar olarak modern fizikte derin bir iz bırakmıştı. Derslerinde kullandığı etkin vücut dili ve yüksek enerjisiyle dinleyicileri pürdikkat kendine odaklıyordu. Feynman, çalışmaları için birçok onursal ödül alacaktı. American Physical Society, American Association for the Advancement of Science, National Academy of Science ve Royal Society of London’a seçilmişti. Aldığı ödüller arasında Albert Einstein Ödülü (1954) ve Lawrence Ödülü (1962) de vardı. Son büyük görevi ise 28 Ocak 1986’da uzay mekiği Challenger’daki patlamanın nedenini araştırmak için kurulan bir komitede aldığı görevdi. Soruşturma boyunca sağlığı kötüye gitti ve 1987’nin sonlarına doğru kanser nüksetti ve 15 Şubat 1988’de hayatını kaybetti. O bir dehaydı! L Chandler, Boston Globe’da onun ölümünden sonra şunları yazacaktı: “Feynman, hastalığına rağmen, daha iki hafta öncesine kadar CalTech’te ders vermeye devam eden popüler ve enerjik bir öğretim görevlisiydi. Doyumsuz merakı, nazikliği, parlak zekâsı ve eğlenceli mizacıyla tanınmıştı.” Biyografisini yazan James Gleick ise onun karakterini şu şekilde tanımlıyor: “Tutkulu, hesaplamada gizemli bir şekilde parlak ama edebiyata tuhaf bir şekilde ilgisiz.” Princeton’daki Advanced Study Enstitüsü’nden Freeman Dyson, “O, neslinin en özgün zihniydi,&#8221; derken American Physical Society’nin Eski Başkanı Sidney D. Drell ise “O, zamanının en yaratıcı teorik fizikçisi ve gerçek bir dehaydı,” diyecekti. “Fiziğin hemen her alanına benzersiz yaratıcılığıyla temas etti.” Belki de onunla ilgili en güzel sözleri de zamanında Cornell Üniversitesi’ne kabul edilmesini sağlayan Dr. Hans Bethe söyleyecekti: “İki tür dâhi vardır. Sıradan dâhiler, harika şeyler yapsalar da yeterince sıkı bir çalışmayla sizin de aynı şeyi yapabileceğinizi hissetmenizi sağlar. Bir de sihirbazlar vardır. Başka kimsenin yapamayacağı ve tamamen beklenmedik görünen şeyler yapar, işte bu Feynman’dır.” Yazı: Batuhan Sarıcan (batusarican@gmail.com) Kaynakça: Michelle Feynman, Güzel Dediniz Bay Feynman. Çev: Z. A. Tozar, Domingo Yayınları, İstanbul, 2016 https://mathshistory.st-andrews.ac.uk/Biographies/Feynman/#reference-17 https://www.nytimes.com/1988/02/17/obituaries/richard-feynman-dead-at-69-leading-theoretical-physicist.html https://www.nobelprize.org/prizes/physics/1965/feynman/facts/</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/merakli-cocukluktan-nobel-odulune-richard-feynman">Meraklı çocukluktan Nobel Ödülü’ne Richard Feynman!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h5>“Fiziğin hemen her alanına benzersiz yaratıcılığıyla temas etti.”</h5>
<blockquote><p><em> Milyonlarca insan, onu 1986’daki uzay mekiği Challenger’ın patlamasını araştıran komisyondaki rolüyle tanısa da o fizikte büyük iz bırakan büyük çalışmalarıyla bir dehaydı. Kuantum Elektrodinamiği üzerine ön kabulleri yıkan teorisi ve “Feynman Diyagramları” mucidi olarak fiziğe büyük katkıda bulunmuş, 1965’te Fizik’te Nobel Ödülü almıştı. Her şeyden öte çocukluktan beri tam zamanlı bir meraklı!</em></p></blockquote>
<p style="text-align: right;"><em>“Neden, merak ediyorum.</em><br />
<em>Neden merak ettiğimi de merak ediyorum.</em><br />
<em>Neden merak ettiğimi merak ettiğimi de merak ediyorum.”</em><br />
Richard Feynman, Eminim Şaka Yapıyorsunuz Bay Feynman!</p>
<p>Richard ya da arkadaşlarının ona verdiği adıyla Ritty, meraklı bir çocuktu. Ansiklopediler, bilimle ilgili birçok şeyi öğrenebileceği bir hazine sandığı gibiydi. Matematiği, daha okulda karşılaşmadan önce kendi kendine öğrenmiş; problem, bulmaca ve zekâ oyunlarını çözmeyi alışkanlık edinmişti.</p>
<p>Richard her şeyden önce, bilimin içinde veya dışında olsun her şeye meraklı bir karakterdi. Kendi kendine çeşitli deneyler yapıyordu. Öyle ki bir hırsız alarmı bile icat etmişti. Evindeki odasında elektrikle deneyler yaptığı bir laboratuvar kurmuştu; burada ampullerle devreleri bağlıyor, kilitleri açmakla uğraşıyor, radyoları tamir etmeye çalışıyordu. Hatta yaşadığı çevrede, “düşünce gücüyle radyoları tamir edebilen bir çocuk” olarak bir itibar kazanmıştı.</p>
<p>Kendi kendine öğrenmeyi hayatı boyunca uygulamıştı; Portekizce konuşmayı, bongo çalmayı ve Maya hiyerogliflerini deşifre etmeyi öğrenmişti. Küvetindeki karıncaların yön bulma yetisini inceliyor ve hatta bakterileri enfekte eden virüslerin (bakteriyofaj) mutasyonunu incelemeye yetecek biyoloji bilgisini bile kendi kendine öğrenerek her daim merakla, bilginin peşinde koşuyordu.</p>
<p>Gençliğinde, uykuya dalma noktasında çözülen bilinç akışını gözlemlemek için aylarca bu konuda deneyler yapıyordu. Neden sonra halüsinasyonları bile araştırmıştı. Ancak Far Rockaway Lisesi’ne girdiğinde ise asıl odak noktası matematik ve fen dersleriydi. Feynman için okulda zamanın durduğu bir ders vardı: Matematik.</p>
<p>Trigonometri, diferansiyel ve integral hesapları ve karmaşık sayıları da dahil olmak üzere birçok matematik fenomenini kendi kendine liseye gitmeden önce öğrenmişti. Matematik yarışmalarına girmekten hoşlanıyordu ve okulunda gerçek bir yıldızdı. Öyle ki Far Rockaway Lisesi’ndeki son yılında New York Üniversitesi Matematik Şampiyonası’nı kazanacaktı.</p>
<p>Sıra üniversiteye gelmişti. Matematik ve fen bilimleri derslerindeki yüksek notları ve olağanüstü başarısı düşünüldüğünde, başvurduğu her üniversitenin ona kapısını ardına kadar açması beklenirdi ama bu o kadar da kolay olmayacaktı. Çünkü diğer derslerindeki notları çok da parlak değildi. Tabii bir de Yahudi olması o dönem için sorun yaratıyordu; üniversitelerin, Yahudileri kotayla aldığı bir dönemdi; Columbia Üniversitesi onu kabul etmedi ama sonunda, 1935’te Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (M.I.T) tarafından kabul edilecekti.</p>
<p><strong>Kuantum fiziğine giden yol</strong></p>
<p>Dersler ona kolay gelecek, matematiksel soyutlama ve uygulamaların eksikliğinden şikâyet etmeye başlayacaktı. Eğitiminin ilk yılında Arthur Stanley Eddington’ın Matematiksel Görelilik Teorisi’ni okumasıyla matematikten istediğinin bu olduğunu düşünecekti. Ardından öğretmenlerinin ondaki yeteneği görerek yönlendirmesiyle fiziğe adım atacaktı.</p>
<p>M.I.T’deki daha ikinci yılında, lisansüstü öğrencilere yönelik bir ders olan Teorik Fiziğe Giriş dersini alan Feynman, “kuantum mekaniği” üzerine çalışmayı çok istese de okulda böyle bir ders yoktu. İş başa düşmüştü. Arkadaşı T. Welton’la beraber temel metinleri okumaya başladı. İkili, 1936’da uzay-zamanın bir versiyonunu geliştirmeye çalışırken bir dizi dikkate değer mektuplaşmada bulundu.</p>
<p>Bir yıl sonra Feynman, onu Nobel’e kadar götürecek bir odak noktası sağlayan okumalarına başlamıştı; Paul Dirac’ın Kuantum Mekaniği İlkeleri, onun ilgisini cezbediyor ve fikirlerini tamamlıyordu. Dirac’ı hayatı boyunca “en çok saygı duyduğu” bilim insanı olarak nitelendirecekti.</p>
<p>Okumaktan memnuniyet duyduğu M.I.T’deki kayda değer dört lisans yılının sonuna yaklaşırken doktora yapmayı düşünmeye başlamıştı. Okulun fizik başkanı John Slater, ona Princeton’ı önerecekti. Bir tavsiye mektubu yazdı ama karşısında yine engeller vardı: İlki, fizik ve matematik derslerindeki harika başarılarına karşın edebiyat, tarih ve güzel sanatlar gibi sözel ve sanatsal yetenek gerektiren derslerinin iyi olmamasıydı. Bunlar bir şekilde idare edilebilirdi ama o dönemde asıl “sorun”, daha önce de ona engel olan Yahudi olmasıydı.</p>
<p>Ancak Slater’ın onun arkasında durmasıyla Princeton’a kabul edildi. Princeton’daki doktora danışmanı John Wheeler’dı. Feynman, Wheelar’ın ona verdiği büyük bir problemi çözmeyi başarmıştı. Princeton’da verdiği ilk seminerde ise Albert Einstein, Wolfgang Pauli ve John von Neumann gibi büyük isimler vardı.</p>
<div id="attachment_23067" style="width: 740px" class="wp-caption alignleft"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-23067" class="wp-image-23067 size-large" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2021/05/manhattan-project-1024x538.png" alt="" width="730" height="384" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2021/05/manhattan-project-1024x538.png 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2021/05/manhattan-project-300x158.png 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2021/05/manhattan-project.png 1200w" sizes="(max-width: 730px) 100vw, 730px" /><p id="caption-attachment-23067" class="wp-caption-text">“Savaşın başlarında Manhattan Projesi’nde çalışmaya karar vermemin nedeni, bombayı Almanların yapacağını düşünmemdi. Bunun doğru bir karar olup olmadığını bilmiyorum.” -Richard Feynman, 1986</p></div>
<p><strong style="color: #2b2b2b; font-size: 16px;">II. Dünya Savaşı yılları ve Manhattan Projesi</strong></p>
<p>Doktorasını 1942’de verdi. Ancak savaş zamanıydı. ABD II. Dünya Savaşı’na girmişti. Araştırmasının son yılında büyük bir atom bombası projesinde (Manhattan Projesi) yer alması istendiğinde ilk tepkisi çok kesin bir “hayır” olmuştu. Çünkü o sırada tez çalışmasının son aşamalarına geliyordu: “Tezime geri döndüm,” diyecekti, “ama sadece üç dakikalığına. Sonra hemen düşünmeye başladım; Almanlar Hitler’e sahipti ve bir atom bombası geliştirme olasılığı açıktı ve bizden önce geliştirmeleri ihtimali çok büyük bir korku yaratıyordu.”</p>
<p>Bu sırada Feynman’ın özel hayatında üzücü bir sorun yaşanıyordu. Uzun yıllardır kız arkadaşı olan Arlene Greenbaum’a tüberküloz teşhisi konmuştu ve ailesi evliliklerine karşı çıkmıştı. Buna karşın Feynman, doktorasını verdikten aldıktan kısa bir süre sonra hiçbir aile üyesi olmadan Arlene’le evlendi. Evliliğinden kısa bir süre sonra ise Manhattan Projesi için yeni inşa edilen Los Alamos sitesine gidecekti. Olağanüstü yeteneği keşfedilmiş ve kısa sürede projenin teori ekibinin başına atanmıştı. Arlene ise bombanın ilk testinden hemen önce 1945’te hayatını kaybedecekti. (Feynman daha sonra iki kez daha evlendi ve iki çocuk sahibi oldu.)</p>
<p>Feynman, önce Princeton Üniversitesi’nde (1941-42) ve ardından Los Alamos’taki (1943-45) atom bombası projelerinde çalıştı. II. Dünya Savaşı ise korkunç bir yıkımının ardından son bulmuş, ardında yitik hayatlar ve büyük bir zarar bırakmıştı. Feynman, 1945 sonbaharında Dr. Bethe tarafından önerilerek Cornell Üniversitesi’ne teorik fizik profesörü olarak atandı. Los Alamos’taki çalışmanın stresi ve eşinin sağlığının kötüye gitmesini günbegün izlemesi onda büyük bir psikolojik iz bırakmış, bu sebeple ilk başta kendini sadece öğretmeye adamış ve araştırmasını bir kenara bırakmıştı.</p>
<p>Kendini uzunca bir süre ders anlatmaya verse de bir süre sonra araştırma yapma arzusu onu esir almış ve motive etmişti. II. Dünya Savaşı’ndan önce üzerinde çalıştığı Kuantum Elektrodinamik Teorisi’ne (QED) geri döndü. Görev teklifleri de alıyordu. 1950’de Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü’nde (CalTech) teorik fizik profesörü olarak görev almaya başladı. Kariyerinin geri kalanında burada kalacaktı.</p>
<p><strong>Feynman Diyagramları </strong></p>
<p>Feynman’ın alana asıl katkısı, doktora tezi çalışmasının ardından kuantum mekaniği çalışmaları olacaktı. Şu anda “Feynman Diyagramları” olarak adlandırılan, etkileşen parçacık sistemlerinin davranışını tanımlamak için gerekli matematiksel ifadelerin grafik analogları olan diyagramları tanıtmıştı.</p>
<p>Şimdi fizikçiler tarafından evrensel olarak kabul gören Feynman’ın yaklaşımı, o dönemde şüpheyle karşılanmıştı. Dalgalar fikrini terk ederek fizik olaylarını parçacık etkileşimleri açısından değerlendirmiş ve bunları şema haline getirmenin pratik bir yolunu sunmuştu.</p>
<p>Feynman Diyagramları’yla sembolleri soyut bir şekilde kullanarak, aksi takdirde hesaplanması haftalar alacak olan karmaşık olayları anlamayı mümkün hale getirmişti. Ortaya çıkan tahminler, çok çeşitli deneylerde şaşırtıcı bir hassasiyetle doğrulanacaktı. Ancak teknik, eski yöntemlere bağlı olan bazı fizikçileri şok etmişti.</p>
<div id="attachment_23066" style="width: 448px" class="wp-caption alignright"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-23066" class="wp-image-23066 " src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2021/05/5342w4t-1024x576.jpg" alt="" width="438" height="246" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2021/05/5342w4t-1024x576.jpg 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2021/05/5342w4t-300x169.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2021/05/5342w4t.jpg 1920w" sizes="(max-width: 438px) 100vw, 438px" /><p id="caption-attachment-23066" class="wp-caption-text">1965’te kazandığı Nobel Ödülü’nden sonra verdiği demeçten: “Bu çalışmayı yaptığım yıl 1949’du. Herhalde ellerinde kazanacak adam kalmadı ki geriye dönüp eski çalışmalara bakmaya başladılar.” – Richard Feynman</p></div>
<p><strong>1965’te Fizik’te Nobel Ödülü kazanıyor</strong></p>
<p>Feynman, neredeyse her fiziksel ve kimyasal süreci yöneten Kuantum Elektrodinamiği Teorisi’ni şekillendirerek -20’li yaşlarında tamamladığı çalışmalarla- 1965’te Fizik’te Nobel Ödülü’nü Sin-Itiro Tomonaga ve Julian Schwinger’la paylaşmıştı. Nobel Komitesi bu ödülü şöyle gerekçelendiriyordu: “&#8230; kuantum elektrodinamiğindeki çalışmalar, temel parçacıkların fiziği adına derinlemesine sonuçlar doğuruyor.”</p>
<p>Ancak Feynman, Tomonaga ve Schwinger’dan farklı bir yaklaşım içindeydi. Onlar çalışmalarını diğer fizikçilerin çabucak anlayabileceği yollarla eski teoriye bağlarken Feynman, kuantum elektrodinamiğini sıfırdan inşa etmişti. İlk başta şüpheyle karşılanan yeni bir hesaplama yöntemi icat etmişti.</p>
<p>Feynman’ı Cornell’den iyi tanıyan Freeman Dyson, “Tüm fiziği tek başına yeniden keşfetmeye çalıştı,” diyecekti. Feynman’ın Fizik Dersleri’nde söylediği bir söz ise bu noktada herkes için çok önemliydi: “Yeni bir şeyin ortaya çıkmasından asla korkmamalısınız. Zamanı geldiğinde size kendini gösterecek, siz de onu anlamaya çalışacaksınız. Ve tabii bu çok heyecan verici olacak!”</p>
<div id="attachment_23065" style="width: 606px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-23065" class="wp-image-23065 size-full" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2021/05/ein_st4vaaalgnx.jpg" alt="" width="596" height="400" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2021/05/ein_st4vaaalgnx.jpg 596w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2021/05/ein_st4vaaalgnx-300x201.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 596px) 100vw, 596px" /><p id="caption-attachment-23065" class="wp-caption-text">Derslerdeki anlaşılır anlatımı ve kullandığı etkin vücut dili ve yüksek enerjisiyle dinleyicileri pürdikkat kendine odaklıyordu.</p></div>
<p><strong>Son yılları</strong></p>
<p>1979’un başlarında Feynman’ın sağlığı kötüleşti ve mide kanseri nedeniyle ameliyat oldu. Başarılı bir ameliyattı ve doktorları bir daha nüksetmeyeceğini düşünüyordu. İyileştikten sonra ünlü bir halk figürü haline gelmiş ve ilgi odağı olmuş, yazdıklarıyla fiziği halk odağında popüler hale getirmişti. Aynı zamanda bir eğitimci ve bir yazar olarak modern fizikte derin bir iz bırakmıştı. Derslerinde kullandığı etkin vücut dili ve yüksek enerjisiyle dinleyicileri pürdikkat kendine odaklıyordu.</p>
<p>Feynman, çalışmaları için birçok onursal ödül alacaktı. American Physical Society, American Association for the Advancement of Science, National Academy of Science ve Royal Society of London’a seçilmişti. Aldığı ödüller arasında Albert Einstein Ödülü (1954) ve Lawrence Ödülü (1962) de vardı.</p>
<p>Son büyük görevi ise 28 Ocak 1986’da uzay mekiği Challenger’daki patlamanın nedenini araştırmak için kurulan bir komitede aldığı görevdi. Soruşturma boyunca sağlığı kötüye gitti ve 1987’nin sonlarına doğru kanser nüksetti ve 15 Şubat 1988’de hayatını kaybetti.</p>
<p><strong>O bir dehaydı!</strong></p>
<p>L Chandler, Boston Globe’da onun ölümünden sonra şunları yazacaktı: “Feynman, hastalığına rağmen, daha iki hafta öncesine kadar CalTech’te ders vermeye devam eden popüler ve enerjik bir öğretim görevlisiydi. Doyumsuz merakı, nazikliği, parlak zekâsı ve eğlenceli mizacıyla tanınmıştı.”</p>
<p>Biyografisini yazan James Gleick ise onun karakterini şu şekilde tanımlıyor: “Tutkulu, hesaplamada gizemli bir şekilde parlak ama edebiyata tuhaf bir şekilde ilgisiz.” Princeton’daki Advanced Study Enstitüsü’nden Freeman Dyson, “O, neslinin en özgün zihniydi,&#8221; derken American Physical Society’nin Eski Başkanı Sidney D. Drell ise “O, zamanının en yaratıcı teorik fizikçisi ve gerçek bir dehaydı,” diyecekti. “Fiziğin hemen her alanına benzersiz yaratıcılığıyla temas etti.”</p>
<p>Belki de onunla ilgili en güzel sözleri de zamanında Cornell Üniversitesi’ne kabul edilmesini sağlayan Dr. Hans Bethe söyleyecekti: “İki tür dâhi vardır. Sıradan dâhiler, harika şeyler yapsalar da yeterince sıkı bir çalışmayla sizin de aynı şeyi yapabileceğinizi hissetmenizi sağlar. Bir de sihirbazlar vardır. Başka kimsenin yapamayacağı ve tamamen beklenmedik görünen şeyler yapar, işte bu Feynman’dır.”</p>
<h6><strong>Yazı: Batuhan Sarıcan</strong> (<a href="mailto:batusarican@gmail.com">batusarican@gmail.com</a>)</h6>
<p><strong>Kaynakça:</strong></p>
<p>Michelle Feynman, <strong>Güzel Dediniz Bay Feynman</strong>. Çev: Z. A. Tozar, Domingo Yayınları, İstanbul, 2016</p>
<p><a href="https://mathshistory.st-andrews.ac.uk/Biographies/Feynman/#reference-17">https://mathshistory.st-andrews.ac.uk/Biographies/Feynman/#reference-17</a></p>
<p><a href="https://www.nytimes.com/1988/02/17/obituaries/richard-feynman-dead-at-69-leading-theoretical-physicist.html">https://www.nytimes.com/1988/02/17/obituaries/richard-feynman-dead-at-69-leading-theoretical-physicist.html</a></p>
<p><a href="https://www.nobelprize.org/prizes/physics/1965/feynman/facts/">https://www.nobelprize.org/prizes/physics/1965/feynman/facts/</a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/merakli-cocukluktan-nobel-odulune-richard-feynman">Meraklı çocukluktan Nobel Ödülü’ne Richard Feynman!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">23064</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Nazileri bitiren bilim insanı: Alan Turing</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/nazileri-bitiren-bilim-insani-alan-turing</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 12 Jul 2020 11:23:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fizik ve Uzay]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[2. Dünya Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Adolf Hitler]]></category>
		<category><![CDATA[alan turing]]></category>
		<category><![CDATA[bilgisayar]]></category>
		<category><![CDATA[bilim tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Bombe]]></category>
		<category><![CDATA[Charles Babbage]]></category>
		<category><![CDATA[Enigma]]></category>
		<category><![CDATA[kriptoloji]]></category>
		<category><![CDATA[matematik]]></category>
		<category><![CDATA[naziler]]></category>
		<category><![CDATA[The Imitation Game]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=19227</guid>

					<description><![CDATA[<p>Modern bilgisayar bilimi ve yapay zekânın yaratıcısı! Kimine göre çağının ötesinde bir matematik dehası ve savaşı bitiren kahraman bir bilim insanı, kimine göre ise cinsel tercihleri yüzünden toplumun ahlakını bozan bir utanmazdı. Yapay zekâ ve modern bilgisayarların yaratıcısı Alan Turing’i ölümünün yıl dönümünde anıyoruz. Bilgisayarın bugün ne anlama geldiğini ve neler yapabileceğini az çok biliyoruz. Ancak bir zaman makinesine girip bundan seksen yıl öncesine gitsek ve karşımıza çıkan ilk insana “bilgisayar” desek aklına “hesap yapan bir insan” gelirdi. Çünkü o dönemin bilgisayarları, bir masanın başında hesap yapan ve yaptıkları bu hesapları tablolar halinde kitaba çeviren insanlardı. Ve bilim insanlarından bankacılara birçok insan, onların hazırladığı bu hesap kitaplarını kullanarak çalışıyordu. Belki de hesap-kitap sözü buradan geliyordu. Ancak Charles Babbage isimli bir polimat (bin bir bilimci), söz konusu tabloların hatalarla dolu olduğunu söyleyerek bu duruma karşı çıkacak ve insanların yaptığı hesapları hata yapmadan gerçekleştirmesi amacıyla bir makine tasarlayacaktı. Bu icadına “Fark Makinesi” adını koydu. 1837’de bu makinenin prototipini de üreten Babbage için bu yeterli değildi. Çünkü bu makine sadece toplama yapabiliyordu. O, her türlü hesabı yapabilen bir makine geliştirmek istemiş ve aslında teoride başarılı da olmuştu. “Analitik Makine” adını verdiği bu cihaz, ana işlemci ve bellek de dahil olmak üzere temel bilgisayar özelliklerine sahip olacaktı. 1871’deki ölümüne kadar -lokomotif büyüklüğünde olması beklenen- bu makinenin üretilebilmesi için uğraşsa da başarılı olamayacaktı. Modern bilgisayarın doğuşu Programlanabilir bir bilgisayarın üretilebilmesi için tarih yapraklarının dökülmesi gerekiyordu. Ta ki Alan Turing’e kadar! Turing, 1936 tarihli “On computable numbers with an application to the Entscheidungsproblem”, Türkçesiyle “Saptama problemi hakkında bir uygulama ile birlikte hesaplanabilir sayılar üzerine” makalesiyle, modern bilgisayarların neler yapabileceğini gösteren çığır açıcı bir makaleyle bugün kullandığımız bilgisayarların yolunu açacaktı. Bu makaleyi yazdığında yalnızca 24 yaşındaydı. Entscheidungsproblem kavramı, 1928’de Alman matematikçi David Hilbert’in bir matematik önermenin doğruluğu veya yanlışlığına karar verebilecek bir algoritmanın olup olamayacağını irdeliyordu. Karar problemi adı verilen bu problemin çözümü, bilgi işlem teknolojilerinin gerçek (insan gibi) olması, bir başka deyişle, tüm hesaplama işlemini bir makinenin yapabileceği anlamına geliyordu. Bunun üzerine Turing, matematiğin tüm problemlerini çözebilecek bir makine düşledi. Eğer matematik, karar verilebilir bir bilim dalıysa, kurallara bağlı matematiksel bir problemi çözmek için sonsuz bir kâğıt şeridine basılan sembolleri okuyabilecek bir makineydi bu: Sembolü sil veya yeni bir sembol yaz; şeridi bir boşluk sola veya sağa kaydır veya dur. Şeridin kendi içinde de kurallar belirlenerek fonksiyonları gerçekleştirebilecek şekilde programlanabilen bir aygıttı söz konusu olan: İşte karşınızda Turing Makinesi! Turing Makinesi’ni başlangıç noktası olarak aldığımızda modern bilgisayar biliminin kurucusu kimdir sorusunun cevabı da Alan Turing olarak karşılık buluyor. Çünkü bugünkü anlamda bir bilgisayar için model oluşturan fonksiyonel makinenin kuramsal altyapısını oluşturan oydu. Ancak Turing, kuramsal çalışmaları kadar pratiğe de önem veriyordu. Turing için “modern bilgisayar biliminin kurucusu” olduğu kadar “2. Dünya Savaşı’nın seyrini değiştiren bilim insanı” da diyebiliriz. Savaş sırasında neredeyse herkesin “çözülemez” dediği, Nazilerin şifreli mesajlarını, hummalı bir çalışmanın ardından geliştirdiği bir bilgi işlem teknolojisiyle (Bombe) çözen Turing, savaşın da daha kısa sürede nihayete ermesini sağlayacaktı. Calculus öğrenmeden ileri matematik problemlerini çözebilen deha Şimdi biraz geriye gidelim ve Alan Turing efsanesinin nasıl başladığına bakalım. Babası Hindistan’da görevli bir devlet görevlisiyken Alan’ın 23 Haziran 1912’deki doğumu için Londra’ya dönmüştü ailesi. 14 yaşında Dorset’teki (Güney İngiltere) tutucu bir okul olan Sherborne School’a gönderilen Alan, daha o yaşlarda bilime meraklıydı ve kendine has bir dehaya sahipti. Genç Alan, Calculus öğrenmeden ileri matematik problemleri üzerine kafa yoruyor ve çözme başarısını da gösteriyordu. Daha o yaştayken Albert Einstein’ın çalışmalarını kavrayabiliyordu. Bu deha, öğretmenleri tarafından fark edilse de tutucu bir okuldaydı ve gelişip serpilmesi için bir rampaya ihtiyacı vardı. Tam da bu süreçte, dramatik bir olay yaşadı. Sherborne’daki son döneminde yakın arkadaşını kaybetti. Bunun üzerine tüm dinsel inançlarından sıyrılarak ateist oldu. Eğitimine, İngiltere’deki birçok dehanın buluşma noktası Cambridge’deki King’s College’da devam eden Alan, aldığı matematik eğitimini 1934’te “onur derecesi” ile tamamladı. Tabii bu başarısı, onu “akademik üye” mertebesine taşıyacaktı. Ardından Alan Turing efsanesini yaratan “hesaplanabilir sayılar” çalışmaları başlayacaktı. Bilgisayar Çağı’nı getiren kavram: Hesaplanabilir sayılar Turing’in çığır açıcı makalesinin ana konusu olan “hesaplanabilir sayılar” kavramı, bugün bize oldukça sıradan bir kavram olarak gelebilir. Sonuçta masamızın üzerinde duran basit bir hesap makinesinden tutun da kişisel bilgisayarımıza kadar bu ana kavram üzerinden işleyen aletlere sahibiz. Bilmeyiz ki bu kavramın sıradanlaşmasının ve bugün dünyada en çok kullanılan teknolojik aletler olan bilgisayarların tohumunun Turing’in o makalesiyle atıldığını… Turing’in o makalesi, ileriki on yıllarda bir devrime ve paradigma değişimine neden olarak “Bilgisayar Çağı”nı getirmişti. Çünkü Turing’in çalışmaları, hesaplama işlemini makinelere yaptırarak çığır açıcı bir buluşa imzasını atacaktı. Bugünkü bilgisayarlar ve onları işleten programların özü bu kavram üzerine kuruluydu. Tabii Turing’in çalışmaları başlı başına büyük etki yaratmasının yanı sıra birçok bilim insanının da bir noktada eksik kalan çalışmalarını tamamlaması açısından önemliydi. Sözgelimi, Alman matematikçi Kurt Gödel’in “evrensel makine” çalışmalarına büyük bir dayanak noktası sağlamış ve “Turing Makinesi” kavramının ortaya atılmasına neden olmuştu. Bu tip bir makine, algoritmada karşılığını bulan matematik hesaplamaları yapabilirdi. Ancak Turing, bugün “durma problemi” olarak da bilinen, Turing makinesinin yeterliliğine algoritma ile karar vermenin imkânı olmadığını ve bu sebeple söz konusu problemin çözümsüz olduğunu gösterecekti. Savaşı bitiren icat Şimdi yukarıda sadece değindiğimiz, Turing’in savaşı erken bitiren icadını daha derinlemesine inceleyelim. 2. Dünya Savaşı, Turing’in isminin sadece bilim değil dünya tarihine de yazılmasına neden olmuştu. Turing, İngiltere istihbaratının uzun süredir yakın markajındaydı. Çünkü Turing, yaptığı çalışmalarla savaşın kilit stratejik alanlarından “şifre çözme” konusunda ülkesine yardımcı olabilirdi. Bunun üzerine Turing, Nazi şifrelerinin çözülmesi için çalışan Bletchley Park’a davet edilmişti. Burada Government Code and Cypher School’da (Hükümet Kod ve Şifre Okulu) Alman ordusunun elindeki Enigma makinesinden çıkan şifreli mesajların çözülmesi için sıkı bir çalışma yürütülüyordu. Ancak bu çaba yeterli değildi, böylesi büyük bir savaşta, düşmanınızın manevralarını önceden kestirebilmek ve gerekli önlemleri alabilmek için çok hızlı şifre çözümü yapılması gerekirken kısa şifrelerin çözümleri bile bazen günler alabiliyordu. Zira bu şifrelerin çözümü manuel, yani insan eliyle yapılıyordu. Çözüm, Turing’in dehasında saklıydı. Turing, “Kimse bu konuda bir şey yapmıyor, bu tamamen benim işim olabilirdi.” diyerek kolları sıvadı ve başına geçtiği “Hut 8” ekibiyle birlikte Alman deniz kuvvetlerinin şifreli mesajlarını çözmeye girişti. İsmini, bomba adı verilen eski bir Polonya teknolojisinden alan, ancak Turing’in dokunuşuyla daha etkin bir hal alan devasa Bombe tasarımı, Nazilerin çözülemez dediği Enigma makinesinin şifrelerinin deşifre edilmesini sağlayacaktı. Ancak bu süreç oldukça sancılı geçecekti. Bombe, temel olarak şifreli metinden (krip) bir parça alıyor ve Enigma’nın çark ve dağıtım tablosunun kombinasyonlarından geçiriyordu. Makine, ayrıntılı olarak incelemeye değer kombinasyonları çıkarana kadar çeşitli çelişkiler üretiyor ve daha az olası kombinasyonları kendi kendine eliyordu. Bunu bir insanın yapması günler ve haftalar alabilecekken Bombe bu süreyi gün ve günlere indiriyordu. Bununla birlikte Turing, Bletchley Park’ta çalıştığı süre boyunca kriptoloji alanında fayda sağlayacak birçok yöntem geliştirmişti. 1942’de geliştirdiği ve Almanların stratejik emirlerini şifreleyen Lorenz şifre makinesinin çarklarındaki dizgiyi elle çözmeye yarayan Turingismus ve dünyanın ilk programlanabilir dijital elektronik bilgisayarı Colossus bunlardan yalnızca ikisiydi. Yapay zekâ çalışmaları Turing, savaştan sonra da çalışmalarına devam etti. Aklındaki belki de en nefes kesici soru: “Bir makine düşünebilir miydi?” sorusuydu. Makinenin zekâsı olabileceğini düşünüyordu ve “Turing testi” denen bir test hazırladı. Bu teste göre eğer makineler düşünebiliyorsa bir insandan ayırt edilemez olmalıydı. Bu minvalde kafa yoran Turing, devreleri, yönergeleri saklayan ilk bilgisayarlardan olan Manchester Mark 1 ve Pilot ACE (Otomatik Hesaplama Moturu) gibi bilgisayarlar üzerinde çalıştı. (Turing Testi halen başarıya ulaşmış değil. Eğer başarılırsa yapay zekânın zaferi olarak nitelendirilecek. Çalışmalar halen devam ediyor.) İngiltere’ye katkılarından ötürü 1945’te şövalyelik nişan almasına ve 1951’de Royal Society’ye (Kraliyet Cemiyeti) seçilmesine rağmen, devletin üst kademeleri ve istihbarat yetkilileri hariç kimse onun ne iş yaptığını ve kim olduğunu bilmiyordu. Turing’in eşcinsel olmasının da bunda büyük bir etkisi vardı tabii ki. Zira Turing, eşcinsel olmanın toplum tarafından kabul görmediği ve hatta hukuken yasak olduğu bir dönemde yaşıyordu. Bu sebeple 1952’de bir suçlamaya bile maruz kalmış, homoseksüelliğin bir “hastalık” olduğu düşünülerek hormon tedavisi uygulamasına tabi tutulmuştu. (İngiltere hükümeti, Turing’in gördüğü muamele yüzünden 2009’da resmen özür diledi.) Zehirli elma Bu hatalı uygulamalar onun psikoloji üzerinde olumsuz etkiler yapmaya başlamasına rağmen o, bilim merakından ve çalışkanlığından vazgeçmedi. Matematiksel biyolojide, organizmalara biçim veren “morfogenez” kavramı üzerine çalışmalar yürüttü. Bu makaleleri 1992’ye kadar yayımlanmadı. Çağının çok ötesinde bir deha olan Alan Turing, 8 Haziran 1954’te evinde ölü bulundu. Ölüm nedeni siyanür zehirlenmesiydi ve öldüğünde yanı başında bulunan ısırık elma hiçbir zaman test edilmedi.  Ölüm nedeninin intihar olduğu söylendi. Bir deha olarak değer görmesi ise ancak ölümünden sonra gerçekleşecekti. Bugün bilgisayar biliminin en seçkin ödülü onun ismini alıyor ve daha da değerlisi, her bilgisayar bilimci ve matematikçinin kalbinde yatan aslandır o; Alan Turing… Not: Başrollerini Benedict Cumberbatch ve Keira Knightley’in paylaştığı 2014 yapımı The Imitation Game filmi hem Enigma’nın şifre çözüm sürecini hem de Turing’in cinsel tercihleri sebebiyle yalnızlaştırılmasını konu ediniyor. Matematik bilgisayar ile kesin olarak çözülebilir mi? 1936-38 arasında Princeton Üniversitesi’nde Alonzo Church danışmanlığında doktorasını veren Turing, hocasıyla birlikte, fonksiyonların Turing Makinesi kullanılarak hesaplanabileceğini ileri süren bir tezi (Church-Turing tezi) ortaya attı. Bu tez kanıtlanamasa da bilgisayarcılar tarafından genel olarak kabul gördü. Turing Makinesi, günümüzde kullanılan bilgi işlem süreçlerinin hafıza, girdi-çıktı ve programlama özelliklerini öngörüyordu. Turing, herhangi bir matematiksel ifadenin doğru mu yoksa yanlış mı olduğunu belirleyebilecek bir prosedür olmadığını kanıtladı. Sonuç: Matematik kökten çözülemezdi. Enigma neydi? 1.Dünya Savaşı sırasında şifresiz ya da kırılması kolay şifrelerle Almanları zor durumda bırakan iletişim sisteminin yenilenmeye ihtiyacı vardı. Alman Ordusu, aradığı çözümü 1918’de bulacaktı. Alman mühendis A. Scherbius’un patentini aldığı Enigma, yıllar süren eğitim ve geliştirme çalışmalarının ardından 1928’de faaliyete geçirilerek Nazilere 2. Dünya Savaşı’nın başında büyük bir üstünlük verdi. İşleyişi: Denizaltılardan demiryollarına binlerce noktada kullanılan Enigma, ilkin güvenli olarak gönderilmesi gereken bir iletiyi şifreliyor. Ardından şifrelenmiş mesaj, alıcısına radyo, telgraf veya kurye tarafından ulaştırılıyor. Alıcı da yine Enigma’yı kullanarak mesajı deşifre ederek kodlanmamış düz metin haline getiriyordu. Savaş boyunca yüz binden fazla üretilen Enigma, Hitler’in en büyük gücüydü. İngilizler, Enigma şifresini kırmak için 12.000 personel görevlendirdi. Ancak hiçbiri Alan Turing kadar başarılı olamayacaktı. Yazı: Batuhan Sarıcan (batusarican@gmail.com) Kaynakça: Andrew Robinson, Bilim İnsanları: Bir Keşif Destanı. Çev: Y. Türedi, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2014, s.270-275 Graham Lawton, Neredeyse Her Şeyin Kökeni. Çev: Y.A. Dalar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2019, s.218-219 Süleyman Sevinç, Kriptolojinin Dönüm Noktası: Enigma. TÜBİTAK, Ankara, 2012</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/nazileri-bitiren-bilim-insani-alan-turing">Nazileri bitiren bilim insanı: Alan Turing</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h5><strong>Modern bilgisayar bilimi ve yapay zekânın yaratıcısı!</strong></h5>
<p><em>Kimine göre çağının ötesinde bir matematik dehası ve savaşı bitiren kahraman bir bilim insanı, kimine göre ise cinsel tercihleri yüzünden toplumun ahlakını bozan bir utanmazdı. Yapay zekâ ve modern bilgisayarların yaratıcısı Alan Turing’i ölümünün yıl dönümünde anıyoruz. </em></p>
<p>Bilgisayarın bugün ne anlama geldiğini ve neler yapabileceğini az çok biliyoruz. Ancak bir zaman makinesine girip bundan seksen yıl öncesine gitsek ve karşımıza çıkan ilk insana “bilgisayar” desek aklına “hesap yapan bir insan” gelirdi. Çünkü o dönemin bilgisayarları, bir masanın başında hesap yapan ve yaptıkları bu hesapları tablolar halinde kitaba çeviren insanlardı. Ve bilim insanlarından bankacılara birçok insan, onların hazırladığı bu hesap kitaplarını kullanarak çalışıyordu. Belki de hesap-kitap sözü buradan geliyordu.</p>
<p>Ancak Charles Babbage isimli bir polimat (bin bir bilimci), söz konusu tabloların hatalarla dolu olduğunu söyleyerek bu duruma karşı çıkacak ve insanların yaptığı hesapları hata yapmadan gerçekleştirmesi amacıyla bir makine tasarlayacaktı. Bu icadına “Fark Makinesi” adını koydu. 1837’de bu makinenin prototipini de üreten Babbage için bu yeterli değildi. Çünkü bu makine sadece toplama yapabiliyordu. O, her türlü hesabı yapabilen bir makine geliştirmek istemiş ve aslında teoride başarılı da olmuştu. “Analitik Makine” adını verdiği bu cihaz, ana işlemci ve bellek de dahil olmak üzere temel bilgisayar özelliklerine sahip olacaktı. 1871’deki ölümüne kadar -lokomotif büyüklüğünde olması beklenen- bu makinenin üretilebilmesi için uğraşsa da başarılı olamayacaktı.</p>
<div id="attachment_19228" style="width: 263px" class="wp-caption alignright"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-19228" class="wp-image-19228 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/07/charles-babbage-253x300.jpg" alt="" width="253" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/07/charles-babbage-253x300.jpg 253w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/07/charles-babbage-864x1024.jpg 864w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/07/charles-babbage.jpg 1062w" sizes="auto, (max-width: 253px) 100vw, 253px" /><p id="caption-attachment-19228" class="wp-caption-text">Alan Turing’in öncülü, polimat Charles Babbage’dı (1791-1871). Ölümüne kadar programlanabilir bir bilgisayarın üretilebileceğini düşündü ve bunun için çalıştı.</p></div>
<p><strong>Modern bilgisayarın doğuşu</strong></p>
<p>Programlanabilir bir bilgisayarın üretilebilmesi için tarih yapraklarının dökülmesi gerekiyordu. Ta ki Alan Turing’e kadar! Turing, 1936 tarihli “On computable numbers with an application to the <em>Entscheidungsproblem</em>”, Türkçesiyle “Saptama problemi hakkında bir uygulama ile birlikte hesaplanabilir sayılar üzerine” makalesiyle, modern bilgisayarların neler yapabileceğini gösteren çığır açıcı bir makaleyle bugün kullandığımız bilgisayarların yolunu açacaktı. Bu makaleyi yazdığında yalnızca 24 yaşındaydı.</p>
<p><em>Entscheidungsproblem </em>kavramı, 1928’de Alman matematikçi David Hilbert’in bir matematik önermenin doğruluğu veya yanlışlığına karar verebilecek bir algoritmanın olup olamayacağını irdeliyordu. Karar problemi adı verilen bu problemin çözümü, bilgi işlem teknolojilerinin gerçek (insan gibi) olması, bir başka deyişle, tüm hesaplama işlemini bir makinenin yapabileceği anlamına geliyordu.</p>
<p>Bunun üzerine Turing, matematiğin tüm problemlerini çözebilecek bir makine düşledi. Eğer matematik, karar verilebilir bir bilim dalıysa, kurallara bağlı matematiksel bir problemi çözmek için sonsuz bir kâğıt şeridine basılan sembolleri okuyabilecek bir makineydi bu: Sembolü sil veya yeni bir sembol yaz; şeridi bir boşluk sola veya sağa kaydır veya dur. Şeridin kendi içinde de kurallar belirlenerek fonksiyonları gerçekleştirebilecek şekilde programlanabilen bir aygıttı söz konusu olan: İşte karşınızda Turing Makinesi!</p>
<p>Turing Makinesi’ni başlangıç noktası olarak aldığımızda modern bilgisayar biliminin kurucusu kimdir sorusunun cevabı da Alan Turing olarak karşılık buluyor. Çünkü bugünkü anlamda bir bilgisayar için model oluşturan fonksiyonel makinenin kuramsal altyapısını oluşturan oydu. Ancak Turing, kuramsal çalışmaları kadar pratiğe de önem veriyordu.</p>
<p>Turing için “modern bilgisayar biliminin kurucusu” olduğu kadar “2. Dünya Savaşı’nın seyrini değiştiren bilim insanı” da diyebiliriz. Savaş sırasında neredeyse herkesin “çözülemez” dediği, Nazilerin şifreli mesajlarını, hummalı bir çalışmanın ardından geliştirdiği bir bilgi işlem teknolojisiyle (<em>Bombe</em>) çözen Turing, savaşın da daha kısa sürede nihayete ermesini sağlayacaktı.</p>
<p><strong><em>Calculus</em></strong><strong> öğrenmeden ileri matematik problemlerini çözebilen deha</strong></p>
<p>Şimdi biraz geriye gidelim ve Alan Turing efsanesinin nasıl başladığına bakalım. Babası Hindistan’da görevli bir devlet görevlisiyken Alan’ın 23 Haziran 1912’deki doğumu için Londra’ya dönmüştü ailesi. 14 yaşında Dorset’teki (Güney İngiltere) tutucu bir okul olan Sherborne School’a gönderilen Alan, daha o yaşlarda bilime meraklıydı ve kendine has bir dehaya sahipti. Genç Alan, <em>Calculus</em> öğrenmeden ileri matematik problemleri üzerine kafa yoruyor ve çözme başarısını da gösteriyordu. Daha o yaştayken Albert Einstein’ın çalışmalarını kavrayabiliyordu. Bu deha, öğretmenleri tarafından fark edilse de tutucu bir okuldaydı ve gelişip serpilmesi için bir rampaya ihtiyacı vardı. Tam da bu süreçte, dramatik bir olay yaşadı. Sherborne’daki son döneminde yakın arkadaşını kaybetti. Bunun üzerine tüm dinsel inançlarından sıyrılarak ateist oldu.</p>
<p>Eğitimine, İngiltere’deki birçok dehanın buluşma noktası Cambridge’deki King’s College’da devam eden Alan, aldığı matematik eğitimini 1934’te “onur derecesi” ile tamamladı. Tabii bu başarısı, onu “akademik üye” mertebesine taşıyacaktı. Ardından Alan Turing efsanesini yaratan “hesaplanabilir sayılar” çalışmaları başlayacaktı.</p>
<p><strong>Bilgisayar Çağı’nı getiren kavram: Hesaplanabilir sayılar</strong></p>
<p>Turing’in çığır açıcı makalesinin ana konusu olan “hesaplanabilir sayılar” kavramı, bugün bize oldukça sıradan bir kavram olarak gelebilir. Sonuçta masamızın üzerinde duran basit bir hesap makinesinden tutun da kişisel bilgisayarımıza kadar bu ana kavram üzerinden işleyen aletlere sahibiz. Bilmeyiz ki bu kavramın sıradanlaşmasının ve bugün dünyada en çok kullanılan teknolojik aletler olan bilgisayarların tohumunun Turing’in o makalesiyle atıldığını…</p>
<p>Turing’in o makalesi, ileriki on yıllarda bir devrime ve paradigma değişimine neden olarak “Bilgisayar Çağı”nı getirmişti. Çünkü Turing’in çalışmaları, hesaplama işlemini makinelere yaptırarak çığır açıcı bir buluşa imzasını atacaktı. Bugünkü bilgisayarlar ve onları işleten programların özü bu kavram üzerine kuruluydu.</p>
<p>Tabii Turing’in çalışmaları başlı başına büyük etki yaratmasının yanı sıra birçok bilim insanının da bir noktada eksik kalan çalışmalarını tamamlaması açısından önemliydi. Sözgelimi, Alman matematikçi Kurt Gödel’in “evrensel makine” çalışmalarına büyük bir dayanak noktası sağlamış ve “Turing Makinesi” kavramının ortaya atılmasına neden olmuştu. Bu tip bir makine, algoritmada karşılığını bulan matematik hesaplamaları yapabilirdi. Ancak Turing, bugün “durma problemi” olarak da bilinen, Turing makinesinin yeterliliğine algoritma ile karar vermenin imkânı olmadığını ve bu sebeple söz konusu problemin çözümsüz olduğunu gösterecekti.</p>
<div id="attachment_19229" style="width: 283px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-19229" class="wp-image-19229 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/07/enigma-273x300.jpeg" alt="" width="273" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/07/enigma-273x300.jpeg 273w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/07/enigma-931x1024.jpeg 931w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/07/enigma.jpeg 1588w" sizes="auto, (max-width: 273px) 100vw, 273px" /><p id="caption-attachment-19229" class="wp-caption-text">2. Dünya Savaşı sırasında Nazilere büyük bir güç veren üç çarklı Enigma makinesi, ordunun bütün stratejik manevraları için talimatların iletimini içermesi bakımından kritik bir öneme sahipti. Almanlara göre bu makinenin şifreleri çözülemezdi. Ancak unuttukları biri vardı: Alan Turing!</p></div>
<p><strong>Savaşı bitiren icat</strong></p>
<p>Şimdi yukarıda sadece değindiğimiz, Turing’in savaşı erken bitiren icadını daha derinlemesine inceleyelim. 2. Dünya Savaşı, Turing’in isminin sadece bilim değil dünya tarihine de yazılmasına neden olmuştu. Turing, İngiltere istihbaratının uzun süredir yakın markajındaydı. Çünkü Turing, yaptığı çalışmalarla savaşın kilit stratejik alanlarından “şifre çözme” konusunda ülkesine yardımcı olabilirdi. Bunun üzerine Turing, Nazi şifrelerinin çözülmesi için çalışan Bletchley Park’a davet edilmişti.</p>
<p>Burada Government Code and Cypher School’da (Hükümet Kod ve Şifre Okulu) Alman ordusunun elindeki Enigma makinesinden çıkan şifreli mesajların çözülmesi için sıkı bir çalışma yürütülüyordu. Ancak bu çaba yeterli değildi, böylesi büyük bir savaşta, düşmanınızın manevralarını önceden kestirebilmek ve gerekli önlemleri alabilmek için çok hızlı şifre çözümü yapılması gerekirken kısa şifrelerin çözümleri bile bazen günler alabiliyordu. Zira bu şifrelerin çözümü <em>manuel</em>, yani insan eliyle yapılıyordu.</p>
<p>Çözüm, Turing’in dehasında saklıydı. Turing, “Kimse bu konuda bir şey yapmıyor, bu tamamen benim işim olabilirdi.” diyerek kolları sıvadı ve başına geçtiği “Hut 8” ekibiyle birlikte Alman deniz kuvvetlerinin şifreli mesajlarını çözmeye girişti. İsmini, <em>bomba</em> adı verilen eski bir Polonya teknolojisinden alan, ancak Turing’in dokunuşuyla daha etkin bir hal alan devasa <em>Bombe</em> tasarımı, Nazilerin çözülemez dediği Enigma makinesinin şifrelerinin deşifre edilmesini sağlayacaktı. Ancak bu süreç oldukça sancılı geçecekti.</p>
<p><em>Bombe</em>, temel olarak şifreli metinden (krip) bir parça alıyor ve Enigma’nın çark ve dağıtım tablosunun kombinasyonlarından geçiriyordu. Makine, ayrıntılı olarak incelemeye değer kombinasyonları çıkarana kadar çeşitli çelişkiler üretiyor ve daha az olası kombinasyonları kendi kendine eliyordu. Bunu bir insanın yapması günler ve haftalar alabilecekken <em>Bombe</em> bu süreyi gün ve günlere indiriyordu.</p>
<p>Bununla birlikte Turing, Bletchley Park’ta çalıştığı süre boyunca kriptoloji alanında fayda sağlayacak birçok yöntem geliştirmişti. 1942’de geliştirdiği ve Almanların stratejik emirlerini şifreleyen Lorenz şifre makinesinin çarklarındaki dizgiyi elle çözmeye yarayan <em>Turingismus</em> ve dünyanın ilk programlanabilir dijital elektronik bilgisayarı <em>Colossus</em> bunlardan yalnızca ikisiydi.</p>
<div id="attachment_19230" style="width: 740px" class="wp-caption alignright"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-19230" class="wp-image-19230 size-large" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/07/bombe-1024x819.jpg" alt="" width="730" height="584" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/07/bombe-1024x819.jpg 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/07/bombe-300x240.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/07/bombe.jpg 1600w" sizes="auto, (max-width: 730px) 100vw, 730px" /><p id="caption-attachment-19230" class="wp-caption-text">Alan Turing’in geliştirdiği elektromekanik şifre çözme makinesi Bombe, Almanların şifresi çözülemez dediği Enigma makinelerinin işleyişini çözerek İngiltere’nin Nazi Almanyası karşısında zafer kazanmasını sağlamıştı.</p></div>
<p><strong>Yapay zekâ çalışmaları</strong></p>
<p>Turing, savaştan sonra da çalışmalarına devam etti. Aklındaki belki de en nefes kesici soru: “Bir makine düşünebilir miydi?” sorusuydu. Makinenin zekâsı olabileceğini düşünüyordu ve “Turing testi” denen bir test hazırladı. Bu teste göre eğer makineler düşünebiliyorsa bir insandan ayırt edilemez olmalıydı. Bu minvalde kafa yoran Turing, devreleri, yönergeleri saklayan ilk bilgisayarlardan olan <em>Manchester Mark 1</em> ve <em>Pilot ACE</em> (Otomatik Hesaplama Moturu) gibi bilgisayarlar üzerinde çalıştı. (Turing Testi halen başarıya ulaşmış değil. Eğer başarılırsa yapay zekânın zaferi olarak nitelendirilecek. Çalışmalar halen devam ediyor.)</p>
<p>İngiltere’ye katkılarından ötürü 1945’te şövalyelik nişan almasına ve 1951’de Royal Society’ye (Kraliyet Cemiyeti) seçilmesine rağmen, devletin üst kademeleri ve istihbarat yetkilileri hariç kimse onun ne iş yaptığını ve kim olduğunu bilmiyordu. Turing’in eşcinsel olmasının da bunda büyük bir etkisi vardı tabii ki. Zira Turing, eşcinsel olmanın toplum tarafından kabul görmediği ve hatta hukuken yasak olduğu bir dönemde yaşıyordu. Bu sebeple 1952’de bir suçlamaya bile maruz kalmış, homoseksüelliğin bir “hastalık” olduğu düşünülerek hormon tedavisi uygulamasına tabi tutulmuştu. (İngiltere hükümeti, Turing’in gördüğü muamele yüzünden 2009’da resmen özür diledi.)</p>
<p><strong>Zehirli elma</strong></p>
<p>Bu hatalı uygulamalar onun psikoloji üzerinde olumsuz etkiler yapmaya başlamasına rağmen o, bilim merakından ve çalışkanlığından vazgeçmedi. Matematiksel biyolojide, organizmalara biçim veren “morfogenez” kavramı üzerine çalışmalar yürüttü. Bu makaleleri 1992’ye kadar yayımlanmadı.</p>
<p>Çağının çok ötesinde bir deha olan Alan Turing, 8 Haziran 1954’te evinde ölü bulundu. Ölüm nedeni siyanür zehirlenmesiydi ve öldüğünde yanı başında bulunan ısırık elma hiçbir zaman test edilmedi.  Ölüm nedeninin intihar olduğu söylendi. Bir deha olarak değer görmesi ise ancak ölümünden sonra gerçekleşecekti. Bugün bilgisayar biliminin en seçkin ödülü onun ismini alıyor ve daha da değerlisi, her bilgisayar bilimci ve matematikçinin kalbinde yatan aslandır o; Alan Turing…</p>
<p><strong><em>Not:</em></strong><em> Başrollerini Benedict Cumberbatch ve Keira Knightley’in paylaştığı 2014 yapımı The Imitation Game filmi hem Enigma’nın şifre çözüm sürecini hem de Turing’in cinsel tercihleri sebebiyle yalnızlaştırılmasını konu ediniyor.</em></p>
<blockquote><p><strong>Matematik bilgisayar ile kesin olarak çözülebilir mi? </strong></p>
<p>1936-38 arasında Princeton Üniversitesi’nde Alonzo Church danışmanlığında doktorasını veren Turing, hocasıyla birlikte, fonksiyonların Turing Makinesi kullanılarak hesaplanabileceğini ileri süren bir tezi (Church-Turing tezi) ortaya attı. Bu tez kanıtlanamasa da bilgisayarcılar tarafından genel olarak kabul gördü. Turing Makinesi, günümüzde kullanılan bilgi işlem süreçlerinin hafıza, girdi-çıktı ve programlama özelliklerini öngörüyordu. Turing, herhangi bir matematiksel ifadenin doğru mu yoksa yanlış mı olduğunu belirleyebilecek bir prosedür olmadığını kanıtladı. Sonuç: Matematik kökten çözülemezdi.</p></blockquote>
<h5><strong>Enigma neydi?</strong></h5>
<p>1.Dünya Savaşı sırasında şifresiz ya da kırılması kolay şifrelerle Almanları zor durumda bırakan iletişim sisteminin yenilenmeye ihtiyacı vardı. Alman Ordusu, aradığı çözümü 1918’de bulacaktı. Alman mühendis A. Scherbius’un patentini aldığı Enigma, yıllar süren eğitim ve geliştirme çalışmalarının ardından 1928’de faaliyete geçirilerek Nazilere 2. Dünya Savaşı’nın başında büyük bir üstünlük verdi.</p>
<p><strong>İşleyişi:</strong> Denizaltılardan demiryollarına binlerce noktada kullanılan Enigma, ilkin güvenli olarak gönderilmesi gereken bir iletiyi şifreliyor. Ardından şifrelenmiş mesaj, alıcısına radyo, telgraf veya kurye tarafından ulaştırılıyor. Alıcı da yine Enigma’yı kullanarak mesajı deşifre ederek kodlanmamış düz metin haline getiriyordu.</p>
<p>Savaş boyunca yüz binden fazla üretilen Enigma, Hitler’in en büyük gücüydü. İngilizler, Enigma şifresini kırmak için 12.000 personel görevlendirdi. Ancak hiçbiri Alan Turing kadar başarılı olamayacaktı.</p>
<h5><strong>Yazı: Batuhan Sarıcan</strong> (<a href="mailto:batusarican@gmail.com">batusarican@gmail.com</a>)</h5>
<p><strong>Kaynakça:</strong></p>
<p>Andrew Robinson, <strong>Bilim İnsanları: Bir Keşif Destanı</strong>. Çev: Y. Türedi, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2014, s.270-275</p>
<p>Graham Lawton, <strong>Neredeyse Her Şeyin Kökeni</strong>. Çev: Y.A. Dalar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2019, s.218-219</p>
<p>Süleyman Sevinç, <strong>Kriptolojinin Dönüm Noktası: Enigma</strong>. TÜBİTAK, Ankara, 2012</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/nazileri-bitiren-bilim-insani-alan-turing">Nazileri bitiren bilim insanı: Alan Turing</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">19227</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Görelilik Teorisi&#8217;nin kanıtlanmasının öyküsü</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/gorelilik-teorisinin-kanitlanmasinin-oykusu</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Jan 2020 14:28:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fizik ve Uzay]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Albert Einstein]]></category>
		<category><![CDATA[Arthur Stanley Eddington]]></category>
		<category><![CDATA[bilim tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Eddington]]></category>
		<category><![CDATA[Einstein]]></category>
		<category><![CDATA[fizik]]></category>
		<category><![CDATA[görelilik teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[uzay]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=16439</guid>

					<description><![CDATA[<p>Albert Einstein&#8217;ı yalnızlıktan kurtaran deneyin üzerinden 100 yıl geçti Genel Görelilik Teorisi’ni ortaya attığında büyük tepki toplayan Einstein, yalnız değildi. İngiliz astrofizikçi Arthur Stanley Eddington, bu teoriyi kanıtlamak için büyük bir uğraş vererek ona arka çıkmıştı. Bugün Eddington’ın Einstein’ın teorisine yönelik ilk kanıtı ortaya atmasının üzerinden 100 yıl geçti. Evrenin temel fiziksel işleyişini anlayabilmek adına çığır açıcı bir teori olan ve bugün bilimsel bir yasa olarak kabul edilen Genel Görelilik Teorisi’ni ortaya atan Albert Einstein’ı yediden yetmişe tanımayan -neredeyse- yoktur. Ancak Arthur Stanley Eddington’ın (1882-1944) ismini -muhtemelen- büyük bir çoğunluğunuz bu yazıyla birlikte duymuş olacaksınız. Kendisi, Einstein’ın teorisini kanıtlayan ilk bilim insanı olmasının yanı sıra yıldızlar ile kara delikleri anlamak adına fizikte önemli bir yeri olan “Eddington sınırı” prensibinin de isim babası. Biz bu yazıda, onun Einstein’ın teorisi ile olan münasebetine değineceğiz. Bugün Genel Görelilik Teorisi dediğiniz zaman buna karşı çıkan bir fizikçiye pek rastlayamazsınız. Hele ki geçtiğimiz hafta basına servis edilen kara delik fotoğrafının ardından. Ancak 100 yıl öncesinde durum pek de böyle değildi. Albert Einstein, Genel Görelilik Teorisi’ni 1916&#8217;da yayımlamıştı. Einstein bu teoriyi öyle bir anda ortaya atmamıştı. En az sekiz yıla yayılan bir çalışma ve daha öncesinden gelen derin matematik ve fiziksel bilgi birikimi, tahlil ve gözlem söz konusuydu. Bu teori, 1905&#8217;te Özel Görelilik (İzafiyet) Teorisi’ni yayımladıktan sonra geliştirdiği iç görülerinden doğmuştu. Nasıl hareket ediyor olursa olsunlar, bütün gözlemciler için bilim yasalarının aynı olması gerektiği düşüncesine dayanan Einstein’ın Genel Görelilik Kuramı, kütleçekimi kuvvetini dört boyutlu uzay-zamanın eğrilmesiyle açıkladı. Başka bir deyişle, yıldız gibi büyük bir cisme yaklaşan ışık (ışınları), yerçekimi tarafından bükülüyordu. Bu etki niteliksel olarak Newton’un yerçekimi teorisi kullanılarak tahmin edilmişti. Newton&#8217;un kendisi de 1704’te yayımlanan Opticks kitabında tereddütlü bir şekilde şu önemli soruyu sormuştu: “Cisimler ışığa uzaktan etki etmiyor ve hareketleriyle ışınlarını büküyorlar mı?” Ama bu etkinin büyüklüğünü hesapladığına dair hiçbir kanıt söz konusu değildi (İlk tam hesaplama Alman matematikçi Johann Georg von Soldner tarafından 1804&#8217;te yayımlandı). Newton’un yerçekimi teorisi, elbette kavisli alanı (sapmayı) yerçekiminin bir sonucu olarak formüle etmemişti. Einstein’ın teorisinin kattığı yenilik buydu. Ve etkisini hesapladığında ışığın (Newton teorisinde olduğu gibi) kavisli uzayda saptığını doğruladı. Sapmayı ikiye katlayan bu eğrilikti. Bunun genel geçer bir teori olmadığının anlaşılması ise bir hayli zaman alacaktı. Çünkü Einstein, Newton&#8217;un yerçekimi yasalarının formülasyonunu değiştirerek yer ve zaman kavramlarını ortadan kaldırdığı teorisiyle fizik camiasına farklı bir paradigma öneriyordu. Bu teori o dönemde büyük yankıya ve karşı seslerin yükselmesine neden olmuştu. Einstein’ın amacı bilim insanlarının bakış açısını değiştirmekti. Ancak işi kolay değildi. Zira teoriyi ortaya attıktan hemen sonraki yıllarda, bu teorinin doğru olup olmadığın dair kesin bir gözlemsel kanıt yoktu. Yoksa Einstein yalnız mıydı? Genel Görelilik Teorisi’ni kanıtlayan ilk isim: Arthur Stanley Eddington Arthur Stanley Eddington olmasaydı Einstein’ın bu teoriyi doğrulama yolunda bir hayli yalnız kalacağı ortadaydı. Şimdi Eddington’dan bahsetmenin tam sırası. Fizik üzerine yaptığı çarpıcı bilimsel çalışmalar sayesinde 1913 yılında Cambridge Üniversitesi’nde Astronomi ve Deneysel Felsefe Plumian Profesörü pozisyonuna getirilen Eddington, ertesi yıl tüm Cambridge Gözlemevi&#8217;nin de başına geçecekti. Bunun yanı sıra Kraliyet Topluluğu Üyesi olarak seçilmişti. Birinci Dünya Savaşı sırasında Kraliyet Astronomi Derneği Sekreteri olarak Eddington, Hollandalı fizikçi Willem de Sitter&#8217;den Albert Einstein’ın yeni Genel Görelilik Teorisi hakkında bir dizi mektup ve yazı alan ilk kişilerdendi. Eddington, bu teoriyi doğru bir şekilde anlayabilecek matematik becerisine sahip birkaç İngiliz astronomundan biriydi. Genel Görelilik’le tanışmasının ardından hızlı bir şekilde İngiltere&#8217;de göreliliği savunanların başında geldi. Einstein, Eddington’ın Cambridge’de verdiği derslerden ve desteğinden haberdardı. Eddington bu derslerini, 1923&#8217;te Matematiksel Görelilik Teorisi adıyla yayımlanan kitabının temeli olarak kullanacaktı. Einstein, bu çalışma için şunları söylemişti: “Herhangi bir dilde konunun en iyi sunumu.” Kısacası Eddington, astrofizik ve kozmoloji konusundaki derin bilgi birikimine dayanarak Einstein’ın teorisi ile ilgilenen bir astronomdu ve bunu ispatlama görevini üstlenmişti. Eddington, bu teoriyi kanıtlamak için tam güneş tutulmasını dayanak olarak gösterecekti. Güneşten gelen ışığın yerçekimi tarafından sapmasının veya bükülmesinin ölçülebileceğini savunuyordu. Bu kritik bir testti, çünkü Einstein’ın teorisi, Isaac Newton’un evrensel çekim kuvveti yasası kullanılarak elde edilen değerin tam olarak iki katı bir sapma öngörüyordu. İhtiyaç duyulan tutulma, 1919 yılında yani bundan tam 100 yıl önce gerçekleşti. Eddington, Kuzey Brezilya&#8217;daki Sobral ve Kuzey Afrika kıyılarındaki Príncipe adasından bunu kanıtlamaya girişti. Ancak işi hiç de kolay değildi; tüm dehşetiyle devam eden Birinci Dünya Savaşı, hem İngiliz ve Alman bilim insanları arasındaki mesafeyi açıyor hem de bilimsel gözlem için seyahatler yapmalarına engel oluyordu. Bilim sınırları ortadan kaldırıyor Einstein bir Alman ve kendisi de bir İngilizdi; yani birbirine düşman iki taraf, bilim için kolkolaydı. Eddington’ın vicdani retçi olması da bu iş birliğinde pay sahibiydi tabii ki. Savaş yıllarından önce kurdukları dostluklar ve bilimin birleştiriciliği bu teorinin kanıtlanmasına yardımcı olacaktı. Eddington, daha sonra Cambridge Gözlemevi ve Kraliyet Astronomi Derneği&#8217;nin müdürü olacak Frank Watson Dyson’ın da desteğini alarak 1919&#8217;da tam güneş tutulmasıyla bu teoriyi kanıtlayacaktı. İşleyiş şu şekilde olacaktı; Tutulma sırasında Güneş, Taurus Takımyıldızı’ndaki parlak yıldızlar kümesi olan Hyades&#8217;in önünde konumlanacaktı. Böylece, tutulma diskinin yakınındaki birçok yıldız görünür olacaktı. (Bu, Einstein tarafından tahmin edilen ışık bükülmesinin, Güneş&#8217;e yakın gözlemlenen yıldızlarda en büyük etkiyi yaratacağı için önemliydi.) Yıldızların Güneş&#8217;e göre konumları, fotografik plakalar üzerine kaydedilebilir, ölçülebilir ve sonra yıldızları gösteren referans plakalarla karşılaştırılabilirdi. Güneş, görüş alanını kapatmıyordu. Güneş&#8217;in çekim alanının neden olduğu herhangi bir belirgin kayma daha sonra hesaplanabilirdi. Ne kadar fazla yıldız ölçülürse, gözlemcinin sistematik hataları düzeltme ve rastgele hataları azaltma şansı o kadar iyi olurdu. Fikir buydu. Ancak hem gözlem yapma tekniklerinde hem de -daha önce belirttiğimiz gibi- keşif lojistiğinde pratikte aşılması gereken birçok engel vardı. Tutulma yolunu izlemek (Kuzey Brezilya’dan Atlantik’e, oradan da Batı Afrika’ya geçmek) ülkeler arası düşmanlıklar sebebiyle çok zordu. Kasım 1918&#8217;deki ateşkes, planı yürürlüğe koymak için büyük fırsat oldu. Dyson, genelde İngiltere’de kalırken Eddington, Príncipe&#8217;ye gitti; Londra&#8217;daki Royal Greenwich Gözlemevi’nde çalışan Andrew Crommelin ise Sobral&#8217;a gitti. Eddington’ın 1919’da Afrika’daki Príncipe adasında kaydettiği güneş tutulması gözlemleri ve fotoğrafları, Einstein’ın da öngördüğü gibi Güneş&#8217;in çekim alanının neden olduğu ışıktaki hafif bir sapma, tahminlerini etkili bir şekilde doğrulayacaktı. Güneş&#8217;e yakın geçen ışığın bükülmesinin doğrulanması, o zamanlarda genel göreliliğin ilk kesin kanıtıydı. Sınırları aşan müthiş bir bilimsel çabanın eseri… Sonuç olarak İngiliz astrofizikçi Sir Arthur Eddington’ın -Frank Watson Dyson’ın da desteğiyle- 20.yüzyılın başlarında yerçekimi nedeniyle ışığın bükülmesini gözlemsel olarak teyit etmesi, bugün Einstein’ın teorisinin fiziğin en temel yasalarından birisi olarak anılmasında büyük bir rol oynamıştı. Bununla birlikte, yıldızlarının iç yapısına ve parlaklıklarına (Eddington sınırına) yönelik çalışmaların gidişatını belirlemesi açısından da Eddington’ın ismi fizik tarihine altın harflerle yazılacaktı. Bilimin, bayrakların ve sınırların ötesinde birleştirici gücüne bir örnek daha. Bilimin birleştirici gücü olmasaydı bugün Genel Görelilik Teorisi unutulup gidebilir, günümüzün bilimcileri bize geçtiğimiz haftaki gibi kara delik fotoğrafı sunamayabilirdi. O fotoğrafın ortaya çıkarılması da dünyanın dört bir yanından birçok ülke vatandaşı bilimcinin bir araya gelmesiyle mümkün olmuştu. Bu birliktelik, Einstein ve Eddington’a saygı duruşu niteliğindeydi. Bilim, her zaman olduğu gibi savaşa ve ayrımcılığa üstün gelmişti. (Not: Konuya ilgi duyuyorsanız 2008 yapımı Einstein ve Eddington filmini de izleyebilirsiniz.) Yazı: Batuhan Sarıcan / batusarican@gmail.com &#160; Kaynakça: Stephen Hawking &#38; Leonard Mlodinov. Zamanın Kısa Tarihi, Çev: Selma Öğünç, Doğan Kitap, 2012 https://www.nature.com/articles/d41586-019-01172-z http://www-history.mcs.st-andrews.ac.uk/Biographies/Eddington.html https://www.physicsoftheuniverse.com/scientists_eddington.html</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/gorelilik-teorisinin-kanitlanmasinin-oykusu">Görelilik Teorisi&#8217;nin kanıtlanmasının öyküsü</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h4><b>Albert Einstein&#8217;ı yalnızlıktan kurtaran deneyin üzerinden 100 yıl geçti</b></h4>
<p><em>Genel Görelilik Teorisi’ni ortaya attığında büyük tepki toplayan Einstein, yalnız değildi. İngiliz astrofizikçi Arthur Stanley Eddington, bu teoriyi kanıtlamak için büyük bir uğraş vererek ona arka çıkmıştı. Bugün Eddington’ın Einstein’ın teorisine yönelik ilk kanıtı ortaya atmasının üzerinden 100 yıl geçti.</em></p>
<p>Evrenin temel fiziksel işleyişini anlayabilmek adına çığır açıcı bir teori olan ve bugün bilimsel bir yasa olarak kabul edilen Genel Görelilik Teorisi’ni ortaya atan Albert Einstein’ı yediden yetmişe tanımayan -neredeyse- yoktur. Ancak Arthur Stanley Eddington’ın (1882-1944) ismini -muhtemelen- büyük bir çoğunluğunuz bu yazıyla birlikte duymuş olacaksınız. Kendisi, Einstein’ın teorisini kanıtlayan ilk bilim insanı olmasının yanı sıra yıldızlar ile kara delikleri anlamak adına fizikte önemli bir yeri olan “Eddington sınırı” prensibinin de isim babası. Biz bu yazıda, onun Einstein’ın teorisi ile olan münasebetine değineceğiz.</p>
<p>Bugün Genel Görelilik Teorisi dediğiniz zaman buna karşı çıkan bir fizikçiye pek rastlayamazsınız. Hele ki geçtiğimiz hafta basına servis edilen kara delik fotoğrafının ardından. Ancak 100 yıl öncesinde durum pek de böyle değildi. Albert Einstein, Genel Görelilik Teorisi’ni 1916&#8217;da yayımlamıştı. Einstein bu teoriyi öyle bir anda ortaya atmamıştı. En az sekiz yıla yayılan bir çalışma ve daha öncesinden gelen derin matematik ve fiziksel bilgi birikimi, tahlil ve gözlem söz konusuydu. Bu teori, 1905&#8217;te Özel Görelilik (İzafiyet) Teorisi’ni yayımladıktan sonra geliştirdiği iç görülerinden doğmuştu.</p>
<p>Nasıl hareket ediyor olursa olsunlar, bütün gözlemciler için bilim yasalarının aynı olması gerektiği düşüncesine dayanan Einstein’ın Genel Görelilik Kuramı, kütleçekimi kuvvetini dört boyutlu uzay-zamanın eğrilmesiyle açıkladı. Başka bir deyişle, yıldız gibi büyük bir cisme yaklaşan ışık (ışınları), yerçekimi tarafından bükülüyordu. Bu etki niteliksel olarak Newton’un yerçekimi teorisi kullanılarak tahmin edilmişti. Newton&#8217;un kendisi de 1704’te yayımlanan<em> Opticks</em> kitabında tereddütlü bir şekilde şu önemli soruyu sormuştu: <em>“Cisimler ışığa uzaktan etki etmiyor ve hareketleriyle ışınlarını büküyorlar mı?”</em> Ama bu etkinin büyüklüğünü hesapladığına dair hiçbir kanıt söz konusu değildi (İlk tam hesaplama Alman matematikçi Johann Georg von Soldner tarafından 1804&#8217;te yayımlandı). Newton’un yerçekimi teorisi, elbette kavisli alanı (sapmayı) yerçekiminin bir sonucu olarak formüle etmemişti. Einstein’ın teorisinin kattığı yenilik buydu. Ve etkisini hesapladığında ışığın (Newton teorisinde olduğu gibi) kavisli uzayda saptığını doğruladı. Sapmayı ikiye katlayan bu eğrilikti.</p>
<p>Bunun genel geçer bir teori olmadığının anlaşılması ise bir hayli zaman alacaktı. Çünkü Einstein, Newton&#8217;un yerçekimi yasalarının formülasyonunu değiştirerek yer ve zaman kavramlarını ortadan kaldırdığı teorisiyle fizik camiasına farklı bir paradigma öneriyordu. Bu teori o dönemde büyük yankıya ve karşı seslerin yükselmesine neden olmuştu. Einstein’ın amacı bilim insanlarının bakış açısını değiştirmekti. Ancak işi kolay değildi. Zira teoriyi ortaya attıktan hemen sonraki yıllarda, bu teorinin doğru olup olmadığın dair kesin bir gözlemsel kanıt yoktu. Yoksa Einstein yalnız mıydı?</p>
<div id="attachment_16440" style="width: 310px" class="wp-caption alignright"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-16440" class="wp-image-16440 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/01/eddinton-ve-einstein-cambridgede-300x288.jpg" alt="" width="300" height="288" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/01/eddinton-ve-einstein-cambridgede-300x288.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/01/eddinton-ve-einstein-cambridgede.jpg 816w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /><p id="caption-attachment-16440" class="wp-caption-text">Haziran 1930&#8217;da Cambridge&#8217;deki Gözlemevi&#8217;nin bahçesinde çekilen bu fotoğrafta Einstein ile Eddington sohbet ediyor.</p></div>
<p><strong>Genel Görelilik Teorisi’ni kanıtlayan ilk isim: Arthur Stanley Eddington</strong></p>
<p>Arthur Stanley Eddington olmasaydı Einstein’ın bu teoriyi doğrulama yolunda bir hayli yalnız kalacağı ortadaydı. Şimdi Eddington’dan bahsetmenin tam sırası. Fizik üzerine yaptığı çarpıcı bilimsel çalışmalar sayesinde 1913 yılında Cambridge Üniversitesi’nde Astronomi ve Deneysel Felsefe Plumian Profesörü pozisyonuna getirilen Eddington, ertesi yıl tüm Cambridge Gözlemevi&#8217;nin de başına geçecekti. Bunun yanı sıra Kraliyet Topluluğu Üyesi olarak seçilmişti.</p>
<p>Birinci Dünya Savaşı sırasında Kraliyet Astronomi Derneği Sekreteri olarak Eddington, Hollandalı fizikçi Willem de Sitter&#8217;den Albert Einstein’ın yeni Genel Görelilik Teorisi hakkında bir dizi mektup ve yazı alan ilk kişilerdendi. Eddington, bu teoriyi doğru bir şekilde anlayabilecek matematik becerisine sahip birkaç İngiliz astronomundan biriydi. Genel Görelilik’le tanışmasının ardından hızlı bir şekilde İngiltere&#8217;de göreliliği savunanların başında geldi.</p>
<p>Einstein, Eddington’ın Cambridge’de verdiği derslerden ve desteğinden haberdardı. Eddington bu derslerini, 1923&#8217;te Matematiksel Görelilik Teorisi adıyla yayımlanan kitabının temeli olarak kullanacaktı. Einstein, bu çalışma için şunları söylemişti: <em>“Herhangi bir dilde konunun en iyi sunumu.”</em> Kısacası Eddington, astrofizik ve kozmoloji konusundaki derin bilgi birikimine dayanarak Einstein’ın teorisi ile ilgilenen bir astronomdu ve bunu ispatlama görevini üstlenmişti.</p>
<p>Eddington, bu teoriyi kanıtlamak için tam güneş tutulmasını dayanak olarak gösterecekti. Güneşten gelen ışığın yerçekimi tarafından sapmasının veya bükülmesinin ölçülebileceğini savunuyordu. Bu kritik bir testti, çünkü Einstein’ın teorisi, Isaac Newton’un evrensel çekim kuvveti yasası kullanılarak elde edilen değerin tam olarak iki katı bir sapma öngörüyordu. İhtiyaç duyulan tutulma, 1919 yılında yani bundan tam 100 yıl önce gerçekleşti. Eddington, Kuzey Brezilya&#8217;daki Sobral ve Kuzey Afrika kıyılarındaki Príncipe adasından bunu kanıtlamaya girişti. Ancak işi hiç de kolay değildi; tüm dehşetiyle devam eden Birinci Dünya Savaşı, hem İngiliz ve Alman bilim insanları arasındaki mesafeyi açıyor hem de bilimsel gözlem için seyahatler yapmalarına engel oluyordu.</p>
<div id="attachment_16441" style="width: 310px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-16441" class="size-medium wp-image-16441" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/01/1919-solar-eclipse-300x257.jpg" alt="" width="300" height="257" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/01/1919-solar-eclipse-300x257.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/01/1919-solar-eclipse.jpg 630w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /><p id="caption-attachment-16441" class="wp-caption-text">Albert Einstein’ın teorisinin ilk kanıtı, 1919’da Eddington öncülüğünde tam güneş tutulmasının gözlemlenmesiyle mümkün oldu. The Nautical Almanac’ta yer alan bu harita, Kuzey Brezilya&#8217;daki Sobral’den Kuzey Afrika kıyılarındaki Príncipe adasına tam tutulmanın gözlemlenebileceği çizgiyi gösteriyor.</p></div>
<p><strong>Bilim sınırları ortadan kaldırıyor</strong></p>
<p>Einstein bir Alman ve kendisi de bir İngilizdi; yani birbirine düşman iki taraf, bilim için kolkolaydı. Eddington’ın vicdani retçi olması da bu iş birliğinde pay sahibiydi tabii ki. Savaş yıllarından önce kurdukları dostluklar ve bilimin birleştiriciliği bu teorinin kanıtlanmasına yardımcı olacaktı. Eddington, daha sonra Cambridge Gözlemevi ve Kraliyet Astronomi Derneği&#8217;nin müdürü olacak Frank Watson Dyson’ın da desteğini alarak 1919&#8217;da tam güneş tutulmasıyla bu teoriyi kanıtlayacaktı.</p>
<p>İşleyiş şu şekilde olacaktı; Tutulma sırasında Güneş, Taurus Takımyıldızı’ndaki parlak yıldızlar kümesi olan Hyades&#8217;in önünde konumlanacaktı. Böylece, tutulma diskinin yakınındaki birçok yıldız görünür olacaktı. (Bu, Einstein tarafından tahmin edilen ışık bükülmesinin, Güneş&#8217;e yakın gözlemlenen yıldızlarda en büyük etkiyi yaratacağı için önemliydi.) Yıldızların Güneş&#8217;e göre konumları, fotografik plakalar üzerine kaydedilebilir, ölçülebilir ve sonra yıldızları gösteren referans plakalarla karşılaştırılabilirdi. Güneş, görüş alanını kapatmıyordu. Güneş&#8217;in çekim alanının neden olduğu herhangi bir belirgin kayma daha sonra hesaplanabilirdi. Ne kadar fazla yıldız ölçülürse, gözlemcinin sistematik hataları düzeltme ve rastgele hataları azaltma şansı o kadar iyi olurdu.</p>
<p>Fikir buydu. Ancak hem gözlem yapma tekniklerinde hem de -daha önce belirttiğimiz gibi- keşif lojistiğinde pratikte aşılması gereken birçok engel vardı. Tutulma yolunu izlemek (Kuzey Brezilya’dan Atlantik’e, oradan da Batı Afrika’ya geçmek) ülkeler arası düşmanlıklar sebebiyle çok zordu. Kasım 1918&#8217;deki ateşkes, planı yürürlüğe koymak için büyük fırsat oldu. Dyson, genelde İngiltere’de kalırken Eddington, Príncipe&#8217;ye gitti; Londra&#8217;daki Royal Greenwich Gözlemevi’nde çalışan Andrew Crommelin ise Sobral&#8217;a gitti.</p>
<p>Eddington’ın 1919’da Afrika’daki Príncipe adasında kaydettiği güneş tutulması gözlemleri ve fotoğrafları, Einstein’ın da öngördüğü gibi Güneş&#8217;in çekim alanının neden olduğu ışıktaki hafif bir sapma, tahminlerini etkili bir şekilde doğrulayacaktı. Güneş&#8217;e yakın geçen ışığın bükülmesinin doğrulanması, o zamanlarda genel göreliliğin ilk kesin kanıtıydı. Sınırları aşan müthiş bir bilimsel çabanın eseri…</p>
<p>Sonuç olarak İngiliz astrofizikçi Sir Arthur Eddington’ın -Frank Watson Dyson’ın da desteğiyle- 20.yüzyılın başlarında yerçekimi nedeniyle ışığın bükülmesini gözlemsel olarak teyit etmesi, bugün Einstein’ın teorisinin fiziğin en temel yasalarından birisi olarak anılmasında büyük bir rol oynamıştı. Bununla birlikte, yıldızlarının iç yapısına ve parlaklıklarına (Eddington sınırına) yönelik çalışmaların gidişatını belirlemesi açısından da Eddington’ın ismi fizik tarihine altın harflerle yazılacaktı.</p>
<p>Bilimin, bayrakların ve sınırların ötesinde birleştirici gücüne bir örnek daha. Bilimin birleştirici gücü olmasaydı bugün Genel Görelilik Teorisi unutulup gidebilir, günümüzün bilimcileri bize geçtiğimiz haftaki gibi kara delik fotoğrafı sunamayabilirdi. O fotoğrafın ortaya çıkarılması da dünyanın dört bir yanından birçok ülke vatandaşı bilimcinin bir araya gelmesiyle mümkün olmuştu. Bu birliktelik, Einstein ve Eddington’a saygı duruşu niteliğindeydi. Bilim, her zaman olduğu gibi savaşa ve ayrımcılığa üstün gelmişti.</p>
<p><strong>(Not:</strong> Konuya ilgi duyuyorsanız 2008 yapımı <em>Einstein ve Eddington</em> filmini de izleyebilirsiniz.)</p>
<p><strong>Yazı: </strong><strong>Batuhan Sarıcan / </strong><a href="mailto:batusarican@gmail.com">batusarican@gmail.com</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynakça:</strong></p>
<p>Stephen Hawking &amp; Leonard Mlodinov. <strong>Zamanın Kısa Tarihi</strong>, Çev: Selma Öğünç, Doğan Kitap, 2012</p>
<p><a href="https://www.nature.com/articles/d41586-019-01172-z">https://www.nature.com/articles/d41586-019-01172-z</a></p>
<p><a href="http://www-history.mcs.st-andrews.ac.uk/Biographies/Eddington.html">http://www-history.mcs.st-andrews.ac.uk/Biographies/Eddington.html</a></p>
<p><a href="https://www.physicsoftheuniverse.com/scientists_eddington.html">https://www.physicsoftheuniverse.com/scientists_eddington.html</a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/gorelilik-teorisinin-kanitlanmasinin-oykusu">Görelilik Teorisi&#8217;nin kanıtlanmasının öyküsü</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">16439</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Bilimlerin kurucusu ve büyük kâşif: Alexander von Humboldt</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/bilimlerin-kurucusu-ve-buyuk-kasif-alexander-von-humboldt</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 12 Oct 2019 15:59:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam Bilimleri]]></category>
		<category><![CDATA[Yerküre]]></category>
		<category><![CDATA[Alexander von Humboldt]]></category>
		<category><![CDATA[bilim tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[botanik]]></category>
		<category><![CDATA[Charles Darwin]]></category>
		<category><![CDATA[doğa illüstratörü]]></category>
		<category><![CDATA[ekoloji]]></category>
		<category><![CDATA[etnoloji]]></category>
		<category><![CDATA[fizik]]></category>
		<category><![CDATA[iklim değişikliği]]></category>
		<category><![CDATA[iktisadi coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[jeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[kimya]]></category>
		<category><![CDATA[okyanusbilimi]]></category>
		<category><![CDATA[volkanoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=15532</guid>

					<description><![CDATA[<p>İklim değişikliğini bilim tarihinde ilk defa dile getiren Alexander von Humboldt 250 yaşında! (1769-1859). Humboldt adını özel kılan, ileride “Gaia” ismi verilecek (gezegeni, en küçük mikroorganizmadan en büyük canlı organizmasına kadar birbiriyle etkileşim içinde, nefes alan bir organizma olarak gören) felsefeyi temel alarak, ekolojiyi ilk defa bir bilim dalı olarak ortaya koymasıydı. Coğrafyadan jeolojiye, ekolojiden jeofiziğe birçok disiplin, onun sırtında bir çantayla çıktığı doğa gezilerine çok şey borçlu.  Alexander von Humboldt ve ona refakat eden üç kişi, Ekvador’da bulunan kubbe şeklindeki yanardağ Chimborazo’ya tırmanıyor. Dar bir geçitte, düşe kalka, elleri ve dizleri kanaya kanaya ilerliyor ve yanı başlarındaki uçuruma bakmamak için kendilerini zor tutuyorlar. Humboldt’un yanında, Avrupa’dan getirdiği ekipmanlar var; atmosfer basıncını ölçmek için barometre, sıcaklığı ölçmek için termometre, enlemi belirlemek için sekstant, gökyüzünün maviliğini ölçmek için siyanometre ve suni ufuk. Rakım yükseldikçe artan buz gibi rüzgâr, hareketlerini kısıtlasa da tırmanışlarına devam ediyorlar. Humboldt, rastladığı herhangi bir canlıyı; kuşu, böceği veya bitkiyi defterine ayrıntılarıyla not alıp çiziktiriyor. Yerçekimi, sıcaklık ve basınç ölçümleri yapmak için ekibi zaman zaman durduruyor. 5.400 metre rakıma ulaştıklarında bir kayada gördüğü yosun parçası, bildiği anlamda canlılığın son belirtisiydi. Tırmanmaya devam ettiler. Buzul yarığını aşarak zirveye ulaştığında Humboldt, ayakları kanlar içinde, sislerin arasından önce yere, ardından göğe baktı. Resmen bulutların arasındaydı. O an fark ettiği tek şey, ince havada zar zor soluk alması değildi. Bir aydınlanma anı yaşıyordu. Humboldt o an, yeryüzündeki her şeyin birbirine bağlı, yaşayan devasa bir organizma olduğunun farkına varıyordu. Daha sonraları bu görüş James Lovelock tarafından geliştirilerek “Gaia Teorisi” olarak ortaya atılsa da fikrin çıkış noktası Humboldt’un bu keşfiydi. Yeryüzündeki her şeyin birbirine bağlı olduğunu keşfetti Humboldt’un bilgiyi sentezleme yetisi çok iyiydi. Bu da ona doğadaki her şeyin birbirine bağlı olduğu konusundaki temel teorisini geliştirmesine izin vermişti. Dahası, bu muhteşem örüntüdeki herhangi bir unsurunun zarar görmesinin sistemde kötü etki yaratacağını savunuyordu. Örneğin ormansızlaşmanın, iklime ve çevreye zarar verebileceği konusunda daha o günden uyarmıştı. Çünkü ormanlar atmosferi nemlendirir, soğutur ve toprak erozyonunu önlerdi. Humboldt’a göre mikroskobik bir canlıdan insana, havadan toprağa her şey bir bütündü. Doğa, soluk alıp veren bir bütündü, biz de bu bütünün sadece bir parçasıydık. İşte bilim tarihindeki belki de en bütüncül keşifti bu. Humboldt, doğayı keşfetmişti: “Bu muazzam sebep sonuç zinciri içerisinde hiçbir gerçeklik, diğer şeylerden soyutlanarak değerlendirilemez.” Buna bağlı olarak, 1800 yılında Venezuela’daki Valencia Gölü’ndeki sömürge çiftliklerinin çevreye yıkıcı etkisini gördükten sonra insan kaynaklı iklim değişikliğini ortaya atan ilk bilim insanı olacaktı. Humboldt olmasaydı Darwin olmazdı  Humboldt, ömrünü adadığı keşfini 1802 yılında gerçekleştirdiğinde doğal seleksiyona dayalı “Evrim Teorisi” fikrinin sahibi Darwin, daha portakalda vitamindi. Darwin, otobiyografisinde anlattığı üzere her ne kadar Humboldt’la ilk karşılaşmasında pek de iyi bir izlenime kapılmamış olsa da sonradan sonraya Darwin&#8217;i Darwin yapan kişinin Alexander von Humboldt olduğu anlaşılacaktı. Darwin, Humboldt’un notlarını okuduktan sonra şunları söyleyecekti: “Humboldt’un Kişisel Anlatısı’nı okumak kadar hiçbir şey benim gayretimi kamçılamamıştı.” Darwin ayrıca, Humboldt olmasaydı ne Beagle’a bineceğini ne de Türlerin Kökeni’nin ortaya çıkacağını itiraf edecekti. Bilim uğruna ayrıcalıklı bir hayatı reddetti Hikâye aslında, “18.yüzyıl Berlin’inin ılık bir Eylül akşamında Prusya Kralı II.Wilhelm’in yaverinin oğlu olarak hayata gözlerini açan Friedrich Wilhelm Karl Heinrich Alexander von Humboldt…” tarzında sıkıcı bir başlangıca sahip. Ancak bu hikâyeyi sıkıcı olmaktan uzaklaştıran, Humboldt’un varlıklı ve saygın ailesinin sağladığı imkânları bir kenara itip doğayı keşfetmesini sağlayan “merak hastalığı”nın peşinden gitmesiydi. Şüphesiz ailesinden kendi kalan büyük mirasın da yardım ve katkısıyla.. Zira daha çocukluğunda akranları bez bebekleriyle oynarken küçük Alex, Berlin’deki büyük bahçeli evlerinin sağladığı imkânla doğayı kendisine “oyun alanı” bellemişti. Küçük yaşında çiçek, kelebek, arı ve çeşitli taşların koleksiyonunu yapıyor ve onları kendine göre sınıflandırıyordu. Bu sebeple ona “küçük eczacı” diye hitap ediliyordu. Kaptan James Cook gibi gezginlerle ilgili okuduğu kitaplar onu büyülerken, gezintiye çıktığı ormanın sınırlarını aşmak, onun en büyük hayali haline geliyordu. Alex büyüdü. O dönemin şartlarına bağlı olarak ailesi ve çevresi tarafından “Ekonomi” eğitimi alması dikte edildi. Bunun üzerine eğitimini bu yönde almaya başlasa da fizik, kimya ve botanik gibi derslere ilgi duyuyor ve kendini o yönde yetiştiriyordu. Ticaret Akademisi&#8217;ne kaydolmasının ardından ailesinin memur ol dayatmasıyla Maden Bakanlığı bünyesinde işe girmesiyle, Prusya’nın en başarılı maden mühendislerinden biri olarak anılmaya çoktan başlamıştı. Merakına yenik düşen adam Ancak onun gönlü başka yerdeydi; vaktini daha çok doğa üzerine çizimler ve okumalar yaparak geçiriyor, botanik üzerine kafa yoruyor ve hatta kitaplar yazıyordu. Ve bir seyyah ve bir doğabilimciye dönüşecekti. Bir yaşama birçok yaşam sığdıran Humboldt’u nasıl tanımlarsanız tanımlayın, onu “merakına yenik düşen adam” olarak tanımlamak mümkündü. Fransa, İspanya, Amerika’nın güneyi ve Rusya başta olmak üzere Avrupa, Asya ve özellikle de Latin Amerika’da yaptığı geziler sırasında topladığı numuneleri sınıflandıran, bunlarla ilgili yazılar yazan, çizimler yapan ve tüm bu çalışmalarını yayımlayarak bilim dünyasına kazandıran bir isme dönüştü. Humboldt, yerkürenin altını ve üstünü, işleyen bir sistemin parçası ve bir laboratuvar olarak görüyordu. Bu açıdan tüm hayatını gözlemlere ve bilimsel veri toplayıp bunları bilim dünyasına kazandırmaya adamış bir bilim insanıydı. Bugün hava durumu haritalarında gördüğümüz ısı ve basınç çizgileriyle manyetik Ekvatoru bile o keşfedecekti. Bilimlerin Shakespeare’i Yaptığı bazı çizim ve sınıflandırmalar, bilim dünyasında ilk defa tanımlanıyordu. (Sırf Latin Amerika’dan getirdiklerinin arasında bilim dünyasında ilk kez tanımlanan numune sayısı 60.000’di) Botanik, zooloji, fizyoloji, mineraloji ve özellikle de “Kosmos” isimli eseriyle astronomiye yaptığı katkılarla ismi bugün çok sayıda bitki ile hayvan türüne, birçok sokağa, bilimsel burslara, üniversitelere verilen bir deha o; ekoloji, coğrafya, jeofizik ve jeomorfoloji bilim dallarının modern anlamda kurucusu. Bu haliyle ona “Bilimlerin Shakespeare’i” lakabı bile takıldı. Uzak coğrafyalarda ve ıssız doğada olmayı tercih etse de hayatı boyunca alıp gönderdiği on binlerce mektupla, bilim dünyasıyla irtibat halindeki bir bilim insanıydı aynı zamanda. Bilgiyi alıyor ve paylaşmayı seviyordu. Doğayı kesin yasalarla belirlemenin yetersiz kalacağını düşünerek doğanın hissedilmesi gerektiğini düşünüyordu. ABD’li yazar ve şair Ralph Waldo Emerson, onun için “Gözleri doğal bir mikroskop ve teleskop” diyerek hayranlığını dile getiriyordu. Dünyada kaç bilim insanı, kendi vücudunu deney tahtası olarak kullanırdı ki? Ondaki bu doğa tutkusu olmasa, nefessiz kalıp bayılmasına rağmen 6.310 rakımlı Chimborazo’nun zirvesine tırmanmayı başarabilir miydi? Ondaki bu merak olmasa ailesinden miras kalan bütün zenginliği doğa keşfi için seyahatlere ve diğer bilim insanlarına destek olmak amacıyla harcayıp mezara girerken meteliksiz bir adam olur muydu hiç? O, doğduğu Prusya malikanesinin uçsuz bucaksız bahçeleri veya Paris ile Berlin’deki devasa saraylarda değil Orinoco Nehri’nin uzak kollarındaki tropikal cangıllarda, Moğolistan sınırındaki ıssız Kazak bozkırlarında veya zar zor nefes aldığı Chimborazo’nun zirvesinde kendisini daha iyi hissediyordu. Çünkü doğayı sevmek ve keşfetmek bunu gerektiriyordu. Alexander von Humboldt&#8217;un Maceraları   Dört yıl önce, tarihçi Andrea Wulf, Prusyalı doğabilimci Alexander von Humboldt&#8217;un biyografisi (Ayrıntı Yayınları tarafından Türkçeye de kazandırılan) Doğanın Keşfi’ni yazarak bu al andaki açığı kapattı. Bu kitaba kadar Humboldt’a yönelik eserler, sadece dolaylı anlatılardan, kısa yazı ve makalelerden ibaretti. Bu yıl ise Humboldt’un doğumunun 250. yıldönümünü kutlamak için Andrea Wulf ile illüstratör Lillian Melcher, Humboldt’un beş yıl boyunca Latin Amerika’yı keşfini görselleştiren bir çizgi roman hazırladı. Tarihi bilgilere dayanarak hazırlanan ve Humboldt’un kişiliğine de ayna tutan eserde, hayati tehlikenin bile veri toplama yolunda onu durduramadığını görüyorsunuz: Timsahlarla dolu nehirler, ölümcül sivrisineklerden geçilmeyen yağmur ormanları ve bir yanlışın bütün hayatınıza mal olacağı yanardağlar onu hiçbir zaman durdurmamıştı. Kitapta bu anlardan kesitler sunan canlandırmalar mevcut. Her türlü flora ve fauna türüne rastlayan Humboldt’un her ölçümü titizlikle kaydetmesi sayesinde bugün birçok disiplinin önü açıldı. Humboldt’un ekipmanları sayesinde yaptığı gözlem ve çıkarımlar, gittiği yerlerdeki çevreye yönelik aldığı not ve yaptığı çizimlerden ilham alınarak çizilen illüstrasyonlar da oldukça aydınlatıcı. Yazıda Humboldt’un bilim insanı yönünü ele alsak da Humboldt, köleliğe tamamıyla karşı çıkan bir liberaldi. Fransız Devrimi’nin ateşli bir savunucusuydu. Alexander von Humboldt&#8217;un Maceraları, onun sadece bilimsel katkılarını değil, onu her yönüyle tanımaya başlamak için de güzel bir başlangıç. Ancak henüz Türkçeye çevrilmedi. Yayınevlerine duyurulur. Yazı: Batuhan Sarıcan / batusarican@gmail.com Not: Bu yazı, dergimizin 183. sayısında yayımlanmıştır. Kaynakça Andrea Wulf, Doğanın Keşfi: Alexander von Humboldt’un Yeni Dünyası, Çev: Emrullah Ataseven, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2017 Prof. Dr. İlhami Kiziroğlu, Doğabilimci Alexander Von Humboldt&#8217;un (1769-1859) Yaşamı ve Bilimsel Çalışmaları, Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, Yıl: 1993, Sayı: 9, Sayfa: 281-300 Alison Abbott, Alexander von Humboldt: the graphic novel, Nature, https://www.nature.com/articles/d41586-019-00958-5 Charles Darwin, Yaşamım. Çev: Ozan Karakaş, ALFA Yayıncılık, İstanbul, 2018</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/bilimlerin-kurucusu-ve-buyuk-kasif-alexander-von-humboldt">Bilimlerin kurucusu ve büyük kâşif: Alexander von Humboldt</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>İklim değişikliğini bilim tarihinde ilk defa dile getiren Alexander von Humboldt 250 yaşında! </em><strong>(1769-1859). </strong><em>Humboldt adını özel kılan, ileride “Gaia” ismi verilecek (gezegeni, en küçük mikroorganizmadan en büyük canlı organizmasına kadar birbiriyle etkileşim içinde, nefes alan bir organizma olarak gören) felsefeyi temel alarak, ekolojiyi ilk defa bir bilim dalı olarak ortaya koymasıydı. Coğrafyadan jeolojiye, ekolojiden jeofiziğe birçok disiplin, onun sırtında bir çantayla çıktığı doğa gezilerine çok şey borçlu. </em></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-15537 alignleft" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/von-humboldt-259x300.jpg" alt="" width="259" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/von-humboldt-259x300.jpg 259w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/von-humboldt-886x1024.jpg 886w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/von-humboldt.jpg 934w" sizes="auto, (max-width: 259px) 100vw, 259px" />Alexander von Humboldt ve ona refakat eden üç kişi, Ekvador’da bulunan kubbe şeklindeki yanardağ Chimborazo’ya tırmanıyor. Dar bir geçitte, düşe kalka, elleri ve dizleri kanaya kanaya ilerliyor ve yanı başlarındaki uçuruma bakmamak için kendilerini zor tutuyorlar. Humboldt’un yanında, Avrupa’dan getirdiği ekipmanlar var; atmosfer basıncını ölçmek için barometre, sıcaklığı ölçmek için termometre, enlemi belirlemek için sekstant, gökyüzünün maviliğini ölçmek için siyanometre ve suni ufuk.</p>
<p>Rakım yükseldikçe artan buz gibi rüzgâr, hareketlerini kısıtlasa da tırmanışlarına devam ediyorlar. Humboldt, rastladığı herhangi bir canlıyı; kuşu, böceği veya bitkiyi defterine ayrıntılarıyla not alıp çiziktiriyor. Yerçekimi, sıcaklık ve basınç ölçümleri yapmak için ekibi zaman zaman durduruyor. 5.400 metre rakıma ulaştıklarında bir kayada gördüğü yosun parçası, bildiği anlamda canlılığın son belirtisiydi. Tırmanmaya devam ettiler.</p>
<p>Buzul yarığını aşarak zirveye ulaştığında Humboldt, ayakları kanlar içinde, sislerin arasından önce yere, ardından göğe baktı. Resmen bulutların arasındaydı. O an fark ettiği tek şey, ince havada zar zor soluk alması değildi. Bir aydınlanma anı yaşıyordu. Humboldt o an, yeryüzündeki her şeyin birbirine bağlı, yaşayan devasa bir organizma olduğunun farkına varıyordu. Daha sonraları bu görüş James Lovelock tarafından geliştirilerek “Gaia Teorisi” olarak ortaya atılsa da fikrin çıkış noktası Humboldt’un bu keşfiydi.</p>
<p><strong>Yeryüzündeki her şeyin birbirine bağlı olduğunu keşfetti</strong></p>
<p>Humboldt’un bilgiyi sentezleme yetisi çok iyiydi. Bu da ona doğadaki her şeyin birbirine bağlı olduğu konusundaki temel teorisini geliştirmesine izin vermişti. Dahası, bu muhteşem örüntüdeki herhangi bir unsurunun zarar görmesinin sistemde kötü etki yaratacağını savunuyordu. Örneğin ormansızlaşmanın, iklime ve çevreye zarar verebileceği konusunda daha o günden uyarmıştı. Çünkü ormanlar atmosferi nemlendirir, soğutur ve toprak erozyonunu önlerdi.</p>
<p>Humboldt’a göre mikroskobik bir canlıdan insana, havadan toprağa her şey bir bütündü. Doğa, soluk alıp veren bir bütündü, biz de bu bütünün sadece bir parçasıydık. İşte bilim tarihindeki belki de en bütüncül keşifti bu. Humboldt, doğayı keşfetmişti: <em>“Bu muazzam sebep sonuç zinciri içerisinde hiçbir gerçeklik, diğer şeylerden soyutlanarak değerlendirilemez.”</em> Buna bağlı olarak, 1800 yılında Venezuela’daki Valencia Gölü’ndeki sömürge çiftliklerinin çevreye yıkıcı etkisini gördükten sonra <strong>insan kaynaklı iklim değişikliğini ortaya atan ilk bilim</strong> insanı olacaktı.</p>
<p><strong>Humboldt olmasaydı Darwin olmazdı </strong></p>
<p>Humboldt, ömrünü adadığı keşfini 1802 yılında gerçekleştirdiğinde doğal seleksiyona dayalı “Evrim Teorisi” fikrinin sahibi Darwin, daha portakalda vitamindi. Darwin, otobiyografisinde anlattığı üzere her ne kadar Humboldt’la ilk karşılaşmasında pek de iyi bir izlenime kapılmamış olsa da sonradan sonraya Darwin&#8217;i Darwin yapan kişinin Alexander von Humboldt olduğu anlaşılacaktı. Darwin, Humboldt’un notlarını okuduktan sonra şunları söyleyecekti: <em>“Humboldt’un Kişisel Anlatısı’nı okumak kadar hiçbir şey benim gayretimi kamçılamamıştı.” </em>Darwin ayrıca, Humboldt olmasaydı ne <em>Beagle</em>’a bineceğini ne de <em>Türlerin Kökeni</em>’nin ortaya çıkacağını itiraf edecekti.</p>
<div id="attachment_15533" style="width: 264px" class="wp-caption alignright"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-15533" class="wp-image-15533 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/andlar-humboldt-254x300.jpg" alt="" width="254" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/andlar-humboldt-254x300.jpg 254w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/andlar-humboldt.jpg 850w" sizes="auto, (max-width: 254px) 100vw, 254px" /><p id="caption-attachment-15533" class="wp-caption-text">Humboldt’un beş yıllık Latin Amerika gezisi sırasında bölgenin flora ve faunasından topladığı yaklaşık 60.000 numune, bilim dünyasında ilk defa tanımlanıyordu. Görselde And dağlarının bitki örtüsü ve coğrafyasına dair çizimleri görüyorsunuz.</p></div>
<p><strong>Bilim uğruna ayrıcalıklı bir hayatı reddetti</strong></p>
<p>Hikâye aslında, <em>“18.yüzyıl Berlin’inin ılık bir Eylül akşamında Prusya Kralı II.Wilhelm’in yaverinin oğlu olarak hayata gözlerini açan Friedrich Wilhelm Karl Heinrich Alexander von Humboldt…”</em> tarzında sıkıcı bir başlangıca sahip. Ancak bu hikâyeyi sıkıcı olmaktan uzaklaştıran, Humboldt’un varlıklı ve saygın ailesinin sağladığı imkânları bir kenara itip doğayı keşfetmesini sağlayan “merak hastalığı”nın peşinden gitmesiydi. Şüphesiz ailesinden kendi kalan büyük mirasın da yardım ve katkısıyla..</p>
<p>Zira daha çocukluğunda akranları bez bebekleriyle oynarken küçük Alex, Berlin’deki büyük bahçeli evlerinin sağladığı imkânla <strong>doğayı kendisine “oyun alanı”</strong> bellemişti. Küçük yaşında çiçek, kelebek, arı ve çeşitli taşların koleksiyonunu yapıyor ve onları kendine göre sınıflandırıyordu. Bu sebeple ona “<strong>küçük eczacı</strong>” diye hitap ediliyordu. Kaptan James Cook gibi gezginlerle ilgili okuduğu kitaplar onu büyülerken, gezintiye çıktığı ormanın sınırlarını aşmak, onun en büyük hayali haline geliyordu.</p>
<p>Alex büyüdü. O dönemin şartlarına bağlı olarak ailesi ve çevresi tarafından “Ekonomi” eğitimi alması dikte edildi. Bunun üzerine eğitimini bu yönde almaya başlasa da fizik, kimya ve botanik gibi derslere ilgi duyuyor ve kendini o yönde yetiştiriyordu. Ticaret Akademisi&#8217;ne kaydolmasının ardından ailesinin memur ol dayatmasıyla Maden Bakanlığı bünyesinde işe girmesiyle, Prusya’nın en başarılı maden mühendislerinden biri olarak anılmaya çoktan başlamıştı.</p>
<p><strong>Merakına yenik düşen adam</strong></p>
<p>Ancak onun gönlü başka yerdeydi; vaktini daha çok doğa üzerine çizimler ve okumalar yaparak geçiriyor, <strong>botanik</strong> üzerine kafa yoruyor ve hatta kitaplar yazıyordu. Ve bir seyyah ve bir doğabilimciye dönüşecekti. Bir yaşama birçok yaşam sığdıran Humboldt’u nasıl tanımlarsanız tanımlayın, onu “merakına yenik düşen adam” olarak tanımlamak mümkündü.</p>
<p>Fransa, İspanya, Amerika’nın güneyi ve Rusya başta olmak üzere Avrupa, Asya ve özellikle de Latin Amerika’da yaptığı geziler sırasında topladığı numuneleri sınıflandıran, bunlarla ilgili yazılar yazan, çizimler yapan ve tüm bu çalışmalarını yayımlayarak bilim dünyasına kazandıran bir isme dönüştü.</p>
<p>Humboldt, yerkürenin altını ve üstünü, işleyen bir sistemin parçası ve bir laboratuvar olarak görüyordu. Bu açıdan tüm hayatını gözlemlere ve bilimsel veri toplayıp bunları bilim dünyasına kazandırmaya adamış bir bilim insanıydı. Bugün hava durumu haritalarında gördüğümüz ısı ve basınç çizgileriyle manyetik Ekvatoru bile o keşfedecekti.</p>
<div id="attachment_15536" style="width: 227px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-15536" class="wp-image-15536 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/alexander-von-humboldt-217x300.jpg" alt="" width="217" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/alexander-von-humboldt-217x300.jpg 217w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/alexander-von-humboldt-741x1024.jpg 741w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/alexander-von-humboldt.jpg 1200w" sizes="auto, (max-width: 217px) 100vw, 217px" /><p id="caption-attachment-15536" class="wp-caption-text">Ekoloji, jeoloji, kimya, fizik, volkanoloji, botanik, okyanusbilimi, iktisadi coğrafya, etnoloji alanlarının kurucusu ve doğa illüstratörü; Alexander von Humboldt&#8217;un bilim tarihindeki yerini tarif etmeye kelimeler yetmez.</p></div>
<p><strong>Bilimlerin Shakespeare’i</strong></p>
<p>Yaptığı bazı çizim ve sınıflandırmalar, bilim dünyasında ilk defa tanımlanıyordu. (Sırf Latin Amerika’dan getirdiklerinin arasında bilim dünyasında ilk kez tanımlanan numune sayısı 60.000’di) Botanik, zooloji, fizyoloji, mineraloji ve özellikle de “Kosmos” isimli eseriyle astronomiye yaptığı katkılarla ismi bugün çok sayıda bitki ile hayvan türüne, birçok sokağa, bilimsel burslara, üniversitelere verilen bir deha o; ekoloji, coğrafya, jeofizik ve jeomorfoloji bilim dallarının modern anlamda kurucusu. Bu haliyle ona “Bilimlerin Shakespeare’i” lakabı bile takıldı.</p>
<p>Uzak coğrafyalarda ve ıssız doğada olmayı tercih etse de hayatı boyunca alıp gönderdiği on binlerce mektupla, bilim dünyasıyla irtibat halindeki bir bilim insanıydı aynı zamanda. Bilgiyi alıyor ve paylaşmayı seviyordu. Doğayı kesin yasalarla belirlemenin yetersiz kalacağını düşünerek doğanın hissedilmesi gerektiğini düşünüyordu. ABD’li yazar ve şair <strong>Ralph Waldo Emerson</strong>, onun için “<em>Gözleri doğal bir mikroskop ve teleskop</em>” diyerek hayranlığını dile getiriyordu.</p>
<p>Dünyada kaç bilim insanı, kendi vücudunu deney tahtası olarak kullanırdı ki? Ondaki bu doğa tutkusu olmasa, nefessiz kalıp bayılmasına rağmen 6.310 rakımlı Chimborazo’nun zirvesine tırmanmayı başarabilir miydi? Ondaki bu merak olmasa ailesinden miras kalan bütün zenginliği doğa keşfi için seyahatlere ve diğer bilim insanlarına destek olmak amacıyla harcayıp mezara girerken meteliksiz bir adam olur muydu hiç?</p>
<p>O, doğduğu Prusya malikanesinin uçsuz bucaksız bahçeleri veya Paris ile Berlin’deki devasa saraylarda değil Orinoco Nehri’nin uzak kollarındaki tropikal cangıllarda, Moğolistan sınırındaki ıssız Kazak bozkırlarında veya zar zor nefes aldığı Chimborazo’nun zirvesinde kendisini daha iyi hissediyordu. Çünkü doğayı sevmek ve keşfetmek bunu gerektiriyordu.</p>
<div id="attachment_15535" style="width: 233px" class="wp-caption alignright"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-15535" class="wp-image-15535 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/the-adventures-of-alexander-von-humboldt-223x300.jpeg" alt="" width="223" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/the-adventures-of-alexander-von-humboldt-223x300.jpeg 223w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/the-adventures-of-alexander-von-humboldt-762x1024.jpeg 762w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/the-adventures-of-alexander-von-humboldt.jpeg 804w" sizes="auto, (max-width: 223px) 100vw, 223px" /><p id="caption-attachment-15535" class="wp-caption-text">Yazar Andrea Wulf ile illüstratör Lillian Melcher, Humboldt’un beş yıl boyunca Latin Amerika’yı keşfini görselleştiren bir çizgi roman hazırladı.</p></div>
<p><strong>Alexander von Humboldt&#8217;un Maceraları  </strong></p>
<p>Dört yıl önce, tarihçi Andrea Wulf, Prusyalı doğabilimci Alexander von Humboldt&#8217;un biyografisi (Ayrıntı Yayınları tarafından Türkçeye de kazandırılan) Doğanın Keşfi’ni yazarak bu al andaki açığı kapattı. Bu kitaba kadar Humboldt’a yönelik eserler, sadece dolaylı anlatılardan, kısa yazı ve makalelerden ibaretti. Bu yıl ise Humboldt’un doğumunun 250. yıldönümünü kutlamak için Andrea Wulf ile illüstratör Lillian Melcher, Humboldt’un beş yıl boyunca Latin Amerika’yı keşfini görselleştiren bir çizgi roman hazırladı.</p>
<p>Tarihi bilgilere dayanarak hazırlanan ve Humboldt’un kişiliğine de ayna tutan eserde, hayati tehlikenin bile veri toplama yolunda onu durduramadığını görüyorsunuz: Timsahlarla dolu nehirler, ölümcül sivrisineklerden geçilmeyen yağmur ormanları ve bir yanlışın bütün hayatınıza mal olacağı yanardağlar onu hiçbir zaman durdurmamıştı. Kitapta bu anlardan kesitler sunan canlandırmalar mevcut.</p>
<p>Her türlü flora ve fauna türüne rastlayan Humboldt’un her ölçümü titizlikle kaydetmesi sayesinde bugün birçok disiplinin önü açıldı. Humboldt’un ekipmanları sayesinde yaptığı gözlem ve çıkarımlar, gittiği yerlerdeki çevreye yönelik aldığı not ve yaptığı çizimlerden ilham alınarak çizilen illüstrasyonlar da oldukça aydınlatıcı.</p>
<p>Yazıda Humboldt’un bilim insanı yönünü ele alsak da Humboldt, köleliğe tamamıyla karşı çıkan bir liberaldi. Fransız Devrimi’nin ateşli bir savunucusuydu. Alexander von Humboldt&#8217;un Maceraları, onun sadece bilimsel katkılarını değil, onu her yönüyle tanımaya başlamak için de güzel bir başlangıç. Ancak henüz Türkçeye çevrilmedi. Yayınevlerine duyurulur.</p>
<p><strong>Yazı: </strong>Batuhan Sarıcan<strong> / </strong><a href="mailto:batusarican@gmail.com"><strong>batusarican@gmail.com</strong></a></p>
<p><strong>Not:</strong> Bu yazı, dergimizin 183. sayısında yayımlanmıştır.</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>Andrea Wulf, <strong>Doğanın Keşfi: Alexander von Humboldt’un Yeni Dünyası</strong>, Çev: Emrullah Ataseven, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2017</p>
<p>Prof. Dr. İlhami Kiziroğlu, <strong>Doğabilimci Alexander Von Humboldt&#8217;un (1769-1859) Yaşamı ve Bilimsel Çalışmaları</strong>, Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, Yıl: 1993, Sayı: 9, Sayfa: 281-300</p>
<p>Alison Abbott, <strong>Alexander von Humboldt: the graphic novel</strong>, Nature, <a href="https://www.nature.com/articles/d41586-019-00958-5">https://www.nature.com/articles/d41586-019-00958-5</a></p>
<p>Charles Darwin, <strong>Yaşamım</strong>. Çev: Ozan Karakaş, ALFA Yayıncılık, İstanbul, 2018</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/bilimlerin-kurucusu-ve-buyuk-kasif-alexander-von-humboldt">Bilimlerin kurucusu ve büyük kâşif: Alexander von Humboldt</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">15532</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Bilim tarihimizde bir kuyrukluyıldız</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tevfikuyar/bilim-tarihimizde-bir-kuyrukluyildiz</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tevfik Uyar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 22 Apr 2017 13:30:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tevfik Uyar]]></category>
		<category><![CDATA[bilim tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Hüseyin Cavid Erginsoy]]></category>
		<category><![CDATA[kuyrukluyıldız]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=6244</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;O bir kuyrukluyıldızdı, hepimize değdi geçti&#8221; &#8211; Cahit Arf *** Tarihler 11 Kasım 1967&#8217;yi göstermektedir. Az önce TÜBİTAK (O zamanki adıyla T.B.T.A.K) bilim ödüllerinin kimlere verildiği açıklanmıştır. Ödül sahiplerinden bir konuşma yapması beklenmektedir. İlk gelen, katı hâl fiziği alanındaki çalışmalarıyla ödüle layık görülen, Türkiye&#8217;ye henüz bir kaç ay önce dönmüş bir fizikçidir. Bir kaç yıl önce Viyana&#8217;da Uluslararası Atom Enerjisi kurumu adına çalışırken herkesin hayranlıkla takdir ettiği hitabet yeteneğini de kullanarak, kararlı bir ses tonuyla şöyle tamamlar konuşmasını: “Temel bilim ve araştırmanın memleketimiz için bir lüks olduğu doğru değildir. Endüstrileşmek yoluyla gelişmeye karar vermişsek, bunun dayandığı teknik bilgiyi ilelebet dışarıdan &#60;&#60;anahtar teslimi&#62;&#62; alabileceğimizi sanmamalıyız. Teknolojinin bir ülkenin kendi bünyesinde yerleşmesi, o topluma mâl olması ne ile mümkündür? Bunu bilim ve araştırma ortamını yaratmadan başarmış bir ülke tanıyor musunuz? … Önümüzde iki şık var: &#8211; Yarının her nasılsa çıkacak tek tük Türk bilim adamını aynı soruları tartışmaya mahkûm etmek &#8211; Yahut da çocukluktan beri gördüğü destek ve teşvikle tabiî zekâları ve kabiliyetleri değerlen en Türk gençlerinin toplumlarına hizmet eden umutlu ve inançlı insanların gönül rahatlığıyla yarnının üniversitelerinde, araştırma merkezlerinde, laboratuar ve evet, fabrikalarında çalışmaları için gerekli ortamı bugünden hazırlamak. Bu iş bir yılın, on yılın işi değildir. Fakat yarına inanıyorsak, Türk toplumunu bugünkü zorunlukların ötesinde görebiliyorsak, daha dün aziz hatırasını andığımız ve “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir; ilim ve fennin dışında bir mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir” diyen büyük adamın sezisini hakikaten değerlendirebiliyorsak, bu ikinci şıkkı seçmeye mecburuz.” *** 1924 yılında Ankara&#8217;da doğdu. 1928-1930 yılları arasında subay olan babasının o dönemde Türkiye&#8217;de yeni kurulan Jandarma teşkilatı’na bir emsal olarak İtalyan jandarmasını incelemek üzere İtalya’ya  gönderilmesi nedeniyle, 4-6 yaşları İtalya&#8217;da geçti. Henüz beş yaşında İtalyanca yazıp okuyabilir hale geldi. Babası 1930 yılında döner dönmez ona bir yıl Fransızca dersi aldırdı. Galatasaray Lisesi&#8217;nin ilkokul ikinci sınıfından başlatıldı. İki üst devresi Feza Gürsey’le ömür boyu sürecek dostluğu burada başladı. On beş yaşındayken okulun kütüphanesini idare etmekte, düzenlemekte, roman ve şiir koleksiyonunu her hafta zenginleştirmekteydi. İTÜ&#8217;de elektrik mühendisliği okurken yurt dışı bursu kazandı ve İngiltere&#8217;de okumayı hak etti. O sırada İngiltere savaşı en şiddetli haliyle yaşıyor, hemen her gün bombalanıyordu. Korkmadı. Savaş nedeniyle Akdeniz kapalı olduğu için yanındaki diğer beş Türk öğrenciyle, Adana, Halep, Şam, Beyrut, Kahire, oradan Aden ve nihayet İngiliz askeri konvoyuyla Doğu Afrika üzerinden İngiltere&#8217;ye tam üç buçuk ayda gitti. Londra&#8217;da elektrik mühendisliği eğitimine başladı. Savaş bittiğinde Feza Gürsey ile Londra&#8217;da yeniden buluştular. O sırada mühendislik stajını yapmaktaydı. Bilim insanı olmak, temel bilimlerde çalışmak hevesinde olduğu için elektrik mühendisliği doktora konusunu, çok merak ettiği fizik konularıyla da ilişkili olması nedeniyle, o sıralar yeni keşfedildikleri için son derece popüler olan ‘yarı iletkenler’ olarak seçti. Queen Mary College&#8217;da başladı doktora çalışmasına. Tez çalışmaları sırasında rastladığı kuantum fiziği aklını başından aldı. Feza Gürsey&#8217;e bu alanda bir şeyler yapmak istediğini söylediği sıralarda Queen Mary&#8217;de bu alanda ders verilmiyordu. Diğer Londra Üniversiteleri&#8217;nde ise dersler çoktan bitmişti ve treni kaçırmıştı. Sinirlendi, Gürsey’e &#8220;Kuantum mekaniğini yaratanlar derste öğrenmediler ya? Ben de kitaplardan çalışıp öğrenirim&#8221; deyip, bulduğu üç adet kitapla ortalıktan kayboldu. Feza Gürsey, böyle çetin bir konuda kendi kendine çalışarak yapabileceklerinin sınırlı olduğunu düşünürken, elinde bir kaç sayfa ile çıkar geldi. Daha üç ay önce kuantum fiziği bilmeyen genç bilim insanı, bundan böyle kitaplarda onun adıyla anılacak olan “Yabancı Atom Sapması Formülü”nü keşfetmişti (Gürsey onun bu çalışmasına, “Teorik fizik alanında Türklerin yazdığı ilk muhtıralardan biridir” der). Doktora tezi savunmasına o zamanın en büyük katı hal fizikçisi Cambridge&#8217;ten Profesör Mott’un gelmesi Queen Mary College’ta fırtınalar kopardı. Tezi izleyen Mott, onu tebrik edip mutlaka fizikçi olmasını tavsiye etti. Türkiye’ye dönüp Feza Gürsey&#8217;le aynı zamanda askerlik görevini yaptı. Askerlikte, kafasında kurduğu hayatla ilgili nizamın bir benzerini gördüğünden hiç zorlanmadı. Evlendi. Ankara’da, Bülent Ecevit’in de kurucuları arasında yer aldığı, edebiyat dışındaki sanatları konu alan ilk sanat derneği Helikon Derneği’nin üyelerinden ve sergi salonunun müdavimlerinden oldu. Sanatla da o kadar ilgiliydi ki, onun bilim insanı tarafını bilmeyenler onu bir kültür adamı, sanat eleştirmeni olarak biliyordu. Nitekim hem İngilizceden Türkçeye hem Türkçeden İngilizceye pek çok şiir çevirdi. Dergilere pek çok sanat eleştirisi ve makaleler yazdı. Müzik bilgisi de o kadar ileriydi ki İngiltere günlerinde bir Beethoven kulübünde seminer verebilecek kadar ilerleyecek, Viyana günlerinde de Obua öğrenip çalmasına kadar varacaktı. Sarıyer Barajı için çalışırken enerji meselesiyle ilgilenmeye başladı. Elbette baktığı tek yer ufuktu: Memleketi Türkiye için daha ilerisi ne olabilirdi? Hidroelektrikten fazlasıydı elbette ve bu işin en ileri noktası nükleer enerjiydi. Hemen reaktör fiziği çalışmaya başladı. Kısa süre sonra Etibank’ın Atom Enerjisi Etüd Dairesi başkanı oldu. ODTÜ ve İTÜ’de reaktör fiziği dersleri vermeye başladı. Reaktör tiplerini görmek ve incelemek için vakit kaybetmeden Amerika’ya gitti. Döner dönmez arkadaşlarının da yardımı ile Çekmece Nükleer Araştırma Merkezi’ni kurdurdu. Gelişmekte olan ülkelerin tarihsel bir çizgiyi izlemek zorunda olmadan, aradaki adımları atlayarak gelişebileceğine inanıyordu. Ona göre Türkiye nükleer enerjide ilerlerse sanayisi de gelişirdi. Reaktörler konusundaki çalışmaları da dikkat çekti ve kısa süre sonra Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun eksperlerinden biri olan kendini Viyana’da buldu. Gelişmekte olan ülkelere reaktörler hakkında danışmanlık vermeye başladı. Japonya, Pakistan, Finlandiya, İspanya gibi pek çok ülke, bilim politikaları geliştirirken kendisinin uzmanlığından faydalandı. Fakat o temel bilim çalışmalarına geri dönmek istiyor, bilim idareciliği ile vakit kaybettiğini, geri kaldığını düşünerek üzülüyordu. Gönlünde bir an evvel temel bilimler alanında çalışmalarına dönmek, orijinal problemlerle uğraşmak ve buluşlar yapmak vardı. Çok zorlu bir karar verdi; tüm bilim idareciliği ve uluslararası politikacılığı, bu alandaki geliri ve kariyerini geride bıraktı; sıfırdan başlamak üzere Amerika Birleşik Devletleri’ne, Brookhaven laboratuvarına çok küçük bir maaş karşılığı gitti. Gürsey’e göre onun planının üç adımı vardı ve bunları sırasıyla gerçekleştirdi. Önce, daha sonra çok samimi arkadaşı olacağı katı hâl fizikçisi Vineyard’ın çırağı oldu. Onunla bir yayın yaptı. Daha sonra da birlikte bir derleme makale yazdılar. Bu sayede genç araştırmacılarla aynı çizgiye geldi ve aradaki yılları telafi etti. İkinci aşamada bağımsız bir araştırmacı kimliği kazanması gerekiyordu. Onu da endüstride karşılaşılan, orijinal bir problemi bulmak suretiyle kazandı: Kanallanma adı verilen, ışınların kristallerin içinde bazen doğruldu değiştirmesi olarak kabaca tanımlanabilecek bir fenomendi bu. Bu konuyu incelemeye başladı. Nihayet planının üçüncü aşaması, bu alanda buluş gerçekleştirmekti. Bunu da yaptı! Kanallanma adı verilen bu fenomeni enine boyuna açıkladı, matematiğini ortaya koydu, yasalarını keşfetti. Physical Review Letters ve bazı başka dergilerde buluşlarını birer birer yayımladı. O sırada rekabet ettiği, Niels Bohr’un eski asistanı Danimarkalı Linhardt’tan daha önce ve daha doğru yapmıştı bunu. Bu buluşundan sonra bu konunun tek ismi oldu. Kanallanma konulu tüm kongrelerde danışma ya da düzenleme kurulunda yer aldı. Hemen her kongreye davetli konuşmacı olarak çağırıldı. ABD’de, ABD vatandaşı olmamasına rağmen tenürlük teklif edilen ilk yabancı oldu. Lakin onun gönlünde Anadolu’ya dönmek vardı. Anadolu’ya dönmek ve bilim devrimi başlatmak… Düşünmeden döndü. 1967 yılında Türkiye’deydi. ODTÜ’de Fizik profesörü olarak göreve başladı. Fen ve Edebiyat Fakültesi’nde dekan vekili oldu. TÜBİTAK bilim kurulu üyeliğine seçildi. TRT’de katıldığı bir radyo programında şöyle söylüyordu: &#8220;Bilim geliştikçe deney imkanları arttı. Artık ‘bilmek’ eskisi gibi, inanmak, öyle farz etmek, tartışmalarla yıkılmayan bir düşünce yapısı kurmak değil, doğrudan doğruya deneylerle fiziksel olayları birbirinden ayırmak ve sonuçları rakamlara, matematiğe ve diğer deney sonuçlarına uygun olarak anlamak demektir”. Dostları Feza Gürsey, Cahit Arf, Kemal Kurdaş ve Erdal İnönü onun tüm idealleriyle Türkiye&#8217;ye dönüşünü büyük sevinçle karşılamışlardı. Türkiye, makus talihini bu kadrolarla yenecek, bilimdeki geri kalmışlığını bu şevk ve enerjiyle giderecek, teknoloji alanında Batı&#8217;yla olan farkını böyle kapatacaktı. *** Tüm bu yukarıda saydığım başarıların ve sözlerin sahibi Fizikçi Hüseyin Cavid Erginsoy’dur. Yazımın girişinde aktardığım konuşmayı yaptıktan 25 gün sonra, 1967 yılının bir Aralık akşamında, daha Türkiye&#8217;de birinci yılını doldurmamışken, henüz 43 yaşındayken kalp krizi sebebiyle vefat etti. Erdal İnönü&#8217;nün evinde gerçekleşen elim hadise, Anadolu&#8217;da bilim devrimi yapmak için memleketine dönen bu değerli bilim insanını aramızdan alıverdi. Gürsey, Brookhaven laboratuvarının bile yerini doldurmakta zorlandığı bir katı hâl fizikçisinin Türkiye için ne kadar büyük bir kayıp olduğunu düşünmemizi istiyor, 1968’de yazdığı bir yazısında… İnanılmaz büyük olmalı. Tahayyülümüze sığmayacak kadar. Kim bilir, bir gece aramızdan ayrılmasaydı fizik ve nükleer enerji alanında neler katacaktı öğrencilerine. Onun öğrencileri de şimdi kim bilir Türkiye&#8217;ye nasıl katkıda bulunacaklardı. O gitti&#8230; Maalesef bizler, TÜBİTAK ödülleri konuşmasında bahsini ettiği birinci şıktan öteye geçme şansını defalarca teperek daha pek çok aydının kemiklerini sızlattığımız gibi onun da sızlattık. Bildiğiniz üzere yarın 23 Nisan. Bu milleti özgürlüğüne kavuşturma, çağdaş memleketlerin vatandaşlarıyla aynı hak, refah ve mutluluğa ulaştırma idealleriyle bir araya gelenlerin Büyük Millet Meclisi&#8217;ni açtığı günün yıl dönümü. Bu vesileyle, ideal sahibi tüm gelmiş, geçmiş ve gelecek fikir ve bilim insanlarının Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı&#8217;nı kutlarım. Tevfik Uyar / @tevfik_uyar Kaynaklar: &#8220;1967 Yılı Bilim Ödülleri&#8221;, Bilim ve Teknik Dergisi. 2. Sayı, Kasım 1967. Gürsey F., &#8220;Cavid Erginsoy&#8217;un Arkasından&#8221;, Bilim ve Teknik Dergisi. 2. Sayı, Ocak 1968. Gürsey F., &#8220;Granit ve Servi&#8221;, Bilim ve Teknik Dergisi. 15. Sayı, Ocak 1969. &#8220;Granit ve Servi&#8221;, Işıkla Yazılmış Öyküler, TRT Belgeseli, 2002.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tevfikuyar/bilim-tarihimizde-bir-kuyrukluyildiz">Bilim tarihimizde bir kuyrukluyıldız</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>&#8220;O bir kuyrukluyıldızdı, hepimize değdi geçti&#8221;</em> &#8211; <em><strong>Cahit Arf</strong></em></p>
<p><strong>***</strong></p>
<p>Tarihler 11 Kasım 1967&#8217;yi göstermektedir. Az önce TÜBİTAK (O zamanki adıyla T.B.T.A.K) bilim ödüllerinin kimlere verildiği açıklanmıştır. Ödül sahiplerinden bir konuşma yapması beklenmektedir. İlk gelen, katı hâl fiziği alanındaki çalışmalarıyla ödüle layık görülen, Türkiye&#8217;ye henüz bir kaç ay önce dönmüş bir fizikçidir. Bir kaç yıl önce Viyana&#8217;da Uluslararası Atom Enerjisi kurumu adına çalışırken herkesin hayranlıkla takdir ettiği hitabet yeteneğini de kullanarak, kararlı bir ses tonuyla şöyle tamamlar konuşmasını:</p>
<p><strong><em>“Temel bilim ve araştırmanın memleketimiz için bir lüks olduğu doğru değildir. Endüstrileşmek yoluyla gelişmeye karar vermişsek, bunun dayandığı teknik bilgiyi ilelebet dışarıdan &lt;&lt;anahtar teslimi&gt;&gt; alabileceğimizi sanmamalıyız. Teknolojinin bir ülkenin kendi bünyesinde yerleşmesi, o topluma mâl olması ne ile mümkündür? Bunu bilim ve araştırma ortamını yaratmadan başarmış bir ülke tanıyor musunuz?<br />
</em><em>…</em></strong></p>
<p><strong><em>Önümüzde iki şık var:<br />
</em><em>&#8211; Yarının her nasılsa çıkacak tek tük Türk bilim adamını aynı soruları tartışmaya mahkûm etmek<br />
</em><em>&#8211; Yahut da çocukluktan beri gördüğü destek ve teşvikle tabiî zekâları ve kabiliyetleri değerlen en Türk gençlerinin toplumlarına hizmet eden umutlu ve inançlı insanların gönül rahatlığıyla yarnının üniversitelerinde, araştırma merkezlerinde, laboratuar ve evet, fabrikalarında çalışmaları için gerekli ortamı bugünden hazırlamak.</em></strong></p>
<p><strong><em>Bu iş bir yılın, on yılın işi değildir. Fakat yarına inanıyorsak, Türk toplumunu bugünkü zorunlukların ötesinde görebiliyorsak, daha dün aziz hatırasını andığımız ve “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir; ilim ve fennin dışında bir mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir” diyen büyük adamın sezisini hakikaten değerlendirebiliyorsak, bu ikinci şıkkı seçmeye mecburuz.”</em></strong></p>
<p><strong>***</strong></p>
<p>1924 yılında Ankara&#8217;da doğdu. 1928-1930 yılları arasında subay olan babasının o dönemde Türkiye&#8217;de yeni kurulan Jandarma teşkilatı’na bir emsal olarak İtalyan jandarmasını incelemek üzere İtalya’ya  gönderilmesi nedeniyle, 4-6 yaşları İtalya&#8217;da geçti. Henüz beş yaşında İtalyanca yazıp okuyabilir hale geldi.</p>
<p>Babası 1930 yılında döner dönmez ona bir yıl Fransızca dersi aldırdı. Galatasaray Lisesi&#8217;nin ilkokul ikinci sınıfından başlatıldı. İki üst devresi Feza Gürsey’le ömür boyu sürecek dostluğu burada başladı. On beş yaşındayken okulun kütüphanesini idare etmekte, düzenlemekte, roman ve şiir koleksiyonunu her hafta zenginleştirmekteydi.</p>
<p>İTÜ&#8217;de elektrik mühendisliği okurken yurt dışı bursu kazandı ve İngiltere&#8217;de okumayı hak etti. O sırada İngiltere savaşı en şiddetli haliyle yaşıyor, hemen her gün bombalanıyordu. Korkmadı. Savaş nedeniyle Akdeniz kapalı olduğu için yanındaki diğer beş Türk öğrenciyle, Adana, Halep, Şam, Beyrut, Kahire, oradan Aden ve nihayet İngiliz askeri konvoyuyla Doğu Afrika üzerinden İngiltere&#8217;ye tam üç buçuk ayda gitti. Londra&#8217;da elektrik mühendisliği eğitimine başladı.</p>
<p>Savaş bittiğinde Feza Gürsey ile Londra&#8217;da yeniden buluştular. O sırada mühendislik stajını yapmaktaydı. Bilim insanı olmak, temel bilimlerde çalışmak hevesinde olduğu için elektrik mühendisliği doktora konusunu, çok merak ettiği fizik konularıyla da ilişkili olması nedeniyle, o sıralar yeni keşfedildikleri için son derece popüler olan ‘yarı iletkenler’ olarak seçti. Queen Mary College&#8217;da başladı doktora çalışmasına.</p>
<p>Tez çalışmaları sırasında rastladığı kuantum fiziği aklını başından aldı. Feza Gürsey&#8217;e bu alanda bir şeyler yapmak istediğini söylediği sıralarda Queen Mary&#8217;de bu alanda ders verilmiyordu. Diğer Londra Üniversiteleri&#8217;nde ise dersler çoktan bitmişti ve treni kaçırmıştı. Sinirlendi, Gürsey’e &#8220;Kuantum mekaniğini yaratanlar derste öğrenmediler ya? Ben de kitaplardan çalışıp öğrenirim&#8221; deyip, bulduğu üç adet kitapla ortalıktan kayboldu. Feza Gürsey, böyle çetin bir konuda kendi kendine çalışarak yapabileceklerinin sınırlı olduğunu düşünürken, elinde bir kaç sayfa ile çıkar geldi. Daha üç ay önce kuantum fiziği bilmeyen genç bilim insanı, bundan böyle kitaplarda onun adıyla anılacak olan “Yabancı Atom Sapması Formülü”nü keşfetmişti (Gürsey onun bu çalışmasına, “Teorik fizik alanında Türklerin yazdığı ilk muhtıralardan biridir” der).</p>
<p>Doktora tezi savunmasına o zamanın en büyük katı hal fizikçisi Cambridge&#8217;ten Profesör Mott’un gelmesi Queen Mary College’ta fırtınalar kopardı. Tezi izleyen Mott, onu tebrik edip mutlaka fizikçi olmasını tavsiye etti.</p>
<p>Türkiye’ye dönüp Feza Gürsey&#8217;le aynı zamanda askerlik görevini yaptı. Askerlikte, kafasında kurduğu hayatla ilgili nizamın bir benzerini gördüğünden hiç zorlanmadı. Evlendi. Ankara’da, Bülent Ecevit’in de kurucuları arasında yer aldığı, edebiyat dışındaki sanatları konu alan ilk sanat derneği Helikon Derneği’nin üyelerinden ve sergi salonunun müdavimlerinden oldu. Sanatla da o kadar ilgiliydi ki, onun bilim insanı tarafını bilmeyenler onu bir kültür adamı, sanat eleştirmeni olarak biliyordu. Nitekim hem İngilizceden Türkçeye hem Türkçeden İngilizceye pek çok şiir çevirdi. Dergilere pek çok sanat eleştirisi ve makaleler yazdı. Müzik bilgisi de o kadar ileriydi ki İngiltere günlerinde bir Beethoven kulübünde seminer verebilecek kadar ilerleyecek, Viyana günlerinde de Obua öğrenip çalmasına kadar varacaktı.</p>
<p>Sarıyer Barajı için çalışırken enerji meselesiyle ilgilenmeye başladı. Elbette baktığı tek yer ufuktu: Memleketi Türkiye için daha ilerisi ne olabilirdi? Hidroelektrikten fazlasıydı elbette ve bu işin en ileri noktası nükleer enerjiydi. Hemen reaktör fiziği çalışmaya başladı. Kısa süre sonra Etibank’ın Atom Enerjisi Etüd Dairesi başkanı oldu. ODTÜ ve İTÜ’de reaktör fiziği dersleri vermeye başladı. Reaktör tiplerini görmek ve incelemek için vakit kaybetmeden Amerika’ya gitti. Döner dönmez arkadaşlarının da yardımı ile <strong>Çekmece Nükleer Araştırma Merkezi</strong>’ni kurdurdu. Gelişmekte olan ülkelerin tarihsel bir çizgiyi izlemek zorunda olmadan, aradaki adımları atlayarak gelişebileceğine inanıyordu. Ona göre Türkiye nükleer enerjide ilerlerse sanayisi de gelişirdi.</p>
<p>Reaktörler konusundaki çalışmaları da dikkat çekti ve kısa süre sonra Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun eksperlerinden biri olan kendini Viyana’da buldu. Gelişmekte olan ülkelere reaktörler hakkında danışmanlık vermeye başladı. Japonya, Pakistan, Finlandiya, İspanya gibi pek çok ülke, bilim politikaları geliştirirken kendisinin uzmanlığından faydalandı.</p>
<p>Fakat o temel bilim çalışmalarına geri dönmek istiyor, bilim idareciliği ile vakit kaybettiğini, geri kaldığını düşünerek üzülüyordu. Gönlünde bir an evvel temel bilimler alanında çalışmalarına dönmek, orijinal problemlerle uğraşmak ve buluşlar yapmak vardı. Çok zorlu bir karar verdi; tüm bilim idareciliği ve uluslararası politikacılığı, bu alandaki geliri ve kariyerini geride bıraktı; sıfırdan başlamak üzere Amerika Birleşik Devletleri’ne, Brookhaven laboratuvarına çok küçük bir maaş karşılığı gitti.</p>
<p>Gürsey’e göre onun planının üç adımı vardı ve bunları sırasıyla gerçekleştirdi. Önce, daha sonra çok samimi arkadaşı olacağı katı hâl fizikçisi Vineyard’ın çırağı oldu. Onunla bir yayın yaptı. Daha sonra da birlikte bir derleme makale yazdılar. Bu sayede genç araştırmacılarla aynı çizgiye geldi ve aradaki yılları telafi etti.</p>
<p>İkinci aşamada bağımsız bir araştırmacı kimliği kazanması gerekiyordu. Onu da endüstride karşılaşılan, orijinal bir problemi bulmak suretiyle kazandı: Kanallanma adı verilen, ışınların kristallerin içinde bazen doğruldu değiştirmesi olarak kabaca tanımlanabilecek bir fenomendi bu. Bu konuyu incelemeye başladı.</p>
<p>Nihayet planının üçüncü aşaması, bu alanda buluş gerçekleştirmekti. Bunu da yaptı! Kanallanma adı verilen bu fenomeni enine boyuna açıkladı, matematiğini ortaya koydu, yasalarını keşfetti. Physical Review Letters ve bazı başka dergilerde buluşlarını birer birer yayımladı. O sırada rekabet ettiği, Niels Bohr’un eski asistanı Danimarkalı Linhardt’tan daha önce ve daha doğru yapmıştı bunu. Bu buluşundan sonra bu konunun tek ismi oldu. Kanallanma konulu tüm kongrelerde danışma ya da düzenleme kurulunda yer aldı. Hemen her kongreye davetli konuşmacı olarak çağırıldı. ABD’de, ABD vatandaşı olmamasına rağmen tenürlük teklif edilen ilk yabancı oldu.</p>
<p>Lakin onun gönlünde Anadolu’ya dönmek vardı. Anadolu’ya dönmek ve bilim devrimi başlatmak… Düşünmeden döndü. 1967 yılında Türkiye’deydi. ODTÜ’de Fizik profesörü olarak göreve başladı. Fen ve Edebiyat Fakültesi’nde dekan vekili oldu. TÜBİTAK bilim kurulu üyeliğine seçildi. TRT’de katıldığı bir radyo programında şöyle söylüyordu:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong><em>&#8220;Bilim geliştikçe deney imkanları arttı. Artık ‘bilmek’ eskisi gibi, inanmak, öyle farz etmek, tartışmalarla yıkılmayan bir düşünce yapısı kurmak değil, doğrudan doğruya deneylerle fiziksel olayları birbirinden ayırmak ve sonuçları rakamlara, matematiğe ve diğer deney sonuçlarına uygun olarak anlamak demektir”.</em></strong></p>
<p>Dostları Feza Gürsey, Cahit Arf, Kemal Kurdaş ve Erdal İnönü onun tüm idealleriyle Türkiye&#8217;ye dönüşünü büyük sevinçle karşılamışlardı. Türkiye, makus talihini bu kadrolarla yenecek, bilimdeki geri kalmışlığını bu şevk ve enerjiyle giderecek, teknoloji alanında Batı&#8217;yla olan farkını böyle kapatacaktı.</p>
<p><strong>***</strong></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignleft size-full wp-image-6261" src="http://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/04/Cavid_Erginsoy_large.jpg" alt="" width="286" height="334" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/04/Cavid_Erginsoy_large.jpg 286w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/04/Cavid_Erginsoy_large-257x300.jpg 257w" sizes="auto, (max-width: 286px) 100vw, 286px" />Tüm bu yukarıda saydığım başarıların ve sözlerin sahibi Fizikçi <strong>Hüseyin Cavid Erginsoy</strong>’dur. Yazımın girişinde aktardığım konuşmayı yaptıktan 25 gün sonra, 1967 yılının bir Aralık akşamında, daha Türkiye&#8217;de birinci yılını doldurmamışken, henüz 43 yaşındayken kalp krizi sebebiyle vefat etti. Erdal İnönü&#8217;nün evinde gerçekleşen elim hadise, Anadolu&#8217;da bilim devrimi yapmak için memleketine dönen bu değerli bilim insanını aramızdan alıverdi.</p>
<p>Gürsey, Brookhaven laboratuvarının bile yerini doldurmakta zorlandığı bir katı hâl fizikçisinin Türkiye için ne kadar büyük bir kayıp olduğunu düşünmemizi istiyor, 1968’de yazdığı bir yazısında… İnanılmaz büyük olmalı. Tahayyülümüze sığmayacak kadar. Kim bilir, bir gece aramızdan ayrılmasaydı fizik ve nükleer enerji alanında neler katacaktı öğrencilerine. Onun öğrencileri de şimdi kim bilir Türkiye&#8217;ye nasıl katkıda bulunacaklardı.</p>
<p>O gitti&#8230; Maalesef bizler, TÜBİTAK ödülleri konuşmasında bahsini ettiği birinci şıktan öteye geçme şansını defalarca teperek daha pek çok aydının kemiklerini sızlattığımız gibi onun da sızlattık.</p>
<p>Bildiğiniz üzere yarın 23 Nisan. Bu milleti özgürlüğüne kavuşturma, çağdaş memleketlerin vatandaşlarıyla aynı hak, refah ve mutluluğa ulaştırma idealleriyle bir araya gelenlerin Büyük Millet Meclisi&#8217;ni açtığı günün yıl dönümü. Bu vesileyle, ideal sahibi tüm gelmiş, geçmiş ve gelecek fikir ve bilim insanlarının Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı&#8217;nı kutlarım.</p>
<p><strong>Tevfik Uyar / <a href="http://twitter.com/tevfik_uyar" target="_blank" rel="noopener noreferrer">@tevfik_uyar</a></strong></p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<ul>
<li>&#8220;1967 Yılı Bilim Ödülleri&#8221;, <em>Bilim ve Teknik Dergisi</em>. 2. Sayı, Kasım 1967.</li>
<li>Gürsey F., &#8220;Cavid Erginsoy&#8217;un Arkasından&#8221;, <em>Bilim ve Teknik Dergisi</em>. 2. Sayı, Ocak 1968.</li>
<li>Gürsey F., &#8220;Granit ve Servi&#8221;, <em>Bilim ve Teknik Dergisi</em>. 15. Sayı, Ocak 1969.</li>
<li>&#8220;Granit ve Servi&#8221;, <em>Işıkla Yazılmış Öyküler,</em> TRT Belgeseli, 2002.</li>
</ul>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tevfikuyar/bilim-tarihimizde-bir-kuyrukluyildiz">Bilim tarihimizde bir kuyrukluyıldız</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">6244</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Tarihte bugün: 15 Şubat</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/tarihte-bugun-15-subat</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 15 Feb 2017 09:40:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[15 Şubat]]></category>
		<category><![CDATA[bilim tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Galileo]]></category>
		<category><![CDATA[Galileo Galilei]]></category>
		<category><![CDATA[google]]></category>
		<category><![CDATA[sokrates]]></category>
		<category><![CDATA[tarihte bugün]]></category>
		<category><![CDATA[YouTube]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=5387</guid>

					<description><![CDATA[<p>MÖ 399: Sokrates ölüm cezasına çarptırıldı Sokrates, batı felsefesinin kurucularından biri olarak kabul edilen klasik bir Atinalı filozoftur. Etik bilimine katkıları ile tanınır. Sokrates&#8217;in etik anlayışı bilgiye dayalı etik düşüncelerinin ilk örneklerindendir. Ne yazık ki ardından yazılı bir kaynak bırakmayan Sokrates, klasik yazarların, özellikle de öğrencileri Plato ile Ksenofon&#8217;un yazıları ve ölümünden 15 yıl sonra dünyaya gelen Aristoteles&#8217;in dolaylı anlatımlarıyla tanınmış gizemli bir figürdür. Platon&#8217;un diyalogları, Sokrates&#8217;in hayatını kapsamlı şekilde açıklayan metinlerdir. Sokrates’in yaşamının en belirgin olaylarından biri MÖ 399 yılında hakkında açılan davadır. Platon&#8217;un &#8220;Sokrates&#8217;in Savunması&#8221; adlı eseri, Sokrates&#8217;in bir grup Atinalı tarafından şehrin tanrılarına inanmayışı ve gençlerin ahlakını bozması gerekçesiyle suçlanışını, Atina demokrasisi tarafından yargılanışını ve cezalandırılmasını konu alan bir diyalogdur. Sokrates mahkeme karşısında savunmasını yapar. Aslında kimsenin idam etmeyi düşünmediği, sadece af dilemesi ve çalışmalarına son vermesi hedeflenen filozof; hayatının geri kalan kısmını felsefeden yoksun geçirmektense, ölümü tercih eder. Sokrates’in infazı 30 gün sonra gerçekleşti. Bu süre içinde arkadaşları yardımıyla kaçabilme şansı olmasına rağmen Sokrates, kendi düşünce ve değerlerine aykırı bir tutum sergilememek için kaçmayı reddeder ve yasalara uyar. Sokrates baldıran zehrini kendi isteğiyle içerek hayatına son vermiştir. 1564: Galileo Galilei doğdu Dünyaca ünlü astronom, fizikçi, mühendis, filozof ve matematikçi. Galilei hem Aristoteles akımından hem de Kutsal Kitap&#8217;tan şüphe duymuş, Orta Çağ&#8217;daki bilim anlayışında devrim yaratmış, “gözlemsel astronominin babası”, “modern fiziğin babası” ve “bilimin babası” gibi isimlerle anılmıştır. Mekanik bilimi, mercekler ve astronomiyle ilgilenmiş ve birçok icat yapmıştır. 1609&#8217;da yapılmış basit bir teleskoptan ilham alarak daha üstün teleskoplar geliştirmiş ve uzay hakkında daha önce hiç yapılamamış gözlemler yapmıştır. Gözlemsel astronomiye katkılarının arasında Venüs&#8217;ün evrelerinin teleskopik kanıtı, Jüpiter&#8217;in en büyük dört uydusunun keşfi, güneş lekelerinin gözlemi ve analizi bulunmaktadır. Galilei ayrıca uygulamalı bilim ve teknoloji alanında da çalışmış, geliştirilmiş bir askeri pusula ve birçok alet icat etmiştir.  25 yaşındayken matematik profesörü olan Galilei, İtalya&#8217;nın önde gelen matematikçilerinden biridir. Galilei&#8217;nin yaşadığı çağda, Güneş sistemi konusunda tartışmalar yaşanıyordu. Dünya&#8217;yı evrenin merkezine koyan (dünya merkezcilik) anlayış Kilise tarafından benimsenmiş ve yaklaşık 1400 yıl boyunca resmi görüş olarak varlığını korumuştu. Ancak Polonyalı Kopernik 1530 yılında tamamladığı, &#8220;De Revolutionibus&#8221; adlı çalışmasıyla Dünya’nın günde bir kez kendi ekseni etrafında, yılda bir kez de Güneşin çevresinde döndüğü yaklaşımını getirdi. Kilise&#8217;nin bütün öğretilerini altüst eden bu yaklaşımı Galilei de destekledi. 1632&#8217;de yayımlanan ve bu konudaki çalışmaların yer aldığı &#8220;Önde gelen İki Dünya Sistemi Üzerine Diyaloglar&#8221; adlı kitabı büyük yankı yaptı. Kilise tarafından yargıladı ve suçlu bulundu. Hem yazdıklarından caymaya zorlandı hem de hayatının geri kalanını ev hapsinde geçirmeye mahkum edildi. Ancak bir zamanlar Galilei&#8217;yi yargılayan Kilise bugün Dünyanın Güneş&#8217;in etrafında döndüğü gerçeğini kabul etmiş durumda. 2005: Video paylaşım sitesi YouTube kuruldu Bir video barındırma web sitesi olan YouTube, 15 Şubat 2005&#8217;te eski PayPal çalışanları olan Steve Chen, Chad Hurley ve Jawed Karim tarafından kuruldu. Hurley ve Chen 2005 yılının ilk aylarında YouTube sitesini kurma fikrini geliştirdi. Chen&#8217;e göre buna neden olan San Francisco&#8217;daki apartmanında yapılan bir akşam yemeği partisi esnasında video paylaşımında yaşadıkları sorunlardı. YouTube ilk başlarda girişimci finansmanı ile başlayan bir teknolojiydi. 11,5 milyon dolarlık ilk yatırımını Kasım 2005 ve Nisan 2006 arasında Sequoia Capital şirketi tarafından aldı. İlk YouTube videosu sitenin ortak kurucularından Jawed Karim&#8217;in San Diego Hayvanat Bahçesi&#8217;nde çekip paylaştığı “Me at the zoo” (Türkçe anlamıyla &#8220;Hayvanat bahçesinde ben&#8221;) isimli içerikti. Video 23 Nisan 2005&#8217;te site üzerinden paylaşıldı ve şu an halen izlenebilir durumda. 2005 Mayıs&#8217;ta YouTube beta sürümünü yayınladı. Altı ay sonra Kasım ayında ise site resmi olarak yayına geçti ve hızlı bir şekilde büyüdü. 2006 yılının Temmuz ayında şirket, her gün 65.000&#8217;ten fazla yeni video yüklendiğini ve 100 milyondan fazla video izlendiğini duyurdu. Kasım 2006&#8217;da Google tarafından 1,65 milyar dolara satın alındı ve şu an Google&#8217;ın hizmetlerinden biri olarak faaliyetine devam ediyor. Youtube, kullanıcılarına video yükleme, izleme ve paylaşma imkânı sunuyor. Youtube üzerindeki içerikler genelde bireyler tarafından yüklenmekte ancak CBS, BBC, Vevo, Hulu gibi şirketler ve diğer organizasyonlar da YouTube ortaklık programı ile içeriklerinin bir kısmını yayınlamaktadır. Hazırlayan: Cemre Yavuz</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/tarihte-bugun-15-subat">Tarihte bugün: 15 Şubat</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>MÖ 399: Sokrates ölüm cezasına çarptırıldı</strong></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignleft wp-image-5390" src="http://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/02/so.jpg" alt="" width="339" height="270" />Sokrates, batı felsefesinin kurucularından biri olarak kabul edilen klasik bir Atinalı filozoftur. Etik bilimine katkıları ile tanınır. Sokrates&#8217;in etik anlayışı bilgiye dayalı etik düşüncelerinin ilk örneklerindendir. Ne yazık ki ardından yazılı bir kaynak bırakmayan Sokrates, klasik yazarların, özellikle de öğrencileri Plato ile Ksenofon&#8217;un yazıları ve ölümünden 15 yıl sonra dünyaya gelen Aristoteles&#8217;in dolaylı anlatımlarıyla tanınmış gizemli bir figürdür. Platon&#8217;un diyalogları, Sokrates&#8217;in hayatını kapsamlı şekilde açıklayan metinlerdir.</p>
<p>Sokrates’in yaşamının en belirgin olaylarından biri MÖ 399 yılında hakkında açılan davadır. Platon&#8217;un &#8220;Sokrates&#8217;in Savunması&#8221; adlı eseri, Sokrates&#8217;in bir grup Atinalı tarafından şehrin tanrılarına inanmayışı ve gençlerin ahlakını bozması gerekçesiyle suçlanışını, Atina demokrasisi tarafından yargılanışını ve cezalandırılmasını konu alan bir diyalogdur.</p>
<p>Sokrates mahkeme karşısında savunmasını yapar. Aslında kimsenin idam etmeyi düşünmediği, sadece af dilemesi ve çalışmalarına son vermesi hedeflenen filozof; hayatının geri kalan kısmını felsefeden yoksun geçirmektense, ölümü tercih eder.</p>
<p>Sokrates’in infazı 30 gün sonra gerçekleşti. Bu süre içinde arkadaşları yardımıyla kaçabilme şansı olmasına rağmen Sokrates, kendi düşünce ve değerlerine aykırı bir tutum sergilememek için kaçmayı reddeder ve yasalara uyar. Sokrates baldıran zehrini kendi isteğiyle içerek hayatına son vermiştir.</p>
<p><strong>1564: Galileo Galilei doğdu<br />
</strong><br />
<img loading="lazy" decoding="async" class="alignleft wp-image-5392" src="http://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/02/ga-1.png" alt="" width="266" height="338" />Dünyaca ünlü astronom, fizikçi, mühendis, filozof ve matematikçi. Galilei hem Aristoteles akımından hem de Kutsal Kitap&#8217;tan şüphe duymuş, Orta Çağ&#8217;daki bilim anlayışında devrim yaratmış, “gözlemsel astronominin babası”, “modern fiziğin babası” ve “bilimin babası” gibi isimlerle anılmıştır.</p>
<p>Mekanik bilimi, mercekler ve astronomiyle ilgilenmiş ve birçok icat yapmıştır. 1609&#8217;da yapılmış basit bir teleskoptan ilham alarak daha üstün teleskoplar geliştirmiş ve uzay hakkında daha önce hiç yapılamamış gözlemler yapmıştır. Gözlemsel astronomiye katkılarının arasında Venüs&#8217;ün evrelerinin teleskopik kanıtı, Jüpiter&#8217;in en büyük dört uydusunun keşfi, güneş lekelerinin gözlemi ve analizi bulunmaktadır. Galilei ayrıca uygulamalı bilim ve teknoloji alanında da çalışmış, geliştirilmiş bir askeri pusula ve birçok alet icat etmiştir.  25 yaşındayken matematik profesörü olan Galilei, İtalya&#8217;nın önde gelen matematikçilerinden biridir.</p>
<p>Galilei&#8217;nin yaşadığı çağda, Güneş sistemi konusunda tartışmalar yaşanıyordu. Dünya&#8217;yı evrenin merkezine koyan (dünya merkezcilik) anlayış Kilise tarafından benimsenmiş ve yaklaşık 1400 yıl boyunca resmi görüş olarak varlığını korumuştu. Ancak Polonyalı Kopernik 1530 yılında tamamladığı, &#8220;De Revolutionibus&#8221; adlı çalışmasıyla Dünya’nın günde bir kez kendi ekseni etrafında, yılda bir kez de Güneşin çevresinde döndüğü yaklaşımını getirdi. Kilise&#8217;nin bütün öğretilerini altüst eden bu yaklaşımı Galilei de destekledi. 1632&#8217;de yayımlanan ve bu konudaki çalışmaların yer aldığı &#8220;Önde gelen İki Dünya Sistemi Üzerine Diyaloglar&#8221; adlı kitabı büyük yankı yaptı. Kilise tarafından yargıladı ve suçlu bulundu. Hem yazdıklarından caymaya zorlandı hem de hayatının geri kalanını ev hapsinde geçirmeye mahkum edildi. Ancak bir zamanlar Galilei&#8217;yi yargılayan Kilise bugün Dünyanın Güneş&#8217;in etrafında döndüğü gerçeğini kabul etmiş durumda.</p>
<p><strong>2005: Video paylaşım sitesi YouTube kuruldu</strong></p>
<div id="attachment_5393" style="width: 403px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-5393" class=" wp-image-5393" src="http://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/02/yu.jpg" alt="" width="393" height="145" /><p id="caption-attachment-5393" class="wp-caption-text">Soldan sağa: Chad Hurley, Steve Chen ve Jawed Karim</p></div>
<p>Bir video barındırma web sitesi olan YouTube, 15 Şubat 2005&#8217;te eski PayPal çalışanları olan Steve Chen, Chad Hurley ve Jawed Karim tarafından kuruldu. Hurley ve Chen 2005 yılının ilk aylarında YouTube sitesini kurma fikrini geliştirdi. Chen&#8217;e göre buna neden olan San Francisco&#8217;daki apartmanında yapılan bir akşam yemeği partisi esnasında video paylaşımında yaşadıkları sorunlardı.</p>
<p>YouTube ilk başlarda girişimci finansmanı ile başlayan bir teknolojiydi. 11,5 milyon dolarlık ilk yatırımını Kasım 2005 ve Nisan 2006 arasında Sequoia Capital şirketi tarafından aldı.</p>
<p>İlk YouTube videosu sitenin ortak kurucularından Jawed Karim&#8217;in San Diego Hayvanat Bahçesi&#8217;nde çekip paylaştığı “Me at the zoo” (Türkçe anlamıyla &#8220;Hayvanat bahçesinde ben&#8221;) isimli içerikti. Video 23 Nisan 2005&#8217;te site üzerinden paylaşıldı ve şu an halen izlenebilir durumda. 2005 Mayıs&#8217;ta YouTube beta sürümünü yayınladı. Altı ay sonra Kasım ayında ise site resmi olarak yayına geçti ve hızlı bir şekilde büyüdü. 2006 yılının Temmuz ayında şirket, her gün 65.000&#8217;ten fazla yeni video yüklendiğini ve 100 milyondan fazla video izlendiğini duyurdu.</p>
<p>Kasım 2006&#8217;da Google tarafından 1,65 milyar dolara satın alındı ve şu an Google&#8217;ın hizmetlerinden biri olarak faaliyetine devam ediyor. Youtube, kullanıcılarına video yükleme, izleme ve paylaşma imkânı sunuyor. Youtube üzerindeki içerikler genelde bireyler tarafından yüklenmekte ancak CBS, BBC, Vevo, Hulu gibi şirketler ve diğer organizasyonlar da YouTube ortaklık programı ile içeriklerinin bir kısmını yayınlamaktadır.</p>
<p>Hazırlayan: Cemre Yavuz</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/tarihte-bugun-15-subat">Tarihte bugün: 15 Şubat</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">5387</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
