<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>çağdaş arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/cagdas/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/cagdas</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Mon, 13 Mar 2017 14:04:54 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Laiklikle dinsizliğin bir ilişkisi yoktur</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/laiklikle-dinsizligin-bir-iliskisi-yoktur</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Doğan Kuban]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 27 Jan 2017 10:24:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Doğan Kuban]]></category>
		<category><![CDATA[amerika]]></category>
		<category><![CDATA[anayasa]]></category>
		<category><![CDATA[çağdaş]]></category>
		<category><![CDATA[cahil]]></category>
		<category><![CDATA[cami]]></category>
		<category><![CDATA[caz]]></category>
		<category><![CDATA[cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[dinsizlik]]></category>
		<category><![CDATA[ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[hristiyanlık]]></category>
		<category><![CDATA[imam hatip]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[katolik]]></category>
		<category><![CDATA[kilise]]></category>
		<category><![CDATA[laik]]></category>
		<category><![CDATA[laiklik]]></category>
		<category><![CDATA[müzik]]></category>
		<category><![CDATA[papa]]></category>
		<category><![CDATA[papalık]]></category>
		<category><![CDATA[politika]]></category>
		<category><![CDATA[tarih]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[uygarlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=5173</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dünyada din devleti yok. Hilafet de yok. Sadece papalık var. Laiklik sadece devleti dinden ayırma kavramıdır. ABD laik bir devlettir. Fakat dünyanın en dindar çağdaş toplumlarından birini barındırır. İtalya laik bir devlettir. Fakat Papa, Katolik kilisenin başkanı olarak, İtalyan Cumhurbaşkanından daha ünlü ve etkilidir. İtalya’da bir kardinal bir başbakandan daha önemlidir. Latin Amerika, İspanya, Avusturya hatta İngiltere gibi laik, fakat Hristiyan olan ülkelerde de Kardinal ve piskoposların sosyal prestijleri politikacılardan yüksektir. Komünist sonrası Rusya’da Ortodoks kilisesinin prestiji yüksektir. Hindistan laiktir. Fakat Hindu din adamı, Budist rahip bir devlet memurundan daha etkilidir. Çağdaş toplumların hepimizin izlediği yaşamlarında, insanlar bulundukları mevki ile değil, düşünceleri ve eylemleriyle değerlendirilir. Bu cahilliği nasıl yeneceğiz İslam ülkelerinde kilise olmadı. Osmanlı’da Sultan, Şeyh-ül İslam’dan daha güçlüydü. Müslüman toplumlarda tarikat şeyhi, halk katında imamdan güçlüdür. Bunu yüzyıllarca sultanın kulu, beyin, ağanın kölesi olan cahil İslam halkına, bu arada son elli yıl içinde köyden kente göçen Türk halkına anlatmak zordur. İslam ülkelerinde diktatörlerin gücü her şeyin üzerindedir. Çünkü İslam toplumları gücün temelinin dinde değil, sultanda olduğu ortamda yüzyıllarca yaşadılar. Cahil ve fakir toplum kesiminin davranışları, kente göç etmeden genelde okumamış halkın geleneksel kültür diye sunulan cehaletinin içeriğini oluşturur. Uluslararası durum, çağdaş dünyada laiklikle din arasında, dindar olup olmama bağlamında, hiçbir ilişki olmadığını kanıtlar. İslam geleneğinde Halife, Papa ya da papaz değildir. Devlet başkanıdır. İslam tarihinde Türk göçerler iktidarı ellerine geçirince aşiret reisleri, bey ve sultan oldular. Eğer bir sultan, Yavuz Sultan Selim gibi, Bağdat halifesini esir alıp İstanbul’a getirmiş ve ondan sonra ‘Ben halife oldum!’ demişse, bunun Kuran da yeri yoktur, çünkü halifelerin Kureyş’ten olacağı Kuran’da yazılıdır. Egemen halife değil değil Sultan Din adamlığı Osmanlı ulemasının sadece kellesini kurtarmıştır, Devletin egemen gücü Osmanlı sultanıdır. Anaları esir Hristiyanlardan seçilmiş Osmanlı sultanları, 17 yüzyılda eski bir Türk göçerin kanından çok küçük oranda kan taşıyan kozmopolit kimlikleri ile devlet sisteminde İslam dininin prestijini ‘Halife’ lakabını koruyarak kendilerine mal etmişlerdir. Fakat göçer Türk aşiret reisleri gibi davranarak idari egemenliğini kimseye bırakmamışlardır. Osmanlı sultanlığı devletinin tanımına giren bütün özellikleriyle Ortaçağ öncesinden kalmadır. Buna karşın çağdaş dünyada din hala en büyük ve etkili toplumsal kurumdur. Fakat bu olgunun çağdaş laik devlet sistemi ile ilgisi yoktur. Bu tavır değişikliği Avrupa kültüründe Rönesans sonrasında, Luther’le başlamıştır. Bugün Hristiyan kiliselerine mensup üç milyara yakın insanın bilim ve teknolojinin öncül olduğu ve ekonominin uluslararası güçler tarafından idare edildiği bir dünyada, laik kurallarla, fakat dinlerine bağlılıklarının kaybetmeden yaşıyorlar. Türkiye ve İslamın sorunu, hala göçer eğilimlerini korumak ve politik amaçlarla dine sarılmaktır. Bu da toplumların cehaletini istismar ederek, ve bilimle din arasına paravana gererek oluyor. Laik ülkede 100 bin cami Laiklikle dinin hiçbir ilgisi olmamasını, 1950’den sonra laik Cumhuriyet hükümetleri döneminde 100.000 cami yapıldığını anımsatarak devam edebiliriz. Laik anayasa ile 500.000 genç kız imam hatip lisesinde öğrenci olmaktadır. Bu, toplumun cehaletini değişik renkte bir bir badana ile boyamak anlamına gelir. Kadından imam olmayacağı için Kuran öğretisi ile de uyuşmuyor. Orta mektepten-üniversiteye kadar Türkçe yerine İngilizce öğretilmesi ile birlikte, Türkiye&#8217;de 200&#8217;den fazla üniversitenin olduğu bu dönemde, dini esas tema olarak tartışan, dünyada İslam dışında başka bir ülke yok. Bunları hala tartışan bir toplum olmak bize büyük tehlike kapıları açmaktadır. Sanayisi gelişmemiş, doğal enerji kaynaklarını sanayileştirememiş, tarımsal yenilemeyi hala yapamamış ve halkını beslemek için dışarıya muhtaç, çok ağır dış borçları olan, fakir halkını dizginsız bir tüketim propagandası ile bombardıman eden bir ülkede yaşıyoruz. Ekonomik durumu kötü olan Yunanistan’ın adam başına ulusal geliri 33.000 dolar, Nüfusu 1.400.000.000 olan Çin’in, nüfusu 80.000.000 olan Türkiye ile kişi başına ulusal geliri ayni: 8.000 dolar (kaynaklar yabancı yıllıklar). Bu durumda ülkeye egemen olan politik tartışmanın din ve ‘laik anayasa’ olması akıl ve gerçek dışıdır. Bu olaya çağdaş bir perspektif getirecek bir Amerikan haberi ile gözlemlerimi sonlandıracağım. Karakteristik bir uygarlık olayı Geçenlerde Amerika’nın en ünlü modern dans yaratıcılarından biri olan Alvin Alley (1931-89) öldü. Afrikalı bir esir ailesinden geliyordu. Çağdaş Amerikan Müziği Cazdır. Tarihi 20 yüzyıl başındaki New Orleans’lı karaderili davulculara kadar uzanır. Temelde Afrika müzik geleneği ile Avrupa geleneğinin bir karışımı olan caz yaratıcılarının ve özellikle solistlerin karalardan olduğunu biliyoruz. Alvin Alley ve karaderili Afrikalılar, sonradan Hristiyan olmuş paganlardır. Fakat bu karaderili pagan ve esir kökenli, Hristiyan sanatçılar çağdaş Amerikan musikisini, Avrupa Klasik Musikisi karşısında, Avrupalıların başaramadığı bir aşamaya taşıdılar. Caz yeni teknolojik çağ uygarlığının musikisi oldu. Bu yeni üslubun daha da ilginç yanı, dini musikiye girerek yepyeni bir kilise, koro ve dini nitelikli dans yaratması oldu. Amerika’da pek çok zenci kilise korosu var. Çok güzel bir musiki yarattılar. Alley’in çoğunlukla koreografisini yaptığı danslar da bu nitelikte. Onun ‘American Dance Theater’ grubunun dini içerikli dansları çok özgün çağdaş yapıtlar. Bu çağdaş kültürel gelişmenin dünyanın teknolojisi en çok gelişmiş ülkesinde yaratılması ve dünyayı etkilemesi karakteristik bir uygarlık olayıdır. Bir tarihsel yorum Okuması kıt vatandaşlara bir tarihi yorumu sunma istiyorum: ’The History of Jazz, Oxford, 2011’ adlı kitabında Ted Gioia şöyle yazmış: “Eğer Müslümanlar i.S. 732&#8217;de Tours’da Charles Martel tarafından yenilmemiş olsalardı, İspanya&#8217;nın güneyinde bugün saptadığımız gibi, Afrika ve Avrupa musikileri 8. yüzyılda karışmaya başlayabilirdi. Müslüman donanması Thames ağzına gelir, belki Oxford’da da şimdi Kuran okutulurdu.” Bu şakacı yorum, kültürün rastlantısal yapısına ilişkin doğru bir gözlemdir. Günümüzde bilgisayar, otomobil ve telefondan bağımsız yaşamak nasıl olanaksızsa, alaturka şarkıyla Beethoven’in keman konçertosu arasındaki farkı kültür özgünlüğü sananlar, çağdaş dünyanın ekonomik kölesi olarak yaşamaktır. Laikliği din düşmanlığı olarak sunmak o anlama gelir. Doğan Kuban</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/laiklikle-dinsizligin-bir-iliskisi-yoktur">Laiklikle dinsizliğin bir ilişkisi yoktur</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dünyada din devleti yok. Hilafet de yok. Sadece papalık var. Laiklik sadece devleti dinden ayırma kavramıdır. ABD laik bir devlettir. Fakat dünyanın en dindar çağdaş toplumlarından birini barındırır. </strong></p>
<p>İtalya laik bir devlettir. Fakat Papa, Katolik kilisenin başkanı olarak, İtalyan Cumhurbaşkanından daha ünlü ve etkilidir. İtalya’da bir kardinal bir başbakandan daha önemlidir. Latin Amerika, İspanya, Avusturya hatta İngiltere gibi laik, fakat Hristiyan olan ülkelerde de Kardinal ve piskoposların sosyal prestijleri politikacılardan yüksektir.</p>
<p>Komünist sonrası Rusya’da Ortodoks kilisesinin prestiji yüksektir. Hindistan laiktir. Fakat Hindu din adamı, Budist rahip bir devlet memurundan daha etkilidir. Çağdaş toplumların hepimizin izlediği yaşamlarında, insanlar bulundukları mevki ile değil, düşünceleri ve eylemleriyle değerlendirilir.</p>
<p><strong>Bu cahilliği nasıl yeneceğiz</strong></p>
<p>İslam ülkelerinde kilise olmadı. Osmanlı’da Sultan, Şeyh-ül İslam’dan daha güçlüydü. Müslüman toplumlarda tarikat şeyhi, halk katında imamdan güçlüdür. Bunu yüzyıllarca sultanın kulu, beyin, ağanın kölesi olan cahil İslam halkına, bu arada son elli yıl içinde köyden kente göçen Türk halkına anlatmak zordur.</p>
<p>İslam ülkelerinde diktatörlerin gücü her şeyin üzerindedir. Çünkü İslam toplumları gücün temelinin dinde değil, sultanda olduğu ortamda yüzyıllarca yaşadılar. Cahil ve fakir toplum kesiminin davranışları, kente göç etmeden genelde okumamış halkın geleneksel kültür diye sunulan cehaletinin içeriğini oluşturur.</p>
<p>Uluslararası durum, çağdaş dünyada laiklikle din arasında, dindar olup olmama bağlamında, hiçbir ilişki olmadığını kanıtlar. İslam geleneğinde Halife, Papa ya da papaz değildir. Devlet başkanıdır. İslam tarihinde Türk göçerler iktidarı ellerine geçirince aşiret reisleri, bey ve sultan oldular.</p>
<p>Eğer bir sultan, Yavuz Sultan Selim gibi, Bağdat halifesini esir alıp İstanbul’a getirmiş ve ondan sonra ‘Ben halife oldum!’ demişse, bunun Kuran da yeri yoktur, çünkü halifelerin Kureyş’ten olacağı Kuran’da yazılıdır.</p>
<p><strong>Egemen halife değil değil Sultan</strong></p>
<p>Din adamlığı Osmanlı ulemasının sadece kellesini kurtarmıştır, Devletin egemen gücü Osmanlı sultanıdır. Anaları esir Hristiyanlardan seçilmiş Osmanlı sultanları, 17 yüzyılda eski bir Türk göçerin kanından çok küçük oranda kan taşıyan kozmopolit kimlikleri ile devlet sisteminde İslam dininin prestijini ‘Halife’ lakabını koruyarak kendilerine mal etmişlerdir.</p>
<p>Fakat göçer Türk aşiret reisleri gibi davranarak idari egemenliğini kimseye bırakmamışlardır. Osmanlı sultanlığı devletinin tanımına giren bütün özellikleriyle Ortaçağ öncesinden kalmadır.</p>
<p>Buna karşın çağdaş dünyada din hala en büyük ve etkili toplumsal kurumdur. <strong>Fakat bu olgunun çağdaş laik devlet sistemi ile ilgisi yoktur</strong>. Bu tavır değişikliği Avrupa kültüründe Rönesans sonrasında, Luther’le başlamıştır.</p>
<p>Bugün Hristiyan kiliselerine mensup üç milyara yakın insanın bilim ve teknolojinin öncül olduğu ve ekonominin uluslararası güçler tarafından idare edildiği bir dünyada, laik kurallarla, fakat dinlerine bağlılıklarının kaybetmeden yaşıyorlar.</p>
<p>Türkiye ve İslamın sorunu, hala göçer eğilimlerini korumak ve politik amaçlarla dine sarılmaktır. Bu da toplumların cehaletini istismar ederek, ve bilimle din arasına paravana gererek oluyor.</p>
<p><strong>Laik ülkede 100 bin cami</strong></p>
<p>Laiklikle dinin hiçbir ilgisi olmamasını, 1950’den sonra laik Cumhuriyet hükümetleri döneminde 100.000 cami yapıldığını anımsatarak devam edebiliriz. Laik anayasa ile 500.000 genç kız imam hatip lisesinde öğrenci olmaktadır. Bu, toplumun cehaletini değişik renkte bir bir badana ile boyamak anlamına gelir. Kadından imam olmayacağı için Kuran öğretisi ile de uyuşmuyor.</p>
<p>Orta mektepten-üniversiteye kadar Türkçe yerine İngilizce öğretilmesi ile birlikte, Türkiye&#8217;de 200&#8217;den fazla üniversitenin olduğu bu dönemde, dini esas tema olarak tartışan, dünyada İslam dışında başka bir ülke yok. Bunları hala tartışan bir toplum olmak bize büyük tehlike kapıları açmaktadır.</p>
<p>Sanayisi gelişmemiş, doğal enerji kaynaklarını sanayileştirememiş, tarımsal yenilemeyi hala yapamamış ve halkını beslemek için dışarıya muhtaç, çok ağır dış borçları olan, fakir halkını dizginsız bir tüketim propagandası ile bombardıman eden bir ülkede yaşıyoruz.</p>
<p>Ekonomik durumu kötü olan Yunanistan’ın adam başına ulusal geliri 33.000 dolar, Nüfusu 1.400.000.000 olan Çin’in, nüfusu 80.000.000 olan Türkiye ile kişi başına ulusal geliri ayni: 8.000 dolar (kaynaklar yabancı yıllıklar).</p>
<p>Bu durumda ülkeye egemen olan politik tartışmanın din ve ‘laik anayasa’ olması akıl ve gerçek dışıdır. Bu olaya çağdaş bir perspektif getirecek bir Amerikan haberi ile gözlemlerimi sonlandıracağım.</p>
<p><strong>Karakteristik bir uygarlık olayı</strong></p>
<p>Geçenlerde Amerika’nın en ünlü modern dans yaratıcılarından biri olan Alvin Alley (1931-89) öldü. Afrikalı bir esir ailesinden geliyordu.</p>
<p>Çağdaş Amerikan Müziği Cazdır. Tarihi 20 yüzyıl başındaki New Orleans’lı karaderili davulculara kadar uzanır. Temelde Afrika müzik geleneği ile Avrupa geleneğinin bir karışımı olan caz yaratıcılarının ve özellikle solistlerin karalardan olduğunu biliyoruz.</p>
<p>Alvin Alley ve karaderili Afrikalılar, sonradan Hristiyan olmuş paganlardır. Fakat bu karaderili pagan ve esir kökenli, Hristiyan sanatçılar çağdaş Amerikan musikisini, Avrupa Klasik Musikisi karşısında, Avrupalıların başaramadığı bir aşamaya taşıdılar.</p>
<p>Caz yeni teknolojik çağ uygarlığının musikisi oldu. Bu yeni üslubun daha da ilginç yanı, dini musikiye girerek yepyeni bir kilise, koro ve dini nitelikli dans yaratması oldu. Amerika’da pek çok zenci kilise korosu var. Çok güzel bir musiki yarattılar.</p>
<p>Alley’in çoğunlukla koreografisini yaptığı danslar da bu nitelikte. Onun ‘<strong>American Dance Theater’</strong> grubunun dini içerikli dansları çok özgün çağdaş yapıtlar. Bu çağdaş kültürel gelişmenin dünyanın teknolojisi en çok gelişmiş ülkesinde yaratılması ve dünyayı etkilemesi karakteristik bir uygarlık olayıdır.</p>
<p><strong>Bir tarihsel yorum</strong></p>
<p>Okuması kıt vatandaşlara bir tarihi yorumu sunma istiyorum:</p>
<p>’The History of Jazz, Oxford, 2011’ adlı kitabında <strong>Ted Gioia </strong>şöyle yazmış:</p>
<p>“Eğer Müslümanlar i.S. 732&#8217;de Tours’da Charles Martel tarafından yenilmemiş olsalardı, İspanya&#8217;nın güneyinde bugün saptadığımız gibi, Afrika ve Avrupa musikileri 8. yüzyılda karışmaya başlayabilirdi. Müslüman donanması Thames ağzına gelir, belki Oxford’da da şimdi Kuran okutulurdu.”</p>
<p>Bu şakacı yorum, kültürün rastlantısal yapısına ilişkin doğru bir gözlemdir. Günümüzde bilgisayar, otomobil ve telefondan bağımsız yaşamak nasıl olanaksızsa, alaturka şarkıyla Beethoven’in keman konçertosu arasındaki farkı kültür özgünlüğü sananlar, çağdaş dünyanın ekonomik kölesi olarak yaşamaktır.</p>
<p>Laikliği din düşmanlığı olarak sunmak o anlama gelir.</p>
<p><strong>Doğan Kuban</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/laiklikle-dinsizligin-bir-iliskisi-yoktur">Laiklikle dinsizliğin bir ilişkisi yoktur</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">5173</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Toplumun en tehlikeli cahilliği</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/toplumun-en-tehlikeli-cahilligi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Doğan Kuban]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 29 Oct 2016 12:41:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Doğan Kuban]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<category><![CDATA[avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[bilişim]]></category>
		<category><![CDATA[çağdaş]]></category>
		<category><![CDATA[cahillik]]></category>
		<category><![CDATA[doğan kuban]]></category>
		<category><![CDATA[halk]]></category>
		<category><![CDATA[internet]]></category>
		<category><![CDATA[kimlik]]></category>
		<category><![CDATA[kültür]]></category>
		<category><![CDATA[marka]]></category>
		<category><![CDATA[ortak]]></category>
		<category><![CDATA[sanat]]></category>
		<category><![CDATA[tehlikeli]]></category>
		<category><![CDATA[teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=4139</guid>

					<description><![CDATA[<p>Birkaç ay önce Cumhuriyet gazetesi 30 yıldır ek olarak çıkardığı bilim ve teknoloji dergisini kapattı. On yıldır dergiye yazanlardan biri olarak bu olaydan sonra Türkiye de sanat, felsefe, düşünce, bilim konularında ki yayınların içerikleri okurları ve toplumun bu bağlamdaki eğilimi üzerinde daha fazla düşündüm. Doğan Kuban *** Gerçi moda, spor, turizm, sosyete konuları bütün dünyada yayınların ağırlıklı yüzdesini oluşturuyor. Fakat gelişmiş ülkelerin ciddi yayınlarında bilimsel, sanatsal ve genelde entelektüel konulara verilen önem ve bu konularda yayınların çokluğu ve niteliği, üniversitelerin yayınları tartışılamayacak kadar çok. Türkiye’de, bilim, sanat ve felsefenin gelişmemişliğine paralel bir yayın kıtlığı var. Bundan elli yıl önce Beyoğlu’nda satılan yabancı dilde dergi ve gazetelerin sayısı daha fazla idi, şimdi azaldı. Bilimsel ve entelektüel konuların müşterisi de herhalde kitapçıların yerine açılan kahve ve lokantaların müşterisi oldu. Bu gözlem Beyoğlu’nu dolduran kalabalıktaki entelektüel oranını açıklıyor. Gerçi çağdaş görsel çevre toplumu, eskiye göre çok daha fazla etkiliyor, ve onu eğitiyor. Fakat bu entelektüel bir aydınlanma değil. Peki internet okurluğu? Internet yeni bir bilgi kaynağı. Ama yoğunlaşan bir okuma göstergesi değil. Her ortamda okuyan bir eski kafalı olarak, kitaplarımın her birini özel yetişmiş bir çiçek gibi görerek yetiştim. internetten uzun kitap okumanın entelektüelden çok bir öğrenci ve araştırıcı işi olduğunu düşünmeğe devam ediyorum. Bizim kuşağın okuyanları kitaba bir sanat eseri gibi davranılmasını öğrendiler. Bunda sayının da rolü var. Bugün telefonlarını ustalıkla ve çok yoğun kullanan, parmakları bir piyaniste benzeyen genç kuşaklar bizden çok farklı bit iletişim ortamında yaşıyor. Fakat bu iletişimin içeriği güncel kahve söylemi ve haberleşme niteliğinde. Bir mimar olarak, öğrencilerin bizim elle çizdiğimiz projeleri bilgisayarda çizdiklerini görüyorum. Fakat o çizimlere ne kadar duyarlık katılıyor, onu bilmiyorum. Gerçi dünyadaki uygulamalarda sanatsal duyarlıkla teknolojiyi birleştiren tasarımlar var. Fakat Türkiye&#8217;de pek rastlamadım. Çünkü bu örtüşme de gelişmiş, belki daha kompleks bir eğitim, gelişmiş bir algı düzeyi gerekiyor. Bilim, sanayi, sanat, felsefe gelişmeyen bir toplumda mimarlar da bilgisayarı, yerli şoförlerin yabancı arabaları kullandıkları kadar kullanabiliyorlar. Geçmişte olmayan bir duyarlılık bugüne de ulaşamazdı. Bunu sade mimarlık alanında değil sanatta, felsefe de, edebiyatta her alanda görüyoruz. Dünyadan haberi olmayan, dil bilmeyen, okumayan toplumların öğrencileri de aynı niteliklere sahipler. Kimliksiz ortaklar İletişim teknolojisi ve evrensel ekonomi dünyayı kapitalist yapı içinde bütünleştirdikçe, bütün toplumlar, kullandıkları ortak teknikler ve araçlar nedeniyle maddi yaşam ortamının kimliksiz ortakları oldular. Mutfağında buz dolabı, çamaşır makinası olanlar, cep telefonu olanlar, otomobili olanlar, uçakla oradan oraya gidenler, yabancı ülkeleri ziyaret edenler, kullandıkları eşya ve araçları hiç üretmeseler, üreten ülkelerin insanlarının yazdıklarını okumasalar, onlarla anlaşmasalar bile Alman marka alet ya da otomobil sahibi olunca kendilerini Almanlarla bir tür teknolojik akraba olarak görüyorlar. Bu çok uzak bir akrabalık ilişkisi. Fakat bilinçli bir kimlik ortaklığı değil. Beethoven, Goethe, Herman Hesse ya da Kandinsky ile ortak tarafları yok. Ya da Ankara’nın Berlin’le benzediği anlamına gelmiyor. Uygar bir Alman ya da Avrupalı gibi davranmak ve yaşamak anlamı da taşımıyor. Gerçi ortak bir bakkaldan alışveriş etmek bir tür eşitlik anlamına gelir. İnsanlar birbirlerine merhaba derler, Buna Türkiye’nin Almanya ile ‘Merhaba Eşitliği’ diyebiliriz. Gençliğimde Türkiye de Volkswagen, Citroen sahipleri sokaklarda birbirlerine korna çalarak selam verirlerdi. Biz de bugünkü Türkiye’de gelişmiş ülkelere korna çalarak bir tür fiyaka satıyoruz anlaşılan. Bu müşteri fiyakası sonunda kendisinin de sanayileştiği ve uygarlaştığı türünden bir algıya dönüşürse bilimsel çalışma ve yayınlama, dergi çıkarmağa da gerek kalmayacak. Bu bir kültür ortaklığı değil Çevrenize bir göz atınca Migros, Carrefour, Hilton, Starbucks’dan geçilmiyor. Pantolon, gömlek, tenis raketi markalara dönüştü. Bugün Apple, Google, Internet, Whatsapp, Facebook, Twitter gibi ortaklıklarımız var. Bu müşteri ortaklığı gerçek bir kültür ortaklığı değildir. Fakat giderek boyutu artıyor, toplum yaşamının kavrıyor. Ne var ki Apple kullanan Amerikalı, Mercedes kullanan Alman olmuyor. Bu yeni alışkanlık ve kullanımlar gelişmemişliğin kölelik rozetleridir. Eskiden farklı bir kölelik. Kimse hapis değil, kimse kırbaç yemiyor. Her şey paraya çevrilmiş. Alacaklılar kimseyi dövmüyor. Bu işleri borçlular kendi aralarında yapıyorlar. Modern köleler dünyanın çıplaklarıdır. kendi ülkelerinde hapse girer, cinayete kurban gider, aç kalabilir, kaçar, göç eder, denizde boğulabilirler. Sevgili Okuyucular, Biz geçmiş sözlüğümüzü 21. yüzyıl sömürü lehçesine çevirdik. Bu durumun nedenlerini Marksist ya da liberal namuslu tarihçilerden, bazı nadir ekonomistler ya da düşünürlerden öğrenebilirsiniz. Adı ‘gelişmekte olan’ terfi ettirilmiş cahil toplumlar bu cendereden kurtulmak zorundalar. Eskiden öğrendiğimiz kadar bunun öncüleri, ülkelerinin iyi okumuşları, aydınları ya da, şansımız olursa entellektüelleri olacak. Bunu aşmak toplum için de, bilinçli ve namuslu aydın için de bir insanlık görevidir. Kentlere göçenler henüz çağdaş kentli olamadılar, diyelim. Toplumun aydın geçinenleri çağdaş dünyayı doğru anlayıp onlara anlattılar mı? Açtıkları üniversitelerde bilimsel araştırma yapıyorlar mı? Sanata değer verip, yardım ediyorlar mı? Kente gelen halk kargaşaya ayak uyduruyor, sıkıntılarına katlanıyor, toprağına geri dönmüyor. Aydın geçinenler ulaşımdan, televizyondan, gazetelerden, mimariden şikayet ediyorlar. Kentle ilişkilerinde alıştıkları ya da başka ülkeler de gördükleri davranış, temizlik , estetik standartları arıyorlar. Kırsaldan göçenlerse istediklerini bulduklarına inanıyorlar. Aranan standart kent yaşamının rahatından öte, uygarlık ise, Türkiye o düzeyde değil. Uygar bir yaşamının standartlarına ulaşamazdık. Aydını sorgulamak Kanımca halkı sorgulamadan önce ona ulaşmak için kılını kıpırdatmayan aydını sorgulamak gerekiyor. Dünyanın milyarları kuşkusuz çok farklı ortam, koşul ve bilgi düzeyinde yaşıyorlar. Türkiye’nin kırsal halkı elli yılda uygar toplum düzeyine yükselmedi. Sorgulanacak olanlar onlar mı, yoksa onların gözlerini açmaya olanak tanımayan ve 1950 den bu yana iktidarda olanlar, onların yardakçıları mı? Hiç eleştirmeden yaşayanlar haklı mı? Cahiller açlık ve yokluktan şikayet ederler, fakat uygarlık koşullarından şikayet etmezler. Cahil ve fakir bir ülkede kalorifer, buz dolabı, çamaşır makinesi, otomobil gibi konfor araçlarını, gerçek uygarlığı gözden uzaklaştıran perdeler olarak, hatta çağdaş kölelik işaretleri olarak düşünün. Bu ilişkileri doğru yorumlayamayan aydın, köyden gelenden daha cahil sayılmayı hak etmiyor mu? Doğan Kuban</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/toplumun-en-tehlikeli-cahilligi">Toplumun en tehlikeli cahilliği</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Birkaç ay önce Cumhuriyet gazetesi 30 yıldır ek olarak çıkardığı bilim ve teknoloji dergisini kapattı. On yıldır dergiye yazanlardan biri olarak bu olaydan sonra Türkiye de sanat, felsefe, düşünce, bilim konularında ki yayınların içerikleri okurları ve toplumun bu bağlamdaki eğilimi üzerinde daha fazla düşündüm.</em> Doğan Kuban</p>
<p>***</p>
<p>Gerçi moda, spor, turizm, sosyete konuları bütün dünyada yayınların ağırlıklı yüzdesini oluşturuyor. Fakat gelişmiş ülkelerin ciddi yayınlarında bilimsel, sanatsal ve genelde entelektüel konulara verilen önem ve bu konularda yayınların çokluğu ve niteliği, üniversitelerin yayınları tartışılamayacak kadar çok.</p>
<p>Türkiye’de, bilim, sanat ve felsefenin gelişmemişliğine paralel bir yayın kıtlığı var. Bundan elli yıl önce Beyoğlu’nda satılan yabancı dilde dergi ve gazetelerin sayısı daha fazla idi, şimdi azaldı. Bilimsel ve entelektüel konuların müşterisi de herhalde kitapçıların yerine açılan kahve ve lokantaların müşterisi oldu. Bu gözlem Beyoğlu’nu dolduran kalabalıktaki entelektüel oranını açıklıyor. Gerçi çağdaş görsel çevre toplumu, eskiye göre çok daha fazla etkiliyor, ve onu eğitiyor. Fakat bu entelektüel bir aydınlanma değil.</p>
<p><strong>Peki internet okurluğu?</strong></p>
<p>Internet yeni bir bilgi kaynağı. Ama yoğunlaşan bir okuma göstergesi değil. Her ortamda okuyan bir eski kafalı olarak, kitaplarımın her birini özel yetişmiş bir çiçek gibi görerek yetiştim. internetten uzun kitap okumanın entelektüelden çok bir öğrenci ve araştırıcı işi olduğunu düşünmeğe devam ediyorum. Bizim kuşağın okuyanları kitaba bir sanat eseri gibi davranılmasını öğrendiler. Bunda sayının da rolü var. Bugün telefonlarını ustalıkla ve çok yoğun kullanan, parmakları bir piyaniste benzeyen genç kuşaklar bizden çok farklı bit iletişim ortamında yaşıyor. Fakat bu iletişimin içeriği güncel kahve söylemi ve haberleşme niteliğinde.</p>
<p>Bir mimar olarak, öğrencilerin bizim elle çizdiğimiz projeleri bilgisayarda çizdiklerini görüyorum. Fakat o çizimlere ne kadar duyarlık katılıyor, onu bilmiyorum. Gerçi dünyadaki uygulamalarda sanatsal duyarlıkla teknolojiyi birleştiren tasarımlar var. Fakat Türkiye&#8217;de pek rastlamadım. Çünkü bu örtüşme de gelişmiş, belki daha kompleks bir eğitim, gelişmiş bir algı düzeyi gerekiyor. Bilim, sanayi, sanat, felsefe gelişmeyen bir toplumda mimarlar da bilgisayarı, yerli şoförlerin yabancı arabaları kullandıkları kadar kullanabiliyorlar.</p>
<p>Geçmişte olmayan bir duyarlılık bugüne de ulaşamazdı. Bunu sade mimarlık alanında değil sanatta, felsefe de, edebiyatta her alanda görüyoruz. Dünyadan haberi olmayan, dil bilmeyen, okumayan toplumların öğrencileri de aynı niteliklere sahipler.</p>
<p><strong>Kimliksiz ortaklar </strong></p>
<p>İletişim teknolojisi ve evrensel ekonomi dünyayı kapitalist yapı içinde bütünleştirdikçe, bütün toplumlar, kullandıkları ortak teknikler ve araçlar nedeniyle maddi yaşam ortamının kimliksiz ortakları oldular.</p>
<p>Mutfağında buz dolabı, çamaşır makinası olanlar, cep telefonu olanlar, otomobili olanlar, uçakla oradan oraya gidenler, yabancı ülkeleri ziyaret edenler, kullandıkları eşya ve araçları hiç üretmeseler, üreten ülkelerin insanlarının yazdıklarını okumasalar, onlarla anlaşmasalar bile Alman marka alet ya da otomobil sahibi olunca kendilerini Almanlarla bir tür teknolojik akraba olarak görüyorlar. Bu çok uzak bir akrabalık ilişkisi.</p>
<p>Fakat bilinçli bir kimlik ortaklığı değil. <strong>Beethoven, Goethe, Herman Hesse </strong>ya da <strong>Kandinsky</strong> ile ortak tarafları yok. Ya da Ankara’nın Berlin’le benzediği anlamına gelmiyor. Uygar bir Alman ya da Avrupalı gibi davranmak ve yaşamak anlamı da taşımıyor. Gerçi ortak bir bakkaldan alışveriş etmek bir tür eşitlik anlamına gelir. İnsanlar birbirlerine merhaba derler, Buna Türkiye’nin Almanya ile ‘Merhaba Eşitliği’ diyebiliriz.</p>
<p>Gençliğimde Türkiye de Volkswagen, Citroen sahipleri sokaklarda birbirlerine korna çalarak selam verirlerdi. Biz de bugünkü Türkiye’de gelişmiş ülkelere korna çalarak bir tür fiyaka satıyoruz anlaşılan. Bu müşteri fiyakası sonunda kendisinin de sanayileştiği ve uygarlaştığı türünden bir algıya dönüşürse bilimsel çalışma ve yayınlama, dergi çıkarmağa da gerek kalmayacak.</p>
<p><strong>Bu bir kültür ortaklığı değil</strong></p>
<p>Çevrenize bir göz atınca Migros, Carrefour, Hilton, Starbucks’dan geçilmiyor. Pantolon, gömlek, tenis raketi markalara dönüştü. Bugün Apple, Google, Internet, Whatsapp, Facebook, Twitter gibi ortaklıklarımız var. Bu müşteri ortaklığı gerçek bir kültür ortaklığı değildir. Fakat giderek boyutu artıyor, toplum yaşamının kavrıyor. Ne var ki Apple kullanan Amerikalı, Mercedes kullanan Alman olmuyor. Bu yeni alışkanlık ve kullanımlar gelişmemişliğin kölelik rozetleridir.</p>
<p>Eskiden farklı bir kölelik. Kimse hapis değil, kimse kırbaç yemiyor. Her şey paraya çevrilmiş. Alacaklılar kimseyi dövmüyor. Bu işleri borçlular kendi aralarında yapıyorlar. Modern köleler dünyanın çıplaklarıdır. kendi ülkelerinde hapse girer, cinayete kurban gider, aç kalabilir, kaçar, göç eder, denizde boğulabilirler.</p>
<p>Sevgili Okuyucular,</p>
<p>Biz geçmiş sözlüğümüzü 21. yüzyıl sömürü lehçesine çevirdik. Bu durumun nedenlerini Marksist ya da liberal namuslu tarihçilerden, bazı nadir ekonomistler ya da düşünürlerden öğrenebilirsiniz.</p>
<p>Adı ‘gelişmekte olan’ terfi ettirilmiş cahil toplumlar bu cendereden kurtulmak zorundalar. Eskiden öğrendiğimiz kadar bunun öncüleri, ülkelerinin iyi okumuşları, aydınları ya da, şansımız olursa entellektüelleri olacak. Bunu aşmak toplum için de, bilinçli ve namuslu aydın için de bir insanlık görevidir.</p>
<p>Kentlere göçenler henüz çağdaş kentli olamadılar, diyelim. Toplumun aydın geçinenleri çağdaş dünyayı doğru anlayıp onlara anlattılar mı? Açtıkları üniversitelerde bilimsel araştırma yapıyorlar mı? Sanata değer verip, yardım ediyorlar mı?</p>
<p>Kente gelen halk kargaşaya ayak uyduruyor, sıkıntılarına katlanıyor, toprağına geri dönmüyor. Aydın geçinenler ulaşımdan, televizyondan, gazetelerden, mimariden şikayet ediyorlar. Kentle ilişkilerinde alıştıkları ya da başka ülkeler de gördükleri davranış, temizlik , estetik standartları arıyorlar. Kırsaldan göçenlerse istediklerini bulduklarına inanıyorlar. Aranan standart kent yaşamının rahatından öte, uygarlık ise, Türkiye o düzeyde değil. Uygar bir yaşamının standartlarına ulaşamazdık.</p>
<p><strong>Aydını sorgulamak</strong></p>
<p>Kanımca halkı sorgulamadan önce ona ulaşmak için kılını kıpırdatmayan aydını sorgulamak gerekiyor. Dünyanın milyarları kuşkusuz çok farklı ortam, koşul ve bilgi düzeyinde yaşıyorlar. Türkiye’nin kırsal halkı elli yılda uygar toplum düzeyine yükselmedi. Sorgulanacak olanlar onlar mı, yoksa onların gözlerini açmaya olanak tanımayan ve 1950 den bu yana iktidarda olanlar, onların yardakçıları mı? Hiç eleştirmeden yaşayanlar haklı mı?</p>
<p>Cahiller açlık ve yokluktan şikayet ederler, fakat uygarlık koşullarından şikayet etmezler. Cahil ve fakir bir ülkede kalorifer, buz dolabı, çamaşır makinesi, otomobil gibi konfor araçlarını, gerçek uygarlığı gözden uzaklaştıran perdeler olarak, hatta çağdaş kölelik işaretleri olarak düşünün.</p>
<p>Bu ilişkileri doğru yorumlayamayan aydın, köyden gelenden daha cahil sayılmayı hak etmiyor mu?</p>
<p>Doğan Kuban</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/toplumun-en-tehlikeli-cahilligi">Toplumun en tehlikeli cahilliği</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">4139</post-id>	</item>
		<item>
		<title>“Biz adamımızı yüzünden tanırız”</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/biz-adamimizi-yuzunden-taniriz</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 14 Oct 2016 09:15:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editör ne diyor?]]></category>
		<category><![CDATA[anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[çağdaş]]></category>
		<category><![CDATA[doğan kuban]]></category>
		<category><![CDATA[göç]]></category>
		<category><![CDATA[inovasyon]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[kalkınma]]></category>
		<category><![CDATA[model]]></category>
		<category><![CDATA[nobel ödülleri]]></category>
		<category><![CDATA[seçmen]]></category>
		<category><![CDATA[test]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=4015</guid>

					<description><![CDATA[<p>Herkese Bilim Teknoloji dergisinin son sayısındaki (Sayı 29) &#8220;Bu Hafta&#8221; başlığı ile yayımlanan Editör yazısını sunuyoruz&#8230; Hep aramızda konuşuruz, özellikle de iktidardaki siyasetçilerin son yıllarda artık tipik bir çehreye sahip olduklarını belirtir ve üstüne üstlük bir de bıyık modalarıyla, kılığı kıyafetiyle hemen tanınır ve bilinir olduklarını söyleriz. Tabii genellikle! Peki, bu ne kadar doğru? Bu yaygın inanışı Bahçeşehir Üniversitesi’nen Prof. Dr. Yılmaz Esmer ve arkadaşları test etti. İyi bir deney geliştirdiler. Deneklere AKP ve CHP il başkanlarından ‘tarafsız’ fotoğraflar sundular ve ‘hangisine oy verirdiniz’ sorusundan tutun, ‘hangisinin evini kiracı olarak tutarsınız’a varıncaya kadar sorular sordular. Tam 4 deneyin sonuçları sizce nasıl sonuçlandı? Deneklerin tuttukları parti ile seçtikleri politikacı örtüştü mü, yüzde kaç örtüştü? Bu ilginç araştırma ve sonuçlarını dergide okuyacaksınız. Seçmen tercihleri konusunda yazılan bilimsel kitaplarda şu görüşlere yer veriliyor. Bu konuda çeşitli düşünürlerin seçmen ve seçimler üzerine görüşleri vardır. J. S. Mill ve Rousseau, ideal olanı şöyle açıklar: Tartışarak, bilgilenerek yapılan seçimlerde oyların bu tartışmalara göre verilmesi gerekir. Seçimler bilgilendirme ve mantıklı kararlara dayanır. Ama modern demokrasilerde bu standartlara ulaşılamadığı, nüfusun bazen yarısının oy vermeye gitmediği belirtiliyor. Bizdeki kamplaşma, artık seçmenin kendi kampının adayını tanımaya kadar vardı. Anadolu’yu çağdaşlaştırma projesi Doğan Kuban, işin peşini bırakmıyor! İstanbul’un ülkenin kalkınmasını ve refaha ulaşmasını engelleyici ve yaşanmaz bir büyüklüğe ulaştığını, giderek de büyüdüğünü yazdı ve büyük ilgi çekti. HBT yazarları, Bayram Ali Eşiyok, Kuban’ın izinden giderek, İstanbul için ekonomik rakamları açıkladı ve öneride bulundu. Kuban bu sayımızda, bu kez, İstanbul’a göçü azaltmak ve ekonomik faaliyetin bu kentten Anadolu’ya dağılması için Anadolu’yu sanayileştirmeye ve çağdaşlaştırmaya yönelik bir taslak program sunuyor. Şüphesiz Anadolu’nun sanayileşmesi için çok çalışma yapıldı. Fakat bu konu tartışma gündeminden çoktan çıktı. İktidarın Anadolu’ya yatırımı teşvik programlarının hiçbiri tutmadı. Tam tersine ekonomi İstanbul’da yoğunlaşmayı sürdürdü. Şimdi her şeyi yeniden tartışmalıyız. Kuban’ın program taslağı okunmalı. Nobel Ödülleri Geçen haftaki dergide Tıp ödülünü duyurmuştuk. İç sayfalarımızda Fizik, Kimya ve Ekonomi ödüllerini ve veriliş gerekçelerini öğreneceksiniz. Yazarlarımızdan Müfit Akyos ‘İnovasyon ne değildir’i yazdı. Tanol Türkoğlu, dijitalleşmeye edebiyat açısından baktı. Bozkurt Güvenç, ‘kimlik ile kişilik, ya da çeşitlilik içinde birlik’ konusunda ilginç önerilerde bulundu. Bayram Ali Eşiyok, Kuban’ın önerisine destek çıkar tarzda, sanayinin yapısal sorunlarının nasıl arttığını inceledi. Erhan Karaesmen bilim ve sanatı birleştiriyor. Mehmet Doğan, kimya sanayinin nerelere yönelmesi gerektiği konusunda önerilerde bulunuyor. Ve daha bir sürü yazar, yazı, haber ve bilim ve teknoloji dünyasından ilginç haberler, derlemeler. HBT dünyayı ayağınıza taşıyor ve ülkemizin de gerçek sorunlarını tartışıyor. Geleceği kuruyoruz, hep birlikte ve el ele&#8230; Yaygınlaştıkça dergi ve paylaşıldıkça büyüyeceğiz. Herkese sevgi ve saygı, gelecek sayıda yine birlikte olmak üzere… Soru: HBT&#8217;ye nasıl ulaşabilirim? • Dergimizi, Migros, Carrefour, D&#38;R gibi zincir marketlerde, merkezi yerlerde ve dergi satan gazete bayilerinde bulabilirsiniz. • Web sitemizdeki dağıtım listemiz güncellendi. Size en yakın noktayı bulabilir ve dergiyi alabilirsiniz: www.herkesebilimteknoloji.com/dagitim-listesi • Dijital veya basılı dergi için abone olabilirsiniz: www.herkesebilimteknoloji.com/kayit-ol İlginiz ve desteğiniz için teşekkür ederiz.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/biz-adamimizi-yuzunden-taniriz">“Biz adamımızı yüzünden tanırız”</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>Herkese Bilim Teknoloji dergisinin son sayısındaki (Sayı 29) &#8220;Bu Hafta&#8221; başlığı ile yayımlanan Editör yazısını sunuyoruz&#8230;</strong></em></p>
<p>Hep aramızda konuşuruz, özellikle de iktidardaki siyasetçilerin son yıllarda artık tipik bir çehreye sahip olduklarını belirtir ve üstüne üstlük bir de bıyık modalarıyla, kılığı kıyafetiyle hemen tanınır ve bilinir olduklarını söyleriz. Tabii <em>genellikle!</em></p>
<p>Peki, bu ne kadar doğru? Bu yaygın inanışı Bahçeşehir Üniversitesi’nen Prof. Dr. <strong>Yılmaz Esmer</strong> ve arkadaşları test etti. İyi bir deney geliştirdiler. Deneklere AKP ve CHP il başkanlarından ‘tarafsız’ fotoğraflar sundular ve ‘hangisine oy verirdiniz’ sorusundan tutun, ‘hangisinin evini kiracı olarak tutarsınız’a varıncaya kadar sorular sordular. Tam 4 deneyin sonuçları sizce nasıl sonuçlandı?</p>
<p>Deneklerin tuttukları parti ile seçtikleri politikacı örtüştü mü, yüzde kaç örtüştü? Bu ilginç araştırma ve sonuçlarını dergide okuyacaksınız.</p>
<p>Seçmen tercihleri konusunda yazılan bilimsel kitaplarda şu görüşlere yer veriliyor. Bu konuda çeşitli düşünürlerin seçmen ve seçimler üzerine görüşleri vardır. J. S. Mill ve Rousseau, ideal olanı şöyle açıklar: Tartışarak, bilgilenerek yapılan seçimlerde oyların bu tartışmalara göre verilmesi gerekir. Seçimler bilgilendirme ve mantıklı kararlara dayanır. Ama modern demokrasilerde bu standartlara ulaşılamadığı, nüfusun bazen yarısının oy vermeye gitmediği belirtiliyor. Bizdeki kamplaşma, artık seçmenin kendi kampının adayını tanımaya kadar vardı.</p>
<p><strong>Anadolu’yu çağdaşlaştırma projesi</strong></p>
<p><strong>Doğan Kuban</strong>, işin peşini bırakmıyor! İstanbul’un ülkenin kalkınmasını ve refaha ulaşmasını engelleyici ve yaşanmaz bir büyüklüğe ulaştığını, giderek de büyüdüğünü yazdı ve büyük ilgi çekti. HBT yazarları, <strong>Bayram Ali Eşiyok</strong>, Kuban’ın izinden giderek, İstanbul için ekonomik rakamları açıkladı ve öneride bulundu.</p>
<p>Kuban bu sayımızda, bu kez, İstanbul’a göçü azaltmak ve ekonomik faaliyetin bu kentten Anadolu’ya dağılması için Anadolu’yu sanayileştirmeye ve çağdaşlaştırmaya yönelik bir taslak program sunuyor. Şüphesiz Anadolu’nun sanayileşmesi için çok çalışma yapıldı. Fakat bu konu tartışma gündeminden çoktan çıktı. İktidarın Anadolu’ya yatırımı teşvik programlarının hiçbiri tutmadı. Tam tersine ekonomi İstanbul’da yoğunlaşmayı sürdürdü.</p>
<p>Şimdi her şeyi yeniden tartışmalıyız. Kuban’ın program taslağı okunmalı.</p>
<p><strong>Nobel Ödülleri</strong></p>
<p>Geçen haftaki dergide Tıp ödülünü duyurmuştuk. İç sayfalarımızda Fizik, Kimya ve Ekonomi ödüllerini ve veriliş gerekçelerini öğreneceksiniz.</p>
<p>Yazarlarımızdan <strong>Müfit Akyos</strong> ‘İnovasyon ne değildir’i yazdı. <strong>Tanol Türkoğlu</strong>, dijitalleşmeye edebiyat açısından baktı. <strong>Bozkurt Güvenç</strong>, ‘kimlik ile kişilik, ya da çeşitlilik içinde birlik’ konusunda ilginç önerilerde bulundu. <strong>Bayram Ali Eşiyok</strong>, Kuban’ın önerisine destek çıkar tarzda, sanayinin yapısal sorunlarının nasıl arttığını inceledi. <strong>Erhan Karaesmen</strong> bilim ve sanatı birleştiriyor. <strong>Mehmet Doğan</strong>, kimya sanayinin nerelere yönelmesi gerektiği konusunda önerilerde bulunuyor. Ve daha bir sürü yazar, yazı, haber ve bilim ve teknoloji dünyasından ilginç haberler, derlemeler.</p>
<p>HBT dünyayı ayağınıza taşıyor ve ülkemizin de gerçek sorunlarını tartışıyor. Geleceği kuruyoruz, hep birlikte ve el ele&#8230; Yaygınlaştıkça dergi ve paylaşıldıkça büyüyeceğiz.</p>
<p>Herkese sevgi ve saygı, gelecek sayıda yine birlikte olmak üzere…</p>
<p><strong>Soru: HBT&#8217;ye nasıl ulaşabilirim?</strong></p>
<p>• Dergimizi, Migros, Carrefour, D&amp;R gibi zincir marketlerde, merkezi yerlerde ve dergi satan gazete bayilerinde bulabilirsiniz.<br />
• Web sitemizdeki dağıtım listemiz güncellendi. Size en yakın noktayı bulabilir ve dergiyi alabilirsiniz: <a href="http://www.herkesebilimteknoloji.com/dagitim-listesi">www.herkesebilimteknoloji.com/dagitim-listesi</a><br />
• Dijital veya basılı dergi için abone olabilirsiniz: <a href="http://www.herkesebilimteknoloji.com/kayit-ol">www.herkesebilimteknoloji.com/kayit-ol</a></p>
<p>İlginiz ve desteğiniz için teşekkür ederiz.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/biz-adamimizi-yuzunden-taniriz">“Biz adamımızı yüzünden tanırız”</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">4015</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Doğan Kuban: İstanbul ülkeyi çökertecek, kalkınmaya engel noktaya ulaştı</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/dogan-kuban-istanbul-ulkeyi-cokertecek-kalkinmaya-engel-noktaya-ulasti</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Doğan Kuban]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 15 Sep 2016 11:50:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Doğan Kuban]]></category>
		<category><![CDATA[ahlaksız]]></category>
		<category><![CDATA[anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[çağdaş]]></category>
		<category><![CDATA[çöküş]]></category>
		<category><![CDATA[dengesiz]]></category>
		<category><![CDATA[fakir]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[kalkınmak]]></category>
		<category><![CDATA[kent]]></category>
		<category><![CDATA[megalopolis]]></category>
		<category><![CDATA[plan]]></category>
		<category><![CDATA[teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[yerleşmek]]></category>
		<category><![CDATA[zengin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=3740</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çelişik gibi görünen bu söz, İstanbul’un birçok alanlarda örnek ve öncü olduğunu yadsımak için değildir. İstanbul’un başını alıp gitmesi, ülkeye yayılması gereken çağdaş davranışların, teknolojinin önünü kesiyor. Halkı ve işverenleri kendine çekip, çağdaş etkinlikleri inhisarına alıyor. İstanbul ulaştığı megalopolis boyutlarıyla, ülkenin vücudunun taşıyamayacağı bir koca kafa haline dönüşen, ekonomik etkinliğin yurt yüzüne dengeli yayılmasına engel olan ve Anadolu halkının topraklarını terk ederek ülke tarımını dış dünya pazarına dönmeye zorlayan, ve sonuçta uluslararası sermayenin aşağı düzeyde bir ortağı olarak fakir halkı tüketici olmaya teşvik eden, giderek Türkiye’nin sömürülen bir topluma dönüşmesine neden olacak bir emme basma mekanizması olarak çalışmaktadır. Bu kent her zaman bir çekim merkezi olacaktır. Fakat ülkeyi ekonomik olarak çökertmesine olanak vermemek gerekir. Günümüzde o sınıra ulaştık. Dünyanın dengesini bozan pek çok neden var. Fakat temel neden artan nüfustur. Toplumlar arasında bilim, teknoloji ve uygarlık farkları ne olursa olsun, dünya nüfusunun sürekli artması dünyanın önündeki en büyük tehlikedir. Bunu izleyen bir de küresel iklim değişikliği var. Dünyanın nüfusu 1800’de bir milyardan, 215 yılda sekiz milyara ulaştı. Üretimin yıllık artışı bağlamında dünyanın zengin kapitalist şirketlerinin söylemi ulusal gelirleri artamayan fakir ülkeler için içi boş bir propagandadır. Türkiye’nin kişi başına geliri aşağı düşüyor. Bugün 1800’deki dünya nüfusu kadar aç var Nüfus artışının göstergesi işsiz ve açların, nüfusu kalabalık ülkelerde, büyük kentlere göçüdür. Bunun sanayinin gelişmesiyle ilgili olduğu bir yalandır. 19. yy&#8217;da doğruydu. İşsiz ve topraksız Halkın Hindistan’da, Güney Amerika’da, Afrika’da büyük kentlere üşüşmesi açlıktan, sanayileşmeden değil. Çin’de de büyük kent sayısının çok oluşu sanayileşme ile birlikte, ülkenin olağanüstü nüfus yoğunluğundan. Fakat Türkiye’de kente göç sanayileşme geliştiği için değil, yapılaşma (inşaat) üretimin en büyük parçası olduğu ve ülke yeteri kadar sanayileşmediği için oldu. ‘Her şeyi yapan inşaat işçisi’ hala ekmeğini malzeme taşıyarak yapıyor. 1980’den sonra kent nüfusu %70’i geçti. Köyler boşaldı. Tarlalar toprak oldu. Geleneksel Türk tarımı çöktü. Dünyada nüfusu 20 milyona ulaşmış bir kentin sağlıklı yaşamını gerçekleştirebilen bir planlama yöntemi henüz keşfedilmedi. Batının en kalabalık kentleri olan Londra, New York, Paris’in nüfusları bugün İstanbul’dan az. İstanbul’un nüfusu 1950’deki bir milyonun 17-20 katı. İşgal ettiği alan 500.000 nüfuslu İmparatorluk başkentinin 250 katından fazla. Megalopolis: fakir üste hastalığı Megalopolis hastalığı sınırsız kapitalizmle nüfus artışının karıştığı, çaresiz bir ‘hipertrofi’ olarak çok vurgulanan fakat çare bulunamayan bir fakir ülke hastalığıdır. Ülke ekonomisinde yarattığı dengesizlik yanında, toplumun en zengin katlarıyla en fakir katlarını yan yana getirdiği için toplumsal ayrışmanın da mekanıdır. Yaşam olanakları birbirlerinin zıddı olan insanlar birlikte yaşamasalar bile birbirleriyle dirsek teması içindedirler. Bu, fakir sınıfları iki türlü bilinçlendiriyor: Kentsel çevre, ulaşamadıkları zenginliğin görüntüsüdür. Öte yandan yaşadıkları çağın olanaklarını, yüzeysel olsa da, onlara gösteriyor ve öğretiyor. Bu öğrenme tüketme eğilimini arttırıyor ve kapitalizmin işine geliyor. Fakat sınıfsal ayrışımın altını çizerek zengin sınıfları bu çelişkileri saklamak için bir sürü yalan icat etmeye zorluyor. Bu durum onların statülerini korumalarına yardım belki yardım ediyor, fakat giderek toplumun ahlak dokusunu bozuyor. Ahlaksız ve dengesiz toplum Toplumsal hipertrofinin sonucu, ahlaksız ve dengesiz toplumdur. Bu dünyanın her yanında aynıdır. Dünyanın büyük kentleri toplumları kanatan yaralardır. Kuşkusuz Lagash ya da Karaçi ile Paris aynı değil. Paris her zaman büyük olan ve örgütlenmesi yüzyılları bulan bir dünya kenti. Diğerleri, kendi çıkardıkları toz duman arasında boğulan aglomeralar. Çünkü kaşla göz arasında büyüyüverdiler. İstanbul da bu sonunculardandır. Kentin sadece 2000 hektarı 550.000 hektar içinde (yani 225’de biri) tarihi bazı kalıntılar içeriyor. Bir de her gün bozulan eşsiz bir doğal yapısı var. Bu dev kentlerde Batılı gelişmiş kentlerden herhangi bir yöntem ithal edilemez. Bu, maymuna inci kolye takmaya benzer. Kaldı ki bu büyük aglomeralar fiziksel planlama ile düzenlenecek yerleşmeler değildir. Zaten bu büyüklükte planlamanın birkaç yıl içinde gerçekleşmesi de ekonomik olarak olanaksızdır. İstanbul’da yapılan tıkanan bir dev su şebekesinin ara sıra birkaç borusunu temizlemek ya da değiştirmek gibidir. Bazen yüz kilometrede birkaç yüz metrelik çiçekli pasajlar olur. Bu, çölde saksıda çiçek anlamına gelir. Yine de İstanbul’da yapılan akıl almaz çirkinlikler yanında çiçek bir ferahlama oluyor. Fakat bunu çiçekleri düz duvarlara yerleştirme yöntemi ile uygulamak evlere şenlik bir uygulamadır. Kargaşanın büyüklüğüne işaret eder. İstanbul planlanabilir mi? Bu kentler, bir yandan sınırsız bir spekülasyonun doymak bilmez iştihasına sunulmuşken planlanamaz. Tek çare halkın planlı olarak yurt yüzeyine yeni yaratılacak sanayi merkezlerine, zaman içinde yerleştirilmesi ve ülkenin ekonomik dengesizliğinin önüne geçilmesidir. Spekülasyonu engelleyemesek de, kontrol edilebilir büyüklükte yerleşmelere transfer ülke ekonomisinin giderek çökmesine engel olabilir. Büyük kent, insanoğlunun bütün tarihinde kendi yaratıp kontrol edemediği en büyük deformasyondur. İnsanoğlunun yaşamını karartan bütün kötü insan davranışlarını, pek çoğunu suç diye tanımladığımız kişisel ve grupsal etkinliklerin en kolay oluştuğu ortamdır. Uygarlık adına yaratılan bütün olgu ve araçlar büyük kentlerin bütün bu kötülükleri üretmesine engel olamaz. Bu iyi-kötü çekişmesinin kentin ortalama fizyonomisindeki verileri o toplumun uygarlık düzeyini açıklar. Her türlü suç, cinayet, hırsızlık, arsa ve yapı spekülasyonu, kuralsız davranışlar, eğitim, ulaşım, sanat etkinlikleri, müzeler, planlama, kent estetiği, yol, kaldırım, kentsel işlevler yeşil alan, konut, adalet, güven, sağlık, temizlik ve daha pek çok alan kent için bir yaşamsal kalite standardı tanımlarlar. Bu standart genelde küçük kentlerde yüksek, büyük kentlerde düşüktür. Berlin ya da Amsterdam’da Karaçi, Kahire ya da İstanbul’la karşılaştırılmayacak kadar yüksektir. İstanbul gibi yarım yüzyılda kontrolsüz bir büyüme gösteren kentlerde örneğin Sao Paolo ya da Lagash’da çağdaş yaşamın en büyük kargaşa ve dramları yaşanır. Yaşam kırılgandır. İnsanların geleceğe güvenleri azdır. Onun için megalopolisler uygarlığın ortadan kaldırmaya çalıştığı bütün kötülükleri içerirler. Büyüklükleri oranında suç yuvalarıdır. İstanbul’u hiçbir planlama boyutu, estetik ve insan davranışı ile Viyana, Berlin, Stockholm ile karşılaştırmak olası değildir. Çok kez vurguladığım gibi, 80 milyon nüfuslu Almanya’nın en büyük kenti ve başkenti Berlin’in nüfusu 4 milyondan azdır. Anadolu’ya yeniden yerleşmemiz gerek!</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/dogan-kuban-istanbul-ulkeyi-cokertecek-kalkinmaya-engel-noktaya-ulasti">Doğan Kuban: İstanbul ülkeyi çökertecek, kalkınmaya engel noktaya ulaştı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Çelişik gibi görünen bu söz, İstanbul’un birçok alanlarda örnek ve öncü olduğunu yadsımak için değildir. İstanbul’un başını alıp gitmesi, ülkeye yayılması gereken çağdaş davranışların, teknolojinin önünü kesiyor. Halkı ve işverenleri kendine çekip, çağdaş etkinlikleri inhisarına alıyor</strong>.</p>
<p>İstanbul ulaştığı megalopolis boyutlarıyla, ülkenin vücudunun taşıyamayacağı bir koca kafa haline dönüşen, ekonomik etkinliğin yurt yüzüne dengeli yayılmasına engel olan ve Anadolu halkının topraklarını terk ederek ülke tarımını dış dünya pazarına dönmeye zorlayan, ve sonuçta uluslararası sermayenin aşağı düzeyde bir ortağı olarak fakir halkı tüketici olmaya teşvik eden, giderek Türkiye’nin sömürülen bir topluma dönüşmesine neden olacak bir emme basma mekanizması olarak çalışmaktadır.</p>
<p>Bu kent her zaman bir çekim merkezi olacaktır. Fakat ülkeyi ekonomik olarak çökertmesine olanak vermemek gerekir. <strong>Günümüzde o sınıra ulaştık</strong>.</p>
<p>Dünyanın dengesini bozan pek çok neden var. Fakat temel neden artan nüfustur. Toplumlar arasında bilim, teknoloji ve uygarlık farkları ne olursa olsun, dünya nüfusunun sürekli artması dünyanın önündeki en büyük tehlikedir.</p>
<p>Bunu izleyen bir de küresel iklim değişikliği var. Dünyanın nüfusu 1800’de bir milyardan, 215 yılda sekiz milyara ulaştı. Üretimin yıllık artışı bağlamında dünyanın zengin kapitalist şirketlerinin söylemi ulusal gelirleri artamayan fakir ülkeler için içi boş bir propagandadır. Türkiye’nin kişi başına geliri aşağı düşüyor.</p>
<p><strong>Bugün 1800’deki dünya nüfusu kadar aç var </strong></p>
<p>Nüfus artışının <strong>göstergesi</strong> işsiz ve açların, nüfusu kalabalık ülkelerde, büyük kentlere göçüdür. Bunun sanayinin gelişmesiyle ilgili olduğu bir yalandır. 19. yy&#8217;da doğruydu. İşsiz ve topraksız Halkın Hindistan’da, Güney Amerika’da, Afrika’da büyük kentlere üşüşmesi açlıktan, sanayileşmeden değil. Çin’de de büyük kent sayısının çok oluşu sanayileşme ile birlikte, ülkenin olağanüstü nüfus yoğunluğundan.</p>
<p>Fakat Türkiye’de kente göç sanayileşme geliştiği için değil, yapılaşma (inşaat) üretimin en büyük parçası olduğu ve ülke yeteri kadar sanayileşmediği için oldu. ‘Her şeyi yapan inşaat işçisi’ hala ekmeğini malzeme taşıyarak yapıyor. 1980’den sonra kent nüfusu %70’i geçti. Köyler boşaldı. Tarlalar toprak oldu. Geleneksel Türk tarımı çöktü.</p>
<p>Dünyada nüfusu 20 milyona ulaşmış bir kentin sağlıklı yaşamını gerçekleştirebilen bir planlama yöntemi henüz keşfedilmedi. Batının en kalabalık kentleri olan Londra, New York, Paris’in nüfusları bugün İstanbul’dan az. İstanbul’un nüfusu 1950’deki bir milyonun 17-20 katı. İşgal ettiği alan 500.000 nüfuslu İmparatorluk başkentinin 250 katından fazla.</p>
<p><strong>Megalopolis: fakir üste hastalığı</strong></p>
<p>Megalopolis hastalığı sınırsız kapitalizmle nüfus artışının karıştığı, çaresiz bir ‘hipertrofi’ olarak çok vurgulanan fakat çare bulunamayan bir fakir ülke hastalığıdır. Ülke ekonomisinde yarattığı dengesizlik yanında, toplumun en zengin katlarıyla en fakir katlarını yan yana getirdiği için <strong>toplumsal ayrışmanın</strong> da mekanıdır. Yaşam olanakları birbirlerinin zıddı olan insanlar birlikte yaşamasalar bile birbirleriyle dirsek teması içindedirler.</p>
<p>Bu, fakir sınıfları iki türlü bilinçlendiriyor: Kentsel çevre, ulaşamadıkları zenginliğin görüntüsüdür. Öte yandan yaşadıkları çağın olanaklarını, yüzeysel olsa da, onlara gösteriyor ve öğretiyor. Bu öğrenme tüketme eğilimini arttırıyor ve kapitalizmin işine geliyor.</p>
<p>Fakat sınıfsal ayrışımın altını çizerek zengin sınıfları bu çelişkileri saklamak için bir sürü yalan icat etmeye zorluyor. Bu durum onların statülerini korumalarına yardım belki yardım ediyor, fakat giderek toplumun ahlak dokusunu bozuyor.</p>
<p><strong>Ahlaksız ve dengesiz toplum</strong></p>
<p>Toplumsal hipertrofinin sonucu, <strong>ahlaksız</strong> ve <strong>dengesiz</strong> toplumdur. Bu dünyanın her yanında aynıdır. Dünyanın büyük kentleri toplumları kanatan yaralardır. Kuşkusuz Lagash ya da Karaçi ile Paris aynı değil.</p>
<p><strong>Paris</strong> her zaman büyük olan ve örgütlenmesi yüzyılları bulan bir dünya kenti. Diğerleri, kendi çıkardıkları toz duman arasında boğulan aglomeralar. Çünkü kaşla göz arasında büyüyüverdiler. İstanbul da bu sonunculardandır. Kentin sadece 2000 hektarı 550.000 hektar içinde (yani 225’de biri) tarihi bazı kalıntılar içeriyor. Bir de her gün bozulan eşsiz bir doğal yapısı var.</p>
<p>Bu dev kentlerde Batılı gelişmiş kentlerden herhangi bir yöntem ithal edilemez. Bu, maymuna inci kolye takmaya benzer. Kaldı ki bu büyük aglomeralar fiziksel planlama ile düzenlenecek yerleşmeler değildir. Zaten bu büyüklükte planlamanın birkaç yıl içinde gerçekleşmesi de ekonomik olarak olanaksızdır. İstanbul’da yapılan tıkanan bir dev su şebekesinin ara sıra birkaç borusunu temizlemek ya da değiştirmek gibidir.</p>
<p>Bazen yüz kilometrede birkaç yüz metrelik çiçekli pasajlar olur. Bu, çölde saksıda çiçek anlamına gelir. Yine de İstanbul’da yapılan akıl almaz çirkinlikler yanında çiçek bir ferahlama oluyor. Fakat bunu çiçekleri düz duvarlara yerleştirme yöntemi ile uygulamak evlere şenlik bir uygulamadır. Kargaşanın büyüklüğüne işaret eder.</p>
<p><strong>İstanbul planlanabilir mi?</strong></p>
<p>Bu kentler, bir yandan sınırsız bir spekülasyonun doymak bilmez iştihasına sunulmuşken planlanamaz. Tek çare halkın planlı olarak yurt yüzeyine yeni yaratılacak sanayi merkezlerine, zaman içinde yerleştirilmesi ve ülkenin ekonomik dengesizliğinin önüne geçilmesidir. Spekülasyonu engelleyemesek de, kontrol edilebilir büyüklükte yerleşmelere transfer ülke ekonomisinin giderek çökmesine engel olabilir.</p>
<p>Büyük kent, insanoğlunun <strong>bütün tarihinde kendi yaratıp kontrol edemediği en büyük deformasyondur</strong>. İnsanoğlunun yaşamını karartan bütün kötü insan davranışlarını, pek çoğunu suç diye tanımladığımız kişisel ve grupsal etkinliklerin en kolay oluştuğu ortamdır.</p>
<p>Uygarlık adına yaratılan bütün olgu ve araçlar büyük kentlerin bütün bu kötülükleri üretmesine engel olamaz. Bu iyi-kötü çekişmesinin kentin ortalama fizyonomisindeki verileri o toplumun uygarlık düzeyini açıklar. Her türlü suç, cinayet, hırsızlık, arsa ve yapı spekülasyonu, kuralsız davranışlar, eğitim, ulaşım, sanat etkinlikleri, müzeler, planlama, kent estetiği, yol, kaldırım, kentsel işlevler yeşil alan, konut, adalet, güven, sağlık, temizlik ve daha pek çok alan kent için bir yaşamsal kalite standardı tanımlarlar.</p>
<p>Bu standart genelde küçük kentlerde yüksek, büyük kentlerde düşüktür. Berlin ya da Amsterdam’da Karaçi, Kahire ya da İstanbul’la karşılaştırılmayacak kadar yüksektir. İstanbul gibi yarım yüzyılda kontrolsüz bir büyüme gösteren kentlerde örneğin Sao Paolo ya da Lagash’da çağdaş yaşamın en büyük kargaşa ve dramları yaşanır.</p>
<p>Yaşam kırılgandır. İnsanların geleceğe güvenleri azdır. Onun için <strong>megalopolisler uygarlığın ortadan kaldırmaya çalıştığı bütün kötülükleri içerirler.</strong> Büyüklükleri oranında suç yuvalarıdır.</p>
<p>İstanbul’u hiçbir planlama boyutu, estetik ve insan davranışı ile Viyana, Berlin, Stockholm ile karşılaştırmak olası değildir.</p>
<p>Çok kez vurguladığım gibi, 80 milyon nüfuslu Almanya’nın en büyük kenti ve başkenti Berlin’in nüfusu 4 milyondan azdır.</p>
<p>Anadolu’ya yeniden yerleşmemiz gerek!</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/dogan-kuban-istanbul-ulkeyi-cokertecek-kalkinmaya-engel-noktaya-ulasti">Doğan Kuban: İstanbul ülkeyi çökertecek, kalkınmaya engel noktaya ulaştı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">3740</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
