<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>homo sapiens arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/homo-sapiens/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/homo-sapiens</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Mon, 17 Jun 2019 13:59:37 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>İnsanın öyküsünün kısa bir yanlış anlatımı</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/insanin-oykusunun-kisa-bir-yanlis-anlatimi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 17 Jun 2019 13:59:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[homo sapiens]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[noah harari]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=14135</guid>

					<description><![CDATA[<p>Geride bıraktığımız ayların çok okunan kitabı “Sapiens” [1], insanlığın serüvenini farklı açıdan ele alma iddiasında olan bir metin. Bu serüveni, bilişsellik, tarım ve endüstri kilometre taşları temelinde aktaran kitaba göre; insanın bilişselliğinin en önemli sonucu, onu diğer hayvanlardan ayıran &#8220;olmayana inanma&#8221;, fiziksel olarak var olmayan “şey”lere, ortak gizemli söylencelere (mitlere) göre yaşamı biçimlendirme. Ancak; kitabın kendisi de “olmayan” bir varsayıma dayanmakta. İnsanın, 70.000 yıl kadar önce, “Bilgi Ağacı Mutasyonu” ile birbirleri ile iletişen, kültürler oluşturan canlılara dönüşüp aletler yaptığı ve Afrika kıtasını terk ettiğini söylüyor, yazar Harari. Oysa, bilinç gökten düşmediği (Ditfurth [2]) için, bilişsel değişim bir devrim olarak ele alınamaz. Yaşananlar, birbirlerinden binlerce kilometre uzaklıktaki farklı konumlarda “yavaş” ve koşullar ölçüsünde farklılaşan evrimsel süreçlerdir [3]. Bilinç oluşumunu Harari’nin anlattığı sığlıkta ele almak; kitabın herhangi bir konunun uzmanı olmayan okurları ve öğrenciler açısından yanlış yönlendirici olmaktadır. Harari; öyküyü, küçük kümelerle sağlıklı bir yaşam süren Sapiens’in (kendi türünden olan Neanderthal’i yenmiştir), Tarım Devrimi ile birlikte, hastalıklarla ve nüfus artışından kaynaklanan zor yaşam koşulları ile tanıştığını; bu nedenle, tarımın vahim bir hata olduğu saptaması ile sürdürmekte. Olasıdır ki; Harari, toprağın mülkiyeti ile birlikte oluşan sınıflı toplumun olumsuzluklarından söz etmek istemektedir. Fakat; bir bilim insanı, karşılaştırma yaparken, sayısal ve kanıtlanmış verilere dayanmalıdır. Avcı-toplayıcıların, tarım insanlarından çok daha mutlu ve sağlıklı olduğunu söyleyebilmek için, öncelikle, arkeolojik verilerin bu uzak atalarımızın yaşamlarıyla ilgili perdeyi kaldırmaları gerekir. Bu açıklık henüz sağlanmış değil. Öte yandan, tarım iledir ki, insan eko-sistemi dönüştürmeye başlamıştır. İyi mi olmuştur, kötü mü? Tarımın olumsuzluğu, Harari’nin de söylediği gibi, “artık ürüne sahip olan seçkinlerin” oluşması; diğerlerinin sefalet içerisinde yaşamlarını sürdürmesi ise bu bir neden değil; ortamdır. Yazar; “bilişsel devrim”inin gizemli söylencelerini para, din ve imparatorluk üçgenine taşımakta; birbirlerinin eş konumunda olmayan liberalizm, sosyalizm ve evrimciliği aynı düzlemde değerlendiriyor. İnsanın soyut düşüncesine örnek olarak, kitabın en başlarında, vermiş olduğu Peugot amblemi örneği gibi, anlamsız kalıyor bu karşılaştırma da. Ayrıca; karşılaştırmalarında, Türkler&#8217;in “emperyal düşünce”yi, uzun süre egemenliklerinde kaldıkları Araplar&#8217;dan öğrendikleri (!) gibi hatalı bilgilerin yanısıra, Newton&#8217;un denklemlerinin &#8220;olasılık bulutları&#8221; ile kuantum mekaniğine genişletildiği şeklinde yanlış yorumlar var. İndirgemeci yaklaşım Bu tür hatalarında payı olduğunu düşündüğüm “indirgemeci&#8221; yaklaşımıyla, insanlığın tüm geçmişini; biyoloji (bilinç oluşumu), dinler tarihi, keşifler, bilimsel araştırmaları içeren şekilde birbirleri ile bağlantılı olarak ele alan kitapta Avrupa’ya nedeni açıklanmayan bir farklılık yakıştırılmış. “Romalılar, Moğollar ve Aztekler” diyor yazar, “diğer ülkeleri güç ve zenginlik için işgal ederken, Avrupa emperyalizminin ardında, uzak topraklarda elde edilecek yeni ‘bilgi’lere ulaşma isteği vardı”! Gerçeğin böyle olduğuna ilişkin bulguları sunmamış olduğu gibi, saptamasının doğru olma olasılığını artıran bir ilişki de yok kitapta. Bilişsel gelişimde olduğu gibi, bilimsel araştırmaların da farklı yerlerde ve farklı nedenlerle birbirleri ile tarihsel koşullar bağlamında bağlantılı olarak süregeldiği; bilimsel yeniliklerin kökenlerinde Ortaçağ’da başlayan icatların [4] ve Arap/İslam dünyasının aydınlık çağlarındaki [5] çalışmaların olduğu, tüm bu sürecin Eski Yunan’dan bağımsız düşünülemeyeceği; insanlığın ortak miraslarının savaşlarla, yağmalarla gölgelense de, salınımlı bir öykünün öğeleri olduğu nesnel tarih bilgisinin temelleridir. Yazarın Avrupa’ya değer gördüğü “Aydınlanma” felsefesidir, aslında. Harari’nin, &#8220;Aydınlanma&#8221;ya değinmeden anlattığı bilimsel devrimler kısmından sonra geldiği, &#8220;süper-insan&#8221;, &#8220;tanrılaşan hayvan&#8221; kavramları da, bilimsel süreç açısından temelden yoksun. İnsan, yazarın dediği gibi “Tanrı” olmamıştır. Olamaz. Doğa ile etkileşimi sürdüren fizik kuralları, her dönüşümde yıkımın, az ya da çok, olacağını söyler [6]. Bu nedenle, iklim değişikliği insanlığın dünyasını tehdit etmektedir. Aynı insanlık, bu tehdidin ayırdında olma ve çözüm bulma bilişselliğine de sahiptir. Tüm canlıların ve doğal çevrenin dinamik ilişkisi vardır ve bu göz ardı edilemez. İndirgemeciliği ile birlikte, kitabın kaynakları da, bu içerik için yeterli sayılamaz. Örneğin, Hoimar von Ditfurth anılmadan bilinç oluşumu nasıl anlatılır? Bu kadar geniş bir tarih anlatılacaksa, David Christian&#8216;ın ‘Maps of Time&#8217;ı [7] olmadan olur mu? Ekonomi politik konusundaki mirasa gönderme yapılmadan, keşiflerin neden Avrupalılar tarafından yapıldığı anlatılabilir mi? Kitabın genel sunumu açısından; fizik ve biyolojide yetkin olmasa da, bir tarihçi olarak yazarın, yalnızca 400 küsur sayfada bu denli geniş bir tarihi ele alırken, daha titiz ve birkaç görüşe odaklı bir çalışma yapması beklenirdi. Daniel Quinn niye yok Öte yandan, kitaptaki bazı izlekler Daniel Quinn&#8217;in de görüşlerine uymakta. Daniel Quinn; tarımın, insanların diğerleri üzerindeki totaliterliğini kurmasını sağladığını, modern yaşamın da gizemli söylencelerden oluştuğunu, günümüz uygarlığının da birleşik bir yapıya dönüştüğünü doksanlı ve iki binli yıllarda söylemiş [8]. Quinn’e gönderme yapılmayan Sapiens’te, Hamurabi Yasaları ile Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi aynı yaklaşımla değerlendirilip, Hamurabi&#8217;nin cezalarındaki köleci zihniyetin de, Bağımsızlık Bildirgesi&#8217;ndeki eşitlik kavramının da &#8220;hayal ürünü kurallar&#8221; olduğu söyleniyor. (Thomas Jeffersson&#8217;ın da köle sahibi olduğu atlanarak.). ‘Sapiens&#8217;in bir bölümünün başlığı olan &#8220;Kendi piramidini kurmak&#8221; izleği de Quinn&#8217;de var [9]. Kaynaklarında bu yazardan söz edilmeyişinin ayrı bir özensizlik olduğu ‘Sapiens’ kitabının, tüm dünyada 20’den fazla dile çevrilmesinden de anlaşılacağı gibi, kolay okunan ve akıcı olmasına karşın; bir eleştirmenin deyişi ile “bitlerinden dolayı görünmeyen bir aslan” [10] olduğu kanısındayım. Yine de, ülkemiz bilim okuryazarlığı açısından, bu kitabın liste başı olmasını sevindirici bulmaktayım. Prof. Dr. Seyhan Uygur Onbaşıoğlu, İTÜ Makine Fakültesi / seyhan.onbasioglu@itu.edu.tr Kaynak: [1] Harari, Y. N., Sapiens: A Brief History of Humankind, Harper Perennial, 2015. [2] von Ditfurth, H., Bilinç Gökten Düşmedi, Çeviren: Veysel Atayman, Cumhuriyet Kitapları, 2007. [3] McBrearty, S., Brooks, A. S., “The revolution that wasn’t: a new interpretation of the origin of modern human behavior”, Journal of Human Evolution. 39 (5): 453–563, 2000. [4] Layiktez, C., Ortçağın Aydınlığı, Tukan Yayınları, 1998. [5] Al-Khalili, J., Pathfinders: The Golden Age of Arabic Science, Penguin, 2012. [6] Rifkin, J., Howard T., Entropy: A New View to World, Viking Adult; 1980. [7]  Christian, D., Maps of Time: An Introduction to Big History, University of California Press, 2 nd Edition, 2011. [8] Quinn, D., Ishmael: An Adventure of the Mind and Spirit, Bantam; Reissue edition , 1995. [9] Quinn, D., Beyond Civilization: Humanity&#8217;s Next Great Adventure, Broadway Books; 1St Edition edition, November 7, 2000. [10] Mann, C. C., How Humankind Conquered the World; Long ago, there were more than half a dozen species of human. Only Homo sapiens survived and thrived, transforming the face of the planet along the way, Wall Street Journal (online), Fedruary, 6 2015</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/insanin-oykusunun-kisa-bir-yanlis-anlatimi">İnsanın öyküsünün kısa bir yanlış anlatımı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Geride bıraktığımız ayların çok okunan kitabı “Sapiens” [1], insanlığın serüvenini farklı açıdan ele alma iddiasında olan bir metin. Bu serüveni, <strong>bilişsellik</strong>, <strong>tarım</strong> ve <strong>endüstri</strong> kilometre taşları temelinde aktaran kitaba göre; insanın bilişselliğinin en önemli sonucu, onu diğer hayvanlardan ayıran &#8220;olmayana inanma&#8221;, fiziksel olarak var olmayan “şey”lere, ortak gizemli söylencelere (mitlere) göre yaşamı biçimlendirme.</p>
<p>Ancak; kitabın kendisi de “olmayan” bir varsayıma dayanmakta. İnsanın, 70.000 yıl kadar önce, “Bilgi Ağacı Mutasyonu” ile birbirleri ile iletişen, kültürler oluşturan canlılara dönüşüp aletler yaptığı ve Afrika kıtasını terk ettiğini söylüyor, yazar Harari. Oysa, bilinç gökten düşmediği (Ditfurth [2]) için, bilişsel değişim bir devrim olarak ele alınamaz. Yaşananlar, birbirlerinden binlerce kilometre uzaklıktaki farklı konumlarda “yavaş” ve koşullar ölçüsünde farklılaşan evrimsel süreçlerdir [3]. Bilinç oluşumunu Harari’nin anlattığı sığlıkta ele almak; kitabın herhangi bir konunun uzmanı olmayan okurları ve öğrenciler açısından yanlış yönlendirici olmaktadır.</p>
<p>Harari; öyküyü, küçük kümelerle sağlıklı bir yaşam süren Sapiens’in (kendi türünden olan Neanderthal’i yenmiştir), Tarım Devrimi ile birlikte, hastalıklarla ve nüfus artışından kaynaklanan zor yaşam koşulları ile tanıştığını; bu nedenle, tarımın vahim bir hata olduğu saptaması ile sürdürmekte. Olasıdır ki; Harari, toprağın mülkiyeti ile birlikte oluşan sınıflı toplumun olumsuzluklarından söz etmek istemektedir.</p>
<p>Fakat; bir bilim insanı, karşılaştırma yaparken, sayısal ve kanıtlanmış verilere dayanmalıdır. Avcı-toplayıcıların, tarım insanlarından çok daha mutlu ve sağlıklı olduğunu söyleyebilmek için, öncelikle, arkeolojik verilerin bu uzak atalarımızın yaşamlarıyla ilgili perdeyi kaldırmaları gerekir. Bu açıklık henüz sağlanmış değil. Öte yandan, tarım iledir ki, insan eko-sistemi dönüştürmeye başlamıştır. İyi mi olmuştur, kötü mü? Tarımın olumsuzluğu, Harari’nin de söylediği gibi, “artık ürüne sahip olan seçkinlerin” oluşması; diğerlerinin sefalet içerisinde yaşamlarını sürdürmesi ise bu bir neden değil; ortamdır.</p>
<p>Yazar; “bilişsel devrim”inin gizemli söylencelerini para, din ve imparatorluk üçgenine taşımakta; birbirlerinin eş konumunda olmayan liberalizm, sosyalizm ve evrimciliği aynı düzlemde değerlendiriyor. İnsanın soyut düşüncesine örnek olarak, kitabın en başlarında, vermiş olduğu Peugot amblemi örneği gibi, anlamsız kalıyor bu karşılaştırma da. Ayrıca; karşılaştırmalarında, <strong>Türkler&#8217;in “emperyal düşünce”yi, uzun süre egemenliklerinde kaldıkları Araplar&#8217;dan öğrendikleri</strong> (!) gibi hatalı bilgilerin yanısıra, Newton&#8217;un denklemlerinin &#8220;olasılık bulutları&#8221; ile kuantum mekaniğine genişletildiği şeklinde yanlış yorumlar var.</p>
<p><strong>İndirgemeci yaklaşım</strong></p>
<p>Bu tür hatalarında payı olduğunu düşündüğüm “indirgemeci&#8221; yaklaşımıyla, insanlığın tüm geçmişini; biyoloji (bilinç oluşumu), dinler tarihi, keşifler, bilimsel araştırmaları içeren şekilde birbirleri ile bağlantılı olarak ele alan kitapta Avrupa’ya nedeni açıklanmayan bir farklılık yakıştırılmış. “Romalılar, Moğollar ve Aztekler” diyor yazar, “diğer ülkeleri güç ve zenginlik için işgal ederken, Avrupa emperyalizminin ardında, uzak topraklarda elde edilecek yeni ‘bilgi’lere ulaşma isteği vardı”! Gerçeğin böyle olduğuna ilişkin bulguları sunmamış olduğu gibi, saptamasının doğru olma olasılığını artıran bir ilişki de yok kitapta.</p>
<p>Bilişsel gelişimde olduğu gibi, bilimsel araştırmaların da farklı yerlerde ve farklı nedenlerle birbirleri ile tarihsel koşullar bağlamında bağlantılı olarak süregeldiği; bilimsel yeniliklerin kökenlerinde Ortaçağ’da başlayan icatların [4] ve Arap/İslam dünyasının aydınlık çağlarındaki [5] çalışmaların olduğu, tüm bu sürecin Eski Yunan’dan bağımsız düşünülemeyeceği; insanlığın ortak miraslarının savaşlarla, yağmalarla gölgelense de, salınımlı bir öykünün öğeleri olduğu nesnel tarih bilgisinin temelleridir. Yazarın Avrupa’ya değer gördüğü “Aydınlanma” felsefesidir, aslında.</p>
<p>Harari’nin, &#8220;Aydınlanma&#8221;ya değinmeden anlattığı bilimsel devrimler kısmından sonra geldiği, &#8220;süper-insan&#8221;, &#8220;tanrılaşan hayvan&#8221; kavramları da, bilimsel süreç açısından temelden yoksun. İnsan, yazarın dediği gibi “Tanrı” olmamıştır. Olamaz. Doğa ile etkileşimi sürdüren fizik kuralları, her dönüşümde yıkımın, az ya da çok, olacağını söyler [6]. Bu nedenle, iklim değişikliği insanlığın dünyasını tehdit etmektedir. Aynı insanlık, bu tehdidin ayırdında olma ve çözüm bulma bilişselliğine de sahiptir. Tüm canlıların ve doğal çevrenin dinamik ilişkisi vardır ve bu göz ardı edilemez.</p>
<p>İndirgemeciliği ile birlikte, kitabın kaynakları da, bu içerik için yeterli sayılamaz. Örneğin, <strong>Hoimar </strong><strong>von Ditfurth</strong> anılmadan bilinç oluşumu nasıl anlatılır? Bu kadar geniş bir tarih anlatılacaksa, <strong>David Christian</strong>&#8216;ın ‘Maps of Time&#8217;ı [7] olmadan olur mu? Ekonomi politik konusundaki mirasa gönderme yapılmadan, keşiflerin neden Avrupalılar tarafından yapıldığı anlatılabilir mi?</p>
<p>Kitabın genel sunumu açısından; fizik ve biyolojide yetkin olmasa da, bir tarihçi olarak yazarın, yalnızca 400 küsur sayfada bu denli geniş bir tarihi ele alırken, daha titiz ve birkaç görüşe odaklı bir çalışma yapması beklenirdi.</p>
<p><strong>Daniel Quinn niye yok</strong></p>
<p>Öte yandan, kitaptaki bazı izlekler Daniel Quinn&#8217;in de görüşlerine uymakta. Daniel Quinn; tarımın, insanların diğerleri üzerindeki totaliterliğini kurmasını sağladığını, modern yaşamın da gizemli söylencelerden oluştuğunu, günümüz uygarlığının da birleşik bir yapıya dönüştüğünü doksanlı ve iki binli yıllarda söylemiş [8]. Quinn’e gönderme yapılmayan Sapiens’te, Hamurabi Yasaları ile Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi aynı yaklaşımla değerlendirilip, Hamurabi&#8217;nin cezalarındaki köleci zihniyetin de, Bağımsızlık Bildirgesi&#8217;ndeki eşitlik kavramının da &#8220;hayal ürünü kurallar&#8221; olduğu söyleniyor. (Thomas Jeffersson&#8217;ın da köle sahibi olduğu atlanarak.).</p>
<p>‘Sapiens&#8217;in bir bölümünün başlığı olan &#8220;Kendi piramidini kurmak&#8221; izleği de Quinn&#8217;de var [9]. Kaynaklarında bu yazardan söz edilmeyişinin ayrı bir özensizlik olduğu ‘Sapiens’ kitabının, tüm dünyada 20’den fazla dile çevrilmesinden de anlaşılacağı gibi, kolay okunan ve akıcı olmasına karşın; bir eleştirmenin deyişi ile “bitlerinden dolayı görünmeyen bir aslan” [10] olduğu kanısındayım.</p>
<p>Yine de, ülkemiz bilim okuryazarlığı açısından, <strong>bu kitabın liste başı olmasını sevindirici </strong>bulmaktayım.</p>
<p><strong>Prof. Dr. Seyhan Uygur Onbaşıoğlu, İTÜ Makine Fakültesi / <a href="mailto:seyhan.onbasioglu@itu.edu.tr">seyhan.onbasioglu@itu.edu.tr</a></strong></p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p>[1] Harari, Y. N., Sapiens: A Brief History of Humankind, Harper Perennial, 2015.<br />
[2] von Ditfurth, H., Bilinç Gökten Düşmedi, Çeviren: Veysel Atayman, Cumhuriyet Kitapları, 2007.<br />
[3] McBrearty, S., Brooks, A. S., “The revolution that wasn’t: a new interpretation of the origin of modern human behavior”, <em>Journal of Human Evolution</em>. <strong>39</strong> (5): 453–563, 2000.<br />
[4] Layiktez, C., Ortçağın Aydınlığı, Tukan Yayınları, 1998.<br />
[5] Al-Khalili, J., Pathfinders: The Golden Age of Arabic Science, Penguin, 2012.<br />
[6] Rifkin, J., Howard T., Entropy: A New View to World, Viking Adult; 1980.<br />
[7]  Christian, D., Maps of Time: An Introduction to Big History, University of California Press, 2 nd Edition, 2011.<br />
[8] Quinn, D., Ishmael: An Adventure of the Mind and Spirit, Bantam; Reissue edition , 1995.<br />
[9] Quinn, D., Beyond Civilization: Humanity&#8217;s Next Great Adventure, Broadway Books; 1St Edition edition, November 7, 2000.<br />
[10] Mann, C. C., How Humankind Conquered the World; Long ago, there were more than half a dozen species of human. Only Homo sapiens survived and thrived, transforming the face of the planet along the way, Wall Street Journal (online), Fedruary, 6 2015</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/insanin-oykusunun-kisa-bir-yanlis-anlatimi">İnsanın öyküsünün kısa bir yanlış anlatımı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">14135</post-id>	</item>
		<item>
		<title>En eski insan türü mü?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/en-eski-insan-turu-mu</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 11 Apr 2019 10:32:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam Bilimleri]]></category>
		<category><![CDATA[arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Callao Mağarası]]></category>
		<category><![CDATA[diş]]></category>
		<category><![CDATA[eski insan]]></category>
		<category><![CDATA[Filipinler]]></category>
		<category><![CDATA[fosil]]></category>
		<category><![CDATA[hobbit]]></category>
		<category><![CDATA[homo floresiensis]]></category>
		<category><![CDATA[homo luzonensis]]></category>
		<category><![CDATA[homo sapiens]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[kemik]]></category>
		<category><![CDATA[luzon adası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=13485</guid>

					<description><![CDATA[<p>ScienceAlert  sitesinde yer alan habere göre, araştırmacılar ve arkeologlar, Filipinler&#8217;in Luzon Adası&#8217;nın kuzeyinde yer alan Callao Mağarası&#8217;nda gün ışığına çıkarılan 13 fosil kemik ve dişlerin oldukça kısa boylu, şimdiye kadar bilinmeyen bir insanımsıya ait olduğunu belirtti. Callao Mağarası&#8217;nda 2007, 2011 ve 2015&#8217;te yapılan kazılar sırasında bulunan kemik ve dişlerin &#8220;Homo luzonensis&#8221; ismi verilen türden en az üç bireye ait olduğu ifade edildi. Araştırmacılar, fosil ve dişlerin ait olduğu düşünülen bireylerden birinin 67 bin, diğerinin 50 bin yıl önce yaşadığının tahmin edildiğini kaydetti. Arkeolog Florent Detroit, fosil ve dişlerin Filipinler&#8217;de şimdiye kadar bulunan en eski insan türüne ait olduğunu vurguladı. Araştırmacılar, dişlerin ait olduğu bireylerin insandan (Homo sapiens) daha kısa fakat Hobbit olarak anılan Homo floresiensis&#8217;ten daha uzun olduklarının tahmin edildiğini dile getirdi. Araştırmanın bulguları Nature dergisinde yayımlandı.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/en-eski-insan-turu-mu">En eski insan türü mü?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><a href="https://www.sciencealert.com/new-hominin-species-suggests-we-once-lived-alongside-several-types-of-humans">ScienceAlert</a></em>  sitesinde yer alan habere göre, araştırmacılar ve arkeologlar, Filipinler&#8217;in Luzon Adası&#8217;nın kuzeyinde yer alan Callao Mağarası&#8217;nda gün ışığına çıkarılan 13 fosil kemik ve dişlerin oldukça kısa boylu, şimdiye kadar bilinmeyen bir insanımsıya ait olduğunu belirtti.</p>
<p>Callao Mağarası&#8217;nda 2007, 2011 ve 2015&#8217;te yapılan kazılar sırasında bulunan kemik ve dişlerin &#8220;Homo luzonensis&#8221; ismi verilen türden en az üç bireye ait olduğu ifade edildi.</p>
<p>Araştırmacılar, fosil ve dişlerin ait olduğu düşünülen bireylerden birinin 67 bin, diğerinin 50 bin yıl önce yaşadığının tahmin edildiğini kaydetti.</p>
<p>Arkeolog Florent Detroit, fosil ve dişlerin Filipinler&#8217;de şimdiye kadar bulunan en eski insan türüne ait olduğunu vurguladı.</p>
<p>Araştırmacılar, dişlerin ait olduğu bireylerin insandan (Homo sapiens) daha kısa fakat Hobbit olarak anılan Homo floresiensis&#8217;ten daha uzun olduklarının tahmin edildiğini dile getirdi.</p>
<p>Araştırmanın bulguları <em>Nature</em> dergisinde yayımlandı.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/en-eski-insan-turu-mu">En eski insan türü mü?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">13485</post-id>	</item>
		<item>
		<title>İyi robot, kötü robot</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tanol-turkoglu/iyi-robot-kotu-robot</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tanol Türkoglu]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 08 Mar 2019 14:16:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tanol Türkoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[alan turing]]></category>
		<category><![CDATA[asimov]]></category>
		<category><![CDATA[homo sapiens]]></category>
		<category><![CDATA[iletişim]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[robot]]></category>
		<category><![CDATA[turing testi]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<category><![CDATA[zeka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=13182</guid>

					<description><![CDATA[<p>İzleme fırsatını bulduğum bir bilim kurgu filmi (Ex Machina) Turing Testi ile ilgiliydi. Zekâ sahibi makine, bir robottu ve sorgulayıcısı ile bir camın arkasından ancak görsel ve işitsel engel olmadan iletişim kuruyordu. Üstüne üstlük sorgulayıcı genç bir erkek, robot ise kadın idi. Robotun verdiği cevaplardan onun bir “makine” olduğunu ayırt etmek olası değildi. Ancak sorun bununla bitmiyordu. Ünlü Turing Testi yapay zekâ ile ilgilidir. Teste göre sorgulayıcı rolündeki bir kişi, klavye marifetiyle sorular sorar. Soruları iki kişi cevaplar. Cevaplar, sorgulayıcının ekranında belirir. Cevaplayanlar, sorgulayıcı ile aynı fiziksel mekanda değildir. Görsel ve işitsel iletişimleri yoktur. Soruları cevaplayan iki kişiden birisi insan diğeri makinedir. Sorgulayıcıdan beklenen aldığı cevaplara göre hangisinin makine olduğunu tespit etmesidir. Eğer bunu ayırt edemezse, cevaplayan makine, insan düzeyinde bir zekaya sahiptir diye kabul edilir; makine testi geçmiştir. Bir başka deyişle o cihazdaki “yapay zekâ” insan zekâsı seviyesindedir. Bu test bütünüyle zekâ olgusuna odaklanmıştır. Ancak testin amacı makinenin insandan ayırt edilip edilemeyeceği olduğu için makineyi insanla her açıdan karşılaştırmak da mümkün. Örneğin insan zekâsı “kıvamında” zekaya sahip bir “makine” (bilgisayar, robot vb.) kendisinin neden sorgulanmakta olduğunu merak etmez mi? Çünkü açıktır ki cevaplayıcı denek pozisyonundaki insana teste dahil olmadan önce gerekli açıklamalar yapılmıştır. Yoksa sokaktan yaka paça birisi çevrilip, bir odaya tıkılsa, önüne konulacak bilgisayar ekranında belirecek soruları cevaplaması talep edilse, kuzu kuzu bu talebi karşılamayacaktır. Bu açıdan Turing Testi’ndeki yapay zekâ “Homo sapiens sapiens”in değil de ancak “Homo sapiens”in zekâsı ile kıyaslanmakta olabilir. Yani düşündüğünün ayırdında olan bir insanın değil, düşünme becerisi olan (ama bunun idrakinde olmayan) bir insanın. Bir diğer husus ise insan zekâsının, insanda bulunan öteki her şeyden soyutlanmış bir olgu olarak değerlendirilmesi. Örneğin insan zekasının duygu ile ilgisi yok mu? Eğer varsa bu boyut yapay zekaya aktarılabilir mi? Nasıl? Testin en başında makineye, tıpkı cevaplayıcı konumundaki ikinci denek olan insana yapıldığı gibi test ile ilgili bir açıklama yapma “gereği” duyulmuyorsa zaten geçmiş olsun. Ona insan zekasına denk bir zekâ denilemez. Turing Testi 1950 yılına dayanıyor. Ortaya atıldığı dönem itibariyle değerlendirildiğinde çağının ilerisinde bir bakış açısına sahip olduğu aşikâr. Ancak önce elektronikleşme sonra da dijitalleşme ve internet ile gelen global bir meta-bilgisayar imkanına sahip 21. Yüzyılın ilk yıllarında bu testin de belki güncellenmesi gerekir. Zaten akademik camiada da bu testi olumlayan kadar eleştiren de pek çok değerlendirme ve makale var. Evrimsel sürecin büyük bir kısmı doğadaki mücbir sebeplerden kaynaklanmış olabilir. Şimdi bu dramatik değişikliklerin çoğunu doğrudan doğa değil de onun bir üyesi olan insan yapıyor. Doğanın yaptıkları iyi/kötü diye eleştirilmiyordu. İnsandan hep daha iyisini yapması bekleniyor; ama bu her zaman gerçekleşmiyor. Belki de o nedenle robotlardan (yani insan düzeyindeki yapay zekadan) hep iyi olmalarını, hep iyi şeyler yapmalarını bekliyoruz (işte Turing Testi, işte Asimov’un Üç Robot Yasası). Tanol Türkoğlu / tanolturkoglu@gmail.com</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tanol-turkoglu/iyi-robot-kotu-robot">İyi robot, kötü robot</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İzleme fırsatını bulduğum bir bilim kurgu filmi <strong>(Ex Machina) </strong>Turing Testi ile ilgiliydi. Zekâ sahibi makine, bir robottu ve sorgulayıcısı ile bir camın arkasından ancak görsel ve işitsel engel olmadan iletişim kuruyordu. Üstüne üstlük sorgulayıcı genç bir erkek, robot ise kadın idi. Robotun verdiği cevaplardan onun bir “makine” olduğunu ayırt etmek olası değildi. Ancak sorun bununla bitmiyordu.</p>
<p>Ünlü <strong>Turing Testi</strong> yapay zekâ ile ilgilidir. Teste göre sorgulayıcı rolündeki bir kişi, klavye marifetiyle sorular sorar. Soruları iki kişi cevaplar. Cevaplar, sorgulayıcının ekranında belirir. Cevaplayanlar, sorgulayıcı ile aynı fiziksel mekanda değildir. Görsel ve işitsel iletişimleri yoktur.</p>
<p>Soruları cevaplayan iki kişiden birisi insan diğeri makinedir. Sorgulayıcıdan beklenen aldığı cevaplara göre hangisinin makine olduğunu tespit etmesidir. Eğer bunu ayırt edemezse, cevaplayan makine, insan düzeyinde bir zekaya sahiptir diye kabul edilir; makine testi geçmiştir. Bir başka deyişle o cihazdaki “yapay zekâ” insan zekâsı seviyesindedir.</p>
<p>Bu test bütünüyle zekâ olgusuna odaklanmıştır. Ancak testin amacı makinenin insandan ayırt edilip edilemeyeceği olduğu için makineyi insanla her açıdan karşılaştırmak da mümkün. Örneğin insan zekâsı “kıvamında” zekaya sahip bir “makine” (bilgisayar, robot vb.) kendisinin <strong>neden sorgulanmakta</strong> olduğunu merak etmez mi? Çünkü açıktır ki cevaplayıcı denek pozisyonundaki insana teste dahil olmadan önce gerekli açıklamalar yapılmıştır. Yoksa sokaktan yaka paça birisi çevrilip, bir odaya tıkılsa, önüne konulacak bilgisayar ekranında belirecek soruları cevaplaması talep edilse, kuzu kuzu bu talebi karşılamayacaktır.</p>
<p>Bu açıdan Turing Testi’ndeki yapay zekâ <strong>“Homo sapiens sapiens</strong>”in değil de ancak “Homo sapiens”in zekâsı ile kıyaslanmakta olabilir. Yani düşündüğünün ayırdında olan bir insanın değil, düşünme becerisi olan (ama bunun idrakinde olmayan) bir insanın.</p>
<p>Bir diğer husus ise insan zekâsının, insanda bulunan öteki her şeyden soyutlanmış bir olgu olarak değerlendirilmesi. Örneğin insan <strong>zekasının duygu ile ilgisi</strong> yok mu? Eğer varsa bu boyut yapay zekaya aktarılabilir mi? Nasıl? Testin en başında makineye, tıpkı cevaplayıcı konumundaki ikinci denek olan insana yapıldığı gibi test ile ilgili bir açıklama yapma “gereği” duyulmuyorsa zaten geçmiş olsun. Ona insan zekasına denk bir zekâ denilemez.</p>
<p>Turing Testi 1950 yılına dayanıyor. Ortaya atıldığı dönem itibariyle değerlendirildiğinde çağının ilerisinde bir bakış açısına sahip olduğu aşikâr. Ancak önce elektronikleşme sonra da dijitalleşme ve internet ile gelen global bir meta-bilgisayar imkanına sahip 21. Yüzyılın ilk yıllarında bu testin de belki güncellenmesi gerekir. Zaten akademik camiada da bu testi olumlayan kadar eleştiren de pek çok değerlendirme ve makale var.</p>
<p><strong>Evrim</strong>sel sürecin büyük bir kısmı <strong>doğadaki mücbir sebeplerden</strong> kaynaklanmış olabilir. Şimdi bu dramatik değişikliklerin çoğunu doğrudan doğa değil de onun bir üyesi olan insan yapıyor. Doğanın yaptıkları iyi/kötü diye eleştirilmiyordu. İnsandan hep daha iyisini yapması bekleniyor; ama bu her zaman gerçekleşmiyor. Belki de o nedenle <strong>robotlardan</strong> (yani insan düzeyindeki yapay zekadan) <strong>hep iyi olmalarını, hep iyi şeyler yapmalarını</strong> bekliyoruz (işte Turing Testi, işte Asimov’un Üç Robot Yasası).</p>
<p><strong>Tanol Türkoğlu / <a href="mailto:TanolTurkoglu@Gmail.com">tanolturkoglu@gmail.com</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tanol-turkoglu/iyi-robot-kotu-robot">İyi robot, kötü robot</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">13182</post-id>	</item>
		<item>
		<title>İnsanoğlunun büyük göçü ne zaman, nereden, nereye?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/insanoglunun-buyuk-gocu-ne-zaman-nereden-nereye</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Mar 2019 14:15:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[afrika]]></category>
		<category><![CDATA[göç]]></category>
		<category><![CDATA[homo sapiens]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[neandertal]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=13129</guid>

					<description><![CDATA[<p>Nature dergisinde yayımlanan bir araştırma dizisiyle bilim insanları, insanoğlunun Afrika’dan çıkışı ve dünyanın çeşitli bölgelerine dağılışı hakkında bilgiler sundular. Afrika insanlığın beşiği olarak kabul edilir, Homo sapiens’in buradan tüm dünyaya yayıldığı varsayılmaktadır. Antropolojinin en büyük sorularından biri şudur: Afrika’dan kaç göç yaşanmıştır, iki mi yoksa daha fazla mı? “Out fo Africa” hipotezinin iki önemli modeli var. Birinci modele göre, bundan 1,9 milyon yıl önce Homo erectus ilk kez Asya ve Avrupa’ya ulaşmıştı. Tahminlere göre bu insan türünden Avrupa’da Neandertal, Afrika’da ise Homo sapiens gelişmiştir. Ve modern insan 60.000 ila 70.000 yıl önce Afrika kıtasını terk ederek dünyaya yayılmıştır. Ancak anatomik açıdan modern olan insanlar dünyanın çeşitli yerlerinde rastladıkları yerel insan türleriyle de kaynaşmışlardır. Örneğin Avrupa’da Neandertaller ile. Fakat hipoteze göre Neandertaller kısa bir süre sonra dünya sahnesinden silinmişlerdir. Günümüzde yaşayan ve Afrikalı olmayanlar buna göre tek bir göç popülasyonunun ardıllarıdırlar. İkinci hipotez modeline göreyse modern insan Afrika’yı 120.000 yıl önce terk ederek, Güneydoğu Asya ve Avustralya’ya yerleşmiş. Bu modele göre Levante bölgesi üzerinden gelen ikinci bir göçer grubu da Avrasya’ya yerleşmiştir. Yeni bilgiler Nature dergisinde yayımlanan son bir araştırma hangi modelin doğru olduğunu söylemiyorsa da göçlerin ayrıntıları hakkında yepyeni bilgiler sunuyor. Harvard Tıp Okulu’nda David Reich ile çalışan ekip, 142 farklı popülasyona ait 300 kişinin kalıtımını incelerken özellikle de daha önceki araştırmalarda yeterince dikkate alınmayanlar üzerine odaklanmış. Reich ve ekibinin tahminine göre günümüzdeki tüm insanların kökeni olan grup, 200.000 yıl önce Afrika’da “dağılmaya” başlamış. Bu insanların bir kısmı Afrika kıtasını terk ettikten sonra Doğu Avrasya ve Batı Avrasya grubu olarak ikiye ayrılmışlar. Doğu Avrasya grubu daha sonra Doğu Asya ve Avustralya bölgesine yerleşmiş. Bu teoriye göre günümüzde Avustralya ve Papua Yeni Gine’de yaşayan insanlar bu grubun ardılları. Kopenhag Üniversitesi’nden Eske Willerslev de Homo sapiens’in Afrika’dan sadece bir kez göçtüğü görüşünde. Araştırmacı 83 Aborjin ve 25 Papua Yeni Gineli&#8217;nin kalıtımını incelemiş. Willerslev’in araştırmasına göre, bu Avrupalı ve Asyalı grup yaklaşık olarak 58.000 yıl önce birbirinden ayrılmış. Ve 37.000 yıl önce de Aborjin ve Papua Yeni Gineliler&#8217;in evrim çizgileri birbirinden ayrılmış, yani bu iki popülasyonunun bundan 10.000 yıl evvel bölgesel olarak ayrılmasından çok önce. Tahminlere göre çöller doğal bariyerler oluşturdukları için de Avustralya kıtasında alt gruplar gelişmiş. Avustralya’daki Aborjinler arasındaki genetik çeşitlilik şaşırtıcı derecede büyüktür. Belki de kıta çok uzun süre önce yerleşildiği için, Avustralya’nın güneybatısındaki çöl bölgelerindeki gruplar ve kuzeydoğu Avustralya’daki gruplar arasında örneğin Amerikan yerlileri ve Sibiryalılar arasındakine kıyasla çok daha büyük genetik farklılıklar buluyoruz diyor araştırmacılar. Willerslev’in ekibi ayrıca kalıtımlarda ayrıca örneğin Denisova gibi soyu tükenmiş insan türlerine ait izler de tespit etmiş.  Daha önce mi terkettiler? Her ne kadar bu iki araştırma tek bir göçe ait kanıtlar sunsa da bilim insanları daha fazla göç dalgası teorisini tamamen silmiyorlar. Bu konuda Tartu Biyoloji Merkezi’nden (Estonya) Luca Pagani ve ekibi bazı kanıtlara ulaştılar. Araştırmacıların analizi, Papua Yeni Ginelilerin atalarının Afrika’yı diğer Avrasyalılardan daha önce terk etmiş olabileceklerini gösteriyor. Modelleri birbirleriyle birleştirmenin zor olmadığına değinen Serena Tucci ve Joshua Akey (Washington Üniversitesi), insanlar günümüzde Afrikalı olmayanların kalıtımında hiç veya çok iz bırakmamış olsalar bile, birden fazla göç dalgası düşünülebilir diyorlar. “İnsanlık tarihinde kemikler dışında popülasyonların, dünyadan iz bırakmadan kaybolmaları birkaç kez yaşanmıştır.” Araştırmaların ayrıntılı sonuçlarına rağmen, genetiğin sınırlarını yine de unutmamak gerek diyen Tucci ve Akey, arkeoloji, antropoloji veya dilbilimlerine ait verilerin de dikkate alınması gerektiği kanısındalar. Hawaii Üniversitesi’nden Axel Timmermann ve Tobias Friedrich’ın araştırmaları ise başka bir alana dikkat çekiyor. Bu iki araştırmacının görüşüne göre insanların Afrika’dan göçmelerine neden olan faktör iklim değişimiydi. Buna göre dünyamızın yörüngesinde meydana gelen değişimlerle son 125.000 yıl içinde önemli iklim dalgalanmaları yaşanmış. Nilgün Özbaşaran Dede Kaynak: http://www.nature.com/nature/journal/vaop/ncurrent/full/nature18964</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/insanoglunun-buyuk-gocu-ne-zaman-nereden-nereye">İnsanoğlunun büyük göçü ne zaman, nereden, nereye?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Nature dergisinde yayımlanan bir araştırma dizisiyle bilim insanları, insanoğlunun Afrika’dan çıkışı ve dünyanın çeşitli bölgelerine dağılışı hakkında bilgiler sundular.</strong></p>
<p><strong>Afrika</strong> insanlığın beşiği olarak kabul edilir, <em>Homo sapiens</em>’in buradan tüm dünyaya yayıldığı varsayılmaktadır. Antropolojinin en büyük sorularından biri şudur: Afrika’dan kaç göç yaşanmıştır, iki mi yoksa daha fazla mı? “Out fo Africa” hipotezinin iki önemli modeli var.</p>
<p><strong>Birinci modele göre</strong>, bundan 1,9 milyon yıl önce <em>Homo erectus</em> ilk kez Asya ve Avrupa’ya ulaşmıştı. Tahminlere göre bu insan türünden Avrupa’da Neandertal, Afrika’da ise Homo sapiens gelişmiştir. Ve modern insan 60.000 ila 70.000 yıl önce Afrika kıtasını terk ederek dünyaya yayılmıştır. Ancak anatomik açıdan modern olan insanlar dünyanın çeşitli yerlerinde rastladıkları yerel insan türleriyle de kaynaşmışlardır.</p>
<p>Örneğin Avrupa’da Neandertaller ile. Fakat hipoteze göre Neandertaller kısa bir süre sonra dünya sahnesinden silinmişlerdir. Günümüzde yaşayan ve Afrikalı olmayanlar buna göre tek bir göç popülasyonunun ardıllarıdırlar.</p>
<p><strong>İkinci hipotez</strong> modeline göreyse modern insan Afrika’yı 120.000 yıl önce terk ederek, Güneydoğu Asya ve Avustralya’ya yerleşmiş. Bu modele göre Levante bölgesi üzerinden gelen ikinci bir göçer grubu da Avrasya’ya yerleşmiştir.</p>
<p><strong>Yeni bilgiler</strong></p>
<p>Nature dergisinde yayımlanan son bir araştırma hangi modelin doğru olduğunu söylemiyorsa da göçlerin ayrıntıları hakkında yepyeni bilgiler sunuyor. Harvard Tıp Okulu’nda <strong>David Reich</strong> ile çalışan ekip, 142 farklı popülasyona ait 300 kişinin kalıtımını incelerken özellikle de daha önceki araştırmalarda yeterince dikkate alınmayanlar üzerine odaklanmış. Reich ve ekibinin tahminine göre günümüzdeki tüm insanların kökeni olan grup, 200.000 yıl önce Afrika’da “dağılmaya” başlamış.</p>
<p>Bu insanların bir kısmı Afrika kıtasını terk ettikten sonra Doğu Avrasya ve Batı Avrasya grubu olarak ikiye ayrılmışlar. Doğu Avrasya grubu daha sonra Doğu Asya ve Avustralya bölgesine yerleşmiş. Bu teoriye göre günümüzde Avustralya ve Papua Yeni Gine’de yaşayan insanlar bu grubun ardılları.</p>
<p>Kopenhag Üniversitesi’nden <strong>Eske Willerslev</strong> de Homo sapiens’in Afrika’dan sadece bir kez göçtüğü görüşünde. Araştırmacı 83 Aborjin ve 25 Papua Yeni Gineli&#8217;nin kalıtımını incelemiş. Willerslev’in araştırmasına göre, bu Avrupalı ve Asyalı grup yaklaşık olarak 58.000 yıl önce birbirinden ayrılmış. Ve 37.000 yıl önce de Aborjin ve Papua Yeni Gineliler&#8217;in evrim çizgileri birbirinden ayrılmış, yani bu iki popülasyonunun bundan 10.000 yıl evvel bölgesel olarak ayrılmasından çok önce.</p>
<p>Tahminlere göre çöller doğal bariyerler oluşturdukları için de Avustralya kıtasında alt gruplar gelişmiş. Avustralya’daki Aborjinler arasındaki genetik çeşitlilik şaşırtıcı derecede büyüktür. Belki de kıta çok uzun süre önce yerleşildiği için, Avustralya’nın güneybatısındaki çöl bölgelerindeki gruplar ve kuzeydoğu Avustralya’daki gruplar arasında örneğin Amerikan yerlileri ve Sibiryalılar arasındakine kıyasla çok daha büyük genetik farklılıklar buluyoruz diyor araştırmacılar. Willerslev’in ekibi ayrıca kalıtımlarda ayrıca örneğin Denisova gibi soyu tükenmiş insan türlerine ait izler de tespit etmiş.</p>
<p><strong> Daha önce mi terkettiler?</strong></p>
<p>Her ne kadar bu iki araştırma tek bir göçe ait kanıtlar sunsa da bilim insanları daha fazla göç dalgası teorisini tamamen silmiyorlar. Bu konuda Tartu Biyoloji Merkezi’nden (Estonya) <strong>Luca Pagani</strong> ve ekibi bazı kanıtlara ulaştılar. Araştırmacıların analizi, Papua Yeni Ginelilerin atalarının Afrika’yı <strong>diğer Avrasyalılardan daha önce terk etmiş olabileceklerini</strong> gösteriyor.</p>
<p>Modelleri birbirleriyle birleştirmenin zor olmadığına değinen Serena Tucci ve Joshua Akey (Washington Üniversitesi), insanlar günümüzde Afrikalı olmayanların kalıtımında hiç veya çok iz bırakmamış olsalar bile, birden fazla göç dalgası düşünülebilir diyorlar. “İnsanlık tarihinde kemikler dışında popülasyonların, dünyadan iz bırakmadan kaybolmaları birkaç kez yaşanmıştır.”</p>
<p>Araştırmaların ayrıntılı sonuçlarına rağmen, genetiğin sınırlarını yine de unutmamak gerek diyen Tucci ve Akey, arkeoloji, antropoloji veya dilbilimlerine ait verilerin de dikkate alınması gerektiği kanısındalar. Hawaii Üniversitesi’nden Axel Timmermann ve Tobias Friedrich’ın araştırmaları ise başka bir alana dikkat çekiyor. Bu iki araştırmacının görüşüne göre insanların Afrika’dan göçmelerine neden olan faktör iklim değişimiydi. Buna göre dünyamızın yörüngesinde meydana gelen değişimlerle son 125.000 yıl içinde önemli iklim dalgalanmaları yaşanmış.</p>
<p><strong>Nilgün Özbaşaran Dede</strong></p>
<p><strong>Kaynak: <a href="http://www.nature.com/nature/journal/vaop/ncurrent/full/nature18964">http://www.nature.com/nature/journal/vaop/ncurrent/full/nature18964</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/insanoglunun-buyuk-gocu-ne-zaman-nereden-nereye">İnsanoğlunun büyük göçü ne zaman, nereden, nereye?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">13129</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Antik Doğu Asya’da modern insan dişi izleri</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/antik-dogu-asyada-modern-insan-disi-izleri</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 Feb 2019 11:37:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam Bilimleri]]></category>
		<category><![CDATA[çin]]></category>
		<category><![CDATA[diş]]></category>
		<category><![CDATA[homo erectus]]></category>
		<category><![CDATA[homo sapiens]]></category>
		<category><![CDATA[neandertal]]></category>
		<category><![CDATA[Pekin]]></category>
		<category><![CDATA[Song Xing]]></category>
		<category><![CDATA[Xujiayao]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=12884</guid>

					<description><![CDATA[<p>200 bin yıl önce yaşamış 6,5 yaşındaki çocuğun dişleri bilim dünyasını şaşırttı. Bulgular, hem evrimsel süreç hem de günümüz tıp bilimi için önemli bulgular taşıyor. Pekin&#8217;deki Çin Bilimler Akademisi’nden paleoantropolog Song Xing ve meslektaşları 16 Ocak&#8217;ta bir rapor yayınladı. Araştırmacılar, antik döneme ait (Xujiayao) bir çocuğun fosilinde bazı önemli bulgular elde etti. “Gizemli” bir evrim geçmişine sahip olduğu söylenen bu çocuğun dişlerinin, aynı modern insan dişi gibi geliştiği ve bu haliyle Doğu Asya&#8217;daki bilinen en eski modern diş gelişimini temsil edebileceği ifade ediliyor. 6,5 yaşında olduğu düşünülen çocuğun fosilleşmiş üst çenesinde yedi diş bulunuyor. Fosilleşmiş üst çene, çocuğun en az 104.000 ile 200.000 yıldan daha önce yaşadığını gösteriyor. Dişlerin iç yapısını incelemek için kullanılan X ışınları, bugün çocuklarda tipik olarak yaklaşık 6 yaşlarında diş etlerinde filizlenen ilk azı dişinin, ölümünden birkaç ay önce patlak verdiğini ortaya koyuyor. Denisovans olabilir Araştırmacılar, Doğu Asya Homo popülasyonuna ait olduğunu söylenen fosildeki diş gelişimi oranının, günümüz insanlarının diş gelişimi dönemleriyle ilişkili olması açısından önem taşıdığına vurgu yapıyor. Zira kalın bir kafatası ve büyük dişler, soyları tükenmiş Homo cinsinin iki üyesi olan Neandertal ve Homo erectus&#8217;un özelliklerine çok benziyor. Xing ve meslektaşları, Xujiayao fosillerinin, haklarında tam bir bilgi sahibi olunamayan Doğu Asya nüfusu Denisovans&#8217;tan gelmesinin de mümkün olabileceğini söylüyor. Fosil ve antik DNA analizleri, çocuğun fosilinin bulunduğu tarih boyunca bölgede dört Homo türünün hepsinin birden yaşadığını da ortaya koyuyor. Xujiayao çocuğun yaşı ve diş büyüme oranları günlük tabakaları sayılarak hesaplanmış durumda. Verilen bilgiye göre, çocukluk döneminde dişlerde düzenli aralıklarla oluşan çizgiler, günlük ve daha uzun sürelerde biriken tabakaları gösteriyor. Ohio Eyalet Üniversitesi&#8217;nden çalışmanın ortak yazarı paleoantropolog Debbie Guatelli-Steinberg, modern insanların (en azından yaşamının ilk 6,5 yılında) yavaş geliştiğini ve Xujiayao bireyinin diş çıkarma sürecinin de yavaş işlediğini söylüyor. Normal bir çocukta yaklaşık her sekiz günde bir büyüme çizgisi oluşması söz konusu. Benzer bir şekilde, Xujiayao çocuğun dişlerinde de yavaş gerçekleşen belirgin bir büyüme çizgisi var. Ancak araştırmacılar, tek bir kanıta dayanarak konuşmanın zor olduğunu da sözlerine ekliyor. Verilen bilgiye göre aynı büyüme çizgisi, diğer fosil hominidlerde her yedi günde bir beliriyor. Ayrıca, antik çocuğun dişlerinin 6 yaşından sonra nispeten yavaş, insani bir oranda gelişmeye devam edip etmediği de bilinmiyor. Ve çocuğun iskeletinin geri kalanının kademeli olarak olgunlaşıp olgunlaşmadığı da belli değil. Eski hominidlerdeki diş gelişimini araştıran ve çalışmaya katılmamış olan Tanya Smith, “Eğer Çinli buluntu H. sapiens&#8217;e aitse, diş büyüme oranı ve diğer diş özellikleri, İsrail ve Kuzey Afrika&#8217;daki fosil H. sapiens&#8217;in yaklaşık 300.000 yıl öncesine kadar çıkmış fosillerininkiyle aynıdır.” diyor. Derleyen: Batuhan Sarıcan Kaynakça: https://www.sciencenews.org/article/ancient-child-fossil-jaw-east-asia-grew-teeth-modern-human https://www.researchgate.net/publication/330425965_First_systematic_assessment_of_dental_growth_and_development_in_an_archaic_hominin_genus_Homo_from_East_Asia</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/antik-dogu-asyada-modern-insan-disi-izleri">Antik Doğu Asya’da modern insan dişi izleri</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>200 bin yıl önce yaşamış 6,5 yaşındaki çocuğun dişleri bilim dünyasını şaşırttı. Bulgular, hem evrimsel süreç hem de günümüz tıp bilimi için önemli bulgular taşıyor.</em></p>
<p>Pekin&#8217;deki Çin Bilimler Akademisi’nden paleoantropolog Song Xing ve meslektaşları 16 Ocak&#8217;ta bir rapor yayınladı. Araştırmacılar, antik döneme ait (Xujiayao) bir çocuğun fosilinde bazı önemli bulgular elde etti. “Gizemli” bir evrim geçmişine sahip olduğu söylenen bu çocuğun dişlerinin, aynı modern insan dişi gibi geliştiği ve bu haliyle Doğu Asya&#8217;daki bilinen en eski modern diş gelişimini temsil edebileceği ifade ediliyor.</p>
<p>6,5 yaşında olduğu düşünülen çocuğun fosilleşmiş üst çenesinde yedi diş bulunuyor. Fosilleşmiş üst çene, çocuğun en az 104.000 ile 200.000 yıldan daha önce yaşadığını gösteriyor. Dişlerin iç yapısını incelemek için kullanılan X ışınları, bugün çocuklarda tipik olarak yaklaşık 6 yaşlarında diş etlerinde filizlenen ilk azı dişinin, ölümünden birkaç ay önce patlak verdiğini ortaya koyuyor.</p>
<p><strong>Denisovans olabilir</strong></p>
<p>Araştırmacılar, Doğu Asya Homo popülasyonuna ait olduğunu söylenen fosildeki diş gelişimi oranının, günümüz insanlarının diş gelişimi dönemleriyle ilişkili olması açısından önem taşıdığına vurgu yapıyor. Zira kalın bir kafatası ve büyük dişler, soyları tükenmiş Homo cinsinin iki üyesi olan Neandertal ve Homo erectus&#8217;un özelliklerine çok benziyor.</p>
<p>Xing ve meslektaşları, Xujiayao fosillerinin, haklarında tam bir bilgi sahibi olunamayan Doğu Asya nüfusu Denisovans&#8217;tan gelmesinin de mümkün olabileceğini söylüyor. Fosil ve antik DNA analizleri, çocuğun fosilinin bulunduğu tarih boyunca bölgede dört Homo türünün hepsinin birden yaşadığını da ortaya koyuyor.</p>
<p>Xujiayao çocuğun yaşı ve diş büyüme oranları günlük tabakaları sayılarak hesaplanmış durumda. Verilen bilgiye göre, çocukluk döneminde dişlerde düzenli aralıklarla oluşan çizgiler, günlük ve daha uzun sürelerde biriken tabakaları gösteriyor.</p>
<p>Ohio Eyalet Üniversitesi&#8217;nden çalışmanın ortak yazarı paleoantropolog Debbie Guatelli-Steinberg, modern insanların (en azından yaşamının ilk 6,5 yılında) yavaş geliştiğini ve Xujiayao bireyinin diş çıkarma sürecinin de yavaş işlediğini söylüyor.</p>
<p>Normal bir çocukta yaklaşık her sekiz günde bir büyüme çizgisi oluşması söz konusu. Benzer bir şekilde, Xujiayao çocuğun dişlerinde de yavaş gerçekleşen belirgin bir büyüme çizgisi var. Ancak araştırmacılar, tek bir kanıta dayanarak konuşmanın zor olduğunu da sözlerine ekliyor.</p>
<p>Verilen bilgiye göre aynı büyüme çizgisi, diğer fosil hominidlerde her yedi günde bir beliriyor. Ayrıca, antik çocuğun dişlerinin 6 yaşından sonra nispeten yavaş, insani bir oranda gelişmeye devam edip etmediği de bilinmiyor. Ve çocuğun iskeletinin geri kalanının kademeli olarak olgunlaşıp olgunlaşmadığı da belli değil.</p>
<p>Eski hominidlerdeki diş gelişimini araştıran ve çalışmaya katılmamış olan Tanya Smith, “Eğer Çinli buluntu H. sapiens&#8217;e aitse, diş büyüme oranı ve diğer diş özellikleri, İsrail ve Kuzey Afrika&#8217;daki fosil H. sapiens&#8217;in yaklaşık 300.000 yıl öncesine kadar çıkmış fosillerininkiyle aynıdır.” diyor.</p>
<p><strong>Derleyen:</strong> Batuhan Sarıcan</p>
<p><strong>Kaynakça:</strong></p>
<p><a href="https://www.sciencenews.org/article/ancient-child-fossil-jaw-east-asia-grew-teeth-modern-human">https://www.sciencenews.org/article/ancient-child-fossil-jaw-east-asia-grew-teeth-modern-human</a></p>
<p><a href="https://www.researchgate.net/publication/330425965_First_systematic_assessment_of_dental_growth_and_development_in_an_archaic_hominin_genus_Homo_from_East_Asia">https://www.researchgate.net/publication/330425965_First_systematic_assessment_of_dental_growth_and_development_in_an_archaic_hominin_genus_Homo_from_East_Asia</a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/antik-dogu-asyada-modern-insan-disi-izleri">Antik Doğu Asya’da modern insan dişi izleri</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">12884</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Futbol ayaktan çok beyinle oynanan bir oyundur!</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/futbol-ayaktan-cok-beyinle-oynanan-bir-oyundur</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 07 Jul 2018 09:59:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[ayak]]></category>
		<category><![CDATA[basketbol]]></category>
		<category><![CDATA[beyin]]></category>
		<category><![CDATA[beyin cerrahı]]></category>
		<category><![CDATA[el]]></category>
		<category><![CDATA[futbol]]></category>
		<category><![CDATA[futbolcu]]></category>
		<category><![CDATA[homo sapiens]]></category>
		<category><![CDATA[homunculus]]></category>
		<category><![CDATA[Johan Cruyff]]></category>
		<category><![CDATA[kaleci]]></category>
		<category><![CDATA[koordinasyon]]></category>
		<category><![CDATA[sinirbilim]]></category>
		<category><![CDATA[Wilder Graves Penfield]]></category>
		<category><![CDATA[worldcup]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=10421</guid>

					<description><![CDATA[<p>Başlıktaki iddialı söz Hollandalı efsanevi futbolcu Johan Cruyff&#8217;a atfediliyor. Hazır Dünya Kupası dolu dizgin finale doğru ilerlerken biz de sinirbilimsel açıdan bu söz ne kadar doğru, buna bakalım. Kocaman kalelere 90 dakika boyunca gol atamamak Çocukluğumdan beri en sevdiğim spor basketboldur. Henüz 6 yaşlarındayken babamla birlikte basketbol oynamaya gittiğimizde hemen yakınımızda bir futbol sahası olurdu. Bu futbol sahası basketbol sahasına kıyasla çok büyüktü, 6 yasındaki bir çocuğu korkutacak kadar geniş, dümdüz bir alan. Futbolla ilgili kafama yatmayan bir şey vardı. Basketbolcular yerden 3 metre yükseklikteki potaya 6-7 metre mesafeden yaptıkları atışları kolaylıkla isabet ettirirken, nasıl olur da futbolcular kocaman kalelere bazen 90 dakika boyunca bir tane bile gol atamazlardı?1 Mesele futbolcuların &#8220;yeteneksizliği&#8221; miydi? Sorunun yanıtı sadece &#8220;ama futbol kalesinde kaleci var&#8221; ile açıklanabilir mi? Basketbolda da siz topu potaya atmayasınız diye karşınızda her daim beş oyuncu vardır, yine de basketbolcular her maçta topu fileden onlarca kez geçirmeyi başarır. Örneğin gözüme basketbolla futbolun ilginç bir karışımı gibi görünen hentbol sporunda da kaleci var ama futboldan çok daha fazla sayıda skor yapılabiliyor. Üstelik hentbol kaleleri futbol kalelerinden çok daha küçük olmasına rağmen.2 Uzun yıllar sonra sinirbilime merak salınca sorunun yanıtının futbolcuların yeteneksizliğinde ya da kalecilerde olmadığını keşfettim. Sorunun yanıtı bence şu: Bir uzuv olarak el, ayaktan çok daha yetenekli bir organ ve futbolda el kullanmak yasak! Yapıları birbirine benzeyen ve temelde topu belirli bir bölgeden (kale, pota, vs.) geçirmeye dayanan tüm sporlarda el devreye girdiği anda sporcular daha fazla skor yapmaya başlıyorlar, çünkü ellerimiz ayaklarımızdan kat be kat üstün. Elbette bu noktada futbol sahasının basketbol ya da voleybol sahalarına göre daha büyük olmasının skoru azalttığı gibi başka makul argümanlar da sunulabilir, ancak bu gibi argümanlar da ellerimizin ayaklarımızdan daha yetenekli olduğu gerçeğini değiştirmez. İnsanoğlu yaklaşık 2 milyon yıl önce evriminde çok önemli bir aşama kaydederek iki ayağı üzerine kalkmayı başardı, Homo erektustan itibaren başlayan bu evrim süreci sayesinde elleri her geçen gün daha kabiliyetli uzuvlar haline geldi ve insanlık tüm medeniyetini bu ellerle kurdu. Elleri kullanmadaki ustalık Homo sapiensi rekabet içinde olduğu diğer türlerden ayırarak dünyanın hakimi haline getirdi. Gelelim sinirbilime. Ellerimizin ayaklarımızdan daha yetenekli uzuvlar olmalarının sinirbilimsel açıklaması nedir? Epilepsi cerrahisinden beyin haritalarına ABD&#8217;li beyin cerrahi Wilder Graves Penfield iyi bir doktor ve bir Amerikan futbolu meraklısıydı. Özellikle epilepsi hastalarında epilepsi nöbetlerini önlemek için yaptığı beyin cerrahisi operasyonlarıyla tanınan Penfield, bu operasyonlar sırasında vücuttaki tüm bölgelerin beyinde temsil edildikleri özel alanlar bulunduğunu tespit etmişti. Penfield bir hastanın beynini açıp belirli bir alana dokunduğunda hastanın &#8220;birinin sol el başparmağına dokunuyormuş gibi&#8221; hissettiğini, başka bir beyin bölgesine temas ettiğinde ise kimse oraya dokunmadığı halde hastanın &#8220;biri dudaklarına dokunuyor gibi hissettiğini&#8221; keşfetmişti. Penfield çalışmalarını ilerleterek tüm vücudun beyinde haritalandığını gösterdi ve yıllar içinde beyindeki bu ilginç vücut haritalarının tamamını ortaya çıkardı. Latince &#8220;Homunculus&#8221; yani &#8220;küçük adam&#8221; adını verdiği bu haritalar, tüm insan vücudunun beyindeki birkaç santimetrelik bir alanda temsil edildiğini gösteriyordu. Bu şekle baktığımızda fark ettiğimiz ilginç şeylerden biri, vücudumuzdaki &#8220;hassas bölgelerin&#8221; beyindeki temsil alanlarının diğerlerinden daha büyük olduğudur. Örneğin dil gibi küçük bir uzuv beyne o kadar çok sınır gönderir ki beyinde kapladığı alan tüm on kolun kapladığı alandan büyüktür. Buradan konumuza dönelim: Eller ve ayakların beynimizde kapladığı alanları karşılaştırın, ne görüyorsunuz? Ellerimizin beynimizde kapladığı alan ayaklardan çok daha büyüktür. Bu ellerimizin ayaklarımıza göre daha kıvrak biçimde hareket edebilmesini ve ayaklardan çok daha yetenekli olmasını açıklar. Beyinde her bir el parmağının kendine özel kocaman bölgeleri varken tüm ayak parmakları daracık bir alana sıkışmıştır. Futbol beyindeki bu haritaları değiştirir. Profesyonel futbolcuların hem duyusal hem de motor beyin haritalarında ayaklara ayrılan bölge normal insanlardan daha geniştir, bu alanlardaki sınır bağlantıları daha komplekstir. Ellerimizin ayaklarımızdan daha yetenekli olduğuna dair evinizde yapabileceğiniz ufak bir deney: Sağ elinizi düz bir alana koyun ve sadece orta parmağınızı yukarıya kaldırmayı deneyin. Başardınız değil mi? Peki, bu defa aynı şeyi ayağınızla yapmayı deneyin. Ayağınızı düz bir zemine koyun, sadece ve sadece orta ayak parmağınızı yukarı kaldırmayı deneyin. Başarabildiniz mi? Yoksa sadece orta ayak parmağınızı kaldırmak isterken tüm ayak parmaklarınızı aynı anda mı yukarı kaldırdınız? Büyük bir çoğunluğun bunu başaramayacağından eminim. Bunun sebebi ayak orta parmağınızdaki kasların güçsüz olması değil, ayağınızın beyninizdeki haritasının &#8220;sadece ayak orta parmağına&#8221; emir verebilecek kadar hassas olmaması, verilen emrin ayak orta parmağıyla birlikte tüm diğer ayak parmaklarına birden gitmesi. *** Johan Cruyff&#8217;un sözü futbolla ilgili yapılan birçok çalışmada karşımıza çıkıyor. Örneğin İsveç Karolinska Enstitüsü tarafından yapılan bir çalışmada bilişsel kapasiteleri daha yüksek 12-19 yasındaki genç futbolcu adaylarının bilişsel kapasitesi düşük yaşıtlarına göre daha iyi gelişme kaydettikleri ortaya çıktı. Bilişsel kapasitesi yüksek oyuncular 2 yıl boyunca takip edildiklerinde kendilerini daha fazla geliştirdikleri, daha fazla gol atıp daha çok gol pası verdikleri gözleniyor. Bilişsel kapasite futbolcuların bir &#8220;oyun zekası&#8221; geliştirmesini sağlıyor. Bu testler sayesinde futbol kulüplerinin gelecek vaat eden futbolcu adayları arasında hangilerinin büyük yıldızlar olacaklarını, hangilerine yatırım yapmanın daha mantıklı olacağını daha iyi tahmin etmeleri mümkün. Bu testlere dayanarak gelecekte tüm profesyonel futbol kulüplerinin birer sinirbilimci çalıştıracağını iddia edenler bile var. Futbol ve sinirbilim ilk bakışta elma ile armut gibi görünüyor olabilir, işin aslı hiç de öyle değil. 21. yüzyıl bir sinirbilim çağı olacak ve insana dair hiçbir şey sinirbilime yabancı olamaz. Hepinize keyifli bir dünya kupası ve keyifli seyirler diliyorum. Dr. Onur Arpat / NoroBlog.net / twitter: @onurarpat / onurarpat@gmail.com Notlar, kaynaklar ve ileri okuma: 1Futbol kalesinin uzunluğu 7,32 metre ve yüksekliği 2,44 metredir. 2Hentbol kalesinin uzunluğu 3 metre, yüksekliği 2 metredir. NöroBlog Podcast 22. Bölüm: Futbol Neuroscience News: https://neurosciencenews.com/football-neuroimaging-youth-6093/ Wbur: http://www.wbur.org/cognoscenti/2014/06/10/soccer-brain-jeffrey-holt Resim Wikipedia&#8217;nın &#8220;cortical homunculus&#8221; sayfasından alınarak Türkçeleştirilmiştir.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/futbol-ayaktan-cok-beyinle-oynanan-bir-oyundur">Futbol ayaktan çok beyinle oynanan bir oyundur!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Başlıktaki iddialı söz Hollandalı efsanevi futbolcu Johan Cruyff&#8217;a atfediliyor. Hazır Dünya Kupası dolu dizgin finale doğru ilerlerken biz de sinirbilimsel açıdan bu söz ne kadar doğru, buna bakalım.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter wp-image-10426" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2018/07/fb-1024x576.jpg" alt="" width="500" height="281" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2018/07/fb-1024x576.jpg 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2018/07/fb-300x169.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2018/07/fb.jpg 1920w" sizes="(max-width: 500px) 100vw, 500px" /></p>
<p><strong>Kocaman kalelere 90 dakika boyunca gol atamamak</strong></p>
<p>Çocukluğumdan beri en sevdiğim spor basketboldur. Henüz 6 yaşlarındayken babamla birlikte basketbol oynamaya gittiğimizde hemen yakınımızda bir futbol sahası olurdu. Bu futbol sahası basketbol sahasına kıyasla çok büyüktü, 6 yasındaki bir çocuğu korkutacak kadar geniş, dümdüz bir alan.</p>
<p>Futbolla ilgili kafama yatmayan bir şey vardı. Basketbolcular yerden 3 metre yükseklikteki potaya 6-7 metre mesafeden yaptıkları atışları kolaylıkla isabet ettirirken, nasıl olur da futbolcular kocaman kalelere bazen 90 dakika boyunca bir tane bile gol atamazlardı?<sup>1</sup> Mesele futbolcuların &#8220;yeteneksizliği&#8221; miydi?</p>
<p>Sorunun yanıtı sadece &#8220;ama futbol kalesinde kaleci var&#8221; ile açıklanabilir mi? Basketbolda da siz topu potaya atmayasınız diye karşınızda her daim beş oyuncu vardır, yine de basketbolcular her maçta topu fileden onlarca kez geçirmeyi başarır. Örneğin gözüme basketbolla futbolun ilginç bir karışımı gibi görünen hentbol sporunda da kaleci var ama futboldan çok daha fazla sayıda skor yapılabiliyor. Üstelik hentbol kaleleri futbol kalelerinden çok daha küçük olmasına rağmen.<sup>2</sup></p>
<p>Uzun yıllar sonra sinirbilime merak salınca sorunun yanıtının futbolcuların yeteneksizliğinde ya da kalecilerde olmadığını keşfettim.</p>
<p>Sorunun yanıtı bence şu: <strong>Bir uzuv olarak el, ayaktan çok daha yetenekli bir organ ve futbolda el kullanmak yasak!</strong></p>
<p>Yapıları birbirine benzeyen ve temelde topu belirli bir bölgeden (kale, pota, vs.) geçirmeye dayanan tüm sporlarda el devreye girdiği anda sporcular daha fazla skor yapmaya başlıyorlar, çünkü ellerimiz ayaklarımızdan kat be kat üstün. Elbette bu noktada futbol sahasının basketbol ya da voleybol sahalarına göre daha büyük olmasının skoru azalttığı gibi başka makul argümanlar da sunulabilir, ancak bu gibi argümanlar da ellerimizin ayaklarımızdan daha yetenekli olduğu gerçeğini değiştirmez.</p>
<p>İnsanoğlu yaklaşık 2 milyon yıl önce evriminde çok önemli bir aşama kaydederek iki ayağı üzerine kalkmayı başardı, Homo erektustan itibaren başlayan bu evrim süreci sayesinde elleri her geçen gün daha kabiliyetli uzuvlar haline geldi ve insanlık tüm medeniyetini bu ellerle kurdu. Elleri kullanmadaki ustalık Homo sapiensi rekabet içinde olduğu diğer türlerden ayırarak dünyanın hakimi haline getirdi.</p>
<p>Gelelim sinirbilime. Ellerimizin ayaklarımızdan daha yetenekli uzuvlar olmalarının sinirbilimsel açıklaması nedir?</p>
<p><strong>Epilepsi cerrahisinden beyin haritalarına</strong></p>
<p>ABD&#8217;li beyin cerrahi Wilder Graves Penfield iyi bir doktor ve bir Amerikan futbolu meraklısıydı. Özellikle epilepsi hastalarında epilepsi nöbetlerini önlemek için yaptığı beyin cerrahisi operasyonlarıyla tanınan Penfield, bu operasyonlar sırasında vücuttaki tüm bölgelerin beyinde temsil edildikleri özel alanlar bulunduğunu tespit etmişti. Penfield bir hastanın beynini açıp belirli bir alana dokunduğunda hastanın &#8220;birinin sol el başparmağına dokunuyormuş gibi&#8221; hissettiğini, başka bir beyin bölgesine temas ettiğinde ise kimse oraya dokunmadığı halde hastanın &#8220;biri dudaklarına dokunuyor gibi hissettiğini&#8221; keşfetmişti.</p>
<p>Penfield çalışmalarını ilerleterek tüm vücudun beyinde haritalandığını gösterdi ve yıllar içinde beyindeki bu ilginç vücut haritalarının tamamını ortaya çıkardı. Latince &#8220;Homunculus&#8221; yani &#8220;küçük adam&#8221; adını verdiği bu haritalar, tüm insan vücudunun beyindeki birkaç santimetrelik bir alanda temsil edildiğini gösteriyordu.</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone wp-image-10422 size-large" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2018/07/hom-1024x1020.png" alt="" width="730" height="727" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2018/07/hom-1024x1020.png 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2018/07/hom-150x150.png 150w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2018/07/hom-300x300.png 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2018/07/hom.png 1599w" sizes="(max-width: 730px) 100vw, 730px" /></p>
<p>Bu şekle baktığımızda fark ettiğimiz ilginç şeylerden biri, vücudumuzdaki &#8220;hassas bölgelerin&#8221; beyindeki temsil alanlarının diğerlerinden daha büyük olduğudur. Örneğin dil gibi küçük bir uzuv beyne o kadar çok sınır gönderir ki beyinde kapladığı alan tüm on kolun kapladığı alandan büyüktür.</p>
<p>Buradan konumuza dönelim: Eller ve ayakların beynimizde kapladığı alanları karşılaştırın, ne görüyorsunuz? Ellerimizin beynimizde kapladığı alan ayaklardan çok daha büyüktür. Bu ellerimizin ayaklarımıza göre daha kıvrak biçimde hareket edebilmesini ve ayaklardan çok daha yetenekli olmasını açıklar. Beyinde her bir el parmağının kendine özel kocaman bölgeleri varken tüm ayak parmakları daracık bir alana sıkışmıştır.</p>
<p>Futbol beyindeki bu haritaları değiştirir. Profesyonel futbolcuların hem duyusal hem de motor beyin haritalarında ayaklara ayrılan bölge normal insanlardan daha geniştir, bu alanlardaki sınır bağlantıları daha komplekstir.</p>
<p>Ellerimizin ayaklarımızdan daha yetenekli olduğuna dair evinizde yapabileceğiniz ufak bir deney: Sağ elinizi düz bir alana koyun ve sadece orta parmağınızı yukarıya kaldırmayı deneyin. Başardınız değil mi? Peki, bu defa aynı şeyi ayağınızla yapmayı deneyin. Ayağınızı düz bir zemine koyun, sadece ve sadece orta ayak parmağınızı yukarı kaldırmayı deneyin. Başarabildiniz mi? Yoksa sadece orta ayak parmağınızı kaldırmak isterken tüm ayak parmaklarınızı aynı anda mı yukarı kaldırdınız? Büyük bir çoğunluğun bunu başaramayacağından eminim. Bunun sebebi ayak orta parmağınızdaki kasların güçsüz olması değil, ayağınızın beyninizdeki haritasının &#8220;sadece ayak orta parmağına&#8221; emir verebilecek kadar hassas olmaması, verilen emrin ayak orta parmağıyla birlikte tüm diğer ayak parmaklarına birden gitmesi.</p>
<p><strong>***</strong></p>
<p>Johan Cruyff&#8217;un sözü futbolla ilgili yapılan birçok çalışmada karşımıza çıkıyor. Örneğin İsveç Karolinska Enstitüsü tarafından yapılan bir çalışmada bilişsel kapasiteleri daha yüksek 12-19 yasındaki genç futbolcu adaylarının bilişsel kapasitesi düşük yaşıtlarına göre daha iyi gelişme kaydettikleri ortaya çıktı. Bilişsel kapasitesi yüksek oyuncular 2 yıl boyunca takip edildiklerinde kendilerini daha fazla geliştirdikleri, daha fazla gol atıp daha çok gol pası verdikleri gözleniyor. Bilişsel kapasite futbolcuların bir &#8220;oyun zekası&#8221; geliştirmesini sağlıyor. Bu testler sayesinde futbol kulüplerinin gelecek vaat eden futbolcu adayları arasında hangilerinin büyük yıldızlar olacaklarını, hangilerine yatırım yapmanın daha mantıklı olacağını daha iyi tahmin etmeleri mümkün. Bu testlere dayanarak gelecekte tüm profesyonel futbol kulüplerinin birer sinirbilimci çalıştıracağını iddia edenler bile var.</p>
<p>Futbol ve sinirbilim ilk bakışta elma ile armut gibi görünüyor olabilir, işin aslı hiç de öyle değil. 21. yüzyıl bir sinirbilim çağı olacak ve insana dair hiçbir şey sinirbilime yabancı olamaz.</p>
<p>Hepinize keyifli bir dünya kupası ve keyifli seyirler diliyorum.</p>
<p><strong>Dr. Onur Arpat / <a href="http://noroblog.net/">NoroBlog.net</a> / twitter: <a href="https://twitter.com/onurarpat">@onurarpat</a> / <a href="mailto:onurarpat@gmail.com">onurarpat@gmail.com</a></strong></p>
<p><strong>Notlar, kaynaklar ve ileri okuma:</strong></p>
<p><sup>1</sup>Futbol kalesinin uzunluğu 7,32 metre ve yüksekliği 2,44 metredir.</p>
<p><sup>2</sup>Hentbol kalesinin uzunluğu 3 metre, yüksekliği 2 metredir.</p>
<p>NöroBlog Podcast 22. Bölüm: Futbol</p>
<p><iframe width="730" height="411" src="https://www.youtube.com/embed/GbkRF6vjXp8?feature=oembed" frameborder="0" allow="autoplay; encrypted-media" allowfullscreen></iframe></p>
<p><strong>Neuroscience News: <a href="https://neurosciencenews.com/football-neuroimaging-youth-6093/">https://neurosciencenews.com/football-neuroimaging-youth-6093/</a></strong></p>
<p><strong>Wbur: <a href="http://www.wbur.org/cognoscenti/2014/06/10/soccer-brain-jeffrey-holt">http://www.wbur.org/cognoscenti/2014/06/10/soccer-brain-jeffrey-holt</a></strong></p>
<p><strong>Resim Wikipedia&#8217;nın &#8220;cortical homunculus&#8221; sayfasından alınarak Türkçeleştirilmiştir.</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/futbol-ayaktan-cok-beyinle-oynanan-bir-oyundur">Futbol ayaktan çok beyinle oynanan bir oyundur!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">10421</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Büyük atılım yılı ve Türkiye için büyük boşluk</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/orhan-bursali/buyuk-atilim-yili-turkiye-icin-buyuk-bosluk</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Orhan Bursalı]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 04 Jan 2018 14:03:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Orhan Bursalı]]></category>
		<category><![CDATA[Albert Einstein]]></category>
		<category><![CDATA[atom altı]]></category>
		<category><![CDATA[atom altı parçacığı]]></category>
		<category><![CDATA[CRISPR]]></category>
		<category><![CDATA[cryo-EM]]></category>
		<category><![CDATA[elon musk]]></category>
		<category><![CDATA[Falcon 7]]></category>
		<category><![CDATA[fas]]></category>
		<category><![CDATA[gen makası]]></category>
		<category><![CDATA[genel görelilik]]></category>
		<category><![CDATA[görelilik kuramı]]></category>
		<category><![CDATA[homo sapiens]]></category>
		<category><![CDATA[kafatası]]></category>
		<category><![CDATA[Kriyo-elektron]]></category>
		<category><![CDATA[mağara]]></category>
		<category><![CDATA[mikro]]></category>
		<category><![CDATA[mikroskop]]></category>
		<category><![CDATA[nobel 2017]]></category>
		<category><![CDATA[spacex]]></category>
		<category><![CDATA[wikipedia]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=8859</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bugün bilimden bahsedeceğim. 2017 müthiş geçti. Bilimsel araştırmalar, buluşlar, tekno gelişmeler fırtına gibi esti. Baş döndürücü. Herkese Bilim Teknoloji, biliyorsunuz haftalık çıkıyor, geçen sayısında geniş bir toparlama yayınladı. Kaçırdıysanız, portaldan dijital tek sayı olarak da satın alabilirsiniz. Bu haftaki dergiyle birlikte geçen yılı toplam değerlendirdiğimde şu gözlemi yapıyorum: Bilgi birikimleri, belirli bir süre içinde önemli bir buluş ve tasarım sıçraması yapıyor ve olağanüstü bir bilgi ve teknolojik araç olarak karşımıza çıkıyor. İvmesi artarak. Geçen birkaç yılın birikimi, gelecek ve sonraki yıllarda daha kısa süreler içinde büyük patlamalarla karşımıza çıkacak. Atom altı düzeyde, kuantum araştırmaları, kuantum bilgisayarları olarak beş yıl içinde dünyanın kullanımına açılacak, tüm hesaplamalar olağanüstü bir hızla gerçekleşecek, bugünkü süper bilgisayarların aylar süresince yaptığını, saatler içinde, gün boyunca yapacak. İlk kuantum haberleşmesi Çin ile Viyana arasında gerçekleştirildi, kimsenin kıramayacağı -tek tek fotonların kullanımına dayanan- bir şifreleme ile. Temel bilim ile teknolojinin bu buluşmasında Çin bir adım önde. Büyük atılım yılı Uzayda en büyük olay, iki nötron yıldızının 130 milyon ışık yılı uzaklıkta çarpışarak kaynaşmasıydı. Astrofizikçiler ve gök bilimciler, çeşitli teleskoplarıyla bu tür büyük olayları izleyebilme konusunda artık kılıçlarını kuşanmış durumda. Bu olay, astrofiziğin en büyük atılım yılı olarak tarihe geçti. Evrenle ilgili bazı modellerin doğruluğu kanıtlandığı gibi, böyle büyük çarpışmaların pek çok ağır elementi doğurduğu ve uzaya saldığı da doğrulanmış oldu. Einstein’in genel görelilik kuramının doğruluğu da bir kez daha test edildi. Nötron yıldızları, büyük yıldız patlamalarından arta kalan maddenin çökmesiyle oluşan, evrenin en küçük ama en yoğun yıldızlarıdır. Bir kaşığa bir milyar ton sığdırdığınızı düşünün… Kendi etrafında dönme hızları da çok büyüktür. 7 adet, dünya benzeri gezegen de keşfedildi. Hepimiz birer uzaylı olarak “Hey başka uzaylılar var mı?” arayışını sürdürüyoruz. Dahi adam Elon Musk uzaya gidip geri gelen roketleriyle, (SpaceX ve Falcon 7) uzaya yapılabilecek sivil geziler için yeni bir dönem başlattı. Geninde bozukluk mu var? Biyolojide olağanüstü gelişmeler yaşandı. Gen makası (CRISPR yöntemi) ile canlıların genleri rahatça kesip çıkartılmaya başlandı. Mesela nadir bir hastalık olan Hunter sendromlu 44 yaşında bir hastanın genomu, CRISPR yöntemiyle başarıyla yeniden düzenlendi ve hastalık kayboldu! Portland’da araştırmacılar, tek hücreden oluşan insan embriyosunu yeniden düzenledi. Kalıtsal hastalıklar ve kusurlu genlerin ortadan kaldırılmasında büyük bir aşama! Ayrıca rahmi taklit eden bir yapay rahim, erken doğanlar için yepyeni ve sağlıklı bir umudu doğurdu… Türkiye bunların hiçbirine hazır değil, ilgisiz ve bilgisiz, olayların tamamen dışındayız. Internet’i bir ahlak bozukluğu olarak gören ve dünyanın bilgisini içeren Wikipedia özgür ansiklopedisini ülkemizde hala yasaklı tutan bir anlayışla gidebileceğimiz yer koca bir boşluktur. Atom altı düzeyde hayata bakış Bilimin dünya çapındaki değiştirici ve yenilikçi gücünün hızla arttığını net olarak gözlemlediğimiz 2017’ye ait önemli keşif ve gelişmelerden bir demet daha. Türkiye’deki siyasetin toz dumanı içinde boğulmayalım, küremiz nereye gidiyor bakalım. Bu haberleri bilimin seçkin mesleki dergilerinden kısaca derledim… Atom altı düzeyde hayat Evrenin ve hayatın hakikati, her türlü maddenin mikro düzeyinde neler olduğunu anlamaktan geçiyor. Mikroskobun keşfiyle, hastalığa neden olan virüsler, bakteriler, hücreler göze görünmeye ve tıp gerçeklik kazanmaya başladı. Yani insanoğlu aletler sayesinde “derin” gözlere, kulaklara kavuştu… Tıpta geçen yılın en önemli icadı ise “Kriyo Elektron Mikroskop” (Cryo-EM) oldu ve 3 geliştiricisine 2017 Kimya Nobel’i verildi. Peki, ne yapıyor? Eksi 150 derece sıcaklıkta, biyolojik parçaları, herhangi bir işleme tabi kılmadan, özgün halleriyle gözlemleme olanağı veriyor. Saydam, en küçük katmanları, ışık ve elektrik geçirgenlikleri, karmaşık moleküllerin birbiriyle girdikleri etkileşimler, anahtar proteinlerin çalışmaları izlenebilir oldu. Bugüne kadar gözlenememiş yapıların atomik çözünürlükleri sayesinde, biyokimyasal ve genetik gözlemlere büyük bir hız kazandırdı. Alzheimer hastalarının beyinlerinde biriken karmaşık ve plak oluşturan fibrillerin yüksek çözünürlüklü modelleri, bu sayede üretildi… Bakın, Cryo-EM daha nelerde devrimci açılımlar getirecek. Soyumuz 100 bin yıl daha geriye Fas’ta bir mağarada eskiden bulunmuş bazı kafataslarının yeniden incelenmesiyle, bazılarının tarihi yeniden belirlendi ve soyumuz Homo sapiens’in ortaya çıkışını 100 bin yıl daha geriye attı: En az 300-330 bin yıl önceden beri varız! Kim bilir belki de daha eskiyiz! Şunu da belirtelim, elektron düzeyindeki incelemeler ve yöntemler geliştikçe, yeni incelemelerle fosiller üzerindeki bilgiler de değişiyor ve yenileniyor. Yeni teknolojiler ve yeni yöntemler! Bir minik aletin büyük başarısı Hazır söz yeni teknolojik aletten açılmışken: Fizikçiler, atom altı parçacıkları gözlemleyebilecekleri küçük bir dedektöre kavuştu ve bu sayede en zor gözlemlenen nötrinoların saçılımlarını saptadı. Böylece, bu amaçla kullanılan devasa donanımlara ihtiyaç kalmadı… Bu neden önemli? En küçük atom parçacıklarının nükleer reaksiyonlarda nasıl otaya çıktığı, dağılıp saçıldığı, birbirini etkilediği ve bu etkileşim sonucu hangi parçacığın neye dönüştüğü konusunda önemli bilgi eksikliği giderilebilecek. Neler oluyor? Özellikle atom altı düzeyde? Evrenin ve hayatın sırları bu sorularda! Araştırmalara açıklık Bilimsel araştırmaların mesleki bilim dergilerinde yayınlanması büyük önem taşır. Böylece araştırmalar bilim dünyasının görüşüne sunulur. Ancak bilimsel araştırmalar arttıkça, önemli bilim dergilerinde yayınlanmaları uzun zaman alıyor ve bu da gelişmelerin hızını engelliyor. Fizikçilerin önemli bir kısmı yıllar önce araştırmalarını anında elektronik arşivlerde yayınlamaya ve eleştirilere açmaya başlamıştı (%70’i). Şimdi de, biyoloji araştırmalarındaki tutuculuk değişiyor. En eski yayıncı bioRxiv arşivinde mikrobiyoloji, hücre biyolojisi ve sinirbilimi araştırmaları boy gösterdi. ABD ve İngiltere bu araştırmaların paylaşımını teşvik etmeye yöneldi. Chan Zuckerberg Girişimi, bioRxiv&#8217;e büyük bir yatırım yaptı ve biyolojinin bu en popüler sunucusunu güçlendirdi. Bazı saygın basılı bilim dergileri, kendisine gönderilen araştırmaların ön versiyonlarının, elektronik arşivlerde de yayınlanmasına izin veriyor. Şimdi her ay biyoloji-tıp ile ilgili en az 1500 araştırma, öncelikle bioRxiv‘de boy gösteriyor. Ama bu alanda araştırmaların özetlerini yayınlayan veri tabanı PubMed&#8217;e her ay kabaca 100.000 yeni makale eklendiğini düşünürsek henüz çok az. Araştırma ve sonuçlarına çok hızlı ulaşım sayesinde, araştırmalar da büyük bir ivme kazanacak. Nitelikli dergilerin kurduğu tekeller de sarsılıyor. *** 2017’deki yenilikler çok çok fazla. Siz en iyisi Herkese Bilim Teknoloji dergisini her hafta izleyin veya portaldan elektronik abonesi olun. Orhan Bursalı *Bu yazı, 1 ve 2 Ocak 2018 tarihli Cumhuriyet Gazetesi, Bilim ve Siyaset köşesinde yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/orhan-bursali/buyuk-atilim-yili-turkiye-icin-buyuk-bosluk">Büyük atılım yılı ve Türkiye için büyük boşluk</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bugün bilimden bahsedeceğim.</p>
<p>2017 müthiş geçti. Bilimsel araştırmalar, buluşlar, tekno gelişmeler fırtına gibi esti. Baş döndürücü. <strong>Herkese Bilim Teknoloji</strong>, biliyorsunuz haftalık çıkıyor, geçen sayısında geniş bir toparlama yayınladı. Kaçırdıysanız, portaldan <a href="http://www.herkesebilimteknoloji.com/dijital-sayi-satis-sayfasi">dijital tek sayı</a> olarak da satın alabilirsiniz. Bu haftaki dergiyle birlikte geçen yılı toplam değerlendirdiğimde şu gözlemi yapıyorum:</p>
<p>Bilgi birikimleri, belirli bir süre içinde önemli bir buluş ve tasarım sıçraması yapıyor ve olağanüstü bir bilgi ve teknolojik araç olarak karşımıza çıkıyor. İvmesi artarak. Geçen birkaç yılın birikimi, gelecek ve sonraki yıllarda daha kısa süreler içinde büyük patlamalarla karşımıza çıkacak.</p>
<p>Atom altı düzeyde, kuantum araştırmaları, kuantum bilgisayarları olarak beş yıl içinde dünyanın kullanımına açılacak, tüm hesaplamalar olağanüstü bir hızla gerçekleşecek, bugünkü süper bilgisayarların aylar süresince yaptığını, saatler içinde, gün boyunca yapacak. İlk kuantum haberleşmesi Çin ile Viyana arasında gerçekleştirildi, kimsenin kıramayacağı -tek tek fotonların kullanımına dayanan- bir şifreleme ile. Temel bilim ile teknolojinin bu buluşmasında Çin bir adım önde.</p>
<p><strong>Büyük atılım yılı</strong></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignright wp-image-8864" src="http://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2018/01/notsar-300x169.jpg" alt="" width="400" height="225" /></p>
<p>Uzayda en büyük olay, iki nötron yıldızının 130 milyon ışık yılı uzaklıkta çarpışarak kaynaşmasıydı. Astrofizikçiler ve gök bilimciler, çeşitli teleskoplarıyla bu tür büyük olayları izleyebilme konusunda artık kılıçlarını kuşanmış durumda. Bu olay, astrofiziğin en büyük atılım yılı olarak tarihe geçti. Evrenle ilgili bazı modellerin doğruluğu kanıtlandığı gibi, böyle büyük çarpışmaların pek çok ağır elementi doğurduğu ve uzaya saldığı da doğrulanmış oldu. Einstein’in genel görelilik kuramının doğruluğu da bir kez daha test edildi.</p>
<p>Nötron yıldızları, büyük yıldız patlamalarından arta kalan maddenin çökmesiyle oluşan, evrenin en küçük ama en yoğun yıldızlarıdır. Bir kaşığa bir milyar ton sığdırdığınızı düşünün… Kendi etrafında dönme hızları da çok büyüktür.</p>
<p>7 adet, dünya benzeri gezegen de keşfedildi. Hepimiz birer uzaylı olarak “Hey başka uzaylılar var mı?” arayışını sürdürüyoruz. Dahi adam Elon Musk uzaya gidip geri gelen roketleriyle, (SpaceX ve Falcon 7) uzaya yapılabilecek sivil geziler için yeni bir dönem başlattı.</p>
<p><strong>Geninde bozukluk mu var?</strong></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-8865 alignright" src="http://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2018/01/gen-e1515072912313.jpg" alt="" width="400" height="225" /></p>
<p>Biyolojide olağanüstü gelişmeler yaşandı. Gen makası (CRISPR yöntemi) ile canlıların genleri rahatça kesip çıkartılmaya başlandı. Mesela nadir bir hastalık olan Hunter sendromlu 44 yaşında bir hastanın genomu, CRISPR yöntemiyle başarıyla yeniden düzenlendi ve hastalık kayboldu! Portland’da araştırmacılar, tek hücreden oluşan insan embriyosunu yeniden düzenledi. Kalıtsal hastalıklar ve kusurlu genlerin ortadan kaldırılmasında büyük bir aşama! Ayrıca rahmi taklit eden bir yapay rahim, erken doğanlar için yepyeni ve sağlıklı bir umudu doğurdu…</p>
<p><strong>Türkiye bunların hiçbirine hazır değil, ilgisiz ve bilgisiz, olayların tamamen dışındayız. </strong>Internet’i bir ahlak bozukluğu olarak gören ve dünyanın bilgisini içeren Wikipedia özgür ansiklopedisini ülkemizde hala yasaklı tutan bir anlayışla gidebileceğimiz yer koca bir boşluktur.</p>
<p><strong>Atom altı düzeyde hayata bakış</strong></p>
<p>Bilimin dünya çapındaki değiştirici ve yenilikçi gücünün hızla arttığını net olarak gözlemlediğimiz 2017’ye ait önemli keşif ve gelişmelerden bir demet daha. Türkiye’deki siyasetin toz dumanı içinde boğulmayalım, küremiz nereye gidiyor bakalım. Bu haberleri bilimin seçkin mesleki dergilerinden kısaca derledim…</p>
<p><strong>Atom altı düzeyde hayat</strong></p>
<p>Evrenin ve hayatın hakikati, her türlü maddenin mikro düzeyinde neler olduğunu anlamaktan geçiyor. Mikroskobun keşfiyle, hastalığa neden olan virüsler, bakteriler, hücreler göze görünmeye ve tıp gerçeklik kazanmaya başladı. Yani insanoğlu aletler sayesinde “derin” gözlere, kulaklara kavuştu… Tıpta geçen yılın en önemli icadı ise “Kriyo Elektron Mikroskop” (Cryo-EM) oldu ve 3 geliştiricisine 2017 Kimya Nobel’i verildi.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignleft wp-image-8868" src="http://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2018/01/mor-1024x682.jpg" alt="" width="500" height="334" /></p>
<p>Peki, ne yapıyor? Eksi 150 derece sıcaklıkta, biyolojik parçaları, herhangi bir işleme tabi kılmadan, özgün halleriyle gözlemleme olanağı veriyor. Saydam, en küçük katmanları, ışık ve elektrik geçirgenlikleri, karmaşık moleküllerin birbiriyle girdikleri etkileşimler, anahtar proteinlerin çalışmaları izlenebilir oldu. Bugüne kadar gözlenememiş yapıların atomik çözünürlükleri sayesinde, biyokimyasal ve genetik gözlemlere büyük bir hız kazandırdı. Alzheimer hastalarının beyinlerinde biriken karmaşık ve plak oluşturan fibrillerin yüksek çözünürlüklü modelleri, bu sayede üretildi…</p>
<p>Bakın, Cryo-EM daha nelerde devrimci açılımlar getirecek.</p>
<p><strong>Soyumuz 100 bin yıl daha geriye</strong></p>
<p>Fas’ta bir mağarada eskiden bulunmuş bazı kafataslarının yeniden incelenmesiyle, bazılarının tarihi yeniden belirlendi ve soyumuz Homo sapiens’in ortaya çıkışını 100 bin yıl daha geriye attı: En az 300-330 bin yıl önceden beri varız! Kim bilir belki de daha eskiyiz! Şunu da belirtelim, elektron düzeyindeki incelemeler ve yöntemler geliştikçe, yeni incelemelerle fosiller üzerindeki bilgiler de değişiyor ve yenileniyor. Yeni teknolojiler ve yeni yöntemler!</p>
<p><strong>Bir minik aletin büyük başarısı</strong></p>
<p>Hazır söz yeni teknolojik aletten açılmışken: Fizikçiler, atom altı parçacıkları gözlemleyebilecekleri küçük bir dedektöre kavuştu ve bu sayede en zor gözlemlenen nötrinoların saçılımlarını saptadı. Böylece, bu amaçla kullanılan devasa donanımlara ihtiyaç kalmadı…</p>
<p>Bu neden önemli? En küçük atom parçacıklarının nükleer reaksiyonlarda nasıl otaya çıktığı, dağılıp saçıldığı, birbirini etkilediği ve bu etkileşim sonucu hangi parçacığın neye dönüştüğü konusunda önemli bilgi eksikliği giderilebilecek.</p>
<p>Neler oluyor? Özellikle atom altı düzeyde? Evrenin ve hayatın sırları bu sorularda!</p>
<p><strong>Araştırmalara açıklık</strong></p>
<p>Bilimsel araştırmaların mesleki bilim dergilerinde yayınlanması büyük önem taşır. Böylece araştırmalar bilim dünyasının görüşüne sunulur. Ancak bilimsel araştırmalar arttıkça, önemli bilim dergilerinde yayınlanmaları uzun zaman alıyor ve bu da gelişmelerin hızını engelliyor. Fizikçilerin önemli bir kısmı yıllar önce araştırmalarını anında elektronik arşivlerde yayınlamaya ve eleştirilere açmaya başlamıştı (%70’i). Şimdi de, biyoloji araştırmalarındaki tutuculuk değişiyor. En eski yayıncı bioRxiv arşivinde mikrobiyoloji, hücre biyolojisi ve sinirbilimi araştırmaları boy gösterdi.</p>
<p>ABD ve İngiltere bu araştırmaların paylaşımını teşvik etmeye yöneldi. Chan Zuckerberg Girişimi, bioRxiv&#8217;e büyük bir yatırım yaptı ve biyolojinin bu en popüler sunucusunu güçlendirdi. Bazı saygın basılı bilim dergileri, kendisine gönderilen araştırmaların ön versiyonlarının, elektronik arşivlerde de yayınlanmasına izin veriyor.</p>
<p>Şimdi her ay biyoloji-tıp ile ilgili en az 1500 araştırma, öncelikle bioRxiv‘de boy gösteriyor. Ama bu alanda araştırmaların özetlerini yayınlayan veri tabanı PubMed&#8217;e her ay kabaca 100.000 yeni makale eklendiğini düşünürsek henüz çok az. Araştırma ve sonuçlarına çok hızlı ulaşım sayesinde, araştırmalar da büyük bir ivme kazanacak. Nitelikli dergilerin kurduğu tekeller de sarsılıyor.</p>
<p><strong>***</strong></p>
<p>2017’deki yenilikler çok çok fazla. Siz en iyisi <strong>Herkese Bilim Teknoloji</strong> dergisini her hafta izleyin veya portaldan <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/kayit-ol">elektronik abonesi</a> olun.</p>
<p><strong>Orhan Bursalı</strong></p>
<p><strong><em>*Bu yazı, 1 ve 2 Ocak 2018 tarihli Cumhuriyet Gazetesi, Bilim ve Siyaset köşesinde yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/orhan-bursali/buyuk-atilim-yili-turkiye-icin-buyuk-bosluk">Büyük atılım yılı ve Türkiye için büyük boşluk</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">8859</post-id>	</item>
		<item>
		<title>“Bilim böyle diyor&#8230;” sözü hep doğru mudur?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/bilim-boyle-diyor-sozu-hep-dogru-mudur</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 19 Oct 2017 14:00:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editör ne diyor?]]></category>
		<category><![CDATA[anlayış]]></category>
		<category><![CDATA[araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[bulgu]]></category>
		<category><![CDATA[etik]]></category>
		<category><![CDATA[evrim]]></category>
		<category><![CDATA[homo sapiens]]></category>
		<category><![CDATA[kural]]></category>
		<category><![CDATA[metodoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=8061</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsanlar bilimden kesin ve net yanıt beklerler. Bilim böyle diyor, lafı adeta akan suları durdurur! Sözleri ağızlara tıkar ve insanı konuşamayacak bir hale getirir.. Doğru mudur bu söylem? Şüphesiz ki değil. Bilim, kural, metodoloji, anlayış, etik olarak her zaman en “doğruya yakını” dile getirmeye, vurgulamaya çalışır. Araştırmaların amacı da budur. Hele geçmişe yönelik araştırmalar sonucu kurulan teoriler veya ortaya konan modeller, yeni delillerin, bulguların keşfiyle birden değişir. Mesela bu hafta kapak konumuz olan, İnsan Evrimi üzerine yazının içeriği gibi. 2000 yılından önce ve sonra diye yapılacak bir tarih ayrımı, yeni fosil buluntularıyla insan evrimi için çizilen “düz çizgi”yi darmadağın etti ve her şey yeniden sorgulanır oldu. Hayır, tartışma konusu zerre kadar evrim değil. Bu evrimsel gelişme içinde Homo sapiens’in geçmişi.. nasıl bugünlere geldiği, hangi soy soptan&#8230; Ortak atanın içeriğinin bile yeniden belirleneceği bir fotoğrafın içindeyiz. Bilimin güzelliğidir bu. Bir “inanç”, saplantısı, dogması yoktur. Kendi bulgularını ve modellerini gerektiğinde kendisi yerle bir eder ve her şeyi bu kez yeni bulgular ışığında yeniden kurgular.. Bu nedenle “bilim böyle der”, sözünün göreceliğini hiç unutmayalım. Bilim sadece doğruyu, gerçek olanı arar. HBT Buluşmaları Geçen hafta Pazar günü Edirne’de HBT okurlarıyla birlikteydik. Güzel bir toplantıda bilimi konuştuk, tartıştık, özellikle yapay zekâ konusunda yeni gelişmeler ışığında meslekleri tartıştık. HBT’nin Edirne’de yaygınlaşması üzerine “neler yapabiliriz”i  tartıştık. Edirne’nin katılabilen aydınlarıyla, umut verici bir toplantıyı arkamızda bıraktık. Yan sayfada bu toplantıdan kısa notlar okuyacaksınız. Doğan Kuban hoca “Dünya ile birlikte mi, yoksa köle olarak mı yaşamak istiyorsunuz?” temel sorusunu yöneltiyor son yazısında. Ve “Çağdaş olmak, özgür düşünmeyle, özgür öğrenmeyle kesinlikle örtüşen bir davranıştır&#8230; Türkiye’de okul sayısı arttıkça geri kalmışlık arttı.” diyor. HBT’nin vazgeçilmez bir Kuban klasiği.. Mustafa Çetiner, günümüz çalışma ortamının en önemli sağlık sorunu olan “oturma” konusunu ele alıyor. Son araştırmaları özetliyor. Günümüzün sigarası kadar bela bir şey.. Hareket, egzersiz lütfen&#8230; Ali Akurgal, Endüstri 4.0’ın bir tsunami gibi üzerimize geldiğini anlattığı yazısında sanayide yeni iş alanlarına giriyor. Bayram Ali Eşiyok, dünyadan Türkiye ekonomisine bakarken; Tanol Türkoğlu, Kuantum Edebiyat başlıklı yazısında “Okur aynı manzum eseri her okuduğunda onda farklı bir anlam bulmaktaysa, okurun o manzum eseri değiştirdiği söylenebilir mi?” sorusunun peşine takılıyor. Bunlar yazarlarımızdan bazı seçmeler, ama bebeklerin ikinci dil öğreniminde yeni ve etkili bir yöntem, iş görüşmelerinde yeni psikolojik yöntemler ve daha pek çok ilginç haber, yorum ve yazı ile elinizde yeni bir HBT&#8230; Bu arada Prof. Dr. Duran Leblebici ve Öğr. Gör. Yıldız Leblebici için  düzenlenen “saygı buluşması”nı Reyhan Oksay izledi ve yazdı. Leblebici çok önemli bir bilimcimiz. Okuyun lütfen.. HBT geleceği kuran bilimsel araştırmaların izinde&#8230; Bizi izleyin, her Cuma beyin besleme günü&#8230; Gelecek sayıya kadar sevgi ile.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/bilim-boyle-diyor-sozu-hep-dogru-mudur">“Bilim böyle diyor&#8230;” sözü hep doğru mudur?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İnsanlar bilimden kesin ve net yanıt beklerler. <strong><em>Bilim böyle diyor</em></strong>, lafı adeta akan suları durdurur! Sözleri ağızlara tıkar ve insanı konuşamayacak bir hale getirir..</p>
<p>Doğru mudur bu söylem?</p>
<p>Şüphesiz ki değil. Bilim, kural, metodoloji, anlayış, etik olarak her zaman en “doğruya yakını” dile getirmeye, vurgulamaya çalışır. Araştırmaların amacı da budur. Hele geçmişe yönelik araştırmalar sonucu kurulan teoriler veya ortaya konan modeller, yeni delillerin, bulguların keşfiyle birden değişir.</p>
<p>Mesela bu hafta kapak konumuz olan, İnsan Evrimi üzerine yazının içeriği gibi. 2000 yılından önce ve sonra diye yapılacak bir tarih ayrımı, yeni fosil buluntularıyla insan evrimi için çizilen “düz çizgi”yi darmadağın etti ve her şey yeniden sorgulanır oldu.</p>
<p>Hayır, tartışma konusu zerre kadar evrim değil. Bu evrimsel gelişme içinde <em>Homo sapiens</em>’in geçmişi.. nasıl bugünlere geldiği, hangi soy soptan&#8230; Ortak atanın içeriğinin bile yeniden belirleneceği bir fotoğrafın içindeyiz.</p>
<p>Bilimin güzelliğidir bu. Bir “inanç”, saplantısı, dogması yoktur. Kendi bulgularını ve modellerini gerektiğinde kendisi yerle bir eder ve her şeyi bu kez yeni bulgular ışığında yeniden kurgular..</p>
<p>Bu nedenle “bilim böyle der”, sözünün göreceliğini hiç unutmayalım. Bilim sadece doğruyu, gerçek olanı arar.</p>
<p><strong>HBT Buluşmaları</strong></p>
<p>Geçen hafta Pazar günü Edirne’de HBT okurlarıyla birlikteydik. Güzel bir toplantıda bilimi konuştuk, tartıştık, özellikle yapay zekâ konusunda yeni gelişmeler ışığında meslekleri tartıştık. HBT’nin Edirne’de yaygınlaşması üzerine “<em>neler yapabiliriz”i</em>  tartıştık. Edirne’nin katılabilen aydınlarıyla, umut verici bir toplantıyı arkamızda bıraktık. Yan sayfada bu toplantıdan kısa notlar okuyacaksınız.</p>
<p><strong>Doğan Kuban</strong> hoca “Dünya ile birlikte mi, yoksa köle olarak mı yaşamak istiyorsunuz?” temel sorusunu yöneltiyor son yazısında. Ve “<em>Çağdaş olmak, özgür düşünmeyle, özgür öğrenmeyle kesinlikle örtüşen bir davranıştır&#8230; Türkiye’de okul sayısı arttıkça geri kalmışlık arttı.</em>” diyor. HBT’nin vazgeçilmez bir Kuban klasiği..</p>
<p><strong>Mustafa Çetiner</strong>, günümüz çalışma ortamının en önemli sağlık sorunu olan “oturma” konusunu ele alıyor. Son araştırmaları özetliyor. Günümüzün sigarası kadar bela bir şey.. Hareket, egzersiz lütfen&#8230; <strong>Ali Akurgal</strong>, Endüstri 4.0’ın bir tsunami gibi üzerimize geldiğini anlattığı yazısında sanayide yeni iş alanlarına giriyor. Bayram Ali Eşiyok, dünyadan Türkiye ekonomisine bakarken; Tanol Türkoğlu, Kuantum Edebiyat başlıklı yazısında “<strong>Okur aynı manzum eseri her okuduğunda onda farklı bir anlam bulmaktaysa, okurun o manzum eseri değiştirdiği söylenebilir mi?” </strong>sorusunun peşine takılıyor.</p>
<p>Bunlar yazarlarımızdan bazı seçmeler, ama bebeklerin ikinci dil öğreniminde yeni ve etkili bir yöntem, iş görüşmelerinde yeni psikolojik yöntemler ve daha pek çok ilginç haber, yorum ve yazı ile elinizde yeni bir HBT&#8230; Bu arada Prof. Dr. Duran Leblebici ve Öğr. Gör. Yıldız Leblebici için  düzenlenen “saygı buluşması”nı Reyhan Oksay izledi ve yazdı. Leblebici çok önemli bir bilimcimiz. Okuyun lütfen..</p>
<p>HBT geleceği kuran bilimsel araştırmaların izinde&#8230;</p>
<p>Bizi izleyin, her Cuma beyin besleme günü&#8230;</p>
<p>Gelecek sayıya kadar sevgi ile.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/bilim-boyle-diyor-sozu-hep-dogru-mudur">“Bilim böyle diyor&#8230;” sözü hep doğru mudur?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">8061</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Varoluş tarihimiz 100 bin yıl daha geriye çekildi</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/varolus-tarihimiz-100-bin-yil-daha-geriye-cekildi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 09 Jun 2017 15:21:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam Bilimleri]]></category>
		<category><![CDATA[afrika kıtası]]></category>
		<category><![CDATA[cennet bahçesi]]></category>
		<category><![CDATA[doğru afrika]]></category>
		<category><![CDATA[evrim]]></category>
		<category><![CDATA[fas]]></category>
		<category><![CDATA[fosil]]></category>
		<category><![CDATA[homo sapiens]]></category>
		<category><![CDATA[ilk insan]]></category>
		<category><![CDATA[kafatası]]></category>
		<category><![CDATA[neandertal]]></category>
		<category><![CDATA[varoluş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=6793</guid>

					<description><![CDATA[<p>Fas’ta bulunan kalıntılar Homo sapiens’in varoluş tarihini 100 bin yıl geriye çekti. Yaklaşık 315 bin yıl öncesine uzanan kafatası ve çene kemiklerinin, türümüzün ilk üyelerine ait olduğu fikri tartışılıyor. Bilim insanları, Homo sapiens’in Doğu Afrika’da 200 bin yıl önce ortaya çıktığına inanıyordu. Yeni bulunan kalıntılar ise atalarımızın tüm Afrika’ya yayılmış olduğunu gösteriyor. Çok merkezli bir evrim gündemde. Nature dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, Fas’ın Jebel Irhoud bölgesinde 10 yıldır süregelen araştırmalarda ortaya çıkan fosillerin bugünkü insan kafatasına benzerliği, Homo sapiens&#8217;in bu bölgede yaşamış olduğunu düşündürüyor. Max Plack Evrimsel Antropoloji Enstitüsü yöneticilerinden Jean-Jack Hublin, &#8220;Karşımızdaki yüz, sokakta karşılaşabileceğimiz bir yüzdü. Dişleri daha büyük olmakla beraber eski insan türünden çok Homo sapiens&#8217;lere denk düşebilecek nitelikteydi&#8221; diye konuştu. İsveç Uppsala Üniversitesi uzmanlarından Mattias Jakobsson&#8217;ın araştırmaları da, türümüzün daha önce evrimleşmiş olabileceği görüşünü destekliyor. Yaklaşık 2 bin yıl önce Güney Afrika&#8217;da yaşamış genç bir erkeğin genom dizilemesinin araştırılması üzerine, bu kişinin H. sapiens soyundan atalarının, 260 bin yılı aşkın bir önce o dönemde var olan başka Afrika topluluklarından ayrılmış olduğu sonucuna varıldı. Hublin, &#8220;Bugüne dek türümüzün Sahra-altı Afrika&#8217;da yer alan Cennet Bahçesi&#8217;nde oldukça hızlı bir evrim sürecinden geçtiği kanısı yayındı. Şimdi ise, bu Cennet Bahçesi&#8217;nin tüm Afrika olduğu ve geniş bir alanı kapsadığı söylenebilir&#8221; dedi.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/varolus-tarihimiz-100-bin-yil-daha-geriye-cekildi">Varoluş tarihimiz 100 bin yıl daha geriye çekildi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Fas’ta bulunan kalıntılar Homo sapiens’in varoluş tarihini 100 bin yıl geriye çekti.</p>
<p>Yaklaşık 315 bin yıl öncesine uzanan kafatası ve çene kemiklerinin, türümüzün ilk üyelerine ait olduğu fikri tartışılıyor. Bilim insanları, Homo sapiens’in Doğu Afrika’da 200 bin yıl önce ortaya çıktığına inanıyordu. Yeni bulunan kalıntılar ise atalarımızın tüm Afrika’ya yayılmış olduğunu gösteriyor. Çok merkezli bir evrim gündemde.</p>
<p>Nature dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, Fas’ın Jebel Irhoud bölgesinde 10 yıldır süregelen araştırmalarda ortaya çıkan fosillerin bugünkü insan kafatasına benzerliği, Homo sapiens&#8217;in bu bölgede yaşamış olduğunu düşündürüyor. Max Plack Evrimsel Antropoloji Enstitüsü yöneticilerinden Jean-Jack Hublin, &#8220;Karşımızdaki yüz, sokakta karşılaşabileceğimiz bir yüzdü. Dişleri daha büyük olmakla beraber eski insan türünden çok Homo sapiens&#8217;lere denk düşebilecek nitelikteydi&#8221; diye konuştu.</p>
<p>İsveç Uppsala Üniversitesi uzmanlarından Mattias Jakobsson&#8217;ın araştırmaları da, türümüzün daha önce evrimleşmiş olabileceği görüşünü destekliyor. Yaklaşık 2 bin yıl önce Güney Afrika&#8217;da yaşamış genç bir erkeğin genom dizilemesinin araştırılması üzerine, bu kişinin H. sapiens soyundan atalarının, 260 bin yılı aşkın bir önce o dönemde var olan başka Afrika topluluklarından ayrılmış olduğu sonucuna varıldı.</p>
<p>Hublin, &#8220;Bugüne dek türümüzün Sahra-altı Afrika&#8217;da yer alan Cennet Bahçesi&#8217;nde oldukça hızlı bir evrim sürecinden geçtiği kanısı yayındı. Şimdi ise, bu Cennet Bahçesi&#8217;nin tüm Afrika olduğu ve geniş bir alanı kapsadığı söylenebilir&#8221; dedi.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/varolus-tarihimiz-100-bin-yil-daha-geriye-cekildi">Varoluş tarihimiz 100 bin yıl daha geriye çekildi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">6793</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Homo sapiens, yani bizlerin çağdaşı çıktı: Homo naledi</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/homo-sapiens-yani-bizlerin-cagdasi-cikti-homo-naledi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 20 May 2017 11:14:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam Bilimleri]]></category>
		<category><![CDATA[evrim]]></category>
		<category><![CDATA[fosil]]></category>
		<category><![CDATA[güney afrika]]></category>
		<category><![CDATA[homo naledi]]></category>
		<category><![CDATA[homo sapiens]]></category>
		<category><![CDATA[Lee Berger]]></category>
		<category><![CDATA[mağara]]></category>
		<category><![CDATA[modern insan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=6514</guid>

					<description><![CDATA[<p>Daha önceleri da çok sayıda ilkel insan kalıntılarının bulunduğu, Johannesburg yakınlarındaki bir mağara sistemi yeni bir sürpriz verdi. İki yıl önce yeni bir tür olarak sınıflandırılan Homo naledi’ye ait fosillerin tarihlendirilmesi sonucunda bunların tahmin edildiği gibi birkaç milyon değil sadece 230.000 ila 330.000 yıllık olduğu ortaya çıktı. Homo sapiens’in ilk zamanları da aynı tarihe kadar uzanır. Bu yüzden de Güney Afrika’da çeşitli insan türleri bir arada yaşamış olma ihtimali büyük. Tıpkı on binlerce yıl önce Avrupa’da Neandertal ve Homo sapiens gibi. Kazıyı yöneten paleoantropolog Lee Berger (Witwatersrand Üniversitesi) bulgunun Arkeoloji için büyük bir mesaj içerdiğini, geçmişi anlatmak için yeni bir başlangıç yapılması gerektiğini söylüyor. Mesela Orta Pleistosen’e ait izler ve aletler hep Homo sapiens’e mal ediliyordu. Arkeologlar bunları artık farklı insan türlerine göre sınıflandırmak zorunda kalacaklar. Kim bilir Güney Afrika’da belki de Homo naledi ve Homo sapiens dışında başka insan türleri de yaşıyordu. “Olay git gide daha karmaşık bir hal alıyor” diyor Berger. Amerikalı bilim insanları Homo naledi’nin birkaç milyon yıl önce yaşamış bir insan türüne ait olduğu sonucuna “ilkel” görünüşü nedeniyle varmışlardı. Homo naledi’nin beyni Homo sapiens’ten daha küçüktü ve yüz yapıları da günümüzdeki insansı maymunlara benziyordu. Ancak bununla birlikte Homo naledi iki ayak üzerinde dik yürüyordu ve uzuvların birbirine oranı bizimkilere benziyordu. Mağara sisteminde yeni keşfedilen bir galeride Berger ve ekibi, kafatası bugüne dek bulunan tüm fosillere kıyasla çok daha iyi korunagelmiş bir iskelet bulmuşlar. Mağara sisteminin iki koridorunda da araştırmacılar daha önce Homo naledi’ye ait 1.500’ün üzerinde kemik bulmuşlardı. Yeni fosilin tarihlendirilmesinde Avustralyalı jeolog Paul Dirks yönetimindeki on dokuz kişilik bir ekip, altı farklı yöntem kullanarak ve en doğru sonuca ulaşabilmek için birbirinden bağımsız olarak çalışmış. Kullanılan yöntemler arasında manyetik sıralanma, tortul içindeki uranyum ve toryum içeriğinin belirlenmesi ve dişlerin radyoaktif ışınla incelenmesi gibi tarihlendirme yöntemleri de yer alıyordu. Ekipteki araştırmacıların hepsi fosilin 330.000 yıldan daha eski olamayacağı sonucuna varmışlar. Berger Homo naledi’nin soyunu birkaç milyon yıl sürdürdüğünü tahmin ediyor. Ama özellikle de narin beden yapısını, Australopithecus’a benzer üst gövdesini ve küçük beynin açıklayamıyor. Ayrıca geriye Homo sapiens’in kendilerinden çok “yaşlı” olan kuzenlerini tanıyıp tanımadıkları ve Homo naledi’nin tarihten niçin silindiği gibi sorular da yanıt bekliyor. Diğer ilginç bir nokta da mağara sisteminde niçin bu kadar çok iyi korunagelmiş Homo naledi iskeletinin bulunduğudur. Mağaralarda en az on beş farklı kişiye ait fosil tespit edilmiş ve Berger’in ekibi iki yıl önce iki galerinin “mezarlık” olabileceğini söylemişti. Berger öte yandan mağara sisteminin Lesedi (Işık) ve Dinaledi (Yıldızlar) olarak isimlendirilen iki kanadında ilkel insanlara ait binlerce kalıntının bulunduğunu ve bunların daha iyi teknolojik yöntemlere sahip olacak yeni kuşaklar için yerinde bırakılmasını öneriyor. Sonuçta yeni bulunan kalıntılar nedeniyle bilim insanlarının işleri başlarından aşkın. Modern insanın evrimiyle ilgili bilmece git gide daha karışık bir hal aldı. *Haber görseli: Yeni bulunan Homo naledi kafatası, bugüne kadar gün ışığına çıkarılan en iyi korunagelmiş kafatası. Nilgün Özbaşaran Dede Kaynaklar: 1. The age of Homo naledi and associated sediments in the Rising Star Cave, South Africa, eLife 9.5.2017 2. Homo naledi and Pleistocene hominin evolution in subequatorial Africa, eLife 9.5.2017 3. New fossil remains of Homo naledi from the Lesedi Chamber, South Africa, eLife 9.5.2017</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/homo-sapiens-yani-bizlerin-cagdasi-cikti-homo-naledi">Homo sapiens, yani bizlerin çağdaşı çıktı: Homo naledi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Daha önceleri da çok sayıda ilkel insan kalıntılarının bulunduğu, Johannesburg yakınlarındaki bir mağara sistemi yeni bir sürpriz verdi. İki yıl önce yeni bir tür olarak sınıflandırılan Homo naledi’ye ait fosillerin tarihlendirilmesi sonucunda bunların tahmin edildiği gibi birkaç milyon değil sadece 230.000 ila 330.000 yıllık olduğu ortaya çıktı. Homo sapiens’in ilk zamanları da aynı tarihe kadar uzanır.</p>
<p>Bu yüzden de Güney Afrika’da çeşitli insan türleri bir arada yaşamış olma ihtimali büyük. Tıpkı on binlerce yıl önce Avrupa’da Neandertal ve Homo sapiens gibi. Kazıyı yöneten paleoantropolog Lee Berger (Witwatersrand Üniversitesi) bulgunun Arkeoloji için büyük bir mesaj içerdiğini, geçmişi anlatmak için yeni bir başlangıç yapılması gerektiğini söylüyor. Mesela Orta Pleistosen’e ait izler ve aletler hep Homo sapiens’e mal ediliyordu. Arkeologlar bunları artık farklı insan türlerine göre sınıflandırmak zorunda kalacaklar. Kim bilir Güney Afrika’da belki de Homo naledi ve Homo sapiens dışında başka insan türleri de yaşıyordu. “Olay git gide daha karmaşık bir hal alıyor” diyor Berger. Amerikalı bilim insanları Homo naledi’nin birkaç milyon yıl önce yaşamış bir insan türüne ait olduğu sonucuna “ilkel” görünüşü nedeniyle varmışlardı. Homo naledi’nin beyni Homo sapiens’ten daha küçüktü ve yüz yapıları da günümüzdeki insansı maymunlara benziyordu. Ancak bununla birlikte Homo naledi iki ayak üzerinde dik yürüyordu ve uzuvların birbirine oranı bizimkilere benziyordu.</p>
<p>Mağara sisteminde yeni keşfedilen bir galeride Berger ve ekibi, kafatası bugüne dek bulunan tüm fosillere kıyasla çok daha iyi korunagelmiş bir iskelet bulmuşlar. Mağara sisteminin iki koridorunda da araştırmacılar daha önce Homo naledi’ye ait 1.500’ün üzerinde kemik bulmuşlardı. Yeni fosilin tarihlendirilmesinde Avustralyalı jeolog Paul Dirks yönetimindeki on dokuz kişilik bir ekip, altı farklı yöntem kullanarak ve en doğru sonuca ulaşabilmek için birbirinden bağımsız olarak çalışmış. Kullanılan yöntemler arasında manyetik sıralanma, tortul içindeki uranyum ve toryum içeriğinin belirlenmesi ve dişlerin radyoaktif ışınla incelenmesi gibi tarihlendirme yöntemleri de yer alıyordu.</p>
<div id="attachment_6515" style="width: 740px" class="wp-caption alignnone"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-6515" class="wp-image-6515 size-large" src="http://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/05/nld-1024x647.jpg" alt="" width="730" height="461" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/05/nld-1024x647.jpg 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/05/nld-300x190.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/05/nld.jpg 1500w" sizes="auto, (max-width: 730px) 100vw, 730px" /><p id="caption-attachment-6515" class="wp-caption-text">Bugüne kadar 1500 Homo naledi kemiğinin bulunduğu mağara sisteminin şematik görüntüsü.</p></div>
<p>Ekipteki araştırmacıların hepsi fosilin 330.000 yıldan daha eski olamayacağı sonucuna varmışlar. Berger Homo naledi’nin soyunu birkaç milyon yıl sürdürdüğünü tahmin ediyor. Ama özellikle de narin beden yapısını, Australopithecus’a benzer üst gövdesini ve küçük beynin açıklayamıyor. Ayrıca geriye Homo sapiens’in kendilerinden çok “yaşlı” olan kuzenlerini tanıyıp tanımadıkları ve Homo naledi’nin tarihten niçin silindiği gibi sorular da yanıt bekliyor. Diğer ilginç bir nokta da mağara sisteminde niçin bu kadar çok iyi korunagelmiş Homo naledi iskeletinin bulunduğudur. Mağaralarda en az on beş farklı kişiye ait fosil tespit edilmiş ve Berger’in ekibi iki yıl önce iki galerinin “mezarlık” olabileceğini söylemişti.</p>
<p>Berger öte yandan mağara sisteminin Lesedi (Işık) ve Dinaledi (Yıldızlar) olarak isimlendirilen iki kanadında ilkel insanlara ait binlerce kalıntının bulunduğunu ve bunların daha iyi teknolojik yöntemlere sahip olacak yeni kuşaklar için yerinde bırakılmasını öneriyor. Sonuçta yeni bulunan kalıntılar nedeniyle bilim insanlarının işleri başlarından aşkın. Modern insanın evrimiyle ilgili bilmece git gide daha karışık bir hal aldı.</p>
<p><strong>*Haber görseli:</strong> Yeni bulunan Homo naledi kafatası, bugüne kadar gün ışığına çıkarılan en iyi korunagelmiş kafatası.</p>
<p><strong>Nilgün Özbaşaran Dede</strong></p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong><br />
<strong>1.</strong> The age of <em>Homo naledi</em> and associated sediments in the Rising Star Cave, South Africa, eLife 9.5.2017<br />
<strong>2.</strong><em> Homo naledi</em> and Pleistocene hominin evolution in subequatorial Africa, eLife 9.5.2017<br />
<strong>3.</strong> New fossil remains of <em>Homo naledi</em> from the Lesedi Chamber, South Africa, eLife 9.5.2017</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/homo-sapiens-yani-bizlerin-cagdasi-cikti-homo-naledi">Homo sapiens, yani bizlerin çağdaşı çıktı: Homo naledi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">6514</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
