<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>hristiyanlık arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/hristiyanlik/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/hristiyanlik</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Tue, 03 Oct 2017 13:00:10 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Evrim’i yasaklamak, düşünmeye ambargo koymak!</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/orhan-bursali/evrimi-yasaklamak-dusunmeye-ambargo-koymak</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 27 Jul 2017 12:52:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Orhan Bursalı]]></category>
		<category><![CDATA[ali demirsoy]]></category>
		<category><![CDATA[aziz sancar]]></category>
		<category><![CDATA[bakteri]]></category>
		<category><![CDATA[bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[biyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Patlama]]></category>
		<category><![CDATA[darwin]]></category>
		<category><![CDATA[değişim]]></category>
		<category><![CDATA[dna]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim politikası]]></category>
		<category><![CDATA[evren]]></category>
		<category><![CDATA[evrim]]></category>
		<category><![CDATA[Galileo Galilei]]></category>
		<category><![CDATA[hastalık]]></category>
		<category><![CDATA[hayat]]></category>
		<category><![CDATA[hristiyanlık]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[kilise]]></category>
		<category><![CDATA[kitap]]></category>
		<category><![CDATA[maymun]]></category>
		<category><![CDATA[milli eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[ortaçağ]]></category>
		<category><![CDATA[ortak ata]]></category>
		<category><![CDATA[pisa]]></category>
		<category><![CDATA[teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[virüs]]></category>
		<category><![CDATA[yaratılış]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=7320</guid>

					<description><![CDATA[<p>İstanbul Üniversitesi’nden bir akademisyen &#8220;valla akademisyenler arasındaki haberleşmelerde en çok dua paylaşılıyor&#8230;&#8221;  demez mi! Ankara Üniversitesi’nden bir başka akademisyen dostumuzun, öğrencilerin bilgi kalitesi üzerine anlattıkları, ülkenin eğitimde daha diplere doğru yol alacağını gösteriyor. İki yıl sonraki PISA sonuçlarını izleyin. Diyor ki akademisyen dostumuz: 100 öğrenciden ancak 10’u geçer not alabiliyor. Filistin meselesinin nedenleri üzerine bir soruyu, peygamberler zamanındaki anlaşmazlıklara bağlayan öğrenciler var. Kafadaki bilgilerin büyük çoğunluğu çöp… “Milli Eğitim”deki egemen düşünce, evrim konusunu yasaklayarak, bu çöplüğü sadece çoğaltacak. Çünkü mesele salt biyoloji değil. Kimya, fizik, astro-fizik, evrenbilim, jeoloji gibi temel bilimlerin kendi alanlarındaki gelişmeyi ve değişimi anlamak da, ancak evrimsel gelişmelerini inceleyerek mümkün. Evrim, hayat ve evren için bir genel kavrama konseptidir. Yani hayatın tüm alanı “evrim” ile kuşatılmış durumda. Peki, biyolojide evrim nedir? Evrim, değişimi inceleme yöntemi Ali Demirsoy, &#8220;Evrim, Atom altı parçacıktan insana, türlerin görkemli yolculuğu&#8221; (Asi Kitap) kitabında çok yalın yanıtlıyor: &#8220;Evrim, -öncelikle zaman içinde- değişimin kurallarını inceleyen bir bilimdir. Bunun sadece organik, yani canlılarla ilgili olması gerekmiyor&#8230; 13,5 milyar yıl önce başka kuralların egemen olduğu bir evrenden, doğal yasaların egemen olduğu bir evrene geçişi ve olayları inceleyen bir bilimdir&#8230;” Yeni Evrim genel anlamda değişimi inceleyen bilim. Dünya 3 milyar yıl önce bugünkü gibi miydi? Peki, 10 milyon yıl, 5 milyon yıl, 1 milyon yıl önce? Şu eğitim politikasını bilimsel gerçeklere göre değil de, sabit (değişmeyen) inançlarına göre yönetenlerin, mesela değişim üzerine verecekler bir konferansta ne diyecekler! Buzul çağları yaşadığımıza, bu çağlar içinde canlıların pek çoğunun çeşitli nedenlerle yok olduğuna; Büyük Patlama’ya, canlıların adım adım değişerek geliştiğine inanmıyorsan, zaten 5 bin, 3 bin, hatta 500 yıl önceki toplumun bugüne nasıl değiştiğini de açıklayamazsın. Hastalıkları, bakterileri, virüsleri, canlılardaki değişimi, kanserin nasıl yayıldığını, antibiyotiklere nasıl direnç geliştiğini de… O zaman da dünya içinde aptal olarak kalırsın. Evrim’e inanmamak, bütün bilimleri de çöpe atmak olur. Kafayı, &#8220;ben nasıl olur da maymundan gelirim&#8221; e takmışlar. Hayır, maymundan değil, ortak atadan farklılaşarak geliyoruz. Sancar’dan öğrenin! Evrimi okutursanız, yine de “Allah’ın sevgili kulu” inancınızı terk etmeniz gerekmez. Pek çok parlak bilim insanı, hem inancıyla hem de bilimin gerçeğiyle iç içe yaşayabiliyor. Mesela Aziz Sancar: &#8220;Evrim vardır. Güneş balçıkla sıvanmaz&#8221; diyor. İnsanların bilimin sonuçlarıyla inancını nasıl bütünleştireceğini kendilerine bırakalım. Esas olan olgulardır. Bu olguları kabul etmez reddederseniz, bilim, bilgi, teknoloji, mal ve hizmet üretiminde nal toplarsınız; salt tüketici köle olursunuz. Bakın Kiliseye, Darwinci kesildi! Galileo’dan da özür diledi. Evrim vardır diyor. Yaratılış anlayışını farklı yorumluyor. Mecbur, çünkü kilise olarak varlığını sürdürmesi için bunu yapmak zorunda! Çünkü bilimsel bilgiyi ve sonuçlarını reddetse itibarı azalacak, insanları da kiliseden uzaklaştıracak! Bugünkü İslam ise, Hristiyanlığın orta çağını sahneye sürüyor. Şurası iyi burası kötü olmaz Bilimcilerin tüm insanı moleküler en küçük birimlerine ayırarak canlı yaratma noktasına gelmesine akıl sır erdiremeyecek bir ülke mi istiyorsunuz? O zaman yeni biyolojiye yeni tanrı mı diyeceğiz? Eğitime yön veren iktidar politikası böyle giderse ülkeyi çağdaşlıktan iyice uzaklaştıracak sonuçlar üretecek. Bilim, şurasını beğendim, burası kötü, hele hele şurası yok mu tu kaka, denecek bir konu değil. Bilime bütüncül yaklaşımınız olmazsa, ne teknoloji üretebilirsiniz ne de çağdaşlığı yakalayabilirsiniz. Bakın Aziz Sancar’a! Eğitim olarak, onun tutumundan öğreneceğiniz hiçbir şey yok mu? Sancar, eğer evrimi reddetseydi, bunları üretemezdi, anlamıyor musunuz? Orhan Bursalı *Bu yazı, 25 Temmuz 2017 tarihli Cumhuriyet Gazetesi, Bilim ve Siyaset köşesinde  yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/orhan-bursali/evrimi-yasaklamak-dusunmeye-ambargo-koymak">Evrim’i yasaklamak, düşünmeye ambargo koymak!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İstanbul Üniversitesi’nden bir akademisyen <em>&#8220;valla akademisyenler arasındaki haberleşmelerde en çok dua paylaşılıyor&#8230;&#8221;  </em>demez mi! Ankara Üniversitesi’nden bir başka akademisyen dostumuzun, öğrencilerin bilgi kalitesi üzerine anlattıkları, ülkenin eğitimde daha diplere doğru yol alacağını gösteriyor. İki yıl sonraki PISA sonuçlarını izleyin.</p>
<p>Diyor ki akademisyen dostumuz: 100 öğrenciden ancak 10’u geçer not alabiliyor. Filistin meselesinin nedenleri üzerine bir soruyu, peygamberler zamanındaki anlaşmazlıklara bağlayan öğrenciler var.</p>
<p>Kafadaki bilgilerin büyük çoğunluğu çöp…</p>
<p>“Milli Eğitim”deki egemen düşünce, evrim konusunu yasaklayarak, bu çöplüğü sadece çoğaltacak. Çünkü mesele salt biyoloji değil. Kimya, fizik, astro-fizik, evrenbilim, jeoloji gibi temel bilimlerin kendi alanlarındaki gelişmeyi ve değişimi anlamak da, ancak evrimsel gelişmelerini inceleyerek mümkün.</p>
<p>Evrim, hayat ve evren için bir genel kavrama konseptidir. Yani hayatın tüm alanı “evrim” ile kuşatılmış durumda. Peki, biyolojide evrim nedir?</p>
<p><strong>Evrim, değişimi inceleme yöntemi</strong></p>
<p><strong>Ali Demirsoy</strong>,<em> &#8220;Evrim, Atom altı parçacıktan insana, türlerin görkemli yolculuğu&#8221; </em>(Asi Kitap) kitabında çok yalın yanıtlıyor:</p>
<p><em>&#8220;Evrim, -öncelikle zaman içinde- değişimin kurallarını inceleyen bir bilimdir. Bunun sadece organik, yani canlılarla ilgili olması gerekmiyor&#8230; 13,5 milyar yıl önce başka kuralların egemen olduğu bir evrenden, doğal yasaların egemen olduğu bir evrene geçişi ve olayları inceleyen bir bilimdir</em>&#8230;”</p>
<p>Yeni Evrim <strong>genel anlamda değişimi inceleyen</strong> bilim. Dünya 3 milyar yıl önce bugünkü gibi miydi? Peki, 10 milyon yıl, 5 milyon yıl, 1 milyon yıl önce?</p>
<p>Şu eğitim politikasını bilimsel gerçeklere göre değil de, sabit (değişmeyen) inançlarına göre yönetenlerin, mesela değişim üzerine verecekler bir konferansta ne diyecekler! Buzul çağları yaşadığımıza, bu çağlar içinde canlıların pek çoğunun çeşitli nedenlerle yok olduğuna; <strong>Büyük Patlama</strong>’ya, canlıların adım adım değişerek geliştiğine inanmıyorsan, zaten 5 bin, 3 bin, hatta 500 yıl önceki toplumun bugüne nasıl değiştiğini de açıklayamazsın. Hastalıkları, bakterileri, virüsleri, canlılardaki değişimi, kanserin nasıl yayıldığını, antibiyotiklere nasıl direnç geliştiğini de…</p>
<p>O zaman da dünya içinde aptal olarak kalırsın. Evrim’e inanmamak, bütün bilimleri de çöpe atmak olur. Kafayı, <em>&#8220;ben nasıl olur da maymundan gelirim&#8221; </em>e<em> </em>takmışlar. Hayır, maymundan değil, ortak atadan farklılaşarak geliyoruz.</p>
<p><strong>Sancar’dan öğrenin!</strong></p>
<p>Evrimi okutursanız, yine de “Allah’ın sevgili kulu” inancınızı terk etmeniz gerekmez. Pek çok parlak bilim insanı, hem inancıyla hem de bilimin gerçeğiyle iç içe yaşayabiliyor.</p>
<p>Mesela <strong>Aziz Sancar</strong>: <em>&#8220;Evrim vardır. Güneş balçıkla sıvanmaz&#8221; </em>diyor. İnsanların bilimin sonuçlarıyla inancını nasıl bütünleştireceğini kendilerine bırakalım. Esas olan olgulardır. Bu olguları kabul etmez reddederseniz, bilim, bilgi, teknoloji, mal ve hizmet üretiminde nal toplarsınız; salt tüketici köle olursunuz.</p>
<p>Bakın <strong>Kilise</strong>ye, <strong>Darwinci</strong> kesildi! <strong>Galileo’</strong>dan da özür diledi. Evrim vardır diyor. Yaratılış anlayışını farklı yorumluyor. Mecbur, çünkü kilise olarak varlığını sürdürmesi için bunu yapmak zorunda! Çünkü bilimsel bilgiyi ve sonuçlarını reddetse itibarı azalacak, insanları da kiliseden uzaklaştıracak!</p>
<p>Bugünkü İslam ise, Hristiyanlığın orta çağını sahneye sürüyor.</p>
<p><strong>Şurası iyi burası kötü olmaz</strong></p>
<p>Bilimcilerin tüm insanı moleküler en küçük birimlerine ayırarak canlı yaratma noktasına gelmesine akıl sır erdiremeyecek bir ülke mi istiyorsunuz? O zaman yeni biyolojiye yeni tanrı mı diyeceğiz? Eğitime yön veren iktidar politikası böyle giderse ülkeyi çağdaşlıktan iyice uzaklaştıracak sonuçlar üretecek.</p>
<p>Bilim, <strong><em>şurasını beğendim, burası kötü, hele hele şurası yok mu tu kaka,</em></strong> denecek bir konu değil. Bilime bütüncül yaklaşımınız olmazsa, ne teknoloji üretebilirsiniz ne de çağdaşlığı yakalayabilirsiniz.</p>
<p>Bakın Aziz Sancar’a! Eğitim olarak, onun tutumundan öğreneceğiniz hiçbir şey yok mu? Sancar, eğer evrimi reddetseydi, bunları üretemezdi, anlamıyor musunuz?</p>
<p><strong>Orhan Bursalı</strong></p>
<p class="p1"><em><strong><span class="s1">*Bu yazı, 25 Temmuz 2017 tarihli Cumhuriyet Gazetesi, Bilim ve Siyaset köşesinde  yayınlanmıştır.</span></strong></em></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/orhan-bursali/evrimi-yasaklamak-dusunmeye-ambargo-koymak">Evrim’i yasaklamak, düşünmeye ambargo koymak!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">7320</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Laiklikle dinsizliğin bir ilişkisi yoktur</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/laiklikle-dinsizligin-bir-iliskisi-yoktur</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Doğan Kuban]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 27 Jan 2017 10:24:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Doğan Kuban]]></category>
		<category><![CDATA[amerika]]></category>
		<category><![CDATA[anayasa]]></category>
		<category><![CDATA[çağdaş]]></category>
		<category><![CDATA[cahil]]></category>
		<category><![CDATA[cami]]></category>
		<category><![CDATA[caz]]></category>
		<category><![CDATA[cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[dinsizlik]]></category>
		<category><![CDATA[ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[hristiyanlık]]></category>
		<category><![CDATA[imam hatip]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[katolik]]></category>
		<category><![CDATA[kilise]]></category>
		<category><![CDATA[laik]]></category>
		<category><![CDATA[laiklik]]></category>
		<category><![CDATA[müzik]]></category>
		<category><![CDATA[papa]]></category>
		<category><![CDATA[papalık]]></category>
		<category><![CDATA[politika]]></category>
		<category><![CDATA[tarih]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[uygarlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=5173</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dünyada din devleti yok. Hilafet de yok. Sadece papalık var. Laiklik sadece devleti dinden ayırma kavramıdır. ABD laik bir devlettir. Fakat dünyanın en dindar çağdaş toplumlarından birini barındırır. İtalya laik bir devlettir. Fakat Papa, Katolik kilisenin başkanı olarak, İtalyan Cumhurbaşkanından daha ünlü ve etkilidir. İtalya’da bir kardinal bir başbakandan daha önemlidir. Latin Amerika, İspanya, Avusturya hatta İngiltere gibi laik, fakat Hristiyan olan ülkelerde de Kardinal ve piskoposların sosyal prestijleri politikacılardan yüksektir. Komünist sonrası Rusya’da Ortodoks kilisesinin prestiji yüksektir. Hindistan laiktir. Fakat Hindu din adamı, Budist rahip bir devlet memurundan daha etkilidir. Çağdaş toplumların hepimizin izlediği yaşamlarında, insanlar bulundukları mevki ile değil, düşünceleri ve eylemleriyle değerlendirilir. Bu cahilliği nasıl yeneceğiz İslam ülkelerinde kilise olmadı. Osmanlı’da Sultan, Şeyh-ül İslam’dan daha güçlüydü. Müslüman toplumlarda tarikat şeyhi, halk katında imamdan güçlüdür. Bunu yüzyıllarca sultanın kulu, beyin, ağanın kölesi olan cahil İslam halkına, bu arada son elli yıl içinde köyden kente göçen Türk halkına anlatmak zordur. İslam ülkelerinde diktatörlerin gücü her şeyin üzerindedir. Çünkü İslam toplumları gücün temelinin dinde değil, sultanda olduğu ortamda yüzyıllarca yaşadılar. Cahil ve fakir toplum kesiminin davranışları, kente göç etmeden genelde okumamış halkın geleneksel kültür diye sunulan cehaletinin içeriğini oluşturur. Uluslararası durum, çağdaş dünyada laiklikle din arasında, dindar olup olmama bağlamında, hiçbir ilişki olmadığını kanıtlar. İslam geleneğinde Halife, Papa ya da papaz değildir. Devlet başkanıdır. İslam tarihinde Türk göçerler iktidarı ellerine geçirince aşiret reisleri, bey ve sultan oldular. Eğer bir sultan, Yavuz Sultan Selim gibi, Bağdat halifesini esir alıp İstanbul’a getirmiş ve ondan sonra ‘Ben halife oldum!’ demişse, bunun Kuran da yeri yoktur, çünkü halifelerin Kureyş’ten olacağı Kuran’da yazılıdır. Egemen halife değil değil Sultan Din adamlığı Osmanlı ulemasının sadece kellesini kurtarmıştır, Devletin egemen gücü Osmanlı sultanıdır. Anaları esir Hristiyanlardan seçilmiş Osmanlı sultanları, 17 yüzyılda eski bir Türk göçerin kanından çok küçük oranda kan taşıyan kozmopolit kimlikleri ile devlet sisteminde İslam dininin prestijini ‘Halife’ lakabını koruyarak kendilerine mal etmişlerdir. Fakat göçer Türk aşiret reisleri gibi davranarak idari egemenliğini kimseye bırakmamışlardır. Osmanlı sultanlığı devletinin tanımına giren bütün özellikleriyle Ortaçağ öncesinden kalmadır. Buna karşın çağdaş dünyada din hala en büyük ve etkili toplumsal kurumdur. Fakat bu olgunun çağdaş laik devlet sistemi ile ilgisi yoktur. Bu tavır değişikliği Avrupa kültüründe Rönesans sonrasında, Luther’le başlamıştır. Bugün Hristiyan kiliselerine mensup üç milyara yakın insanın bilim ve teknolojinin öncül olduğu ve ekonominin uluslararası güçler tarafından idare edildiği bir dünyada, laik kurallarla, fakat dinlerine bağlılıklarının kaybetmeden yaşıyorlar. Türkiye ve İslamın sorunu, hala göçer eğilimlerini korumak ve politik amaçlarla dine sarılmaktır. Bu da toplumların cehaletini istismar ederek, ve bilimle din arasına paravana gererek oluyor. Laik ülkede 100 bin cami Laiklikle dinin hiçbir ilgisi olmamasını, 1950’den sonra laik Cumhuriyet hükümetleri döneminde 100.000 cami yapıldığını anımsatarak devam edebiliriz. Laik anayasa ile 500.000 genç kız imam hatip lisesinde öğrenci olmaktadır. Bu, toplumun cehaletini değişik renkte bir bir badana ile boyamak anlamına gelir. Kadından imam olmayacağı için Kuran öğretisi ile de uyuşmuyor. Orta mektepten-üniversiteye kadar Türkçe yerine İngilizce öğretilmesi ile birlikte, Türkiye&#8217;de 200&#8217;den fazla üniversitenin olduğu bu dönemde, dini esas tema olarak tartışan, dünyada İslam dışında başka bir ülke yok. Bunları hala tartışan bir toplum olmak bize büyük tehlike kapıları açmaktadır. Sanayisi gelişmemiş, doğal enerji kaynaklarını sanayileştirememiş, tarımsal yenilemeyi hala yapamamış ve halkını beslemek için dışarıya muhtaç, çok ağır dış borçları olan, fakir halkını dizginsız bir tüketim propagandası ile bombardıman eden bir ülkede yaşıyoruz. Ekonomik durumu kötü olan Yunanistan’ın adam başına ulusal geliri 33.000 dolar, Nüfusu 1.400.000.000 olan Çin’in, nüfusu 80.000.000 olan Türkiye ile kişi başına ulusal geliri ayni: 8.000 dolar (kaynaklar yabancı yıllıklar). Bu durumda ülkeye egemen olan politik tartışmanın din ve ‘laik anayasa’ olması akıl ve gerçek dışıdır. Bu olaya çağdaş bir perspektif getirecek bir Amerikan haberi ile gözlemlerimi sonlandıracağım. Karakteristik bir uygarlık olayı Geçenlerde Amerika’nın en ünlü modern dans yaratıcılarından biri olan Alvin Alley (1931-89) öldü. Afrikalı bir esir ailesinden geliyordu. Çağdaş Amerikan Müziği Cazdır. Tarihi 20 yüzyıl başındaki New Orleans’lı karaderili davulculara kadar uzanır. Temelde Afrika müzik geleneği ile Avrupa geleneğinin bir karışımı olan caz yaratıcılarının ve özellikle solistlerin karalardan olduğunu biliyoruz. Alvin Alley ve karaderili Afrikalılar, sonradan Hristiyan olmuş paganlardır. Fakat bu karaderili pagan ve esir kökenli, Hristiyan sanatçılar çağdaş Amerikan musikisini, Avrupa Klasik Musikisi karşısında, Avrupalıların başaramadığı bir aşamaya taşıdılar. Caz yeni teknolojik çağ uygarlığının musikisi oldu. Bu yeni üslubun daha da ilginç yanı, dini musikiye girerek yepyeni bir kilise, koro ve dini nitelikli dans yaratması oldu. Amerika’da pek çok zenci kilise korosu var. Çok güzel bir musiki yarattılar. Alley’in çoğunlukla koreografisini yaptığı danslar da bu nitelikte. Onun ‘American Dance Theater’ grubunun dini içerikli dansları çok özgün çağdaş yapıtlar. Bu çağdaş kültürel gelişmenin dünyanın teknolojisi en çok gelişmiş ülkesinde yaratılması ve dünyayı etkilemesi karakteristik bir uygarlık olayıdır. Bir tarihsel yorum Okuması kıt vatandaşlara bir tarihi yorumu sunma istiyorum: ’The History of Jazz, Oxford, 2011’ adlı kitabında Ted Gioia şöyle yazmış: “Eğer Müslümanlar i.S. 732&#8217;de Tours’da Charles Martel tarafından yenilmemiş olsalardı, İspanya&#8217;nın güneyinde bugün saptadığımız gibi, Afrika ve Avrupa musikileri 8. yüzyılda karışmaya başlayabilirdi. Müslüman donanması Thames ağzına gelir, belki Oxford’da da şimdi Kuran okutulurdu.” Bu şakacı yorum, kültürün rastlantısal yapısına ilişkin doğru bir gözlemdir. Günümüzde bilgisayar, otomobil ve telefondan bağımsız yaşamak nasıl olanaksızsa, alaturka şarkıyla Beethoven’in keman konçertosu arasındaki farkı kültür özgünlüğü sananlar, çağdaş dünyanın ekonomik kölesi olarak yaşamaktır. Laikliği din düşmanlığı olarak sunmak o anlama gelir. Doğan Kuban</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/laiklikle-dinsizligin-bir-iliskisi-yoktur">Laiklikle dinsizliğin bir ilişkisi yoktur</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dünyada din devleti yok. Hilafet de yok. Sadece papalık var. Laiklik sadece devleti dinden ayırma kavramıdır. ABD laik bir devlettir. Fakat dünyanın en dindar çağdaş toplumlarından birini barındırır. </strong></p>
<p>İtalya laik bir devlettir. Fakat Papa, Katolik kilisenin başkanı olarak, İtalyan Cumhurbaşkanından daha ünlü ve etkilidir. İtalya’da bir kardinal bir başbakandan daha önemlidir. Latin Amerika, İspanya, Avusturya hatta İngiltere gibi laik, fakat Hristiyan olan ülkelerde de Kardinal ve piskoposların sosyal prestijleri politikacılardan yüksektir.</p>
<p>Komünist sonrası Rusya’da Ortodoks kilisesinin prestiji yüksektir. Hindistan laiktir. Fakat Hindu din adamı, Budist rahip bir devlet memurundan daha etkilidir. Çağdaş toplumların hepimizin izlediği yaşamlarında, insanlar bulundukları mevki ile değil, düşünceleri ve eylemleriyle değerlendirilir.</p>
<p><strong>Bu cahilliği nasıl yeneceğiz</strong></p>
<p>İslam ülkelerinde kilise olmadı. Osmanlı’da Sultan, Şeyh-ül İslam’dan daha güçlüydü. Müslüman toplumlarda tarikat şeyhi, halk katında imamdan güçlüdür. Bunu yüzyıllarca sultanın kulu, beyin, ağanın kölesi olan cahil İslam halkına, bu arada son elli yıl içinde köyden kente göçen Türk halkına anlatmak zordur.</p>
<p>İslam ülkelerinde diktatörlerin gücü her şeyin üzerindedir. Çünkü İslam toplumları gücün temelinin dinde değil, sultanda olduğu ortamda yüzyıllarca yaşadılar. Cahil ve fakir toplum kesiminin davranışları, kente göç etmeden genelde okumamış halkın geleneksel kültür diye sunulan cehaletinin içeriğini oluşturur.</p>
<p>Uluslararası durum, çağdaş dünyada laiklikle din arasında, dindar olup olmama bağlamında, hiçbir ilişki olmadığını kanıtlar. İslam geleneğinde Halife, Papa ya da papaz değildir. Devlet başkanıdır. İslam tarihinde Türk göçerler iktidarı ellerine geçirince aşiret reisleri, bey ve sultan oldular.</p>
<p>Eğer bir sultan, Yavuz Sultan Selim gibi, Bağdat halifesini esir alıp İstanbul’a getirmiş ve ondan sonra ‘Ben halife oldum!’ demişse, bunun Kuran da yeri yoktur, çünkü halifelerin Kureyş’ten olacağı Kuran’da yazılıdır.</p>
<p><strong>Egemen halife değil değil Sultan</strong></p>
<p>Din adamlığı Osmanlı ulemasının sadece kellesini kurtarmıştır, Devletin egemen gücü Osmanlı sultanıdır. Anaları esir Hristiyanlardan seçilmiş Osmanlı sultanları, 17 yüzyılda eski bir Türk göçerin kanından çok küçük oranda kan taşıyan kozmopolit kimlikleri ile devlet sisteminde İslam dininin prestijini ‘Halife’ lakabını koruyarak kendilerine mal etmişlerdir.</p>
<p>Fakat göçer Türk aşiret reisleri gibi davranarak idari egemenliğini kimseye bırakmamışlardır. Osmanlı sultanlığı devletinin tanımına giren bütün özellikleriyle Ortaçağ öncesinden kalmadır.</p>
<p>Buna karşın çağdaş dünyada din hala en büyük ve etkili toplumsal kurumdur. <strong>Fakat bu olgunun çağdaş laik devlet sistemi ile ilgisi yoktur</strong>. Bu tavır değişikliği Avrupa kültüründe Rönesans sonrasında, Luther’le başlamıştır.</p>
<p>Bugün Hristiyan kiliselerine mensup üç milyara yakın insanın bilim ve teknolojinin öncül olduğu ve ekonominin uluslararası güçler tarafından idare edildiği bir dünyada, laik kurallarla, fakat dinlerine bağlılıklarının kaybetmeden yaşıyorlar.</p>
<p>Türkiye ve İslamın sorunu, hala göçer eğilimlerini korumak ve politik amaçlarla dine sarılmaktır. Bu da toplumların cehaletini istismar ederek, ve bilimle din arasına paravana gererek oluyor.</p>
<p><strong>Laik ülkede 100 bin cami</strong></p>
<p>Laiklikle dinin hiçbir ilgisi olmamasını, 1950’den sonra laik Cumhuriyet hükümetleri döneminde 100.000 cami yapıldığını anımsatarak devam edebiliriz. Laik anayasa ile 500.000 genç kız imam hatip lisesinde öğrenci olmaktadır. Bu, toplumun cehaletini değişik renkte bir bir badana ile boyamak anlamına gelir. Kadından imam olmayacağı için Kuran öğretisi ile de uyuşmuyor.</p>
<p>Orta mektepten-üniversiteye kadar Türkçe yerine İngilizce öğretilmesi ile birlikte, Türkiye&#8217;de 200&#8217;den fazla üniversitenin olduğu bu dönemde, dini esas tema olarak tartışan, dünyada İslam dışında başka bir ülke yok. Bunları hala tartışan bir toplum olmak bize büyük tehlike kapıları açmaktadır.</p>
<p>Sanayisi gelişmemiş, doğal enerji kaynaklarını sanayileştirememiş, tarımsal yenilemeyi hala yapamamış ve halkını beslemek için dışarıya muhtaç, çok ağır dış borçları olan, fakir halkını dizginsız bir tüketim propagandası ile bombardıman eden bir ülkede yaşıyoruz.</p>
<p>Ekonomik durumu kötü olan Yunanistan’ın adam başına ulusal geliri 33.000 dolar, Nüfusu 1.400.000.000 olan Çin’in, nüfusu 80.000.000 olan Türkiye ile kişi başına ulusal geliri ayni: 8.000 dolar (kaynaklar yabancı yıllıklar).</p>
<p>Bu durumda ülkeye egemen olan politik tartışmanın din ve ‘laik anayasa’ olması akıl ve gerçek dışıdır. Bu olaya çağdaş bir perspektif getirecek bir Amerikan haberi ile gözlemlerimi sonlandıracağım.</p>
<p><strong>Karakteristik bir uygarlık olayı</strong></p>
<p>Geçenlerde Amerika’nın en ünlü modern dans yaratıcılarından biri olan Alvin Alley (1931-89) öldü. Afrikalı bir esir ailesinden geliyordu.</p>
<p>Çağdaş Amerikan Müziği Cazdır. Tarihi 20 yüzyıl başındaki New Orleans’lı karaderili davulculara kadar uzanır. Temelde Afrika müzik geleneği ile Avrupa geleneğinin bir karışımı olan caz yaratıcılarının ve özellikle solistlerin karalardan olduğunu biliyoruz.</p>
<p>Alvin Alley ve karaderili Afrikalılar, sonradan Hristiyan olmuş paganlardır. Fakat bu karaderili pagan ve esir kökenli, Hristiyan sanatçılar çağdaş Amerikan musikisini, Avrupa Klasik Musikisi karşısında, Avrupalıların başaramadığı bir aşamaya taşıdılar.</p>
<p>Caz yeni teknolojik çağ uygarlığının musikisi oldu. Bu yeni üslubun daha da ilginç yanı, dini musikiye girerek yepyeni bir kilise, koro ve dini nitelikli dans yaratması oldu. Amerika’da pek çok zenci kilise korosu var. Çok güzel bir musiki yarattılar.</p>
<p>Alley’in çoğunlukla koreografisini yaptığı danslar da bu nitelikte. Onun ‘<strong>American Dance Theater’</strong> grubunun dini içerikli dansları çok özgün çağdaş yapıtlar. Bu çağdaş kültürel gelişmenin dünyanın teknolojisi en çok gelişmiş ülkesinde yaratılması ve dünyayı etkilemesi karakteristik bir uygarlık olayıdır.</p>
<p><strong>Bir tarihsel yorum</strong></p>
<p>Okuması kıt vatandaşlara bir tarihi yorumu sunma istiyorum:</p>
<p>’The History of Jazz, Oxford, 2011’ adlı kitabında <strong>Ted Gioia </strong>şöyle yazmış:</p>
<p>“Eğer Müslümanlar i.S. 732&#8217;de Tours’da Charles Martel tarafından yenilmemiş olsalardı, İspanya&#8217;nın güneyinde bugün saptadığımız gibi, Afrika ve Avrupa musikileri 8. yüzyılda karışmaya başlayabilirdi. Müslüman donanması Thames ağzına gelir, belki Oxford’da da şimdi Kuran okutulurdu.”</p>
<p>Bu şakacı yorum, kültürün rastlantısal yapısına ilişkin doğru bir gözlemdir. Günümüzde bilgisayar, otomobil ve telefondan bağımsız yaşamak nasıl olanaksızsa, alaturka şarkıyla Beethoven’in keman konçertosu arasındaki farkı kültür özgünlüğü sananlar, çağdaş dünyanın ekonomik kölesi olarak yaşamaktır.</p>
<p>Laikliği din düşmanlığı olarak sunmak o anlama gelir.</p>
<p><strong>Doğan Kuban</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/laiklikle-dinsizligin-bir-iliskisi-yoktur">Laiklikle dinsizliğin bir ilişkisi yoktur</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">5173</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Ortaçağ astrolojisinin kısa tarihçesi</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/ortacag-astrolojisinin-kisa-tarihcesi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 22 Jan 2017 11:28:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[arap]]></category>
		<category><![CDATA[astrolog]]></category>
		<category><![CDATA[astroloji]]></category>
		<category><![CDATA[astronomi]]></category>
		<category><![CDATA[bağdat]]></category>
		<category><![CDATA[ebu mansur]]></category>
		<category><![CDATA[gökcismi]]></category>
		<category><![CDATA[halife]]></category>
		<category><![CDATA[hristiyanlık]]></category>
		<category><![CDATA[iran]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[müneccim]]></category>
		<category><![CDATA[nevbaht]]></category>
		<category><![CDATA[ortaçağ]]></category>
		<category><![CDATA[roma]]></category>
		<category><![CDATA[sapma]]></category>
		<category><![CDATA[tanrı]]></category>
		<category><![CDATA[yıldızlar]]></category>
		<category><![CDATA[zerdüştlük]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=5102</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ortaçağ bilimcileri, kendi bilim amaçları tamamen başka bir yöne yönel­miş olduğu için, doğayı tanımakla ya da gökyüzü araştırmalarıyla hiç ilgilenmedi. Bütün kavrayışları tanrıya ve inanan ruha her yıl değişen bayram günlerini doğru hesaplayabilmek için bir kaç basit bilgi yeterliydi. Hıristiyan öğretisi etkisiyle, Güneş, Ay, Venüs, Jüpiter ve diğer ilahlaştırılan yıldızlarla uğraşmak putperestlik yoluna sapma tehlikesi taşıyordu. Ruhsal gelişim, kilise okullarında, yalnızca Roma’nın son dönemlerinden kalma yetersiz ve olgunlaşmamış bilgi­lerle besleniyordu. Arap bilginlerinin matematiğinden devraldıklarıyla tarikatını şaşkınlığa düşürmüş olan Jordanus Nemorarius bile, bu çalışmaları için daha sonra özel izin almak zorunda kalmıştı. 1228 tarihli nizamname, daha yüksek kültürlerle, yâni İslam dünyasıyla, yâni kâfirlerle her türlü ilişkiyi yasaklarken, yalnızca Tarikat Reisine göz yummuşlardı. Yasak şöyleydi: &#8220;Tarikat üyeleri, kâfir filozofları incelememelidirler. Serbest sanat denen şeyi de (sayı sayma, hesap yapma ve ’computus&#8217; denen dini bayram günlerinin hesaplanması gibi en basit yetenekleri de öğrenmemeli­dirler). Tek tek şahsiyetler için özel izin verilmiş durumlar hariçtir.&#8221; Kâfirlerden böyle bilgiler almak kirli bir işti ve böyle bir şeye göz yumulamazdı. Eğer görevliler ilkbaharda dolunayın doğuşunu gözlemeyi kaçırırlarsa, Papa İspanya&#8217;daki Araplara elçi göndererek, bu &#8220;Şeytana tapanlar&#8221;dan paskalya yortusu ile yortudan önce­ki matem haftasının tarihlerini öğrenmek zorunda kalmak gibi utanç verici bir duruma düşerdi. Gökyüzündeki yıldızlarla ilgilenme eğiliminin ne kadar az ol­duğunu; onlarla ciddi bir biçimde ilgilenenlere nasıl bir güvensiz­likle bakıldığını; araştırmacılara ve bilginlere nasıl iftiralar atıldığı­nı, Gerbert von Aurillac sadakatle bağlı olduğu Kayzer&#8217;e ve Hıris­tiyanlığın merkezindeki İmparatorluğa bildirmişti. Onun, Papa II. Silvester olarak, Roma&#8217;da Güneş&#8217;in yüksekliğini ve gece ve gündüz sapmalarını tespit ederken kullandığı ve şimdi Floransa&#8217;da korunan Arap usturlabını, bugün şaşkınlık ve heyecanla seyrediyoruz. Yaşa­dığı dönemde, eşsiz olan bu bilgileri, Kurtuba’daki şeytandan al­makla ün yapmıştı. Oysa yıldızlar bilimiyle uğraşan bir papanın la­netlenmesi gerekirdi! Kilise’nin kuşkulanmak ve endişeye kapılmak için nedenleri vardı. Kutsal metinlerdeki bazı bölümler, yıldızların yeryüzünde belli etkileri olduğunu kabul ediyordu. Papalar bu etkileri bitkilerin ve hayvanların gelişmeleriyle sınırlamaya çalıştılar. Ama araların­da, mezhebi geniş olanlar da vardı ve onlar, her türlü hastalık, savaş ve felaketin sorumlusu olarak kuyruklu yıldızları, Güneş ve Ay tu­tulmasını, gökyüzündeki diğer olağandışı hareketleri gösteriyorlardı. Kilise, resmi olarak insan üzerindeki her türlü etkiyi reddetmek ve insanları yalnızca her şeye kadir olan Tanrı&#8217;ya teslim etmek zo­rundaydı. Ama bu konuda pek de başarılı olamamıştı. Temsilcileri­nin tereddütlü hallerinden yararlanan müneccimler, çeşitli hilelere başvurdular. Zayıf ve çalkantılı atmosfer, mistik spekülasyonları, anlaşılmaz ve huzur kaçıran açıklamaları kabul etmeye hazır olan­ları kandırmak için elverişli bir zemin hazırlamıştı zaten. Bu nedenle, astroloji cetvellerinin ve yıllıkların çevirilerinin, astronomi eserleriyle birlikte Pireneleri aşıp gelmesinin çok isten­mesinde şaşılacak bir şey yoktur. İslamiyet müneccimliğe daha az eğilimli idi. Peygamber, tapı­lan yıldızların yerine, evrenin hâkimi, yerin ve göğün yaratıcısı tek bir Allah&#8217;ı koymuştu. &#8220;Gökyüzü cisimlerinin doğaları gereği etkili olabileceklerine; yıldızların bağımsız bir etkisi olduğuna inanmak&#8221; şimdi &#8220;hoş görülmemekte&#8221; idi. Ama, &#8220;astronominin incelenmesi zorunludur&#8220;. Bizzat Allah in­sanlara gökyüzünü incelemeyi buyurmuştur. Yıldızların hareketi, Allah adına araştırıldı. Her bilimsel eserin yazılmasına O&#8217;nun adı­na başlandı. Ve işte Arapları Batılı Hristiyanlardan üstün kılan da buydu: Onları -görüldüğü gibi-, boğucu mistisizm bataklığına sap­lanmaktan koruyan yüksek bilimsel düzeyleri. Bu nedenle, astrolo­ji ve müneccimlik sanatı akıllı ve gerçekçi Araplar için baştan çıka­rıcı bir büyüye sahip değildi. Oysa astrolojiye ilişkin eserlerinin Batı&#8217;daki etkisine bakarak insan pekâlâ böyle olduğunu düşünebilirdi. &#8220;Arap astrolojisi&#8221;, İslam kültürünün diğer meyvelerine göre esas olarak İranlıların ürünü; onların nazlı çocuğu idi. Yıldızlardan geleceği okuma sanatını, İslam dünyasına İranlılar getirmişti. Birçok ünlünün öğretmenliğini yapan Yahya bin Ebu Mansur da İran doğumlu idi ve kendilerini gökcisimlerini incelemeye adamış hemen bütün hemşehrileri gibi astrolog idi. İranlıların yıldızların iyi ve kötü etkilerine ilişkin inançları Zerdüşt&#8217;ten kaynaklanmaktadır. Gezegenler, kötü yıldızlar ve kayan yıldızlar, Ahriman&#8217;ın (Ahriman ya da ehriman, Zerdüştlük inanışında, kötülükleri ve karanlıkları tem­sil eden kötülük Tanrısı ya da ilkesidir. Zerdüştçülüğün ifade ettiği mutlak ikicilik­te, iyilik ilkesi ya da Tanrısı olan Ahura Mazda ile sürekli bir mücadele içindedir) kötülük prensibinin ürünüydü. Ahriman kendi yaratıkları aracılığıyla dünya düzenini yıkıma uğratmaya çalışır. İnsanlara felaket getiren korkunç gücünü yedi gezegen kanalıyla kullanır. Babil&#8217;in, naif müneccimliğiyle, tanrıların yıldız karakterine olan sofuca inanç gereği gökyüzüne çizilen resimlerle başlattığı ve Helenizmin geometri kurallarına olan düşkünlüğü sonucu, aynı biçim­de kaskatı ve bütün tecrübelerden kopuk bir şema içinde topladığı ve sarsılmaz bir teori sistemi haline getirdiği şey; şu &#8220;çöken putpe­restliğin bilimsel teolojisi&#8221; İranlılar arasında inançlı hamilerini ve havarilerini bulmuştu. İranlı astrolog Nevbaht (ölümü yaklaşık 777), böyle karmakarı­şık bir yükle birlikte, 760 yılında Arap Halifesi el-Mansur&#8217;un sara­yına ulaştı. Abbasiler iktidarı ele geçirince, kökü kurutulmuş Emevi Hanedanı&#8217;nın etrafı çöllerle çevrili Şam&#8217;daki merkezi de doğuya taşındı. Yeni başkent, en zengin ve en verimli topraklarda; Dicle kıyısında kurulmalıydı. Ama inşaata başlanmadan önce, Nevbaht&#8217;ın yıldızların durumunu inceleyerek olumsuz etkilerini bertaraf etmesi ve kentin inşası için en hayırlı zamanı saptayarak Halife’ye bil­dirmesi buyruldu. Nevbaht, İnananların Hükümdarı&#8217;ndan, sonradan İslamiyeti kabul ederek Maşallah adını alan İranlı Musevi bilgin Manasse ile birlikte, yıldızlardan kentin kuruluşu için en hayırlı za­manı öğrenme ve aynı zamanda temel ölçümleri yönetme görevini aldı. Böylesine elverişli koşullarda doğan çocuğa Bağdat; &#8220;selame­tin kenti&#8221; adı verildi (Kentin ilk adı Dar-üs-selam&#8217;dır ve &#8220;barış kenti” demektir. Daha sonra Medinet-üs-Selam ve son olarak da Bağdat adını almıştır). Bu çok yetenekli Acem, &#8220;Nevbaht&#8221; adıyla Halife&#8217;nin en nüfuzlu saray müneccimi oldu. Daha sonraki hükümdarlara danışmanlık yapacak olan bir dizi müneccimin de atasıdır. Prof. Dr. H. Kadircan KESKİNBORA / Bahçeşehir Üniversitesi Tıp Fakültesi Kaynaklar: Hunke S. Batıyı Aydınlatan Doğu Güneşi. İstanbul: Kaynak Yayınları, 2009. http://www.wfsj.org/course/tr/pdf/ders5.pdf Bilim nedir? Erişim 18.04.2016</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/ortacag-astrolojisinin-kisa-tarihcesi">Ortaçağ astrolojisinin kısa tarihçesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ortaçağ bilimcileri, kendi bilim amaçları tamamen başka bir yöne yönel­miş olduğu için, doğayı tanımakla ya da gökyüzü araştırmalarıyla hiç ilgilenmedi. Bütün kavrayışları tanrıya ve inanan ruha her yıl değişen bayram günlerini doğru hesaplayabilmek için bir kaç basit bilgi yeterliydi. Hıristiyan öğretisi etkisiyle, Güneş, Ay, Venüs, Jüpiter ve diğer ilahlaştırılan yıldızlarla uğraşmak putperestlik yoluna sapma tehlikesi taşıyordu. Ruhsal gelişim, kilise okullarında, yalnızca Roma’nın son dönemlerinden kalma yetersiz ve olgunlaşmamış bilgi­lerle besleniyordu.</p>
<p>Arap bilginlerinin matematiğinden devraldıklarıyla tarikatını şaşkınlığa düşürmüş olan Jordanus Nemorarius bile, bu çalışmaları için daha sonra özel izin almak zorunda kalmıştı.</p>
<p>1228 tarihli nizamname, daha yüksek kültürlerle, yâni İslam dünyasıyla, yâni kâfirlerle her türlü ilişkiyi yasaklarken, yalnızca Tarikat Reisine göz yummuşlardı. Yasak şöyleydi:<em> &#8220;Tarikat üyeleri, kâfir filozofları incelememelidirler. Serbest sanat denen şeyi de (sayı sayma, hesap yapma ve ’computus&#8217; denen dini bayram günlerinin hesaplanması gibi en basit yetenekleri de öğrenmemeli­dirler). Tek tek şahsiyetler için özel izin verilmiş durumlar hariçtir.&#8221;</em></p>
<p>Kâfirlerden böyle bilgiler almak kirli bir işti ve böyle bir şeye göz yumulamazdı. Eğer görevliler ilkbaharda dolunayın doğuşunu gözlemeyi kaçırırlarsa, Papa İspanya&#8217;daki Araplara elçi göndererek, bu &#8220;Şeytana tapanlar&#8221;dan paskalya yortusu ile yortudan önce­ki matem haftasının tarihlerini öğrenmek zorunda kalmak gibi utanç verici bir duruma düşerdi.</p>
<p>Gökyüzündeki yıldızlarla ilgilenme eğiliminin ne kadar az ol­duğunu; onlarla ciddi bir biçimde ilgilenenlere nasıl bir güvensiz­likle bakıldığını; araştırmacılara ve bilginlere nasıl iftiralar atıldığı­nı, Gerbert von Aurillac sadakatle bağlı olduğu Kayzer&#8217;e ve Hıris­tiyanlığın merkezindeki İmparatorluğa bildirmişti. Onun, Papa II. Silvester olarak, Roma&#8217;da Güneş&#8217;in yüksekliğini ve gece ve gündüz sapmalarını tespit ederken kullandığı ve şimdi Floransa&#8217;da korunan Arap usturlabını, bugün şaşkınlık ve heyecanla seyrediyoruz. Yaşa­dığı dönemde, eşsiz olan bu bilgileri, Kurtuba’daki şeytandan al­makla ün yapmıştı. Oysa yıldızlar bilimiyle uğraşan bir papanın la­netlenmesi gerekirdi!</p>
<p>Kilise’nin kuşkulanmak ve endişeye kapılmak için nedenleri vardı. Kutsal metinlerdeki bazı bölümler, yıldızların yeryüzünde belli etkileri olduğunu kabul ediyordu. Papalar bu etkileri bitkilerin ve hayvanların gelişmeleriyle sınırlamaya çalıştılar. Ama araların­da, mezhebi geniş olanlar da vardı ve onlar, her türlü hastalık, savaş ve felaketin sorumlusu olarak kuyruklu yıldızları, Güneş ve Ay tu­tulmasını, gökyüzündeki diğer olağandışı hareketleri gösteriyorlardı. Kilise, resmi olarak insan üzerindeki her türlü etkiyi reddetmek ve insanları yalnızca her şeye kadir olan Tanrı&#8217;ya teslim etmek zo­rundaydı. Ama bu konuda pek de başarılı olamamıştı. Temsilcileri­nin tereddütlü hallerinden yararlanan müneccimler, çeşitli hilelere başvurdular. Zayıf ve çalkantılı atmosfer, mistik spekülasyonları, anlaşılmaz ve huzur kaçıran açıklamaları kabul etmeye hazır olan­ları kandırmak için elverişli bir zemin hazırlamıştı zaten. Bu nedenle, astroloji cetvellerinin ve yıllıkların çevirilerinin, astronomi eserleriyle birlikte Pireneleri aşıp gelmesinin çok isten­mesinde şaşılacak bir şey yoktur.</p>
<p>İslamiyet müneccimliğe daha az eğilimli idi. Peygamber, tapı­lan yıldızların yerine, evrenin hâkimi, yerin ve göğün yaratıcısı tek bir Allah&#8217;ı koymuştu. <em>&#8220;Gökyüzü cisimlerinin doğaları gereği etkili olabileceklerine; yıldızların bağımsız bir etkisi olduğuna inanmak</em>&#8221; şimdi &#8220;hoş görülmemekte&#8221; idi. Ama, <em>&#8220;astronominin incelenmesi zorunludur</em>&#8220;. Bizzat Allah in­sanlara gökyüzünü incelemeyi buyurmuştur. Yıldızların hareketi, Allah adına araştırıldı. Her bilimsel eserin yazılmasına O&#8217;nun adı­na başlandı. Ve işte Arapları Batılı Hristiyanlardan üstün kılan da buydu: Onları -görüldüğü gibi-, boğucu mistisizm bataklığına sap­lanmaktan koruyan yüksek bilimsel düzeyleri. Bu nedenle, astrolo­ji ve müneccimlik sanatı akıllı ve gerçekçi Araplar için baştan çıka­rıcı bir büyüye sahip değildi. Oysa astrolojiye ilişkin eserlerinin Batı&#8217;daki etkisine bakarak insan pekâlâ böyle olduğunu düşünebilirdi.</p>
<p>&#8220;Arap astrolojisi&#8221;, İslam kültürünün diğer meyvelerine göre esas olarak İranlıların ürünü; onların nazlı çocuğu idi. Yıldızlardan geleceği okuma sanatını, İslam dünyasına İranlılar getirmişti. Birçok ünlünün öğretmenliğini yapan Yahya bin Ebu Mansur da İran doğumlu idi ve kendilerini gökcisimlerini incelemeye adamış hemen bütün hemşehrileri gibi astrolog idi.</p>
<p>İranlıların yıldızların iyi ve kötü etkilerine ilişkin inançları Zerdüşt&#8217;ten kaynaklanmaktadır. Gezegenler, kötü yıldızlar ve kayan yıldızlar, Ahriman&#8217;ın <em>(Ahriman ya da ehriman, Zerdüştlük inanışında, kötülükleri ve karanlıkları tem­sil eden kötülük Tanrısı ya da ilkesidir. Zerdüştçülüğün ifade ettiği mutlak ikicilik­te, iyilik ilkesi ya da Tanrısı olan Ahura Mazda ile sürekli bir mücadele içindedir)</em> kötülük prensibinin ürünüydü. Ahriman kendi yaratıkları aracılığıyla dünya düzenini yıkıma uğratmaya çalışır. İnsanlara felaket getiren korkunç gücünü yedi gezegen kanalıyla kullanır.</p>
<p>Babil&#8217;in, naif müneccimliğiyle, tanrıların yıldız karakterine olan sofuca inanç gereği gökyüzüne çizilen resimlerle başlattığı ve Helenizmin geometri kurallarına olan düşkünlüğü sonucu, aynı biçim­de kaskatı ve bütün tecrübelerden kopuk bir şema içinde topladığı ve sarsılmaz bir teori sistemi haline getirdiği şey; şu &#8220;çöken putpe­restliğin bilimsel teolojisi&#8221; İranlılar arasında inançlı hamilerini ve havarilerini bulmuştu. İranlı astrolog Nevbaht (ölümü yaklaşık 777), böyle karmakarı­şık bir yükle birlikte, 760 yılında Arap Halifesi el-Mansur&#8217;un sara­yına ulaştı. Abbasiler iktidarı ele geçirince, kökü kurutulmuş Emevi Hanedanı&#8217;nın etrafı çöllerle çevrili Şam&#8217;daki merkezi de doğuya taşındı. Yeni başkent, en zengin ve en verimli topraklarda; Dicle kıyısında kurulmalıydı. Ama inşaata başlanmadan önce, Nevbaht&#8217;ın yıldızların durumunu inceleyerek olumsuz etkilerini bertaraf etmesi ve kentin inşası için en hayırlı zamanı saptayarak Halife’ye bil­dirmesi buyruldu. Nevbaht, İnananların Hükümdarı&#8217;ndan, sonradan İslamiyeti kabul ederek Maşallah adını alan İranlı Musevi bilgin Manasse ile birlikte, yıldızlardan kentin kuruluşu için en hayırlı za­manı öğrenme ve aynı zamanda temel ölçümleri yönetme görevini aldı. Böylesine elverişli koşullarda doğan çocuğa Bağdat; &#8220;selame­tin kenti&#8221; adı verildi <em>(Kentin ilk adı Dar-üs-selam&#8217;dır ve &#8220;barış kenti” demektir. Daha sonra Medinet-üs-Selam ve son olarak da Bağdat adını almıştır).</em></p>
<p>Bu çok yetenekli Acem, &#8220;Nevbaht&#8221; adıyla Halife&#8217;nin en nüfuzlu saray müneccimi oldu. Daha sonraki hükümdarlara danışmanlık yapacak olan bir dizi müneccimin de atasıdır.</p>
<p><strong>Prof. Dr. H. Kadircan KESKİNBORA / </strong><strong>Bahçeşehir Üniversitesi Tıp Fakültesi</strong></p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong><br />
Hunke S. Batıyı Aydınlatan Doğu Güneşi. İstanbul: Kaynak Yayınları, 2009.<br />
<a href="http://www.wfsj.org/course/tr/pdf/ders5.pdf">http://www.wfsj.org/course/tr/pdf/ders5.pdf</a> Bilim nedir? Erişim 18.04.2016</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/ortacag-astrolojisinin-kisa-tarihcesi">Ortaçağ astrolojisinin kısa tarihçesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">5102</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Orta Çağ mülkiyet öğretisi ve insanoğlu mülkiyeti: Kölelik II</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/orta-cag-mulkiyet-ogretisi-ve-insanoglu-mulkiyeti-kolelik-ii</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 19 Dec 2016 13:06:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[hristiyanlık]]></category>
		<category><![CDATA[insanoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[kölelik]]></category>
		<category><![CDATA[mülkiyet]]></category>
		<category><![CDATA[orta çağ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=4729</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kölelik, Hristiyanlığın kabul ettiği ve değiştirmek için hiçbir çaba göstermediği, adeta eşya hukukunun, ekonomik düzenin ve devlet düzeninin bir parçası olarak kalmış ve devletin ahlaki güvencesiyle daha da güçlenmiştir. Hazreti İsa ve havarilerinin bile etraflarındaki kölelerden ve kölelik kurumundan haberdar oldukları halde köleliği kaldırmayı düşünmemişlerdir. Aziz Thomas&#8217;ın, Kilise ile Antik filozoflar arasındaki uzlaşmacı ve iletişimci rolü kölelik konusunda çok açıktır. Bu konudaki beyanları eserlerinde bölük pörçük mevcut olmalarına rağmen, Thomas&#8217;ın kölelik kurumunun yasallığını kabul etmeye hazır bir tutumu olduğunu söyleyebiliriz; sadece Augustinus&#8217;un öne sürdüğü prensipler çerçeve-sinde değil, aynı zamanda Aristo ve Romalı hukukçuların görüşleri doğrultusunda da. &#8216;Summa&#8217; adlı yapıtında, Thomas Aquinas (Aquinas, 1982, iii, 9) insanların masumiyetlerini henüz kaybetmedikleri devirlerde de herkes eşit miydi sorusuna cevaben masumiyet çağında bile cinsiyet, bilgi, adalet gibi hususlarda eşitsizliğin var olduğu şeklindeki Augustinus&#8217;un argümanını tümüyle benimsemiştir. İnsanların henüz masumiyetlerini yitirmedikleri çağda mevcut olmayan tek eşitsizlik &#8216;günah&#8217;ın yol açtıklarıydı ve bu da esirlikti der Aziz Thomas (a.g.e.). Kölelik: günahın sonucu görüşü &#8216;De Regimina Principum&#8217;da Aquinasy köleliğe Augustinus&#8217;un gözleriyle bakmağa başlar (Aquinas, 1982, ıı.ii.57,3): &#8216;&#8230;Ancak, insanın insan üzerindeki egemenliği doğa yasası gereği midir yoksa Tanrı tarafından izin verilmiş veya sağlanmış mıdır konusu tabii ki çözülebilir. Egemenlikten kastımız eğer esaret benzeri bir baş eğme ise, bu günah yüzünden meydana gelmiştir. Ama burada amaç üzerinde egemenlik kurulan kişiyi yönlendirme ve tavsiye de bulunmaysa bu doğaldır&#8216;. (a.g.e.) Aziz Thomas, bir yandan Augustinus&#8217;un köleliğin günahın bir sonucu olduğu tartışmasını desteklerken, aynı zamanda Aristo&#8217;nun konuya ilişkin düşüncelerini de kabul eder. Thomas, sorunu tartıştığı &#8216;Summa&#8217; ( Aquinas, 1982, iii, 9) adlı yapıtında, Aristo&#8217;ya göre insanlar arasında köleliğin doğal olduğunu  yineler: &#8216;Isidore&#8217;un belirttiği gibi kölelik devletlerin kendi hukukuna aittir ve bundan dolayı da devletlerin hakkı doğal bir haktır&#8217; der. Aziz Thomas&#8217;ın &#8216;Summa&#8217; da tartışmaya açtığı konuyu ise yine kendisi noktalar; mülkiyet hakları konusunda yaptığı gibi kölelik konusunda da, tamamen doğal olanla, ikinci derecede doğal olan arasında ayırım yapar. Şöyle ki, belirli bir kişinin  bir başka kişi olması yerine köle olması olgusu mutlak olarak göz önünde bulundurulduğunda, doğal nedene bağlı olmadan ancak ikincil bir fayda bazında, bu kişinin akıllı bir diğer kişi tarafından yöneltilmesi  ve yardım edilmesi söz konusudur. Bundan dolayı, milletlerin yasalarına bağlı kölelik ikinci yolla doğal ancak birinci yolla değildir (a.g.e.). “Doğal yasa” ?! &#8216;De Regimina Principum&#8217;da Aziz Thomas (a.g.e.,ii, 10), daha ileri giderek tüm Aristo kuramını benimsiyormuş gibi bir izlenim bırakır: &#8216;Doğa diğer şeylerde olduğu gibi insanla arasında da bir derecelendirmeye karar vermektedir. Bunu  tüm unsurlarda alt ve üst olarak, her karışımda bir unsurun diğerine baskın çıktığı şeklinde görürüz. Bunu ayrıca vücutla zihin ilişkisinde de görürüz&#8230;Böylece kişiler arasında bazılarının doğaya göre köle olması gerekmez mi? Bazıları doğal nedenlerle akıl yönünden engellidir; bunlar akıllarını kullanamadıklarından dolayı kölelik benzeri işlerde çalışmak durumundadırlar, ve bunun da adı doğal yasadır.&#8217; Janet&#8217;in üzerinde durduğu gibi, Aziz Tomas, köleliği kabul edilebilecek sınıra kadar kabul eder (Janet, 1887, 89-91): &#8216;Aziz Thomas Aristo ile doğal bir kölelik olduğu fikrindedir; Augustinus gibi köleliğin hem günahın sonucu olduğunu kabul eder hem de Romalı hukukçuların köleliğin savaş, gelenek ve akitlerin sonucu olduğu görüşünü.&#8217; &#8216;Summa&#8217;nın adaletle ilgili bir pasajında Aquinas (Aquinas, 1982, ıı,ii.61.3), &#8216;sahibini terk etmek konusunda kölenin teşvik edilmesi kişiyi incitmek demektir&#8230;ve köle sahibinin kişisel eşyası olduğundan hırsızlıkla eşdeğerdir&#8217; demektedir. Görüldüğü gibi erken Hristiyanlıktan Orta Çağ boyunca kölelik konusunu işleyen çeşitli filozoflardan, Hazreti İsa&#8217;nın Havarilerinden ve Kilise ulularından kısa alıntılar yaparak bu iki kurumun arasındaki ilişkiyi çok kısa da olsa betimlemeğe çalıştık. Hristiyanlık köleliği kabul etti Özet olarak bir kez daha yineleyebiliriz ki, genel olarak kuramda ve pratikte Hristiyanlık dini kölelik kurumuna karşı çıkmamış ve Orta Çağ boyunca da kendi çıkarlarına hizmet ettiği sürece bu kurumun sürmesine ses çıkarmamıştır. Kölelik, Hristiyanlığın kabul ettiği ve değiştirmek için hiçbir çaba göstermediği, adeta eşya hukukunun, ekonomik düzenin ve devlet düzeninin bir parçası olarak kalmış ve devletin ahlaki güvencesiyle daha da güçlenmiştir. Hazreti İsa ve havarilerinin bile etraflarındaki kölelerden ve kölelik kurumundan haberdar oldukları halde köleliği kaldırmayı düşünmemişlerdir.  Yrd. Doç. Dr. M. Kemal Utku, Atılım Üniversitesi, İşletme Fakültesi E. Öğr. Üyesi</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/orta-cag-mulkiyet-ogretisi-ve-insanoglu-mulkiyeti-kolelik-ii">Orta Çağ mülkiyet öğretisi ve insanoğlu mülkiyeti: Kölelik II</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kölelik, Hristiyanlığın kabul ettiği ve değiştirmek için hiçbir çaba göstermediği, adeta eşya hukukunun, ekonomik düzenin ve devlet düzeninin bir parçası olarak kalmış ve devletin ahlaki güvencesiyle daha da güçlenmiştir. Hazreti İsa ve havarilerinin bile etraflarındaki kölelerden ve kölelik kurumundan haberdar oldukları halde köleliği kaldırmayı düşünmemişlerdir.</strong></p>
<p>Aziz Thomas&#8217;ın, Kilise ile Antik filozoflar arasındaki uzlaşmacı ve iletişimci rolü kölelik konusunda çok açıktır. Bu konudaki beyanları eserlerinde bölük pörçük mevcut olmalarına rağmen, Thomas&#8217;ın kölelik kurumunun yasallığını kabul etmeye hazır bir tutumu olduğunu söyleyebiliriz; sadece Augustinus&#8217;un öne sürdüğü prensipler çerçeve-sinde değil, aynı zamanda Aristo ve Romalı hukukçuların görüşleri doğrultusunda da.</p>
<p>&#8216;Summa&#8217; adlı yapıtında, Thomas Aquinas (Aquinas, 1982, iii, 9) insanların masumiyetlerini henüz kaybetmedikleri devirlerde de herkes eşit miydi sorusuna cevaben masumiyet çağında bile cinsiyet, bilgi, adalet gibi hususlarda eşitsizliğin var olduğu şeklindeki Augustinus&#8217;un argümanını tümüyle benimsemiştir. İnsanların henüz masumiyetlerini yitirmedikleri çağda mevcut olmayan tek eşitsizlik &#8216;günah&#8217;ın yol açtıklarıydı ve bu da esirlikti der Aziz Thomas (a.g.e.).</p>
<p><strong>Kölelik: günahın sonucu görüşü</strong></p>
<p>&#8216;De Regimina Principum&#8217;da Aquinasy köleliğe Augustinus&#8217;un gözleriyle bakmağa başlar (<em>Aquinas,</em> 1982, ıı.ii.57,3):</p>
<p>&#8216;&#8230;<em>Ancak, insanın insan üzerindeki egemenliği doğa yasası gereği midir yoksa Tanrı tarafından izin verilmiş veya sağlanmış mıdır konusu tabii ki çözülebilir. Egemenlikten kastımız eğer esaret benzeri bir baş eğme ise, bu günah yüzünden meydana gelmiştir. Ama burada amaç üzerinde egemenlik kurulan kişiyi yönlendirme ve tavsiye de bulunmaysa bu doğaldır</em>&#8216;. (a.g.e.)</p>
<p>Aziz Thomas, bir yandan Augustinus&#8217;un köleliğin günahın bir sonucu olduğu tartışmasını desteklerken, aynı zamanda Aristo&#8217;nun konuya ilişkin düşüncelerini de kabul eder. Thomas, sorunu tartıştığı &#8216;Summa&#8217; ( Aquinas, 1982, iii, 9) adlı yapıtında, Aristo&#8217;ya göre insanlar arasında köleliğin doğal olduğunu  yineler:</p>
<p><em>&#8216;Isidore&#8217;un belirttiği gibi kölelik devletlerin kendi hukukuna aittir ve bundan dolayı da devletlerin hakkı doğal bir haktır&#8217; der. Aziz Thomas&#8217;ın &#8216;Summa&#8217; da tartışmaya açtığı konuyu ise yine kendisi noktalar; mülkiyet hakları konusunda yaptığı gibi kölelik konusunda da, tamamen doğal olanla, ikinci derecede doğal olan arasında ayırım yapar. Şöyle ki, belirli bir kişinin  bir başka kişi olması yerine köle olması olgusu mutlak olarak göz önünde bulundurulduğunda, doğal nedene bağlı olmadan ancak ikincil bir fayda bazında, bu kişinin akıllı bir diğer kişi tarafından yöneltilmesi  ve yardım edilmesi söz konusudur. Bundan dolayı, milletlerin yasalarına bağlı kölelik ikinci yolla doğal ancak birinci yolla değildir</em> (a.g.e.).</p>
<p><strong>“Doğal yasa” ?!</strong></p>
<p>&#8216;De Regimina Principum&#8217;da Aziz Thomas (a.g.e.,ii, 10), daha ileri giderek tüm Aristo kuramını benimsiyormuş gibi bir izlenim bırakır:</p>
<p><em>&#8216;Doğa diğer şeylerde olduğu gibi insanla arasında da bir derecelendirmeye karar vermektedir. Bunu  tüm unsurlarda alt ve üst olarak, her karışımda bir unsurun diğerine baskın çıktığı şeklinde görürüz. Bunu ayrıca vücutla zihin ilişkisinde de görürüz&#8230;Böylece kişiler arasında bazılarının doğaya göre köle olması gerekmez mi? Bazıları doğal nedenlerle akıl yönünden engellidir; bunlar akıllarını kullanamadıklarından dolayı kölelik benzeri işlerde çalışmak durumundadırlar, ve bunun da adı doğal yasadır.&#8217;</em></p>
<p>Janet&#8217;in üzerinde durduğu gibi, Aziz Tomas, köleliği kabul edilebilecek sınıra kadar kabul eder (Janet, 1887, 89-91):</p>
<p><em>&#8216;Aziz Thomas Aristo ile doğal bir kölelik olduğu fikrindedir; Augustinus gibi köleliğin hem günahın sonucu olduğunu kabul eder hem de Romalı hukukçuların köleliğin savaş, gelenek ve akitlerin sonucu olduğu görüşünü</em>.&#8217;</p>
<p><em>&#8216;Summa&#8217;nın adaletle ilgili bir pasajında Aquinas (Aquinas, 1982, ıı,ii.61.3), &#8216;sahibini terk etmek konusunda kölenin teşvik edilmesi kişiyi incitmek demektir&#8230;ve köle sahibinin kişisel eşyası olduğundan hırsızlıkla eşdeğerdir&#8217;</em> demektedir.</p>
<p>Görüldüğü gibi erken Hristiyanlıktan Orta Çağ boyunca kölelik konusunu işleyen çeşitli filozoflardan, Hazreti İsa&#8217;nın Havarilerinden ve Kilise ulularından kısa alıntılar yaparak bu iki kurumun arasındaki ilişkiyi çok kısa da olsa betimlemeğe çalıştık.</p>
<p><strong>Hristiyanlık köleliği kabul etti</strong></p>
<p>Özet olarak bir kez daha yineleyebiliriz ki, genel olarak kuramda ve pratikte Hristiyanlık dini kölelik kurumuna karşı çıkmamış ve Orta Çağ boyunca da kendi çıkarlarına hizmet ettiği sürece bu kurumun sürmesine ses çıkarmamıştır.</p>
<p>Kölelik, Hristiyanlığın kabul ettiği ve değiştirmek için hiçbir çaba göstermediği, adeta eşya hukukunun, ekonomik düzenin ve devlet düzeninin bir parçası olarak kalmış ve devletin ahlaki güvencesiyle daha da güçlenmiştir. Hazreti İsa ve havarilerinin bile etraflarındaki kölelerden ve kölelik kurumundan haberdar oldukları halde köleliği kaldırmayı düşünmemişlerdir.</p>
<p><strong> </strong><strong>Yrd. Doç. Dr. M. Kemal Utku, </strong><strong>Atılım Üniversitesi, İşletme Fakültesi E. Öğr. Üyesi</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/orta-cag-mulkiyet-ogretisi-ve-insanoglu-mulkiyeti-kolelik-ii">Orta Çağ mülkiyet öğretisi ve insanoğlu mülkiyeti: Kölelik II</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">4729</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Orta Çağ mülkiyet öğretisi ve insanoğlu mülkiyeti: Kölelik I</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/orta-cag-mulkiyet-ogretisi-ve-insanoglu-mulkiyeti-kolelik-1</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 18 Nov 2016 16:08:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[hristiyanlık]]></category>
		<category><![CDATA[insanoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[kölelik]]></category>
		<category><![CDATA[mülkiyet]]></category>
		<category><![CDATA[orta çağ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=4292</guid>

					<description><![CDATA[<p>2014-2015 dönemi ders notlarımdan alıntı yapılarak hazırlanan aşağıdaki yazı daha sonra yayınlamayı planladığım Tarih Boyunca Din ve Kölelik adlı çalışmamın bir bölümü olan erken Hristiyanlık ve Orta Çağ Hristiyanlık öğretilerinin özeti mahiyetindedir ve her hususu kapsamak iddiasında değildir. Her ne kadar köleliğe ilişkin ilk Hristiyanların tutumunu tam olarak bilmiyorsak da, genel olarak teori ve pratik de Hristiyanlığın kölelik kurumuna karşı çıkmadığını söyleyebiliriz. Örneğin Essenelilerin köleliği lanetlemelerine rağmen Kilisenin kölelik kurumunun yasal olarak Orta Çağ&#8217;a kadar sürmesine ses çıkartmadığı da bir gerçektir. Kölelik, Hristiyanlığın kabul ettiği ve değiştirmek için hiçbir çaba göstermediği, adeta eşya hukukunun ve devlet düzeninin bir parçası olarak kalmış ve devletin ahlaki güvencesiyle daha da güçlenmiştir.¹ (Kautsky, 1925, 412) Çoğu Hristiyan düşünüre göre köleye sahip olma hakkı diğer tüm yasalar gibi gerekli olup, ortadan kaldırılıncaya değin Tanrının var olmasına müsaade ettiği bir kurum olarak kalmıştır. Kilise hiç şüphesiz Hristiyan idealleri olduğu varsayılan içsel özgürlük ve eşitliğin kölelik kurumuyla tamamen tutarsız olduğunun bilincindeydi ancak yine de bu kurumla uzlaşmış ve sosyal yapıda değişiklik yapmamayı yeğlemiştir.² “Kölelerinize iyi davranın!” Hristiyanlık tarihi ve İncil üzerine yapılan pek çok çalışmanın üzerinde fikir birliğine vardığı nokta, Hazreti İsa ve Havarilerinin etraflarındaki kölelerden ve bu kurumdan haberdar oldukları halde köleliği kaldırmayı düşünmedikleridir. Onlar köle sahibine, kölelerine iyi davranmasını ve kölelere de sabırlı olmaları yönünde vaazlar vererek, köleliğin utanç duyulması gereken bir şey olmaktan ziyade, kabul görmesi gereken bir hak olarak algılanmasını istemişlerdir. Aziz Paul ve Aziz Peter&#8217;de dahil olmak üzere İsa&#8217;nın tüm havarileri öğretilerinde Hazreti İsa&#8217;nın köleliği kabul etmediğini, tüm insanların Tanrı katında hür ve eşit olduklarını vurguladığını belirtirler. Ancak, Hazreti İsa&#8217;nın kölesi olmamasına karşılık bütün Havarileri köleliğin o devirde çok yaygın olduğunu da hiçbir zaman inkar etmezler.³ Seneca, insanların vatandaş olarak değil ancak ahlaki olarak eşit olduğunu söyler. Kölenin sahibine, köleye kendisi köle olsaydı nasıl davranılmasını isteyecekse öyle davranmasını öğütler; itaatkar olması için köleye karşı anlayışlı ve iyi olunmasını önerir. Hristiyan uluları Aziz Paul&#8217;un öğretilerini takip ederek dolaylı olarak köleliği sanki o kendi içinde Hristiyan yasalarıyla çelişkili değilmiş gibi kabul etmişlerdir. Kölelik hakkındaki bu değerlendirme Hristiyan din felsefesi okullarının sistemli etik öğretilerinde kalıcı bir hale gelinceye kadar devam etmiştir. Kölelik kurumunun bütünüyle mülkiyetin hukuk dışı bir şekli olduğunu ifade etmekten ise hep kaçınılmıştır. Mülkiyet ve kölelik Mülkiyet kurumuna ilişkin çoğu metinlerin kölelik konusu ile çok benzerlik gösterdiğini söyleyebiliriz. Köleliğin (Patristik) uygulamalarıyla mülkiyet arasındaki benzeşme Lactantius&#8217;un yazılarında da görülür (Lactantius, 1886, v. 15-16 ): “İnsanı yaratan Tanrı herkesin eşit olmasını istemiştir. Yaşamda da aynı koşulları öngörmüş, herkesi akıllı yaratmış, herkese ölümsüzlük vaat etmiştir&#8230; Tanrımız aynı olup onun önünde hepimiz aynı haklara sahibizdir; bizler onun çocuklarıyız” der ve ilave eder,&#8217; Tanrı katında adil olmayan dışında kimse fakir değildir, erdemle dolu olan dışında da kimse zengin değildir&#8230; Bazıları aranızda fakir ve zengin yok mu, bazıları hizmetkar bazıları efendi değil midir? Diye soracaktır&#8230; Biz insanoğlunu yapısıyla değil, ruhuyla ölçtüğümüz için, her ne kadar bedensel özellikleri değişik ise de hizmetkarlarımız yoktur; dinsel açıdan da onlara &#8220;hizmetkar arkadaşlarımız&#8221; olarak bakarız.&#8217; (a.g.e) Görüldüğü gibi kölelik bir nevi kutsama olarak sunulmuş, ilan edilmiştir, çünkü köleliğin de fakirlik gibi alçak gönüllülüğün ve sabrın erdemlerinin bizlere uygulanma fırsatını verdiği vurgulanmıştır. Tanrının disiplin kudreti Hristiyan ulularına göre devlet ve kölelik kurumu, her ikisi de, insanlığın kötü ve ahlaksız davranışları nedeniyle kurulmuştur. Kölelerle hür insanlar arasındaki farklılığı yaratan sadece insan yasalarıdır. Devleti oluşturan tüm karşıtlıklarda olduğu gibi kölelik kurumu da Tanrı&#8217;nın elindeki disiplin kudretidir; Tanrı&#8217;nın hoşlanmayacağı bir şey köleden istenmediği sürece de çiğnenemez. Augustinus (Augustinus, 1888, xix, 14-15) &#8216;alın yazısı&#8217; (predestination) görüşleri insanoğlunun doğal eşitsizliği taşımasını da beraberinde getirmektedir: “Günah esaretin anasıdır ve insanın insana tabi olmasının ilk nedenidir. Augustinus, ayrıca savaş esirlerinin köleleştirilmesini de haklı bulmaktadır; &#8216;Fethedilenin günahlarının affedilmesi veya cezalandırılması şeklindeki mütevazilik Tanrının kararıdır.&#8217; (a.g.e.) Aziz Augustine&#8217;in kölelik değerlendirmelerini derinliğine analiz eden P.A.R. Janet göre bu görüşte önemli bazı noktaları belirtmek gerekmektedir (Janet, 1887,302): (1) Kölelik doğa yasasına aykırıdır, bir haksızlıktır. Bu, Aristo&#8217;nun öğretisinin zıddıdır; ancak Stoacıların&#8217;kiler ile uyumludur.4 (2) Kölelik günahın bir sonucudur ve bu yeni prensip Augustinus&#8217;un icadıdır. Kendisi köleliğe, ne doğal eşitsizliğin, ne savaşın, ne de uzlaşmanın neden olduğunu, bunun ancak günahtan kaynaklandığı şeklinde bir kural bulmuştur. Yani kölelik insan doğasının yozlaşmasının doğal sonucu olarak ortaya çıkan bir kurumdur. (3) Günah sonucunda ortaya çıkan köleliğin, Hazreti İsa tarafından yok edildiği asla söylenemez. Kölelik, Aziz Augustine&#8217;e toplum var oldukça devam edecektir. Yrd. Doç. Dr. M. Kemal Utku Atılım Üniversitesi, İşletme Fakültesi E. Öğr. Üyesi Dipnotlar: Kautsky&#8217;e göre Hıristiyanlığın köleliği tasfiye ettiği iddiası tamamen gerçek dışıdır; tam tersine Hıristiyanlık doğuşundan itibaren köleliğin sürmesine katkıda bulunmuştur. (Kautsky, 1925, 412): &#8216; Antik çağlarda köle korku ile sindirilmiş, muhafaza edilmiştir. ..Hıristiyanlık kölenin körükörüne itaatin içtenlikle uyulması gereken ahlaki bir görev olarak yüceltmiştir.&#8217; Roma İmparatorluğunu ulaştıran ülkelerin üretim tarzı tarımdı. Bu üretim tarzı ise çoğu üretim araçlarında özel mülkiyet gerektirir&#8230;Ancak özel mülkiyet olan her yerde ekonomik eşitsizlik hep vardır. Sınıf farklılıkları ve sınıf düşmanlıkları ortaya çıkar. Her sınıfın amacı aynıdır: Toprak üzerindeki mülkiyetini büyütmek. Arazi mülküne sahip olmanın onu sürecek işçi olmadığı zaman hiçbir değeri yoktur. Bu olağanüstü problem geniş çiftliklerin ortaya çıkma olasılıkları mevcut olduğu durumlarda acilleşir. Ücretli işçilik yaygın değildi henüz ve özgür işçiler sayıca çok azdı. Roma aile işletmeleri be sanayisi birbirine yakından bağlantılıydı. Ayrıca ek işçiye gereksinim duyulduğu hallerde bu işçilerin çalıştıkları evin üyesi olmaları gerekmekteydi&#8230;Geniş zirai kuruluşların ek işçi gereksinimleri sadece zorla alıkoymayla sağlanabilmekteydi. Bu amaç kölelikle çözülmüş oldu&#8230;Kölenin yaşamını bağışlamanın tek bir nedeni vardı: Yeni bir esirin fiyatının yüksek olması. Ücretli işçi çok ucuza mal oluyordu ve eğer çalışamayacak bir duruma gelirse yerine birisini bulmak çok kolaydı; esirin ise satın alınması durumu vardı. Bu ise ucuz değildi. Zamansız ölen işçi, sahibi için önemli bir masraf kapısıydı( Kautsky, 1925, 50). Ephesians, vi, 5,6,9. Aristo, iki tür köle kabul eder (Tannenbaum &#38; Schulz, 2011, 97): Geleneksel köle ve doğası gereği köle olmayan diye. Bu tür insanların akılları vardır ve kendi kent- devletlerinde (polis) yurttaş niteliğindedirler. Onlar genellikle, Aristo&#8217;nun zamanında bir tür uygulama sonucu köle olmuşlardır, örneğin bir savaşta ordularının yenilgisinin ardından esir alınırlarsa. Diğer yandan, doğal kölelerin aklı eksiktir ve sürekli olarak bir efendinin oları yönetmesi gerektir. Bu düzenleme hem efendi hem de köle için faydalıdır. Kendi hallerine bırakıldıklarında köleler &#8216;irrasyoneldir&#8217;, kendilerine bakamazlar. Efendilerinin rasyonel emirlerine itaat ettiklerinde ise onlar efendilerinin erdemine katıl-dıkları için daha iyi durumda olurlar. Bu, elbette, efendi için de faydalıdır, zira köleler, onlara yurttaşlık görevlerini yerine getirmek ve kendilerini geliştirmeleri için gerekli boş zamanı sağlarlar. Aristo, köleler ile ilgili bu sonuçlara kendisi bütün insanları yukarıdan aşağıya&#8211;hiyerarşik&#8211;doğru akıl yürütme yeteneğine dayalı düzenin bir parçası olarak gördüğü için ulaşır. Ruhun, bedeni, aklın tutkuyu yönettiği gibi, erkekler kadınları, efendiler de kölelerini yönetmelidir der Aristo. Aklı eksik olanlar, herkesin faydası için hayatlarını hizmet ederek geçirirler. Aristo, Platon&#8217;un &#8216;filozof-kral&#8217; elitizmini reddeder. Platon&#8217;un yönetici sınıf içindeki cinsel ve komünistçe eşitlikçiliğini de, kadınların ve &#8216;doğal&#8217; kölelerin ikincil konumları gibi ekonomik farklılıklarında olağan sayıldığı erkek egemen bir yapıyla değiştirir (a.g.e.) Kaynaklar: Aquinas, Thomas 1981 Summa Theologica (Trans.:1981), Westminster, MD:Christian Classics. &#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-, Thomas 1982 De Regimina Principum (Trans.: 1981), Westminster, MD; Christian Classics. Aristotle. 1958 Politics (Ed. Ernst Barker) London: Univ. of Oxford Press, Augustine. 1988 De Civitate Dei (Trans. 1981) Westminster, MD: Chrisian Classics. Isidore de Seville. 2006 Etimologies (Trans. 2006) Cambridge: Univ. Press. Janet, P.A.R. 1887 Histoire de la Science Politique (Paris: Colin Pub) Kautsky, Karl 1925 Foundations of Christianity New York: Atheneum Lactantius. 1886 Divine Institutions, In (Ed. A.C. Coxe) Anti-Nicene Fathers, Vol. 7, Bufallo, N.Y., Christian Literature Pub. Co. O&#8217;Brien,G 1920 An Essay on Medieval Teaching London: Longmans; Green and Co. Tannenbaum &#38; Schulz 2011 Siyasi Düşünceler Tarihi Ankara: Adres Yayınları.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/orta-cag-mulkiyet-ogretisi-ve-insanoglu-mulkiyeti-kolelik-1">Orta Çağ mülkiyet öğretisi ve insanoğlu mülkiyeti: Kölelik I</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>2014-2015 dönemi ders notlarımdan alıntı yapılarak hazırlanan aşağıdaki yazı daha sonra yayınlamayı planladığım Tarih Boyunca Din ve Kölelik adlı çalışmamın bir bölümü olan erken Hristiyanlık ve Orta Çağ Hristiyanlık öğretilerinin özeti mahiyetindedir ve her hususu kapsamak iddiasında değildir.</p>
<p>Her ne kadar köleliğe ilişkin ilk Hristiyanların tutumunu tam olarak bilmiyorsak da, genel olarak teori ve pratik de Hristiyanlığın kölelik kurumuna karşı çıkmadığını söyleyebiliriz. Örneğin Essenelilerin köleliği lanetlemelerine rağmen Kilisenin kölelik kurumunun yasal olarak Orta Çağ&#8217;a kadar sürmesine ses çıkartmadığı da bir gerçektir.</p>
<p>Kölelik, Hristiyanlığın kabul ettiği ve değiştirmek için hiçbir çaba göstermediği, adeta eşya hukukunun ve devlet düzeninin bir parçası olarak kalmış ve devletin ahlaki güvencesiyle daha da güçlenmiştir.¹ (<em>Kautsky, 1925, 412</em>) Çoğu Hristiyan düşünüre göre köleye sahip olma hakkı diğer tüm yasalar gibi gerekli olup, ortadan kaldırılıncaya değin Tanrının var olmasına müsaade ettiği bir kurum olarak kalmıştır. Kilise hiç şüphesiz Hristiyan idealleri olduğu varsayılan içsel özgürlük ve eşitliğin kölelik kurumuyla tamamen tutarsız olduğunun bilincindeydi ancak yine de bu kurumla uzlaşmış ve sosyal yapıda değişiklik yapmamayı yeğlemiştir.²</p>
<p><strong>“Kölelerinize iyi davranın!”</strong></p>
<p>Hristiyanlık tarihi ve İncil üzerine yapılan pek çok çalışmanın üzerinde fikir birliğine vardığı nokta, Hazreti İsa ve Havarilerinin etraflarındaki kölelerden ve bu kurumdan haberdar oldukları halde köleliği kaldırmayı düşünmedikleridir. Onlar köle sahibine, kölelerine iyi davranmasını ve kölelere de sabırlı olmaları yönünde vaazlar vererek, köleliğin utanç duyulması gereken bir şey olmaktan ziyade, kabul görmesi gereken bir hak olarak algılanmasını istemişlerdir.</p>
<p>Aziz Paul ve Aziz Peter&#8217;de dahil olmak üzere İsa&#8217;nın tüm havarileri öğretilerinde Hazreti İsa&#8217;nın köleliği kabul etmediğini, tüm insanların Tanrı katında hür ve eşit olduklarını vurguladığını belirtirler. Ancak, Hazreti İsa&#8217;nın kölesi olmamasına karşılık bütün Havarileri köleliğin o devirde çok yaygın olduğunu da hiçbir zaman inkar etmezler.³</p>
<p>Seneca, insanların vatandaş olarak değil ancak ahlaki olarak eşit olduğunu söyler. Kölenin sahibine, köleye kendisi köle olsaydı nasıl davranılmasını isteyecekse öyle davranmasını öğütler; itaatkar olması için köleye karşı anlayışlı ve iyi olunmasını önerir.</p>
<p>Hristiyan uluları Aziz Paul&#8217;un öğretilerini takip ederek dolaylı olarak köleliği sanki o kendi içinde Hristiyan yasalarıyla çelişkili değilmiş gibi kabul etmişlerdir. Kölelik hakkındaki bu değerlendirme Hristiyan din felsefesi okullarının sistemli etik öğretilerinde kalıcı bir hale gelinceye kadar devam etmiştir. Kölelik kurumunun bütünüyle mülkiyetin hukuk dışı bir şekli olduğunu ifade etmekten ise hep kaçınılmıştır.</p>
<p><strong>Mülkiyet ve kölelik</strong></p>
<p>Mülkiyet kurumuna ilişkin çoğu metinlerin kölelik konusu ile çok benzerlik gösterdiğini söyleyebiliriz. Köleliğin (<em>Patristik</em>) uygulamalarıyla mülkiyet arasındaki benzeşme Lactantius&#8217;un yazılarında da görülür (<em>Lactantius,</em> 1886, v. 15-16 ): “<em>İnsanı yaratan Tanrı herkesin eşit olmasını istemiştir. Yaşamda da aynı koşulları öngörmüş, herkesi akıllı yaratmış, herkese ölümsüzlük vaat etmiştir&#8230; Tanrımız aynı olup onun önünde hepimiz aynı haklara sahibizdir; bizler onun çocuklarıyız</em>” der ve ilave eder,&#8217; Tanrı katında adil olmayan dışında kimse fakir değildir, erdemle dolu olan dışında da kimse zengin değildir&#8230; Bazıları aranızda fakir ve zengin yok mu, bazıları hizmetkar bazıları efendi değil midir? Diye soracaktır&#8230; Biz insanoğlunu yapısıyla değil, ruhuyla ölçtüğümüz için, her ne kadar bedensel özellikleri değişik ise de hizmetkarlarımız yoktur; dinsel açıdan da onlara &#8220;hizmetkar arkadaşlarımız&#8221; olarak bakarız.&#8217; (a.g.e)</p>
<p>Görüldüğü gibi kölelik bir nevi kutsama olarak sunulmuş, ilan edilmiştir, çünkü köleliğin de fakirlik gibi alçak gönüllülüğün ve sabrın erdemlerinin bizlere uygulanma fırsatını verdiği vurgulanmıştır.</p>
<p><strong>Tanrının disiplin kudreti</strong></p>
<p>Hristiyan ulularına göre devlet ve kölelik kurumu, her ikisi de, insanlığın kötü ve ahlaksız davranışları nedeniyle kurulmuştur. Kölelerle hür insanlar arasındaki farklılığı yaratan sadece insan yasalarıdır. Devleti oluşturan tüm karşıtlıklarda olduğu gibi kölelik kurumu da Tanrı&#8217;nın elindeki disiplin kudretidir; Tanrı&#8217;nın hoşlanmayacağı bir şey köleden istenmediği sürece de çiğnenemez. Augustinus (<em>Augustinus,</em> 1888, xix, 14-15) &#8216;alın yazısı&#8217; (<em>predestination</em>) görüşleri insanoğlunun doğal eşitsizliği taşımasını da beraberinde getirmektedir: “Günah esaretin anasıdır ve insanın insana tabi olmasının ilk nedenidir. Augustinus, ayrıca savaş esirlerinin köleleştirilmesini de haklı bulmaktadır; &#8216;Fethedilenin günahlarının affedilmesi veya cezalandırılması şeklindeki mütevazilik Tanrının kararıdır.&#8217; (a.g.e.)</p>
<p>Aziz Augustine&#8217;in kölelik değerlendirmelerini derinliğine analiz eden P.A.R. Janet göre bu görüşte önemli bazı noktaları belirtmek gerekmektedir (<em>Janet</em>, 1887,302):</p>
<p>(1) Kölelik doğa yasasına aykırıdır, bir haksızlıktır. Bu, Aristo&#8217;nun öğretisinin zıddıdır; ancak Stoacıların&#8217;kiler ile uyumludur.<sup>4</sup></p>
<p>(2) Kölelik günahın bir sonucudur ve bu yeni prensip Augustinus&#8217;un icadıdır. Kendisi köleliğe, ne doğal eşitsizliğin, ne savaşın, ne de uzlaşmanın neden olduğunu, bunun ancak günahtan kaynaklandığı şeklinde bir kural bulmuştur. Yani kölelik insan doğasının yozlaşmasının doğal sonucu olarak ortaya çıkan bir kurumdur. (3) Günah sonucunda ortaya çıkan köleliğin, Hazreti İsa tarafından yok edildiği asla söylenemez. Kölelik, Aziz Augustine&#8217;e toplum var oldukça devam edecektir.</p>
<p><strong>Yrd. Doç. Dr. M. Kemal Utku<br />
</strong><strong>Atılım Üniversitesi, İşletme Fakültesi E. Öğr. Üyesi</strong></p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<ol>
<li>Kautsky&#8217;e göre Hıristiyanlığın köleliği tasfiye ettiği iddiası tamamen gerçek dışıdır; tam tersine Hıristiyanlık doğuşundan itibaren köleliğin sürmesine katkıda bulunmuştur. (Kautsky, 1925, 412): &#8216; Antik çağlarda köle korku ile sindirilmiş, muhafaza edilmiştir. ..Hıristiyanlık kölenin körükörüne itaatin içtenlikle uyulması gereken ahlaki bir görev olarak yüceltmiştir.&#8217;</li>
<li>Roma İmparatorluğunu ulaştıran ülkelerin üretim tarzı tarımdı. Bu üretim tarzı ise çoğu üretim araçlarında özel mülkiyet gerektirir&#8230;Ancak özel mülkiyet olan her yerde ekonomik eşitsizlik hep vardır. Sınıf farklılıkları ve sınıf düşmanlıkları ortaya çıkar. Her sınıfın amacı aynıdır: Toprak üzerindeki mülkiyetini büyütmek. Arazi mülküne sahip olmanın onu sürecek işçi olmadığı zaman hiçbir değeri yoktur. Bu olağanüstü problem geniş çiftliklerin ortaya çıkma olasılıkları mevcut olduğu durumlarda acilleşir. Ücretli işçilik yaygın değildi henüz ve özgür işçiler sayıca çok azdı. Roma aile işletmeleri be sanayisi birbirine yakından bağlantılıydı. Ayrıca ek işçiye gereksinim duyulduğu hallerde bu işçilerin çalıştıkları evin üyesi olmaları gerekmekteydi&#8230;Geniş zirai kuruluşların ek işçi gereksinimleri sadece zorla alıkoymayla sağlanabilmekteydi. Bu amaç kölelikle çözülmüş oldu&#8230;Kölenin yaşamını bağışlamanın tek bir nedeni vardı: Yeni bir esirin fiyatının yüksek olması. Ücretli işçi çok ucuza mal oluyordu ve eğer çalışamayacak bir duruma gelirse yerine birisini bulmak çok kolaydı; esirin ise satın alınması durumu vardı. Bu ise ucuz değildi. Zamansız ölen işçi, sahibi için önemli bir masraf kapısıydı( Kautsky, 1925, 50).</li>
<li>Ephesians, vi, 5,6,9.</li>
<li>Aristo, iki tür köle kabul eder (Tannenbaum &amp; Schulz, 2011, 97): Geleneksel köle ve doğası gereği köle olmayan diye. Bu tür insanların akılları vardır ve kendi kent- devletlerinde (polis) yurttaş niteliğindedirler. Onlar genellikle, Aristo&#8217;nun zamanında bir tür uygulama sonucu köle olmuşlardır, örneğin bir savaşta ordularının yenilgisinin ardından esir alınırlarsa. Diğer yandan, doğal kölelerin aklı eksiktir ve sürekli olarak bir efendinin oları yönetmesi gerektir. Bu düzenleme hem efendi hem de köle için faydalıdır. Kendi hallerine bırakıldıklarında köleler &#8216;irrasyoneldir&#8217;, kendilerine bakamazlar. Efendilerinin rasyonel emirlerine itaat ettiklerinde ise onlar efendilerinin erdemine katıl-dıkları için daha iyi durumda olurlar. Bu, elbette, efendi için de faydalıdır, zira köleler, onlara yurttaşlık görevlerini yerine getirmek ve kendilerini geliştirmeleri için gerekli boş zamanı sağlarlar. Aristo, köleler ile ilgili bu sonuçlara kendisi bütün insanları yukarıdan aşağıya&#8211;hiyerarşik&#8211;doğru akıl yürütme yeteneğine dayalı düzenin bir parçası olarak gördüğü için ulaşır. Ruhun, bedeni, aklın tutkuyu yönettiği gibi, erkekler kadınları, efendiler de kölelerini yönetmelidir der Aristo. Aklı eksik olanlar, herkesin faydası için hayatlarını hizmet ederek geçirirler. Aristo, Platon&#8217;un &#8216;filozof-kral&#8217; elitizmini reddeder. Platon&#8217;un yönetici sınıf içindeki cinsel ve komünistçe eşitlikçiliğini de, kadınların ve &#8216;doğal&#8217; kölelerin ikincil konumları gibi ekonomik farklılıklarında olağan sayıldığı erkek egemen bir yapıyla değiştirir (a.g.e.)</li>
</ol>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<p>Aquinas, Thomas 1981 Summa Theologica (Trans.:1981), Westminster, MD:Christian Classics.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-, Thomas 1982 De Regimina Principum (Trans.: 1981), Westminster, MD; Christian Classics.<br />
Aristotle. 1958 Politics (Ed. Ernst Barker) London: Univ. of Oxford Press,<br />
Augustine. 1988 De Civitate Dei (Trans. 1981) Westminster, MD: Chrisian Classics.<br />
Isidore de Seville. 2006 Etimologies (Trans. 2006) Cambridge: Univ. Press.<br />
Janet, P.A.R. 1887 Histoire de la Science Politique (Paris: Colin Pub)<br />
Kautsky, Karl 1925 Foundations of Christianity New York: Atheneum<br />
Lactantius. 1886 Divine Institutions, In (Ed. A.C. Coxe) Anti-Nicene Fathers, Vol. 7, Bufallo, N.Y., Christian Literature Pub. Co.<br />
O&#8217;Brien,G 1920 An Essay on Medieval Teaching London: Longmans; Green and Co.<br />
Tannenbaum &amp; Schulz 2011 Siyasi Düşünceler Tarihi Ankara: Adres Yayınları.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/orta-cag-mulkiyet-ogretisi-ve-insanoglu-mulkiyeti-kolelik-1">Orta Çağ mülkiyet öğretisi ve insanoğlu mülkiyeti: Kölelik I</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">4292</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
