<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>özgüven arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/ozguven/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/ozguven</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Wed, 20 Dec 2017 09:53:20 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>İnsanın kendisine karşı anlayışlı ve sevecen olması, özgüvenden önemli</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/insanin-kendisine-karsi-anlayisli-ve-sevecen-olmasi-ozguvenden-onemli</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 20 Dec 2017 09:53:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[anlayış]]></category>
		<category><![CDATA[anne]]></category>
		<category><![CDATA[anne baba]]></category>
		<category><![CDATA[baba]]></category>
		<category><![CDATA[bilinçli olmak]]></category>
		<category><![CDATA[ceza]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[davranış]]></category>
		<category><![CDATA[ebeveyn]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[eleştirmek]]></category>
		<category><![CDATA[enerji]]></category>
		<category><![CDATA[güven]]></category>
		<category><![CDATA[merhamet]]></category>
		<category><![CDATA[motivasyon]]></category>
		<category><![CDATA[örnek]]></category>
		<category><![CDATA[özgüven]]></category>
		<category><![CDATA[özsaygı]]></category>
		<category><![CDATA[sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[tavır]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=8720</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kimileri çocuklara aşılanabilecek en güzel duygunun özgüven olduğunu söylerken, kimileri de kendine anlayışlı, merhametli ve sevecen olma duygusunun daha önemli olduğuna işaret ediyor. İngilizce’deki “self-compassion” kavramı Türkçe’ye öz-anlayış, öz-duyarlık, öz-merhamet gibi farklı şekillerde çevrilmiş ve çeşitli araştırmacılar tarafından bu farklı sözcüklerle anlatılmıştır. Ancak özünde benzer şeyleri ifade ediyor. Peki, nedir kendine karşı anlayışlı, duyarlı, merhametli olmak? Genel olarak kişinin zor zamanlarda, hata yaptığı durumlarda, sıkıntı yaşadığında ya da zayıf anlarında kendisine karşı duygusal anlamda destekleyici ve anlayışlı olmasını içerir. Kendimize karşı duyarlı olmak, sevdiklerimiz zor zamanlardan geçerken onlara gösterdiğimiz ilgi, destek ve nezaketin benzerini gerektiğinde kendimize de gösterebilmektir aslında. Çoğu zaman kendine düşkünlükle karıştırılan öz-anlayış başlıklı bir kitabı da kaleme alan Teksas Üniversitesi’nden Kristin Neff’in tanımıyla, üç farklı unsurdan oluşuyor: Kişinin kendi düşünce ve duygularının bilincinde olması İnsanlığa özgü ortak bir vicdan duygusu Kişinin kendine sevecen bir tutumla yaklaşması Araştırmalar yapay yollarla geliştirilen öz-saygının, özseverlik (narsisizm) ve duygusal kırılganlık gibi, çeşitli ruhsal rahatsızlıklarla bağlantılı olduğunu ortaya koyarken, öz-anlayış esneklik, gelişkin enerji düzeyleri, yaratıcılık ve genel yaşam başarısı gibi kavramlarla ilişkilendiriliyor. Aşağıda yaşamsal bir önem taşıyan öz-anlayış duygusunun çocuklara aşılanmasına yardımcı olabilecek beş yöntem yer alıyor. Çocuklarınıza “nitelikli ve iyi bir yaşam” ile ilgili doğruları öğretin Neff, yaşlılık ve hastalıkta bile, acı çekmeyi genelde bir tür başarısızlık olarak yorumladığımıza dikkat çekiyor. Bu son derece mantık dışı bir davranış olmakla birlikte, acı çekmeyi başarısızlıkla yaftalamak kişide bu durumdan tümüyle kaçınılabileceği yanılsamasını doğurur. İnsanlar olup biten her şeyi denetleyemeyeceklerini, kimi zaman iplerin kendi kontrollerinde olmadığını kabullenmekte zorlanırlar. Oysa bu kaçınılmaz bir gerçektir. Çocuklar yaşamın inişli çıkışlı bir süreç olduğunu, her zaman da öyle olacağını tüm açıklığıyla anlamak zorundadır. Öyle ki, yaşamda hoşlukların tadına varmak kadar, olumsuzlukları da sineye çekmeyi öğrenmek, büyüme sürecinin bir parçasıdır. Derby Üniversitesi araştırmacılarından Paul Gilbert, “İyi bir anne ya da baba olmanın yolu çocuklara duygularıyla nasıl baş edebileceklerini öğrenmelerine olanak sağlamak, çocuğun kendisini toplumsal bir varlık olarak algılamasına yardımcı olmaktan geçiyor” diyor. Bir başka deyişle, Gilbert, çocukların başarılı birer erişkine dönüşebilmeleri için kendilerine ve başkalarına özen göstermeyi öğrenmenin yanı sıra, başkalarından yardım istemeyi de öğrenmeleri gerektiğine dikkat çekiyor. Destek vererek öz-anlayış duygusunu yaratmaya çalışın Araştırmacılar, mutlu ve başarılı bir yaşamın anahtarının esneklik, bir başka deyişle, güçlükler karşısında yeniden toparlanma gücünü bulmak olduğunu giderek çok daha somut bir biçimde gözler önüne seriyor. Esnekliğin temelini de öz-anlayış oluşturuyor. Anne ve babalar, çocuklara ve ergenlere öz-anlayış duygusunu aşılama yolunda ilk adımı, öncelikle onların kendi duygu ve tepkilerinin bilincine varmalarına yardımcı olarak atabilir. Bu süreç, çocukların duygularına kulak verip onları anlamaya çalışmayı ve onların bu duygularını tanımlamalarına yardımcı olmayı içerir. Uzmanlar, çocuk kendini kötü hissettiğinde, ebeveynlerin bu duruma onunla aynı duyguları paylaştığını belirten sözcüklerle tepki vermesinin yararlı olacağına dikkat çekiyor. Son olarak, anne babalar çocuğu o anda rahatlatabilecek (kucaklaşma, yürüyüşe çıkma, yastığı yumruklama gibi), ya da uzun erimde ona yararlı olabilecek (gelecekle ilgili tasarılar yapmak, sabretmeyi öğrenmek, paylaşmayı önermek gibi) stratejiler önerebilir. Çocuğu değil, davranışlarını yargılayın Bir anne ya da babaya düşen en önemli görev, başarısı ya da başarısızlığı ne olursa olsun, çocuğunun kendisinin değerli olduğuna inanmasını sağlamaktır. Neff, “Anne babalar çocuklarını olmasını istedikleri kişi olarak kabul etmek yerine, oldukları gibi kabullenmek ister. Ancak bunu yaparken tatsız durumların üstünü örtmekten kaçınmalı ve onların kendilerini tüm çıplaklığıyla görmelerine yardımcı olmalıdırlar” diyor. Bunun için de, anne babaların çocuklarının kişiliklerini değil, davranışlarını dürüstlükle eleştirmelerini öneriyor. Bu ayırım çocuğun davranışları ya da başarılarını öz-değerliliğiyle karıştırma olasılığını azaltıyor. Örneğin, “Bu davranışın son derece kırıcıydı” demek çocuğun daha iyi davranışlar sergilemesine olanak tanıyor. Benzer biçimde, “amma da zekisin” demek yerine “bu zekice bir düşünce” demenin de daha yararlı olacağı ve böylelikle de çocuğun, elinde olmadan aptalca bir davranışta bulunması durumunda,  anne ya da babasının kendisiyle ilgili olumlu izlenimlerine leke sürdüğü duygusuna kapılmayacağı belirtiliyor. Geçmişi cezalandırmak yerine, gelecekle ilgili davranışlara biçim verin Anne babanın, çocuğun başarısına ve başarısızlığına nasıl bir tepki gösterdiği, çocuğun kendisiyle ilgili olarak geliştirdiği içsel örneği etkiliyor. Duke Üniversitesi’nden psikolog Mark Leary çocukların bu tepkileri geri sarmaya başladıklarına dikkat çekiyor. Leary, dayak atmak ya da belli bir süre yasaklar koymak gibi sert cezaların çocukta yanlış bir davranış sonucunda kendisine acımasızca davranması gerektiği algısını doğuracağını ve bunun yeniden benzer bir durum yaşandığında çocuğun ne yapması gerektiği konusunda pek de eğitici bir tavır olmadığını dile getiriyor. Böyle bir tavır sergilendiğinde çocuk sonuçta kendisini acımasız bir biçimde eleştirmeyi öğrenerek yetişiyor ve bu da çocuğun enerjisini ve motivasyonunu azaltarak, yaşamını olumsuz yönde etkiliyor. Tam tersine, çocukta sevecenlikle disiplini sağlamanın yolu çocuğun bakış açısını anlamaktan ve olumsuz davranışlarını değiştirmesine yardımcı olmaktan geçiyor. Bu bağlamda ebeveynlerin çocuğa uzun erimde yardımcı olacak alışkanlıkları ve toplumsal becerileri kazandırmaları hedefleniyor. Söz gelimi, çocuk bir arkadaşının duygularını zedeleyici davranışlarda bulunduğunda bundan rahatsızlık duyması, neden olduğu bu sıkıntının üzerine kafa yorması ve gelecekte bu türde davranışlardan kaçınmanın yollarını araştırması gerekiyor. İyi örnek olun Neff, çocukların yaşamla baş edebilme sürecinde anne babalarını izlediğinden yola çıkarak, öz eleştiriden çok öz-anlayış konusunda iyi örnek oluşturmanın önemine dikkat çekiyor. Leary de öz-anlayış duygusu ağır basan kişilerin çok daha dingin, çok daha sevilen, çok daha çalışkan ve kendilerini sürekli eleştiren kişilerden çok daha olumlu özelliklere sahip olduğunu belirtiyor. Rita Urgan Kaynak: http://www.livescience.com/14144-parenting-tips-compassion-esteem.html http://kortopsikoloji.com/dergi/kendinize-karsi-biraz-anlayis-ve-sefkate-ne-dersiniz</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/insanin-kendisine-karsi-anlayisli-ve-sevecen-olmasi-ozguvenden-onemli">İnsanın kendisine karşı anlayışlı ve sevecen olması, özgüvenden önemli</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kimileri çocuklara aşılanabilecek en güzel duygunun özgüven olduğunu söylerken, kimileri de kendine anlayışlı, merhametli ve sevecen olma duygusunun daha önemli olduğuna işaret ediyor.</p>
<p>İngilizce’deki “self-compassion” kavramı Türkçe’ye öz-anlayış, öz-duyarlık, öz-merhamet gibi farklı şekillerde çevrilmiş ve çeşitli araştırmacılar tarafından bu farklı sözcüklerle anlatılmıştır. Ancak özünde benzer şeyleri ifade ediyor. Peki, nedir kendine karşı anlayışlı, duyarlı, merhametli olmak?</p>
<p>Genel olarak kişinin zor zamanlarda, hata yaptığı durumlarda, sıkıntı yaşadığında ya da zayıf anlarında kendisine karşı duygusal anlamda destekleyici ve anlayışlı olmasını içerir. Kendimize karşı duyarlı olmak, sevdiklerimiz zor zamanlardan geçerken onlara gösterdiğimiz ilgi, destek ve nezaketin benzerini gerektiğinde kendimize de gösterebilmektir aslında.</p>
<p>Çoğu zaman kendine düşkünlükle karıştırılan öz-anlayış başlıklı bir kitabı da kaleme alan Teksas Üniversitesi’nden <strong>Kristin Neff</strong>’in tanımıyla, üç farklı unsurdan oluşuyor:</p>
<ul>
<li>Kişinin kendi düşünce ve duygularının bilincinde olması</li>
<li>İnsanlığa özgü ortak bir vicdan duygusu</li>
<li>Kişinin kendine sevecen bir tutumla yaklaşması</li>
</ul>
<p>Araştırmalar yapay yollarla geliştirilen öz-saygının, özseverlik (narsisizm) ve duygusal kırılganlık gibi, çeşitli ruhsal rahatsızlıklarla bağlantılı olduğunu ortaya koyarken, öz-anlayış esneklik, gelişkin enerji düzeyleri, yaratıcılık ve genel yaşam başarısı gibi kavramlarla ilişkilendiriliyor.</p>
<p>Aşağıda yaşamsal bir önem taşıyan öz-anlayış duygusunun çocuklara aşılanmasına yardımcı olabilecek beş yöntem yer alıyor.</p>
<p><strong>Çocuklarınıza “nitelikli ve iyi bir yaşam” ile ilgili doğruları öğretin</strong></p>
<p>Neff, yaşlılık ve hastalıkta bile, acı çekmeyi genelde bir tür başarısızlık olarak yorumladığımıza dikkat çekiyor. Bu son derece mantık dışı bir davranış olmakla birlikte, acı çekmeyi başarısızlıkla yaftalamak kişide bu durumdan tümüyle kaçınılabileceği yanılsamasını doğurur. İnsanlar olup biten her şeyi denetleyemeyeceklerini, kimi zaman iplerin kendi kontrollerinde olmadığını kabullenmekte zorlanırlar. Oysa bu kaçınılmaz bir gerçektir.</p>
<p>Çocuklar yaşamın inişli çıkışlı bir süreç olduğunu, her zaman da öyle olacağını tüm açıklığıyla anlamak zorundadır. Öyle ki, yaşamda hoşlukların tadına varmak kadar, olumsuzlukları da sineye çekmeyi öğrenmek, büyüme sürecinin bir parçasıdır.</p>
<p>Derby Üniversitesi araştırmacılarından <strong>Paul Gilbert</strong>, “İyi bir anne ya da baba olmanın yolu çocuklara duygularıyla nasıl baş edebileceklerini öğrenmelerine olanak sağlamak, çocuğun kendisini toplumsal bir varlık olarak algılamasına yardımcı olmaktan geçiyor” diyor. Bir başka deyişle, Gilbert, çocukların başarılı birer erişkine dönüşebilmeleri için kendilerine ve başkalarına özen göstermeyi öğrenmenin yanı sıra, başkalarından yardım istemeyi de öğrenmeleri gerektiğine dikkat çekiyor.</p>
<p><strong>Destek vererek öz-anlayış duygusunu yaratmaya çalışın</strong></p>
<p>Araştırmacılar, mutlu ve başarılı bir yaşamın anahtarının esneklik, bir başka deyişle, güçlükler karşısında yeniden toparlanma gücünü bulmak olduğunu giderek çok daha somut bir biçimde gözler önüne seriyor. Esnekliğin temelini de öz-anlayış oluşturuyor.</p>
<p>Anne ve babalar, çocuklara ve ergenlere öz-anlayış duygusunu aşılama yolunda ilk adımı, öncelikle onların kendi duygu ve tepkilerinin bilincine varmalarına yardımcı olarak atabilir. Bu süreç, çocukların duygularına kulak verip onları anlamaya çalışmayı ve onların bu duygularını tanımlamalarına yardımcı olmayı içerir. Uzmanlar, çocuk kendini kötü hissettiğinde, ebeveynlerin bu duruma onunla aynı duyguları paylaştığını belirten sözcüklerle tepki vermesinin yararlı olacağına dikkat çekiyor.</p>
<p>Son olarak, anne babalar çocuğu o anda rahatlatabilecek (kucaklaşma, yürüyüşe çıkma, yastığı yumruklama gibi), ya da uzun erimde ona yararlı olabilecek (gelecekle ilgili tasarılar yapmak, sabretmeyi öğrenmek, paylaşmayı önermek gibi) stratejiler önerebilir.</p>
<p><strong>Çocuğu değil, davranışlarını yargılayın</strong></p>
<p>Bir anne ya da babaya düşen en önemli görev, başarısı ya da başarısızlığı ne olursa olsun, çocuğunun kendisinin değerli olduğuna inanmasını sağlamaktır.</p>
<p>Neff, “Anne babalar çocuklarını olmasını istedikleri kişi olarak kabul etmek yerine, oldukları gibi kabullenmek ister. Ancak bunu yaparken tatsız durumların üstünü örtmekten kaçınmalı ve onların kendilerini tüm çıplaklığıyla görmelerine yardımcı olmalıdırlar” diyor.</p>
<p>Bunun için de, anne babaların çocuklarının kişiliklerini değil, <em>davranışlarını</em> dürüstlükle eleştirmelerini öneriyor. Bu ayırım çocuğun davranışları ya da başarılarını öz-değerliliğiyle karıştırma olasılığını azaltıyor. Örneğin, “Bu davranışın son derece kırıcıydı” demek çocuğun daha iyi davranışlar sergilemesine olanak tanıyor. Benzer biçimde, “amma da zekisin” demek yerine “bu zekice bir düşünce” demenin de daha yararlı olacağı ve böylelikle de çocuğun, elinde olmadan aptalca bir davranışta bulunması durumunda,  anne ya da babasının kendisiyle ilgili olumlu izlenimlerine leke sürdüğü duygusuna kapılmayacağı belirtiliyor.</p>
<p><strong>Geçmişi cezalandırmak yerine, gelecekle ilgili davranışlara biçim verin</strong></p>
<p>Anne babanın, çocuğun başarısına ve başarısızlığına nasıl bir tepki gösterdiği, çocuğun kendisiyle ilgili olarak geliştirdiği içsel örneği etkiliyor. Duke Üniversitesi’nden psikolog <strong>Mark Leary</strong> çocukların bu tepkileri geri sarmaya başladıklarına dikkat çekiyor.</p>
<p>Leary, dayak atmak ya da belli bir süre yasaklar koymak gibi sert cezaların çocukta yanlış bir davranış sonucunda kendisine acımasızca davranması gerektiği algısını doğuracağını ve bunun yeniden benzer bir durum yaşandığında çocuğun ne yapması gerektiği konusunda pek de eğitici bir tavır olmadığını dile getiriyor. Böyle bir tavır sergilendiğinde çocuk sonuçta kendisini acımasız bir biçimde eleştirmeyi öğrenerek yetişiyor ve bu da çocuğun enerjisini ve motivasyonunu azaltarak, yaşamını olumsuz yönde etkiliyor.</p>
<p>Tam tersine, çocukta sevecenlikle disiplini sağlamanın yolu çocuğun bakış açısını anlamaktan ve olumsuz davranışlarını değiştirmesine yardımcı olmaktan geçiyor. Bu bağlamda ebeveynlerin çocuğa uzun erimde yardımcı olacak alışkanlıkları ve toplumsal becerileri kazandırmaları hedefleniyor. Söz gelimi, çocuk bir arkadaşının duygularını zedeleyici davranışlarda bulunduğunda bundan rahatsızlık duyması, neden olduğu bu sıkıntının üzerine kafa yorması ve gelecekte bu türde davranışlardan kaçınmanın yollarını araştırması gerekiyor.</p>
<p><strong>İyi örnek olun</strong></p>
<p>Neff, çocukların yaşamla baş edebilme sürecinde anne babalarını izlediğinden yola çıkarak, öz eleştiriden çok öz-anlayış konusunda iyi örnek oluşturmanın önemine dikkat çekiyor.</p>
<p>Leary de öz-anlayış duygusu ağır basan kişilerin çok daha dingin, çok daha sevilen, çok daha çalışkan ve kendilerini sürekli eleştiren kişilerden çok daha olumlu özelliklere sahip olduğunu belirtiyor.</p>
<p><strong>Rita Urgan</strong></p>
<p><strong>Kaynak: </strong><a href="http://www.livescience.com/14144-parenting-tips-compassion-esteem.html">http://www.livescience.com/14144-parenting-tips-compassion-esteem.html<br />
</a><a href="http://kortopsikoloji.com/dergi/kendinize-karsi-biraz-anlayis-ve-sefkate-ne-dersiniz">http://kortopsikoloji.com/dergi/kendinize-karsi-biraz-anlayis-ve-sefkate-ne-dersiniz</a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/insanin-kendisine-karsi-anlayisli-ve-sevecen-olmasi-ozguvenden-onemli">İnsanın kendisine karşı anlayışlı ve sevecen olması, özgüvenden önemli</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">8720</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Çevrenizdeki narsisistleri ne kadar tanıyorsunuz?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/cevrenizdeki-narsisistleri-ne-kadar-taniyorsunuz</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Nov 2017 14:05:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[kendini sevmek]]></category>
		<category><![CDATA[kişilik]]></category>
		<category><![CDATA[kişilik bozukluğu]]></category>
		<category><![CDATA[küçümsemek]]></category>
		<category><![CDATA[narcissus]]></category>
		<category><![CDATA[narkissos]]></category>
		<category><![CDATA[narsisist]]></category>
		<category><![CDATA[nergis]]></category>
		<category><![CDATA[özgüven]]></category>
		<category><![CDATA[özsaygı]]></category>
		<category><![CDATA[özsevgi]]></category>
		<category><![CDATA[sigmund freud]]></category>
		<category><![CDATA[üstün görmek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=8267</guid>

					<description><![CDATA[<p>Son günlerde özellikle de Donald Trump ile ilgili haberlerde narsisist sözcüğüne sıklıkla tanık olduk. İyi de, narsisist tam olarak ne anlama geliyor? Aşağıdaki metin bu tür haberleri yapan kitle iletişim araçlarının ya da uzmanların haklı olup olmadıkları, sizin çevrenizde de salt kendilerini düşünen narsisist kişilerin bulunup bulunmadığı konusunda daha sağlıklı yorumlar yapmanıza yardımcı olabilir. Narsisizmin kökeni Özseverlik olarak da bilinen narsisizm teriminin kökenleri, Yunan mitolojisinde güzelliği dillere destan Narkissos adlı bir delikanlıya uzanıyor. Mitolojiyegöre Narkissos’u gören herkes gönlünü ona kaptırıyor, ama delikanlı hiç kimseye yüz vermiyor. Günün birinde Narkissos sudaki yansımasını görüyor (o dönemde henüz ayna bulunmamıştır) ve görür görmez de kendisine âşık oluyor ve suyun başından ayrılamıyor. Sonuçta Narkissos kimi kaynaklara göre suyun başında kala kala solup gidiyor, kimilerine göre o güzel görüntüye daha yakın olmak isterken suya düşüp boğuluyor, ya da kendisiyle duygusal bir ilişkiye giremeyeceğini fark edip canına kıyıyor. Nedeni her ne olursa olsun, yaşamı yoğun sıkıntılar içinde geçen Narkissos tek başına ölüyor. Öldüğü yerde de nergis olarak bildiğimiz çiçek bitiyor. Mitolojiden gerçekliğe 1900’lerin başlarında Sigmund Freud narsisizm kavramını ruhsal çözümleme kuramının bir parçası olarak gündeme getirdi. Daha sonraki yıllarda narsisizm teriminin yerini megalomani (kendini olduğundan çok daha büyük görme hastalığı) ya da aşırı benmerkezcilik gibi daha incelikli terimler aldı. 1968 yılından sonra bu durum tıp dünyasında narsistik kişilik bozukluğu adı verilen tanımlanabilir bir rahatsızlığa dönüştü. Bu tür kişiliğe sahip olanlar kendilerine büyük bir hayranlık duyarken, başkalarına tepeden bakar ve onları küçümserler. Bu dengesiz kişilikler aşırı duygusal ve coşkulu olurlar, ancak sevecenlik ve eşduyum gibi başkalarıyla ilintili duygulardan genelde yoksundurlar. Günümüzde narsisistik kişilik bozukluğu ne gibi belirtilerle kendini belli ediyor?  Kişinin kendisini herkesten üstün görmesi ve başkalarına tepeden bakması. Güçlü, başarılı ve çekici bir kişi olmayı düşlemesi, kendisini alanındaki en başarılı kişilerden biri olarak görmesi, olağanüstü güçlere sahip bir kahraman olduğunu ve dergi kapaklarını süsleyebilecek çekiciliğe sahip olduğunu düşünmesi ve bunun yalnızca kendi kafasında oluşturduğu bir sanı olduğunun ayırdına varmaması. Başarı ve yeteneklerini  abartması, söz gelimi, tenis turnuvasında dokuzuncu olmasına karşın, orada olmayanlara birinci geldiğini söylemesi. Sürekli olarak başkalarından övgü ve beğenilerini belirten sözcükler beklemesi, çöpü kapıya koymak gibi, yaptığı en önemsiz işi bile başkalarının övgüyle karşılamasını istemesi. Özel biri olduğuna inanması ve öyleymiş gibi davranması, kendisinin Tanrı’nın çevresindeki kadınlara, erkeklere, iş arkadaşlarına, yani tüm dünyaya sunduğu bir armağan olduğunu düşünmesi ve bu nedenle de herkesin buna göre davranmasını beklemesi (ancak bunu kendi dışında kimse bilmez). Başkalarının duygu ve düşüncelerini anlamaktan yoksun olması-bir şeylerin öyle olması gerektiğini ya da yanıldıklarını söylediğinde insanların bozuk çalmalarına bir anlam verememesi. Herkesin kendi görüş ve düşüncelerine uymasını beklemesi, ona göre tek yol söz konusudur ve bu yol kendi  yoludur. Bu yüzden başkalarının kendi görüşlerini onunla paylaşmalarından huzursuz olur, çünkü başkalarının düşünce ve tasarıları onunkinin yanında bir hiçtir. Başkalarından çıkar sağlaması, ana babasının arabasını, kredi kartını, eşyalarını, giysilerini onların onayı olmaksızın alması, sırada bekleyen yaşlı bir kişinin önüne geçmesi, ya da ufacık bir iyilik yaptığında çok daha büyük bir karşılık beklemesi. Daha değersiz olduğuna inandığı kişileri küçümsemesi, mesela, dondurucu soğukta sokakta kalan evsiz barksız kişinin mantosuz ve ayakkabısız olmasını şaşkınlıkla karşılaması. Başkalarını kıskanması, ödülü, övgüyü başkalarının değil, bir tek kendisinin hak ettiğine inanması. Kendisinden daha çekici, daha zeki, daha başarılı olduğunu düşündüğü kişileri kara listeye alması, onlardan nefret etmesi ve onlara sayıp sövmesi. Başkalarının kendisini kıskandığına inanması, bu kişiye göre, herkes onun gibi olmaya öykünür. Sağlıklı ilişkiler kurmakta zorlanması, ailesi ve arkadaşlarının kendisini anlamadıklarını düşünüp onlarla ilişkiyi  kesmesi;  gönül ilişkilerinde bir türlü istediğini bulamayıp, sürekli sevgili değiştirmesi. Gerçekçi olmayan hedefler belirlemesi, günün birinde büyük bir şirketin yönetim kurulu başkanı olacağı, bir sinema yıldızı ile evleneceği, ya da Bill Gates’in milyarlarına konacağı gibi gerçek dışı düşler kurması. Kolayca incinmesi ve kabuğuna çekilmesi, insanların kendisini sürekli olarak ve bile bile incittiklerini düşünüp buna bir anlam verememesi ve bu duygunun üstesinden kolay kolay gelememesi, ya da hiç gelememesi. Özsaygı duygusunun kolaylıkla zedelenmesi, onca afra tafranın ardında son derece kırılgan bir kişinin yatması. Kararlı ve duygusuz biriymiş gibi görünmeye çalışması. Güven ve Narsisizm Bu özellikler özgüven duygusunun yüksek olmasının basit bir sonucu olarak da karşımıza çıkabilir. Ne var ki, özgüven ve özsaygının sağlıklı dozlarda olduğu kişiler başkalarına da değer verdiklerinden bu kişileri başkalarına tepeden bakan kişilerden ayırmak gerekir. Narsisist kişilikler genelde sohbetlerde herkesi susturup yalnızca kendileri konuşan, burunları havada, kibirli kişiler olurlar. Her şeyin en iyisini kendilerine isterler ve istediklerini elde edemezlerse öfkelenebilirler. İlginç bir biçimde, narsisist davranış biçimlerinin ardında çoğu zaman düşük düzeyde bir özgüven duygusu yatmaktadır. Narsisist kişiler eleştiriyi kaldıramazlar ve eleştiri karşısında küplere binip kendilerini rahatlatmak amacıyla başkalarını küçümseme yoluna giderler. Kendi yaptıklarını görmezden gelmek narsisist kişiler için son derece olağan bir davranıştır, çünkü yapılanlar kendileriyle ilgili o kusursuz ve baskın kişilik algısına ters düşer. Gelgelelim, narsisistler başka narsisistleri kolayca fark edebilir ve onlarla boy ölçüşmekten kaçınırlar. Çünkü bunun bedeli çok ağır olur. Ne yazık ki, narsisist kişiler ilişkilerinin koptuğuna tanık olabilirler. İnsanlar bir süre sonra bu kişilerle birlikte olmak istemezler. Bu tür kişiliklerin, ister kişisel, ister okul ya da işlerindeki tüm ilişkileri sorunludur; kimi zaman parasal sorunlar da yaşarlar, çünkü bu kişiler görüntüye çok önem verdiklerinden kendilerine pahalı eşya ve giysiler almadan edemezler. Siz de bu tür belirtiler taşıdığınızdan kuşkulanıyorsanız ve bir değişiklik yapmaya hazırsanız, kendinize yeni bir yol çizmek, daha sağlıklı ilişkiler kurmak ve daha sağlıklı bir yaşam için bir uzmana başvurun. Çevrenizde böyle birilerini tanıyor ya da bu türde bir kişilikle birlikte çalışıyorsanız, bu kişilerin kendi davranışlarını gerçekçi bir biçimde değerlendiremediklerini, sizinle aynı duyguları paylaşmaktan ve sevecenlikten yoksun olduklarını unutmayın. Bu kişiler sizin iyi niyetli ilginizi büyük bir olasılıkla işlerine karışmak olarak algılayacaktır. Bu kişilerle aynı iş yerindeyseniz, onlarla ilişkiyi en aza indirin. Veya, yaşamınızı paylaşıyorsanız, ona olabildiğince sevecen ve “içtenlikle” davranmaya özen gösterin, ama kendinizi de unutmayın. Bu kişi üzerinizde aşırı bir yük oluşturuyorsa, bir uzmana başvurun ve onun bu özellikleriyle başa çıkmanın yollarını öğrenin. Bir de, yaşamınızdaki olumlu şeylere odaklanmaya çalışın ve geçmişte yaşadığınız güzel deneyimleri düşünün. Daha güzel bir gelecek için tasarılar yapmaya başlayın, güzel bir gelecek sizi bekliyor. Bu kişi ile birlikte ya da onsuz, çok daha doyurucu ve anlamlı bir yaşam sürdürmeye çalışın. Rita Urgan / Psychology Today, Mart 2016 Görsel: Echo and Narcissus / John William Waterhouse, 1903.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/cevrenizdeki-narsisistleri-ne-kadar-taniyorsunuz">Çevrenizdeki narsisistleri ne kadar tanıyorsunuz?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Son günlerde özellikle de Donald Trump ile ilgili haberlerde narsisist sözcüğüne sıklıkla tanık olduk. İyi de, narsisist tam olarak ne anlama geliyor? Aşağıdaki metin bu tür haberleri yapan kitle iletişim araçlarının ya da uzmanların haklı olup olmadıkları, sizin çevrenizde de salt kendilerini düşünen narsisist kişilerin bulunup bulunmadığı konusunda daha sağlıklı yorumlar yapmanıza yardımcı olabilir.</p>
<p><strong>Narsisizmin kökeni</strong></p>
<p>Özseverlik olarak da bilinen narsisizm teriminin kökenleri, Yunan mitolojisinde güzelliği dillere destan Narkissos adlı bir delikanlıya uzanıyor. Mitolojiyegöre Narkissos’u gören herkes gönlünü ona kaptırıyor, ama delikanlı hiç kimseye yüz vermiyor. Günün birinde Narkissos sudaki yansımasını görüyor (o dönemde henüz ayna bulunmamıştır) ve görür görmez de kendisine âşık oluyor ve suyun başından ayrılamıyor.</p>
<p>Sonuçta Narkissos kimi kaynaklara göre suyun başında kala kala solup gidiyor, kimilerine göre o güzel görüntüye daha yakın olmak isterken suya düşüp boğuluyor, ya da kendisiyle duygusal bir ilişkiye giremeyeceğini fark edip canına kıyıyor. Nedeni her ne olursa olsun, yaşamı yoğun sıkıntılar içinde geçen Narkissos tek başına ölüyor. Öldüğü yerde de nergis olarak bildiğimiz çiçek bitiyor.</p>
<p><strong>Mitolojiden gerçekliğe</strong></p>
<p>1900’lerin başlarında <strong>Sigmund Freud</strong> narsisizm kavramını ruhsal çözümleme kuramının bir parçası olarak gündeme getirdi. Daha sonraki yıllarda narsisizm teriminin yerini megalomani (kendini olduğundan çok daha büyük görme hastalığı) ya da aşırı benmerkezcilik gibi daha incelikli terimler aldı. 1968 yılından sonra bu durum tıp dünyasında narsistik kişilik bozukluğu adı verilen tanımlanabilir bir rahatsızlığa dönüştü. Bu tür kişiliğe sahip olanlar kendilerine büyük bir hayranlık duyarken, başkalarına tepeden bakar ve onları küçümserler. Bu dengesiz kişilikler aşırı duygusal ve coşkulu olurlar, ancak sevecenlik ve eşduyum gibi başkalarıyla ilintili duygulardan genelde yoksundurlar.</p>
<p><strong>Günümüzde narsisistik kişilik bozukluğu ne gibi belirtilerle kendini belli ediyor?  </strong></p>
<ul>
<li>Kişinin kendisini herkesten üstün görmesi ve başkalarına tepeden bakması.</li>
<li>Güçlü, başarılı ve çekici bir kişi olmayı düşlemesi, kendisini alanındaki en başarılı kişilerden biri olarak görmesi, olağanüstü güçlere sahip bir kahraman olduğunu ve dergi kapaklarını süsleyebilecek çekiciliğe sahip olduğunu düşünmesi ve bunun yalnızca kendi kafasında oluşturduğu bir sanı olduğunun ayırdına varmaması.</li>
<li>Başarı ve yeteneklerini  abartması, söz gelimi, tenis turnuvasında dokuzuncu olmasına karşın, orada olmayanlara birinci geldiğini söylemesi.</li>
<li>Sürekli olarak başkalarından övgü ve beğenilerini belirten sözcükler beklemesi, çöpü kapıya koymak gibi, yaptığı en önemsiz işi bile başkalarının övgüyle karşılamasını istemesi.</li>
<li>Özel biri olduğuna inanması ve öyleymiş gibi davranması, kendisinin Tanrı’nın çevresindeki kadınlara, erkeklere, iş arkadaşlarına, yani tüm dünyaya sunduğu bir armağan olduğunu düşünmesi ve bu nedenle de herkesin buna göre davranmasını beklemesi (ancak bunu kendi dışında kimse bilmez).</li>
<li>Başkalarının duygu ve düşüncelerini anlamaktan yoksun olması-bir şeylerin öyle olması gerektiğini ya da yanıldıklarını söylediğinde insanların bozuk çalmalarına bir anlam verememesi.</li>
<li>Herkesin kendi görüş ve düşüncelerine uymasını beklemesi, ona göre tek yol söz konusudur ve bu yol kendi  yoludur. Bu yüzden başkalarının kendi görüşlerini onunla paylaşmalarından huzursuz olur, çünkü başkalarının düşünce ve tasarıları onunkinin yanında bir hiçtir.</li>
<li>Başkalarından çıkar sağlaması, ana babasının arabasını, kredi kartını, eşyalarını, giysilerini onların onayı olmaksızın alması, sırada bekleyen yaşlı bir kişinin önüne geçmesi, ya da ufacık bir iyilik yaptığında çok daha büyük bir karşılık beklemesi.</li>
<li>Daha değersiz olduğuna inandığı kişileri küçümsemesi, mesela, dondurucu soğukta sokakta kalan evsiz barksız kişinin mantosuz ve ayakkabısız olmasını şaşkınlıkla karşılaması.</li>
<li>Başkalarını kıskanması, ödülü, övgüyü başkalarının değil, bir tek kendisinin hak ettiğine inanması. Kendisinden daha çekici, daha zeki, daha başarılı olduğunu düşündüğü kişileri kara listeye alması, onlardan nefret etmesi ve onlara sayıp sövmesi.</li>
<li>Başkalarının kendisini kıskandığına inanması, bu kişiye göre, herkes onun gibi olmaya öykünür.</li>
<li>Sağlıklı ilişkiler kurmakta zorlanması, ailesi ve arkadaşlarının kendisini anlamadıklarını düşünüp onlarla ilişkiyi  kesmesi;  gönül ilişkilerinde bir türlü istediğini bulamayıp, sürekli sevgili değiştirmesi.</li>
<li>Gerçekçi olmayan hedefler belirlemesi, günün birinde büyük bir şirketin yönetim kurulu başkanı olacağı, bir sinema yıldızı ile evleneceği, ya da Bill Gates’in milyarlarına konacağı gibi gerçek dışı düşler kurması.</li>
<li>Kolayca incinmesi ve kabuğuna çekilmesi, insanların kendisini sürekli olarak ve bile bile incittiklerini düşünüp buna bir anlam verememesi ve bu duygunun üstesinden kolay kolay gelememesi, ya da hiç gelememesi.</li>
<li>Özsaygı duygusunun kolaylıkla zedelenmesi, onca afra tafranın ardında son derece kırılgan bir kişinin yatması.</li>
<li>Kararlı ve duygusuz biriymiş gibi görünmeye çalışması.</li>
</ul>
<p><strong>Güven ve Narsisizm</strong></p>
<p>Bu özellikler özgüven duygusunun yüksek olmasının basit bir sonucu olarak da karşımıza çıkabilir. Ne var ki, özgüven ve özsaygının sağlıklı dozlarda olduğu kişiler başkalarına da değer verdiklerinden bu kişileri başkalarına tepeden bakan kişilerden ayırmak gerekir. Narsisist kişilikler genelde sohbetlerde herkesi susturup yalnızca kendileri konuşan, burunları havada, kibirli kişiler olurlar. Her şeyin en iyisini kendilerine isterler ve istediklerini elde edemezlerse öfkelenebilirler.</p>
<p>İlginç bir biçimde, narsisist davranış biçimlerinin ardında çoğu zaman düşük düzeyde bir özgüven duygusu yatmaktadır. Narsisist kişiler eleştiriyi kaldıramazlar ve eleştiri karşısında küplere binip kendilerini rahatlatmak amacıyla başkalarını küçümseme yoluna giderler. Kendi yaptıklarını görmezden gelmek narsisist kişiler için son derece olağan bir davranıştır, çünkü yapılanlar kendileriyle ilgili o kusursuz ve baskın kişilik algısına ters düşer. Gelgelelim, narsisistler başka narsisistleri kolayca fark edebilir ve onlarla boy ölçüşmekten kaçınırlar. Çünkü bunun bedeli çok ağır olur.</p>
<p>Ne yazık ki, narsisist kişiler ilişkilerinin koptuğuna tanık olabilirler. İnsanlar bir süre sonra bu kişilerle birlikte olmak istemezler. Bu tür kişiliklerin, ister kişisel, ister okul ya da işlerindeki tüm ilişkileri sorunludur; kimi zaman parasal sorunlar da yaşarlar, çünkü bu kişiler görüntüye çok önem verdiklerinden kendilerine pahalı eşya ve giysiler almadan edemezler.</p>
<p>Siz de bu tür belirtiler taşıdığınızdan kuşkulanıyorsanız ve bir değişiklik yapmaya hazırsanız, kendinize yeni bir yol çizmek, daha sağlıklı ilişkiler kurmak ve daha sağlıklı bir yaşam için bir uzmana başvurun.</p>
<p>Çevrenizde böyle birilerini tanıyor ya da bu türde bir kişilikle birlikte çalışıyorsanız, bu kişilerin kendi davranışlarını gerçekçi bir biçimde değerlendiremediklerini, sizinle aynı duyguları paylaşmaktan ve sevecenlikten yoksun olduklarını unutmayın. Bu kişiler sizin iyi niyetli ilginizi büyük bir olasılıkla işlerine karışmak olarak algılayacaktır.</p>
<p>Bu kişilerle aynı iş yerindeyseniz, onlarla ilişkiyi en aza indirin. Veya, yaşamınızı paylaşıyorsanız, ona olabildiğince sevecen ve “içtenlikle” davranmaya özen gösterin, ama kendinizi de unutmayın. Bu kişi üzerinizde aşırı bir yük oluşturuyorsa, bir uzmana başvurun ve onun bu özellikleriyle başa çıkmanın yollarını öğrenin.</p>
<p>Bir de, yaşamınızdaki olumlu şeylere odaklanmaya çalışın ve geçmişte yaşadığınız güzel deneyimleri düşünün. Daha güzel bir gelecek için tasarılar yapmaya başlayın, güzel bir gelecek sizi bekliyor. Bu kişi ile birlikte ya da onsuz, çok daha doyurucu ve anlamlı bir yaşam sürdürmeye çalışın.</p>
<p><strong>Rita Urgan / Psychology Today, Mart 2016</strong></p>
<p><strong>Görsel: Echo and Narcissus / John William Waterhouse, 1903.</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/cevrenizdeki-narsisistleri-ne-kadar-taniyorsunuz">Çevrenizdeki narsisistleri ne kadar tanıyorsunuz?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">8267</post-id>	</item>
		<item>
		<title>&#8220;Başarısızlık özgeçmişi” farklılık yaratabilir mi?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/basarisizlik-ozgecmisi-farklilik-yaratabilir-mi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 11 May 2017 11:47:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[başarı]]></category>
		<category><![CDATA[başarısızlık]]></category>
		<category><![CDATA[bilimsel çalışma]]></category>
		<category><![CDATA[denemek]]></category>
		<category><![CDATA[farklılık]]></category>
		<category><![CDATA[gelecek]]></category>
		<category><![CDATA[Johannes Haushofer]]></category>
		<category><![CDATA[özgeçmiş]]></category>
		<category><![CDATA[özgüven]]></category>
		<category><![CDATA[tabu]]></category>
		<category><![CDATA[tıp]]></category>
		<category><![CDATA[twitter]]></category>
		<category><![CDATA[yılmamak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=6462</guid>

					<description><![CDATA[<p>Oxford, Harvard, MIT ve Princeton: Alman psikolog Johannes Haushofer kariyerini bu saygın üniversitelerde yaptı. Bu bilim insanının başarısız olduğu, geri çevrildiği ya da hayal kırıklıkları yaşadığı hiç kimsenin aklına gelmez. Fakat Haushofer bir süre önce Twitter’de özgeçmişini paylaşınca gerçekte hepsini yaşadığını gördük. Psikoloğun özgeçmişinde kendisini geri çeviren üniversitelerin, başarısız olan projelerin ve kazanamadığı bursların listesi var. Yüzlerce kez paylaşılan “Başarısızlık özgeçmişi” meslektaşları arasında tartışma yarattı. Sonuçta bilimde başarısızlıklar hala bir tabu gibi. Bunun yerine her yerde mükemmel özgeçmişler, uzun yayın listeleri ve çığır açan buluşlarla ilgili çok sayıda raporlar okuyoruz. Oysa başarısızlık her yerde bilimin bir parçasıdır. Yaratıcı bir çalışmada başka türlüsü beklenemez de. Örneğin bir ressam da her fırça darbesinden harika bir sanat eseri yaratamaz, başlanmış sanat eserlerinin birçoğu atılır ve yeniden başlanır. “Başarısızlık özgeçmişi” yayınlama fikri aslında yeni değil. Avusturyalı Matematikçi ve nörobiyolog Melanie Stefan da 2000 yılında Nature dergisinde, başarısızlıkların listelenmesi gerektiğini ve bu şekilde olayların doğru bir perspektife yerleştirilmesini önermişti. Bilimsel dergiler için makaleler ve araştırma önerileri, istatistiksel açıdan bakıldığında sanılandan çok daha fazla geri çevrilmekte. Örneğin Nature ve Science gibi uluslararası dergiler her hafta gönderilen iki yüz kadar çalışmanın sadece %7-8’ini kabul ediyor. Bu durum bilim sosyolojisi açısından sorunludur diyor uzmanlar. Daha yeni ve özgün araştırmaları teşvik etmek daha fazla riski göze almak demek. Hep göreceli olarak basit bir şekilde iyi sonuçlar elde edilebilecek şeylerle uğraşırsak, hiçbir zaman yenilikçi sıçramalar yapamayız ve daha fazla risk almak aynı zamanda daha fazla başarısızlık demek diyor fizikçi Johann Kastner. Başarısızlıklardan bir şeyler öğrenildiği takdirde başarısızlık da olumludur aslında. Fakat günümüzde bilimsel olarak çok az yararlanılmakta. İyi sonuçlanmayan deneyler ve hatalı araştırma tezleri bunun yerine halının altına süpürülüyor. Başarısızlıkların açıklanmasını isteyen bilim insanlarının ve negatif araştırma sonuçlarını yayımlayan bir derginin (Journal of Unsolved Questions-JunQ) varlığı belki bir şeyleri değiştirebilir. Ama birçok bilim insanı, çözülmemiş araştırmalar üzerinde çalışacak kadar büyük zahmetlere girmek istemiyor, sonuçta toplanacak pek meyve olmuyor. Her ne kadar olumsuz sonuç almak bilimsel çalışmalarının bir parçası olsa da ve bazıları başarısızlık kültürünü kabul ettirmeye çalışsa da tersliklerle başa çıkmak kolay değildir. İnsan alçak gönüllülük göstererek, neyi yanlış yaptığını sormalı kendine. Ve özgüvenini koruyarak, terslikler yüzünden vazgeçmemeli. Bunun en güzel örneğine yakın bir zamanda tanık olduk. Nobel ödüllü Aziz Sancar çok çalışkan bir öğrenciydi ama laboratuvarda yaptığı deneylerden isteği sonuçları alamıyordu. Kendisini sorgulamaya başlamıştı. Hatta birlikte çalıştığı meslektaşları yetenekli olmadığını söylemiş ve doktorluk yapmasını önermişlerdi. Fakat o yılmadı hep daha fazla çalışarak başarısızlıkların ardından büyük başarıyı yakalamanın mümkün olduğunu dünyaya gösterdi. Kaynak:  https://www.princeton.edu/joha/Johannes_Haushofer_CV_of_Failures.pdf http://www.nature.com/naturejobs/science/articles/10.1038/nj7322-467a?WT.mc_id=FBK_NatureNews</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/basarisizlik-ozgecmisi-farklilik-yaratabilir-mi">&#8220;Başarısızlık özgeçmişi” farklılık yaratabilir mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Oxford, Harvard, MIT ve Princeton: Alman psikolog Johannes Haushofer kariyerini bu saygın üniversitelerde yaptı. Bu bilim insanının başarısız olduğu, geri çevrildiği ya da hayal kırıklıkları yaşadığı hiç kimsenin aklına gelmez. Fakat Haushofer bir süre önce Twitter’de özgeçmişini paylaşınca gerçekte hepsini yaşadığını gördük.</p>
<p>Psikoloğun özgeçmişinde kendisini geri çeviren üniversitelerin, başarısız olan projelerin ve kazanamadığı bursların listesi var. Yüzlerce kez paylaşılan “Başarısızlık özgeçmişi” meslektaşları arasında tartışma yarattı. Sonuçta bilimde başarısızlıklar hala bir tabu gibi. Bunun yerine her yerde mükemmel özgeçmişler, uzun yayın listeleri ve çığır açan buluşlarla ilgili çok sayıda raporlar okuyoruz. Oysa başarısızlık her yerde bilimin bir parçasıdır. Yaratıcı bir çalışmada başka türlüsü beklenemez de. Örneğin bir ressam da her fırça darbesinden harika bir sanat eseri yaratamaz, başlanmış sanat eserlerinin birçoğu atılır ve yeniden başlanır.</p>
<p>“Başarısızlık özgeçmişi” yayınlama fikri aslında yeni değil. Avusturyalı Matematikçi ve nörobiyolog Melanie Stefan da 2000 yılında Nature dergisinde, başarısızlıkların listelenmesi gerektiğini ve bu şekilde olayların doğru bir perspektife yerleştirilmesini önermişti. Bilimsel dergiler için makaleler ve araştırma önerileri, istatistiksel açıdan bakıldığında sanılandan çok daha fazla geri çevrilmekte.</p>
<p>Örneğin Nature ve Science gibi uluslararası dergiler her hafta gönderilen iki yüz kadar çalışmanın sadece %7-8’ini kabul ediyor. Bu durum bilim sosyolojisi açısından sorunludur diyor uzmanlar.</p>
<p>Daha yeni ve özgün araştırmaları teşvik etmek daha fazla riski göze almak demek. Hep göreceli olarak basit bir şekilde iyi sonuçlar elde edilebilecek şeylerle uğraşırsak, hiçbir zaman yenilikçi sıçramalar yapamayız ve daha fazla risk almak aynı zamanda daha fazla başarısızlık demek diyor fizikçi Johann Kastner.</p>
<p>Başarısızlıklardan bir şeyler öğrenildiği takdirde başarısızlık da olumludur aslında. Fakat günümüzde bilimsel olarak çok az yararlanılmakta. İyi sonuçlanmayan deneyler ve hatalı araştırma tezleri bunun yerine halının altına süpürülüyor. Başarısızlıkların açıklanmasını isteyen bilim insanlarının ve negatif araştırma sonuçlarını yayımlayan bir derginin (Journal of Unsolved Questions-JunQ) varlığı belki bir şeyleri değiştirebilir. Ama birçok bilim insanı, çözülmemiş araştırmalar üzerinde çalışacak kadar büyük zahmetlere girmek istemiyor, sonuçta toplanacak pek meyve olmuyor.</p>
<p>Her ne kadar olumsuz sonuç almak bilimsel çalışmalarının bir parçası olsa da ve bazıları başarısızlık kültürünü kabul ettirmeye çalışsa da tersliklerle başa çıkmak kolay değildir. İnsan alçak gönüllülük göstererek, neyi yanlış yaptığını sormalı kendine. Ve özgüvenini koruyarak, terslikler yüzünden vazgeçmemeli. Bunun en güzel örneğine yakın bir zamanda tanık olduk. Nobel ödüllü Aziz Sancar çok çalışkan bir öğrenciydi ama laboratuvarda yaptığı deneylerden isteği sonuçları alamıyordu. Kendisini sorgulamaya başlamıştı. Hatta birlikte çalıştığı meslektaşları yetenekli olmadığını söylemiş ve doktorluk yapmasını önermişlerdi. Fakat o yılmadı hep daha fazla çalışarak başarısızlıkların ardından büyük başarıyı yakalamanın mümkün olduğunu dünyaya gösterdi.</p>
<p><strong>Kaynak: </strong><br />
<strong><a href="https://www.princeton.edu/joha/Johannes_Haushofer_CV_of_Failures.pdf">https://www.princeton.edu/joha/Johannes_Haushofer_CV_of_Failures.pdf</a> <a href="http://www.nature.com/naturejobs/science/articles/10.1038/nj7322-467a?WT.mc_id=FBK_NatureNews">http://www.nature.com/naturejobs/science/articles/10.1038/nj7322-467a?WT.mc_id=FBK_NatureNews</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/basarisizlik-ozgecmisi-farklilik-yaratabilir-mi">&#8220;Başarısızlık özgeçmişi” farklılık yaratabilir mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">6462</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
