türk arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/turk Türkiye'nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı Mon, 28 Aug 2017 10:43:16 +0000 tr hourly 1 Türk astronomlar ilk kez bir öte-gezegen keşfetti! https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/turk-astronomlar-ilk-kez-bir-ote-gezegen-kesfetti Mon, 14 Aug 2017 14:24:35 +0000 http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=7435 Tübitak Ulusal Gözlemevi’nin (TUG) 1,5 metrelik teleskobu (RTT150) ile ilk kez bir öte-gezegen keşfedildi. 10 yılı aşkın bir zamana yayılan gözlemlerle yıldızı etrafında 353 günde bir tur atan ve yıldızına Dünya’nın Güneş’e olduğu kadar uzaklıkta bulunan Jüpiter boyutlarında bir öte-gezegen keşfedildi. Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü’nden Yrd. Doç. Dr. Mesut Yılmaz ve arkadaşları tarafından keşfedilen öte-gezegen, yörünge dönemi ve yıldızına uzaklığı ile adeta Dünya’nın ikiz kardeşi gibi. Ama birazcık tombul bir kardeş. İlk belirlemelere göre öte-gezegen 1,4 Jüpiter kütlesinde, yıldızına yaklaşık 1 astronomi birimi (150 milyon km) uzaklıkta, yörünge dönemi yaklaşık 353 gün… 210 ışık yılı (2.1 katrilyon km) uzakta kırmızı dev yıldızın çevresinde dolanıyor. Astronomy & Astrophysics dergisinde yayınlanan çalışma, Doppler gezegen araştırma programı kapsamında, projede aday olarak belirlenmiş 50 dev yıldızın gözlemlenmesine dayanıyor. Bu yıldızlardan 13 tanesinin radyal hız eğrilerinde ciddi değişimler görülmüş ve takibe alınmış. Bu keşfe konu olan da, HD 208897 olarak kodlanmış bir dev yıldız. Eğer bir gezegen Güneş dışında başka bir yıldız etrafında dolanıyorsa buna öte-gezegen denir. Bu gezegenleri ve yıldızları incelemek gezegen oluşumunu ve evrimini anlamamıza yardımcı olabilir. Gezegenler nasıl oluşur? Yıldız evriminin gezegen oluşumuna etkileri nelerdir? Bu ve buna benzer birçok sorunun yanıtı galaksimizdeki yıldızların evrimsel olarak incelenmesi ve varsa bu yıldızlar etrafında dolanan gezegenlerin yörüngesel parametrelerinin elde edilmesi ile mümkün olur. Türk astronomisi adına harika bir bilimsel gelişme olan bu keşif bize başka keşiflerin de yolda olduğunun adeta bir habercisi. Öte-gezegen belirleme yöntemlerini izlemek için: www.youtube.com/watch?v=_zk-lUo8jo4 Not: 18 Ağustos Cuma günü yayınlanacak olan 73. sayımızda konuyla ilgili geniş bilgi ve Yrd. Doç. Dr. Mesut Yılmaz ile yapılmış röportaj yer alıyor.

Türk astronomlar ilk kez bir öte-gezegen keşfetti! yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
Tübitak Ulusal Gözlemevi’nin (TUG) 1,5 metrelik teleskobu (RTT150) ile ilk kez bir öte-gezegen keşfedildi. 10 yılı aşkın bir zamana yayılan gözlemlerle yıldızı etrafında 353 günde bir tur atan ve yıldızına Dünya’nın Güneş’e olduğu kadar uzaklıkta bulunan Jüpiter boyutlarında bir öte-gezegen keşfedildi.

Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü’nden Yrd. Doç. Dr. Mesut Yılmaz ve arkadaşları tarafından keşfedilen öte-gezegen, yörünge dönemi ve yıldızına uzaklığı ile adeta Dünya’nın ikiz kardeşi gibi. Ama birazcık tombul bir kardeş.

İlk belirlemelere göre öte-gezegen 1,4 Jüpiter kütlesinde, yıldızına yaklaşık 1 astronomi birimi (150 milyon km) uzaklıkta, yörünge dönemi yaklaşık 353 gün… 210 ışık yılı (2.1 katrilyon km) uzakta kırmızı dev yıldızın çevresinde dolanıyor.

Astronomy & Astrophysics dergisinde yayınlanan çalışma, Doppler gezegen araştırma programı kapsamında, projede aday olarak belirlenmiş 50 dev yıldızın gözlemlenmesine dayanıyor. Bu yıldızlardan 13 tanesinin radyal hız eğrilerinde ciddi değişimler görülmüş ve takibe alınmış. Bu keşfe konu olan da, HD 208897 olarak kodlanmış bir dev yıldız.

Eğer bir gezegen Güneş dışında başka bir yıldız etrafında dolanıyorsa buna öte-gezegen denir. Bu gezegenleri ve yıldızları incelemek gezegen oluşumunu ve evrimini anlamamıza yardımcı olabilir. Gezegenler nasıl oluşur? Yıldız evriminin gezegen oluşumuna etkileri nelerdir? Bu ve buna benzer birçok sorunun yanıtı galaksimizdeki yıldızların evrimsel olarak incelenmesi ve varsa bu yıldızlar etrafında dolanan gezegenlerin yörüngesel parametrelerinin elde edilmesi ile mümkün olur.

Türk astronomisi adına harika bir bilimsel gelişme olan bu keşif bize başka keşiflerin de yolda olduğunun adeta bir habercisi.

Öte-gezegen belirleme yöntemlerini izlemek için: www.youtube.com/watch?v=_zk-lUo8jo4

Not: 18 Ağustos Cuma günü yayınlanacak olan 73. sayımızda konuyla ilgili geniş bilgi ve Yrd. Doç. Dr. Mesut Yılmaz ile yapılmış röportaj yer alıyor.

Türk astronomlar ilk kez bir öte-gezegen keşfetti! yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
7435
Einstein’ın kurduğu enstitüde ilk Türk direktör https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/einsteinin-kurdugu-enstitude-ilk-turk-direktor Mon, 29 May 2017 09:41:51 +0000 http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=6656 Albert Einstein’ın kurduğu Kaiser Wilhelm Topluluğu’nun devamı olan Max Planck Enstitüsü’nde ilk kez bir Türk bilim insanı Direktörlük görevine getirildi.  Boğaziçi Üniversitesi Elektrik Elektronik Bölümü mezunu Prof. Dr. Metin Sitti bugüne dek 18 Nobel ödüllü araştırmacı ve bilim insanı yetiştiren Max Planck Enstitüsü’nde ‘Akıllı Sistemler Enstitüsü’nün Kurucu Direktörü oldu. Lisans ve yüksek lisans derecelerini elektrik ve elektronik mühendisliği alanında Boğaziçi Üniversitesi’nden alan ve 1999 yılında Tokyo Üniversitesi’nden doktora derecesini kazanan Prof. Sitti, robotik alanda SPIE Nanoengineering Pioneer Ödülü (2011), National Science Foundation CAREER Ödülü (2005), IBM Smarter Planet Ödülü (2012) gibi ödüllere layık görüldü. Geçtiğimiz günlerde yaptığı Türkiye ziyareti kapsamında Boğaziçi Üniversitesi’nde bir seminer veren Prof. Sitti, Max Planck Enstitüsü’nde göreve geliş hikâyesini şöyle anlattı: “Teklif Max Planck Topluluğu tarafından yapıldı ve toplulukta ilk Türk direktör olarak çalışmaya başladım. Kendime büyük bir araştırma laboratuvarı kurdum. Daha önce üniversitede olan cihazları ve daha fazlasını kendi grubuma alabildim. Tamamen merak ettiğimiz konular üzerine istediğimiz kadar proje süresiyle ve çok çeşitli imkânlarla donatılmış durumdayız.” Sitti, Almanya’da artık Türkiye’den bilim insanları sayesinde beyin göçünün de konuşulmaya başlandığını belirterek, “Benim araştırma grubumda şu anda 30’a yakın ve her biri kendi alanlarında çok başarılı araştırmacı var ve aralarında çok başarılı Türkler de bulunuyor” dedi. Sitti yürüttüğü projeyi şöyle özetledi: ‘’Tıbbi robotlar kapsamında kapsül boyutunda robotlar geliştiriyoruz, bu sayede örneğin kablolu endoskopi yerine kablosuz biçimde hiçbir riski olmadan insan vücudu içinde hareket edebilen, tıbbi görüntüleme yapabilen cihazlar geliştiriyoruz. 5-10 yıl içinde hasta uygulamalarına geçilmesi hedefleniyor. Biyo-hibrid (cyborg) sistemler alanında ki bu çok yeni bir alan, insan içinden alınmış hücreleri robot yapımında kullanmaya çalışıyoruz. Örneğin sizden kas hücresi alarak robotlar üzerinde kullanıyor ve ilaç tedavisinde kullanılabilecek robotlar geliştiriyoruz. Hedefli ilaç verme alanında çeşitli araştırmalarımız var. Hedefli ilacı robota yerleştiriyoruz, kanser hücresine odaklıyoruz ve ilacı çok yüksek dozda doğru kanserli hücrelere ve dokulara vererek o hücrelerin daha hızlı ve etkin bir şekilde yok edilmesini sağlıyoruz. Bu çalışmalar temel araştırma aşamasında, şu anda hayvan deneyleri yapılıyor. İnsan üzerinde uygulama aşaması için önümüzde 10-15 yıllık bir süreç var’’. Prof. Dr. Sitti robotların insanların yerini alacağı konusundaki endişeler ve tartışmalarla ilgili olarak ise şu görüşleri dile getirdi: “Bu kaygılar çok önemli kaygılar ve gelecekte karşımıza çıkacak olan çok büyük sorular. Robotların belli alanlarda insanların yerini almasında yarar var, örneğin nükleer santrallerde, gökdelenlerin temizliğinde, yani insan için riskli alanlarda. Benim bakış açım robotların insanların yerini alması yönünde değil; insanların yardımcıları olarak hayatını kolaylaştırıcı olmaları ve hayat kalitemizi artırmaları yönünde. Robotlar yapay zekâ sayesinde insanların yaptıkları işleri rahatlıkla öğrenebilecek. Örneğin bir doktor gibi cerrahi müdahale yapabilecek aşamaya gelebilecek ama burada soru şu, robot doktorun yerini mi alacak yoksa ameliyat sırasında doktorun yayında olup ona yardımcı mı olacak? Benim kişisel amacım robotların bize yardımcı olarak kullanılması yönünde”.

Einstein’ın kurduğu enstitüde ilk Türk direktör yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
Albert Einstein’ın kurduğu Kaiser Wilhelm Topluluğu’nun devamı olan Max Planck Enstitüsü’nde ilk kez bir Türk bilim insanı Direktörlük görevine getirildi.  Boğaziçi Üniversitesi Elektrik Elektronik Bölümü mezunu Prof. Dr. Metin Sitti bugüne dek 18 Nobel ödüllü araştırmacı ve bilim insanı yetiştiren Max Planck Enstitüsü’nde ‘Akıllı Sistemler Enstitüsü’nün Kurucu Direktörü oldu.

Lisans ve yüksek lisans derecelerini elektrik ve elektronik mühendisliği alanında Boğaziçi Üniversitesi’nden alan ve 1999 yılında Tokyo Üniversitesi’nden doktora derecesini kazanan Prof. Sitti, robotik alanda SPIE Nanoengineering Pioneer Ödülü (2011), National Science Foundation CAREER Ödülü (2005), IBM Smarter Planet Ödülü (2012) gibi ödüllere layık görüldü.

Geçtiğimiz günlerde yaptığı Türkiye ziyareti kapsamında Boğaziçi Üniversitesi’nde bir seminer veren Prof. Sitti, Max Planck Enstitüsü’nde göreve geliş hikâyesini şöyle anlattı: “Teklif Max Planck Topluluğu tarafından yapıldı ve toplulukta ilk Türk direktör olarak çalışmaya başladım. Kendime büyük bir araştırma laboratuvarı kurdum. Daha önce üniversitede olan cihazları ve daha fazlasını kendi grubuma alabildim. Tamamen merak ettiğimiz konular üzerine istediğimiz kadar proje süresiyle ve çok çeşitli imkânlarla donatılmış durumdayız.”

Sitti, Almanya’da artık Türkiye’den bilim insanları sayesinde beyin göçünün de konuşulmaya başlandığını belirterek, “Benim araştırma grubumda şu anda 30’a yakın ve her biri kendi alanlarında çok başarılı araştırmacı var ve aralarında çok başarılı Türkler de bulunuyor” dedi.

Sitti yürüttüğü projeyi şöyle özetledi: ‘’Tıbbi robotlar kapsamında kapsül boyutunda robotlar geliştiriyoruz, bu sayede örneğin kablolu endoskopi yerine kablosuz biçimde hiçbir riski olmadan insan vücudu içinde hareket edebilen, tıbbi görüntüleme yapabilen cihazlar geliştiriyoruz. 5-10 yıl içinde hasta uygulamalarına geçilmesi hedefleniyor.

Biyo-hibrid (cyborg) sistemler alanında ki bu çok yeni bir alan, insan içinden alınmış hücreleri robot yapımında kullanmaya çalışıyoruz. Örneğin sizden kas hücresi alarak robotlar üzerinde kullanıyor ve ilaç tedavisinde kullanılabilecek robotlar geliştiriyoruz.

Hedefli ilaç verme alanında çeşitli araştırmalarımız var. Hedefli ilacı robota yerleştiriyoruz, kanser hücresine odaklıyoruz ve ilacı çok yüksek dozda doğru kanserli hücrelere ve dokulara vererek o hücrelerin daha hızlı ve etkin bir şekilde yok edilmesini sağlıyoruz. Bu çalışmalar temel araştırma aşamasında, şu anda hayvan deneyleri yapılıyor. İnsan üzerinde uygulama aşaması için önümüzde 10-15 yıllık bir süreç var’’.

Prof. Dr. Sitti robotların insanların yerini alacağı konusundaki endişeler ve tartışmalarla ilgili olarak ise şu görüşleri dile getirdi:

“Bu kaygılar çok önemli kaygılar ve gelecekte karşımıza çıkacak olan çok büyük sorular. Robotların belli alanlarda insanların yerini almasında yarar var, örneğin nükleer santrallerde, gökdelenlerin temizliğinde, yani insan için riskli alanlarda. Benim bakış açım robotların insanların yerini alması yönünde değil; insanların yardımcıları olarak hayatını kolaylaştırıcı olmaları ve hayat kalitemizi artırmaları yönünde. Robotlar yapay zekâ sayesinde insanların yaptıkları işleri rahatlıkla öğrenebilecek. Örneğin bir doktor gibi cerrahi müdahale yapabilecek aşamaya gelebilecek ama burada soru şu, robot doktorun yerini mi alacak yoksa ameliyat sırasında doktorun yayında olup ona yardımcı mı olacak? Benim kişisel amacım robotların bize yardımcı olarak kullanılması yönünde”.

Einstein’ın kurduğu enstitüde ilk Türk direktör yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
6656
Fetihler ve Fatihler üzerine https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/fetihler-fatihler-uzerine Thu, 11 May 2017 09:35:03 +0000 http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=6445 “Türkler, Orta Asya, İran ve Küçük Asya ile Bizans’ tan gelen Yunan ve Roma uygarlıklarının sentezini yaptı.”    Ekrem Akurgal (Cumhuriyet, 6 Haziran 1988). Nisan ve Mayıs 2016 boyunca yaşadığımız yasaklar ve kutlamalar bir dizi anımın tazelenmesine yol açtı. Çocukluğumda her gün Abbasağa Ermeni Kilisesi’nin çan sesini duyardık… Sabahattin Eyüboğlu 1967’de şöyle yazmıştı: “Bu ülke bizim olduğu için bizim, onu fethettiğimiz için değil. Fetihçiler ona sahip çıkmıyor. Şimdi bizler hem fatih hem fethedilmişiz…” Ava giden avlanır deyimi, bana İstanbul’un Fethi’ni anımsatır. Anadolu misali, biz İstanbul’u fethettik ama o da bizi fethetti. Osmanlılar, Roma-Bizans başkentini “Konstantiniye” olarak da bilirdi, ama Osmanlıcılar kentsel dönüşüm adına bugün kenti sil baştan yok ediyorlar. Anadolu nasıl Türk oldu? Selçuklu Tarihçisi Osman Turan söz verdi ama yazmadı. İnalcık Hoca, “Osmanlı tahrif edilmiştir, sosyal kültürel tarihini yeniden yazmak gerekir” diyor (Nokta 1983:27). Fethedilen Bizans’ın tükenmeyen etkisi için bkz. Georg Ostrogorsky (1996: 524-27). “Sosyal yapıların, devletlerden daha uzun ömürlü olduğu” görüşünde birleşen İlber Ortaylı ve tarih profesörü Angelik Laio, Anadolu’nun Türkleşmesi sürecinin, Bizans, Türk, Arap ve Ermeni kaynaklarından yazılmasını önerdiler (Cumhuriyet, 8 Aralık 1991). Anadolu savaşla fethedildiği gibi, savaşlarla Türkleşmişti (Güvenç 2010: 4. Bölüm). İstanbul adının “İslam-Bol”dan geldiği tezi doğrulanmadı. Oysa, Elence “İs-tin-polis” (kale içi, merkezi) sözünden geldiği inandırıcıdır, Bolu, Niğbolu, Safranbolu ve diğerleri gibi. (Sevan Nişanyan, 2002). İstanbul’un Fethi’ni 1953 yılından beri kutluyorduk. Bu yıl nedense Fatih’siz kutladık. Tayfun Atay, İstanbul’un Fethi’ni kabul etmeyen IŞİD’i ve “Fatihsiz Fetih” geleneğini başlatan AKP’yi sorguladı (Cumhuriyet, 29 Mayıs 2016). Etkilenme kaçınılmaz Prof. Fuat Köprülü’nün (1931), “Bizans Müesseselerinin Osmanlı’ya Tesiri olmadığı” görüşü, tartışmalıdır. Yüzlerce yıl komşu yaşayan iki topluluğun birbirini etkilememesi mümkün mü? Pazarda Kılıç ile kalkan dışında balık, sebze ve ot isimleri Elence’den geliyor. Elence asıllı sözcükler Arapça ve Fransızca’dan sonra 3. sıradadır. Çoğu, Tanzimat’ın bilim okullarından gelir. Helenler ile Sırplar da çok sözcük almıştır bizden. İlber Ortaylı’ya göre Fatih Sultan Mehmet, kendi çağının belki de en bilgili, yetenekli ve dirayetli kumandanı idi. İstanbul’u İkinci Roma’nın başkenti yapmış; bir iki istisna dışında Rumlar, Osmanlı’nın “milletler politikası” altında güvenle yaşamışlar. Ancak, II. Dünya Savaşı’nda gayri Müslimlere yüklenen Varlık Vergisi ve ağır cezalar (Bkz. Cahit Kayra, 2011); Demokrat Parti yönetiminde on binlerce Hristiyan ailenin ülkeyi terk etmesine yol açan 6-7 Eylül olayları, laik Cumhuriyetin bağışlanmayan yanılgıları  olmuştur. Konstantiniye, Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmişti. Ancak, Konstantiniye’nin hala fethedilmediğini savunan ve ülkemizde ideolojik bir desteğe sahip görünen IŞİD’çiler, Dünyaya cihat açarken ülkemizi de bölebilir. AB’de Soykırım dosyalarının yeniden gündeme getirilmesi, etnik çatışmaları tetikleyebilir. İngiltere, “Doğu Sorunu 1774-1923” politikasıyla (M.S. Andersen, 2000) 1918-22 yıllarında Konstantinopolis’i bir süre yönetti ama emperyalist başarısını sürdüremedi. Orta çağların son bulması, İstanbul’un Fethi’ne değil, Matbaanın Keşfine veya Aydınlanma’ya bağlanabilir. Çöken Osmanlı’nın yerine Türk ulusunu inşa eden Mustafa Kemal, İstanbul’un ikinci Fatih’idir. “Türkiye nereye gidiyor?” Bilmiyorum. “Seçimle geldim ama seçimle gitmem” kararında direnenlerin de bildiğinden emin değilim. Bozkurt Güvenç

Fetihler ve Fatihler üzerine yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
“Türkler, Orta Asya, İran ve Küçük Asya ile Bizans’ tan gelen Yunan ve Roma uygarlıklarının sentezini yaptı.”    Ekrem Akurgal (Cumhuriyet, 6 Haziran 1988).

Nisan ve Mayıs 2016 boyunca yaşadığımız yasaklar ve kutlamalar bir dizi anımın tazelenmesine yol açtı. Çocukluğumda her gün Abbasağa Ermeni Kilisesi’nin çan sesini duyardık…

Sabahattin Eyüboğlu 1967’de şöyle yazmıştı: “Bu ülke bizim olduğu için bizim, onu fethettiğimiz için değil. Fetihçiler ona sahip çıkmıyor. Şimdi bizler hem fatih hem fethedilmişiz…”

Ava giden avlanır deyimi, bana İstanbul’un Fethi’ni anımsatır. Anadolu misali, biz İstanbul’u fethettik ama o da bizi fethetti. Osmanlılar, Roma-Bizans başkentini “Konstantiniye” olarak da bilirdi, ama Osmanlıcılar kentsel dönüşüm adına bugün kenti sil baştan yok ediyorlar.

Anadolu nasıl Türk oldu? Selçuklu Tarihçisi Osman Turan söz verdi ama yazmadı. İnalcık Hoca, “Osmanlı tahrif edilmiştir, sosyal kültürel tarihini yeniden yazmak gerekir” diyor (Nokta 1983:27). Fethedilen Bizans’ın tükenmeyen etkisi için bkz. Georg Ostrogorsky (1996: 524-27).

“Sosyal yapıların, devletlerden daha uzun ömürlü olduğu” görüşünde birleşen İlber Ortaylı ve tarih profesörü Angelik Laio, Anadolu’nun Türkleşmesi sürecinin, Bizans, Türk, Arap ve Ermeni kaynaklarından yazılmasını önerdiler (Cumhuriyet, 8 Aralık 1991). Anadolu savaşla fethedildiği gibi, savaşlarla Türkleşmişti (Güvenç 2010: 4. Bölüm).

İstanbul adının “İslam-Bol”dan geldiği tezi doğrulanmadı. Oysa, Elence “İs-tin-polis” (kale içi, merkezi) sözünden geldiği inandırıcıdır, Bolu, Niğbolu, Safranbolu ve diğerleri gibi. (Sevan Nişanyan, 2002). İstanbul’un Fethi’ni 1953 yılından beri kutluyorduk. Bu yıl nedense Fatih’siz kutladık. Tayfun Atay, İstanbul’un Fethi’ni kabul etmeyen IŞİD’i ve “Fatihsiz Fetih” geleneğini başlatan AKP’yi sorguladı (Cumhuriyet, 29 Mayıs 2016).

Etkilenme kaçınılmaz

Prof. Fuat Köprülü’nün (1931), “Bizans Müesseselerinin Osmanlı’ya Tesiri olmadığı” görüşü, tartışmalıdır. Yüzlerce yıl komşu yaşayan iki topluluğun birbirini etkilememesi mümkün mü? Pazarda Kılıç ile kalkan dışında balık, sebze ve ot isimleri Elence’den geliyor. Elence asıllı sözcükler Arapça ve Fransızca’dan sonra 3. sıradadır. Çoğu, Tanzimat’ın bilim okullarından gelir. Helenler ile Sırplar da çok sözcük almıştır bizden.

İlber Ortaylı’ya göre Fatih Sultan Mehmet, kendi çağının belki de en bilgili, yetenekli ve dirayetli kumandanı idi. İstanbul’u İkinci Roma’nın başkenti yapmış; bir iki istisna dışında Rumlar, Osmanlı’nın “milletler politikası” altında güvenle yaşamışlar. Ancak, II. Dünya Savaşı’nda gayri Müslimlere yüklenen Varlık Vergisi ve ağır cezalar (Bkz. Cahit Kayra, 2011); Demokrat Parti yönetiminde on binlerce Hristiyan ailenin ülkeyi terk etmesine yol açan 6-7 Eylül olayları, laik Cumhuriyetin bağışlanmayan yanılgıları  olmuştur.

Konstantiniye, Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmişti.

Ancak, Konstantiniye’nin hala fethedilmediğini savunan ve ülkemizde ideolojik bir desteğe sahip görünen IŞİD’çiler, Dünyaya cihat açarken ülkemizi de bölebilir. AB’de Soykırım dosyalarının yeniden gündeme getirilmesi, etnik çatışmaları tetikleyebilir.

İngiltere, “Doğu Sorunu 1774-1923” politikasıyla (M.S. Andersen, 2000) 1918-22 yıllarında Konstantinopolis’i bir süre yönetti ama emperyalist başarısını sürdüremedi.

Orta çağların son bulması, İstanbul’un Fethi’ne değil, Matbaanın Keşfine veya Aydınlanma’ya bağlanabilir. Çöken Osmanlı’nın yerine Türk ulusunu inşa eden Mustafa Kemal, İstanbul’un ikinci Fatih’idir.

“Türkiye nereye gidiyor?” Bilmiyorum. “Seçimle geldim ama seçimle gitmem” kararında direnenlerin de bildiğinden emin değilim.

Bozkurt Güvenç

Fetihler ve Fatihler üzerine yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
6445
2017 Sakıp Sabancı Jüri Özel Ödülü Nermin Abadan Unat’a verildi https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/2017-sakip-sabanci-juri-ozel-odulu-nermin-abadan-unata-verildi Wed, 12 Apr 2017 13:54:56 +0000 http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=6097 Sakıp Sabancı Uluslararası Araştırma Ödülü’nde bu yıl, Jüri Özel Ödülü’ne 96 yaşındaki gerçek bir Cumhuriyet kadını olan Nermin Abadan-Unat layık görüldü. Eşit ağırlıklı verilen üç Makale Ödülü’ne bağımsız araştırmacı Defne Kadıoğlu Polat, City University of New York’tan Zeynep Selen Artan-Bayhan ve Florida Üniversitesi’nden Tolga Tezcan layık görüldüler. Sabancı Üniversitesi Onursal Başkanı merhum Sakıp Sabancı’nın vasiyeti üzerine verilen ve bu yıl ki konunun “Gündelik Yaşamda Türkiye Kökenli Avrupalılar” olarak belirlendiği “Sakıp Sabancı Uluslararası Araştırma Ödülü”nün Jüri Özel Ödülü’nü kazanan Unat konuşmasına göç hareketlerinin insanlık tarihi kadar uzun olduğuna vurgu yaparak başladı. Abadan-Unat, özellikle emek göçü denilen toplumsal hareketin, Türkiye’de ancak İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen 50’li yıllarda önce bireysel sonra daha geniş çaplı gruplar halinde ortaya çıktığını ifade etti. Nermin Abadan-Unat Türk dış göçünü iki aşamada değerlendirdi. Birinci aşamada, 1950’lerde bireysel göçün, sadece kişisel temas ve özel aracılar ile gerçekleştirilebildiğini söyledi. Türklerin, 1961 Anayasası’nın kabulü ile ülkeden serbestçe çıkıp girmek gibi bir temel hak kazanmaları ile durumun çok değiştiğine dikkat çekti. İkinci aşamada önemli iki değişiklik olduğunu belirten Nermin Abadan-Unat, “Demokratik Alman Cumhuriyeti batıya kaçmak isteyenleri engellerken, Türkiye ilk Beş Yıllık Kalkınma Planı (1962-67) hazırlayanlar hakim işsizlik nedeni ile ‘artan iş gücü ihracını’ gerçekleştirmeyi kararlaştırdılar” dedi. “1961’de Türkiye ve Almanya arasında imzalanan anlaşmaya göre ilk önce sadece erkeklerden oluşan işçi kontenjanları bir yıllığına yurt dışına gidecek ve ‘dönüşümlük’ ilkesine dayanarak yeni bilgilerle donatılmış olarak dönüp ulusal endüstrileşmeye katkıda bulunacaklardı. Gerçekte şunlar oldu: İşçilerimize nereye gideceklerini bilmeden 3 dakikalık süre içinde mukaveleler imzalattılar, yaptıkları işi 1-3 saatte öğrendiler, %40 hiçbir alet kullanmadan işlerini yaptılar, medenî durumlarına bakılmaksızın ‘Heim-kolektif yatakhane’lerde barındırıldılar” diye devam etti. Unat, Türkiye’nin yeni kuşaklara sunulan eğitim fırsatlarından faydalanacağı ve var olan nüfus açığı aranan nitelliklere sahip bir işgücü oluşturacağı konusunda beslenen ümitlerin gerçekleşmemesinde her şeyden önce kabul eden ülkelerin güttükleri göç politikasında aranması gerektiğini söyledi. “Türkleri en yüksek oranda kabul eden Almanya’da yeni işçi alımına son verdikten sonra Türk göçmenlerin ülkelerine döneceklerini sanıldı. Beklentileri gerçekleşmeyince özellikle CDU dönemin başbakanlığı boyunca göçmenlerin ülkelerine dönmeleri için özendirici yasalar kabul edilmiştir. Aile başkanına 10.500 DM, her çocuk için 1.500 DM ödenmiştir. Bu özendirici yasa sonucu olarak yaklaşık 250.000 Türk yurttaşı anayurda dönmüştür” diyerek devam etti. Nermin Abadan-Unat, 2007’den bu yana internet yoluyla ülkeleri ve çevreleriyle sürekli iletişim halinde bulunan yurttaşların “Ulus ötesi” bir kimlikle iki taraflı bağlılıklar içinde bulunduklarını söyledi. Ulus ötesi alanların genişlemesinin Türk kökenli yeni Avrupalıları kamusal hayatta daha görünür yaptığını belirten Abadan-Unat, bu gelişmenin 1990’dan sonra iki Almanya’nın birleşmesi ve Ortadoğu’daki savaşların yayılması, IŞİD gibi radikal İslamcı örgütlerin terör eylemleriyle Avrupa’nın birçok ülkesinde yoğun bir İslamafobi yarattığına dikkat çekti. Son üç yıl çok yüksek sayılarla Avrupa’ya akın eden sığınmacıların çoğunluğunun Müslüman olmalarının da durumu daha da keskinleştirdiğini ve daha önce göçmen kabul eden ülkeler tarafından uygulanmak istenen ‘çok kültürlülük’ politikası terk edildiğine dikkat çekti. Uluslararası ilişkilerin karmaşıklığı sonucunda AB devletlerinde giderek artan bir ‘aşırı ulusçuluk’ hareketi gözlendiğini ifade eden Abadan-Unat, Thomas Faist’in belirttiği ‘ulusötesi alanların genişlemesi ve aktörlerin etkinliğinin artması’nın, Türk kökenli Yeni Avrupalıların bütünleşme süreci boyunca iki taraflı bir sorumluluk yarattığını söyledi. Nermin Abadan-Unat “Kabul eden ve yollayan devletler açısından ‘asimetrik-bakışımsız’ bir durum yansıtan bu soruna altmış yıldan bu yana gereken önemi gösterilmemiştir” dedi. Nermin Abadan-Unat “İletişim alanında dünyayı saran ağlar çoğaldıkça yeni vatandaşların gereksinmelerine öncelik tanımak şart. Günümüzde illegal hareketler, yatırımcı göç, emekli göçü, iklime bağlı göç, dairesel göç hareketleri ortaya çıktıkça yurttaşlık kimliklerinde ortaya çıkan önemli farklılıkları sürekli bilimsel yöntemlerle izlenmesi şarttır. Ulusal ötesi toplumsal kimlikleri görmemezlikten gelemeyiz” diyerek sözlerine son verdi. Eşit ağırlıklı verilen üç “Makale Ödülü” “Hiç olmazsa bir evimiz var: Soylulaştırılan Bir Berlin Mahallesinde Yaşayan Türkiyeli Göçmenlerin Gündelik Deneyimleri” başlıklı makalesiyle bağımsız araştırmacı Defne Kadıoğlu Polat “Yurtdışında İbadet: Almanya ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Türkiyeli Göçmenlerin Dinsel Sınırları ve Deneyimleri” başlıklı makalesiyle City University of New York’tan Zeynep Selen Artan-Bayhan “Köprü Kurmak mı, Yakmak mı? Gurbetçilerin Geriye Dönüş Niyetleri” başlıklı makalesiyle Florida Üniversitesi’nden Tolga Tezcan layık görüldü. Nermin Abadan Unat ödülünü; Sabancı Üniversitesi Kurucu Mütevelli Heyeti Başkanı Güler Sabancı ve Sabancı Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ayşe Kadıoğlu’ndan aldı. Makale ödülleri sahipleri ise ödüllerini Sabancı Üniversitesi Mütevelli Heyeti Üyesi Sevil Sabancı ve Rektör Prof. Dr. Ayşe Kadıoğlu’ndan aldılar.

2017 Sakıp Sabancı Jüri Özel Ödülü Nermin Abadan Unat’a verildi yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
Sakıp Sabancı Uluslararası Araştırma Ödülü’nde bu yıl, Jüri Özel Ödülü’ne 96 yaşındaki gerçek bir Cumhuriyet kadını olan Nermin Abadan-Unat layık görüldü. Eşit ağırlıklı verilen üç Makale Ödülü’ne bağımsız araştırmacı Defne Kadıoğlu Polat, City University of New York’tan Zeynep Selen Artan-Bayhan ve Florida Üniversitesi’nden Tolga Tezcan layık görüldüler.

Sabancı Üniversitesi Onursal Başkanı merhum Sakıp Sabancı’nın vasiyeti üzerine verilen ve bu yıl ki konunun “Gündelik Yaşamda Türkiye Kökenli Avrupalılar” olarak belirlendiği “Sakıp Sabancı Uluslararası Araştırma Ödülü”nün Jüri Özel Ödülü’nü kazanan Unat konuşmasına göç hareketlerinin insanlık tarihi kadar uzun olduğuna vurgu yaparak başladı. Abadan-Unat, özellikle emek göçü denilen toplumsal hareketin, Türkiye’de ancak İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen 50’li yıllarda önce bireysel sonra daha geniş çaplı gruplar halinde ortaya çıktığını ifade etti.

Nermin Abadan-Unat Türk dış göçünü iki aşamada değerlendirdi. Birinci aşamada, 1950’lerde bireysel göçün, sadece kişisel temas ve özel aracılar ile gerçekleştirilebildiğini söyledi. Türklerin, 1961 Anayasası’nın kabulü ile ülkeden serbestçe çıkıp girmek gibi bir temel hak kazanmaları ile durumun çok değiştiğine dikkat çekti. İkinci aşamada önemli iki değişiklik olduğunu belirten Nermin Abadan-Unat, “Demokratik Alman Cumhuriyeti batıya kaçmak isteyenleri engellerken, Türkiye ilk Beş Yıllık Kalkınma Planı (1962-67) hazırlayanlar hakim işsizlik nedeni ile ‘artan iş gücü ihracını’ gerçekleştirmeyi kararlaştırdılar” dedi. “1961’de Türkiye ve Almanya arasında imzalanan anlaşmaya göre ilk önce sadece erkeklerden oluşan işçi kontenjanları bir yıllığına yurt dışına gidecek ve ‘dönüşümlük’ ilkesine dayanarak yeni bilgilerle donatılmış olarak dönüp ulusal endüstrileşmeye katkıda bulunacaklardı. Gerçekte şunlar oldu: İşçilerimize nereye gideceklerini bilmeden 3 dakikalık süre içinde mukaveleler imzalattılar, yaptıkları işi 1-3 saatte öğrendiler, %40 hiçbir alet kullanmadan işlerini yaptılar, medenî durumlarına bakılmaksızın ‘Heim-kolektif yatakhane’lerde barındırıldılar” diye devam etti.

Unat, Türkiye’nin yeni kuşaklara sunulan eğitim fırsatlarından faydalanacağı ve var olan nüfus açığı aranan nitelliklere sahip bir işgücü oluşturacağı konusunda beslenen ümitlerin gerçekleşmemesinde her şeyden önce kabul eden ülkelerin güttükleri göç politikasında aranması gerektiğini söyledi. “Türkleri en yüksek oranda kabul eden Almanya’da yeni işçi alımına son verdikten sonra Türk göçmenlerin ülkelerine döneceklerini sanıldı. Beklentileri gerçekleşmeyince özellikle CDU dönemin başbakanlığı boyunca göçmenlerin ülkelerine dönmeleri için özendirici yasalar kabul edilmiştir. Aile başkanına 10.500 DM, her çocuk için 1.500 DM ödenmiştir. Bu özendirici yasa sonucu olarak yaklaşık 250.000 Türk yurttaşı anayurda dönmüştür” diyerek devam etti.

Nermin Abadan-Unat, 2007’den bu yana internet yoluyla ülkeleri ve çevreleriyle sürekli iletişim halinde bulunan yurttaşların “Ulus ötesi” bir kimlikle iki taraflı bağlılıklar içinde bulunduklarını söyledi. Ulus ötesi alanların genişlemesinin Türk kökenli yeni Avrupalıları kamusal hayatta daha görünür yaptığını belirten Abadan-Unat, bu gelişmenin 1990’dan sonra iki Almanya’nın birleşmesi ve Ortadoğu’daki savaşların yayılması, IŞİD gibi radikal İslamcı örgütlerin terör eylemleriyle Avrupa’nın birçok ülkesinde yoğun bir İslamafobi yarattığına dikkat çekti. Son üç yıl çok yüksek sayılarla Avrupa’ya akın eden sığınmacıların çoğunluğunun Müslüman olmalarının da durumu daha da keskinleştirdiğini ve daha önce göçmen kabul eden ülkeler tarafından uygulanmak istenen ‘çok kültürlülük’ politikası terk edildiğine dikkat çekti.

Uluslararası ilişkilerin karmaşıklığı sonucunda AB devletlerinde giderek artan bir ‘aşırı ulusçuluk’ hareketi gözlendiğini ifade eden Abadan-Unat, Thomas Faist’in belirttiği ‘ulusötesi alanların genişlemesi ve aktörlerin etkinliğinin artması’nın, Türk kökenli Yeni Avrupalıların bütünleşme süreci boyunca iki taraflı bir sorumluluk yarattığını söyledi. Nermin Abadan-Unat “Kabul eden ve yollayan devletler açısından ‘asimetrik-bakışımsız’ bir durum yansıtan bu soruna altmış yıldan bu yana gereken önemi gösterilmemiştir” dedi.

Nermin Abadan-Unat “İletişim alanında dünyayı saran ağlar çoğaldıkça yeni vatandaşların gereksinmelerine öncelik tanımak şart. Günümüzde illegal hareketler, yatırımcı göç, emekli göçü, iklime bağlı göç, dairesel göç hareketleri ortaya çıktıkça yurttaşlık kimliklerinde ortaya çıkan önemli farklılıkları sürekli bilimsel yöntemlerle izlenmesi şarttır. Ulusal ötesi toplumsal kimlikleri görmemezlikten gelemeyiz” diyerek sözlerine son verdi.

Eşit ağırlıklı verilen üç “Makale Ödülü”

  • “Hiç olmazsa bir evimiz var: Soylulaştırılan Bir Berlin Mahallesinde Yaşayan Türkiyeli Göçmenlerin Gündelik Deneyimleri” başlıklı makalesiyle bağımsız araştırmacı Defne Kadıoğlu Polat
  • “Yurtdışında İbadet: Almanya ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Türkiyeli Göçmenlerin Dinsel Sınırları ve Deneyimleri” başlıklı makalesiyle City University of New York’tan Zeynep Selen Artan-Bayhan
  • “Köprü Kurmak mı, Yakmak mı? Gurbetçilerin Geriye Dönüş Niyetleri” başlıklı makalesiyle Florida Üniversitesi’nden Tolga Tezcan layık görüldü.

Nermin Abadan Unat ödülünü; Sabancı Üniversitesi Kurucu Mütevelli Heyeti Başkanı Güler Sabancı ve Sabancı Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ayşe Kadıoğlu’ndan aldı. Makale ödülleri sahipleri ise ödüllerini Sabancı Üniversitesi Mütevelli Heyeti Üyesi Sevil Sabancı ve Rektör Prof. Dr. Ayşe Kadıoğlu’ndan aldılar.

2017 Sakıp Sabancı Jüri Özel Ödülü Nermin Abadan Unat’a verildi yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
6097
Tıpksının aynısı taklit https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/tipksinin-aynisi-taklit Mon, 07 Nov 2016 12:09:53 +0000 http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=4211 İngiltere’nin en popüler gazetesi Daily Mail, Hisarönü çarşısından üç fotoğraf yayınladı. Birincisinde “Marc Spenger” adlı bir dükkan görülüyor. Tabelasında “Made in Turkey” yazılı. Hemen yanında “Nexst” adlı bir başkası var. Tabelasının kenarında yine “Made in Turkey”. Bir başka dükkanın adı “Selfridğez”. Ve bir de süpermarket: “Azda.” (17.10.16) Buradaki isimler, Hisarönü çarşısında dolaşacak İngiliz turistlere şirinlik olsun diye konulmuş “diyelim.” İngiltere giyim-kuşam ve (Türkiye’de tanınmayan gıda-yiyecek) markası Marks and Spencer, giyimde marka Next, Londra’da 1909’dan beri faal, şık, pahalı büyük perakende satış mağazası Selfridges, yaygın süpermarket zinciri Asda, Hisarönü’nde Türkçeleşmiş isimleriyle turistlerin karşısında. Tabelalarda “Made in Turkey” diye yazması, açıkça, burada satılanların Made in Turkey olduğunun da ilanı. Gazete, “Dünyanın en tuhaf çarşısında yürürken kendinizi hala İngiltere’de sanabilirsiniz. Buradaki dükkanlar İngiliz dükkanlarından esinlenmiş” diyerek dalgasını geçmiş. Haberde “taklit, sahte” sözcükleri yok ama fotoğrafları gören, isimleri okuyan herkesin aklından bu sözcüklerin geçeceği kesin. Kenar not: Daily Mail’i her ay 10.6 milyon kişi satın alır. Web sitesini her ay 200 milyon tekil kişi tıklar. (Devletin resmi verisi, 2015). Google’a “Turkey fake goods” (sahte/çakma ürünler) yazdığınızda 1.8 milyon madde geliyor. Süper model Kate Moss’un Bodrum’a gittikçe “gerçek kadar başarılı taklit” (genuine fake!) çanta satın aldığı sır değil. YouTube’da videosu bile var. Yine Daily Mail’de, Bodrum’daki favori dükkanında dükkan sahibiyle omuz omuza çektirdiği güleç fotoğrafları yine Google’da. Ve sadece Kate Moss da değil elbette bu “gerçek kadar başarılı taklit” ürünlerin peşinde olanlar. Dünya turizminin nabzını tutan TripAdvisor’da Bitez, Marmaris ve İçmeler, Fethiye, Kuşadası gibi beldelerdeki dükkanların adresleri bile var. OECD’nin Taklit ve Korsan Ürünler Ticareti (Trade in Counterfeit and Pirated Goods 2016) Raporuna göre Türkiye, Çin’den sonra dünyada en çok sahte ürün üreten ikinci ülke. Ama Çin’in % 63.2 payı o kadar büyük ki, Türkiye’nin % 3.3’ü azıcık kalıyor. Dünya çapındaki sahtecilik 461 milyar Dolara ulaşmış. ABD Ticaret Odası tarafından yine bu yıl yayınlanan “Küresel Sahteciliğin Boyutları” (Measuring the Magnitude of Global Counterfeiting) raporunda ülkemizin bu konudaki “katkısını” gösteren veriler var. Dünyada 38 ülke arasında sahteciliğin bir numaralı merkezi Ukrayna: 1.9 milyar Dolarlık sahte ürün ürettiği saptanmış. Bu piyasanın % 4.9’u Ukrayna’nın. Onu izleyen ikinci ülke Hindistan (1.772 milyar Dolar). Üçüncü Rusya (1.727 milyar). Ve Türkiye dördüncü sırada: 1.720 milyar Dolar. Dünya piyasasının % 4.26’sı Türklerin. Yine bu raporun verilerine göre, Türkiye’den sahte ürün en çok Avrupa Birliği’ne gidiyor. Çin ve Hong Kong’un ardından Türkiye üçüncü ülke. Sahte ürünlerin “değeri” 50.6 milyon Euro. Gümrüklerde yakalanan Türk kaynaklı sahte ürünlerin değeri (2013) ise 699.3 milyon Doları bulmuş. Aradan geçen 3 yılda bu rakam acaba kaça yükseldi? Ve tabii, Çin ve Hong Kong, hem ABD, hem AB, hem Japonya’ya sahte ürün ihraç etmekte hep öndeler. Tam da tasarım ve inovasyon sözcüklerinin en çok kullanıldığı bu haftalarda bu veriler; telif hakları, entelektüel sermayenin korunması, patentli veya marka tescilli özgün tasarımın önemi gibi konularda alınacak çok uzun bir yolumuz olduğunu gösteriyor. Türkiye İhracatçılar Meclisi Başkanı Mehmet Büyükekşi yine haklı: “Artık, taklit değil, tasarım istiyoruz. Ancak bu şekilde yüksek katma değer yaratarak, küresel arenada rekabet gücü sağlayabiliriz.” (19.10.16) Edip Emil Öymen *Bu yazı 07.11.2016 tarihli Dünya gazetesinde yayınlandı.

Tıpksının aynısı taklit yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
İngiltere’nin en popüler gazetesi Daily Mail, Hisarönü çarşısından üç fotoğraf yayınladı. Birincisinde “Marc Spenger” adlı bir dükkan görülüyor. Tabelasında “Made in Turkey” yazılı. Hemen yanında “Nexst” adlı bir başkası var. Tabelasının kenarında yine “Made in Turkey”. Bir başka dükkanın adı “Selfridğez”. Ve bir de süpermarket: “Azda.” (17.10.16)

Buradaki isimler, Hisarönü çarşısında dolaşacak İngiliz turistlere şirinlik olsun diye konulmuş “diyelim.” İngiltere giyim-kuşam ve (Türkiye’de tanınmayan gıda-yiyecek) markası Marks and Spencer, giyimde marka Next, Londra’da 1909’dan beri faal, şık, pahalı büyük perakende satış mağazası Selfridges, yaygın süpermarket zinciri Asda, Hisarönü’nde Türkçeleşmiş isimleriyle turistlerin karşısında.

Tabelalarda “Made in Turkey” diye yazması, açıkça, burada satılanların Made in Turkey olduğunun da ilanı. Gazete, “Dünyanın en tuhaf çarşısında yürürken kendinizi hala İngiltere’de sanabilirsiniz. Buradaki dükkanlar İngiliz dükkanlarından esinlenmiş” diyerek dalgasını geçmiş. Haberde “taklit, sahte” sözcükleri yok ama fotoğrafları gören, isimleri okuyan herkesin aklından bu sözcüklerin geçeceği kesin. Kenar not: Daily Mail’i her ay 10.6 milyon kişi satın alır. Web sitesini her ay 200 milyon tekil kişi tıklar. (Devletin resmi verisi, 2015).

Google’a “Turkey fake goods” (sahte/çakma ürünler) yazdığınızda 1.8 milyon madde geliyor. Süper model Kate Moss’un Bodrum’a gittikçe “gerçek kadar başarılı taklit” (genuine fake!) çanta satın aldığı sır değil. YouTube’da videosu bile var. Yine Daily Mail’de, Bodrum’daki favori dükkanında dükkan sahibiyle omuz omuza çektirdiği güleç fotoğrafları yine Google’da. Ve sadece Kate Moss da değil elbette bu “gerçek kadar başarılı taklit” ürünlerin peşinde olanlar. Dünya turizminin nabzını tutan TripAdvisor’da Bitez, Marmaris ve İçmeler, Fethiye, Kuşadası gibi beldelerdeki dükkanların adresleri bile var.

OECD’nin Taklit ve Korsan Ürünler Ticareti (Trade in Counterfeit and Pirated Goods 2016) Raporuna göre Türkiye, Çin’den sonra dünyada en çok sahte ürün üreten ikinci ülke. Ama Çin’in % 63.2 payı o kadar büyük ki, Türkiye’nin % 3.3’ü azıcık kalıyor. Dünya çapındaki sahtecilik 461 milyar Dolara ulaşmış.

ABD Ticaret Odası tarafından yine bu yıl yayınlanan “Küresel Sahteciliğin Boyutları” (Measuring the Magnitude of Global Counterfeiting) raporunda ülkemizin bu konudaki “katkısını” gösteren veriler var. Dünyada 38 ülke arasında sahteciliğin bir numaralı merkezi Ukrayna: 1.9 milyar Dolarlık sahte ürün ürettiği saptanmış. Bu piyasanın % 4.9’u Ukrayna’nın. Onu izleyen ikinci ülke Hindistan (1.772 milyar Dolar). Üçüncü Rusya (1.727 milyar). Ve Türkiye dördüncü sırada: 1.720 milyar Dolar. Dünya piyasasının % 4.26’sı Türklerin.

Yine bu raporun verilerine göre, Türkiye’den sahte ürün en çok Avrupa Birliği’ne gidiyor. Çin ve Hong Kong’un ardından Türkiye üçüncü ülke. Sahte ürünlerin “değeri” 50.6 milyon Euro. Gümrüklerde yakalanan Türk kaynaklı sahte ürünlerin değeri (2013) ise 699.3 milyon Doları bulmuş. Aradan geçen 3 yılda bu rakam acaba kaça yükseldi? Ve tabii, Çin ve Hong Kong, hem ABD, hem AB, hem Japonya’ya sahte ürün ihraç etmekte hep öndeler.

Tam da tasarım ve inovasyon sözcüklerinin en çok kullanıldığı bu haftalarda bu veriler; telif hakları, entelektüel sermayenin korunması, patentli veya marka tescilli özgün tasarımın önemi gibi konularda alınacak çok uzun bir yolumuz olduğunu gösteriyor.

Türkiye İhracatçılar Meclisi Başkanı Mehmet Büyükekşi yine haklı: “Artık, taklit değil, tasarım istiyoruz. Ancak bu şekilde yüksek katma değer yaratarak, küresel arenada rekabet gücü sağlayabiliriz.” (19.10.16)

Edip Emil Öymen
*Bu yazı 07.11.2016 tarihli Dünya gazetesinde yayınlandı.

Tıpksının aynısı taklit yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
4211