<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>türkçe arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/turkce/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/turkce</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Fri, 02 Feb 2018 08:19:58 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Tercüme edilemez eserden üç tane Türkçe çeviri</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/tercume-edilemez-eserden-uc-tane-turkce-ceviri</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Edip Emil Öymen]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 27 Jan 2018 10:57:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edip Emil Öymen]]></category>
		<category><![CDATA[Finnegan Uyanması]]></category>
		<category><![CDATA[Finnegans Wake]]></category>
		<category><![CDATA[irlanda]]></category>
		<category><![CDATA[james joyce]]></category>
		<category><![CDATA[kelimeler]]></category>
		<category><![CDATA[kitap]]></category>
		<category><![CDATA[sözcükler]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe]]></category>
		<category><![CDATA[yazar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=9068</guid>

					<description><![CDATA[<p>İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın; Türk dili ve edebiyatı uzmanı, Türkçe-İngilizce karşılıklı şiirsel çevirileriyle ünlü Prof. Dr. Talat Halman anısına başlattığı Çeviri Ödülü’nü bu yıl “çevrilemez” diye bilinen bir eseri çeviren Fuat Sevimay kazandı. Böylece, bu “çevrilemez” eserin şimdi üçüncü Türkçe çevirisi oldu: 1996’da Nevzat Erkmen, 2015’te Umur Çelikyay’ın ardından 2016’da Sevimay’ınki geldi 647 sayfa olarak. İrlandalı yazar James Joyce’un “Finnegans Wake” (Finnegan Uyanması) adlı eseri öyle bilinir çünkü, yazıldığı İngiliz dilinde bile zaten anlaşılamayan, dile özgü şifreleri olan, başka dillerden sözcüklerden oluşan bir şuur seli/bilinç akışı metni. Türetilmiş sözcükler, söz ve ses oyunları, çokanlamlı sözcükler, cümleler de cabası. Ve çok çok uzun. Bilmece gibi. Bir de “anlık sözcükler” (quand) kullanmış yazar. O an için uydurulmuş, kültürel temeli olmayan, tanımsız sözcükler. Şimdi bu bilmecenin bir değil, iki değil, üç Türkçe çevirisi var. Bu da bize özgü tuhaf bir rekor. Bir yazı heykeltraşı James Joyce (1882-1941) İrlanda’dan genç yaşta ayrılarak yaşamı boyunca bir Avrupa Göçmeni olarak İtalya, İsviçre, Fransa’da yaşadı. Başlangıçta “anlaşılır” eserler veren Joyce, zaman içinde daha karmaşık, rüya âlemi gibi, kâbuslu bir anlatım biçimine doğru kaydı. Roman denildiği zaman giriş-gelişme-sonuç şablonuna alışmış okur kitlesi için Joyce’un eserleri tuhaf, okunamaz, anlaşılmaz bir biçim aldı. 1920’lerde “yenilikçilik” diye bir kavram yokken, aslında Joyce edebiyatta yenilikçi bir yazım biçimi icat etmişti. Bir yazı heykeltraşıydı. Örneğin, onu dünya çapında ünlü yapan “Ulysses” adlı romanında, kurguyu antik Yunan döneminde Homeros’un Odyssea (Odise) destanına uyarlamıştı: Eserin kahramanı Leopold Bloom (Ulysses). Dedalus (Ulysses’in oğlu Telemachus). Molly (Ulysses’in eşi Penelope). 800 sayfalık romanda tek bir günü, 16 Haziran 1904’te bu üç baş ve diğer karakterlerin zihninden anlatıyordu. En ince ayrıntıları da eklediği için roman, derhal ahlaka aykırı bulundu, yasaklandı. ABD’de ancak 1934’te, İngiltere’de 1936’da, İrlanda’da 1960’da yayınlanmasına izin verildi. Gözü görmeyen yazar Joyce’un, 6 yaşında teşhis edilen göz rahatsızlığı, zaman içinde gittikçe artan çoklu semptomlu kronik göz hastalıklarına dönüştü. Olgunluk yıllarında bir gözü görmeyen, öbür gözü yüzde 10 ancak görebilen Joyce, çığır açan eserlerini binbir zahmet ve çileyle yazdı. O dönemin, bugüne göre pek ilkel ameliyat sistemleri ve tedavi biçimleri sonuç vermediği gibi, Joyce’da başka hastalıklar da çıktı. Eşi ve yakınları, onun ölümünden sonra bazı belgelerini yaktığı için kesin bir şey söylenemiyor, ama araştırmalar, Joyce’da firengi olduğunu gösteriyor. Henüz antibiyotiklerin bilinmediği o dönemde firengi, belsoğukluğu, verem, sıtma, su çiçeği gibi bugün “tarih” olan hastalıklar çok yaygındı. Yaşamını karartan sağlık sorunları yetmez gibi, üzerine titrediği kızı Lucia, yavaş yavaş şizofreniye kaydı. Fransa’da akıl hastanesine yatırıldığında 28 yaşındaydı. Sağlık ve para sorunları, sürekli göçmen olarak, Avrupa’nın İkinci Savaşa doğru gittiği o ümitsiz dönemde tam 17 yıl uğraşarak yazdığı “Finnegans Wake” 1939’da yayınlanabildi. Ama yazarın gözü görmüyordu. Kitap hatalı dizilmişti. Kitabın “gerçek” metne dayalı basımı ancak 1984’te mümkün olabildi. Anavatanı onu reddetti Joyce, 1940’da Nazi işgali altındaki Fransa’dan, zar zor sığınabildiği Zürih’e vardıktan bir ay sonra mide kanamasından öldü. Sonu, her halde bütün streslerinin bir sonucuydu. Anavatanı İrlanda, onun ölüsünü bile kabul etmedi. Cenazesi Zürih’te gömüldü. Ama Joyce’un, sağlığını hiçe sayarak, dev eserlerini insanlığa nasıl armağan ettiğini sonraki kuşaklar takdir ettiler. Şimdi Joyce, İrlanda’nın “ruhunu” temsil eden en güçlü yazarı olarak baş köşede. İrlanda ve tanındığı ülkelerde her yıl 16 Haziran, “Bloomsday” olarak kutlanıyor. Ölümünden 77 yıl sonra Hollywood, baba-kız öyküsünü filme alıyor. Joyce’u Taht Oyunları’ndaki Aidan Gillen (Lord Petyr) canlandıracak. Edip Emil Öymen *Bu yazı 26.01.2018 tarihli Dünya gazetesinde yayınlandı.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/tercume-edilemez-eserden-uc-tane-turkce-ceviri">Tercüme edilemez eserden üç tane Türkçe çeviri</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın; Türk dili ve edebiyatı uzmanı, Türkçe-İngilizce karşılıklı şiirsel çevirileriyle ünlü Prof. Dr. Talat Halman anısına başlattığı Çeviri Ödülü’nü bu yıl “çevrilemez” diye bilinen bir eseri çeviren Fuat Sevimay kazandı. Böylece, bu “çevrilemez” eserin şimdi üçüncü Türkçe çevirisi oldu: 1996’da Nevzat Erkmen, 2015’te Umur Çelikyay’ın ardından 2016’da Sevimay’ınki geldi 647 sayfa olarak.</p>
<p>İrlandalı yazar James Joyce’un “Finnegans Wake” (Finnegan Uyanması) adlı eseri öyle bilinir çünkü, yazıldığı İngiliz dilinde bile zaten anlaşılamayan, dile özgü şifreleri olan, başka dillerden sözcüklerden oluşan bir şuur seli/bilinç akışı metni. Türetilmiş sözcükler, söz ve ses oyunları, çokanlamlı sözcükler, cümleler de cabası. Ve çok çok uzun. Bilmece gibi. Bir de “anlık sözcükler” (quand) kullanmış yazar. O an için uydurulmuş, kültürel temeli olmayan, tanımsız sözcükler. Şimdi bu bilmecenin bir değil, iki değil, üç Türkçe çevirisi var. Bu da bize özgü tuhaf bir rekor.</p>
<p><strong>Bir yazı heykeltraşı</strong></p>
<p>James Joyce (1882-1941) İrlanda’dan genç yaşta ayrılarak yaşamı boyunca bir Avrupa Göçmeni olarak İtalya, İsviçre, Fransa’da yaşadı. Başlangıçta “anlaşılır” eserler veren Joyce, zaman içinde daha karmaşık, rüya âlemi gibi, kâbuslu bir anlatım biçimine doğru kaydı. Roman denildiği zaman giriş-gelişme-sonuç şablonuna alışmış okur kitlesi için Joyce’un eserleri tuhaf, okunamaz, anlaşılmaz bir biçim aldı. 1920’lerde “yenilikçilik” diye bir kavram yokken, aslında Joyce edebiyatta yenilikçi bir yazım biçimi icat etmişti. Bir yazı heykeltraşıydı. Örneğin, onu dünya çapında ünlü yapan “Ulysses” adlı romanında, kurguyu antik Yunan döneminde Homeros’un Odyssea (Odise) destanına uyarlamıştı: Eserin kahramanı Leopold Bloom (Ulysses). Dedalus (Ulysses’in oğlu Telemachus). Molly (Ulysses’in eşi Penelope). 800 sayfalık romanda tek bir günü, 16 Haziran 1904’te bu üç baş ve diğer karakterlerin zihninden anlatıyordu. En ince ayrıntıları da eklediği için roman, derhal ahlaka aykırı bulundu, yasaklandı. ABD’de ancak 1934’te, İngiltere’de 1936’da, İrlanda’da 1960’da yayınlanmasına izin verildi.</p>
<p><strong>Gözü görmeyen yazar</strong></p>
<p>Joyce’un, 6 yaşında teşhis edilen göz rahatsızlığı, zaman içinde gittikçe artan çoklu semptomlu kronik göz hastalıklarına dönüştü. Olgunluk yıllarında bir gözü görmeyen, öbür gözü yüzde 10 ancak görebilen Joyce, çığır açan eserlerini binbir zahmet ve çileyle yazdı. O dönemin, bugüne göre pek ilkel ameliyat sistemleri ve tedavi biçimleri sonuç vermediği gibi, Joyce’da başka hastalıklar da çıktı. Eşi ve yakınları, onun ölümünden sonra bazı belgelerini yaktığı için kesin bir şey söylenemiyor, ama araştırmalar, Joyce’da firengi olduğunu gösteriyor. Henüz antibiyotiklerin bilinmediği o dönemde firengi, belsoğukluğu, verem, sıtma, su çiçeği gibi bugün “tarih” olan hastalıklar çok yaygındı. Yaşamını karartan sağlık sorunları yetmez gibi, üzerine titrediği kızı Lucia, yavaş yavaş şizofreniye kaydı. Fransa’da akıl hastanesine yatırıldığında 28 yaşındaydı. Sağlık ve para sorunları, sürekli göçmen olarak, Avrupa’nın İkinci Savaşa doğru gittiği o ümitsiz dönemde tam 17 yıl uğraşarak yazdığı “Finnegans Wake” 1939’da yayınlanabildi. Ama yazarın gözü görmüyordu. Kitap hatalı dizilmişti. Kitabın “gerçek” metne dayalı basımı ancak 1984’te mümkün olabildi.</p>
<p><strong>Anavatanı onu reddetti</strong></p>
<p>Joyce, 1940’da Nazi işgali altındaki Fransa’dan, zar zor sığınabildiği Zürih’e vardıktan bir ay sonra mide kanamasından öldü. Sonu, her halde bütün streslerinin bir sonucuydu. Anavatanı İrlanda, onun ölüsünü bile kabul etmedi. Cenazesi Zürih’te gömüldü.</p>
<p>Ama Joyce’un, sağlığını hiçe sayarak, dev eserlerini insanlığa nasıl armağan ettiğini sonraki kuşaklar takdir ettiler. Şimdi Joyce, İrlanda’nın “ruhunu” temsil eden en güçlü yazarı olarak baş köşede. İrlanda ve tanındığı ülkelerde her yıl 16 Haziran, “Bloomsday” olarak kutlanıyor. Ölümünden 77 yıl sonra Hollywood, baba-kız öyküsünü filme alıyor. Joyce’u Taht Oyunları’ndaki Aidan Gillen (Lord Petyr) canlandıracak.</p>
<p><strong>Edip Emil Öymen</strong></p>
<p><strong><em>*Bu yazı 26.01.2018 tarihli Dünya gazetesinde yayınlandı. </em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/tercume-edilemez-eserden-uc-tane-turkce-ceviri">Tercüme edilemez eserden üç tane Türkçe çeviri</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">9068</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Çivisi çıkınca dünyanın, korku mu egemen oluyor?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/civisi-cikinca-dunyanin-korku-mu-egemen-oluyor</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 23 Dec 2016 10:22:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editör ne diyor?]]></category>
		<category><![CDATA[21. yüzyıl]]></category>
		<category><![CDATA[aziz sancar]]></category>
		<category><![CDATA[esir almak]]></category>
		<category><![CDATA[google]]></category>
		<category><![CDATA[hayat]]></category>
		<category><![CDATA[IPNI]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[kayseri]]></category>
		<category><![CDATA[korku]]></category>
		<category><![CDATA[matematik]]></category>
		<category><![CDATA[paris]]></category>
		<category><![CDATA[terör]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe]]></category>
		<category><![CDATA[zeliha kılıç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=4798</guid>

					<description><![CDATA[<p>Derin bir bunalım çağında yaşıyoruz. Hayır, sadece ülkemizdeki terörü ile yaşattığı dehşeti ve siyasetin çıkmazlarını kastederek söylemiyoruz bunu. Terörün adeta egemenliği tüm toplumları belirli derecelerde etkiliyor, esir alıyor. Bunun adına, korku da diyebilirsiniz. Bir bunalım çağı. 21. yüzyıl yeni doğumlara gebe mi? Evet, bu sarsıntıdan yeni ve daha insani şeylerin çıkması zorunlu, yoksa bugünkü koşullarla yaşamın evrensel boyutta sürdürülmesi mümkün değil. Artık her ülke, evrensellik içinde bir parça. Dolayısıyla dünya ve tüm ülkeler büyük bir etkileşimde. Terör ve korku. Paris’ten İstanbul’a, Kayseri’ye… Tabii esas dehşet savaş alanlarında sürüyor. Terör mü evrensel bunalımı doğuruyor, yoksa terör evrensel bunalımın bir ürünü, sonucu mu? Bu derinlemesine tartışılması gerekiyor, tartışılıyor da. Terörün bir de toplumsal maliyeti var, insana, topluma, geniş kitlelere, tabii ki siyasete de. Psikiyatri profesörü Kemal Kuşçu ile konuştuk. Nasıl bir toplum olduk, nereye sürükleniyoruz, terör ve yarattığı korku nasıl bir mekanizmayı çalıştırıyor? Davranışlarımızı nasıl etkiliyor? Siyaset toplumsal korkuyu nasıl kullanıyor? Bunlara yanıt almaya çalıştık. Bu söyleşinin yanında dünya nelerden korkuyor başlığı altındaki büyük grafikte, korku ve duyguların izini sürüyoruz. Ülkelerin en çok duyarlı oldukları korku ne? Google Translate’te Türkçe çeviri Bir de baktık ki Google daha güzel Türkçe konuşmaya başladı. 10 yıldır kullandığı çeviri algoritmasını değiştirince, kullanıcılar büyük bir başarıyla karşılaştılar. Ama hala sorunları büyük. Cem Say bu olayı yazdı. Aziz Sancar, kendi üniversitesinde doktora yapan Zeliha Kılıç’ın iyi bir ödül aldığını duyurunca, biz de Zeliha’ya sayfalarımıza taşıdık. Önemli, çünkü iyi bir matematikçi sivriliyor. Dünyada gizli açlığa çare üretecek çalışmalarıyla uluslararası IPNI ödülü alan bir bilimcimizi tanıtıyoruz: İsmail Çakmak. Başka bir ödüllü bilim insanımız da Melih Acar. Kök hücreler üzerinde derinlemesine çalışmalarıyla kendisinden bahsettiren Acar, şimdi yeni projesine Avrupa’dan önemli bir destek aldı. Melih Acar, BAU sayfasında çalışmalarını anlatıyor. Müfit Akyos, değerli araştırmacılarımızın ülke dışına çıkışını konu ettiği makalesine “Kelebeklerin göçü devam ediyor” başlığını koydu. Doğan Kuban, yine uygarlık ve çağdaşlık konusuna bu kez başka bir açıdan derinlemesine dalarken, Bozkurt Güvenç terör ve demokrasiyi irdeledi. Tanol Türkoğlu’nun “Global dijital isyan”ını mutlaka okuyun. Mustafa Çetiner de bilim dünyamızda çok ilginç bir bilim hırsızlığını gündeme getirdi. HBT kök salıyor. Dursun Kökatmış, mesajında “Yakında HBT okurları bir sivil toplum dayanışmasına dönüşürse, şaşırmayın” diye moral verirken, Amerika’dan Serdar Kıykıoğlu şöyle diyor: &#8220;Her yazıyı zevkle okuyorum&#8221; &#8220;HBT’ye geçen hafta abone oldum. Emin olunuz her yazıyı büyük zevkle okuyorum. Cumhuriyet’te BT ekinin nezih yaklaşımını, ruhunu HBT’ye artırarak taşımışsınız; minnettarım. Söyleyecek, yazacak çok şey var. İzin verirseniz, ileride kafama takılı kalan fikirlerimi sizinle paylaşmak isterim. Arzu ederim ki sizler gibi aydınlarımız sayesinde, ülkemiz bir gün müspet bilimleri benimser; her yere sinmiş olan aymazlık yok olur. İnsanımızı düşünerek, kanıt göstererek konuşmayı, araştırmayı, birbirlerini dinlemeyi öğrenir; doğruyu, bilimi arar, yaratır, uygular hale gelir. İsterim ki her konuda en kısa yoldan, kişisel çıkar aramak yerine, uzun vadeli, birlikte kazanç düşüncesi hâkim olur ve bir gün 1 + 1 = 3 olduğunu herkes fark eder&#8230;” Geleceği kuruyoruz: HBT ile böyle bir iddiamız var ve her Cuma’yı beyin besleme günü ilan edeli çok oldu. Haberiniz var mı? Gelecek Cuma’ya kadar sevgi, dostluk ve barışla kalın.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/civisi-cikinca-dunyanin-korku-mu-egemen-oluyor">Çivisi çıkınca dünyanın, korku mu egemen oluyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Derin bir bunalım çağında yaşıyoruz. Hayır, sadece ülkemizdeki terörü ile yaşattığı dehşeti ve siyasetin çıkmazlarını kastederek söylemiyoruz bunu. Terörün adeta egemenliği tüm toplumları belirli derecelerde etkiliyor, esir alıyor. Bunun adına, korku da diyebilirsiniz.</p>
<p>Bir bunalım çağı. 21. yüzyıl yeni doğumlara gebe mi? Evet, bu sarsıntıdan yeni ve daha insani şeylerin çıkması zorunlu, yoksa bugünkü koşullarla yaşamın evrensel boyutta sürdürülmesi mümkün değil. Artık her ülke, evrensellik içinde bir parça. Dolayısıyla dünya ve tüm ülkeler büyük bir etkileşimde.</p>
<p>Terör ve korku. Paris’ten İstanbul’a, Kayseri’ye… Tabii esas dehşet savaş alanlarında sürüyor.</p>
<p>Terör mü evrensel bunalımı doğuruyor, yoksa terör evrensel bunalımın bir ürünü, sonucu mu?</p>
<p>Bu derinlemesine tartışılması gerekiyor, tartışılıyor da.</p>
<p>Terörün bir de toplumsal maliyeti var, insana, topluma, geniş kitlelere, tabii ki siyasete de. Psikiyatri profesörü Kemal Kuşçu ile konuştuk. Nasıl bir toplum olduk, nereye sürükleniyoruz, terör ve yarattığı korku nasıl bir mekanizmayı çalıştırıyor? Davranışlarımızı nasıl etkiliyor? Siyaset toplumsal korkuyu nasıl kullanıyor? Bunlara yanıt almaya çalıştık.</p>
<p>Bu söyleşinin yanında dünya nelerden korkuyor başlığı altındaki büyük grafikte, korku ve duyguların izini sürüyoruz. Ülkelerin en çok duyarlı oldukları korku ne?</p>
<p><strong>Google Translate’te Türkçe çeviri</strong></p>
<p>Bir de baktık ki Google daha güzel Türkçe konuşmaya başladı. 10 yıldır kullandığı çeviri algoritmasını değiştirince, kullanıcılar büyük bir başarıyla karşılaştılar. Ama hala sorunları büyük. <strong>Cem Say</strong> bu olayı yazdı.</p>
<p><strong>Aziz Sancar</strong>, kendi üniversitesinde doktora yapan <strong>Zeliha Kılıç</strong>’ın iyi bir ödül aldığını duyurunca, biz de Zeliha’ya sayfalarımıza taşıdık. Önemli, çünkü iyi bir matematikçi sivriliyor.</p>
<p>Dünyada gizli açlığa çare üretecek çalışmalarıyla uluslararası IPNI ödülü alan bir bilimcimizi tanıtıyoruz: <strong>İsmail Çakmak</strong>.</p>
<p>Başka bir ödüllü bilim insanımız da <strong>Melih Acar</strong>. Kök hücreler üzerinde derinlemesine çalışmalarıyla kendisinden bahsettiren Acar, şimdi yeni projesine Avrupa’dan önemli bir destek aldı. Melih Acar, BAU sayfasında çalışmalarını anlatıyor.</p>
<p><strong>Müfit Akyos</strong>, değerli araştırmacılarımızın ülke dışına çıkışını konu ettiği makalesine “Kelebeklerin göçü devam ediyor” başlığını koydu. <strong>Doğan Kuban,</strong> yine uygarlık ve çağdaşlık konusuna bu kez başka bir açıdan derinlemesine dalarken, <strong>Bozkurt Güvenç</strong> terör ve demokrasiyi irdeledi. <strong>Tanol Türkoğlu</strong>’nun “Global dijital isyan”ını mutlaka okuyun. <strong>Mustafa Çetiner</strong> de bilim dünyamızda çok ilginç bir bilim hırsızlığını gündeme getirdi.</p>
<p>HBT kök salıyor. <strong>Dursun Kökatmış</strong>, mesajında “Yakında HBT okurları bir sivil toplum dayanışmasına dönüşürse, şaşırmayın” diye moral verirken, Amerika’dan <strong>Serdar Kıykıoğlu</strong> şöyle diyor:</p>
<p><strong>&#8220;Her yazıyı zevkle okuyorum&#8221;</strong></p>
<p><em>&#8220;HBT’ye geçen hafta abone oldum. Emin olunuz her yazıyı büyük zevkle okuyorum. Cumhuriyet’te BT ekinin nezih yaklaşımını, ruhunu HBT’ye artırarak taşımışsınız; minnettarım. Söyleyecek, yazacak çok şey var. İzin verirseniz, ileride kafama takılı kalan fikirlerimi sizinle paylaşmak isterim. </em></p>
<p><em>Arzu ederim ki sizler gibi aydınlarımız sayesinde, ülkemiz bir gün müspet bilimleri benimser; her yere sinmiş olan aymazlık yok olur. İnsanımızı düşünerek, kanıt göstererek konuşmayı, araştırmayı, birbirlerini dinlemeyi öğrenir; doğruyu, bilimi arar, yaratır, uygular hale gelir. İsterim ki her konuda en kısa yoldan, kişisel çıkar aramak yerine, uzun vadeli, birlikte kazanç düşüncesi hâkim olur ve bir gün 1 + 1 = 3 olduğunu herkes fark eder&#8230;”</em></p>
<p>Geleceği kuruyoruz: HBT ile böyle bir iddiamız var ve her Cuma’yı beyin besleme günü ilan edeli çok oldu. Haberiniz var mı?</p>
<p>Gelecek Cuma’ya kadar sevgi, dostluk ve barışla kalın.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/civisi-cikinca-dunyanin-korku-mu-egemen-oluyor">Çivisi çıkınca dünyanın, korku mu egemen oluyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">4798</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Harf devrimi üzerine</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tevfikuyar/harf-devrimi-uzerine</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tevfik Uyar]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Dec 2016 21:37:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tevfik Uyar]]></category>
		<category><![CDATA[alfabe]]></category>
		<category><![CDATA[harf devrimi]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlıca]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=4414</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye gündeminde konuşulup tartışılanların, yazılıp çizilenlerin önemli bir bölümü artık doğruluktan uzak, ve hatta ahlâktan nasipsiz bir hâl almaya başladı. Harf devrimi de ideolojik gerekçelerle, bu saydığım noksanlıklar içerisinde dile getirilen, aklın, izanın alamayacağı türden iddialara, sözde &#8216;akıl&#8217; yürütmelere sıklıkla konu olur. Son günlerde -bağlantı vererek boşu boşuna popülarite kazandırmak istemediğim bir sitede- gördüğüm safsataların boyutu artık beni öyle bir hayrete uğrattı ki&#8230; Harf devrimi hakkında bir şeyler söyleme gereği hissettim. Evvela şu tespiti yapayım: Tüm bu yalan yanlış çıkarımların nedeni, Türkçeyi latin alfabesi ile yazma fikrinin Mustafa Kemal tarafından kısa bir süre içerisinde ve kendi tasarrufuyla alındığının filan sanılmasıdır. Bu nedenle, atfettikleri kötücül niyetlerle birlikte, &#8220;X için yaptılar, Y amacı güttüler..&#8221; gibi tarihsel bağlamından koparılmış yorumlara başvuruyorlar. Bu yüzden dilimizin alfabe serüvenini şöyle kısaca bir gözden geçirmekte fayda var&#8230; Buyrun&#8230; Türkçeye ait olduğu sanılan ama henüz çözülememiş bir takım yazıtlar sayılmazsa, Türkçenin ilk yazılı belgeleri Çoyr yazıtlarıdır. Bu tarihten bu yana geçen yaklaşık 14 yüzyıl içerisinde Türkçe toplamda 13 alfabe ile yazılmış. Geniş coğrafyalara yayılan ve uzun süre kullanılan alfabelerin sayısı ise beş: Köktürk, Uygur, Arap, Kiril ve Latin alfabeleri. Bu alfabeler arasında en uzun süre kullanılan alfabelerden biri de Uygur alfabesidir. Şaşırtıcı gelecek ama, Fatih Sultan Mehmet ve II. Bayezid uygur alfabesini bilmekte ve kullanmaktaydılar. Hem de saray içerisinde! Fatih&#8217;in Uzun Hasan ile Türkçe mektuplaşması uygur alfabesiyledir. 19. yüzyıl sonlarında Türkçe konuşurların yaşadığı coğrafyalarda Türkçe çeşitli alfabelerle yazılıp çizilmekteydi. Osmanlı coğrafyasında, arapçada bulunmayan ama Türkçede bulunan seslerin bir kısmını karşılaması için farsçadan bazı harflerin de ithal edildiği osmanlıya özel bir alfabe kullanılıyordu. Türkçedeki sesler harekelerle giderilmeye çalışılsa da -hepsi de giderilemiyordu-, matbaa basımlarında bu harekeler de kullanılamadığından zorluk iyice artıyordu. Türkçe kelimelerin yazımı zor diye fikir adamlarının çoğunluğu Türkçe yerine arapça kelimeleri tercih ediyordu, ki harf devriminin milli kültüre darbe vurduğunu düşünenler için bu bilginin önemli olduğunu düşünüyorum: Zira Türkçe kökenli Osmanlıca kelimeler sırf bu yüzden yazın hayatından gün geçtikçe siliniyor, yerlerini arap ve fars muadilleri alıyordu. Osmanlı fikir hayatının zengin olduğu, gazetelerin, mecmuaların gırla basıldığı o yıllarda, sanıyor musunuz ki kimse bu alfabe konusuna eğilmedi? Osmanlı&#8217;nın son yüzyılında alfabe tartışmaları zaten mevcuttu. Tartışmalar 19. yüzyılın ilk çeyreğinde başlamıştı. Ahmet Cevdet Paşa ve Münif Paşa tedavüldeki alfabenin yetersizliği fikrini dile ilk getirenlerden olmuşlardır. Daha sonra eğitim bakanlığı yapacak olan Münif Paşa 1862&#8217;de Osmanlı İlim Cemiyeti&#8217;ndeki bir sunumunda, Avrupa&#8217;da 6-7 yaşındaki çocukların bile fevkalade yazıp çizebildiğini, lakin osmanlı alfabesinin çok zor olduğunu, en azından yazarken harfleri kesinlikle birbirinden ayrı yazmak başta olmak üzere, elifbada ıslahat yapmak gereğine vurgu yapmıştır. Namık Kemal, Ali Suavi, Şemsettin Sami gibi Osmanlı fikir hayatının önemli temsilcileri ıslahatı savunan diğer önemli düşünürlerdir. Enver Paşa dahi &#8220;bir sese bir harf&#8221; ilkesinin hayata geçirilmesi gerektiğine inananlardandır. Hatta ordu içi yazışmada bu prensibi hayata geçirecek olmuş ama I. Dünya Savaşı&#8217;nın başlaması sonucunda ertelemiştir (Daha fazla bilgi için Bkz: Ordu Elifbası veya Hatt-ı Cedit). Kısacası tarih, o dönemde okuyup yazmış pek çok kimsenin alfabeden memnuniyetsizliğini yazar&#8230; Lakin ilk önce mesele &#8220;latin alfabesine&#8221; geçiş değil; Türkçe fonetiğiyle mevcut alfabenin uyumsuzluğudur. Peki neden sonra latin alfabesi tartışmaların merkezinde yer almaya başlamıştır? Çünkü, her şeyden önce, zaten osmanlının son dönemlerinde İstanbul&#8217;da gazetelerde, dergilerde, tabelalarda kısmen kullanılmaya başlanan bir alfabeydi. II. Meşrutiyet sıralarında arnavutların latin alfabesine geçişiyle birlikte de kuvvetli bir referans haline geldi. Latin alfabesi kullanan ülkelerin teknolojik üstünlüğünün de etkisi oldu şüphesiz: Otomatik telgraf makineleri Türkçenin latin alfabesiyle yazımını gerektirdiğinden, Türkçenin latin yazımının gayet kolay olduğunun görülmesine ve bu bilginin yayılmasına katkıda bulunuyordu. 1922&#8217;de de, yani bizden altı sene evvel, bizim en yakın lehçe komşumuz Azerbaycan latin alfabesine geçiş yapmasıyla latin alfabesi artık tartışmaların merkezine oturdu. Azerbaycan&#8217;ın bu geçişinden dört yıl sonra, 1926&#8217;da Bakü&#8217;de Türkiye&#8217;den temsilcilerin de katıldığı bir Türkiyat Kurultayı düzenlendi. Pek çok Türk coğrafyasından aralarında dönemin çok değerli türkologlarının da bulunduğu 71 türkiyatçının katıldığı bu kurultayda Türkçe için en uygun  alfabenin latince olduğu kararı çıktı. Elbette şiddetli latin harfi taraftarı olan Azerbaycan&#8217;ın bu sonuçta etkisi vardı. Kongreyi takiben Sovyet sınırlarındaki Nogaylar, Kırım, Özbekistan ve Kafkasya&#8217;daki Kumuklarhızla latin alfabesine geçiş yaptılar. Stalin&#8217;in 1936&#8217;daki talimatına dek bu geçiş sürdü ve sovyet sınırları içerisindeki türk toplulukları 1939&#8217;da zorunlu olarak Kiril alfabesine döndüler. Türkiye&#8217;ye dönersek: Kongre o dönemde Türkiye&#8217;deki fikir hayatını doğal olarak ikiye böldü: Bir kısım düşünür, latin harflerine geçişin sovyetlerin menfi bir planı olabileceğini düşünüp karşı çıkıyordu. Osmanlı dönemlerinden beridir ıslahat ve değişimi savunan geleneğin temsilcisi olan kesim ise hem modernleşme yolu olarak gördüğünden, hem de dilin fonetik yapısına uygunluğu nedeniyle latin alfabesine geçişi destekliyordu. Bazılarının özel amaç güderek &#8220;halkı tarihinden koparma niyetinde olduğunu&#8221; iddia etiği Mustafa Kemal, alfabe konusuna ezelden beridir bilimsel yaklaşmaktaydı. Kongreden önce de sonra da kurullar oluşturup, uzmanlara raporlar hazırlattırıp fikirlerini aldı. Kongreden çıkan bu karara da balıklama atlamadı. Önce dillerdeki benzerlikler nedeniyle latin temelli Macar ve Fin alfabelerini inceledi, uzmanlara inceletti. Bir yıl sonra, 1927&#8217;de maarif bakanlığına hazırlıkların ve denemelerin başlaması talimatını verdi ve 1 Kasım 1928&#8217;de geçiş sağlandı. Her neyse&#8230; Sadede gelirsek&#8230; Her şeyden önce, olumlu ya da olumsuz, &#8220;Atatürk X maksatla alfabeyi değiştirdi&#8221; gibi bir cümlenin, 100 yıllık alfabe tartışmasını görmezden geldiğini anlatabilmişimdir umarım. Konu o kadar basit değil&#8230; O tarihte yeni bir şey de değil alfabe mevzuu. İkincisi, alfabe değiştirmek elbette kolay bir iş değil. &#8220;Bir gecede cahil kaldık&#8221; gibi akıl ve izandan yoksun bir cümleyi dikkate almayacağım elbette, lakin hiç ama hiç kültürel geçiş zorluğu yaşanmadı demek de akıldan yoksun olur. Ancak bunun geçici olduğu muhakkaktır. Günümüzde hala &#8220;atalarımızın yazdıklarına ulaşamayan&#8221; varsa ya tembeldir, ya da niyeti ulaşmak değildir. Hemen her önemli eser çoktan çevrildiği gibi, illa ki arşivlere girip evrak okuyacak varsa, osmanlı alfabesini öğrenmek zor değil. Benim bir haftamı almıştı. Bu arada alfabe öğrenmek sihirli değnek değil. O dönem çok ağdalı bir dil kullanılıyor (sebepleri arasında yazıda bahsettiğim Türkçe yazım zorluğu nedeniyle arapçaya yönelmek var). Alfabe değiştirmeseydik de o dili rahatlıkla okuyamayacaktık. O dil de başka bir devinimin sonucuydu zaten. Yoksa daha geriye gidip (coğrafya olarak da Anadolu&#8217;ya gidip) Karacaoğlan&#8217;ı okuyup anlayabiliyoruz&#8230; Acaba neden? Eğer illa ki gerçek bir olumsuzluktan, ciddi bır sıkıntıdan bahsedecek olursak, alfabe değişiminin o zaman yayıncılık sektörünü fena vurduğunu söyleyebiliriz. O dönemde hayatını yazarak kazanan pek çok yazar ve mütefekkir, birden düşen tirajlar karşısında bir müddet gerçekten de ciddi ekonomik zorluklar çekmişler&#8230; Herkese iyi haftalar&#8230; Tevfik Uyar / @tevfik_uyar Kaynaklar: (1) Cafer Ulu (2014), Osmanlıda Alfabe Tartışmaları Ve Latin Alfabesinin Kabulü Sürecinde Mustafa Kemal’in Çıktığı Yurt Gezileri: Tekirdağ Örneği. Tarih Araştırmaları Dergisi. XXXIII (55) 277-302. (Bağlantı) (2) Vahit Türk (2014). Türk Dilinin Gelişimi ve Tarihsel Dönemleri. 2. Bölüm. 32-61. Türk Dili I, Macit M. Cavkaytar S. Anadolu Üniversitesi Yayınları. (3) Beşir Ayvazoğlu (2008) Peyami: Hayatı Sanatı Felsefesi Dramı.  3. Basım. Kapı Yayınları.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tevfikuyar/harf-devrimi-uzerine">Harf devrimi üzerine</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye gündeminde konuşulup tartışılanların, yazılıp çizilenlerin önemli bir bölümü artık doğruluktan uzak, ve hatta ahlâktan nasipsiz bir hâl almaya başladı.</p>
<p>Harf devrimi de ideolojik gerekçelerle, bu saydığım noksanlıklar içerisinde dile getirilen, aklın, izanın alamayacağı türden iddialara, sözde &#8216;akıl&#8217; yürütmelere sıklıkla konu olur. Son günlerde -bağlantı vererek boşu boşuna popülarite kazandırmak istemediğim bir sitede- gördüğüm safsataların boyutu artık beni öyle bir hayrete uğrattı ki&#8230; Harf devrimi hakkında bir şeyler söyleme gereği hissettim.</p>
<p>Evvela şu tespiti yapayım: Tüm bu yalan yanlış çıkarımların nedeni, Türkçeyi latin alfabesi ile yazma fikrinin Mustafa Kemal tarafından kısa bir süre içerisinde ve kendi tasarrufuyla alındığının filan sanılmasıdır. Bu nedenle, atfettikleri kötücül niyetlerle birlikte, &#8220;X için yaptılar, Y amacı güttüler..&#8221; gibi tarihsel bağlamından koparılmış yorumlara başvuruyorlar. Bu yüzden dilimizin alfabe serüvenini şöyle kısaca bir gözden geçirmekte fayda var&#8230; Buyrun&#8230;</p>
<p>Türkçeye ait olduğu sanılan ama henüz çözülememiş bir takım yazıtlar sayılmazsa, Türkçenin ilk yazılı belgeleri Çoyr yazıtlarıdır. Bu tarihten bu yana geçen yaklaşık 14 yüzyıl içerisinde Türkçe toplamda 13 alfabe ile yazılmış. Geniş coğrafyalara yayılan ve uzun süre kullanılan alfabelerin sayısı ise beş: Köktürk, Uygur, Arap, Kiril ve Latin alfabeleri. Bu alfabeler arasında en uzun süre kullanılan alfabelerden biri de Uygur alfabesidir. Şaşırtıcı gelecek ama, Fatih Sultan Mehmet ve II. Bayezid uygur alfabesini bilmekte ve kullanmaktaydılar. Hem de saray içerisinde! Fatih&#8217;in Uzun Hasan ile Türkçe mektuplaşması uygur alfabesiyledir.</p>
<p>19. yüzyıl sonlarında Türkçe konuşurların yaşadığı coğrafyalarda Türkçe çeşitli alfabelerle yazılıp çizilmekteydi. Osmanlı coğrafyasında, arapçada bulunmayan ama Türkçede bulunan seslerin bir kısmını karşılaması için farsçadan bazı harflerin de ithal edildiği osmanlıya özel bir alfabe kullanılıyordu. Türkçedeki sesler harekelerle giderilmeye çalışılsa da -hepsi de giderilemiyordu-, matbaa basımlarında bu harekeler de kullanılamadığından zorluk iyice artıyordu. Türkçe kelimelerin yazımı zor diye fikir adamlarının çoğunluğu Türkçe yerine arapça kelimeleri tercih ediyordu, ki harf devriminin milli kültüre darbe vurduğunu düşünenler için bu bilginin önemli olduğunu düşünüyorum: Zira Türkçe kökenli Osmanlıca kelimeler sırf bu yüzden yazın hayatından gün geçtikçe siliniyor, yerlerini arap ve fars muadilleri alıyordu.</p>
<p>Osmanlı fikir hayatının zengin olduğu, gazetelerin, mecmuaların gırla basıldığı o yıllarda, sanıyor musunuz ki kimse bu alfabe konusuna eğilmedi? Osmanlı&#8217;nın son yüzyılında alfabe tartışmaları zaten mevcuttu. Tartışmalar 19. yüzyılın ilk çeyreğinde başlamıştı. Ahmet Cevdet Paşa ve Münif Paşa tedavüldeki alfabenin yetersizliği fikrini dile ilk getirenlerden olmuşlardır. Daha sonra eğitim bakanlığı yapacak olan Münif Paşa 1862&#8217;de Osmanlı İlim Cemiyeti&#8217;ndeki bir sunumunda, Avrupa&#8217;da 6-7 yaşındaki çocukların bile fevkalade yazıp çizebildiğini, lakin osmanlı alfabesinin çok zor olduğunu, en azından yazarken harfleri kesinlikle birbirinden ayrı yazmak başta olmak üzere, elifbada ıslahat yapmak gereğine vurgu yapmıştır. Namık Kemal, Ali Suavi, Şemsettin Sami gibi Osmanlı fikir hayatının önemli temsilcileri ıslahatı savunan diğer önemli düşünürlerdir. Enver Paşa dahi &#8220;bir sese bir harf&#8221; ilkesinin hayata geçirilmesi gerektiğine inananlardandır. Hatta ordu içi yazışmada bu prensibi hayata geçirecek olmuş ama I. Dünya Savaşı&#8217;nın başlaması sonucunda ertelemiştir (Daha fazla bilgi için Bkz: <em>Ordu Elifbası</em> veya <em>Hatt-ı Cedit</em>).</p>
<p>Kısacası tarih, o dönemde okuyup yazmış pek çok kimsenin alfabeden memnuniyetsizliğini yazar&#8230; Lakin ilk önce mesele &#8220;latin alfabesine&#8221; geçiş değil; Türkçe fonetiğiyle mevcut alfabenin uyumsuzluğudur. Peki neden sonra latin alfabesi tartışmaların merkezinde yer almaya başlamıştır?</p>
<p>Çünkü, her şeyden önce, zaten osmanlının son dönemlerinde İstanbul&#8217;da gazetelerde, dergilerde, tabelalarda kısmen kullanılmaya başlanan bir alfabeydi. II. Meşrutiyet sıralarında arnavutların latin alfabesine geçişiyle birlikte de kuvvetli bir referans haline geldi. Latin alfabesi kullanan ülkelerin teknolojik üstünlüğünün de etkisi oldu şüphesiz: Otomatik telgraf makineleri Türkçenin latin alfabesiyle yazımını gerektirdiğinden, Türkçenin latin yazımının gayet kolay olduğunun görülmesine ve bu bilginin yayılmasına katkıda bulunuyordu. 1922&#8217;de de, yani bizden altı sene evvel, bizim en yakın lehçe komşumuz Azerbaycan latin alfabesine geçiş yapmasıyla latin alfabesi artık tartışmaların merkezine oturdu.</p>
<p>Azerbaycan&#8217;ın bu geçişinden dört yıl sonra, 1926&#8217;da Bakü&#8217;de Türkiye&#8217;den temsilcilerin de katıldığı bir Türkiyat Kurultayı düzenlendi. Pek çok Türk coğrafyasından aralarında dönemin çok değerli türkologlarının da bulunduğu 71 türkiyatçının katıldığı bu kurultayda Türkçe için en uygun  alfabenin latince olduğu kararı çıktı. Elbette şiddetli latin harfi taraftarı olan Azerbaycan&#8217;ın bu sonuçta etkisi vardı. Kongreyi takiben Sovyet sınırlarındaki Nogaylar, Kırım, Özbekistan ve Kafkasya&#8217;daki Kumuklarhızla latin alfabesine geçiş yaptılar. Stalin&#8217;in 1936&#8217;daki talimatına dek bu geçiş sürdü ve sovyet sınırları içerisindeki türk toplulukları 1939&#8217;da zorunlu olarak Kiril alfabesine döndüler.</p>
<p>Türkiye&#8217;ye dönersek: Kongre o dönemde Türkiye&#8217;deki fikir hayatını doğal olarak ikiye böldü: Bir kısım düşünür, latin harflerine geçişin sovyetlerin menfi bir planı olabileceğini düşünüp karşı çıkıyordu. Osmanlı dönemlerinden beridir ıslahat ve değişimi savunan geleneğin temsilcisi olan kesim ise hem modernleşme yolu olarak gördüğünden, hem de dilin fonetik yapısına uygunluğu nedeniyle latin alfabesine geçişi destekliyordu.</p>
<p>Bazılarının özel amaç güderek &#8220;halkı tarihinden koparma niyetinde olduğunu&#8221; iddia etiği Mustafa Kemal, alfabe konusuna ezelden beridir bilimsel yaklaşmaktaydı. Kongreden önce de sonra da kurullar oluşturup, uzmanlara raporlar hazırlattırıp fikirlerini aldı. Kongreden çıkan bu karara da balıklama atlamadı. Önce dillerdeki benzerlikler nedeniyle latin temelli Macar ve Fin alfabelerini inceledi, uzmanlara inceletti. Bir yıl sonra, 1927&#8217;de maarif bakanlığına hazırlıkların ve denemelerin başlaması talimatını verdi ve 1 Kasım 1928&#8217;de geçiş sağlandı.</p>
<p>Her neyse&#8230; Sadede gelirsek&#8230;</p>
<p>Her şeyden önce, olumlu ya da olumsuz, &#8220;Atatürk X maksatla alfabeyi değiştirdi&#8221; gibi bir cümlenin, 100 yıllık alfabe tartışmasını görmezden geldiğini anlatabilmişimdir umarım. Konu o kadar basit değil&#8230; O tarihte yeni bir şey de değil alfabe mevzuu.</p>
<p>İkincisi, alfabe değiştirmek elbette kolay bir iş değil. &#8220;Bir gecede cahil kaldık&#8221; gibi akıl ve izandan yoksun bir cümleyi dikkate almayacağım elbette, lakin hiç ama hiç kültürel geçiş zorluğu yaşanmadı demek de akıldan yoksun olur. Ancak bunun geçici olduğu muhakkaktır. Günümüzde hala &#8220;atalarımızın yazdıklarına ulaşamayan&#8221; varsa ya tembeldir, ya da niyeti ulaşmak değildir. Hemen her önemli eser çoktan çevrildiği gibi, illa ki arşivlere girip evrak okuyacak varsa, osmanlı alfabesini öğrenmek zor değil. Benim bir haftamı almıştı.</p>
<p>Bu arada alfabe öğrenmek sihirli değnek değil. O dönem çok ağdalı bir dil kullanılıyor (sebepleri arasında yazıda bahsettiğim Türkçe yazım zorluğu nedeniyle arapçaya yönelmek var). Alfabe değiştirmeseydik de o dili rahatlıkla okuyamayacaktık. O dil de başka bir devinimin sonucuydu zaten. Yoksa daha geriye gidip (coğrafya olarak da Anadolu&#8217;ya gidip) Karacaoğlan&#8217;ı okuyup anlayabiliyoruz&#8230; Acaba neden?</p>
<p>Eğer illa ki gerçek bir olumsuzluktan, ciddi bır sıkıntıdan bahsedecek olursak, alfabe değişiminin o zaman yayıncılık sektörünü fena vurduğunu söyleyebiliriz. O dönemde hayatını yazarak kazanan pek çok yazar ve mütefekkir, birden düşen tirajlar karşısında bir müddet gerçekten de ciddi ekonomik zorluklar çekmişler&#8230;</p>
<p>Herkese iyi haftalar&#8230;</p>
<p>Tevfik Uyar / <a href="http://twitter.com/tevfik_uyar">@tevfik_uyar</a></p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<p>(1) Cafer Ulu (2014), <em>Osmanlıda Alfabe Tartışmaları Ve Latin Alfabesinin Kabulü Sürecinde Mustafa Kemal’in Çıktığı Yurt </em><em>Gezileri: Tekirdağ Örneği.</em> Tarih Araştırmaları Dergisi. XXXIII (55) 277-302. (<a href="http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/18/1900/19970.pdf">Bağlantı</a>)</p>
<p>(2) Vahit Türk (2014). <em>Türk Dilinin Gelişimi ve Tarihsel Dönemleri. </em>2. Bölüm. 32-61. <em>Türk Dili I</em>, Macit M. Cavkaytar S. Anadolu Üniversitesi Yayınları.</p>
<p>(3) Beşir Ayvazoğlu (2008) <em>Peyami: Hayatı Sanatı Felsefesi Dramı.</em>  3. Basım. Kapı Yayınları.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tevfikuyar/harf-devrimi-uzerine">Harf devrimi üzerine</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">4414</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Bu Efsane Yıkılır mı! Veya: Tamamen Yanlış Bir Soru!</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/efsane-yikilir-mi-veya-tamamen-yanlis-bir-soru</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 21 Oct 2016 08:47:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editör ne diyor?]]></category>
		<category><![CDATA[afrika]]></category>
		<category><![CDATA[beyin]]></category>
		<category><![CDATA[efsane]]></category>
		<category><![CDATA[endüstri 4.0]]></category>
		<category><![CDATA[etkin kullanmak]]></category>
		<category><![CDATA[gülmek]]></category>
		<category><![CDATA[kalori]]></category>
		<category><![CDATA[lozan]]></category>
		<category><![CDATA[mikro organizma]]></category>
		<category><![CDATA[nöron]]></category>
		<category><![CDATA[odtü]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=4058</guid>

					<description><![CDATA[<p>Siz beyninizin tamamını kullanıyor musunuz? Yoksa beyninizin %10’unu kullananlardan mısınız? Komik bir durum. Yüzyıldır alıp başını giden, bilim insanları öyle şey olur mu demesine rağmen ciddi ciddi kabul edilen bir arkaik efsane&#8230; Bugün HBT’nin kapak konusu. Neden? Çünkü ülkemizde hâlâ revaçta! Bunun ticaretini de yapanlar vardır. “Gel sana beynin yüzde yüzünü nasıl kullanacağını öğreteyim…Seni kimse tutamasın&#8230;” Ama beyin üzerinde, hem de pek çok disiplinden çalışan tonla bilimci, arıyorlar tarıyorlar kullanılmayan bölümleri&#8230; Bulurlar mı dersiniz? Üstelik, ülkemizde, öğretmenler arasında bir araştırma yapılmış ve %50’sinin buna inandığı görülmüş. Ama inanmayanlar var, ODTÜ’den Eğitsel Nörobilim/Nöroteknoloji Araştırma Grubu bu konuya el attı. Yüzyıllık efsaneyi didikledi. Sonucunu orta sayfamızda okuyacaksınız. Aslında soru yanlış Beynin yüzde kaçını kullanıyoruz sorusundan çok, yöneltilmesi ve araştırılması gereken soru bizce şu olmalı: Beynimizi etkin kullanıyor muyuz? Ne kadar etkin kullanıyoruz? Etkin kullanmak ne demek? Etkin kullanmak için ne yapmalı? 100 milyar nöron arasında gerekli akıllı bağlantılar kurabiliyor muyuz? Beyni etkin, verimli, üstün kullanmak, hem bir merak hem veri toplama ve işleme, hem de bir bilimsel düşünme-yöntem öğrenme-eleştirme ve olaylara çok yönlü yaklaşım konusudur. Acaba Türkiye’de beynimizin bu anlamda yetkin kullanımı için eğitsel ve toplumsal çaba var mı yok mu? Bu açıdan toplumun beynini yetkin kullanımı yüzde kaç olabilir? HBT’den ilginç başka konular Doğan Kuban’ı şiddetle öneririz tabii ki. Hallaç pamuğu gibi atıyor geçmişi, ve “Eğer Osmanlı’nın uzun ömrü, yerli halkla simbiyotik yaşamı ise, geri kalmışlığı da, Arap ağırlıklı medrese ve dejenere olmuş dilidir” diyor. Ve ekliyor: Türkçe olmasaydı, Afrika’nın yeni devletçiklerinden farklı olamazdık&#8230; Bozkurt Güvenç yazısında soruyor: “Lozan’dan yüzyıl sonra bu sorunun gündeme gelmesi tarihi bir yanılgı ise sorumlusu kimdir? Milli varlığımızı ve onurumuzu savunanların kurduğu ve bize emanet ettiği Cumhuriyet’in Milli Eğitim politikasının sorumluluğu yok mu?” Ali Akurgal, “Zincir mağazaların ortaya çıkışı mahalle bakkallarını nasıl batırdıysa, büyük şirketlerin endüstri 4.0’a geçmesiyle, dönüşüme ayak uyduramayan tedarikçileri de batabilecek” diyor ve örnekler veriyor&#8230; Mustafa Çetiner’in konusu gülmek. Diyor ki “İnsanın acıya olan dayanıklılığını artırıyormuş”. Ayrıca gülünce kalori de veriyorsunuz bilginiz olsun! Bu yazıyı uzaktan ve erken yazıyoruz, henüz elimize geçmemiş yazıları bir kenara bırakırsak, Nilüfer Cihangir’in “Mikro organizmalar olmasaydı, dünya ceset tarlasına dönerdi” yazısı merak uyandırıyor. Dolu dolu bir HBT sizi bekliyor! Bu arada web sitemiz herkesebilimteknoloji.com’u arada sırada mutlaka ziyaret etmeyi unutmayın. Orada abonelik seçeneklerini de göreceksiniz. Türkiye’ye her hafta apayrı ama gerçek bir gündem sunan ve tartıştıran HBT’de kalın. Gelecek Cuma’ya dek sevgiyle&#8230;</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/efsane-yikilir-mi-veya-tamamen-yanlis-bir-soru">Bu Efsane Yıkılır mı! Veya: Tamamen Yanlış Bir Soru!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Siz beyninizin tamamını kullanıyor musunuz? Yoksa beyninizin %10’unu kullananlardan mısınız? Komik bir durum. Yüzyıldır alıp başını giden, bilim insanları <em>öyle şey olur mu</em> demesine rağmen ciddi ciddi kabul edilen bir arkaik efsane&#8230; Bugün HBT’nin kapak konusu. Neden? Çünkü ülkemizde hâlâ revaçta!</p>
<p>Bunun ticaretini de yapanlar vardır. “<em>Gel sana beynin yüzde yüzünü nasıl kullanacağını öğreteyim…Seni kimse tutamasın</em>&#8230;”</p>
<p>Ama beyin üzerinde, hem de pek çok disiplinden çalışan tonla bilimci, arıyorlar tarıyorlar kullanılmayan bölümleri&#8230; Bulurlar mı dersiniz? Üstelik, ülkemizde, öğretmenler arasında bir araştırma yapılmış ve %50’sinin buna inandığı görülmüş.</p>
<p>Ama inanmayanlar var, ODTÜ’den Eğitsel Nörobilim/Nöroteknoloji Araştırma Grubu bu konuya el attı. Yüzyıllık efsaneyi didikledi. Sonucunu orta sayfamızda okuyacaksınız.</p>
<p><strong>Aslında soru yanlış</strong></p>
<p><em>Beynin yüzde kaçını kullanıyoruz</em> sorusundan çok, yöneltilmesi ve araştırılması gereken soru bizce şu olmalı:</p>
<p>Beynimizi etkin kullanıyor muyuz? Ne kadar etkin kullanıyoruz?</p>
<p>Etkin kullanmak ne demek? Etkin kullanmak için ne yapmalı? 100 milyar nöron arasında gerekli akıllı bağlantılar kurabiliyor muyuz?</p>
<p>Beyni etkin, verimli, üstün kullanmak, hem bir merak hem veri toplama ve işleme, hem de bir bilimsel düşünme-yöntem öğrenme-eleştirme ve olaylara çok yönlü yaklaşım konusudur.</p>
<p>Acaba Türkiye’de beynimizin bu anlamda yetkin kullanımı için eğitsel ve toplumsal çaba var mı yok mu? Bu açıdan toplumun beynini yetkin kullanımı yüzde kaç olabilir?</p>
<p><strong>HBT’den ilginç başka konular</strong></p>
<p>Doğan Kuban’ı şiddetle öneririz tabii ki. Hallaç pamuğu gibi atıyor geçmişi, ve “Eğer Osmanlı’nın uzun ömrü, yerli halkla simbiyotik yaşamı ise, <strong>geri kalmışlığı </strong>da, Arap ağırlıklı medrese ve dejenere olmuş dilidir” diyor. Ve ekliyor: <strong>Türkçe olmasaydı, Afrika’nın yeni devletçiklerinden farklı olamazdık&#8230;</strong></p>
<p><strong>Bozkurt Güvenç</strong> yazısında soruyor: “<em>Lozan’dan yüzyıl sonra bu sorunun gündeme gelmesi tarihi bir yanılgı ise sorumlusu kimdir? Milli varlığımızı ve onurumuzu savunanların kurduğu ve bize emanet ettiği Cumhuriyet’in Milli Eğitim politikasının sorumluluğu yok mu?”</em></p>
<p><strong>Ali Akurgal</strong>, <em>“Zincir mağazaların ortaya çıkışı mahalle bakkallarını nasıl batırdıysa, büyük şirketlerin endüstri 4.0’a geçmesiyle, dönüşüme ayak uyduramayan tedarikçileri de batabilecek</em>” diyor ve örnekler veriyor&#8230;</p>
<p><strong>Mustafa Çetiner</strong>’in konusu gülmek. Diyor ki “İnsanın acıya olan dayanıklılığını artırıyormuş”. Ayrıca gülünce kalori de veriyorsunuz bilginiz olsun!</p>
<p>Bu yazıyı uzaktan ve erken yazıyoruz, henüz elimize geçmemiş yazıları bir kenara bırakırsak, <strong>Nilüfer Cihangir</strong>’in “Mikro organizmalar olmasaydı, dünya ceset tarlasına dönerdi” yazısı merak uyandırıyor.</p>
<p>Dolu dolu bir HBT sizi bekliyor!</p>
<p>Bu arada web sitemiz <a href="http://herkesebilimteknoloji.com">herkesebilimteknoloji.com</a>’u arada sırada mutlaka ziyaret etmeyi unutmayın. Orada abonelik seçeneklerini de göreceksiniz.</p>
<p>Türkiye’ye her hafta apayrı ama gerçek bir gündem sunan ve tartıştıran HBT’de kalın.</p>
<p>Gelecek Cuma’ya dek sevgiyle&#8230;</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/efsane-yikilir-mi-veya-tamamen-yanlis-bir-soru">Bu Efsane Yıkılır mı! Veya: Tamamen Yanlış Bir Soru!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">4058</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Kimlik sorunu yaratan dil ve ulus aymazlığı</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/kimlik-sorunu-yaratan-dil-ulus-aymazligi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Doğan Kuban]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 19 Aug 2016 14:10:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Doğan Kuban]]></category>
		<category><![CDATA[dil]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=3480</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Toplumun yaratıcılığına kilit vuran tarihi bir iç mekanizma olmalı.. Kendi tarihi ile ilgilenmeyen bir toplumun bütün yaşamını etkileyen ağır bir kimlik sorunu ortaya çıkmıştır. Sonucu bugünkü Türkiye’dir. Türk halkı, bayramda dönme dolaba binmiş çocuklar gibi, ithal teknolojinin sunduğu oyuncaklar peşinde, çığlıklar kopararak dolanıyor.&#8221; Doğan Kuban İkinci Dünya Savaşı içinde üniversiteye başvuranlar için İstanbul’da sadece eski Darülfünun’un yerine geçen İstanbul Üniversitesi ve 1944’ te Teknik Üniversite olan Yüksek Mühendis Mektebi vardı. Ankara Üniversitesi de yavaş yavaş gelişiyordu. O sırada üniversitede okuyanların bilinçli oldukları toplumsal ve kültürel sorun Türklük ve Türk dili sorunu idi. Bu gün de aynıdır. Fakat o sırada savaştan çıkmış 15-20 milyon kişi vardı. Şimdi dört katı ve çoğunluğu kentlerde. Cumhuriyet bir ulusal devlettir. Kulluktan kurtulan bir Türk halkı var. Yüzyıllarca sultan kulu olan Türk halkının bugünkü dünya konjonktüründe, kendini egemen halk olarak görmesinin çok zor bir süreç olduğunu şimdi anlıyoruz. Her konu, son analizde, toplumun tam anlayamadığı kimliği ve onu oluşturan tarihi özellikler bağlamında yerleşmiş bilgisizlik üzerinde oturuyor. Türkiye Türkçe konuşanlar ülkesi Türkçeyi bu topraklara getirenler Türkçe konuşan Asya bozkırı göçerleridir. Sultanların haremindeki, ordusundaki, bürokrasisindeki hıristiyan dönmeleri, Anadolu, Ege ve Balkanlarda Müslüman olan Hıristiyan halk, Türkçe konuşur. 13. yüzyılda Türkçe konuşulduğu için Anadolu’ya ‘Turchia’ diyen Marco Polo; 14. yüzyılda Suriye’den Güney Anadolu’ya giren ve burada Türkçe konuşanların yaşadığını söyleyen İbn Batuta; Osmanlı sülalesinin bütün afur tafuruna karşın bizi Türk devleti olarak adlandıran Avrupa, Eski Çin, Bizans, İran ve Arap kaynakları, bu insanlara damarlarında akan kana bakarak değil, konuştukları dile göre Türk demişlerdir. Türkoloji, Türkçe konuşanların tarihi temelidir. Osmanlı çağında toplumu tanımlayan Türk dilinin din ve kültür baskısıyla karakterini değiştiren Osmanlıca, tarihin en komik deyimidir. Tutankamonca, Daraca, Cengizce diye bir dil yok! Üstelik Osman adı uydurulmuş bir aşiret başkanı adı. Bizim toplum böyle bir olguyu sorgulamayan tek toplum olarak tarihte özel bir yer işgal ediyor. En önemli atılım Cumhuriyetin en önemli ve bilinçli atılımı, halkın dilinin kökenlerini incelemek, gramerini ve ağızlarını saptamak ve halka hiç okumadığı ve anlamadığı Osmanlıca denen gelişmemiş Esperanto’nun yerine, kendi konuştuğu dili daha iyi öğretmek için yaptığı atılımdır. Buna karşı çıkanlar, halkın dilinden uzak resmi dilin, aslında Osmanlıların arta kalmış savaşçıları idi. Osmanlıca’nın dünya kültür tarihinde var olmayan adı, niteliği bağlamında açıklayıcıdır. Dünya edebiyat tarihinde bir tane Cumhuriyet şairi var: Nazım Hikmet. İslam Edebiyat tarihinde Fırdevsi, Hafız, Ömer Hayyam var ama, Fuzuli ya da Baki yok! İslam din tarihi yorumları içinde bir Osmanlı din adamı da yok. Medreseden başka okulu olmayan Osmanlı’da okunan Arapça tefsir, kelam kitaplarının yazarları da genelde ya Arap ya İranlı&#8217;dır. Felsefe bilim kitabı da yok Osmanlı da felsefe olmadığı için bir felsefe kitabı da yoktur. Üniversite açamadığı için bilimsel bir jargon gelişmemiştir. İslam kültürü 12. yüzyıldan sonra bilim ve felsefeye de izin vermediği için de Osmanlıca bilim ve felsefe kitabı da yoktur. Sanat da yasak olduğu için bu alandaki başarımız sultanlarımızın büyük camileriyle sınırlıdır. Bunların öncül yaratıcısı da devşirme bir yeniçeridir. Örnek de Ayasofya’dır. Askerlerimizi 18. yüzyıldan başlayarak Avrupalı hocalar yetiştirdiler. 19 yüzyıl mimarlarımız yabancı ya da Hırıstiyandır. Avrupa 13. yüzyılda üniversite açmağa başladı. Biz Osmanlının 19. yüzyılda çalıştıramadığı tek üniversiteyi kapatarak, Alman hocaların yardımı ile bir üniversite açtık. Bu perspektif utandırıcıdır. Bugün Türkiye sayıda boğulmuştur. Fakat toplum kendine güvenmiyor. Bu kez üniversitelerde İngilizce öğretim yapmağa başladık. Bu çarpık kültürel geçmişin yorum ve eleştirisini yapan bir Türk düşünürü tanıyor musunuz? Kuşkusuz bu genetik bir eksiklik değildir. Tarih boyunca bu kadar çok devlet kurmuş, bugüne kadar yaşayan güzel bir dil yaratmış bir halkın geri zekalı olması düşünülemez. Kaldı ki dünyanın her ülkesinde her alanda, başarılı olan sayısız Türk var. Yaratıcılığımızı engelleyen ne? Fakat, toplumun yaratıcılığına kilit vuran tarihi bir iç mekanizma olmalı! Bunu doğru tanımlamak ve yok etmek, bizden sonraki kuşakların temel sorumluluğudur. Bunun için, kendi geçmişimizi kahramanlık hikayeleri ve destanları dışında, düşünsel ve özgün üretim bağlamında tarafsız ve bilimsel yöntemlerle irdelememiz gerekiyor. Dille bağlantılı bu makalede, Osmanlının hiç ilgilenmediği Türkoloji tarihinin bazı verilerini anımsatmak istiyorum. Bu konuyla ilgili olanların bildiği gibi, Türkoloji tarihinin kurucusu Wilhelm Radloff adlı bir Almandır. Asya’daki Türk dillerinin ilk sözlüğünü ve gramerini yazan dilbilimcidir (1837-1918). Radloff’un 1893’de yayınlanan ‘Aus Siberien’ adlı kitabı, 2008’de ‘Türkler’ diye çevrilerek yayınlandı. Bu kitabın profesör Ahmet Temir tarafından ‘Türkoloji Tarihinde Wilhelm Radloff Dönemi’ adlı, kitabın kendinden daha uzun bir girişi var. Bu giriş Radloff’un yaşamı ve çalışmaları dışında, Avrupa Türkoloji tarihinin de bir özeti, değerli bir tarihi çalışmadır. Türkoloji tarihinin Avrupa tarih ve dil çalışmaları içinde 18. yüzyılda başlayan ve 19-20. yüzyıllarda büyük bir yoğunluk kazanan konumu, Osmanlı başkentine yansımadı. bütün 19. yüzyılda Necip Asım’dan başka hiçbir Türk tarafından temsil edilmedi. Hepsi yabancı bilimci Oysa Osmanlı kültürünün karakterini ortaya koyan temel tarihi olgudur. Avrupa’da Alman, Rus, Fin, Fransız, İngiliz tarihçileri, dil bilimcileri, coğrafyacıları, gezginleri sayıları neredeyse yüze ulaşarak, Altaylarda, Yenisey havzasında, Orta Asya’da yıllarca çalışarak, Türk dil ve tarihin en eski dönemlerinden yakın dönemlerine kadar tarihini yazmışlardır. Bu bilim adamları içinde Türk tarihi ile ilgilenen aydınların bildiği Armin Vambery, Wilhelm Thomsen, Wilhelm Barthold, Aurel Stein, Paul Pelliot, Anna Maria von Gabain gibi çok tanınmış bilim adamları var. Osmanlı çağının sonunda Necip Asım, Cumhuriyetin başında Fuat Köprülü bu alanda yetişen nadir bilim adamlarıdır. Cumhuriyetin ilk döneminde de Türk tarihçi ve dil bilginlerinin çoğunluğu Rusya’da yetişen Tatar kökenli bilim adamlarıdır. Sonucu bugünkü Türkiye Osmanlı tarihinin Türk tarihi ile hiç ilgilenmemesi, harem ve yeniçeri kurumları, Türk&#8217;ün dışlandığının kesin kanıtıdır. Osmanlı döneminde hiçbir Türk tarihçisi ve dilcisi yetişmemesi de bunu gösterir. Bu bağlamda kendi tarihi ile ilgilenmeyen bir toplumun bütün yaşamını etkileyen ağır bir kimlik sorunu ortaya çıkmıştır. Sonucu bugünkü Türkiye’dir. Türk halkı, bayramda dönme dolaba binmiş çocuklar gibi, ithal teknolojinin sunduğu oyuncaklar peşinde, çığlıklar kopararak dolanıyor. Otomobil, telefon, televizyon, radyo, sinema, alışveriş merkezi ve gökdelenler, ithal mallar ve teknikler arasında, hala bir şey üretemeyen Osmanlılar gibi yaşadığını, fakir ve az gelişmiş bir ülke olarak sömürüldüğünün farkına varmıyor. Kendini yönlendiren ve uyutan bir mekanizma var. Sevgili Okuyucular, Bu en tehlikeli çağdaş cehalettir. Sonu ekonomik kölelikle bitebilir.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/kimlik-sorunu-yaratan-dil-ulus-aymazligi">Kimlik sorunu yaratan dil ve ulus aymazlığı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>&#8220;Toplumun yaratıcılığına kilit vuran tarihi bir iç mekanizma olmalı.. Kendi tarihi ile ilgilenmeyen bir toplumun bütün yaşamını etkileyen ağır bir kimlik sorunu ortaya çıkmıştır. Sonucu bugünkü Türkiye’dir. Türk halkı, bayramda dönme dolaba binmiş çocuklar gibi, ithal teknolojinin sunduğu oyuncaklar peşinde, çığlıklar kopararak dolanıyor.&#8221; </em>Doğan Kuban</p>
<p style="text-align: left;">İkinci Dünya Savaşı içinde üniversiteye başvuranlar için İstanbul’da sadece eski Darülfünun’un yerine geçen İstanbul Üniversitesi ve 1944’ te Teknik Üniversite olan Yüksek Mühendis Mektebi vardı. Ankara Üniversitesi de yavaş yavaş gelişiyordu. O sırada üniversitede okuyanların bilinçli oldukları toplumsal ve kültürel sorun Türklük ve Türk dili sorunu idi. Bu gün de aynıdır. Fakat o sırada savaştan çıkmış 15-20 milyon kişi vardı. Şimdi dört katı ve çoğunluğu kentlerde.</p>
<p style="text-align: left;">Cumhuriyet bir ulusal devlettir. Kulluktan kurtulan bir Türk halkı var. Yüzyıllarca sultan kulu olan Türk halkının bugünkü dünya konjonktüründe, kendini egemen halk olarak görmesinin çok zor bir süreç olduğunu şimdi anlıyoruz. Her konu, son analizde, toplumun tam anlayamadığı kimliği ve onu oluşturan tarihi özellikler bağlamında yerleşmiş bilgisizlik üzerinde oturuyor.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Türkiye Türkçe konuşanlar ülkesi</strong></p>
<p style="text-align: left;">Türkçeyi bu topraklara getirenler Türkçe konuşan Asya bozkırı göçerleridir. Sultanların haremindeki, ordusundaki, bürokrasisindeki hıristiyan dönmeleri, Anadolu, Ege ve Balkanlarda Müslüman olan Hıristiyan halk, Türkçe konuşur.</p>
<p style="text-align: left;">13. yüzyılda Türkçe konuşulduğu için Anadolu’ya ‘Turchia’ diyen Marco Polo; 14. yüzyılda Suriye’den Güney Anadolu’ya giren ve burada Türkçe konuşanların yaşadığını söyleyen İbn Batuta; Osmanlı sülalesinin bütün afur tafuruna karşın bizi Türk devleti olarak adlandıran Avrupa, Eski Çin, Bizans, İran ve Arap kaynakları, bu insanlara damarlarında akan kana bakarak değil, konuştukları dile göre Türk demişlerdir. Türkoloji, Türkçe konuşanların tarihi temelidir.</p>
<p style="text-align: left;">Osmanlı çağında toplumu tanımlayan Türk dilinin din ve kültür baskısıyla karakterini değiştiren Osmanlıca, tarihin en komik deyimidir. Tutankamonca, Daraca, Cengizce diye bir dil yok! Üstelik Osman adı uydurulmuş bir aşiret başkanı adı. Bizim toplum böyle bir olguyu sorgulamayan tek toplum olarak tarihte özel bir yer işgal ediyor.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>En önemli atılım</strong></p>
<p style="text-align: left;">Cumhuriyetin en önemli ve bilinçli atılımı, halkın dilinin kökenlerini incelemek, gramerini ve ağızlarını saptamak ve halka hiç okumadığı ve anlamadığı Osmanlıca denen gelişmemiş Esperanto’nun yerine, kendi konuştuğu dili daha iyi öğretmek için yaptığı atılımdır. Buna karşı çıkanlar, halkın dilinden uzak resmi dilin, aslında Osmanlıların arta kalmış savaşçıları idi.</p>
<p style="text-align: left;">Osmanlıca’nın dünya kültür tarihinde var olmayan adı, niteliği bağlamında açıklayıcıdır. Dünya edebiyat tarihinde bir tane Cumhuriyet şairi var: Nazım Hikmet. İslam Edebiyat tarihinde Fırdevsi, Hafız, Ömer Hayyam var ama, Fuzuli ya da Baki yok! İslam din tarihi yorumları içinde bir Osmanlı din adamı da yok. Medreseden başka okulu olmayan Osmanlı’da okunan Arapça tefsir, kelam kitaplarının yazarları da genelde ya Arap ya İranlı&#8217;dır.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Felsefe bilim kitabı da yok</strong></p>
<p style="text-align: left;">Osmanlı da felsefe olmadığı için bir felsefe kitabı da yoktur. Üniversite açamadığı için bilimsel bir jargon gelişmemiştir. İslam kültürü 12. yüzyıldan sonra bilim ve felsefeye de izin vermediği için de Osmanlıca bilim ve felsefe kitabı da yoktur. Sanat da yasak olduğu için bu alandaki başarımız sultanlarımızın büyük camileriyle sınırlıdır. Bunların öncül yaratıcısı da devşirme bir yeniçeridir. Örnek de Ayasofya’dır.</p>
<p style="text-align: left;">Askerlerimizi 18. yüzyıldan başlayarak Avrupalı hocalar yetiştirdiler. 19 yüzyıl mimarlarımız yabancı ya da Hırıstiyandır. Avrupa 13. yüzyılda üniversite açmağa başladı. Biz Osmanlının 19. yüzyılda çalıştıramadığı tek üniversiteyi kapatarak, Alman hocaların yardımı ile bir üniversite açtık. Bu perspektif utandırıcıdır.</p>
<p style="text-align: left;">Bugün Türkiye sayıda boğulmuştur. Fakat toplum kendine güvenmiyor. Bu kez üniversitelerde İngilizce öğretim yapmağa başladık. Bu çarpık kültürel geçmişin yorum ve eleştirisini yapan bir Türk düşünürü tanıyor musunuz?</p>
<p style="text-align: left;">Kuşkusuz bu genetik bir eksiklik değildir. Tarih boyunca bu kadar çok devlet kurmuş, bugüne kadar yaşayan güzel bir dil yaratmış bir halkın geri zekalı olması düşünülemez. Kaldı ki dünyanın her ülkesinde her alanda, başarılı olan sayısız Türk var.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Yaratıcılığımızı engelleyen ne?</strong></p>
<p style="text-align: left;">Fakat, toplumun yaratıcılığına kilit vuran tarihi bir iç mekanizma olmalı! Bunu doğru tanımlamak ve yok etmek, bizden sonraki kuşakların temel sorumluluğudur. Bunun için, kendi geçmişimizi kahramanlık hikayeleri ve destanları dışında, düşünsel ve özgün üretim bağlamında tarafsız ve bilimsel yöntemlerle irdelememiz gerekiyor.</p>
<p style="text-align: left;">Dille bağlantılı bu makalede, Osmanlının hiç ilgilenmediği Türkoloji tarihinin bazı verilerini anımsatmak istiyorum. Bu konuyla ilgili olanların bildiği gibi, Türkoloji tarihinin kurucusu Wilhelm Radloff adlı bir Almandır. Asya’daki Türk dillerinin ilk sözlüğünü ve gramerini yazan dilbilimcidir (1837-1918).</p>
<p style="text-align: left;">Radloff’un 1893’de yayınlanan ‘Aus Siberien’ adlı kitabı, 2008’de ‘Türkler’ diye çevrilerek yayınlandı. Bu kitabın profesör Ahmet Temir tarafından ‘<em>Türkoloji Tarihinde Wilhelm Radloff Dönemi’</em> adlı, kitabın kendinden daha uzun bir girişi var. Bu giriş Radloff’un yaşamı ve çalışmaları dışında, Avrupa Türkoloji tarihinin de bir özeti, değerli bir tarihi çalışmadır.</p>
<p style="text-align: left;">Türkoloji tarihinin Avrupa tarih ve dil çalışmaları içinde 18. yüzyılda başlayan ve 19-20. yüzyıllarda büyük bir yoğunluk kazanan konumu, Osmanlı başkentine yansımadı. bütün 19. yüzyılda Necip Asım’dan başka hiçbir Türk tarafından temsil edilmedi.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Hepsi yabancı bilimci</strong></p>
<p style="text-align: left;">Oysa Osmanlı kültürünün karakterini ortaya koyan temel tarihi olgudur. Avrupa’da Alman, Rus, Fin, Fransız, İngiliz tarihçileri, dil bilimcileri, coğrafyacıları, gezginleri sayıları neredeyse yüze ulaşarak, Altaylarda, Yenisey havzasında, Orta Asya’da yıllarca çalışarak, Türk dil ve tarihin en eski dönemlerinden yakın dönemlerine kadar tarihini yazmışlardır.</p>
<p style="text-align: left;">Bu bilim adamları içinde Türk tarihi ile ilgilenen aydınların bildiği Armin Vambery, Wilhelm Thomsen, Wilhelm Barthold, Aurel Stein, Paul Pelliot, Anna Maria von Gabain gibi çok tanınmış bilim adamları var.</p>
<p style="text-align: left;">Osmanlı çağının sonunda Necip Asım, Cumhuriyetin başında Fuat Köprülü bu alanda yetişen nadir bilim adamlarıdır. Cumhuriyetin ilk döneminde de Türk tarihçi ve dil bilginlerinin çoğunluğu Rusya’da yetişen Tatar kökenli bilim adamlarıdır.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Sonucu bugünkü Türkiye</strong></p>
<p style="text-align: left;">Osmanlı tarihinin Türk tarihi ile hiç ilgilenmemesi, harem ve yeniçeri kurumları, Türk&#8217;ün dışlandığının kesin kanıtıdır. Osmanlı döneminde hiçbir Türk tarihçisi ve dilcisi yetişmemesi de bunu gösterir. Bu bağlamda kendi tarihi ile ilgilenmeyen bir toplumun bütün yaşamını etkileyen ağır bir kimlik sorunu ortaya çıkmıştır. Sonucu bugünkü Türkiye’dir.</p>
<p style="text-align: left;">Türk halkı, bayramda dönme dolaba binmiş çocuklar gibi, ithal teknolojinin sunduğu oyuncaklar peşinde, çığlıklar kopararak dolanıyor.</p>
<p style="text-align: left;">Otomobil, telefon, televizyon, radyo, sinema, alışveriş merkezi ve gökdelenler, ithal mallar ve teknikler arasında, hala bir şey üretemeyen Osmanlılar gibi yaşadığını, fakir ve az gelişmiş bir ülke olarak sömürüldüğünün farkına varmıyor. Kendini yönlendiren ve uyutan bir mekanizma var.</p>
<p style="text-align: left;">Sevgili Okuyucular,</p>
<p style="text-align: left;">Bu en tehlikeli çağdaş cehalettir. Sonu ekonomik kölelikle bitebilir.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/kimlik-sorunu-yaratan-dil-ulus-aymazligi">Kimlik sorunu yaratan dil ve ulus aymazlığı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">3480</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
