Aşk nedir? İnsanlığın binlerce yıldır peşinden koştuğu bu soruya artık yalnızca filozoflar değil, sinirbilimciler, psikologlar ve evrimsel biyologlar da yanıt arıyor. İngiltere’de düzenlenen sıra dışı bir bilim toplantısında araştırmacılar aşkın biyolojik, psikolojik ve evrimsel yönlerini tartıştı. Ancak iki gün süren konferansın sonunda bile ortak bir tanım üzerinde uzlaşmak mümkün olmadı. Çünkü aşk, bilim için hâlâ çözülmesi en zor bilmecelerden biri.
Aşk nedir?
Belki de insanlığın en eski sorularından biri bu. Şairler, filozoflar, romancılar ve sanatçılar binlerce yıldır aynı sorunun peşinden gidiyor. Şimdi ise bu arayışa bilim insanları da katılmış durumda.
İngiltere’nin Edinburgh kentinde Royal Society tarafından düzenlenen “Love, Actually and in Theory” adlı konferans, aşkı bilimsel açıdan anlamaya çalışan araştırmacıları bir araya getirdi. Toplantıya nörobilimcilerden psikologlara, evrimsel biyologlardan davranış bilimcilerine kadar çok sayıda uzman katıldı. Amaç açıktı: Aşkı tanımlamak.
Fakat görünen o ki bilim dünyası henüz bu konuda ortak bir noktaya ulaşabilmiş değil.
Aşk bir duygu mu, biyolojik dürtü mü?
Konferansa katılan araştırmacıların bir kısmı aşkı klasik anlamda bir “duygu” olarak görüyor. Nasıl ki mutluluk, korku ya da üzüntü kişiden kişiye değişiyorsa, aşk da öznel bir deneyim olarak değerlendiriliyor.
Avustralya’daki University of Melbourne araştırmacılarından Adam Bode, aşk araştırmalarına yönelmesinin nedenini oldukça kişisel bir örnekle anlatıyor: “İstemediğim birine âşık oldum ve bunu anlamak istedim” diyor.
Ancak konferanstaki birçok bilim insanı, romantik aşkın yalnızca bir duygu olmadığı görüşünde. Onlara göre aşk, insanı belirli davranışlara yönlendiren güçlü bir motivasyon sistemi.
Bu yaklaşımın temelinde evrimsel biyoloji var. İnsan türünün hayatta kalması ve üremesi için bireylerin birbirine bağlanmasını sağlayan biyolojik bir mekanizma…
Beyin aşkı nasıl yaşıyor?
New York’taki Albert Einstein College of Medicine’den nörobilimci Lucy Brown, beyin görüntüleme çalışmalarının önemli ipuçları verdiğini söylüyor.
Araştırmalara göre aşk sırasında beynin özellikle ödül sistemleri aktif hale geliyor. Üstelik bunlar beynin en eski bölgeleri arasında yer alıyor. Yani aşk, düşündüğümüzden çok daha temel bir biyolojik süreç olabilir.
Brown’a göre aşk: “Susuzluk ya da açlık gibi hayatta kalma sistemimizin bir parçası.”
Başka bir deyişle beynimiz aşkı yalnızca romantik bir deneyim olarak değil, yaşamsal öneme sahip bir dürtü olarak algılıyor olabilir.
Aşkın üç ayağı
Konferansta en çok tartışılan teorilerden biri de psikolog Robert Sternberg’in yıllardır savunduğu “üç bileşenli aşk kuramı” oldu.
Bu modele göre aşk üç temel unsurdan oluşuyor:
Yakınlık (intimacy): Duygusal bağ kurma isteği
Tutku (passion): Fiziksel çekim ve arzu
Bağlılık (commitment): İlişkiyi sürdürme kararı
Sternberg’e göre bazı ilişkilerde bu unsurlardan biri ağır basıyor, bazılarında ise üçü birden bulunuyor. Bu nedenle aşkın tek biçimli bir deneyim olmadığını savunuyor.
Aşk gerçekten “aklı baştan alıyor”
Bilim insanlarının üzerinde uzlaştığı konulardan biri ise aşkın aşamalı bir süreç olduğu.
İlk evre genellikle “balayı dönemi” olarak tanımlanıyor. Yoğun tutku, takıntılı düşünceler ve sürekli partneri düşünme hali bu dönemin temel özellikleri. Araştırmalara göre yeni âşık olan insanlar uyanık oldukları sürenin yaklaşık yarısında sevgililerini düşünüyor.
Adam Bode bu konuda esprili ama düşündürücü bir yorum yapıyor: “Yeni âşık olmuş insanların araba kullanmasına izin verilmemeli.”
Çünkü aşk gerçekten de dikkat dağınıklığı yaratabiliyor.
Bilim neden aşkı geç keşfetti?
Konferansta dikkat çeken konulardan biri de aşk araştırmalarının uzun yıllar ciddiye alınmamış olmasıydı.
Araştırmacılar, aşkın “fazla duygusal” ve “yumuşak” bir konu olarak görüldüğünü, bu nedenle bilimsel destek bulmakta zorlandığını söylüyor. Oysa bugün aşk; nörobilim, psikoloji, evrimsel biyoloji ve hatta yapay zekâ araştırmalarının kesişim noktasında yer alıyor.
Çünkü bilim insanları artık aşkı yalnızca romantik bir deneyim değil, insan davranışını şekillendiren temel biyolojik ve toplumsal mekanizmalardan biri olarak görüyor.
Yine de konferans sonunda herkesin üzerinde uzlaştığı tek bir aşk tanımı ortaya çıkmadı.
Belki de bunun nedeni çok basit: Aşk, bilimsel olarak açıklanmaya çalışıldığında bile, insan deneyiminin en gizemli taraflarından biri olmayı sürdürüyor.