<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>insan hakları arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/insan-haklari/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/insan-haklari</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Wed, 23 Jan 2019 11:03:11 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Yerel yönetimlerden kentli haklarına</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mufit-akyos/yerel-yonetimlerden-kentli-haklarina</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Müfit Akyos]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 07 Jan 2019 13:50:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Müfit Akyos]]></category>
		<category><![CDATA[insan hakları]]></category>
		<category><![CDATA[insan hakları evrensel bildirgesi]]></category>
		<category><![CDATA[kent]]></category>
		<category><![CDATA[kentlilik]]></category>
		<category><![CDATA[köy]]></category>
		<category><![CDATA[seçim]]></category>
		<category><![CDATA[şehir]]></category>
		<category><![CDATA[yerel yönetim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=12612</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Yasalar kent yapımıdır. Köylerin töreleri vardır.&#8221; 30 Maddelik İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi BM Genel Kurulu&#8217;nda 10 Aralık 1948&#8217;de kabul edilmiştir. İnsanlığın ulaştığı uygarlık aşamasında Bildirge’nin tamamının uygulanabildiğini söylemek güçtür. AB uyumu uğruna valilik ve kaymakamlıkların web-sayfalarında insan hakları başlığı yer alsa da ülkemizdeki uygulamaların pek parlak olmadığı bilinen bir gerçeğimizdir. İnsan haklarının yaşama geçirilebilmesi eşitliği, özgürlüğü, yaşam, eğitim, örgütlenme vb. haklarını bence özetle insanlığın mutluluğunu sağlayacağı için önemlidir. İnsan hakları ile yerel yönetimler arasında bir ilişki kurulabilir mi? Merkezi yönetimlere göre halka çok daha yakın olmaları ve “doğum öncesinden ölüm sonrasına kadar” bütün süreçlerde iç içe yaşanıyor ve “hizmet” alınıyor olması, yerel yönetimler ve halk ilişkisini demokrasi-haklar-hizmetler bağlamında daha da önemli kılmaktadır. Bu ilişkinin verimliliğini, katılımını, kalitesini ve sonuçta toplumsal mutluluğu artırmayı hedefleyen bir modelin hiç olmazsa satır başlarını oluşturmaya çalışalım. Elbette burada yazılacak olanlar bir uzmanın görüşleri veya hiç düşünülmemiş şeyler olmayabilir. Ancak öyle görülüyor ki son yılların her alandaki tahribatı ancak akılların bir araya getirilmesi ve yeniden inşa ile aşılabilecektir. Kentlileşme, insan hakları ve yerel yönetimler Kentlileşme bir “başkalaşma” sürecidir. Bu sürece vatandaşlaşma da denilebilir. Bu süreçte kentte yaşayanlar “kent yapımı” yasalara uyarlarken daha da önemlisi, İnsan Hakları Beyannamesi’nden kaynaklanan haklarının bilincine varabilir ve onlara sahip çıkıp korumayı öğrenebilirler. Geçmiş yüzyılların çok zorlu insan hakları mücadelelerine bakıldığında bunun öyle pek de kolay olmayacağı çok açıktır. Hele tek başına neredeyse hiç. Konumuz bağlamında yerel yönetimlere bu konuda düşen görevler nelerdir? Belki bir önceki soru “neden görev edinmelidirler ki?” olmalıdır. Buna en basit yanıt vatandaşlaşma sürecine katkıda bulunmaları ve birlikte yöneterek halkın mutluluğunu sağlamaları olabilir mi? Bu yanıtın görev olarak karşılığı “haklara saygı gösterme, hakları koruma ve hakların kullanılmasını sağlama” temelinde bir yönetim stratejisinin oluşturulması olarak ilkeselleştirilebilir. “İnsan hakları şehirleri” kurulmasının amaçlanması insanımızın hak ettiği evrensel değerin karşılığı olabilir mi? Model denemesi Şekli izleyerek, bir insanın “doğum öncesinden ölüm sonrasına kadar” olası bütün adımlarını ve alabileceği hizmetlerle (1), yerel yönetimin verdiği ve vermesi gereken bütün hizmetleri (2) sıralayarak eşleştirmeye çalışalım. Yaşamımızın pek çok adımında yolumuz bir nedenle belediye ile kesişmekte ve bir hizmet alınmaktadır. Yaşamımızın konforunu artıracak yeni hizmetlerin talep edilip vatandaş gözüyle tasarlanması, var olanların iyileştirilmesi bizi “katılımcılığa” getirecektir (3). Yerel yönetimler karar süreçlerinde “hakları” referans alırlarsa adil, tarafsız, eşit davranarak kaynaklarını doğru kullanabilirler mi?  Bu amaçla İnsan Hakları Beyannamesi İlgili Hakları ve/veya Avrupa Kentsel Şartı İlkeleri kullanılabilir mi (4)?  Bu model, kentlilerin – vatandaşların kendi yarattıkları kaynakları kullanmalarını, hizmet aldıkları otoritelerle “hak” temelli ilişkiler kurmalarını esas almaktadır.  Kurulacak kentli-vatandaş, yerel yöneticiler, sivil toplum örgütleri vb. birlikteliklerde sürtüşmeleri giderici, yenilikçi çözümler üretmek üzere akıllarımızı birleştirerek “insan hakları şehirleri” kurulması için çabalamaya değmez mi? Müfit Akyos</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mufit-akyos/yerel-yonetimlerden-kentli-haklarina">Yerel yönetimlerden kentli haklarına</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>&#8220;Yasalar kent yapımıdır. Köylerin töreleri vardır.&#8221;</strong></em></p>
<p>30 Maddelik İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi BM Genel Kurulu&#8217;nda 10 Aralık 1948&#8217;de kabul edilmiştir. İnsanlığın ulaştığı uygarlık aşamasında Bildirge’nin tamamının uygulanabildiğini söylemek güçtür. AB uyumu uğruna valilik ve kaymakamlıkların web-sayfalarında insan hakları başlığı yer alsa da ülkemizdeki uygulamaların pek parlak olmadığı bilinen bir gerçeğimizdir. İnsan haklarının yaşama geçirilebilmesi eşitliği, özgürlüğü, yaşam, eğitim, örgütlenme vb. haklarını bence özetle insanlığın mutluluğunu sağlayacağı için önemlidir.</p>
<p>İnsan hakları ile yerel yönetimler arasında bir ilişki kurulabilir mi? Merkezi yönetimlere göre halka çok daha yakın olmaları ve “doğum öncesinden ölüm sonrasına kadar” bütün süreçlerde iç içe yaşanıyor ve “hizmet” alınıyor olması, yerel yönetimler ve halk ilişkisini demokrasi-haklar-hizmetler bağlamında daha da önemli kılmaktadır.</p>
<p>Bu ilişkinin verimliliğini, katılımını, kalitesini ve sonuçta toplumsal mutluluğu artırmayı hedefleyen bir modelin hiç olmazsa satır başlarını oluşturmaya çalışalım. Elbette burada yazılacak olanlar bir uzmanın görüşleri veya hiç düşünülmemiş şeyler olmayabilir. Ancak öyle görülüyor ki son yılların her alandaki tahribatı ancak akılların bir araya getirilmesi ve yeniden inşa ile aşılabilecektir.</p>
<p><strong>Kentlileşme, insan hakları ve yerel yönetimler</strong></p>
<p>Kentlileşme bir “başkalaşma” sürecidir. Bu sürece vatandaşlaşma da denilebilir. Bu süreçte kentte yaşayanlar “kent yapımı” yasalara uyarlarken daha da önemlisi, İnsan Hakları Beyannamesi’nden kaynaklanan haklarının bilincine varabilir ve onlara sahip çıkıp korumayı öğrenebilirler. Geçmiş yüzyılların çok zorlu insan hakları mücadelelerine bakıldığında bunun öyle pek de kolay olmayacağı çok açıktır. Hele tek başına neredeyse hiç. Konumuz bağlamında yerel yönetimlere bu konuda düşen görevler nelerdir? Belki bir önceki soru “neden görev edinmelidirler ki?” olmalıdır. Buna en basit yanıt vatandaşlaşma sürecine katkıda bulunmaları ve birlikte yöneterek halkın mutluluğunu sağlamaları olabilir mi? Bu yanıtın görev olarak karşılığı “haklara saygı gösterme, hakları koruma ve hakların kullanılmasını sağlama” temelinde bir yönetim stratejisinin oluşturulması olarak ilkeselleştirilebilir. “<strong>İnsan hakları şehirleri</strong>” kurulmasının amaçlanması insanımızın hak ettiği evrensel değerin karşılığı olabilir mi?</p>
<p><strong>Model denemesi</strong></p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone wp-image-12615 size-large" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/01/yerel-1024x724.jpg" alt="" width="730" height="516" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/01/yerel-1024x724.jpg 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/01/yerel-300x212.jpg 300w" sizes="(max-width: 730px) 100vw, 730px" /></p>
<p>Şekli izleyerek, bir insanın “doğum öncesinden ölüm sonrasına kadar” olası bütün adımlarını ve alabileceği hizmetlerle (1), yerel yönetimin verdiği ve vermesi gereken bütün hizmetleri (2) sıralayarak eşleştirmeye çalışalım. Yaşamımızın pek çok adımında yolumuz bir nedenle belediye ile kesişmekte ve bir hizmet alınmaktadır. Yaşamımızın konforunu artıracak yeni hizmetlerin talep edilip vatandaş gözüyle tasarlanması, var olanların iyileştirilmesi bizi “katılımcılığa” getirecektir (3).</p>
<p>Yerel yönetimler karar süreçlerinde “hakları” referans alırlarsa adil, tarafsız, eşit davranarak kaynaklarını doğru kullanabilirler mi?  Bu amaçla İnsan Hakları Beyannamesi İlgili Hakları ve/veya Avrupa Kentsel Şartı İlkeleri kullanılabilir mi (4)?  Bu model, kentlilerin – vatandaşların kendi yarattıkları kaynakları kullanmalarını, hizmet aldıkları otoritelerle “hak” temelli ilişkiler kurmalarını esas almaktadır.  Kurulacak kentli-vatandaş, yerel yöneticiler, sivil toplum örgütleri vb. birlikteliklerde sürtüşmeleri giderici, yenilikçi çözümler üretmek üzere akıllarımızı birleştirerek “<strong>insan hakları şehirleri</strong>” kurulması için çabalamaya değmez mi?</p>
<p><strong>Müfit Akyos</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mufit-akyos/yerel-yonetimlerden-kentli-haklarina">Yerel yönetimlerden kentli haklarına</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">12612</post-id>	</item>
		<item>
		<title>İnsan, nasıl tanımlanırsa tanımlansın, hakları kutsal</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/insan-nasil-tanimlanirsa-tanimlansin-haklari-kutsal</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 20 Aug 2018 14:00:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[biyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[dna]]></category>
		<category><![CDATA[ihlal]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[insan hakları]]></category>
		<category><![CDATA[kutsal]]></category>
		<category><![CDATA[richard dawkins]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=10781</guid>

					<description><![CDATA[<p>Araştırmalara göre insanın biyolojik bir makine olduğu fikrini savunanlar, insan haklarına gereken saygıyı göstermekte ayak sürüyor. İnsan, hangi bağlamda tanımlanırsa tanımlansın -ister dini ister biyolojik ister felsefi bağlamda- kutsal bir varlıktır ve haklarının ihlali kabul edilemez. İnsan nedir? Bu, belki de Batı felsefe geleneğinin en eski sorusu. Bugün insanın ne olduğu ile ilgili birbiriyle çelişen üç temel tanım üzerinde duruluyor. İlki Hristiyan teoloji görüşünü temel alır, insan Tanrı’nın imgesinden yaratılmıştır. Daha felsefi bir boyutu olan ikinci tanıma göre insan, bilinç ve muhakeme gibi özel yeteneklere sahip bir varlıktır. Üçüncüsü biyolojik görüştür, insanlar DNA’larıyla tanımlanır. Bu konu yalnızca akademik bir tartışma olarak ele alınamaz. Bilim insanları bu tanımların gerçek yaşamda çok önemli yansımaları olduğunu düşünüyor, çünkü insanların birbirlerine nasıl davrandıkları bu tanımlara bağlı olarak değişiyor. Ayrıca bu tanımlardan herhangi birini savunanlar, kamuoyunun “yanlış” bir tanımı kabullenmesi durumunda insanlığa haksızlık edildiğine inanıyor. Görüş farklılıkları Hristiyan teologlar, örneğin, insanların Tanrı’nın imgesinden yaratıldığı fikrine karşı çıkıldığında insanların kutsal bir varlık olmaktan çıkacağını, dolayısıyla herkesin bir diğerini kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya başlayabileceğini ileri sürüyor. Bu şekilde işkence gibi şiddet içeren davranışların daha kabul edilebilir bir çerçeve içine çekilebileceğine dikkat çekiyor. Öte yandan sosyal bilimciler ve biyo-etikçiler benzer şekilde biyolojik tanımı savunanların, insanları diğer hayvanlar veya nesnelerle aynı kefeye koyacaklarını ve bu doğrultuda hareket edeceklerini iddia ediyor. Sonuç olarak yoksul insanların organlarını satın almak gibi uygulamaların da daha kabul edilebilir bir uygulama olarak değerlendirilebileceği uyarısında bulunuyor. Bunlar önemli iddialar. Peki doğru mu? Tarihe baktığımızda bazı olaylar bunun doğru olabileceğini işaret ediyor. Bu tür bir paradigmatik iddiaya en iyi örnek Nazilerin insanları ırklarına göre sınıflamalarıdır. Bu yaklaşım ne yazık ki soykırım ile sonuçlandı. Benzer şekilde 19. ve 20. yüzyıllardaki ayırımcılık hareketleri, insanları kapasitelerine göre sınıflandırmış ve bu kapasitelere sahip olmayanlar değersiz bulunmuştur. Bugünkü durum   Bugün insan tanımında hangi görüş egemen? Bir kere şunu iyi bilmeliyiz ki insanın aslında ne olduğu önemli değildir; insanlar kendi doğruları çerçevesinde hareket ederler. Dolayısıyla tartışma şu ampirik soruda düğümlenir: İnsanlar ne düşünür ve diğer insanlara nasıl davranılmasını ister? Amprik iddialar sınanabilir. Bu soruya yanıt getirebilmek için yapılan ilk sosyal bilim çalışmasında, ABD’de 3.300’den fazla yetişkine bu üç insan tanımına ilişkin ne düşündükleri soruldu. Ayrıca insanlarla ilgili şu üç ifadeye katılıp katılmadıkları sorgulandı: -İnsanlar makineye benzer -Hayvanlarla karşılaştırıldıklarında daha özel bir konuma sahiptirler -Her insan biriciktir, diğerlerinden farklıdır -Hepsi eşit değerdedir Bunun amacı, birbiriyle çatışan insan tanımlarından herhangi birinin, insanlara nasıl davrandığımız ile ilgili olumsuz bir etki yaratıp yaratmadığını tartmaktır. Deneklerden ayıca insan haklarına ilişkin şu soruları da yanıtlamaları istendi: -Askerlerimizi yabancı bir ülkedeki soykırımı önlemeleri için riske atmalı mıyız? -Yoksul insanların organlarını satın almak serbest bırakılmalı mı? -İyileşme umudu kalmayan hastaların, mali kaynak israfına yol açmamaları için, intihar etmesine göz yummalı mıyız? -Mahkûmlardan, onaylarını almadan kanlarını almalı mıyız? -Masum insanların yaşamlarını kurtarmak için terör zanlılarına işkence yapılması kabul edilebilir mi? Bu deneyden çok çarpıcı sonuçlar alındı. Bir kere denek biyolojik tanıma ne kadar yatkınsa, insanları makine gibi görme eğilimi de o kadar yüksekti. İnsan haklarına ilişkin sorularda biyolojik tanım yanlılarının görüşleri şöyleydi: Soykırımı önlemek için askerleri riske atma fikrine sıcak bakmıyorlar; böbrek satın almayı doğru buluyorlar, eninde sonunda ölecek bir hasta için boşuna masraf yapılmasına gerek görmüyorlar intiharı destekliyorlar ve mahkûmlardan kan alınmasını doğru buluyorlardı. Oysa tam tersi, teolojik görüşe yakın olanlar intiharı onaylamıyor ve istekleri hilafına askerlerden kan alınmasını doğru bulmuyorlardı. Biyolojik tanım insan haklarına saygı duymuyor Bu deneyin sonucunda biyolojik tanımı kabul edenlerin insan haklarına çok da saygıları olmadığı ortaya çıktı. Bu görüş ABD toplumunun %25 tarafından kabul görüyor. Ancak yukarıda sözü edilen çalışma, konu hakkında son sözü söylemekten çok uzak. Bu deney yalnızca insanların ne yaptığını değil, ne düşündüğüne ışık tutuyor. Bu deney aslında önemli bir başka sorunu daha ortaya çıkartıyor: Biyolojik tanımı destekleyenlerin bir kısmı insan haklarına da gereken özeni gösterebiliyor. Bu pozisyonda olanlara en güzel örnek Richard Dawkins’tir. Dawkins’e göre insanlar DNA bazlı makinelerdir. Ancak Dawkins aynı zamanda insan haklarına da son derece saygılıdır, zaten İngiliz Hümanist Birliği başkanıdır. Samimi ancak dar görüşlü İnsan haklarıyla ilgilenen çok sayıda akademisyen, biyolojik insan tanımı ve insan haklarına saygı duyma arasında çözümlenemeyen bir sorun olduğunu kabul ediyor. Bu görüşü benimseyenlerin samimiyetinden kimse kuşku duymuyor, ancak biyolojik tanımın yaygınlaştırılması yönünde çaba harcandığında, insan haklarına duyulan kamu desteğinin de tehlikeye girme olasılığı artıyor. Peki, ne yapılabilir? Eğer Dawkins önceliği insan haklarına veriyorsa, insanların Tanrı’nın imgesinden yaratıldığı fikrine de karşı çıkmaması gerekir. Kuşkusuz böyle bir şey olmayacak ve olmamalı da. Her durumda insan tanımının Hıristiyan versiyonunun, tarih boyunca hümanist olarak değerlendirilemeyecek pek çok olaya zemin hazırladığı biliniyor. Çözüm Dawkins gibi kamuoyunda saygın bir yeri olan kişiler, insanın tanımı ile insanlara nasıl davranılması gerektiği yolundaki görüş arasındaki bağlantının kesilmesi için önayak olabilirler. Bu, toplum için örnek alınacak bir davranış olarak algılanabilir. Bunun da tek yolu insanların kutsal bir varlık olduğu fikrini yaymaktır. Buradaki kutsallık kavramı, dini bir temele dayanmaz; pek çok ülke anayasasında belirtildiği gibi seküler bir yaklaşıma dayanır. İnsanların kutsal bir değere sahip olduğu fikri, insanı biyolojik bir makine olarak tanımlayanların, aynı zamanda insan haklarına saygı göstermelerinin yolunu açabilir. Reyhan Oksay Kaynak: New Scientist, 6 Ağustos 2016</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/insan-nasil-tanimlanirsa-tanimlansin-haklari-kutsal">İnsan, nasıl tanımlanırsa tanımlansın, hakları kutsal</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Araştırmalara göre insanın biyolojik bir makine olduğu fikrini savunanlar, insan haklarına gereken saygıyı göstermekte ayak sürüyor. İnsan, hangi bağlamda tanımlanırsa tanımlansın -ister dini ister biyolojik ister felsefi bağlamda- kutsal bir varlıktır ve haklarının ihlali kabul edilemez. </strong></p>
<p><strong>İnsan nedir?</strong></p>
<p>Bu, belki de Batı felsefe geleneğinin en eski sorusu. Bugün insanın ne olduğu ile ilgili birbiriyle çelişen üç temel tanım üzerinde duruluyor. İlki Hristiyan teoloji görüşünü temel alır, insan Tanrı’nın imgesinden yaratılmıştır. Daha felsefi bir boyutu olan ikinci tanıma göre insan, bilinç ve muhakeme gibi özel yeteneklere sahip bir varlıktır. Üçüncüsü biyolojik görüştür, insanlar DNA’larıyla tanımlanır.</p>
<p>Bu konu yalnızca akademik bir tartışma olarak ele alınamaz. Bilim insanları bu tanımların gerçek yaşamda çok önemli yansımaları olduğunu düşünüyor, çünkü insanların birbirlerine nasıl davrandıkları bu tanımlara bağlı olarak değişiyor. Ayrıca bu tanımlardan herhangi birini savunanlar, kamuoyunun “yanlış” bir tanımı kabullenmesi durumunda insanlığa haksızlık edildiğine inanıyor.</p>
<p><strong>Görüş farklılıkları</strong></p>
<p>Hristiyan teologlar, örneğin, insanların Tanrı’nın imgesinden yaratıldığı fikrine karşı çıkıldığında insanların kutsal bir varlık olmaktan çıkacağını, dolayısıyla herkesin bir diğerini kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya başlayabileceğini ileri sürüyor. Bu şekilde işkence gibi şiddet içeren davranışların daha kabul edilebilir bir çerçeve içine çekilebileceğine dikkat çekiyor.</p>
<p>Öte yandan sosyal bilimciler ve biyo-etikçiler benzer şekilde biyolojik tanımı savunanların, insanları diğer hayvanlar veya nesnelerle aynı kefeye koyacaklarını ve bu doğrultuda hareket edeceklerini iddia ediyor. Sonuç olarak yoksul insanların organlarını satın almak gibi uygulamaların da daha kabul edilebilir bir uygulama olarak değerlendirilebileceği uyarısında bulunuyor.</p>
<p>Bunlar önemli iddialar. Peki doğru mu? Tarihe baktığımızda bazı olaylar bunun doğru olabileceğini işaret ediyor.</p>
<p>Bu tür bir paradigmatik iddiaya en iyi örnek Nazilerin insanları ırklarına göre sınıflamalarıdır. Bu yaklaşım ne yazık ki soykırım ile sonuçlandı. Benzer şekilde 19. ve 20. yüzyıllardaki ayırımcılık hareketleri, insanları kapasitelerine göre sınıflandırmış ve bu kapasitelere sahip olmayanlar değersiz bulunmuştur.</p>
<p><strong>Bugünkü durum  </strong></p>
<p>Bugün insan tanımında hangi görüş egemen? Bir kere şunu iyi bilmeliyiz ki insanın aslında ne olduğu önemli değildir; insanlar kendi doğruları çerçevesinde hareket ederler. Dolayısıyla tartışma şu ampirik soruda düğümlenir: İnsanlar ne düşünür ve diğer insanlara nasıl davranılmasını ister?</p>
<p>Amprik iddialar sınanabilir. Bu soruya yanıt getirebilmek için yapılan ilk sosyal bilim çalışmasında, ABD’de 3.300’den fazla yetişkine bu üç insan tanımına ilişkin ne düşündükleri soruldu. Ayrıca insanlarla ilgili şu üç ifadeye katılıp katılmadıkları sorgulandı:</p>
<p>-İnsanlar makineye benzer<br />
-Hayvanlarla karşılaştırıldıklarında daha özel bir konuma sahiptirler<br />
-Her insan biriciktir, diğerlerinden farklıdır<br />
-Hepsi eşit değerdedir</p>
<p>Bunun amacı, birbiriyle çatışan insan tanımlarından herhangi birinin, insanlara nasıl davrandığımız ile ilgili olumsuz bir etki yaratıp yaratmadığını tartmaktır.</p>
<p>Deneklerden ayıca insan haklarına ilişkin şu soruları da yanıtlamaları istendi:</p>
<p>-Askerlerimizi yabancı bir ülkedeki soykırımı önlemeleri için riske atmalı mıyız?<br />
-Yoksul insanların organlarını satın almak serbest bırakılmalı mı?<br />
-İyileşme umudu kalmayan hastaların, mali kaynak israfına yol açmamaları için, intihar etmesine göz yummalı mıyız?<br />
-Mahkûmlardan, onaylarını almadan kanlarını almalı mıyız?<br />
-Masum insanların yaşamlarını kurtarmak için terör zanlılarına işkence yapılması kabul edilebilir mi?</p>
<p>Bu deneyden çok çarpıcı sonuçlar alındı. Bir kere denek biyolojik tanıma ne kadar yatkınsa, insanları makine gibi görme eğilimi de o kadar yüksekti.</p>
<p>İnsan haklarına ilişkin sorularda biyolojik tanım yanlılarının görüşleri şöyleydi: Soykırımı önlemek için askerleri riske atma fikrine sıcak bakmıyorlar; böbrek satın almayı doğru buluyorlar, eninde sonunda ölecek bir hasta için boşuna masraf yapılmasına gerek görmüyorlar intiharı destekliyorlar ve mahkûmlardan kan alınmasını doğru buluyorlardı.</p>
<p>Oysa tam tersi, teolojik görüşe yakın olanlar intiharı onaylamıyor ve istekleri hilafına askerlerden kan alınmasını doğru bulmuyorlardı.</p>
<p><strong>Biyolojik tanım insan haklarına saygı duymuyor</strong></p>
<p>Bu deneyin sonucunda biyolojik tanımı kabul edenlerin insan haklarına çok da saygıları olmadığı ortaya çıktı. Bu görüş ABD toplumunun %25 tarafından kabul görüyor. Ancak yukarıda sözü edilen çalışma, konu hakkında son sözü söylemekten çok uzak. Bu deney yalnızca insanların ne yaptığını değil, ne düşündüğüne ışık tutuyor.</p>
<p>Bu deney aslında önemli bir başka sorunu daha ortaya çıkartıyor: Biyolojik tanımı destekleyenlerin bir kısmı insan haklarına da gereken özeni gösterebiliyor. Bu pozisyonda olanlara en güzel örnek Richard Dawkins’tir. Dawkins’e göre insanlar DNA bazlı makinelerdir. Ancak Dawkins aynı zamanda insan haklarına da son derece saygılıdır, zaten İngiliz Hümanist Birliği başkanıdır.</p>
<p><strong>Samimi ancak dar görüşlü </strong></p>
<p>İnsan haklarıyla ilgilenen çok sayıda akademisyen, biyolojik insan tanımı ve insan haklarına saygı duyma arasında çözümlenemeyen bir sorun olduğunu kabul ediyor. Bu görüşü benimseyenlerin samimiyetinden kimse kuşku duymuyor, ancak biyolojik tanımın yaygınlaştırılması yönünde çaba harcandığında, insan haklarına duyulan kamu desteğinin de tehlikeye girme olasılığı artıyor.</p>
<p>Peki, ne yapılabilir? Eğer Dawkins önceliği insan haklarına veriyorsa, insanların Tanrı’nın imgesinden yaratıldığı fikrine de karşı çıkmaması gerekir. Kuşkusuz böyle bir şey olmayacak ve olmamalı da. Her durumda insan tanımının Hıristiyan versiyonunun, tarih boyunca hümanist olarak değerlendirilemeyecek pek çok olaya zemin hazırladığı biliniyor.</p>
<p><strong>Çözüm</strong></p>
<p>Dawkins gibi kamuoyunda saygın bir yeri olan kişiler, insanın tanımı ile insanlara nasıl davranılması gerektiği yolundaki görüş arasındaki bağlantının kesilmesi için önayak olabilirler. Bu, toplum için örnek alınacak bir davranış olarak algılanabilir. Bunun da tek yolu insanların kutsal bir varlık olduğu fikrini yaymaktır. Buradaki kutsallık kavramı, dini bir temele dayanmaz; pek çok ülke anayasasında belirtildiği gibi seküler bir yaklaşıma dayanır.</p>
<p>İnsanların kutsal bir değere sahip olduğu fikri, insanı biyolojik bir makine olarak tanımlayanların, aynı zamanda insan haklarına saygı göstermelerinin yolunu açabilir.</p>
<p><strong>Reyhan Oksay</strong></p>
<p><strong>Kaynak: New Scientist, 6 Ağustos 2016</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/insan-nasil-tanimlanirsa-tanimlansin-haklari-kutsal">İnsan, nasıl tanımlanırsa tanımlansın, hakları kutsal</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">10781</post-id>	</item>
		<item>
		<title>İnternete erişim insan hakkı mı?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/internete-erisim-insan-hakki-mi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Edip Emil Öymen]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 22 Aug 2016 11:06:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edip Emil Öymen]]></category>
		<category><![CDATA[insan hakları]]></category>
		<category><![CDATA[internet]]></category>
		<category><![CDATA[teknoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=3523</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bitmeyen bir tartışma: İnternete erişim bir insan hakkı mıdır? Evetler, hayırlar&#8230; İşin en tuhafı, böyle bir hak yoktur diyenlerin başında, internetin icat edildiği ABD’de önemli kişiler geliyor. Bu tartışmanın nereye varacağı meçhul. İnternet erişimi, Birleşmiş Milletler tarafından 4 Haziran 2011’de “temel bir insan hakkı” olarak tanımlandı. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne “Üçüncü Kuşak İnsan Hakkı” olarak dahil edildi. Avrupa Konseyi, 19 Nisan 2011’de internete erişim hakkını temel bir hak olarak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ekledi.  Bu sözleşmelere imzacı taraf olan Türkiye Cumhuriyeti’nin bu kararları iç hukukuna uyarlama yükümlülüğü var. Bunlara ek olarak geçtiğimiz 27 Haziran’da BM İnsan Hakları Konseyi’nin (Türkiye de üye) “Tüm insan haklarının sivil, siyasi, ekonomik, toplumsal, kültürel haklarının korunması ve teşviki” başlığı altında ilan ettiği kararların arasında (özetle) şu cümleler var: “İnsanların online-dışı dünyadaki haklarının, online olarak da korunması gerekir. İnternete erişim sağlamada insan haklarını temel alan bir yaklaşım uygulanmalıdır.”  Düz Türkçeyle söylersek: İnternet, insan hakkıdır. Erişimi engellemek insan hakkı ihlalidir. Türkiye’de de TBMM Bilişim ve İnternet Araştırma Komisyonu’nun 2012’de hazırladığı 1,000 sayfalık raporda, “bilgiye erişimin ve internetin” yeni Anayasa’da “temel hak olarak” düzenlenmesi gerektiği yazıldı. Bazı ülkeler, sadece interneti değil, genişbant erişimini de insan hakkı olarak kabul ettiler­. Estonya, Finlandiya, İsveç, Fransa bunu kabul eden ilk ülkeler (2009). İrlanda, yasal düzenleme yapacağını geçen ay açıkladı. ABD Başkan adayı Hillary Clinton da seçildiği takdirde internet erişimini ABD için insan hakkı olarak düzenleyeceğini söyledi. Zaten BM ve Avrupa Konseyi kararlarından sonra başta AB ülkeleri bu konuda yasal adımlar atarlar. AB, 27 üye ülkedeki hanelerin yarısına 2020 yılına kadar 100 Mb ve üstü internet hızı sağlayacağını vaad etmiş bulunuyor. Bütün bu evetlere rağmen, ABD Federal İletişim Komisyonu’nun (FCC) bir üyesi, internetin insan hakkı olmadığını savunuyor. FCC’den buna bir itiraz gelmedi. FCC de mi aynı fikirde? Bu üyeye göre özgürlük, adalet, dinsel inanç gibi haklara bakışla internetin bu “yüksek ve temel kavramlarla” eş tutulması münasebetsizlik. İnternet’in “kurucu baba”larından Vinton Cerf de, 4 Ocak 2012’de New York Times’da yayınladığı makalede “İnternet kullanımı bir insan hakkı değildir” demişti. Niyeymiş? “Teknoloji, haklar sağlar. Ama teknolojinin kendisi bir hak değildir. Bir şeyin hak olması için, öyle bir şey olmalı ki sağlıklı ve anlamlı bir hayat yaşayabilelim- işkence korkusu olmadan özgürlük, veya düşünce özgürlüğü gibi. Bir teknolojiyi, bu anlamda bir kategoriye sokmak hata olur.” “Örneğin, bir zamanlar atınız yoksa, bir gelir sağlamanız zordu. Burada önemli olan hak, sizin, hayatınızı kazanma hakkınızdı. At sahibi olmanız bir hak değildi&#8230; İnsan hakları dediğimiz zaman düşünce ve ifade özgürlüğünü, bilgiye erişim özgürlüğünü kast ediyoruz. Bunların sağlanması için ille belli bir teknoloji gerekmiyor. İnterneti insan hakkı sayan BM Raporu bile internetin bir araç olduğunu, bir amaç olmadığını kabul ediyor.” “İnternete erişim ancak bir medeni hak (civil right) olabilir. Medeni haklar yasa ile sağlanır, insanlık için doğal hak değildir. Teknoloji yaratanlar insan haklarını ve medeni hakları desteklemek zorundadır. İnternet; yaratıcılık, paylaşma ve küresel boyutta bilgi edinmede çok kolay erişilen eşitlikçi bir platform sağladı. Bunun sonucunda elimizde, insan hakları ve medeni haklardan yararlanma yönünde yeni yöntemlerimiz var.” Edip Emil Öymen *Bu yazı 22.08.2016 tarihli Dünya gazetesinde yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/internete-erisim-insan-hakki-mi">İnternete erişim insan hakkı mı?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bitmeyen bir tartışma: İnternete erişim bir insan hakkı mıdır? Evetler, hayırlar&#8230; İşin en tuhafı, böyle bir hak yoktur diyenlerin başında, internetin icat edildiği ABD’de önemli kişiler geliyor. Bu tartışmanın nereye varacağı meçhul.</p>
<p>İnternet erişimi, Birleşmiş Milletler tarafından 4 Haziran 2011’de “temel bir insan hakkı” olarak tanımlandı. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne “Üçüncü Kuşak İnsan Hakkı” olarak dahil edildi. Avrupa Konseyi, 19 Nisan 2011’de internete erişim hakkını temel bir hak olarak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ekledi.  Bu sözleşmelere imzacı taraf olan Türkiye Cumhuriyeti’nin bu kararları iç hukukuna uyarlama yükümlülüğü var.</p>
<p>Bunlara ek olarak geçtiğimiz 27 Haziran’da BM İnsan Hakları Konseyi’nin (Türkiye de üye) “Tüm insan haklarının sivil, siyasi, ekonomik, toplumsal, kültürel haklarının korunması ve teşviki” başlığı altında ilan ettiği kararların arasında (özetle) şu cümleler var: “İnsanların online-dışı dünyadaki haklarının, online olarak da korunması gerekir. İnternete erişim sağlamada insan haklarını temel alan bir yaklaşım uygulanmalıdır.”  Düz Türkçeyle söylersek: İnternet, insan hakkıdır. Erişimi engellemek insan hakkı ihlalidir.</p>
<p>Türkiye’de de TBMM Bilişim ve İnternet Araştırma Komisyonu’nun 2012’de hazırladığı 1,000 sayfalık raporda, “bilgiye erişimin ve internetin” yeni Anayasa’da “temel hak olarak” düzenlenmesi gerektiği yazıldı.</p>
<p>Bazı ülkeler, sadece interneti değil, genişbant erişimini de insan hakkı olarak kabul ettiler­. Estonya, Finlandiya, İsveç, Fransa bunu kabul eden ilk ülkeler (2009). İrlanda, yasal düzenleme yapacağını geçen ay açıkladı. ABD Başkan adayı Hillary Clinton da seçildiği takdirde internet erişimini ABD için insan hakkı olarak düzenleyeceğini söyledi. Zaten BM ve Avrupa Konseyi kararlarından sonra başta AB ülkeleri bu konuda yasal adımlar atarlar. AB, 27 üye ülkedeki hanelerin yarısına 2020 yılına kadar 100 Mb ve üstü internet hızı sağlayacağını vaad etmiş bulunuyor.</p>
<p>Bütün bu evetlere rağmen, ABD Federal İletişim Komisyonu’nun (FCC) bir üyesi, internetin insan hakkı olmadığını savunuyor. FCC’den buna bir itiraz gelmedi. FCC de mi aynı fikirde? Bu üyeye göre özgürlük, adalet, dinsel inanç gibi haklara bakışla internetin bu “yüksek ve temel kavramlarla” eş tutulması münasebetsizlik.</p>
<p>İnternet’in “kurucu baba”larından Vinton Cerf de, 4 Ocak 2012’de New York Times’da yayınladığı makalede “İnternet kullanımı bir insan hakkı değildir” demişti. Niyeymiş?</p>
<p>“Teknoloji, haklar sağlar. Ama teknolojinin kendisi bir hak değildir. Bir şeyin hak olması için, öyle bir şey olmalı ki sağlıklı ve anlamlı bir hayat yaşayabilelim- işkence korkusu olmadan özgürlük, veya düşünce özgürlüğü gibi. Bir teknolojiyi, bu anlamda bir kategoriye sokmak hata olur.”</p>
<p>“Örneğin, bir zamanlar atınız yoksa, bir gelir sağlamanız zordu. Burada önemli olan hak, sizin, hayatınızı kazanma hakkınızdı. At sahibi olmanız bir hak değildi&#8230; İnsan hakları dediğimiz zaman düşünce ve ifade özgürlüğünü, bilgiye erişim özgürlüğünü kast ediyoruz. Bunların sağlanması için ille belli bir teknoloji gerekmiyor. İnterneti insan hakkı sayan BM Raporu bile internetin bir araç olduğunu, bir amaç olmadığını kabul ediyor.”</p>
<p>“İnternete erişim ancak bir medeni hak (civil right) olabilir. Medeni haklar yasa ile sağlanır, insanlık için doğal hak değildir. Teknoloji yaratanlar insan haklarını ve medeni hakları desteklemek zorundadır. İnternet; yaratıcılık, paylaşma ve küresel boyutta bilgi edinmede çok kolay erişilen eşitlikçi bir platform sağladı. Bunun sonucunda elimizde, insan hakları ve medeni haklardan yararlanma yönünde yeni yöntemlerimiz var.”</p>
<p>Edip Emil Öymen</p>
<p><em>*Bu yazı 22.08.2016 tarihli Dünya gazetesinde yayınlanmıştır.</em></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/internete-erisim-insan-hakki-mi">İnternete erişim insan hakkı mı?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">3523</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Herkesin sahip olması gereken dört temel özgürlük</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/dort-temel-ozgurluk</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tevfik Uyar]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 16 Mar 2016 00:36:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[birleşmiş milletler]]></category>
		<category><![CDATA[insan hakları]]></category>
		<category><![CDATA[özgürlük]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=610</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bugün de tehlike altında olan, özgür bilim ve düşünce ve gelecek için vazgeçilmez ihtiyaçlar olarak görülen 4 temel özgürlük ve evrensel değer için çağrı: İfade özgürlüğü; Tapınma özgürlüğü; Yoksulluk çekmeme özgürlüğü ve Korkusuzca yaşama özgürlüğü. 6 Ocak 1941’de ABD II.Dünya Savaşı’na henüz katılmamıştı. Gerçekte o dönem bu ülkede büyük ölçüde kendini savaştan soyutlamadan yana bir tavır egemendi. Başkan Franklin Roosevelt Ulusa Sesleniş konuşmasında bu geleneğin dışına çıkarak sürmekte olan savaş yüzünden tehlike altında olduğunu düşündüğü ve evrensel değerler olarak dünya çapında korunması gerektiğine inandığı dört temel özgürlüğe dikkat çekiyordu. Roosevelt konuşmasında bu özgürlükleri şöyle tanımlıyordu: Dünyanın her yerinde konuşma ve ifade özgürlüğü. Dünyanın her yerinde, her bireyin Tanrı’ya kendi istediği biçimde tapınma özgürlüğü. Dünyanın her yerinde, yoksulluk çekmeme özgürlüğü; ki bu her ulusa kendi vatandaşlarının sağlıklı bir barışçıl yaşam sürdürmelerine olanak tanıyacak ekonomik koşulların sağlanması anlamına geliyor. Dünyanın herhangi bir yerinde korkudan uzak yaşama özgürlüğü; ki bu da gerçekte bir ulusun herhangi bir komşusuna karşı fiziksel bir saldırı eylemi gerçekleştirmek durumunda kalmayacağı bir noktaya ve davranış aşamasına gelene dek sürecek dünya çapında etkin bir silahsızlanma anlamına geliyor. Başkan tüm bunların binlerce yıl sonra gerçeğe dönüşebilecek bir düş olmadığına dikkat çekiyor ve konuşmasını, “Bu özgürlükler içinde bulunduğumuz dönemde kendi kuşağımızın ulaşabileceği türde bir dünyanın temelini oluşturuyor,” diyerek noktalıyordu.  Her zaman geçerli ilkeler   10 Aralık 2015 tarihinde, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-moon, Dünya İnsan Hakları Günü kapsamında yaptığı konuşmada “her zaman geçerli ilkeler” adını verdiği bu ilkelere ulaşmak için çok daha yoğunluklu bir küresel yaklaşımın gerekli olduğuna parmak bastı. Günümüz dünyasının koşulları söz konusu ilkelerin ilk kez sunulduğu döneme kıyasla çok daha farklı güçlükleri içinde barındırsa da, taşıdıkları değerler bugün de geçerliliğini koruyor. Ban Ki-moon’un konuşmasında insanların sahip olmaları gereken bu dört temel hakka günümüzün küresel koşulları bağlamında şöyle yer veriliyor: Günümüz koşullarında 4 temel özgürlük Milyonlarca kişinin yoksun bırakıldığı ve varlığı her geçen gün daha da tehlikede olan ifade özgürlüğü. Demokratik uygulamaları ve küresel anlamda bir sivil toplum için gerekli özgürlükleri savunmak, korumak ve geliştirmek zorundayız. Kalıcı bir denge için bu kaçınılmaz bir gerekliliktir. Tapınma özgürlüğü. Dünyanın her bir yanında teröristler din adına insanları öldürerek dinin özünde sahip olduğu değerleri kötüye kullanıyorlar. Kimileri dinsel azınlıkları hedef alıyor ve siyasal kazançlar sağlamak uğruna dehşet saçıyor. Bu duruma tepki olarak, tüm insanların eşit olduğu ve herkesin kendi dinini özgürce seçme hakkına sahip olduğu görüşünü temel alıp farklılıklara saygı göstermeliyiz. Yoksulluktan uzak bir yaşam sürdürme özgürlüğü günümüzde de ulaşılması en güç koşulları içeriyor. Dünya liderleri BM Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi’nde 2030 yılına dek yoksulluğu sona erdirmeyi, eşitsizlik ve adaletsizlikle savaşmayı ve tüm dünyada insanların barış içinde ve sağlıklı bir gezegende yaşamalarını sağlamayı hedeflediler. Şimdi bu hedefe ulaşmak için elimizden gelen her şeyi yapmamız gerekiyor. Korkusuzca yaşama özgürlüğü. Milyonlarca sığınmacı ve ülkesi içinde yerinden edilmiş insanlar bu özgürlüğün sağlanmasındaki başarısızlığın yürek sızlatan bir ürünü olarak karşımıza çıkıyor. II.Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk kez onca sayıda insan evinden uzak yaşamaya zorlanmış durumda. Bu insanlar çelişki, şiddet ve eşitsizlikten kaçmak için anakara ve okyanusları aşmak ve çoğu zaman canlarından olmak zorunda kalıyorlar. Bu durum karşısında kapıları kapatmak yerine açık tutmak ve ayrım yapmaksızın herkese sığınma hakkı tanımak zorundayız. Yoksulluk ve umutsuzluktan kaçan insanların da temel özgürlüklerden en az başkaları denli yararlanma hakkına sahip olduklarını akıldan çıkartmamak gerekiyor. Rita Urgan Kaynak: World Economic Forum</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/dort-temel-ozgurluk">Herkesin sahip olması gereken dört temel özgürlük</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bugün de tehlike altında olan, özgür bilim ve düşünce ve gelecek için vazgeçilmez ihtiyaçlar olarak görülen 4 temel özgürlük ve evrensel değer için çağrı: İfade özgürlüğü; Tapınma özgürlüğü; Yoksulluk çekmeme özgürlüğü ve Korkusuzca yaşama özgürlüğü.</strong></p>
<p>6 Ocak 1941’de ABD II.Dünya Savaşı’na henüz katılmamıştı. Gerçekte o dönem bu ülkede büyük ölçüde kendini savaştan soyutlamadan yana bir tavır egemendi. Başkan <strong>Franklin Roosevelt</strong> Ulusa Sesleniş konuşmasında bu geleneğin dışına çıkarak sürmekte olan savaş yüzünden tehlike altında olduğunu düşündüğü ve evrensel değerler olarak dünya çapında korunması gerektiğine inandığı dört temel özgürlüğe dikkat çekiyordu. Roosevelt konuşmasında bu özgürlükleri şöyle tanımlıyordu:</p>
<ol>
<li>Dünyanın her yerinde konuşma ve <strong>ifade özgürlüğü</strong>.</li>
<li>Dünyanın her yerinde, her bireyin Tanrı’ya kendi istediği biçimde <strong>tapınma özgürlüğü.</strong></li>
<li>Dünyanın her yerinde, <strong>yoksulluk çekmeme özgürlüğü</strong>; ki bu her ulusa kendi vatandaşlarının sağlıklı bir barışçıl yaşam sürdürmelerine olanak tanıyacak ekonomik koşulların sağlanması anlamına geliyor.</li>
<li>Dünyanın herhangi bir yerinde <strong>korkudan uzak yaşama özgürlüğü</strong>; ki bu da gerçekte bir ulusun herhangi bir komşusuna karşı fiziksel bir saldırı eylemi gerçekleştirmek durumunda kalmayacağı bir noktaya ve davranış aşamasına gelene dek sürecek dünya çapında etkin bir silahsızlanma anlamına geliyor.</li>
</ol>
<p>Başkan tüm bunların binlerce yıl sonra gerçeğe dönüşebilecek bir düş olmadığına dikkat çekiyor ve konuşmasını, “Bu özgürlükler içinde bulunduğumuz dönemde kendi kuşağımızın ulaşabileceği türde bir dünyanın temelini oluşturuyor,” diyerek noktalıyordu.</p>
<p><strong> Her zaman geçerli ilkeler  </strong></p>
<p><strong> </strong>10 Aralık 2015 tarihinde, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri <strong>Ban Ki-moon</strong>, <em>Dünya İnsan Hakları Günü</em> kapsamında yaptığı konuşmada “her zaman geçerli ilkeler” adını verdiği bu ilkelere ulaşmak için çok daha yoğunluklu bir küresel yaklaşımın gerekli olduğuna parmak bastı. Günümüz dünyasının koşulları söz konusu ilkelerin ilk kez sunulduğu döneme kıyasla çok daha farklı güçlükleri içinde barındırsa da, taşıdıkları değerler bugün de geçerliliğini koruyor. Ban Ki-moon’un konuşmasında insanların sahip olmaları gereken bu dört temel hakka günümüzün küresel koşulları bağlamında şöyle yer veriliyor:</p>
<p><strong>Günümüz koşullarında 4 temel özgürlük</strong></p>
<ol>
<li>Milyonlarca kişinin yoksun bırakıldığı ve varlığı her geçen gün daha da tehlikede olan <strong>ifade özgürlüğü</strong>. Demokratik uygulamaları ve küresel anlamda bir sivil toplum için gerekli özgürlükleri savunmak, korumak ve geliştirmek zorundayız. Kalıcı bir denge için bu kaçınılmaz bir gerekliliktir.</li>
<li><strong>Tapınma özgürlüğü</strong>. Dünyanın her bir yanında teröristler din adına insanları öldürerek dinin özünde sahip olduğu değerleri kötüye kullanıyorlar. Kimileri dinsel azınlıkları hedef alıyor ve siyasal kazançlar sağlamak uğruna dehşet saçıyor. Bu duruma tepki olarak, tüm insanların eşit olduğu ve herkesin kendi dinini özgürce seçme hakkına sahip olduğu görüşünü temel alıp farklılıklara saygı göstermeliyiz.</li>
<li><strong>Yoksulluktan uzak bir yaşam sürdürme özgürlüğü</strong> günümüzde de ulaşılması en güç koşulları içeriyor. Dünya liderleri BM Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi’nde 2030 yılına dek yoksulluğu sona erdirmeyi, eşitsizlik ve adaletsizlikle savaşmayı ve tüm dünyada insanların barış içinde ve sağlıklı bir gezegende yaşamalarını sağlamayı hedeflediler. Şimdi bu hedefe ulaşmak için elimizden gelen her şeyi yapmamız gerekiyor.</li>
<li><strong>Korkusuzca yaşama özgürlüğü</strong>. Milyonlarca sığınmacı ve ülkesi içinde yerinden edilmiş insanlar bu özgürlüğün sağlanmasındaki başarısızlığın yürek sızlatan bir ürünü olarak karşımıza çıkıyor. II.Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk kez onca sayıda insan evinden uzak yaşamaya zorlanmış durumda. Bu insanlar çelişki, şiddet ve eşitsizlikten kaçmak için anakara ve okyanusları aşmak ve çoğu zaman canlarından olmak zorunda kalıyorlar.</li>
</ol>
<p>Bu durum karşısında kapıları kapatmak yerine açık tutmak ve ayrım yapmaksızın herkese sığınma hakkı tanımak zorundayız. Yoksulluk ve umutsuzluktan kaçan insanların da temel özgürlüklerden en az başkaları denli yararlanma hakkına sahip olduklarını akıldan çıkartmamak gerekiyor.</p>
<p><em>Rita Urgan</em></p>
<p><strong>Kaynak:</strong> World Economic Forum</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/dort-temel-ozgurluk">Herkesin sahip olması gereken dört temel özgürlük</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">610</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
