<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>psikoloji arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/psikoloji/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/psikoloji</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Wed, 05 Feb 2025 09:01:47 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>UCL araştırmacıları: İnsanlar, geceleri ve pazar günleri kendilerini daha kötü hissediyor</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/ucl-arastirmacilari-insanlar-geceleri-ve-pazar-gunleri-kendilerini-daha-kotu-hissediyor</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 05 Feb 2025 09:01:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[depresyon]]></category>
		<category><![CDATA[kortizol]]></category>
		<category><![CDATA[mutluluk]]></category>
		<category><![CDATA[psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[ruh sağlığı]]></category>
		<category><![CDATA[UCL]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=32013</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ruhsal sağlığımız dinamik bir yapıya sahip, kısa ve uzun vadede değişime uğrayabiliyor. Buna karşın çok az sayıda çalışma, ruh halimizin gün içerisinde nasıl değişebileceğini inceliyor. Bugüne kadar yapılan araştırmalar ise genellikle sadece belirli veya çok küçük sayıda insan gruplarına odaklanıyordu. University College London’dan bilim insanları, günün saatlerinin ruh sağlığı, mutluluk, yaşam doyumu ve hayatı yaşamaya değer bulma duygusu ile ilişkisini bulmak istedi. Bu kapsamda iki yıl boyunca yaklaşık 50.000 yetişkine, &#8220;Geçtiğimiz hafta kendinizi ne kadar mutlu hissettiniz?&#8221;, &#8220;Hayatınızdan ne kadar memnunsunuz?&#8221; ve &#8220;Hayatınızda yaptığınız şeylerin ne kadar değerli olduğunu düşünüyorsunuz?&#8221; gibi sorular soruldu. YAKLAŞIK 1 MİLYON KİŞİYE SORULDU Bu şekilde yaklaşık 1 milyon anket yanıtını değerlendiren “alanının en kapsamlı” araştırmasına göre, genel olarak &#8220;uyandığımızda dünyaya daha olumlu baktığımız ve kendimizi daha iyi hissettiğimiz&#8221; ortaya çıktı. BMJ Mental Health dergisinde yayınlanan bulgular, en iyi ruh halinin sabah uyandığımızdaki ruh halimiz olmasına karşın gece yarısı civarında karamsarlaştığımızı gösterdi. Araştırma ayrıca ruh sağlığımızın hafta sonları daha değişken olurken hafta içinde ise daha istikrarlı olma eğiliminde olduğunu ortaya koydu. Elde edilen bulgular mutluluk, yaşam memnuniyeti ve değerli hissetmenin &#8220;pazartesi ve cuma günleri, pazar günlerine göre daha yüksek&#8221; olduğunu da gösterdi. MEVSİMLER DE ETKİLİYOR Çalışma kapsamında mevsimsel faktörlerin de ruh halimiz üzerinde belirgin bir etkisi olduğu görüldü. Buna göre, kış mevsiminde diğer üç mevsim ile karşılaştırıldığında daha yüksek seviyelerde depresif duygu durumu, kaygı belirtileri ve yalnız hissetme hali görüldü. Yaz aylarında ise ruh sağlığı daha iyi sonuçlar veriyordu. “Genellikle sabahları her şey daha iyi görünüyor,” diyen araştırmacılar, bunu hormonlara bağladı: “Ruh halini, motivasyonu ve korkuyu düzenleyen bir hormon olan kortizol, uyandıktan kısa bir süre sonra zirveye ve yatma vakti civarında en düşük seviyelerine ulaşır.” Kaynak</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/ucl-arastirmacilari-insanlar-geceleri-ve-pazar-gunleri-kendilerini-daha-kotu-hissediyor">UCL araştırmacıları: İnsanlar, geceleri ve pazar günleri kendilerini daha kötü hissediyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ruhsal sağlığımız dinamik bir yapıya sahip, kısa ve uzun vadede değişime uğrayabiliyor.</p>
<p>Buna karşın çok az sayıda çalışma, ruh halimizin gün içerisinde nasıl değişebileceğini inceliyor. Bugüne kadar yapılan araştırmalar ise genellikle sadece belirli veya çok küçük sayıda insan gruplarına odaklanıyordu.</p>
<p>University College London’dan bilim insanları, günün saatlerinin ruh sağlığı, mutluluk, yaşam doyumu ve hayatı yaşamaya değer bulma duygusu ile ilişkisini bulmak istedi.</p>
<p>Bu kapsamda iki yıl boyunca yaklaşık 50.000 yetişkine, &#8220;Geçtiğimiz hafta kendinizi ne kadar mutlu hissettiniz?&#8221;, &#8220;Hayatınızdan ne kadar memnunsunuz?&#8221; ve &#8220;Hayatınızda yaptığınız şeylerin ne kadar değerli olduğunu düşünüyorsunuz?&#8221; gibi sorular soruldu.</p>
<h3>YAKLAŞIK 1 MİLYON KİŞİYE SORULDU</h3>
<p>Bu şekilde yaklaşık 1 milyon anket yanıtını değerlendiren “alanının en kapsamlı” araştırmasına göre, genel olarak &#8220;uyandığımızda dünyaya daha olumlu baktığımız ve kendimizi daha iyi hissettiğimiz&#8221; ortaya çıktı.</p>
<p>BMJ Mental Health dergisinde yayınlanan bulgular, en iyi ruh halinin sabah uyandığımızdaki ruh halimiz olmasına karşın gece yarısı civarında karamsarlaştığımızı gösterdi.</p>
<p>Araştırma ayrıca ruh sağlığımızın hafta sonları daha değişken olurken hafta içinde ise daha istikrarlı olma eğiliminde olduğunu ortaya koydu.</p>
<p>Elde edilen bulgular mutluluk, yaşam memnuniyeti ve değerli hissetmenin &#8220;pazartesi ve cuma günleri, pazar günlerine göre daha yüksek&#8221; olduğunu da gösterdi.</p>
<h3>MEVSİMLER DE ETKİLİYOR</h3>
<p>Çalışma kapsamında mevsimsel faktörlerin de ruh halimiz üzerinde belirgin bir etkisi olduğu görüldü.</p>
<p>Buna göre, kış mevsiminde diğer üç mevsim ile karşılaştırıldığında daha yüksek seviyelerde depresif duygu durumu, kaygı belirtileri ve yalnız hissetme hali görüldü. Yaz aylarında ise ruh sağlığı daha iyi sonuçlar veriyordu.</p>
<p>“Genellikle sabahları her şey daha iyi görünüyor,” diyen araştırmacılar, bunu hormonlara bağladı: “Ruh halini, motivasyonu ve korkuyu düzenleyen bir hormon olan kortizol, uyandıktan kısa bir süre sonra zirveye ve yatma vakti civarında en düşük seviyelerine ulaşır.”</p>
<p><a href="https://www.theguardian.com/society/2025/feb/05/scientists-find-that-things-really-do-seem-better-in-the-morning" target="_blank" rel="noopener">Kaynak</a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/ucl-arastirmacilari-insanlar-geceleri-ve-pazar-gunleri-kendilerini-daha-kotu-hissediyor">UCL araştırmacıları: İnsanlar, geceleri ve pazar günleri kendilerini daha kötü hissediyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">32013</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Bastırılmış anılar su yüzüne çıkartılabilir mi?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/bastirilmis-anilar-su-yuzune-cikartilabilir-mi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 11 Apr 2023 14:53:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[anılar]]></category>
		<category><![CDATA[bilinçdışı]]></category>
		<category><![CDATA[çocukluk]]></category>
		<category><![CDATA[farkındalık]]></category>
		<category><![CDATA[psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[suistimal]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29313</guid>

					<description><![CDATA[<p>1980’lerin sonlarından 1990’ların başlarına dek uzanan zaman diliminde ABD bir panik dalgasının pençesindeydi. Çocukken suistimal edildiklerine inanan binlerce yetişkin, çok acı verdiği için bu anıları yıllarca bastırmıştı, fakat anılar birden bire ortaya çıkmaya başladı. Philadelphia merkezli kar amacı gütmeyen bir kuruluş olan The False Memory Syndrome Foundation&#8217;a göre, söz konusu dönemde toplam 736 kişi bu tür bastırılmış anılarının yeniden su yüzüne çıkmasıyla birlikte yasal haklarının savunulması istemiyle mahkemeye başvurdu. 1990’ların sonlarında, ABD Federal Araştırma Bürosu (FBI) ve Adalet Bakanlığı tarafından yapılan sorgulamalar sonucunda, bu suistimal suçlamalarının büyük bir bölümünün asılsız olduğu kanıtlandı. Sarsıcı çocukluk anıları canlandığı için insanların mahkemelere başvurduğu ve adeta bir salgına dönüşen bu sürecin hızı da giderek kesildi. Ancak ruh bilim dünyasında anıların canlanması kavramı hiçbir zaman tümden yok olmadı. Nitekim, kısa süre önce yapılan bir araştırma klinik psikoloji konusunda uzmanlaşmış hekimlerin %76’sının anıların bastırılmasına (represyon) inanmayı günümüzde de sürdürdüklerini ortaya koyuyor. Peki, yaşanan bir olayla ilgili olarak belleğin derinliklerine gömülen anıların, yıllar sonra canlanması mümkün mü? İnsanların, savunma yöntemi olarak, yoğun kaygı ve üzüntüye yol açan sarsıcı bir olayı görmezden gelerek farkında olmadan bilinçdışına ittikleri görüşünü, 20. yüzyılın başlarında ilk ortaya atan kişi Sigmund Freud oldu. Ne var ki, Kanada Ontario Üniversitesi ruh bilimcilerinden Albert Katz, insanlarda böyle bir düzeneğin olduğu yönünde herhangi bir kanıt bulunmadığına dikkat çekerek, “Birtakım şeyleri unutabileceğimiz kuşkusuz. Ancak bu durum ille de insanların bilinçlerini kapamalarına yol açan etkin bir sürecin var olduğu anlamına gelmez&#8221; diyor. İnsanların unutmalarına neden olan çok çeşitli unsurlar vardır. Sıklıkla akla getirilmeyen şeyler zamanla unutulup gider. İnsanlar, genellikle sıradan olayları da unutma eğillimindedir. Ancak Cornell Üniversitesi ruh bilim uzmanlarından Charles Brainerd, insanların bilerek ya da isteyerek de bir şeyleri unutabileceklerini belirtiyor. Bir araştırmada katılımcılardan kendilerine verilen bir dizi sözcüğü unutmaları istendiğinde deneklerin o sözcükleri unutma olasılıklarının çok daha yüksek olduğu görüldü. Ruh bilimde “yönlendirilmiş unutma” olarak da bilinen kasıtlı unutma, söz gelimi, insanların işlerin pek de yolunda gitmediği bir ilk buluşmayı kafalarından silip atmalarına yardımcı olabilmekle birlikte, gerçek anlamda duyguları örseleyici bir olayın bellekten silinip yok olmasını sağlamaz. Bunun insanların genelde acı veren ya da sıkıntı yaratan olayları akıllarında tutmayı yeğlemelerinin bir sonucu olduğuna dikkat çeken Brainerd, “Belleğin temel yasalarından biri de budur&#8221; diyor. Anıların canlanmasında belli bir gerçeklik payı olduğunu belirten Katz da, “Anıların aradan yıllar geçmiş olsa bile, özellikle de bir görüntü, koku, ya da başka bir tetikleyici unsurla yeniden canlanmaları olasıdır. Ancak bu anılar yaşandıkları andaki gibi saf ve bozulmamış olarak geri gelmezler. Bellek, bir ses kayıt aygıtı gibi çalışmaz; son derece esnek ve akışkan bir yapıya sahip olduğundan, anımsadıklarımız çoğu zaman belli bir şeyin bölük pörçük parçaları olur ve ardından da bunlara kendi kafamıza göre birtakım ayrıntılar ekleriz” diyor. 80’li ve 90’lı yıllarda gözde olan ve “bastırılmış anılar” adıyla bilinen anıların su yüzüne çıkarılması amacıyla uygulanan çok sayıda yöntem vardı. Brainerd, bu dönemde terapi uzmanlarının danışanlarıyla birlikte çocukluk fotoğraflarını gözden geçirdiklerini ve karakterleri suistimale uğramış olan kitaplar okuduklarını, uzmanların danışanların belli olaylarla ilgili anı ve duygularını su yüzüne çıkartmalarına yardımcı olduğuna inanılan hipnoz seansları ve güdümlenmiş görsellik alıştırmalarına katıldıklarını belirtiyor. Katz&#8217;a göre sözü edilen bu terapi yöntemleriyle ilgili sorun, insanları gerçekte hiç yaşamamış oldukları olaylarla ilgili “anılar” üretmeye özendiriyor olmasıydı. Bunun da nedeni insanların, kendilerine birtakım ipuçları ya da öneriler verildiğinde, hiç yaşanmamış sahte anılar üretmeye yatkın olmalarıydı. Örneğin bir araştırmada, katılımcılara üzerinde birtakım oynamalar yapılarak kendilerini sıcak hava balonlarında gösteren fotoğraflar gösterildiğinde, %50’sinin daha önce hiç ayak basmamış oldukları garip bir uçan aygıta bindiklerini “anımsadıkları” görüldü. Benzer biçimde, kitap, fotoğraf ve kimi başka güdümlenmiş görsellik uygulamaları da insanların hiç yaşamamış oldukları sömürü olaylarını “anımsamalarına” yol açıyordu. Tıpkı kendilerinin sıcak hava balonlarına bindiklerini kafalarında canlandıran araştırmanın katılımcılarında olduğu gibi, anı canlandırma seanslarına katılanlar da kafalarında canlandırdıkları dehşet verici olayları gerçekten yaşadıklarına inanıyorlardı. Kaynak: https://www.livescience.com/repressed-memories-not-science.html</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/bastirilmis-anilar-su-yuzune-cikartilabilir-mi">Bastırılmış anılar su yüzüne çıkartılabilir mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span lang="tr-TR">1980’lerin sonlarından 1990’ların başlarına dek uzanan zaman diliminde ABD bir panik dalgasının pençesindeydi. Çocukken suistimal edildiklerine inanan binlerce yetişkin, çok acı verdiği için bu anıları yıllarca bastırmıştı, fakat anılar birden bire ortaya çıkmaya başladı. </span><span lang="tr-TR">Philadelphia merkezli kar amacı gütmeyen bir kuruluş olan The False Memory Syndrome Foundation&#8217;a göre,</span><span lang="tr-TR"> söz konusu dönemde toplam 736 kişi bu tür bastırılmış anılarının yeniden su yüzüne çıkmasıyla birlikte yasal haklarının savunulması istemiyle mahkemeye başvurdu. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">1990’ların sonlarında, ABD Federal Araştırma Bürosu (FBI) ve Adalet Bakanlığı tarafından yapılan sorgulamalar sonucunda, bu suistimal suçlamalarının büyük bir bölümünün asılsız olduğu kanıtlandı. Sarsıcı çocukluk anıları canlandığı için insanların mahkemelere başvurduğu ve adeta bir salgına dönüşen bu sürecin hızı da giderek kesildi. Ancak ruh bilim dünyasında anıların canlanması kavramı hiçbir zaman tümden yok olmadı. Nitekim, kısa süre önce yapılan bir araştırma klinik psikoloji konusunda uzmanlaşmış hekimlerin %76’sının anıların bastırılmasına (represyon) inanmayı günümüzde de sürdürdüklerini ortaya koyuyor. </span></p>
<p><strong><span lang="tr-TR">Peki, yaşanan bir olayla ilgili olarak belleğin derinliklerine gömülen anıların, yıllar sonra canlanması mümkün mü?</span></strong></p>
<p><span lang="tr-TR">İnsanların, savunma yöntemi olarak, yoğun kaygı ve üzüntüye yol açan sarsıcı bir olayı görmezden gelerek farkında olmadan bilinçdışına ittikleri görüşünü, 20. yüzyılın başlarında ilk ortaya atan kişi Sigmund Freud oldu. Ne var ki, Kanada Ontario Üniversitesi ruh bilimcilerinden Albert Katz, insanlarda böyle bir düzeneğin olduğu yönünde herhangi bir kanıt bulunmadığına dikkat çekerek, “Birtakım şeyleri unutabileceğimiz kuşkusuz. Ancak bu durum ille de insanların bilinçlerini kapamalarına yol açan etkin bir sürecin var olduğu anlamına gelmez&#8221; diyor. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">İnsanların unutmalarına neden olan çok çeşitli unsurlar vardır. Sıklıkla akla getirilmeyen şeyler zamanla unutulup gider. İnsanlar, genellikle sıradan olayları da unutma eğillimindedir. Ancak Cornell Üniversitesi ruh bilim uzmanlarından Charles Brainerd, insanların bilerek ya da isteyerek de bir şeyleri unutabileceklerini belirtiyor. Bir araştırmada katılımcılardan kendilerine verilen bir dizi sözcüğü unutmaları istendiğinde deneklerin o sözcükleri unutma olasılıklarının çok daha yüksek olduğu görüldü. Ruh bilimde “yönlendirilmiş unutma” olarak da bilinen kasıtlı unutma, söz gelimi, insanların işlerin pek de yolunda gitmediği bir ilk buluşmayı kafalarından silip atmalarına yardımcı olabilmekle birlikte, gerçek anlamda duyguları örseleyici bir olayın bellekten silinip yok olmasını sağlamaz. Bunun insanların genelde acı veren ya da sıkıntı yaratan olayları akıllarında tutmayı yeğlemelerinin bir sonucu olduğuna dikkat çeken Brainerd, “Belleğin temel yasalarından biri de budur&#8221; diyor. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Anıların canlanmasında belli bir gerçeklik payı olduğunu belirten Katz da, “Anıların aradan yıllar geçmiş olsa bile, özellikle de bir görüntü, koku, ya da başka bir tetikleyici unsurla yeniden canlanmaları olasıdır. Ancak bu anılar yaşandıkları andaki gibi saf ve bozulmamış olarak geri gelmezler. Bellek, bir ses kayıt aygıtı gibi çalışmaz; son derece esnek ve akışkan bir yapıya sahip olduğundan, anımsadıklarımız çoğu zaman belli bir şeyin bölük pörçük parçaları olur ve ardından da bunlara kendi kafamıza göre birtakım ayrıntılar ekleriz” diyor. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">80’li ve 90’lı yıllarda gözde olan ve “bastırılmış anılar” adıyla bilinen anıların su yüzüne çıkarılması amacıyla uygulanan çok sayıda yöntem vardı. Brainerd, bu dönemde terapi uzmanlarının danışanlarıyla birlikte çocukluk fotoğraflarını gözden geçirdiklerini ve karakterleri suistimale uğramış olan kitaplar okuduklarını, uzmanların danışanların belli olaylarla ilgili anı ve duygularını su yüzüne çıkartmalarına yardımcı olduğuna inanılan hipnoz seansları ve güdümlenmiş görsellik alıştırmalarına katıldıklarını belirtiyor. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Katz&#8217;a göre sözü edilen bu terapi yöntemleriyle ilgili sorun, insanları gerçekte hiç yaşamamış oldukları olaylarla ilgili “anılar” üretmeye özendiriyor olmasıydı. Bunun da nedeni insanların, kendilerine birtakım ipuçları ya da öneriler verildiğinde, hiç yaşanmamış sahte anılar üretmeye yatkın olmalarıydı. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Örneğin bir araştırmada, katılımcılara üzerinde birtakım oynamalar yapılarak kendilerini sıcak hava balonlarında gösteren fotoğraflar gösterildiğinde, %50’sinin daha önce hiç ayak basmamış oldukları garip bir uçan aygıta bindiklerini “anımsadıkları” görüldü.</span></p>
<p><span lang="tr-TR"> Benzer biçimde, kitap, fotoğraf ve kimi başka güdümlenmiş görsellik uygulamaları da insanların hiç yaşamamış oldukları sömürü olaylarını “anımsamalarına” yol açıyordu. Tıpkı kendilerinin sıcak hava balonlarına bindiklerini kafalarında canlandıran araştırmanın katılımcılarında olduğu gibi, anı canlandırma seanslarına katılanlar da kafalarında canlandırdıkları dehşet verici olayları gerçekten yaşadıklarına inanıyorlardı.</span></p>
<p><strong>Kaynak: <a href="https://www.livescience.com/repressed-memories-not-science.html">https://www.livescience.com/repressed-memories-not-science.html</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/bastirilmis-anilar-su-yuzune-cikartilabilir-mi">Bastırılmış anılar su yüzüne çıkartılabilir mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29313</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Çocuğunuzun duygusal sağlığı için bir rehber</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/cocugunuzun-duygusal-sagligi-icin-bir-rehber</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 11 Apr 2023 10:43:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[çocukluk]]></category>
		<category><![CDATA[duygular]]></category>
		<category><![CDATA[ebeveyn]]></category>
		<category><![CDATA[farkındalık]]></category>
		<category><![CDATA[kitap]]></category>
		<category><![CDATA[kriz yönetimi]]></category>
		<category><![CDATA[psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[rehber]]></category>
		<category><![CDATA[ruh sağlığı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29306</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Hiçbir duygu kötü değildir, önemli olan o duygunun nasıl ifade edildiği ve yönetildiğidir.&#8221; Bizi duygusal olarak derinden sarsan, zaman zaman kaygı bozukluğuna kimi zamansa mutsuzluğa iten, psikolojik açıdan hırpalayıcı süreçler yaşayabiliriz. Yetişkinler olarak bunun üstesinden gelmeyi, sorunlarla başa çıkmayı bir şekilde başarıyor, en azından bunun için bir çaba gösteriyoruz. Ancak çocuklarımız, duygusal açıdan hırpalayıcı olan kriz dönemlerinde bizden daha savunmasız olabilir. Bu sebeple de rehberliğinize ihtiyaç duyabilirler. Tam da bu konuyla ilgili size ve dolayısıyla çocuğunuza faydası dokunacağını düşündüğümüz bir kitap öneriyoruz: Duygusal Olarak Sağlıklı Çocuk Yetiştirmek. Kitabın yazarı Maureen Healy, çocuklarda duygusal sağlık konusunda yaptığı etkili konuşmalarıyla tanınan bir eğitimci. Belki de en güzel yanı, sizinle sohbet ediyor gibi yazması; doktorasını Kaliforniya’daki Fielding Graduate Üniversitesi’nde çocuk psikolojisi üzerine veren Healy’in kitapta didaktik anlatımdan uzak durarak samimi ve akıcı bir üslup benimsediğini söyleyebiliriz. Bir hayli hareketli geçen çocukluğunu anlatarak oldukça sıcak ve samimi bir giriş yapan Healy, sıkıcı olmaktan uzak ve faydalı bir eserle karşımıza çıkıyor. Kendisi aynı zamanda Psychology Today’in düzenli yazarlarından olup dünya çapında ilgi gören ödüllü Growing Happy Kids kitabının da yazarı. Healy, dünyanın dört bir yanında çocuklarla çalışma fırsatı yakalayan bir psikolog olmanın avantajlarını fazlasıyla kullanıyor. Bu deneyimleri, konuya teorik hakimiyetini, pratiğe dökmesini sağlamış olması açısından epey kıymetli. Bu kitaba da yansıyor. Duygularıyla nasıl baş edebileceğini bilemeyen çocuğunuzun, duygusal kendilik arayışlarına odaklanarak duygularını ifade edebilmeyi ve yönetmeyi öğrenerek birey olması yolunda önemli bir rehber sunuyor. İspanya’dan üç çocuk annesi Carla’nın, oğlu Mateo’nun okulda yaşadığı sorunlar için kendisinden istediği yardımda (s.17) veya anne babası yakın zamanda ayrılmış olan Hannah’nın yaşadığı müzmin mutsuzluk (s.116) karşısında ebeveyninin yaşadığı çaresizlik örneklerinde kendi çekincelerinizi ve yardım çığlıklarınızı bulacak, bu örneklerde kendi çocuğunuzu görecek ve Healy’in önerilerini kendi hayatınızda uygulama fırsatı bulacaksınız. Yazar, kitabını üç bölüme ayırmayı uygun görmüş; Duyguları Öğrenme, Zihniyet ve Alışkanlıklar. İlk bölüm, birey olma yolundaki çocuğunuzun duygularını öğrenme yolculuğuna odaklanıyor. İkinci bölüm, duygu yönetimine yardımcı olarak duygusal sağlık farkındalığı yaratmayı amaçlıyor. Üçüncü bölümde ise çocuklarınızın sakinleşmesini, itidalli olmasını ve akıllıca seçimler yapmasını hedefliyor. Her bölümde danışanlarıyla yaşadığı örneklerden yola çıkarak pratik öneri ve görüşler sunuyor. Duygusal olarak sağlıklı çocuk kimdir? Healy, “duygusal açıdan sağlıklı çocuk kimdir?” sorusunu beş basamakta cevaplandırıyor. Ona göre duygusal açıdan sağlıklı çocuk: 1) Kendisinin ve başkalarının duygularını adlandırmayı, 2) Duygularını (baskılamayı değil) yapıcı biçimde ifade etmeyi, 3) Kendini kontrol etmeyi, 4) Tepki göstermek yerine cevap vermeyi, 5) Zorlandığı durumlarda bile akıllıca seçimler yapmayı öğrenen çocuktur. Kitabı ve önerilerini de bu tanım üzerine kurduğunu söyleyebiliriz. Yazar, duygusal sağlığın, öfke ya da başka bir kuvvetli duygu hissederken dahi iyi seçimler yapabilme becerisi üzerine kurulu olduğunu belirtirken çocuklar ve ebeveynler için şu üç basit adımı atmalarını öneriyor: Durmak, sakinleşmek ve akıllıca bir seçim yapmak. Bu noktada, duygusal frenleri kullanmayı ve akıllıca seçimler yapmayı, tıpkı bisiklet sürmeyi öğrenmek gibi bir refleks haline getirmeyi ve kriz anlarında daha iyi kararlar verebilmek için faydalı öneriler veriyor. Yazar önerilerini sunarken “duygusal bilgi” ile daha akıllıca seçimler yapabileceğimizi keşfetmenin önemine vurgu yapıyor. Önce siz sonra çocuğunuz Şunu da belirtmek gerekiyor ki bu kitap, sadece çocukluğumuza yönelik bir çalışma değil. Önce sizde duygusal bir farkındalık oluşturma ve ardından çocuğunuzun duygusal olarak sağlıklı yetişmesini sağlamayı amaçlıyor. Yani değişim sizden başlıyor. Sizin aracılığınızla çocuğunuz da bu refleksi küçük yaşta kazanarak hayat boyu sağlıklı bir duygusallık geliştireceğini öneriyor. Kısacası yazar, öncelikle ebeveyn olarak sizi eğitiyor, ardından çocuğunuzun duygusal dengesini sağlamayı, hayatında karşılaşacağı engellerle nasıl başa çıkabileceğini öğrenebileceği bir yol göstermeyi hedefliyor. Bunu yaparken de ipuçları ve grafiklerle anlatımını destekliyor. Kitapta önerilen bazı faydalı yöntemler var: Sözgelimi, yaşama sağ beyinlerini, yani beynin duygusal yanını kullanarak başlayan çocuklarınızın sol beynini (mantıksal yanı) de kullanmalarını sağlayarak sağlıklı duygusal gelişimlerini sağlayacak dengeleme yöntemleri sunuyor. Sol beyin kullanımının 4 yaşında başlaması sebebiyle de duygusal eğitime bu yaşı almış çocuklarla başladığını belirtiyor. Tabii bu tip tavsiyelerde, çocuğun sürekli ebeveynden destek almasından ziyade duygularıyla kendi kendine başa çıkmayı öğretici bir tavır söz konusu. İhtiyaç duyduğunda sizden yardım istemesini de göz ardı etmeyip bunu bir refleks haline getirmeyi öğreterek çocuğunuzu, zihinsel ve duygusal açıdan hayata hazırlama amacı güdüyor. Bunun için de uygulanması oldukça basit gözüken ve hangi durumda ne yapabileceğinizi gösteren yöntemler sunuyor: Duygu çarkı, öfke butonu, baloncuk nefesi gibi yöntemler bunlardan birkaçı. Geleceğimiz çocuklar “Bugünün çocukları yarının büyükleri” diye bir söz vardır, bugünün duygusal açıdan sağlıklı çocukları da yarının sağlıklı toplumlarını müjdeliyor. Bu sebeple duygusal açıdan sağlıklı çocuklar yetişmesine belki hiç olmadığı kadar ihtiyacımız var. Çünkü toplumlar, duygusal dengesi yerinde olmayanlarca yönetiliyor. Daha sağlıklı bir gelecek için çocuklarımızın duygusal sağlığının gelişimine destek olmak, dolayısıyla doğru seçimler yapması yolunda onlara ışık tutmak zorundayız. Nitekim insanlığın geleceği onların kararlarıyla belirlenecek. Timaş Yayınları etiketini taşıyan, çevirisi Neval Akbıyık’a ait olan kitap, kendinize ve çocuğunuzun duygusal gelişimine vakit ayırırken yanınızda bulundurmak isteyeceğiniz türden. Zira size yol gösterecek rehber kitaplar mevcut ve bu kitap onlardan biri. Batuhan Sarıcan / batusarican@gmail.com</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/cocugunuzun-duygusal-sagligi-icin-bir-rehber">Çocuğunuzun duygusal sağlığı için bir rehber</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>&#8220;Hiçbir duygu kötü değildir, önemli olan o duygunun nasıl ifade edildiği ve yönetildiğidir.&#8221;</em></p>
<p>Bizi duygusal olarak derinden sarsan, zaman zaman kaygı bozukluğuna kimi zamansa mutsuzluğa iten, psikolojik açıdan hırpalayıcı süreçler yaşayabiliriz.</p>
<p>Yetişkinler olarak bunun üstesinden gelmeyi, sorunlarla başa çıkmayı bir şekilde başarıyor, en azından bunun için bir çaba gösteriyoruz. Ancak çocuklarımız, duygusal açıdan hırpalayıcı olan kriz dönemlerinde bizden daha savunmasız olabilir. Bu sebeple de rehberliğinize ihtiyaç duyabilirler. Tam da bu konuyla ilgili size ve dolayısıyla çocuğunuza faydası dokunacağını düşündüğümüz bir kitap öneriyoruz: <strong>Duygusal Olarak Sağlıklı Çocuk Yetiştirmek.</strong></p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-29310 size-medium alignright" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/04/sagcok-193x300.jpeg" alt="" width="193" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/04/sagcok-193x300.jpeg 193w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/04/sagcok.jpeg 520w" sizes="(max-width: 193px) 100vw, 193px" /></p>
<p>Kitabın yazarı <strong>Maureen Healy</strong>, çocuklarda duygusal sağlık konusunda yaptığı etkili konuşmalarıyla tanınan bir eğitimci. Belki de en güzel yanı, sizinle sohbet ediyor gibi yazması; doktorasını Kaliforniya’daki Fielding Graduate Üniversitesi’nde çocuk psikolojisi üzerine veren Healy’in kitapta didaktik anlatımdan uzak durarak samimi ve akıcı bir üslup benimsediğini söyleyebiliriz. Bir hayli hareketli geçen çocukluğunu anlatarak oldukça sıcak ve samimi bir giriş yapan Healy, sıkıcı olmaktan uzak ve faydalı bir eserle karşımıza çıkıyor. Kendisi aynı zamanda Psychology Today’in düzenli yazarlarından olup dünya çapında ilgi gören ödüllü Growing Happy Kids kitabının da yazarı.</p>
<p>Healy, dünyanın dört bir yanında çocuklarla çalışma fırsatı yakalayan bir psikolog olmanın avantajlarını fazlasıyla kullanıyor. Bu deneyimleri, konuya teorik hakimiyetini, pratiğe dökmesini sağlamış olması açısından epey kıymetli. Bu kitaba da yansıyor. Duygularıyla nasıl baş edebileceğini bilemeyen çocuğunuzun, duygusal kendilik arayışlarına odaklanarak duygularını ifade edebilmeyi ve yönetmeyi öğrenerek birey olması yolunda önemli bir rehber sunuyor. İspanya’dan üç çocuk annesi Carla’nın, oğlu Mateo’nun okulda yaşadığı sorunlar için kendisinden istediği yardımda (s.17) veya anne babası yakın zamanda ayrılmış olan Hannah’nın yaşadığı müzmin mutsuzluk (s.116) karşısında ebeveyninin yaşadığı çaresizlik örneklerinde kendi çekincelerinizi ve yardım çığlıklarınızı bulacak, bu örneklerde kendi çocuğunuzu görecek ve Healy’in önerilerini kendi hayatınızda uygulama fırsatı bulacaksınız.</p>
<p>Yazar, kitabını üç bölüme ayırmayı uygun görmüş; Duyguları Öğrenme, Zihniyet ve Alışkanlıklar. İlk bölüm, birey olma yolundaki çocuğunuzun duygularını öğrenme yolculuğuna odaklanıyor. İkinci bölüm, duygu yönetimine yardımcı olarak duygusal sağlık farkındalığı yaratmayı amaçlıyor. Üçüncü bölümde ise çocuklarınızın sakinleşmesini, itidalli olmasını ve akıllıca seçimler yapmasını hedefliyor. Her bölümde danışanlarıyla yaşadığı örneklerden yola çıkarak pratik öneri ve görüşler sunuyor.</p>
<p><strong>Duygusal olarak sağlıklı çocuk kimdir?</strong></p>
<p>Healy, “duygusal açıdan sağlıklı çocuk kimdir?” sorusunu beş basamakta cevaplandırıyor. Ona göre duygusal açıdan sağlıklı çocuk:</p>
<p>1) Kendisinin ve başkalarının duygularını adlandırmayı,<br />
2) Duygularını (baskılamayı değil) yapıcı biçimde ifade etmeyi,<br />
3) Kendini kontrol etmeyi,<br />
4) Tepki göstermek yerine cevap vermeyi,<br />
5) Zorlandığı durumlarda bile akıllıca seçimler yapmayı öğrenen çocuktur. Kitabı ve önerilerini de bu tanım üzerine kurduğunu söyleyebiliriz.</p>
<p>Yazar, duygusal sağlığın, öfke ya da başka bir kuvvetli duygu hissederken dahi iyi seçimler yapabilme becerisi üzerine kurulu olduğunu belirtirken çocuklar ve ebeveynler için şu üç basit adımı atmalarını öneriyor: Durmak, sakinleşmek ve akıllıca bir seçim yapmak. Bu noktada, duygusal frenleri kullanmayı ve akıllıca seçimler yapmayı, tıpkı bisiklet sürmeyi öğrenmek gibi bir refleks haline getirmeyi ve kriz anlarında daha iyi kararlar verebilmek için faydalı öneriler veriyor. Yazar önerilerini sunarken “duygusal bilgi” ile daha akıllıca seçimler yapabileceğimizi keşfetmenin önemine vurgu yapıyor.</p>
<p><strong>Önce siz sonra çocuğunuz</strong></p>
<p>Şunu da belirtmek gerekiyor ki bu kitap, sadece çocukluğumuza yönelik bir çalışma değil. Önce sizde duygusal bir farkındalık oluşturma ve ardından çocuğunuzun duygusal olarak sağlıklı yetişmesini sağlamayı amaçlıyor. Yani değişim sizden başlıyor. Sizin aracılığınızla çocuğunuz da bu refleksi küçük yaşta kazanarak hayat boyu sağlıklı bir duygusallık geliştireceğini öneriyor. Kısacası yazar, öncelikle ebeveyn olarak sizi eğitiyor, ardından çocuğunuzun duygusal dengesini sağlamayı, hayatında karşılaşacağı engellerle nasıl başa çıkabileceğini öğrenebileceği bir yol göstermeyi hedefliyor. Bunu yaparken de ipuçları ve grafiklerle anlatımını destekliyor.</p>
<p>Kitapta önerilen bazı faydalı yöntemler var: Sözgelimi, yaşama sağ beyinlerini, yani beynin duygusal yanını kullanarak başlayan çocuklarınızın sol beynini (mantıksal yanı) de kullanmalarını sağlayarak sağlıklı duygusal gelişimlerini sağlayacak dengeleme yöntemleri sunuyor. Sol beyin kullanımının 4 yaşında başlaması sebebiyle de duygusal eğitime bu yaşı almış çocuklarla başladığını belirtiyor. Tabii bu tip tavsiyelerde, çocuğun sürekli ebeveynden destek almasından ziyade duygularıyla kendi kendine başa çıkmayı öğretici bir tavır söz konusu. İhtiyaç duyduğunda sizden yardım istemesini de göz ardı etmeyip bunu bir refleks haline getirmeyi öğreterek çocuğunuzu, zihinsel ve duygusal açıdan hayata hazırlama amacı güdüyor. Bunun için de uygulanması oldukça basit gözüken ve hangi durumda ne yapabileceğinizi gösteren yöntemler sunuyor: Duygu çarkı, öfke butonu, baloncuk nefesi gibi yöntemler bunlardan birkaçı.</p>
<p><strong>Geleceğimiz çocuklar</strong></p>
<p>“Bugünün çocukları yarının büyükleri” diye bir söz vardır, bugünün duygusal açıdan sağlıklı çocukları da yarının sağlıklı toplumlarını müjdeliyor. Bu sebeple duygusal açıdan sağlıklı çocuklar yetişmesine belki hiç olmadığı kadar ihtiyacımız var. Çünkü toplumlar, duygusal dengesi yerinde olmayanlarca yönetiliyor. Daha sağlıklı bir gelecek için çocuklarımızın duygusal sağlığının gelişimine destek olmak, dolayısıyla doğru seçimler yapması yolunda onlara ışık tutmak zorundayız. Nitekim insanlığın geleceği onların kararlarıyla belirlenecek.</p>
<p>Timaş Yayınları etiketini taşıyan, çevirisi Neval Akbıyık’a ait olan kitap, kendinize ve çocuğunuzun duygusal gelişimine vakit ayırırken yanınızda bulundurmak isteyeceğiniz türden. Zira size yol gösterecek rehber kitaplar mevcut ve bu kitap onlardan biri.</p>
<p><strong>Batuhan Sarıcan / <a href="mailto:batusarican@gmail.com">batusarican@gmail.com</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/cocugunuzun-duygusal-sagligi-icin-bir-rehber">Çocuğunuzun duygusal sağlığı için bir rehber</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29306</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Bölgede psikososyal destek ücretsiz ve kalıcı olmalı</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/bolgede-psikososyal-destek-ucretsiz-ve-kalici-olmali</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 07 Mar 2023 08:42:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[afet]]></category>
		<category><![CDATA[çadırkent]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[debriefing]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[halk]]></category>
		<category><![CDATA[hatay]]></category>
		<category><![CDATA[kahramanmaraş]]></category>
		<category><![CDATA[kayıp]]></category>
		<category><![CDATA[nebi sümer]]></category>
		<category><![CDATA[norm]]></category>
		<category><![CDATA[oyun]]></category>
		<category><![CDATA[oyun terapisi]]></category>
		<category><![CDATA[psikolog]]></category>
		<category><![CDATA[psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[psikososyal destek]]></category>
		<category><![CDATA[ruh sağlığı]]></category>
		<category><![CDATA[sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[travma]]></category>
		<category><![CDATA[TSSB]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29051</guid>

					<description><![CDATA[<p>‘Aslında depremin insanlarda ilk yıktığı şey kontrol duygusu oluyor’ diyen sosyal psikolog Prof. Dr. Nebi Sümer, travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) denilen psikolojik sorunların üstesinden gelinmesi için psikososyal desteğin yaşamsal olduğunu söylüyor. Ancak Sümer’in ısrarla vurguladığı bir konu daha var: ‘Depremzedeleri mağdur olarak görmeyin; onlar hayata tutunmaya çalışan savaşçılar’. 6 Şubat Pazartesi günü iki büyük depremle sarsılan Türkiye yaralarını sarmaya çalışırken depremzedelerin psikolojik sorunları hafifletmek ve gidermek için bölgede Türk Psikologlar Derneği ekibi saha çalışması ve ön değerlendirme yapıyor ve destek için başvuran 8000’in üzerinde gönüllü psikolog ile desteğe hazırlanıyor. Depremler gibi beklenmedik doğa olayları, kişiyi aşırı korkutan, dehşet içinde bırakan, çaresizlik yaratan ruhsal travmalar yaratma potansiyeline sahip. Ruhsal travmaları uzun süre atlatamayan kişilerde uzayan yas süreçleri ve travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) denilen psikolojik sorunlar ortaya çıkabiliyor. Bu belirtiler çoğu kişide travmayı izleyen günlerde görülüyor ve genellikle birkaç hafta içinde kendiliğinden düzeliyor, ancak bazı kişilerde aylarca, hatta yıllarca sürebiliyor. Sabancı Üniversitesi, Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi öğretim görevlisi psikolog/sosyal psikolog Prof. Dr. Nebi Sümer’e depremzedelerin bu ruhsal travmaları nasıl atlatabileceklerini sorduk. Sümer ilk günden bugüne dek bölge insanının yaşamış olduğu psikolojik travmalara ışık tuttu: Deprem sonrası insanlardaki ilk tepki ne oluyor? İlk tepki hayatta kalma güdüsü oluyor. Bu evrede bireysel farklılıklar görülür. Alt beynimiz bize ‘kaç-kendini koru’ emrini verir. Bu son derece anormal bir duruma verilen normal bir tepkidir. İnsanları, içinde bulundukları bu durumda mağdur gözüyle bakmamak gerekir. Bu kişiler hayatta kalma dürtüsüyle hareket ettikleri için aşırı tepki göstermeleri normaldir. Kendisini, korkusunu, kaygısını kontrol edemeyenlerin yaşadıkları normaldir. Herkes aynı durumdadır. “Bende bir gariplik mi var” sorusunu kendilerine sormamaları ve kendilerine öz-şefkat göstermeleri, zaman tanımları gerekir. Aslında depremin ilk yıktığı şey kontrol duygusudur. Belirsizlik rahatsız edicidir. Barınma sorununun halledilmesi ve temel ihtiyaçların karşılanması bu belirsizliğin giderilmesinde kritik ilk adımdır ve hızla yapılmalıdır. Maraş depreminde bu tepkilere nasıl yanıt verildi? Bizde o çok değerli iki gün kaybedildi. Bu da şoku ve belirsizliği büyüttü. &#160; Psikolojik destek ne zaman verilmeye başlanmalı? İlk aşamada depremzedenin elini tutmak bile psikolojik bir destektir. İlk günlerde bu desteği vermek için uzman olmaya gerek yok; temel anlayışa sahip olmak yeterli. Kısa bir süre sonra zaten insanlar kendini toparlar. Büyük çoğunluğu için uzun sürecek bir psikolojik desteğe ihtiyaç kalmaz. TSSB bazı kişilerde 4-5 ay sonra ortaya çıkabilir. Önceden de benzer şoklar, travmalar yaşamış veya çok kırılgan bir yapıya sahip olanlar daha fazla risk altında olabilir. Bu kırılgan kişilere “güçlü ol” demek yanlış. Zira bu, “sen zayıfsın” mesajı vermek anlamına gelir. Hangi yöntemler uygulanmalı? Psikolojide “debriefing”, travmaya maruz kalan kişileri duygu/düşüncelerini anlatma, dinleme, bilgilenme ve paylaşım yolu ile fark etmeleri, düzene sokmaları, anlamlandırmaları ve yeniden yapılandırmaları olarak tanımlanabilir. Debriefing iyileştirici bir etkiye sahiptir. Çünkü kişi olayın üzerinde hakimiyet kurduğu izlenimini edinir. TSSB durumunda debrief’ingi uzmanlar yapmalı. En önemli başa çıkma desteği depremzedelerin rutinlerine geri dönmelerini sağlamaktır. Çalışan kişilerin yapabiliyorsa işlerine, öğrencilerin eğitime geri dönmeleri gerekir. Sağlıklı olanların kurtarma/enkaz kaldırma, gönüllülere her işte destek sağlamaları kendilerini kısa zamanda toparlamalarına yardımcı olur. Çocuklar için ne yapılabilir? Çocuklar hassastır ama bazen bizden daha güçlü olabiliyorlar. Oyun oynamaları bu süreci daha kolay atlatmalarını sağlar. Çadır kentlerde oyun alanları kurulmalı. Onlar için de rutin çok önemli. Kısa zamanda okullarına geri dönerlerse yaşadıklarının yıkıcı etkisi ortadan kalkar. Ancak öğretmenler çocukları çok dikkatli izlemeli. Çocukta ani davranış bozuklukları, ani farklılıklar, daha önce görülmeyen öfke patlamaları, saldırganlık ya da içe kapanma vb işaretler görülüyorsa uzmana danışmak gerekebilir. Bölgede şiddet olaylarının yaşanma riski yüksek mi? Ne yazık ki sosyal medya karamsarlık pompalıyor. Yağma olaylarını, ırkçılığı sürekli öne çıkartıyor. Önyargıları besliyor. Bu görüntüleri izleyenlerde güven duygusu sarsılıyor. Sonuçta öfke ve kızgınlık başat hale geliyor. Seçkincilik, ayrımcılık, yukarıdan bakma, farklı olanı küçümseme gibi yıkıcı tutum ve davranışlar yardımlaşma ve dayanışmaya çok zarar veriyor. Bundan sonra bölgede nasıl bir psikososyal destek gerekli? Bölgede psikososyal desteğin kalıcı hale gelmesi ve ücretsiz olması gerekir. Klinik destek de bu evrede önemli. Bakanlıklar nezdinde kurulacak olan kalıcı sistemler ve psikososyal destek ekipleri konteynırlarda kurulacak birimlerle, çadır kentlerde, deprem bölgelerine erişimi kolay diğer mekanlarda çalışmalarını kesintisiz sürdürmeli. İnsanları kanun korumaz norm korur Biz inşaat işlerinde, yapılaşmada, depreme dayanıklı bina yapmada maalesef yaptırımı yüksek, ahlaki ve vicdani yüke dayalı sosyal norm yaratamadık. Bu depremin bu kadar yıkıcı olmasını neye bağlıyorsunuz? Bir ülkenin insanlarını kanun korumaz norm korur. Norm bir anlamda mahalle baskısı demektir. İlgili paydaşları kendiliğinden içine ele siyaset üstü bir süreçtir. Gönüllü bir harekettir. Biz inşaat işlerinde, yapılaşmada, depreme dayanıklı bina yapmada maalesef yaptırımı yüksek, ahlaki ve vicdani yüke dayalı sosyal norm yaratamadık. Yani utanma duygusu ve vicdanı içeren yazılı olmayan kurallara dayalı bir norm oluşturamadık. Trafik ölümlerinde, ihlallerindeki durum gibi.. Aslında yapılan cezai yaptırımı olan tehlikeli bir davranış olmasına karşın insanlar yaptıkları trafik ihlallerini, son surat araba kullanmayı her yerde utanmadan, hatta böbürlenerek anlatır. Çünkü aşırı süratli araba sürmek utanılacak bir hareket olarak algılanmaz. Ama hırsız yaptığı hırsızlığı anlatamaz çünkü hırsızlık utanma duygusu yaratır. Trafik ahlaki bir norm yaratamamıştır. Aynı şekilde inşaatlarda da vicdani yükümlülük yok. Normal zamanda sokakta dokunsan yıkılacak bina görsek, kimse “bunu kim yaptı ya deprem olursa yapanın hiç mi vicdani yok” diye düşünmez. Normlar sosyal psikolojiyi ilgilendiren bir konudur. Depremlerde yıkılma riski taşıyan binalar yapma konusu, imar affı ile ödüllendirileceğine, hırsızlık gibi utanılması ve kınanmasını gereken bir mahalle baskısı yaratmadıkça engellenemez. Gelecekte deprem bölgesinde ne gibi gelişmeler bekliyorsunuz? Benim bir hayalim var. Oraların yeni bir cazibe merkezi haline getirilmesi. Göçleri engelleyecek, azınlıklarla barış içinde yaşanabilecek yerleşim alanları kurmalıyız. Konut yapmakla bu sonuca ulaşamayız. Oralarda insanların verimli olabilecekleri, her türlü ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri, çatışmaların yaşanmadığı kentler kurulmalı. TSSB’nin olası belirtileri şunlardır: uykusuzluk, kabuslar, olayla ilgili anıların rahatsız edici biçimde sık sık hatırlanması, sürekli olarak olayın tekrarlanacağı korkusu ve bu nedenle diken üstünde hissetme, kolay irkilme, çabuk sinirlenme, gelecekle ilgili plan yapamama, yabancılaşma (başkaları beni veya yaşadıklarımı anlamıyor hissi), olayı hatırlatan durumlarda huzursuz olma ve bu durumlardan kaçınma görülür Psikolojik debriefing şu amaçlarla yapılır : a) Duygu ve düşünceleri birbirinden ayırt ederek tanımak ve dışa vurmak, b) Bozulan anlamlandırma sistemini yeniden toparlamak, c) Travmatik bir durumu takip eden düşünceleri, izlenimleri ve tepkileri detaylı bir şekilde gözden geçirmek, d) Benzer tepkileri görerek kendi tepkilerini de normal olarak algılamak, e) Farklı başa çıkma yolları öğrenmek, f) Yaşama sevincinin desteklenerek korunmasına yardımcı olmak, g) İyileşme sürecini hızlandırmak, h) Karşılaşılabilecek başka felaketler için daima hazırlıklı olmayı sağlamak Reyhan Oksay https://psikiyatri.org.tr/halka-yonelik/28/travma-sonrasi-stres-bozuklugu https://arkabahcepsikoloji.com.tr/hizmetlerimiz/psikolojik-travmada-yardim/kullanilan-psikolojik-yardim-teknikleri/psikolojik-debriefing-yontemi/</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/bolgede-psikososyal-destek-ucretsiz-ve-kalici-olmali">Bölgede psikososyal destek ücretsiz ve kalıcı olmalı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>‘Aslında depremin insanlarda ilk yıktığı şey kontrol duygusu oluyor’ diyen sosyal psikolog <strong>Prof. Dr. Nebi Sümer</strong>, travma sonrası stres bozukluğu (<strong>TSSB</strong>) denilen psikolojik sorunların üstesinden gelinmesi için psikososyal desteğin yaşamsal olduğunu söylüyor. Ancak Sümer’in ısrarla vurguladığı bir konu daha var: ‘Depremzedeleri mağdur olarak görmeyin; onlar hayata tutunmaya çalışan savaşçılar’.</p>
<p>6 Şubat Pazartesi günü iki büyük depremle sarsılan Türkiye yaralarını sarmaya çalışırken depremzedelerin psikolojik sorunları hafifletmek ve gidermek için bölgede <strong>Türk Psikologlar Derneği</strong> ekibi saha çalışması ve ön değerlendirme yapıyor ve destek için başvuran 8000’in üzerinde gönüllü psikolog ile desteğe hazırlanıyor. Depremler gibi beklenmedik doğa olayları, kişiyi aşırı korkutan, dehşet içinde bırakan, çaresizlik yaratan ruhsal travmalar yaratma potansiyeline sahip. Ruhsal travmaları uzun süre atlatamayan kişilerde uzayan yas süreçleri ve travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) denilen psikolojik sorunlar ortaya çıkabiliyor. Bu belirtiler çoğu kişide travmayı izleyen günlerde görülüyor ve genellikle birkaç hafta içinde kendiliğinden düzeliyor, ancak bazı kişilerde aylarca, hatta yıllarca sürebiliyor.</p>
<p>Sabancı Üniversitesi, Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi öğretim görevlisi psikolog/sosyal psikolog Prof. Dr. Nebi Sümer’e depremzedelerin bu ruhsal travmaları nasıl atlatabileceklerini sorduk. Sümer ilk günden bugüne dek bölge insanının yaşamış olduğu psikolojik travmalara ışık tuttu:</p>
<p><strong>Deprem sonrası insanlardaki ilk tepki ne oluyor?</strong></p>
<p>İlk tepki hayatta kalma güdüsü oluyor. Bu evrede bireysel farklılıklar görülür. Alt beynimiz bize ‘kaç-kendini koru’ emrini verir. Bu son derece anormal bir duruma verilen normal bir tepkidir. İnsanları, içinde bulundukları bu durumda mağdur gözüyle bakmamak gerekir. Bu kişiler hayatta kalma dürtüsüyle hareket ettikleri için aşırı tepki göstermeleri normaldir. Kendisini, korkusunu, kaygısını kontrol edemeyenlerin yaşadıkları normaldir. Herkes aynı durumdadır. “Bende bir gariplik mi var” sorusunu kendilerine sormamaları ve kendilerine öz-şefkat göstermeleri, zaman tanımları gerekir.</p>
<p>Aslında depremin ilk yıktığı şey kontrol duygusudur. Belirsizlik rahatsız edicidir. Barınma sorununun halledilmesi ve temel ihtiyaçların karşılanması bu belirsizliğin giderilmesinde kritik ilk adımdır ve hızla yapılmalıdır.</p>
<p><strong>Maraş depreminde bu tepkilere nasıl yanıt verildi?</strong></p>
<p>Bizde o çok değerli iki gün kaybedildi. Bu da şoku ve belirsizliği büyüttü.</p>
<p><img decoding="async" class="alignright wp-image-29056 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/03/elele-300x169.jpeg" alt="" width="300" height="169" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/03/elele-300x169.jpeg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/03/elele.jpeg 800w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Psikolojik destek ne zaman verilmeye başlanmalı?</strong></p>
<p>İlk aşamada depremzedenin elini tutmak bile psikolojik bir destektir. İlk günlerde bu desteği vermek için uzman olmaya gerek yok; temel anlayışa sahip olmak yeterli. Kısa bir süre sonra zaten insanlar kendini toparlar. Büyük çoğunluğu için uzun sürecek bir psikolojik desteğe ihtiyaç kalmaz. TSSB bazı kişilerde 4-5 ay sonra ortaya çıkabilir. Önceden de benzer şoklar, travmalar yaşamış veya çok kırılgan bir yapıya sahip olanlar daha fazla risk altında olabilir. Bu kırılgan kişilere “güçlü ol” demek yanlış. Zira bu, “sen zayıfsın” mesajı vermek anlamına gelir.</p>
<p><strong>Hangi yöntemler uygulanmalı?</strong></p>
<p>Psikolojide “debriefing”, travmaya maruz kalan kişileri duygu/düşüncelerini anlatma, dinleme, bilgilenme ve paylaşım yolu ile fark etmeleri, düzene sokmaları, anlamlandırmaları ve yeniden yapılandırmaları olarak tanımlanabilir. Debriefing iyileştirici bir etkiye sahiptir. Çünkü kişi olayın üzerinde hakimiyet kurduğu izlenimini edinir. TSSB durumunda debrief’ingi uzmanlar yapmalı.</p>
<p>En önemli başa çıkma desteği depremzedelerin rutinlerine geri dönmelerini sağlamaktır. Çalışan kişilerin yapabiliyorsa işlerine, öğrencilerin eğitime geri dönmeleri gerekir. Sağlıklı olanların kurtarma/enkaz kaldırma, gönüllülere her işte destek sağlamaları kendilerini kısa zamanda toparlamalarına yardımcı olur.</p>
<p><strong>Çocuklar için ne yapılabilir?</strong></p>
<p>Çocuklar hassastır ama bazen bizden daha güçlü olabiliyorlar. Oyun oynamaları bu süreci daha kolay atlatmalarını sağlar. Çadır kentlerde oyun alanları kurulmalı. Onlar için de rutin çok önemli. Kısa zamanda okullarına geri dönerlerse yaşadıklarının yıkıcı etkisi ortadan kalkar. Ancak öğretmenler çocukları çok dikkatli izlemeli. Çocukta ani davranış bozuklukları, ani farklılıklar, daha önce görülmeyen öfke patlamaları, saldırganlık ya da içe kapanma vb işaretler görülüyorsa uzmana danışmak gerekebilir.</p>
<p><strong>Bölgede şiddet olaylarının yaşanma riski yüksek mi?</strong></p>
<p>Ne yazık ki sosyal medya karamsarlık pompalıyor. Yağma olaylarını, ırkçılığı sürekli öne çıkartıyor. Önyargıları besliyor. Bu görüntüleri izleyenlerde güven duygusu sarsılıyor. Sonuçta öfke ve kızgınlık başat hale geliyor. Seçkincilik, ayrımcılık, yukarıdan bakma, farklı olanı küçümseme gibi yıkıcı tutum ve davranışlar yardımlaşma ve dayanışmaya çok zarar veriyor.</p>
<p><strong>Bundan sonra bölgede nasıl bir psikososyal destek gerekli?</strong></p>
<p>Bölgede psikososyal desteğin kalıcı hale gelmesi ve ücretsiz olması gerekir. Klinik destek de bu evrede önemli. Bakanlıklar nezdinde kurulacak olan kalıcı sistemler ve psikososyal destek ekipleri konteynırlarda kurulacak birimlerle, çadır kentlerde, deprem bölgelerine erişimi kolay diğer mekanlarda çalışmalarını kesintisiz sürdürmeli.</p>
<p><strong>İnsanları kanun korumaz norm korur</strong></p>
<p>Biz inşaat işlerinde, yapılaşmada, depreme dayanıklı bina yapmada maalesef yaptırımı yüksek, ahlaki ve vicdani yüke dayalı sosyal norm yaratamadık.</p>
<p><strong>Bu depremin bu kadar yıkıcı olmasını neye bağlıyorsunuz?</strong></p>
<p>Bir ülkenin insanlarını kanun korumaz norm korur. Norm bir anlamda mahalle baskısı demektir. İlgili paydaşları kendiliğinden içine ele siyaset üstü bir süreçtir. Gönüllü bir harekettir. Biz inşaat işlerinde, yapılaşmada, depreme dayanıklı bina yapmada maalesef yaptırımı yüksek, ahlaki ve vicdani yüke dayalı sosyal norm yaratamadık. Yani utanma duygusu ve vicdanı içeren yazılı olmayan kurallara dayalı bir norm oluşturamadık. Trafik ölümlerinde, ihlallerindeki durum gibi.. Aslında yapılan cezai yaptırımı olan tehlikeli bir davranış olmasına karşın insanlar yaptıkları trafik ihlallerini, son surat araba kullanmayı her yerde utanmadan, hatta böbürlenerek anlatır. Çünkü aşırı süratli araba sürmek utanılacak bir hareket olarak algılanmaz. Ama hırsız yaptığı hırsızlığı anlatamaz çünkü hırsızlık utanma duygusu yaratır. Trafik ahlaki bir norm yaratamamıştır. Aynı şekilde inşaatlarda da vicdani yükümlülük yok. Normal zamanda sokakta dokunsan yıkılacak bina görsek, kimse “bunu kim yaptı ya deprem olursa yapanın hiç mi vicdani yok” diye düşünmez. Normlar sosyal psikolojiyi ilgilendiren bir konudur. Depremlerde yıkılma riski taşıyan binalar yapma konusu, imar affı ile ödüllendirileceğine, hırsızlık gibi utanılması ve kınanmasını gereken bir mahalle baskısı yaratmadıkça engellenemez.</p>
<p><strong>Gelecekte deprem bölgesinde ne gibi gelişmeler bekliyorsunuz?</strong></p>
<p>Benim bir hayalim var. Oraların yeni bir cazibe merkezi haline getirilmesi. Göçleri engelleyecek, azınlıklarla barış içinde yaşanabilecek yerleşim alanları kurmalıyız. Konut yapmakla bu sonuca ulaşamayız. Oralarda insanların verimli olabilecekleri, her türlü ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri, çatışmaların yaşanmadığı kentler kurulmalı.</p>
<p><strong>TSSB’nin olası belirtileri şunlardır:</strong></p>
<ul>
<li>uykusuzluk,</li>
<li>kabuslar,</li>
<li>olayla ilgili anıların rahatsız edici biçimde sık sık hatırlanması,</li>
<li>sürekli olarak olayın tekrarlanacağı korkusu ve bu nedenle diken üstünde hissetme,</li>
<li>kolay irkilme,</li>
<li>çabuk sinirlenme,</li>
<li>gelecekle ilgili plan yapamama,</li>
<li>yabancılaşma (başkaları beni veya yaşadıklarımı anlamıyor hissi),</li>
<li>olayı hatırlatan durumlarda huzursuz olma ve bu durumlardan kaçınma görülür</li>
</ul>
<p><strong>Psikolojik debriefing şu amaçlarla yapılır :</strong></p>
<p>a) Duygu ve düşünceleri birbirinden ayırt ederek tanımak ve dışa vurmak,</p>
<p>b) Bozulan anlamlandırma sistemini yeniden toparlamak,</p>
<p>c) Travmatik bir durumu takip eden düşünceleri, izlenimleri ve tepkileri detaylı bir şekilde gözden geçirmek,</p>
<p>d) Benzer tepkileri görerek kendi tepkilerini de normal olarak algılamak,</p>
<p>e) Farklı başa çıkma yolları öğrenmek,</p>
<p>f) Yaşama sevincinin desteklenerek korunmasına yardımcı olmak,</p>
<p>g) İyileşme sürecini hızlandırmak,</p>
<p>h) Karşılaşılabilecek başka felaketler için daima hazırlıklı olmayı sağlamak</p>
<p><strong>Reyhan Oksay</strong></p>
<p><strong><a href="https://psikiyatri.org.tr/halka-yonelik/28/travma-sonrasi-stres-bozuklugu">https://psikiyatri.org.tr/halka-yonelik/28/travma-sonrasi-stres-bozuklugu</a></strong></p>
<p><strong><a href="https://arkabahcepsikoloji.com.tr/hizmetlerimiz/psikolojik-travmada-yardim/kullanilan-psikolojik-yardim-teknikleri/psikolojik-debriefing-yontemi/">https://arkabahcepsikoloji.com.tr/hizmetlerimiz/psikolojik-travmada-yardim/kullanilan-psikolojik-yardim-teknikleri/psikolojik-debriefing-yontemi/</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/bolgede-psikososyal-destek-ucretsiz-ve-kalici-olmali">Bölgede psikososyal destek ücretsiz ve kalıcı olmalı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29051</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Mutlu bir ilişkinin koşulları nelerdir?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/mutlu-bir-iliskinin-kosullari-nelerdir</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 28 Aug 2020 15:08:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[cinsellik]]></category>
		<category><![CDATA[evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[ilişki]]></category>
		<category><![CDATA[mutlu ilişki]]></category>
		<category><![CDATA[psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=19786</guid>

					<description><![CDATA[<p>Niçin bazı ilişkiler daha mutlu ve kalıcı oluyor? Doğru kişiyi bulduğumu nasıl anlarım? İnsanlar bu tip soruları belki de bin yıllardır soruyor. Ama ne var ki mutlu bir ilişkinin nasıl ortaya çıktığıyla ilgili çok az yanıt var. Aslında buna dair birkaç ipucu var. Mesela çiftlerin tartışmaları sırasındaki ses tonları, bir ilişkinin geleceği hakkında bilgi verebiliyor. Peki ama başka hangi koşullar iyi bir ilişkiye işaret ediyor? Kanada&#8217;daki Western Üniversitesi&#8217;nden Samantha Joel ve ekibi, mutlu bir ilişkinin göstergelerini bulmak istedi. Çiftlere dair 43 araştırmayı bir araya getirdikten sonra, bunları yapay zekâ yardımıyla yeniden değerlendirdi. Araştırma çerçevesinde 11.196 çift ve 2.000’i aşkın gösterge incelenmişti. Araştırma sırasında karakter gibi sübjektif açıklamalardan; yaş, gelir, eğitim ve cinsiyet gibi objektif faktörlere kadar birçok faktörü incelediler. Bu faktörlerden bazıları, kişileri karakterize ederken diğerleri algıyı ve ilişki deneyimini yansıtıyordu. Örneğin kavgalar, cinsel hayattan memnuniyet ve ilişki süresi gibi. Bilim insanları, hangi psikolojik parametrelerin, ilişkinin kalitesi için daha önemli olduğunu öğrenmek istiyorlardı. Araştırmaya katılan çiftlerle birkaç ay ve birkaç yıl içinde en az iki kez görüştüler. Sonuçlara göre çiftlerin yaş, sosyal geçmiş ve ilgi alanları konusunda uyumlu olmaları çok da önemli değildi. Joel ve ekibi, &#8220;Bu objektif faktörler, ilişkinin kalitesinde sadece küçük bir rol oynuyor,&#8221; dedi. Bunun yerine çiftlerin kendilerini ve ilişkilerini nasıl gördüklerinin çok daha önemli olduğu ortaya çıktı. Araştırmacılar, &#8220;Kişinin ilişki kalitesi hakkındaki kendi değerlendirmesi; örneğin eşinden ne kadar memnun olduğu, eşinin kendisine ne kadar bağlı olduğunu hissettiği, kişinin eşine veya eşinin kendisine ne kadar değer verdiği gibi faktörler, bir ilişkinin ne kadar sağlam ve mutlu olduğunu % 45 oranında açıklıyor,&#8221; diye açıkladı. Bireyin kendi kişisel özellikleri ve davranış biçimi algısı ise bunu % 21 oranında açıklıyordu. Bunlara her şeyden önce yaşamdan genel olarak memnun olma hali dahil olsa da korku ve depresyon da bu değerlendirmenin içinde yer alıyordu. Mutlu bir ilişkinin 5 faktörü Araştırmaya göre, genel olarak bakıldığında mutlu bir ilişkide beş faktör önemliydi: Eşinin ilişki hakkında ne kadar iyi düşündüğü. Eşin kendisini nasıl değerlendirdiği; mesela “hayatımda bu insanla birlikte olmaktan memnunum” gibi. Cinsel hayatlarından memnuniyet. Çiftlerden ikisinin de ilişkiden memnun olması. Tüm bunların dışında kavga sayısı ve türü de önemli. Araştırmacılar, belirlenen tüm bu faktörlere rağmen bir ilişkinin zamanla daha mı iyileşeceğini yoksa daha da mı kötüleşeceğini söyleyemiyor. Araştırmacılara göre bu, bir ilişkinin kalıcı olup olmayacağının zamana bağlı olmasıyla ilgiliydi. Uzmanlar, &#8220;Örneğin dış faktörler ve yaşam riskleri ortaya çıkıyor veyahut da zamanla çiftlerin davranışları değişiyor,&#8221; ifadelerini kullandı. Derleyen: Nilgün Özbaşaran Dede Kaynak: Machine learning uncovers the most robust self-report predictors of relationship quality across 43 longitudinal couples studies, PNAS</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/mutlu-bir-iliskinin-kosullari-nelerdir">Mutlu bir ilişkinin koşulları nelerdir?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Niçin bazı ilişkiler daha mutlu ve kalıcı oluyor? Doğru kişiyi bulduğumu nasıl anlarım? </em></p>
<p>İnsanlar bu tip soruları belki de bin yıllardır soruyor. Ama ne var ki mutlu bir ilişkinin nasıl ortaya çıktığıyla ilgili çok az yanıt var. Aslında buna dair birkaç ipucu var. Mesela çiftlerin tartışmaları sırasındaki ses tonları, bir ilişkinin geleceği hakkında bilgi verebiliyor. Peki ama başka hangi koşullar iyi bir ilişkiye işaret ediyor?</p>
<p>Kanada&#8217;daki Western Üniversitesi&#8217;nden Samantha Joel ve ekibi, mutlu bir ilişkinin göstergelerini bulmak istedi. Çiftlere dair 43 araştırmayı bir araya getirdikten sonra, bunları yapay zekâ yardımıyla yeniden değerlendirdi. Araştırma çerçevesinde 11.196 çift ve 2.000’i aşkın gösterge incelenmişti. Araştırma sırasında karakter gibi sübjektif açıklamalardan; yaş, gelir, eğitim ve cinsiyet gibi objektif faktörlere kadar birçok faktörü incelediler. Bu faktörlerden bazıları, kişileri karakterize ederken diğerleri algıyı ve ilişki deneyimini yansıtıyordu. Örneğin kavgalar, cinsel hayattan memnuniyet ve ilişki süresi gibi.</p>
<p>Bilim insanları, hangi psikolojik parametrelerin, ilişkinin kalitesi için daha önemli olduğunu öğrenmek istiyorlardı. Araştırmaya katılan çiftlerle birkaç ay ve birkaç yıl içinde en az iki kez görüştüler. Sonuçlara göre çiftlerin yaş, sosyal geçmiş ve ilgi alanları konusunda uyumlu olmaları çok da önemli değildi. Joel ve ekibi, &#8220;Bu objektif faktörler, ilişkinin kalitesinde sadece küçük bir rol oynuyor,&#8221; dedi.</p>
<p>Bunun yerine <strong>çiftlerin kendilerini ve ilişkilerini nasıl gördüklerinin çok daha önemli</strong> olduğu ortaya çıktı. Araştırmacılar, &#8220;Kişinin ilişki kalitesi hakkındaki kendi değerlendirmesi; örneğin eşinden ne kadar memnun olduğu, eşinin kendisine ne kadar bağlı olduğunu hissettiği, kişinin eşine veya eşinin kendisine ne kadar değer verdiği gibi faktörler, bir ilişkinin ne kadar sağlam ve mutlu olduğunu % 45 oranında açıklıyor,&#8221; diye açıkladı. Bireyin kendi kişisel özellikleri ve davranış biçimi algısı ise bunu % 21 oranında açıklıyordu. Bunlara her şeyden önce yaşamdan genel olarak memnun olma hali dahil olsa da korku ve depresyon da bu değerlendirmenin içinde yer alıyordu.</p>
<p><strong>Mutlu bir ilişkinin 5 faktörü</strong></p>
<p>Araştırmaya göre, genel olarak bakıldığında mutlu bir ilişkide beş faktör önemliydi:</p>
<ol>
<li>Eşinin ilişki hakkında ne kadar iyi düşündüğü.</li>
<li>Eşin kendisini nasıl değerlendirdiği; mesela “hayatımda bu insanla birlikte olmaktan memnunum” gibi.</li>
<li>Cinsel hayatlarından memnuniyet.</li>
<li>Çiftlerden ikisinin de ilişkiden memnun olması.</li>
<li>Tüm bunların dışında kavga sayısı ve türü de önemli.</li>
</ol>
<p>Araştırmacılar, belirlenen tüm bu faktörlere rağmen bir ilişkinin zamanla daha mı iyileşeceğini yoksa daha da mı kötüleşeceğini söyleyemiyor. Araştırmacılara göre bu, bir ilişkinin kalıcı olup olmayacağının zamana bağlı olmasıyla ilgiliydi. Uzmanlar, &#8220;Örneğin dış faktörler ve yaşam riskleri ortaya çıkıyor veyahut da zamanla çiftlerin davranışları değişiyor,&#8221; ifadelerini kullandı.</p>
<p><strong>Derleyen:</strong> Nilgün Özbaşaran Dede</p>
<p><strong>Kaynak: </strong><em>Machine learning uncovers the most robust self-report predictors of relationship quality across 43 longitudinal couples studies, PNAS</em></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/mutlu-bir-iliskinin-kosullari-nelerdir">Mutlu bir ilişkinin koşulları nelerdir?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">19786</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Yeşil alanda büyüyen çocuklar daha zeki ve uslu oluyor</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/yesil-alanda-buyuyen-cocuklar-daha-zeki-ve-uslu-oluyor</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 24 Aug 2020 11:22:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Son Dakika Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[çevre]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[yeşil]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=19754</guid>

					<description><![CDATA[<p>Plos Medicine dergisinde yayımlanan bir araştırmaya göre, çocukların daha yeşil kentsel alanlarda büyümesi IQ’larını yükseltiyor. 10-15 yaş arası 600’den fazla çocuk üzerinde yapılan analiz, bulundukları bölgedeki yeşil alanlardaki % 3’lük bir artışın IQ puanlarını ortalama 2,6 puan artırdığını gösterdi. Bu etki, hem daha zengin hem de daha yoksul bölgelerde de görüldü. Yeşil alanların çocukların bilişsel gelişiminin çeşitli yönlerini iyileştirdiğine dair halihazırda önemli kanıtlar vardı. Ancak bu analiz, yeşil alan-IQ ilişkisini inceleyen ilk araştırmaydı. Uzmanlar bu doğrusal ilişkinin daha düşük stres seviyeleri, daha fazla oyun ve sosyal temas veya daha sessiz bir çevre ile bağlantılı olabileceğini belirtiyor. Çalışmanın yapıldığı Belçika’daki Hasselt Üniversitesi’nden çevresel epidemiyoloji profesörü Tim Nawrot, “Daha yeşil çevrenin, hafıza becerileri ve dikkat gibi bilişsel işlevlerimizle ilişkili olduğuna dair giderek daha fazla kanıt sahibi oluyoruz,” dedi ve ekledi: “Şehir planlamacılarının yeşil alanlara yatırıma öncelik vermesi gerektiğini düşünüyorum, çünkü çocukların tam potansiyellerini geliştirmeleri için en uygun ortamı yaratabilmek gerçekten değerli.” Çalışmada ayrıca zekâ gelişiminin yanı sıra daha yeşil çevrenin, çocuklardaki problemli davranışları azalttığı da gözlemlendi. Sadece %3’lük bir artış, sorunlu davranışlarda 2 puanlık azalma sağladı. Kaynak: https://www.theguardian.com/environment/2020/aug/24/children-raised-greener-areas-higher-iq-study</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/yesil-alanda-buyuyen-cocuklar-daha-zeki-ve-uslu-oluyor">Yeşil alanda büyüyen çocuklar daha zeki ve uslu oluyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Plos Medicine dergisinde yayımlanan bir araştırmaya göre, çocukların daha yeşil kentsel alanlarda büyümesi IQ’larını yükseltiyor. 10-15 yaş arası 600’den fazla çocuk üzerinde yapılan analiz, bulundukları bölgedeki yeşil alanlardaki % 3’lük bir artışın IQ puanlarını ortalama 2,6 puan artırdığını gösterdi. Bu etki, hem daha zengin hem de daha yoksul bölgelerde de görüldü.</p>
<p>Yeşil alanların çocukların bilişsel gelişiminin çeşitli yönlerini iyileştirdiğine dair halihazırda önemli kanıtlar vardı. Ancak bu analiz, yeşil alan-IQ ilişkisini inceleyen ilk araştırmaydı. Uzmanlar bu doğrusal ilişkinin daha düşük stres seviyeleri, daha fazla oyun ve sosyal temas veya daha sessiz bir çevre ile bağlantılı olabileceğini belirtiyor.</p>
<p>Çalışmanın yapıldığı Belçika’daki Hasselt Üniversitesi’nden çevresel epidemiyoloji profesörü Tim Nawrot, “Daha yeşil çevrenin, hafıza becerileri ve dikkat gibi bilişsel işlevlerimizle ilişkili olduğuna dair giderek daha fazla kanıt sahibi oluyoruz,” dedi ve ekledi: “Şehir planlamacılarının yeşil alanlara yatırıma öncelik vermesi gerektiğini düşünüyorum, çünkü çocukların tam potansiyellerini geliştirmeleri için en uygun ortamı yaratabilmek gerçekten değerli.”</p>
<p>Çalışmada ayrıca zekâ gelişiminin yanı sıra daha yeşil çevrenin, çocuklardaki problemli davranışları azalttığı da gözlemlendi. Sadece %3’lük bir artış, sorunlu davranışlarda 2 puanlık azalma sağladı.</p>
<p><strong>Kaynak: </strong><a href="https://www.theguardian.com/environment/2020/aug/24/children-raised-greener-areas-higher-iq-study">https://www.theguardian.com/environment/2020/aug/24/children-raised-greener-areas-higher-iq-study</a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/yesil-alanda-buyuyen-cocuklar-daha-zeki-ve-uslu-oluyor">Yeşil alanda büyüyen çocuklar daha zeki ve uslu oluyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">19754</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Kendi kendini sabote edenlerden misiniz?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/kendi-kendini-sabote-edenlerden-misiniz</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Altaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 08 Oct 2019 11:35:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[başarısızlık]]></category>
		<category><![CDATA[pozitif psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[risk almak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=15447</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir düşünün; yaşamınızda bir şeyi çok gerçekleştirmek istiyorsunuz ama bir türlü olmuyor veya bir türlü istediğiniz o son hedefe ulaşamıyorsunuz. Kim bilir belki de hep aynı planı yapıp yürüyor ve sonuçların farklı olmasını bekliyorsunuz. Farkında olmadan her hafta, hep aynı döngünün içine hapsoluyor, kendinizi potansiyelinizin altında yaşamaya mahkum ediyorsunuz. Gerçekleştiremediğiniz hayallerinizden dolayı pişmanlık duyuyor, ancak sizi sınırlayan alışkanlıklarınız yüzünden kıpırdayamıyorsunuz. Hatta kendinizi özgürlüğe ulaştırabilmek için yapmanız gerekenleri biliyor ancak yapamıyor veya yapmıyorsunuz. Sonra kendinize kızgınlığınız öylesine artıyor ki; kendi kendinizi sabote ediyorsunuz.  Kendi kendini sabote etmek ne demektir? Bunu başaracak kadar iyi değilim, sevilmeyi hak etmiyorum, beni de, yaptığım işi de isteyen yok zaten, kendimi iyi hissediyorsam kesin kötü bir şey olur, keşke daha güzel olsaydım… İşte “kendi kendini sabote etme” (self-sabotage) cümlelerinden bazıları. Kendi kendini sabote etme aslında psikoloji biliminin iyi bildiği bir kavram. Bir çeşit “kişinin kendi kendine yaptığı olumsuz iç konuşmalar nedeniyle özgüveninin düşmesi ve kendini gerçekleştirmesinin engellenmesi hali.” Bu kavram Berglas ve Jones tarafından ilk kez 1978 yılında şöyle tanımlanmış: “Bireyin bir işi ya da görevi yerine getirebilecek kapasitesi olmasına rağmen, söz konusu işi kotarabileceğine yönelik belirsizlik yaşaması ve yeterli kapasitede olmadığına ilişkin bahaneler bularak kendini haklı gösterme çabası.” Aslında ortalama insana hiç yabancı olmayan bir ruh hali. Kendini sabote etme hali bazen kişilerin başarabileceklerinden kuşku duyduklarında benliklerini korumak amacıyla da başvurduğu bir savunma yolu olabiliyor. Kendini sabote etme mekanizmasını kullanan kişiler, performansları sonucu ortaya çıkan başarısızlık durumlarını yeteneklerinden ziyade performanslarındaki sorunlara bağlama eğilimi gösteriyorlar. Bilimsel veriler iki çeşit kendini sabote etme yolu tanımlıyor. Bunlardan ilki “davranışsal kendini sabotaj” (behavioral self-handicapping), ikincisi ise “sözlü/öz bildirimli kendini sabotaj”  (claimed/self-reported self-handicapping)’dır. Sözlü kendini sabotaj, yapılacak eylem öncesi anksiyete, bitkinlik, stres gibi daha çok psikolojik belirtilerin sözel olarak ifade edilmesi anlamına geliyor. Davranışsal sabotaj ise eylem öncesi başarılı olmak için gereken düzeyde çalışmamak, farklı gündemlerle ilgilenme, sonucu kadere bağlamak, fiziksel belirtiler göstermek, yapabileceğinden fazla işi bir arada yürütmeye çalışmak, alkol-madde kullanımı gibi davranışları içeriyor. (Higgins ve ark.1990, Hendrix ve Hirt 2009). Neden kendimizi sabote ederiz? “Self sabotaj” eyleminin kökeni çocukluk yıllarına dayanabiliyor. Bazı çocuklar, ebeveynlerine başarılı görünmek, onları mutlu etmek, dikkatlerini çekmek ve kendilik değerini korumak için kendini olduğundan daha yetenekli ve zeki  gösterme çabası içine girebiliyor. Bu eğilim yıllar içinde kendi kendini sabote etme eylemine dönüşebiliyor. Kendini sabote etmek eyleminin temelinde öz-güven, öz-değer ve inanç eksikliği yatıyor. Yaşanan durumların hissettirdiği duygular ile baş edememe hali de “self sabotage” nedeni olabiliyor. Öyle ki, kişiler bazen içinde bulunulan duruma ve çevredeki diğer kişilere gereksiz tepkiler verilebiliyor ve yangına körükle gidip sabotajın dozunu arttırabiliyor. Dolayısıyla, kişi kendini hedefe ulaşmadan engellemiş oluyor. Bu durum bireyin kendini elde edebileceği yeni duruma hazır hissetmediğinden veya içten içe hak etmediğini ya da elde edemeyeceğini düşünmesinden kaynaklanabiliyor. Kendi kendimizi sabote etme yolları Bilimsel çalışmalar, kendini sabote etme halinin çoğu zaman bilinçsizce yapıldığını ortaya koyuyor. Bu konuda yazılmış en iyi kitaplardan biri Petra Block’un “MindFuck” isimli kitabıdır. Petra’ya göre insan ne kadar eğitimli, uygar ve çağdaş değerlere inanıyor olursa olsun, yine de düşünce sistematiği otoriter ve baskıcı olabiliyor. Petra’ya göre insanın kendini engellemesinin değişik yolları var. Bu yollara örnek olarak “kendini inkar etmek, başkalarının yaşamsal çıkarlarını kendininkilerden yukarıda tutmak, herkesi memnun etmeye çalışmak, kendini ve başkalarını baskı altına almak, kendine ve başkalarına mükemmeliyetçilik, bilmişlik gibi değerler biçerek yakınmayı alışkanlık haline getirmek, katı ve keyfi kurallara boyun eğmek, kendine ve başkalarına karşı kronik güvensizlik yaşamak” sayılabilir. Sürekli bir şeyleri ertelemek, kendine acımak gibi davranış ve düşünce kalıpları da kendi kendine sabote etmek yöntemleri arasında sayılıyor. Toronto Üniversite’sinden Dr. Jason Plasis ve sosyal psikolog Kristen Stecher’ın yaptığı araştırmalar, kimi insanların elde ettikleri başarılar karşısında ezildiklerini ve aslında kendi kapasitelerinin sınırlı olduğunu düşündüklerini ve kendi başarıları karşında afallayabildiklerini gösteriyor. Bu durum sonraki yaşamlarında üzerlerindeki baskıyı arttırıyor ve kimi zaman bu ağır yükü taşıyamayıp kendilerini sabote etmelerine yol açabiliyor. Bazı araştırmacılar, insanın güvenliğini sağlamak ve alıştığı ve güvenli olan yaşam döngüsünün dışına çıkamama hali olarak tanımlanan “direnme sendromu” (resistance syndrome)  ile “self sabotage” arasında bir ilişki olduğunu ileri sürüyor. Bu görüşe göre kişiler alıştıkları döngünün dışına çıkmaları gerektiğinde, bunu engellemek adına, kendi kendilerini sabote edebiliyor ve direnme sendromunun yerleşmesine katkı sağlıyor. Sonuçta karşılanmamış ihtiyaçlar ve beklentilerden dolayı hayal kırıklığı hissedilmiyor, pişmanlıklar duyulmuyor. Psikoloji literatüründe, ”’başarısızlık korkusu”, “mükemmeliyetçilik”, “risk almak” ve “hata yapmak” korkuları da, kendi kendini sabote etmek kavramı içinde değerlendiriliyor. Elliot ve Thrash isimli araştırmacıların şu saptamasına katılmamak olası değil. “Kişiler, hata yapma korkusu nedeniyle, çeşitli durumlara hazırlık yapmayı ertelemekte, olumsuz çıktılar oluşturarak, olası başarısızlık sonucu yaşayacakları utanç duygusundan benliklerini korumaya çalışmaktadırlar.” Günlük hayatta kendimizi sabote etmenin önüne nasıl geçebiliriz? “Kendi kendini sabotaj” eylemlerinden korunabilmek için öz yeterlilik kavramı, yani, insanın kendini pozitif algılaması; öz saygı gibi benlik ile ilişkili özellikler önem kazanıyor. Bu kavram, Dr. Pajares’in vurguladığı gibi, zorluklar karşısında iyimser olmayı, azim ile çabalamayı ve çabalarken ortaya çıkan davranışları içeriyor (1996). Öz yeterlilik algısının, çocukluk dönemlerinden itibaren geliştirilmesinde ebeveynler ve onlarla olan ilişkiler önem taşıyor. Benlik gelişiminde ebeveyn-çocuk etkileşiminin kalitesi, bireylerin gelecek dönemlerdeki yaşam kalitesini ve davranış şekillerini etkiliyor (Kazemi ve ark. 2014). Öz saygı ve benlik bütünlüğüne sahip olmak, “self sabotage” riskini azaltıyor ve öz yeterlik algısını güçlendiriyor. Sonuç olarak, işin esası benliğin güçlenmesidir. Hangi yaş grubunda olursa olsun, başarısızlık ve başarısızlığa karşı hissedilen tehditlerin de insanlara öğrenme ve gelişme fırsatları doğurduğunu hep hatırda tutmak gerekiyor. Başarısız olunan durumlarda, benliği korumak için, sabote etme stratejilerine başvurmak yerine başarısızlığa neden olan durumlarla yüzleşebilmek gerekiyor. Bu konularda gelişmeye çalışmak, benlik bütünlüğüne katkı sağlıyor. İş ve özel hayatımızda daha öz güvenli, mutlu, gelişime açık ve başarılı bireyler olabilmenin yolu buradan geçiyor. Psikolog Selin Uçal</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/kendi-kendini-sabote-edenlerden-misiniz">Kendi kendini sabote edenlerden misiniz?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir düşünün; yaşamınızda bir şeyi çok gerçekleştirmek istiyorsunuz ama bir türlü olmuyor veya bir türlü istediğiniz o son hedefe ulaşamıyorsunuz. Kim bilir belki de hep aynı planı yapıp yürüyor ve sonuçların farklı olmasını bekliyorsunuz. Farkında olmadan her hafta, hep aynı döngünün içine hapsoluyor, kendinizi potansiyelinizin altında yaşamaya mahkum ediyorsunuz.</p>
<p>Gerçekleştiremediğiniz hayallerinizden dolayı pişmanlık duyuyor, ancak sizi sınırlayan alışkanlıklarınız yüzünden kıpırdayamıyorsunuz. Hatta kendinizi özgürlüğe ulaştırabilmek için yapmanız gerekenleri biliyor ancak yapamıyor veya yapmıyorsunuz. Sonra kendinize kızgınlığınız öylesine artıyor ki; kendi kendinizi sabote ediyorsunuz.<strong> </strong></p>
<p><strong>Kendi kendini sabote etmek ne demektir? </strong>Bunu başaracak kadar iyi değilim, sevilmeyi hak etmiyorum, beni de, yaptığım işi de isteyen yok zaten, kendimi iyi hissediyorsam kesin kötü bir şey olur, keşke daha güzel olsaydım…</p>
<p>İşte “kendi kendini sabote etme” (self-sabotage) cümlelerinden bazıları.</p>
<p>Kendi kendini sabote etme aslında psikoloji biliminin iyi bildiği bir kavram. Bir çeşit “<em>ki</em><em>şinin kendi kendine yapt</em><em>ığı olumsuz i</em><em>ç konu</em><em>şmalar nedeniyle </em><em>özg</em><em>üveninin d</em><em>üşmesi ve kendini ger</em><em>çekle</em><em>ştirmesinin engellenmesi hali.</em>”</p>
<p>Bu kavram <strong>Berglas</strong> ve <strong>Jones</strong> tarafından ilk kez 1978 yılında şöyle tanımlanmış: “<em>Bireyin</em> <em>bir i</em><em>şi ya da g</em><em>örevi yerine getirebilecek kapasitesi olmas</em><em>ına ra</em><em>ğmen, s</em><em>öz konusu i</em><em>şi kotarabilece</em><em>ğine</em><em> y</em><em>önelik belirsizlik ya</em><em>şamas</em><em>ı ve yeterli kapasitede olmad</em><em>ığına ili</em><em>şkin bahaneler bularak kendini hakl</em><em>ı g</em><em>österme </em><em>çabas</em><em>ı.</em>”</p>
<p>Aslında ortalama insana hiç yabancı olmayan bir ruh hali.</p>
<p>Kendini sabote etme hali bazen kişilerin başarabileceklerinden kuşku duyduklarında benliklerini korumak amacıyla da başvurduğu bir savunma yolu olabiliyor.</p>
<p>Kendini sabote etme mekanizmasını kullanan kişiler, performansları sonucu ortaya çıkan başarısızlık durumlarını yeteneklerinden ziyade performanslarındaki sorunlara bağlama eğilimi gösteriyorlar.</p>
<p>Bilimsel veriler iki çeşit kendini sabote etme yolu tanımlıyor. Bunlardan ilki “<em>davran</em><em>ışsal kendini sabotaj</em>” (<strong>behavioral self-handicapping</strong>), ikincisi ise “<em>s</em><em>özl</em><em>ü/</em><em>öz bildirimli kendini sabotaj</em><em>”</em>  (<strong>claimed/self-reported self-handicapping</strong>)’dır.</p>
<p>Sözlü kendini sabotaj, yapılacak eylem öncesi anksiyete, bitkinlik, stres gibi daha çok psikolojik belirtilerin sözel olarak ifade edilmesi anlamına geliyor.</p>
<p>Davranışsal sabotaj ise eylem öncesi başarılı olmak için gereken düzeyde çalışmamak, farklı gündemlerle ilgilenme, sonucu kadere bağlamak, fiziksel belirtiler göstermek, yapabileceğinden fazla işi bir arada yürütmeye çalışmak, alkol-madde kullanımı gibi davranışları içeriyor. (Higgins ve ark.1990, Hendrix ve Hirt 2009).</p>
<p><strong>Neden kendimizi sabote ederiz?</strong></p>
<p>“Self sabotaj” eyleminin kökeni çocukluk yıllarına dayanabiliyor. Bazı çocuklar, ebeveynlerine başarılı görünmek, onları mutlu etmek, dikkatlerini çekmek ve kendilik değerini korumak için kendini olduğundan daha yetenekli ve zeki  gösterme çabası içine girebiliyor. Bu eğilim yıllar içinde kendi kendini sabote etme eylemine dönüşebiliyor.</p>
<p>Kendini sabote etmek eyleminin temelinde öz-güven, öz-değer ve inanç eksikliği yatıyor. Yaşanan durumların hissettirdiği duygular ile baş edememe hali de “self sabotage” nedeni olabiliyor. Öyle ki, kişiler bazen içinde bulunulan duruma ve çevredeki diğer kişilere gereksiz tepkiler verilebiliyor ve yangına körükle gidip sabotajın dozunu arttırabiliyor. Dolayısıyla, kişi kendini hedefe ulaşmadan engellemiş oluyor. Bu durum bireyin kendini elde edebileceği yeni duruma hazır hissetmediğinden veya içten içe hak etmediğini ya da elde edemeyeceğini düşünmesinden kaynaklanabiliyor.</p>
<p><strong>Kendi kendimizi sabote etme yollar</strong><strong>ı</strong></p>
<p>Bilimsel çalışmalar, kendini sabote etme halinin çoğu zaman bilinçsizce yapıldığını ortaya koyuyor. Bu konuda yazılmış en iyi kitaplardan biri Petra Block’un “<strong>MindFuck</strong>” isimli kitabıdır. Petra’ya göre insan ne kadar eğitimli, uygar ve çağdaş değerlere inanıyor olursa olsun, yine de düşünce sistematiği otoriter ve baskıcı olabiliyor. Petra’ya göre insanın kendini engellemesinin değişik yolları var. Bu yollara örnek olarak “<em>kendini inkar etmek, ba</em><em>şkalar</em><em>ın</em><em>ın ya</em><em>şamsal </em><em>çıkarlar</em><em>ın</em><em>ı kendininkilerden yukar</em><em>ıda tutmak, herkesi memnun etmeye </em><em>çal</em><em>ışmak, kendini ve ba</em><em>şkalar</em><em>ın</em><em>ı bask</em><em>ı alt</em><em>ına almak, kendine ve ba</em><em>şkalar</em><em>ına m</em><em>ükemmeliyet</em><em>ç</em><em>ilik, bilmi</em><em>şlik gibi de</em><em>ğerler bi</em><em>çerek yak</em><em>ınmay</em><em>ı al</em><em>ışkanl</em><em>ık haline getirmek, kat</em><em>ı ve keyfi</em><em> kurallara boyun e</em><em>ğmek, kendine ve ba</em><em>şkalar</em><em>ına kar</em><em>şı kronik g</em><em>üvensizlik ya</em><em>şamak</em>” sayılabilir. Sürekli bir şeyleri ertelemek, kendine acımak gibi davranış ve düşünce kalıpları da kendi kendine sabote etmek yöntemleri arasında sayılıyor.</p>
<p>Toronto Üniversite’sinden <strong>Dr. Jason Plasis</strong> ve sosyal psikolog <strong>Kristen Stecher</strong>’ın yaptığı araştırmalar, kimi insanların elde ettikleri başarılar karşısında ezildiklerini ve aslında kendi kapasitelerinin sınırlı olduğunu düşündüklerini ve kendi başarıları karşında afallayabildiklerini gösteriyor. Bu durum sonraki yaşamlarında üzerlerindeki baskıyı arttırıyor ve kimi zaman bu ağır yükü taşıyamayıp kendilerini sabote etmelerine yol açabiliyor.</p>
<p>Bazı araştırmacılar, insanın güvenliğini sağlamak ve alıştığı ve güvenli olan yaşam döngüsünün dışına çıkamama hali olarak tanımlanan “<strong>direnme sendromu</strong>” (resistance syndrome)  ile “<strong>self sabotage</strong>” arasında bir ilişki olduğunu ileri sürüyor. Bu görüşe göre kişiler alıştıkları döngünün dışına çıkmaları gerektiğinde, bunu engellemek adına, kendi kendilerini sabote edebiliyor ve direnme sendromunun yerleşmesine katkı sağlıyor. Sonuçta karşılanmamış ihtiyaçlar ve beklentilerden dolayı hayal kırıklığı hissedilmiyor, pişmanlıklar duyulmuyor.</p>
<p>Psikoloji literatüründe, ”’başarısızlık korkusu”, “mükemmeliyetçilik”, “risk almak” ve “hata yapmak” korkuları da, kendi kendini sabote etmek kavramı içinde değerlendiriliyor. Elliot ve Thrash isimli araştırmacıların şu saptamasına katılmamak olası değil. “<em>Kişiler, h</em><em>ata yapma korkusu nedeniyle, </em><em>çe</em><em>şitli durumlara haz</em><em>ırl</em><em>ık yapmay</em><em>ı ertelemekte, olumsuz </em><em>çıkt</em><em>ılar olu</em><em>şturarak, olas</em><em>ı ba</em><em>şar</em><em>ıs</em><em>ızl</em><em>ık sonucu ya</em><em>şayacaklar</em><em>ı </em><em>utan</em><em>ç duygusundan benliklerini korumaya </em><em>çal</em><em>ışmaktad</em><em>ırlar</em><em>.”</em></p>
<p><strong>G</strong><strong>ünl</strong><strong>ük hayatta kendimizi sabote etmenin </strong><strong>ön</strong><strong>üne nas</strong><strong>ıl ge</strong><strong>çebiliriz?</strong></p>
<p>“<strong>Kendi kendini sabotaj</strong>” eylemlerinden korunabilmek için öz yeterlilik kavramı, yani, insanın kendini pozitif algılaması; öz saygı gibi benlik ile ilişkili özellikler önem kazanıyor. Bu kavram, Dr. Pajares’in vurguladığı gibi, zorluklar karşısında iyimser olmayı, azim ile çabalamayı ve çabalarken ortaya çıkan davranışları içeriyor (1996).</p>
<p>Öz yeterlilik algısının, çocukluk dönemlerinden itibaren geliştirilmesinde ebeveynler ve onlarla olan ilişkiler önem taşıyor. Benlik gelişiminde ebeveyn-çocuk etkileşiminin kalitesi, bireylerin gelecek dönemlerdeki yaşam kalitesini ve davranış şekillerini etkiliyor (Kazemi ve ark. 2014). Öz saygı ve benlik bütünlüğüne sahip olmak, “self sabotage” riskini azaltıyor ve öz yeterlik algısını güçlendiriyor.</p>
<p>Sonuç olarak, işin esası benliğin güçlenmesidir. Hangi yaş grubunda olursa olsun, başarısızlık ve başarısızlığa karşı hissedilen tehditlerin de insanlara öğrenme ve gelişme fırsatları doğurduğunu hep hatırda tutmak gerekiyor. Başarısız olunan durumlarda, benliği korumak için, sabote etme stratejilerine başvurmak yerine başarısızlığa neden olan durumlarla yüzleşebilmek gerekiyor. Bu konularda gelişmeye çalışmak, benlik bütünlüğüne katkı sağlıyor. İş ve özel hayatımızda daha öz güvenli, mutlu, gelişime açık ve başarılı bireyler olabilmenin yolu buradan geçiyor.</p>
<p><strong>Psikolog Selin Uçal</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/kendi-kendini-sabote-edenlerden-misiniz">Kendi kendini sabote edenlerden misiniz?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">15447</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Utangaç çocuklara zarar vermeden yardımcı olmanın yolları</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/utangac-cocuklara-zarar-vermeden-yardimci-olmanin-yollari</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Altaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 20 Aug 2019 08:57:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk gelişimi]]></category>
		<category><![CDATA[psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[sosyalleşmek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=14865</guid>

					<description><![CDATA[<p>Utangaç bir çocuğun ebeveyni çocuğunun geleceği konusunda genellikle endişelidir. Bilim insanları da bu endişelerin yersiz olmadığını söylüyor, çünkü araştırmalar, çocuklardaki çekingenliğin ileri yaşlarda kaygı bozukluğuna dönüşme riski taşıdığını gösteriyor. Ebeveynlerin utangaç çocuklarını koruma çabalarının ise durumu daha da kötüleştirmesi de mümkün. Psikologlar ve çocuk gelişimi uzmanları, utangaç çocukları desteklemenin yollarını arıyor. New York Üniversitesi’nden psikolog Sandee McClowry’ye göre yapılması gereken şey, çocukların temel yapısal özelliklerini değiştirmeye çalışmadan, onları kendilerini rahat hissettikleri bölgelerin dışına çıkmaya ikna etmek. Onları oldukları gibi kabul etmek, utangaç çocuklar için çok önemli. Utangaçlık ve sonuçları Psikologlar utangaçlığı sosyallikten kaçınma, sosyal etkileşimlere maruz kalınması durumunda ise sıkıntı ve gerginlik hissedilmesi olarak tanımlamaktadır. Utangaçlık üzerine çalışan araştırmacılar,  hem insanlarla tanıştıklarında, hem de ilk defa karşılaştıkları durumlarda kaygıları tetiklenen çocukları daha iyi teşhis etmek için daha geniş bir kavram olan davranış tutukluluğundan yararlanıyor. Utangaçlık, çocuklarda bir karakter özelliğidir. Psikologlar bu gibi karakteristik özelliklerin oldukça ısrarcı olduğunu belirtiyor. 1988 yılında Child Development dergisinde yayınlanan bir araştırmada 4 yaşında çocukların davranışları incelenmiş, aynı çocuklar 7 buçuk yaşındayken bir inceleme daha yapılmış. Araştırma sonucunda 4 yaşındayken utangaç olan çocukların da girişken olan çocukların da 7 buçuk yaşına geldiklerinde yine aynı davranışları sergiledikleri gözlemlenmişti. Yine 1988 yılında yapılan başka bir araştırma utangaçlığa yatkın karakterlere dair daha ayrıntılı bilgi sunuyor. 1920’li yıllarda doğan katılımcıların incelendiği bu araştırmada çocukken utangaç olan erkeklerin daha sonra evlenip çocuk sahibi olma veya sabit bir işte çalışma olasılığının daha az olduğu görüldü. Utangaç kadınların çocuklu ev kadını olma oranı ise girişken kadınlara göre daha yüksekti. Araştırmacılar, Developmental Psychology dergisindeki yazılarında bu durumun hem kadınlar hem de erkekler için hayattan elini eteğini çekme durumu olarak görülebileceğini belirtiyor. Elbette toplumsal cinsiyet rollerinin evrimi neticesinde günümüzde bundan daha farklı sonuçlar alınabilir. Yine de insanların karakter özellikleri, yaptıkları seçimler ve karşılarına çıkan fırsatlar üzerinden hayatlarını değiştirebilir. Davranış tutukluğunun ilerleyen yıllarda kaygı bozukluğuna yol açabileceği konusunda yapılan araştırmalar da oldukça endişe verici. 2012 yılında Journal of the American Academy of Child &#38; Adolescent Psychiatry dergisinde yayınlanan yedi araştırmanın toplu analizinde aşırı davranış tutukluğu görülen çocukların sonraki yıllarda sosyal kaygı bozukluğu çekmesi ihtimalinin, utangaç olmayan çocuklara göre daha yüksek olduğu belirtildi. Araştırmacılar, çocukların % 15’inde aşırı davranış ketlemesi görüldüğünü, bu çocuklardan ise yaklaşık yarısının sosyal kaygı bozukluğu belirtileri göstereceğini ekledi. Sorunların önlenmesi Amerikan Psikoloji Derneği, aşırı utangaçlık gösteren çocukların profesyonel yardım alması gerektiğini belirtiyor. Terapistler çocuklara (ve hatta yetişkinlere) kaygılarını kontrol altına almalarını sağlayacak stratejiler geliştirmede veya mizaçlarına uyumlu aktiviteler bulmada yardımcı olabilir. İlk defa karşılaştıkları durumlarda zorluk çeken çocuklara yardımcı olmak istemek son derece doğaldır, ancak uzmanlar, bu korumanın fazla ileri gitmemesi gerektiğini söylüyor. 2016’da Research in Personality dergisinde yayınlanan, davranış tutukluğu görülen 3 yaşındaki çocukları 6 yaşlarına kadar inceleyen bir araştırma, bakıcıları aşırı korumacı olan çocukların 6 yaşlarına geldiklerinde de aynı davranış bozukluğunu gösterdiklerini ortaya çıkardı. Aşırı korumacı ebeveynlerin aslında onlara zarar verdiğini belirten McClowry, anne ve babaların davranışlarında belirli bir denge tutturması gerektiğini vurguluyor. “Yapı iskelesi” olarak adlandırılan teknik, utangaç çocukların ebeveynleri için oldukça uygun görünüyor. Eğitimde kullanılan “yapı iskelesi” tekniği, öğrencilere başta yoğun destek verip bu desteği yavaş yavaş ve düzenli olarak azaltarak onların daha bağımsız hale gelmesini sağlamak anlamına geliyor. Bu teknik, utangaç çocukların kabuklarından çıkmalarına yardımcı olabilir. McClowry, bu teknikle ilgili olarak kamp örneğini veriyor. Örneğin bir çocuk kampa gitmek istiyor ancak geceyi evden uzakta geçirmekten korkuyorsa, anne ve baba işe, çocuğun arkadaşlarını evlerinde kalmaya davet etmekle başlayabilir. Ardından bir geceyi büyükannelerinin evinde geçirerek çıtayı yavaş yavaş yükseltebilirler. Elbette anne ve baba “yapı iskelesi” tekniğini uygularken çocuğun rahatsızlık hissedip hissetmediğini de kontrol etmeli, çocuk daha fazla katlanamaz hale gelirse onu zorlamamalıdır. Ayrıca çocukların daha büyük olduğu durumlarda ebeveynler bu tecrübeyi onunla konuşabilir, ona nasıl hissettiğini, neyin daha iyi hissetmesini sağladığını ve bu adımdan sonra ne yapmak istediğini sorabilir. Utangaç ile girişken arasındaki bu tabloda sizin yeriniz neresi? Araştırmacılar, ebeveynlerin çocuklarının ihtiyaçlarıyla ilgilenmesi ve şefkatli olmasının, utangaçlıkla potansiyel akıl sağlığı sorunları arasındaki bağlantıyı ortadan kaldırmada yardımcı olduğunu da ortaya çıkardı. 2014 yılında yapılan bir araştırmada yalnızca bakıcılarıyla aralarında sağlam bir bağ olmayan çocuklarda ilerleyen yıllarda kaygı bozukluğu görüldüğü ortaya çıktı. Sağlam bağ ile çocukların keşfe çıkabilecek kadar özgür hissetmeleri ve sığınacak bir liman aradıklarında yine bakıcılarına dönebileceklerini bilmeleri kastediliyor. Utangaçlık konusunun yaygınlaştırılması McClowry ve meslektaşları, utangaçlık konusunu okullara taşımak üzere &#8220;INSIGHTS into Children&#8217;s Temperament&#8221; adlı bir program hazırlıyor. İlk adımı öğretmenlerin ve ebeveynlerin çocuklardaki utangaçlığı fark etmesini sağlamak olan bu program, ayrıca utangaçlığın bir sorun olarak değil kişinin karakterinin bir parçası olarak tanımlanmasını da teşvik ediyor. Araştırmacılar kukla kullanarak insanların farklı karakterleri olduğunu ve bu nedenle bir duruma herkesin verdiği tepkinin farklı olabileceğini anlatıyor. Örneğin Samimi Fredrico, Huysuz Gregory, Çalışkan Hilary veya Dikkatli Coretta gibi. Bu kuklaların isimleri gelişigüzel verilmiş de değil. McClowry ve meslektaşları, 883 öğrencinin karakterlerinin incelendiği bir araştırmanın istatistiklerini kullanarak bu kişilikleri oluşturmuş. 2014 yılında 22 düşük gelirli okulda uygulanan INSIGHTS programının sonucunda bu programa rastgele katılan bütün öğrencilerin akademik başarısında artış görüldüğü ama en çok faydayı utangaç çocukların sağladığı görüldü. Ana sınıfı ve birinci sınıf öğrencilerinden 10 haftalık programa katılan utangaç çocukların kritik düşünme yeteneğinin geliştiği, matematiksel yeteneklerininse sabit kaldığı görüldü. Programa katılmayan utangaç çocukların ise iki kategoride de düşüşe geçtiği belirlendi. Araştırmacılara göre utangaç çocuklar, girişken çocuklarla kıyaslandığında okulda daha çok zorlanıyor. Nedenlerden biri, utangaç çocukların bildiklerini ortaya koyamama olabilir. 2014 yılında utangaç küçük çocuklarla yapılan bir araştırmada davranış tutukluğu görülen çocukların da söylenenleri anlayabildiği ancak tartışmalara katılma olasılıklarının girişken çocuklara göre daha az olduğu gözlemlendi. Araştırmacılar, öğretmenlerin ve diğer eğitmenlerin utangaç çocukların sınıfta parlamalarını sağlayacak yollar bulmaları gerektiğini söylüyor. Kaynak: Live Science</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/utangac-cocuklara-zarar-vermeden-yardimci-olmanin-yollari">Utangaç çocuklara zarar vermeden yardımcı olmanın yolları</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Utangaç bir çocuğun ebeveyni çocuğunun geleceği konusunda genellikle endişelidir. Bilim insanları da bu endişelerin yersiz olmadığını söylüyor, çünkü araştırmalar, çocuklardaki çekingenliğin ileri yaşlarda kaygı bozukluğuna dönüşme riski taşıdığını gösteriyor. Ebeveynlerin utangaç çocuklarını koruma çabalarının ise durumu daha da kötüleştirmesi de mümkün.</p>
<p>Psikologlar ve çocuk gelişimi uzmanları, utangaç çocukları desteklemenin yollarını arıyor. New York Üniversitesi’nden psikolog Sandee McClowry’ye göre yapılması gereken şey, çocukların temel yapısal özelliklerini değiştirmeye çalışmadan, onları kendilerini rahat hissettikleri bölgelerin dışına çıkmaya ikna etmek. Onları oldukları gibi kabul etmek, utangaç çocuklar için çok önemli.</p>
<p><strong>Utangaçlık ve sonuçları</strong></p>
<p>Psikologlar utangaçlığı sosyallikten kaçınma, sosyal etkileşimlere maruz kalınması durumunda ise sıkıntı ve gerginlik hissedilmesi olarak tanımlamaktadır. Utangaçlık üzerine çalışan araştırmacılar,  hem insanlarla tanıştıklarında, hem de ilk defa karşılaştıkları durumlarda kaygıları tetiklenen çocukları daha iyi teşhis etmek için daha geniş bir kavram olan davranış tutukluluğundan yararlanıyor.</p>
<p>Utangaçlık, çocuklarda bir karakter özelliğidir. Psikologlar bu gibi karakteristik özelliklerin oldukça ısrarcı olduğunu belirtiyor. 1988 yılında <em>Child Development</em> dergisinde yayınlanan bir araştırmada 4 yaşında çocukların davranışları incelenmiş, aynı çocuklar 7 buçuk yaşındayken bir inceleme daha yapılmış. Araştırma sonucunda 4 yaşındayken utangaç olan çocukların da girişken olan çocukların da 7 buçuk yaşına geldiklerinde yine aynı davranışları sergiledikleri gözlemlenmişti.</p>
<p>Yine 1988 yılında yapılan başka bir araştırma utangaçlığa yatkın karakterlere dair daha ayrıntılı bilgi sunuyor. 1920’li yıllarda doğan katılımcıların incelendiği bu araştırmada çocukken utangaç olan erkeklerin daha sonra evlenip çocuk sahibi olma veya sabit bir işte çalışma olasılığının daha az olduğu görüldü. Utangaç kadınların çocuklu ev kadını olma oranı ise girişken kadınlara göre daha yüksekti. Araştırmacılar, <em>Developmental Psychology</em> dergisindeki yazılarında bu durumun hem kadınlar hem de erkekler için hayattan elini eteğini çekme durumu olarak görülebileceğini belirtiyor. Elbette toplumsal cinsiyet rollerinin evrimi neticesinde günümüzde bundan daha farklı sonuçlar alınabilir. Yine de insanların karakter özellikleri, yaptıkları seçimler ve karşılarına çıkan fırsatlar üzerinden hayatlarını değiştirebilir.</p>
<p>Davranış tutukluğunun ilerleyen yıllarda kaygı bozukluğuna yol açabileceği konusunda yapılan araştırmalar da oldukça endişe verici. 2012 yılında <em>Journal of the American Academy of Child &amp; Adolescent Psychiatry</em> dergisinde yayınlanan yedi araştırmanın toplu analizinde aşırı davranış tutukluğu görülen çocukların sonraki yıllarda sosyal kaygı bozukluğu çekmesi ihtimalinin, utangaç olmayan çocuklara göre daha yüksek olduğu belirtildi. Araştırmacılar, çocukların % 15’inde aşırı davranış ketlemesi görüldüğünü, bu çocuklardan ise yaklaşık yarısının sosyal kaygı bozukluğu belirtileri göstereceğini ekledi.</p>
<p><strong>Sorunların önlenmesi</strong></p>
<p>Amerikan Psikoloji Derneği, aşırı utangaçlık gösteren çocukların profesyonel yardım alması gerektiğini belirtiyor. Terapistler çocuklara (ve hatta yetişkinlere) kaygılarını kontrol altına almalarını sağlayacak stratejiler geliştirmede veya mizaçlarına uyumlu aktiviteler bulmada yardımcı olabilir.</p>
<p>İlk defa karşılaştıkları durumlarda zorluk çeken çocuklara yardımcı olmak istemek son derece doğaldır, ancak uzmanlar, bu korumanın fazla ileri gitmemesi gerektiğini söylüyor. 2016’da <em>Research in Personality</em> dergisinde yayınlanan, davranış tutukluğu görülen 3 yaşındaki çocukları 6 yaşlarına kadar inceleyen bir araştırma, bakıcıları aşırı korumacı olan çocukların 6 yaşlarına geldiklerinde de aynı davranış bozukluğunu gösterdiklerini ortaya çıkardı.</p>
<p>Aşırı korumacı ebeveynlerin aslında onlara zarar verdiğini belirten McClowry, anne ve babaların davranışlarında belirli bir denge tutturması gerektiğini vurguluyor. “Yapı iskelesi” olarak adlandırılan teknik, utangaç çocukların ebeveynleri için oldukça uygun görünüyor. Eğitimde kullanılan “yapı iskelesi” tekniği, öğrencilere başta yoğun destek verip bu desteği yavaş yavaş ve düzenli olarak azaltarak onların daha bağımsız hale gelmesini sağlamak anlamına geliyor. Bu teknik, utangaç çocukların kabuklarından çıkmalarına yardımcı olabilir.</p>
<p>McClowry, bu teknikle ilgili olarak kamp örneğini veriyor. Örneğin bir çocuk kampa gitmek istiyor ancak geceyi evden uzakta geçirmekten korkuyorsa, anne ve baba işe, çocuğun arkadaşlarını evlerinde kalmaya davet etmekle başlayabilir. Ardından bir geceyi büyükannelerinin evinde geçirerek çıtayı yavaş yavaş yükseltebilirler. Elbette anne ve baba “yapı iskelesi” tekniğini uygularken çocuğun rahatsızlık hissedip hissetmediğini de kontrol etmeli, çocuk daha fazla katlanamaz hale gelirse onu zorlamamalıdır. Ayrıca çocukların daha büyük olduğu durumlarda ebeveynler bu tecrübeyi onunla konuşabilir, ona nasıl hissettiğini, neyin daha iyi hissetmesini sağladığını ve bu adımdan sonra ne yapmak istediğini sorabilir.</p>
<p><strong>Utangaç ile girişken arasındaki bu tabloda sizin yeriniz neresi?</strong></p>
<p>Araştırmacılar, ebeveynlerin çocuklarının ihtiyaçlarıyla ilgilenmesi ve şefkatli olmasının, utangaçlıkla potansiyel akıl sağlığı sorunları arasındaki bağlantıyı ortadan kaldırmada yardımcı olduğunu da ortaya çıkardı. 2014 yılında yapılan bir araştırmada yalnızca bakıcılarıyla aralarında sağlam bir bağ olmayan çocuklarda ilerleyen yıllarda kaygı bozukluğu görüldüğü ortaya çıktı. Sağlam bağ ile çocukların keşfe çıkabilecek kadar özgür hissetmeleri ve sığınacak bir liman aradıklarında yine bakıcılarına dönebileceklerini bilmeleri kastediliyor.</p>
<p><strong>Utangaçlık konusunun yaygınlaştırılması</strong></p>
<p>McClowry ve meslektaşları, utangaçlık konusunu okullara taşımak üzere &#8220;INSIGHTS into Children&#8217;s Temperament&#8221; adlı bir program hazırlıyor. İlk adımı öğretmenlerin ve ebeveynlerin çocuklardaki utangaçlığı fark etmesini sağlamak olan bu program, ayrıca utangaçlığın bir sorun olarak değil kişinin karakterinin bir parçası olarak tanımlanmasını da teşvik ediyor.</p>
<p>Araştırmacılar kukla kullanarak insanların farklı karakterleri olduğunu ve bu nedenle bir duruma herkesin verdiği tepkinin farklı olabileceğini anlatıyor. Örneğin Samimi Fredrico, Huysuz Gregory, Çalışkan Hilary veya Dikkatli Coretta gibi. Bu kuklaların isimleri gelişigüzel verilmiş de değil. McClowry ve meslektaşları, 883 öğrencinin karakterlerinin incelendiği bir araştırmanın istatistiklerini kullanarak bu kişilikleri oluşturmuş.</p>
<p>2014 yılında 22 düşük gelirli okulda uygulanan INSIGHTS programının sonucunda bu programa rastgele katılan bütün öğrencilerin akademik başarısında artış görüldüğü ama en çok faydayı utangaç çocukların sağladığı görüldü. Ana sınıfı ve birinci sınıf öğrencilerinden 10 haftalık programa katılan utangaç çocukların kritik düşünme yeteneğinin geliştiği, matematiksel yeteneklerininse sabit kaldığı görüldü. Programa katılmayan utangaç çocukların ise iki kategoride de düşüşe geçtiği belirlendi. Araştırmacılara göre utangaç çocuklar, girişken çocuklarla kıyaslandığında okulda daha çok zorlanıyor.</p>
<p>Nedenlerden biri, utangaç çocukların bildiklerini ortaya koyamama olabilir. 2014 yılında utangaç küçük çocuklarla yapılan bir araştırmada davranış tutukluğu görülen çocukların da söylenenleri anlayabildiği ancak tartışmalara katılma olasılıklarının girişken çocuklara göre daha az olduğu gözlemlendi. Araştırmacılar, öğretmenlerin ve diğer eğitmenlerin utangaç çocukların sınıfta parlamalarını sağlayacak yollar bulmaları gerektiğini söylüyor.</p>
<p>Kaynak: <a href="https://www.livescience.com/55970-how-to-help-shy-kids-without-harming-them.html">Live Science</a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/utangac-cocuklara-zarar-vermeden-yardimci-olmanin-yollari">Utangaç çocuklara zarar vermeden yardımcı olmanın yolları</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">14865</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Uyum ve başa çıkabilme becerisi: Kendini toparlama gücü</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/uyum-basa-cikabilme-becerisi-kendini-toparlama-gucu</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 19 Jan 2019 10:01:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[baş etme]]></category>
		<category><![CDATA[başa çıkma]]></category>
		<category><![CDATA[kendini toparlama gücü]]></category>
		<category><![CDATA[koruyucu faktör]]></category>
		<category><![CDATA[pozitif psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[risk faktörü]]></category>
		<category><![CDATA[uyum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=12720</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hümanist yaklaşımın devamında gelişen Pozitif Psikoloji, bireyin potansiyelini, güçlü yönlerini ve olumlu özelliklerini temel almıştır; bu yönüyle de kişinin olumsuzluklar karşısında gösterdiği uyum ve başa çıkabilme becerisi olarak da tanımlanan “kendini toparlama gücü” kavramının gelişmesine sebep olmuştur. Latince “yılmaz/sağlam” anlamlarına gelen ve maddenin esnek olmasını, aslına geri dönebilmesini ifade eden “resiliens” kökünden türeyen “kendini toparlama gücü”, olumsuz yaşam olayları karşısında stresle başa çıkmada kullanılan duygusal ve bilişsel dayanıklılık yetisidir. Olumlu baş etmenin sonuçları olan uyum ve yeterlilik gibi gelişme, geleceğe yönelme, umut ile ilgili olan kavram, Türkçe literatürde “psikolojik dayanıklılık”, “psikolojik sağlamlık”, “yılmazlık” ifadeleriyle de kullanılmaktadır.  Masten, Best ve Garmezy (1990)’ye göre kendini toparlama gücü: Yüksek risk taşıyan olumsuz ortamlarda yaşamasına rağmen mevcut zorlukları aşan ve beklenenden daha iyi gelişim gösteren bireylerin ayakta kalmalarını sağlayan özellik/yetenektir. Uzun süreli stresli yaşam deneyimleri karşısında uyum sağlayabilme ve bunu devam ettirebilme becerisidir. Travmanın olumsuz etkilerinden çabucak sıyrılan, kısa sürede atlatan bireylerin sahip olduğu özelliktir. Kişinin yaşadığı stresli olaydan sonra daha önceden kendinde var olan yeteneklere ve davranış şekillerine tekrar geri dönebilme yetisi olarak kendini toparlama gücü, olumsuz yaşam koşulları karşısında kişilerin gösterdiği farklı tepkileri de ifade etmektedir. Bazı kişiler olumsuz koşullardayken daha iyi koşullara daha çabuk ulaşabilmekte ve karşılaştıkları stresli olaylarla daha rahat başa çıkabilmekte, kolay uyum gösterebilmekte ve travmatik deneyimler karşısında hızlı toparlanabilmektedirler. Stewart, Reid ve Mangham (1997) kişiler arasındaki bu farklılıkları açıklayabilmek için kendini toparlama gücüne yönelik yapılan tanımlamalardan ortak temalar ortaya koymuşlardır: Kendini toparlama gücü, Bireylerin belirli kişisel özellikleriyle çevreleri arasında karmaşık ve karşılıklı bir etkileşim oyunudur. Başa çıkma yeteneği ile stres arasındaki dengeden oluşmaktadır. Çoklu stres yaratan yaşam olaylarından türeyen risk faktörleri ve riskin olumsuz etkisini azaltan koruyucu faktörlerle ilişkilidir. Dinamiktir, gelişimseldir; başarılı olmak, kişinin yeteneklerini de güçlendirmektedir. Yaşam geçişlerinde en önemli faktördür. Kişisel özellikler ve çevresel faktörler arasındaki etkileşim içinde stresli yaşam olaylarının neden olduğu risk faktörleri ve riskin olumsuz etkilerini hafiften koruyucu faktörler ve risk karşısında gösterilen uyum, başetme gibi olumlu sonuçlar aynı zamanda gelişimsel bir süreç olarak da kabul edilen kendini toparlama gücüne katkıda bulunmaktadır. Risk faktörleri Yaşam boyu karşılaşılabilecek olumsuz deneyimler, kişinin psikolojik olarak sağlıklı olmasını engelleyecek risk faktörlerini oluşturmaktadır. Birey, aile ve toplum üçgeninde sorunların ortaya çıkmasına ya da artmasına neden olabilecek risk faktörleri genellikle eş zamanlı ortaya çıkmakta ve birikime yol açmaktadırlar. Risk faktörlerinde kişisel olarak kendine güvenin az olması, etkili başa çıkma mekanizmalarının olmaması, sosyal değerlere yabancılık, sorun çözme durumuyla daha önceden hiç karşılaşılmaması, kronik hastalıklar önde gelmektedir. Ailevi olarak öne çıkan risk faktörleri ise ebeveynlerin boşanması, ebeveynlerin kronik hastalıkları, aile içi şiddet, iletişimsizlik, istismar ve ihmaldir. Sosyal açıdan karşılaşılan risk faktörleri ise düşük sosyoekonomik düzey, göç, şiddet, savaş, doğal afetler, işssizlik gibi toplumsal olaylar olarak sıralanabilmektedir. Risk faktörlerini azaltan toplum, okul ve aileler bireyler için kendini toparlama gücünün gelişmesini sağlayan olumlu bir ortam hazırlamaktadır. Koruyucu faktörler Koruyucu faktörler, risk faktörlerinin olumsuz etkilerini azaltarak kişinin gelişimsel ihtiyaçlarını karşılamasına yardımcı olan iyileştirici koşulları içermektedir. Koruyucu faktörler kendini toparlama becerisini arttırırken stresi de azaltmakta, zorluğun etkisini yumuşatmakta, ortadan kaldırmakta, sağlıklı uyumu ve bireyin yeterliliklerini geliştirmektedir. Koruyucu faktörler kişisel, ailesel ve dışsal faktörler olarak üç kategoride tanımlanmaktadır. Kişisel özellikler olumlu sosyal becerileri, içsel kontrol odaklılığı ve olumlu kendilik algısını içermektedir. Ailesel faktörler, anne, baba veya kardeşle olan yakın bağlılığı, koruyucu bir çevreye sahip olmayı; dışsal faktörler de arkadaşları veya alternatif ilişkileri, sağlıklı iletişimi ve etkileşimi içermektedir. Kendini toparlama gücü yüksek kişiler sakin bir karaktere sahiptirler; daha esnek ve kaygısızdırlar. İletişim becerileri iyidir, başkalarına karşı empatik ve sevecendirler. Bütün kötü koşullara rağmen parlak bir gelecekleri olabileceğine inanmaktadırlar, sıkıntıların üstesinden gelmelerine yardımcı olacak olanaklara ve koruyucu faktörlere ulaşmak için gerekli baş etme becerilerine ve yeterliliklerine sahiptirler. İnsanların çoğu bu özelliklere belli düzeylerde sahiptir fakat önemli olan bu özelliklerin bireyin sıkıntılarının üstesinden gelebileceği düzeyde olmasıdır. İhtiyaçların karşılanması, iletişim becerilerinin geliştirilmesi koruyucu faktörlerin geliştirilmesini de sağlayacaktır. Yrd. Doç. Dr. Melis Seray Özden-Yıldırım / İKU, Psikoloji Kaynaklar: Block, J., Kremen, A.M. (1996). IQ and ego-resiliency: Conceptual and empirical connections and separateness. Journal of Personality and Social Psychology, 70(2), 349-361. Rutter, M. (1990). Psychosocial resilience and protective mechanisms. J.Rolf, A. Masten, D. Cicchetti, K. Neuchterlein, S. Weintraub (Ed.). Risk and protective factors in the development of psychopathology. New York: Cambridge University Press, 181-214. Connor, K.M. (2006). Assessment of resilience in the aftermath of trauma. The Journal of Clinical Psychiatry, 67(2), 46-49. Fraser, M.W., Richman, J.M., Galinsky, M.J. (1999). Risk, protection and resilience: Toward a conceptual framework for social work practice. Social Work Research, 23, 129-208. Karaırmak, Ö. (2006). Psikolojik sağlamlık, risk faktörleri ve koruyucu faktörler. Türk Psikolojik Danışma ve Rehberlik Dergisi, 3(26), 129-142. Masten, A.S., Best, K.M., Garmezy, N. (1990). Resilience and development: contributions from the study of children who overcome adversity. Development and Psychopathology, 2, 425-444. Özden-Yıldırım, M.S. (2013). Önceden edinilmiş ve sonradan kazanılmış gelişim özelliklerinin evlilikte çift uyumu ile ilişkisi. Doktora Tezi. İstanbul: Maltepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. Seligman, M., Csikszentmihalyi, M. (2000). Positive psychology: An introduction. American Psychologist, 55, 5-14. Stewart, M., Reid, G., &#38; Mangham, C. (1997). Fostering children’s resilience. Journal of Pediatric Nursing, 12, 21-31.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/uyum-basa-cikabilme-becerisi-kendini-toparlama-gucu">Uyum ve başa çıkabilme becerisi: Kendini toparlama gücü</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hümanist yaklaşımın devamında gelişen Pozitif Psikoloji, bireyin potansiyelini, güçlü yönlerini ve olumlu özelliklerini temel almıştır; bu yönüyle de kişinin olumsuzluklar karşısında gösterdiği uyum ve başa çıkabilme becerisi olarak da tanımlanan “kendini toparlama gücü” kavramının gelişmesine sebep olmuştur.</p>
<p>Latince “yılmaz/sağlam” anlamlarına gelen ve maddenin esnek olmasını, aslına geri dönebilmesini ifade eden “resiliens” kökünden türeyen “kendini toparlama gücü”, olumsuz yaşam olayları karşısında stresle başa çıkmada kullanılan duygusal ve bilişsel dayanıklılık yetisidir. Olumlu baş etmenin sonuçları olan uyum ve yeterlilik gibi gelişme, geleceğe yönelme, umut ile ilgili olan kavram, Türkçe literatürde “psikolojik dayanıklılık”, “psikolojik sağlamlık”, “yılmazlık” ifadeleriyle de kullanılmaktadır.<strong> </strong></p>
<p>Masten, Best ve Garmezy (1990)’ye göre kendini toparlama gücü:</p>
<ol>
<li>Yüksek risk taşıyan olumsuz ortamlarda yaşamasına rağmen mevcut zorlukları aşan ve beklenenden daha iyi gelişim gösteren bireylerin ayakta kalmalarını sağlayan özellik/yetenektir.</li>
<li>Uzun süreli stresli yaşam deneyimleri karşısında uyum sağlayabilme ve bunu devam ettirebilme becerisidir.</li>
<li>Travmanın olumsuz etkilerinden çabucak sıyrılan, kısa sürede atlatan bireylerin sahip olduğu özelliktir.</li>
</ol>
<p>Kişinin yaşadığı stresli olaydan sonra daha önceden kendinde var olan yeteneklere ve davranış şekillerine tekrar geri dönebilme yetisi olarak kendini toparlama gücü, olumsuz yaşam koşulları karşısında kişilerin gösterdiği farklı tepkileri de ifade etmektedir. Bazı kişiler olumsuz koşullardayken daha iyi koşullara daha çabuk ulaşabilmekte ve karşılaştıkları stresli olaylarla daha rahat başa çıkabilmekte, kolay uyum gösterebilmekte ve travmatik deneyimler karşısında hızlı toparlanabilmektedirler. Stewart, Reid ve Mangham (1997) kişiler arasındaki bu farklılıkları açıklayabilmek için kendini toparlama gücüne yönelik yapılan tanımlamalardan ortak temalar ortaya koymuşlardır:</p>
<p>Kendini toparlama gücü,</p>
<ul>
<li>Bireylerin belirli kişisel özellikleriyle çevreleri arasında karmaşık ve karşılıklı bir etkileşim oyunudur.</li>
<li>Başa çıkma yeteneği ile stres arasındaki dengeden oluşmaktadır.</li>
<li>Çoklu stres yaratan yaşam olaylarından türeyen risk faktörleri ve riskin olumsuz etkisini azaltan koruyucu faktörlerle ilişkilidir.</li>
<li>Dinamiktir, gelişimseldir; başarılı olmak, kişinin yeteneklerini de güçlendirmektedir.</li>
<li>Yaşam geçişlerinde en önemli faktördür.</li>
</ul>
<p>Kişisel özellikler ve çevresel faktörler arasındaki etkileşim içinde stresli yaşam olaylarının neden olduğu <strong><em>risk faktörleri</em></strong> ve riskin olumsuz etkilerini hafiften <strong><em>koruyucu faktörler</em></strong> ve risk karşısında gösterilen uyum, başetme gibi <strong><em>olumlu sonuçlar</em></strong> aynı zamanda gelişimsel bir süreç olarak da kabul edilen kendini toparlama gücüne katkıda bulunmaktadır.</p>
<p><strong>Risk faktörleri</strong></p>
<p>Yaşam boyu karşılaşılabilecek olumsuz deneyimler, kişinin psikolojik olarak sağlıklı olmasını engelleyecek risk faktörlerini oluşturmaktadır. Birey, aile ve toplum üçgeninde sorunların ortaya çıkmasına ya da artmasına neden olabilecek risk faktörleri genellikle eş zamanlı ortaya çıkmakta ve birikime yol açmaktadırlar. Risk faktörlerinde kişisel olarak kendine güvenin az olması, etkili başa çıkma mekanizmalarının olmaması, sosyal değerlere yabancılık, sorun çözme durumuyla daha önceden hiç karşılaşılmaması, kronik hastalıklar önde gelmektedir. Ailevi olarak öne çıkan risk faktörleri ise ebeveynlerin boşanması, ebeveynlerin kronik hastalıkları, aile içi şiddet, iletişimsizlik, istismar ve ihmaldir. Sosyal açıdan karşılaşılan risk faktörleri ise düşük sosyoekonomik düzey, göç, şiddet, savaş, doğal afetler, işssizlik gibi toplumsal olaylar olarak sıralanabilmektedir. Risk faktörlerini azaltan toplum, okul ve aileler bireyler için kendini toparlama gücünün gelişmesini sağlayan olumlu bir ortam hazırlamaktadır.</p>
<p><strong>Koruyucu faktörler</strong></p>
<p>Koruyucu faktörler, risk faktörlerinin olumsuz etkilerini azaltarak kişinin gelişimsel ihtiyaçlarını karşılamasına yardımcı olan iyileştirici koşulları içermektedir.</p>
<p>Koruyucu faktörler kendini toparlama becerisini arttırırken stresi de azaltmakta, zorluğun etkisini yumuşatmakta, ortadan kaldırmakta, sağlıklı uyumu ve bireyin yeterliliklerini geliştirmektedir.</p>
<p>Koruyucu faktörler kişisel, ailesel ve dışsal faktörler olarak üç kategoride tanımlanmaktadır. Kişisel özellikler olumlu sosyal becerileri, içsel kontrol odaklılığı ve olumlu kendilik algısını içermektedir. Ailesel faktörler, anne, baba veya kardeşle olan yakın bağlılığı, koruyucu bir çevreye sahip olmayı; dışsal faktörler de arkadaşları veya alternatif ilişkileri, sağlıklı iletişimi ve etkileşimi içermektedir.</p>
<p>Kendini toparlama gücü yüksek kişiler sakin bir karaktere sahiptirler; daha esnek ve kaygısızdırlar. İletişim becerileri iyidir, başkalarına karşı empatik ve sevecendirler. Bütün kötü koşullara rağmen parlak bir gelecekleri olabileceğine inanmaktadırlar, sıkıntıların üstesinden gelmelerine yardımcı olacak olanaklara ve koruyucu faktörlere ulaşmak için gerekli baş etme becerilerine ve yeterliliklerine sahiptirler. İnsanların çoğu bu özelliklere belli düzeylerde sahiptir fakat önemli olan bu özelliklerin bireyin sıkıntılarının üstesinden gelebileceği düzeyde olmasıdır. İhtiyaçların karşılanması, iletişim becerilerinin geliştirilmesi koruyucu faktörlerin geliştirilmesini de sağlayacaktır.</p>
<p><strong>Yrd. Doç. Dr. Melis Seray Özden-Yıldırım / İKU, Psikoloji</strong></p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<p>Block, J., Kremen, A.M. (1996). IQ and ego-resiliency: Conceptual and empirical connections and separateness. <em>Journal of Personality and Social Psychology,</em> 70(2), 349-361.</p>
<p>Rutter, M. (1990). Psychosocial resilience and protective mechanisms. J.Rolf, A. Masten, D. Cicchetti, K. Neuchterlein, S. Weintraub (Ed.). <em>Risk and</em> <em>protective factors in the development</em> <em>of psychopathology. </em>New York: Cambridge University Press, 181-214.</p>
<p>Connor, K.M. (2006). Assessment of resilience in the aftermath of trauma. <em>The Journal of Clinical Psychiatry, </em>67(2), 46-49.</p>
<p>Fraser, M.W., Richman, J.M., Galinsky, M.J. (1999). Risk, protection and resilience: Toward a conceptual framework for social work practice. <em>Social Work Research,</em> 23, 129-208.</p>
<p>Karaırmak, Ö. (2006). Psikolojik sağlamlık, risk faktörleri ve koruyucu faktörler. <em>Türk Psikolojik Danışma ve Rehberlik Dergisi,</em> 3(26), 129-142.</p>
<p>Masten, A.S., Best, K.M., Garmezy, N. (1990). Resilience and development: contributions from the study of children who overcome adversity. <em>Development and Psychopathology,</em> 2, 425-444.</p>
<p>Özden-Yıldırım, M.S. (2013). <em>Önceden edinilmiş ve sonradan kazanılmış gelişim özelliklerinin evlilikte çift uyumu ile ilişkisi.</em> Doktora Tezi. İstanbul: Maltepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.</p>
<p>Seligman, M., Csikszentmihalyi, M. (2000). Positive psychology: An introduction. <em>American Psychologist,</em> 55, 5-14.</p>
<p>Stewart, M., Reid, G., &amp; Mangham, C. (1997). Fostering children’s resilience. Journal of Pediatric Nursing, 12, 21-31.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/uyum-basa-cikabilme-becerisi-kendini-toparlama-gucu">Uyum ve başa çıkabilme becerisi: Kendini toparlama gücü</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">12720</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Beyaz ayı kabusu</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/beyaz-ayi-kabusu</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 13 Jan 2019 11:28:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[Video]]></category>
		<category><![CDATA[akıl]]></category>
		<category><![CDATA[beyaz ayı]]></category>
		<category><![CDATA[bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[hurafe]]></category>
		<category><![CDATA[mustafa çetiner]]></category>
		<category><![CDATA[psikoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=12652</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sizden çok önemli bir ricam var. Lütfen 5 dakika boyunca beyaz ayıyı hiç aklınızdan geçirmeyin&#8230; Herkese iyi pazarlar.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/beyaz-ayi-kabusu">Beyaz ayı kabusu</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sizden çok önemli bir ricam var. Lütfen 5 dakika boyunca beyaz ayıyı hiç aklınızdan geçirmeyin&#8230; Herkese iyi pazarlar.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/beyaz-ayi-kabusu">Beyaz ayı kabusu</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">12652</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
