<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>anadolu arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/anadolu/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/anadolu</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Mon, 26 Jun 2023 08:52:10 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>İstanbul’un geleceği, Türkiye’nin geleceği</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/istanbulun-gelecegi-turkiyenin-gelecegi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Doğan Kuban]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 06 Jun 2023 10:04:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Doğan Kuban]]></category>
		<category><![CDATA[anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[belediye]]></category>
		<category><![CDATA[bilim kurulu]]></category>
		<category><![CDATA[göç]]></category>
		<category><![CDATA[gökdelen]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[kaçak yapı]]></category>
		<category><![CDATA[kentleşme]]></category>
		<category><![CDATA[köylü]]></category>
		<category><![CDATA[plansızlık]]></category>
		<category><![CDATA[sanayi]]></category>
		<category><![CDATA[şehir planlama]]></category>
		<category><![CDATA[şehirleşme]]></category>
		<category><![CDATA[sendika]]></category>
		<category><![CDATA[trafik]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29587</guid>

					<description><![CDATA[<p>Özgür düşünce, gerçek üzerinde anlaşmanın, uygar yaşamın temeli olarak tanımlanıyor. Demokrasi gibi özgür düşünce de bugün ülkemizde sadece birer sözcüktür. Bu kavramlar halk kültüründe yerleşmemiştir. Bir İstanbul tarihçisi olarak, aynı adı taşıyan bugünkü yerleşme ya da yığınlaşmanın hiçbir boyutu ve özelliği benim bildiğim nitelikleri taşımıyor. Sur içi 1440 hektardır. 500.000 nüfusu ile 1000 küsur yıl yaşamış. Biraz da çevreye taşmış. Bugün o kent 550.000 hektar olmuş. Aynı adı taşısa da bu ilkel kent bir dünya kenti değil, Osmanlı başkenti. Böyle dev bir kente nasıl müdahale edileceğini bilmiyorum. Kimsenin bildiğini de sanmıyorum. Gelecek konusunda hiçbir aydınlatıcı fikrim yok. Kaldı ki özgür düşünce olmadan bilgilenme olasılığı da yok. Bu boyut ve veri yığınına kimsenin yetişmesi söz konusu olamaz. Gerçi İstanbul tarihte eşsiz bir kenttir. Oradan hala bir şeyler taşıyor. Benim için İstanbul var, ancak sadece hayalimde bütünleştirebildiğim. Kent plancılarının, mühendislerin, ekonomistlerin de ve tabii idarecilerin elinde yeterli veri toplanamıyor. Kentin nüfusu bile belli değil. Bu olmayan veritabanı üzerinde hiçbir plan geliştirilemez. Zaten Belediye Meclisi&#8217;nin kararlarıyla yapılan planlar da oraya buraya çekiliyor. Bu bizim gibi yetişenler için kötü bir yetersizlik hissidir. Kaldı ki ne kadar fikir üretseniz hiçbirinin uygulanamayacağını da biliyoruz. Verilerin bile derlenemediği bir ortamda belediyelerin hızla değişen çevrenin herhangi bir boyutunu kontrol etmeleri olanaksızdır. Bu izleme olanaksızlığı ve ona bağlı spekülatif yapılaşma süreci, Türkiye çapında %60 kaçak yapı hastalığını ortaya çıkarmıştır, bu oran resmi kurullarca kabul edilmiştir. Kent konusunu yabancılardan öğrendik Biz böyle bir curcunada yetiştik. 1949’da fakülteyi bitirdim. 60’lı yılların başlarında dünyadaki gelişmeleri Türkiye’de de uygulamaya çalışıyorduk. Batı, çağdaş kent ve mimarlığı kendi tarihi gelişimi içinde birbirine bağlı halkalar olarak, en az 15 yüzyıldan bu yana kuram falan olmadan kentleşmeyi başarmıştır. Bizde hocaların birçoğu Alman&#8217;dı. Normları Neufert’ten aldık. Devletin ve belediyelerin danışmanları yabancıydı. Kent plancılığını, tarihi kent korumayı onlardan öğrendik. Dünyanın geçirdiği büyük krizden sonra bizim yapılaşma alanındaki bütün bütün mimar modellerimiz ve kahramanlarımız, sinema artistleri gibi, Batı&#8217;dan, Amerika’dan, hatta Japonya’dan geldi. Yaşamımda tanık oldum. Neredeyse 600 yıllık taklitçiliklerine ve müşteriliğine karşın, Türkler, Avrupalı olmadı. Fakat çağdaş da olamadılar. Avrupa’da doğdum, Avrupa’da dolaştım, Amerika’da yaşadım. Türkiye&#8217;yi Avrupa’da temsil ettim. Bir iki lisan biliyorum. Fakat Türk halkının, okumuşlarının birçoğu da dahil, Avrupalı olmadığını biliyorum. Çünkü uygarlık parayla satın alınamıyor, bir birikimdir. Bu tür gözlemler saymakla bitmez. Sokak köpekleri ile ilgili bir makale yazdım. “Sen köpekleri öldürmek isteyen bir köpek düşmanısın!” diye millet başıma üşüştü. Oysa ben kedi ve köpek beslerim. Viyana’da köpeklerle insanların aynı kaldırımı paylaştığını göremezsiniz. Oysa bizden çok köpekleri var. Ortaklığımız çağdaş değerler ile değil Bu 20 milyonluk kentte sayısız çelişki var. İnsanlar kentlere doluşmuşlar. Fakat uygarlığın göstergesi olan ortak kurallar ve insan saygısı yok. Biz çağdaş araçlara ortağız, çağdaş değerlere ortak değiliz. Kentleşme, sanayileşmeye paralel bir gelişmedir. İşçiler toprağı bıraktılar, fabrikalara girdiler, kentli oldular. Proleter oldular, sınıf oldular, ya da olamadılar. Köylülerin kentlere akışı daha geç başladı, köylüler yine işçi oldu; fakat sendikalaşamadı. Türkiye kentlileşemedi. Sanayileşmiş bir ülke değil, sanayileşmekte olan bir ülke oldu. Birbirimize davranışımıza bakın Bunu görmek için insanların birbirine nasıl davrandığını gözlemek yeterli: Araba kullananlara, kural çiğneyenlere, saygısızlara, kadınlara kabalık edenlere bakın&#8230; Avrupa ile Türkiye arasında kökten farklar olduğunu gözlemliyoruz; bu bir asalet farkı değil, sadece bir birikim ve eğitim farkıdır. Biz gökdelenleştik, telefonlaştık, televizyonlaştık, otomobilleştik. Bu çağda yaşamak için kendimizden çok dünyayı öğrenmek zorundayız. Fakat uygarlık satın alınacak ve kullanılacak bir araç değildir. İyi öğrenmezseniz, yorumlayamazsınız. Kent bilim nedir? Henri Lefebvre, ünlü bir filozof, kent tasarım kuramcısı, eleştirmen bir düşünür. Kent Hakkı adlı kitabında, insanın kentli olmasından söz edebilmek için kaldırımda yürüme hakkı, ağacı koruma hakkı, fiyatları kontrol etme, satın alınan malın kalitesini sorma, trafik güvenliği, çevre temizliği vb. birer hak olduğundan, gerekliliğinden söz eder. Bunlar uygar kenti tanımlayan özelliklerden bazılarıdır. Kentli olamamışlar bunları akıllarına bile getirmez, çiğner geçerler. Lefebvre şöyle der: “Kent bilim diye bir şey olmaz. Fakat her bilim dalı kentin analizini kendine göre yapar, sonunda onu birleştirirsiniz.” Bunu yapacak bir belediye, o belediyenin uzmanları olacak. 20 milyonluk bir kentle bu nasıl gerçekleşir? Bunu söylemiyor. Biz bilgi ve yetersiz örgütlerimizle bunları yapamıyoruz. İstanbul’da ve Ankara’da nasıl yaşanabildiğine şaşıyorum. Bir yerden bir yere gidilebilmesine, kente su ve elektrik verilebilmesine şaşırıyorum. Fakat bu bir planlama değil, yangına kova ile su taşımak. Olası 20 milyon nüfuslu bir dev organizma kendi kendine büyüyen bir orman gibi. Altı ay sonra tekrar geçtiğim caddelerdeki gökdelen sayısı aklı bulandırıyor. Yollar dünyanın hiçbir yerinde göremeyeceğiniz bir düğümlenmiş ip demeti. Gökdelenin yanında tek katlı ahşap dükkan. Şoförler birer akrobat. Canavar olan da var. Özel arabaların bir bölümü ise ormanda kaybolmuş turistlere benziyor. Her şey soru, her şey laf Gece bazı yollar Manhattan gibi aydınlatılmış. Bazıları karanlık. Bazılarında cadde adı, yapı numarası hak getire. Kaybolursanız soracak kimse yok. Ha İstanbul, ha dağ başı. Durum değişmediğine göre nereden başlayacağız, benim aklım ermiyor. Hangi planlara göre yapıldığını bilmiyor ve öğrenemiyorum. Türk ekonomisini yaşattığı ampirik olarak söylenen yapı etkinliği bir sır olarak devam ediyor. Suç üreten bir ortam olarak tartışılıyor. Nüfusunu sayamadığımız bir %60-80 kaçak yapılar kentini nasıl planlayacağız? Her şey soru, her şey laf. Sayı yok! Kentsel kargaşanın planı yapılamaz. Önce sayısal saptama gerek. Cesaretle doğrular söylenebilirse. Bunlar bizim üniversitelerde okuduğumuz boyutları aşıyor. Bunu belediyeler yapamaz. Bilimsel kurullar tarafından ülke ölçeğinde ve büyümesi kontrol edilecek yerleşmeler temelinde yapılmalı. Türkiye’de ne böyle bir politik irade, ne de böyle bir uzman grubu var. Bunun gerçekleşebilmesi için farklı bir kalkınma planı ve teknolojiyi inşaat üzerinde yoğunlaşmaktan kurtarmak gerek. İstanbul sanayisini Anadolu’ya taşımak, kent nüfusunu azaltmak gerek. Doğan Kuban Doğan Kuban&#8216;ın anısına saygıyla. Bu yazı HBT Dergi 227. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/istanbulun-gelecegi-turkiyenin-gelecegi">İstanbul’un geleceği, Türkiye’nin geleceği</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Özgür düşünce, gerçek üzerinde anlaşmanın, uygar yaşamın temeli olarak tanımlanıyor. Demokrasi gibi özgür düşünce de bugün ülkemizde sadece birer sözcüktür. Bu kavramlar halk kültüründe yerleşmemiştir.</p>
<p>Bir İstanbul tarihçisi olarak, aynı adı taşıyan bugünkü yerleşme ya da yığınlaşmanın hiçbir boyutu ve özelliği benim bildiğim nitelikleri taşımıyor. Sur içi 1440 hektardır. 500.000 nüfusu ile 1000 kü<span lang="fr-FR">sur y</span>ıl yaşamış. Biraz da çevreye taşmış. Bugün o kent 550.000 hektar olmuş. Aynı adı taşısa da bu ilkel kent bir dünya kenti değil, Osmanlı başkenti. Böyle dev bir kente nasıl müdahale edileceğini bilmiyorum. Kimsenin bildiğini de sanmıyorum. Gelecek konusunda hiçbir aydınlatıcı fikrim yok. Kaldı ki özgür düşünce olmadan bilgilenme olasılığı da yok.</p>
<p>Bu boyut ve veri yığınına kimsenin yetişmesi söz konusu olamaz. Gerçi İstanbul tarihte eşsiz bir kenttir. Oradan hala bir şeyler taşıyor. Benim için İstanbul var, ancak sadece hayalimde bütünleştirebildiğ<span lang="fr-FR">im. Kent planc</span>ılarının, mühendislerin, ekonomistlerin de ve tabii idarecilerin elinde yeterli veri toplanamıyor. Kentin nüfusu bile belli değil.</p>
<p>Bu olmayan veritabanı üzerinde hiçbir plan geliştirilemez. Zaten Belediye Meclisi&#8217;nin kararlarıyla yapılan planlar da oraya buraya çekiliyor. Bu bizim gibi yetişenler için kötü bir yetersizlik hissidir. Kaldı ki ne kadar fikir üretseniz hiçbirinin uygulanamayacağını da biliyoruz.</p>
<p>Verilerin<span lang="nl-NL"> bile derle</span>nemediği bir ortamda belediyelerin hızla değişen çevrenin herhangi bir boyutunu kontrol etmeleri olanaksızdır. Bu izleme olanaksızlığı <span lang="nl-NL">ve ona ba</span>ğlı spekülatif yapılaşma süreci, Türkiye çapında %60 kaçak yapı hastalığını ortaya çıkarmıştır, bu oran resmi kurullarca kabul edilmiştir.</p>
<p><strong>Kent konusunu yabancılardan öğrendik</strong></p>
<p>Biz böyle bir curcunada yetiştik. 1949’da fakülteyi bitirdim. 60’lı yılların başlarında dünyadaki gelişmeleri Türkiye’de de uygulamaya çalışıyorduk.</p>
<p>Batı, çağdaş kent ve mimarlığı kendi tarihi geliş<span lang="it-IT">imi i</span>çinde birbirine bağlı halkalar olarak, en az 15 yüzyıldan bu yana kuram falan olmadan kentleşmeyi başarmıştır.</p>
<p>Bizde hocaların birçoğu Alman&#8217;dı. Normları <strong><span lang="de-DE">Neufert</span></strong>’ten aldık. Devletin ve belediyelerin danışmanları yabancıydı<span lang="fr-FR">. Kent planc</span>ılığını, tarihi kent korumayı onlardan öğrendik. Dünyanı<span lang="de-DE">n ge</span>çirdiği büyük krizden sonra bizim yapılaşma alanındaki bütün bütün mimar modellerimiz ve kahramanlarımız, sinema artistleri gibi, Batı&#8217;dan, Amerika’dan, hatta Japonya’dan geldi.</p>
<p>Yaşamımda tanık oldum. Neredeyse 600 yıllık taklitçiliklerine ve müşteriliğine karşın, Türkler, Avrupalı olmadı. Fakat çağdaş da olamadılar. Avrupa’<span lang="pt-PT">da do</span>ğdum, Avrupa’da dolaştım, Amerika’da yaşadım. Türkiye&#8217;yi Avrupa’da temsil ettim. Bir iki lisan biliyorum. Fakat Türk halkının, okumuşlarının birçoğu da dahil, Avrupalı olmadığını biliyorum. Çünkü uygarlık parayla satın alınamıyor, bir birikimdir.</p>
<p>Bu tür gözlemler saymakla bitmez. Sokak köpekleri ile ilgili bir makale yazdım. “Sen köpekleri öldürmek isteyen bir köpek düşmanısı<span lang="ru-RU">n!</span>” diye millet başıma üşüştü. Oysa ben kedi ve köpek beslerim. Viyana’da köpeklerle insanların aynı kaldırımı paylaştığını göremezsiniz. Oysa bizden çok köpekleri var.</p>
<p><strong>Ortaklığımız çağdaş değerler ile değil</strong></p>
<p>Bu 20 milyonluk kentte sayısız çelişki var. İnsanlar kentlere doluşmuşlar. Fakat uygarlığın göstergesi olan ortak kurallar ve insan saygısı yok.</p>
<p>Biz çağdaş araçlara ortağız, <strong>çağdaş değerlere ortak değ</strong><span lang="de-DE"><strong>iliz</strong>. Kentle</span>şme, sanayileşmeye paralel bir gelişmedir. İşçiler toprağı bıraktılar, fabrikalara girdiler, kentli oldular. Proleter oldular, sınıf oldular, ya da olamadılar. Köylülerin kentlere akışı daha geç başladı, köylüler yine işçi oldu; fakat sendikalaşamadı. Türkiye kentlileşemedi. Sanayileşmiş bir ülke değil, sanayileşmekte olan bir ülke oldu.</p>
<p><strong>Birbirimize davranışımıza bakın</strong></p>
<p>Bunu görmek için insanların birbirine nasıl davrandığını gözlemek yeterli: Araba kullananlara, kural çiğneyenlere, saygısızlara, kadınlara kabalık edenlere bakın&#8230; Avrupa ile Türkiye arasında kökten farklar olduğunu gözlemliyoruz; bu bir asalet farkı değil, sadece bir birikim ve eğitim farkıdır.</p>
<p>Biz gökdelenleştik, telefonlaştık, televizyonlaştık, otomobilleştik. Bu çağda yaşamak için kendimizden ç<span lang="nl-NL">ok d</span>ünyayı öğrenmek zorundayız. Fakat uygarlık satın alınacak ve kullanılacak bir araç değildir. İyi öğrenmezseniz, yorumlayamazsını<span lang="fr-FR">z. </span></p>
<p><strong><span lang="fr-FR">Kent bilim nedir?</span></strong></p>
<p><span lang="fr-FR"><strong>Henri Lefebvre</strong>, </span>ünlü bir filozof, kent tasarım kuramcısı<span lang="es-ES">, ele</span>ştirmen bir düşünür. <em>Kent Hakkı</em> adlı kitabında, insanın kentli olmasından söz edebilmek için kaldırımda yürüme hakkı, ağacı koruma hakkı, fiyatları kontrol etme, satın alınan malın kalitesini sorma, trafik güvenliği, çevre temizliği vb. birer hak olduğundan, gerekliliğinden söz eder.</p>
<p>Bunlar uygar kenti tanımlayan özelliklerden bazılarıdır. Kentli olamamışlar bunları akıllarına bile getirmez, çiğ<span lang="de-DE">ner ge</span>çerler. <span lang="fr-FR">Lefebvre</span> şöyle der: “Kent bilim diye bir şey olmaz. Fakat her bilim dalı kentin analizini kendine göre yapar, sonunda onu birleştirirsiniz.”</p>
<p>Bunu yapacak bir belediye, o belediyenin uzmanları olacak. 20 milyonluk bir kentle bu nasıl gerçekleşir? Bunu söylemiyor. Biz bilgi ve yetersiz örgütlerimizle bunları yapamıyoruz. İstanbul’da ve Ankara’da nasıl yaşanabildiğine şaşıyorum. Bir yerden bir yere gidilebilmesine, kente su ve elektrik verilebilmesine şaşırıyorum.</p>
<p>Fakat bu bir planlama değil, yangına kova ile su taşımak. Olası 20 milyon nüfuslu bir dev organizma kendi kendine büyüyen bir orman gibi. Altı ay sonra tekrar geçtiğim caddelerdeki gökdelen sayısı aklı bulandırıyor. Yollar dünyanın hiçbir yerinde göremeyeceğiniz bir düğümlenmiş ip demeti. Gökdelenin yanında tek katlı ahş<span lang="nl-NL">ap d</span>ükkan. Ş<span lang="en-US">of</span>örler birer akrobat. Canavar olan da var. Özel arabaların bir bölümü ise ormanda kaybolmuş turistlere benziyor.</p>
<p><strong>Her şey soru, her ş<span lang="en-US">ey laf</span></strong></p>
<p>Gece bazı yollar Manhattan gibi aydınlatılmış. Bazıları karanlık. Bazılarında cadde adı, yapı numarası hak getire. Kaybolursanız soracak kimse yok. Ha İstanbul, ha dağ başı. Durum değişmediğine göre nereden başlayacağız, benim aklım ermiyor. Hangi planlara göre yapıldığını bilmiyor ve öğrenemiyorum. Türk ekonomisini yaşattığı ampirik olarak söylenen yapı etkinliği bir sır olarak devam ediyor. Suç ü<span lang="nl-NL">reten </span>bir ortam olarak tartışılıyor.</p>
<p>Nüfusunu sayamadığımız bir %60-80 kaçak yapılar kentini nasıl planlayacağı<span lang="zh-TW">z? Her </span>şey soru, her ş<span lang="en-US">ey laf. Say</span>ı yok! Kentsel kargaşanın planı yapılamaz. Ö<span lang="en-US">nce say</span>ısal saptama gerek. Cesaretle doğrular söylenebilirse. Bunlar bizim üniversitelerde okuduğumuz boyutları aşıyor. Bunu belediyeler yapamaz. <strong>Bilimsel kurullar tarafından ü<span lang="nl-NL">lke </span>ölçeğinde ve büyümesi kontrol edilecek yerleşmeler temelinde yapılmalı.</strong> Türkiye’de ne böyle bir politik irade, ne de böyle bir uzman grubu var.</p>
<p>Bunun gerçekleşebilmesi için farklı bir kalkınma planı ve teknolojiyi inş<span lang="nl-NL">aat </span>üzerinde yoğunlaşmaktan kurtarmak gerek. İstanbul sanayisini Anadolu’ya taşımak, kent nüfusunu azaltmak gerek.</p>
<p><strong>Doğan Kuban</strong></p>
<p><strong><em><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/orhan-bursali/bir-buyuk-cumhuriyet-aydinini-yitirdik">Doğan Kuban</a>&#8216;ın anısına saygıyla. Bu yazı <a href="https://abonelik.herkesebilimteknoloji.com/urun/sayi-227-31-temmuz-2020-dijital-pdf/">HBT Dergi 227. </a>sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/istanbulun-gelecegi-turkiyenin-gelecegi">İstanbul’un geleceği, Türkiye’nin geleceği</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29587</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Anneler ve öğretmenler</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/anneler-ve-ogretmenler</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Doğan Kuban]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Mar 2023 07:48:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Doğan Kuban]]></category>
		<category><![CDATA[8 mart kadınlar günü]]></category>
		<category><![CDATA[adalet]]></category>
		<category><![CDATA[anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[anne]]></category>
		<category><![CDATA[aydınlık]]></category>
		<category><![CDATA[baba]]></category>
		<category><![CDATA[cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[cumhuriyet tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[erkek]]></category>
		<category><![CDATA[fedakarlık]]></category>
		<category><![CDATA[hak]]></category>
		<category><![CDATA[kadın]]></category>
		<category><![CDATA[öğretim]]></category>
		<category><![CDATA[öğretmen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29214</guid>

					<description><![CDATA[<p>Cumhuriyet’i, belki de en çok, çağdaşlığın bir göstergesi olan kadın katılımı, kadın öğretmenler kurdu. Anadolu’nun kültür fukarası, tutucu ortamında genç kadınlar azize nitelikli inanç savaşçılarıdır. Onların bu ülkeye kazandırdıkları insancıl niteliği, 90 yıllık Cumhuriyet tarihinde hiçbir kurum kazandıramamıştır. 8 Mart, kadınlar günüydü. Yıldönümlerini insanların en güzel anılarıyla birleştiren, yalancı ve hediyeli sevgi günlerini, zorlama sempati gösterilerini, tüketim dürtülerini hiç sevmedim. Bizim çocukluğumuzda böyle günler yoktu. Baba günü, ana günü, kadın günü, sevgili günü görüp işitmeden büyüdüm. Ama annemle birlikte Dârülmuallimât’tan çıkan başları örtülü mezunlarının 1917 tarihli fotoğrafının koca bir kopyasını saklıyorum. 6 yaşında Davutpaşa ilkokuluna birinci sınıfa kaydolduğum zaman bu fotoğrafın farkına vardım. Annem ile, 1-5 yaşlarım arasında birçok fotoğraflarımız var. Bunlardan ne kadar etkilendiğimi anımsamıyorum. Fakat 1932-1933 yıllarında ilkokulun 1. yılını Davutpaşa İlk Mektebi’nde ve 2. yılını Beşiktaş Akaretler’de okurken annemin öğretmen olan genç arkadaşlarıyla tanışmıştım. Adlarını artık çok az anımsıyorum. Aralarında çok sevdiklerim vardı. Asıl anımsadığım onların kadınlıkları değil, öğretmenlikleri idi. Anadolu kentlerinin ilkokullarında okurken gencecik kadın öğretmenler bana annem gibi göründüler. O Anadolulu genç kadınlardan, birisi hariç, fotoğrafları yok. Yüzlerini, kadın olarak hiçbir özelliklerini anımsamıyorum. Zaten o sırada kadınların en sevimli ve güzelleri bile seks nesnesi olarak algılanmıyordu. Ya da ben o hislerin henüz farkında değildim. Ben onları hep öğretmenler ve annem olarak algıladım. Kadınlar sevgi kaynağı Yaşlanıp çocukluk günlerimi anımsadığım zaman Anadolu köylerinde, kasabadan büyük olmayan kentlerindeki o gencecik öğretmenleri annem olarak düşünmeye devam ediyorum. Fakat o uzak ve dumanlı imgeleri kendi iradesiyle gelmiş genç Anadolu kızları olarak düşününce, içimi büyük bir devrim sevinci dolduruyor. Onlar Anadolu&#8217;da yeni filizlenen öğretim seferberliğinin savaşçıları idi. Bugün çalışan kadına, çocuğunu evine bırakıp kentin dört bir köşesine para kazanmak için giden kadınlara olan saygımın ve sevgimin, fedakar öğretmenlerden ve annemden kaynaklandığını da artık biliyorum. Onlar Cumhuriyet&#8217;in Anadolu ilkokullarında açmış en güzel çiçekleriydi. Otorite olarak değil, sevgi kaynağı olarak bildim. 1930’un Anadolu&#8217;sunda onların toplum tarafından nasıl algılandığını da tam olarak bilmiyorum, ama oralara kadar gittiklerine göre daha kara çarşaftan tam çıkmamış bir toplumda (benim anneannem 1930’larda kara çarşaftan çıkmıştı) o baş örtüsüz genç öğretmenlerin cesaretlerinin bir savaş kahramanlığı olduğunu düşünüyorum. Eski kuşaklardan biri olarak Reşat Nuri Güntekin’in “Çalıkuşu” romanın anımsıyorum. Bugün milyonlarca genç öğrencinin, öğretmenlerine o gözlerle baktığını sanmıyorum. Olasılıkla yeni öğretmenler de dünyayı ve insanları başka türlü algılıyorlar, ama öğrencilerin öğretmenlere saygısı hala benim küçüklüğümdeki gibi devam etmiyor. Cumhuriyet&#8217;in en önemli kurucuları O zamanlar bu fidan gibi Anadolulu genç kızlar için belki sadece o meslek vardı. Geçen gün Cumhuriyet’in unutulan kurucuları arasında vurgulamadığım için bu yazıyı yazmak istedim. Onların en önemli Cumhuriyet kurucuları olduğuna inanıyorum, çünkü simge olarak başka bir kadını, gelecek kuşakları müjdeliyorlardı. Onlar Cumhuriyet&#8217;in anneleriydi. Bu geçmiş gözlemlerin ve değerlendirmelerin duygusal olduğunu biliyorum. Öyle olmalarından da memnunum. Kadın öğretmenler, Anadolu kadınlarına örnek oldular, cesaret verdiler. Belki yalnız başlarına o ıssız köy ve kasabalara gitme cesaretleri, Anadolu kadının içten bir desteğine dayanıyordu. Onlar olmasaydı Cumhuriyet olur muydu? diye düşünüyorum. Bu Cumhuriyet’i sadece askerler, sadece erkekler kurmadı. Belki de hepsinden çok, çağdaşlığın göstergesi olan kadın katılımı, kadın öğretmenler kurdu. Bugün bunun duygusal bir abartma olduğunu düşünen birçok budala olabilir. 1930’lar Anadolu&#8217;sunda bir genç kız öğretmeniniz olsaydı o gün farkına varmamış olsanız bile sonradan onun bir kahraman, fedakar cesur bir toplum kurucusu olduğunu düşünebilirsiniz. Biz küçükken, Ankara’nın köylerinden eşekle pazara mal getiren köylü kadınlar vardı. Anadolu roman kahramanları arasında Yaşar Kemal’in Meryemce gibi roman kahramanlarını okuyanlar anımsarlar. O genç öğretmen kızlar o roman kahramanları, Anadolu kadınlarının çocuklarıydı. Bugünlerde kadınlar için yaygara koparan ve Anadolu kadınını cahiliye dönemi kadınına benzeten ilkel insanları düşündükçe, Türk kadınının başka bir kökten geldiğine inanasım geliyor. Anne ve baba kısrak ve aygır mı Sevgili okurlar, Kadın bir seks objesi olarak algılanabilir. Erkeğin aptalı da kendini damızlık bir boğa olarak algılayabilir. Ama kimse anasını bir seks objesi, babasını bir boğa olarak görmez. Gerçi bu duygular dışında daha karmaşık, olasılıkla psikologların sınıflandırdıkları davranışsal adlar vardır. Bunlar bizim anne ve babalarımızı bir üreme ve seks şeması içinde değerlendirmemizi gerektirmiyor. Öyle de algılamıyoruz. Anne ve babaya kısrak ve aygır diye bakmıyoruz. Aileyi temel bir sosyal kategori olarak tanımlayıp onları tarih boyunca yüceltmişiz. Sosyal kategoriler içinde öğretmenin de özel bir konumu ve saygınlığı var. Kanımca bundan da öte, Cumhuriyet&#8217;in gelişmemiş Anadolu’sunun kültür fukarası, tutucu ortamında genç kadınlar azize nitelikli inanç savaşçılarıdır. Onların bu ülkeye kazandırdıkları insancıl niteliği 90 yıllık Cumhuriyet tarihinde hiçbir kurum kazandıramamıştır. O fedakar, insanlık dolu genç kadın öğretmenler kadar güçlü bir Cumhuriyet simgesi bir daha olmayacak. Onlar Türk tarihinin yıldızının parladığı yerde açan çiçeklerdi. Ne kadar övsem onlara bu ülkenin borcunu ödeyebileceğini sanmıyorum. Bugünkü utanç verici düşünsel yozlaşmayı onlarla birlikte düşünemeyiz. Cumhuriyet&#8217;in aydınlığının bugünlere uzanan ışığını onlar yaktı. Eğer bugün hala umudumuzu yitirmemişsek kadın erkek, fakat özellikle kadın öğretmenlere borçluyuz. Çünkü gericilikle savaşmak zorunda olanların başında onlar vardı. Kentli olup, çalışkan olup yurtdışındaki uygar ortamlarda Türk kızı olarak okumak da bir onur olabilir. Fakat bir köy okulunda öğretmenlik yapan genç kadın gerçek bir savaşçı idi. Onlar, halkın ileriyi görmesi için umudu canlı tutan meşaleler idi. O günleri aydınlatan duyarlı, bilgili insanları mutlu edecek çok hikaye olmalı. Kuşkusuz o güzelim kuşakların temsilcileri çok kalmadı. Fakat kitapçı raflarını dolduran roman ve çeviriler yanında daha kendimize ilişik dolduracağımız çok boş sayfa var. Bunlar uydurma televizyon destanları değil. Yaşar Kemal&#8217;leri, Rıfat Ilgaz&#8217;ları, Orhan Kemal&#8217;leri, Nazım Hikmet&#8217;leri izleyen genç yazar kuşaklarının Anadolu’yu aydınlatan cesur, fedakar, sevecen, alçak gönüllü, vatansever ve fakir öğretmenlere çok selam göndermeleri gerek. Daha ulaşılacak çok gönül ve akıl var. ‘Ana gibi yar olmaz!’ demişiz. O fedakar kurucular için de bir özdeyişimiz olmalı&#8230; Doğan Kuban</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/anneler-ve-ogretmenler">Anneler ve öğretmenler</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Cumhuriyet’i, belki de en çok, çağdaşlığın bir göstergesi olan kadın katılımı, kadın öğretmenler kurdu. Anadolu’nun kültür fukarası, tutucu ortamında genç kadınlar azize nitelikli inanç savaşçılarıdır. Onların bu ülkeye kazandırdıkları insancıl niteliği, 90 yıllık Cumhuriyet tarihinde hiçbir kurum kazandıramamıştır.</strong></p>
<p>8 Mart, kadınlar günüydü. Yıldönümlerini insanların en güzel anılarıyla birleştiren, yalancı ve hediyeli sevgi günlerini, zorlama sempati gösterilerini, tüketim dürtülerini hiç sevmedim.</p>
<p>Bizim çocukluğumuzda böyle günler yoktu. Baba günü, ana günü, kadın günü, sevgili günü görüp işitmeden büyüdüm. Ama annemle birlikte Dârülmuallimât’tan çıkan başları örtülü mezunlarının 1917 tarihli fotoğrafının koca bir kopyasını saklıyorum.</p>
<p>6 yaşında Davutpaşa ilkokuluna birinci sınıfa kaydolduğum zaman bu fotoğrafın farkına vardım. Annem ile, 1-5 yaşlarım arasında birçok fotoğraflarımız var. Bunlardan ne kadar etkilendiğimi anımsamıyorum. Fakat 1932-1933 yıllarında ilkokulun 1. yılını Davutpaşa İlk Mektebi’nde ve 2. yılını Beşiktaş Akaretler’de okurken annemin öğretmen olan genç arkadaşlarıyla tanışmıştım. Adlarını artık çok az anımsıyorum. Aralarında çok sevdiklerim vardı. Asıl anımsadığım onların kadınlıkları değil, öğretmenlikleri idi. Anadolu kentlerinin ilkokullarında okurken gencecik kadın öğretmenler bana annem gibi göründüler. O Anadolulu genç kadınlardan, birisi hariç, fotoğrafları yok. Yüzlerini, kadın olarak hiçbir özelliklerini anımsamıyorum. Zaten o sırada kadınların en sevimli ve güzelleri bile seks nesnesi olarak algılanmıyordu. Ya da ben o hislerin henüz farkında değildim. Ben onları hep öğretmenler ve annem olarak algıladım.</p>
<p><strong>Kadınlar sevgi kaynağı</strong></p>
<p>Yaşlanıp çocukluk günlerimi anımsadığım zaman Anadolu köylerinde, kasabadan büyük olmayan kentlerindeki o gencecik öğretmenleri annem olarak düşünmeye devam ediyorum. Fakat o uzak ve dumanlı imgeleri kendi iradesiyle gelmiş genç Anadolu kızları olarak düşününce, içimi büyük bir devrim sevinci dolduruyor. Onlar Anadolu&#8217;da yeni filizlenen öğretim seferberliğinin savaşçıları idi.</p>
<p>Bugün çalışan kadına, çocuğunu evine bırakıp kentin dört bir köşesine para kazanmak için giden kadınlara olan saygımın ve sevgimin, fedakar öğretmenlerden ve annemden kaynaklandığını da artık biliyorum. Onlar Cumhuriyet&#8217;in Anadolu ilkokullarında açmış en güzel çiçekleriydi. Otorite olarak değil, sevgi kaynağı olarak bildim.</p>
<p>1930’un Anadolu&#8217;sunda onların toplum tarafından nasıl algılandığını da tam olarak bilmiyorum, ama oralara kadar gittiklerine göre daha kara çarşaftan tam çıkmamış bir toplumda (benim anneannem 1930’larda kara çarşaftan çıkmıştı) o baş örtüsüz genç öğretmenlerin cesaretlerinin bir savaş kahramanlığı olduğunu düşünüyorum. Eski kuşaklardan biri olarak Reşat Nuri Güntekin’in “Çalıkuşu” romanın anımsıyorum. Bugün milyonlarca genç öğrencinin, öğretmenlerine o gözlerle baktığını sanmıyorum. Olasılıkla yeni öğretmenler de dünyayı ve insanları başka türlü algılıyorlar, ama öğrencilerin öğretmenlere saygısı hala benim küçüklüğümdeki gibi devam etmiyor.</p>
<p><strong>Cumhuriyet&#8217;in en önemli kurucuları</strong></p>
<p>O zamanlar bu fidan gibi Anadolulu genç kızlar için belki sadece o meslek vardı. Geçen gün Cumhuriyet’in unutulan kurucuları arasında vurgulamadığım için bu yazıyı yazmak istedim. Onların en önemli Cumhuriyet kurucuları olduğuna inanıyorum, çünkü simge olarak başka bir kadını, gelecek kuşakları müjdeliyorlardı. Onlar Cumhuriyet&#8217;in anneleriydi.</p>
<p>Bu geçmiş gözlemlerin ve değerlendirmelerin duygusal olduğunu biliyorum. Öyle olmalarından da memnunum.</p>
<p>Kadın öğretmenler, Anadolu kadınlarına örnek oldular, cesaret verdiler. Belki yalnız başlarına o ıssız köy ve kasabalara gitme cesaretleri, Anadolu kadının içten bir desteğine dayanıyordu. Onlar olmasaydı Cumhuriyet olur muydu? diye düşünüyorum. Bu Cumhuriyet’i sadece askerler, sadece erkekler kurmadı. Belki de hepsinden çok, çağdaşlığın göstergesi olan kadın katılımı, kadın öğretmenler kurdu. Bugün bunun duygusal bir abartma olduğunu düşünen birçok budala olabilir. 1930’lar Anadolu&#8217;sunda bir genç kız öğretmeniniz olsaydı o gün farkına varmamış olsanız bile sonradan onun bir kahraman, fedakar cesur bir toplum kurucusu olduğunu düşünebilirsiniz.</p>
<p>Biz küçükken, Ankara’nın köylerinden eşekle pazara mal getiren köylü kadınlar vardı. Anadolu roman kahramanları arasında Yaşar Kemal’in <em>Meryemce</em> gibi roman kahramanlarını okuyanlar anımsarlar. O genç öğretmen kızlar o roman kahramanları, Anadolu kadınlarının çocuklarıydı. Bugünlerde kadınlar için yaygara koparan ve Anadolu kadınını cahiliye dönemi kadınına benzeten ilkel insanları düşündükçe, Türk kadınının başka bir kökten geldiğine inanasım geliyor.</p>
<p><strong>Anne ve baba kısrak ve aygır mı</strong></p>
<p>Sevgili okurlar,</p>
<p>Kadın bir seks objesi olarak algılanabilir. Erkeğin aptalı da kendini damızlık bir boğa olarak algılayabilir. Ama kimse anasını bir seks objesi, babasını bir boğa olarak görmez. Gerçi bu duygular dışında daha karmaşık, olasılıkla psikologların sınıflandırdıkları davranışsal adlar vardır. Bunlar bizim anne ve babalarımızı bir üreme ve seks şeması içinde değerlendirmemizi gerektirmiyor. Öyle de algılamıyoruz. Anne ve babaya kısrak ve aygır diye bakmıyoruz.</p>
<p>Aileyi temel bir sosyal kategori olarak tanımlayıp onları tarih boyunca yüceltmişiz. Sosyal kategoriler içinde öğretmenin de özel bir konumu ve saygınlığı var. Kanımca bundan da öte, Cumhuriyet&#8217;in gelişmemiş Anadolu’sunun kültür fukarası, tutucu ortamında genç kadınlar azize nitelikli inanç savaşçılarıdır. Onların bu ülkeye kazandırdıkları insancıl niteliği 90 yıllık Cumhuriyet tarihinde hiçbir kurum kazandıramamıştır. O fedakar, insanlık dolu genç kadın öğretmenler kadar güçlü bir Cumhuriyet simgesi bir daha olmayacak. Onlar Türk tarihinin yıldızının parladığı yerde açan çiçeklerdi. Ne kadar övsem onlara bu ülkenin borcunu ödeyebileceğini sanmıyorum.</p>
<p>Bugünkü utanç verici düşünsel yozlaşmayı onlarla birlikte düşünemeyiz. Cumhuriyet&#8217;in aydınlığının bugünlere uzanan ışığını onlar yaktı. Eğer bugün hala umudumuzu yitirmemişsek kadın erkek, fakat özellikle kadın öğretmenlere borçluyuz. Çünkü gericilikle savaşmak zorunda olanların başında onlar vardı. Kentli olup, çalışkan olup yurtdışındaki uygar ortamlarda Türk kızı olarak okumak da bir onur olabilir. Fakat bir köy okulunda öğretmenlik yapan genç kadın gerçek bir savaşçı idi. Onlar, halkın ileriyi görmesi için umudu canlı tutan meşaleler idi.</p>
<p>O günleri aydınlatan duyarlı, bilgili insanları mutlu edecek çok hikaye olmalı. Kuşkusuz o güzelim kuşakların temsilcileri çok kalmadı. Fakat kitapçı raflarını dolduran roman ve çeviriler yanında daha kendimize ilişik dolduracağımız çok boş sayfa var. Bunlar uydurma televizyon destanları değil. Yaşar Kemal&#8217;leri, Rıfat Ilgaz&#8217;ları, Orhan Kemal&#8217;leri, Nazım Hikmet&#8217;leri izleyen genç yazar kuşaklarının Anadolu’yu aydınlatan cesur, fedakar, sevecen, alçak gönüllü, vatansever ve fakir öğretmenlere çok selam göndermeleri gerek.</p>
<p>Daha ulaşılacak çok gönül ve akıl var. ‘Ana gibi yar olmaz!’ demişiz.</p>
<p>O fedakar kurucular için de bir özdeyişimiz olmalı&#8230;</p>
<p><strong>Doğan Kuban</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/anneler-ve-ogretmenler">Anneler ve öğretmenler</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29214</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Hitit İmparatorluğu&#8217;nun çöküş sebebi, iklim değişimi miydi?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/hitit-imparatorlugunun-cokus-sebebi-iklim-degisimi-miydi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 Mar 2023 10:40:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam Bilimleri]]></category>
		<category><![CDATA[anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[arkeolog]]></category>
		<category><![CDATA[arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[genç tunç çağı]]></category>
		<category><![CDATA[hattuşa]]></category>
		<category><![CDATA[hitit]]></category>
		<category><![CDATA[Hititler]]></category>
		<category><![CDATA[iklim]]></category>
		<category><![CDATA[iklim değişikliği]]></category>
		<category><![CDATA[imparatorluk]]></category>
		<category><![CDATA[kuraklık]]></category>
		<category><![CDATA[yağmur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29062</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şiddetli bir kuraklık Geç Tunç Çağı Anadolu&#8217;sunu üç yıl üst üste kasıp, kavurmuştu. Bu kuraklığın tam olarak ne zaman yaşandığı kesin olarak tarihlendirilebildi. Ve bu tarih Hitit İmparatorluğu&#8217;nun çöküşüyle aynı zamana denk geliyor. Dört yüz yılı aşkın bir süre için Hatti Krallığı Geç Tunç Çağı&#8217;nın hakim güçlerinden biriydi. İ.Ö. 17. y.y.’dan itibaren, günümüzde Hitit olarak isimlendirdiğimiz hükümdarlar, anavatanları Orta Anadolu’daki başkent Hattuşa çevresindeki nüfuzlarını artırarak, 13. yüzyıla kadar Asur beyleri ve Mısır’daki firavunlar kadar güçlü hale geldiler. Fakat İ.Ö. 1200 yılından hemen sonra Hatti’nin ihtişamı birdenbire yok oldu. İ.Ö. 1207’de yeni kral olan Suppiluliuma II, Hattuşa’da tahta çıkmış ve kısa bir süre sonra da, özellikle de bakır zengini olan Kıbrıs’a yaptığı başarılı seferlerini yazıtlarla kutlamıştı. Fakat sonra sadece kral Suppiluliuma II değil, tüm devlet yok oldu. Anlaşıldığı üzere Hattuşa sanıldığı gibi fethedilmemiş, bunun yerine planlı bir şekilde boşaltılmıştı. Saray ve yönetim başka bir yere taşınmıştı ama hiç kimse nerede olduğunu bilmiyordu. Cornell Üniversitesi’nde Sturt Manning yönetiminde çalışan ekibin Nature dergisinde yayımlanan araştırması, eski bir tahminle ilgili yeni kanıtlar sundu. Bir arkeometri bilimcisi olan Manning’in uzmanlığı, ağaç halkalarının değerlendirilmesidir. Araştırmacı ekibiyle birlikte ağaç halkalarının kalınlığı dışında, ağaçtaki iki istikrarlı karbon izotopu olan C13 ve C12 oranını belirliyor. Bunlar ağacın yeni bir büyüme halkası geliştirdiği iklim koşulları için birer göstergedir: Bir yılın ilkbaharında ve yazında daha az yağış düştüğünde halkalar ince kalıyor. Havadaki düşük nem de C13 oranını, (C12’ye kıyasla) göreceli olarak artırıyor. Bunların dışında araştırmacılar C14 oranına göre ve farklı zamanlara ait ağaçların halka motiflerini karşılaştırarak, bir ağacın büyüme halkasını, tam olarak ne zaman geliştirdiğini belirleyebiliyorlar. Bu örneğin Hattuşa kalıntılarının yaklaşık olarak 230 kilometre batısındaki Gordion kentinde, arkeologlar tarafından bulunan ve bir zamanlar yapı malzemesi olarak kullanılan ardıç ağacının gövdeleriyle mümkün olmuş. Bu kütükler üç yıllık hata payıyla, İ.Ö. 1775 ila 748 arasındaki dönem için yıllara dağılmış tam bir ağaç halkası kroniği sunuyor. Buna göre İ.Ö. 1270 ile 1135 arasında, İ.Ö. 1198’den başlayarak üç yıl üst üste, (günümüzde verimli bir tahıl ekimi için gerekli olan) yıllık minimumdan daha az yağış düşmüş. İ.Ö. 1198 ile 1187 arasındaki zaman diliminde ise ağaç halkalarının kalınlığına göre yapılan tahminler ise, bölgede en az altı yıl boyu, Gordion’daki en düşük yağış seviyesi kadar yağmur yağdığını açıklıyor. Ayrıca C 13 ölçümleriyle de İ.Ö. 1232 ile 1192 yılları arası için genel olarak çok kurak koşullar ortaya çıkmış. Kuraklık İ.Ö. 1221-1222 yılları için en yüksek seviyedeydi ki yazılı kaynaklardaki bilgilere göre 1195 yılın tahıl kıtlığı yaşanmıştı. Yani özetle o tarihlerde Gordion kentinin çevresinde, hatta tüm Anadolu’da yıllarca devam eden şiddetli bir kuraklık hüküm sürmüştü. Bununla birlikte Manning ve ekibi Suppiluliuma II ve imparatorluğunun sadece kuraklık yüzünden haritadan silindiğinin söylenemeyeceğinin de altını çiziyor. Anadolu Hatti kralının tahta çıkmasından önce de kurak bir bölgeydi ve Hititler, verimsiz geçen bir veya iki ekin hasadının ardından toplumu doyuracak silolara sahipti. Belki de bu tahıl depoları üç yıl yetecek kadar tahıl bulundurmuyordu. Ayrıca araştırmacılar, Hitit İmparatorluğu’nda ve özellikle de Hattuşa çevresinde ormansızlaşmaya ve mera hayvancılığına dair kanıtlar da bulmuşlar ki bu da toprak erozyonunu tetiklemişti. Hititler bu şekilde yiyecek üretimini artırmışlardı ama aynı zamanda riskleri de. Aslında buraya kadar anlatılanlar hiç yabancı gelmiyor. Nitekim iklim değişimleri, özellikle kuraklıkla ilgili olanlar son yıllarda uygarlıkların çöküşleriyle sık sık ilişkilendirilmeye başlandı. Amerikalı tarihçi Rhys Carpenter, daha 1966’da Hititlerle aşağı yukarı aynı zamanlarda şiddetli bir kuraklık yüzünden, Miken kültürünün de dünya sahnesinden silindiğini açıklamıştı. Bu biraz da alternatif hipotezlerin eksikliğine bağlanıyordu aslında. Gerçekte o tarihlerde sadece Miken ve Hitit kültürleri değil, Ön Asya’daki tüm Geç Tunç Çağı devletleri son bulmuştu. Asur ve Babil’de çöküş yaşanmıştı. Hatta Ramses III zamanında Mısır bile deniz kavimlerinin saldırılarına karşı koymasına rağmen, hiçbir zaman aynı büyüklüğe kavuşamadı. Her ne kadar Doğu Akdeniz bölgesinin kuzeyindeki ve batısındaki karışıklıklar çok şiddetli olmuş olsa da kaybolan sadece imparatorluklar ve ulusal devlet anlayışı değildi, yazının kullanımı bile ortadan kalkmıştı. Dünya düzeni tamamen altüst olmuştu. Manning ve ekibinin kısa bir süre önce kesin olarak belirlemiş olduğu Anadolu kuraklığı, birçok faktörden sadece biriydi. Diğer bir faktör olasılıkla, önceki yüzyıllardaki refahı tetikleyen gelişmeydi: Uzak mesafeli ticaret ve bunun sonucunda çeşitli devlet yapılarının ve kültürel alanların karşılıklı bağımlıkları. O tarihlerde küreselleşmenin eski bir biçimi vardı ve sonunda her şeyden önce kalay ihtiyacının karşılanamaması yüzünden çökmüştü. O zamanlar verimli kalay yatakları sadece İspanya veya Afganistan, yani o zamanki dünyanın dışındaki bölgelerde bulunuyordu. Kalay olmadan tunç üretilemediği için tarihçiler kalayın uluslararası ticaretteki önemini, günümüzde petrolün rolüyle karşılaştırıyorlar. Fakat kalaya dayalı ekonominin çöküşü yeni bir hammaddeyi ön plana çıkardı: Bundan sonra işlenmesi daha zor olan ama buna karşın elde edilmesi daha kolay demirle, nihayetinde tunca göre daha üstün olan bir teknoloji geliştirilecekti. Böylece Tunç Çağı, Anadolu’daki şiddetli kuraklığın da etkisiyle &#8211; ancak iklim değişimi olmadan da er ya da geç başlayacak olan olaylarla &#8211; son bulmuştu. Kaynak: Tree rings reveal drought that might hava doomed the Hittites, Nature, 10.02.2023. Severe multi-year drought coincident with Hittite collapse around 1198-1196 BC, Nature, 8.02.2023. Zerstörte Hitze das Hethiterreich? FAZ.NET, 8.02.2023.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/hitit-imparatorlugunun-cokus-sebebi-iklim-degisimi-miydi">Hitit İmparatorluğu&#8217;nun çöküş sebebi, iklim değişimi miydi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Şiddetli bir kuraklık Geç Tunç Çağı Anadolu&#8217;sunu üç yıl üst üste kasıp, kavurmuştu. Bu kuraklığın tam olarak ne zaman yaşandığı kesin olarak tarihlendirilebildi. Ve bu tarih Hitit İmparatorluğu&#8217;nun çöküşüyle aynı zamana denk geliyor.</p>
<p>Dört yüz yılı aşkın bir süre için Hatti Krallığı Geç Tunç Çağı&#8217;nın hakim güçlerinden biriydi. İ.Ö. 17. y.y.’dan itibaren, günümüzde Hitit olarak isimlendirdiğimiz hükümdarlar, anavatanları Orta Anadolu’daki başkent Hattuşa çevresindeki nüfuzlarını artırarak, 13. yüzyıla kadar Asur beyleri ve Mısır’daki firavunlar kadar güçlü hale geldiler. Fakat İ.Ö. 1200 yılından hemen sonra Hatti’nin ihtişamı birdenbire yok oldu. İ.Ö. 1207’de yeni kral olan Suppiluliuma II, Hattuşa’da tahta çıkmış ve kısa bir süre sonra da, özellikle de bakır zengini olan Kıbrıs’a yaptığı başarılı seferlerini yazıtlarla kutlamıştı. Fakat sonra sadece kral Suppiluliuma II değil, tüm devlet yok oldu. Anlaşıldığı üzere Hattuşa sanıldığı gibi fethedilmemiş, bunun yerine planlı bir şekilde boşaltılmıştı. Saray ve yönetim başka bir yere taşınmıştı ama hiç kimse nerede olduğunu bilmiyordu.</p>
<p>Cornell Üniversitesi’nde Sturt Manning yönetiminde çalışan ekibin <strong><em>Nature</em></strong> dergisinde yayımlanan araştırması, eski bir tahminle ilgili yeni kanıtlar sundu. Bir arkeometri bilimcisi olan Manning’in uzmanlığı, ağaç halkalarının değerlendirilmesidir. Araştırmacı ekibiyle birlikte ağaç halkalarının kalınlığı dışında, ağaçtaki iki istikrarlı karbon izotopu olan C13 ve C12 oranını belirliyor. Bunlar ağacın yeni bir büyüme halkası geliştirdiği iklim koşulları için birer göstergedir: Bir yılın ilkbaharında ve yazında daha az yağış düştüğünde halkalar ince kalıyor. Havadaki düşük nem de C13 oranını, (C12’ye kıyasla) göreceli olarak artırıyor.</p>
<p>Bunların dışında araştırmacılar C14 oranına göre ve farklı zamanlara ait ağaçların halka motiflerini karşılaştırarak, bir ağacın büyüme halkasını, tam olarak ne zaman geliştirdiğini belirleyebiliyorlar. Bu örneğin Hattuşa kalıntılarının yaklaşık olarak 230 kilometre batısındaki Gordion kentinde, arkeologlar tarafından bulunan ve bir zamanlar yapı malzemesi olarak kullanılan ardıç ağacının gövdeleriyle mümkün olmuş.</p>
<p>Bu kütükler üç yıllık hata payıyla, İ.Ö. 1775 ila 748 arasındaki dönem için yıllara dağılmış tam bir ağaç halkası kroniği sunuyor. Buna göre İ.Ö. 1270 ile 1135 arasında, İ.Ö. 1198’den başlayarak üç yıl üst üste, (günümüzde verimli bir tahıl ekimi için gerekli olan) yıllık minimumdan daha az yağış düşmüş. İ.Ö. 1198 ile 1187 arasındaki zaman diliminde ise ağaç halkalarının kalınlığına göre yapılan tahminler ise, bölgede en az altı yıl boyu, Gordion’daki en düşük yağış seviyesi kadar yağmur yağdığını açıklıyor. Ayrıca C 13 ölçümleriyle de İ.Ö. 1232 ile 1192 yılları arası için genel olarak çok kurak koşullar ortaya çıkmış. Kuraklık İ.Ö. 1221-1222 yılları için en yüksek seviyedeydi ki yazılı kaynaklardaki bilgilere göre 1195 yılın tahıl kıtlığı yaşanmıştı.</p>
<p>Yani özetle o tarihlerde Gordion kentinin çevresinde, hatta tüm Anadolu’da yıllarca devam eden şiddetli bir kuraklık hüküm sürmüştü. Bununla birlikte Manning ve ekibi Suppiluliuma II ve imparatorluğunun sadece kuraklık yüzünden haritadan silindiğinin söylenemeyeceğinin de altını çiziyor. Anadolu Hatti kralının tahta çıkmasından önce de kurak bir bölgeydi ve Hititler, verimsiz geçen bir veya iki ekin hasadının ardından toplumu doyuracak silolara sahipti. Belki de bu tahıl depoları üç yıl yetecek kadar tahıl bulundurmuyordu.</p>
<p>Ayrıca araştırmacılar, Hitit İmparatorluğu’nda ve özellikle de Hattuşa çevresinde ormansızlaşmaya ve mera hayvancılığına dair kanıtlar da bulmuşlar ki bu da toprak erozyonunu tetiklemişti. Hititler bu şekilde yiyecek üretimini artırmışlardı ama aynı zamanda riskleri de. Aslında buraya kadar anlatılanlar hiç yabancı gelmiyor. Nitekim iklim değişimleri, özellikle kuraklıkla ilgili olanlar son yıllarda uygarlıkların çöküşleriyle sık sık ilişkilendirilmeye başlandı.</p>
<p>Amerikalı tarihçi Rhys Carpenter, daha 1966’da Hititlerle aşağı yukarı aynı zamanlarda şiddetli bir kuraklık yüzünden, Miken kültürünün de dünya sahnesinden silindiğini açıklamıştı. Bu biraz da alternatif hipotezlerin eksikliğine bağlanıyordu aslında. Gerçekte o tarihlerde sadece Miken ve Hitit kültürleri değil, Ön Asya’daki tüm Geç Tunç Çağı devletleri son bulmuştu. Asur ve Babil’de çöküş yaşanmıştı. Hatta Ramses III zamanında Mısır bile deniz kavimlerinin saldırılarına karşı koymasına rağmen, hiçbir zaman aynı büyüklüğe kavuşamadı.</p>
<p>Her ne kadar Doğu Akdeniz bölgesinin kuzeyindeki ve batısındaki karışıklıklar çok şiddetli olmuş olsa da kaybolan sadece imparatorluklar ve ulusal devlet anlayışı değildi, yazının kullanımı bile ortadan kalkmıştı. Dünya düzeni tamamen altüst olmuştu. Manning ve ekibinin kısa bir süre önce kesin olarak belirlemiş olduğu Anadolu kuraklığı, birçok faktörden sadece biriydi.</p>
<p>Diğer bir faktör olasılıkla, önceki yüzyıllardaki refahı tetikleyen gelişmeydi: Uzak mesafeli ticaret ve bunun sonucunda çeşitli devlet yapılarının ve kültürel alanların karşılıklı bağımlıkları. O tarihlerde küreselleşmenin eski bir biçimi vardı ve sonunda her şeyden önce kalay ihtiyacının karşılanamaması yüzünden çökmüştü. O zamanlar verimli kalay yatakları sadece İspanya veya Afganistan, yani o zamanki dünyanın dışındaki bölgelerde bulunuyordu.</p>
<p>Kalay olmadan tunç üretilemediği için tarihçiler kalayın uluslararası ticaretteki önemini, günümüzde petrolün rolüyle karşılaştırıyorlar. Fakat kalaya dayalı ekonominin çöküşü yeni bir hammaddeyi ön plana çıkardı: Bundan sonra işlenmesi daha zor olan ama buna karşın elde edilmesi daha kolay demirle, nihayetinde tunca göre daha üstün olan bir teknoloji geliştirilecekti. Böylece Tunç Çağı, Anadolu’daki şiddetli kuraklığın da etkisiyle &#8211; ancak iklim değişimi olmadan da er ya da geç başlayacak olan olaylarla &#8211; son bulmuştu.</p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p><strong>Tree rings reveal drought that might hava doomed the Hittites, Nature, 10.02.2023.</strong></p>
<p><strong>Severe multi-year drought coincident with Hittite collapse around 1198-1196 BC, Nature, 8.02.2023.</strong></p>
<p><strong>Zerstörte Hitze das Hethiterreich? FAZ.NET, 8.02.2023.</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/hitit-imparatorlugunun-cokus-sebebi-iklim-degisimi-miydi">Hitit İmparatorluğu&#8217;nun çöküş sebebi, iklim değişimi miydi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29062</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Bir damla suya bile hürmet</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/bir-damla-suya-bile-hurmet</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Bozkurt Güvenç]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 26 Jul 2019 10:02:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bozkurt Güvenç]]></category>
		<category><![CDATA[anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[boğaz]]></category>
		<category><![CDATA[hayat suyu]]></category>
		<category><![CDATA[iklim değişikliği]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[kutup bölgesi]]></category>
		<category><![CDATA[lodos]]></category>
		<category><![CDATA[mevlana]]></category>
		<category><![CDATA[ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[poyraz]]></category>
		<category><![CDATA[su]]></category>
		<category><![CDATA[su sorunu]]></category>
		<category><![CDATA[su tasarrufu]]></category>
		<category><![CDATA[uygarlık]]></category>
		<category><![CDATA[yaşam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=14547</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mevlana’nın &#8220;Bir damla suya bile hürmet&#8221; sözüne rastladığımda durdum ve sordum. Varlığımızın olmazsa olmaz şartına saygılı davranacağımıza göre, bilge Mevlana acaba neden &#8216;bir damlasına bile saygı&#8217; diyerek suyun değerini vurgulamak istemiş olabilir? Güneş yıldızının Dünya gezegeninde ve belki de bütün Evren&#8217;de hayat suda ve suyla başladı, çeşitlendi. Hayvanlar âleminin soluduğu havayı ve oksijeni de sudaki bitkiler yarattı. Dünyamızın benzerini, suyu olan gezegenlerde arıyoruz. Sağlığımız, varlığımız, geleceğimiz suya bağlı. Selçuk başkenti Konya’da su azdı, nüfus 30 binin üstüne çıkamadı. Günümüzde su değer kazandı, &#8216;sudan ucuz&#8217; deyimi artık geçerli değil. Yakın geçmişimize değin olgun kişiler &#8220;Su gibi aziz ol&#8221; diye teşekkür ederlerdi bir bardak suya. Yolcu Fuzuli, bir kap su veren güzele âşık olur; yoluna devam edemez, bir kap suyla döner, suyu verir, kalbini geri ister. Şair Nedim ünlü kasidesinde, mealen, İstanbul’u, &#8220;Bir benzeri olmayan, değer biçilemeyen bu İstanbul şehrinin bir taşına İran ülkesi baştan başa feda edilse yeridir / Yüce cennet (İstanbul&#8217;un) altında mıdır, üstünde midir; gerçekten bu nasıl hâl, bu ne hoş su, ne hoş havadır!” diye övmüştür, Osmanlı başkentini. Mimar Sinan, Selatin camilerinden önce, İstanbul’un günlük suyunu getirerek, Osmanlı Devleti’nin Hassa Mimarı (İmar Bakanı) olmuştu. Cami yaptıramayan kimi sultanlar, adlarıyla anılan çeşmeler bıraktı. Yüzyıl başında Boğaz&#8217;ı inceleyen bir Alman coğrafyacı, &#8220;Bu kentte iklim ve mevsim yoktur, lodosla poyrazın kavgası vardır. Boğaz, insan yaşamına elverişli değildir&#8221; sonucuna varıyordu. Günümüzde, yönetilemez boyutlara ulaşan İstanbul’un su ihtiyacı İç Anadolu’dan büyük çabalarla sağlanıyor. Ülkemize ilk gelen bir Japon akademisyen, İstanbul Boğazı’nı büyük bir nehir olarak algılamıştı. Uygarlığın Nil, Fırat, Me Kong ve Yang Tze gibi büyük akarsular üstünde veya çevresinde gelişmesi, halk arenasının ülkeye Ege kıyılarından seslenmesi tesadüf değildir. Kara ve hava yolları sadece ülkeleri, oysa denizler yeryüzündeki bütün limanları, insanları bağlıyor birbirine. Denizlere açılanların dünyaya egemen olmasının sırrı yine denizlerde saklıdır. “Su” deyip geçmeyin! Sözlüklere bakın Mevlana’dan bu yana suyun hayatımızdaki yerini ve değerini, belki biraz daha iyi biliyoruz ama yeterince değil. Elle tutulur gözle görülür canlıların yüzde yetmişi su. Günde en az iki litre su içmek için elimizde su şişeleriyle dolaşıyoruz, ne var ki, suyun özgün yapısını bilmiyoruz. Çoğu maddeler ısındığı zaman genişliyor da, ısınan su buharlaşarak kendini arıtıyor. Uygarlığın çer çöpünü temizlerken kendisi kirlenmeyen kutsal ve soylu bir hazinemizdir su. Ortadoğu savaşlarının tarihi ve güncel nedeni, petrolün bolluğu kadar suyun kıtlığıdır. Ülkemizi bölmeye çalışanların hedefi Anadolu’nun su kaynaklarıdır. Yeryüzünün, yaşam kürenin büyük bölümü denizlerle kaplıdır. Ancak içtiğimiz ya da içebileceğimiz su, sandığımız kadar bol değil. Teknoloji, deniz suyunu içilir suya çevirmenin maliyetini düşürmeye çalışıyor, refah toplumun atıkları, akarsularda ve denizlerde yaşayan canlı türlerini tüketiyor. Sıra biz insanlara geliyor. Yaşamın sonunu &#8216;ben görmem&#8217; demeyin. Kutup buzları hızla eriyor. Fas’ta yapılan BM İklim Konferansı, Paris İklim Antlaşması’nı destekledi: &#8220;Yaşayan kuşaklar, Yaşam Küre’nin çöküş sürecine tanık olacaktır!&#8221; Öyleyse ne yapalım? Saygı yetmez, suyun damlasını bile sakınmak sorumluluğunu taşıyoruz. Bozkurt Güvenç *Aramızdan ayrılan Bozkurt Güvenç&#8216;in anısına saygıyla. Bu yazı Kasım 2016&#8217;da HBT Dergi&#8217;de yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/bir-damla-suya-bile-hurmet">Bir damla suya bile hürmet</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mevlana</strong>’nın <em>&#8220;Bir damla suya bile hürmet&#8221; </em>sözüne rastladığımda durdum ve sordum. Varlığımızın olmazsa olmaz şartına saygılı davranacağımıza göre, bilge Mevlana acaba neden &#8216;bir damlasına bile saygı&#8217; diyerek suyun değerini vurgulamak istemiş olabilir?</p>
<p>Güneş yıldızının Dünya gezegeninde ve belki de bütün Evren&#8217;de hayat suda ve suyla başladı, çeşitlendi. Hayvanlar âleminin soluduğu havayı ve oksijeni de sudaki bitkiler yarattı. Dünyamızın benzerini, suyu olan gezegenlerde arıyoruz. Sağlığımız, varlığımız, geleceğimiz suya bağlı.</p>
<p>Selçuk başkenti Konya’da su azdı, nüfus 30 binin üstüne çıkamadı.</p>
<p>Günümüzde su değer kazandı, &#8216;sudan ucuz&#8217; deyimi artık geçerli değil. Yakın geçmişimize değin olgun kişiler<em> &#8220;Su gibi aziz ol&#8221;</em> diye teşekkür ederlerdi bir bardak suya.</p>
<p>Yolcu<strong> Fuzuli</strong>, bir kap su veren güzele âşık olur; yoluna devam edemez, bir kap suyla döner, suyu verir, kalbini geri ister.</p>
<p>Şair<strong> Nedim</strong> ünlü kasidesinde, mealen, İstanbul’u, <em>&#8220;Bir benzeri olmayan, değer biçilemeyen bu İstanbul şehrinin bir taşına İran ülkesi baştan başa feda edilse yeridir / Yüce cennet (İstanbul&#8217;un) altında mıdır, üstünde midir; gerçekten bu nasıl hâl, bu ne hoş su, ne hoş havadır!” </em>diye övmüştür, Osmanlı başkentini.</p>
<p><strong>Mimar Sinan</strong>, Selatin camilerinden önce, İstanbul’un günlük suyunu getirerek, Osmanlı Devleti’nin Hassa Mimarı (İmar Bakanı) olmuştu. Cami yaptıramayan kimi sultanlar, adlarıyla anılan çeşmeler bıraktı.</p>
<p>Yüzyıl başında Boğaz&#8217;ı inceleyen bir Alman coğrafyacı, <em>&#8220;</em><strong><em>Bu kentte iklim ve mevsim yoktur, lodosla poyrazın kavgası vardır. Boğaz, insan yaşamına elverişli değildir</em></strong><em>&#8221; </em>sonucuna varıyordu.</p>
<p>Günümüzde, yönetilemez boyutlara ulaşan İstanbul’un su ihtiyacı İç Anadolu’dan büyük çabalarla sağlanıyor. Ülkemize ilk gelen bir Japon akademisyen, İstanbul Boğazı’nı büyük bir nehir olarak algılamıştı. Uygarlığın Nil, Fırat, Me Kong ve Yang Tze gibi büyük akarsular üstünde veya çevresinde gelişmesi, halk arenasının ülkeye Ege kıyılarından seslenmesi tesadüf değildir. Kara ve hava yolları sadece ülkeleri, oysa denizler yeryüzündeki bütün limanları, insanları bağlıyor birbirine.</p>
<p>Denizlere açılanların dünyaya egemen olmasının sırrı yine denizlerde saklıdır.</p>
<p><strong>“Su” deyip geçmeyin!</strong> <strong>Sözlüklere bakın</strong></p>
<p>Mevlana’dan bu yana suyun hayatımızdaki yerini ve değerini, belki biraz daha iyi biliyoruz ama yeterince değil. Elle tutulur gözle görülür canlıların yüzde yetmişi su. Günde en az iki litre su içmek için elimizde su şişeleriyle dolaşıyoruz, ne var ki, suyun özgün yapısını bilmiyoruz. Çoğu maddeler ısındığı zaman genişliyor da, ısınan su buharlaşarak kendini arıtıyor.</p>
<p>Uygarlığın çer çöpünü temizlerken kendisi kirlenmeyen kutsal ve soylu bir hazinemizdir su. Ortadoğu savaşlarının tarihi ve güncel nedeni, petrolün bolluğu kadar suyun kıtlığıdır.</p>
<p>Ülkemizi bölmeye çalışanların hedefi Anadolu’nun su kaynaklarıdır.</p>
<p>Yeryüzünün, yaşam kürenin büyük bölümü denizlerle kaplıdır. Ancak içtiğimiz ya da içebileceğimiz su, sandığımız kadar bol değil. Teknoloji, deniz suyunu içilir suya çevirmenin maliyetini düşürmeye çalışıyor, refah toplumun atıkları, akarsularda ve denizlerde yaşayan canlı türlerini tüketiyor. Sıra biz insanlara geliyor. Yaşamın sonunu &#8216;ben görmem&#8217; demeyin. Kutup buzları hızla eriyor. Fas’ta yapılan BM İklim Konferansı, Paris İklim Antlaşması’nı destekledi: <em>&#8220;Yaşayan kuşaklar, Yaşam Küre’nin çöküş sürecine tanık olacaktır!&#8221;</em></p>
<p>Öyleyse ne yapalım?</p>
<p>Saygı yetmez, suyun damlasını bile sakınmak sorumluluğunu taşıyoruz.</p>
<p><strong>Bozkurt Güvenç</strong></p>
<p><strong><em>*Aramızdan ayrılan <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/yazarimiz-bozkurt-guvenci-kaybettik">Bozkurt Güvenç</a>&#8216;in anısına saygıyla. Bu yazı Kasım 2016&#8217;da HBT Dergi&#8217;de yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/bir-damla-suya-bile-hurmet">Bir damla suya bile hürmet</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">14547</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Anadolu’yu sanayileştirmek</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/anadoluyu-sanayilestirmek</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Doğan Kuban]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 11 Mar 2019 12:29:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Doğan Kuban]]></category>
		<category><![CDATA[anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[fabrika]]></category>
		<category><![CDATA[göç]]></category>
		<category><![CDATA[işçi sınıfı]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[kalkınma]]></category>
		<category><![CDATA[kent]]></category>
		<category><![CDATA[kentli]]></category>
		<category><![CDATA[köy]]></category>
		<category><![CDATA[köylü]]></category>
		<category><![CDATA[sanayi]]></category>
		<category><![CDATA[sanayileşme]]></category>
		<category><![CDATA[şehir]]></category>
		<category><![CDATA[sınıf farkı]]></category>
		<category><![CDATA[teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[üretim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=13216</guid>

					<description><![CDATA[<p>Anadolu’nun bazı bölgelerinde hatırı sayılı bir sanayi atılımı var. Büyük fabrikalar açıldı. Fakat Türkiye’nin yerleşme yapısı, büyük kentlere, özellikle İstanbul’a akarak, kökten değiştikten sonra bunlarla Anadolu sanayileşmiş olmuyor. Bizim sanayi sektörümüz dünyanın teknolojik gelişmesinin birincil üretim alanlarında atılım yapamadı. Montaj, tekstil, ev araçları, inşaat, sıradan ilaç ve ambalaj malzemesi üretiyor. Karabük’te sınırlı bir inşaat demiri sanayisi var. Bir de madencilik. Küçük bir gemi üretimi de var. Makinesi dışarıdan gelen. Kırıkkale’de ordu gereksinmeleri için sınırlarını bilmediğim bir üretim yapılıyor. Bundan 50 yıl öncesinin Türkiye’sinde yaşamıyoruz. Ama bunlar Türkiye’yi bir Güney Kore yapamıyor. Yüksek ve önde gelen teknolojilere henüz sahip olamadığımızı söylemek için motorlu araçlardan telefonlara kadar hepsinin ithal olduğunu bilmek ve ulusal ihracat ve ithalat listelerine bakmak yeterli. Henüz bir sanayi ülkesi değil, bir sanayi pazarıyız. Anadolu’nun sanayi hatta tarım açısından ihmal edilmesindeki temel neden Türk sanayi üretiminin İstanbul ve çevresinde yoğunlaşmasıdır. Osmanlı döneminin İstanbul imgesi, Türk halkının cahil ve az okumuş kesiminde günümüze kadar çekiciliğini korudu. Bizim halkın tarih imgesi hala mitoloji ile besleniyor. Kırsal kesim özellikle 1970-80’li yıllardan sonra kentlere göç ederken genel seçim İstanbul’du. Bugün, ülke ekonomisini kemiren İstanbul, spekülatif inşaatın ülkenin milyarlarını toprağa gömen ve fakir insanları aptal tüketicilere çeviren bir emme-basma makinesi olarak çalışıyor. Ürettiği ahlaksızlık, kargaşa ve güvensizlik Türk toplumunu dejenere ettiği gibi, Anadolu’nun gelişmesini de engelliyor. Bu yazının konusu ülkeyi topallaştırıp dengesini bozan gelişmeler değil. Anadolu’yu ve onunla birlikte Türkiye’yi, hakkı olan çağdaş üretim düzeyine yükseltmek için bir programın sunulması. Bu Anadolu’yu bir Ruhr Havzası’na dönüştürme önerisi değil. Bütün ülkeye dengeli olarak yayılan bir sanayileşme önerisi. Ve bu sanayileşme çevresinde bölgenin her alanda gelişmesini sağlamak, yüzyıllardır süren bölgeler arası dengesizlik ve eşitsizlikleri ortadan kaldırmak için bir öneri. Bugün İstanbul’da kentli olamadan sokak ve caddeleri dolduran kırsal kökenli yoksul işçiler, son 50 yılda Anadolu’ya ve halkına bilinçsizce yapılan haksızlık ve eziyeti gösteriyor. ‘Cahil toplum buna kendi karar verdi’ diyenler vardır. Fakat bu ya ‘bu toplum cahillerden oluşuyor’ demek, ya da ‘bu toplumun okumuşları halkı ve ülkeyi sevmiyorlar’ demek anlamına geliyor. İstanbul’a fabrika yapıp çiftçiyi İstanbul’a çağırmak, sonra Ardahan’a, Bayburt’a, hocasız üniversite açmak Cumhuriyet tarihinin son dönemlerinin trajikomedisidir. Türkiye ulusal gelirinin yüzde kaçı Bitlis’e ya da Erzincan’a gidiyor? Bu ülkede bu soruyu soran kaç kişi var? Kişiler arasındaki gelir dengesizlikleri yetmiyormuş gibi, ülkede bölgesel farklar hala günümüzde kabul edilemeyecek kadar uygarlık boyutlarda. Bugün Doğu Anadolu’da bundan yarım yüz yıl önceki koşullarda yaşayanlar var. Sunduğum sanayileşme ağı önerisinde, bir sanayi dalına tahsis edilen kentlerin 200.000 ile 1.000.000 boyutlarında kalması, gelişmenin dengeli yayılması için önerdiğim sayısal limitler. Bu bağlamda Almanya, Türkiye’ye yakın nüfusu ve daha küçük yüzey ölçüsü ile, etkin bir nüfus dağılım modeli olarak yol gösterici olmuştur. Öneri kapsamında, her seçilen kente konan nüfus sınırı, kentin var olan sanayi potansiyeli, yeni yerleşecek üretim potansiyeli ve ham madde sağlanmasının modalitelerine bağlı olarak saptanır. Kentin üretim alanı içeriği ve boyutları saptandıktan sonra, bu alanı besleyecek yüksek teknik öğretim potansiyeli ona bağlı olarak ayrıca belirlenir. Üniversite, bölgenin işlevi ve görevi olan bilim ve sanayi alanında AR-GE kurumu olarak çalışacak, aynı zamanda toplumsal çağdaşlaşmanın odağı olacaktır. Bu merkezlerin gelişmesi idari formalitelerin tamamlanmasını beklerken saptanan sanayi alanında üretime geçmek olasılığı vardır. Yerel olarak gelişme formel oluşum tamamlanmadan, üretimle birlikte çevre insanı için yararlı olmaya başlayabilir.  Kaldı ki Anadolu’nun birçok kenti birkaç sanayi kuruluşuna ve   öğretim odağı olarak, bir üniversiteye sahiptir. Bu üniversitelerin klasik bilgi veren merkezler olmaktan çıkıp araştırma kurumu olmaya doğru bir evrim geçirmeleri yaşamsal bir zorunluluktur. Bu sanayi merkezleri güneydoğu-kuzeybatı ve güneybatı-kuzeydoğu aksları üzerinde, başkentte buluşan bir ulaşım sistemi içinde bütün yurdu kapsayan bir ağ dokusu oluşturacaklardır. Üniversite ile sanayi arasındaki iş birliğinin yaratacağı ekonomik güç ve kültürel sinerji ile yöre halkının çağdaş bilinçlenmesine ve uluslararası uygarlığın bilinçli üyeleri olmalarına hizmet edeceklerdir. Türk halkı teknoloji ithal etmekten teknoloji kullanmaya geçişi böyle bir ortamda gerçekleştirebilir. Bunun için megapollere göç etmesine gerek kalmayacaktır. Türkiye’nin hemen hemen her yöresinde uygarlık tarihinin bir aşamasının mirası vardır. Bu varlık bu merkezlerin büyük çoğunluğunu turizm ve tarih açısından da çekici kılmaktadır. Yerel üniversiteler bu maddi potansiyeli kültürel ve ekonomik olarak değerlendirmek açısından yöre halkıyla iş birliği yaparak, Türkiye turizmini dünya turizminin en üst düzeyine çıkarabilirler. Bu sistemin tüm kapasitesi ile çalışması mevcut ulaşım ağının daha mükemmel olmasını da gerektirecek ve sağlayacaktır. Bu yazıda önerdiğim Anadolu sanayileşme tasarısı, Anadolu’da fabrika kurmak değil, tümel ve yurt yüzeyine yayılan bir sanayileşmeyi öngören ve onun çevresinde gelişecek bir uygar yaşamı hedefleyen bütüncül bir kalkınma projesi taslağı ve önerisidir. Bu gelişmenin finansmanı bölgeye taşınacak sanayi kuruluşlarının yatırımları (başka bir dille İstanbul çevresinde yoğunlaşan yatırımlarını Anadolu’ya yapmaları) yerel sermayenin, sigorta şirketlerinin, bankaların ve ilgi duyarsa yabancı sermayenin ve yerel belediyelerin ve halkın katkılarıyla olacaktır. Burada en önemli toplumsal olgu yöre halkının bilinçli ilgisi, irade ve katkısıdır. Bunu yörenin entelektüelleri desteklemelidirler. Böylece her sanayi merkezi geleceğin Anadolu’sunda bir ulusal kültür odağı olmanın potansiyelini taşıyacaktır. Bu Anadolu kentlerini, geçmişin mitosu ile değil, geleceğin inşasına katkıları ile kimlik sahibi yapacaktır. Kentlerin seçiminde amaca en çabuk varma potansiyeli kuşkusuz önemli olacaktır. Sanayi alt yapısı, öğretim alt yapısı, ulaşım, tarımsal potansiyel, yöresel gelir, çevresel zenginlik, tarihi miras olarak temel veriler başından değerlendirilmelidir. Eğer Türkiye böyle bir program gerçekleştirebilirse, ulusal gelirini, 2025’e kadar 15.000 Dolar düzeyine çıkarabilir. Türkiye’de ve dünyada ister devlet ister bakkal, her işletmenin en önemli ölçütü kontrol edilebilir boyutlardır. Gerçi dünyada   devletlerin tarihi mekanik ölçütlere ve parametrelere sokulamaz. Örneğin Çin ve Hindistan’ı, anormal coğrafi boyutları olan Rusya, Birleşik Amerika, Brezilya, Avustralya, Kanada gibi ülkeleri sadece fiziksel ölçülerle değerlendiremezsiniz. Günümüzde teknoloji insana her şeyi kontrol edebildiği sanısını veriyor. Oysa sekizde biri aç, kaza, cinayet ve savaş içinde yaşayan dengesiz bir dünya, yaşam standartları arasında dağlar kadar fark olan ülkeler, toplumlar içinde rahatsız edici eşitsizlikler var. Birleşik Amerika’da son araştırmalarda alt ve üst gruplar arasında 350 kata kadar çıkan farklar olduğunu, Kaliforniya Üniversitesi kampüsünde politika bilimi profesörü Robert B. Reich söylüyordu. (Spiegel, 6-8-2016). Fakat uygarlık ve yaşam standartlarını ölçülebilir parametrelerin işlevleri olarak tanımlayabiliriz. Bunları başında, öğretim, üretim, bilim, teknoloji ve örgütlenme başta gelir. Bunlara bağlı bilgi birikimi, sanat, felsefe, toplumsal davranışlar gibi daha özel ve tanımı güç özellikler de var. Fakat kontrol edilebilirlik ve disiplin yaşamı güvenilir kılmanın temel ölçütüdür. Bunu yapısal nitelikleri ile gerçekleştiren, zorbalıkla gerçekleştiren, ya da gerçekleştiremeyen ülkeler var. Fakat bazı açık ve gözle görülen hastalıklar var: Nüfus, bilgi birikimi, üretim, teknolojik kapasite, bunlar bu çağda insanca yaşamak ve üretmek için yetersiz. Sevgili Okurlar, Bütün yurda Batı uygarlığı ile aynı düzeyde modern ve çağdaş olanı yaymak düşüncesi Cumhuriyet’in temelinde yatar. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra İstanbul, hükümetin temel ilgi odağı olunca Anadolu yeniden gözden düşmüştür. Bugün bile doğuya tayin edilmek gençleri irkilten bir durumdur. Kuşkusuz 1950’lerle karşılaştırılınca çok daha ileri ve zengin bir ülkede yaşıyoruz. Ama Van, Ağrı, hatta Erzincan, Niğde ve daha pek çok kent merkezi çağdaş uygarlıktan çok uzak ortamlardır. Bugün eski dönemlere karşı, insanları dünyadan izole olmaktan kurtaran radyo, televizyon ve telefondur. Anadolu’nun temel ekonomik sorunu bölgeler arsındaki farklılıklardır. Kırsal yörelerde bu fark kabul edilemeyecek kadar geridir. Bu geri kalmışlık çölünün izolasyon hissini hafifleten modern iletişim araçları ve ulaşımdır. Van’a giden bir uçak bir uygarlık mesajıdır. Fakat bölgesel kalkınma için ulaşım ve iletişimin cahil insanlarda yarattığı memnuniyet, onların yoksul yaşamlarına bir rahatlık getirmez. Modern iletişim ve ulaşım araçları ülkeyi kalkındırma araçları değildir. Onlar bilim, teknoloji ve sanayi üretimini destekleyen araçlardır. Bu araçlar, insanlarda o zamana kadar akıllarına bile gelmeyen tüketim eğilimleri yaratıyorsa, bu Profesör Reich’ın söylediği yeni bir sınıfsallaşmaya giden yoldur. Amerikalı profesör bu durumun, dar gelirli kimselerde yarattığı duygulara ‘şiddetli kızgınlık’ demiş. Ama Türkiye gibi ülkelerde sınıfsal kin ve nefrete dönüşebilir. Cumhuriyet’in 10. Yıl Marşı ‘imtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir ülkeyiz!’ diyordu. Bu gerçek demokrasinin tanımıdır. Türkiye’de yabancılar ve politikacılar kızgınlığı laik aydına çevirmeyi becerdiler. Fakat bunun giderek ekonomik sınıfsallığa dönüşmesi olasılığı var. Bugünden yarına olacakları göremeyen kapitalist çıraklarını, ülke ile birlikte kurtaracak olan Anadolu kalkınmasıdır. Eğer Anadolu sanayileşir ve megapol İstanbul’un Türkiye üzerindeki boğucu   mirasyedi baskısı kalkarsa, yerel sanayi atılımları üzerine kurulacak ülkesel kalkınma geleceğimize güvenlik getirebilir. Bu sanayileşmenin çevresinde, ülkenin arkeolojik, tarihi ve doğal verilerin de yardımı ile ülkeyi yüzyıl ortasında Avrupa refah standartlarının alt basamaklarına ulaştırabiliriz. Ülkenin geleceği politikacıların ekonomik, kültürel ve politik boş tartışmalarında amacından uzaklaşıyor. Eğer toplum iki kuşakta Avrupa ekonomilerine yaklaşan bir atılım yapacağına inansa, 1923-38 arasındaki irade ve disiplinini kazanamaz mı? Yakın geleceğe umutla bakan bir Türk insanı olamaz mı? Sevgili Okurlar, Bu programın politika ile ilgisi yoktur. Kentin hangi patiye oy verdiği, hangi partinin belediyesinin elinde olduğu, yatırımcının partili olması önemli değildir. Ulaşımın AKP tarafından yapılması da önemli değildir. Bana göre böyle bir programa sahip çıkacak herkes ulustan yanadır. Yöreden yana olması da önemli değildir. Bu, ulusu, bilimsel ve teknolojik olarak bütün ülkeyi içine alan bir bütünlük içinde, her yöreye en iyi katkı yapabileceği teknoloji alanında ülke ekonomisine yeni bir ivme verecek ulusal bir plandır. Her yöre toprağın verdiği geleneksel olanakların çağdaş   bilim ve teknolojinin katkıları ile gelişecek patlamasının insana, topluma ve ülkeye ekonomik refah getirecek bir çaba olarak ve kendi toprağını, dağını, ovasını ve kültürünü güçlendirecek bir atılım olarak görecek bir tutum içinde bu çabaya katılacaktır. Bu çalışan üniteler çok daha gelişmiş bir kara yolu ağı ile bütünleşecektir. Büyük kentlerin yalancı çekiciliğini kendi kentimize, ana baba yurduna neden getirmeyelim? Bu hiçbir politik ideolojinin parçalayamayacağı kadar büyük bir örgütlenmedir. Zaten var olan bir dengesiz gelişmenin yurda yayılması ve kentleşme aşamasının sadece Batı’nın büyük kentlerinde değil, Rize’de, Erzurum’da, Van’da, Sivas’ta, Samsun’da, Konya’da teknolojiye dönük olarak, daha ekonomik, insancıl boyutlarda sürmesi demektir. Böyle bir ulusal program Türkiye’de bilim ve teknolojinin ülkeye onur verecek bir etkinliğe yükselmesine de yardım edecektir. Olasılıkla İslam dünyasında Türkiye’yi yine bir örnek ve lider düzeyine çıkaracaktır. Çağdaş İslam toplumlarının kurtuluşu da petrol satmak ya da gökdelen yapmakta değil, Çin’in, Kore’nin örnek olduğu bilimsel ve teknolojik atılımı gerçekleştirmekten geçmektedir. Kuşkusuz Müslümanların entelektüel performansını da tetikleyecektir. Sevgili Okurlar, Bunu yapamayız demeyin! Ulusal gelirin %10’u, 20 yılda bunu başarabilir. Buna sanayi şirketlerinin, bankaların, sigorta şirketlerinin, olasılıkla yabancı sermayenin ve kişilerin katkıları da eklenecektir. Sürekli yükselen bir büyüme eğrisi içinde, yüzyıl ortalarında ülkenin ekonomik potansiyeli Avrupa’nın orta basamaklarına ulaşabilir. Doğan Kuban </p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/anadoluyu-sanayilestirmek">Anadolu’yu sanayileştirmek</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Anadolu’nun bazı bölgelerinde hatırı sayılı bir sanayi atılımı var. Büyük fabrikalar açıldı. Fakat Türkiye’nin yerleşme yapısı, büyük kentlere, özellikle İstanbul’a akarak, kökten değiştikten sonra bunlarla Anadolu sanayileşmiş olmuyor.</p>
<p>Bizim sanayi sektörümüz dünyanın teknolojik gelişmesinin birincil üretim alanlarında atılım yapamadı. Montaj, tekstil, ev araçları, inşaat, sıradan ilaç ve ambalaj malzemesi üretiyor. Karabük’te sınırlı bir inşaat demiri sanayisi var. Bir de madencilik. Küçük bir gemi üretimi de var. Makinesi dışarıdan gelen. Kırıkkale’de ordu gereksinmeleri için sınırlarını bilmediğim bir üretim yapılıyor. Bundan 50 yıl öncesinin Türkiye’sinde yaşamıyoruz. Ama bunlar Türkiye’yi bir Güney Kore yapamıyor.</p>
<p>Yüksek ve önde gelen teknolojilere henüz sahip olamadığımızı söylemek için motorlu araçlardan telefonlara kadar hepsinin ithal olduğunu bilmek ve ulusal ihracat ve ithalat listelerine bakmak yeterli. Henüz bir sanayi ülkesi değil, bir sanayi pazarıyız.</p>
<p>Anadolu’nun sanayi hatta tarım açısından ihmal edilmesindeki temel neden Türk sanayi üretiminin İstanbul ve çevresinde yoğunlaşmasıdır. Osmanlı döneminin İstanbul imgesi, Türk halkının cahil ve az okumuş kesiminde günümüze kadar çekiciliğini korudu. Bizim halkın tarih imgesi hala mitoloji ile besleniyor. Kırsal kesim özellikle 1970-80’li yıllardan sonra kentlere göç ederken genel seçim İstanbul’du.</p>
<p>Bugün, ülke ekonomisini kemiren İstanbul, spekülatif inşaatın ülkenin milyarlarını toprağa gömen ve fakir insanları aptal tüketicilere çeviren bir emme-basma makinesi olarak çalışıyor. Ürettiği ahlaksızlık, kargaşa ve güvensizlik Türk toplumunu dejenere ettiği gibi, Anadolu’nun gelişmesini de engelliyor.</p>
<p>Bu yazının konusu ülkeyi topallaştırıp dengesini bozan gelişmeler değil. Anadolu’yu ve onunla birlikte Türkiye’yi, hakkı olan çağdaş üretim düzeyine yükseltmek için bir programın sunulması. Bu Anadolu’yu bir Ruhr Havzası’na dönüştürme önerisi değil. Bütün ülkeye dengeli olarak yayılan bir sanayileşme önerisi. Ve bu sanayileşme çevresinde bölgenin her alanda gelişmesini sağlamak, yüzyıllardır süren bölgeler arası dengesizlik ve eşitsizlikleri ortadan kaldırmak için bir öneri.</p>
<p>Bugün İstanbul’da kentli olamadan sokak ve caddeleri dolduran kırsal kökenli yoksul işçiler, son 50 yılda Anadolu’ya ve halkına bilinçsizce yapılan haksızlık ve eziyeti gösteriyor. ‘Cahil toplum buna kendi karar verdi’ diyenler vardır. Fakat bu ya ‘bu toplum cahillerden oluşuyor’ demek, ya da ‘bu toplumun okumuşları halkı ve ülkeyi sevmiyorlar’ demek anlamına geliyor. İstanbul’a fabrika yapıp çiftçiyi İstanbul’a çağırmak, sonra Ardahan’a, Bayburt’a, hocasız üniversite açmak Cumhuriyet tarihinin son dönemlerinin trajikomedisidir.</p>
<p>Türkiye ulusal gelirinin yüzde kaçı Bitlis’e ya da Erzincan’a gidiyor? Bu ülkede bu soruyu soran kaç kişi var? Kişiler arasındaki gelir dengesizlikleri yetmiyormuş gibi, ülkede bölgesel farklar hala günümüzde kabul edilemeyecek kadar uygarlık boyutlarda. Bugün Doğu Anadolu’da bundan yarım yüz yıl önceki koşullarda yaşayanlar var.</p>
<p>Sunduğum sanayileşme ağı önerisinde, bir sanayi dalına tahsis edilen kentlerin 200.000 ile 1.000.000 boyutlarında kalması, gelişmenin dengeli yayılması için önerdiğim sayısal limitler. Bu bağlamda Almanya, Türkiye’ye yakın nüfusu ve daha küçük yüzey ölçüsü ile, etkin bir nüfus dağılım modeli olarak yol gösterici olmuştur.</p>
<p>Öneri kapsamında, her seçilen kente konan nüfus sınırı, kentin var olan sanayi potansiyeli, yeni yerleşecek üretim potansiyeli ve ham madde sağlanmasının modalitelerine bağlı olarak saptanır. Kentin üretim alanı içeriği ve boyutları saptandıktan sonra, bu alanı besleyecek yüksek teknik öğretim potansiyeli ona bağlı olarak ayrıca belirlenir. Üniversite, bölgenin işlevi ve görevi olan bilim ve sanayi alanında AR-GE kurumu olarak çalışacak, aynı zamanda toplumsal çağdaşlaşmanın odağı olacaktır.</p>
<p>Bu merkezlerin gelişmesi idari formalitelerin tamamlanmasını beklerken saptanan sanayi alanında üretime geçmek olasılığı vardır. Yerel olarak gelişme formel oluşum tamamlanmadan, üretimle birlikte çevre insanı için yararlı olmaya başlayabilir.  Kaldı ki Anadolu’nun birçok kenti birkaç sanayi kuruluşuna ve   öğretim odağı olarak, bir üniversiteye sahiptir. Bu üniversitelerin klasik bilgi veren merkezler olmaktan çıkıp araştırma kurumu olmaya doğru bir evrim geçirmeleri yaşamsal bir zorunluluktur.</p>
<p>Bu sanayi merkezleri güneydoğu-kuzeybatı ve güneybatı-kuzeydoğu aksları üzerinde, başkentte buluşan bir ulaşım sistemi içinde bütün yurdu kapsayan bir ağ dokusu oluşturacaklardır. Üniversite ile sanayi arasındaki iş birliğinin yaratacağı ekonomik güç ve kültürel sinerji ile yöre halkının çağdaş bilinçlenmesine ve uluslararası uygarlığın bilinçli üyeleri olmalarına hizmet edeceklerdir. Türk halkı teknoloji ithal etmekten teknoloji kullanmaya geçişi böyle bir ortamda gerçekleştirebilir. Bunun için megapollere göç etmesine gerek kalmayacaktır.</p>
<p>Türkiye’nin hemen hemen her yöresinde uygarlık tarihinin bir aşamasının mirası vardır. Bu varlık bu merkezlerin büyük çoğunluğunu turizm ve tarih açısından da çekici kılmaktadır. Yerel üniversiteler bu maddi potansiyeli kültürel ve ekonomik olarak değerlendirmek açısından yöre halkıyla iş birliği yaparak, Türkiye turizmini dünya turizminin en üst düzeyine çıkarabilirler.</p>
<p>Bu sistemin tüm kapasitesi ile çalışması mevcut ulaşım ağının daha mükemmel olmasını da gerektirecek ve sağlayacaktır.</p>
<p>Bu yazıda önerdiğim Anadolu sanayileşme tasarısı, Anadolu’da fabrika kurmak değil, tümel ve yurt yüzeyine yayılan bir sanayileşmeyi öngören ve onun çevresinde gelişecek bir uygar yaşamı hedefleyen bütüncül bir kalkınma projesi taslağı ve önerisidir.</p>
<p>Bu gelişmenin finansmanı bölgeye taşınacak sanayi kuruluşlarının yatırımları (başka bir dille İstanbul çevresinde yoğunlaşan yatırımlarını Anadolu’ya yapmaları) yerel sermayenin, sigorta şirketlerinin, bankaların ve ilgi duyarsa yabancı sermayenin ve yerel belediyelerin ve halkın katkılarıyla olacaktır. Burada en önemli toplumsal olgu yöre halkının bilinçli ilgisi, irade ve katkısıdır. Bunu yörenin entelektüelleri desteklemelidirler. Böylece her sanayi merkezi geleceğin Anadolu’sunda bir ulusal kültür odağı olmanın potansiyelini taşıyacaktır. Bu Anadolu kentlerini, geçmişin mitosu ile değil, geleceğin inşasına katkıları ile kimlik sahibi yapacaktır.</p>
<p>Kentlerin seçiminde amaca en çabuk varma potansiyeli kuşkusuz önemli olacaktır. Sanayi alt yapısı, öğretim alt yapısı, ulaşım, tarımsal potansiyel, yöresel gelir, çevresel zenginlik, tarihi miras olarak temel veriler başından değerlendirilmelidir. Eğer Türkiye böyle bir program gerçekleştirebilirse, ulusal gelirini, 2025’e kadar 15.000 Dolar düzeyine çıkarabilir.</p>
<p>Türkiye’de ve dünyada ister devlet ister bakkal, her işletmenin en önemli ölçütü kontrol edilebilir boyutlardır. Gerçi dünyada   devletlerin tarihi mekanik ölçütlere ve parametrelere sokulamaz. Örneğin Çin ve Hindistan’ı, anormal coğrafi boyutları olan Rusya, Birleşik Amerika, Brezilya, Avustralya, Kanada gibi ülkeleri sadece fiziksel ölçülerle değerlendiremezsiniz. Günümüzde teknoloji insana her şeyi kontrol edebildiği sanısını veriyor. Oysa sekizde biri aç, kaza, cinayet ve savaş içinde yaşayan dengesiz bir dünya, yaşam standartları arasında dağlar kadar fark olan ülkeler, toplumlar içinde rahatsız edici eşitsizlikler var. Birleşik Amerika’da son araştırmalarda alt ve üst gruplar arasında 350 kata kadar çıkan farklar olduğunu, Kaliforniya Üniversitesi kampüsünde politika bilimi profesörü Robert B. Reich söylüyordu. (Spiegel, 6-8-2016). Fakat uygarlık ve yaşam standartlarını ölçülebilir parametrelerin işlevleri olarak tanımlayabiliriz. Bunları başında, öğretim, üretim, bilim, teknoloji ve örgütlenme başta gelir. Bunlara bağlı bilgi birikimi, sanat, felsefe, toplumsal davranışlar gibi daha özel ve tanımı güç özellikler de var. Fakat kontrol edilebilirlik ve disiplin yaşamı güvenilir kılmanın temel ölçütüdür. Bunu yapısal nitelikleri ile gerçekleştiren, zorbalıkla gerçekleştiren, ya da gerçekleştiremeyen ülkeler var. Fakat bazı açık ve gözle görülen hastalıklar var: Nüfus, bilgi birikimi, üretim, teknolojik kapasite, bunlar bu çağda insanca yaşamak ve üretmek için yetersiz.</p>
<p>Sevgili Okurlar,</p>
<p>Bütün yurda Batı uygarlığı ile aynı düzeyde modern ve çağdaş olanı yaymak düşüncesi Cumhuriyet’in temelinde yatar. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra İstanbul, hükümetin temel ilgi odağı olunca Anadolu yeniden gözden düşmüştür. Bugün bile doğuya tayin edilmek gençleri irkilten bir durumdur. Kuşkusuz 1950’lerle karşılaştırılınca çok daha ileri ve zengin bir ülkede yaşıyoruz. Ama Van, Ağrı, hatta Erzincan, Niğde ve daha pek çok kent merkezi çağdaş uygarlıktan çok uzak ortamlardır. Bugün eski dönemlere karşı, insanları dünyadan izole olmaktan kurtaran radyo, televizyon ve telefondur.</p>
<p>Anadolu’nun temel ekonomik sorunu bölgeler arsındaki farklılıklardır. Kırsal yörelerde bu fark kabul edilemeyecek kadar geridir. Bu geri kalmışlık çölünün izolasyon hissini hafifleten modern iletişim araçları ve ulaşımdır. Van’a giden bir uçak bir uygarlık mesajıdır. Fakat bölgesel kalkınma için ulaşım ve iletişimin cahil insanlarda yarattığı memnuniyet, onların yoksul yaşamlarına bir rahatlık getirmez.</p>
<p>Modern iletişim ve ulaşım araçları ülkeyi kalkındırma araçları değildir. Onlar bilim, teknoloji ve sanayi üretimini destekleyen araçlardır. Bu araçlar, insanlarda o zamana kadar akıllarına bile gelmeyen tüketim eğilimleri yaratıyorsa, bu Profesör Reich’ın söylediği yeni bir sınıfsallaşmaya giden yoldur. Amerikalı profesör bu durumun, dar gelirli kimselerde yarattığı duygulara ‘şiddetli kızgınlık’ demiş. Ama Türkiye gibi ülkelerde sınıfsal kin ve nefrete dönüşebilir. Cumhuriyet’in 10. Yıl Marşı ‘imtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir ülkeyiz!’ diyordu. Bu gerçek demokrasinin tanımıdır. Türkiye’de yabancılar ve politikacılar kızgınlığı laik aydına çevirmeyi becerdiler. Fakat bunun giderek ekonomik sınıfsallığa dönüşmesi olasılığı var.</p>
<p>Bugünden yarına olacakları göremeyen kapitalist çıraklarını, ülke ile birlikte kurtaracak olan Anadolu kalkınmasıdır. Eğer Anadolu sanayileşir ve megapol İstanbul’un Türkiye üzerindeki boğucu   mirasyedi baskısı kalkarsa, yerel sanayi atılımları üzerine kurulacak ülkesel kalkınma geleceğimize güvenlik getirebilir. Bu sanayileşmenin çevresinde, ülkenin arkeolojik, tarihi ve doğal verilerin de yardımı ile ülkeyi yüzyıl ortasında Avrupa refah standartlarının alt basamaklarına ulaştırabiliriz.</p>
<p>Ülkenin geleceği politikacıların ekonomik, kültürel ve politik boş tartışmalarında amacından uzaklaşıyor. Eğer toplum iki kuşakta Avrupa ekonomilerine yaklaşan bir atılım yapacağına inansa, 1923-38 arasındaki irade ve disiplinini kazanamaz mı? Yakın geleceğe umutla bakan bir Türk insanı olamaz mı?</p>
<p>Sevgili Okurlar,</p>
<p>Bu programın politika ile ilgisi yoktur. Kentin hangi patiye oy verdiği, hangi partinin belediyesinin elinde olduğu, yatırımcının partili olması önemli değildir. Ulaşımın AKP tarafından yapılması da önemli değildir. Bana göre böyle bir programa sahip çıkacak herkes ulustan yanadır. Yöreden yana olması da önemli değildir. Bu, ulusu, bilimsel ve teknolojik olarak bütün ülkeyi içine alan bir bütünlük içinde, her yöreye en iyi katkı yapabileceği teknoloji alanında ülke ekonomisine yeni bir ivme verecek ulusal bir plandır. Her yöre toprağın verdiği geleneksel olanakların çağdaş   bilim ve teknolojinin katkıları ile gelişecek patlamasının insana, topluma ve ülkeye ekonomik refah getirecek bir çaba olarak ve kendi toprağını, dağını, ovasını ve kültürünü güçlendirecek bir atılım olarak görecek bir tutum içinde bu çabaya katılacaktır. Bu çalışan üniteler çok daha gelişmiş bir kara yolu ağı ile bütünleşecektir.</p>
<p>Büyük kentlerin yalancı çekiciliğini kendi kentimize, ana baba yurduna neden getirmeyelim? Bu hiçbir politik ideolojinin parçalayamayacağı kadar büyük bir örgütlenmedir. Zaten var olan bir dengesiz gelişmenin yurda yayılması ve kentleşme aşamasının sadece Batı’nın büyük kentlerinde değil, Rize’de, Erzurum’da, Van’da, Sivas’ta, Samsun’da, Konya’da teknolojiye dönük olarak, daha ekonomik, insancıl boyutlarda sürmesi demektir.</p>
<p>Böyle bir ulusal program Türkiye’de bilim ve teknolojinin ülkeye onur verecek bir etkinliğe yükselmesine de yardım edecektir. Olasılıkla İslam dünyasında Türkiye’yi yine bir örnek ve lider düzeyine çıkaracaktır. Çağdaş İslam toplumlarının kurtuluşu da petrol satmak ya da gökdelen yapmakta değil, Çin’in, Kore’nin örnek olduğu bilimsel ve teknolojik atılımı gerçekleştirmekten geçmektedir. Kuşkusuz Müslümanların entelektüel performansını da tetikleyecektir.</p>
<p>Sevgili Okurlar,</p>
<p>Bunu yapamayız demeyin! Ulusal gelirin %10’u, 20 yılda bunu başarabilir. Buna sanayi şirketlerinin, bankaların, sigorta şirketlerinin, olasılıkla yabancı sermayenin ve kişilerin katkıları da eklenecektir. Sürekli yükselen bir büyüme eğrisi içinde, yüzyıl ortalarında ülkenin ekonomik potansiyeli Avrupa’nın orta basamaklarına ulaşabilir.</p>
<p><strong>Doğan Kuban</strong><strong> </strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/anadoluyu-sanayilestirmek">Anadolu’yu sanayileştirmek</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">13216</post-id>	</item>
		<item>
		<title>İstanbul Nasıl Kurtulur?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/istanbul-nasil-kurtulur-2</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 Feb 2019 14:46:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[göç]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul nasıl kurtulur]]></category>
		<category><![CDATA[kalkınma]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=12891</guid>

					<description><![CDATA[<p>İstanbul’un Kurtuluşu Anadolu’dan Geçiyor: Bir Model Önerisinin Ana Çizgileri Doğan Kuban’nın önce HBT dergisinde, sonrasında da HBT portalında yayınlanan “İstanbul ülkeyi çökertecek, kalkınmaya engel noktaya ulaştı” isimli makalesi oldukça yankı buldu…Kuban söz konusu makalesinde İstanbul’un Anadolu’nun kalkınması önünde nasıl bir bariyer oluşturduğunu çarpıcı bir şekilde çözümlemiş idi: “İstanbul ulaştığı megalopolis boyutlarıyla, ülkenin vücudunun taşıyamayacağı bir koca kafa haline dönüşen, ekonomik etkinliğin yurt yüzüne dengeli yayılmasına engel olan ve Anadolu halkının topraklarını terk ederek ülke tarımını dış dünya pazarına dönmeğe zorlayan, ve sonuçta uluslararası sermayenin aşağı düzeyde bir ortağı olarak fakir halkı tüketici olmaya teşvik eden, giderek Türkiye’nin sömürülen bir topluma dönüşmesine neden olacak bir emme basma mekanizması olarak çalışmaktadır.” Dışa bağımlı bir ekonomide, sermaye, yatırım tercihlerini, ithal girdi ihtiyaçlarını en uygun koşullarda sağlayacağı kentlerden (İstanbul başta olmak üzere İzmir vs.) yana kullanır. Bu sermaye birikiminin bir gereği. Bu nedenle, İstanbul giderek ülkenin tüm kaynaklarını kendine çeken bir kara delik gibi çalışıyor. Büyük sermayenin yatırım tercihlerini İstanbul’dan yana kullanması hizmetler sektörünün ve işgücünün de İstanbul’da yoğunlaşmasına neden oluyor ve başta kentsel maliyetler olmak üzere, devasa boyutlara varan sorunlar İstanbul’u dört bir yandan kuşatıyor. Kalkınma iktisadının bir alt kolu olarak gelişen bölgesel kalkınma iktisadı büyüme kutupları yaklaşımını geliştirdi. Buradaki amaç az gelişmiş bölgelerde cazibe, büyüme kutupları yaratarak bölgesel kalkınma farklılıklarını azaltmak idi. Ancak üretim faktörleri görece az gelişmiş bölgelerde hedeflenen cazibe merkezlerine değil, yatırım için zaten cazip olan büyük metropollere aktı ve eşitsizlikler daha da derinleşti. Liberal iktisatçılar şimdilerde ise İstanbul’un finans merkezi olmasında dem vuruyor. Bilgi iletişim teknolojilerinin bu kadar geliştiği, dolayısıyla sermayenin akışkanlığının hızlandığı bir dünyada fiziki finans merkezleri geliştirmenin mantığı bir yana, yeni sermaye birikimi modeli çerçevesinde İstanbul’a küresel kumarhane ekonomisinin bir parçası olma misyonu biçilmiş durumda. İstanbul’un ihracattaki payı %52, ithalattaki payı %56 İstanbul’un dış ticaretteki payı %50’nin üzerinde. İstanbul’un 2014 itibariyle ihracattaki payı %52,1, ithalattaki payı ise %56,2. Başka bir ifadeyle, Türkiye 2014 yılında yaklaşık 158 milyar dolar ihracat yapmış. Bunun yaklaşık 82 milyar doları İstanbul’a ait. Türkiye’nin 2014 yılında gerçekleştirdiği 242 milyar dolar ithalatın 136 milyar doları İstanbul tarafından gerçekleştirilmiş (Tablo 1). Tablo 1: Dış ticarette İstanbul&#8217;un payı (1000 ABD Doları) (2014) Kaynak: TÜİK veri tabanından hareketle kendi hesaplamamız. İstanbul tek başına hizmetlerin %31’ni, sanayi ve gayrisafi katma değerin %27’sini üretiyor: İstanbul’un 2011 yılı itibariyle Türkiye GSKD içerisindeki payı %27.2, hizmetlerin payı %31, sanayinin payı %27 ve tarımın payı %0.6 olarak gerçekleşmiş (Tablo 2). Kısaca, İstanbul demek Türkiye’nin %30’u demek… Tablo 2: İstanbul&#8217;un Türkiye ekonomisi içerisindeki yeri (2011) (%) Kaynak: TÜİK veri tabanından hareketle kendi hesaplamamız. İstanbul’a ilişkin bu genel bulgular yanında, seçilmiş sektörlere ilişkin daha ayrıntılı veriler incelendiğinde (Tablo 3), İstanbul’un bir kanser hücresi misali nasıl giderek bir patolojiye dönüştüğünü daha yakından izlemek mümkün. Örneğin, 2014 yılında imalat sanayinde çalışanların ve işyeri sayısının %30’u İstanbul’da yer alırken, cironun %26’sı İstanbul’da yaratılmış. İnşaat sektöründe brüt yatırımların %45’i, cironun %33’ü İstanbul tarafından karşılanmış. Gayrimenkul faaliyetlerinde çalışanların %42’si İstanbul’da istihdam edilmiş vs. Tablo 3: İstanbul’un Türkiye ekonomisi içerisindeki yeri (NACE Rev.2) (%) Kaynak: TÜİK veri tabanından hareketle kendi hesaplamamız. Nüfusun beşte biri İstanbul’da Türkiye’de yaşayan her yüz kişiden yaklaşık 19’u İstanbul’da yaşıyor. Adrese dayalı nüfus kayıt sistemine göre 2015 yılında Türkiye nüfusu 78.741.053 iken, İstanbul’un nüfusu 14.657.434 olarak tespit edilmiş. Buna göre İstanbul nüfusunun Türkiye nüfusu içerisindeki payı %18,6. Başka bir ifadeyle, Türkiye nüfusunun neredeyse beşte biri İstanbul’da yaşıyor. Kuban, İstanbul makalesinde vurguladığı gibi, “80 milyon nüfuslu Almanya’nın en büyük kenti ve başkenti Berlin’in nüfusu 4 milyondan az” iken, İstanbul’un nüfusu 15 milyona dayanmış. Almanya kentlerini planlarken, Türkiye plansız, programsız, günlük yaşamanın maliyetini ödüyor. Geleneksel araçlar Anadolu’nun kalkınmasında başarısız… Geleneksel bölgesel kalkınma araçları Anadolu’nun kalkınmasında son derece başarısız. En geleneksel bölgesel/kentsel kalkınma araçlarının başında teşvikler geliyor. Teşviklerin bölgesel dağılımı (20 Haziran 2012-Mayıs 2016 dönemi için) incelendiğinde, bölgesel teşviklerden aslan payını en gelişmiş bölge olan İstanbul’un (1.Bölge) aldığı izleniyor. İstanbul’u %17 pay ile 2.Bölge, %14 pay ile 3.Bölge, %11 pay ile 4.Bölge, %6 pay ile 5.Bölge ve %5 pay ile 6.Bölge izlemiş. Kısaca, bölgesel gelişme ile teşviklerden alınan pay arasında güçlü bir korelasyon söz konusu. En gelişmiş bölge en yüksek payı, en az gelişmiş bölge ise en düşük payı almış. Tek başına bu bulgu dahi, teşviklerin bölgesel eşitsizlikleri dengelemede başarısız kaldığını, teşviklere dayalı kalkınma politikasının etkin sonuçlar vermediğini ortaya koyuyor. Bir model önerisinin ana çizgileri Kapitalizm eşitsiz ve bileşik gelişme yasasına göre işliyor. Bu dinamiğe, çevre ekonomilere özgü nitelikler de eklendiğinde, İstanbul gibi mega kentlerin ortaya çıkması kaçınılmaz. Bu eşitsiz ve bileşik gelişmenin törpülenmesi ise genel anlamda planlı kalkınma modeline, özel anlamda ise planlı kentleşmeye bağlı. Bu çerçevede Anadolu’nun kalkınmasına yönelik önerdiğimiz modelin ana bileşenleri kısaca şu şekilde ifade etmek mümkün: Modelin omurgasını kamu öncülüğünde görece az gelişmiş Anadolu kentlerinde imalat, tarım, turizm ve madencilik gibi sektörlerde tesislerin kurulması oluşturuyor. Az gelişmiş kentlerimizin işsizlik başta olmak üzere yaşadığı sosyo-ekonomik sorunlar göz önüne alınarak, kamu eliyle kurulacak bazı projelerde “sosyal kârlılık” kriteri çerçevesinde işsizlik sorununun çözülmesi hedeflenirken, bazı projelerde ise “kârlılık” kriteri benimsenerek, kurulacak tesislerin az gelişmiş kentlerin sermaye birikimine katkısı amaçlanıyor. Modelin ikinci bileşenini ise, İstanbul’da yer alan sanayi tesislerinin Anadolu’ya taşınmasına yönelik teşvik edici araçlar oluşturmakta. Tüm özendirici önlemlere rağmen, ilk iki politika setinin etkin sonuçlar doğurmaması durumunda ise, üçüncü ve nihai aşamada önerdiğimiz politika devreye giriyor: Yasal/hukuki düzenlemeler ile İstanbul’daki tesislerin Anadolu’daki kentlere yayılması. Bayram Ali Eşiyok</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/istanbul-nasil-kurtulur-2">İstanbul Nasıl Kurtulur?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/ekitap/istanbul-nasil-kurtulur"><strong>İstanbul’un Kurtuluşu Anadolu’dan Geçiyor: Bir Model Önerisinin Ana Çizgileri</strong></a></p>
<p>Doğan Kuban’nın önce HBT dergisinde, sonrasında da HBT portalında yayınlanan “<a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/dogan-kuban-istanbul-ulkeyi-cokertecek-kalkinmaya-engel-noktaya-ulasti"><strong>İstanbul ülkeyi çökertecek, kalkınmaya engel noktaya ulaştı</strong></a>” isimli makalesi oldukça yankı buldu…Kuban söz konusu makalesinde İstanbul’un Anadolu’nun kalkınması önünde nasıl bir bariyer oluşturduğunu çarpıcı bir şekilde çözümlemiş idi: “<em>İstanbul ulaştığı megalopolis boyutlarıyla, ülkenin vücudunun taşıyamayacağı bir koca kafa haline dönüşen, ekonomik etkinliğin yurt yüzüne dengeli yayılmasına engel olan ve Anadolu halkının topraklarını terk ederek ülke tarımını dış dünya pazarına dönmeğe zorlayan, ve sonuçta uluslararası sermayenin aşağı düzeyde bir ortağı olarak fakir halkı tüketici olmaya teşvik eden, giderek Türkiye’nin sömürülen bir topluma dönüşmesine neden olacak bir emme basma mekanizması olarak çalışmaktadır.”</em></p>
<p>Dışa bağımlı bir ekonomide, sermaye, yatırım tercihlerini, ithal girdi ihtiyaçlarını en uygun koşullarda sağlayacağı kentlerden (İstanbul başta olmak üzere İzmir vs.) yana kullanır. Bu sermaye birikiminin bir gereği. Bu nedenle, İstanbul giderek ülkenin tüm kaynaklarını kendine çeken bir kara delik gibi çalışıyor. Büyük sermayenin yatırım tercihlerini İstanbul’dan yana kullanması hizmetler sektörünün ve işgücünün de İstanbul’da yoğunlaşmasına neden oluyor ve başta kentsel maliyetler olmak üzere, devasa boyutlara varan sorunlar İstanbul’u dört bir yandan kuşatıyor.</p>
<p>Kalkınma iktisadının bir alt kolu olarak gelişen <strong>bölgesel kalkınma iktisadı</strong> büyüme kutupları yaklaşımını geliştirdi. Buradaki amaç az gelişmiş bölgelerde cazibe, büyüme kutupları yaratarak bölgesel kalkınma farklılıklarını azaltmak idi. Ancak üretim faktörleri görece az gelişmiş bölgelerde hedeflenen cazibe merkezlerine değil, yatırım için zaten cazip olan büyük metropollere aktı ve eşitsizlikler daha da derinleşti.</p>
<p>Liberal iktisatçılar şimdilerde ise <strong>İstanbul’un finans merkezi</strong> olmasında dem vuruyor. Bilgi iletişim teknolojilerinin bu kadar geliştiği, dolayısıyla sermayenin akışkanlığının hızlandığı bir dünyada fiziki finans merkezleri geliştirmenin mantığı bir yana, yeni sermaye birikimi modeli çerçevesinde İstanbul’a küresel kumarhane ekonomisinin bir parçası olma misyonu biçilmiş durumda.</p>
<p><strong>İstanbul’un ihracattaki payı %52, ithalattaki payı %56</strong></p>
<p>İstanbul’un dış ticaretteki payı %50’nin üzerinde. İstanbul’un 2014 itibariyle ihracattaki payı %52,1, ithalattaki payı ise %56,2. Başka bir ifadeyle, Türkiye 2014 yılında yaklaşık 158 milyar dolar ihracat yapmış. Bunun yaklaşık 82 milyar doları İstanbul’a ait. Türkiye’nin 2014 yılında gerçekleştirdiği 242 milyar dolar ithalatın 136 milyar doları İstanbul tarafından gerçekleştirilmiş (Tablo 1).</p>
<p><strong>Tablo 1:</strong> Dış ticarette İstanbul&#8217;un payı (1000 ABD Doları) (2014) Kaynak: TÜİK veri tabanından hareketle kendi hesaplamamız.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-12892" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/02/t1.png" alt="" width="766" height="249" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/02/t1.png 766w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/02/t1-300x98.png 300w" sizes="(max-width: 766px) 100vw, 766px" /></p>
<p><strong>İstanbul tek başına hizmetlerin %31’ni, sanayi ve gayrisafi katma değerin %27’sini üretiyor: </strong>İstanbul’un 2011 yılı itibariyle Türkiye GSKD içerisindeki payı %27.2, hizmetlerin payı %31, sanayinin payı %27 ve tarımın payı %0.6 olarak gerçekleşmiş (Tablo 2). Kısaca, İstanbul demek Türkiye’nin %30’u demek…</p>
<p><strong>Tablo 2:</strong> İstanbul&#8217;un Türkiye ekonomisi içerisindeki yeri (2011) (%) Kaynak: TÜİK veri tabanından hareketle kendi hesaplamamız.</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-12893" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/02/t2.png" alt="" width="654" height="189" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/02/t2.png 654w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/02/t2-300x87.png 300w" sizes="(max-width: 654px) 100vw, 654px" /></p>
<p>İstanbul’a ilişkin bu genel bulgular yanında, seçilmiş sektörlere ilişkin daha ayrıntılı veriler incelendiğinde (Tablo 3), <strong>İstanbul’un bir kanser hücresi misali nasıl giderek bir patolojiye</strong> dönüştüğünü daha yakından izlemek mümkün. Örneğin, 2014 yılında imalat sanayinde çalışanların ve işyeri sayısının %30’u İstanbul’da yer alırken, cironun %26’sı İstanbul’da yaratılmış. İnşaat sektöründe brüt yatırımların %45’i, cironun %33’ü İstanbul tarafından karşılanmış. Gayrimenkul faaliyetlerinde çalışanların %42’si İstanbul’da istihdam edilmiş vs.</p>
<p><strong>Tablo 3:</strong> İstanbul’un Türkiye ekonomisi içerisindeki yeri (NACE Rev.2) (%) Kaynak: TÜİK veri tabanından hareketle kendi hesaplamamız.</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-12894" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/02/t3.png" alt="" width="943" height="899" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/02/t3.png 943w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/02/t3-300x286.png 300w" sizes="(max-width: 943px) 100vw, 943px" /></p>
<p><strong>Nüfusun beşte biri İstanbul’da</strong></p>
<p>Türkiye’de yaşayan her yüz kişiden yaklaşık 19’u İstanbul’da yaşıyor. Adrese dayalı nüfus kayıt sistemine göre 2015 yılında Türkiye nüfusu 78.741.053 iken, İstanbul’un nüfusu 14.657.434 olarak tespit edilmiş. Buna göre İstanbul nüfusunun Türkiye nüfusu içerisindeki payı %18,6. Başka bir ifadeyle, Türkiye nüfusunun neredeyse beşte biri İstanbul’da yaşıyor.</p>
<p>Kuban, İstanbul makalesinde vurguladığı gibi, “80 milyon nüfuslu Almanya’nın en büyük kenti ve başkenti Berlin’in nüfusu 4 milyondan az” iken, İstanbul’un nüfusu 15 milyona dayanmış. Almanya kentlerini planlarken, Türkiye plansız, programsız, günlük yaşamanın maliyetini ödüyor.</p>
<p><strong>Geleneksel araçlar Anadolu’nun kalkınmasında başarısız…</strong></p>
<p>Geleneksel bölgesel kalkınma araçları Anadolu’nun kalkınmasında son derece başarısız. En geleneksel bölgesel/kentsel kalkınma araçlarının başında teşvikler geliyor. Teşviklerin bölgesel dağılımı (20 Haziran 2012-Mayıs 2016 dönemi için) incelendiğinde, bölgesel teşviklerden aslan payını en gelişmiş bölge olan İstanbul’un (1.Bölge) aldığı izleniyor. İstanbul’u %17 pay ile 2.Bölge, %14 pay ile 3.Bölge, %11 pay ile 4.Bölge, %6 pay ile 5.Bölge ve %5 pay ile 6.Bölge izlemiş.</p>
<p>Kısaca, bölgesel gelişme ile teşviklerden alınan pay arasında güçlü bir korelasyon söz konusu. En gelişmiş bölge en yüksek payı, en az gelişmiş bölge ise en düşük payı almış.</p>
<p>Tek başına bu bulgu dahi, teşviklerin bölgesel eşitsizlikleri dengelemede başarısız kaldığını, teşviklere dayalı kalkınma politikasının etkin sonuçlar vermediğini ortaya koyuyor.</p>
<p><strong>Bir model önerisinin ana çizgileri</strong></p>
<p>Kapitalizm eşitsiz ve bileşik gelişme yasasına göre işliyor. Bu dinamiğe, çevre ekonomilere özgü nitelikler de eklendiğinde, İstanbul gibi mega kentlerin ortaya çıkması kaçınılmaz. Bu eşitsiz ve bileşik gelişmenin törpülenmesi ise genel anlamda planlı kalkınma modeline, özel anlamda ise planlı kentleşmeye bağlı.</p>
<p>Bu çerçevede Anadolu’nun kalkınmasına yönelik önerdiğimiz modelin ana bileşenleri kısaca şu şekilde ifade etmek mümkün: Modelin omurgasını kamu öncülüğünde görece az gelişmiş Anadolu kentlerinde imalat, tarım, turizm ve madencilik gibi sektörlerde tesislerin kurulması oluşturuyor. Az gelişmiş kentlerimizin işsizlik başta olmak üzere yaşadığı sosyo-ekonomik sorunlar göz önüne alınarak, kamu eliyle kurulacak bazı projelerde “sosyal kârlılık” kriteri çerçevesinde işsizlik sorununun çözülmesi hedeflenirken, bazı projelerde ise “kârlılık” kriteri benimsenerek, kurulacak tesislerin az gelişmiş kentlerin sermaye birikimine katkısı amaçlanıyor.</p>
<p><strong>Modelin ikinci bileşenini ise</strong>, İstanbul’da yer alan sanayi tesislerinin Anadolu’ya taşınmasına yönelik teşvik edici araçlar oluşturmakta. Tüm özendirici önlemlere rağmen, ilk iki politika setinin etkin sonuçlar doğurmaması durumunda ise, <strong>üçüncü ve nihai aşamada önerdiğimiz politika</strong> devreye giriyor: <strong>Yasal/hukuki düzenlemeler ile İstanbul’daki tesislerin Anadolu’daki kentlere yayılması</strong>.</p>
<p><strong>Bayram Ali Eşiyok</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/istanbul-nasil-kurtulur-2">İstanbul Nasıl Kurtulur?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">12891</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Gezici Matematik TIR&#8217;ı Anadolu&#8217;da çocuklarla buluşuyor</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/duyurular/gezici-matematik-tiri-anadoluda-cocuklarla-bulusuyor</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 06 Nov 2018 12:35:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Duyuru ve Etkinlikler]]></category>
		<category><![CDATA[alp ayaydın]]></category>
		<category><![CDATA[anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[matematik]]></category>
		<category><![CDATA[tales matematik müzesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=11956</guid>

					<description><![CDATA[<p>Minik Eller Büyük Hayaller sosyal sorumluluk platformu, çocukları geleceğe hazırlamak felsefesiyle matematikten kodlamaya, kültür ve sanattan eğitime kadar birçok alanda gerçekleştirdiği projelerine bir yenisini daha ekledi. Platform, Aydın’daki Tales Matematik Müzesi’nden materyal örneklerinin bulunduğu gezici TIR’ı Anadolu’daki çocuklarla buluşturmak üzere proje başlattı. Toplam 34 adet modül ve beş ayrı atölyeyle ilk aşamada 16 ili ziyaret edecek olan gezici TIR, Anadolu’da on binlerce çocuğun matematiğin heyecanlı dünyasını keşfetmelerini sağlamayı hedefliyor. Gezici TIR’ı ziyaret eden çocuklar, matematiği uygulamalı olarak yeniden keşfediyor, atölye çalışmalarına katılarak matematiğin günlük hayatımıza olan etkilerini gözlemleme fırsatı yakalıyor. QNB Finansbank, gezici TIR’ın yanı sıra Tales Matematik Müzesi’nin de sponsorluğunu yürütüyor. Banka olarak, Minik Eller Büyük Hayaller platformu kapsamında çocuklar geleceğe hazırlanırken yanlarında olmayı misyon edindiklerini belirten QNB Finansbank Genel Müdürü Temel Güzeloğlu, “Bu projeyle çocuklarımızın çeşitli atölye çalışmalarıyla matematiği uygulamalı şekilde öğrenerek hem eğlenceli vakit geçirmelerini hem de matematiğe olan ilgilerini artırmayı amaçlıyoruz. Çünkü bir çocuğun hayatına dokunmanın geleceğin yenilikçi liderlerine katkıda bulunmak olduğuna inanıyor, Türkiye’nin geleceğine güveniyoruz” ifadelerini kullandı. Matematik korkulacak bir şey değil Tales Matematik Müzesi Kurucusu Alp Ayaydın ise, “Bu projeyle amacımız 16 ilde on binlerce çocuğumuzun matematiğe dokunmasını sağlamak ve matematiğe karşı bugüne dek gelişmiş korkularının üstesinden gelmelerine yardımcı olmaktır. Ülkemizin gelecekteki Cahit Arf’larını, Aziz Sancar’larını, Einstein’larını birlikte keşfedeceğiz, onların önünü açarak ülkemize değer katmalarını sağlayacağız” dedi. Tales Matematik Müzesi gezici TIR’ı, ilk 3 durağı olan Denizli, İzmir ve Çanakkale’de şu ana kadar 10 bine yakın çocuğu ağırladı. Bu hafta Artvin’de olan gezici TIR’ın durakları şu şekilde olacak: Erzurum, Trabzon, Erzincan, Diyarbakır, Şanlıurfa, Kayseri, Adana, Konya, Ankara, Eskişehir, İstanbul ve Edirne.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/duyurular/gezici-matematik-tiri-anadoluda-cocuklarla-bulusuyor">Gezici Matematik TIR&#8217;ı Anadolu&#8217;da çocuklarla buluşuyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Minik Eller Büyük Hayaller sosyal sorumluluk platformu, çocukları geleceğe hazırlamak felsefesiyle matematikten kodlamaya, kültür ve sanattan eğitime kadar birçok alanda gerçekleştirdiği projelerine bir yenisini daha ekledi.</p>
<p>Platform, Aydın’daki Tales Matematik Müzesi’nden materyal örneklerinin bulunduğu gezici TIR’ı Anadolu’daki çocuklarla buluşturmak üzere proje başlattı. Toplam 34 adet modül ve beş ayrı atölyeyle ilk aşamada 16 ili ziyaret edecek olan gezici TIR, Anadolu’da on binlerce çocuğun matematiğin heyecanlı dünyasını keşfetmelerini sağlamayı hedefliyor. Gezici TIR’ı ziyaret eden çocuklar, matematiği uygulamalı olarak yeniden keşfediyor, atölye çalışmalarına katılarak matematiğin günlük hayatımıza olan etkilerini gözlemleme fırsatı yakalıyor.</p>
<p>QNB Finansbank, gezici TIR’ın yanı sıra Tales Matematik Müzesi’nin de sponsorluğunu yürütüyor. Banka olarak, Minik Eller Büyük Hayaller platformu kapsamında çocuklar geleceğe hazırlanırken yanlarında olmayı misyon edindiklerini belirten QNB Finansbank Genel Müdürü Temel Güzeloğlu, “Bu projeyle çocuklarımızın çeşitli atölye çalışmalarıyla matematiği uygulamalı şekilde öğrenerek hem eğlenceli vakit geçirmelerini hem de matematiğe olan ilgilerini artırmayı amaçlıyoruz. Çünkü bir çocuğun hayatına dokunmanın geleceğin yenilikçi liderlerine katkıda bulunmak olduğuna inanıyor, Türkiye’nin geleceğine güveniyoruz” ifadelerini kullandı.</p>
<p><strong>Matematik korkulacak bir şey değil</strong></p>
<p>Tales Matematik Müzesi Kurucusu Alp Ayaydın ise, “Bu projeyle amacımız 16 ilde on binlerce çocuğumuzun matematiğe dokunmasını sağlamak ve matematiğe karşı bugüne dek gelişmiş korkularının üstesinden gelmelerine yardımcı olmaktır. Ülkemizin gelecekteki Cahit Arf’larını, Aziz Sancar’larını, Einstein’larını birlikte keşfedeceğiz, onların önünü açarak ülkemize değer katmalarını sağlayacağız” dedi.</p>
<p>Tales Matematik Müzesi gezici TIR’ı, ilk 3 durağı olan Denizli, İzmir ve Çanakkale’de şu ana kadar 10 bine yakın çocuğu ağırladı. Bu hafta Artvin’de olan gezici TIR’ın durakları şu şekilde olacak: Erzurum, Trabzon, Erzincan, Diyarbakır, Şanlıurfa, Kayseri, Adana, Konya, Ankara, Eskişehir, İstanbul ve Edirne.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/duyurular/gezici-matematik-tiri-anadoluda-cocuklarla-bulusuyor">Gezici Matematik TIR&#8217;ı Anadolu&#8217;da çocuklarla buluşuyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">11956</post-id>	</item>
		<item>
		<title>&#8216;Arkeolojinin Delikanlısı&#8217; Muhibbe Darga yaşamını yitirdi</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/arkeolojinin-delikanlisi-muhibbe-darga-yasamini-yitirdi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 06 Mar 2018 13:27:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[arkeolog]]></category>
		<category><![CDATA[arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Arkeolojinin Delikanlısı]]></category>
		<category><![CDATA[dilbilimci]]></category>
		<category><![CDATA[Emine Çaykara]]></category>
		<category><![CDATA[filoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Hititler]]></category>
		<category><![CDATA[Hititolog]]></category>
		<category><![CDATA[kazı]]></category>
		<category><![CDATA[Muhibbe Darga]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=9480</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye arkeolojisinin en önemli isimlerinden biri olan arkeolog, Hititolog ve dilbilimci Prof. Dr. Muhibbe Darga hayatını kaybetti. Muhibbe Darga kimdir? I. Abdülhamid&#8217;in başmabeyncisi Darugazade Mehmet Emin Bey&#8217;in torunu olan Darga, Erenköy Kız Lisesi&#8217;nin ardından İstanbul Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’nde, arkeoloji ve eskiçağ filolojisi eğitimi aldı. Alanında öncü olan Ord. Prof. Arif Müfid Mansel, Prof. Dr. H. Th. Bossert, Prof. Dr. E. Bosch’in gibi hocalardan dersler aldı. Region kazılarında çalıştı ve Anadolu keşif gezilerine katıldı. Lisans tezini Prof. Dr. Th. Bossert denetiminde tamamladıktan sonra aynı hocanın kürsüsünde lisans tezini ve doktorasını yaptı. Bir dönem Güneydoğu Anadolu’da Elazığ ve Muş’ta çeşitli liselerde hocalık yaptı. 1947&#8217;de doktor, 1965&#8217;te doçent ve 1973&#8217;te profesör oldu. Karatepe, Gedikli ve Değirmentepe kazılarına katıldı. Şemsiyetepe ve Şarhöyük kazılarına başkanlık etti. Side dilinin çözümüne katkıda bulundu. Birçok makalenin yanı sıra Eski Anadolu&#8217;da Kadın adlı bir kitabı vardır. 1986 yılında Eskişehir Ana¬dolu Üniversitesi Rektörü Yılmaz Büyükerşen’in daveti üzerine Sinema ve Televizyon Bölümü’nün yüksek lisans öğrencilerine ‘Anadolu Uygarlıkları’ konulu dersler verdi. Yurtiçinde ve ayrıca yurtdışında Floransa’da Aşağı Fırat Havzası Kazıları ve Roma’da Hitit Sanatı hakkında seri konferanslar verdi. Avrupa sergi kataloglarına, yazılarıyla bilimsel katkıda bulundu. Karahna Şehri Kült Envanteri, Eski Anadolu’da Kadın, alanında önemli bir kaynak olan Hitit Mimarlığı 1 &#8211; Arkeolojik ve Filolojik Veriler, kazı anılarını içeren Kazı Başkanının Karavanası isimli kitapları yazdı. 2008 yılında Taner Tarhan, Aksel Tibet ve Erkan Konyar’ın editörlüğünde Sadberk Hanım Müzesi Yayınları tarafından Muhibbe Darga Armağanı kitabı yayınlan­mıştır. Muhibbe Darga, ilk Türk seyyahlarından da olan büyük babası Mehmet Emin Bey&#8217;in anılarını 2009 yılında İstanbul&#8217;dan Asya-yı Vusta&#8217;ya Seyahat adıyla derledi. Arkeolog ve yazar Emine Çaykara&#8217;nın kendisiyle yaptığı ayrıntılı bir söyleşiden oluşan biyografisi 2002 yılında Arkeolojinin Delikanlısı Muhibbe Darga Kitabı adıyla yayımlandı. Kitapta, 1940’larda at üstünde Anadolu’da keşif gezilerine katılmış, çok değerli bilim insanlarının yanında eğitim görmüş ve Hititlerin dünyasını yaşamının merkezi yapmış Muhibbe Darga’nın hayatından önemli kesitler yer alıyor. Darga, söyleşi sırasında Emine Çaykara ile üzerine çöp dökülen tarihi alanlar, bugün nerede olduğu bilinmeyen anıtlar, kazısı için cebinden para harcayan arkeologlarla ve birçok konuyla ilgili ilginç anılar da paylaşıyor.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/arkeolojinin-delikanlisi-muhibbe-darga-yasamini-yitirdi">&#8216;Arkeolojinin Delikanlısı&#8217; Muhibbe Darga yaşamını yitirdi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye arkeolojisinin en önemli isimlerinden biri olan arkeolog, Hititolog ve dilbilimci Prof. Dr. Muhibbe Darga hayatını kaybetti.</p>
<p><strong>Muhibbe Darga kimdir?</strong></p>
<p>I. Abdülhamid&#8217;in başmabeyncisi Darugazade Mehmet Emin Bey&#8217;in torunu olan Darga, Erenköy Kız Lisesi&#8217;nin ardından İstanbul Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’nde, arkeoloji ve eskiçağ filolojisi eğitimi aldı. Alanında öncü olan Ord. Prof. Arif Müfid Mansel, Prof. Dr. H. Th. Bossert, Prof. Dr. E. Bosch’in gibi hocalardan dersler aldı. Region kazılarında çalıştı ve Anadolu keşif gezilerine katıldı. Lisans tezini Prof. Dr. Th. Bossert denetiminde tamamladıktan sonra aynı hocanın kürsüsünde lisans tezini ve doktorasını yaptı. Bir dönem Güneydoğu Anadolu’da Elazığ ve Muş’ta çeşitli liselerde hocalık yaptı.</p>
<p>1947&#8217;de doktor, 1965&#8217;te doçent ve 1973&#8217;te profesör oldu. Karatepe, Gedikli ve Değirmentepe kazılarına katıldı. Şemsiyetepe ve Şarhöyük kazılarına başkanlık etti. Side dilinin çözümüne katkıda bulundu. Birçok makalenin yanı sıra Eski Anadolu&#8217;da Kadın adlı bir kitabı vardır. 1986 yılında Eskişehir Ana¬dolu Üniversitesi Rektörü Yılmaz Büyükerşen’in daveti üzerine Sinema ve Televizyon Bölümü’nün yüksek lisans öğrencilerine ‘Anadolu Uygarlıkları’ konulu dersler verdi.</p>
<p>Yurtiçinde ve ayrıca yurtdışında Floransa’da Aşağı Fırat Havzası Kazıları ve Roma’da Hitit Sanatı hakkında seri konferanslar verdi. Avrupa sergi kataloglarına, yazılarıyla bilimsel katkıda bulundu. <strong>Karahna Şehri Kült Envanteri</strong>, <strong>Eski Anadolu’da Kadın</strong>, alanında önemli bir kaynak olan <strong>Hitit Mimarlığı 1 &#8211; Arkeolojik ve Filolojik Veriler</strong>, kazı anılarını içeren <strong>Kazı Başkanının Karavanası</strong> isimli kitapları yazdı. 2008 yılında Taner Tarhan, Aksel Tibet ve Erkan Konyar’ın editörlüğünde Sadberk Hanım Müzesi Yayınları tarafından <strong>Muhibbe Darga Armağanı</strong> kitabı yayınlan­mıştır.</p>
<p>Muhibbe Darga, ilk Türk seyyahlarından da olan büyük babası Mehmet Emin Bey&#8217;in anılarını 2009 yılında <strong>İstanbul&#8217;dan Asya-yı Vusta&#8217;ya Seyahat</strong> adıyla derledi. Arkeolog ve yazar <strong>Emine Çaykara&#8217;</strong>nın kendisiyle yaptığı ayrıntılı bir söyleşiden oluşan biyografisi 2002 yılında <strong>Arkeolojinin Delikanlısı Muhibbe Darga</strong> Kitabı adıyla yayımlandı.</p>
<p>Kitapta, 1940’larda at üstünde Anadolu’da keşif gezilerine katılmış, çok değerli bilim insanlarının yanında eğitim görmüş ve Hititlerin dünyasını yaşamının merkezi yapmış Muhibbe Darga’nın hayatından önemli kesitler yer alıyor. Darga, söyleşi sırasında Emine Çaykara ile üzerine çöp dökülen tarihi alanlar, bugün nerede olduğu bilinmeyen anıtlar, kazısı için cebinden para harcayan arkeologlarla ve birçok konuyla ilgili ilginç anılar da paylaşıyor.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/arkeolojinin-delikanlisi-muhibbe-darga-yasamini-yitirdi">&#8216;Arkeolojinin Delikanlısı&#8217; Muhibbe Darga yaşamını yitirdi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">9480</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Ardahanlı çocuklar bilimle buluştu</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/ardahanli-cocuklar-bilimle-bulustu</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 06 Jun 2017 12:09:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[bayer]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim Tohumları Ekibi]]></category>
		<category><![CDATA[çocuklar]]></category>
		<category><![CDATA[deney]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Genç Bilim Elçileri Projesi]]></category>
		<category><![CDATA[laboratuvar]]></category>
		<category><![CDATA[toplum gönüllüleri vakfı]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=6750</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bayer Genç Bilim Elçileri Projesi’nin gezici birimi Bilim Tohumları Ekibi, Ardahan’da çocuklarla buluştu. Proje için özel olarak tasarlanan araç ve ekipmanlarıyla Ardahan il sınırı içinde Çayırbaşı Köyü, Çardaklı Köyü ve Samandöken Köyü’nde 232 çocukla bir araya gelen ekip, 9-12 yaş grubu çocuklarla eğlenceli bilim etkinlikleri gerçekleştirdi. Çocukların başta doğa olayları olmak üzere etraflarında olup bitenleri sorgulaması ve araştırması hedeflenen etkinliklerde, projede gönüllülük yapan üniversite öğrencisi gençler de yer aldı. Türkiye’nin gezen laboratuvarı: Bilim Tohumları Ekibi Türkiye’yi köy köy gezen ekip, gittikleri yerlerde köy kahvesi, okul bahçesi gibi alanlarda çocuklarla buluşuyor. Gezici araçlarında taşıdıkları portatif masa, sandalye ve çadırları ile renkli ve bir o kadar eğlenceli bir etkinlik alanı hazırlayan ekip, çocukların da dâhil olduğu yedi eğlenceli deney yapıyor. Uzman danışmanların hazırladığı eğitim programına katılarak “Bilim Elçisi” olan gönüllü gençler, çocukları soru sorma konusunda yüreklendirerek, bilim üzerine düşünmek için laboratuvar koşullarının mecburi olmadığını vurguluyor. Genç Bilim Elçileri Projesi nedir? Bayer&#8217;in Toplum Gönüllüleri Vakfı (TOG) ile birlikte gerçekleştirdiği “Bayer Genç Bilim Elçileri” projesi ilköğretim çağındaki çocukları gelecekte bilim insanı olma yönünde yüreklendirerek Türkiye’de bilimin gelişimine katkı sağlamayı amaçlıyor. Projenin iki aşaması bulunuyor. Öncelikle gönüllü üniversite öğrencilerinden oluşan Bilim Elçileri, “Bilim Okuryazarlığı” başlığında formal olmayan eğitim modülleriyle tasarlanmış bir eğitime katılıyor. Ardından ilköğretim çağındaki çocukların bilime ilgi duymalarını ve bilimi sevmelerini sağlamak üzere, ilköğretim okullarında bir dizi etkinliği hayata geçiriyor. Etkinlik faaliyetleri, haftalık ders saatleri dikkate alınarak okullarda gerçekleştiriliyor. Etkinliklerde çocukların ilgisini çeken ve Bayer’in küresel iş stratejileriyle örtüşen; artan ve yaşlanan dünya nüfusu, artan enerji talebi, artan gıda ve yem ihtiyacı, artan yaşam kalitesi ve azalan kaynaklar gibi dünyanın geleceğini ilgilendiren mega trendlere farkındalık oluşturacak yedi eğlenceli deney yapılıyor. Bilim Tohumları Ekibi ise Bayer’in Türkiye’deki 60. yıl dönümüne özel geliştirilen bir uzantısı olarak 2014 yılında hayata geçirildi. Bilim Tohumları Ekibi, gezici bir eğitim aracı ile yola çıkarak köy köy dolaşıyor ve kırsal yerleşimdeki çocuklar ile buluşuyor. Bugüne kadar yaklaşık 67.000 km kat eden ekip 196 noktada çocuklarla buluştu. Proje ödül aldı İngiltere’nin en saygın ödüllerinden Best Business Awards’da “En İyi Kurumsal Sosyal Sorumluluk” ve The International CSR Excellence Awards ödüllerine layık görülen Bayer Genç Bilim Elçileri Projesi kapsamında, son beş yılda 1.750 gönüllü bilim elçisi ile 22.860 öğrenciyle bir araya gelindi. Nerelere gidecekler? Ekip, Mayıs &#8211; Kasım 2017 dönemi boyunca Erzincan, Burdur, Amasya, Muş, Kayseri, Aksaray, Karaman ve Kütahya’da çocuklarla buluşacak.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/ardahanli-cocuklar-bilimle-bulustu">Ardahanlı çocuklar bilimle buluştu</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bayer <strong>Genç Bilim Elçileri Projesi</strong>’nin gezici birimi <strong>Bilim Tohumları Ekibi</strong>, Ardahan’da çocuklarla buluştu.</p>
<p>Proje için özel olarak tasarlanan araç ve ekipmanlarıyla Ardahan il sınırı içinde Çayırbaşı Köyü, Çardaklı Köyü ve Samandöken Köyü’nde 232 çocukla bir araya gelen ekip, 9-12 yaş grubu çocuklarla eğlenceli bilim etkinlikleri gerçekleştirdi. Çocukların başta doğa olayları olmak üzere etraflarında olup bitenleri sorgulaması ve araştırması hedeflenen etkinliklerde, projede gönüllülük yapan üniversite öğrencisi gençler de yer aldı.</p>
<p><strong>Türkiye’nin gezen laboratuvarı: Bilim Tohumları Ekibi</strong></p>
<p>Türkiye’yi köy köy gezen ekip, gittikleri yerlerde köy kahvesi, okul bahçesi gibi alanlarda çocuklarla buluşuyor. Gezici araçlarında taşıdıkları portatif masa, sandalye ve çadırları ile renkli ve bir o kadar eğlenceli bir etkinlik alanı hazırlayan ekip, çocukların da dâhil olduğu yedi eğlenceli deney yapıyor. Uzman danışmanların hazırladığı eğitim programına katılarak “Bilim Elçisi” olan gönüllü gençler, çocukları soru sorma konusunda yüreklendirerek, bilim üzerine düşünmek için laboratuvar koşullarının mecburi olmadığını vurguluyor.</p>
<p><strong>Genç Bilim Elçileri Projesi nedir?</strong></p>
<p>Bayer&#8217;in Toplum Gönüllüleri Vakfı (TOG) ile birlikte gerçekleştirdiği “Bayer Genç Bilim Elçileri” projesi ilköğretim çağındaki çocukları gelecekte bilim insanı olma yönünde yüreklendirerek Türkiye’de bilimin gelişimine katkı sağlamayı amaçlıyor.</p>
<p>Projenin iki aşaması bulunuyor. Öncelikle gönüllü üniversite öğrencilerinden oluşan Bilim Elçileri, “Bilim Okuryazarlığı” başlığında formal olmayan eğitim modülleriyle tasarlanmış bir eğitime katılıyor. Ardından ilköğretim çağındaki çocukların bilime ilgi duymalarını ve bilimi sevmelerini sağlamak üzere, ilköğretim okullarında bir dizi etkinliği hayata geçiriyor.</p>
<p>Etkinlik faaliyetleri, haftalık ders saatleri dikkate alınarak okullarda gerçekleştiriliyor. Etkinliklerde çocukların ilgisini çeken ve Bayer’in küresel iş stratejileriyle örtüşen; artan ve yaşlanan dünya nüfusu, artan enerji talebi, artan gıda ve yem ihtiyacı, artan yaşam kalitesi ve azalan kaynaklar gibi dünyanın geleceğini ilgilendiren mega trendlere farkındalık oluşturacak yedi eğlenceli deney yapılıyor.</p>
<p>Bilim Tohumları Ekibi ise Bayer’in Türkiye’deki 60. yıl dönümüne özel geliştirilen bir uzantısı olarak 2014 yılında hayata geçirildi. Bilim Tohumları Ekibi, gezici bir eğitim aracı ile yola çıkarak köy köy dolaşıyor ve kırsal yerleşimdeki çocuklar ile buluşuyor. Bugüne kadar yaklaşık 67.000 km kat eden ekip 196 noktada çocuklarla buluştu.</p>
<p><strong>Proje ödül aldı</strong></p>
<p>İngiltere’nin en saygın ödüllerinden Best Business Awards’da “En İyi Kurumsal Sosyal Sorumluluk” ve The International CSR Excellence Awards ödüllerine layık görülen Bayer Genç Bilim Elçileri Projesi kapsamında, son beş yılda 1.750 gönüllü bilim elçisi ile 22.860 öğrenciyle bir araya gelindi.</p>
<p><strong>Nerelere gidecekler?</strong></p>
<p>Ekip, <strong>Mayıs &#8211; Kasım 2017</strong> dönemi boyunca Erzincan, Burdur, Amasya, Muş, Kayseri, Aksaray, Karaman ve Kütahya’da çocuklarla buluşacak.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/ardahanli-cocuklar-bilimle-bulustu">Ardahanlı çocuklar bilimle buluştu</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">6750</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Osmanlı Matematik kitabı ne zaman yazdı?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/osmanli-matematik-kitabi-ne-zaman-yazdi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Doğan Kuban]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 06 Apr 2017 13:00:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Doğan Kuban]]></category>
		<category><![CDATA[anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[arap]]></category>
		<category><![CDATA[astronom]]></category>
		<category><![CDATA[batı]]></category>
		<category><![CDATA[farsça]]></category>
		<category><![CDATA[firdevsi]]></category>
		<category><![CDATA[ilim]]></category>
		<category><![CDATA[kitap]]></category>
		<category><![CDATA[kurtuluş savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[matematik]]></category>
		<category><![CDATA[mevlana]]></category>
		<category><![CDATA[müneccim]]></category>
		<category><![CDATA[mustafa kemal atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[ömer hayyam]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[rönesans]]></category>
		<category><![CDATA[Takiyüddin]]></category>
		<category><![CDATA[Topçu Okulu Humbarahane]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=6021</guid>

					<description><![CDATA[<p>Osmanlı meraklıları herhalde Osmanlı matematikçilerini de merak ederler! Onlara Osmanlıların matematik tarihinde hiçbir yerleri olmadığını başından haber verip bunun cezasını nasıl çektiğimizi anlatmak istiyorum. Doğan Kuban Matematik bilen astronomlara müneccim olarak bakıp, Orta Asya’dan müneccim olarak çağrılan Ali Kuşçu’yu, Şam’dan da aynı sıfatla çağrılan Takiyüddin’i Osmanlı matematikçisi göstermek gibi, şarlatanlıktan vazgeçersek, Osmanlı’nın yetiştirdiği bir matematikçi yok. Ama bu günün insanı matematiği cebinde taşıyor. Cepteki telefonlar, evdeki, iş yerlerindeki bilgisayarlar, alış veriş merkezlerinin kasaları, bankalar, ordunun topları, füzeleri, uçaklar, otomobiller, makinalar, inşa edilen yapılar, köprüler, tüneller tümü matematiğe dayalı bilimsel ve teknik kuram ve uygulamalara oturuyor. Osmanlı matematik tarihi yok İlkokulda öğrendiğiniz artı, eksi, çarpı, bölü işaretlerini içeren kitaplar Osmanlı döneminde ne zaman basılmış? İçinizde bilen var mı? Araplar Hintlilerden, Avrupalılar İspanya Müslümanlarından aldıkları için, Arap rakamları denilen rakamlarla basılmış kitap olarak ve 12. yüzyılda yaşamı ve cebir hesabının yaratıcısı olarak bilinen Harezmi’nin adını, basılmış kitapta gören Osmanlılar hangi yüzyılın insanlarıydı? Bunları bilemezsiniz. Çünkü Osmanlı matematik tarihi diye bir şey yok. Rönesans’a kâfir işi diye bakan Osmanlı, dünya egemenliğini Avrupa’ya, yani karşı olduğu Hıristiyanlara kaptırmış. Osmanlı medresesi ne Rönesans’tan ne de Harezmi’den söz eder. Bu suskunluk, ister bilgisizlikten ister dinsel ideolojiden kaynaklansın, bir bilim düşmanlığı işaretidir. Osmanlı tarihinin medreselilerle ilgili en önemli kitabı Taşköprülüzade’nin Şakayı’ı Numaniye’sidir. Ünlü Osmanlı bilim adamlarını (!), yani ünlü mollaları anlatır. Osmanlıcı vatandaşların bu kitaptan haberi olanlar doğal olarak çok azdır. Oradaki listeye bakarsanız matematikle ilgili bir iki ad bulabilirsiniz. Fakat ne ürettiklerine ilişkin bir şey bulamazsınız. Matematik mi? O da ne? 18. yüzyılda Osmanlılar arasında matematikten haberli bir molla olmadığı için, Osmanlı’nın sarıldığı son kurtarıcı olan ordunun batılı bilgilerle yetişmesi gerektiği zaman kurulan ilk Topçu Okulu Humbarahane oldu (1738). O zaman için bu tür bir mühendis okulunun programını anlayacak Osmanlı olmadığı için, başına Fransız kontu Bonneval (Humbaracı Ahmet paşa) getirildi. Daha önce Avusturya İmparatoru için de çalışmıştı. Bugün bu şanlı cahil çağı, ne olduğunu bilmeden seven romantik sevgilileri var. Osmanlıyı ağızlarından düşürmeyenlerin Osmanlıyı neden öğrenmediklerini düşünürüm. Şimdi anlıyorum. Onları kendi cehaletlerine yakın buluyorlar. Bilgisizlik ortak bir özellik. Şirketler teknoloji ithal ediyorlar. Profesörler kes- yapıştır yöntemi kullanıyor. Öğrenciler de İngilizce öğrenen müşteri ve tüketiciler oluyor. Şimdi yabancılar paşa ya da işgal askeri değil. Kredi ile para veren yabancı bankalar ve Türkiye’yi satın alan (pardon, Türkiye’ye yatırım yapan) birileri. Bu, uluslararası kapitalizmin evrensel mekanizması. Alan da veren de memnun. Üstelik evrensel bir ağ içinde bir para dönüşüm sistemi. Burada ulusal politika yok. Satıcılara uyum var. Sadece, adları farklı olsa da, simgesel olarak molla ve sultan gerekiyor. Bu çok iyi işleyen sistemde para paritelerini iyi bilmek gerek. Derleme dilde ne yazılır? Sevgili Okuyucular, Bu toplum ne zamandan bu yana nal topluyor? Şu soruların yanıtlarını araştırın. Dünya matematikçileri arasında Osmanlı var mı? Hiç olmamış. Ömer Hayyam gibi hem dünyanın bildiği bir şair hem matematikçi var mı? Hayyam’dan esinlenip rübai yazmış var. Ama matematiğinden esinlenen matematikçi olmamış. Farsça eski ve kendi içine oldukça saf kalmış bir dildi. Osmanlıca denen derleme dilde, yetenekli olanlar da, özgün bir şiir yazamadılar. Bugün bizim Türk dilli Müslüman halkın bir kimlik sorununun dilsizlikle ilişkisi var. Tarihi anımsamakta her zaman yarar vardır: Ertuğrul’un oğlu Osman adıyla Türklükten Araplığa terfi etmiş (!?) Arap halifesinin adı devlete verilmiş, yetişmemiş dile verilmiş. O zaman Ukraynalı bir esir kız da Osmanlı valide sultanı oluvermiş. Osmanlıca Türkçe olmaktan çıkınca Arapça, Farsça kullanmak bir tür asalet gösterisine dönüşmüş. Şimdi ‘bye bye’ diyen köylüler gibi. Çok ucuz bir dönüşüm. Osmanlıca sayısı az okumuşun kimliği olunca, kimse dünya edebiyatına girecek bir yapıt yaratamamış. Kendi içimizde caka satmışız. Yetenekli olanlar da harcanmış. Bu Esperanto, Osmanlı ve Türk cehaletinin temelidir. Bu halk dilini dışlamıştır. Halk da onu dışlamıştır. Mevlana kitabını Farsça yazdı İbni Sina’nın göç ettiği Samani Buhara’sı gelişmiş bir kentti. İbni Sina, Gazneli Mahmut’un devamlı izlemesinden kaçarak İsfahan’a sığınmıştı. Fakat Selçuk İsfahanı belki onu kabul etmezdi. Günümüz Türk tarihçileri Mevlana’yı Anadolu kültürünün parçası olarak görürler. Mevlevilik ve tasavvuf bağlamında bu doğrudur. Fakat Dünya, Mesnevi şairini İranlı görür. Türkçeyi hor gören divan şairleri Türk şiirini dünya sahnesine çıkaramadılar. İslam ile Arapçayı, Fars edebi kültürü ve Farsçayı, İran’ın İslam yorumunu, tasavvufu ithal ettik. Bugün ithal mallarını ve modayı nasıl kullanıyorsak, o zaman da, iyi taklitçiler vardı. Mevlana, babası Bahattin Velet ile Türkiye’ye geldi. Ama kitabını Farsça yazdı. Tarikat de kurdu. Ama biz Mevlana yetiştiremedik. Dünya Mevlana’yı Türk değil, İran şairi olarak biliyor. İbni Sina’ın yaşadığı Samani Buhara’sı, Selçuklu Isfahan’ından ileri olabilir. Öyle bir ortam Mengücek Erzincan’ında yoktu. Mevlana’yı günlük yaşam dışında Türkçe öğrenmeye teşvik edecek bir kültürel ortam Konya’da da olmadı. Osmanlı çağı Türk dilinin edebiyatını yaratmadı. Evrensel olamayan bir şiir üslubu yarattı. Ama Firdevsi, Hayyam, Hafız ne de Sadi Osmanlı’dan çıkamadı. Özgün katkı: Askeri eğitim Osmanlı&#8217;nın İslam tarihine özgün katkısı İslam’ı Batıya karşı yüzyıllarca savunması ve geliştirmeye çalıştığı askeri eğitimdir. Sadrazam Nevşehirli İbrahim Paşanın öldürülmesinden sonra 1. Mahmut zamanında açılan Humbarahane (Topçu) okulunun kurucusu Fransız kontu Bonneval (Humbaracı Ahmet Paşa) oldu. Mühendishane-i Bahri-i Hümayunu da Fransızlar kurdular. Bu Avrupa vesayeti, Düyun-u Umumiye’ye kadar sürdü. Medrese 19. yüzyıl sonuna kadar üniversitenin açılıp yürümesine olanak vermedi. Bektaşi yeniçeriler her zaman Sünni medrese ile birlikte kargaşa çıkardılar. Bu da Tanzimat’a kadar sürdü. Geç kalmıştık. Karagöz oyunu Mustafa Kemal ve etrafında Kurtuluş Savaşı’nda can ve emek koyanlar, sosyal devrimler aşamasında Türkiye’de küçük, inançlı bir azınlıktı. 1950’den sonra Anglo-Amerikan politikasının İslam dünyası planı uygulanmaya başlayınca, Türkiye İslam dünyasına entegre edilmeye çalışıldı. 15 yılda başardığımız olağanüstü çağdaşlaşma enerjisi, özellikle 1980’den sonra törpülendi. Bugünkü mücadele kültürel içeriği boş, niteliksiz bir politik çekişmedir. İslam’ın 12. yüzyılda Rönesans bileşeni olacak nitelikteki entelektüel atılımı ile karşılaştırınca, yaşamları çağdaş teknoloji tüketimi ile geçenlerin, kendi hayallerini dünya sahnesinde sergiledikleri karagöz oyunundan öte bir nitelik taşımıyor. Doğan Kuban</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/osmanli-matematik-kitabi-ne-zaman-yazdi">Osmanlı Matematik kitabı ne zaman yazdı?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlı meraklıları herhalde Osmanlı matematikçilerini de merak ederler! Onlara Osmanlıların matematik tarihinde hiçbir yerleri olmadığını başından haber verip bunun cezasını nasıl çektiğimizi anlatmak istiyorum. <em>Doğan Kuban</em></p>
<p>Matematik bilen astronomlara müneccim olarak bakıp, Orta Asya’dan müneccim olarak çağrılan <strong>Ali Kuşçu</strong>’yu, Şam’dan da aynı sıfatla çağrılan <strong>Takiyüddin</strong>’i Osmanlı matematikçisi göstermek gibi, şarlatanlıktan vazgeçersek, Osmanlı’nın yetiştirdiği bir matematikçi yok.</p>
<p>Ama bu günün insanı matematiği cebinde taşıyor. Cepteki telefonlar, evdeki, iş yerlerindeki bilgisayarlar, alış veriş merkezlerinin kasaları, bankalar, ordunun topları, füzeleri, uçaklar, otomobiller, makinalar, inşa edilen yapılar, köprüler, tüneller tümü matematiğe dayalı bilimsel ve teknik kuram ve uygulamalara oturuyor.</p>
<p><strong>Osmanlı matematik tarihi yok</strong></p>
<p>İlkokulda öğrendiğiniz artı, eksi, çarpı, bölü işaretlerini içeren kitaplar Osmanlı döneminde ne zaman basılmış? İçinizde bilen var mı? Araplar Hintlilerden, Avrupalılar İspanya Müslümanlarından aldıkları için, Arap rakamları denilen rakamlarla basılmış kitap olarak ve 12. yüzyılda yaşamı ve cebir hesabının yaratıcısı olarak bilinen <strong>Harezmi’</strong>nin adını, basılmış kitapta gören Osmanlılar hangi yüzyılın insanlarıydı?</p>
<p>Bunları bilemezsiniz. Çünkü Osmanlı matematik tarihi diye bir şey yok.</p>
<p><strong>Rönesans’a kâfir işi </strong>diye bakan Osmanlı, dünya egemenliğini Avrupa’ya, yani karşı olduğu Hıristiyanlara kaptırmış.</p>
<p>Osmanlı medresesi ne Rönesans’tan ne de Harezmi’den söz eder. Bu suskunluk, ister bilgisizlikten ister dinsel ideolojiden kaynaklansın, bir bilim düşmanlığı işaretidir.</p>
<p>Osmanlı tarihinin medreselilerle ilgili en önemli kitabı <strong>Taşköprülüzade</strong>’nin <em>Şakayı’ı Numaniye</em>’sidir. Ünlü Osmanlı bilim adamlarını (!), yani ünlü mollaları anlatır. Osmanlıcı vatandaşların bu kitaptan haberi olanlar doğal olarak çok azdır. Oradaki listeye bakarsanız matematikle ilgili bir iki ad bulabilirsiniz. Fakat ne ürettiklerine ilişkin bir şey bulamazsınız.</p>
<p><strong>Matematik mi? O da ne? </strong></p>
<p>18. yüzyılda Osmanlılar arasında matematikten haberli bir molla olmadığı için, Osmanlı’nın sarıldığı son kurtarıcı olan ordunun batılı bilgilerle yetişmesi gerektiği zaman kurulan ilk<strong> Topçu Okulu</strong> <strong>Humbarahane</strong> oldu (1738). O zaman için bu tür bir mühendis okulunun programını anlayacak Osmanlı olmadığı için, başına Fransız kontu <strong>Bonneval</strong> (Humbaracı Ahmet paşa) getirildi. Daha önce Avusturya İmparatoru için de çalışmıştı. Bugün bu şanlı cahil çağı, ne olduğunu bilmeden seven romantik sevgilileri var.</p>
<p>Osmanlıyı ağızlarından düşürmeyenlerin <strong>Osmanlıyı neden öğrenmediklerini</strong> düşünürüm. Şimdi anlıyorum. Onları kendi cehaletlerine yakın buluyorlar. Bilgisizlik ortak bir özellik. Şirketler teknoloji ithal ediyorlar. Profesörler kes- yapıştır yöntemi kullanıyor. Öğrenciler de İngilizce öğrenen müşteri ve tüketiciler oluyor.</p>
<p>Şimdi yabancılar paşa ya da işgal askeri değil. Kredi ile para veren yabancı bankalar ve Türkiye’yi satın alan (pardon, Türkiye’ye yatırım yapan) birileri. Bu, uluslararası kapitalizmin evrensel mekanizması. Alan da veren de memnun. Üstelik evrensel bir ağ içinde bir para dönüşüm sistemi. Burada ulusal politika yok. Satıcılara uyum var. Sadece, adları farklı olsa da, simgesel olarak molla ve sultan gerekiyor. Bu çok iyi işleyen sistemde para paritelerini iyi bilmek gerek.</p>
<p><strong>Derleme dilde ne yazılır?</strong></p>
<p>Sevgili Okuyucular,</p>
<p>Bu toplum ne zamandan bu yana nal topluyor? Şu soruların yanıtlarını araştırın. Dünya matematikçileri arasında Osmanlı var mı? Hiç olmamış. <strong>Ömer Hayyam</strong> gibi hem dünyanın bildiği bir şair hem matematikçi var mı? Hayyam’dan esinlenip rübai yazmış var. Ama matematiğinden esinlenen matematikçi olmamış. Farsça eski ve kendi içine oldukça saf kalmış bir dildi. Osmanlıca denen derleme dilde, yetenekli olanlar da, özgün bir şiir yazamadılar.</p>
<p>Bugün bizim Türk dilli Müslüman halkın bir kimlik sorununun dilsizlikle ilişkisi var.</p>
<p>Tarihi anımsamakta her zaman yarar vardır: Ertuğrul’un oğlu Osman adıyla Türklükten Araplığa terfi etmiş (!?) Arap halifesinin adı devlete verilmiş, yetişmemiş dile verilmiş. O zaman Ukraynalı bir esir kız da Osmanlı valide sultanı oluvermiş. Osmanlıca Türkçe olmaktan çıkınca Arapça, Farsça kullanmak bir tür asalet gösterisine dönüşmüş. Şimdi ‘bye bye’ diyen köylüler gibi. Çok ucuz bir dönüşüm. Osmanlıca sayısı az okumuşun kimliği olunca, kimse dünya edebiyatına girecek bir yapıt yaratamamış. Kendi içimizde caka satmışız. Yetenekli olanlar da harcanmış. Bu Esperanto, Osmanlı ve Türk cehaletinin temelidir. Bu halk dilini dışlamıştır. Halk da onu dışlamıştır.</p>
<p><strong>Mevlana kitabını Farsça yazdı</strong></p>
<p><strong>İbni Sina</strong>’nın göç ettiği Samani Buhara’sı gelişmiş bir kentti. İbni Sina, Gazneli Mahmut’un devamlı izlemesinden kaçarak İsfahan’a sığınmıştı. Fakat Selçuk İsfahanı belki onu kabul etmezdi.</p>
<p>Günümüz Türk tarihçileri <strong>Mevlana’</strong>yı Anadolu kültürünün parçası olarak görürler. Mevlevilik ve tasavvuf bağlamında bu doğrudur. Fakat Dünya, Mesnevi şairini İranlı görür. Türkçeyi hor gören divan şairleri Türk şiirini dünya sahnesine çıkaramadılar.</p>
<p>İslam ile Arapçayı, Fars edebi kültürü ve Farsçayı, İran’ın İslam yorumunu, tasavvufu <strong>ithal</strong> <strong>ettik</strong>. Bugün ithal mallarını ve modayı nasıl kullanıyorsak, o zaman da, iyi taklitçiler vardı. Mevlana, babası Bahattin Velet ile Türkiye’ye geldi. Ama kitabını Farsça yazdı. Tarikat de kurdu. Ama biz Mevlana yetiştiremedik. Dünya Mevlana’yı Türk değil, İran şairi olarak biliyor.</p>
<p>İbni Sina’ın yaşadığı Samani Buhara’sı, Selçuklu Isfahan’ından ileri olabilir. Öyle bir ortam Mengücek Erzincan’ında yoktu. Mevlana’yı günlük yaşam dışında Türkçe öğrenmeye teşvik edecek bir kültürel ortam Konya’da da olmadı. Osmanlı çağı Türk dilinin edebiyatını yaratmadı. Evrensel olamayan bir şiir üslubu yarattı. Ama <strong>Firdevsi, Hayyam, Hafız </strong>ne de <strong>Sadi</strong> Osmanlı’dan çıkamadı.</p>
<p><strong>Özgün katkı: Askeri eğitim</strong></p>
<p>Osmanlı&#8217;nın İslam tarihine özgün katkısı İslam’ı Batıya karşı yüzyıllarca savunması ve geliştirmeye çalıştığı askeri eğitimdir. Sadrazam Nevşehirli İbrahim Paşanın öldürülmesinden sonra 1. Mahmut zamanında açılan Humbarahane (Topçu) okulunun kurucusu Fransız kontu Bonneval (Humbaracı Ahmet Paşa) oldu. <strong>Mühendishane-i Bahri-i Hümayunu</strong> da Fransızlar kurdular. Bu Avrupa vesayeti, Düyun-u Umumiye’ye kadar sürdü. Medrese 19. yüzyıl sonuna kadar üniversitenin açılıp yürümesine olanak vermedi. Bektaşi yeniçeriler her zaman Sünni medrese ile birlikte kargaşa çıkardılar. Bu da Tanzimat’a kadar sürdü. Geç kalmıştık.</p>
<p><strong>Karagöz oyunu</strong></p>
<p>Mustafa Kemal ve etrafında Kurtuluş Savaşı’nda can ve emek koyanlar, sosyal devrimler aşamasında Türkiye’de küçük, inançlı bir azınlıktı.</p>
<p>1950’den sonra Anglo-Amerikan politikasının İslam dünyası planı uygulanmaya başlayınca, Türkiye İslam dünyasına entegre edilmeye çalışıldı. 15 yılda başardığımız olağanüstü çağdaşlaşma enerjisi, özellikle 1980’den sonra törpülendi.</p>
<p>Bugünkü mücadele kültürel içeriği boş, niteliksiz bir politik çekişmedir. İslam’ın 12. yüzyılda Rönesans bileşeni olacak nitelikteki entelektüel atılımı ile karşılaştırınca, yaşamları çağdaş teknoloji tüketimi ile geçenlerin, kendi hayallerini dünya sahnesinde sergiledikleri karagöz oyunundan öte bir nitelik taşımıyor.</p>
<p><strong>Doğan Kuban</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/osmanli-matematik-kitabi-ne-zaman-yazdi">Osmanlı Matematik kitabı ne zaman yazdı?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">6021</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
