<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>avrupa birliği arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/avrupa-birligi/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/avrupa-birligi</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Tue, 08 Apr 2025 06:31:40 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Avrupa Birliği hâlâ yolunu arıyor</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/ab-hala-yolunu-ariyor</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 08 Apr 2025 06:31:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Müfit Akyos]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<category><![CDATA[avrupa birliği]]></category>
		<category><![CDATA[Draghi Raporu]]></category>
		<category><![CDATA[Pusula]]></category>
		<category><![CDATA[sanayi]]></category>
		<category><![CDATA[savunma]]></category>
		<category><![CDATA[silah]]></category>
		<category><![CDATA[teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Ursula von der Leyen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=32275</guid>

					<description><![CDATA[<p>Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, AB’nin kronik sorunlarına çözüm bulmak amacıyla yayınladıkları raporlardaki (Letta, Nisan 2024 ve Draghi, Eylül 2024)  tespitlerden hareketle hazırlanan stratejiyi &#8211; A Competitiveness Compass for the EU (Pusula) &#8211;  29.1.2025 tarihinde açıkladı. Draghi Raporu (bkz., HBT S..441) üç ana fikir üzerine kurgulanmıştı: “1) AB&#8217;nin iş ortamını iyileştirmek için koordinasyon; 2) temiz teknolojiyi teşvik etmek, güvenlik açısından hassas sektörlerde kapasiteyi sağlamak ve karbondan arındırılmayı hedefleyen bir endüstriyel politika; 3) enerji ve dijital altyapıda, merkezi olarak finanse edilen bir kamu yatırım hamlesi. Bu yıllık 700-800 milyar avro gerektiren pahalı bir vizyondu. Pusula için, Draghi&#8217;nin mali ve politika reçetelerine daha gerçekçi bir yol haritası özelliği kazandırmayı amaçlayan daha düşük maliyetli bir strateji dokümanı denilebilir. Pusula, Avrupa&#8217;nın düşük üretkenlik ve yenilikçilikçilik dinamiklerini üç faktörle açıklıyor: i) ABD teknoloji ve dijital sektörüyle karşılaştırıldığında bir yenilik açığı; ii) daha az sayıda yeni girişimin olduğu durağan bir endüstriyel yapı ve iii) düşük özel sektör araştırma ve yenilik harcaması. Pusula, rekabetçilik için beş yatay kolaylaştırıcı tanımlıyor: 1. Bürokrasinin basitleştirilmesi; 2. Tek Pazar&#8217;a yönelik engellerin azaltılması; 3. Rekabetçiliğin finansmanı. 4. İşgücü becerilerinin yükseltilmesi ve kaliteli işlerin teşvik edilmesi; 5. AB ve ulusal düzeyde politikaların daha iyi koordinasyonu. Sihirli sözcükleri “işbirliği ve koordinasyon” olan dokümanda yer verilen onlarca eylem, yasa, strateji, plan vb. kağıt üzerinde çalışılmamış hiçbir konunun olmadığına işaret etse de AB düzeyinde bunları yaşama geçirecek yönetişim kapasitesinin olup olmadığı tartışma götürür. Bir yandan bürokrasinin azaltılması hedeflenirken söz konusu pek çok referans doküman arasında kaybolmamak olanaksız. Letta ve Draghi raporlarındaki derinlik ve vizyonu yansıtmaktan uzak olan Pusula, benzer dokümanlardaki şablonlaşmış kavramlarla dolu ve Avrupa’nın giderek karmaşıklaşan dünya düzeni karşısında yol haritası olabilecek yenilikçi yaklaşımlardan uzak görünmektedir. Lizbon Ajandası’ndan (2000) bu yana kaçıncısıdır bilinmez ama yayınladığı stratejik dokümanlarla AB hâlâ yolunu arıyor. Ancak öyle anlaşılıyor ki AB’nin dünyayı ve kendisini anlayıp yorumlamakta sorunları var. Sorun yalnızca rekabet zayıflığı olsa sahip olunan kapasite ile (üretim becerisi, yetenek ve yetkinlikler, kültür vb.) konu bir biçimde yenilenip düzenlenerek çözümlenebilir. Sorun, yüz yılların değerlerindeki yıpranma, entelektüel zayıflama vb. nedenlerle son elli yılın ideoloji yoksunu “liderlerinin” yollarını bulamamaları olabilir mi? Çözüm olarak AB bütçe kurallarında yer alan savunma harcamalarındaki kısıtın kaldırmasıs görülmesi irdelenmesi gereken bir yaklaşım. Avrupa ordusunun ve güvenliğinin tartışıldığı günlerde “AB savunma sanayii rekabet gücünün önemli bir itici gücü olmasına rağmen ölçek eksikliğinden dolayı potansiyelinin gerisinde kalmaktadır” tespitinden hareketle AB silah sanayisi kapasitesinin arttırılmasını istemektir. “AB&#8217;nin savunma yenilikçiliğinde ve yeni gelişmiş silah sistemlerinin geliştirilmesinde geride kalma riski, ikili kullanım (dual-use) teknolojilerinde olumsuz yansımalar yaratabilir. Avrupa savunma sanayisi, tüm ekonomi için yeniliğin itici gücü olmalıdır” denilmektedir. Getirisi çok tartışmalı ikili kullanım söylencesinden medet umularak, silah sanayisi gibi riskli ve maliyetli bir “araç” üzerinden rekabetçi, yenilikçi ve refahçı olmayı öngörmek çok dolaylı, maliyetli, kaynak israfına dayanan, savaş riski taşıyan ve önerilen diğer önlem ve önerilerle çelişen bir yol olarak görünüyor. Bu tercih “Rekabetçi bir Avrupa&#8217;nın şekillendirilmesinde, etkili sosyal politikalar merkezi öneme sahiptir” söylemiyle de çelişmektedir. Sonuçta yenilik içermeyen, “eski” kokan bir stratejik dokümanın AB için de dünya için de iyi bir gelecek inşasında işe yaraması zor görünüyor. Yazı: Müfit Akyos (mufitakyos@gmail.com) Not: Bu yazı, HBT Dergi 465. sayıda yayımlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/ab-hala-yolunu-ariyor">Avrupa Birliği hâlâ yolunu arıyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-3268 alignleft" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2016/07/mufit-300x300.jpg" alt="" width="146" height="146" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2016/07/mufit-300x300.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2016/07/mufit-150x150.jpg 150w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2016/07/mufit.jpg 366w" sizes="(max-width: 146px) 100vw, 146px" />Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, AB’nin kronik sorunlarına çözüm bulmak amacıyla yayınladıkları raporlardaki (Letta, Nisan 2024 ve Draghi, Eylül 2024)  tespitlerden hareketle hazırlanan stratejiyi &#8211; A Competitiveness Compass for the EU (Pusula) &#8211;  29.1.2025 tarihinde açıkladı.</p>
<p>Draghi Raporu (bkz., HBT S..441) üç ana fikir üzerine kurgulanmıştı: “1) AB&#8217;nin iş ortamını iyileştirmek için koordinasyon; 2) temiz teknolojiyi teşvik etmek, güvenlik açısından hassas sektörlerde kapasiteyi sağlamak ve karbondan arındırılmayı hedefleyen bir endüstriyel politika; 3) enerji ve dijital altyapıda, merkezi olarak finanse edilen bir kamu yatırım hamlesi. Bu yıllık 700-800 milyar avro gerektiren pahalı bir vizyondu.</p>
<p>Pusula için, Draghi&#8217;nin mali ve politika reçetelerine daha gerçekçi bir yol haritası özelliği kazandırmayı amaçlayan daha düşük maliyetli bir strateji dokümanı denilebilir. Pusula, Avrupa&#8217;nın düşük üretkenlik ve yenilikçilikçilik dinamiklerini üç faktörle açıklıyor:</p>
<p><em>i</em>) ABD teknoloji ve dijital sektörüyle karşılaştırıldığında bir yenilik açığı; <em>ii</em>) daha az sayıda yeni girişimin olduğu durağan bir endüstriyel yapı ve <em>iii</em>) düşük özel sektör araştırma ve yenilik harcaması.</p>
<p>Pusula, rekabetçilik için beş yatay kolaylaştırıcı tanımlıyor:</p>
<p>1. Bürokrasinin basitleştirilmesi; 2. Tek Pazar&#8217;a yönelik engellerin azaltılması; 3. Rekabetçiliğin finansmanı. 4. İşgücü becerilerinin yükseltilmesi ve kaliteli işlerin teşvik edilmesi; 5. AB ve ulusal düzeyde politikaların daha iyi koordinasyonu.</p>
<p>Sihirli sözcükleri “işbirliği ve koordinasyon” olan dokümanda yer verilen onlarca eylem, yasa, strateji, plan vb. kağıt üzerinde çalışılmamış hiçbir konunun olmadığına işaret etse de AB düzeyinde bunları yaşama geçirecek yönetişim kapasitesinin olup olmadığı tartışma götürür. Bir yandan bürokrasinin azaltılması hedeflenirken söz konusu pek çok referans doküman arasında kaybolmamak olanaksız.</p>
<p>Letta ve Draghi raporlarındaki derinlik ve vizyonu yansıtmaktan uzak olan Pusula, benzer dokümanlardaki şablonlaşmış kavramlarla dolu ve Avrupa’nın giderek karmaşıklaşan dünya düzeni karşısında yol haritası olabilecek yenilikçi yaklaşımlardan uzak görünmektedir.</p>
<p>Lizbon Ajandası’ndan (2000) bu yana kaçıncısıdır bilinmez ama yayınladığı stratejik dokümanlarla AB hâlâ yolunu arıyor. Ancak öyle anlaşılıyor ki AB’nin dünyayı ve kendisini anlayıp yorumlamakta sorunları var. Sorun yalnızca rekabet zayıflığı olsa sahip olunan kapasite ile (üretim becerisi, yetenek ve yetkinlikler, kültür vb.) konu bir biçimde yenilenip düzenlenerek çözümlenebilir. Sorun, yüz yılların değerlerindeki yıpranma, entelektüel zayıflama vb. nedenlerle son elli yılın ideoloji yoksunu “liderlerinin” yollarını bulamamaları olabilir mi? Çözüm olarak AB bütçe kurallarında yer alan savunma harcamalarındaki kısıtın kaldırmasıs görülmesi irdelenmesi gereken bir yaklaşım.</p>
<p>Avrupa ordusunun ve güvenliğinin tartışıldığı günlerde “AB savunma sanayii rekabet gücünün önemli bir itici gücü olmasına rağmen ölçek eksikliğinden dolayı potansiyelinin gerisinde kalmaktadır” tespitinden hareketle AB silah sanayisi kapasitesinin arttırılmasını istemektir.</p>
<p>“AB&#8217;nin savunma yenilikçiliğinde ve yeni gelişmiş silah sistemlerinin geliştirilmesinde geride kalma riski, ikili kullanım (dual-use) teknolojilerinde olumsuz yansımalar yaratabilir. Avrupa savunma sanayisi, tüm ekonomi için yeniliğin itici gücü olmalıdır” denilmektedir.</p>
<p>Getirisi çok tartışmalı ikili kullanım söylencesinden medet umularak, silah sanayisi gibi riskli ve maliyetli bir “araç” üzerinden rekabetçi, yenilikçi ve refahçı olmayı öngörmek çok dolaylı, maliyetli, kaynak israfına dayanan, savaş riski taşıyan ve önerilen diğer önlem ve önerilerle çelişen bir yol olarak görünüyor. Bu tercih “Rekabetçi bir Avrupa&#8217;nın şekillendirilmesinde, etkili sosyal politikalar merkezi öneme sahiptir” söylemiyle de çelişmektedir.</p>
<p>Sonuçta yenilik içermeyen, “eski” kokan bir stratejik dokümanın AB için de dünya için de iyi bir gelecek inşasında işe yaraması zor görünüyor.</p>
<p>Yazı: <strong>Müfit Akyos </strong>(<a href="mufitakyos@gmail.com" target="_blank" rel="noopener">mufitakyos@gmail.com</a>)<strong><br />
</strong></p>
<p><strong>Not:</strong> Bu yazı, HBT Dergi 465. sayıda yayımlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/ab-hala-yolunu-ariyor">Avrupa Birliği hâlâ yolunu arıyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">32275</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Türkiye ve bilimsel araştırma kıtlığı</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/turkiye-ve-bilimsel-arastirma-kitligi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 30 May 2023 08:37:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoyaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[ar-ge]]></category>
		<category><![CDATA[avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[avrupa birliği]]></category>
		<category><![CDATA[bilimsel araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[öğretim]]></category>
		<category><![CDATA[teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[tüba]]></category>
		<category><![CDATA[tübitak]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[üniversite]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29544</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye’de birçok değerli bilim insanı olduğunu hepimiz biliyoruz. Hemen her konuda Dünyadaki gelişmeleri izleyebilen ve orijinal katkıda bulunan araştırmacı hocalar var. Toplum olarak zaman zaman bu kişileri tanıma fırsatını da buluyoruz. Peki o halde, neden yüksek düzeyde bilim üretimine gelince zorluklarla karşılaşıyoruz? QS-endeksine göre Türkiye’nin ilk 400 içine girebilen maalesef hiçbir üniversitesi yoktur. 2017 yılında ilk 500’e girebilen 5 üniversite varken, 2020’de sadece bir tek üniversite ilk 500 içinde yer alabilmiştir. Yani son 4 yılda ne yapıyorsak bir işe yaramadığı gibi, tam tersi sonuçlar doğurmuştur. Üniversitelerimizin eksiklikleri nedir? Bu yazıda çok kısıtlı bir mercekten bakıp aşağıdaki sorulara cevap arayacağız: *Kaliteli yayınlardaTürkiye’nin payı neden az? *Dünya üniversiteleri arasında kaliteli yayın sayısı açısından neredeyiz? *Üniversite dışındaki devlet ve özel sektör kurumlarının uluslararası kaliteli dergilerde yayınları var mı? Neler yapılabilir? Yazımızın başında belirtmekte yarar var: Bu tür yayın değerlendirme çalışmalarını aslında sürekli olarak TÜBİTAK, TUBA, YÖK, Bilim Akademisi ve bir üniversitede kurulacak uzmanlık merkezlerinin ortaklaşa yapmaları daha doğru olur. TUBITAK son yıllarda bu konuda hassasiyet gösteriyor. Uluslararası Bilimsel Yayınları Teşvik (UBYT) programı oldukça detaylı bir şekilde yabancı dergilerde çıkan yayınları izleyip teşvik edici programlar geliştiriyor. Ancak, ortada hepimizin bakabileceği, ve gerçekten dünya bilimine yaptığımız katkıyı ölçebileceğimiz bir mekanizma yok. UBYT programını, daha yakından izledikten sonra, başka bir yazımda değinmek isterim. Ben her türlü teşvik sisteminin yararlı olacağına inanıyorum. Kaliteli yayınlarda Türkiye’nin payı neden az? Ekonomisinin büyüklüğü ile ilk 20 devlet arasında giren Türkiye, kaliteli bilimsel yayınlar konusuna gelince Dünyada 39. sırada yer alıyor. Türkiye’nin 1 Ocak-31 Aralık 2019  döneminde yaptığı yayınları ülkeler bazında Şekil 1’de görebilirsiniz. Bu sıralamadan öğrendiğimiz bazı noktalar şöyle özetlenebilir: Ekonomik büyüklük olarak sıralanan G20 ülkeleri içinde yer alan ülkelerden 16 tanesi, aynı zamanda kaliteli yayınlar listesinde yer alan ilk 20 ülke arasında. G20’ye dahil olup da yayın listesinde ilk 20’de yer alamayan ülkeler Türkiye, Meksika, Endonezya, ve Suudi Arabistan. Türkiye’nin ilk yirmiye girebilmesi için nüfusu 6 milyona ulaşmayan Danimarka’yı geçmesi lazım. Bunu yapabilmesi için de mevcut kaliteli yayın sayısını 65’ten 387’ye çıkarması gerekli. Aradaki 6 misli olan farkı kapatmak bugünkü sistemle mümkün değil. Üstelik Danimarka’nın şu anda Ar-Ge’ye harcadığı oran Türkiye’nin 3 misli daha fazla. Yani aradaki fark açılıyor, azalmıyor. ARGE payını ikiye katlamak bile 20 yıl gerekir 100 yıllık Cumhuriyet tarihimizin sonunda buraya geldiğimize göre, problemi sadece bugünkü hükümete yüklemek bizi doğru bir yöne götürmeyecektir. Toplum olarak bilimin yol göstericiliğine olan inancımızı yitirmeyerek, bilim insanlarının serbest çalışmalarına olanak veren, daha modern bir yaklaşım içinde olmalıyız. 2000’li yıllara girildiğinde Türkiye’nin Ar-Ge çalışmalarına ayırdığı bütçe (devlet ve özel sektör birlikte) gayrı safi milli hasılanın (GSMH) %0.46’sı civarındayken, bugün halen %0.96 civarındadır (KDV ve gümrük vergileri bu orana dahil). Yani yıllık artış oranı 20 yılda ortalama %3.5 civarındadır. Bunun anlamı, bugünkü artış hızıyla ayrılan bütçedeki payı ikiye katlamak en az 20 yıl alacaktır. Eğer 2023 hedefini tutturmak gibi bir amacımız varsa, bunu ancak bütçeden Ar-Ge’ye ayrılan payı her sene %25 artırmamız gerekir. OECD ülkelerinin 2020’de Ar-Ge harcamaları ortalaması GSMH’larının %2.4 ‘ü civarındadır. Mevcut ortalama artış hızı ile Türkiye’nin ilk başta 2013, daha sonra 2018 ve şimdilerde de 2023 hedefi olarak gösterilen OECD ortalamasına ulaşması için 25 sene daha gereklidir. Bu arada OECD ülkelerinin Ar-Ge paylarının aynı kalacağını kabul ediyoruz. Yani Türkiye’nin, 2013 yılı için koyduğu hedefe 2045 yılında dahi ulaşması zor. Şekil 1: Dünya ülkelerinin kaliteli yayınlar yapma sıralamasında ilk 40 ülke. Türkiye 39. sırada yılda 65 yayınla yer alırken, nüfusu bizden 15 kez daha az olan Danimarka, Türkiye’den 6 misli daha fazla yayın yapmaktadır. Nüfus olarak bize yakın olan Almanya Türkiye’den 70 misli daha fazla kaliteli yayın yapmaktadır. Kaliteli yayın ne demek? Burada “kaliteli yayın” ne demek, bunun da anlaşılması yerinde olur. Nature Index’e dahil olan 82 derginin listesine ulaşmak isteyenler için gerekli bağlantı aşağıda verilmiştir (https://www.natureindex.com/faq#journals). Bu dergilerde çıkan bilimsel makaleler, Web Of Science’da çıkan tüm yazıların %5’ine karşılık gelirken, toplam atıfların %30’unu almaktadır. Yani diğer doğa bilimleri yayınlarına göre ortalama 6 kez daha fazla ilgi görmektedirler. Hemen belirtelim ki bir makalenin bu Nature Index dergisinde yayınlanmış olmasından şöyle bir anlam çıkartmamak gerekir: “Madem burada yayınlanmış, demek ki önemli ve doğru”. Ancak genel bir değerlendirme yapıldığında Dünyadaki en üst düzeyde araştırma yapanların bu dergileri tercih ettiği çok açık. Bu söylediğime kanıt olarak son yıllarda bu dergilerde yayınlanan ve büyük yankı getiren 3 önemli bilimsel buluştan bahsedeceğim: Higgs bozonunun deneysel gözlemlenmesi Standart model tarafından tanımlanan evrendeki dört kuvvetten üçünü birleştiren teorinin öngördüğü parçacıklardan birisi de Higgs bozonudur. Bu parçacığın varlığı teorik olarak 1964 yılında öngörülmüş olsa da, gözlemleyebilmek için önce ABD’de Fermi Laboratuvarı&#8217;nda bir proton hızlandırıcısı (TEVATRON), daha sonra da CERN’de Büyük Hadron Çarpıştırıcısı (LHC) inşa edilmiştir. Bu konu ile ilgili olan ilk deneysel yayın ilk öngörüden 48 yıl sonra, 2012 yılında Physical Review Letters dergisinde yayınlanmıştır. 2015 yılında yayınlanan bir makale ise 5154 ortak yazar ile dünya rekoru kırmıştır. TEVATRON 6.3 km çevresi ile 1970’li yıllarda hizmete girmiş, LHC ise 27 km&#8217;lik çevresi ile ATLAS ve CMS deneylerine ev sahipliği yapmaktadır ve 2008’de tamamlanabilmiştir. Higgs bozonunu bulabilmek için tam 48 sene ve milyarlarca dolar harcanmış, on binlerce kişi bu misyonu başarıya ulaştırmak için çaba göstermiştir. Bu iki hızlandırıcıdan çıkan kaliteli makale sayısı ilk on yıl içinde 2725 olmuştur. Bu süreç içinde Türkiye CERN’e asosiye üye olmuş ve bunun yararını hemen görmüştür. Boğaziçi Üniversitesi’nin en fazla atıf alan ilk makalesi Higgs bozonu ile ilgili olup Boğaziçi Üniversitesi&#8217;nin toplam 3.87 olan kaliteli makale sayısının 3.35’i bu konuyla ilgili yayınlardır. CERN üyelik seviyesinin bir an önce tam üyeliğe çıkartılması ve Ankara Üniversitesi bünyesinde sürdürülen TARLA elektron hızlandırıcısı projesinin bir an önce bitirilmesi çok yararlı olacaktır. .  Şekil 2: Büyük Hadron Çarpıştırıcısı ATLAS detektörü ve deneyin bir artistik görünüşü Yerçekimi dalgalarının LIGO ile gözlemlenmesi Evrendeki kara deliklerin çarpışması gibi olaylardan kaynaklanan ve yeryüzüne ulaşan yerçekimi dalgalarını görebilmek için inşa edilen ve sürekli olarak geliştirilen LIGO (Laser Interferometer Gravitational Wave Observatory) 2016 yılında, kurulmaya başladıktan tam 22 yıl sonra, ilk gözlemini gerçekleştirdi. Bu gözlem, doğal olarak ilk kez Physical Review Letters’da yayınlandı ve tam 4360 defa atıf aldı. LIGO gözlemevi ABD’de birbirlerine 3.000 km uzaklıktaki iki gözlemevi (Hanford, Washington, ve Livingston, Louisiana) ve İtalya’nın Pisa kentine yakın Virgo detektörlerinden oluşmaktadır. Bu üçlüye 2024 yılında Hindistan ayağı da dahil olacaktır. Bu interferometrik gözlemevleri yerçekimi dalgaları geldiği sırada, uzayın eğilmesinden doğan mesafe değişmesini büyük bir hassasiyetle ölçmek prensibi üzerine kuruludur. Ölçme hassasiyeti o kadar iyileştirilmiştir ki, 4 km uzaklıkta bulunan iki ayna arasındaki mesafe bir protonun genişliğinin on binde biri kadar değişecek olsa bile bunu ölçebilecek düzeye gelmiştir. LIGO gözlem evlerinde son 4 yıl içinde 50’den fazla astronomik gözlem yapılmıştır. Bildiğim kadarı ile LIGO’ya dahil olan hiçbir Türk üniversitesi bulunmamaktadır.  .  Şekil 3: LIGO Livinsgton, Louisiana, ABD, ve titreşimi çok düşük seviyelere indirilmiş aynalardan birisi COVID-19 virüsünün atomik yapısı  COVID-19’un yarattığı kaos tüm dünyayı etkiledi. Herkesin üzerinde birleştiği bir nokta, aşı ve tedavi bulunmadan hayatın normale dönmeyeceği idi. Aşı ve tedavi çalışmalarının tüm aşamalarına burada yer vermek imkansız. Ancak, bu çalışmaların başarılı olabilmesi için bazı temel bilgilerin elimizde olması gerekli. Virüsün genetik sıralaması Şubat 2020’de Nature dergisinde yayınlandıktan sonra atomik yapısını çözmek için bir yarış başladı. Bunun için elimizdeki olanaklar “soğutmalı-elektron-mikroskobu (Cryo-EM), sinkrotron x-ışınları kırınımı (XRD), ve sinkrotron x-ışını küçük açı saçılması (SAXS) yöntemleridir. Bunlara ek olarak, CHARMM-gibi makromolekül yapısını simülasyon yolu ile elde eden ve COVID-19 virüsü ile üzerine yapıştığı hücre duvarının o andaki yapısını hesaplayabilen bir süper bilgisayar, bu konuda tecrübeli araştırmacılar grubu ve yazılıma öncülük edecek bilişimcilerin birlikte çalışmaları gerekecektir. Ortaya çıkışından şu ana kadar geçen 6 ay içinde Protein Veri Bankasına teslim edilen COVID-19 ile ilgili atomik yapı çalışmaları 289 tane olmuştur. Buraya Türkiye’den bir katkı beklememek gerekir, çünkü, bildiğim kadarı ile Türkiye’de şu anda protein yapısı çözmek için aktif olan bir tek merkez bulunmamaktadır. Hiçbiri ülkemizden çıkamazdı Yukarıda verdiğimiz üç örneğin ortak bir yanı var: Bu gruptaki binlerce bilimsel yayından hiç birisi Türkiye’den çıkamazdı. Çünkü ne elektron, ne proton hızlandırıcımız var, ne LIGO interferometremiz var, ne de x-ışını üreten bir elektron hızlandırıcımız var. Protein yapılarını çözecek bir Soğutmalı Elektron Mikroskop bile var mıdır, bilmiyorum. Okuyucunun merakını gidermek için bu türden tesislerin 4. veya 5. kuşak makineler olduğunu belirtmek gerek. Bu tesisler 1930’lu yıllardan beri geliştirilmektedir. Maliyetlerinin milyarlarca dolar ile ifade edilmesinin ötesinde, on binlerce mühendis, bilim insanı, üst düzey teknisyen, bilgisayarcı, ve bürokratın kesintisiz olarak çalışmalarının sonunda ortaya çıkmış olduklarını unutmamak gerekli. Böyle olunca da, oyuna seyirci kalmaktan başka bir şey elimizden gelmiyor. Oynamak isteyenler ise tasını tarağını toplayıp yurt dışına gidiyor. İşin ilginç yanı, Türkiye, Ürdün’de kurulan SESAME tesisinde böylesine bir düzeneği kurabilecek ve buna öncülük edebilecek durumdadır. SESAME şu anda bu konuda yatırım ve öncülük yapacak bir ülke aramaktadır. Bu konu, Türkiye’nin üyelik sürecini başarı ile götüren TAEK yetkililerine sunulmuştur. Bir an önce bir çalıştay düzenleyerek ve kaynak aktararak birkaç yıl içinde uluslararası planda protein yapılarının çözülmesi konularında oyuncu olabilmek mümkündür. .  Şekil 4: COVID-19 virüsünün atomik düzeyde çözümlenmiş yapısı, bu tür çalışmaların yapıldığı Soğutmalı Elektron Mikroskopu, ve Advanced Photon Source, Argonne Ulusal Laboratuvarı, Argonne, Illinois, ABD. Yine CoVid-19 çalışmalarında öne çıkan ve İngiltere’nin Oxford şehrinde bulunan DIAMOND x-ışını sinkrotron kaynağı. Dünya üniversiteleri arasında yayın açısından neredeyiz? Şu anda dünyada her ülke kendi bilimsel üretkenliğini ölçmek için değişik yöntemler kullanıyor. Evrensel diyebileceğimiz bir ölçer yok gibi. Böyle bir ölçer (metrik) olmadığı için ben en kaliteli diyebileceğimiz yayınları göz önüne alan Nature Index’i kullanmayı tercih ettim. Burada kalite ile kastedilen &#8216;dergi etki faktörünün&#8217; yüksek olduğu dergilerde çıkan bilimsel makalelerden söz ediyoruz. Bu yöntemin eksik yanları tartışılabilir, ancak yerine daha iyi bir yöntem konmadıkça elimizdeki güvenilir yöntemi kullanmak durumundayız. Dergi etki faktörünün en yüksek olduğu 82 bilimsel dergi, yılda yaklaşık 60,000 civarında makale basıyorlar. Bu yayınlar içinde Nature ve Science dergileri, etki faktörü 43 ve 41 puanla en yukarıda yer alan iki dergi. 1869’dan beri Ingiltere’de yayınlanan Nature dergisini ayda 3 milyon kişi okumaktadır. Nature Index, 2015 yılından beri her an güncellenen bir sisteme dönüşmüş olup, son 12 ayın verilerine bakmak mümkündür. Diğer bir endeks: Kullanacağımız bir başka endeks ise Ingiltere tabanlı “QS-index: Quacquarelli Symonds“ endeksi. Daha önceleri Times Higher Education (THE) olarak bilinen bu endeksten Son 5 yılda Türkiye üniversitelerinin gelişimini izleyebiliriz. QS endeksi 6 değişik kriteri bir araya getirerek sonuca ulaşıyor: Akademik araştırma (%40), Fakülte elemanı/ögrenci oranı (%20), öğretim elemanı başına yayınlara yapılan atıf sayısı (%20), kurumsal itibar (%10), uluslararası öğrenci sayısı (%5), ve uluslararası öğretim elemanı sayısı (%5). İlk 400’de üniversitemiz yok: QS-endeksine göre Türkiye’nin ilk 400 içine girebilen maalesef hiçbir üniversitesi yoktur. 2017 yılında ilk 500’e girebilen 5 üniversite varken, 2020’de sadece bir tek üniversite ilk 500 içinde yer alabilmiştir. Yani son 4 yılda ne yapıyorsak bir işe yaramadığı gibi, tam tersi sonuçlar doğurmuştur. Bunu şekil 5’te görebiliriz. Bu demek değildir ki Türkiye bu durumu düzeltmek için çaba göstermiyor. TÜBİTAK tarafından başlatılan ve kaliteli genç akademik personeli Türkiye’ye çekmeyi amaçlayan 2232 programı çerçevesinde 2019 yılı içersinde 127 genç bilim insanı geriye dönmüştür. Bu program aynı kararlılıkla devam edebilecek mi? Doların TL karşısındaki değeri arttıkça program cazibesini koruyabilecek mi? Gelenlerin memnuniyet ve kalıcılık kararlılığı nedir? 2232 benzeri programlar daha geniş bilimsel alanları kapsayıcı bir şekilde büyütülebilir mi? Bütün bunlar henüz cevapsız sorular. Üniversitelerin eksikliği ne? Gelelim üniversitelerin durumuna. Türkiye’de ilk 10 üniversite son yıllarda hemen hemen değişmiyor: Bilkent, Koç, ODTÜ, İTÜ, Sabancı, Boğaziçi, Ankara, Hacettepe, Istanbul ve İYT. Bizi düşündüren ise bu üniversitelerin dünya sıralamasındaki yerleri. Kaliteli yayınları kıstas alarak baktığımızda en iyi durumda olan Bilkent’in dünya sıralamasında son 5 yıl içinde 411’den 551. sıraya gerilediğini görüyoruz. Özelikle UNAM ve Nanoteknoloji araştırma merkezleri ile önemli bir atılım yapan bu kurum bile, dünya ile yarışta öne doğru bir atılım yapamamıştır. Bu araştırma enstitülerinin örnek kurumlar olduğunu ve çok da iyi çalıştıklarını, çok yetenekli bilim insanlarına ev sahipliği yaptıklarını yakınen biliyoruz. Yayın sayılarında önemli artışlar kaydettikleri de doğru bir gözlem olacaktır. Ancak, bu gelişmeleri dünyanın diğer ülkeleri ile kıyasladığımızda bir tek üniversitenin kendi başına baş edemeyeceği bazı eksiklikler olduğunu anlıyoruz. Peki nedir bu eksiklik? Bu güzide üniversitenin, tüm değerli ve çalışkan hocalarına, İngilizce bilen kuvvetli öğrencilerine ve tüm yeni araştırma laboratuvarlarına rağmen tek başına yapamadığı ilerlemenin temel nedenleri nelerdir? Bu konuya birkaç ilginç gözlemden sonra değineceğim, ancak yazımın başında verdiğim 3 örneği hatırlayalım. 2017 yılında Türkiye’den 5 üniversite (Bilkent-Koç-ODTÜ-Sabancı-Boğaziçi) ilk 500 listesine girerken, 2020’ye geldiğimizde sadece Koç Üniversitesi&#8217;nin listede kaldığını görüyoruz. Yani son 4-5 yılda ileri değil, geriye gitmişiz. Türkiye’nin TÜBİTAK aracılığı ile açıkladığı hedeflerden birisi de ilk 100 veya 200 üniversite içine birden fazla üniversiteyi yerleştirmektir. Bunun gerçekleşmesi için araştırma yayınlarını kıstas alırsak, Bilkent’in 13 yayından 117 yayına çıkması gereklidir. Aradaki mesafe ilk yüz üniversite ile 9 kat, ilk ikiyüz üniversite ile 5 kat olunca bunun imkansıza yakın olduğunu ve önümüzdeki görülebilir dönemde de böyle kalacağını düşünebiliriz. .  Şekil 5. QS endeksine göre Türkiye’deki ilk sekiz üniversitenin son yıllardaki yerleri. Hepsi birden geriye gitmişler. Bu bilimsel yatırımlar ve bilim yönetimi açısından farklı bir şeyler yapmamız gerektiğini gösteriyor.      Şekil 6. Türkiye ve dünyada bilimsel yayın açısından en başarılı üniversiteler. Dünyadaki ilk on üniversite ile Türkiye’deki ilk on üniversite arasındaki fark yaklaşık 75 misli. Bu mesafeyi önümüzdeki 10 sene içinde kapatmak imkansız olmakla beraber, azaltılması için çok çaba göstermek ve değişik mekanizmaları harekete geçirmek gereklidir. Üniversite dışındaki devlet ve özel sektör kurumlarının uluslararası kaliteli dergilerde yayınları var mı? Türkiye’nin üzerinde çok konuşulmayan, ancak ilginç ve önemli bir eksiği de devlet ve özel sektör araştırma kurumlarının üst düzeyde yayın yapmamaları. Türkiye’den son beş yılda Nature Index dergilerinde özel araştırma şirketleri tarafından yayınlanmış hiç bir yayını yok. Buna karşılık İsviçre’nin sadece ilk iki firması, LaRouche ve Novartis, tüm Türkiye’deki üniversitelerin toplamından daha fazla yayın üretebilmiştir. Index’de Türkiye başlığı altında baktığınızda hiçbir kurum yer almamıştır. Bu gözlem şaşırtıcı olmamakla beraber, önemli bir noktaya parmak basıyor. Türkiye’nin kalkınma planları incelenirse, görülecektir ki, Ar-Ge’ye ayrılan payın yarısından fazlasının özel sektörden geleceği varsayılmaktadır. Bunun gerçekçi olmadığını, özel sektör şirketleri içinde uluslararası düzeyde yayın yapan bir kaç şirketin bile bulunmaması ile anlıyoruz. O nedenle, ne yazık ki Türkiye kendisine koyduğu hedeflere ulaşacak alt yapıdan bu açıdan da yoksundur. Şekil 7. (sağda) Üniversiteler dışında bilimsel yayın yapan özel şirketler. Kendi araştırma merkezlerini kuran bazı önemli şirketler, üst düzey araştırmacıları çekebilmek için onların bilimsel yayın yapmalarına olanak sağlıyorlar. Neler yapılabilir? Ne yapılması gerekli sorusuna cevap bulabilmek için öncelikle ciddi bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu kabullenmemiz gereklidir. Cumhuriyet tarihimiz boyunca çözülemeyen bir sorunun çözümü sadece politik olamaz. Toplum olarak, yeri gelince bilime saygı duyduğumuzu söylemekle yetinmeyip, bunun gereklerini yerine getirmek gerekir. Yeni yetişen kuşaklara, başarılı geçirecekleri ilk ve orta öğretim olanaklarının sağlanması, üniversitelerin idari ve mali özerk bir yapıya kavuşturulmaları, Ar-Ge harcamalarının her sene katlanarak OECD düzeyine bir an önce ulaştırılması ve günlük yaşantıda bilimsel temele dayanmayan politikaların terk edilmesi gereklidir. Pratik olarak, araştırma alt yapılarının kurulması, geliştirilmesi ve iyileştirilmesi için Türkiye bazı adımlar atmıştır. 2015’te çıkan 6550 sayılı Araştırma Alt Yapıları kanunu ile, ve bu sürecin hayata geçirilmesi için belirlenen 10-12 merkez kurulmuştur. Ancak bu merkezlerin bir an önce daha serbest ve esnek bir yönetim yapısına kavuşturulması ve üniversite veya bakanlık yöneticilerinin rollerinin azaltılması ve bütçelerinin mali yıl başında tam olarak verilmesi gereklidir. Türkiye’nin uluslarası düzeyde özgün araştırma alt yapıları için gerekli yatırım planını belirlemesi ve hayata geçirmesi gereklidir. Her yıl TÜBİTAK tarafından düzenlenen Yurt Dışı Bilim İnsanları Kurultayı&#8217;nın sonuçlarını iş planına çevirecek ve bunu bir takvime bağlayacak bir sekreteryanın kurulması yararlı olacaktır. Bunun için önümüzde Avrupa Birliği&#8217;nin uyguladığı şablona bakmak ve bu temel yatırımlar arasından bizim için öncelikli olanları hayata geçirmek ve en önemlisi de Avrupa’daki merkezlere bir an önce yatırımcı üye olmak gereklidir. Dr. Esen Ercan Alp / Argonne Distinguished Fellow, Argonne National Laboratory ve SESAME Uluslararası Bilimsel Danışma Komitesi Başkanı / eea@anl.gov</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/turkiye-ve-bilimsel-arastirma-kitligi">Türkiye ve bilimsel araştırma kıtlığı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de birçok değerli bilim insanı olduğunu hepimiz biliyoruz. Hemen her konuda Dünyadaki gelişmeleri izleyebilen ve orijinal katkıda bulunan araştırmacı hocalar var. Toplum olarak zaman zaman bu kişileri tanıma fırsatını da buluyoruz. Peki o halde, neden yüksek düzeyde bilim üretimine gelince zorluklarla karşılaşıyoruz?</p>
<p>QS-endeksine göre Türkiye’nin ilk 400 içine girebilen maalesef hiçbir üniversitesi yoktur. 2017 yılında ilk 500’e girebilen 5 üniversite varken, 2020’de sadece bir tek üniversite ilk 500 içinde yer alabilmiştir. Yani son 4 yılda ne yapıyorsak bir işe yaramadığı gibi, tam tersi sonuçlar doğurmuştur. Üniversitelerimizin eksiklikleri nedir?</p>
<p><strong>Bu yazıda çok kısıtlı bir mercekten bakıp aşağıdaki sorulara cevap arayacağız:</strong></p>
<p><span lang="de-DE">*Kaliteli yayınlardaTürkiye’nin payı neden az?</span></p>
<p><span lang="de-DE">*Dünya üniversiteleri arasında kaliteli yayın sayısı açısından neredeyiz?</span></p>
<p><span lang="de-DE">*Üniversite dışındaki devlet ve özel sektör kurumlarının uluslararası kaliteli dergilerde yayınları var mı?</span></p>
<p><strong><span lang="de-DE">Neler yapılabilir? </span></strong></p>
<p><span lang="de-DE">Yazımızın başında belirtmekte yarar var: Bu tür yayın değerlendirme çalışmalarını aslında sürekli olarak TÜBİTAK, TUBA, YÖK, Bilim Akademisi ve bir üniversitede kurulacak uzmanlık merkezlerinin ortaklaşa yapmaları daha doğru olur. TUBITAK son yıllarda bu konuda hassasiyet gösteriyor. Uluslararası Bilimsel Yayınları Teşvik (UBYT) programı oldukça detaylı bir şekilde yabancı dergilerde çıkan yayınları izleyip teşvik edici programlar geliştiriyor. Ancak, ortada hepimizin bakabileceği, ve gerçekten dünya bilimine yaptığımız katkıyı ölçebileceğimiz bir mekanizma yok. UBYT programını, daha yakından izledikten sonra, başka bir yazımda değinmek isterim. Ben her türlü teşvik sisteminin yararlı olacağına inanıyorum. </span></p>
<p><strong><span lang="de-DE">Kaliteli yayınlarda Türkiye’nin payı neden az?</span></strong></p>
<p>Ekonomisinin büyüklüğü ile ilk 20 devlet arasında giren Türkiye, kaliteli bilimsel yayınlar konusuna gelince Dünyada 39. sırada yer alıyor. Türkiye’nin 1 Ocak-31 Aralık 2019  döneminde yaptığı yayınları ülkeler bazında Şekil 1’de görebilirsiniz. Bu sıralamadan öğrendiğimiz bazı noktalar şöyle özetlenebilir:</p>
<p>Ekonomik büyüklük olarak sıralanan G20 ülkeleri içinde yer alan ülkelerden 16 tanesi, aynı zamanda kaliteli yayınlar listesinde yer alan ilk 20 ülke arasında. G20’ye dahil olup da yayın listesinde ilk 20’de yer alamayan ülkeler Türkiye, Meksika, Endonezya, ve Suudi Arabistan.</p>
<p>Türkiye’nin ilk yirmiye girebilmesi için nüfusu 6 milyona ulaşmayan Danimarka’yı geçmesi lazım. Bunu yapabilmesi için de mevcut kaliteli yayın sayısını 65’ten 387’ye çıkarması gerekli. Aradaki 6 misli olan farkı kapatmak bugünkü sistemle mümkün değil. Üstelik Danimarka’nın şu anda Ar-Ge’ye harcadığı oran Türkiye’nin 3 misli daha fazla. Yani aradaki fark açılıyor, azalmıyor.</p>
<p><strong>ARGE payını ikiye katlamak bile 20 yıl gerekir</strong></p>
<p>100 yıllık Cumhuriyet tarihimizin sonunda buraya geldiğimize göre, problemi sadece bugünkü hükümete yüklemek bizi doğru bir yöne götürmeyecektir. Toplum olarak bilimin yol göstericiliğine olan inancımızı yitirmeyerek, bilim insanlarının serbest çalışmalarına olanak veren, daha modern bir yaklaşım içinde olmalıyız.</p>
<p>2000’li yıllara girildiğinde Türkiye’nin Ar-Ge çalışmalarına ayırdığı bütçe (devlet ve özel sektör birlikte) gayrı safi milli hasılanın (GSMH) %0.46’sı civarındayken, bugün halen %0.96 civarındadır (KDV ve gümrük vergileri bu orana dahil). Yani yıllık artış oranı 20 yılda ortalama %3.5 civarındadır.</p>
<p>Bunun anlamı, bugünkü artış hızıyla ayrılan bütçedeki payı ikiye katlamak en az 20 yıl alacaktır. Eğer 2023 hedefini tutturmak gibi bir amacımız varsa, bunu ancak bütçeden Ar-Ge’ye ayrılan payı her sene %25 artırmamız gerekir. OECD ülkelerinin 2020’de Ar-Ge harcamaları ortalaması GSMH’larının %2.4 ‘ü civarındadır. Mevcut ortalama artış hızı ile Türkiye’nin ilk başta 2013, daha sonra 2018 ve şimdilerde de 2023 hedefi olarak gösterilen OECD ortalamasına ulaşması için 25 sene daha gereklidir. Bu arada OECD ülkelerinin Ar-Ge paylarının aynı kalacağını kabul ediyoruz. <strong>Yani Türkiye’nin, 2013 yılı için koyduğu hedefe 2045 yılında dahi ulaşması zor.</strong></p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-29547" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y1-1.png" alt="" width="1992" height="940" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y1-1.png 1992w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y1-1-300x142.png 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y1-1-1024x483.png 1024w" sizes="(max-width: 1992px) 100vw, 1992px" /></p>
<p>Şekil 1: Dünya ülkelerinin kaliteli yayınlar yapma sıralamasında ilk 40 ülke. Türkiye 39. sırada yılda 65 yayınla yer alırken, nüfusu bizden 15 kez daha az olan Danimarka, Türkiye’den 6 misli daha fazla yayın yapmaktadır. Nüfus olarak bize yakın olan Almanya Türkiye’den 70 misli daha fazla kaliteli yayın yapmaktadır.</p>
<p><strong>Kaliteli yayın ne demek?</strong></p>
<p>Burada “kaliteli yayın” ne demek, bunun da anlaşılması yerinde olur. Nature Index’e dahil olan 82 derginin listesine ulaşmak isteyenler için gerekli bağlantı aşağıda verilmiştir (<a href="https://www.natureindex.com/faq#journals">https://www.natureindex.com/faq#journals</a>). Bu dergilerde çıkan bilimsel makaleler, Web Of Science’da çıkan tüm yazıların %5’ine karşılık gelirken, toplam atıfların %30’unu almaktadır. Yani diğer doğa bilimleri yayınlarına göre ortalama 6 kez daha fazla ilgi görmektedirler.</p>
<p>Hemen belirtelim ki bir makalenin bu Nature Index dergisinde yayınlanmış olmasından şöyle bir anlam çıkartmamak gerekir: “Madem burada yayınlanmış, demek ki önemli ve doğru”. Ancak genel bir değerlendirme yapıldığında Dünyadaki en üst düzeyde araştırma yapanların bu dergileri tercih ettiği çok açık. Bu söylediğime kanıt olarak son yıllarda bu dergilerde yayınlanan ve büyük yankı getiren 3 önemli bilimsel buluştan bahsedeceğim:</p>
<p><strong><span lang="tr-TR">Higgs bozonunun deneysel gözlemlenmesi</span></strong></p>
<p><span lang="tr-TR">Standart model tarafından tanımlanan evrendeki dört kuvvetten üçünü birleştiren teorinin öngördüğü parçacıklardan birisi de Higgs bozonudur. Bu parçacığın varlığı teorik olarak 1964 yılında öngörülmüş olsa da, gözlemleyebilmek için önce ABD’de Fermi Laboratuvarı&#8217;nda bir proton hızlandırıcısı (TEVATRON), daha sonra da CERN’de Büyük Hadron Çarpıştırıcısı (LHC) inşa edilmiştir. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Bu konu ile ilgili olan ilk deneysel yayın ilk öngörüden 48 yıl sonra, 2012 yılında Physical Review Letters dergisinde yayınlanmıştır. 2015 yılında yayınlanan bir makale ise 5154 ortak yazar ile dünya rekoru kırmıştır. TEVATRON 6.3 km çevresi ile 1970’li yıllarda hizmete girmiş, LHC ise 27 km&#8217;lik çevresi ile ATLAS ve CMS deneylerine ev sahipliği yapmaktadır ve 2008’de tamamlanabilmiştir. Higgs bozonunu bulabilmek için tam 48 sene ve milyarlarca dolar harcanmış, on binlerce kişi bu misyonu başarıya ulaştırmak için çaba göstermiştir. Bu iki hızlandırıcıdan çıkan kaliteli makale sayısı ilk on yıl içinde 2725 olmuştur. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Bu süreç içinde Türkiye CERN’e asosiye üye olmuş ve bunun yararını hemen görmüştür. Boğaziçi Üniversitesi’nin en fazla atıf alan ilk makalesi Higgs bozonu ile ilgili olup Boğaziçi Üniversitesi&#8217;nin toplam 3.87 olan kaliteli makale sayısının 3.35’i bu konuyla ilgili yayınlardır. CERN üyelik seviyesinin bir an önce tam üyeliğe çıkartılması ve Ankara Üniversitesi bünyesinde sürdürülen TARLA elektron hızlandırıcısı projesinin bir an önce bitirilmesi çok yararlı olacaktır.</span></p>
<p><img decoding="async" class="alignnone wp-image-29548 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y2-300x201.jpg" alt="" width="300" height="201" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y2-300x201.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y2.jpg 550w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" />. <img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-29549 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y3-1-300x155.jpg" alt="" width="300" height="155" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y3-1-300x155.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y3-1.jpg 699w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Şekil 2: Büyük Hadron Çarpıştırıcısı ATLAS detektörü ve deneyin bir artistik görünüşü</p>
<p><strong><span lang="tr-TR">Yerçekimi dalgalarının LIGO ile gözlemlenmesi</span></strong></p>
<p><span lang="tr-TR">Evrendeki kara deliklerin çarpışması gibi olaylardan kaynaklanan ve yeryüzüne ulaşan yerçekimi dalgalarını görebilmek için inşa edilen ve sürekli olarak geliştirilen LIGO (Laser Interferometer Gravitational Wave Observatory) 2016 yılında, kurulmaya başladıktan tam 22 yıl sonra, ilk gözlemini gerçekleştirdi. Bu gözlem, doğal olarak ilk kez Physical Review Letters’da yayınlandı ve tam 4360 defa atıf aldı.</span></p>
<p><span lang="tr-TR">LIGO gözlemevi ABD’de birbirlerine 3.000 km uzaklıktaki iki gözlemevi (Hanford, Washington, ve Livingston, Louisiana) ve İtalya’nın Pisa kentin</span><span lang="tr-TR">e yakın Virgo detektörlerinden oluşmaktadır. Bu üçlüye 2024 yılında Hindistan ayağı da dahil olacaktır. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Bu interferometrik gözlemevleri yerçekimi dalgaları geldiği sırada, uzayın eğilmesinden doğan mesafe değişmesini büyük bir hassasiyetle ölçmek prensibi üzerine kuruludur. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Ölçme hassasiyeti o kadar iyileştirilmiştir ki, 4 km uzaklıkta bulunan iki ayna arasındaki mesafe bir protonun genişliğinin on binde biri kadar değişecek olsa bile bunu ölçebilecek düzeye gelmiştir. LIGO gözlem evlerinde son 4 yıl içinde 50’den fazla astronomik gözlem yapılmıştır. Bildiğim kadarı ile LIGO’ya dahil olan hiçbir Türk üniversitesi bulunma</span><span lang="tr-TR">maktadır. </span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-29550 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y4-1-300x201.jpg" alt="" width="300" height="201" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y4-1-300x201.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y4-1.jpg 664w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" />. <img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-29551 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y5-300x199.jpg" alt="" width="300" height="199" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y5-300x199.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y5.jpg 649w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Şekil 3: LIGO Livinsgton, Louisiana, ABD, ve titreşimi çok düşük seviyelere indirilmiş aynalardan birisi</p>
<p><span lang="tr-TR"><strong>COVID-19 virüsünün atomik yapısı</strong> </span></p>
<p><span lang="tr-TR">COVID-19’un yarattığı kaos tüm dünyayı etkiledi. Herkesin üzerinde birleştiği bir nokta, aşı ve tedavi bulunmadan hayatın normale dönmeyeceği idi. Aşı ve tedavi çalışmalarının tüm aşamalarına burada yer vermek imkansız. Ancak, bu çalışmaların başarılı olabilmesi için bazı temel bilgilerin elimizde olması gerekli. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Virüsün genetik sıralaması Şubat 2020’de Nature dergisinde yayınlandıktan sonra atomik yapısını çözmek için bir yarış başladı. Bunun için elimizdeki olanaklar “soğutmalı-elektron-mikroskobu (Cryo-EM), sinkrotron x-ışınları kırınımı (XRD), ve sinkrotron x-ışını küçük açı saçılması (SAXS) yöntemleridir. Bunlara ek olarak, CHARMM-gibi makromolekül yapısını simülasyon yolu ile elde eden ve COVID-19 virüsü ile üzerine yapıştığı hücre duvarının o andaki yapısını hesaplayabilen bir süper bilgisayar, bu konuda tecrübeli araştırmacılar grubu ve yazılıma öncülük edecek bilişimcilerin birlikte çalışmaları gerekecektir. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Ortaya çıkışından şu ana kadar geçen 6 ay içinde Protein Veri Bankasına teslim edilen COVID-19 ile ilgili atomik yapı çalışmaları 289 tane olmuştur. Buraya Türkiye’den bir katkı beklememek gerekir, çünkü, bildiğim kadarı ile Türkiye’de şu anda protein yapısı çözmek için aktif olan bir tek merkez bulunmamaktadır. </span></p>
<p><strong>Hiçbiri ülkemizden çıkamazdı</strong></p>
<p>Yukarıda verdiğimiz üç örneğin ortak bir yanı var: Bu gruptaki binlerce bilimsel yayından hiç birisi Türkiye’den çıkamazdı. Çünkü ne elektron, ne proton hızlandırıcımız var, ne LIGO interferometremiz var, ne de x-ışını üreten bir elektron hızlandırıcımız var. Protein yapılarını çözecek bir Soğutmalı Elektron Mikroskop bile var mıdır, bilmiyorum.</p>
<p>Okuyucunun merakını gidermek için bu türden tesislerin 4. veya 5. kuşak makineler olduğunu belirtmek gerek. Bu tesisler 1930’lu yıllardan beri geliştirilmektedir. Maliyetlerinin milyarlarca dolar ile ifade edilmesinin ötesinde, on binlerce mühendis, bilim insanı, üst düzey teknisyen, bilgisayarcı, ve bürokratın kesintisiz olarak çalışmalarının sonunda ortaya çıkmış olduklarını unutmamak gerekli.</p>
<p><span lang="tr-TR">Böyle olunca da, oyuna seyirci kalmaktan başka bir şey elimizden gelmiyor. Oynamak isteyenler ise tasını tarağını toplayıp yurt dışına gidiyor. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">İşin ilginç yanı, Türkiye, Ürdün’de kurulan SESAME tesisinde böylesine bir düzeneği kurabilecek ve buna öncülük edebilecek durumdadır. SESAME şu anda bu konuda yatırım ve öncülük yapacak bir ülke aramaktadır. Bu konu, Türkiye’nin üyelik sürecini başarı ile götüren TAEK yetkililerine sunulmuştur. Bir an önce bir çalıştay düzenleyerek ve kaynak aktararak birkaç yıl içinde uluslararası planda protein yapılarının çözülmesi konularında oyuncu olabilmek mümkündür.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-29552 " src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y6-300x208.jpg" alt="" width="336" height="233" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y6-300x208.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y6.jpg 615w" sizes="auto, (max-width: 336px) 100vw, 336px" />. <img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-29553 " src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y7-225x300.jpg" alt="" width="176" height="235" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y7-225x300.jpg 225w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y7.jpg 442w" sizes="auto, (max-width: 176px) 100vw, 176px" /></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-29555 " src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y9-1-300x143.jpg" alt="" width="348" height="166" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y9-1-300x143.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y9-1.jpg 697w" sizes="auto, (max-width: 348px) 100vw, 348px" /> <img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-29556 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y8-1-300x169.jpg" alt="" width="300" height="169" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y8-1-300x169.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y8-1.jpg 619w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Şekil 4: COVID-19 virüsünün atomik düzeyde çözümlenmiş yapısı, bu tür çalışmaların yapıldığı Soğutmalı Elektron Mikroskopu, ve Advanced Photon Source, Argonne Ulusal Laboratuvarı, Argonne, Illinois, ABD. Yine CoVid-19 çalışmalarında öne çıkan ve İngiltere’nin Oxford şehrinde bulunan DIAMOND x-ışını sinkrotron kaynağı.</p>
<p><strong><span lang="tr-TR">Dünya üniversiteleri arasında yayın açısından neredeyiz?</span></strong></p>
<p><span lang="tr-TR">Şu anda dünyada her ülke kendi bilimsel üretkenliğini ölçmek için değişik yöntemler kullanıyor. Evrensel diyebileceğimiz bir ölçer yok gibi. Böyle bir ölçer (metrik) olmadığı için ben en kaliteli diyebileceğimiz yayınları göz önüne alan Nature Index’i kullanmayı tercih ettim.</span></p>
<p><span lang="tr-TR">Burada kalite ile kastedilen &#8216;dergi etki faktörünün&#8217; yüksek olduğu dergilerde çıkan bilimsel makalelerden söz ediyoruz. Bu yöntemin eksik yanları tartışılabilir, ancak yerine daha iyi bir yöntem konmadıkça elimizdeki güvenilir yöntemi kullanmak durumundayız. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Dergi etki faktörünün en yüksek olduğu 82 bilimsel dergi, yılda yaklaşık 60,000 civarında makale basıyorlar. Bu yayınlar içinde Nature ve Science dergileri, etki faktörü 43 ve 41 puanla en yukarıda yer alan iki dergi. </span><span lang="de-DE">1869’dan beri Ingiltere’de yayınlanan Nature dergisini ayda 3 milyon kişi okumaktadır. Nature Index, 2015 yılından beri her an güncellenen bir sisteme dönüşmüş olup, son 12 ayın verilerine bakmak mümkündür. </span></p>
<p><span lang="de-DE">Diğer bir endeks: Kullanacağımız bir başka endeks ise Ingiltere tabanlı “QS-index: Quacquarelli Symonds“ endeksi. </span>Daha önceleri Times Higher Education (THE) olarak bilinen bu endeksten</p>
<p>Son 5 yılda Türkiye üniversitelerinin gelişimini izleyebiliriz. QS endeksi 6 değişik kriteri bir araya getirerek sonuca ulaşıyor: Akademik araştırma (%40), Fakülte elemanı/ögrenci oranı (%20), öğretim elemanı başına yayınlara yapılan atıf sayısı (%20), kurumsal itibar (%10), uluslararası öğrenci sayısı (%5), ve uluslararası öğretim elemanı sayısı (%5).</p>
<p>İlk 400’de üniversitemiz yok: QS-endeksine göre Türkiye’nin ilk 400 içine girebilen maalesef hiçbir üniversitesi yoktur. 2017 yılında ilk 500’e girebilen 5 üniversite varken, 2020’de sadece bir tek üniversite ilk 500 içinde yer alabilmiştir. Yani son 4 yılda ne yapıyorsak bir işe yaramadığı gibi, tam tersi sonuçlar doğurmuştur. Bunu şekil 5’te görebiliriz.</p>
<p>Bu demek değildir ki Türkiye bu durumu düzeltmek için çaba göstermiyor. TÜBİTAK tarafından başlatılan ve kaliteli genç akademik personeli Türkiye’ye çekmeyi amaçlayan 2232 programı çerçevesinde 2019 yılı içersinde 127 genç bilim insanı geriye dönmüştür. Bu program aynı kararlılıkla devam edebilecek mi? Doların TL karşısındaki değeri arttıkça program cazibesini koruyabilecek mi? Gelenlerin memnuniyet ve kalıcılık kararlılığı nedir? 2232 benzeri programlar daha geniş bilimsel alanları kapsayıcı bir şekilde büyütülebilir mi? Bütün bunlar henüz cevapsız sorular.</p>
<p><strong>Üniversitelerin eksikliği ne?</strong></p>
<p>Gelelim üniversitelerin durumuna. Türkiye’de ilk 10 üniversite son yıllarda hemen hemen değişmiyor: Bilkent, Koç, ODTÜ, İTÜ, Sabancı, Boğaziçi, Ankara, Hacettepe, Istanbul ve İYT. Bizi düşündüren ise bu üniversitelerin dünya sıralamasındaki yerleri. Kaliteli yayınları kıstas alarak baktığımızda en iyi durumda olan Bilkent’in dünya sıralamasında son 5 yıl içinde 411’den 551. sıraya gerilediğini görüyoruz. Özelikle UNAM ve Nanoteknoloji araştırma merkezleri ile önemli bir atılım yapan bu kurum bile, dünya ile yarışta öne doğru bir atılım yapamamıştır.</p>
<p>Bu araştırma enstitülerinin örnek kurumlar olduğunu ve çok da iyi çalıştıklarını, çok yetenekli bilim insanlarına ev sahipliği yaptıklarını yakınen biliyoruz. Yayın sayılarında önemli artışlar kaydettikleri de doğru bir gözlem olacaktır.</p>
<p>Ancak, bu gelişmeleri dünyanın diğer ülkeleri ile kıyasladığımızda bir tek üniversitenin kendi başına baş edemeyeceği bazı eksiklikler olduğunu anlıyoruz. Peki nedir bu eksiklik? Bu güzide üniversitenin, tüm değerli ve çalışkan hocalarına, İngilizce bilen kuvvetli öğrencilerine ve tüm yeni araştırma laboratuvarlarına rağmen tek başına yapamadığı ilerlemenin temel nedenleri nelerdir? Bu konuya birkaç ilginç gözlemden sonra değineceğim, ancak yazımın başında verdiğim 3 örneği hatırlayalım.</p>
<p>2017 yılında Türkiye’den 5 üniversite (Bilkent-Koç-ODTÜ-Sabancı-Boğaziçi) ilk 500 listesine girerken, 2020’ye geldiğimizde sadece Koç Üniversitesi&#8217;nin listede kaldığını görüyoruz. Yani son 4-5 yılda ileri değil, geriye gitmişiz.</p>
<p>Türkiye’nin TÜBİTAK aracılığı ile açıkladığı hedeflerden birisi de ilk 100 veya 200 üniversite içine birden fazla üniversiteyi yerleştirmektir. Bunun gerçekleşmesi için araştırma yayınlarını kıstas alırsak, Bilkent’in 13 yayından 117 yayına çıkması gereklidir. Aradaki mesafe ilk yüz üniversite ile 9 kat, ilk ikiyüz üniversite ile 5 kat olunca bunun imkansıza yakın olduğunu ve önümüzdeki görülebilir dönemde de böyle kalacağını düşünebiliriz.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-29557" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y10-1-300x191.png" alt="" width="500" height="319" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y10-1-300x191.png 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y10-1-1024x653.png 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y10-1.png 1188w" sizes="auto, (max-width: 500px) 100vw, 500px" />. <img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-29558" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y11-1-300x191.png" alt="" width="500" height="319" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y11-1-300x191.png 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y11-1-1024x653.png 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y11-1.png 1188w" sizes="auto, (max-width: 500px) 100vw, 500px" /></p>
<p><span lang="fr-FR">Şekil 5. QS endeksine göre Türkiye’deki ilk sekiz üniversitenin son yıllardaki yerleri. Hepsi birden geriye gitmişler. Bu bilimsel yatırımlar ve bilim yönetimi açısından farklı bir şeyler yapmamız gerektiğini gösteriyor.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-29559" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y12-300x102.png" alt="" width="500" height="171" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y12-300x102.png 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y12-1024x349.png 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y12.png 1266w" sizes="auto, (max-width: 500px) 100vw, 500px" />    <img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-29560" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y13-300x96.png" alt="" width="500" height="161" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y13-300x96.png 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y13-1024x329.png 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y13.png 1208w" sizes="auto, (max-width: 500px) 100vw, 500px" /></p>
<p>Şekil 6. Türkiye ve dünyada bilimsel yayın açısından en başarılı üniversiteler. Dünyadaki ilk on üniversite ile Türkiye’deki ilk on üniversite arasındaki fark yaklaşık 75 misli. Bu mesafeyi önümüzdeki 10 sene içinde kapatmak imkansız olmakla beraber, azaltılması için çok çaba göstermek ve değişik mekanizmaları harekete geçirmek gereklidir.</p>
<p><strong>Üniversite dışındaki devlet ve özel sektör kurumlarının uluslararası kaliteli dergilerde yayınları var mı?</strong></p>
<p>Türkiye’nin üzerinde çok konuşulmayan, ancak ilginç ve önemli bir eksiği de devlet ve özel sektör araştırma kurumlarının üst düzeyde yayın yapmamaları. Türkiye’den son beş yılda Nature Index dergilerinde özel araştırma şirketleri tarafından yayınlanmış hiç bir yayını yok. Buna karşılık İsviçre’nin sadece ilk iki firması, LaRouche ve Novartis, tüm Türkiye’deki üniversitelerin toplamından daha fazla yayın üretebilmiştir. Index’de Türkiye başlığı altında baktığınızda hiçbir kurum yer almamıştır.</p>
<p>Bu gözlem şaşırtıcı olmamakla beraber, önemli bir noktaya parmak basıyor. Türkiye’nin kalkınma planları incelenirse, görülecektir ki, Ar-Ge’ye ayrılan payın yarısından fazlasının özel sektörden geleceği varsayılmaktadır. Bunun gerçekçi olmadığını, özel sektör şirketleri içinde uluslararası düzeyde yayın yapan bir kaç şirketin bile bulunmaması ile anlıyoruz. O nedenle, ne yazık ki Türkiye kendisine koyduğu hedeflere ulaşacak alt yapıdan bu açıdan da yoksundur.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-29561" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y14-1-300x118.png" alt="" width="500" height="197" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y14-1-300x118.png 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y14-1-1024x403.png 1024w" sizes="auto, (max-width: 500px) 100vw, 500px" /></p>
<p>Şekil 7. (sağda) Üniversiteler dışında bilimsel yayın yapan özel şirketler. Kendi araştırma merkezlerini kuran bazı önemli şirketler, üst düzey araştırmacıları çekebilmek için onların bilimsel yayın yapmalarına olanak sağlıyorlar.</p>
<p><span lang="de-DE"><strong>Neler yapılabilir?</strong> </span></p>
<p><span lang="de-DE">Ne yapılması gerekli sorusuna cevap bulabilmek için öncelikle ciddi bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu kabullenmemiz gereklidir. Cumhuriyet tarihimiz boyunca çözülemeyen bir sorunun çözümü sadece politik olamaz. Toplum olarak, yeri gelince bilime saygı duyduğumuzu söylemekle yetinmeyip, bunun gereklerini yerine getirmek gerekir. Yeni yetişen kuşaklara, başarılı geçirecekleri ilk ve orta öğretim olanaklarının sağlanması, üniversitelerin idari ve mali özerk bir yapıya kavuşturulmaları, Ar-Ge harcamalarının her sene katlanarak OECD düzeyine bir an önce ulaştırılması ve günlük yaşantıda bilimsel temele dayanmayan politikaların terk edilmesi gereklidir. </span></p>
<p><span lang="de-DE">Pratik olarak, araştırma alt yapılarının kurulması, geliştirilmesi ve iyileştirilmesi için Türkiye bazı adımlar atmıştır. 2015’te çıkan 6550 sayılı Araştırma Alt Yapıları kanunu ile, ve bu sürecin hayata geçirilmesi için belirlenen 10-12 merkez kurulmuştur. Ancak bu merkezlerin bir an önce daha serbest ve esnek bir yönetim yapısına kavuşturulması ve üniversite veya bakanlık yöneticilerinin rollerinin azaltılması ve bütçelerinin mali yıl başında tam olarak verilmesi gereklidir. Türkiye’nin uluslarası düzeyde özgün araştırma alt yapıları için gerekli yatırım planını belirlemesi ve hayata geçirmesi gereklidir. </span></p>
<p><span lang="de-DE">Her yıl TÜBİTAK tarafından düzenlenen Yurt Dışı Bilim İnsanları Kurultayı&#8217;nın sonuçlarını iş planına çevirecek ve bunu bir takvime bağlayacak bir sekreteryanın kurulması yararlı olacaktır. Bunun için önümüzde Avrupa Birliği&#8217;nin uyguladığı şablona bakmak ve bu temel yatırımlar arasından bizim için öncelikli olanları hayata geçirmek ve en önemlisi de Avrupa’daki merkezlere bir an önce yatırımcı üye olmak gereklidir.</span></p>
<p><strong><span lang="de-DE">Dr. Esen Ercan Alp / </span>Argonne Distinguished Fellow, Argonne National Laboratory</strong></p>
<p><strong><span lang="de-DE">ve </span><span lang="de-DE">SESAME Uluslararası Bilimsel Danışma Komitesi Başkanı / </span><a href="mailto:eea@anl.gov">eea@anl.gov</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/turkiye-ve-bilimsel-arastirma-kitligi">Türkiye ve bilimsel araştırma kıtlığı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29544</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Facebook’a küresel kuşatma, yolda&#8230;</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/facebooka-kuresel-kusatma-yolda</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Edip Emil Öymen]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 Mar 2019 11:17:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edip Emil Öymen]]></category>
		<category><![CDATA[avrupa birliği]]></category>
		<category><![CDATA[christchurch katliamı]]></category>
		<category><![CDATA[facebook]]></category>
		<category><![CDATA[fren mekanizması]]></category>
		<category><![CDATA[gangster]]></category>
		<category><![CDATA[inovasyon]]></category>
		<category><![CDATA[katliam]]></category>
		<category><![CDATA[radyo]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal medya]]></category>
		<category><![CDATA[terör]]></category>
		<category><![CDATA[tv]]></category>
		<category><![CDATA[YouTube]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=13395</guid>

					<description><![CDATA[<p>Facebook’a geçen yıl her dakika 1 milyona yakın veri yükleniyordu. Bir dakikada! Veri derken, yazılı, sesli, görüntülü her türlü ileti anlamına. Facebook, sistemine akan bu veri selini hem algoritma, hem “canlı” insan eliyle kontrol altında tutmaya çalışıyor. Önceliği, elbette kendi şirket “ilkeleri.” Kimin, neyi, ne zaman, ne kadar, nasıl, neden yayınlayacağına dair ilkeler. Ama Facebook’un, bir teknoloji şirketi olduğu kadar bir medya şirketi de olduğunu -haklı olarak- söyleyenler artıyor: Bir gazete, dergi, radyo, TV gibi, yayınlayacağı içeriği “şirket ilkeleri dışı” evrensel gazetecilik ilkeleriyle de denetlemesi gerektiğini savunan gayet ciddi bir akım var. Yeni Zelanda Başbakanı, “Sosyal platformlar yayıncıdır, postacı değil” dedi. Avustralya Başbakanı, “İnternet, başıboş bir alan olamaz” diyerek, konuyu G20’nin Haziran’da Osaka toplantısında gündeme getireceğini söyledi. Denetimsiz yayın olur mu? Christchurch katliamını yapan terörist, Facebook’tan “canlı” yayın yapabildi, çünkü Facebook’un “işi”, insanların neyi isterse, nasıl isterse, ne zaman isterse, istediği herkese “canlı” yayınlamasını sağlamak. Harvard’da 15 yıl önce erkek öğrencilerin, kız öğrencilerle ahbap olup olamayacaklarını hesaplayan çöpçatanlık sisteminden, şimdi kaç milyar kişinin günde kaç saat kullandığı bir iletişim/iletim kanalına evrildi Facebook. Üstelik, kendisini bir medya şirketi olarak göremiyor halen. Kurucu Mark Zuckerberg (MZ), 21 Eylül 2017’de bu konuda (özet olarak) gayet açıktı: “Ben, sistemimizdeki bütün kötü ve zararlı içeriğin farkına varacağız ve bunları yakalayacağız diyemem. Biz, insanların, bir şey söylemeden önce ‘ne söyleyeceklerini’ kontrol edemeyiz. Sanırım, kullanıcı kitlemiz de bunu istemez. Özgürlük şu demektir: Bir şey söylemek için izin almak zorunda olmamak, ve söyleyeceğini istediğin gibi söylemek. Eğer bizim ilkelerimizi çiğner veya yasalara karşı gelirseniz, bunun elbette yaptırımı olacaktır. Ama, herkesi her an hemen yakalayamayız.” MZ, konuşmasını, dev bir ekranda şu sloganın yazılı olduğu sahnede yapmıştı: “Herkese, istediği herkesle, ne isterse onu paylaşma yetkisini ver.” Facebook’un iletişim/iletim kanalının nasıl çalıştığını bilen, virüs gibi yayılan (viral) etkinin hızını anlayan, cinayet işlemeye kararlı bir kişi bütün bu teknik olanakları, kendi sapık zihnindeki planı uygulamak için kullandı. Çünkü mümkündü. MZ, Christchurch’ten birkaç hafta önce, içerik konusunda bir şeyler yapmak zorunda olduğunu nihayet idrak edip, “İnsanlar artık daha mahremiyet istiyor, biz bunu sağlayacağız” dediyse de inandırıcı olamamıştı. ABD’de eğitimli liberal kesimin ciddi fikir dergisi NewYorker’ın çizeri Farley Katz’ın, 8 Mart’taki karikatürü, çizim olarak başarısız bir karalama, ama altyazısı güçlü bir mesajdı: “Facebook değişiyor. Artık bundan sonra paylaşmak mahremdir. Savaş, barıştır. Özgürlük, köleliktir. Cehalet, kuvvettir.” Bu cümlelerin son üçü -bilenlerden özür dileyerek- George Orwell’in 1984’ünden alınma sloganlar. Amerika’da liberal kesimin düşüncelerine tercüman oluyor: Facebook’ta “değişen” bir şey yok. 1984’teki Büyük Biraderliğe devam edecek. İletişim Yasası arkeolojik oldu Facebook ve diğerleri, aslında yasadışı bir iş yapmıyor. Taa 1996’da Amerikan Kongresi tarafından onaylanan İletişim Yasası’nın (Communications Decency Act) 230 sayılı bölümdeki şu cümleye dayanıyorlar: “Etkileşimli bilgisayar hizmeti sunan veya bunu kullanan kişi, enformasyon içeriği sağlayan başka bir kaynağın yayıncısı veya sözcüsü değildir.” [Bu, İngilizce&#8217;den hukuki bir çeviri değil] İngilizcesi sadece 26 kelimeden oluşan bu madde, bütün internetin ayakta durmasını sağlayan iskelet oldu 20+ yıldır. Buna göre tıpkı telefon gibi, internet hizmeti veren şirketler de sadece bir dağıtım kanalıydılar. Bu kanaldan “ne” geçtiği onları ilgilendirmezdi. Övgü de geçebilir, sövgü de&#8230; Bu liberal yorum artık tarihte kaldı. Hele bütün bu özgürlüklerin açıkça kötüye kullanıldığı, istismar edildiği 2016-18 dönemi yaşanana kadar. Kitle iletişim araçları denilen radyo, TV, gazete, dergiler “basın yasalarına” uymak zorunda, ama aynı hizmeti veren sosyal medya, uymak zorunda değil. Bu çelişki giderilmedikçe sorunlar artmaya devam edecek. Ufukta önlemler var Özellikle Avrupa Birliği’nde Facebook’u hedef alan eleştirler, Facebook’un iletişim/iletim kanalını “yeniden tanımlama” aşamasına kadar gelmeye aday. Zaten Yeni Zelanda Başbakanı, “Facebook, teröristin canlı yayınını nasıl ve neden fark edemedi, neden yayını daha hızla kesemedi?” diye bizzat Facebook’a soracağını açıkladı (18.03). Ama, sadece Facebook değil, bütün GAFA grubunun (Google, Apple, Facebook, Amazon) “bırakın istediğimizi yapalım, bırakın istediğimiz gibi geçelim” dönemi artık yavaş yavaş kapanmaya doğru gidecek. Fransa, dünyada en az 750 milyon Euro ve Fransa’da 25 milyon Euro geliri olan “fazla” büyük dijital şirketlerden (Facebook gibi!) %3 vergi alacak. Hükümet bundan, yılda 500 milyon Euro vergi geliri sağlayacak. İngiltere de vergi oranını %2 yaptı. 2020 Nisan’ından itibaren yürürlüğe girecek. AB çapında bir vergi düzenlemesi de arzu ediliyor ama 28 ülkenin hepsinin evet demesi zor. Radikal öneriler de yolda&#8230; ABD 2020 Başkan aday adayı Massachusetts senatörü (Demokrat Partili) Elizabeth Warren ise daha da “cesur” şeyler söyledi: “GAFA’yı bölüp parçalayalım.” (Amerikan telefon tekeli AT&#38;T’nin 1984’te şirketlere bölünmesi gibi): “Bugün büyük teknoloji şirketleri çok fazla güçlü. Bu güçlerini ekonomimiz, toplumumuz, demokrasimizi etkilemek için kullanıyorlar. Bu şirketler rekabetin üzerinden silindir gibi geçiyorlar. Kişisel verilerimizi kâr amacıyla kullanıyorlar. Oyun alanlarına kimseyi sokmuyorlar. Böylece, küçük işletmelere, girişimlere zarar veriyor, inovasyonu öldürüyorlar. İşte bu yüzden Hükümet, rekabeti artırmak amacıyla, büyük ve temelli kararlar almak zorunda. Bu kararlar arasında Amazon, Facebook ve Google’ın şirketlere bölünmesi de olacaktır. Eğer şirket olarak büyüyorsan, rakiplerini yeme hakkın olmamalı.” Facebook’a “gangster” dediler Atlantik’in öte yakasında İngiltere’de ise Lordlar Kamarası İletişim Komisyonu’nun yayınladığı 85 sayfalık “Dijital Dünyada Denetim” (Regulating in a Digital World) raporunun tek cümleyle özeti: “Bize, ve diğer hükümetlere, bu dijital sektörü denetleyecek bir üst kurul gerekli.” Komisyon bu sonuca, masa başında sohbet ederek varmadı. Rapora destek olarak, bir de “Kanıtlar” cildi yayınladı: Tam bin 376 sayfa (rakamla: 1,376!). Bu ciltte, Airbnb’den Facebook’a, Google’dan Microsoft’a kadar şirketler, akademisyenler, STK’ların görüş ve yorumları yer alıyor. Bunları okumak, rapordan daha ilginç. Ayrıca, İngiltere Parlamentosu’nda temsil edilen partilerin milletvekillerinden oluşan Dijital, Kültür, Medya ve Spor Komisyonu’nun hazırladığı başka bir raporda Facebook için “dijital gangster” deyimi kullanıldı. Her ne kadar, aynen şu okuduğunuz cümledeki gibi “tırnak içinde” olsa dahi, Facebook’tan “gangster” diye söz edilmesi -böyle bir hükümet raporunda- görülmüş şey değil. Komisyon’un 18 Şubat’ta yayınladığı 111 sayfalık “Maksatlı Yanlış Bilgi” (Disinformation and Fake News) raporunda iki yerde (sayfa 41 ve 91) bu sözcük geçti. Hükümetin, yasal düzenlemeler yapması gerektiği belirtildi. “Facebook ve benzeri şirketlerin dijital gangsterler gibi davranmalarına, kendilerini yasaların dışında ve üzerinde görmelerine izin verilmemeli” denildi. Kısacası, Facebook (diğerleriyle birlikte) hem vergi denetimi altına girme yolunda, hem de yasal önlemlerle kuşatılmaya doğru gidiyor. Çünkü, bir katliam videosunu 17 dakikada değil, 17 saniyede (hatta daha kısa sürede) yayından kaldıracak bir sistem geliştirmesi gerektiği açıkça belli. Facebook’un bir “fren mekanizması” olmadığı (ya da yetersiz kaldığı) için o video 24 saat içinde Facebook’ta 1.5 milyon kez yeniden yüklendi. YouTube’a da saniyede 1 görüntü olmak üzere&#8230;  Pisliği kaç kişi temizliyor? Facebook, 2016 ABD Başkanlık Seçimi’ne Rusya’nın karıştığı iddiaları üzerine, “içerik tarasınlar” diye 2018 sonuna kadar 5 bin kişiyi işe almıştı. Şimdi ise, dünya çapında 15 bin (?)  “içerik düzenleyici” kişinin 7/24 vardiya ile çalıştığı, çeşitli kaynaklarca ifade ediliyor. Ama gerçek rakam belli değil. Google da YouTube’a zararlı video konulmasıyla mücadele amacıyla 10 bin bilişimciyi işe aldığını açıklamıştı. Ama sorun, “insan kaynakları” ile çözülemeyecek. Yapay zekâyı kullanarak, Christchurch Katliamı benzeri bir durumda “konuyu birkaç saniyede kavrayıp” yayını kesmesini sağlamak, Facebook başta hepsinin odaklanması gereken tek Ar-Ge hedefi olmalı. Çünkü BuzzFeed’in 2017’den kalma bir araştırmasına göre, Facebook’un Canlı Yayın (Live Feed) uygulamasının başladığı Aralık 2015 ile Haziran 2017 arasında 45 tane “canlı yayın cinayeti, intiharı, tecavüzü, darp ve şiddeti” yayınlanmış. 2017’den bu yana acaba kaç tane daha yayınlandı? Christchurch dahil&#8230; Temizlikçinin nafile dünyası Facebook’a akan veri selini denetlemek amacıyla giriştiği “nafile” çabayı iki Alman belgeselci Hans Block ve Moritz Riesewieck yönetiminde bir ekip Filipinler’in başkenti Manila’da 1 saat 25 dakikalık bir film haline getirdi. WDR/Köln, NDR/Hamburg, RBB/Berlin gibi Alman, NHK Japon, BBC İngiliz TV ve araştırmacı gazetecilik kurumu ProPublica’nın ortak çalışmasıyla yapılan bu “kara gerilim” filmi YouTube’a da yüklendi: “Internet’s Dirtiest Secrets: The Cleaners” https://www.youtube.com/watch?v=oFZ2YMmsGcU Neden Manila? Çünkü Facebook, bir taşeron şirket aracılığıyla, Facebook’a yüklenen görüntüleri “silmek ya da silmemek” kararını verecek binlerce kişiyi (sayı belli değil) Manila’da istihdam ediyor. Ücretlerini (miktar belli değil) Facebook’tan değil, taşeron şirketten alıyorlar. Kendilerine “içerik düzenleyici” (content moderator) gibi janjanlı bir de sıfat verilen bu gençler, “bir tür eğitimden” geçirilip, Facebook içeriklerinin karşısına oturtuluyor. Amaç, Facebook ilkelerine uyan-uymayan içerikler hakkında 2-3 saniye karar vermeleri: Yani editörlük yapmaları&#8230; Günde en az 25 bin görüntüyü 8-10 saatlik mesaide değerlendirmek zorundalar. [Bu durumda Facebook, aslında bal gibi medya şirketi!] Filmdeki Filipinli karakterler isimsiz. Çalıştıkları yerler gösterilmiyor. Film Manila’nın varoşlarında gece vakti, loş ışıklı ortamlarda çekilmiş. Uğursuz bir müzik eşliğinde tam bir gerilim filmi. İsimsizlerden birkaç cümle, durumlarını anlatmaya yeter: “Hangi görüntünün terör olduğunu algoritma anlayamaz, biz anlamak zorundayız. Yayınını silmemiz gereken 37 terör örgütü var. Bize bu listeyi ABD İç Güvenlik Bakanlığı (Homeland Security) verir. Gruplarla ilgili her şeyi ezbere bilmemiz gerekir. Sloganlarını, bayraklarını&#8230; Facebook’a akan pisliği temizliyoruz. Keskin nişancı gibiyiz. Bir ayda en fazla 3 hata yapabiliriz.” İçerik temizleyenlerin derin psikolojik sorunlara gömüldükleri, çareyi seks ve uyuşturucuda aradıklarına dair haberler de yayınlandı. Ama bu konu, başka bir yazıya kalsın&#8230; Edip Emil Öymen *Bu yazı 29.03.2019 tarihli Dünya gazetesinde yayınlandı.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/facebooka-kuresel-kusatma-yolda">Facebook’a küresel kuşatma, yolda&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Facebook’a geçen yıl her dakika 1 milyona yakın veri yükleniyordu. Bir dakikada! Veri derken, yazılı, sesli, görüntülü her türlü ileti anlamına.</p>
<p>Facebook, sistemine akan bu veri selini hem algoritma, hem “canlı” insan eliyle kontrol altında tutmaya çalışıyor. Önceliği, elbette kendi şirket “ilkeleri.” Kimin, neyi, ne zaman, ne kadar, nasıl, neden yayınlayacağına dair ilkeler.</p>
<p>Ama Facebook’un, bir teknoloji şirketi olduğu kadar bir medya şirketi de olduğunu -haklı olarak- söyleyenler artıyor: Bir gazete, dergi, radyo, TV gibi, yayınlayacağı içeriği “şirket ilkeleri dışı” evrensel gazetecilik ilkeleriyle de denetlemesi gerektiğini savunan gayet ciddi bir akım var. Yeni Zelanda Başbakanı, <em>“Sosyal platformlar yayıncıdır, postacı değil”</em> dedi. Avustralya Başbakanı, <em>“İnternet, başıboş bir alan olamaz”</em> diyerek, konuyu G20’nin Haziran’da Osaka toplantısında gündeme getireceğini söyledi.</p>
<p><strong>Denetimsiz yayın olur mu?</strong></p>
<p>Christchurch katliamını yapan terörist, Facebook’tan “canlı” yayın yapabildi, çünkü Facebook’un “işi”, insanların neyi isterse, nasıl isterse, ne zaman isterse, istediği herkese “canlı” yayınlamasını sağlamak.</p>
<p>Harvard’da 15 yıl önce erkek öğrencilerin, kız öğrencilerle ahbap olup olamayacaklarını hesaplayan çöpçatanlık sisteminden, şimdi kaç milyar kişinin günde kaç saat kullandığı bir iletişim/iletim kanalına evrildi Facebook. Üstelik, kendisini bir medya şirketi olarak göremiyor halen. Kurucu Mark Zuckerberg (MZ), 21 Eylül 2017’de bu konuda (özet olarak) gayet açıktı:</p>
<p><em>“Ben, sistemimizdeki bütün kötü ve zararlı içeriğin farkına varacağız ve bunları yakalayacağız diyemem. Biz, insanların, bir şey söylemeden önce ‘ne söyleyeceklerini’ kontrol edemeyiz. Sanırım, kullanıcı kitlemiz de bunu istemez. Özgürlük şu demektir: Bir şey söylemek için izin almak zorunda olmamak, ve söyleyeceğini istediğin gibi söylemek. Eğer bizim ilkelerimizi çiğner veya yasalara karşı gelirseniz, bunun elbette yaptırımı olacaktır. Ama, herkesi her an hemen yakalayamayız.”</em></p>
<p>MZ, konuşmasını, dev bir ekranda şu sloganın yazılı olduğu sahnede yapmıştı: “Herkese, istediği herkesle, ne isterse onu paylaşma yetkisini ver.”</p>
<p>Facebook’un iletişim/iletim kanalının nasıl çalıştığını bilen, virüs gibi yayılan (viral) etkinin hızını anlayan, cinayet işlemeye kararlı bir kişi bütün bu teknik olanakları, kendi sapık zihnindeki planı uygulamak için kullandı. Çünkü mümkündü.</p>
<p>MZ, Christchurch’ten birkaç hafta önce, içerik konusunda bir şeyler yapmak zorunda olduğunu nihayet idrak edip, <em>“İnsanlar artık daha mahremiyet istiyor, biz bunu sağlayacağız”</em> dediyse de inandırıcı olamamıştı. ABD’de eğitimli liberal kesimin ciddi fikir dergisi NewYorker’ın çizeri Farley Katz’ın, 8 Mart’taki karikatürü, çizim olarak başarısız bir karalama, ama altyazısı güçlü bir mesajdı: “Facebook değişiyor. Artık bundan sonra paylaşmak mahremdir. Savaş, barıştır. Özgürlük, köleliktir. Cehalet, kuvvettir.”</p>
<p>Bu cümlelerin son üçü -bilenlerden özür dileyerek- George Orwell’in 1984’ünden alınma sloganlar. Amerika’da liberal kesimin düşüncelerine tercüman oluyor: Facebook’ta “değişen” bir şey yok. 1984’teki Büyük Biraderliğe devam edecek.</p>
<p><strong>İletişim Yasası arkeolojik oldu </strong></p>
<p>Facebook ve diğerleri, aslında yasadışı bir iş yapmıyor. Taa 1996’da Amerikan Kongresi tarafından onaylanan İletişim Yasası’nın (Communications Decency Act) 230 sayılı bölümdeki şu cümleye dayanıyorlar:</p>
<p>“Etkileşimli bilgisayar hizmeti sunan veya bunu kullanan kişi, enformasyon içeriği sağlayan başka bir kaynağın yayıncısı veya sözcüsü değildir.” [Bu, İngilizce&#8217;den hukuki bir çeviri değil]</p>
<p>İngilizcesi sadece 26 kelimeden oluşan bu madde, bütün internetin ayakta durmasını sağlayan iskelet oldu 20+ yıldır. Buna göre tıpkı telefon gibi, internet hizmeti veren şirketler de sadece bir dağıtım kanalıydılar. Bu kanaldan “ne” geçtiği onları ilgilendirmezdi. Övgü de geçebilir, sövgü de&#8230; Bu liberal yorum artık tarihte kaldı. Hele bütün bu özgürlüklerin açıkça kötüye kullanıldığı, istismar edildiği 2016-18 dönemi yaşanana kadar.</p>
<p>Kitle iletişim araçları denilen radyo, TV, gazete, dergiler “basın yasalarına” uymak zorunda, ama aynı hizmeti veren sosyal medya, uymak zorunda değil. Bu çelişki giderilmedikçe sorunlar artmaya devam edecek.</p>
<p><strong>Ufukta önlemler var</strong></p>
<p>Özellikle Avrupa Birliği’nde Facebook’u hedef alan eleştirler, Facebook’un iletişim/iletim kanalını “yeniden tanımlama” aşamasına kadar gelmeye aday. Zaten Yeni Zelanda Başbakanı, <em>“Facebook, teröristin canlı yayınını nasıl ve neden fark edemedi, neden yayını daha hızla kesemedi?”</em> diye bizzat Facebook’a soracağını açıkladı (18.03).</p>
<p>Ama, sadece Facebook değil, bütün GAFA grubunun (Google, Apple, Facebook, Amazon) “bırakın istediğimizi yapalım, bırakın istediğimiz gibi geçelim” dönemi artık yavaş yavaş kapanmaya doğru gidecek.</p>
<p>Fransa, dünyada en az 750 milyon Euro ve Fransa’da 25 milyon Euro geliri olan “fazla” büyük dijital şirketlerden (Facebook gibi!) %3 vergi alacak. Hükümet bundan, yılda 500 milyon Euro vergi geliri sağlayacak. İngiltere de vergi oranını %2 yaptı. 2020 Nisan’ından itibaren yürürlüğe girecek. AB çapında bir vergi düzenlemesi de arzu ediliyor ama 28 ülkenin hepsinin evet demesi zor.</p>
<p>Radikal öneriler de yolda&#8230; ABD 2020 Başkan aday adayı Massachusetts senatörü (Demokrat Partili) Elizabeth Warren ise daha da “cesur” şeyler söyledi: <em>“GAFA’yı bölüp parçalayalım.”</em> (Amerikan telefon tekeli AT&amp;T’nin 1984’te şirketlere bölünmesi gibi):</p>
<p><em>“Bugün büyük teknoloji şirketleri çok fazla güçlü. Bu güçlerini ekonomimiz, toplumumuz, demokrasimizi etkilemek için kullanıyorlar. Bu şirketler rekabetin üzerinden silindir gibi geçiyorlar. Kişisel verilerimizi kâr amacıyla kullanıyorlar. Oyun alanlarına kimseyi sokmuyorlar. Böylece, küçük işletmelere, girişimlere zarar veriyor, inovasyonu öldürüyorlar. İşte bu yüzden Hükümet, rekabeti artırmak amacıyla, büyük ve temelli kararlar almak zorunda. Bu kararlar arasında Amazon, Facebook ve Google’ın şirketlere bölünmesi de olacaktır. Eğer şirket olarak büyüyorsan, rakiplerini yeme hakkın olmamalı.”</em></p>
<p><strong>Facebook’a “gangster” dediler</strong></p>
<p>Atlantik’in öte yakasında İngiltere’de ise Lordlar Kamarası İletişim Komisyonu’nun yayınladığı 85 sayfalık “Dijital Dünyada Denetim” (Regulating in a Digital World) raporunun tek cümleyle özeti: “Bize, ve diğer hükümetlere, bu dijital sektörü denetleyecek bir üst kurul gerekli.” Komisyon bu sonuca, masa başında sohbet ederek varmadı. Rapora destek olarak, bir de “Kanıtlar” cildi yayınladı: Tam bin 376 sayfa (rakamla: 1,376!). Bu ciltte, Airbnb’den Facebook’a, Google’dan Microsoft’a kadar şirketler, akademisyenler, STK’ların görüş ve yorumları yer alıyor. Bunları okumak, rapordan daha ilginç.</p>
<p>Ayrıca, İngiltere Parlamentosu’nda temsil edilen partilerin milletvekillerinden oluşan Dijital, Kültür, Medya ve Spor Komisyonu’nun hazırladığı başka bir raporda Facebook için “dijital gangster” deyimi kullanıldı. Her ne kadar, aynen şu okuduğunuz cümledeki gibi “tırnak içinde” olsa dahi, Facebook’tan “gangster” diye söz edilmesi -böyle bir hükümet raporunda- görülmüş şey değil.</p>
<p>Komisyon’un 18 Şubat’ta yayınladığı 111 sayfalık “Maksatlı Yanlış Bilgi” (Disinformation and Fake News) raporunda iki yerde (sayfa 41 ve 91) bu sözcük geçti. Hükümetin, yasal düzenlemeler yapması gerektiği belirtildi. “Facebook ve benzeri şirketlerin dijital gangsterler gibi davranmalarına, kendilerini yasaların dışında ve üzerinde görmelerine izin verilmemeli” denildi.</p>
<p>Kısacası, Facebook (diğerleriyle birlikte) hem vergi denetimi altına girme yolunda, hem de yasal önlemlerle kuşatılmaya doğru gidiyor. Çünkü, bir katliam videosunu 17 dakikada değil, 17 saniyede (hatta daha kısa sürede) yayından kaldıracak bir sistem geliştirmesi gerektiği açıkça belli.</p>
<p>Facebook’un bir “fren mekanizması” olmadığı (ya da yetersiz kaldığı) için o video 24 saat içinde Facebook’ta 1.5 milyon kez yeniden yüklendi. YouTube’a da saniyede 1 görüntü olmak üzere&#8230;<strong> </strong></p>
<p><strong>Pisliği kaç kişi temizliyor?</strong></p>
<p>Facebook, 2016 ABD Başkanlık Seçimi’ne Rusya’nın karıştığı iddiaları üzerine, “içerik tarasınlar” diye 2018 sonuna kadar 5 bin kişiyi işe almıştı. Şimdi ise, dünya çapında 15 bin (?)  “içerik düzenleyici” kişinin 7/24 vardiya ile çalıştığı, çeşitli kaynaklarca ifade ediliyor. Ama gerçek rakam belli değil.</p>
<p>Google da YouTube’a zararlı video konulmasıyla mücadele amacıyla 10 bin bilişimciyi işe aldığını açıklamıştı. Ama sorun, “insan kaynakları” ile çözülemeyecek.</p>
<p>Yapay zekâyı kullanarak, Christchurch Katliamı benzeri bir durumda “konuyu birkaç saniyede kavrayıp” yayını kesmesini sağlamak, Facebook başta hepsinin odaklanması gereken tek Ar-Ge hedefi olmalı.</p>
<p>Çünkü BuzzFeed’in 2017’den kalma bir araştırmasına göre, Facebook’un Canlı Yayın (Live Feed) uygulamasının başladığı Aralık 2015 ile Haziran 2017 arasında 45 tane “canlı yayın cinayeti, intiharı, tecavüzü, darp ve şiddeti” yayınlanmış. 2017’den bu yana acaba kaç tane daha yayınlandı? Christchurch dahil&#8230;</p>
<p><strong>Temizlikçinin nafile dünyası</strong></p>
<p>Facebook’a akan veri selini denetlemek amacıyla giriştiği “nafile” çabayı iki Alman belgeselci Hans Block ve Moritz Riesewieck yönetiminde bir ekip Filipinler’in başkenti Manila’da 1 saat 25 dakikalık bir film haline getirdi. WDR/Köln, NDR/Hamburg, RBB/Berlin gibi Alman, NHK Japon, BBC İngiliz TV ve araştırmacı gazetecilik kurumu ProPublica’nın ortak çalışmasıyla yapılan bu “kara gerilim” filmi YouTube’a da yüklendi: “Internet’s Dirtiest Secrets: The Cleaners” <a href="https://www.youtube.com/watch?v=oFZ2YMmsGcU">https://www.youtube.com/watch?v=oFZ2YMmsGcU</a></p>
<p>Neden Manila? Çünkü Facebook, bir taşeron şirket aracılığıyla, Facebook’a yüklenen görüntüleri “silmek ya da silmemek” kararını verecek binlerce kişiyi (sayı belli değil) Manila’da istihdam ediyor. Ücretlerini (miktar belli değil) Facebook’tan değil, taşeron şirketten alıyorlar. Kendilerine “içerik düzenleyici” (content moderator) gibi janjanlı bir de sıfat verilen bu gençler, “bir tür eğitimden” geçirilip, Facebook içeriklerinin karşısına oturtuluyor. Amaç, Facebook ilkelerine uyan-uymayan içerikler hakkında 2-3 saniye karar vermeleri: Yani editörlük yapmaları&#8230; Günde en az 25 bin görüntüyü 8-10 saatlik mesaide değerlendirmek zorundalar. [Bu durumda Facebook, aslında bal gibi medya şirketi!]</p>
<p>Filmdeki Filipinli karakterler isimsiz. Çalıştıkları yerler gösterilmiyor. Film Manila’nın varoşlarında gece vakti, loş ışıklı ortamlarda çekilmiş. Uğursuz bir müzik eşliğinde tam bir gerilim filmi.</p>
<p>İsimsizlerden birkaç cümle, durumlarını anlatmaya yeter: “Hangi görüntünün terör olduğunu algoritma anlayamaz, biz anlamak zorundayız. Yayınını silmemiz gereken 37 terör örgütü var. Bize bu listeyi ABD İç Güvenlik Bakanlığı (Homeland Security) verir. Gruplarla ilgili her şeyi ezbere bilmemiz gerekir. Sloganlarını, bayraklarını&#8230; Facebook’a akan pisliği temizliyoruz. Keskin nişancı gibiyiz. Bir ayda en fazla 3 hata yapabiliriz.”</p>
<p>İçerik temizleyenlerin derin psikolojik sorunlara gömüldükleri, çareyi seks ve uyuşturucuda aradıklarına dair haberler de yayınlandı. Ama bu konu, başka bir yazıya kalsın&#8230;</p>
<p><strong>Edip Emil Öymen</strong></p>
<p><em><strong>*Bu yazı 29.03.2019 tarihli Dünya gazetesinde yayınlandı.</strong><br />
</em></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/facebooka-kuresel-kusatma-yolda">Facebook’a küresel kuşatma, yolda&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">13395</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Canan Dağdeviren: &#8220;Benim en büyük motivasyon kaynağım Atatürk&#8221;</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/canan-dagdeviren-benim-en-buyuk-motivasyon-kaynagim-ataturk</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 10 Feb 2018 23:32:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[11 Şubat]]></category>
		<category><![CDATA[akademi]]></category>
		<category><![CDATA[akademisyen]]></category>
		<category><![CDATA[atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[avrupa birliği]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[bilimde kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Bilimde Kadın ve Kız Çocukları Günü]]></category>
		<category><![CDATA[birleşmiş milletler]]></category>
		<category><![CDATA[BM]]></category>
		<category><![CDATA[canan dagdeviren]]></category>
		<category><![CDATA[doğa bilimleri]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Hanzade Doğan Boyner]]></category>
		<category><![CDATA[kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Kız Çocukları]]></category>
		<category><![CDATA[marie curie]]></category>
		<category><![CDATA[matematik]]></category>
		<category><![CDATA[mühendislik]]></category>
		<category><![CDATA[nobel]]></category>
		<category><![CDATA[programlama]]></category>
		<category><![CDATA[STEM]]></category>
		<category><![CDATA[üniversite]]></category>
		<category><![CDATA[yüksek öğrenim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=9189</guid>

					<description><![CDATA[<p>Canan Dağdeviren, 11 Şubat Uluslararası Bilimde Kadın ve Kız Çocukları Günü dolayısıyla BM Genel Kurulunda bir konuşma yaptı.  Birleşmiş Milletler tarafından, kadınların ve kız çocuklarının bilimdeki rollerini artırmak, STEM eğitimi ve araştırma faaliyetlerine her seviyeden katılımlarını teşvik etmek amacıyla 2015 yılında ilan edilen “11 Şubat &#8211; Uluslararası Bilimde Kadın ve Kız Çocukları Günü’nün üçüncüsü dolayısıyla BM Genel Kurulu’nda bir konuşma yapan genç bilim kadınımız Canan Dağdeviren kendi başarılı bilim yolculuğunda en büyük motivasyonunun Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk olduğunu ve onun “Bir gün benim sözlerim bilime ters düşerse bilimi tercih edin” sözlerini vazgeçilmez bir yaşam öğüdü olarak aldığını söyledi. Daha çocukluk günlerinden başlayarak bugüne kadar süregelen bilim tutkusunu anlatan Dağdeviren, bilimi  gençlere ve çocuklara sevdirmek için her fırsatta Türkiye’ye seyahat ettiğini ve onlarla sosyal medya yoluyla sürekli iletişim halinde olduğunu anlattı. Yaklaşık 7 dakika süren İngilizce yaptığı konuşmayı aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz. Türkiye’de kız çocuklarının eğitimde fırsat eşitliğine kavuşması ve kızların güçlendirilmesi adına birçok sivil toplum girişimine öncülük eden Aydın Doğan Vakfı’nın Yönetim Kurulu Başkanı Hanzade Doğan Boyner de BM etkinliklerinde bir konuşma yaptı. Her alanda olduğu gibi bilim alanında da eğitime erişimdeki kadın-erkek eşitsizliğinin, eğitim sürecinde kadına uygulanan ayrımcılığın, eğitim sonrasında mesleki gelişimin önündeki engellerin ortadan kaldırılması gerektiğini vurgulayan Hanzade Doğan Boyner, çözüm yolunda ‘çok paydaşlı, uluslararası iş birliği yapılması’ çağrısında bulundu. Dünyada rakamlarla bilimde kadın&#8230; -Erkeklerin mühendislik, üretim ve inşaatı seçme eğilimi kadınlardan iki kat daha fazlayken, kadınların bir eğitim derecesinin peşinden koşma olasılığı da iki kat fazla. -Bazı ülkeler ve alanlarda, kadın mezunların “fazla veya yetersiz temsili” özellikle belirgin durumda. Örneğin, 2012’de mühendislik, üretim ve inşaat alanında, kadınlar, Almanya (%18), Macaristan (%22), Avusturya (%23), Çek Cumhuriyeti (%23), İrlanda (%24) ve İsviçre’deki (%24) doktora mezunlarının çeyreğinden daha azını oluşturdu. -2002 ile 2012 arasında, bilimin alt alanlarında ve mühendislikteki kadın mezunların sayısı, erkeklerin sayısından genel olarak daha hızlı bir oranda arttı. Ancak, 2002 ile 2012 arasında kadınların varlığının en çabuk arttığı alanlar (programlama, mühendislik ve mühendislik işleri) aynı zamanda kadınların en düşük tabandan başladıklarıydı. -Avrupa ve diğer gelişmiş ekonomilerde, üniversite ve okul hiyerarşilerinde, hem dikey hem de yatay tabiatıyla, cinsiyet ayrımı bulgularının olmasından memnuniyetsizlik duyuyor ve AB ülkelerindeki üniversite mezunlarının %59’u kadın olduğu halde, kadınlar üniversitelerdeki öğretim görevlilerinin yalnızca %18’ini oluşturuyor. -Yüksek öğrenim seviyesine sahip kadınlar, toplam çalışan nüfusa (%46) göre iş bulma konusunda daha başarılı olma eğilimindeler (üçüncü derecede eğitim almış olan ve profesyonel ya da teknisyen olarak çalışan kadınların %53’ü). Ancak, uzmanlaşmış bilim insanları ve mühendisler kategorisinde eşitsizlikler sürüyor; burada kadınlar çalışanların yalnızca %40’ını oluşturuyor. Bu durum, master seviyesi üstündeki lisansüstünde, bilim, matematik ve mühendislik alanlarında kadınların yetersiz temsil edilmesiyle kısmen açıklanabilir. -1903’te ödül alan Marie Curie’den bu yana yalnızca 17 kadın fizik, kimya veya tıp alanında Nobel Ödülü alırken, bu sayı erkeklerde 572. -Günümüzde, dünyadaki tüm araştırmacıların yalnızca %28’i kadın. -STEM katılımdaki cinsiyet farkı, alt ortaöğretimde daha belirgin hale geliyor. Bu, uzmanlaşmanın başladığı ve öğrencilerin hangi konularda eğitim göreceklerini seçtikleri zaman. Bunun yanı sıra, birçok durumda kızlar, yaşları ilerledikçe erkeklere nazaran STEM konularına ilgi duymamaya başlıyor. Birleşik Krallık’ta yapılan bir araştırmaya göre, 10 ila 11 yaşlarında kızlar ve erkekler STEM’le neredeyse aynı derecede ilgileniyor; Erkeklerin %75’i ve kızların %72’si bilimde ilgi çekici şeyler öğrendiklerini aktarıyor. 18 yaşına gelindiğinde ise, ileri derece STEM eğitime katılım baz alınarak yapılan ölçüme göre, bu oran erkekler için %33’e ve kızlar için %19’a düşüyor. Bu noktada erkekler, ileri derece eğitimlerine yaklaştıkça STEM konularını bırakmaya başlıyor. Kızlar ise, ortaöğretimin çok daha erken yıllarında bırakmaya karar veriyor. İsveçli gençlerle yapılan uzun dönemli bir çalışmanın bulguları da, çocukların kariyer isteklerinin çoğunlukla 13 yaşına kadar oluştuğunu ve o yaştan sonra öğrencileri bilime teşvik etmenin gittikçe zorlaşacağını gösteriyor.     -Dünya çapındaki yüksek öğretimde bulunan kadın öğrenci nüfusunun sadece %30’u STEM bağlantılı branşları seçiyor. Dallara göre de farklılıklar gözlemleniyor. Kadın öğrencilerin kayıt oranları özellikle bilgi, iletişim ve teknolojide (%3), doğa bilimleri, matematik ve istatistikte (%5) ve mühendislik, üretim ve inşaatta (%8) düşük seviyelerde. En yüksek ise sağlık ve refah çalışmalarında (%15). Video kaynak: https://www.youtube.com/watch?v=BYpyhCcyWKk</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/canan-dagdeviren-benim-en-buyuk-motivasyon-kaynagim-ataturk">Canan Dağdeviren: &#8220;Benim en büyük motivasyon kaynağım Atatürk&#8221;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><strong><span class="s1">Canan Dağdeviren, 11 Şubat Uluslararası Bilimde Kadın ve Kız Çocukları Günü dolayısıyla BM Genel Kurulunda bir konuşma yaptı. </span></strong></p>
<p class="p1"><span class="s1"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignright wp-image-9191" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2018/02/bilimin-gucu-.jpg" alt="" width="360" height="160" /></span><span class="s1">Birleşmiş Milletler tarafından, kadınların ve kız çocuklarının bilimdeki rollerini artırmak, STEM eğitimi ve araştırma faaliyetlerine her seviyeden katılımlarını teşvik etmek amacıyla 2015 yılında ilan edilen “11 Şubat &#8211; Uluslararası Bilimde Kadın ve Kız Çocukları Günü’nün üçüncüsü dolayısıyla BM Genel Kurulu’nda bir konuşma yapan genç bilim kadınımız Canan Dağdeviren kendi başarılı bilim yolculuğunda en büyük motivasyonunun Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk olduğunu ve onun “Bir gün benim sözlerim bilime ters düşerse bilimi tercih edin” sözlerini vazgeçilmez bir yaşam öğüdü olarak aldığını söyledi. Daha çocukluk günlerinden başlayarak bugüne kadar süregelen bilim tutkusunu anlatan Dağdeviren, bilimi<span class="Apple-converted-space">  </span>gençlere ve çocuklara sevdirmek için her fırsatta Türkiye’ye seyahat ettiğini ve onlarla sosyal medya yoluyla sürekli iletişim halinde olduğunu anlattı. Yaklaşık 7 dakika süren İngilizce yaptığı konuşmayı aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz.</span></p>
<p><iframe loading="lazy" src="https://www.youtube.com/embed/BYpyhCcyWKk" width="1283" height="480" frameborder="0" allowfullscreen="allowfullscreen"></iframe></p>
<p class="p1"><span class="s1">Türkiye’de kız çocuklarının eğitimde fırsat eşitliğine kavuşması ve kızların güçlendirilmesi adına birçok sivil toplum girişimine öncülük eden Aydın Doğan Vakfı’nın Yönetim Kurulu Başkanı Hanzade Doğan Boyner de BM etkinliklerinde bir konuşma yaptı. Her alanda olduğu gibi bilim alanında da eğitime erişimdeki kadın-erkek eşitsizliğinin, eğitim sürecinde kadına uygulanan ayrımcılığın, eğitim sonrasında mesleki gelişimin önündeki engellerin ortadan kaldırılması gerektiğini vurgulayan Hanzade Doğan Boyner, çözüm yolunda ‘çok paydaşlı, uluslararası iş birliği yapılması’ çağrısında bulundu. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><b>Dünyada rakamlarla bilimde kadın&#8230;</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">-Erkeklerin mühendislik, üretim ve inşaatı seçme eğilimi kadınlardan iki kat daha fazlayken, kadınların bir eğitim derecesinin peşinden koşma olasılığı da iki kat fazla. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">-Bazı ülkeler ve alanlarda, kadın mezunların “fazla veya yetersiz temsili” özellikle belirgin durumda. Örneğin, 2012’de mühendislik, üretim ve inşaat alanında, kadınlar, Almanya (%18), Macaristan (%22), Avusturya (%23), Çek Cumhuriyeti (%23), İrlanda (%24) ve İsviçre’deki (%24) doktora mezunlarının çeyreğinden daha azını oluşturdu. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">-2002 ile 2012 arasında, bilimin alt alanlarında ve mühendislikteki kadın mezunların sayısı, erkeklerin sayısından genel olarak daha hızlı bir oranda arttı. Ancak, 2002 ile 2012 arasında kadınların varlığının en çabuk arttığı alanlar (programlama, mühendislik ve mühendislik işleri) aynı zamanda kadınların en düşük tabandan başladıklarıydı. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">-Avrupa ve diğer gelişmiş ekonomilerde, üniversite ve okul hiyerarşilerinde, hem dikey hem de yatay tabiatıyla, cinsiyet ayrımı bulgularının olmasından memnuniyetsizlik duyuyor ve AB ülkelerindeki üniversite mezunlarının %59’u kadın olduğu halde, kadınlar üniversitelerdeki öğretim görevlilerinin yalnızca %18’ini oluşturuyor. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">-Yüksek öğrenim seviyesine sahip kadınlar, toplam çalışan nüfusa (%46) göre iş bulma konusunda daha başarılı olma eğilimindeler (üçüncü derecede eğitim almış olan ve profesyonel ya da teknisyen olarak çalışan kadınların %53’ü). Ancak, uzmanlaşmış bilim insanları ve mühendisler kategorisinde eşitsizlikler sürüyor; burada kadınlar çalışanların yalnızca %40’ını oluşturuyor. Bu durum, master seviyesi üstündeki lisansüstünde, bilim, matematik ve mühendislik alanlarında kadınların yetersiz temsil edilmesiyle kısmen açıklanabilir. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">-1903’te ödül alan Marie Curie’den bu yana yalnızca 17 kadın fizik, kimya veya tıp alanında Nobel Ödülü alırken, bu sayı erkeklerde 572. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">-Günümüzde, dünyadaki tüm araştırmacıların yalnızca %28’i kadın. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">-STEM katılımdaki cinsiyet farkı, alt ortaöğretimde daha belirgin hale geliyor. Bu, uzmanlaşmanın başladığı ve öğrencilerin hangi konularda eğitim göreceklerini seçtikleri zaman. Bunun yanı sıra, birçok durumda kızlar, yaşları ilerledikçe erkeklere nazaran STEM konularına ilgi duymamaya başlıyor. Birleşik Krallık’ta yapılan bir araştırmaya göre, 10 ila 11 yaşlarında kızlar ve erkekler STEM’le neredeyse aynı derecede ilgileniyor; Erkeklerin %75’i ve kızların %72’si bilimde ilgi çekici şeyler öğrendiklerini aktarıyor. 18 yaşına gelindiğinde ise, ileri derece STEM eğitime katılım baz alınarak yapılan ölçüme göre, bu oran erkekler için %33’e ve kızlar için %19’a düşüyor. Bu noktada erkekler, ileri derece eğitimlerine yaklaştıkça STEM konularını bırakmaya başlıyor. Kızlar ise, ortaöğretimin çok daha erken yıllarında bırakmaya karar veriyor. İsveçli gençlerle yapılan uzun dönemli bir çalışmanın bulguları da, çocukların kariyer isteklerinin çoğunlukla 13 yaşına kadar oluştuğunu ve o yaştan sonra öğrencileri bilime teşvik etmenin gittikçe zorlaşacağını gösteriyor. <span class="Apple-converted-space">   </span></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">-Dünya çapındaki yüksek öğretimde bulunan kadın öğrenci nüfusunun sadece %30’u STEM bağlantılı branşları seçiyor. Dallara göre de farklılıklar gözlemleniyor. Kadın öğrencilerin kayıt oranları özellikle bilgi, iletişim ve teknolojide (%3), doğa bilimleri, matematik ve istatistikte (%5) ve mühendislik, üretim ve inşaatta (%8) düşük seviyelerde. En yüksek ise sağlık ve refah çalışmalarında (%15).</span></p>
<p><strong>Video kaynak: <a href="https://www.youtube.com/watch?v=BYpyhCcyWKk">https://www.youtube.com/watch?v=BYpyhCcyWKk</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/canan-dagdeviren-benim-en-buyuk-motivasyon-kaynagim-ataturk">Canan Dağdeviren: &#8220;Benim en büyük motivasyon kaynağım Atatürk&#8221;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">9189</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Brexit ve Trump: Mantık ve akıl, yerini korkunun çekiciliğine bırakıyor</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/brexit-ve-trump-mantik-ve-akil-yerini-korkunun-cekiciligine-birakiyor</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 22 Nov 2017 08:37:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[ajan]]></category>
		<category><![CDATA[avrupa birliği]]></category>
		<category><![CDATA[brexit]]></category>
		<category><![CDATA[ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[göçmen]]></category>
		<category><![CDATA[güven]]></category>
		<category><![CDATA[ingiltere]]></category>
		<category><![CDATA[ışid]]></category>
		<category><![CDATA[kampanya]]></category>
		<category><![CDATA[korku]]></category>
		<category><![CDATA[mantık]]></category>
		<category><![CDATA[obama]]></category>
		<category><![CDATA[politika]]></category>
		<category><![CDATA[politikacı]]></category>
		<category><![CDATA[referandum]]></category>
		<category><![CDATA[siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[trump]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=8345</guid>

					<description><![CDATA[<p>Brexit referandumunun sonuçlarını değerlendiren sosyal psikologlar, insanların uzmanların ve aklın sesine niçin kulak vermediğini araştırdı. Psikologlara göre korku gibi duyguları harekete geçiren siyasi kampanyalar daha etkili. 2016 Haziran ayında İngiltere, çok sayıda uzmanın karşı çıkmasına rağmen Avrupa Birliği’nden çıkma kararı aldı. Sonuçlar açıklandığında görüldü ki, nüfusun sadece %48’i uzmanların uyarılarını dikkate almıştı. Hatta Brexit yanlısı politikacı Micheal Gove, “Bu ülkenin vatandaşları uzmanlardan bıktı usandı artık” demişti. Ne de olsa, uzmanlar ne bilebilir ki? Tarihe geçen bu referandumda nüfusun %52’si AB’den ayrılmaya onay verdi ve bunun sonuçları gelmekte gecikmedi. Uzmanların tahmin ettiği gibi, referandumun hemen ardından ülkede para birimi düştü, İskoçya’nın İngiltere’den ayrılma olasılığı arttı ve çoğu insan ülkeleri tarafından ihanete uğramış hissetti. Hatta AB’den ayrılmaya onay verenlerin bazılarının oylamadan hemen sonra pişmanlık duyduğu gözlendi. Brexit referandumu ne anlama geliyor?  Peki bu oylama niçin bu kadar önemli? Bir kere Brexit yanlısı politikacılar, Trump’ın seçim taktiklerini kullanarak başarılı oldular. Brexit kampanyası, siyaset şemsiyesi altında mantıklı bir tartışma yerine, göçmenler karşıtı diyalog, yalanlar ve hiç yaşanmamış bir geçmişi yeniden canlandırma gayreti ile kazanıldı. Basın ise “İngiltere’nin eski görkemine kavuşma” ihtiyacı duyduğunu iddia etti. Elbette “kalma” kampanyası da korkudan faydalandı. Bunlar da özellikle de çökmek üzere olan bir ekonomiye karşı duyulan korkuyu kullanarak İngiltere’yi AB’de kalmaya ikna etmeye uğraşmış olsalar da, bu taktik Brexit kampanyası kadar etkili bir kampanya asla değildi. Bu taktikler eğer İngiltere’de başarılı oluyorsa, ABD’de de olabilir, bu da Trump’ın kazanma olasılığının yüksekliğini gösterir. Obama’nınki gibi geleceğe pozitif bir bakış açısıyla yaklaşan ve mantığa dayalı bir kampanyanın tekrar başarılı olması artık olası değil. Korkunun cazibesi Brexit yanlıları ve Trump gibileri tarafından kullanılan propagandaya  argumentum and metum, ya da “korkunun çekiciliği” adı verilir. Bu, bilgilerin mantığa dayanmayan bir şekilde sunulmasıdır ve şu argümanı savunur: P ya da Q doğru Q korkutucu Bu nedenle de P doğru Bu argüman hatalı ve mantıksız olsa da, yüzeysel olarak çok etkili, çünkü korku karar mekanizması ve hafıza söz konusu olduğunda çok güçlü bir motivasyon kaynağı. Korku neden kazanıyor? Duygular ve hafıza arasında oldukça karmaşık bir ilişki vardır. Ancak araştırmalar gösteriyor ki, duygusal açıdan yoğun bir açıklamayı, duygu yükü hafif olan bir açıklamaya göre daha kolay hatırlarız. Bunun nedeni ise iddialara duyguları eklediğimiz zaman, beynimiz iki şeyi bünyesine alıyor: duygu ve iddia. Hafıza söz konusu olduğunda, bu bilgi deposu daha karmaşık bir hal alıyor; bellek ağı genişlediğinden daha sonra hatırlanma olasılığı artıyor. Duyguların, özellikle de korkunun karar alma yetisi üstünde büyük bir etkiye sahip olduğunu da biliyoruz. Korkuya dayalı bir sorunla karşılaştığımızda ya da korktuğumuzda, “çevresel işlem” denilen bir sürece giriyoruz. Çevresel işlem, bir sorunun çevresinde bulunan ipuçlarına dayalı bir fikir oluşturduğumuzda devreye giriyor. Yani, konuşan kişinin cazibesi veya duygusal yükü gibi, çevresel işlem mesajın kendisinden çok, nasıl aktarıldığına bağlı olarak ortaya çıkıyor. Bu nedenle de AB’nin İngiltere’ye zorbalık yaptığı, ABD’deki göçmenlerin gizli IŞİD ajanları olduğu gibi iddialar sağlam bir temele dayanmayan kararlara yol açar. Neden “sıradan insanlar” uzmanlara güvenmiyor Çevresel işlem,  aynı zamanda insanların neden uzmanların tavsiyelerine kulak asmadığını da açıklıyor. İnsanlar, duygularına ve argümanın mantığına katkısı olmayan başka şeylere odaklanmayı tercih ediyor. Çevresel işlem, merkezi işlemin tam tersini oluşturuyor. İnsanların bir argümanın kanıtlarını ve mantığını göz önüne alarak karar almalarına “merkezi işleme” denir. Uzmanların da genelde yaptıkları budur. Bu iki kavram da, “Detaylandırma Olasılık Modeli”nin parçalarıdır. Bu model,  karar alma yönteminin iki türünün de aynı anda kullanılmasının çok nadir olduğunu söyler.  Yani eğer önümüze sunulan bilgiyle yüzeysel bir bağ kurmamız sağlanırsa, bilgiyi derinlemesine işleme olasılığımız ortadan kalkar. Duygular ve mantık bir araya gelmiyor Yani birisi size insanların uzmanlara ihtiyaç duymadığını savunuyorsa, sizin merkezi işleme yöntemini kullanmanızı engellemeye çalışıyor demektir. Yani bir nevi sizden mantığınızı kapatmanızı ve duygularınızı açmanızı isterler,  çünkü bir kere duygularınız devreye girdi mi mantıklı kararlar olmanız zorlaşır. Trump ve Brexit yandaşlarının “sıradan insanları” temsil ettiklerini söylemeleri de bu yüzden. Sıradan insan diye bir şey kuşkusuz yok. Bu çeşit iddiaları ortaya atanlar, sizin hayali bir rakibe (aslında varolmayan “elitler” gibi) karşı negatif duygular besleyerek mantıklı  ve somut dayanakları  göz ardı etmenizi  sağlamaya çalışıyor olabilirler. Burda altı çizilmesi gereken nokta şu: Duygulara dayalı kampanyalar oldukça çekicidir, karar alma mekanizmalarınızı ve hafızanızı bulanıklaştırabilir. Brexit karşıtı kampanyanın yaptığı gibi, kanıtların ve uzmanların insanlar üzerindeki etkisini abartma hatasını yapmamak gferekir. Etkili bir kampanya için kanıt ve mantığın yanı sıra temel duygulara da hitap etmeniz  gerekir. Tabi Trump gibi bir başkan istemiyorsanız. Deniz Şahintürk Kaynak: http://blogs.scientificamerican.com/mind-guest-blog/brexit-and-trump-when-fear-triumphs-over-evidence/?WT.mc_id=SA_MB_20160629</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/brexit-ve-trump-mantik-ve-akil-yerini-korkunun-cekiciligine-birakiyor">Brexit ve Trump: Mantık ve akıl, yerini korkunun çekiciliğine bırakıyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Brexit referandumunun sonuçlarını değerlendiren sosyal psikologlar, insanların uzmanların ve aklın sesine niçin kulak vermediğini araştırdı. Psikologlara göre korku gibi duyguları harekete geçiren siyasi kampanyalar daha etkili.</strong></p>
<p>2016 Haziran ayında İngiltere, çok sayıda uzmanın karşı çıkmasına rağmen Avrupa Birliği’nden çıkma kararı aldı. Sonuçlar açıklandığında görüldü ki, nüfusun sadece %48’i uzmanların uyarılarını dikkate almıştı.</p>
<p>Hatta Brexit yanlısı politikacı <strong>Micheal Gove</strong>, “Bu ülkenin vatandaşları uzmanlardan bıktı usandı artık” demişti. Ne de olsa, uzmanlar ne bilebilir ki?</p>
<p>Tarihe geçen bu referandumda nüfusun %52’si AB’den ayrılmaya onay verdi ve bunun sonuçları gelmekte gecikmedi. Uzmanların tahmin ettiği gibi, referandumun hemen ardından ülkede para birimi düştü, İskoçya’nın İngiltere’den ayrılma olasılığı arttı ve çoğu insan ülkeleri tarafından ihanete uğramış hissetti. Hatta AB’den ayrılmaya onay verenlerin bazılarının oylamadan hemen sonra pişmanlık duyduğu gözlendi.</p>
<p><strong>Brexit referandumu ne anlama geliyor?  </strong></p>
<p>Peki bu oylama niçin bu kadar önemli? Bir kere Brexit yanlısı politikacılar, Trump’ın seçim taktiklerini kullanarak başarılı oldular. Brexit kampanyası, siyaset şemsiyesi altında mantıklı bir tartışma yerine, göçmenler karşıtı diyalog, yalanlar ve hiç yaşanmamış bir geçmişi yeniden canlandırma gayreti ile kazanıldı. Basın ise “İngiltere’nin eski görkemine kavuşma” ihtiyacı duyduğunu iddia etti. Elbette “kalma” kampanyası da korkudan faydalandı. Bunlar da özellikle de çökmek üzere olan bir ekonomiye karşı duyulan korkuyu kullanarak İngiltere’yi AB’de kalmaya ikna etmeye uğraşmış olsalar da, bu taktik Brexit kampanyası kadar etkili bir kampanya asla değildi.</p>
<p>Bu taktikler eğer İngiltere’de başarılı oluyorsa, ABD’de de olabilir, bu da Trump’ın kazanma olasılığının yüksekliğini gösterir. Obama’nınki gibi geleceğe pozitif bir bakış açısıyla yaklaşan ve mantığa dayalı bir kampanyanın tekrar başarılı olması artık olası değil.</p>
<p><strong>Korkunun cazibesi</strong></p>
<p>Brexit yanlıları ve Trump gibileri tarafından kullanılan propagandaya  <em>argumentum and metum</em>, ya da “korkunun çekiciliği” adı verilir. Bu, bilgilerin mantığa dayanmayan bir şekilde sunulmasıdır ve şu argümanı savunur:</p>
<p>P ya da Q doğru</p>
<p>Q korkutucu</p>
<p>Bu nedenle de P doğru</p>
<p>Bu argüman hatalı ve mantıksız olsa da, yüzeysel olarak çok etkili, çünkü korku karar mekanizması ve hafıza söz konusu olduğunda çok güçlü bir motivasyon kaynağı.</p>
<p><strong>Korku neden kazanıyor?</strong></p>
<p>Duygular ve hafıza arasında oldukça karmaşık bir ilişki vardır. Ancak araştırmalar gösteriyor ki, duygusal açıdan yoğun bir açıklamayı, duygu yükü hafif olan bir açıklamaya göre daha kolay hatırlarız.</p>
<p>Bunun nedeni ise iddialara duyguları eklediğimiz zaman, beynimiz iki şeyi bünyesine alıyor: duygu ve iddia. Hafıza söz konusu olduğunda, bu bilgi deposu daha karmaşık bir hal alıyor; bellek ağı genişlediğinden daha sonra hatırlanma olasılığı artıyor.</p>
<p>Duyguların, özellikle de korkunun karar alma yetisi üstünde büyük bir etkiye sahip olduğunu da biliyoruz. Korkuya dayalı bir sorunla karşılaştığımızda ya da korktuğumuzda, “çevresel işlem” denilen bir sürece giriyoruz.</p>
<p>Çevresel işlem, bir sorunun çevresinde bulunan ipuçlarına dayalı bir fikir oluşturduğumuzda devreye giriyor. Yani, konuşan kişinin cazibesi veya duygusal yükü gibi, çevresel işlem mesajın kendisinden çok, nasıl aktarıldığına bağlı olarak ortaya çıkıyor.</p>
<p>Bu nedenle de AB’nin İngiltere’ye zorbalık yaptığı, ABD’deki göçmenlerin gizli IŞİD ajanları olduğu gibi iddialar sağlam bir temele dayanmayan kararlara yol açar.</p>
<p><strong>Neden “sıradan insanlar” uzmanlara güvenmiyor</strong></p>
<p>Çevresel işlem,  aynı zamanda insanların neden uzmanların tavsiyelerine kulak asmadığını da açıklıyor. İnsanlar, duygularına ve argümanın mantığına katkısı olmayan başka şeylere odaklanmayı tercih ediyor.</p>
<p>Çevresel işlem, merkezi işlemin tam tersini oluşturuyor. İnsanların bir argümanın kanıtlarını ve mantığını göz önüne alarak karar almalarına “merkezi işleme” denir. Uzmanların da genelde yaptıkları budur.</p>
<p>Bu iki kavram da, “Detaylandırma Olasılık Modeli”nin parçalarıdır. Bu model,  karar alma yönteminin iki türünün de aynı anda kullanılmasının çok nadir olduğunu söyler.  Yani eğer önümüze sunulan bilgiyle yüzeysel bir bağ kurmamız sağlanırsa, bilgiyi derinlemesine işleme olasılığımız ortadan kalkar.</p>
<p><strong>Duygular ve mantık bir araya gelmiyor</strong></p>
<p>Yani birisi size insanların uzmanlara ihtiyaç duymadığını savunuyorsa, sizin merkezi işleme yöntemini kullanmanızı engellemeye çalışıyor demektir. Yani bir nevi sizden mantığınızı kapatmanızı ve duygularınızı açmanızı isterler,  çünkü bir kere duygularınız devreye girdi mi mantıklı kararlar olmanız zorlaşır.</p>
<p>Trump ve Brexit yandaşlarının “sıradan insanları” temsil ettiklerini söylemeleri de bu yüzden. Sıradan insan diye bir şey kuşkusuz yok. Bu çeşit iddiaları ortaya atanlar, sizin hayali bir rakibe (aslında varolmayan “elitler” gibi) karşı negatif duygular besleyerek mantıklı  ve somut dayanakları  göz ardı etmenizi  sağlamaya çalışıyor olabilirler.</p>
<p>Burda altı çizilmesi gereken nokta şu: Duygulara dayalı kampanyalar oldukça çekicidir, karar alma mekanizmalarınızı ve hafızanızı bulanıklaştırabilir. Brexit karşıtı kampanyanın yaptığı gibi, kanıtların ve uzmanların insanlar üzerindeki etkisini abartma hatasını yapmamak gferekir.</p>
<p>Etkili bir kampanya için kanıt ve mantığın yanı sıra temel duygulara da hitap etmeniz  gerekir. Tabi Trump gibi bir başkan istemiyorsanız.</p>
<p><strong>Deniz Şahintürk</strong></p>
<p><strong>Kaynak:</strong> <a href="http://blogs.scientificamerican.com/mind-guest-blog/brexit-and-trump-when-fear-triumphs-over-evidence/?WT.mc_id=SA_MB_20160629">http://blogs.scientificamerican.com/mind-guest-blog/brexit-and-trump-when-fear-triumphs-over-evidence/?WT.mc_id=SA_MB_20160629</a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/brexit-ve-trump-mantik-ve-akil-yerini-korkunun-cekiciligine-birakiyor">Brexit ve Trump: Mantık ve akıl, yerini korkunun çekiciliğine bırakıyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">8345</post-id>	</item>
		<item>
		<title>E Kodlu gıda katkı maddeleri hakkında doğru bildiğimiz yanlışlar</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/e-kodlu-gida-katki-maddeleri-hakkinda-dogru-bildigimiz-yanlislar</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 20 Mar 2017 08:55:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[avrupa birliği]]></category>
		<category><![CDATA[e kodu]]></category>
		<category><![CDATA[gıda katkı maddesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=5837</guid>

					<description><![CDATA[<p>Toplumun bir kesimi, hazır gıda ambalajları üzerinde, içindekiler listesinde, teknolojik zorunluluklar nedeniyle kullanılan gıda katkı maddelerinin listesinde, her bir katkı maddesinin yanında belirtilmesi zorunlu E harfiyle başlayan numaralara karşı, belirsiz bir nedenle tepkili. Bu tepkili yaklaşımlarının gerekçesi nedir? Bu durumun öncelikli nedeni: bu rakamların ne anlama geldiklerinin izah edilmesi yerine, konu hakkında bilgisi olan olmayan, sırf sansasyon yaratmak amacı ile fikir yürüten kesimlerin ciddiye alınmasıdır. E Kodu = Avrupa Birliği E kodlu numaraların ne anlama geldiğini kısaca açıklayalım: E kodu, Avrupa Birliği’ni simgelemektedir ve ortak olarak Avrupa Birliği, Avrupa Gıda Katkıları Federasyonu ve Gıda Enzimleri Federasyonu’nun güvenlik testlerini geçmiş ve gıdada kullanımlarında bir sakınca olmayan katkı maddelerine verilen referans numarasıdır. Bu E kodu ile başlayan numarayı almış gıda katkı maddelerinin AB ülkeleri  ve Isviçre’de kullanımlarında bir sakınca yoktur. Bu isimlendirmeye Codex Alimentarius Komitesi de yeşil ışık yakmıştır. Her gıda katkı maddesine adanmış bir numara vardır. Bu kuruluşların bilimsel sağlık testlerini geçen gıda katkı maddelerinin numaraları başına E kodu ilave edilmiştir. Turunçgillerin sitrik asiti: E 330 Örneğin, tüm turunçgil meyvelerinde bulunan sitrik asit‘e verilen numara 330’dur. Yukarıda bahsedilen kuruluşların laboratuvarları, normal bir portakal yediğimiz zaman dahi vücudumuza giren 330 numaralı sitrik asitin, tek başına gıda maddelerine katılması halinde insan vücuduna bir zarar verip vermeyeceğini yıllarca araştırmış ve sitrik asitin tek başına, tükettiğimiz maddelere ekşi tat vermesinde bir sakınca olmayacağını bilimsel olarak ispat etmişlerdir. Ayrıca 330 rakamının başına E kodunun konabileceğine karar vermişlerdir. Bunun üzerine, eğer gıda maddesinin üretimi esnasında ekşi tat vermek için sitrik asit ilave edilmişse, gıda maddesinin ambalajı üzerinde yer alan “İçindekiler” listesine Asitlik Düzenleyici (E 330 veya Sitrik Asit) yazılmalıdır. Ancak halkımızın bu tepkili yaklaşımı yüzünden, yasal bir zorunluluk olmasına rağmen, gıda üreticileri ambalaj üzerinde bu E kodlarını yazmayı tercih etmemektedir. Amerika Birleşik Devletlerinde ise gıda katkı maddeleri sınıflandırılması GRAS “Generally Recognised as Safe” diye, FDA (The U.S Food and Drug Administration) tarafından yapılmaktadır. GRAS, “Generally recognized as safe = Genel olarak güvenilir-zararsız kabul edilen&#8221; açık yazılımının kısaltılmışıdır. FDA, bazı katkı maddelerini sadece belirli amaçlar için ve belirli şartlara uyulduğunda GRAS olarak kabul etmiştir. GRAS olarak nitelenen her bir katkı maddesini diğer versiyonlarından ayıracak tüm karakteristikleri, açık bir şekilde tanımlanarak yayınlanmıştır. Murat Yasa Kaynak: Oxford Handbook of Nutrition and Dietetics John Webster – Gandy/Angela Madden/Michelle Holdsworth A Consumer’s Dictionary of Food Additives Ruth Winter , M.S Eating Between the Lines Kimberly Lord Stewart</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/e-kodlu-gida-katki-maddeleri-hakkinda-dogru-bildigimiz-yanlislar">E Kodlu gıda katkı maddeleri hakkında doğru bildiğimiz yanlışlar</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Toplumun bir kesimi, hazır gıda ambalajları üzerinde, içindekiler listesinde, teknolojik zorunluluklar nedeniyle kullanılan gıda katkı maddelerinin listesinde, her bir katkı maddesinin yanında belirtilmesi zorunlu E harfiyle başlayan numaralara karşı, belirsiz bir nedenle tepkili. Bu tepkili yaklaşımlarının gerekçesi nedir?</p>
<p>Bu durumun öncelikli nedeni: bu rakamların ne anlama geldiklerinin izah edilmesi yerine, konu hakkında bilgisi olan olmayan, sırf sansasyon yaratmak amacı ile fikir yürüten kesimlerin ciddiye alınmasıdır.</p>
<p><strong>E Kodu = Avrupa Birliği</strong></p>
<p>E kodlu numaraların ne anlama geldiğini kısaca açıklayalım: E kodu, Avrupa Birliği’ni simgelemektedir ve ortak olarak A<strong>vrupa Birliği, Avrupa Gıda Katkıları Federasyonu ve Gıda Enzimleri Federasyonu</strong>’nun güvenlik testlerini geçmiş ve gıdada kullanımlarında bir sakınca olmayan katkı maddelerine verilen referans numarasıdır.</p>
<p>Bu E kodu ile başlayan numarayı almış gıda katkı maddelerinin AB ülkeleri  ve Isviçre’de kullanımlarında bir sakınca yoktur. Bu isimlendirmeye <strong>Codex Alimentarius Komitesi</strong> de yeşil ışık yakmıştır.</p>
<p>Her gıda katkı maddesine adanmış bir numara vardır.</p>
<p>Bu kuruluşların bilimsel sağlık testlerini geçen gıda katkı maddelerinin numaraları başına E kodu ilave edilmiştir.</p>
<p><strong>Turunçgillerin sitrik asiti: E 330</strong></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-5841 alignleft" src="http://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/ekd-300x217.png" alt="" width="300" height="217" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/ekd-300x217.png 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/ekd.png 329w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Örneğin, tüm <strong>turunçgil</strong> meyvelerinde bulunan <strong>sitrik asit</strong>‘e verilen numara 330’dur.</p>
<p>Yukarıda bahsedilen kuruluşların laboratuvarları, normal bir portakal yediğimiz zaman dahi vücudumuza giren 330 numaralı sitrik asitin, tek başına gıda maddelerine katılması halinde insan vücuduna bir zarar verip vermeyeceğini yıllarca araştırmış ve sitrik asitin tek başına, tükettiğimiz maddelere ekşi tat vermesinde bir sakınca olmayacağını bilimsel olarak ispat etmişlerdir.</p>
<p>Ayrıca 330 rakamının başına E kodunun konabileceğine karar vermişlerdir. Bunun üzerine, eğer gıda maddesinin üretimi esnasında ekşi tat vermek için sitrik asit ilave edilmişse, gıda maddesinin ambalajı üzerinde yer alan “İçindekiler” listesine Asitlik Düzenleyici (E 330 veya Sitrik Asit) yazılmalıdır.</p>
<p>Ancak halkımızın bu tepkili yaklaşımı yüzünden, yasal bir zorunluluk olmasına rağmen, gıda üreticileri ambalaj üzerinde bu E kodlarını yazmayı tercih etmemektedir.</p>
<p>Amerika Birleşik Devletlerinde ise gıda katkı maddeleri sınıflandırılması GRAS “<strong>G</strong>enerally <strong>R</strong>ecognised <strong>a</strong>s <strong>S</strong>afe” diye, FDA (The U.S Food and Drug Administration) tarafından yapılmaktadır.</p>
<p>GRAS, “Generally recognized as safe = Genel olarak güvenilir-zararsız kabul edilen&#8221; açık yazılımının kısaltılmışıdır.</p>
<p>FDA, bazı katkı maddelerini sadece belirli amaçlar için ve belirli şartlara uyulduğunda GRAS olarak kabul etmiştir. GRAS olarak nitelenen her bir katkı maddesini diğer versiyonlarından ayıracak tüm karakteristikleri, açık bir şekilde tanımlanarak yayınlanmıştır.</p>
<p><strong>Murat Yasa</strong></p>
<p><strong>Kaynak:</strong> Oxford Handbook of Nutrition and Dietetics John Webster – Gandy/Angela Madden/Michelle Holdsworth<br />
A Consumer’s Dictionary of Food Additives Ruth Winter , M.S<br />
Eating Between the Lines Kimberly Lord Stewart</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/e-kodlu-gida-katki-maddeleri-hakkinda-dogru-bildigimiz-yanlislar">E Kodlu gıda katkı maddeleri hakkında doğru bildiğimiz yanlışlar</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">5837</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
