ay arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/ay Türkiye'nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı Thu, 24 Apr 2025 09:37:54 +0000 tr hourly 1 25 Nisan şafak vaktinde gökyüzüne bakın: İki gezegen ve hilal, ‘gülümseyen yüz’ oluşturacak https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/25-nisan-safak-vaktinde-gokyuzune-bakin-iki-gezegen-ve-hilal-gulumseyen-yuz-olusturacak Thu, 24 Apr 2025 09:37:54 +0000 https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=32341 Gökyüzünde nadir görülen bir “gülümseyen yüz” olayı yarın (25 Nisan) şafak vaktinde yaşanacak. “Üçlü kavuşum” olarak adlandırılan bu gök olayında Venüs, Satürn ve hilal şeklindeki Ay’ın ufukta bir “gülümseme” oluşturmasına tanık olacağız. NASA’ya göre, bu gök olayını gün doğumundan hemen önce doğu ufkuna yakın bir yerde görebilirsiniz. “Dünya’nın her yerinden görülebilir” Bu olayda kendisini gösterecek olan her iki gezegen de parlak; dolayısıyla çıplak gözle kolayca görülebilir olacak. Ancak bir teleskop veya yıldız gözlem dürbünü, Ay’ın ayrıntılarını daha iyi seçmenize yardımcı olabilir. NASA’nın Güneş Sistemi Uzmanı Brenda Culbertson, “Kavuşumu görmek isteyen herkes, açık bir doğu ufku bulmalı,” diye belirtiyor ve ekliyor: “Gülümseyen yüz, iyi görüntüleme koşulları olmak suretiyle Dünya’nın her yerinden görülebilir.” Astronomide, iki veya daha fazla gök cisminin gece gökyüzünde birbirine çok yakın görünmesine “kavuşum” deniyor. Bir arada görünen üç cisim söz konusu olduğunda ise buna “üçlü kavuşum” adı veriliyor. Kaynak

25 Nisan şafak vaktinde gökyüzüne bakın: İki gezegen ve hilal, ‘gülümseyen yüz’ oluşturacak yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
Gökyüzünde nadir görülen bir “gülümseyen yüz” olayı yarın (25 Nisan) şafak vaktinde yaşanacak.

“Üçlü kavuşum” olarak adlandırılan bu gök olayında Venüs, Satürn ve hilal şeklindeki Ay’ın ufukta bir “gülümseme” oluşturmasına tanık olacağız.

NASA’ya göre, bu gök olayını gün doğumundan hemen önce doğu ufkuna yakın bir yerde görebilirsiniz.

“Dünya’nın her yerinden görülebilir”

Bu olayda kendisini gösterecek olan her iki gezegen de parlak; dolayısıyla çıplak gözle kolayca görülebilir olacak. Ancak bir teleskop veya yıldız gözlem dürbünü, Ay’ın ayrıntılarını daha iyi seçmenize yardımcı olabilir.

NASA’nın Güneş Sistemi Uzmanı Brenda Culbertson, “Kavuşumu görmek isteyen herkes, açık bir doğu ufku bulmalı,” diye belirtiyor ve ekliyor: “Gülümseyen yüz, iyi görüntüleme koşulları olmak suretiyle Dünya’nın her yerinden görülebilir.”

Astronomide, iki veya daha fazla gök cisminin gece gökyüzünde birbirine çok yakın görünmesine “kavuşum” deniyor.

Bir arada görünen üç cisim söz konusu olduğunda ise buna “üçlü kavuşum” adı veriliyor.

Kaynak

25 Nisan şafak vaktinde gökyüzüne bakın: İki gezegen ve hilal, ‘gülümseyen yüz’ oluşturacak yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
32341
Mart ayı gök gözlemi takvimi: Merkür, Venüs, Mars ve Jüpiter ile birlikte Ay tutulması görülebilecek https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/mart-ayi-gok-gozlemi-takvimi-merkur-venus-mars-ve-jupiter-ile-birlikte-ay-tutulmasi-gorulebilecek Fri, 07 Mar 2025 08:00:20 +0000 https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=32177 Mart ayının, gökyüzü gözlemcileri için harika bir ay olduğunu söyleyelim. Bu ay gözlemciler, Venüs, Jüpiter, Mars ve Merkür’ü görme fırsatının yanı sıra harika bir tam ay tutulmasına tanık olacaklar. Söz konusu Ay tutulması, biricik uydumuzu kırmızı renge büründürecek. Aynı zamanda Ay ışığının azalması nedeniyle de uzay gözlemcileri için berrak bir gökyüzü olacak. Dolayısıyla bazı derin gökyüzü hazinelerini keşfetmek mümkün. Gökbilimciler, geniş ve açık bir alandan; bir göl kıyısından veya deniz kenarından gözlem yapmanın faydalı olacağını söylüyor. Mart ayında Ay ve gezegen görünürlükleri: Merkür: Her 3 ila 4 ayda bir sadece birkaç hafta görünen Merkür, Mart ayının ilk 10 gününde Venüs’ün hemen altında görülebilecek. Gün batımından yaklaşık 30 dakika sonra, gökyüzünün batısında alçakta görülebilir. Merkür’ü gözetlemek her zaman kolay olmasa da bu çevik gezegeni yakalamak her gökyüzü gözlemcisi için değerli bir hedeftir. (Gözlem için en iyi tarih: 7-9 Mart) Venüs: Ayın ilk haftalarında gün batımından sonra batıda alçakta kalacak olan Venüs gün geçtikçe kademeli olarak daha da alçalacak. Mart ortasına gelindiğinde ise gökyüzünde görmek zorlaşacak. Mars: Mars’ı gün batımından sonra gökyüzünün doğusunda yükseklerde bulabilirsiniz. Sabah 3 civarına kadar görünür kalıyor. Jüpiter: Karanlık çöktükten sonra gökyüzünün batısında yükseklerde gözlemlenebilecek olan Jüpiter, her gece saat 1 civarında gözden kayboluyor. Ay: Tam bir ay tutulmasından birkaç hafta önce veya sonra her zaman bir güneş tutulması oluyor. 13 Mart-14 Mart aralığında birkaç saat içinde kızıl bir küreye dönüşecek olan Ay’daki tutulma, ne yazık ki Türkiye’den görülemeyecek. Güneş tutulması: Doğu Kanada, Grönland ve Kuzey Avrupa’da görülebilecek kısmi bir güneş tutulması olacak. Kaynak

Mart ayı gök gözlemi takvimi: Merkür, Venüs, Mars ve Jüpiter ile birlikte Ay tutulması görülebilecek yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
Mart ayının, gökyüzü gözlemcileri için harika bir ay olduğunu söyleyelim.

Bu ay gözlemciler, Venüs, Jüpiter, Mars ve Merkür’ü görme fırsatının yanı sıra harika bir tam ay tutulmasına tanık olacaklar.

Söz konusu Ay tutulması, biricik uydumuzu kırmızı renge büründürecek. Aynı zamanda Ay ışığının azalması nedeniyle de uzay gözlemcileri için berrak bir gökyüzü olacak. Dolayısıyla bazı derin gökyüzü hazinelerini keşfetmek mümkün.

Gökbilimciler, geniş ve açık bir alandan; bir göl kıyısından veya deniz kenarından gözlem yapmanın faydalı olacağını söylüyor.

Mart ayının başlarında gün batımından sonra Venüs ve Merkür’ü gösteren gökyüzü haritası. Kaynak: NASA/JPL-Caltech

Mart ayında Ay ve gezegen görünürlükleri:

  • Merkür: Her 3 ila 4 ayda bir sadece birkaç hafta görünen Merkür, Mart ayının ilk 10 gününde Venüs’ün hemen altında görülebilecek. Gün batımından yaklaşık 30 dakika sonra, gökyüzünün batısında alçakta görülebilir. Merkür’ü gözetlemek her zaman kolay olmasa da bu çevik gezegeni yakalamak her gökyüzü gözlemcisi için değerli bir hedeftir. (Gözlem için en iyi tarih: 7-9 Mart)
  • Venüs: Ayın ilk haftalarında gün batımından sonra batıda alçakta kalacak olan Venüs gün geçtikçe kademeli olarak daha da alçalacak. Mart ortasına gelindiğinde ise gökyüzünde görmek zorlaşacak.
  • Mars: Mars’ı gün batımından sonra gökyüzünün doğusunda yükseklerde bulabilirsiniz. Sabah 3 civarına kadar görünür kalıyor.
  • Jüpiter: Karanlık çöktükten sonra gökyüzünün batısında yükseklerde gözlemlenebilecek olan Jüpiter, her gece saat 1 civarında gözden kayboluyor.

Bu harita, 13-14 Mart’taki tam ay tutulması sırasında Ay’ın ufkun üzerinde nerede olacağını gösteriyor. Kaynak: NASA

  • Ay: Tam bir ay tutulmasından birkaç hafta önce veya sonra her zaman bir güneş tutulması oluyor. 13 Mart-14 Mart aralığında birkaç saat içinde kızıl bir küreye dönüşecek olan Ay’daki tutulma, ne yazık ki Türkiye’den görülemeyecek.
  • Güneş tutulması: Doğu Kanada, Grönland ve Kuzey Avrupa’da görülebilecek kısmi bir güneş tutulması olacak.

Kaynak

Mart ayı gök gözlemi takvimi: Merkür, Venüs, Mars ve Jüpiter ile birlikte Ay tutulması görülebilecek yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
32177
NASA’nın Ay’da su izleri arayacak olan Lunar Trailblazer aracı fırlatıldı https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/nasanin-ayda-su-izleri-arayacak-olan-lunar-trailblazer-araci-firlatildi Thu, 27 Feb 2025 13:46:21 +0000 https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=32139 Astronotlar Ay’da birkaç günden fazla zaman geçirmek istiyorsa, bazı doğal kaynaklara erişimlerinin olması gerekiyor. Bunlardan en önemlisi ise tabii ki su. Gökbilimciler Ay’da su olduğundan oldukça emin. Yalnızca tam olarak nerede ve hangi formda olduğunu bilmiyorlar. İşte bunu ortaya çıkarmaya yönelik önemli bir görev olan NASA’nın Lunar Trailblazer’ı, bir Space X Falcon 9 roketiyle Florida’daki Kennedy Uzay Merkezi’nden fırlatıldı. Ay’ın Güney Kutbu’nun en karanlık kısımlarını tarayacak olan uzay aracı, iki yıl boyunca yörüngeden bilgi toplayacak. Hangi teknolojileri taşıyor? 200 kilogram ağırlığında ve yaklaşık 3,5 metre genişliğinde olan Lunar Trailblazer’ın taşıyacağı en önemli iki bilimsel teknoloji, yüksek çözünürlüklü kızılötesi spektrometre ve geniş spektrumlu bir görüntüleyici. Ayrıca Nokia tarafından tasarlanan 4G yerel bir iletişim ağını test etmek için kullanılacak küçük bir gezicisi de var. Su haritalaması yapacak Johns Hopkins Uygulamalı Fizik Laboratuvarı’ndan Angela Dapremont, “Görevin odak noktası, Ay suyunun bolluğu ile dağılımını ve Ay’daki su döngüsünü anlamak,” diyor. Dapremont aynı zamanda Lunar Trailblazer bilim ekibinin bir üyesi. “Ay’ın kutuplarında buz formunda su olduğunu ve yüzeyde çok ince su katmanları olabileceğini düşünüyoruz” diyen Oxford Üniversitesi fizik bölümünden Profesör Neil Bowles ise şöyle devam ediyor: “Lunar Trailblazer uzay aracının görevi, bunu haritalamaya ve anlamaya çalışmaktır.” Kaynakça https://www.reuters.com/science/nasa-launches-satellite-mission-detect-water-moon-2025-02-27/ https://www.npr.org/2025/02/26/nx-s1-5300719/lunar-trailblazer-sets-out-to-find-water-on-the-moon https://www.mirror.co.uk/news/world-news/nasa-send-spacecraft-moon-search-34754909 https://www.theguardian.com/science/2025/feb/22/space-mission-aims-to-map-water-on-surface-of-the-moon https://www.jpl.nasa.gov/news/6-things-to-know-about-nasas-lunar-trailblazer/ Görsel: Lockheed Martin Space/Nasa

NASA’nın Ay’da su izleri arayacak olan Lunar Trailblazer aracı fırlatıldı yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
Astronotlar Ay’da birkaç günden fazla zaman geçirmek istiyorsa, bazı doğal kaynaklara erişimlerinin olması gerekiyor. Bunlardan en önemlisi ise tabii ki su.

Gökbilimciler Ay’da su olduğundan oldukça emin. Yalnızca tam olarak nerede ve hangi formda olduğunu bilmiyorlar.

İşte bunu ortaya çıkarmaya yönelik önemli bir görev olan NASA’nın Lunar Trailblazer’ı, bir Space X Falcon 9 roketiyle Florida’daki Kennedy Uzay Merkezi’nden fırlatıldı.

Ay’ın Güney Kutbu’nun en karanlık kısımlarını tarayacak olan uzay aracı, iki yıl boyunca yörüngeden bilgi toplayacak.

Hangi teknolojileri taşıyor?

200 kilogram ağırlığında ve yaklaşık 3,5 metre genişliğinde olan Lunar Trailblazer’ın taşıyacağı en önemli iki bilimsel teknoloji, yüksek çözünürlüklü kızılötesi spektrometre ve geniş spektrumlu bir görüntüleyici.

Ayrıca Nokia tarafından tasarlanan 4G yerel bir iletişim ağını test etmek için kullanılacak küçük bir gezicisi de var.

Su haritalaması yapacak

Johns Hopkins Uygulamalı Fizik Laboratuvarı’ndan Angela Dapremont, “Görevin odak noktası, Ay suyunun bolluğu ile dağılımını ve Ay’daki su döngüsünü anlamak,” diyor.

Dapremont aynı zamanda Lunar Trailblazer bilim ekibinin bir üyesi.

“Ay’ın kutuplarında buz formunda su olduğunu ve yüzeyde çok ince su katmanları olabileceğini düşünüyoruz” diyen Oxford Üniversitesi fizik bölümünden Profesör Neil Bowles ise şöyle devam ediyor:

“Lunar Trailblazer uzay aracının görevi, bunu haritalamaya ve anlamaya çalışmaktır.”

Kaynakça

https://www.reuters.com/science/nasa-launches-satellite-mission-detect-water-moon-2025-02-27/

https://www.npr.org/2025/02/26/nx-s1-5300719/lunar-trailblazer-sets-out-to-find-water-on-the-moon

https://www.mirror.co.uk/news/world-news/nasa-send-spacecraft-moon-search-34754909

https://www.theguardian.com/science/2025/feb/22/space-mission-aims-to-map-water-on-surface-of-the-moon

https://www.jpl.nasa.gov/news/6-things-to-know-about-nasas-lunar-trailblazer/

Görsel: Lockheed Martin Space/Nasa

NASA’nın Ay’da su izleri arayacak olan Lunar Trailblazer aracı fırlatıldı yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
32139
Chang’e-6 Dünya’ya ne zaman inecek? https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/change-6-dunyaya-ne-zaman-inecek Tue, 11 Jun 2024 15:14:18 +0000 https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=31419 Çin’in Chang’e-6 uzay görevi başarıyla devam ediyor. Ay’ın uzak tarafından toplanan numuneler aktarım için yörüngede. Peki ama Dünya’ya iniş ne zaman olacak? Bilim insanlarının gözü yollarda kaldı… Ay’ın uzak tarafından topladığı örnekleri taşıyan Çin’in Chang’e 6 uzay aracı, Ay yörüngesindeki Dünya’ya dönüş (servis) modülüyle kenetlenmiş durumda. Numune taşıyan roket ile yörünge aracı arasındaki büyük ağırlık farkı, buluşma ve yanaşma sırasında iki araç arasında çarpışmayı önlemek için büyük özen gösterilmesini gerektirirken, Çin Ulusal Uzay İdaresi (CNSA) bu zorluğun üstesinden gelmeyi başardı. Örneklerin Dünya’ya getirilmesi ancak ve ancak bu aktarmalı taşımayla mümkün olacakken, bu aşama Çin’e ait bir uzay aracının ikinci kez Ay yörüngesinde buluşma ve kenetlenme başarısıydı; önceki başarı Chang’e 5’e aitti. Şimdi servis modülü, Dünya’ya dönüş için doğru zamanı bekleyerek (yaklaşık iki hafta boyunca) Ay yörüngesinde kalacak. 2.000 gram kadar numuneyi içeren iniş kapsülünün İç Moğolistan’daki Siziwang Banner’a serbest bırakılması için planlanan tarih ise 25 Haziran. Bu görev başarılı olursa, Çin’in on yıl içinde Ay’a astronot gönderme planları için efektif bir uygulama ve deneyim olarak kayıtlara geçecek. Ay’ın uzak tarafından elde edilen örnekler, Ay kabuğunun derinliklerinden ve birden fazla çarpışmadan kaynaklanan malzemeleri içeriyor olabilir. Bunlar, Ay’ın yakın ve uzak taraflarının neden bu kadar farklı olduğuna dair bir fikir verebilir ve Güneş Sistemi’nin tarihi hakkında ipuçları sağlayabilir. 3 Mayıs’ta göreve başlayan Chang’e-6, Çin’in Ay araştırmalarının dördüncü aşamasının bir parçası. Ülkenin Ay’ın güney kutbuna iki görev daha gerçekleştirmesi bekleniyor. Bunlar, 2026’daki Chang’e-7 ve 2028 civarındaki yerinde kaynak kullanımı ve teknoloji testi olacak olan Chang’e-8. Hazırlayan: Batuhan Sarıcan (batusarican@gmail.com) Kapak görseli: CNSA Watcher – Archives Kaynaklar https://spacenews.com/change-6-spacecraft-dock-in-lunar-orbit-ahead-of-journey-back-to-earth/ https://www.space.com/china-chang-e-6-moon-sample-return-transfer-orbiter

Chang’e-6 Dünya’ya ne zaman inecek? yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>

Çin’in Chang’e-6 uzay görevi başarıyla devam ediyor. Ay’ın uzak tarafından toplanan numuneler aktarım için yörüngede. Peki ama Dünya’ya iniş ne zaman olacak?

Bilim insanlarının gözü yollarda kaldı… Ay’ın uzak tarafından topladığı örnekleri taşıyan Çin’in Chang’e 6 uzay aracı, Ay yörüngesindeki Dünya’ya dönüş (servis) modülüyle kenetlenmiş durumda.

Numune taşıyan roket ile yörünge aracı arasındaki büyük ağırlık farkı, buluşma ve yanaşma sırasında iki araç arasında çarpışmayı önlemek için büyük özen gösterilmesini gerektirirken, Çin Ulusal Uzay İdaresi (CNSA) bu zorluğun üstesinden gelmeyi başardı.

Örneklerin Dünya’ya getirilmesi ancak ve ancak bu aktarmalı taşımayla mümkün olacakken, bu aşama Çin’e ait bir uzay aracının ikinci kez Ay yörüngesinde buluşma ve kenetlenme başarısıydı; önceki başarı Chang’e 5’e aitti.

Şimdi servis modülü, Dünya’ya dönüş için doğru zamanı bekleyerek (yaklaşık iki hafta boyunca) Ay yörüngesinde kalacak.

2.000 gram kadar numuneyi içeren iniş kapsülünün İç Moğolistan’daki Siziwang Banner’a serbest bırakılması için planlanan tarih ise 25 Haziran.

Bu görev başarılı olursa, Çin’in on yıl içinde Ay’a astronot gönderme planları için efektif bir uygulama ve deneyim olarak kayıtlara geçecek.

Ay’ın uzak tarafından elde edilen örnekler, Ay kabuğunun derinliklerinden ve birden fazla çarpışmadan kaynaklanan malzemeleri içeriyor olabilir. Bunlar, Ay’ın yakın ve uzak taraflarının neden bu kadar farklı olduğuna dair bir fikir verebilir ve Güneş Sistemi’nin tarihi hakkında ipuçları sağlayabilir.

3 Mayıs’ta göreve başlayan Chang’e-6, Çin’in Ay araştırmalarının dördüncü aşamasının bir parçası. Ülkenin Ay’ın güney kutbuna iki görev daha gerçekleştirmesi bekleniyor. Bunlar, 2026’daki Chang’e-7 ve 2028 civarındaki yerinde kaynak kullanımı ve teknoloji testi olacak olan Chang’e-8.

Hazırlayan: Batuhan Sarıcan (batusarican@gmail.com)

Kapak görseli: CNSA Watcher – Archives

Kaynaklar

https://spacenews.com/change-6-spacecraft-dock-in-lunar-orbit-ahead-of-journey-back-to-earth/

https://www.space.com/china-chang-e-6-moon-sample-return-transfer-orbiter

Chang’e-6 Dünya’ya ne zaman inecek? yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
31419
İnsanlığın bitmeyen sevdası: Beni Ay’a uçur! https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/insanligin-bitmeyen-sevdasi-beni-aya-ucur Wed, 07 Jun 2023 11:58:35 +0000 https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29603 İnsanlığın Ay’a yolculuğunun dönüm noktası şüphesiz Apollo 11 göreviydi. 20 Temmuz 1969’da bir insan ilk defa Ay’a ayak basıp şu sözleri söyleyecekti: “Bu adam için küçük, insanlık için büyük bir adım”. Ay’ın, mitoloji ve kültüre etkisiyle beraber bilime ilham veren yanlarını da hatırlayarak Apollo 11 görevini anıyoruz. ABD, Kuzey Carolina’daki Kitty Hawk kasabası 1903 yılında tarihi bir olaya tanıklık etti. Tasarımcı Orville Wright (1871-1948), 12 saniye sürecek 37 metrelik bir uçuş yaptı. Bu bir ilkti! Kendisinden önce insanlı uçuş için çalışan onlarca bilim insanı ve mucidin çabasını başarıyla nihayete erdiren Wright, insanlığın kuşları taklit edebileceğinin habercisiydi. Orville’ın bu “küçük” ama “büyük” uçuşunun 66 yıl sonrasında ise insanlık, kuşların bile yapamayacağı bir şeyi yapacak ve Ay’a insanlı ilk uçuşunu gerçekleştirecekti. Ancak Neil Armstrong’un Ay’a ayak basışına geçmeden önce biraz geriye gidelim. Geceyi aydınlatan Ay’ı, romantiklerin dostu ve kurt adam efsanesinin çıkış noktası olarak biliriz. Karanlığın içindeki aydınlıktır Ay. Ufukta çok yakın gibi görünse de ulaşılması güç bir noktada olan uydumuzun boyutu, evreleri, bir yüze benzeyen tuhaf lekeleriyle bugün bile etkileyiciliğini korumakla birlikte tüm eski medeniyetler için bir gizemdi. En küçük kum zerreciğinden engin gökyüzüne kadar kozmosu tanımaya çalışmak, bilimin motivasyonu ise Ay da insanlığın ilk büyük bilimsel motivasyonlarından biriydi. Tabii burada mitlere de değinmeden geçemeyiz. Tarihçi Liba Taub, Plutarhos’a referans vererek bilim ve mitlerin daima diyalog içinde olduğunu, bilimsel araştırma ve mitolojinin rakip değil; daha ziyade, doğayı tam olarak dikkate almanın, anlamaya çalışmanın “iki tamamlayıcı yönü” ifadesini kullanıyor. Bu sebeple de Ay, tarih boyunca neredeyse her kültürün mitolojisinde yerini alacaktı. Bu Yunanlılar için Ay tanrıçası Selene; Romalılar için Luna veya Çinliler için Chang’e’ydi (Aynı zamanda uzay görevlerinin de ismi). Kuzey Kutbu’ndaki Inuit yerlilerinin bile Ay tanrısı var. Çünkü Ay her gece oradan bizi izliyor ve hatta doğa olaylarına neden olarak gücünü gösteriyordu. Bunun bir açıklamaya kavuşması lazımdı. Ay tam anlamıyla bir gizemdi. Güneş, aydınlıkta parıldarken gece “doğan” Ay, tam anlamıyla merak uyandırıyordu. İlk dönem gökyüzü gözlemcileri, Ay ışığının kaynağı, hangi içerikten yapıldığı ve orada yaşam olup olmadığı hakkında spekülasyonlar yapacaktı. Biricik uydumuz merak uyandırıyor ve bilimsel çalışmalara ilham vermede büyük bir rol oynuyordu. “Beni Ay’a uçur” Modern bilimin yükselişinden sonra bile Ay, edebiyattan şiire, şarkılardan filmlere özellikle kültür ve sanattaki etkisini koruyor. Ay hem kurt adam efsanesine hem de “Beni Ay’a Uçur” diyen Frank Sinatra’ya ilham olabiliyor. Burada bilim ve sanat arasındaki kültürel etkileşim oldukça ilginç. Zira Kepler’in “Somnium” eserinden sonra Ay yolculukları, aralarında Cyrano de Bergerac ve Daniel Defoe gibi yazarların arasında popüler bir cazibe alanı haline geldi. 1827’de bir Joseph Atterley “Ay’a Bir Yolculuk”u yazdı. Daha sonra 1865’te Jules Verne, itişi güçlü bir top tarafından fırlatılan uzay kapsülü teknolojisini hayal ederek “Ay’a Yolculuk”u yazdı ve bilimkurgu edebiyatının kurucularından biri olarak üne kavuştu. (Eserleri bugün bilime ilham vermeye devam ediyor.) Tabii burada edebi (bilimkurgu) fantezilerin merakı körüklediği, bunun da bilimsel çalışmaların yolunu açtığı, yön gösterdiğini de söylemek lazım. Ay döngülerinin doğru bir takvim oluşturmadaki önemi, astronominin gelişiminde temel bir unsur olan tutulmalarda Ay’ın rolü gibi sorular, modern öncesi biliminin önemli Ay çalışmalarıydı diyebiliriz. Ancak dönüm noktası Isaac Newton’ın çalışmaları olacaktı. Ay’ın yerçekimi tarafından yönlendirilen “düşen bir elma gibi” olduğunu fark etmesinin ardından bilim, bir daha hiç eskisi gibi olmayacak ve bugünkü modern haline evrilecekti. Newton ve ardılları, Dünya’nın yerçekiminin üstesinden gelmenin ve Ay’a uçmanın ne kadar zor olabileceğinin farkındaydı ama Newton’un fiziği aynı zamanda bunu yapmak için mekanik gereksinimlerin tam olarak ne olduğu da belirleyecekti. 20. yüzyılda bu gereksinimlerin peşinden giden bilim insanı ve mucitler, roket teknolojisinin mimarları olacak ve Apollo 11 astronotları Neil Armstrong, Buzz Aldrin ve Michael Collins’i Ay’a taşıyan çok aşamalı Satürn V’in yolunu açacaklardı. Bilim ile kültür etkileşiminin sonucunda Ay’a ayak basan Armstrong’un “küçük” ama insanlığın “büyük” adımı, tüm insanlığa evrendeki tek bir topluluk olarak temel birlik ve beraberliğini de hatırlatmış oldu. Görsel altı: NASA’nın Apollo 11 görevinin üç mürettebat üyesi; Komutan Neil Armstrong (solda), Komuta Modülü Pilotu Michael Collins (ortada) ve Ay Modülü Pilotu Edwin “Buzz” Aldrin Jr, fırlatma öncesi poz veriyorlar. NASA, astronotları Ay’a nasıl gönderdi? 1957’de ABD ve Sovyetler Birliği arasında uzayda üstünlük kurma yarışının bir parçası olarak gelişen Apollo programı, NASA’nın 1960’ların sonundan 1970’lerin başına, insanları Ay’a indirme projesinin adıydı. Bu süreçte hem Sovyetler Birliği hem de ABD bu amaçla çok çaba sarf etti ve uzay çalışmalarına büyük katkılarda bulundular. Ancak bunu nihai olarak başaran, Apollo 11 görevi ile NASA oldu ve tarihte ilk kez astronotları Ay’ın yüzeyine indirdi. Ancak bu başarı ile ABD, Soğuk Savaş sırasında Sovyetler Birliği’ne karşı uzay yarışında zafer ilan edebildi. Önce Mercury ve ardından Gemini görevleriyle Apollo programına hazırlık yapan NASA, 1961’den itibaren Apollo programı için toplam 11 uzay uçuşu planladı; NASA’ya göre, test edilen ekipmanlardan dördü ve diğer yedi uçuştan altısı Ay’a indi. İlk mürettebatlı uçuş 1968’de, son görev ise 1972’de gerçekleşti. NASA, Apollo için birkaç yeni araç geliştirecekti. O güne kadar en büyük fırlatma araçlarından biri olan Satürn V, 36 katlı bir bina kadar uzundu ve üç kademeden oluşuyordu. Roketin üstünde, üç kişilik bir kapsül olan Apollo komut modülü vardı. Geminin içi, yaklaşık bir hafta süren Ay yolculukları sırasında oldukça sıkışık seyahat koşulları sağlayan (bir arabanın içi kadar genişlikteki) bir alana sahipti. Son olarak, astronotları Ay yüzeyine indiren Ay modülü vardı. Yüzey gezileri bittiğinde ve astronotlar içeriye tırmandıktan sonra, Ay modülünün üst kısmı motorunu ateşliyor ve Dünya’ya dönüş için modül yükseliyordu. 12 astronot Ay’a gitti ve 283 milyar dolar harcandı Trajik bir teknik aksaklık yüzünden mürettebatın hayatını kaybettiği Apollo-1 ve büyük Apollo-11 başarısı dahil tüm misyonlar sona erdiğinde 12 astronot Ay’ın yüzeyinde yürümüş veya bir şekilde temas etmişti. Bilimsel araştırmalar yapıldı ve Dünya’daki araştırmacılar için de kaya örnekleri toplandı. (Bu numuneler, toplandıktan onlarca yıl sonra bile halen yeni keşifler yapmak için kullanılıyor.) SpaceFlight Insider’e göre, Apollo programı ABD’de yaklaşık yarım milyon insanın istihdam edilmesini gerektiren anıtsal bir çabaydı. Planetary Society’ye göre ise programın ömrü boyunca toplam 28 milyar dolar (enflasyona göre ayarlandığında yaklaşık 283 milyar dolar) harcanmıştı. Görsel altı: Apollo 11 görevi sırasında Ay’a yerleştirilen lazer dalga reflektörü (LRR) 50 yıldan uzun bir süreden sonra halen çalışıyor. Apollo görevleriyle ilgili az bilinen gerçekler 20 Temmuz 1969’da Apollo 11’in Ay’a astronot indirmesi, bilim tarihi için bir rüyanın gerçek olmasıydı. Peki ama bu görevle ilgili neler biliyoruz? Neil Armstrong’un Ay’a ilk adımını atması ve bunu gösteren fotoğraflarla birlikte “Bu adam için küçük, insanlık için büyük bir adım” sözleri yediden yetmişe birçoğumuzun aklındadır. Ancak görevle ilgili başka spesifik ayrıntılar var. Ay modülünde sadece 1 dakikalık yedek yakıt kalmıştı NASA düzeyindeki bir Ay modülünün yakıtının bitmiş olması şaşırtıcı olsa da bu açıklama NASA tarafından yapıldı. Yakıtlarını 16 km boyunca kullanmayan Apollo 10’u hesaba kattıklarını, ancak Armstrong ve Buzz Aldrin’in yüzeye inmek istediklerinde, inişin hesaba katılmadığı bazı hesaplamalar nedeniyle 7 kilometrelik daha yakıt kaybolduğunu söyledi. Ayrıca başka bir engel daha vardı: İlk iniş yeri, düz olmayan bir kraterin ortasına denk gelmiş ve bu yüzden modülü bu kraterin kenarına birkaç kilometre daha hareket ettirmeleri gerekmişti. Neil Armstrong, Ay modülünü manevra etmeyi başardı, böylece güvenli bir pozisyonda indiler. Ancak tüm bu manevralar, modülde çok az yakıt bırakmıştı. Mürettebat sadece birkaç saat boyunca Ay’da kaldı Apollo 11, Ay’da bir günden az kalmak için çok uzun bir yolculuk yapmıştı. Daha sonraki Ay görevleri, Dünya’nın uydusunun yüzeyinde daha fazla zaman harcamasına rağmen, Armstrong ve Aldrin’in görevi düşünüldüğü gibi çok uzun sürmedi. Tüm Apollo 11 misyonu, 16 Temmuz’daki fırlatılışından 24 Temmuz 1969’da Pasifik Okyanusu’na dönüşüne kadar toplam 8 gün sürdü. İki astronot ayda harcanan her saniyeyi kullandı. Zemin seviyesinde bir kamera ve ABD bayrağı diktiler, bir uzay rüzgâr kolektörü kurdular ve tarihi anı işaretleyen bir hatıra plaketi yerleştirdiler. Ay’da isimleri olan madalyonlar, sismograf ve lazer dalga reflektörü bıraktılar. Ayrıca çok büyük miktar olmasa da kaya ve toz topladılar. Hatta zamanlarının bir kısmını o zamanki ABD başkanı Richard Nixon ile konuşmak için kullandılar. Lazer dalga reflektörü günümüzde halen çalışıyor Apollo 11 göreviyle Ay’a yerleştirilen lazer dalga reflektörü (LRR) 50 yıldan uzun bir süreden sonra halen çalışıyor. Bu reflektörler, tam olarak bir ışık ışınının veya bu durumda lazerin yayıldığı yönde yansıyan özel aynalara sahiptir. Bu yansımalar, fazla enerji tüketmemesinin yanında NASA’ya her gün Ay hakkında yeni şeyler öğretiyor. Bu reflektörler, dünyadaki büyük teleskoplar tarafından gönderilen lazer dalgalarıyla aydınlatılıyor. Lazer dalgası, teleskop tarafından gözlemlenebiliyor ve araştırmacılara, Ay’ın herhangi bir dönüş anında tam olarak Dünya’ya olan mesafesini; aynı zamanda, Ay’ın Dünya’nın; Dünya’nın Güneş’in ve Dünya’nın kendi ekseni etrafında dönmesini ölçmeyi sağlıyor. Lazer dalga reflektörü, 50 yılı aşkın süredir kendi gezegenimizi daha iyi tanımak için bilgi sağlamaya devam ediyor. Batuhan Sarıcan / batusarican@gmail.com Kaynak: https://sciencenews.org/blog/context/moon-myth-voyages-preceded-apollo-landing https://www.space.com/apollo-program-overview.html https://medium.com/history-of-yesterday/lesser-known-facts-from-apollo-11-3604d2e435a5 *Bu yazı, HBT Dergi 227. sayıda yayınlanmıştır.

İnsanlığın bitmeyen sevdası: Beni Ay’a uçur! yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>

Görsel: pexels.com / Frank Cone

İnsanlığın Ay’a yolculuğunun dönüm noktası şüphesiz Apollo 11 göreviydi. 20 Temmuz 1969’da bir insan ilk defa Ay’a ayak basıp şu sözleri söyleyecekti: “Bu adam için küçük, insanlık için büyük bir adım”. Ay’ın, mitoloji ve kültüre etkisiyle beraber bilime ilham veren yanlarını da hatırlayarak Apollo 11 görevini anıyoruz.

ABD, Kuzey Carolina’daki Kitty Hawk kasabası 1903 yılında tarihi bir olaya tanıklık etti. Tasarımcı Orville Wright (1871-1948), 12 saniye sürecek 37 metrelik bir uçuş yaptı. Bu bir ilkti! Kendisinden önce insanlı uçuş için çalışan onlarca bilim insanı ve mucidin çabasını başarıyla nihayete erdiren Wright, insanlığın kuşları taklit edebileceğinin habercisiydi. Orville’ın bu “küçük” ama “büyük” uçuşunun 66 yıl sonrasında ise insanlık, kuşların bile yapamayacağı bir şeyi yapacak ve Ay’a insanlı ilk uçuşunu gerçekleştirecekti. Ancak Neil Armstrong’un Ay’a ayak basışına geçmeden önce biraz geriye gidelim.

Geceyi aydınlatan Ay’ı, romantiklerin dostu ve kurt adam efsanesinin çıkış noktası olarak biliriz. Karanlığın içindeki aydınlıktır Ay. Ufukta çok yakın gibi görünse de ulaşılması güç bir noktada olan uydumuzun boyutu, evreleri, bir yüze benzeyen tuhaf lekeleriyle bugün bile etkileyiciliğini korumakla birlikte tüm eski medeniyetler için bir gizemdi.

En küçük kum zerreciğinden engin gökyüzüne kadar kozmosu tanımaya çalışmak, bilimin motivasyonu ise Ay da insanlığın ilk büyük bilimsel motivasyonlarından biriydi. Tabii burada mitlere de değinmeden geçemeyiz. Tarihçi Liba Taub, Plutarhos’a referans vererek bilim ve mitlerin daima diyalog içinde olduğunu, bilimsel araştırma ve mitolojinin rakip değil; daha ziyade, doğayı tam olarak dikkate almanın, anlamaya çalışmanın “iki tamamlayıcı yönü” ifadesini kullanıyor.

Bu sebeple de Ay, tarih boyunca neredeyse her kültürün mitolojisinde yerini alacaktı. Bu Yunanlılar için Ay tanrıçası Selene; Romalılar için Luna veya Çinliler için Chang’e’ydi (Aynı zamanda uzay görevlerinin de ismi). Kuzey Kutbu’ndaki Inuit yerlilerinin bile Ay tanrısı var. Çünkü Ay her gece oradan bizi izliyor ve hatta doğa olaylarına neden olarak gücünü gösteriyordu. Bunun bir açıklamaya kavuşması lazımdı.

Ay tam anlamıyla bir gizemdi. Güneş, aydınlıkta parıldarken gece “doğan” Ay, tam anlamıyla merak uyandırıyordu. İlk dönem gökyüzü gözlemcileri, Ay ışığının kaynağı, hangi içerikten yapıldığı ve orada yaşam olup olmadığı hakkında spekülasyonlar yapacaktı. Biricik uydumuz merak uyandırıyor ve bilimsel çalışmalara ilham vermede büyük bir rol oynuyordu.

“Beni Ay’a uçur”

Modern bilimin yükselişinden sonra bile Ay, edebiyattan şiire, şarkılardan filmlere özellikle kültür ve sanattaki etkisini koruyor. Ay hem kurt adam efsanesine hem de “Beni Ay’a Uçur” diyen Frank Sinatra’ya ilham olabiliyor. Burada bilim ve sanat arasındaki kültürel etkileşim oldukça ilginç. Zira Kepler’in “Somnium” eserinden sonra Ay yolculukları, aralarında Cyrano de Bergerac ve Daniel Defoe gibi yazarların arasında popüler bir cazibe alanı haline geldi. 1827’de bir Joseph Atterley “Ay’a Bir Yolculuk”u yazdı.

Daha sonra 1865’te Jules Verne, itişi güçlü bir top tarafından fırlatılan uzay kapsülü teknolojisini hayal ederek “Ay’a Yolculuk”u yazdı ve bilimkurgu edebiyatının kurucularından biri olarak üne kavuştu. (Eserleri bugün bilime ilham vermeye devam ediyor.) Tabii burada edebi (bilimkurgu) fantezilerin merakı körüklediği, bunun da bilimsel çalışmaların yolunu açtığı, yön gösterdiğini de söylemek lazım.

Ay döngülerinin doğru bir takvim oluşturmadaki önemi, astronominin gelişiminde temel bir unsur olan tutulmalarda Ay’ın rolü gibi sorular, modern öncesi biliminin önemli Ay çalışmalarıydı diyebiliriz. Ancak dönüm noktası Isaac Newton’ın çalışmaları olacaktı. Ay’ın yerçekimi tarafından yönlendirilen “düşen bir elma gibi” olduğunu fark etmesinin ardından bilim, bir daha hiç eskisi gibi olmayacak ve bugünkü modern haline evrilecekti.

Newton ve ardılları, Dünya’nın yerçekiminin üstesinden gelmenin ve Ay’a uçmanın ne kadar zor olabileceğinin farkındaydı ama Newton’un fiziği aynı zamanda bunu yapmak için mekanik gereksinimlerin tam olarak ne olduğu da belirleyecekti.

20. yüzyılda bu gereksinimlerin peşinden giden bilim insanı ve mucitler, roket teknolojisinin mimarları olacak ve Apollo 11 astronotları Neil Armstrong, Buzz Aldrin ve Michael Collins’i Ay’a taşıyan çok aşamalı Satürn V’in yolunu açacaklardı. Bilim ile kültür etkileşiminin sonucunda Ay’a ayak basan Armstrong’un “küçük” ama insanlığın “büyük” adımı, tüm insanlığa evrendeki tek bir topluluk olarak temel birlik ve beraberliğini de hatırlatmış oldu.

Görsel altı: NASA’nın Apollo 11 görevinin üç mürettebat üyesi; Komutan Neil Armstrong (solda), Komuta Modülü Pilotu Michael Collins (ortada) ve Ay Modülü Pilotu Edwin “Buzz” Aldrin Jr, fırlatma öncesi poz veriyorlar.

NASA, astronotları Ay’a nasıl gönderdi?

1957’de ABD ve Sovyetler Birliği arasında uzayda üstünlük kurma yarışının bir parçası olarak gelişen Apollo programı, NASA’nın 1960’ların sonundan 1970’lerin başına, insanları Ay’a indirme projesinin adıydı. Bu süreçte hem Sovyetler Birliği hem de ABD bu amaçla çok çaba sarf etti ve uzay çalışmalarına büyük katkılarda bulundular. Ancak bunu nihai olarak başaran, Apollo 11 görevi ile NASA oldu ve tarihte ilk kez astronotları Ay’ın yüzeyine indirdi. Ancak bu başarı ile ABD, Soğuk Savaş sırasında Sovyetler Birliği’ne karşı uzay yarışında zafer ilan edebildi.

Önce Mercury ve ardından Gemini görevleriyle Apollo programına hazırlık yapan NASA, 1961’den itibaren Apollo programı için toplam 11 uzay uçuşu planladı; NASA’ya göre, test edilen ekipmanlardan dördü ve diğer yedi uçuştan altısı Ay’a indi. İlk mürettebatlı uçuş 1968’de, son görev ise 1972’de gerçekleşti.

NASA, Apollo için birkaç yeni araç geliştirecekti. O güne kadar en büyük fırlatma araçlarından biri olan Satürn V, 36 katlı bir bina kadar uzundu ve üç kademeden oluşuyordu. Roketin üstünde, üç kişilik bir kapsül olan Apollo komut modülü vardı. Geminin içi, yaklaşık bir hafta süren Ay yolculukları sırasında oldukça sıkışık seyahat koşulları sağlayan (bir arabanın içi kadar genişlikteki) bir alana sahipti. Son olarak, astronotları Ay yüzeyine indiren Ay modülü vardı. Yüzey gezileri bittiğinde ve astronotlar içeriye tırmandıktan sonra, Ay modülünün üst kısmı motorunu ateşliyor ve Dünya’ya dönüş için modül yükseliyordu.

12 astronot Ay’a gitti ve 283 milyar dolar harcandı

Trajik bir teknik aksaklık yüzünden mürettebatın hayatını kaybettiği Apollo-1 ve büyük Apollo-11 başarısı dahil tüm misyonlar sona erdiğinde 12 astronot Ay’ın yüzeyinde yürümüş veya bir şekilde temas etmişti. Bilimsel araştırmalar yapıldı ve Dünya’daki araştırmacılar için de kaya örnekleri toplandı. (Bu numuneler, toplandıktan onlarca yıl sonra bile halen yeni keşifler yapmak için kullanılıyor.)

SpaceFlight Insider’e göre, Apollo programı ABD’de yaklaşık yarım milyon insanın istihdam edilmesini gerektiren anıtsal bir çabaydı. Planetary Society’ye göre ise programın ömrü boyunca toplam 28 milyar dolar (enflasyona göre ayarlandığında yaklaşık 283 milyar dolar) harcanmıştı.

Görsel altı: Apollo 11 görevi sırasında Ay’a yerleştirilen lazer dalga reflektörü (LRR) 50 yıldan uzun bir süreden sonra halen çalışıyor.

Apollo görevleriyle ilgili az bilinen gerçekler

20 Temmuz 1969’da Apollo 11’in Ay’a astronot indirmesi, bilim tarihi için bir rüyanın gerçek olmasıydı. Peki ama bu görevle ilgili neler biliyoruz? Neil Armstrong’un Ay’a ilk adımını atması ve bunu gösteren fotoğraflarla birlikte “Bu adam için küçük, insanlık için büyük bir adım” sözleri yediden yetmişe birçoğumuzun aklındadır. Ancak görevle ilgili başka spesifik ayrıntılar var.

Ay modülünde sadece 1 dakikalık yedek yakıt kalmıştı

NASA düzeyindeki bir Ay modülünün yakıtının bitmiş olması şaşırtıcı olsa da bu açıklama NASA tarafından yapıldı. Yakıtlarını 16 km boyunca kullanmayan Apollo 10’u hesaba kattıklarını, ancak Armstrong ve Buzz Aldrin’in yüzeye inmek istediklerinde, inişin hesaba katılmadığı bazı hesaplamalar nedeniyle 7 kilometrelik daha yakıt kaybolduğunu söyledi.

Ayrıca başka bir engel daha vardı: İlk iniş yeri, düz olmayan bir kraterin ortasına denk gelmiş ve bu yüzden modülü bu kraterin kenarına birkaç kilometre daha hareket ettirmeleri gerekmişti. Neil Armstrong, Ay modülünü manevra etmeyi başardı, böylece güvenli bir pozisyonda indiler. Ancak tüm bu manevralar, modülde çok az yakıt bırakmıştı.

Mürettebat sadece birkaç saat boyunca Ay’da kaldı

Apollo 11, Ay’da bir günden az kalmak için çok uzun bir yolculuk yapmıştı. Daha sonraki Ay görevleri, Dünya’nın uydusunun yüzeyinde daha fazla zaman harcamasına rağmen, Armstrong ve Aldrin’in görevi düşünüldüğü gibi çok uzun sürmedi. Tüm Apollo 11 misyonu, 16 Temmuz’daki fırlatılışından 24 Temmuz 1969’da Pasifik Okyanusu’na dönüşüne kadar toplam 8 gün sürdü.

İki astronot ayda harcanan her saniyeyi kullandı. Zemin seviyesinde bir kamera ve ABD bayrağı diktiler, bir uzay rüzgâr kolektörü kurdular ve tarihi anı işaretleyen bir hatıra plaketi yerleştirdiler. Ay’da isimleri olan madalyonlar, sismograf ve lazer dalga reflektörü bıraktılar. Ayrıca çok büyük miktar olmasa da kaya ve toz topladılar. Hatta zamanlarının bir kısmını o zamanki ABD başkanı Richard Nixon ile konuşmak için kullandılar.

Lazer dalga reflektörü günümüzde halen çalışıyor

Apollo 11 göreviyle Ay’a yerleştirilen lazer dalga reflektörü (LRR) 50 yıldan uzun bir süreden sonra halen çalışıyor. Bu reflektörler, tam olarak bir ışık ışınının veya bu durumda lazerin yayıldığı yönde yansıyan özel aynalara sahiptir. Bu yansımalar, fazla enerji tüketmemesinin yanında NASA’ya her gün Ay hakkında yeni şeyler öğretiyor.

Bu reflektörler, dünyadaki büyük teleskoplar tarafından gönderilen lazer dalgalarıyla aydınlatılıyor. Lazer dalgası, teleskop tarafından gözlemlenebiliyor ve araştırmacılara, Ay’ın herhangi bir dönüş anında tam olarak Dünya’ya olan mesafesini; aynı zamanda, Ay’ın Dünya’nın; Dünya’nın Güneş’in ve Dünya’nın kendi ekseni etrafında dönmesini ölçmeyi sağlıyor. Lazer dalga reflektörü, 50 yılı aşkın süredir kendi gezegenimizi daha iyi tanımak için bilgi sağlamaya devam ediyor.

Batuhan Sarıcan / batusarican@gmail.com

Kaynak:

https://sciencenews.org/blog/context/moon-myth-voyages-preceded-apollo-landing

https://www.space.com/apollo-program-overview.html

https://medium.com/history-of-yesterday/lesser-known-facts-from-apollo-11-3604d2e435a5

*Bu yazı, HBT Dergi 227. sayıda yayınlanmıştır.

İnsanlığın bitmeyen sevdası: Beni Ay’a uçur! yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
29603
Bilim devrimi: Değişim https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/bilim-devrimi-degisim Fri, 07 Apr 2023 10:21:40 +0000 https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29291 Tarih, onu değiştirenleri kitabında barındırır. Ama iyi ama kötü. Şu bir gerçek ki evreni anlamlaştırma yolunda iz bırakanlar asırlar boyunca anılmaya devam ederler. Tıpkı 8 Ocak’ta Galileo ve 19 Nisan’da Darwin’i andığımız gibi. Bu bilim insanları öldükten sonrasında da iz bırakmaya devam etti. Başlattıkları anlamlaştırma serüveni, insanı canlıların en üstünü ve evrenin merkezi konumundan gerçeklerle yüzleşmeye ve onların var olan inanç duvarlarının yıkılmasını şüphe, merak ve bilimsel metodoloji ile sağladı. Buna karşı gelenler ise bilgiyi hiçbir düşünce, tecrübe veya gözleme tabi tutmadan reddederek, sorgulayanları yargıladı. 1548 yılında İtalya’nın Napoli Krallığı’nda Campo de’ Fiori meydanında başladı olguların, inanç bütünüyle savaşı fakat her şeye rağmen; “Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım, ne de bunu açıkça ifade etmekten korkarım. Aydınlık ve karanlık arasındaki, bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla karşılaştım ve cehaletin babaları olan resmi akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı çoğunluğun öfkesinde hedef olarak yaşadım” dedi; diri diri yakılmadan önce matematikçi ve felsefeci Giordano Bruno. Onun suçu ünlü gökbilimci Nicolaus Copernicus’un Güneş Sistemi’nin tarifini ve gezegenlerin güneşin merkezde olduğu sabit yörüngeler üzerinde hareket ettiğini kabul eden günmerkezlilik yasasını savunmasıdır. Evrenin sonsuz ve eş dağılımlı olduğunu ve evrende, dünyadan başka birçok gezegenin bulunduğunu söyledi. Ona, düşüncelerinden vazgeçmesi ve sonsuz evren görüşünün din sapkınlığı olduğunu kabul etmesi durumunda kilise tarafından affedileceği söylendi. Ama o gördüğü bütün işkencelere karşın, görüşlerinden taviz vermedi. Otoriteye ve ideolojiye aykırı görüşler beslemesi sebebiyle 1600 yılında Roma Katolik Kilisesi’nin Engizisyon mahkemesinde yargılanıp sapkın ilan edildi ve Roma’da diri diri yakılarak idam edildi. Giordano Bruno’nun ölümünü isteyenler onun ölümünü bildirirken bile ondan daha çok korkuyorlardı. Bu korku hissi eylemler bütünü karşısında değil düşünceler bütünü karşısında duyuluyordu. Nitekim Bruno, ölümünden sonra geçen 420 yılın ardından anılıp, düşünceleri anlamlaştırılırken onun ölümüne neden olan hakimler hiçliğe karıştı… O haklıydı ve değişim henüz yeni başlıyordu. Her şeye rağmen dünya dönüyor muydu? 1609 yılında anlamlaştırma merakını gözlerini gökyüzüne çevirerek sağlamış bir astronom, Galileo Galilei önce Ay’ı gözledi ve Ay yüzeyinde dünyadaki dağları ve vadileri andıran pürüzleri saptadı. Ay yüzeyi, Aristoteles’in ileri sürdüğü gibi pürüzsüz ve mükemmel değildi. (Galileo’nun “İki Büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalogları” kitabından; 1610’da Venedik’te İngiliz elçisi olan Henry Wootton’un Kral I. James’a yazdığı mektuptan bir alıntı): -Saygıdeğer Kral Hazretleri, Galileo isimli astronom Ay’ın dağlık taşlık bir yer olduğunu söylüyor. -Ne!? Hani kristal bir küreydi Ay? Ancak 1610 yılının Ocak ayına geldiğinde gözlerini Jüpiter’e çeviren Galilei, Jüpiter’in çevresinde yıldız gibi beliren cisimlerin zamanla konum değiştirdiğini gözlemledi ve gözlemsel astronominin düşünce ve inanca karşı olan devrimi gerçekleşti. Bu zamana kadar konumunu değiştiren bu cisimler Jüpiter’in en büyük 4 uydusuydu. Nasıl olabilirdi? İnsanlar binlerce yıl boyunca evrendeki tüm gökcisimlerinin Dünya’nın etrafında döndüğüne inanıyordu. Oysa ki yanılmışlardı. Gözlerini gökyüzüne çevirme arzusu, yüzlerce yıllık inanış ve önyargıları kırarak Dünya’nın evrende benzeri de bulunan ve aslında sıradan bir gökcismi olduğu düşüncesini doğurdu. Bu keşfin sonucunda Galileo’ya karşı gelenler bilgiyi hiçbir düşünce, tecrübe veya gözleme tabi tutmadan reddederek onu Roma Engizisyonu’nda yargıladı. Evet, her şeye rağmen dünya dönmeye devam ediyordu. Galileo’nun ardından yeni bir sayfa açıldı ve başlatmış olduğu bu devrim, akabinde birçok astronoma ışık tutarak gökyüzünün keşfedilmeye açık bir okyanus olduğunu gösterdi. Fakat Galileo davasında bir sınav verildi. O sınav, bilimsel gerçekliğin Katolik Kilise’nin yargısıyla sınavıydı. Gerçeğin, siyasi erk ve onun güdümündeki yargıyla sınavına değil tam tersi olan siyasi erk ve onun güdümündeki yargının olgularla olan sınavı gerçekleşti. Tarih içinde oluşan yargı aslında sınavdan geçenin gerçeğin kendisi olmadığını ve gerçeğin sınavdan geçiren olduğunu bizlere gösterdi ve göstermeye devam ediyor. Bu sınav henüz bitmiş değil. Günümüzde de bu mücadeleyi vermekte ve olgular, yönetimin ideoloji bütünleri ile şekillendirilerek mahkeme kararlarıyla ket vurulmaya çalışılmakta. Oysa olgular her şeye rağmen onları yazanları silinmez bir bütün olarak varlığını sürdüreceği gerçekliği asla değişmeyecek. “Yeni bir bilimsel gerçek, karşıtlarını ikna edip onların ışığı görmesini sağlamakla bir zafer kazanmaz. Daha ziyade, bu karşıtlar nihayetinde ölürler ve yeni nesiller, gerçeklere alışık olarak büyür.” Max Planck 1794 Fransa’sına ve çağın ötesindeki bir deha olan Antoine Lavoisier; “Doğanın tüm işleyişlerinde hiçbir şeyin yoktan var, vardan yok edilemediği” gerçekliğini tüm deneysel dönüşümlerle ortaya koyduğunda karşısında; “Cumhuriyet’in bilginlere ihtiyacı yoktur!” yanıtını aldı ve suçsuz yere 51 yaşında giyotinle kesilerek hayatına son verildi. Cellat, onu giyotine götürmek için yanına geldiğinde, Lavoisier, nerede kaldığını unutmamak için okuduğu kitabın arasına bir kitap ayracı koyduğunda ölümünün ardından o ayracı kaldıran milyonlarca kimyager, onun attığı temeller üzerine onu her daim modern kimyanın babası olarak hatırlayacak ve devrimlerini bilim ile gerçekleştirilecekti. Şu bir gerçek ki dünya artık değişim içerisindeydi bu değişime ayak uyduramayanların yitip gittiği bir değişimdi… Bilim Otoritesi İlk olarak bu kavram ile filozof Robert P. Crease’nin On Düşünürün Bize Bilim ve Otorite Hakkında Ne Öğretebileceği (The Workshop and the World: What Ten Thinkers Can Teach Us About Science and Authority) adlı kitabında tanıştım. Crease, kitapta bilim otoritesi kavramından söz ediyor ve burada yer alan on düşünür arasında ülkemizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’te yer almakta. Crease, Osmanlı Devleti 18. yüzyılın ortalarında ciddi askeri yenilgiler almaya başladığında bunun sebebinin bilim ve yenilik eksikliği olarak görülmesine vurgu yapar. Çünkü Crease’e göre bilim algısı ve otoritesi araçlara, yöntemlere, çizelgelere ve verilere değil, yalnızca insan ve ideoloji bütününde ilerliyordu. Nitekim tespiti doğruydu. Öne sürülen bilimsel çalışma hakkındaki kararlar 1 insan tarafından ideoloji bütününde irdelendiğinde sonuç sadece Takiyüddin’in rasathanesinin yıkılması ile sonlanmadı. Koca bir imparatorluğun çökmesiyle sonuçlandı. Yeniden ayağa kalkmanın yolu ise bilim otoritesinin hür ve verilere dayanarak sağlam dayanaklarla Mustafa Kemal Atatürk’ün inkilaplarıyla gerçekleşti. “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir.” Mustafa Kemal Atatürk Bruno, Galileo ve Lavoisier’ın olguları ortaya koymasının sonucunda yargılanmasının ardından, günümüze kadar sürecek bir değişime neden oldu. Halk sessizliğe bürünmedi. Aydınlanma yaşadı. Rönesans, reform ve ihtilal hareketiyle düşünce yapısını hür ve sorgulamaya açık bir şekilde şekillendirerek kiliseye ve yöneticilere karşı geldi. Şüphesiz ki Mustafa Kemal Atatürk gibi tarihi detaylı analiz etmiş ve ders çıkartmış liderler Bruno, Galileo ve Lavoisier’ın yaşadıklarını tekrar yaşatmayarak bilim otoritesinin ideoloji bağlamında asla sağlanamayacağını ve bu otoritenin yalnızca araçlarla, verilerle, gözlemlerle ve sorgulamaktan geçtiğini, topluma anlatma ve eğitme mücadelesiyle gösterdi. Giordano Bruno evrenin sonsuz olduğunu ve başka dünyalar içerdiğini korkusuzca söylediğinde, Galileo Galilei Jüpiter’in uydularını gözlemlendiğinde, Antoine Lavoisier modern kimyanın temelini attığında; olgular değişmedi, onlar insanoğlunun ideolojilerini sorgulamaya sevk etti. Çünkü olgular mahkeme kararlarına rağmen değişmemeye devam edecekti. Kaynak: https://tr.wikipedia.org/wiki/Giordano_Bruno https://sarkac.org/2017/11/jupiterin-uydulari-osman-bahadir/ https://www.nature.com/articles/d41586-019-00872-w?utm_source=twt_nnc&utm_medium=social&utm_campaign=naturenews&sf209767277=1 https://tr.wikipedia.org/wiki/Antoine_Lavoisier

Bilim devrimi: Değişim yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
Tarih, onu değiştirenleri kitabında barındırır. Ama iyi ama kötü. Şu bir gerçek ki evreni anlamlaştırma yolunda iz bırakanlar asırlar boyunca anılmaya devam ederler. Tıpkı 8 Ocak’ta Galileo ve 19 Nisan’da Darwin’i andığımız gibi.

Bu bilim insanları öldükten sonrasında da iz bırakmaya devam etti. Başlattıkları anlamlaştırma serüveni, insanı canlıların en üstünü ve evrenin merkezi konumundan gerçeklerle yüzleşmeye ve onların var olan inanç duvarlarının yıkılmasını şüphe, merak ve bilimsel metodoloji ile sağladı. Buna karşı gelenler ise bilgiyi hiçbir düşünce, tecrübe veya gözleme tabi tutmadan reddederek, sorgulayanları yargıladı.

1548 yılında İtalya’nın Napoli Krallığı’nda Campo de’ Fiori meydanında başladı olguların, inanç bütünüyle savaşı fakat her şeye rağmen; “Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım, ne de bunu açıkça ifade etmekten korkarım. Aydınlık ve karanlık arasındaki, bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla karşılaştım ve cehaletin babaları olan resmi akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı çoğunluğun öfkesinde hedef olarak yaşadım” dedi; diri diri yakılmadan önce matematikçi ve felsefeci Giordano Bruno.

Onun suçu ünlü gökbilimci Nicolaus Copernicus’un Güneş Sistemi’nin tarifini ve gezegenlerin güneşin merkezde olduğu sabit yörüngeler üzerinde hareket ettiğini kabul eden günmerkezlilik yasasını savunmasıdır. Evrenin sonsuz ve eş dağılımlı olduğunu ve evrende, dünyadan başka birçok gezegenin bulunduğunu söyledi. Ona, düşüncelerinden vazgeçmesi ve sonsuz evren görüşünün din sapkınlığı olduğunu kabul etmesi durumunda kilise tarafından affedileceği söylendi. Ama o gördüğü bütün işkencelere karşın, görüşlerinden taviz vermedi.

Otoriteye ve ideolojiye aykırı görüşler beslemesi sebebiyle 1600 yılında Roma Katolik Kilisesi’nin Engizisyon mahkemesinde yargılanıp sapkın ilan edildi ve Roma’da diri diri yakılarak idam edildi.

Bruno’nun, yakıldığı Campo de’ Fiori meydanında bulunan heykeli

Giordano Bruno’nun ölümünü isteyenler onun ölümünü bildirirken bile ondan daha çok korkuyorlardı. Bu korku hissi eylemler bütünü karşısında değil düşünceler bütünü karşısında duyuluyordu. Nitekim Bruno, ölümünden sonra geçen 420 yılın ardından anılıp, düşünceleri anlamlaştırılırken onun ölümüne neden olan hakimler hiçliğe karıştı… O haklıydı ve değişim henüz yeni başlıyordu.

Her şeye rağmen dünya dönüyor muydu?

1609 yılında anlamlaştırma merakını gözlerini gökyüzüne çevirerek sağlamış bir astronom, Galileo Galilei önce Ay’ı gözledi ve Ay yüzeyinde dünyadaki dağları ve vadileri andıran pürüzleri saptadı. Ay yüzeyi, Aristoteles’in ileri sürdüğü gibi pürüzsüz ve mükemmel değildi.

(Galileo’nun “İki Büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalogları” kitabından; 1610’da Venedik’te İngiliz elçisi olan Henry Wootton’un Kral I. James’a yazdığı mektuptan bir alıntı):

-Saygıdeğer Kral Hazretleri, Galileo isimli astronom Ay’ın dağlık taşlık bir yer olduğunu söylüyor.
-Ne!? Hani kristal bir küreydi Ay?

Ancak 1610 yılının Ocak ayına geldiğinde gözlerini Jüpiter’e çeviren Galilei, Jüpiter’in çevresinde yıldız gibi beliren cisimlerin zamanla konum değiştirdiğini gözlemledi ve gözlemsel astronominin düşünce ve inanca karşı olan devrimi gerçekleşti. Bu zamana kadar konumunu değiştiren bu cisimler Jüpiter’in en büyük 4 uydusuydu. Nasıl olabilirdi? İnsanlar binlerce yıl boyunca evrendeki tüm gökcisimlerinin Dünya’nın etrafında döndüğüne inanıyordu. Oysa ki yanılmışlardı. Gözlerini gökyüzüne çevirme arzusu, yüzlerce yıllık inanış ve önyargıları kırarak Dünya’nın evrende benzeri de bulunan ve aslında sıradan bir gökcismi olduğu düşüncesini doğurdu. Bu keşfin sonucunda Galileo’ya karşı gelenler bilgiyi hiçbir düşünce, tecrübe veya gözleme tabi tutmadan reddederek onu Roma Engizisyonu’nda yargıladı. Evet, her şeye rağmen dünya dönmeye devam ediyordu. Galileo’nun ardından yeni bir sayfa açıldı ve başlatmış olduğu bu devrim, akabinde birçok astronoma ışık tutarak gökyüzünün keşfedilmeye açık bir okyanus olduğunu gösterdi. Fakat Galileo davasında bir sınav verildi. O sınav, bilimsel gerçekliğin Katolik Kilise’nin yargısıyla sınavıydı. Gerçeğin, siyasi erk ve onun güdümündeki yargıyla sınavına değil tam tersi olan siyasi erk ve onun güdümündeki yargının olgularla olan sınavı gerçekleşti. Tarih içinde oluşan yargı aslında sınavdan geçenin gerçeğin kendisi olmadığını ve gerçeğin sınavdan geçiren olduğunu bizlere gösterdi ve göstermeye devam ediyor. Bu sınav henüz bitmiş değil. Günümüzde de bu mücadeleyi vermekte ve olgular, yönetimin ideoloji bütünleri ile şekillendirilerek mahkeme kararlarıyla ket vurulmaya çalışılmakta. Oysa olgular her şeye rağmen onları yazanları silinmez bir bütün olarak varlığını sürdüreceği gerçekliği asla değişmeyecek.

“Yeni bir bilimsel gerçek, karşıtlarını ikna edip onların ışığı görmesini sağlamakla bir zafer kazanmaz. Daha ziyade, bu karşıtlar nihayetinde ölürler ve yeni nesiller, gerçeklere alışık olarak büyür.” Max Planck

1794 Fransa’sına ve çağın ötesindeki bir deha olan Antoine Lavoisier; “Doğanın tüm işleyişlerinde hiçbir şeyin yoktan var, vardan yok edilemediği” gerçekliğini tüm deneysel dönüşümlerle ortaya koyduğunda karşısında; “Cumhuriyet’in bilginlere ihtiyacı yoktur!” yanıtını aldı ve suçsuz yere 51 yaşında giyotinle kesilerek hayatına son verildi. Cellat, onu giyotine götürmek için yanına geldiğinde, Lavoisier, nerede kaldığını unutmamak için okuduğu kitabın arasına bir kitap ayracı koyduğunda ölümünün ardından o ayracı kaldıran milyonlarca kimyager, onun attığı temeller üzerine onu her daim modern kimyanın babası olarak hatırlayacak ve devrimlerini bilim ile gerçekleştirilecekti. Şu bir gerçek ki dünya artık değişim içerisindeydi bu değişime ayak uyduramayanların yitip gittiği bir değişimdi…

Bilim Otoritesi

İlk olarak bu kavram ile filozof Robert P. Crease’nin On Düşünürün Bize Bilim ve Otorite Hakkında Ne Öğretebileceği (The Workshop and the World: What Ten Thinkers Can Teach Us About Science and Authority) adlı kitabında tanıştım. Crease, kitapta bilim otoritesi kavramından söz ediyor ve burada yer alan on düşünür arasında ülkemizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’te yer almakta. Crease, Osmanlı Devleti 18. yüzyılın ortalarında ciddi askeri yenilgiler almaya başladığında bunun sebebinin bilim ve yenilik eksikliği olarak görülmesine vurgu yapar. Çünkü Crease’e göre bilim algısı ve otoritesi araçlara, yöntemlere, çizelgelere ve verilere değil, yalnızca insan ve ideoloji bütününde ilerliyordu. Nitekim tespiti doğruydu. Öne sürülen bilimsel çalışma hakkındaki kararlar 1 insan tarafından ideoloji bütününde irdelendiğinde sonuç sadece Takiyüddin’in rasathanesinin yıkılması ile sonlanmadı. Koca bir imparatorluğun çökmesiyle sonuçlandı. Yeniden ayağa kalkmanın yolu ise bilim otoritesinin hür ve verilere dayanarak sağlam dayanaklarla Mustafa Kemal Atatürk’ün inkilaplarıyla gerçekleşti.

“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir.” Mustafa Kemal Atatürk

Bruno, Galileo ve Lavoisier’ın olguları ortaya koymasının sonucunda yargılanmasının ardından, günümüze kadar sürecek bir değişime neden oldu. Halk sessizliğe bürünmedi. Aydınlanma yaşadı. Rönesans, reform ve ihtilal hareketiyle düşünce yapısını hür ve sorgulamaya açık bir şekilde şekillendirerek kiliseye ve yöneticilere karşı geldi. Şüphesiz ki Mustafa Kemal Atatürk gibi tarihi detaylı analiz etmiş ve ders çıkartmış liderler Bruno, Galileo ve Lavoisier’ın yaşadıklarını tekrar yaşatmayarak bilim otoritesinin ideoloji bağlamında asla sağlanamayacağını ve bu otoritenin yalnızca araçlarla, verilerle, gözlemlerle ve sorgulamaktan geçtiğini, topluma anlatma ve eğitme mücadelesiyle gösterdi.

Giordano Bruno evrenin sonsuz olduğunu ve başka dünyalar içerdiğini korkusuzca söylediğinde, Galileo Galilei Jüpiter’in uydularını gözlemlendiğinde, Antoine Lavoisier modern kimyanın temelini attığında; olgular değişmedi, onlar insanoğlunun ideolojilerini sorgulamaya sevk etti. Çünkü olgular mahkeme kararlarına rağmen değişmemeye devam edecekti.

Kaynak:

https://tr.wikipedia.org/wiki/Giordano_Bruno

https://sarkac.org/2017/11/jupiterin-uydulari-osman-bahadir/

https://www.nature.com/articles/d41586-019-00872-w?utm_source=twt_nnc&utm_medium=social&utm_campaign=naturenews&sf209767277=1

https://tr.wikipedia.org/wiki/Antoine_Lavoisier

Bilim devrimi: Değişim yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
29291
Türkiye’yi astrofizikle tanıştıran bilim insanı: Dilhan Eryurt https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/turkiyeyi-astrofizikle-tanistiran-bilim-insani-dilhan-eryurt Sun, 09 Aug 2020 07:32:01 +0000 https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=19595 NASA’da çalışan ilk Türk olmakla birlikte Türkiye’de akademiye astrofiziğin kapılarını açan Prof. Dilhan Eryurt, Güneş başta olmak üzere yıldızların evrimi ve Ay’a seyahat konularında uluslararası astrofizik araştırmalarıyla bugün dünyaca tanınıyor. Peki ama biz onu ne kadar tanıyoruz? “NASA’da görev yapan ilk Türk bilim insanı kimdir?” diye soracak olsak kaç kişi doğru cevabı verebilir bilinmez. Yahut bu topraklarda yetişip uluslararası astronomi camiasında kendisini kanıtlayan bir isim sorsak ona da yanıt bulabilir miyiz bilmiyoruz. Şu basit ifadeyi de unutmamak gerekiyor: “Bilmemek değil, öğrenmemek ayıp.” Google, Dilhan Eryurt’u anmak için bir Doodle hazırladı geçtiğimiz hafta. 2012’de kalp krizinden kaybettiğimiz Eryurt, 1959’da Uluslararası Atom Enerji Ajansı (IUA) bursuyla Kanada’daki Deep River Atom Enerji Laboratuvarı’nda iki yıl görev yapmış, neden sonra National Academy of Sciences bursuyla NASA’nın Goddard Uzay Araştırma Enstitüsü’ndeki görevine başlayarak 1961’den 1973’e tam 12 yıl burada çalışmıştı. Hem de yabancı uyrukluların almaya pek de nail olamadığı “kıdemli araştırmacı” unvanıyla… Bu kurumdaki tek kadın araştırmacı olması da onun büyük başarılarından biriydi. Prof. Eryurt, Güneş’in geçmişi; oluşumu ve evrimi üzerine önemli çalışmalar yapmasının yanı sıra orada bulunduğu tarihlerde süren Apollo (Ay’a iniş) görevlerindeki çalışmaları sebebiyle de 1969’da Apollo Başarı Ödülü’ne (Apollo Achievement Award) layık görülmüştü. Ardından NASA onu Kaliforniya Üniversitesi’ne yıldızların evrimi üzerine çalışmak üzere gönderecekti. Eryurt’un yurt dışındaki başarılarının yanı sıra onu Türkiye’de bu alanda açtığı kapılarla tanıyoruz aslında. Çünkü deneyimlerini aktarmak üzere Türkiye’ye döndükten sonra ODTÜ’de Astrofizik Anabilim Dalı’nı kurmuş, burada birçok öğrenci yetiştirmişti. Onlardan biri de doktora öğrencilerinden Prof. Dr. İbrahim Küçük… BBC ile yaptığı söyleşide, Eryurt’un öğrencileriyle diyaloğundaki nezaketi, dersi anlatış tarzı, dersteki ağırlığı ve bilgisiyle akademik anlamda kendisini cezbettiğini söyleyen Küçük, “Onun Türkiye’de bir ilk olan astrofizik derslerini almamla ufkum genişledi ve ben astrofizik yapma kararını onun sayesinde aldım.” diyor. Kendisi bugün Türk Astronomi Derneği’nin başkanlığını yapıyor ve çalışmalarına Erciyes Üniversitesi’nde devam ediyor. Küçük’e göre, bilimsel disiplinler arasında köprü kuran astrofizik alanı, Türkiye’ye Dilhan hoca sayesinde girmişti. “Yıldız evrimi” kavramını da Türkiye’deki astronomi literatürüne dahil eden Dilhan hocaydı. Küçük, özellikle kuantum fiziğinin de getirdiği avantajlarla birlikte Güneş’i anlamaya yönelik bilimsel çabada Dilhan Eryurt’un önemli bir rolü olduğunu söylüyor. Eryurt yıldızların doğması, gelişmesi ve ışıma mekanizmalarını fizik kurallarıyla açıklama çabasındaydı. Carl Sagan, Dilhan Eryurt’un makalesine atıfta bulundu NASA Goddard Uzay Araştırmaları Enstitüsü’nde bu konuda çalışırken yıldızların evriminde kütlelerinin etkisi üzerine A.G.W. Cameron’la birlikte 1967’de Canadian Journal of Physics’e yazdıkları makale, astrofizik dünyasının ünlü çalışmalarından biri olarak anılıyor. Sarkaç’tan Osman Bahadır’ın Eryurt’la ilgili yazısında da belirttiği üzere dünyaca şöhrete sahip ABD’li astronom, astrobiyolog ve popüler bilim yazarı Carl Sagan, 1972’de Nature dergisinde yayımlanan bir çalışmasında Dilhan Eryurt’un bu makalesine atıfta bulunuyordu. Küçük’e göre, Güneş’in içindeki nükleer reaksiyonlarla ışıma yaptığının anlaşılmasında Eryurt’un NASA’da çalışırken geliştirdiği “evrim kodu”nun rolü çok büyük. Evrim Kodu başlı başına kalın bir rehber kitap; bu bilimsel eseri anlaşılır bir ifadeyle “20.000 satırlık yan programa sahip bir modelleme” olarak düşünmek mümkün. Küçük, astronomi dünyasının, Eryurt’un geliştirdiği bu standart model sayesinde değişik kütleli yıldızların evriminden haberdar olduğunu ve anlaşılması daha zor olan küçük kütleli yıldızların daha iyi anlaşıldığını söylüyor. “Kızım, oku, kendini yetiştir” Dilhan Eryurt, bilimde cinsiyet eşitliği kavramı açısından da çok önemli bir isim. NASA’nın Goddard Uzay Araştırma Enstitüsü’nde çalışan tek kadın olmasının yanı sıra Türkiye için de kadınların bilimdeki yerini göstermesi için çok özel bir değer. Bilime yaptığı katkılar sadece kâğıt üzerinde kalmayıp Türkiye’yi astrofizikle tanıştırması takdire şayan. Astronomi camiasındaki başarıları ise babasının bir sözüyle başlıyor. Eryurt’un babası, ona “Kızım, oku, kendini yetiştir ve memleketin için bir şeyler yap,” demesi ve kızının da babasını dinlemesi ve çok çalışması üzerine Türkiye, dünyaca tanınan bir bilim insanı kazanıyor. Kasım 1997’de Bilim ve Teknik Dergisi’ne Eryurt’u yazan Alp Akoğlu, Eryurt’un matematiğe özel ilgisinin, onu İstanbul Üniversitesi Yüksek Matematik ve Astronomi Bölümü’ne taşıdığını söylüyor. Nazilerden kaçarak Türkiye’ye sığınmış akademisyenlerden dersler alan Eryurt’un astronomi merakı da burada başlıyor. Üniversiteyi bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi Astronomi Bölümü’nün kurucusu Prof. Dr. Tevfik Oktay Kabakçıoğlu’nun fahri asistanı olan ve ücret almadan çalışan Eryurt’un sınırları aşması ise 1953’te lisansüstü astrofizik çalışmaları için Michigan Üniversitesi’ne gitmesiyle gerçekleşiyor. 1959’da -yazının başında da bahsettiğimiz üzere- IUA bursuyla iki yıllığına gittiği Kanada’da bilgisayarla tanışıyor. Akoğlu, Eryurt’tan şöyle aktarıyor: “Ben daha programlama nedir bilmiyordum, duymamıştım. Ama sonuç çok iyi oldu. Daha önce kullandığımız hesap makineleriyle en azından bir hafta süren hesaplar, bilgisayarla bir saniyeden kısa bir sürede bitiveriyordu. O anki şaşkınlığımı hiç unutmuyorum.” Burada Prof. A.G.W. Cameron’la birlikte, Güneş’in geçmişini araştırmaya başlamasıyla ismini dünyaya duyurmaya başlıyor. Türkiye astrofizikle onun sayesinde tanıştı Babasının diğer bir nasihati olan “memleketin için bir şeyler yap” motivasyonu da Eryurt’un bilimsel kariyeri açısından büyük bir önem taşıyor. Kendisinin genel olarak bütün astrofizik ve astronomi bilimlerine yaptığı katkıların yanı sıra Türkiye’de uzay bilimlerinin gelişmesi için çok önemli adımlar attığını vurgulamak lazım. Yazının başında da belirttiğimiz gibi ABD’den döndükten sonra bütün mesaisini Türkiye’de astrofiziğin gelişimine adayan Eryurt, ODTÜ’de Astrofizik Anabilim Dalı’nı kurmasının yanı sıra Türk Astronomi Derneği’nin de gelişmesine de destek oluyordu. Türkiye’deki ilk astronomi toplantısının düzenleyen (1968) bilim insanı da o. İki yılda bir yapılan bu toplantılar sayesinde üniversiteler ve araştırmacılar birbirlerini, bununla birlikte çalışma alanlarını tanıyor ve bilimsel iş birlikleri kuruyor; bir çalışma alanı doğup gelişiyordu. Eryurt’un Türk astronomisine katkıları saymakla bitmiyor; TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi’nin kurulması ve hayata geçmesinde de siyasal ve bilimsel olarak çok büyük katkısı vardı. 1977’de TÜBİTAK Bilim Hizmet ve Teşvik Ödülü’nü alan Eryurt, 1988’de altı ay kadar ODTÜ Fizik Bölümü Başkanlığı, ardından 5 yıl süreyle Fen Edebiyat Dekanlığı yaptı. 1993’te ise ardında müthiş bir bilimsel birikim ve tecrübe paylaşımı bırakarak emekli oldu. Hepsini yalnız başına ve bir kadın olarak yaptı. Akoğlu, uzay bilimci Prof. Dr. Hakkı Ögelman’ın Eryurt hakkındaki şu sözlerini paylaşıyor: “Dış görünüşüne bakarak yaşını tahmin etmek olanaksız. Yıldızlarla, yüksek matematikle uğraşan bir bilim kadınının nasıl olur da bu kadar genç kalmayı başardığının sırrını kimse açıklayamıyor.” O, kadınların her şeyi başarabileceğinin yaşayan örneğiydi. Batuhan Sarıcan / batusarican@gmail.com *Bu yazı, HBT Dergi 227. sayıda yayımlanmıştır. Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-53479240 Osman Bahadır, Sarkaç. https://sarkac.org/2018/10/astrofizikte-oncu-dilhan-eryurt/ Alp Akoğlu, Astrofizikte Öncü Bir Türk Kadını: Dilhan Eryurt. TÜBİTAK Bilim ve Teknik Dergisi, Sayı 360, Kasım 1997, s. 74

Türkiye’yi astrofizikle tanıştıran bilim insanı: Dilhan Eryurt yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>

NASA’da çalışan ilk Türk olmakla birlikte Türkiye’de akademiye astrofiziğin kapılarını açan Prof. Dilhan Eryurt, Güneş başta olmak üzere yıldızların evrimi ve Ay’a seyahat konularında uluslararası astrofizik araştırmalarıyla bugün dünyaca tanınıyor. Peki ama biz onu ne kadar tanıyoruz?

“NASA’da görev yapan ilk Türk bilim insanı kimdir?” diye soracak olsak kaç kişi doğru cevabı verebilir bilinmez. Yahut bu topraklarda yetişip uluslararası astronomi camiasında kendisini kanıtlayan bir isim sorsak ona da yanıt bulabilir miyiz bilmiyoruz. Şu basit ifadeyi de unutmamak gerekiyor: “Bilmemek değil, öğrenmemek ayıp.”

Google, Dilhan Eryurt’u anmak için bir Doodle hazırladı geçtiğimiz hafta. 2012’de kalp krizinden kaybettiğimiz Eryurt, 1959’da Uluslararası Atom Enerji Ajansı (IUA) bursuyla Kanada’daki Deep River Atom Enerji Laboratuvarı’nda iki yıl görev yapmış, neden sonra National Academy of Sciences bursuyla NASA’nın Goddard Uzay Araştırma Enstitüsü’ndeki görevine başlayarak 1961’den 1973’e tam 12 yıl burada çalışmıştı. Hem de yabancı uyrukluların almaya pek de nail olamadığı “kıdemli araştırmacı” unvanıyla… Bu kurumdaki tek kadın araştırmacı olması da onun büyük başarılarından biriydi.

Prof. Eryurt, Güneş’in geçmişi; oluşumu ve evrimi üzerine önemli çalışmalar yapmasının yanı sıra orada bulunduğu tarihlerde süren Apollo (Ay’a iniş) görevlerindeki çalışmaları sebebiyle de 1969’da Apollo Başarı Ödülü’ne (Apollo Achievement Award) layık görülmüştü. Ardından NASA onu Kaliforniya Üniversitesi’ne yıldızların evrimi üzerine çalışmak üzere gönderecekti.

Prof. Dilhan Eryurt, NASA’daki Goddard Uzay Araştırma Enstitüsü’nde bir meslektaşı ile Apollo görevi üzerine konuşurken, 1960’lar

Eryurt’un yurt dışındaki başarılarının yanı sıra onu Türkiye’de bu alanda açtığı kapılarla tanıyoruz aslında. Çünkü deneyimlerini aktarmak üzere Türkiye’ye döndükten sonra ODTÜ’de Astrofizik Anabilim Dalı’nı kurmuş, burada birçok öğrenci yetiştirmişti. Onlardan biri de doktora öğrencilerinden Prof. Dr. İbrahim Küçük…

BBC ile yaptığı söyleşide, Eryurt’un öğrencileriyle diyaloğundaki nezaketi, dersi anlatış tarzı, dersteki ağırlığı ve bilgisiyle akademik anlamda kendisini cezbettiğini söyleyen Küçük, “Onun Türkiye’de bir ilk olan astrofizik derslerini almamla ufkum genişledi ve ben astrofizik yapma kararını onun sayesinde aldım.” diyor. Kendisi bugün Türk Astronomi Derneği’nin başkanlığını yapıyor ve çalışmalarına Erciyes Üniversitesi’nde devam ediyor.

Küçük’e göre, bilimsel disiplinler arasında köprü kuran astrofizik alanı, Türkiye’ye Dilhan hoca sayesinde girmişti. “Yıldız evrimi” kavramını da Türkiye’deki astronomi literatürüne dahil eden Dilhan hocaydı. Küçük, özellikle kuantum fiziğinin de getirdiği avantajlarla birlikte Güneş’i anlamaya yönelik bilimsel çabada Dilhan Eryurt’un önemli bir rolü olduğunu söylüyor. Eryurt yıldızların doğması, gelişmesi ve ışıma mekanizmalarını fizik kurallarıyla açıklama çabasındaydı.

Carl Sagan, Dilhan Eryurt’un makalesine atıfta bulundu

NASA Goddard Uzay Araştırmaları Enstitüsü’nde bu konuda çalışırken yıldızların evriminde kütlelerinin etkisi üzerine A.G.W. Cameron’la birlikte 1967’de Canadian Journal of Physics’e yazdıkları makale, astrofizik dünyasının ünlü çalışmalarından biri olarak anılıyor. Sarkaç’tan Osman Bahadır’ın Eryurt’la ilgili yazısında da belirttiği üzere dünyaca şöhrete sahip ABD’li astronom, astrobiyolog ve popüler bilim yazarı Carl Sagan, 1972’de Nature dergisinde yayımlanan bir çalışmasında Dilhan Eryurt’un bu makalesine atıfta bulunuyordu.

Küçük’e göre, Güneş’in içindeki nükleer reaksiyonlarla ışıma yaptığının anlaşılmasında Eryurt’un NASA’da çalışırken geliştirdiği “evrim kodu”nun rolü çok büyük. Evrim Kodu başlı başına kalın bir rehber kitap; bu bilimsel eseri anlaşılır bir ifadeyle “20.000 satırlık yan programa sahip bir modelleme” olarak düşünmek mümkün. Küçük, astronomi dünyasının, Eryurt’un geliştirdiği bu standart model sayesinde değişik kütleli yıldızların evriminden haberdar olduğunu ve anlaşılması daha zor olan küçük kütleli yıldızların daha iyi anlaşıldığını söylüyor.

Google’ın Dilhan Eryurt için hazırladığı Doodle

“Kızım, oku, kendini yetiştir”

Dilhan Eryurt, bilimde cinsiyet eşitliği kavramı açısından da çok önemli bir isim. NASA’nın Goddard Uzay Araştırma Enstitüsü’nde çalışan tek kadın olmasının yanı sıra Türkiye için de kadınların bilimdeki yerini göstermesi için çok özel bir değer. Bilime yaptığı katkılar sadece kâğıt üzerinde kalmayıp Türkiye’yi astrofizikle tanıştırması takdire şayan. Astronomi camiasındaki başarıları ise babasının bir sözüyle başlıyor.

Eryurt’un babası, ona “Kızım, oku, kendini yetiştir ve memleketin için bir şeyler yap,” demesi ve kızının da babasını dinlemesi ve çok çalışması üzerine Türkiye, dünyaca tanınan bir bilim insanı kazanıyor. Kasım 1997’de Bilim ve Teknik Dergisi’ne Eryurt’u yazan Alp Akoğlu, Eryurt’un matematiğe özel ilgisinin, onu İstanbul Üniversitesi Yüksek Matematik ve Astronomi Bölümü’ne taşıdığını söylüyor. Nazilerden kaçarak Türkiye’ye sığınmış akademisyenlerden dersler alan Eryurt’un astronomi merakı da burada başlıyor.

Üniversiteyi bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi Astronomi Bölümü’nün kurucusu Prof. Dr. Tevfik Oktay Kabakçıoğlu’nun fahri asistanı olan ve ücret almadan çalışan Eryurt’un sınırları aşması ise 1953’te lisansüstü astrofizik çalışmaları için Michigan Üniversitesi’ne gitmesiyle gerçekleşiyor.

1959’da -yazının başında da bahsettiğimiz üzere- IUA bursuyla iki yıllığına gittiği Kanada’da bilgisayarla tanışıyor. Akoğlu, Eryurt’tan şöyle aktarıyor: “Ben daha programlama nedir bilmiyordum, duymamıştım. Ama sonuç çok iyi oldu. Daha önce kullandığımız hesap makineleriyle en azından bir hafta süren hesaplar, bilgisayarla bir saniyeden kısa bir sürede bitiveriyordu. O anki şaşkınlığımı hiç unutmuyorum.” Burada Prof. A.G.W. Cameron’la birlikte, Güneş’in geçmişini araştırmaya başlamasıyla ismini dünyaya duyurmaya başlıyor.

Prof. Dilhan Eryurt tez, rapor, bildiri, kitap bölümü ve makale olarak 1956 ile 2009 yılları arasında 46’sı İngilizce, 13’ü Türkçe olmak üzere toplamda 59 çalışma yayınladı. Bunlar arasında A.G.W. Cameron’la birlikte 1967’de Canadian Journal of Physics’e yazdıkları makale (Early and main sequence evolution of stars in the range 0.5 to 100 solar masses), astrofizik dünyasının ünlü çalışmalarından biri olmakla birlikte ünlü astrofizikçi Carl Sagan, 1972’de Nature dergisinde yayımlanan bir çalışmasında Dilhan Eryurt’un bu makalesine atıfta bulunmuştu.

Türkiye astrofizikle onun sayesinde tanıştı

Babasının diğer bir nasihati olan “memleketin için bir şeyler yap” motivasyonu da Eryurt’un bilimsel kariyeri açısından büyük bir önem taşıyor. Kendisinin genel olarak bütün astrofizik ve astronomi bilimlerine yaptığı katkıların yanı sıra Türkiye’de uzay bilimlerinin gelişmesi için çok önemli adımlar attığını vurgulamak lazım. Yazının başında da belirttiğimiz gibi ABD’den döndükten sonra bütün mesaisini Türkiye’de astrofiziğin gelişimine adayan Eryurt, ODTÜ’de Astrofizik Anabilim Dalı’nı kurmasının yanı sıra Türk Astronomi Derneği’nin de gelişmesine de destek oluyordu.

Türkiye’deki ilk astronomi toplantısının düzenleyen (1968) bilim insanı da o. İki yılda bir yapılan bu toplantılar sayesinde üniversiteler ve araştırmacılar birbirlerini, bununla birlikte çalışma alanlarını tanıyor ve bilimsel iş birlikleri kuruyor; bir çalışma alanı doğup gelişiyordu. Eryurt’un Türk astronomisine katkıları saymakla bitmiyor; TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi’nin kurulması ve hayata geçmesinde de siyasal ve bilimsel olarak çok büyük katkısı vardı.

Türkiye’yi astrofizikle tanıştırarak astronomi alanında yol açan Prof. Dilhan Eryurt, TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi Projesi’nin hayata geçirilmesini sağladı. Gözlemevi’nin 5 Eylül 1997’deki açılışında onur plaketi; 1977’de ise TÜBİTAK Bilim Hizmet ve Teşvik Ödülü’ne layık görüldü.

1977’de TÜBİTAK Bilim Hizmet ve Teşvik Ödülü’nü alan Eryurt, 1988’de altı ay kadar ODTÜ Fizik Bölümü Başkanlığı, ardından 5 yıl süreyle Fen Edebiyat Dekanlığı yaptı. 1993’te ise ardında müthiş bir bilimsel birikim ve tecrübe paylaşımı bırakarak emekli oldu. Hepsini yalnız başına ve bir kadın olarak yaptı.

Akoğlu, uzay bilimci Prof. Dr. Hakkı Ögelman’ın Eryurt hakkındaki şu sözlerini paylaşıyor: “Dış görünüşüne bakarak yaşını tahmin etmek olanaksız. Yıldızlarla, yüksek matematikle uğraşan bir bilim kadınının nasıl olur da bu kadar genç kalmayı başardığının sırrını kimse açıklayamıyor.”

O, kadınların her şeyi başarabileceğinin yaşayan örneğiydi.

Batuhan Sarıcan / batusarican@gmail.com

*Bu yazı, HBT Dergi 227. sayıda yayımlanmıştır.

Kaynak:

https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-53479240

Osman Bahadır, Sarkaç. https://sarkac.org/2018/10/astrofizikte-oncu-dilhan-eryurt/

Alp Akoğlu, Astrofizikte Öncü Bir Türk Kadını: Dilhan Eryurt. TÜBİTAK Bilim ve Teknik Dergisi, Sayı 360, Kasım 1997, s. 74

Türkiye’yi astrofizikle tanıştıran bilim insanı: Dilhan Eryurt yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
19595
Ay’ın karanlık yüzüne inen “Chang’e 4″den yeni fotoğraflar https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/ayin-karanlik-yuzune-inen-change-4-ve-yutu-2dan-yeni-fotograflar Thu, 23 Jan 2020 09:05:27 +0000 https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=16623 Çin’in “Chang’e 4” iniş aracının “Yutu 2” keşif aracıyla birlikte Ay’ın karanlık yüzüne inişinden bu yana yaklaşık bir yıl geçti. Bu süre içinde Von Kármán kraterini inceleyen uzay araçları, elde ettikleri bilgileri Queqiao uydusu aracılığıyla Dünya’ya gönderiyorlar. Çin Ay Keşif Programı, Chang’e 4 ve Yutu 2’nun topladığı verilerinin bir kısmını daha yayınladı. Paylaşılan veriler arasında çok sayıda fotoğraf bulunuyor. Kaynak

Ay’ın karanlık yüzüne inen “Chang’e 4″den yeni fotoğraflar yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
Çin’in “Chang’e 4” iniş aracının “Yutu 2” keşif aracıyla birlikte Ay’ın karanlık yüzüne inişinden bu yana yaklaşık bir yıl geçti. Bu süre içinde Von Kármán kraterini inceleyen uzay araçları, elde ettikleri bilgileri Queqiao uydusu aracılığıyla Dünya’ya gönderiyorlar.

Çin Ay Keşif Programı, Chang’e 4 ve Yutu 2’nun topladığı verilerinin bir kısmını daha yayınladı. Paylaşılan veriler arasında çok sayıda fotoğraf bulunuyor.

Kaynak

Ay’ın karanlık yüzüne inen “Chang’e 4″den yeni fotoğraflar yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
16623
Hindistan’ın Ay macerasında buruk son https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/hindistanin-ay-macerasinda-buruk-son Sat, 07 Sep 2019 08:35:30 +0000 https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=15102 1972’de ABD’nin son Apollo görevinden beri ayak basılmayan Ay’ın uzay bilimcilerin yeniden gözdesi haline geldiğine, daha önceki sayılarımızda yer vermiştik. İsrail’in başarısız denemesinin ardından bu sefer Hindistan; Rusya, ABD ve Çin’in ardından “Ay’a iniş yapmayı başaran” dördüncü ülke olmayı hedefliyordu. Yaklaşık altı hafta (384.000 km) süren ve Ay’ın Güney Kutbu’na inme amacı taşıyan Chandrayaan-2’nin yolculuğu sona erdi. Ay’ın yörüngesine oturan Chandrayaan-2’nin bıraktığı Vikram ismindeki yüzey aracıyla bağlantı, Ay’a inişe birkaç dakika (yüzeye 2,1 km) kala kesildi. Hindistan Uzay Araştırma Organizasyonu’nun (ISRO) açıklaması şu şekildeydi: “#VikramLander inişi planlandığı gibiydi ve 2,1 km yüksekliğe kadar normal performans gözlemlendi. Daha sonra, Vikram’ın yer istasyonlarıyla iletişimi kesildi. Veriler analiz ediliyor.” İlk saatlerde “2,1 km mesafenin çok düşük olduğu ve aracın inmiş olabileceği” de belirtilirken bugün (07 Eylül) sabah saatleri boyunca sinyal almaya çalışan ISRO yetkilileri, bekledikleri sinyali alamadılar. Bir başka deyişle umutlar tükendi. Yaşanan hayal kırıklığı gözlerden kaçmadı. Sabaha kadar Bengaluru’daki ISRO merkezinde bulunan Hindistan Başbakanı Narendra Modi: “Umutlu kalıyoruz ve uzay programımızda çok çalışmaya devam edeceğiz” dedi ve ekledi: “Ellerinden gelenin en iyisini yaptılar ve Hindistan’ı her zaman gururlandırdılar. Bunlar cesur olmanız gereken anlar ve biz de cesur olacağız!” Şöhretli astrofizikçi Neal deGrasse Tyson ise Hindistan’ın TV kanalı TIMES NOW’ın canlı yayınına katıldı: Uzayın “zor” olduğunu dile getiren Tyson, Hindistan’ın Ay’ı ıskalamadığını ve bunun kesinlikle bir başarı olarak görülebileceğini söyledi. Tyson, Hindistan’ın bu deneyimden çok şey öğrendiğinden emin olduğunu söyledi ve ekledi: “Sıkı çalışmaya devam etmeniz gerekiyor. Keşfin sırrı buradadır.” Hindistan şimdilik başarabilmiş gözükmüyor. Ay’ın bileşimi hakkında önemli bilgiler toplaması hedeflenen Chandrayaan-2 görevini özel kılan asıl unsur, Ay’ın Güney Kutbu’na daha önce hiç gidilmemiş olmasıydı. Chandrayaan-2 inişte başarılı olabilseydi Rusya, ABD ve Çin’den sonra Ay’a “başarılı” bir şekilde inen ilk ülke olacaktı. Dört tonluk uzay aracında Vikram adında bir arazi aracı ve Sanskritçede “bilgelik” anlamına gelen Pragyan adlı bir gezgin vardı. Bu araçların Ay’ın yüzeyinde iki hafta geçirmesi hedeflenen altı tekerlekli araç, Ay yüzeyinin mineral ve kimyasal bileşimi hakkında çok önemli bilgiler toplayacak ve su arayacaktı. 141 milyon dolar değerinde ve %100 yerli yapım olan Chandrayaan-2, Hindistan’ın en iddialı uzay görevi olarak tarihe geçti. İlk ay görevi Chandrayaan-1, Ay yüzeyine inmeden yüzeyde suyun varlığını doğrulamaya yardımcı olmuştu. Bu görevde ise su keşfi yine önemli bir yer tutacaktı. Ay’ın Güney Kutbu bilim insanları için ilgi çekici; çünkü suyun en gölgeli alanlarda bulunduğuna inanıyorlar. Hindistan Uzay Araştırma Organizasyonu’na (ISRO) göre, Ay’ın Güney Kutbu’nda erken Güneş Sistemi’nin fosil kayıtlarını içeren kraterler de var. Chandrayaan-2’nin ardından Hindistan’ın, 2022’ye kadar uzaya üç astronot göndermeyi hedeflediği de biliniyor. Not: Detayları HBT’nin gelecek sayısında sizinle paylaşacağız. Kaynakça: https://timesofindia.indiatimes.com/india/isro-may-have-lost-lander-rover-official/articleshow/71019451.cms https://www.theguardian.com/world/2019/sep/06/indias-moon-landing-suffers-last-minute-communications-loss https://www.theguardian.com/world/2019/jul/22/indias-chandrayaan-2-moon-mission-lifts-off-a-week-after-aborted-launch

Hindistan’ın Ay macerasında buruk son yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
1972’de ABD’nin son Apollo görevinden beri ayak basılmayan Ay’ın uzay bilimcilerin yeniden gözdesi haline geldiğine, daha önceki sayılarımızda yer vermiştik. İsrail’in başarısız denemesinin ardından bu sefer Hindistan; Rusya, ABD ve Çin’in ardından “Ay’a iniş yapmayı başaran” dördüncü ülke olmayı hedefliyordu.

Yaklaşık altı hafta (384.000 km) süren ve Ay’ın Güney Kutbu’na inme amacı taşıyan Chandrayaan-2’nin yolculuğu sona erdi. Ay’ın yörüngesine oturan Chandrayaan-2’nin bıraktığı Vikram ismindeki yüzey aracıyla bağlantı, Ay’a inişe birkaç dakika (yüzeye 2,1 km) kala kesildi.

Hindistan Uzay Araştırma Organizasyonu’nun (ISRO) açıklaması şu şekildeydi: “#VikramLander inişi planlandığı gibiydi ve 2,1 km yüksekliğe kadar normal performans gözlemlendi. Daha sonra, Vikram’ın yer istasyonlarıyla iletişimi kesildi. Veriler analiz ediliyor.”

Hindistan Uzay Araştırma Organizasyonu’nun (ISRO) başındaki isim Kailasavadivoo Sivan, yüzey aracıyla bağlantının, inişe birkaç dakika kala kesildiğini açıklıyor.

İlk saatlerde “2,1 km mesafenin çok düşük olduğu ve aracın inmiş olabileceği” de belirtilirken bugün (07 Eylül) sabah saatleri boyunca sinyal almaya çalışan ISRO yetkilileri, bekledikleri sinyali alamadılar. Bir başka deyişle umutlar tükendi. Yaşanan hayal kırıklığı gözlerden kaçmadı.

Sabaha kadar Bengaluru’daki ISRO merkezinde bulunan Hindistan Başbakanı Narendra Modi: “Umutlu kalıyoruz ve uzay programımızda çok çalışmaya devam edeceğiz” dedi ve ekledi: “Ellerinden gelenin en iyisini yaptılar ve Hindistan’ı her zaman gururlandırdılar. Bunlar cesur olmanız gereken anlar ve biz de cesur olacağız!”

Şöhretli astrofizikçi Neal deGrasse Tyson ise Hindistan’ın TV kanalı TIMES NOW’ın canlı yayınına katıldı: Uzayın “zor” olduğunu dile getiren Tyson, Hindistan’ın Ay’ı ıskalamadığını ve bunun kesinlikle bir başarı olarak görülebileceğini söyledi. Tyson, Hindistan’ın bu deneyimden çok şey öğrendiğinden emin olduğunu söyledi ve ekledi: “Sıkı çalışmaya devam etmeniz gerekiyor. Keşfin sırrı buradadır.”

Hindistan şimdilik başarabilmiş gözükmüyor. Ay’ın bileşimi hakkında önemli bilgiler toplaması hedeflenen Chandrayaan-2 görevini özel kılan asıl unsur, Ay’ın Güney Kutbu’na daha önce hiç gidilmemiş olmasıydı. Chandrayaan-2 inişte başarılı olabilseydi Rusya, ABD ve Çin’den sonra Ay’a “başarılı” bir şekilde inen ilk ülke olacaktı.

Dört tonluk uzay aracında Vikram adında bir arazi aracı ve Sanskritçede “bilgelik” anlamına gelen Pragyan adlı bir gezgin vardı. Bu araçların Ay’ın yüzeyinde iki hafta geçirmesi hedeflenen altı tekerlekli araç, Ay yüzeyinin mineral ve kimyasal bileşimi hakkında çok önemli bilgiler toplayacak ve su arayacaktı.

141 milyon dolar değerinde ve %100 yerli yapım olan Chandrayaan-2, Hindistan’ın en iddialı uzay görevi olarak tarihe geçti. İlk ay görevi Chandrayaan-1, Ay yüzeyine inmeden yüzeyde suyun varlığını doğrulamaya yardımcı olmuştu. Bu görevde ise su keşfi yine önemli bir yer tutacaktı.

Ay’ın Güney Kutbu bilim insanları için ilgi çekici; çünkü suyun en gölgeli alanlarda bulunduğuna inanıyorlar. Hindistan Uzay Araştırma Organizasyonu’na (ISRO) göre, Ay’ın Güney Kutbu’nda erken Güneş Sistemi’nin fosil kayıtlarını içeren kraterler de var. Chandrayaan-2’nin ardından Hindistan’ın, 2022’ye kadar uzaya üç astronot göndermeyi hedeflediği de biliniyor.

Not: Detayları HBT’nin gelecek sayısında sizinle paylaşacağız.

Kaynakça:

https://timesofindia.indiatimes.com/india/isro-may-have-lost-lander-rover-official/articleshow/71019451.cms

https://www.theguardian.com/world/2019/sep/06/indias-moon-landing-suffers-last-minute-communications-loss

https://www.theguardian.com/world/2019/jul/22/indias-chandrayaan-2-moon-mission-lifts-off-a-week-after-aborted-launch

Hindistan’ın Ay macerasında buruk son yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
15102
İlk adımın 50. yılında 5 ülke Ay’a gözlerini dikti https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/ilk-adimin-50-yilinda-5-ulke-aya-gozlerini-dikti Thu, 01 Aug 2019 14:00:10 +0000 https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=14609 Ay’a ilk ayak basılmasının üzerinden tam 50 yıl geçti. Tam da bu süreçte Hindistan, Ay’da inceleme yapmak üzere Chandrayaan-2 aracını fırlattı. Yolculuğu devam ediyor. Sadece Hindistan değil bugün ABD’den Rusya ve hatta İsrail’e kadar birçok ülkenin gözü, Ay’ı evrenin keşfinde bir üs olarak kullanmakta. Biz de kapağımıza Ay’ı taşıdık. Yazarımız Batuhan Sarıcan, konuyu farklı perspektif, haber ve grafiklerle zenginleştirerek evrenin keşfine yönelik ilk adımımız olan Ay’ın, uzaya yerleşimdeki önemi ve geleceğini işledi. Nilgün Özbaşaran Dede’nin hazırladığı Araştırma Gündemi ise yine dopdolu. Kadın algısının 70 yılda nasıl değiştiği, yaşlıların sosyal medya sayesinde yaşama nasıl sarıldığı, kalbimizi iyileştirebilecek yeni hücre keşifleri gibi bilim gündemine dair güncel haberleri bu sayfalarda bulacaksınız. Bilincin tanımı halen tartışma konusuyken bilincin var olup olmadığını anlamaya yönelik bazı yaklaşımlar geliştirildi. Reyhan Oksay’ın kaleminden okuyacağınız yazı oldukça zihin açıcı. Bu arada beyin nöronları üzerine ilginç bir deney de sayfalarımızda: Farelerde bazı nöronlara “dokunularak” halisünasyon yaratıldı. Yine Batuhan, günümüzde sıkça tartışılan ve dünya çapında anayasalara giren doğa hakları meselesini irdeledi. Sevda Deniz Karali ve Murat Altaş’ın derlemelerinde ise, daha az etin dünyayı kurtarıp kurtaramayacağı tartışmasına ve iklim değişikliğine karşı genetik çözümlere odaklanılıyor. Yapay zekâda etik tartışmaları sürüyor Harvard Hukuk’tan Profesör Yochai Benkler’in, teknoloji şirketlerinin, kendi çıkarları uğruna yapay zekâ (YZ) araştırmalarına müdahil olmasının, etik sorunlarına yol açtığını ifade ettiği yazısına dergimizde daha önce yer vermiştik. Bu sayımızda ise yazarımız Müfit Akyos, kaleme aldığı “YZ Etiği ve ‘Etik Aklama” yazısıyla tartışmaya yeni bir boyut kazandırıyor. Atılım Üniversitesi’nden Prof. Dr. Meltem Huri Baturay ise Z kuşağı kampüsleri işgal ederken, üniversitelerin buna ne kadar hazır olduğuna dair bir bakış açısı sunuyor. İKÜ Mühendislik Fakültesi Endüstri Mühendisliği Bölümü’nden Dr. Öğretim Üyesi İbrahim Ethem Tarhan, sağlık çalışanlarının karşılaştığı şiddet olaylarına karşı çözüm önerilerinde bulunuyor. Dünya Bilim Sanat Akademisi’nin düzenlediği toplantıda konuşan BAU Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Türker Kılıç ise, Meltem Bilikman’ın sorularını yanıtlıyor: “Multidisipliner bilim akademilerine katılmanın önemi”. Doğan Kuban hocamız da yine engin bilgi birikimini bizimle paylaşarak cep telefonları üzerinden konuştuğu yazısında tarladan başlayarak teknoloji üretmenin gerekliliğine değinerek kafamızda geleceğe dair soru işaretlerinin belirmesine neden oluyor. Biz nasıl üretiriz sorusu, hocanın yazısının odağında yine… Tanol Türkoğlu da klasikleşen köşesi Dijitalem’de “Facebook=Dijital Mezarlık!” başlığı altında tarihi notları ve fütüristik vizyonuyla dijital alemin nabzını tutmaya devam ediyor. Tekno-Vitrin, ilginç sorular ve bulmaca gibi klasikleşen bölümler, sizi yine HBT sayfalarında bekliyor. Türkiye’nin haftalık bilim, teknoloji, kültür ve eleştirel düşünce dergisi HBT, sizi her hafta dopdolu ve yenilenen içeriğiyle karşılamak için canla başla çalışıyor. *** ÇYDD’li 100 genç kampanyamız sona erdi ÇYDD’den burs alan 100 öğrenciye dijital abonelik çağrımıza sizlerden gelen güzel destekler sonucu 100 gencimizi de yeni okurlarımızın arasına kattık. Bu arada öğrencilerden yeni başvurular da oldu. Mete Kayıhan 3 öğrenciye, İsimlerinin açıklanmasını istemeyen iki okurumuz 10 öğrenciye, yine iki okurumuz 2’şer öğrenciye ve bir okurumuz da 1 öğrenciye dergi aboneliği desteğinde bulundu. Siz okurlarımızın ilgi ve destekleri bizim için çok değerli. Ülkemizde bilim okuryazarlığını artırmaya yönelik çabalarımızda bundan sonra da beraber olmak dileğiyle…

İlk adımın 50. yılında 5 ülke Ay’a gözlerini dikti yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
Ay’a ilk ayak basılmasının üzerinden tam 50 yıl geçti. Tam da bu süreçte Hindistan, Ay’da inceleme yapmak üzere Chandrayaan-2 aracını fırlattı. Yolculuğu devam ediyor. Sadece Hindistan değil bugün ABD’den Rusya ve hatta İsrail’e kadar birçok ülkenin gözü, Ay’ı evrenin keşfinde bir üs olarak kullanmakta. Biz de kapağımıza Ay’ı taşıdık. Yazarımız Batuhan Sarıcan, konuyu farklı perspektif, haber ve grafiklerle zenginleştirerek evrenin keşfine yönelik ilk adımımız olan Ay’ın, uzaya yerleşimdeki önemi ve geleceğini işledi.

Nilgün Özbaşaran Dede’nin hazırladığı Araştırma Gündemi ise yine dopdolu. Kadın algısının 70 yılda nasıl değiştiği, yaşlıların sosyal medya sayesinde yaşama nasıl sarıldığı, kalbimizi iyileştirebilecek yeni hücre keşifleri gibi bilim gündemine dair güncel haberleri bu sayfalarda bulacaksınız.

Bilincin tanımı halen tartışma konusuyken bilincin var olup olmadığını anlamaya yönelik bazı yaklaşımlar geliştirildi. Reyhan Oksay’ın kaleminden okuyacağınız yazı oldukça zihin açıcı. Bu arada beyin nöronları üzerine ilginç bir deney de sayfalarımızda: Farelerde bazı nöronlara “dokunularak” halisünasyon yaratıldı.

Yine Batuhan, günümüzde sıkça tartışılan ve dünya çapında anayasalara giren doğa hakları meselesini irdeledi. Sevda Deniz Karali ve Murat Altaş’ın derlemelerinde ise, daha az etin dünyayı kurtarıp kurtaramayacağı tartışmasına ve iklim değişikliğine karşı genetik çözümlere odaklanılıyor.

Yapay zekâda etik tartışmaları sürüyor

Harvard Hukuk’tan Profesör Yochai Benkler’in, teknoloji şirketlerinin, kendi çıkarları uğruna yapay zekâ (YZ) araştırmalarına müdahil olmasının, etik sorunlarına yol açtığını ifade ettiği yazısına dergimizde daha önce yer vermiştik. Bu sayımızda ise yazarımız Müfit Akyos, kaleme aldığı “YZ Etiği ve ‘Etik Aklama” yazısıyla tartışmaya yeni bir boyut kazandırıyor.

Atılım Üniversitesi’nden Prof. Dr. Meltem Huri Baturay ise Z kuşağı kampüsleri işgal ederken, üniversitelerin buna ne kadar hazır olduğuna dair bir bakış açısı sunuyor. İKÜ Mühendislik Fakültesi Endüstri Mühendisliği Bölümü’nden Dr. Öğretim Üyesi İbrahim Ethem Tarhan, sağlık çalışanlarının karşılaştığı şiddet olaylarına karşı çözüm önerilerinde bulunuyor.

Dünya Bilim Sanat Akademisi’nin düzenlediği toplantıda konuşan BAU Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Türker Kılıç ise, Meltem Bilikman’ın sorularını yanıtlıyor: “Multidisipliner bilim akademilerine katılmanın önemi”.

Doğan Kuban hocamız da yine engin bilgi birikimini bizimle paylaşarak cep telefonları üzerinden konuştuğu yazısında tarladan başlayarak teknoloji üretmenin gerekliliğine değinerek kafamızda geleceğe dair soru işaretlerinin belirmesine neden oluyor. Biz nasıl üretiriz sorusu, hocanın yazısının odağında yine… Tanol Türkoğlu da klasikleşen köşesi Dijitalem’de “Facebook=Dijital Mezarlık!” başlığı altında tarihi notları ve fütüristik vizyonuyla dijital alemin nabzını tutmaya devam ediyor.

Tekno-Vitrin, ilginç sorular ve bulmaca gibi klasikleşen bölümler, sizi yine HBT sayfalarında bekliyor.

Türkiye’nin haftalık bilim, teknoloji, kültür ve eleştirel düşünce dergisi HBT, sizi her hafta dopdolu ve yenilenen içeriğiyle karşılamak için canla başla çalışıyor.

***

ÇYDD’li 100 genç kampanyamız sona erdi

ÇYDD’den burs alan 100 öğrenciye dijital abonelik çağrımıza sizlerden gelen güzel destekler sonucu 100 gencimizi de yeni okurlarımızın arasına kattık. Bu arada öğrencilerden yeni başvurular da oldu. Mete Kayıhan 3 öğrenciye, İsimlerinin açıklanmasını istemeyen iki okurumuz 10 öğrenciye, yine iki okurumuz 2’şer öğrenciye ve bir okurumuz da 1 öğrenciye dergi aboneliği desteğinde bulundu.

Siz okurlarımızın ilgi ve destekleri bizim için çok değerli. Ülkemizde bilim okuryazarlığını artırmaya yönelik çabalarımızda bundan sonra da beraber olmak dileğiyle…

İlk adımın 50. yılında 5 ülke Ay’a gözlerini dikti yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
14609