<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Osmanlı İmparatorluğu arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/osmanli-imparatorlugu/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/osmanli-imparatorlugu</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Fri, 07 Apr 2023 10:33:40 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Bilim devrimi: Değişim</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/bilim-devrimi-degisim</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Apr 2023 10:21:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gezegenimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Antoine Lavoisier]]></category>
		<category><![CDATA[ay]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[deha]]></category>
		<category><![CDATA[devrim]]></category>
		<category><![CDATA[dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Engizisyon mahkemesi]]></category>
		<category><![CDATA[Galileo Galilei]]></category>
		<category><![CDATA[gezegenler]]></category>
		<category><![CDATA[Giordano Bruno]]></category>
		<category><![CDATA[güneş sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[kaşif]]></category>
		<category><![CDATA[keşif]]></category>
		<category><![CDATA[mustafa kemal atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu]]></category>
		<category><![CDATA[uzay]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29291</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tarih, onu değiştirenleri kitabında barındırır. Ama iyi ama kötü. Şu bir gerçek ki evreni anlamlaştırma yolunda iz bırakanlar asırlar boyunca anılmaya devam ederler. Tıpkı 8 Ocak’ta Galileo ve 19 Nisan’da Darwin’i andığımız gibi. Bu bilim insanları öldükten sonrasında da iz bırakmaya devam etti. Başlattıkları anlamlaştırma serüveni, insanı canlıların en üstünü ve evrenin merkezi konumundan gerçeklerle yüzleşmeye ve onların var olan inanç duvarlarının yıkılmasını şüphe, merak ve bilimsel metodoloji ile sağladı. Buna karşı gelenler ise bilgiyi hiçbir düşünce, tecrübe veya gözleme tabi tutmadan reddederek, sorgulayanları yargıladı. 1548 yılında İtalya’nın Napoli Krallığı’nda Campo de&#8217; Fiori meydanında başladı olguların, inanç bütünüyle savaşı fakat her şeye rağmen; &#8220;Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım, ne de bunu açıkça ifade etmekten korkarım. Aydınlık ve karanlık arasındaki, bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla karşılaştım ve cehaletin babaları olan resmi akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı çoğunluğun öfkesinde hedef olarak yaşadım&#8221; dedi; diri diri yakılmadan önce matematikçi ve felsefeci Giordano Bruno. Onun suçu ünlü gökbilimci Nicolaus Copernicus’un Güneş Sistemi&#8217;nin tarifini ve gezegenlerin güneşin merkezde olduğu sabit yörüngeler üzerinde hareket ettiğini kabul eden günmerkezlilik yasasını savunmasıdır. Evrenin sonsuz ve eş dağılımlı olduğunu ve evrende, dünyadan başka birçok gezegenin bulunduğunu söyledi. Ona, düşüncelerinden vazgeçmesi ve sonsuz evren görüşünün din sapkınlığı olduğunu kabul etmesi durumunda kilise tarafından affedileceği söylendi. Ama o gördüğü bütün işkencelere karşın, görüşlerinden taviz vermedi. Otoriteye ve ideolojiye aykırı görüşler beslemesi sebebiyle 1600 yılında Roma Katolik Kilisesi&#8217;nin Engizisyon mahkemesinde yargılanıp sapkın ilan edildi ve Roma&#8217;da diri diri yakılarak idam edildi. Giordano Bruno’nun ölümünü isteyenler onun ölümünü bildirirken bile ondan daha çok korkuyorlardı. Bu korku hissi eylemler bütünü karşısında değil düşünceler bütünü karşısında duyuluyordu. Nitekim Bruno, ölümünden sonra geçen 420 yılın ardından anılıp, düşünceleri anlamlaştırılırken onun ölümüne neden olan hakimler hiçliğe karıştı… O haklıydı ve değişim henüz yeni başlıyordu. Her şeye rağmen dünya dönüyor muydu? 1609 yılında anlamlaştırma merakını gözlerini gökyüzüne çevirerek sağlamış bir astronom, Galileo Galilei önce Ay’ı gözledi ve Ay yüzeyinde dünyadaki dağları ve vadileri andıran pürüzleri saptadı. Ay yüzeyi, Aristoteles’in ileri sürdüğü gibi pürüzsüz ve mükemmel değildi. (Galileo’nun “İki Büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalogları” kitabından; 1610’da Venedik’te İngiliz elçisi olan Henry Wootton’un Kral I. James’a yazdığı mektuptan bir alıntı): -Saygıdeğer Kral Hazretleri, Galileo isimli astronom Ay’ın dağlık taşlık bir yer olduğunu söylüyor. -Ne!? Hani kristal bir küreydi Ay? Ancak 1610 yılının Ocak ayına geldiğinde gözlerini Jüpiter’e çeviren Galilei, Jüpiter’in çevresinde yıldız gibi beliren cisimlerin zamanla konum değiştirdiğini gözlemledi ve gözlemsel astronominin düşünce ve inanca karşı olan devrimi gerçekleşti. Bu zamana kadar konumunu değiştiren bu cisimler Jüpiter’in en büyük 4 uydusuydu. Nasıl olabilirdi? İnsanlar binlerce yıl boyunca evrendeki tüm gökcisimlerinin Dünya’nın etrafında döndüğüne inanıyordu. Oysa ki yanılmışlardı. Gözlerini gökyüzüne çevirme arzusu, yüzlerce yıllık inanış ve önyargıları kırarak Dünya’nın evrende benzeri de bulunan ve aslında sıradan bir gökcismi olduğu düşüncesini doğurdu. Bu keşfin sonucunda Galileo’ya karşı gelenler bilgiyi hiçbir düşünce, tecrübe veya gözleme tabi tutmadan reddederek onu Roma Engizisyonu’nda yargıladı. Evet, her şeye rağmen dünya dönmeye devam ediyordu. Galileo’nun ardından yeni bir sayfa açıldı ve başlatmış olduğu bu devrim, akabinde birçok astronoma ışık tutarak gökyüzünün keşfedilmeye açık bir okyanus olduğunu gösterdi. Fakat Galileo davasında bir sınav verildi. O sınav, bilimsel gerçekliğin Katolik Kilise’nin yargısıyla sınavıydı. Gerçeğin, siyasi erk ve onun güdümündeki yargıyla sınavına değil tam tersi olan siyasi erk ve onun güdümündeki yargının olgularla olan sınavı gerçekleşti. Tarih içinde oluşan yargı aslında sınavdan geçenin gerçeğin kendisi olmadığını ve gerçeğin sınavdan geçiren olduğunu bizlere gösterdi ve göstermeye devam ediyor. Bu sınav henüz bitmiş değil. Günümüzde de bu mücadeleyi vermekte ve olgular, yönetimin ideoloji bütünleri ile şekillendirilerek mahkeme kararlarıyla ket vurulmaya çalışılmakta. Oysa olgular her şeye rağmen onları yazanları silinmez bir bütün olarak varlığını sürdüreceği gerçekliği asla değişmeyecek. &#8220;Yeni bir bilimsel gerçek, karşıtlarını ikna edip onların ışığı görmesini sağlamakla bir zafer kazanmaz. Daha ziyade, bu karşıtlar nihayetinde ölürler ve yeni nesiller, gerçeklere alışık olarak büyür.&#8221; Max Planck 1794 Fransa’sına ve çağın ötesindeki bir deha olan Antoine Lavoisier; “Doğanın tüm işleyişlerinde hiçbir şeyin yoktan var, vardan yok edilemediği” gerçekliğini tüm deneysel dönüşümlerle ortaya koyduğunda karşısında; &#8220;Cumhuriyet&#8217;in bilginlere ihtiyacı yoktur!&#8221; yanıtını aldı ve suçsuz yere 51 yaşında giyotinle kesilerek hayatına son verildi. Cellat, onu giyotine götürmek için yanına geldiğinde, Lavoisier, nerede kaldığını unutmamak için okuduğu kitabın arasına bir kitap ayracı koyduğunda ölümünün ardından o ayracı kaldıran milyonlarca kimyager, onun attığı temeller üzerine onu her daim modern kimyanın babası olarak hatırlayacak ve devrimlerini bilim ile gerçekleştirilecekti. Şu bir gerçek ki dünya artık değişim içerisindeydi bu değişime ayak uyduramayanların yitip gittiği bir değişimdi… Bilim Otoritesi İlk olarak bu kavram ile filozof Robert P. Crease’nin On Düşünürün Bize Bilim ve Otorite Hakkında Ne Öğretebileceği (The Workshop and the World: What Ten Thinkers Can Teach Us About Science and Authority) adlı kitabında tanıştım. Crease, kitapta bilim otoritesi kavramından söz ediyor ve burada yer alan on düşünür arasında ülkemizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’te yer almakta. Crease, Osmanlı Devleti 18. yüzyılın ortalarında ciddi askeri yenilgiler almaya başladığında bunun sebebinin bilim ve yenilik eksikliği olarak görülmesine vurgu yapar. Çünkü Crease’e göre bilim algısı ve otoritesi araçlara, yöntemlere, çizelgelere ve verilere değil, yalnızca insan ve ideoloji bütününde ilerliyordu. Nitekim tespiti doğruydu. Öne sürülen bilimsel çalışma hakkındaki kararlar 1 insan tarafından ideoloji bütününde irdelendiğinde sonuç sadece Takiyüddin’in rasathanesinin yıkılması ile sonlanmadı. Koca bir imparatorluğun çökmesiyle sonuçlandı. Yeniden ayağa kalkmanın yolu ise bilim otoritesinin hür ve verilere dayanarak sağlam dayanaklarla Mustafa Kemal Atatürk’ün inkilaplarıyla gerçekleşti. &#8220;Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir.&#8221; Mustafa Kemal Atatürk Bruno, Galileo ve Lavoisier’ın olguları ortaya koymasının sonucunda yargılanmasının ardından, günümüze kadar sürecek bir değişime neden oldu. Halk sessizliğe bürünmedi. Aydınlanma yaşadı. Rönesans, reform ve ihtilal hareketiyle düşünce yapısını hür ve sorgulamaya açık bir şekilde şekillendirerek kiliseye ve yöneticilere karşı geldi. Şüphesiz ki Mustafa Kemal Atatürk gibi tarihi detaylı analiz etmiş ve ders çıkartmış liderler Bruno, Galileo ve Lavoisier’ın yaşadıklarını tekrar yaşatmayarak bilim otoritesinin ideoloji bağlamında asla sağlanamayacağını ve bu otoritenin yalnızca araçlarla, verilerle, gözlemlerle ve sorgulamaktan geçtiğini, topluma anlatma ve eğitme mücadelesiyle gösterdi. Giordano Bruno evrenin sonsuz olduğunu ve başka dünyalar içerdiğini korkusuzca söylediğinde, Galileo Galilei Jüpiter’in uydularını gözlemlendiğinde, Antoine Lavoisier modern kimyanın temelini attığında; olgular değişmedi, onlar insanoğlunun ideolojilerini sorgulamaya sevk etti. Çünkü olgular mahkeme kararlarına rağmen değişmemeye devam edecekti. Kaynak: https://tr.wikipedia.org/wiki/Giordano_Bruno https://sarkac.org/2017/11/jupiterin-uydulari-osman-bahadir/ https://www.nature.com/articles/d41586-019-00872-w?utm_source=twt_nnc&#38;utm_medium=social&#38;utm_campaign=naturenews&#38;sf209767277=1 https://tr.wikipedia.org/wiki/Antoine_Lavoisier</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/bilim-devrimi-degisim">Bilim devrimi: Değişim</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;" align="CENTER"><span style="color: #000000;"><span style="font-size: medium;">Tarih, onu değiştirenleri kitabında barındırır. Ama iyi ama kötü. Şu bir gerçek ki evreni anlamlaştırma yolunda iz bırakanlar asırlar boyunca anılmaya devam ederler. Tıpkı 8 Ocak’ta Galileo ve 19 Nisan’da Darwin’i andığımız gibi. </span></span></p>
<p style="text-align: left;" align="CENTER"><span style="color: #000000;"><span style="font-size: medium;">Bu bilim insanları öldükten sonrasında da iz bırakmaya devam etti. Başlattıkları anlamlaştırma serüveni, insanı canlıların en üstünü ve evrenin merkezi konumundan gerçeklerle yüzleşmeye ve onların var olan inanç duvarlarının yıkılmasını şüphe, merak ve bilimsel metodoloji ile sağladı. Buna karşı gelenler ise bilgiyi hiçbir düşünce, tecrübe veya gözleme tabi tutmadan reddederek, sorgulayanları yargıladı.</span></span></p>
<p><span style="color: #000000;"><span style="font-size: medium;">1548 yılında İtalya’nın Napoli Krallığı’nda Campo de&#8217; Fiori meydanında başladı olguların, inanç bütünüyle savaşı fakat her şeye rağmen; <em>&#8220;Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım, ne de bunu açıkça ifade etmekten korkarım. Aydınlık ve karanlık arasındaki, bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla karşılaştım ve cehaletin babaları olan resmi akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı çoğunluğun öfkesinde hedef olarak yaşadım&#8221;</em> dedi; d</span></span><span style="color: #000000;"><span style="font-size: medium;">iri diri yakılmadan önce matematikçi ve felsefeci Giordano Bruno. </span></span></p>
<p><span style="color: #000000;"><span style="font-size: medium;">Onun suçu ünlü gökbilimci Nicolaus Copernicus’un Güneş Sistemi&#8217;nin tarifini ve gezegenlerin güneşin merkezde olduğu sabit yörüngeler üzerinde hareket ettiğini kabul eden günmerkezlilik yasasını savunmasıdır. Evrenin sonsuz ve eş dağılımlı olduğunu ve evrende, dünyadan başka birçok gezegenin bulunduğunu söyledi. Ona, düşüncelerinden vazgeçmesi ve sonsuz evren görüşünün din sapkınlığı olduğunu kabul etmesi durumunda kilise tarafından affedileceği söylendi. Ama o gördüğü bütün işkencelere karşın, görüşlerinden taviz vermedi. </span></span></p>
<p><span style="color: #000000;"><span style="font-size: medium;">Otoriteye ve ideolojiye aykırı görüşler beslemesi sebebiyle 1600 yılında Roma Katolik Kilisesi&#8217;nin Engizisyon mahkemesinde yargılanıp sapkın ilan edildi ve Roma&#8217;da diri diri yakılarak idam edildi.</span></span></p>
<div id="attachment_29294" style="width: 740px" class="wp-caption aligncenter"><img fetchpriority="high" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-29294" class="wp-image-29294 size-large" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/04/brunog-819x1024.jpeg" alt="" width="730" height="913" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/04/brunog.jpeg 819w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/04/brunog-240x300.jpeg 240w" sizes="(max-width: 730px) 100vw, 730px" /><p id="caption-attachment-29294" class="wp-caption-text">Bruno&#8217;nun, yakıldığı Campo de&#8217; Fiori meydanında bulunan heykeli</p></div>
<p><span style="color: #000000;"><span style="font-size: medium;">Giordano Bruno’nun ölümünü isteyenler onun ölümünü bildirirken bile ondan daha çok korkuyorlardı. Bu korku hissi eylemler bütünü karşısında değil düşünceler bütünü karşısında duyuluyordu. Nitekim Bruno, ölümünden sonra geçen 420 yılın ardından anılıp, düşünceleri anlamlaştırılırken onun ölümüne neden olan hakimler hiçliğe karıştı… O haklıydı ve değişim henüz yeni başlıyordu. </span></span></p>
<p><span style="color: #000000;"><span style="font-size: medium;"><strong>Her şeye rağmen dünya dönüyor muydu?</strong> </span></span></p>
<p><span style="color: #000000;"><span style="font-size: medium;">1609 yılında anlamlaştırma merakını gözlerini gökyüzüne çevirerek sağlamış bir astronom, Galileo Galilei önce Ay’ı gözledi ve Ay yüzeyinde dünyadaki dağları ve vadileri andıran pürüzleri saptadı. Ay yüzeyi, Aristoteles’in ileri sürdüğü gibi pürüzsüz ve mükemmel değildi. </span></span></p>
<p><span style="color: #000000;"><span style="font-size: medium;">(Galileo’nun “İki Büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalogları” kitabından; 1610’da Venedik’te İngiliz elçisi olan Henry Wootton’un Kral I. James’a yazdığı mektuptan bir alıntı):</span></span></p>
<p><em><span style="color: #000000;"><span style="font-size: medium;">-Saygıdeğer Kral Hazretleri, Galileo isimli astronom Ay’ın dağlık taşlık bir yer olduğunu söylüyor.<br />
-Ne!? Hani kristal bir küreydi Ay?</span></span></em></p>
<p><span style="color: #000000;"><span style="font-size: medium;">Ancak 1610 yılının Ocak ayına geldiğinde gözlerini Jüpiter’e çeviren Galilei, Jüpiter’in çevresinde yıldız gibi beliren cisimlerin zamanla konum değiştirdiğini gözlemledi ve gözlemsel astronominin düşünce ve inanca karşı olan devrimi gerçekleşti. Bu zamana kadar konumunu değiştiren bu cisimler Jüpiter’in en büyük 4 uydusuydu. Nasıl olabilirdi? İnsanlar binlerce yıl boyunca evrendeki tüm gökcisimlerinin Dünya’nın etrafında döndüğüne inanıyordu. Oysa ki yanılmışlardı. Gözlerini gökyüzüne çevirme arzusu, yüzlerce yıllık inanış ve önyargıları kırarak Dünya’nın evrende benzeri de bulunan ve aslında sıradan bir gökcismi olduğu düşüncesini doğurdu. Bu keşfin sonucunda Galileo’ya karşı gelenler bilgiyi hiçbir düşünce, tecrübe veya gözleme tabi tutmadan reddederek onu Roma Engizisyonu’nda yargıladı. Evet, her şeye rağmen dünya dönmeye devam ediyordu. Galileo’nun ardından yeni bir sayfa açıldı ve başlatmış olduğu bu devrim, akabinde birçok astronoma ışık tutarak gökyüzünün keşfedilmeye açık bir okyanus olduğunu gösterdi. Fakat Galileo davasında bir sınav verildi. O sınav, bilimsel gerçekliğin Katolik Kilise’nin yargısıyla sınavıydı. Gerçeğin, siyasi erk ve onun güdümündeki yargıyla sınavına değil tam tersi olan siyasi erk ve onun güdümündeki yargının olgularla olan sınavı gerçekleşti. Tarih içinde oluşan yargı aslında sınavdan geçenin gerçeğin kendisi olmadığını ve gerçeğin sınavdan geçiren olduğunu bizlere gösterdi ve göstermeye devam ediyor. Bu sınav henüz bitmiş değil. Günümüzde de bu mücadeleyi vermekte ve olgular, yönetimin ideoloji bütünleri ile şekillendirilerek mahkeme kararlarıyla ket vurulmaya çalışılmakta. Oysa olgular her şeye rağmen onları yazanları silinmez bir bütün olarak varlığını sürdüreceği gerçekliği asla değişmeyecek. </span></span></p>
<p align="CENTER"><span style="color: #000000;"><span style="font-size: medium;"><em>&#8220;Yeni bir bilimsel gerçek, karşıtlarını ikna edip onların ışığı görmesini sağlamakla bir zafer kazanmaz. Daha ziyade, bu karşıtlar nihayetinde ölürler ve yeni nesiller, gerçeklere alışık olarak büyür.&#8221;</em> <strong><i>Max Planck</i></strong></span></span></p>
<p><span style="color: #000000;"><span style="font-size: medium;">1794 Fransa’sına ve çağın ötesindeki bir deha olan <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/cagdas-kimyanin-kurucusu-antoine-lavoisier-biyografisi-idami-ve-anekdotlar">Antoine Lavoisier</a>; “Doğanın tüm işleyişlerinde hiçbir şeyin yoktan var, vardan yok edilemediği” gerçekliğini tüm deneysel dönüşümlerle ortaya koyduğunda karşısında; &#8220;Cumhuriyet&#8217;in bilginlere ihtiyacı yoktur!&#8221; yanıtını aldı ve suçsuz yere 51 yaşında giyotinle kesilerek hayatına son verildi. Cellat, onu giyotine götürmek için yanına geldiğinde, Lavoisier, nerede kaldığını unutmamak için okuduğu kitabın arasına bir kitap ayracı koyduğunda ölümünün ardından o ayracı kaldıran milyonlarca kimyager, onun attığı temeller üzerine onu her daim modern kimyanın babası olarak hatırlayacak ve devrimlerini bilim ile gerçekleştirilecekti. Şu bir gerçek ki dünya artık değişim içerisindeydi bu değişime ayak uyduramayanların yitip gittiği bir değişimdi…</span></span></p>
<p style="text-align: left;" align="CENTER"><strong><span style="color: #000000;"><span style="font-size: medium;">Bilim Otoritesi</span></span></strong></p>
<p><span style="color: #000000;"><span style="font-size: medium;">İlk olarak bu kavram ile filozof Robert P. Crease’nin On Düşünürün Bize Bilim ve Otorite Hakkında Ne Öğretebileceği (The Workshop and the World: What Ten Thinkers Can Teach Us About Science and Authority) adlı kitabında tanıştım. Crease, kitapta bilim otoritesi kavramından söz ediyor ve burada yer alan on düşünür arasında ülkemizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’te yer almakta. Crease, Osmanlı Devleti 18. yüzyılın ortalarında ciddi askeri yenilgiler almaya başladığında bunun sebebinin bilim ve yenilik eksikliği olarak görülmesine vurgu yapar. Çünkü Crease’e göre bilim algısı ve otoritesi araçlara, yöntemlere, çizelgelere ve verilere değil, yalnızca insan ve ideoloji bütününde ilerliyordu. Nitekim tespiti doğruydu. Öne sürülen bilimsel çalışma hakkındaki kararlar 1 insan tarafından ideoloji bütününde irdelendiğinde sonuç sadece Takiyüddin’in rasathanesinin yıkılması ile sonlanmadı. Koca bir imparatorluğun çökmesiyle sonuçlandı. Yeniden ayağa kalkmanın yolu ise bilim otoritesinin hür ve verilere dayanarak sağlam dayanaklarla Mustafa Kemal Atatürk’ün inkilaplarıyla gerçekleşti.</span></span></p>
<p align="CENTER"><span style="color: #000000;"><span style="font-size: medium;"><em>&#8220;Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir.&#8221;</em> <strong><i>Mustafa Kemal Atatürk</i></strong></span></span></p>
<p><span style="color: #000000;"><span style="font-size: medium;">Bruno, Galileo ve Lavoisier’ın olguları ortaya koymasının sonucunda yargılanmasının ardından, günümüze kadar sürecek bir değişime neden oldu. Halk sessizliğe bürünmedi. Aydınlanma yaşadı. Rönesans, reform ve ihtilal hareketiyle düşünce yapısını hür ve sorgulamaya açık bir şekilde şekillendirerek kiliseye ve yöneticilere karşı geldi. Şüphesiz ki Mustafa Kemal Atatürk gibi tarihi detaylı analiz etmiş ve ders çıkartmış liderler Bruno, Galileo ve Lavoisier’ın yaşadıklarını tekrar yaşatmayarak bilim otoritesinin ideoloji bağlamında asla sağlanamayacağını ve bu otoritenin yalnızca araçlarla, verilerle, gözlemlerle ve sorgulamaktan geçtiğini, topluma anlatma ve eğitme mücadelesiyle gösterdi.</span></span></p>
<p><span style="color: #000000;"><span style="font-size: medium;">Giordano Bruno evrenin sonsuz olduğunu ve başka dünyalar içerdiğini korkusuzca söylediğinde, Galileo Galilei Jüpiter’in uydularını gözlemlendiğinde, Antoine Lavoisier modern kimyanın temelini attığında; olgular değişmedi, onlar insanoğlunun ideolojilerini sorgulamaya sevk etti. Çünkü olgular mahkeme kararlarına rağmen değişmemeye devam edecekti.</span></span></p>
<p><strong><span style="color: #000000;"><span style="font-size: medium;">Kaynak:</span></span></strong></p>
<p><span style="color: #000000;"><span style="font-size: medium;"><a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Giordano_Bruno"><span style="color: #0000ff;"><u>https://tr.wikipedia.org/wiki/Giordano_Bruno</u></span></a></span></span></p>
<p><span style="color: #000000;"><span style="font-size: medium;"><a href="https://sarkac.org/2017/11/jupiterin-uydulari-osman-bahadir/"><span style="color: #0000ff;"><u>https://sarkac.org/2017/11/jupiterin-uydulari-osman-bahadir/</u></span></a></span></span></p>
<p><span style="color: #000000;"><span style="font-size: medium;"><a href="https://www.nature.com/articles/d41586-019-00872-w?utm_source=twt_nnc&amp;utm_medium=social&amp;utm_campaign=naturenews&amp;sf209767277=1"><span style="color: #0000ff;"><u>https://www.nature.com/articles/d41586-019-00872-w?utm_source=twt_nnc&amp;utm_medium=social&amp;utm_campaign=naturenews&amp;sf209767277=1</u></span></a></span></span></p>
<p><span style="color: #000000;"><span style="font-size: medium;"><span style="color: #0000ff;"><u>https://tr.wikipedia.org/wiki/Antoine_Lavoisier</u></span></span></span></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/bilim-devrimi-degisim">Bilim devrimi: Değişim</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29291</post-id>	</item>
		<item>
		<title>İAE&#8217;de Osmanlı yazma kültürü konuşuluyor</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/duyurular/iaede-osmanli-yazma-kulturu-konusuluyor</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 10 Jan 2020 12:15:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Duyuru ve Etkinlikler]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul Araştırmaları Enstitüsü]]></category>
		<category><![CDATA[kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu]]></category>
		<category><![CDATA[tarih]]></category>
		<category><![CDATA[yazı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=16498</guid>

					<description><![CDATA[<p>İstanbul Araştırmaları Enstitüsü&#8217;nde gerçekleşen Hafıza-i Beşer Konuşmaları, 2019-2020 akademik yılı ikinci döneminde devam ediyor. Osmanlı yazma kültürünün farklı izdüşümlerini tartışmaya açan yeni konuşmalar sizi bekliyor. Birnur Temel&#8217;in eski yazma sayfalarının doğal mürekkeplerle yeniden yaratılacağı &#8220;Şifalı Sayfalar: Doğal Mürekkeplerle Çağdaş Yazmalar&#8221; atölyesi 11 Ocak Cumartesi saat 14.00&#8217;te düzenlenecek. Bir diğer etkinlik ise Murat Güvenç’in &#8220;Bostancıbaşı defterlerinin yeni tekniklerle nasıl değerlendirilebileceğine&#8221; dair sunumu ve Ayşe Nur Akdal ile Murat Tülek’in katkılarıyla 16 Ocak Perşembe günü 18.30&#8217;da gerçekleşecek. Tarih meraklısı katılımcılar, Osmanlı yazmalarına dair detaylı bilgiler edinecekler. Kim kimdir? Murat Güvenç: ODTÜ Mimarlık Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nden lisans ve yüksek lisans dereceleri alan Murat Güvenç, 1978’den itibaren ODTÜ, İstanbul Bilgi Üniversitesi ve İstanbul Şehir Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak çalıştı. 2014 yılından bu yana Kadir Has Üniversitesi İstanbul Çalışmaları Merkezi’nin müdürü olarak görev yapmaktadır. Veri görselleştirme, kent coğrafyası/sosyolojisi ve kurum tarihi alanlarında yayımlanmış eserleri vardır. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nca desteklenen projesi kapsamında İstanbul 1920–2010 sergisinin toplumsal ve ekonomik coğrafya tema küratörlüğünü yapmıştır. Ayşe Nur Akdal:Lisans eğitimini Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nde 2012 yılında tamamlayan Ayşe Nur Akdal, 2018-2019 yılları arasında yürütücülüğünü Prof. Murat Güvenç’in üstlendiği “Sanayileşme Öncesi Haliç ve Boğaz Kıyılarının Sosyal ve Mekansal Yapısı: Bostancıbaşı Defterleri Üzerinde Sayısal Çözümlemeler” adlı projede asistanlık yaptı. Murat Tülek:Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde Şehircilik bölümünde doktora öğrencisi, Kadir Has Üniversitesi İstanbul Çalışmaları Merkezi&#8217;nde araştırmacı olan Murat Tülek, 2013 yılından beri “İstanbul’un Mega Projeleri” isimli interaktif haritalama projesini yürütmektedir. 2016 yılında aldığı SALT Araştırma Dr. Mehmet Bozdoğan fonu desteğiyle “Birinci Boğaz Köprüsü&#8217;nün Ardından Gündelik Hayatta Değişimler” başlıklı projesine devam etmektedir. Birnur Temel: Kanada’da heykel ve sanat tarihi bölümlerinden mezun oldu. İstanbul’da Play to Learn Anaokulu’nda çocuklarla birlikte İngilizce sanat çalışmalarında bulundu. Ara vermeden sürdürdüğü desen çalışmalarını bebekler ve çocuklarla buluşturmak için 2017 yılında MILKist’i kurdu.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/duyurular/iaede-osmanli-yazma-kulturu-konusuluyor">İAE&#8217;de Osmanlı yazma kültürü konuşuluyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div dir="ltr">
<div id="m_5312777208498989005ydp71083df2yiv6208621026">
<div id="m_5312777208498989005ydp71083df2yiv6208621026ydpad8b4a2ayiv1502955178">
<div dir="ltr">
<div dir="ltr">
<p>İstanbul Araştırmaları Enstitüsü&#8217;nde gerçekleşen Hafıza-i Beşer Konuşmaları, 2019-2020 akademik yılı ikinci döneminde devam ediyor. Osmanlı yazma kültürünün farklı izdüşümlerini tartışmaya açan yeni konuşmalar sizi bekliyor.</p>
<p>Birnur Temel&#8217;in eski yazma sayfalarının doğal mürekkeplerle yeniden yaratılacağı &#8220;Şifalı Sayfalar: Doğal Mürekkeplerle Çağdaş Yazmalar&#8221; atölyesi 11 Ocak Cumartesi saat 14.00&#8217;te düzenlenecek.</p>
<p>Bir diğer etkinlik ise Murat Güvenç’in &#8220;Bostancıbaşı defterlerinin yeni tekniklerle nasıl değerlendirilebileceğine&#8221; dair sunumu ve Ayşe Nur Akdal ile Murat Tülek’in katkılarıyla 16 Ocak Perşembe günü 18.30&#8217;da gerçekleşecek.</p>
<p>Tarih meraklısı katılımcılar, Osmanlı yazmalarına dair detaylı bilgiler edinecekler.</p>
<p><em><strong>Kim kimdir?</strong></em></p>
<p><strong>Murat Güvenç: </strong>ODTÜ Mimarlık Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nden lisans ve yüksek lisans dereceleri alan Murat Güvenç, 1978’den itibaren ODTÜ, İstanbul Bilgi Üniversitesi ve İstanbul Şehir Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak çalıştı. 2014 yılından bu yana Kadir Has Üniversitesi İstanbul Çalışmaları Merkezi’nin müdürü olarak görev yapmaktadır. Veri görselleştirme, kent coğrafyası/sosyolojisi ve kurum tarihi alanlarında yayımlanmış eserleri vardır. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nca desteklenen projesi kapsamında İstanbul 1920–2010 sergisinin toplumsal ve ekonomik coğrafya tema küratörlüğünü yapmıştır.</p>
<p><strong>Ayşe Nur Akdal:</strong>Lisans eğitimini Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nde 2012 yılında tamamlayan Ayşe Nur Akdal, 2018-2019 yılları arasında yürütücülüğünü Prof. Murat Güvenç’in üstlendiği “Sanayileşme Öncesi Haliç ve Boğaz Kıyılarının Sosyal ve Mekansal Yapısı: Bostancıbaşı Defterleri Üzerinde Sayısal Çözümlemeler” adlı projede asistanlık yaptı.</p>
<p><strong>Murat Tülek:</strong>Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde Şehircilik bölümünde doktora öğrencisi, Kadir Has Üniversitesi İstanbul Çalışmaları Merkezi&#8217;nde araştırmacı olan Murat Tülek, 2013 yılından beri “İstanbul’un Mega Projeleri” isimli interaktif haritalama projesini yürütmektedir. 2016 yılında aldığı SALT Araştırma Dr. Mehmet Bozdoğan fonu desteğiyle “Birinci Boğaz Köprüsü&#8217;nün Ardından Gündelik Hayatta Değişimler” başlıklı projesine devam etmektedir.</p>
<p><strong>Birnur Temel: </strong>Kanada’da heykel ve sanat tarihi bölümlerinden mezun oldu. İstanbul’da Play to Learn Anaokulu’nda çocuklarla birlikte İngilizce sanat çalışmalarında bulundu. Ara vermeden sürdürdüğü desen çalışmalarını bebekler ve çocuklarla buluşturmak için 2017 yılında MILKist’i kurdu.</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/duyurular/iaede-osmanli-yazma-kulturu-konusuluyor">İAE&#8217;de Osmanlı yazma kültürü konuşuluyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">16498</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Örgütlü cehaletin tahrip edici etkisi çok büyüktür</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/orgutlu-cehaletin-tahrip-edici-etkisi-cok-buyuktur</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 13 Sep 2018 14:00:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editör ne diyor?]]></category>
		<category><![CDATA[cehalet]]></category>
		<category><![CDATA[cem say]]></category>
		<category><![CDATA[doğan kuban]]></category>
		<category><![CDATA[dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Galileo Galilei]]></category>
		<category><![CDATA[Itri]]></category>
		<category><![CDATA[kuantum]]></category>
		<category><![CDATA[mustafa çetiner]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu]]></category>
		<category><![CDATA[rönesans]]></category>
		<category><![CDATA[sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[şarbon]]></category>
		<category><![CDATA[teleskop]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[türker kılıç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=10992</guid>

					<description><![CDATA[<p>Doğan Kuban hocanın son yıllarda en önem verdiği, sürekli üzerinde çalıştığı ve yazdığı konu nedir, sorusuna ne yanıt verebilirsiniz? Yazılarını düzenli izleyenler şüphesiz bu sorunun yanıtını bilir. Doğan hoca bugünün toplumsal meselenin odağında cehaleti görüyor ve geçmişe dönük nedenlerini didikliyor. Toplum, geçmişten geleceğe doğru akan bir nehir gibidir. Geçmişin iyi kötü birikimleri, tortuları, tahribatları ile akar. Fakat bu akışta bir denge yoksa yani ileriye yönelişi güçlendiren unsurlar eksikse, derin sorunlar ortaya çıkar. Yaratıcı ve önder insan gücü önemli bir unsurdur çünkü toplumu bilim, sanat ve hayatın tüm alanlarında ileriye doğru taşır. Doğan hoca, Türkiye’nin Osmanlı’dan devraldığı mirasın tüm bu konularda eksikliğini veya yer yer hiçliğini yazıyor ve vurguluyor. Osmanlı, Rönesans’ı yaşamamış bir toplum. Son dönemlerinde bu alandaki çabaları ise tabii ki ayağa kalkması için yeterli olmamış. Büyük bestekâr Itri örneğini bu nedenle veriyor. Itri, evrensel büyük bir yetenek. Fakat onun zamanında etkin olan büyük barok kompozitörleri, mesela Bach ve Vivaldi, bugün neredeyse asla eskimez büyük yaratıcılar olarak dünya tarihinde yer alırken, Itri, benzer üstün yeteneklere sahip olmasına rağmen, evrensel bir isim ve güç olamamış. Burada en büyük etken, Rönesans döneminde Batı’da her türlü sanatçıya, düşünüre, bilimciye büyük destekler verilirken, aynı dönemde Osmanlı’nın toplumları etkileyen ve dönüştüren bu fırtınadan mahrum kalmasıdır. Bugün bile Türkiye bugünün Rönesans’ını yaşamaktan uzaktır. En büyük sorun da, cahilliğin bir örgütlü cehalete dönüşme olasılığıdır. Bugünkü temel sorunlarımızın kökenine bir yolculuk olarak görün Doğan Kuban’ın yazısını. Galileo’nun teleskobu neleri değiştirdi? Toplumun, insanlığın, tarih boyunca aldığı ve alacağı yolun taşlarını bilim döşer. Bu yüzden bilim tarihini anlamak önemlidir. Gerçeğin bilgisini “her şeye rağmen” savunarak kilisenin dogmatizmine sağlam bir yumruk indiren Galileo’nun 400 yıl önce icat ettiği teleskop neden önemliydi? İnsanlığın yerküreyi, gökyüzünü ve uzayı keşfetme isteğiyle çıktığı yolculuğun ilk adımıdır teleskop. Bu bağlamda Müfit Akyos’un “Karanlığa bakmak: Yıldız turizmi” yazısı da ilginizi çekecektir. Ve yine bilim tarihinin sayfalarından bir soru: Çok hücreli yaşama geçiş bir devrim miydi? Yanan müze ve kül olan tarih 2 Eylül’de Rio de Janerio’daki Brezilya Ulusal Müzesi’nde çıkan yangında kül olan 20 milyon tarihi ve bilimsel eserin arasında, Amerika’nın ilk sömürgecilerinin Güneydoğu Asya’dan geldiğine dair kanıt niteliği taşıyan bir kafatası da vardı. Luzia adı verilen kafatası 12 bin yaşındaydı ve bir kadına aitti. Bahçeşehir Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Türker Kılıç, 7 haftadır kaleme aldığı “Beyin nasıl düşünce ve zihin oluşturur?” başlıklı serinin sonuna geldi. Bu kez işin biraz da felsefe boyutunu ele aldı: Bacon’dan Descartes’a Mevlana’dan Spinoza’ya&#8230; Türker hocaya son derece ufuk açıcı yazıları için teşekkür ederiz. Konuyla ilgili sohbete devam etmek için Twitter üzerinden kendisine ulaşabilirsiniz: @turkerkilic Beyin demişken ilginç bir soru daha: Beynin bir kısmı çıkartılırsa geri kalan kısım eksikliği giderebilir mi? Bu konuda yapılan araştırmalar hayli şaşırtıcı. “Bilimin merceğinden Zekâ” yazı serimiz bu hafta zekânın ölçülüp ölçülemeyeceği ile ilgili. Cem Say, geçen hafta kuantum şifreleme konusuna el atmıştı ve bu hafta da devam ediyor. Tanol Türkoğlu, arama motoru istatistikleri topluma yönelik bilimsel araştırmalarda kullanılabilir mi, sorusuna yanıt arıyor. Sağlıkta neler var? Amerikan Hastanesi Kadın Hastalıkları Bölümü’nden Doç. Dr. Kayhan Yakın, D vitamininin hamileler için önemini yazdı. Prof. Dr. Coşkun Özdemir, önemli bir kas hastalığı olan Duchenne hastalığında kök hücre ve genetik tedavi olanaklarının umut verici bir noktaya geldiğini haber veriyor. Yazarımız Prof. Dr. Mustafa Çetiner, ilaç firmalarının nasıl çalıştığını irdelemeye devam ediyor. Son günlerin en önemli konularından şarbon hastalığı ve türleri de sayfamızda. Bilim ve Beslenme’de karanfili inceledik: Tıp, kozmetik, besin ve tarım alanında kullanılan mucize bir tomurcuk&#8230; Türkiye su fakiri olma yolunda hızla ilerliyor. Jeoloji Yüksek Mühendisi Dr. Eşref Atabay, Türkiye ve dünyada su sorununa ilişkin yazdı. Yıldıray Erdener ise gıda emperyalizmini türküler üzerinden değerlendirdi. Önümüzdeki hafta, 130. sayımızda buluşmak üzere, hoşça kalın.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/orgutlu-cehaletin-tahrip-edici-etkisi-cok-buyuktur">Örgütlü cehaletin tahrip edici etkisi çok büyüktür</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="size-medium wp-image-10994 alignright" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2018/09/129-251x300.jpg" alt="" width="251" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2018/09/129-251x300.jpg 251w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2018/09/129.jpg 827w" sizes="(max-width: 251px) 100vw, 251px" /><strong>Doğan Kuban</strong> hocanın son yıllarda en önem verdiği, sürekli üzerinde çalıştığı ve yazdığı konu nedir, sorusuna ne yanıt verebilirsiniz? Yazılarını düzenli izleyenler şüphesiz bu sorunun yanıtını bilir. Doğan hoca bugünün toplumsal meselenin odağında <strong>cehaleti</strong> görüyor ve geçmişe dönük nedenlerini didikliyor.</p>
<p>Toplum, geçmişten geleceğe doğru akan bir nehir gibidir. Geçmişin iyi kötü birikimleri, tortuları, tahribatları ile akar. Fakat bu akışta bir denge yoksa yani ileriye yönelişi güçlendiren unsurlar eksikse, derin sorunlar ortaya çıkar. Yaratıcı ve önder insan gücü önemli bir unsurdur çünkü toplumu bilim, sanat ve hayatın tüm alanlarında ileriye doğru taşır.</p>
<p>Doğan hoca, Türkiye’nin Osmanlı’dan devraldığı mirasın tüm bu konularda eksikliğini veya yer yer hiçliğini yazıyor ve vurguluyor. Osmanlı, Rönesans’ı yaşamamış bir toplum. Son dönemlerinde bu alandaki çabaları ise tabii ki ayağa kalkması için yeterli olmamış.</p>
<p>Büyük bestekâr <strong>Itri</strong> örneğini bu nedenle veriyor. Itri, evrensel büyük bir yetenek. Fakat onun zamanında etkin olan büyük barok kompozitörleri, mesela <strong>Bach</strong> ve <strong>Vivaldi,</strong> bugün neredeyse asla eskimez büyük yaratıcılar olarak dünya tarihinde yer alırken, Itri, benzer üstün yeteneklere sahip olmasına rağmen, evrensel bir isim ve güç olamamış.</p>
<p>Burada en büyük etken, Rönesans döneminde Batı’da her türlü sanatçıya, düşünüre, bilimciye büyük destekler verilirken, aynı dönemde Osmanlı’nın toplumları etkileyen ve dönüştüren bu fırtınadan mahrum kalmasıdır.</p>
<p>Bugün bile Türkiye bugünün Rönesans’ını yaşamaktan uzaktır. En büyük sorun da, cahilliğin bir örgütlü cehalete dönüşme olasılığıdır. Bugünkü temel sorunlarımızın kökenine bir yolculuk olarak görün Doğan Kuban’ın yazısını.</p>
<p><strong>Galileo’nun teleskobu neleri değiştirdi?</strong></p>
<p>Toplumun, insanlığın, tarih boyunca aldığı ve alacağı yolun taşlarını bilim döşer. Bu yüzden bilim tarihini anlamak önemlidir. Gerçeğin bilgisini “her şeye rağmen” savunarak kilisenin dogmatizmine sağlam bir yumruk indiren Galileo’nun 400 yıl önce icat ettiği teleskop neden önemliydi? İnsanlığın yerküreyi, gökyüzünü ve uzayı keşfetme isteğiyle çıktığı yolculuğun ilk adımıdır teleskop. Bu bağlamda Müfit Akyos’un “Karanlığa bakmak: Yıldız turizmi” yazısı da ilginizi çekecektir.</p>
<p>Ve yine bilim tarihinin sayfalarından bir soru: Çok hücreli yaşama geçiş bir devrim miydi?</p>
<p><strong>Yanan müze ve kül olan tarih</strong></p>
<p>2 Eylül’de Rio de Janerio’daki Brezilya Ulusal Müzesi’nde çıkan yangında kül olan 20 milyon tarihi ve bilimsel eserin arasında, Amerika’nın ilk sömürgecilerinin Güneydoğu Asya’dan geldiğine dair kanıt niteliği taşıyan bir kafatası da vardı. Luzia adı verilen kafatası 12 bin yaşındaydı ve bir kadına aitti.</p>
<p>Bahçeşehir Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı <strong>Prof. Dr. Türker Kılıç,</strong> 7 haftadır kaleme aldığı “Beyin nasıl düşünce ve zihin oluşturur?” başlıklı serinin sonuna geldi. Bu kez işin biraz da felsefe boyutunu ele aldı: Bacon’dan Descartes’a Mevlana’dan Spinoza’ya&#8230; Türker hocaya son derece ufuk açıcı yazıları için teşekkür ederiz. Konuyla ilgili sohbete devam etmek için Twitter üzerinden kendisine ulaşabilirsiniz: <a href="https://twitter.com/turkerkilic"><strong>@turkerkilic</strong></a></p>
<p>Beyin demişken ilginç bir soru daha: Beynin bir kısmı çıkartılırsa geri kalan kısım eksikliği giderebilir mi? Bu konuda yapılan araştırmalar hayli şaşırtıcı.</p>
<p>“Bilimin merceğinden Zekâ” yazı serimiz bu hafta zekânın ölçülüp ölçülemeyeceği ile ilgili.</p>
<p><strong>Cem Say,</strong> geçen hafta kuantum şifreleme konusuna el atmıştı ve bu hafta da devam ediyor. <strong>Tanol Türkoğlu</strong>, arama motoru istatistikleri topluma yönelik bilimsel araştırmalarda kullanılabilir mi, sorusuna yanıt arıyor.</p>
<p><strong>Sağlıkta neler var?</strong></p>
<p>Amerikan Hastanesi Kadın Hastalıkları Bölümü’nden Doç. Dr. Kayhan Yakın, D vitamininin hamileler için önemini yazdı. Prof. Dr. Coşkun Özdemir, önemli bir kas hastalığı olan Duchenne hastalığında kök hücre ve genetik tedavi olanaklarının umut verici bir noktaya geldiğini haber veriyor. Yazarımız Prof. Dr. Mustafa Çetiner, ilaç firmalarının nasıl çalıştığını irdelemeye devam ediyor. Son günlerin en önemli konularından şarbon hastalığı ve türleri de sayfamızda.</p>
<p>Bilim ve Beslenme’de karanfili inceledik: Tıp, kozmetik, besin ve tarım alanında kullanılan mucize bir tomurcuk&#8230;</p>
<p>Türkiye su fakiri olma yolunda hızla ilerliyor. Jeoloji Yüksek Mühendisi Dr. Eşref Atabay, Türkiye ve dünyada su sorununa ilişkin yazdı. Yıldıray Erdener ise gıda emperyalizmini türküler üzerinden değerlendirdi.</p>
<p>Önümüzdeki hafta, 130. sayımızda buluşmak üzere, hoşça kalın.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/orgutlu-cehaletin-tahrip-edici-etkisi-cok-buyuktur">Örgütlü cehaletin tahrip edici etkisi çok büyüktür</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">10992</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Halil İnalcık ve ona soramadığım sorular</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/halil-inalcik-ona-soramadigim-sorular</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Doğan Kuban]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 09 May 2018 08:14:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Doğan Kuban]]></category>
		<category><![CDATA[doğan kuban]]></category>
		<category><![CDATA[halil inalcık]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu]]></category>
		<category><![CDATA[tarih]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye cumhuriyeti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=10072</guid>

					<description><![CDATA[<p>En üretken, en çalışkan ve en sistematik çalışan Cumhuriyet döneminin yetiştirdiği büyük bir tarihçi olan Halil İnalcık 100 yaşında öldü. (1916-2016). Mimari ve Sanat tarihçisi olarak onun okuyucusu ve dostu oldum. Onu kitapları, dünya görüşü ile tanıyordum. Şikago’da uzun süren hocalığı sırasında kendisiyle birlikte olan, yakın akrabam profesör Fahir İz’in tanıklığı ile İnalcık’ın ekonomik ve toplumsal tarih alanında etkili bilimsel kişiliğini de öğrendim. Basının şan, şöhret, ödül, nişan hocaların hocası gibi övgüleri dışında, alanında neler yaptığını anlatan tarihçi öğrencileri herhalde hocalarını kamuoyuna daha iyi tanıtacaklardır. Göçer Türklerin fethettiği ve ilk kez yerleşik düzene geçtiği Anadolu’ya ‘Turchia’ adını ilk veren İtalyanlar oldu. Göçer Göktürkler&#8217;den sonra, Türkiye adını taşıyan ilk yerleşik Türk vatanı Cumhuriyet ile kuruldu. Türk halkına, bu ülkenin tarihini anlatmak, onun daha uzun bir tarih içinde kimliğini belirlemek, yaşadıkları ülkenin coğrafyasında yaşamış, daha erken insan kuşaklarını tanıtmak, tarihçi ve arkeologların ilk kuşaklarına verilmiş bir görevdi. Tarih, dil ve coğrafya yeni Türkiye’nin insanının ülkeye sahiplik ve uygarlık bağlamında ilk öğrenmeleri gereken konulardı. İnalcık bu görevi, sadece profesyonel bir akademisyen olarak değil, bilinçli bir vatansever cumhuriyetçi olarak benimsemiş ilk kuşak öncüleri arasındadır. Sistematik geliştirdi  Osmanlı tarihçisi olarak Türk tarih öğrenimine kazandırdığı en önemli şey, belki de, milyonlarca belgenin incelemesinde uygulama sistematiğinin geliştirmesi olmuştur. Bu bağlamda Arnavut Sancağı Tahrir defterlerinin transkripsiyonunun önemini özellikle vurguladığını Muhittin Eren’den dinlemiştim. Onun en çok okunan kitabı, önce İngiltere’de basılmış ve sonra Türkçe&#8217;ye çevrilmiş olan Osmanlı Tarihinin 1300-1603 arasındaki dönemiydi. &#8216;Osmanlı İmparatorluğunun Toplumsal ve Ekonomik Tarihi’ adlı 1995’te Cambridge’de yayınlanan kitabı, çalışmalarının sınırlarını en iyi yansıtan bir yapıttı. Bunun ilk cildi İnalcık tarafından yazılmış, 2000’de Halil Berktay tarafından yapılan çevirisi Tarih Kurumu tarafından basılmıştı. Editörlüğünü yine İnalcık’ın yaptığı ikinci cilt değişik yazarlar tarafından yazılmıştı. İstanbul’un Fatih döneminin belgelere dayalı olarak yerleşme istatistikleri, ve Türk Aile yapısı üzerinde çalışmaları da aydınlatıcıdır. Halil İnalcık, Osmanlı tarihini yazılı kaynakların dikkatli incelenmesine dayandıran bilimsel tarih yazarlığının saygın örneği oldu. Tarihi övgülerle doldurmayan, hikaye anlatmayan, laf cambazlığı yapmayan üslubu ile, Türk yazınında hala devam eden amatör propagandacı tarih yazımı geleneğini, kendi öğretiminden uzaklaştırdı. Tarihini halka öğretme görevi Onun kuşağı ve onu izleyen bizim kuşak ağır bir sorumluluk taşıyorduk. Anadolu’da oturan, büyük kentli olmayan, kendi sınırlı Türkçesini konuşan, okumamış bu ülke insanına bir Türk devletinin üyesi olduğunu, bir dili ve tarihi olduğunu öğretme, bu tarihin Cumhuriyetle başlamadığını bilmesi gerekiyordu. Bu bir kimlik ve güven sorunu idi. Bunu gerçekleştirmek için Osmanlı&#8217;nın neden battığını değil, neden bu kadar uzun yaşayabildiğini, bütün pozitif verileriyle incelemek gerekiyordu. Önce başarılardan başlamak gerekiyordu. Halil hoca ve arkasından gelen kuşağa göre, Türk ulusunun dünya içindeki konumu ve varlığının, başarı hanesine yazılması ve kesin verilere dayandırılması gerekiyordu. İnalcık’ın düşüncesinde tarihin bu pozitif aşaması 1603’te bitiyordu. Bu Cumhuriyetin ilk dönemi için bir tür zorunluluktu. Lise öğretimimizde bizim tarih hocalarımız böyle yaptılar. Arkamızdaki tarihi bütünüyle kötüleyemezdik. Peki Osmanlı neden yok olmuştu? Fakat Cumhuriyet oturduktan sonra, özellikle 1980’den sonra, emperyalizme yeniden kurban olmamak için, Osmanlı&#8217;nın neden yok olduğunu öğrenmemiz gerekiyordu. O kadar tantana ile başlanan Tanzimat’ın neden fiyasko ile sonuçlandığını halka anlatmak gerekiyordu. Bunları en iyi bilenlerden biri İnalcık idi. Avrupa ile Osmanlı’yı anlatan kitabında Avrupa’nın gerçekleştirdiklerini anlatıp bizim hangi nedenle geri kaldığımızı sadece ima etmek yetmiyor. ‘Hasbahçe’de Ayş-ül Tarab’ adlı, İş Bankası’nın yayınladığı güzel kitabında da, Avrupa’daki sürekli yenilgilerden sonra, sarayın eğlence, ziyafet ve içkiye düştüğü ima edilir. Bunu ilk Cumhuriyet kuşağından biri olarak anlayabiliyorum. Ne var ki İnalcık sosyal ve ekonomik tarih uzmanı olarak, tarih söylemini çığırtkan, hayali bir kahramanlık ve hamaset söylemine dönüştürmedi. Bu bağlamda da geleceği ciddiyete ve bilime davet etmeğe devam ediyor. Osmanlı kültüründe felsefe olmadığını anımsattım. Bana ‘Ama sufizm var!’ demişti. Sufizm’in bütün çekiciliğine ve şiirselliğine karşın Tanrı yolunda hayal ve spekülasyonla yetinen bir düşünce sistemi olduğunu söyledim. Bunu tartışmadığımızı anımsıyorum. Belgeyi temel alan nesnellik İnalcık, eski kuşak Cumhuriyet tarihçileri için oldukça karakteristik bir tutuma sahipti. Bu tutumu, belgeyi temel alan, yorum ve spekülasyonu dışlayan bir nesnelliktir. Nedeni, o zamana kadar yazılı tarihin, ‘o dedi, bu dedi’ yöntemiyle, allamelikle yazılmış olmasıdır. Osmanlı arşivleri ise nesnel tarihçiler için tükenmez bir hazine oluşturuyordu. İnalcık bunun bilimsel sisteminin kurucusudur. Osmanlı tarihinin sağlam, belgesel temelini yazmadan Batı ile karşılaştırmak anlamsız olurdu. Yukarıda da değindiğim gibi, ilk Cumhuriyet kuşaklarının sorunu önce kendi tarihi varlığımızın nesnel verilerini derlemek gün ışığına çıkarmak, dünya kamuoyuna sunmak idi. Bu olmadan uygarlığımızla övünmek de olası değil. Bugün değişen, Türkiye’yi uluslararası sıralamada aşağı basamaklarda tutan ve tutacak kültür toplumsal kültür birikiminin yapısı ve nedenleridir. Bugünkü olaylar, dış odakların iç eğilimleri kendi amaçlarına uygun olarak yönlendirmeleridir. Bugün nasıl kapitalizm artık sopadan çok finans kapitalin küresel örgütlenmesinden yararlanarak sömürüyü sürdürüyorsa, egemen uygarlık kültürü de, emperyalizmini, geri kalmış toplumların kültürel yetersizlikleri üzerine kuruyor. Kendi dilinizi geliştireceğinize İngilizce öğreniyorsunuz. Kitaplarınız çeviri. Bilim insanları yetiştireceğinize imam ve hatip yetiştiriyorsunuz. Amerikalılar ve Avrupalılar da ellerini ovuşturup, bıyık altından gülüyor. Soramadığım sorular İnalcık bunları biliyordu. Toplumsal ve ekonomi tarih yazımının, Osmanlı bağlamında en büyük ustasıydı. Fakat bu yaşlarda insanlar geleceği düşünmezler. Daha çok geçmişi düşünürler. Ona neden 1603’ten sonrası için bir başka tarih yazmadın, Osmanlı imparatorluğu o kadar iyi çalışan bir makineyken, nasıl bozuldu? Nesi çalışmadı? diye soramadım. Bu satırları kitaplığımın dışında yazıyorum. Sonuçta bunu İnalcık bağlamında daha iyi yapacak tarihçiler var. Habsburg, Romanof ve Hohenzollern sülalelerinin sonlarının nasıl geldiği iyi biliniyor. Osmanlı’nın yok oluş nedenleri de belli. Fakat Türkler onu daha yazmadılar. Birden devlet kadrolarının yarısı (!) asker ve sivil, boşalıyor. Çağdaş tarihte bunun eşi yok. Acaba bunun Türk tarihinde bir yanıtı yok mu? Her şey yepyeni mi? Yoksa İnalcık&#8217;ın söylemekten kaçındığı bir şey var mıydı? Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nu yok eden nedeni Türk halkı doğru biliyor mu? Doğan Kuban</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/halil-inalcik-ona-soramadigim-sorular">Halil İnalcık ve ona soramadığım sorular</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>En üretken, en çalışkan ve en sistematik çalışan Cumhuriyet döneminin yetiştirdiği büyük bir tarihçi olan Halil İnalcık 100 yaşında öldü. (1916-2016). Mimari ve Sanat tarihçisi olarak onun okuyucusu ve dostu oldum. Onu kitapları, dünya görüşü ile tanıyordum.</strong></p>
<p><img decoding="async" class="size-medium wp-image-10073 aligncenter" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2018/05/hbt-hbt-222x300.jpg" alt="" width="222" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2018/05/hbt-hbt-222x300.jpg 222w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2018/05/hbt-hbt-758x1024.jpg 758w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2018/05/hbt-hbt.jpg 1184w" sizes="(max-width: 222px) 100vw, 222px" /></p>
<p>Şikago’da uzun süren hocalığı sırasında kendisiyle birlikte olan, yakın akrabam profesör <strong>Fahir İz</strong>’in tanıklığı ile İnalcık’ın ekonomik ve toplumsal tarih alanında etkili bilimsel kişiliğini de öğrendim. Basının şan, şöhret, ödül, nişan hocaların hocası gibi övgüleri dışında, alanında neler yaptığını anlatan tarihçi öğrencileri herhalde hocalarını kamuoyuna daha iyi tanıtacaklardır.</p>
<p>Göçer Türklerin fethettiği ve ilk kez yerleşik düzene geçtiği Anadolu’ya ‘Turchia’ adını ilk veren İtalyanlar oldu. Göçer Göktürkler&#8217;den sonra, Türkiye adını taşıyan ilk yerleşik Türk vatanı Cumhuriyet ile kuruldu.</p>
<p>Türk halkına, bu ülkenin tarihini anlatmak, onun daha uzun bir tarih içinde kimliğini belirlemek, yaşadıkları ülkenin coğrafyasında yaşamış, daha erken insan kuşaklarını tanıtmak, tarihçi ve arkeologların ilk kuşaklarına verilmiş bir görevdi. Tarih, dil ve coğrafya yeni Türkiye’nin insanının ülkeye sahiplik ve uygarlık bağlamında ilk öğrenmeleri gereken konulardı. İnalcık bu görevi, sadece profesyonel bir akademisyen olarak değil, bilinçli bir vatansever cumhuriyetçi olarak benimsemiş ilk kuşak öncüleri arasındadır.</p>
<p><strong>Sistematik geliştirdi</strong><strong> </strong></p>
<p>Osmanlı tarihçisi olarak Türk tarih öğrenimine kazandırdığı en önemli şey, belki de, milyonlarca belgenin incelemesinde uygulama sistematiğinin geliştirmesi olmuştur. Bu bağlamda <strong>Arnavut Sancağı </strong>Tahrir defterlerinin transkripsiyonunun önemini özellikle vurguladığını <strong>Muhittin Eren</strong>’den dinlemiştim.</p>
<p>Onun en çok okunan kitabı, önce İngiltere’de basılmış ve sonra Türkçe&#8217;ye çevrilmiş olan Osmanlı Tarihinin 1300-1603 arasındaki dönemiydi. <strong><em>&#8216;<strong>Os</strong>manlı İmparatorluğunun Toplumsal ve Ekonomik Tarihi’</em></strong> adlı 1995’te Cambridge’de yayınlanan kitabı, çalışmalarının sınırlarını en iyi yansıtan bir yapıttı. Bunun ilk cildi İnalcık tarafından yazılmış, 2000’de Halil Berktay tarafından yapılan çevirisi Tarih Kurumu tarafından basılmıştı.</p>
<p>Editörlüğünü yine İnalcık’ın yaptığı ikinci cilt değişik yazarlar tarafından yazılmıştı. İstanbul’un Fatih döneminin belgelere dayalı olarak yerleşme istatistikleri, ve Türk Aile yapısı üzerinde çalışmaları da aydınlatıcıdır.</p>
<p>Halil İnalcık, Osmanlı tarihini yazılı kaynakların dikkatli incelenmesine dayandıran bilimsel tarih yazarlığının saygın örneği oldu. Tarihi övgülerle doldurmayan, hikaye anlatmayan, laf cambazlığı yapmayan üslubu ile, Türk yazınında hala devam eden amatör propagandacı tarih yazımı geleneğini, kendi öğretiminden uzaklaştırdı.</p>
<p><strong>Tarihini halka öğretme görevi</strong></p>
<p>Onun kuşağı ve onu izleyen bizim kuşak ağır bir sorumluluk taşıyorduk. Anadolu’da oturan, büyük kentli olmayan, kendi sınırlı Türkçesini konuşan, okumamış bu ülke insanına bir Türk devletinin üyesi olduğunu, bir dili ve tarihi olduğunu öğretme, bu tarihin Cumhuriyetle başlamadığını bilmesi gerekiyordu.</p>
<p>Bu bir kimlik ve güven sorunu idi. Bunu gerçekleştirmek için Osmanlı&#8217;nın neden battığını değil, neden bu kadar uzun yaşayabildiğini, bütün pozitif verileriyle incelemek gerekiyordu. Önce başarılardan başlamak gerekiyordu. Halil hoca ve arkasından gelen kuşağa göre, Türk ulusunun dünya içindeki konumu ve varlığının, başarı hanesine yazılması ve kesin verilere dayandırılması gerekiyordu. İnalcık’ın düşüncesinde tarihin bu pozitif aşaması 1603’te bitiyordu. Bu Cumhuriyetin ilk dönemi için bir tür zorunluluktu. Lise öğretimimizde bizim tarih hocalarımız böyle yaptılar. Arkamızdaki tarihi bütünüyle kötüleyemezdik.</p>
<p><strong>Peki Osmanlı neden yok olmuştu?</strong></p>
<p>Fakat Cumhuriyet oturduktan sonra, özellikle 1980’den sonra, emperyalizme yeniden kurban olmamak için, Osmanlı&#8217;nın neden yok olduğunu öğrenmemiz gerekiyordu. O kadar tantana ile başlanan Tanzimat’ın neden fiyasko ile sonuçlandığını halka anlatmak gerekiyordu. <strong>Bunları en iyi bilenlerden biri İnalcık idi.</strong> Avrupa ile Osmanlı’yı anlatan kitabında Avrupa’nın gerçekleştirdiklerini anlatıp bizim hangi nedenle geri kaldığımızı sadece ima etmek yetmiyor.</p>
<p>‘<strong>Hasbahçe’de Ayş-ül Tarab’</strong> adlı, İş Bankası’nın yayınladığı güzel kitabında da, Avrupa’daki sürekli yenilgilerden sonra, sarayın eğlence, ziyafet ve içkiye düştüğü ima edilir.</p>
<p>Bunu ilk Cumhuriyet kuşağından biri olarak anlayabiliyorum. Ne var ki İnalcık sosyal ve ekonomik tarih uzmanı olarak, tarih söylemini çığırtkan, hayali bir kahramanlık ve hamaset söylemine dönüştürmedi. Bu bağlamda da geleceği ciddiyete ve bilime davet etmeğe devam ediyor.</p>
<p>Osmanlı kültüründe felsefe olmadığını anımsattım. Bana ‘Ama sufizm var!’ demişti. Sufizm’in bütün çekiciliğine ve şiirselliğine karşın Tanrı yolunda hayal ve spekülasyonla yetinen bir düşünce sistemi olduğunu söyledim. Bunu tartışmadığımızı anımsıyorum.</p>
<p><strong>Belgeyi temel alan nesnellik</strong></p>
<p>İnalcık, eski kuşak Cumhuriyet tarihçileri için oldukça karakteristik bir tutuma sahipti. <strong>Bu tutumu, belgeyi temel alan, yorum ve spekülasyonu dışlayan bir nesnelliktir</strong>. Nedeni, o zamana kadar yazılı tarihin, ‘o dedi, bu dedi’ yöntemiyle, allamelikle yazılmış olmasıdır. Osmanlı arşivleri ise nesnel tarihçiler için tükenmez bir hazine oluşturuyordu. <strong>İnalcık bunun bilimsel sisteminin kurucusudur.</strong></p>
<p>Osmanlı tarihinin sağlam, belgesel temelini yazmadan Batı ile karşılaştırmak anlamsız olurdu. Yukarıda da değindiğim gibi, ilk Cumhuriyet kuşaklarının sorunu önce kendi tarihi varlığımızın nesnel verilerini derlemek gün ışığına çıkarmak, dünya kamuoyuna sunmak idi. Bu olmadan uygarlığımızla övünmek de olası değil.</p>
<p>Bugün değişen, Türkiye’yi uluslararası sıralamada aşağı basamaklarda tutan ve tutacak kültür toplumsal kültür birikiminin yapısı ve nedenleridir. Bugünkü olaylar, dış odakların iç eğilimleri kendi amaçlarına uygun olarak yönlendirmeleridir.</p>
<p>Bugün nasıl kapitalizm artık sopadan çok finans kapitalin küresel örgütlenmesinden yararlanarak sömürüyü sürdürüyorsa, egemen uygarlık kültürü de, emperyalizmini, <strong>geri kalmış toplumların kültürel yetersizlikleri üzerine</strong> kuruyor. Kendi dilinizi geliştireceğinize İngilizce öğreniyorsunuz. Kitaplarınız çeviri. Bilim insanları yetiştireceğinize imam ve hatip yetiştiriyorsunuz. Amerikalılar ve Avrupalılar da ellerini ovuşturup, bıyık altından gülüyor.</p>
<p><strong>Soramadığım sorular</strong></p>
<p>İnalcık bunları biliyordu. Toplumsal ve ekonomi tarih yazımının, Osmanlı bağlamında en büyük ustasıydı. Fakat bu yaşlarda insanlar geleceği düşünmezler. Daha çok geçmişi düşünürler. Ona neden 1603’ten sonrası için bir başka tarih yazmadın, Osmanlı imparatorluğu o kadar iyi çalışan bir makineyken, nasıl bozuldu? Nesi çalışmadı? diye soramadım. Bu satırları kitaplığımın dışında yazıyorum. Sonuçta bunu İnalcık bağlamında daha iyi yapacak tarihçiler var.</p>
<p>Habsburg, Romanof ve Hohenzollern sülalelerinin sonlarının nasıl geldiği iyi biliniyor. Osmanlı’nın yok oluş nedenleri de belli. Fakat Türkler onu daha yazmadılar. Birden devlet kadrolarının yarısı (!) asker ve sivil, boşalıyor. Çağdaş tarihte bunun eşi yok. Acaba bunun Türk tarihinde bir yanıtı yok mu? Her şey yepyeni mi? Yoksa İnalcık&#8217;ın söylemekten kaçındığı bir şey var mıydı? Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nu yok eden nedeni Türk halkı doğru biliyor mu?</p>
<p><strong>Doğan Kuban</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/halil-inalcik-ona-soramadigim-sorular">Halil İnalcık ve ona soramadığım sorular</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">10072</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Prof. Dr. Edhem Eldem, Collège de France’da Türk ve Osmanlı Tarihi Kürsüsü’ne seçildi</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/prof-dr-edhem-eldem-college-de-franceda-turk-osmanli-tarihi-kursusune-secildi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Nov 2017 08:56:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[boğaziçi üniversitesi]]></category>
		<category><![CDATA[Collège de France]]></category>
		<category><![CDATA[kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[müzecilik]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. Celal Şengör]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. Edhem Eldem]]></category>
		<category><![CDATA[tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Tektonik]]></category>
		<category><![CDATA[Türk ve Osmanlı Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=8158</guid>

					<description><![CDATA[<p>Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Edhem Eldem, Fransa’nın prestijli kurumlarından Collège de France’da Uluslararası Türk ve Osmanlı Tarihi Kürsüsü’ne seçildi. Bu görev kapsamında beş yıl süreyle konferanslar verecek ve araştırma yapacak. Eldem, 21 Aralık 2017 günündeki açılış konferansından sonra Ocak ve Şubat 2018 aylarında Collège de France’da “Batı’nın karşısında Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye” konulu konferans dizisine başlayacak. Bu büyük bir onur Kurumun mevcut altı uluslararası kürsüsünden birinin sahibi olan Eldem, bunu ‘’büyük bir onur’’ olarak değerlendiriyor. “Önümüzdeki beş yıl boyunca Ocak ve Şubat aylarında benden beklenen dokuz saatlik konferans dizisini oluşturacağım. Mayıs ayında ise arkeoloji ve müzecilik konusunda bir bilimsel toplantı düzenlemeyi planlıyorum. Fakat bunun ötesinde bu görevi, hem Collège de France’ın diğer bazı kürsüler, hem Fransa’daki Türk ve Osmanlı araştırmaları, hem Boğaziçi Üniversitesindeki mevcut yapı arasında ortak bir dinamik yaratmanın fırsatı olarak görüyorum” diye konuştu. “Bilimi yapılırken öğretmek” 1530’da Fransa Kralı I. François tarafından kurulan ve tarihte pek benzeri olmayan kurum, eğitim ve araştırma yaklaşımıyla akademik çevrelerde ayrıcalıklı bir konuma sahip. “Bilimi yapılırken öğretmek” ilkesine dayanan bu kurum, alanlarında üstün başarı elde etmiş kişilerin araştırmalarına devam ederken birikim ve çalışmalarını kamuya açık konferanslar ile geniş bir kitleyle paylaşmalarına imkân veren bir yapıya sahip. Collège de France’ın kürsüleri, sosyal, beşeri ve temel bilimleri kapsamakta Matematik ve sayısal bilimler (4 kürsü), Fizik ve Kimya (8 kürsü), Yaşam Bilimleri (9 kürsü), Beşeri Bilimler (10 kürsü), Tarih ve Edebiyat (11 kürsü) başlıkları altında toplanan bu kürsüler, “Veriler Bilimi”, “İstatistiki Fizik”, “Biyolojik Süreçler Kimyası”, “İklim ve Okyanus Evrimi”, “Bilginin Metafiziği ve Felsefesi”, “Çin’in Entelektüel Tarihi” veya “Modern ve Çağdaş Fransız Edebiyatı” gibi başlıklar taşıyabilmekte. Kurumun bir özelliği, bu kürsülerin kalıcı olmayıp sahiplerinin görev süresiyle sınırlı olması. Prof. Dr. Celal Şengör de &#8216;Tektonik&#8217; kürsüsüne davet edilmişti Türkiye’den şimdiye kadar İstanbul Teknik Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Celal Şengör, 2004/2005 yılında Tektonik konusunda bir yıllık bir kürsüye davet edilmişti. Edhem Eldem’in seçildiği beş yıllık uluslararası kürsüler, Collège de France’a uzun süreli kazandırılmak istenen fakat Fransa dışında yaşayan ve kendi kurumlarını terk etmek istemeyen bilim insanları için oluşturulmuş. Bugün Collège de France’da 42 sabit, 6 uluslararası ve 3 de yıllık kürsü bulununuyor. Neredeyse beş yüzyıllık bir geçmişe sahip olan kurumun tarihinde iz bırakmış kişiler arasında Raymond Aron, Roland Barthes, Pierre Bourdieu, Henri Bergson, Georges Dumézil, Michel Foucault gibi isimler sayılabilir.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/prof-dr-edhem-eldem-college-de-franceda-turk-osmanli-tarihi-kursusune-secildi">Prof. Dr. Edhem Eldem, Collège de France’da Türk ve Osmanlı Tarihi Kürsüsü’ne seçildi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-8159 size-full" src="http://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/11/untitled-1.png" alt="" width="620" height="323" />Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Edhem Eldem, Fransa’nın prestijli kurumlarından Collège de France’da Uluslararası Türk ve Osmanlı Tarihi Kürsüsü’ne seçildi. Bu görev kapsamında beş yıl süreyle konferanslar verecek ve araştırma yapacak. Eldem, 21 Aralık 2017 günündeki açılış konferansından sonra Ocak ve Şubat 2018 aylarında Collège de France’da <strong>“</strong>Batı’nın karşısında Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye<strong>”</strong> konulu konferans dizisine başlayacak.</p>
<p><strong>Bu büyük bir onur</strong></p>
<p>Kurumun mevcut altı uluslararası kürsüsünden birinin sahibi olan Eldem, bunu ‘’büyük bir onur’’ olarak değerlendiriyor. <em>“</em>Önümüzdeki beş yıl boyunca Ocak ve Şubat aylarında benden beklenen dokuz saatlik konferans dizisini oluşturacağım. Mayıs ayında ise arkeoloji ve müzecilik konusunda bir bilimsel toplantı düzenlemeyi planlıyorum. Fakat bunun ötesinde bu görevi, hem Collège de France’ın diğer bazı kürsüler, hem Fransa’daki Türk ve Osmanlı araştırmaları, hem Boğaziçi Üniversitesindeki mevcut yapı arasında ortak bir dinamik yaratmanın fırsatı olarak görüyorum<em>” </em>diye konuştu.</p>
<p><strong>“Bilimi yapılırken öğretmek”</strong></p>
<p>1530’da Fransa Kralı I. François tarafından kurulan ve tarihte pek benzeri olmayan kurum, eğitim ve araştırma yaklaşımıyla akademik çevrelerde ayrıcalıklı bir konuma sahip. “Bilimi yapılırken öğretmek” ilkesine dayanan bu kurum, alanlarında üstün başarı elde etmiş kişilerin araştırmalarına devam ederken birikim ve çalışmalarını kamuya açık konferanslar ile geniş bir kitleyle paylaşmalarına imkân veren bir yapıya sahip.</p>
<p>Collège de France’ın kürsüleri, sosyal, beşeri ve temel bilimleri kapsamakta Matematik ve sayısal bilimler (4 kürsü), Fizik ve Kimya (8 kürsü), Yaşam Bilimleri (9 kürsü), Beşeri Bilimler (10 kürsü), Tarih ve Edebiyat (11 kürsü) başlıkları altında toplanan bu kürsüler, “Veriler Bilimi”, “İstatistiki Fizik”, “Biyolojik Süreçler Kimyası”, “İklim ve Okyanus Evrimi”, “Bilginin Metafiziği ve Felsefesi”, “Çin’in Entelektüel Tarihi” veya “Modern ve Çağdaş Fransız Edebiyatı” gibi başlıklar taşıyabilmekte. Kurumun bir özelliği, bu kürsülerin kalıcı olmayıp sahiplerinin görev süresiyle sınırlı olması.</p>
<p><strong>Prof. Dr. Celal Şengör de &#8216;Tektonik&#8217; kürsüsüne davet edilmişti</strong></p>
<p>Türkiye’den şimdiye kadar İstanbul Teknik Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Celal Şengör, 2004/2005 yılında Tektonik konusunda bir yıllık bir kürsüye davet edilmişti. Edhem Eldem’in seçildiği beş yıllık uluslararası kürsüler, Collège de France’a uzun süreli kazandırılmak istenen fakat Fransa dışında yaşayan ve kendi kurumlarını terk etmek istemeyen bilim insanları için oluşturulmuş. Bugün Collège de France’da 42 sabit, 6 uluslararası ve 3 de yıllık kürsü bulununuyor.</p>
<p>Neredeyse beş yüzyıllık bir geçmişe sahip olan kurumun tarihinde iz bırakmış kişiler arasında Raymond Aron, Roland Barthes, Pierre Bourdieu, Henri Bergson, Georges Dumézil, Michel Foucault gibi isimler sayılabilir.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/prof-dr-edhem-eldem-college-de-franceda-turk-osmanli-tarihi-kursusune-secildi">Prof. Dr. Edhem Eldem, Collège de France’da Türk ve Osmanlı Tarihi Kürsüsü’ne seçildi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">8158</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
