<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>türkiye arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/turkiye/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/turkiye</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Wed, 21 May 2025 09:57:42 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Türkiye’den ABD’ye bilgi transferi</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/lale-akarun/turkiyeden-abdye-bilgi-transferi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Lale Akarun]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 14 Apr 2025 08:03:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Lale Akarun]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[akademi]]></category>
		<category><![CDATA[bilgi transferi]]></category>
		<category><![CDATA[Columbia Üniversitesi]]></category>
		<category><![CDATA[Donald Trump]]></category>
		<category><![CDATA[ifade özgürlüğü]]></category>
		<category><![CDATA[kayyım]]></category>
		<category><![CDATA[özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[üniversite]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=32302</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye akademisyenleri olarak özel kararnamelerle işten atılma; akademik kurumlardan dışlanma, yerine göre üniversitelerin toptan kapatılması, yerine göre kayyım atanması ile baştan aşağı zapt-ı rapta alınması, akademisyenlerin disiplin soruşturmaları, görevden alınması, projelerine, laboratuvarlarına el konulması, akademik ziyaretlerinin engellenmesi ile bezdirilmesi gibi uygulamalara, öğrencilere yapılan eziyetlere, karşı olunan kişilerin diplomalarının iptallerine, akademik programlara müdahaleye aşinayız. Bütün bunların akademik özgürlüğe, üniversitelerin kurumsal özerkliğine müdahale olduğunu söylediğimizde, hep ifade özgürlüğünün kalesi Amerikan üniversitelerini örnek gösterirdik. Var olduğunu sandığımız kalelerin üfleyince yıkıldığını Gazze saldırıları sonrası yaşanan gelişmeler gösterdi. 2024 yılında Amerikan üniversite kampüslerinde Gazze savaşında yaşanan insan hakkı ihlallerine karşı yaygın protestolar oldu. Bu protestolardan bazılarına, Musevi akademisyen ve öğrencilerin de “benim adıma asla” sloganıyla destek verdiğini söylemek gerek. Ancak kampüslerdeki bir grup Musevi öğrenci ve akademisyen, protestolar nedeniyle kendilerini güvensiz hissettiklerini söyleyerek karşı protestolarda bulundu ve şikâyette bulundu. Sonuç olarak, 2024 baharında Filistin yanlısı protestolara karşı orantısız bir devlet tepkisi oluştu: Bu protestolara katılan öğrenciler polis şiddetiyle karşı karşıya kalırken, öğrencilere destek veren akademisyenler de şiddetten payını aldı. Üç büyük üniversitenin rektörü, Amerikan Kongresinde küstah bir sorgulamaya tabii tutuldu; bazıları istifaya zorlandı. Trump’dan talimatlar Meğer bu gelişmeler, 2025’te yaşanacak olanların provasıymış. Yeni ABD yönetimi, öğrenci protestolarının polis şiddeti ile bastırıldığı ve çok sayıda öğrencinin disiplin cezaları alıp bazılarının ilişiğinin kesildiği Columbia Üniversitesi’nin öğrenci hareketlerine müdahalesini yetersiz bulup üniversiteye 2025 yılında verilecek olan 400 milyon dolarlık merkezi fonu durdurdu. Columbia Üniversitesinin merkezi hükümetten fon alması için ön şartlarını sıralayan bir mektup gönderip, üniversiteye talepleri yerine getirmesi için bir hafta süre verdi. Talepler şunlar: Disiplin süreçlerini işletip anlamlı cezalar verin: Protestolara karışan öğrencileri okuldan atın ya da en azından birkaç yıllığına okuldan uzaklaştırın. Fakültelerin disiplin komisyonlarını lağvedin; tüm disiplin cezaları merkezi Davranışları düzenleyen yeni disiplin kuralları Maske takmayı yasaklayın. Özel güvenliğe polis yetkileri tanıyın, huzuru bozan öğrencileri tutuklasın. Yabancıları içerecek şekilde lisans ve lisansüstü öğrenci kabulü ve personel istihdamını merkezi hükümet politikaları ile uyumlu hale getirin. Anti-semitizm tanımını IHRA tanımına göre güncelleyin (IHRA tanımı, Yahudilere, onların dini kurumlarına nefret dolu ifadelerin yanı sıra İsrail devletini ve Siyonizm’i eleştirmeyi de antisemitizm olarak sınıflandırıyor ve kabul edilmesi durumunda nefret içermeyen ve şiddeti övmeyen ifadelerin özgürlüğünü de kısıtlayacak). Son olarak: Orta Doğu, Güney Asya ve Afrika (MESAAS) bölümüne en az 5 yıl kayyım atanması için hazırlık yapın. Başüstüne efendim Mektubun başındaki paragraf, federal (merkezi) hükümetin parasını harcadıklarını ve buna layık olmaları gerektiğini söylüyor. Bu talepleri derhal yerine getirmeleri durumunda, üniversitenin bütçeden pay alması için gerekli diğer adımların görüşülmesine başlanabileceği belirtiliyor. Yani mealen, merkezi hükümet “parayı veren düdüğü çalar” diyor. Columbia Üniversitesi’nin yıllık 6,6 milyar dolarlık bütçesinin yaklaşık beşte biri, yani 1,3 milyarı federal hükümetten geliyor. Ancak Columbia özel bir üniversite ve bir kenarda 14,8 milyar dolar parası var. Mektubun alınmasından iki gün sonra, Columbia Üniversitesi, bir ve iki numaralı talepleri yerine getirerek geçen yılki protestolarda rol alan 22 öğrencinin okuldan atıldığını, uzun süreli uzaklaştırıldığı ve mezunların diplomalarının bir süreliğine askıya alındığını açıkladı. Anlaşıldığı kadarıyla Amerikan Üniversitesinin öncelikleri arasında özgürlük ve özerklik yok. Lale Akarun Not: Bu yazı, HBT Dergi 466. sayıda yayımlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/lale-akarun/turkiyeden-abdye-bilgi-transferi">Türkiye’den ABD’ye bilgi transferi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye akademisyenleri olarak özel kararnamelerle işten atılma; akademik kurumlardan dışlanma, yerine göre üniversitelerin toptan kapatılması, yerine göre kayyım atanması ile baştan aşağı zapt-ı rapta alınması, akademisyenlerin disiplin soruşturmaları, görevden alınması, projelerine, laboratuvarlarına el konulması, akademik ziyaretlerinin engellenmesi ile bezdirilmesi gibi uygulamalara, öğrencilere yapılan eziyetlere, karşı olunan kişilerin diplomalarının iptallerine, akademik programlara müdahaleye aşinayız.</p>
<p>Bütün bunların akademik özgürlüğe, üniversitelerin kurumsal özerkliğine müdahale olduğunu söylediğimizde, hep ifade özgürlüğünün kalesi Amerikan üniversitelerini örnek gösterirdik. Var olduğunu sandığımız kalelerin üfleyince yıkıldığını Gazze saldırıları sonrası yaşanan gelişmeler gösterdi.</p>
<p>2024 yılında Amerikan üniversite kampüslerinde Gazze savaşında yaşanan insan hakkı ihlallerine karşı yaygın protestolar oldu. Bu protestolardan bazılarına, Musevi akademisyen ve öğrencilerin de “benim adıma asla” sloganıyla destek verdiğini söylemek gerek. Ancak kampüslerdeki bir grup Musevi öğrenci ve akademisyen, protestolar nedeniyle kendilerini güvensiz hissettiklerini söyleyerek karşı protestolarda bulundu ve şikâyette bulundu.</p>
<p>Sonuç olarak, 2024 baharında Filistin yanlısı protestolara karşı orantısız bir devlet tepkisi oluştu: Bu protestolara katılan öğrenciler polis şiddetiyle karşı karşıya kalırken, öğrencilere destek veren akademisyenler de şiddetten payını aldı. Üç büyük üniversitenin rektörü, Amerikan Kongresinde küstah bir sorgulamaya tabii tutuldu; bazıları istifaya zorlandı.</p>
<p><strong>Trump’dan talimatlar</strong></p>
<p>Meğer bu gelişmeler, 2025’te yaşanacak olanların provasıymış. Yeni ABD yönetimi, öğrenci protestolarının polis şiddeti ile bastırıldığı ve çok sayıda öğrencinin disiplin cezaları alıp bazılarının ilişiğinin kesildiği <strong>Columbia Üniversitesi</strong>’nin öğrenci hareketlerine müdahalesini yetersiz bulup üniversiteye 2025 yılında verilecek olan <strong>400 milyon dolarlık merkezi fonu durdurdu</strong>. Columbia Üniversitesinin merkezi hükümetten fon alması için ön şartlarını sıralayan bir mektup gönderip, üniversiteye talepleri yerine getirmesi için bir hafta süre verdi. Talepler şunlar:</p>
<ol>
<li>Disiplin süreçlerini işletip anlamlı cezalar verin: Protestolara karışan <strong>öğrencileri okuldan atın</strong> ya da en azından birkaç yıllığına okuldan uzaklaştırın.</li>
<li>Fakültelerin disiplin komisyonlarını lağvedin; tüm <strong>disiplin cezaları merkezi</strong></li>
<li>Davranışları düzenleyen <strong>yeni disiplin kuralları</strong> Maske takmayı yasaklayın.</li>
<li>Özel güvenliğe <strong>polis yetkileri</strong> tanıyın, huzuru bozan öğrencileri tutuklasın.</li>
<li>Yabancıları içerecek şekilde lisans ve lisansüstü <strong>öğrenci kabulü</strong> <strong>ve personel istihdamını</strong> <strong>merkezi hükümet politikaları</strong> ile uyumlu hale getirin.</li>
<li>Anti-semitizm tanımını <strong>IHRA tanımına</strong> göre güncelleyin (IHRA tanımı, Yahudilere, onların dini kurumlarına nefret dolu ifadelerin yanı sıra İsrail devletini ve Siyonizm’i eleştirmeyi de antisemitizm olarak sınıflandırıyor ve kabul edilmesi durumunda nefret içermeyen ve şiddeti övmeyen ifadelerin özgürlüğünü de kısıtlayacak).</li>
<li>Son olarak: Orta Doğu, Güney Asya ve Afrika (MESAAS) bölümüne en az 5 yıl <strong>kayyım atanması</strong> için hazırlık yapın.</li>
</ol>
<p><strong>Başüstüne efendim</strong></p>
<p>Mektubun başındaki paragraf, federal (merkezi) hükümetin parasını harcadıklarını ve buna layık olmaları gerektiğini söylüyor. Bu talepleri derhal yerine getirmeleri durumunda, üniversitenin bütçeden pay alması için gerekli diğer adımların görüşülmesine başlanabileceği belirtiliyor.</p>
<p>Yani mealen, merkezi hükümet “parayı veren düdüğü çalar” diyor. Columbia Üniversitesi’nin yıllık 6,6 milyar dolarlık bütçesinin yaklaşık beşte biri, yani 1,3 milyarı federal hükümetten geliyor. Ancak Columbia özel bir üniversite ve bir kenarda 14,8 milyar dolar parası var.</p>
<p>Mektubun alınmasından iki gün sonra, Columbia Üniversitesi, bir ve iki numaralı talepleri yerine getirerek geçen yılki protestolarda rol alan 22 öğrencinin okuldan atıldığını, uzun süreli uzaklaştırıldığı ve mezunların diplomalarının bir süreliğine askıya alındığını açıkladı. Anlaşıldığı kadarıyla <strong>Amerikan Üniversitesinin öncelikleri arasında özgürlük ve özerklik yok</strong>.</p>
<p><strong>Lale Akarun</strong></p>
<p><strong><em>Not: Bu yazı, HBT Dergi <a href="https://abonelik.herkesebilimteknoloji.com/urun/sayi-466-28-mart-2025-dijital-pdf/">466. sayıda</a> yayımlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/lale-akarun/turkiyeden-abdye-bilgi-transferi">Türkiye’den ABD’ye bilgi transferi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">32302</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Çıkar çatışması nedir?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/lale-akarun/cikar-catismasi-nedir</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Lale Akarun]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 27 Feb 2025 07:26:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Lale Akarun]]></category>
		<category><![CDATA[bakanlık]]></category>
		<category><![CDATA[çıkar çatışması]]></category>
		<category><![CDATA[denetim]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[kamu]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=32137</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çıkar çatışması, sanırım Türkiye’de hiç bilinmeyen bir kavram. Mesela bir ihale yapıyorsunuz; ihalenin bir şartnamesi olur, yani yapılacak işin bir tasarımı, teknik bir tarifi. Yüklenici adayları kapalı zarflar içinde teklif verir; bu işi şu fiyata yapacağım der. İhale komisyonu, zarfları aynı anda açar, teklifleri şartnameye uygunluk açısından denetledikten sonra en düşük fiyat teklifi vereni seçer. Doğal olarak projeyi tasarlayıp şartnamesini yazanla yüklenici aynı olamaz. Tabii ki ihale komisyonu üyelerinin de taraflarla hiçbir ilişkisi olamaz. Yani olmaması gerekir. Mesela onlardan hediyeler alamaz; çocuklarının düğünleri dahil, altın, takı vs. kabul edemez; onlar tarafından tatile yollanamaz, başka yollarla parasal ilişkiye giremez; borç alıp veremez, şirketlerinde yönetim kurulu üyeliği yapamaz. Yoksa çıkar çatışması olur. 20 sene önceydi. Bir büyük kamu kurumu, ihaleye çıkacak. İhaleyi alacak olan belli; bir kamu iktisadi teşekkülü (KİT). Büyük bir mühendislik projesi; dolayısıyla şartnamesinin yazılması da başlı başına büyük bir iş, o da en az altı aylık, belki birkaç senelik bir proje. Bu iş için de üniversite düşünülmüş. Ancak ufak bir ayrıntı: Projenin bir bütçesi yok. Bu projenin nereden fonlanacağını sorduğumda, ihaleyi alacak olan KİT ile beraber yapılacağını söylediler. Yani yüklenici, şartnameyi de yazacak, çıkar çatışması gibi gözükmesin diye üniversite yazmış gibi yapılacak. Bunun için de yüklenici üniversiteye para verecek. Çıkar çatışmasının tanımını hatırlatınca, herkes bana aydan gelmişim gibi baktı; bir daha da bu toplantılara çağrılmadım. Mesela bir bakanlığın başındaki bakansınız. Ancak özel hayatta bakanlığın faaliyet alanına giren girişimleriniz var: Öyle ufak tefek de değil; ülkenin en önde gelen şirketleri. Birdenbire, kendi şirketlerinize teşvik veren, kaynak aktaran, izin veren, denetim yapan konuma geçmişsiniz. Kendi şirketlerimi hiç kayırmayacağım; rakiplerimle aynı şartlara tabii olacaklar deseniz, uygun olmaz mı? Olmaz, bu çıkar çatışması olur. Şirketimi oğluma devrettim; artık tamamen tarafsızım deseniz, uygun olur mu? Olmaz, bu da çıkar çatışması olur. İç içelik Çıkar çatışması kavramının bilinmediği ülkelerde, kamu kurumunu yöneten, kamuya hizmet veren, denetlenen, denetleyen iç içe olur. Bu gibi ülkelerde yeni doğmuş bebeklerin canı üzerinden para kazanılır; beyin ölümü gerçekleşmiş hastalar yoğun bakımlarda yaşatılır ki kamudan daha fazla para kazanılsın. Deprem bölgelerinde tarım arazilerine imar izinleri verilir; denetim gereği gibi yapılmaz, kolonlar kesilir, şikayetler sonuçsuz kalır. İlk depremde yüzlerce yapı yıkılır; binlerce kişi ölür. Yangın yeterliği olmayan yerlerde eğlence yerleri, turizm tesisleri açılır, yangın denetimleri geçiştirilir. Onlarca, yüzlerce insan ölür, “sorumlulardan hesap sorulacak” denir, ama hiçbir şey değişmez. Maalesef hep beraber bu ülkede yaşıyoruz. Depremde yıkılan, yıkılacak binalarda yaşıyoruz. İnsan canını hiçe sayan hastanelerden sağlık hizmeti alıyoruz. Yarıyıl tatilinde karne ödülü olarak kayağa götürülen çocukların anne babalarıyla yandığı otellerde kalıyoruz. Sorumlulardan hesap sorulacak mı? Bunun için geçmişe dönüp bakalım: Depremde yıkılan binalara imar izni veren, denetimlerini yapan, fazla kat çıkılmasına, tadilat yapılmasına göz yumanlardan hesap soruldu mu? Soma maden kazasındaki ölümlere yol açanlardan hesap soruldu mu? İliç maden faciasına yol açanlardan hesap soruldu mu? Mesela bu işlerden sorumlu bakanlar istifa etti mi? Ben duymadım, siz duydunuz mu? Muhtemelen bu sefer de geçmişte ne olduysa aynısı olacak. Sorumluluk zincirinde en alttaki birkaç kişi cezalandırılacak, mesela raporlara imza atan bir mühendis, otelin kağıt üstünde güvenlikten sorumlu, ama gerçekte hiçbir yetkisi olmayan bir maaşlı çalışanı dava edilecek; ama mevzuat değişmeyecek; denetimler çıkar çatışması olmayan TMMOB gibi bağımsız kuruluşlara devredilmeyecek. Çıkar çatışması kavramının bilinmediği bu ülkede yaşamaya devam edeceğiz. Lale Akarun *Bu yazı, HBT Dergi 458. sayıda yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/lale-akarun/cikar-catismasi-nedir">Çıkar çatışması nedir?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Çıkar çatışması, sanırım Türkiye’de hiç bilinmeyen bir kavram. Mesela bir ihale yapıyorsunuz; ihalenin bir şartnamesi olur, yani yapılacak işin bir tasarımı, teknik bir tarifi. Yüklenici adayları kapalı zarflar içinde teklif verir; bu işi şu fiyata yapacağım der. İhale komisyonu, zarfları aynı anda açar, teklifleri şartnameye uygunluk açısından denetledikten sonra en düşük fiyat teklifi vereni seçer.</p>
<p>Doğal olarak projeyi tasarlayıp şartnamesini yazanla yüklenici aynı olamaz. Tabii ki ihale komisyonu üyelerinin de taraflarla hiçbir ilişkisi olamaz. Yani olmaması gerekir. Mesela onlardan hediyeler alamaz; çocuklarının düğünleri dahil, altın, takı vs. kabul edemez; onlar tarafından tatile yollanamaz, başka yollarla parasal ilişkiye giremez; borç alıp veremez, şirketlerinde yönetim kurulu üyeliği yapamaz. Yoksa çıkar çatışması olur.</p>
<p>20 sene önceydi. Bir büyük kamu kurumu, ihaleye çıkacak. İhaleyi alacak olan belli; bir kamu iktisadi teşekkülü (KİT). Büyük bir mühendislik projesi; dolayısıyla şartnamesinin yazılması da başlı başına büyük bir iş, o da en az altı aylık, belki birkaç senelik bir proje. Bu iş için de üniversite düşünülmüş. Ancak ufak bir ayrıntı: Projenin bir bütçesi yok. Bu projenin nereden fonlanacağını sorduğumda, ihaleyi alacak olan KİT ile beraber yapılacağını söylediler. Yani yüklenici, şartnameyi de yazacak, çıkar çatışması gibi gözükmesin diye üniversite yazmış gibi yapılacak. Bunun için de yüklenici üniversiteye para verecek. Çıkar çatışmasının tanımını hatırlatınca, herkes bana aydan gelmişim gibi baktı; bir daha da bu toplantılara çağrılmadım.</p>
<p>Mesela bir bakanlığın başındaki bakansınız. Ancak özel hayatta bakanlığın faaliyet alanına giren girişimleriniz var: Öyle ufak tefek de değil; ülkenin en önde gelen şirketleri. Birdenbire, kendi şirketlerinize teşvik veren, kaynak aktaran, izin veren, denetim yapan konuma geçmişsiniz. Kendi şirketlerimi hiç kayırmayacağım; rakiplerimle aynı şartlara tabii olacaklar deseniz, uygun olmaz mı? Olmaz, bu çıkar çatışması olur. Şirketimi oğluma devrettim; artık tamamen tarafsızım deseniz, uygun olur mu? Olmaz, bu da çıkar çatışması olur.</p>
<p><strong>İç içelik</strong></p>
<p>Çıkar çatışması kavramının bilinmediği ülkelerde, kamu kurumunu yöneten, kamuya hizmet veren, denetlenen, denetleyen iç içe olur. Bu gibi ülkelerde yeni doğmuş bebeklerin canı üzerinden para kazanılır; beyin ölümü gerçekleşmiş hastalar yoğun bakımlarda yaşatılır ki kamudan daha fazla para kazanılsın. Deprem bölgelerinde tarım arazilerine imar izinleri verilir; denetim gereği gibi yapılmaz, kolonlar kesilir, şikayetler sonuçsuz kalır. İlk depremde yüzlerce yapı yıkılır; binlerce kişi ölür. Yangın yeterliği olmayan yerlerde eğlence yerleri, turizm tesisleri açılır, yangın denetimleri geçiştirilir. Onlarca, yüzlerce insan ölür, “sorumlulardan hesap sorulacak” denir, ama hiçbir şey değişmez.</p>
<p>Maalesef hep beraber bu ülkede yaşıyoruz. Depremde yıkılan, yıkılacak binalarda yaşıyoruz. İnsan canını hiçe sayan hastanelerden sağlık hizmeti alıyoruz. Yarıyıl tatilinde karne ödülü olarak kayağa götürülen çocukların anne babalarıyla yandığı otellerde kalıyoruz.</p>
<p><strong>Sorumlulardan hesap sorulacak mı?</strong> Bunun için geçmişe dönüp bakalım: Depremde yıkılan binalara imar izni veren, denetimlerini yapan, fazla kat çıkılmasına, tadilat yapılmasına göz yumanlardan hesap soruldu mu?</p>
<p>Soma maden kazasındaki ölümlere yol açanlardan hesap soruldu mu? İliç maden faciasına yol açanlardan hesap soruldu mu? Mesela bu işlerden sorumlu bakanlar istifa etti mi? Ben duymadım, siz duydunuz mu?</p>
<p>Muhtemelen bu sefer de geçmişte ne olduysa aynısı olacak. Sorumluluk zincirinde en alttaki birkaç kişi cezalandırılacak, mesela raporlara imza atan bir mühendis, otelin kağıt üstünde güvenlikten sorumlu, ama gerçekte hiçbir yetkisi olmayan bir maaşlı çalışanı dava edilecek; ama mevzuat değişmeyecek; denetimler çıkar çatışması olmayan TMMOB gibi bağımsız kuruluşlara devredilmeyecek. Çıkar çatışması kavramının bilinmediği bu ülkede yaşamaya devam edeceğiz.</p>
<p><strong>Lale Akarun</strong></p>
<p><em><strong>*Bu yazı, HBT Dergi <a href="https://abonelik.herkesebilimteknoloji.com/urun/sayi-458-31-ocak-2025-dijital-pdf/">458. sayıda</a> yayınlanmıştır.</strong></em></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/lale-akarun/cikar-catismasi-nedir">Çıkar çatışması nedir?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">32137</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Mutluluk ekonomisi: Ölçümler ve Türkiye</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/mutluluk-ekonomisi-olcumler-ve-turkiye</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Melih Baş]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 20 Jun 2023 16:06:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Melih Baş]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<category><![CDATA[Bhutan GSMM Endeksi]]></category>
		<category><![CDATA[ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[mutluluk]]></category>
		<category><![CDATA[refah]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[ülke]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29652</guid>

					<description><![CDATA[<p>2017&#8217;de yayınlamış olduğumuz yazı, “Mutluluğun Çerçevesi İyi Yaşam Unsurları” başlığını taşıyordu, gidip onu da okuyabilirsiniz öncelikle. Bu yazı da onu tamamlayıcı bir yazı olacaktır. Acaba mutluluk nasıl gerçekleşir? Herkesin istediği mutluluğun gerçekleşmesi ‘her şeyin gönlünce olması’ ile olanaklı mıdır? Bu “her şey” nelerdir? Başlıkta vurguladığımız bu bağlamda bir tartışmadır. Şimdi teknik ayrıntıya girelim. Kişi başına Gayri Safi Millî Hasıla mı (GSMH – İngilizce GDP) önemli, yoksa Gayri Safi Millî Mutluluk (GSMM) mu? Elbette ikincisi ama birincisini de içeren biçimde diye düşünebilirsiniz! Bu bağlamda geliştirilmiş endeksler var. Bhutan GSMM Endeksi Bu endekslerden biri Bhutan’da geliştirilmiş ve ölçülüyor: Gayri Safi Mutluluk Endeksi (İngilizce Gross National Happiness GNH) Endeksi. GSMM’nin tanımı GSMM el kitabına göre, GSMM’nin özellikleri şunlar: Bütünsellik: İnsanların gereksinmelerinin ruhsal, maddi, fiziksel ve toplumsal tüm boyutlarını kapsamak Dengeli: GSMM’nin yollama yaptığı boyutlarda dengeli gelişme Kolektif: Mutluluğa birleştirici kollektif bir olarak bakmak Sürdürülebilir: Hem şimdiki hem de gelecek kuşakların iyi olma durumunu göz önüne almak Eşitlikçi: İyi olma hali düzeyinin kabul edilebilir ve eşitlikçi olarak dağıtımında başarılı olmak Bu yaklaşımın batı merkezli yaklaşımlardan iki önemli farkı var. Birincisi muhtelif bilimsel alanları kapsayan, yani çok disiplinli bir yaklaşım söz konusu. İkincisi sorumluluk ve diğer güdülenmeyi göz önüne alan hususları içselleştirmesi özelliği. Endeks Dasho Karma Ura önderliğindeki Bhutan Çalışmaları Merkezi. GSMM’un bileşenleri Endeks geliştirilirken öncelikle Bhutan’da değer verilen, ölçülerek geliştirilmeye çalışılan 4 stratejik alan belirlenerek çok disiplinlilik somutlaştırılmış. Bunlar şöyle belirlenmiş: Sürdürülebilir ve eşitlikçi bir sosyo-ekonomik kalkınma Çevresel koruma Kültürün korunması İyi yönetişim İkinci adımda bu 4 temel stratejik alana dayalı olarak 9 spesifik boyut belirlenmiş. Bunlar da şöyle: Kamu politikasının geleneksel boyutları üçlü olarak Yaşam standardı Sağlık Eğitim Ayrıca Psikolojik iyilik hali (Öznel iyilik halinin ötesinde) Zaman kullanımı Topluluksal canlılık Kültürel çeşitlilik Bir de artan bir önemle yaygınlaşan iki boyut olarak Ekolojik çeşitlilik İyi yönetişim Bu 9 boyutta çok sayıda istatistiksel çalışmaya dayalı olarak tasarımlanan ve saptanan toplam 33 gösterge aslında bize mutluluğun cam küresini gösteriyor. Şimdi bunlara da bakalım. TABLO 1 : GAYRÎ SAFİ MİLLÎ MUTLULUK ENDEKSİ BOYUT GÖSTERGELER VE AĞIRLIKLARI (%) 1. Yaşam standardı 1.1. Kişi başına gelir (% 33) 1.2. Sahip olunan varlıklar (% 33) 1.3. Konut olanağı (% 33) 2. Sağlık 2.1. Kişisel olarak beyan edilen sağlık (% 10) 2.2. Sağlıklı günler (% 30) 2.3. Maluliyet (Sakatlık) (% 30) 2.4. Zihinsel sağlık (% 30) 3. Eğitim 3.1. Okuryazarlık (% 30) 3.2. Okullaşma (% 30) 3.3. Bilgi (% 20) 3.4. Değer (% 20) 4. Psikolojik iyilik hali 4.1. Yaşam doyumu (% 33) 4.2. Olumlu duygular (% 17) 4.3. Olumsuz duygular (% 17) 4.4. Manevi yaşam (spritüellik) (% 33) 5. Zaman kullanımı 5.1. İş (% 50) 5.2. Uyku (% 50) 6. Topluluksal canlılık 6.1. Bağış (zaman ve para) (% 30) 6.2. Güvenlik (% 30) 6.3. Topluluksal ilişki (% 20) 6.4. Aile (% 20) 7. Kültürel çeşitlilik ve esneklik 7.1. Sanatsal beceriler (% 30) 7.2. Kültürel katılım (% 30) 7.3. Ana dilde konuşma (% 20) 7.4. Uyum yolu (% 20) 8. Ekolojik çeşitlilik 8.1. Yaban yaşamı hasarı (% 40) 8.2. Kentsel meseleler (% 40) 8.3. Çevreye karşı sorumluluk (% 10) 8.4. Ekolojik meseleler (% 10) 9. İyi yönetişim 9.1. Siyasal katılma (% 40) 9.2. Hizmetler (% 40) 9.3. Yönetişim performansı (% 10) 9.4. Temel haklar (% 10) GlobalEconomy ENDEKSİ 2012’de yayına başlayan bu sitede ülkeler 0 (mutsuz) ile 10 arası puanlanarak mutlulukları ölçülmektedir. Raporda ülke halkları yaşam kalitelerini 0-10 arasında ölçeklendirerek değerlendirmektedir. 2022 sonuçlarına göre, 134 ülke arasında en mutlu ülke 7,8 puanla Finlandiya olurken, Türkiye 4,61 puanla 105’inci sırada yer alabilmiş. Neyse ki, Afganistan gibi 134&#8217;üncü olmamış, kısmet mi desek, kader yani yazgı mı? Yazgı dersek eğer, kim yazdı bu yazıyı yahu? Muhalefet mi? Dünya Mutluluk Raporu 10 yıldır yayınlanan DMR (İngilizcesi ile World Happiness Report WHR) mutluluk ölçümü bir öznel iyilik hali ölçümü aslında. Bu da üç göstergeden oluşuyor: yaşam değerlemeleri, olumlu duygular (etkileme) ve olumsuz duygular (etkileme). Yaşam değerlemesi katılımcıların 0 (en kötü) ile 10 (en iyi) arasındaki zihinsel değerlemelerinden oluşuyor. Olumlu duygular, üç soruya evet-hayır yanıtlarından oluşuyor. Bu sorular şöyle: gülme, zevk alma, ilginç bir şeyi öğrenme veya yapma deneyimleri. Olumsuz duygular da aynı biçimde evet-hayır soruları. Bu sorular da şöyle: endişe, üzüntü ve kızgınlık deneyimleri ile ilgili. Sonra da ülkeler arasındaki mutluluk ortalamasını açıklayıcı bir regresyon çalışması yapılmış. Bu regresyonda da bağımsız değişkenler olarak “kişi başına GSMH, Sosyal destek, Doğumda yaşam beklentisi, Yaşam tercihlerini yapmada özgürlük, Cömertlik, Yolsuzluk algısı, Distopya ve Artık” gibi unsurlar kullanılmış. DMR 2023 Raporu’nda ilk sırada 7,842 puan ile Finlandiya var. Sonuncu (146) ise 2,523 puan ile Afganistan. Çizelgede ülkemiz 4,948 puanla 102. sırada yer almış. Neden diye merak ederseniz, araştırabilirsiniz. Benim bir tahminim var elbette ama sizi etkilemeyeyim! Sonuç Uzun sözün kısası, bir ulusun ya da ülkenin gelişmişliğini hâlâ salt ekonomik büyüme ile ve onu da bir yığın eleştiriye uğrayan bir yöntemle ölçülen Gayri Safi Millî Hasıla ile değerlendirmek yanlışından Türkiye vazgeçmelidir artık 2023’te. İvedilikle Bhutan’da tasarlanan dizgeye benzer bir tasarımla yeni bir bütünsel başarım modeli oluşturulmalı ve yukarıda andığımız diğer ölçümleri de göz önüne alarak Gayri Safi Millî Mutluluk ölçülmelidir. Okuma önerileri Mutluluk ekonomisi (Murat Şeker), Mutluluk ve İktisat (Gökhan Karabulut), Mutluluk Konservesi (Orhan Tüleylioğlu), Mutluluk Ekonomisi ve Mutluluğun Makroekonomik Belirleyicileri (Tuba Şahinoğlu), Manevi İhtiyaçlar ve Mutluluk Ekonomisi (Erdal Türkkan), Finans ve Mutluluk Ekonomisi (Ed. Şeyma Şahin Kutlu) vd. Okumaları yaparken dinlemeniz önerisiyle bir de müzik parçası öneriyorum: Umutsuzluk kaçar türkülerimizden! (Yeni Gün Grubu, solist: Gültekin Tetik). Niye mi? Umut yoksa mutluluk yok da ondan! Kök (mut) nedeniyle! Melih Baş</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/mutluluk-ekonomisi-olcumler-ve-turkiye">Mutluluk ekonomisi: Ölçümler ve Türkiye</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>2017&#8217;de yayınlamış olduğumuz yazı, <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/melih-bas/2018de-mutlulugun-cercevesi-iyi-yasam-unsurlari">“Mutluluğun Çerçevesi İyi Yaşam Unsurları”</a> başlığını taşıyordu, gidip onu da okuyabilirsiniz öncelikle. Bu yazı da onu tamamlayıcı bir yazı olacaktır. Acaba mutluluk nasıl gerçekleşir? Herkesin istediği mutluluğun gerçekleşmesi ‘her şeyin gönlünce olması’ ile olanaklı mıdır? Bu “her şey” nelerdir?</p>
<p>Başlıkta vurguladığımız bu bağlamda bir tartışmadır. Şimdi teknik ayrıntıya girelim. Kişi başına <strong>Gayri Safi Millî Hasıla</strong> mı (GSMH – İngilizce GDP) önemli, yoksa <strong>Gayri Safi Millî Mutluluk</strong> (GSMM) mu? Elbette ikincisi ama birincisini de içeren biçimde diye düşünebilirsiniz! Bu bağlamda geliştirilmiş endeksler var.</p>
<p><strong>Bhutan GSMM Endeksi</strong></p>
<p>Bu endekslerden biri Bhutan’da geliştirilmiş ve ölçülüyor: Gayri Safi Mutluluk Endeksi (İngilizce Gross National Happiness GNH) Endeksi.</p>
<p><strong>GSMM’nin tanımı</strong></p>
<p>GSMM el kitabına göre, GSMM’nin özellikleri şunlar:</p>
<p><strong>Bütünsellik:</strong> İnsanların gereksinmelerinin ruhsal, maddi, fiziksel ve toplumsal tüm boyutlarını kapsamak</p>
<p><strong>Dengeli:</strong> GSMM’nin yollama yaptığı boyutlarda dengeli gelişme</p>
<p><strong>Kolektif:</strong> Mutluluğa birleştirici kollektif bir olarak bakmak</p>
<p><strong>Sürdürülebilir:</strong> Hem şimdiki hem de gelecek kuşakların iyi olma durumunu göz önüne almak</p>
<p><strong>Eşitlikçi:</strong> İyi olma hali düzeyinin kabul edilebilir ve eşitlikçi olarak dağıtımında başarılı olmak</p>
<p>Bu yaklaşımın batı merkezli yaklaşımlardan iki önemli farkı var. Birincisi muhtelif bilimsel alanları kapsayan, yani çok disiplinli bir yaklaşım söz konusu. İkincisi sorumluluk ve diğer güdülenmeyi göz önüne alan hususları içselleştirmesi özelliği. Endeks Dasho Karma Ura önderliğindeki Bhutan Çalışmaları Merkezi.</p>
<p><strong>GSMM’un bileşenleri</strong></p>
<p>Endeks geliştirilirken öncelikle Bhutan’da değer verilen, ölçülerek geliştirilmeye çalışılan 4 stratejik alan belirlenerek çok disiplinlilik somutlaştırılmış. Bunlar şöyle belirlenmiş:</p>
<ul>
<li>Sürdürülebilir ve eşitlikçi bir sosyo-ekonomik kalkınma</li>
<li>Çevresel koruma</li>
<li>Kültürün korunması</li>
<li>İyi yönetişim</li>
</ul>
<p>İkinci adımda bu 4 temel stratejik alana dayalı olarak 9 spesifik boyut belirlenmiş. Bunlar da şöyle:</p>
<ul>
<li>Kamu politikasının geleneksel boyutları üçlü olarak</li>
<li>Yaşam standardı</li>
<li>Sağlık</li>
<li>Eğitim</li>
<li>Ayrıca</li>
<li>Psikolojik iyilik hali (Öznel iyilik halinin ötesinde)</li>
<li>Zaman kullanımı</li>
<li>Topluluksal canlılık</li>
<li>Kültürel çeşitlilik</li>
</ul>
<p>Bir de artan bir önemle yaygınlaşan iki boyut olarak</p>
<ul>
<li>Ekolojik çeşitlilik</li>
<li>İyi yönetişim</li>
</ul>
<p>Bu 9 boyutta çok sayıda istatistiksel çalışmaya dayalı olarak tasarımlanan ve saptanan toplam 33 gösterge aslında bize mutluluğun cam küresini gösteriyor. Şimdi bunlara da bakalım.</p>
<table border="1" width="673" rules="GROUPS" cellspacing="0" cellpadding="9">
<colgroup>
<col width="362" />
<col width="273" /> </colgroup>
<tbody>
<tr valign="TOP">
<td width="362">TABLO 1 : GAYRÎ SAFİ MİLLÎ MUTLULUK ENDEKSİ</td>
<td width="273"></td>
</tr>
</tbody>
<tbody>
<tr valign="TOP">
<td width="362"></td>
<td width="273"></td>
</tr>
</tbody>
<tbody>
<tr valign="TOP">
<td bgcolor="#ff0000" width="362">BOYUT</td>
<td bgcolor="#171717" width="273">GÖSTERGELER VE AĞIRLIKLARI (%)</td>
</tr>
</tbody>
<tbody>
<tr valign="TOP">
<td bgcolor="#ffff00" width="362">1. Yaşam standardı</td>
<td bgcolor="#ffff00" width="273">1.1. Kişi başına gelir (% 33)</td>
</tr>
<tr valign="TOP">
<td bgcolor="#ffff00" width="362"></td>
<td bgcolor="#ffff00" width="273">1.2. Sahip olunan varlıklar (% 33)</td>
</tr>
<tr valign="TOP">
<td bgcolor="#ffff00" width="362"></td>
<td bgcolor="#ffff00" width="273">1.3. Konut olanağı (% 33)</td>
</tr>
</tbody>
<tbody>
<tr valign="TOP">
<td bgcolor="#f4b083" width="362" height="49">2. Sağlık</td>
<td bgcolor="#f4b083" width="273">2.1. Kişisel olarak beyan edilen sağlık (% 10)</p>
<p>2.2. Sağlıklı günler (% 30)</p>
<p>2.3. Maluliyet (Sakatlık) (% 30)</p>
<p>2.4. Zihinsel sağlık (% 30)</td>
</tr>
</tbody>
<tbody>
<tr valign="TOP">
<td bgcolor="#c9c9c9" width="362" height="56">3. Eğitim</td>
<td bgcolor="#c9c9c9" width="273">3.1. Okuryazarlık (% 30)</p>
<p>3.2. Okullaşma (% 30)</p>
<p>3.3. Bilgi (% 20)</p>
<p>3.4. Değer (% 20)</td>
</tr>
</tbody>
<tbody>
<tr valign="TOP">
<td bgcolor="#00b050" width="362" height="59">4. Psikolojik iyilik hali</td>
<td bgcolor="#00b050" width="273">4.1. Yaşam doyumu (% 33)</p>
<p>4.2. Olumlu duygular (% 17)</p>
<p>4.3. Olumsuz duygular (% 17)</p>
<p>4.4. Manevi yaşam (spritüellik) (% 33)</td>
</tr>
</tbody>
<tbody>
<tr valign="TOP">
<td bgcolor="#2e74b5" width="362" height="17">5. Zaman kullanımı</td>
<td bgcolor="#2e74b5" width="273">5.1. İş (% 50)</p>
<p>5.2. Uyku (% 50)</td>
</tr>
</tbody>
<tbody>
<tr valign="TOP">
<td bgcolor="#ff0000" width="362" height="59">6. Topluluksal canlılık</td>
<td bgcolor="#ff0000" width="273">6.1. Bağış (zaman ve para) (% 30)</p>
<p>6.2. Güvenlik (% 30)</p>
<p>6.3. Topluluksal ilişki (% 20)</p>
<p>6.4. Aile (% 20)</td>
</tr>
</tbody>
<tbody>
<tr valign="TOP">
<td bgcolor="#c00000" width="362" height="48">7. Kültürel çeşitlilik ve esneklik</td>
<td bgcolor="#c00000" width="273">7.1. Sanatsal beceriler (% 30)</p>
<p>7.2. Kültürel katılım (% 30)</p>
<p>7.3. Ana dilde konuşma (% 20)</p>
<p>7.4. Uyum yolu (% 20)</td>
</tr>
</tbody>
<tbody>
<tr valign="TOP">
<td bgcolor="#bf8f00" width="362" height="48">8. Ekolojik çeşitlilik</td>
<td bgcolor="#bf8f00" width="273">8.1. Yaban yaşamı hasarı (% 40)</p>
<p>8.2. Kentsel meseleler (% 40)</p>
<p>8.3. Çevreye karşı sorumluluk (% 10)</p>
<p>8.4. Ekolojik meseleler (% 10)</td>
</tr>
</tbody>
<tbody>
<tr valign="TOP">
<td bgcolor="#7030a0" width="362" height="48">9. İyi yönetişim</td>
<td bgcolor="#7030a0" width="273">9.1. Siyasal katılma (% 40)</p>
<p>9.2. Hizmetler (% 40)</p>
<p>9.3. Yönetişim performansı (% 10)</p>
<p>9.4. Temel haklar (% 10)</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>GlobalEconomy ENDEKSİ</p>
<p>2012’de yayına başlayan bu sitede ülkeler 0 (mutsuz) ile 10 arası puanlanarak mutlulukları ölçülmektedir. Raporda ülke halkları yaşam kalitelerini 0-10 arasında ölçeklendirerek değerlendirmektedir. 2022 sonuçlarına göre, 134 ülke arasında en mutlu ülke 7,8 puanla Finlandiya olurken, Türkiye 4,61 puanla 105’inci sırada yer alabilmiş. Neyse ki, Afganistan gibi 134&#8217;üncü olmamış, kısmet mi desek, kader yani yazgı mı? Yazgı dersek eğer, kim yazdı bu yazıyı yahu? Muhalefet mi?</p>
<p><strong>Dünya Mutluluk Raporu</strong></p>
<p>10 yıldır yayınlanan DMR (İngilizcesi ile World Happiness Report WHR) mutluluk ölçümü bir öznel iyilik hali ölçümü aslında. Bu da üç göstergeden oluşuyor: yaşam değerlemeleri, olumlu duygular (etkileme) ve olumsuz duygular (etkileme). Yaşam değerlemesi katılımcıların 0 (en kötü) ile 10 (en iyi) arasındaki zihinsel değerlemelerinden oluşuyor. Olumlu duygular, üç soruya evet-hayır yanıtlarından oluşuyor. Bu sorular şöyle: gülme, zevk alma, ilginç bir şeyi öğrenme veya yapma deneyimleri. Olumsuz duygular da aynı biçimde evet-hayır soruları. Bu sorular da şöyle: endişe, üzüntü ve kızgınlık deneyimleri ile ilgili. Sonra da ülkeler arasındaki mutluluk ortalamasını açıklayıcı bir regresyon çalışması yapılmış. Bu regresyonda da bağımsız değişkenler olarak “kişi başına GSMH, Sosyal destek, Doğumda yaşam beklentisi, Yaşam tercihlerini yapmada özgürlük, Cömertlik, Yolsuzluk algısı, Distopya ve Artık” gibi unsurlar kullanılmış.</p>
<p>DMR 2023 Raporu’nda ilk sırada 7,842 puan ile Finlandiya var. Sonuncu (146) ise 2,523 puan ile Afganistan. Çizelgede ülkemiz 4,948 puanla 102. sırada yer almış. Neden diye merak ederseniz, araştırabilirsiniz. Benim bir tahminim var elbette ama sizi etkilemeyeyim!</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Uzun sözün kısası, bir ulusun ya da ülkenin gelişmişliğini hâlâ salt ekonomik büyüme ile ve onu da bir yığın eleştiriye uğrayan bir yöntemle ölçülen Gayri Safi Millî Hasıla ile değerlendirmek yanlışından Türkiye vazgeçmelidir artık 2023’te. İvedilikle Bhutan’da tasarlanan dizgeye benzer bir tasarımla yeni bir bütünsel başarım modeli oluşturulmalı ve yukarıda andığımız diğer ölçümleri de göz önüne alarak Gayri Safi Millî Mutluluk ölçülmelidir.</p>
<p><strong>Okuma önerileri</strong></p>
<p>Mutluluk ekonomisi (Murat Şeker), Mutluluk ve İktisat (Gökhan Karabulut), Mutluluk Konservesi (Orhan Tüleylioğlu), Mutluluk Ekonomisi ve Mutluluğun Makroekonomik Belirleyicileri (Tuba Şahinoğlu), Manevi İhtiyaçlar ve Mutluluk Ekonomisi (Erdal Türkkan), Finans ve Mutluluk Ekonomisi (Ed. Şeyma Şahin Kutlu) vd.</p>
<p>Okumaları yaparken dinlemeniz önerisiyle bir de müzik parçası öneriyorum: Umutsuzluk kaçar türkülerimizden! (Yeni Gün Grubu, solist: Gültekin Tetik). Niye mi? Umut yoksa mutluluk yok da ondan! Kök (mut) nedeniyle!</p>
<p><strong>Melih Baş</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/mutluluk-ekonomisi-olcumler-ve-turkiye">Mutluluk ekonomisi: Ölçümler ve Türkiye</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29652</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Süveyş Kanalı&#8217;nın açılışı ve Kanal İstanbul</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/suveys-kanalinin-acilisi-ve-kanal-istanbul</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 09 Jun 2023 10:29:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gezegenimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam Bilimleri]]></category>
		<category><![CDATA[AB]]></category>
		<category><![CDATA[akdeniz]]></category>
		<category><![CDATA[amerika]]></category>
		<category><![CDATA[biyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[biyolojik çeşitlilik]]></category>
		<category><![CDATA[biyolojik çeşitlilik sözleşmesi]]></category>
		<category><![CDATA[BM]]></category>
		<category><![CDATA[coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[curt cosswig]]></category>
		<category><![CDATA[deniz]]></category>
		<category><![CDATA[ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[ekosistem]]></category>
		<category><![CDATA[Ferdinand de Lesseps]]></category>
		<category><![CDATA[francis dov por]]></category>
		<category><![CDATA[hint okyanusu]]></category>
		<category><![CDATA[ingiltere]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[kanal]]></category>
		<category><![CDATA[kanal istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[karadeniz]]></category>
		<category><![CDATA[kızıldeniz]]></category>
		<category><![CDATA[lesepsiyen göç]]></category>
		<category><![CDATA[mısır hükümeti]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[panama kanalı]]></category>
		<category><![CDATA[süveyş kanalı]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[zehirli canlılar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29617</guid>

					<description><![CDATA[<p>Son zamanlarda, Kızıldeniz’den Akdeniz’e giren canlı türlerini anlatmak için kullanılan &#8220;lesepsiyen göç&#8221; sıkça gündemimize giren bu kavram oldu. Bu kavram Süveyş Kanalı’nın açılmasına öncülük eden Fransız mühendis Ferdinand de Lesseps&#8216;e ithafen verilen isimdir. Esasında Akdeniz ile Kızıldeniz’i birbirine bağlayan Süveyş Kanalı, 163 km uzunluğunda ve  350 metre genişliğinde ve (en son genişletilmeyle birlikte) 24 metredir derinliğindedir. İsmailiye şehrinden (Hidiv İsmail Paşa’nın adına ithafen), Timsah, Büyük ve Küçük Acı Göl aralığından Süveyş&#8217;e ulaşır ve Hint Okyanusu ve Akdeniz’i birbirine bağlar. Süveyş Kanalı Kızıldeniz ile Akdeniz arasında kanal açarak Hint Okyanusu’na açılmak fikri yeni değildir. Bu fikir firavunlar döneminden beri vardır ancak gerçekleşememiştir. Osmanlı döneminde ise Süveyş Kanalı’nın açılması girişimi Sultan 2. Selim&#8216;le başlar ve Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa döneminde yeniden tartışmaya açılır. Sadrazam Sokullu’nun esas amacı Hindistan’dan Hicaz’a gelecek hacı olacak Müslümanlar&#8217;ın yolunu kısaltmak, Yemen üzerinden ticareti kolaylaştırmak ve bu dönemde Portekizliler&#8217;in bölgedeki etkinliğini azaltmaktır. Bu amaçla 1568 yılında Mısır Beylerbeyi’ne görüş sorulmuş ancak bir uzlaşmaya varılamadığından projeye başlanamamıştır. Daha sonra Venedikliler işin önemini kavramalarına ve yapılmasını çok istemelerine rağmen masrafların fazlalığı nedeniyle projeden vazgeçmişlerdir. Kanalın açılması için çabalayan bir başka isim ise Fransız diplomat Ferdinand Marie de Lesseps&#8216;tir. Mısır’da görev yaparken Mısır’ı yönetenlerle tanışır ve projeyi onlara kabul ettirmeyi başarır. Özellikle Said Paşa projeye 1854 yılında çıkardığı emirle açık destek verir ve bugünkü Port Said’in doğuşu böyle başlar. Lesseps, projeye para bulmak için bir şirket kurarak hisseleri satışa çıkarır ve böylece başlangıç parası elde edilerek, 200 milyon Frank&#8217;lık bir sermaye ile “La Compagnie universelle du canal maritime de Suez” kurulmuş olur; ama bu para yetmez. Araya insanlar koyarak İmparator Napolyon’dan 100 milyon Frank borç alarak projeye devam edilir. Uzun uğraşlardan sonra 1869 yılında on yıllık bir çalışmadan sonra kanal açılır. İnşaat sırasında 125.000 Mısırlı işçi ve köylü, kötü çalışma koşulları ve salgınlardan dolayı ölür. Projede toplam 2.400.000 kişi inşaatın kazı çalışmalarında görev alır. Mısır hükümeti, ekonomik kriz kapıya dayanınca elindeki hisseleri İngilizler&#8217;e satarlar ve böylece kanalın en büyük ortağı İngilizler olur. Daha sonra kanal 1956&#8217;da Cumhurbaşkanı Nasır tarafından millileştirilir. Bugün Mısır ekonomisinin en büyük gelir kaynağı Süveyş Kanalı&#8217;dır. Büyük çaplı gemilerin geçmesi için birkaç kez genişletilir ve derinleştirilir. En son 2015 yılında genişletilerek tankerlerin de kanaldan geçmesi sağlanmıştır. Kanalın açılmasından sonra Akdeniz’deki ekolojik değişiklikler önce pek fark edilmese de,1924 yılında İngilizler&#8217;in düzenlediği &#8220;Cambrigde Expedition&#8221; seferiyle, aslında birçok canlı türünün Süveyş Kanalı&#8217;nı kullanarak Akdeniz’e girdiği ortaya çıkmıştır. Oysa bu olasılık hiç düşünülmemişti. Türkiye’de hidrobiyoloji biliminin öncülerinden olan Prof. Curt Kosswig de bu konularda önemli araştırmalar yaptı. Nihayetinde Prof. Francis Dov Por, 1964 yılında Lesseps’in adına ithafen lesepsiyen göç tanımını kullandı. Ferdinand de Lesseps, Süveyş Kanalı’nı açtıktan sonra aynı başarıyı Panama Kanalı’nda da göstermek istedi ama başarısız oldu. Panama Kanalı’nın açması sırasında salgınlarla, bütçe ve ödeme zorluklarıyla karşılaştı. Hatta oğlu 4 yıl hileli iflas davasından hapiste yattı. Kanalı 1914 yılında Amerikalılar bitirdiler. Ne olursa olsun, Süveyş Kanalı’nın o devirde şaşalı bir biçimde açılması ve Port Said limanı başta olmak üzere birçok yere Lesseps’in heykelinin dikilmesi, Panama’daki fiyasko ve başarısızlığını örttü. Günümüzde, 1869 yılında açılan kanaldan sonra, Hint Okyanusu kökenli binlerce yabancı deniz canlısı Akdeniz’e girerek ekosistemi önemli ölçüde olumsuz etkilemektedir. Kanalın Mısır ekonomisine katkısı tartışılmaz olsa da, Akdeniz’de kıyısı olan, başta Doğu Akdeniz ülkelerine verdiği zararı ise kimse tahmin edememekte veya konuşmamaktadır. Mısır’ın BM&#8216;de Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi&#8216;ni imzaladığını da burada hatırlatalım. Sözleşmeye göre bu tür mega projelerin yapılması veya genişletme aşamalarında komşu ülkelere zarar vermemesi için şeffaf bir ÇED süreci başlatması gerekirken, bunların hiçbirisi yapılmadı. Daha vahimi, bu konuda Avrupa Birliği&#8217;ne yapılan şikayetler de bir işe yaramadı! Şimdi zehirli aslan balıkları, balon balıkları ve zehirli denizanalarıyla baş başayız. Mısırlı hacılar ise Dolar saymaya devam ediyor! İşte, 2 kadından 17 çocuğu olan ve asil bir aileden gelen gelen Fransız diplomat Lesseps, bir kanal açarak günün birinde Akdeniz’in canlı hayatını değiştireceğini öngörememişti. Acaba Kanal İstanbul Projesi, Akdeniz ve Karadeniz arasında yabancı türlerin taşınmasına sebep olmayacak mı? Yabancı türlerin Karadeniz’e girmesi, en büyük balık avcılığını yaptığımız denizi olumsuz etkilerse ne yapacağız? Bunun ekonomik bilançosu ne olacak? Düşünmeye değmez mi? Bir coğrafyayı parçalamanın, bir simetri ve harmoniyi bozmanın, bizlere dönüşü nasıl olacak? Bayram Öztürk *Bu yazı, HBT Dergi 227. sayıda yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/suveys-kanalinin-acilisi-ve-kanal-istanbul">Süveyş Kanalı&#8217;nın açılışı ve Kanal İstanbul</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Son zamanlarda, Kızıldeniz’den Akdeniz’e giren canlı türlerini anlatmak için kullanılan &#8220;<strong>lesepsiyen göç</strong>&#8221; sıkça gündemimize giren bu kavram oldu. Bu kavram Süveyş Kanalı’nın açılmasına öncülük eden Fransız mühendis <strong>Ferdinand de Lesseps</strong>&#8216;e ithafen verilen isimdir.</p>
<p>Esasında Akdeniz ile Kızıldeniz’i birbirine bağlayan <strong>Süveyş Kanalı</strong>, 163 km uzunluğunda ve  350 metre genişliğinde ve (en son genişletilmeyle birlikte) 24 metredir derinliğindedir. İsmailiye şehrinden (<strong>Hidiv İsmail Paşa</strong>’nın adına ithafen), Timsah, Büyük ve Küçük Acı Göl aralığından Süveyş&#8217;e ulaşır ve Hint Okyanusu ve Akdeniz’i birbirine bağlar.</p>
<p><strong>Süveyş Kanalı</strong></p>
<p>Kızıldeniz ile Akdeniz arasında kanal açarak Hint Okyanusu’na açılmak fikri yeni değildir. Bu fikir firavunlar döneminden beri vardır ancak gerçekleşememiştir. Osmanlı döneminde ise Süveyş Kanalı’nın açılması girişimi <strong>Sultan 2. Selim</strong>&#8216;le başlar ve <strong>Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa</strong> döneminde yeniden tartışmaya açılır. Sadrazam Sokullu’nun esas amacı Hindistan’dan Hicaz’a gelecek hacı olacak Müslümanlar&#8217;ın yolunu kısaltmak, Yemen üzerinden ticareti kolaylaştırmak ve bu dönemde Portekizliler&#8217;in bölgedeki etkinliğini azaltmaktır. Bu amaçla 1568 yılında<strong> Mısır Beylerbeyi</strong>’ne görüş sorulmuş ancak bir uzlaşmaya varılamadığından projeye başlanamamıştır. Daha sonra Venedikliler işin önemini kavramalarına ve yapılmasını çok istemelerine rağmen masrafların fazlalığı nedeniyle projeden vazgeçmişlerdir.</p>
<p>Kanalın açılması için çabalayan bir başka isim ise Fransız diplomat <strong>Ferdinand Marie de Lesseps</strong>&#8216;tir. Mısır’da görev yaparken Mısır’ı yönetenlerle tanışır ve projeyi onlara kabul ettirmeyi başarır. Özellikle <strong>Said Paşa</strong> projeye 1854 yılında çıkardığı emirle açık destek verir ve bugünkü Port Said’in doğuşu böyle başlar. Lesseps, projeye para bulmak için bir şirket kurarak hisseleri satışa çıkarır ve böylece başlangıç parası elde edilerek, 200 milyon Frank&#8217;lık bir sermaye ile “La Compagnie universelle du canal maritime de Suez” kurulmuş olur; ama bu para yetmez. Araya insanlar koyarak <strong>İmparator Napolyon</strong>’dan 100 milyon Frank borç alarak projeye devam edilir.</p>
<p>Uzun uğraşlardan sonra 1869 yılında on yıllık bir çalışmadan sonra kanal açılır. İnşaat sırasında 125.000 Mısırlı işçi ve köylü, kötü çalışma koşulları ve salgınlardan dolayı ölür. Projede toplam 2.400.000 kişi inşaatın kazı çalışmalarında görev alır. Mısır hükümeti, ekonomik kriz kapıya dayanınca elindeki hisseleri İngilizler&#8217;e satarlar ve böylece kanalın en büyük ortağı İngilizler olur. Daha sonra kanal 1956&#8217;da Cumhurbaşkanı <strong>Nasır</strong> tarafından millileştirilir.</p>
<p>Bugün Mısır ekonomisinin en büyük gelir kaynağı Süveyş Kanalı&#8217;dır. Büyük çaplı gemilerin geçmesi için birkaç kez genişletilir ve derinleştirilir. En son 2015 yılında genişletilerek tankerlerin de kanaldan geçmesi sağlanmıştır. Kanalın açılmasından sonra Akdeniz’deki ekolojik değişiklikler önce pek fark edilmese de,1924 yılında İngilizler&#8217;in düzenlediği &#8220;Cambrigde Expedition&#8221; seferiyle, aslında birçok canlı türünün Süveyş Kanalı&#8217;nı kullanarak Akdeniz’e girdiği ortaya çıkmıştır. Oysa bu olasılık hiç düşünülmemişti. Türkiye’de hidrobiyoloji biliminin öncülerinden olan Prof. <strong>Curt Kosswig</strong> de bu konularda önemli araştırmalar yaptı. Nihayetinde Prof. <strong>Francis Dov Por</strong>, 1964 yılında Lesseps’in adına ithafen <strong>lesepsiyen göç</strong> tanımını kullandı.</p>
<p>Ferdinand de Lesseps, Süveyş Kanalı’nı açtıktan sonra aynı başarıyı <strong>Panama Kanalı</strong>’nda da göstermek istedi ama başarısız oldu. Panama Kanalı’nın açması sırasında salgınlarla, bütçe ve ödeme zorluklarıyla karşılaştı. Hatta oğlu 4 yıl hileli iflas davasından hapiste yattı. Kanalı 1914 yılında Amerikalılar bitirdiler. Ne olursa olsun, Süveyş Kanalı’nın o devirde şaşalı bir biçimde açılması ve Port Said limanı başta olmak üzere birçok yere Lesseps’in heykelinin dikilmesi, Panama’daki fiyasko ve başarısızlığını örttü.</p>
<p>Günümüzde, 1869 yılında açılan kanaldan sonra, Hint Okyanusu kökenli binlerce yabancı deniz canlısı Akdeniz’e girerek ekosistemi önemli ölçüde <strong>olumsuz etkilemektedir</strong>. Kanalın Mısır ekonomisine katkısı tartışılmaz olsa da, Akdeniz’de kıyısı olan, başta Doğu Akdeniz ülkelerine verdiği zararı ise kimse tahmin edememekte veya konuşmamaktadır.</p>
<p>Mısır’ın <strong>BM</strong>&#8216;de <strong>Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi</strong>&#8216;ni imzaladığını da burada hatırlatalım. Sözleşmeye göre bu tür mega projelerin yapılması veya genişletme aşamalarında komşu ülkelere zarar vermemesi için şeffaf bir <strong>ÇED süreci</strong> başlatması gerekirken, bunların hiçbirisi yapılmadı.</p>
<p>Daha vahimi, bu konuda <strong>Avrupa Birliği&#8217;</strong>ne yapılan şikayetler de bir işe yaramadı! Şimdi zehirli aslan balıkları, balon balıkları ve zehirli denizanalarıyla baş başayız. Mısırlı hacılar ise Dolar saymaya devam ediyor!</p>
<p>İşte, 2 kadından 17 çocuğu olan ve asil bir aileden gelen gelen Fransız diplomat Lesseps, bir kanal açarak günün birinde Akdeniz’in canlı hayatını değiştireceğini öngörememişti. Acaba <strong>Kanal İstanbul Projesi, </strong>Akdeniz ve Karadeniz arasında yabancı türlerin taşınmasına sebep olmayacak mı?</p>
<p>Yabancı türlerin Karadeniz’e girmesi, en büyük balık avcılığını yaptığımız denizi olumsuz etkilerse ne yapacağız? Bunun ekonomik bilançosu ne olacak? Düşünmeye değmez mi? Bir coğrafyayı parçalamanın, bir simetri ve harmoniyi bozmanın, bizlere dönüşü nasıl olacak?</p>
<p><strong>Bayram Öztürk</strong></p>
<p><em><strong>*Bu yazı, HBT Dergi <a href="https://abonelik.herkesebilimteknoloji.com/urun/sayi-227-31-temmuz-2020-dijital-pdf/">227. sayıda</a> yayınlanmıştır.</strong></em></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/suveys-kanalinin-acilisi-ve-kanal-istanbul">Süveyş Kanalı&#8217;nın açılışı ve Kanal İstanbul</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29617</post-id>	</item>
		<item>
		<title>İstanbul’un geleceği, Türkiye’nin geleceği</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/istanbulun-gelecegi-turkiyenin-gelecegi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Doğan Kuban]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 06 Jun 2023 10:04:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Doğan Kuban]]></category>
		<category><![CDATA[anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[belediye]]></category>
		<category><![CDATA[bilim kurulu]]></category>
		<category><![CDATA[göç]]></category>
		<category><![CDATA[gökdelen]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[kaçak yapı]]></category>
		<category><![CDATA[kentleşme]]></category>
		<category><![CDATA[köylü]]></category>
		<category><![CDATA[plansızlık]]></category>
		<category><![CDATA[sanayi]]></category>
		<category><![CDATA[şehir planlama]]></category>
		<category><![CDATA[şehirleşme]]></category>
		<category><![CDATA[sendika]]></category>
		<category><![CDATA[trafik]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29587</guid>

					<description><![CDATA[<p>Özgür düşünce, gerçek üzerinde anlaşmanın, uygar yaşamın temeli olarak tanımlanıyor. Demokrasi gibi özgür düşünce de bugün ülkemizde sadece birer sözcüktür. Bu kavramlar halk kültüründe yerleşmemiştir. Bir İstanbul tarihçisi olarak, aynı adı taşıyan bugünkü yerleşme ya da yığınlaşmanın hiçbir boyutu ve özelliği benim bildiğim nitelikleri taşımıyor. Sur içi 1440 hektardır. 500.000 nüfusu ile 1000 küsur yıl yaşamış. Biraz da çevreye taşmış. Bugün o kent 550.000 hektar olmuş. Aynı adı taşısa da bu ilkel kent bir dünya kenti değil, Osmanlı başkenti. Böyle dev bir kente nasıl müdahale edileceğini bilmiyorum. Kimsenin bildiğini de sanmıyorum. Gelecek konusunda hiçbir aydınlatıcı fikrim yok. Kaldı ki özgür düşünce olmadan bilgilenme olasılığı da yok. Bu boyut ve veri yığınına kimsenin yetişmesi söz konusu olamaz. Gerçi İstanbul tarihte eşsiz bir kenttir. Oradan hala bir şeyler taşıyor. Benim için İstanbul var, ancak sadece hayalimde bütünleştirebildiğim. Kent plancılarının, mühendislerin, ekonomistlerin de ve tabii idarecilerin elinde yeterli veri toplanamıyor. Kentin nüfusu bile belli değil. Bu olmayan veritabanı üzerinde hiçbir plan geliştirilemez. Zaten Belediye Meclisi&#8217;nin kararlarıyla yapılan planlar da oraya buraya çekiliyor. Bu bizim gibi yetişenler için kötü bir yetersizlik hissidir. Kaldı ki ne kadar fikir üretseniz hiçbirinin uygulanamayacağını da biliyoruz. Verilerin bile derlenemediği bir ortamda belediyelerin hızla değişen çevrenin herhangi bir boyutunu kontrol etmeleri olanaksızdır. Bu izleme olanaksızlığı ve ona bağlı spekülatif yapılaşma süreci, Türkiye çapında %60 kaçak yapı hastalığını ortaya çıkarmıştır, bu oran resmi kurullarca kabul edilmiştir. Kent konusunu yabancılardan öğrendik Biz böyle bir curcunada yetiştik. 1949’da fakülteyi bitirdim. 60’lı yılların başlarında dünyadaki gelişmeleri Türkiye’de de uygulamaya çalışıyorduk. Batı, çağdaş kent ve mimarlığı kendi tarihi gelişimi içinde birbirine bağlı halkalar olarak, en az 15 yüzyıldan bu yana kuram falan olmadan kentleşmeyi başarmıştır. Bizde hocaların birçoğu Alman&#8217;dı. Normları Neufert’ten aldık. Devletin ve belediyelerin danışmanları yabancıydı. Kent plancılığını, tarihi kent korumayı onlardan öğrendik. Dünyanın geçirdiği büyük krizden sonra bizim yapılaşma alanındaki bütün bütün mimar modellerimiz ve kahramanlarımız, sinema artistleri gibi, Batı&#8217;dan, Amerika’dan, hatta Japonya’dan geldi. Yaşamımda tanık oldum. Neredeyse 600 yıllık taklitçiliklerine ve müşteriliğine karşın, Türkler, Avrupalı olmadı. Fakat çağdaş da olamadılar. Avrupa’da doğdum, Avrupa’da dolaştım, Amerika’da yaşadım. Türkiye&#8217;yi Avrupa’da temsil ettim. Bir iki lisan biliyorum. Fakat Türk halkının, okumuşlarının birçoğu da dahil, Avrupalı olmadığını biliyorum. Çünkü uygarlık parayla satın alınamıyor, bir birikimdir. Bu tür gözlemler saymakla bitmez. Sokak köpekleri ile ilgili bir makale yazdım. “Sen köpekleri öldürmek isteyen bir köpek düşmanısın!” diye millet başıma üşüştü. Oysa ben kedi ve köpek beslerim. Viyana’da köpeklerle insanların aynı kaldırımı paylaştığını göremezsiniz. Oysa bizden çok köpekleri var. Ortaklığımız çağdaş değerler ile değil Bu 20 milyonluk kentte sayısız çelişki var. İnsanlar kentlere doluşmuşlar. Fakat uygarlığın göstergesi olan ortak kurallar ve insan saygısı yok. Biz çağdaş araçlara ortağız, çağdaş değerlere ortak değiliz. Kentleşme, sanayileşmeye paralel bir gelişmedir. İşçiler toprağı bıraktılar, fabrikalara girdiler, kentli oldular. Proleter oldular, sınıf oldular, ya da olamadılar. Köylülerin kentlere akışı daha geç başladı, köylüler yine işçi oldu; fakat sendikalaşamadı. Türkiye kentlileşemedi. Sanayileşmiş bir ülke değil, sanayileşmekte olan bir ülke oldu. Birbirimize davranışımıza bakın Bunu görmek için insanların birbirine nasıl davrandığını gözlemek yeterli: Araba kullananlara, kural çiğneyenlere, saygısızlara, kadınlara kabalık edenlere bakın&#8230; Avrupa ile Türkiye arasında kökten farklar olduğunu gözlemliyoruz; bu bir asalet farkı değil, sadece bir birikim ve eğitim farkıdır. Biz gökdelenleştik, telefonlaştık, televizyonlaştık, otomobilleştik. Bu çağda yaşamak için kendimizden çok dünyayı öğrenmek zorundayız. Fakat uygarlık satın alınacak ve kullanılacak bir araç değildir. İyi öğrenmezseniz, yorumlayamazsınız. Kent bilim nedir? Henri Lefebvre, ünlü bir filozof, kent tasarım kuramcısı, eleştirmen bir düşünür. Kent Hakkı adlı kitabında, insanın kentli olmasından söz edebilmek için kaldırımda yürüme hakkı, ağacı koruma hakkı, fiyatları kontrol etme, satın alınan malın kalitesini sorma, trafik güvenliği, çevre temizliği vb. birer hak olduğundan, gerekliliğinden söz eder. Bunlar uygar kenti tanımlayan özelliklerden bazılarıdır. Kentli olamamışlar bunları akıllarına bile getirmez, çiğner geçerler. Lefebvre şöyle der: “Kent bilim diye bir şey olmaz. Fakat her bilim dalı kentin analizini kendine göre yapar, sonunda onu birleştirirsiniz.” Bunu yapacak bir belediye, o belediyenin uzmanları olacak. 20 milyonluk bir kentle bu nasıl gerçekleşir? Bunu söylemiyor. Biz bilgi ve yetersiz örgütlerimizle bunları yapamıyoruz. İstanbul’da ve Ankara’da nasıl yaşanabildiğine şaşıyorum. Bir yerden bir yere gidilebilmesine, kente su ve elektrik verilebilmesine şaşırıyorum. Fakat bu bir planlama değil, yangına kova ile su taşımak. Olası 20 milyon nüfuslu bir dev organizma kendi kendine büyüyen bir orman gibi. Altı ay sonra tekrar geçtiğim caddelerdeki gökdelen sayısı aklı bulandırıyor. Yollar dünyanın hiçbir yerinde göremeyeceğiniz bir düğümlenmiş ip demeti. Gökdelenin yanında tek katlı ahşap dükkan. Şoförler birer akrobat. Canavar olan da var. Özel arabaların bir bölümü ise ormanda kaybolmuş turistlere benziyor. Her şey soru, her şey laf Gece bazı yollar Manhattan gibi aydınlatılmış. Bazıları karanlık. Bazılarında cadde adı, yapı numarası hak getire. Kaybolursanız soracak kimse yok. Ha İstanbul, ha dağ başı. Durum değişmediğine göre nereden başlayacağız, benim aklım ermiyor. Hangi planlara göre yapıldığını bilmiyor ve öğrenemiyorum. Türk ekonomisini yaşattığı ampirik olarak söylenen yapı etkinliği bir sır olarak devam ediyor. Suç üreten bir ortam olarak tartışılıyor. Nüfusunu sayamadığımız bir %60-80 kaçak yapılar kentini nasıl planlayacağız? Her şey soru, her şey laf. Sayı yok! Kentsel kargaşanın planı yapılamaz. Önce sayısal saptama gerek. Cesaretle doğrular söylenebilirse. Bunlar bizim üniversitelerde okuduğumuz boyutları aşıyor. Bunu belediyeler yapamaz. Bilimsel kurullar tarafından ülke ölçeğinde ve büyümesi kontrol edilecek yerleşmeler temelinde yapılmalı. Türkiye’de ne böyle bir politik irade, ne de böyle bir uzman grubu var. Bunun gerçekleşebilmesi için farklı bir kalkınma planı ve teknolojiyi inşaat üzerinde yoğunlaşmaktan kurtarmak gerek. İstanbul sanayisini Anadolu’ya taşımak, kent nüfusunu azaltmak gerek. Doğan Kuban Doğan Kuban&#8216;ın anısına saygıyla. Bu yazı HBT Dergi 227. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/istanbulun-gelecegi-turkiyenin-gelecegi">İstanbul’un geleceği, Türkiye’nin geleceği</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Özgür düşünce, gerçek üzerinde anlaşmanın, uygar yaşamın temeli olarak tanımlanıyor. Demokrasi gibi özgür düşünce de bugün ülkemizde sadece birer sözcüktür. Bu kavramlar halk kültüründe yerleşmemiştir.</p>
<p>Bir İstanbul tarihçisi olarak, aynı adı taşıyan bugünkü yerleşme ya da yığınlaşmanın hiçbir boyutu ve özelliği benim bildiğim nitelikleri taşımıyor. Sur içi 1440 hektardır. 500.000 nüfusu ile 1000 kü<span lang="fr-FR">sur y</span>ıl yaşamış. Biraz da çevreye taşmış. Bugün o kent 550.000 hektar olmuş. Aynı adı taşısa da bu ilkel kent bir dünya kenti değil, Osmanlı başkenti. Böyle dev bir kente nasıl müdahale edileceğini bilmiyorum. Kimsenin bildiğini de sanmıyorum. Gelecek konusunda hiçbir aydınlatıcı fikrim yok. Kaldı ki özgür düşünce olmadan bilgilenme olasılığı da yok.</p>
<p>Bu boyut ve veri yığınına kimsenin yetişmesi söz konusu olamaz. Gerçi İstanbul tarihte eşsiz bir kenttir. Oradan hala bir şeyler taşıyor. Benim için İstanbul var, ancak sadece hayalimde bütünleştirebildiğ<span lang="fr-FR">im. Kent planc</span>ılarının, mühendislerin, ekonomistlerin de ve tabii idarecilerin elinde yeterli veri toplanamıyor. Kentin nüfusu bile belli değil.</p>
<p>Bu olmayan veritabanı üzerinde hiçbir plan geliştirilemez. Zaten Belediye Meclisi&#8217;nin kararlarıyla yapılan planlar da oraya buraya çekiliyor. Bu bizim gibi yetişenler için kötü bir yetersizlik hissidir. Kaldı ki ne kadar fikir üretseniz hiçbirinin uygulanamayacağını da biliyoruz.</p>
<p>Verilerin<span lang="nl-NL"> bile derle</span>nemediği bir ortamda belediyelerin hızla değişen çevrenin herhangi bir boyutunu kontrol etmeleri olanaksızdır. Bu izleme olanaksızlığı <span lang="nl-NL">ve ona ba</span>ğlı spekülatif yapılaşma süreci, Türkiye çapında %60 kaçak yapı hastalığını ortaya çıkarmıştır, bu oran resmi kurullarca kabul edilmiştir.</p>
<p><strong>Kent konusunu yabancılardan öğrendik</strong></p>
<p>Biz böyle bir curcunada yetiştik. 1949’da fakülteyi bitirdim. 60’lı yılların başlarında dünyadaki gelişmeleri Türkiye’de de uygulamaya çalışıyorduk.</p>
<p>Batı, çağdaş kent ve mimarlığı kendi tarihi geliş<span lang="it-IT">imi i</span>çinde birbirine bağlı halkalar olarak, en az 15 yüzyıldan bu yana kuram falan olmadan kentleşmeyi başarmıştır.</p>
<p>Bizde hocaların birçoğu Alman&#8217;dı. Normları <strong><span lang="de-DE">Neufert</span></strong>’ten aldık. Devletin ve belediyelerin danışmanları yabancıydı<span lang="fr-FR">. Kent planc</span>ılığını, tarihi kent korumayı onlardan öğrendik. Dünyanı<span lang="de-DE">n ge</span>çirdiği büyük krizden sonra bizim yapılaşma alanındaki bütün bütün mimar modellerimiz ve kahramanlarımız, sinema artistleri gibi, Batı&#8217;dan, Amerika’dan, hatta Japonya’dan geldi.</p>
<p>Yaşamımda tanık oldum. Neredeyse 600 yıllık taklitçiliklerine ve müşteriliğine karşın, Türkler, Avrupalı olmadı. Fakat çağdaş da olamadılar. Avrupa’<span lang="pt-PT">da do</span>ğdum, Avrupa’da dolaştım, Amerika’da yaşadım. Türkiye&#8217;yi Avrupa’da temsil ettim. Bir iki lisan biliyorum. Fakat Türk halkının, okumuşlarının birçoğu da dahil, Avrupalı olmadığını biliyorum. Çünkü uygarlık parayla satın alınamıyor, bir birikimdir.</p>
<p>Bu tür gözlemler saymakla bitmez. Sokak köpekleri ile ilgili bir makale yazdım. “Sen köpekleri öldürmek isteyen bir köpek düşmanısı<span lang="ru-RU">n!</span>” diye millet başıma üşüştü. Oysa ben kedi ve köpek beslerim. Viyana’da köpeklerle insanların aynı kaldırımı paylaştığını göremezsiniz. Oysa bizden çok köpekleri var.</p>
<p><strong>Ortaklığımız çağdaş değerler ile değil</strong></p>
<p>Bu 20 milyonluk kentte sayısız çelişki var. İnsanlar kentlere doluşmuşlar. Fakat uygarlığın göstergesi olan ortak kurallar ve insan saygısı yok.</p>
<p>Biz çağdaş araçlara ortağız, <strong>çağdaş değerlere ortak değ</strong><span lang="de-DE"><strong>iliz</strong>. Kentle</span>şme, sanayileşmeye paralel bir gelişmedir. İşçiler toprağı bıraktılar, fabrikalara girdiler, kentli oldular. Proleter oldular, sınıf oldular, ya da olamadılar. Köylülerin kentlere akışı daha geç başladı, köylüler yine işçi oldu; fakat sendikalaşamadı. Türkiye kentlileşemedi. Sanayileşmiş bir ülke değil, sanayileşmekte olan bir ülke oldu.</p>
<p><strong>Birbirimize davranışımıza bakın</strong></p>
<p>Bunu görmek için insanların birbirine nasıl davrandığını gözlemek yeterli: Araba kullananlara, kural çiğneyenlere, saygısızlara, kadınlara kabalık edenlere bakın&#8230; Avrupa ile Türkiye arasında kökten farklar olduğunu gözlemliyoruz; bu bir asalet farkı değil, sadece bir birikim ve eğitim farkıdır.</p>
<p>Biz gökdelenleştik, telefonlaştık, televizyonlaştık, otomobilleştik. Bu çağda yaşamak için kendimizden ç<span lang="nl-NL">ok d</span>ünyayı öğrenmek zorundayız. Fakat uygarlık satın alınacak ve kullanılacak bir araç değildir. İyi öğrenmezseniz, yorumlayamazsını<span lang="fr-FR">z. </span></p>
<p><strong><span lang="fr-FR">Kent bilim nedir?</span></strong></p>
<p><span lang="fr-FR"><strong>Henri Lefebvre</strong>, </span>ünlü bir filozof, kent tasarım kuramcısı<span lang="es-ES">, ele</span>ştirmen bir düşünür. <em>Kent Hakkı</em> adlı kitabında, insanın kentli olmasından söz edebilmek için kaldırımda yürüme hakkı, ağacı koruma hakkı, fiyatları kontrol etme, satın alınan malın kalitesini sorma, trafik güvenliği, çevre temizliği vb. birer hak olduğundan, gerekliliğinden söz eder.</p>
<p>Bunlar uygar kenti tanımlayan özelliklerden bazılarıdır. Kentli olamamışlar bunları akıllarına bile getirmez, çiğ<span lang="de-DE">ner ge</span>çerler. <span lang="fr-FR">Lefebvre</span> şöyle der: “Kent bilim diye bir şey olmaz. Fakat her bilim dalı kentin analizini kendine göre yapar, sonunda onu birleştirirsiniz.”</p>
<p>Bunu yapacak bir belediye, o belediyenin uzmanları olacak. 20 milyonluk bir kentle bu nasıl gerçekleşir? Bunu söylemiyor. Biz bilgi ve yetersiz örgütlerimizle bunları yapamıyoruz. İstanbul’da ve Ankara’da nasıl yaşanabildiğine şaşıyorum. Bir yerden bir yere gidilebilmesine, kente su ve elektrik verilebilmesine şaşırıyorum.</p>
<p>Fakat bu bir planlama değil, yangına kova ile su taşımak. Olası 20 milyon nüfuslu bir dev organizma kendi kendine büyüyen bir orman gibi. Altı ay sonra tekrar geçtiğim caddelerdeki gökdelen sayısı aklı bulandırıyor. Yollar dünyanın hiçbir yerinde göremeyeceğiniz bir düğümlenmiş ip demeti. Gökdelenin yanında tek katlı ahş<span lang="nl-NL">ap d</span>ükkan. Ş<span lang="en-US">of</span>örler birer akrobat. Canavar olan da var. Özel arabaların bir bölümü ise ormanda kaybolmuş turistlere benziyor.</p>
<p><strong>Her şey soru, her ş<span lang="en-US">ey laf</span></strong></p>
<p>Gece bazı yollar Manhattan gibi aydınlatılmış. Bazıları karanlık. Bazılarında cadde adı, yapı numarası hak getire. Kaybolursanız soracak kimse yok. Ha İstanbul, ha dağ başı. Durum değişmediğine göre nereden başlayacağız, benim aklım ermiyor. Hangi planlara göre yapıldığını bilmiyor ve öğrenemiyorum. Türk ekonomisini yaşattığı ampirik olarak söylenen yapı etkinliği bir sır olarak devam ediyor. Suç ü<span lang="nl-NL">reten </span>bir ortam olarak tartışılıyor.</p>
<p>Nüfusunu sayamadığımız bir %60-80 kaçak yapılar kentini nasıl planlayacağı<span lang="zh-TW">z? Her </span>şey soru, her ş<span lang="en-US">ey laf. Say</span>ı yok! Kentsel kargaşanın planı yapılamaz. Ö<span lang="en-US">nce say</span>ısal saptama gerek. Cesaretle doğrular söylenebilirse. Bunlar bizim üniversitelerde okuduğumuz boyutları aşıyor. Bunu belediyeler yapamaz. <strong>Bilimsel kurullar tarafından ü<span lang="nl-NL">lke </span>ölçeğinde ve büyümesi kontrol edilecek yerleşmeler temelinde yapılmalı.</strong> Türkiye’de ne böyle bir politik irade, ne de böyle bir uzman grubu var.</p>
<p>Bunun gerçekleşebilmesi için farklı bir kalkınma planı ve teknolojiyi inş<span lang="nl-NL">aat </span>üzerinde yoğunlaşmaktan kurtarmak gerek. İstanbul sanayisini Anadolu’ya taşımak, kent nüfusunu azaltmak gerek.</p>
<p><strong>Doğan Kuban</strong></p>
<p><strong><em><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/orhan-bursali/bir-buyuk-cumhuriyet-aydinini-yitirdik">Doğan Kuban</a>&#8216;ın anısına saygıyla. Bu yazı <a href="https://abonelik.herkesebilimteknoloji.com/urun/sayi-227-31-temmuz-2020-dijital-pdf/">HBT Dergi 227. </a>sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/istanbulun-gelecegi-turkiyenin-gelecegi">İstanbul’un geleceği, Türkiye’nin geleceği</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29587</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Türkiye ve bilimsel araştırma kıtlığı</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/turkiye-ve-bilimsel-arastirma-kitligi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 30 May 2023 08:37:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoyaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[ar-ge]]></category>
		<category><![CDATA[avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[avrupa birliği]]></category>
		<category><![CDATA[bilimsel araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[öğretim]]></category>
		<category><![CDATA[teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[tüba]]></category>
		<category><![CDATA[tübitak]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[üniversite]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29544</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye’de birçok değerli bilim insanı olduğunu hepimiz biliyoruz. Hemen her konuda Dünyadaki gelişmeleri izleyebilen ve orijinal katkıda bulunan araştırmacı hocalar var. Toplum olarak zaman zaman bu kişileri tanıma fırsatını da buluyoruz. Peki o halde, neden yüksek düzeyde bilim üretimine gelince zorluklarla karşılaşıyoruz? QS-endeksine göre Türkiye’nin ilk 400 içine girebilen maalesef hiçbir üniversitesi yoktur. 2017 yılında ilk 500’e girebilen 5 üniversite varken, 2020’de sadece bir tek üniversite ilk 500 içinde yer alabilmiştir. Yani son 4 yılda ne yapıyorsak bir işe yaramadığı gibi, tam tersi sonuçlar doğurmuştur. Üniversitelerimizin eksiklikleri nedir? Bu yazıda çok kısıtlı bir mercekten bakıp aşağıdaki sorulara cevap arayacağız: *Kaliteli yayınlardaTürkiye’nin payı neden az? *Dünya üniversiteleri arasında kaliteli yayın sayısı açısından neredeyiz? *Üniversite dışındaki devlet ve özel sektör kurumlarının uluslararası kaliteli dergilerde yayınları var mı? Neler yapılabilir? Yazımızın başında belirtmekte yarar var: Bu tür yayın değerlendirme çalışmalarını aslında sürekli olarak TÜBİTAK, TUBA, YÖK, Bilim Akademisi ve bir üniversitede kurulacak uzmanlık merkezlerinin ortaklaşa yapmaları daha doğru olur. TUBITAK son yıllarda bu konuda hassasiyet gösteriyor. Uluslararası Bilimsel Yayınları Teşvik (UBYT) programı oldukça detaylı bir şekilde yabancı dergilerde çıkan yayınları izleyip teşvik edici programlar geliştiriyor. Ancak, ortada hepimizin bakabileceği, ve gerçekten dünya bilimine yaptığımız katkıyı ölçebileceğimiz bir mekanizma yok. UBYT programını, daha yakından izledikten sonra, başka bir yazımda değinmek isterim. Ben her türlü teşvik sisteminin yararlı olacağına inanıyorum. Kaliteli yayınlarda Türkiye’nin payı neden az? Ekonomisinin büyüklüğü ile ilk 20 devlet arasında giren Türkiye, kaliteli bilimsel yayınlar konusuna gelince Dünyada 39. sırada yer alıyor. Türkiye’nin 1 Ocak-31 Aralık 2019  döneminde yaptığı yayınları ülkeler bazında Şekil 1’de görebilirsiniz. Bu sıralamadan öğrendiğimiz bazı noktalar şöyle özetlenebilir: Ekonomik büyüklük olarak sıralanan G20 ülkeleri içinde yer alan ülkelerden 16 tanesi, aynı zamanda kaliteli yayınlar listesinde yer alan ilk 20 ülke arasında. G20’ye dahil olup da yayın listesinde ilk 20’de yer alamayan ülkeler Türkiye, Meksika, Endonezya, ve Suudi Arabistan. Türkiye’nin ilk yirmiye girebilmesi için nüfusu 6 milyona ulaşmayan Danimarka’yı geçmesi lazım. Bunu yapabilmesi için de mevcut kaliteli yayın sayısını 65’ten 387’ye çıkarması gerekli. Aradaki 6 misli olan farkı kapatmak bugünkü sistemle mümkün değil. Üstelik Danimarka’nın şu anda Ar-Ge’ye harcadığı oran Türkiye’nin 3 misli daha fazla. Yani aradaki fark açılıyor, azalmıyor. ARGE payını ikiye katlamak bile 20 yıl gerekir 100 yıllık Cumhuriyet tarihimizin sonunda buraya geldiğimize göre, problemi sadece bugünkü hükümete yüklemek bizi doğru bir yöne götürmeyecektir. Toplum olarak bilimin yol göstericiliğine olan inancımızı yitirmeyerek, bilim insanlarının serbest çalışmalarına olanak veren, daha modern bir yaklaşım içinde olmalıyız. 2000’li yıllara girildiğinde Türkiye’nin Ar-Ge çalışmalarına ayırdığı bütçe (devlet ve özel sektör birlikte) gayrı safi milli hasılanın (GSMH) %0.46’sı civarındayken, bugün halen %0.96 civarındadır (KDV ve gümrük vergileri bu orana dahil). Yani yıllık artış oranı 20 yılda ortalama %3.5 civarındadır. Bunun anlamı, bugünkü artış hızıyla ayrılan bütçedeki payı ikiye katlamak en az 20 yıl alacaktır. Eğer 2023 hedefini tutturmak gibi bir amacımız varsa, bunu ancak bütçeden Ar-Ge’ye ayrılan payı her sene %25 artırmamız gerekir. OECD ülkelerinin 2020’de Ar-Ge harcamaları ortalaması GSMH’larının %2.4 ‘ü civarındadır. Mevcut ortalama artış hızı ile Türkiye’nin ilk başta 2013, daha sonra 2018 ve şimdilerde de 2023 hedefi olarak gösterilen OECD ortalamasına ulaşması için 25 sene daha gereklidir. Bu arada OECD ülkelerinin Ar-Ge paylarının aynı kalacağını kabul ediyoruz. Yani Türkiye’nin, 2013 yılı için koyduğu hedefe 2045 yılında dahi ulaşması zor. Şekil 1: Dünya ülkelerinin kaliteli yayınlar yapma sıralamasında ilk 40 ülke. Türkiye 39. sırada yılda 65 yayınla yer alırken, nüfusu bizden 15 kez daha az olan Danimarka, Türkiye’den 6 misli daha fazla yayın yapmaktadır. Nüfus olarak bize yakın olan Almanya Türkiye’den 70 misli daha fazla kaliteli yayın yapmaktadır. Kaliteli yayın ne demek? Burada “kaliteli yayın” ne demek, bunun da anlaşılması yerinde olur. Nature Index’e dahil olan 82 derginin listesine ulaşmak isteyenler için gerekli bağlantı aşağıda verilmiştir (https://www.natureindex.com/faq#journals). Bu dergilerde çıkan bilimsel makaleler, Web Of Science’da çıkan tüm yazıların %5’ine karşılık gelirken, toplam atıfların %30’unu almaktadır. Yani diğer doğa bilimleri yayınlarına göre ortalama 6 kez daha fazla ilgi görmektedirler. Hemen belirtelim ki bir makalenin bu Nature Index dergisinde yayınlanmış olmasından şöyle bir anlam çıkartmamak gerekir: “Madem burada yayınlanmış, demek ki önemli ve doğru”. Ancak genel bir değerlendirme yapıldığında Dünyadaki en üst düzeyde araştırma yapanların bu dergileri tercih ettiği çok açık. Bu söylediğime kanıt olarak son yıllarda bu dergilerde yayınlanan ve büyük yankı getiren 3 önemli bilimsel buluştan bahsedeceğim: Higgs bozonunun deneysel gözlemlenmesi Standart model tarafından tanımlanan evrendeki dört kuvvetten üçünü birleştiren teorinin öngördüğü parçacıklardan birisi de Higgs bozonudur. Bu parçacığın varlığı teorik olarak 1964 yılında öngörülmüş olsa da, gözlemleyebilmek için önce ABD’de Fermi Laboratuvarı&#8217;nda bir proton hızlandırıcısı (TEVATRON), daha sonra da CERN’de Büyük Hadron Çarpıştırıcısı (LHC) inşa edilmiştir. Bu konu ile ilgili olan ilk deneysel yayın ilk öngörüden 48 yıl sonra, 2012 yılında Physical Review Letters dergisinde yayınlanmıştır. 2015 yılında yayınlanan bir makale ise 5154 ortak yazar ile dünya rekoru kırmıştır. TEVATRON 6.3 km çevresi ile 1970’li yıllarda hizmete girmiş, LHC ise 27 km&#8217;lik çevresi ile ATLAS ve CMS deneylerine ev sahipliği yapmaktadır ve 2008’de tamamlanabilmiştir. Higgs bozonunu bulabilmek için tam 48 sene ve milyarlarca dolar harcanmış, on binlerce kişi bu misyonu başarıya ulaştırmak için çaba göstermiştir. Bu iki hızlandırıcıdan çıkan kaliteli makale sayısı ilk on yıl içinde 2725 olmuştur. Bu süreç içinde Türkiye CERN’e asosiye üye olmuş ve bunun yararını hemen görmüştür. Boğaziçi Üniversitesi’nin en fazla atıf alan ilk makalesi Higgs bozonu ile ilgili olup Boğaziçi Üniversitesi&#8217;nin toplam 3.87 olan kaliteli makale sayısının 3.35’i bu konuyla ilgili yayınlardır. CERN üyelik seviyesinin bir an önce tam üyeliğe çıkartılması ve Ankara Üniversitesi bünyesinde sürdürülen TARLA elektron hızlandırıcısı projesinin bir an önce bitirilmesi çok yararlı olacaktır. .  Şekil 2: Büyük Hadron Çarpıştırıcısı ATLAS detektörü ve deneyin bir artistik görünüşü Yerçekimi dalgalarının LIGO ile gözlemlenmesi Evrendeki kara deliklerin çarpışması gibi olaylardan kaynaklanan ve yeryüzüne ulaşan yerçekimi dalgalarını görebilmek için inşa edilen ve sürekli olarak geliştirilen LIGO (Laser Interferometer Gravitational Wave Observatory) 2016 yılında, kurulmaya başladıktan tam 22 yıl sonra, ilk gözlemini gerçekleştirdi. Bu gözlem, doğal olarak ilk kez Physical Review Letters’da yayınlandı ve tam 4360 defa atıf aldı. LIGO gözlemevi ABD’de birbirlerine 3.000 km uzaklıktaki iki gözlemevi (Hanford, Washington, ve Livingston, Louisiana) ve İtalya’nın Pisa kentine yakın Virgo detektörlerinden oluşmaktadır. Bu üçlüye 2024 yılında Hindistan ayağı da dahil olacaktır. Bu interferometrik gözlemevleri yerçekimi dalgaları geldiği sırada, uzayın eğilmesinden doğan mesafe değişmesini büyük bir hassasiyetle ölçmek prensibi üzerine kuruludur. Ölçme hassasiyeti o kadar iyileştirilmiştir ki, 4 km uzaklıkta bulunan iki ayna arasındaki mesafe bir protonun genişliğinin on binde biri kadar değişecek olsa bile bunu ölçebilecek düzeye gelmiştir. LIGO gözlem evlerinde son 4 yıl içinde 50’den fazla astronomik gözlem yapılmıştır. Bildiğim kadarı ile LIGO’ya dahil olan hiçbir Türk üniversitesi bulunmamaktadır.  .  Şekil 3: LIGO Livinsgton, Louisiana, ABD, ve titreşimi çok düşük seviyelere indirilmiş aynalardan birisi COVID-19 virüsünün atomik yapısı  COVID-19’un yarattığı kaos tüm dünyayı etkiledi. Herkesin üzerinde birleştiği bir nokta, aşı ve tedavi bulunmadan hayatın normale dönmeyeceği idi. Aşı ve tedavi çalışmalarının tüm aşamalarına burada yer vermek imkansız. Ancak, bu çalışmaların başarılı olabilmesi için bazı temel bilgilerin elimizde olması gerekli. Virüsün genetik sıralaması Şubat 2020’de Nature dergisinde yayınlandıktan sonra atomik yapısını çözmek için bir yarış başladı. Bunun için elimizdeki olanaklar “soğutmalı-elektron-mikroskobu (Cryo-EM), sinkrotron x-ışınları kırınımı (XRD), ve sinkrotron x-ışını küçük açı saçılması (SAXS) yöntemleridir. Bunlara ek olarak, CHARMM-gibi makromolekül yapısını simülasyon yolu ile elde eden ve COVID-19 virüsü ile üzerine yapıştığı hücre duvarının o andaki yapısını hesaplayabilen bir süper bilgisayar, bu konuda tecrübeli araştırmacılar grubu ve yazılıma öncülük edecek bilişimcilerin birlikte çalışmaları gerekecektir. Ortaya çıkışından şu ana kadar geçen 6 ay içinde Protein Veri Bankasına teslim edilen COVID-19 ile ilgili atomik yapı çalışmaları 289 tane olmuştur. Buraya Türkiye’den bir katkı beklememek gerekir, çünkü, bildiğim kadarı ile Türkiye’de şu anda protein yapısı çözmek için aktif olan bir tek merkez bulunmamaktadır. Hiçbiri ülkemizden çıkamazdı Yukarıda verdiğimiz üç örneğin ortak bir yanı var: Bu gruptaki binlerce bilimsel yayından hiç birisi Türkiye’den çıkamazdı. Çünkü ne elektron, ne proton hızlandırıcımız var, ne LIGO interferometremiz var, ne de x-ışını üreten bir elektron hızlandırıcımız var. Protein yapılarını çözecek bir Soğutmalı Elektron Mikroskop bile var mıdır, bilmiyorum. Okuyucunun merakını gidermek için bu türden tesislerin 4. veya 5. kuşak makineler olduğunu belirtmek gerek. Bu tesisler 1930’lu yıllardan beri geliştirilmektedir. Maliyetlerinin milyarlarca dolar ile ifade edilmesinin ötesinde, on binlerce mühendis, bilim insanı, üst düzey teknisyen, bilgisayarcı, ve bürokratın kesintisiz olarak çalışmalarının sonunda ortaya çıkmış olduklarını unutmamak gerekli. Böyle olunca da, oyuna seyirci kalmaktan başka bir şey elimizden gelmiyor. Oynamak isteyenler ise tasını tarağını toplayıp yurt dışına gidiyor. İşin ilginç yanı, Türkiye, Ürdün’de kurulan SESAME tesisinde böylesine bir düzeneği kurabilecek ve buna öncülük edebilecek durumdadır. SESAME şu anda bu konuda yatırım ve öncülük yapacak bir ülke aramaktadır. Bu konu, Türkiye’nin üyelik sürecini başarı ile götüren TAEK yetkililerine sunulmuştur. Bir an önce bir çalıştay düzenleyerek ve kaynak aktararak birkaç yıl içinde uluslararası planda protein yapılarının çözülmesi konularında oyuncu olabilmek mümkündür. .  Şekil 4: COVID-19 virüsünün atomik düzeyde çözümlenmiş yapısı, bu tür çalışmaların yapıldığı Soğutmalı Elektron Mikroskopu, ve Advanced Photon Source, Argonne Ulusal Laboratuvarı, Argonne, Illinois, ABD. Yine CoVid-19 çalışmalarında öne çıkan ve İngiltere’nin Oxford şehrinde bulunan DIAMOND x-ışını sinkrotron kaynağı. Dünya üniversiteleri arasında yayın açısından neredeyiz? Şu anda dünyada her ülke kendi bilimsel üretkenliğini ölçmek için değişik yöntemler kullanıyor. Evrensel diyebileceğimiz bir ölçer yok gibi. Böyle bir ölçer (metrik) olmadığı için ben en kaliteli diyebileceğimiz yayınları göz önüne alan Nature Index’i kullanmayı tercih ettim. Burada kalite ile kastedilen &#8216;dergi etki faktörünün&#8217; yüksek olduğu dergilerde çıkan bilimsel makalelerden söz ediyoruz. Bu yöntemin eksik yanları tartışılabilir, ancak yerine daha iyi bir yöntem konmadıkça elimizdeki güvenilir yöntemi kullanmak durumundayız. Dergi etki faktörünün en yüksek olduğu 82 bilimsel dergi, yılda yaklaşık 60,000 civarında makale basıyorlar. Bu yayınlar içinde Nature ve Science dergileri, etki faktörü 43 ve 41 puanla en yukarıda yer alan iki dergi. 1869’dan beri Ingiltere’de yayınlanan Nature dergisini ayda 3 milyon kişi okumaktadır. Nature Index, 2015 yılından beri her an güncellenen bir sisteme dönüşmüş olup, son 12 ayın verilerine bakmak mümkündür. Diğer bir endeks: Kullanacağımız bir başka endeks ise Ingiltere tabanlı “QS-index: Quacquarelli Symonds“ endeksi. Daha önceleri Times Higher Education (THE) olarak bilinen bu endeksten Son 5 yılda Türkiye üniversitelerinin gelişimini izleyebiliriz. QS endeksi 6 değişik kriteri bir araya getirerek sonuca ulaşıyor: Akademik araştırma (%40), Fakülte elemanı/ögrenci oranı (%20), öğretim elemanı başına yayınlara yapılan atıf sayısı (%20), kurumsal itibar (%10), uluslararası öğrenci sayısı (%5), ve uluslararası öğretim elemanı sayısı (%5). İlk 400’de üniversitemiz yok: QS-endeksine göre Türkiye’nin ilk 400 içine girebilen maalesef hiçbir üniversitesi yoktur. 2017 yılında ilk 500’e girebilen 5 üniversite varken, 2020’de sadece bir tek üniversite ilk 500 içinde yer alabilmiştir. Yani son 4 yılda ne yapıyorsak bir işe yaramadığı gibi, tam tersi sonuçlar doğurmuştur. Bunu şekil 5’te görebiliriz. Bu demek değildir ki Türkiye bu durumu düzeltmek için çaba göstermiyor. TÜBİTAK tarafından başlatılan ve kaliteli genç akademik personeli Türkiye’ye çekmeyi amaçlayan 2232 programı çerçevesinde 2019 yılı içersinde 127 genç bilim insanı geriye dönmüştür. Bu program aynı kararlılıkla devam edebilecek mi? Doların TL karşısındaki değeri arttıkça program cazibesini koruyabilecek mi? Gelenlerin memnuniyet ve kalıcılık kararlılığı nedir? 2232 benzeri programlar daha geniş bilimsel alanları kapsayıcı bir şekilde büyütülebilir mi? Bütün bunlar henüz cevapsız sorular. Üniversitelerin eksikliği ne? Gelelim üniversitelerin durumuna. Türkiye’de ilk 10 üniversite son yıllarda hemen hemen değişmiyor: Bilkent, Koç, ODTÜ, İTÜ, Sabancı, Boğaziçi, Ankara, Hacettepe, Istanbul ve İYT. Bizi düşündüren ise bu üniversitelerin dünya sıralamasındaki yerleri. Kaliteli yayınları kıstas alarak baktığımızda en iyi durumda olan Bilkent’in dünya sıralamasında son 5 yıl içinde 411’den 551. sıraya gerilediğini görüyoruz. Özelikle UNAM ve Nanoteknoloji araştırma merkezleri ile önemli bir atılım yapan bu kurum bile, dünya ile yarışta öne doğru bir atılım yapamamıştır. Bu araştırma enstitülerinin örnek kurumlar olduğunu ve çok da iyi çalıştıklarını, çok yetenekli bilim insanlarına ev sahipliği yaptıklarını yakınen biliyoruz. Yayın sayılarında önemli artışlar kaydettikleri de doğru bir gözlem olacaktır. Ancak, bu gelişmeleri dünyanın diğer ülkeleri ile kıyasladığımızda bir tek üniversitenin kendi başına baş edemeyeceği bazı eksiklikler olduğunu anlıyoruz. Peki nedir bu eksiklik? Bu güzide üniversitenin, tüm değerli ve çalışkan hocalarına, İngilizce bilen kuvvetli öğrencilerine ve tüm yeni araştırma laboratuvarlarına rağmen tek başına yapamadığı ilerlemenin temel nedenleri nelerdir? Bu konuya birkaç ilginç gözlemden sonra değineceğim, ancak yazımın başında verdiğim 3 örneği hatırlayalım. 2017 yılında Türkiye’den 5 üniversite (Bilkent-Koç-ODTÜ-Sabancı-Boğaziçi) ilk 500 listesine girerken, 2020’ye geldiğimizde sadece Koç Üniversitesi&#8217;nin listede kaldığını görüyoruz. Yani son 4-5 yılda ileri değil, geriye gitmişiz. Türkiye’nin TÜBİTAK aracılığı ile açıkladığı hedeflerden birisi de ilk 100 veya 200 üniversite içine birden fazla üniversiteyi yerleştirmektir. Bunun gerçekleşmesi için araştırma yayınlarını kıstas alırsak, Bilkent’in 13 yayından 117 yayına çıkması gereklidir. Aradaki mesafe ilk yüz üniversite ile 9 kat, ilk ikiyüz üniversite ile 5 kat olunca bunun imkansıza yakın olduğunu ve önümüzdeki görülebilir dönemde de böyle kalacağını düşünebiliriz. .  Şekil 5. QS endeksine göre Türkiye’deki ilk sekiz üniversitenin son yıllardaki yerleri. Hepsi birden geriye gitmişler. Bu bilimsel yatırımlar ve bilim yönetimi açısından farklı bir şeyler yapmamız gerektiğini gösteriyor.      Şekil 6. Türkiye ve dünyada bilimsel yayın açısından en başarılı üniversiteler. Dünyadaki ilk on üniversite ile Türkiye’deki ilk on üniversite arasındaki fark yaklaşık 75 misli. Bu mesafeyi önümüzdeki 10 sene içinde kapatmak imkansız olmakla beraber, azaltılması için çok çaba göstermek ve değişik mekanizmaları harekete geçirmek gereklidir. Üniversite dışındaki devlet ve özel sektör kurumlarının uluslararası kaliteli dergilerde yayınları var mı? Türkiye’nin üzerinde çok konuşulmayan, ancak ilginç ve önemli bir eksiği de devlet ve özel sektör araştırma kurumlarının üst düzeyde yayın yapmamaları. Türkiye’den son beş yılda Nature Index dergilerinde özel araştırma şirketleri tarafından yayınlanmış hiç bir yayını yok. Buna karşılık İsviçre’nin sadece ilk iki firması, LaRouche ve Novartis, tüm Türkiye’deki üniversitelerin toplamından daha fazla yayın üretebilmiştir. Index’de Türkiye başlığı altında baktığınızda hiçbir kurum yer almamıştır. Bu gözlem şaşırtıcı olmamakla beraber, önemli bir noktaya parmak basıyor. Türkiye’nin kalkınma planları incelenirse, görülecektir ki, Ar-Ge’ye ayrılan payın yarısından fazlasının özel sektörden geleceği varsayılmaktadır. Bunun gerçekçi olmadığını, özel sektör şirketleri içinde uluslararası düzeyde yayın yapan bir kaç şirketin bile bulunmaması ile anlıyoruz. O nedenle, ne yazık ki Türkiye kendisine koyduğu hedeflere ulaşacak alt yapıdan bu açıdan da yoksundur. Şekil 7. (sağda) Üniversiteler dışında bilimsel yayın yapan özel şirketler. Kendi araştırma merkezlerini kuran bazı önemli şirketler, üst düzey araştırmacıları çekebilmek için onların bilimsel yayın yapmalarına olanak sağlıyorlar. Neler yapılabilir? Ne yapılması gerekli sorusuna cevap bulabilmek için öncelikle ciddi bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu kabullenmemiz gereklidir. Cumhuriyet tarihimiz boyunca çözülemeyen bir sorunun çözümü sadece politik olamaz. Toplum olarak, yeri gelince bilime saygı duyduğumuzu söylemekle yetinmeyip, bunun gereklerini yerine getirmek gerekir. Yeni yetişen kuşaklara, başarılı geçirecekleri ilk ve orta öğretim olanaklarının sağlanması, üniversitelerin idari ve mali özerk bir yapıya kavuşturulmaları, Ar-Ge harcamalarının her sene katlanarak OECD düzeyine bir an önce ulaştırılması ve günlük yaşantıda bilimsel temele dayanmayan politikaların terk edilmesi gereklidir. Pratik olarak, araştırma alt yapılarının kurulması, geliştirilmesi ve iyileştirilmesi için Türkiye bazı adımlar atmıştır. 2015’te çıkan 6550 sayılı Araştırma Alt Yapıları kanunu ile, ve bu sürecin hayata geçirilmesi için belirlenen 10-12 merkez kurulmuştur. Ancak bu merkezlerin bir an önce daha serbest ve esnek bir yönetim yapısına kavuşturulması ve üniversite veya bakanlık yöneticilerinin rollerinin azaltılması ve bütçelerinin mali yıl başında tam olarak verilmesi gereklidir. Türkiye’nin uluslarası düzeyde özgün araştırma alt yapıları için gerekli yatırım planını belirlemesi ve hayata geçirmesi gereklidir. Her yıl TÜBİTAK tarafından düzenlenen Yurt Dışı Bilim İnsanları Kurultayı&#8217;nın sonuçlarını iş planına çevirecek ve bunu bir takvime bağlayacak bir sekreteryanın kurulması yararlı olacaktır. Bunun için önümüzde Avrupa Birliği&#8217;nin uyguladığı şablona bakmak ve bu temel yatırımlar arasından bizim için öncelikli olanları hayata geçirmek ve en önemlisi de Avrupa’daki merkezlere bir an önce yatırımcı üye olmak gereklidir. Dr. Esen Ercan Alp / Argonne Distinguished Fellow, Argonne National Laboratory ve SESAME Uluslararası Bilimsel Danışma Komitesi Başkanı / eea@anl.gov</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/turkiye-ve-bilimsel-arastirma-kitligi">Türkiye ve bilimsel araştırma kıtlığı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de birçok değerli bilim insanı olduğunu hepimiz biliyoruz. Hemen her konuda Dünyadaki gelişmeleri izleyebilen ve orijinal katkıda bulunan araştırmacı hocalar var. Toplum olarak zaman zaman bu kişileri tanıma fırsatını da buluyoruz. Peki o halde, neden yüksek düzeyde bilim üretimine gelince zorluklarla karşılaşıyoruz?</p>
<p>QS-endeksine göre Türkiye’nin ilk 400 içine girebilen maalesef hiçbir üniversitesi yoktur. 2017 yılında ilk 500’e girebilen 5 üniversite varken, 2020’de sadece bir tek üniversite ilk 500 içinde yer alabilmiştir. Yani son 4 yılda ne yapıyorsak bir işe yaramadığı gibi, tam tersi sonuçlar doğurmuştur. Üniversitelerimizin eksiklikleri nedir?</p>
<p><strong>Bu yazıda çok kısıtlı bir mercekten bakıp aşağıdaki sorulara cevap arayacağız:</strong></p>
<p><span lang="de-DE">*Kaliteli yayınlardaTürkiye’nin payı neden az?</span></p>
<p><span lang="de-DE">*Dünya üniversiteleri arasında kaliteli yayın sayısı açısından neredeyiz?</span></p>
<p><span lang="de-DE">*Üniversite dışındaki devlet ve özel sektör kurumlarının uluslararası kaliteli dergilerde yayınları var mı?</span></p>
<p><strong><span lang="de-DE">Neler yapılabilir? </span></strong></p>
<p><span lang="de-DE">Yazımızın başında belirtmekte yarar var: Bu tür yayın değerlendirme çalışmalarını aslında sürekli olarak TÜBİTAK, TUBA, YÖK, Bilim Akademisi ve bir üniversitede kurulacak uzmanlık merkezlerinin ortaklaşa yapmaları daha doğru olur. TUBITAK son yıllarda bu konuda hassasiyet gösteriyor. Uluslararası Bilimsel Yayınları Teşvik (UBYT) programı oldukça detaylı bir şekilde yabancı dergilerde çıkan yayınları izleyip teşvik edici programlar geliştiriyor. Ancak, ortada hepimizin bakabileceği, ve gerçekten dünya bilimine yaptığımız katkıyı ölçebileceğimiz bir mekanizma yok. UBYT programını, daha yakından izledikten sonra, başka bir yazımda değinmek isterim. Ben her türlü teşvik sisteminin yararlı olacağına inanıyorum. </span></p>
<p><strong><span lang="de-DE">Kaliteli yayınlarda Türkiye’nin payı neden az?</span></strong></p>
<p>Ekonomisinin büyüklüğü ile ilk 20 devlet arasında giren Türkiye, kaliteli bilimsel yayınlar konusuna gelince Dünyada 39. sırada yer alıyor. Türkiye’nin 1 Ocak-31 Aralık 2019  döneminde yaptığı yayınları ülkeler bazında Şekil 1’de görebilirsiniz. Bu sıralamadan öğrendiğimiz bazı noktalar şöyle özetlenebilir:</p>
<p>Ekonomik büyüklük olarak sıralanan G20 ülkeleri içinde yer alan ülkelerden 16 tanesi, aynı zamanda kaliteli yayınlar listesinde yer alan ilk 20 ülke arasında. G20’ye dahil olup da yayın listesinde ilk 20’de yer alamayan ülkeler Türkiye, Meksika, Endonezya, ve Suudi Arabistan.</p>
<p>Türkiye’nin ilk yirmiye girebilmesi için nüfusu 6 milyona ulaşmayan Danimarka’yı geçmesi lazım. Bunu yapabilmesi için de mevcut kaliteli yayın sayısını 65’ten 387’ye çıkarması gerekli. Aradaki 6 misli olan farkı kapatmak bugünkü sistemle mümkün değil. Üstelik Danimarka’nın şu anda Ar-Ge’ye harcadığı oran Türkiye’nin 3 misli daha fazla. Yani aradaki fark açılıyor, azalmıyor.</p>
<p><strong>ARGE payını ikiye katlamak bile 20 yıl gerekir</strong></p>
<p>100 yıllık Cumhuriyet tarihimizin sonunda buraya geldiğimize göre, problemi sadece bugünkü hükümete yüklemek bizi doğru bir yöne götürmeyecektir. Toplum olarak bilimin yol göstericiliğine olan inancımızı yitirmeyerek, bilim insanlarının serbest çalışmalarına olanak veren, daha modern bir yaklaşım içinde olmalıyız.</p>
<p>2000’li yıllara girildiğinde Türkiye’nin Ar-Ge çalışmalarına ayırdığı bütçe (devlet ve özel sektör birlikte) gayrı safi milli hasılanın (GSMH) %0.46’sı civarındayken, bugün halen %0.96 civarındadır (KDV ve gümrük vergileri bu orana dahil). Yani yıllık artış oranı 20 yılda ortalama %3.5 civarındadır.</p>
<p>Bunun anlamı, bugünkü artış hızıyla ayrılan bütçedeki payı ikiye katlamak en az 20 yıl alacaktır. Eğer 2023 hedefini tutturmak gibi bir amacımız varsa, bunu ancak bütçeden Ar-Ge’ye ayrılan payı her sene %25 artırmamız gerekir. OECD ülkelerinin 2020’de Ar-Ge harcamaları ortalaması GSMH’larının %2.4 ‘ü civarındadır. Mevcut ortalama artış hızı ile Türkiye’nin ilk başta 2013, daha sonra 2018 ve şimdilerde de 2023 hedefi olarak gösterilen OECD ortalamasına ulaşması için 25 sene daha gereklidir. Bu arada OECD ülkelerinin Ar-Ge paylarının aynı kalacağını kabul ediyoruz. <strong>Yani Türkiye’nin, 2013 yılı için koyduğu hedefe 2045 yılında dahi ulaşması zor.</strong></p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-29547" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y1-1.png" alt="" width="1992" height="940" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y1-1.png 1992w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y1-1-300x142.png 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y1-1-1024x483.png 1024w" sizes="(max-width: 1992px) 100vw, 1992px" /></p>
<p>Şekil 1: Dünya ülkelerinin kaliteli yayınlar yapma sıralamasında ilk 40 ülke. Türkiye 39. sırada yılda 65 yayınla yer alırken, nüfusu bizden 15 kez daha az olan Danimarka, Türkiye’den 6 misli daha fazla yayın yapmaktadır. Nüfus olarak bize yakın olan Almanya Türkiye’den 70 misli daha fazla kaliteli yayın yapmaktadır.</p>
<p><strong>Kaliteli yayın ne demek?</strong></p>
<p>Burada “kaliteli yayın” ne demek, bunun da anlaşılması yerinde olur. Nature Index’e dahil olan 82 derginin listesine ulaşmak isteyenler için gerekli bağlantı aşağıda verilmiştir (<a href="https://www.natureindex.com/faq#journals">https://www.natureindex.com/faq#journals</a>). Bu dergilerde çıkan bilimsel makaleler, Web Of Science’da çıkan tüm yazıların %5’ine karşılık gelirken, toplam atıfların %30’unu almaktadır. Yani diğer doğa bilimleri yayınlarına göre ortalama 6 kez daha fazla ilgi görmektedirler.</p>
<p>Hemen belirtelim ki bir makalenin bu Nature Index dergisinde yayınlanmış olmasından şöyle bir anlam çıkartmamak gerekir: “Madem burada yayınlanmış, demek ki önemli ve doğru”. Ancak genel bir değerlendirme yapıldığında Dünyadaki en üst düzeyde araştırma yapanların bu dergileri tercih ettiği çok açık. Bu söylediğime kanıt olarak son yıllarda bu dergilerde yayınlanan ve büyük yankı getiren 3 önemli bilimsel buluştan bahsedeceğim:</p>
<p><strong><span lang="tr-TR">Higgs bozonunun deneysel gözlemlenmesi</span></strong></p>
<p><span lang="tr-TR">Standart model tarafından tanımlanan evrendeki dört kuvvetten üçünü birleştiren teorinin öngördüğü parçacıklardan birisi de Higgs bozonudur. Bu parçacığın varlığı teorik olarak 1964 yılında öngörülmüş olsa da, gözlemleyebilmek için önce ABD’de Fermi Laboratuvarı&#8217;nda bir proton hızlandırıcısı (TEVATRON), daha sonra da CERN’de Büyük Hadron Çarpıştırıcısı (LHC) inşa edilmiştir. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Bu konu ile ilgili olan ilk deneysel yayın ilk öngörüden 48 yıl sonra, 2012 yılında Physical Review Letters dergisinde yayınlanmıştır. 2015 yılında yayınlanan bir makale ise 5154 ortak yazar ile dünya rekoru kırmıştır. TEVATRON 6.3 km çevresi ile 1970’li yıllarda hizmete girmiş, LHC ise 27 km&#8217;lik çevresi ile ATLAS ve CMS deneylerine ev sahipliği yapmaktadır ve 2008’de tamamlanabilmiştir. Higgs bozonunu bulabilmek için tam 48 sene ve milyarlarca dolar harcanmış, on binlerce kişi bu misyonu başarıya ulaştırmak için çaba göstermiştir. Bu iki hızlandırıcıdan çıkan kaliteli makale sayısı ilk on yıl içinde 2725 olmuştur. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Bu süreç içinde Türkiye CERN’e asosiye üye olmuş ve bunun yararını hemen görmüştür. Boğaziçi Üniversitesi’nin en fazla atıf alan ilk makalesi Higgs bozonu ile ilgili olup Boğaziçi Üniversitesi&#8217;nin toplam 3.87 olan kaliteli makale sayısının 3.35’i bu konuyla ilgili yayınlardır. CERN üyelik seviyesinin bir an önce tam üyeliğe çıkartılması ve Ankara Üniversitesi bünyesinde sürdürülen TARLA elektron hızlandırıcısı projesinin bir an önce bitirilmesi çok yararlı olacaktır.</span></p>
<p><img decoding="async" class="alignnone wp-image-29548 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y2-300x201.jpg" alt="" width="300" height="201" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y2-300x201.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y2.jpg 550w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" />. <img decoding="async" class="alignnone wp-image-29549 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y3-1-300x155.jpg" alt="" width="300" height="155" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y3-1-300x155.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y3-1.jpg 699w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Şekil 2: Büyük Hadron Çarpıştırıcısı ATLAS detektörü ve deneyin bir artistik görünüşü</p>
<p><strong><span lang="tr-TR">Yerçekimi dalgalarının LIGO ile gözlemlenmesi</span></strong></p>
<p><span lang="tr-TR">Evrendeki kara deliklerin çarpışması gibi olaylardan kaynaklanan ve yeryüzüne ulaşan yerçekimi dalgalarını görebilmek için inşa edilen ve sürekli olarak geliştirilen LIGO (Laser Interferometer Gravitational Wave Observatory) 2016 yılında, kurulmaya başladıktan tam 22 yıl sonra, ilk gözlemini gerçekleştirdi. Bu gözlem, doğal olarak ilk kez Physical Review Letters’da yayınlandı ve tam 4360 defa atıf aldı.</span></p>
<p><span lang="tr-TR">LIGO gözlemevi ABD’de birbirlerine 3.000 km uzaklıktaki iki gözlemevi (Hanford, Washington, ve Livingston, Louisiana) ve İtalya’nın Pisa kentin</span><span lang="tr-TR">e yakın Virgo detektörlerinden oluşmaktadır. Bu üçlüye 2024 yılında Hindistan ayağı da dahil olacaktır. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Bu interferometrik gözlemevleri yerçekimi dalgaları geldiği sırada, uzayın eğilmesinden doğan mesafe değişmesini büyük bir hassasiyetle ölçmek prensibi üzerine kuruludur. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Ölçme hassasiyeti o kadar iyileştirilmiştir ki, 4 km uzaklıkta bulunan iki ayna arasındaki mesafe bir protonun genişliğinin on binde biri kadar değişecek olsa bile bunu ölçebilecek düzeye gelmiştir. LIGO gözlem evlerinde son 4 yıl içinde 50’den fazla astronomik gözlem yapılmıştır. Bildiğim kadarı ile LIGO’ya dahil olan hiçbir Türk üniversitesi bulunma</span><span lang="tr-TR">maktadır. </span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-29550 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y4-1-300x201.jpg" alt="" width="300" height="201" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y4-1-300x201.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y4-1.jpg 664w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" />. <img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-29551 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y5-300x199.jpg" alt="" width="300" height="199" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y5-300x199.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y5.jpg 649w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Şekil 3: LIGO Livinsgton, Louisiana, ABD, ve titreşimi çok düşük seviyelere indirilmiş aynalardan birisi</p>
<p><span lang="tr-TR"><strong>COVID-19 virüsünün atomik yapısı</strong> </span></p>
<p><span lang="tr-TR">COVID-19’un yarattığı kaos tüm dünyayı etkiledi. Herkesin üzerinde birleştiği bir nokta, aşı ve tedavi bulunmadan hayatın normale dönmeyeceği idi. Aşı ve tedavi çalışmalarının tüm aşamalarına burada yer vermek imkansız. Ancak, bu çalışmaların başarılı olabilmesi için bazı temel bilgilerin elimizde olması gerekli. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Virüsün genetik sıralaması Şubat 2020’de Nature dergisinde yayınlandıktan sonra atomik yapısını çözmek için bir yarış başladı. Bunun için elimizdeki olanaklar “soğutmalı-elektron-mikroskobu (Cryo-EM), sinkrotron x-ışınları kırınımı (XRD), ve sinkrotron x-ışını küçük açı saçılması (SAXS) yöntemleridir. Bunlara ek olarak, CHARMM-gibi makromolekül yapısını simülasyon yolu ile elde eden ve COVID-19 virüsü ile üzerine yapıştığı hücre duvarının o andaki yapısını hesaplayabilen bir süper bilgisayar, bu konuda tecrübeli araştırmacılar grubu ve yazılıma öncülük edecek bilişimcilerin birlikte çalışmaları gerekecektir. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Ortaya çıkışından şu ana kadar geçen 6 ay içinde Protein Veri Bankasına teslim edilen COVID-19 ile ilgili atomik yapı çalışmaları 289 tane olmuştur. Buraya Türkiye’den bir katkı beklememek gerekir, çünkü, bildiğim kadarı ile Türkiye’de şu anda protein yapısı çözmek için aktif olan bir tek merkez bulunmamaktadır. </span></p>
<p><strong>Hiçbiri ülkemizden çıkamazdı</strong></p>
<p>Yukarıda verdiğimiz üç örneğin ortak bir yanı var: Bu gruptaki binlerce bilimsel yayından hiç birisi Türkiye’den çıkamazdı. Çünkü ne elektron, ne proton hızlandırıcımız var, ne LIGO interferometremiz var, ne de x-ışını üreten bir elektron hızlandırıcımız var. Protein yapılarını çözecek bir Soğutmalı Elektron Mikroskop bile var mıdır, bilmiyorum.</p>
<p>Okuyucunun merakını gidermek için bu türden tesislerin 4. veya 5. kuşak makineler olduğunu belirtmek gerek. Bu tesisler 1930’lu yıllardan beri geliştirilmektedir. Maliyetlerinin milyarlarca dolar ile ifade edilmesinin ötesinde, on binlerce mühendis, bilim insanı, üst düzey teknisyen, bilgisayarcı, ve bürokratın kesintisiz olarak çalışmalarının sonunda ortaya çıkmış olduklarını unutmamak gerekli.</p>
<p><span lang="tr-TR">Böyle olunca da, oyuna seyirci kalmaktan başka bir şey elimizden gelmiyor. Oynamak isteyenler ise tasını tarağını toplayıp yurt dışına gidiyor. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">İşin ilginç yanı, Türkiye, Ürdün’de kurulan SESAME tesisinde böylesine bir düzeneği kurabilecek ve buna öncülük edebilecek durumdadır. SESAME şu anda bu konuda yatırım ve öncülük yapacak bir ülke aramaktadır. Bu konu, Türkiye’nin üyelik sürecini başarı ile götüren TAEK yetkililerine sunulmuştur. Bir an önce bir çalıştay düzenleyerek ve kaynak aktararak birkaç yıl içinde uluslararası planda protein yapılarının çözülmesi konularında oyuncu olabilmek mümkündür.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-29552 " src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y6-300x208.jpg" alt="" width="336" height="233" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y6-300x208.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y6.jpg 615w" sizes="auto, (max-width: 336px) 100vw, 336px" />. <img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-29553 " src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y7-225x300.jpg" alt="" width="176" height="235" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y7-225x300.jpg 225w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y7.jpg 442w" sizes="auto, (max-width: 176px) 100vw, 176px" /></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-29555 " src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y9-1-300x143.jpg" alt="" width="348" height="166" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y9-1-300x143.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y9-1.jpg 697w" sizes="auto, (max-width: 348px) 100vw, 348px" /> <img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-29556 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y8-1-300x169.jpg" alt="" width="300" height="169" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y8-1-300x169.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y8-1.jpg 619w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Şekil 4: COVID-19 virüsünün atomik düzeyde çözümlenmiş yapısı, bu tür çalışmaların yapıldığı Soğutmalı Elektron Mikroskopu, ve Advanced Photon Source, Argonne Ulusal Laboratuvarı, Argonne, Illinois, ABD. Yine CoVid-19 çalışmalarında öne çıkan ve İngiltere’nin Oxford şehrinde bulunan DIAMOND x-ışını sinkrotron kaynağı.</p>
<p><strong><span lang="tr-TR">Dünya üniversiteleri arasında yayın açısından neredeyiz?</span></strong></p>
<p><span lang="tr-TR">Şu anda dünyada her ülke kendi bilimsel üretkenliğini ölçmek için değişik yöntemler kullanıyor. Evrensel diyebileceğimiz bir ölçer yok gibi. Böyle bir ölçer (metrik) olmadığı için ben en kaliteli diyebileceğimiz yayınları göz önüne alan Nature Index’i kullanmayı tercih ettim.</span></p>
<p><span lang="tr-TR">Burada kalite ile kastedilen &#8216;dergi etki faktörünün&#8217; yüksek olduğu dergilerde çıkan bilimsel makalelerden söz ediyoruz. Bu yöntemin eksik yanları tartışılabilir, ancak yerine daha iyi bir yöntem konmadıkça elimizdeki güvenilir yöntemi kullanmak durumundayız. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Dergi etki faktörünün en yüksek olduğu 82 bilimsel dergi, yılda yaklaşık 60,000 civarında makale basıyorlar. Bu yayınlar içinde Nature ve Science dergileri, etki faktörü 43 ve 41 puanla en yukarıda yer alan iki dergi. </span><span lang="de-DE">1869’dan beri Ingiltere’de yayınlanan Nature dergisini ayda 3 milyon kişi okumaktadır. Nature Index, 2015 yılından beri her an güncellenen bir sisteme dönüşmüş olup, son 12 ayın verilerine bakmak mümkündür. </span></p>
<p><span lang="de-DE">Diğer bir endeks: Kullanacağımız bir başka endeks ise Ingiltere tabanlı “QS-index: Quacquarelli Symonds“ endeksi. </span>Daha önceleri Times Higher Education (THE) olarak bilinen bu endeksten</p>
<p>Son 5 yılda Türkiye üniversitelerinin gelişimini izleyebiliriz. QS endeksi 6 değişik kriteri bir araya getirerek sonuca ulaşıyor: Akademik araştırma (%40), Fakülte elemanı/ögrenci oranı (%20), öğretim elemanı başına yayınlara yapılan atıf sayısı (%20), kurumsal itibar (%10), uluslararası öğrenci sayısı (%5), ve uluslararası öğretim elemanı sayısı (%5).</p>
<p>İlk 400’de üniversitemiz yok: QS-endeksine göre Türkiye’nin ilk 400 içine girebilen maalesef hiçbir üniversitesi yoktur. 2017 yılında ilk 500’e girebilen 5 üniversite varken, 2020’de sadece bir tek üniversite ilk 500 içinde yer alabilmiştir. Yani son 4 yılda ne yapıyorsak bir işe yaramadığı gibi, tam tersi sonuçlar doğurmuştur. Bunu şekil 5’te görebiliriz.</p>
<p>Bu demek değildir ki Türkiye bu durumu düzeltmek için çaba göstermiyor. TÜBİTAK tarafından başlatılan ve kaliteli genç akademik personeli Türkiye’ye çekmeyi amaçlayan 2232 programı çerçevesinde 2019 yılı içersinde 127 genç bilim insanı geriye dönmüştür. Bu program aynı kararlılıkla devam edebilecek mi? Doların TL karşısındaki değeri arttıkça program cazibesini koruyabilecek mi? Gelenlerin memnuniyet ve kalıcılık kararlılığı nedir? 2232 benzeri programlar daha geniş bilimsel alanları kapsayıcı bir şekilde büyütülebilir mi? Bütün bunlar henüz cevapsız sorular.</p>
<p><strong>Üniversitelerin eksikliği ne?</strong></p>
<p>Gelelim üniversitelerin durumuna. Türkiye’de ilk 10 üniversite son yıllarda hemen hemen değişmiyor: Bilkent, Koç, ODTÜ, İTÜ, Sabancı, Boğaziçi, Ankara, Hacettepe, Istanbul ve İYT. Bizi düşündüren ise bu üniversitelerin dünya sıralamasındaki yerleri. Kaliteli yayınları kıstas alarak baktığımızda en iyi durumda olan Bilkent’in dünya sıralamasında son 5 yıl içinde 411’den 551. sıraya gerilediğini görüyoruz. Özelikle UNAM ve Nanoteknoloji araştırma merkezleri ile önemli bir atılım yapan bu kurum bile, dünya ile yarışta öne doğru bir atılım yapamamıştır.</p>
<p>Bu araştırma enstitülerinin örnek kurumlar olduğunu ve çok da iyi çalıştıklarını, çok yetenekli bilim insanlarına ev sahipliği yaptıklarını yakınen biliyoruz. Yayın sayılarında önemli artışlar kaydettikleri de doğru bir gözlem olacaktır.</p>
<p>Ancak, bu gelişmeleri dünyanın diğer ülkeleri ile kıyasladığımızda bir tek üniversitenin kendi başına baş edemeyeceği bazı eksiklikler olduğunu anlıyoruz. Peki nedir bu eksiklik? Bu güzide üniversitenin, tüm değerli ve çalışkan hocalarına, İngilizce bilen kuvvetli öğrencilerine ve tüm yeni araştırma laboratuvarlarına rağmen tek başına yapamadığı ilerlemenin temel nedenleri nelerdir? Bu konuya birkaç ilginç gözlemden sonra değineceğim, ancak yazımın başında verdiğim 3 örneği hatırlayalım.</p>
<p>2017 yılında Türkiye’den 5 üniversite (Bilkent-Koç-ODTÜ-Sabancı-Boğaziçi) ilk 500 listesine girerken, 2020’ye geldiğimizde sadece Koç Üniversitesi&#8217;nin listede kaldığını görüyoruz. Yani son 4-5 yılda ileri değil, geriye gitmişiz.</p>
<p>Türkiye’nin TÜBİTAK aracılığı ile açıkladığı hedeflerden birisi de ilk 100 veya 200 üniversite içine birden fazla üniversiteyi yerleştirmektir. Bunun gerçekleşmesi için araştırma yayınlarını kıstas alırsak, Bilkent’in 13 yayından 117 yayına çıkması gereklidir. Aradaki mesafe ilk yüz üniversite ile 9 kat, ilk ikiyüz üniversite ile 5 kat olunca bunun imkansıza yakın olduğunu ve önümüzdeki görülebilir dönemde de böyle kalacağını düşünebiliriz.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-29557" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y10-1-300x191.png" alt="" width="500" height="319" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y10-1-300x191.png 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y10-1-1024x653.png 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y10-1.png 1188w" sizes="auto, (max-width: 500px) 100vw, 500px" />. <img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-29558" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y11-1-300x191.png" alt="" width="500" height="319" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y11-1-300x191.png 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y11-1-1024x653.png 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y11-1.png 1188w" sizes="auto, (max-width: 500px) 100vw, 500px" /></p>
<p><span lang="fr-FR">Şekil 5. QS endeksine göre Türkiye’deki ilk sekiz üniversitenin son yıllardaki yerleri. Hepsi birden geriye gitmişler. Bu bilimsel yatırımlar ve bilim yönetimi açısından farklı bir şeyler yapmamız gerektiğini gösteriyor.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-29559" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y12-300x102.png" alt="" width="500" height="171" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y12-300x102.png 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y12-1024x349.png 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y12.png 1266w" sizes="auto, (max-width: 500px) 100vw, 500px" />    <img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-29560" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y13-300x96.png" alt="" width="500" height="161" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y13-300x96.png 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y13-1024x329.png 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y13.png 1208w" sizes="auto, (max-width: 500px) 100vw, 500px" /></p>
<p>Şekil 6. Türkiye ve dünyada bilimsel yayın açısından en başarılı üniversiteler. Dünyadaki ilk on üniversite ile Türkiye’deki ilk on üniversite arasındaki fark yaklaşık 75 misli. Bu mesafeyi önümüzdeki 10 sene içinde kapatmak imkansız olmakla beraber, azaltılması için çok çaba göstermek ve değişik mekanizmaları harekete geçirmek gereklidir.</p>
<p><strong>Üniversite dışındaki devlet ve özel sektör kurumlarının uluslararası kaliteli dergilerde yayınları var mı?</strong></p>
<p>Türkiye’nin üzerinde çok konuşulmayan, ancak ilginç ve önemli bir eksiği de devlet ve özel sektör araştırma kurumlarının üst düzeyde yayın yapmamaları. Türkiye’den son beş yılda Nature Index dergilerinde özel araştırma şirketleri tarafından yayınlanmış hiç bir yayını yok. Buna karşılık İsviçre’nin sadece ilk iki firması, LaRouche ve Novartis, tüm Türkiye’deki üniversitelerin toplamından daha fazla yayın üretebilmiştir. Index’de Türkiye başlığı altında baktığınızda hiçbir kurum yer almamıştır.</p>
<p>Bu gözlem şaşırtıcı olmamakla beraber, önemli bir noktaya parmak basıyor. Türkiye’nin kalkınma planları incelenirse, görülecektir ki, Ar-Ge’ye ayrılan payın yarısından fazlasının özel sektörden geleceği varsayılmaktadır. Bunun gerçekçi olmadığını, özel sektör şirketleri içinde uluslararası düzeyde yayın yapan bir kaç şirketin bile bulunmaması ile anlıyoruz. O nedenle, ne yazık ki Türkiye kendisine koyduğu hedeflere ulaşacak alt yapıdan bu açıdan da yoksundur.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-29561" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y14-1-300x118.png" alt="" width="500" height="197" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y14-1-300x118.png 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y14-1-1024x403.png 1024w" sizes="auto, (max-width: 500px) 100vw, 500px" /></p>
<p>Şekil 7. (sağda) Üniversiteler dışında bilimsel yayın yapan özel şirketler. Kendi araştırma merkezlerini kuran bazı önemli şirketler, üst düzey araştırmacıları çekebilmek için onların bilimsel yayın yapmalarına olanak sağlıyorlar.</p>
<p><span lang="de-DE"><strong>Neler yapılabilir?</strong> </span></p>
<p><span lang="de-DE">Ne yapılması gerekli sorusuna cevap bulabilmek için öncelikle ciddi bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu kabullenmemiz gereklidir. Cumhuriyet tarihimiz boyunca çözülemeyen bir sorunun çözümü sadece politik olamaz. Toplum olarak, yeri gelince bilime saygı duyduğumuzu söylemekle yetinmeyip, bunun gereklerini yerine getirmek gerekir. Yeni yetişen kuşaklara, başarılı geçirecekleri ilk ve orta öğretim olanaklarının sağlanması, üniversitelerin idari ve mali özerk bir yapıya kavuşturulmaları, Ar-Ge harcamalarının her sene katlanarak OECD düzeyine bir an önce ulaştırılması ve günlük yaşantıda bilimsel temele dayanmayan politikaların terk edilmesi gereklidir. </span></p>
<p><span lang="de-DE">Pratik olarak, araştırma alt yapılarının kurulması, geliştirilmesi ve iyileştirilmesi için Türkiye bazı adımlar atmıştır. 2015’te çıkan 6550 sayılı Araştırma Alt Yapıları kanunu ile, ve bu sürecin hayata geçirilmesi için belirlenen 10-12 merkez kurulmuştur. Ancak bu merkezlerin bir an önce daha serbest ve esnek bir yönetim yapısına kavuşturulması ve üniversite veya bakanlık yöneticilerinin rollerinin azaltılması ve bütçelerinin mali yıl başında tam olarak verilmesi gereklidir. Türkiye’nin uluslarası düzeyde özgün araştırma alt yapıları için gerekli yatırım planını belirlemesi ve hayata geçirmesi gereklidir. </span></p>
<p><span lang="de-DE">Her yıl TÜBİTAK tarafından düzenlenen Yurt Dışı Bilim İnsanları Kurultayı&#8217;nın sonuçlarını iş planına çevirecek ve bunu bir takvime bağlayacak bir sekreteryanın kurulması yararlı olacaktır. Bunun için önümüzde Avrupa Birliği&#8217;nin uyguladığı şablona bakmak ve bu temel yatırımlar arasından bizim için öncelikli olanları hayata geçirmek ve en önemlisi de Avrupa’daki merkezlere bir an önce yatırımcı üye olmak gereklidir.</span></p>
<p><strong><span lang="de-DE">Dr. Esen Ercan Alp / </span>Argonne Distinguished Fellow, Argonne National Laboratory</strong></p>
<p><strong><span lang="de-DE">ve </span><span lang="de-DE">SESAME Uluslararası Bilimsel Danışma Komitesi Başkanı / </span><a href="mailto:eea@anl.gov">eea@anl.gov</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/turkiye-ve-bilimsel-arastirma-kitligi">Türkiye ve bilimsel araştırma kıtlığı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29544</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Atatürk&#8217;ün eğitim kıvılcımlarından, Cumhuriyet&#8217;in aydınlanma öncülerine&#8230;</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/ataturkun-egitim-kivilcimlarindan-cumhuriyetin-aydinlanma-onculerine</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 May 2023 21:06:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[alev]]></category>
		<category><![CDATA[aydınlanma]]></category>
		<category><![CDATA[cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[gençler]]></category>
		<category><![CDATA[kıvılcım]]></category>
		<category><![CDATA[mustafa kemal atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[TC]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29519</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Sizi birer kıvılcım olarak gönderiyoruz. Gür alevler halinde geri dönmelisiniz!&#8221; &#8211; Gazi Mustafa Kemal Atatürk 1923-1945 yılları arasında öğrenim amacıyla yurt dışına gönderilen kıvılcımlar, Atatürk’ün ifadesiyle ülkeye birer alev olarak döndüler ve Genç Cumhuriyet&#8217;in kalkınma hamlesine yön verdiler. Cumhuriyetimizin 100. yılı onuruna başlattığımız “Cumhuriyet&#8217;in Aydınlanma Öncüleri” adlı projede, 400’ü aşkın kıvılcımla ilgili bilgiye arşivlerden ulaştık ve ikinci yüzyıldaki eğitim ve kalkınma politikalarına ışık tutması umuduyla bir araya getirdik. Bundan yüzyıl önce büyük emek ve fedakarlıklarla kurulan Türkiye, bu yıl 100. yılını kutluyor ve kaotik bir hızla değişen dünyanın dişlileri arasında kendi pozisyonunu belirlemeye çalışıyor. Çağdaş, refah düzeyi yüksek ve geleceğe umutla bakan insanlarla dolu bir ülkeye nasıl sahip olunabileceği konusunda, genç cumhuriyetin ilk dönemleri ile günümüz arasında bir kıyas yaptığımızda, ülkenin aydın gençlerinin ve sorumlu yöneticilerinin önceliğinin hep aynı kaldığını görüyoruz: Eğitim. “Yedi düvele” karşı askeri ve siyasi mücadele verdiğimiz bir dönemde eğitim bir yandan da, devletin kurucu ve yöneticilerinin gerçekten en büyük önceliği idi. Sakarya Meydan Muharebesi’nin yaklaşık 1 ay öncesinde, henüz Kütahya-Eskişehir Muharebeleri sürerken, 15 Temmuz 1921’de Ankara’da toplanan Maarif Kongresi’nde, savaştan başarıyla çıkıp çıkamayacağı henüz belli olmayan genç cumhuriyetin, gelecek kuşaklar için uygulayacağı eğitim politikaları tartışılmaya başlanmıştı bile. Yurt dışına öğrenci gönderme politikası Türkiye Cumhuriyeti’nin yetişmiş insan gücü ile ilgili eksikliklerinin tespiti ve olası çözüm önerilerinin sunulması için yurt dışından getirilen uzmanlar, ülkenin kalkınma sürecinde görev alabilecek uzman kadroların yetiştirilmesi için yurt dışına öğrenci gönderilmesi gerektiğini vurgulamışlardı. Erken Cumhuriyet döneminin genç Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati Bey; “Her sahada mütehassıs ve malumatlı gençlere muhtacız. Bundan sarf-ı nazar edemeyiz; mekteplerimize kıymetli muallim bulmak için gençlerimizi kabil olduğu kadar fazla Avrupa’da tahsil ettirmek ihtiyacında olduğumuza şüphe yoktur” sözleriyle yurt dışına öğrenci gönderme politikasına olan inancını açıkça ifade etmişti. Yurt dışına öğrenci gönderimine özel kanunun çıktığı 1929 yılına kadarki süreçte birçok farklı branştan çok sayıda öğrenci ve çalışan, öğrenim görmeleri amacıyla Avrupa’nın farklı ülkelerine gönderildi. Yine Cumhuriyet öncesinde, Osmanlı İmparatorluğu tarafından benzer amaçlarla yurt dışına gönderilen öğrencilere de öğrenimlerini sürdürebilmeleri için maddi destek verilmişti. O güne kadar sadece kurumların inisiyatifle yürüyen bu sürecin daha verimli yönetilebilmesi adına, Mustafa Necati döneminde bir kanun tasarısı hazırlandı. Bu kanun tasarısının 1929’da onaylanmasıyla birlikte de öğrencilerin seçim kriterleri, eğitim-öğretim planları, geri dönme şartları, finansal konular ve tarafların karşılıklı sorumlulukları gibi birçok nokta ortaya konmuş oldu. Bahsi geçen bu kanun, 29 Aralık 1928’de meclise sunuldu ancak Mustafa Necati, kanunun uygulamaya konulduğunu ve yurt dışına giden kıvılcımların birer alev halinde geri dönerek modern Türkiye’nin temelini oluşturmak için attıkları adımları göremeden, 1 Ocak 1929’da, henüz 35 yaşındayken aramızdan ayrıldı. Bu genç Cumhuriyet aydınının ardından gözyaşı dökenlerden biri de, bakanlık yetkisini vererek ona duyduğu güveni gösteren Mustafa Kemal Atatürk’tü. Peki, biz neyi hedefliyoruz? Ülkemizin bir asırlık geçmişini incelediğimizde, her alanda bu değerli insanların bıraktığı izlerle karşılaşıyor, onlarla gurur duyuyor ve yaşadıklarından ders çıkarmaya çalışıyoruz. Bu kıvılcımların kim olduklarına ve bugüne kadar neler başardıklarına ışık tuttuğumuz, bir yılı aşkın süredir emek verdiğimiz Cumhuriyet&#8217;in Aydınlanma Öncüleri projemiz meyvelerini vermeye başlıyor. Peki, biz bu proje ile neyi başarmayı amaçlıyoruz? Eğitimin önemine dikkat çekmek: Kalkınmaya ve toplumsal refaha giden yolun eğitimden geçtiği, artık su götürmez bir gerçek. Geçmişte de böyleydi ancak bilgi üretimi daha yavaş ve bilgi edinme yolları günümüze göre daha meşakkatli olduğundan, başkaları tarafından üretilen bilgiyi edinmek bile yer yer yeterli olabiliyordu. Bugün ise bilgi üretimi akıl almaz boyutlarda ve bu bilgiye erişmek çok daha kolay. Günümüzün sorunu da bilginin, eğer o bilginin üreticisi değil sadece tüketicisi iseniz, siz henüz o bilgiyi edinip içselleştiremeden eskiyip güncelliğini yitiriyor olması. Dolayısıyla bilgiyi üreten tarafta olmamız gerektiği aşikâr. Güzel haberse şu: Bunu yapabilmek için elimizde çok güçlü araçlar ve geçmişimizde örnek alınacak çok değerli insanlar var; tabii unutmamak ve heyecanı yitirmemek koşuluyla. Genç Cumhuriyet&#8217;in kuruluş döneminde, zor şartlar altındaki öğrenim faaliyetlerini araştırmak: Kişisel gelişim kitabı okumak mı yoksa erken Cumhuriyet dönemi eğitim faaliyetlerini araştırmak mı? Bizce kesinlikle ikincisi! Bu zor şartlar altında ortaya konan vizyon ve gösterilen cesareti anlamak ve anlatmak, en önemli hedeflerimizden birisi. Kıvılcımların kimlikleri ile akademik çalışmalarını tespit etmek ve tanıtmak: Ülkemiz için geçmişte ortaya konan fedakarlıkları görünür kılmak ve unutturmamak konusunda bu değerli insanlara borçlu olduğumuzu düşünüyoruz. Bu bağlamda kıvılcımların, gerek yurt dışındayken gerekse de yurda döndükten sonra yaptıkları çalışmalara ve yerine getirdikleri görevlere ışık tutmak istiyoruz. Hangi branşlara ağırlık verildiğini analiz etmek: Cumhuriyet&#8217;in ikinci yüzyılını inşa etmek adına ihtiyaç duyduğumuz en önemli becerilerden birisi, erken Cumhuriyet dönemi kadrolarının ülkenin o dönemki ihtiyaçlarını nasıl tespit ettiğini anlamak ve içselleştirmek. Öne çıkan branşlarla Genç Cumhuriyet&#8217;in yükselme sahaları arasında bağ kurmak: Bu ihtiyaçların doğru tespit edilip edilmediğini ve eksiklikler varsa nereden kaynaklandığını anlamanın, diğer taraftan da atılan doğru adımların çeşitli branşlardaki ilerlemeye nasıl katkı sağladığının izini sürmenin, günümüz şartları için işlevsel bir yol haritası oluşturacağına inanıyoruz. Günümüzdeki burslu öğrencilere ve bursiyer adaylarına motivasyon sağlamak: Geçmişte benzer pozisyonlarda bulunduğumuz ya da benzer pozisyonlara aday olduğumuz insanların yaşadıklarını, başardıklarını ve başaramadıklarını, hangi şartlarda ve ruh halleri içerisinde mücadele ettiklerini anlamak, omuzlarımızdaki sorumluluğun ve elimizdeki potansiyel gücün farkına varmamız açısından çok değerli. Kıvılcımlarla ilgili yazılı ve sözlü kaynak üreterek Türk eğitim ve bilim tarihine katkıda bulunmak: Kıvılcımların hikayelerinin tozlu raflarda kalmayıp gelecek kuşaklara aktarımı için elimizden geleni yapacağız. Bilginin kaybolmadığı ve kolay erişilebildiği internet ortamında, arşiv dokümanlarından yola çıkarak üreteceğimiz yazılı ve sözlü kaynaklar ile doğru bilginin görünürlüğünü artıracağız. Bir nesil yetişiyor Bu hedefler ışığında, 17 Haziran Cumartesi günü Berlin Büyükelçiliği’nin ev sahipliğinde, “Bir Nesil Yetişiyor” adlı ilk etkinliğimizi gerçekleştirecek ve araştırma çıktılarımızı sunacağız. Özenle seçtiğimiz konuşmacılarımız, Atatürk’ün askeri zaferlerin ancak eğitim ve iktisat alanında kazanılacak yeni zaferlerle kalıcı olabileceği düşüncesine ve bilim toplumu olmanın önemine değinecekler. DiasporaTürk’ün küratörlüğünde gerçekleşecek olan sergide ise katılımcılar, Kıvılcımlardan bugüne kalan çeşitli kişisel eşyaları inceleme ve Cumhuriyet&#8217;in ilk 20 yılında Türkiye ile Avrupa arasında gerçekleşmiş olan bu kalkınma yolculuğuna bizimle birlikte tanıklık etme fırsatı bulacaklar. Etkinliğimiz eş zamanlı olarak Youtube kanalımızdan da izlenebilecek. Ayrıntıları internet sitemizden ve sosyal medya hesaplarımızdan takip edebilirsiniz. Atatürk’ün bizlere emaneti olan Cumhuriyet&#8217;in 100. yılını yalnızca bir kez tecrübe edeceğiz. Bu sorumlulukla çıktığımız yolda sizin de desteğinizle daha da güçleneceğimizi biliyoruz. Gelin, bu gururu hep birlikte yaşayalım! Cumhuriyet&#8217;in Aydınlanma Öncüleri Projesi adına: Emre Tek &#38; Ayşegül Turan cumhuriyetinaydinlanmaonculeri@gmail.com *Fotoğraf, Ingeborg Böer&#8217;in hususi arşivinden alınmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/ataturkun-egitim-kivilcimlarindan-cumhuriyetin-aydinlanma-onculerine">Atatürk&#8217;ün eğitim kıvılcımlarından, Cumhuriyet&#8217;in aydınlanma öncülerine&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>&#8220;Sizi birer kıvılcım olarak gönderiyoruz. Gür alevler halinde geri dönmelisiniz!&#8221; &#8211; Gazi Mustafa Kemal Atatürk</strong></p>
<p>1923-1945 yılları arasında öğrenim amacıyla yurt dışına gönderilen kıvılcımlar, Atatürk’ün ifadesiyle ülkeye birer alev olarak döndüler ve Genç Cumhuriyet&#8217;in kalkınma hamlesine yön verdiler. Cumhuriyetimizin 100. yılı onuruna başlattığımız “Cumhuriyet&#8217;in Aydınlanma Öncüleri” adlı projede, 400’ü aşkın kıvılcımla ilgili bilgiye arşivlerden ulaştık ve ikinci yüzyıldaki eğitim ve kalkınma politikalarına ışık tutması umuduyla bir araya getirdik.</p>
<p>Bundan yüzyıl önce büyük emek ve fedakarlıklarla kurulan Türkiye, bu yıl 100. yılını kutluyor ve kaotik bir hızla değişen dünyanın dişlileri arasında kendi pozisyonunu belirlemeye çalışıyor. Çağdaş, refah düzeyi yüksek ve geleceğe umutla bakan insanlarla dolu bir ülkeye nasıl sahip olunabileceği konusunda, genç cumhuriyetin ilk dönemleri ile günümüz arasında bir kıyas yaptığımızda, ülkenin aydın gençlerinin ve sorumlu yöneticilerinin önceliğinin hep aynı kaldığını görüyoruz: <strong>Eğitim.</strong></p>
<p>“Yedi düvele” karşı askeri ve siyasi mücadele verdiğimiz bir dönemde eğitim bir yandan da, devletin kurucu ve yöneticilerinin gerçekten en büyük önceliği idi. Sakarya Meydan Muharebesi’nin yaklaşık 1 ay öncesinde, henüz Kütahya-Eskişehir Muharebeleri sürerken, 15 Temmuz 1921’de Ankara’da toplanan Maarif Kongresi’nde, savaştan başarıyla çıkıp çıkamayacağı henüz belli olmayan genç cumhuriyetin, gelecek kuşaklar için uygulayacağı eğitim politikaları tartışılmaya başlanmıştı bile.</p>
<p><strong>Yurt dışına öğrenci gönderme politikası</strong></p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti’nin yetişmiş insan gücü ile ilgili eksikliklerinin tespiti ve olası çözüm önerilerinin sunulması için yurt dışından getirilen uzmanlar, ülkenin kalkınma sürecinde görev alabilecek uzman kadroların yetiştirilmesi için yurt dışına öğrenci gönderilmesi gerektiğini vurgulamışlardı. Erken Cumhuriyet döneminin genç Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati Bey; “Her sahada mütehassıs ve malumatlı gençlere muhtacız. Bundan sarf-ı nazar edemeyiz; mekteplerimize kıymetli muallim bulmak için gençlerimizi kabil olduğu kadar fazla Avrupa’da tahsil ettirmek ihtiyacında olduğumuza şüphe yoktur” sözleriyle yurt dışına öğrenci gönderme politikasına olan inancını açıkça ifade etmişti.</p>
<p>Yurt dışına öğrenci gönderimine özel kanunun çıktığı 1929 yılına kadarki süreçte birçok farklı branştan çok sayıda öğrenci ve çalışan, öğrenim görmeleri amacıyla Avrupa’nın farklı ülkelerine gönderildi. Yine Cumhuriyet öncesinde, Osmanlı İmparatorluğu tarafından benzer amaçlarla yurt dışına gönderilen öğrencilere de öğrenimlerini sürdürebilmeleri için maddi destek verilmişti. O güne kadar sadece kurumların inisiyatifle yürüyen bu sürecin daha verimli yönetilebilmesi adına, Mustafa Necati döneminde bir kanun tasarısı hazırlandı. Bu kanun tasarısının 1929’da onaylanmasıyla birlikte de öğrencilerin seçim kriterleri, eğitim-öğretim planları, geri dönme şartları, finansal konular ve tarafların karşılıklı sorumlulukları gibi birçok nokta ortaya konmuş oldu.</p>
<p>Bahsi geçen bu kanun, 29 Aralık 1928’de meclise sunuldu ancak Mustafa Necati, kanunun uygulamaya konulduğunu ve yurt dışına giden kıvılcımların birer alev halinde geri dönerek modern Türkiye’nin temelini oluşturmak için attıkları adımları göremeden, 1 Ocak 1929’da, henüz 35 yaşındayken aramızdan ayrıldı. Bu genç Cumhuriyet aydınının ardından gözyaşı dökenlerden biri de, bakanlık yetkisini vererek ona duyduğu güveni gösteren Mustafa Kemal Atatürk’tü.</p>
<p><strong>Peki, biz neyi hedefliyoruz?</strong></p>
<p>Ülkemizin bir asırlık geçmişini incelediğimizde, her alanda bu değerli insanların bıraktığı izlerle karşılaşıyor, onlarla gurur duyuyor ve yaşadıklarından ders çıkarmaya çalışıyoruz. Bu kıvılcımların kim olduklarına ve bugüne kadar neler başardıklarına ışık tuttuğumuz, bir yılı aşkın süredir emek verdiğimiz Cumhuriyet&#8217;in Aydınlanma Öncüleri projemiz meyvelerini vermeye başlıyor. Peki, biz bu proje ile neyi başarmayı amaçlıyoruz?</p>
<p><strong>Eğitimin önemine dikkat çekmek:</strong> Kalkınmaya ve toplumsal refaha giden yolun eğitimden geçtiği, artık su götürmez bir gerçek. Geçmişte de böyleydi ancak bilgi üretimi daha yavaş ve bilgi edinme yolları günümüze göre daha meşakkatli olduğundan, başkaları tarafından üretilen bilgiyi edinmek bile yer yer yeterli olabiliyordu. Bugün ise bilgi üretimi akıl almaz boyutlarda ve bu bilgiye erişmek çok daha kolay. Günümüzün sorunu da bilginin, eğer o bilginin üreticisi değil sadece tüketicisi iseniz, siz henüz o bilgiyi edinip içselleştiremeden eskiyip güncelliğini yitiriyor olması. Dolayısıyla bilgiyi üreten tarafta olmamız gerektiği aşikâr. Güzel haberse şu: Bunu yapabilmek için elimizde çok güçlü araçlar ve geçmişimizde örnek alınacak çok değerli insanlar var; tabii unutmamak ve heyecanı yitirmemek koşuluyla.</p>
<p><strong>Genç Cumhuriyet&#8217;in kuruluş döneminde, zor şartlar altındaki öğrenim faaliyetlerini araştırmak:</strong> Kişisel gelişim kitabı okumak mı yoksa erken Cumhuriyet dönemi eğitim faaliyetlerini araştırmak mı? Bizce kesinlikle ikincisi! Bu zor şartlar altında ortaya konan vizyon ve gösterilen cesareti anlamak ve anlatmak, en önemli hedeflerimizden birisi.</p>
<p><strong>Kıvılcımların kimlikleri ile akademik çalışmalarını tespit etmek ve tanıtmak:</strong> Ülkemiz için geçmişte ortaya konan fedakarlıkları görünür kılmak ve unutturmamak konusunda bu değerli insanlara borçlu olduğumuzu düşünüyoruz. Bu bağlamda kıvılcımların, gerek yurt dışındayken gerekse de yurda döndükten sonra yaptıkları çalışmalara ve yerine getirdikleri görevlere ışık tutmak istiyoruz.</p>
<p><strong>Hangi branşlara ağırlık verildiğini analiz etmek:</strong> Cumhuriyet&#8217;in ikinci yüzyılını inşa etmek adına ihtiyaç duyduğumuz en önemli becerilerden birisi, erken Cumhuriyet dönemi kadrolarının ülkenin o dönemki ihtiyaçlarını nasıl tespit ettiğini anlamak ve içselleştirmek.</p>
<p><strong>Öne çıkan branşlarla Genç Cumhuriyet&#8217;in yükselme sahaları arasında bağ kurmak:</strong> Bu ihtiyaçların doğru tespit edilip edilmediğini ve eksiklikler varsa nereden kaynaklandığını anlamanın, diğer taraftan da atılan doğru adımların çeşitli branşlardaki ilerlemeye nasıl katkı sağladığının izini sürmenin, günümüz şartları için işlevsel bir yol haritası oluşturacağına inanıyoruz.</p>
<p><strong>Günümüzdeki burslu öğrencilere ve bursiyer adaylarına motivasyon sağlamak:</strong> Geçmişte benzer pozisyonlarda bulunduğumuz ya da benzer pozisyonlara aday olduğumuz insanların yaşadıklarını, başardıklarını ve başaramadıklarını, hangi şartlarda ve ruh halleri içerisinde mücadele ettiklerini anlamak, omuzlarımızdaki sorumluluğun ve elimizdeki potansiyel gücün farkına varmamız açısından çok değerli.</p>
<p><strong>Kıvılcımlarla ilgili yazılı ve sözlü kaynak üreterek Türk eğitim ve bilim tarihine katkıda bulunmak:</strong> Kıvılcımların hikayelerinin tozlu raflarda kalmayıp gelecek kuşaklara aktarımı için elimizden geleni yapacağız. Bilginin kaybolmadığı ve kolay erişilebildiği internet ortamında, arşiv dokümanlarından yola çıkarak üreteceğimiz yazılı ve sözlü kaynaklar ile doğru bilginin görünürlüğünü artıracağız.</p>
<p><strong>Bir nesil yetişiyor</strong></p>
<p>Bu hedefler ışığında, <strong>17 Haziran Cumartesi</strong> günü <strong>Berlin Büyükelçiliği</strong>’nin ev sahipliğinde, “Bir Nesil Yetişiyor” adlı ilk etkinliğimizi gerçekleştirecek ve araştırma çıktılarımızı sunacağız. Özenle seçtiğimiz konuşmacılarımız, Atatürk’ün askeri zaferlerin ancak eğitim ve iktisat alanında kazanılacak yeni zaferlerle kalıcı olabileceği düşüncesine ve bilim toplumu olmanın önemine değinecekler. DiasporaTürk’ün küratörlüğünde gerçekleşecek olan sergide ise katılımcılar, Kıvılcımlardan bugüne kalan çeşitli kişisel eşyaları inceleme ve Cumhuriyet&#8217;in ilk 20 yılında Türkiye ile Avrupa arasında gerçekleşmiş olan bu kalkınma yolculuğuna bizimle birlikte tanıklık etme fırsatı bulacaklar.</p>
<p>Etkinliğimiz eş zamanlı olarak Youtube kanalımızdan da izlenebilecek. Ayrıntıları internet sitemizden ve sosyal medya hesaplarımızdan takip edebilirsiniz.</p>
<p>Atatürk’ün bizlere emaneti olan Cumhuriyet&#8217;in 100. yılını yalnızca bir kez tecrübe edeceğiz. Bu sorumlulukla çıktığımız yolda sizin de desteğinizle daha da güçleneceğimizi biliyoruz. Gelin, bu gururu hep birlikte yaşayalım!</p>
<p><strong>Cumhuriyet&#8217;in Aydınlanma Öncüleri Projesi adına: Emre Tek &amp; Ayşegül Turan</strong></p>
<p><strong><a href="mailto:cumhuriyetinaydinlanmaonculeri@gmail.com">cumhuriyetinaydinlanmaonculeri@gmail.com</a></strong></p>
<p><strong><em>*Fotoğraf, Ingeborg Böer&#8217;in hususi arşivinden alınmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/ataturkun-egitim-kivilcimlarindan-cumhuriyetin-aydinlanma-onculerine">Atatürk&#8217;ün eğitim kıvılcımlarından, Cumhuriyet&#8217;in aydınlanma öncülerine&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29519</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Dijital çelişki</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/dijital-celiski</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tanol Türkoglu]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 15 Mar 2023 10:24:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tanol Türkoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<category><![CDATA[afet]]></category>
		<category><![CDATA[bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[devlet]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[fıtrat]]></category>
		<category><![CDATA[gündem]]></category>
		<category><![CDATA[hak]]></category>
		<category><![CDATA[hesap sormak]]></category>
		<category><![CDATA[hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[israf]]></category>
		<category><![CDATA[lider]]></category>
		<category><![CDATA[muhalefet]]></category>
		<category><![CDATA[post-hakikat]]></category>
		<category><![CDATA[post-truth]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[vicdan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29113</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türk toplumu liderlerine baskı yapacak güçte değil mi? Yoksa baskı yaptığı konular zamanın ruhuyla mı çelişiyor? Eğer doğal afet iktidar partisinin yönetimindeki bir belediyenin sınırları içinde oluşmuşsa “mukadderat”, “fıtrat”. Yok eğer bir muhalefet partisinin yönetimindeki belediyenin sınırları içinde oluşmuşsa kinayeli ifadelerle eleştiri. Sarayları yapan iktidarsa “ülkemizin büyüklüğüne yakışır”, tarihi değeri olan bir tabloyu müzayededen satın alan bir muhalefet partisinin belediyesi ise “bu ne israf!”. Örnekler çoğaltılabilir. Şüphesiz başka ülkelerin gündelik yaşamını yakından izleme imkanı olsa, o ülkelerde de benzer çelişkilerin yaşandığını gözlemek zor olmazdı! Bu çelişkili davranışlar temel bir soruyu gündeme getiriyor: Bilginin insan ve toplum yaşamındaki yeri, değeri nedir? Her insan, toplum bilgi üretmeyi, bilgi sahibi olmayı hak ediyor mu? Netameli bir konu! Bu tür hak hukuk sorularının teorik cevabı elbette olumludur. Hangi birey ya da toplum olduğundan bağımsız. Yeryüzündeki her bireyin her toplumun bilgi alma, bilgi üretme, bilgiden istifade etme hakkı vardır; olmalıdır! Ancak işin pratiğine de ucundan bir bakmakta fayda var. Pratik uygulamada bilgi, bilgiye değer veren bireyin, toplumun hak ettiği bir olgu olarak gündelik yaşamda yerini almaktadır. Birey ya da toplum bilgiye değer vermiyorsa, o bilginin doğruluğunun da bir önemi, değeri kalmamaktadır. Herhangi bir kişi gündelik yaşamında bir gün öyle bir gün böyle konuşup birbiri ile çelişkili bilgilerle çevresiyle etkileşim kuruyorsa, çevresi o bireye nasıl tepki verir? Nedense bu soru herhangi bir birey için değil de toplumu yönlendiren kişiler için sorulduğunda toplum aynı netlikte tepki verememektedir. Hatta malum tüm dünyada bunun için güzel bir isim de icat edilmişti: Doğru-ötesi (post-truth). Eskiden yalan ya yanlış olan şey bugün “alternatif doğru” olarak etiketleniyor. Eskiden gerçek ile somut ile çelişen bilgileri veren, paylaşanların yüzüne dönüp bakılmaz, yalancılıkla ayıplanır, suçlanırlardı. Bugün ise herkesin bir alıcısı, onu ayakta alkışlayıcısı var. İçerik çöpe gitmiş durumda! Bu çelişkili yaklaşım sadece teorik bilgi üretimi, paylaşımı ile sınırlı değil. Benzer bir “başını kuma sokma” durumu stratejik yatırımlarda da göze çarpıyor. Dünyanın en büyük ekonomilerine sahip kimi ülkeler örneğin bir milyar dolara uzaya giderken, o ligde olduğunu iddia eden başka bazı ülkeler benzer bir parayı kapısına birinci günden kilit vurduğu, daha açılmadan kapattığı oyun parklarına yatırıyor! Tüm dünyada işin gelip düğümlendiği nokta toplumun liderlerine hangi konularda nasıl baskı yaptığı yönünde. Örneğin Türkiye’de toplum liderlerine pek bir baskı yapacak düzeyde olmadığı ifade edilebiliyor; özellikle de eğitim düzeyine işaret edilerek. Bu pek de doğru bir tespit değil! Toplumun liderleri üzerinde bir baskı unsuru oluşturması söz konusu olmasa partiler, politikacılar, liderler ya da yerel yönetimler her fırsatta anket yapıp toplumun nabzını tutma konusunda bu denli hevesli olmazdı. Burada tespit edilmesi gereken nokta toplumun hangi konulara hassasiyet gösterip hangilerine göstermediği. Elbette ki Türk toplumunun da hassas olduğu konular var. Ama görünen o ki doğruluk, dürüstlük, vicdanlılık kişisel &#8211; toplumsal çıkarların üstüne çıkamıyor. Önce ben, sonra ben, sonra yine ben, ondan sonra sen! Hem de ateistlerin, nihilistlerin, narsistlerin ezici bir çoğunlukta olmadığı bir ülkede! Tanol Türkoğlu tanolturkoglu@gmail.com *Bu yazı HBT&#8217;nin 223. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/dijital-celiski">Dijital çelişki</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="color: #000000;">Türk toplumu liderlerine baskı yapacak güçte değil mi? Yoksa baskı yaptığı konular zamanın ruhuyla mı çelişiyor?</span></strong></p>
<p><span style="color: #000000;">Eğer doğal afet iktidar partisinin yönetimindeki bir belediyenin sınırları içinde oluşmuşsa “mukadderat”, “fıtrat”. Yok eğer bir muhalefet partisinin yönetimindeki belediyenin sınırları içinde oluşmuşsa kinayeli ifadelerle eleştiri. Sarayları yapan iktidarsa “ülkemizin büyüklüğüne yakışır”, tarihi değeri olan bir tabloyu müzayededen satın alan bir muhalefet partisinin belediyesi ise “bu ne israf!”. Örnekler çoğaltılabilir. Şüphesiz başka ülkelerin gündelik yaşamını yakından izleme imkanı olsa, o ülkelerde de benzer çelişkilerin yaşandığını gözlemek zor olmazdı!</span></p>
<p><span style="color: #000000;">Bu çelişkili davranışlar temel bir soruyu gündeme getiriyor: Bilginin insan ve toplum yaşamındaki yeri, değeri nedir? Her insan, toplum bilgi üretmeyi, bilgi sahibi olmayı hak ediyor mu? Netameli bir konu! Bu tür hak hukuk sorularının teorik cevabı elbette olumludur. Hangi birey ya da toplum olduğundan bağımsız. Yeryüzündeki her bireyin her toplumun bilgi alma, bilgi üretme, bilgiden istifade etme hakkı vardır; olmalıdır! Ancak işin pratiğine de ucundan bir bakmakta fayda var.</span></p>
<p><span style="color: #000000;">Pratik uygulamada bilgi, bilgiye değer veren bireyin, toplumun hak ettiği bir olgu olarak gündelik yaşamda yerini almaktadır. Birey ya da toplum bilgiye değer vermiyorsa, o bilginin doğruluğunun da bir önemi, değeri kalmamaktadır. Herhangi bir kişi gündelik yaşamında bir gün öyle bir gün böyle konuşup birbiri ile çelişkili bilgilerle çevresiyle etkileşim kuruyorsa, çevresi o bireye nasıl tepki verir? Nedense bu soru herhangi bir birey için değil de toplumu yönlendiren kişiler için sorulduğunda toplum aynı netlikte tepki verememektedir. Hatta malum tüm dünyada bunun için güzel bir isim de icat edilmişti: Doğru-ötesi (post-truth). Eskiden yalan ya yanlış olan şey bugün “alternatif doğru” olarak etiketleniyor. Eskiden gerçek ile somut ile çelişen bilgileri veren, paylaşanların yüzüne dönüp bakılmaz, yalancılıkla ayıplanır, suçlanırlardı. Bugün ise herkesin bir alıcısı, onu ayakta alkışlayıcısı var. İçerik çöpe gitmiş durumda! </span></p>
<p><span style="color: #000000;">Bu çelişkili yaklaşım sadece teorik bilgi üretimi, paylaşımı ile sınırlı değil. Benzer bir “başını kuma sokma” durumu stratejik yatırımlarda da göze çarpıyor. Dünyanın en büyük ekonomilerine sahip kimi ülkeler örneğin bir milyar dolara uzaya giderken, o ligde olduğunu iddia eden başka bazı ülkeler benzer bir parayı kapısına birinci günden kilit vurduğu, daha açılmadan kapattığı oyun parklarına yatırıyor!</span></p>
<p><span style="color: #000000;">Tüm dünyada işin gelip düğümlendiği nokta toplumun liderlerine hangi konularda nasıl baskı yaptığı yönünde. Örneğin Türkiye’de toplum liderlerine pek bir baskı yapacak düzeyde olmadığı ifade edilebiliyor; özellikle de eğitim düzeyine işaret edilerek. Bu pek de doğru bir tespit değil! Toplumun liderleri üzerinde bir baskı unsuru oluşturması söz konusu olmasa partiler, politikacılar, liderler ya da yerel yönetimler her fırsatta anket yapıp toplumun nabzını tutma konusunda bu denli hevesli olmazdı. </span></p>
<p><span style="color: #000000;">Burada tespit edilmesi gereken nokta toplumun hangi konulara hassasiyet gösterip hangilerine göstermediği. Elbette ki Türk toplumunun da hassas olduğu konular var. Ama görünen o ki doğruluk, dürüstlük, vicdanlılık kişisel &#8211; toplumsal çıkarların üstüne çıkamıyor. Önce ben, sonra ben, sonra yine ben, ondan sonra sen! Hem de ateistlerin, nihilistlerin, narsistlerin ezici bir çoğunlukta olmadığı bir ülkede!</span></p>
<p><strong><span style="color: #000000;"><span lang="it-IT">Tanol Türkoğlu <a href="mailto:tanolturkoglu@gmail.com">tanolturkoglu@gmail.com</a></span></span></strong></p>
<p><strong><em>*Bu yazı HBT&#8217;nin 223. sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/dijital-celiski">Dijital çelişki</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29113</post-id>	</item>
		<item>
		<title>İstanbul’da deprem olursa halk nasıl hazırlanmalı</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/istanbulda-deprem-olursa-halk-nasil-hazirlanmali</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Doğan Kuban]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Mar 2023 07:37:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Doğan Kuban]]></category>
		<category><![CDATA[belediye]]></category>
		<category><![CDATA[büyük istanbul depremi]]></category>
		<category><![CDATA[dayanışma]]></category>
		<category><![CDATA[deniz yolu]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[depremzede]]></category>
		<category><![CDATA[fay hattı]]></category>
		<category><![CDATA[halk]]></category>
		<category><![CDATA[hastane]]></category>
		<category><![CDATA[hazırlık]]></category>
		<category><![CDATA[ilk yardım]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[kara yolu]]></category>
		<category><![CDATA[kuzey anadolu fay hattı]]></category>
		<category><![CDATA[marmara]]></category>
		<category><![CDATA[örgütlenme]]></category>
		<category><![CDATA[sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[uygarlık]]></category>
		<category><![CDATA[yollar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29089</guid>

					<description><![CDATA[<p>Depremin ilk haftası ve birkaç gününde halkın önceden örgütlenip kendi kendine yardımcı olması gerekir… Meselenin odak noktasında, insan canı kurtarmak etkinliği vardır. Deniz yolu yaralı ihtiyaç vb.ler için örgütlenmelidir. İstanbul batı dünyasının en kalabalık, en dengesiz kentidir. Halkı da çağdaş uygarlık temsilcisi sayılmıyor. Kaldı ki çağdaşlık hakkında bilgi sahibi olanların sesleri de pek çıkmıyor. Ne var ki ülke nüfusunun ¼’ü bu kentte oturuyor. Ekonominin yarısı burada. Tüketimin yarısından çoğu da burada. Eğer herhangi bir yaşamsal kriz yaşanır ve İstanbul bir süre için, bugünkü işlevlerini yerine getiremezse, Türkiye tümel bir çöküntüye girebilir. Ülkenin, zaten sallantılı ekonomik ve sosyal dengesi yok olabilir. Dünyanın bugünkü durumunda bundan sonra nasıl bir kriz geleceğini ve Türk toplumuna neye mal olacağını hesap etmek olanaksızdır. Kapıda olan bunalımın, iklimsel değişikliğin getireceği kuraklığın, kıtlığın, susuzluğun, korkunun ve kargaşanın, ülkenin dengesini bozmaya neden olması, bütün dünya için öngörülen olasılıklar arasındadır. Fakat doğal olasılıklar arasında en başta Marmara fayında yıllardır bekleyen deprem var. Bir İstanbul depreminin en korkulacak sonucu, ölecek insan sayısından öte, ülke boyutunda ortaya çıkacak ekonomik sarsıntı ve iç güvenlik sorunlarıdır. Bu durum, kent nüfusu az, yapılar küçük boyutlu olduğu zaman, eski yangın ve depremlerde birkaç yüz kişilik kayıplarla atlatılabiliyordu. Fakat suyu, elektriği, ulaşımı, iletişimi kesilmiş 20 milyonluk hazırlıksız ve bilgisiz bir toplumun yeterli örgütlenmemiş belediyelerinin, hatta devletin kolaylıkla üstesinden geleceği bir durum değil. Belediyelerin yapacağı en önemli şey İstanbul halkını bir örgütlenme ve davranış bütünlüğü ile depreme hazırlamaktır. Bu insani bir sorumluluktur. İlk temel sorunlar Sığınma ve sağlık yardımları, beslenme, su, elektrik, ısınma, güvenlik ilk temel sorunlardır. Yollar tıkandığı, binlerce ölü ve yaralı olduğu zaman sadece ulaşım, su ve yiyecek ve yağma sorunları savaşa hazırlanmaktan daha zor bir örgütlenme ister. Çünkü 20 milyon insanı balık istifi gibi bir kente, düzensiz olarak yerleşmiş, ya da sığınmıştır. Sorunun yanıtı ülkeyi ve halkı yarından itibaren deprem hazırlıklarına sistematik olarak başlatmak, halka gerekli uyarıları yapmak, hiç olmazsa bir hafta susuz ve yardımsız kalmamasını sağlamak, sağlık istasyonlarını artırmak ve bunların verimli çalışmalarını sağlayacak tedbirleri almaktır. Yarın bile olabilecek böyle bir tehlike karşısında bu toplumun vurdumduymazlığı akıl durduracak bir fenomendir. Burada halkın ve belediyelerin davranışlarını konu etmek niyetinde değilim. Deprem felaketini daha az zararla atlatmanın yöntemi üzerinde önerilerimi duyurmak istiyorum. Bu akşam bile olabilecek bir doğal felaket bağlamında şimdiye kadar halkın bilgisine ulaşmış bir etkinlik bilinmediği için, akla geldikçe uyku kaçıran bu tehlikeye karşı, halkın kendi kendine örgütlenmesi bağlamında bazı düşüncelerimi dile getirmek istiyorum. Nasıl örgütlenmeli? İstanbul&#8217;da bir deprem olduğu zaman, 600.000 hektarlık kentin her köşesi ve her yapı aynı şekilde etkilenmez. Pek çok yapı ve milyonlarca insan da yarasız beresiz kurtulacaktır. Fakat bu depremden çok etkilenecek bölge ve mahallelerde binlerce yapının yıkılması ve binlerce kişinin ölmesi ve yaralanması da olasıdır. Kentin elektriği, suyu kesilebilir. Ulaşımı ve iletişimi durabilir. En gerekli yerlere araçla ulaşmak olanaksız olabilir. Bu durumlar binlerce yaralının kaybedilmesine neden olabilir. O sıradaki kargaşada belediyenin yardımını beklemek anlamsızdır. Onun için depremin ilk haftası ve birkaç gününde halkın önceden örgütlenip kendi kendine yardımcı olması gerekir. İstanbul toplumu yardımlaşma hissini unutmuş bir toplumdur. Çünkü derlemedir. Bir apartmanda bile daireler arasında anlaşma olmadığını biliyoruz. Fakat ulusal ve doğal bir felaket olduğu zaman, insanların birbirlerine yardıma hazır olmaları kendileri için de gereklidir. Bu konuda belediyeler muhtarlar aracılığı ile, dayanışma merkezleri diyebileceğimiz ve birbirlerine yürüyerek ulaşılacak mesafeler içinde yardımlaşma üniteleri oluşturabilirler. Arazi ve yerleşmenin konumuna göre 5000-10000 m2 alandaki yapılarda oturanlar arasında bir Deprem Dayanışma (DD) grubu kurulabilir. Bu grup depremin hemen sonrasındaki hafta içinde ihtiyacı olanlara aşağıdaki yardımları sağlamalıdır: Dayanışma Grubu ne yapmalı? Su, gıda, sıradan ilaçlar, ağır yaralıları ayakta kalan hastaneler ulaştırma yardımı. İstanbul ağır bir deprem geçirirse bunların hiçbirini 20 milyon insana belediyeler ve devlet ulaştıramaz. Kendini kurtaracak halkın kendisidir. Su herkesin biraz depolama yapması sayesinde en kolay gerçekleştirilebilecek malzemedir. Kışın ısınma her grubun kendi arasında yapacağı bir depolama ile olabilir. Umutsuz durumlarda bazı ısıtılmış yatak odaları yaralı ve hasta olanlar için hazırlanabilir. Burada halkın işbirliği ve yardımlaşma konusunda göstereceği davranışların neye olanak vereceğini söylemek zordur. Bu, yeni kent toplumunun bilmediğimiz yanıdır. Fakat toplum bilinçlendirilebilir. Mahalle içi yardım ve dayanışma örgütlenmesinde yürütücü söz konusu değildir. Fakat dayanışma odaklarının üyesi olan muhtarlar yardımcı olabilirler. Deniz yolu kullanılmalı Depremden sonra en önemli sorun yaralıların hastaneye ulaştırılmasıdır. Her odak çevresinde ilk yardım için yararlı olabilecek doktorlar saptanabilir. İstanbul’un uzun deniz kıyıları bu amaçla motorlarla, İstanbul’un kullanılabilen hastanelerine, kıyıya yakın mahallelerden, yaralı gönderebilirler. Eğer Belediye ve hastane can kurtaranları yaralıyı evinden alamıyorlarsa dayanışma odakları yaralıları, sedye ile, deniz kenarına taşıyabilirler. Denize uzak mahallelerde bu hizmet ancak belediyeler örgütlerse çalışır. Fakat depremde İstanbul’un özellikle Marmara kıyılarının ağırlıklı olarak etkileneceği bilindiğine göre, Anadolu Yakası&#8217;nın bütün bölgelerinden yaralıları, gerektiğinde deniz yolu ile hastanelere ulaştırmak için bir plan yapılması, bu planı oluşturan kara yolları deprem nedeniyle kapandığı zaman, önce onların açılması sağlanmalıdır. Halkı dayanışmaya hazırlamak Deprem olasılığı bilimsel olarak hemen hemen kesin olduğuna göre, buna hazır olmak, belediyelerin başta gelen ödevidir. Bu bir savaş değil, doğal bir olasılıktır. Fakat burada önerilen temel ilke, bu kadar kalabalık ve az bilgili bir toplumun yaşadığı kentte belediyelerin ulaşmayı başaramadıkları noktalarda, halkı, uygar bir dayanışma psikolojisi içinde, dayanışmaya hazırlamaktır. Bunu politik bir sorun olarak görmek, binlerce insanın yaşamı söz konusu olduğu için, Belediye ve hükümet için büyük bir idari ve politik hata olur. Halkın kendi yaşamı için depreme karşı örgütlenmesini sağlamak zorundayız. Bu çalışma yarın başlamalıdır. Kuşkusuz bazı hazırlıklar vardır. Fakat bunlar, yapıların yıkılıp üzerlerine kat eklenmesi türünden etkinlikler değil, insan canı kurtarmak etkinliğidir. Okuyuculara hatırlattığım olasılık ve buna karşı alınacak tedbirler, kuşkusuz uzmanlar tarafından daha ayrıntılı düşünülebilir. Ne var ki toplumun parçası olarak, inşaatla ilgili içeriksiz tartışmalar dışında, böyle bir durumda ne yapacağımızı kimseden öğrenemedik. İstanbul halkının onbinlerce kayıp vermesi, acı verici bir olasılık olarak, kapıda beklememelidir. (2017) Doğan Kuban Doğan Kuban&#8216;ın anısına saygıyla. Bu yazı HBT&#8217;nin 64. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/istanbulda-deprem-olursa-halk-nasil-hazirlanmali">İstanbul’da deprem olursa halk nasıl hazırlanmalı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p lang="tr-TR"><strong><span style="font-size: large;">D</span><span style="font-size: large;">epremin ilk haftası ve birkaç gününde halkın önceden örgütlenip kendi kendine yardımcı olması gerekir</span><span style="font-size: large;">… Meselenin odak noktasında, i</span><span style="font-size: large;">nsan canı kurtarmak etkinliği vardır. Deniz yolu yaralı ihtiyaç vb.ler için örgütlenmelidir. </span></strong></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">İstanbul batı dünyasının en kalabalık, <strong>en dengesiz</strong> kentidir. Halkı da çağdaş uygarlık temsilcisi sayılmıyor. Kaldı ki çağdaşlık hakkında bilgi sahibi olanların sesleri de pek çıkmıyor. Ne var ki ülke nüfusunun ¼’ü bu kentte oturuyor. Ekonominin yarısı burada. Tüketimin yarısından çoğu da burada. Eğer herhangi bir yaşamsal kriz yaşanır ve İstanbul bir süre için, bugünkü işlevlerini yerine getiremezse, Türkiye tümel bir çöküntüye girebilir. Ülkenin, zaten sallantılı ekonomik ve sosyal dengesi yok olabilir. </span></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Dünyanın bugünkü durumunda bundan sonra nasıl bir kriz geleceğini ve Türk toplumuna neye mal olacağını hesap etmek olanaksızdır. </span></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Kapıda olan bunalımın, iklimsel değişikliğin getireceği kuraklığın, kıtlığın, susuzluğun, korkunun ve kargaşanın, ülkenin dengesini bozmaya neden olması, bütün dünya için öngörülen olasılıklar arasındadır. Fakat doğal olasılıklar arasında en başta Marmara fayında yıllardır bekleyen deprem var. </span></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Bir İstanbul depreminin en korkulacak sonucu, ölecek insan sayısından öte, ülke boyutunda ortaya çıkacak ekonomik sarsıntı ve iç güvenlik sorunlarıdır. Bu durum, kent nüfusu az, yapılar küçük boyutlu olduğu zaman, eski yangın ve depremlerde birkaç yüz kişilik kayıplarla atlatılabiliyordu. Fakat suyu, elektriği, ulaşımı, iletişimi kesilmiş 20 milyonluk hazırlıksız ve bilgisiz bir toplumun yeterli örgütlenmemiş belediyelerinin, hatta devletin kolaylıkla üstesinden geleceği bir durum değil. </span></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Belediyelerin yapacağı en önemli şey İstanbul halkını bir örgütlenme ve davranış bütünlüğü ile depreme hazırlamaktır. Bu insani bir sorumluluktur. </span></p>
<p lang="tr-TR"><strong><span style="font-size: large;">İlk temel sorunlar</span></strong></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Sığınma ve sağlık yardımları, beslenme, su, elektrik, ısınma, güvenlik ilk temel sorunlardır. Yollar tıkandığı, binlerce ölü ve yaralı olduğu zaman sadece ulaşım, su ve yiyecek ve yağma sorunları savaşa hazırlanmaktan daha zor bir örgütlenme ister. Çünkü 20 milyon insanı balık istifi gibi bir kente, düzensiz olarak yerleşmiş, ya da sığınmıştır. </span></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Sorunun yanıtı ülkeyi ve halkı yarından itibaren deprem hazırlıklarına sistematik olarak başlatmak, halka gerekli uyarıları yapmak, hiç olmazsa bir hafta susuz ve yardımsız kalmamasını sağlamak, sağlık istasyonlarını artırmak ve bunların verimli çalışmalarını sağlayacak tedbirleri almaktır. Yarın bile olabilecek böyle bir tehlike karşısında bu toplumun vurdumduymazlığı akıl durduracak bir fenomendir.</span></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Burada halkın ve belediyelerin davranışlarını konu etmek niyetinde değilim. </span><strong><span style="font-size: large;">Deprem felaketini daha az zararla atlatmanın yöntemi üzerinde önerilerimi duyurmak </span></strong><span style="font-size: large;">istiyorum. </span></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Bu akşam bile olabilecek bir doğal felaket bağlamında şimdiye kadar halkın bilgisine ulaşmış bir etkinlik bilinmediği için, akla geldikçe uyku kaçıran bu tehlikeye karşı, halkın kendi kendine örgütlenmesi bağlamında bazı düşüncelerimi dile getirmek istiyorum.</span></p>
<p lang="tr-TR"><strong><span style="font-size: large;">Nasıl örgütlenmeli?</span></strong></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">İstanbul&#8217;da bir deprem olduğu zaman, 600.000 hektarlık kentin her köşesi ve her yapı aynı şekilde etkilenmez. Pek çok yapı ve milyonlarca insan da yarasız beresiz kurtulacaktır. Fakat bu depremden çok etkilenecek bölge ve mahallelerde binlerce yapının yıkılması ve binlerce kişinin ölmesi ve yaralanması da olasıdır. </span></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Kentin elektriği, suyu kesilebilir. Ulaşımı ve iletişimi durabilir. En gerekli yerlere araçla ulaşmak olanaksız olabilir. Bu durumlar binlerce yaralının kaybedilmesine neden olabilir. O sıradaki kargaşada belediyenin yardımını beklemek anlamsızdır. Onun için </span><strong><span style="font-size: large;">depremin ilk haftası ve birkaç gününde halkın önceden örgütlenip kendi kendine yardımcı olması gerekir</span><span style="font-size: large;">. </span></strong></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">İstanbul toplumu yardımlaşma hissini unutmuş bir toplumdur. Çünkü derlemedir. Bir apartmanda bile daireler arasında anlaşma olmadığını biliyoruz. Fakat ulusal ve doğal bir felaket olduğu zaman, insanların birbirlerine yardıma hazır olmaları kendileri için de gereklidir.</span></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Bu konuda belediyeler </span><strong><span style="font-size: large;">muhtarlar aracılığı</span></strong><span style="font-size: large;"> ile, dayanışma merkezleri diyebileceğimiz ve birbirlerine yürüyerek ulaşılacak mesafeler içinde yardımlaşma üniteleri oluşturabilirler. Arazi ve yerleşmenin konumuna göre 5000-10000 m2 alandaki yapılarda oturanlar arasında bir </span><strong><span style="font-size: large;">Deprem Dayanışma</span></strong><span style="font-size: large;"> (DD) grubu kurulabilir. </span><strong><span style="font-size: large;">Bu grup</span></strong><span style="font-size: large;"> depremin hemen sonrasındaki hafta içinde ihtiyacı olanlara aşağıdaki yardımları sağlamalıdır: </span></p>
<p lang="tr-TR"><strong><span style="font-size: large;">Dayanışma Grubu ne yapmalı?</span></strong></p>
<p lang="tr-TR"><strong><span style="font-size: large;"><i>Su, gıda, sıradan ilaçlar, ağır yaralıları ayakta kalan hastaneler ulaştırma yardımı</i></span></strong><span style="font-size: large;"><strong>.</strong> </span></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">İstanbul ağır bir deprem geçirirse bunların hiçbirini 20 milyon insana belediyeler ve devlet ulaştıramaz. Kendini kurtaracak halkın kendisidir. Su herkesin biraz depolama yapması sayesinde en kolay gerçekleştirilebilecek malzemedir. Kışın ısınma her grubun kendi arasında yapacağı bir depolama ile olabilir. Umutsuz durumlarda bazı ısıtılmış yatak odaları yaralı ve hasta olanlar için hazırlanabilir. Burada halkın işbirliği ve yardımlaşma konusunda göstereceği davranışların neye olanak vereceğini söylemek zordur. </span></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Bu, yeni kent toplumunun bilmediğimiz yanıdır. Fakat toplum bilinçlendirilebilir. </span></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Mahalle içi yardım ve dayanışma örgütlenmesinde yürütücü söz konusu değildir. Fakat dayanışma odaklarının üyesi olan </span><strong><span style="font-size: large;">muhtarlar</span></strong><span style="font-size: large;"> yardımcı olabilirler.</span></p>
<p lang="tr-TR"><strong><span style="font-size: large;">Deniz yolu kullanılmalı</span></strong></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Depremden sonra en önemli sorun yaralıların hastaneye ulaştırılmasıdır. Her odak çevresinde ilk yardım için yararlı olabilecek doktorlar saptanabilir. </span><strong><span style="font-size: large;">İstanbul’un uzun deniz kıyıları bu amaçla motorlarla, İstanbul’un kullanılabilen hastanelerine</span></strong><span style="font-size: large;"><strong>,</strong> kıyıya yakın mahallelerden, yaralı gönderebilirler. </span></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Eğer Belediye ve hastane can kurtaranları yaralıyı evinden alamıyorlarsa dayanışma odakları yaralıları, sedye ile, deniz kenarına taşıyabilirler. </span><strong><span style="font-size: large;">Denize uzak mahallelerde bu hizmet ancak belediyeler örgütlerse çalışır.</span></strong></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Fakat depremde İstanbul’un özellikle Marmara kıyılarının ağırlıklı olarak etkileneceği bilindiğine göre, Anadolu Yakası&#8217;nın bütün bölgelerinden yaralıları, gerektiğinde </span><strong><span style="font-size: large;">deniz yolu ile hastanelere ulaştırmak için bir plan yapılması</span></strong><span style="font-size: large;"><strong>,</strong> bu planı oluşturan kara yolları deprem nedeniyle kapandığı zaman, önce onların açılması sağlanmalıdır.</span></p>
<p lang="tr-TR"><strong><span style="font-size: large;">Halkı dayanışmaya hazırlamak</span></strong></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Deprem olasılığı bilimsel olarak hemen hemen kesin olduğuna göre, buna hazır olmak, belediyelerin başta gelen ödevidir. Bu bir savaş değil, doğal bir olasılıktır. Fakat burada önerilen temel ilke, bu kadar kalabalık ve az bilgili bir toplumun yaşadığı kentte belediyelerin ulaşmayı başaramadıkları noktalarda, </span><strong><span style="font-size: large;">halkı, uygar bir dayanışma psikolojisi içinde, dayanışmaya hazırlamaktır</span></strong><span style="font-size: large;"><strong>.</strong> Bunu politik bir sorun olarak görmek, binlerce insanın yaşamı söz konusu olduğu için, Belediye ve hükümet için büyük bir idari ve politik hata olur.</span></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Halkın kendi yaşamı için depreme karşı örgütlenmesini sağlamak zorundayız. Bu çalışma yarın başlamalıdır. Kuşkusuz bazı hazırlıklar vardır. Fakat bunlar, yapıların yıkılıp üzerlerine kat eklenmesi türünden etkinlikler değil, <strong>i</strong></span><strong><span style="font-size: large;">nsan canı kurtarmak etkinliğidir. </span></strong></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Okuyuculara hatırlattığım olasılık ve buna karşı alınacak tedbirler, kuşkusuz uzmanlar tarafından daha ayrıntılı düşünülebilir. Ne var ki toplumun parçası olarak, inşaatla ilgili içeriksiz tartışmalar dışında, böyle bir durumda ne yapacağımızı kimseden öğrenemedik.</span></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">İstanbul halkının onbinlerce kayıp vermesi, acı verici bir olasılık olarak, kapıda beklememelidir. (2017)</span></p>
<p lang="tr-TR"><strong><span style="font-size: large;">Doğan Kuban</span></strong></p>
<p lang="tr-TR"><strong><em><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/orhan-bursali/bir-buyuk-cumhuriyet-aydinini-yitirdik">Doğan Kuban</a>&#8216;ın anısına saygıyla. Bu yazı HBT&#8217;nin 64. sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/istanbulda-deprem-olursa-halk-nasil-hazirlanmali">İstanbul’da deprem olursa halk nasıl hazırlanmalı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29089</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Türkiye ve Suriye&#8217;deki hayvanlar depremi erken mi hissetti? </title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/turkiye-ve-suriyedeki-hayvanlar-depremi-erken-mi-hissetti</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Feb 2023 07:03:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gezegenimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam Bilimleri]]></category>
		<category><![CDATA[Yerküre]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[hayvanlar]]></category>
		<category><![CDATA[hissetmek]]></category>
		<category><![CDATA[kuşlar]]></category>
		<category><![CDATA[sezmek]]></category>
		<category><![CDATA[sismik]]></category>
		<category><![CDATA[suriye]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29025</guid>

					<description><![CDATA[<p>Oklahoma Depremi: Sabah 6:47&#8217;de binlerce kuşun Oklahoma eyaleti boyunca uçtuğu radarla görüntülendi. Sonra sabah 7:02&#8217;de eyaleti Pawnee İlçesinden kaynaklanan 5.6 büyüklüğünde bir deprem vurdu. Hayvanlar depremi erken mi hissetti? Bu konu çok tartışılır her zaman ve pek çok bilimsel makaleye de konu olmuştur. Şimdi Türkiye ve Suriye’yi yıkan depremde Washington Post gazetesinde Leo Sands bir makale yayımladı. Kuşlar, karla kaplı binaların üzerinde düzensiz bir şekilde uçtu. Köpekler yüksek sesle uludu. Ardından, Türkiye ve Suriye&#8217;de meydana gelen yıkıcı bir deprem binaları yerle bir etti. Sosyal medya kullanıcıları, 7.8 büyüklüğündeki büyük deprem ve önemli artçı sarsıntıların hemen öncesinde hayvanların tuhaf davranışlar sergilediğini iddia etti. Bu iddiayı doğrulamak zor olsa da hayvanların güçlü depremleri insanlardan önce algılayabildiği fikri eski zamanlardan beri teorileştirilir. Bu görüşü destekleyen bilimsel araştırmalar var. Bilim insanlarına göre, tıpkı sismolojik makinelerin insan vücudunun algılayamadığı sarsıntıları algılayabilmesi gibi, hayvanlar da Dünya&#8217;da dolaşan küçük ön sarsıntıları daha güçlü deprem dalgaları gelmeden saniyeler önce algılamak için daha donanımlıdır. Bazı araştırmacılar, hayvanların ön şoklardan önce onları hissedebileceklerini söylüyor. US Geological Survey&#8217;e göre (1), bir depremden önceki saniyelerdeki anormal hayvan davranışı, iki sismik dalga biçimi arasındaki farkla açıklanıyor. Birincil veya P dalgaları, merkez üssünden saniyede birkaç mil hızla hareket eden bir depremden yayılan ilk dalgalardır. USGS, bunların hayvanlar için daha belirgin olduğunu söylüyor. P dalgalarını, zemini yuvarlanma hareketiyle sallayan daha güçlü ikincil veya S dalgaları takip eder. USGS kılavuzu, &#8220;Deprem kaynağından en hızlı şekilde yayılan ve daha büyük S dalgasından önce gelen daha küçük P dalgasını çok az insan fark eder&#8221; diyor. &#8220;Fakat duyuları daha keskin olan birçok hayvan, S dalgası gelmeden saniyeler önce P dalgasını hissedebiliyor.&#8221; Sismoloji makineleri tarafından tespit edilen ve analiz edilen ilk sarsıntılar, genellikle bir dakikadan daha kısa süren depremler erken uyarı sistemleri tarafından da kullanılır. Peki hayvanlar depremleri modern makinelerden daha erken ve daha iyi hissedebilir mi? Binlerce yıldır insanlar, depremleri dakikalar veya saatler önce tespit eden hayvanları anekdot olarak gözlemlese de, bilimin bunları doğrulaması daha zor. 12 saat önce verdikleri belirti Bir araştırmacı, hayvanların depremleri ön sarsıntılarından önce bile hissedebileceklerini söylüyor.  Max Planck Hayvan Davranışları Enstitüsü direktörü Martin Wikelski &#8220;Hayvanların gerçekten depremlerin habercilerini hissettiklerine dair çok iyi göstergelerimiz var” diyor. 2020&#8217;de yayınlanan araştırmada (2) Wikelski ve arkadaşları, birkaç ay boyunca hareketlerini gözlemlemek için bir İtalyan çiftliğindeki ineklere, köpeklere ve koyunlara elektronik etiketler taktı. Yakınlarda tespit edilen sekiz büyük depremden yedisinden önce, hayvanlar alışılmadık bir şekilde 45 dakikadan fazla, &#8220;süper aktif&#8221; haldeydiler (sürekli hareket hali). Wikelski&#8217;nin &#8220;temelde hayvanlar için küçük cep telefonları&#8221; olarak tanımladığı cihazlarla yürütülen araştırma, hayvanların depremleri potansiyel olarak insanlardan 12 saatten daha uzun bir süre, yani bir ön sarsıntıdan çok önce tespit edebileceğini öne sürdü. &#8220;İnekler başlangıçta dondu” Hayvanların olağandışı tepki vermesinin nedenleri henüz net değil, &#8220;Bize bir şeyler söyleyebileceklerine dair işaretler var. Bunu nasıl yapıyorlar, henüz bilmiyoruz” dedi. Tehlikeyi sezme yeteneklerinin, birbirleriyle iletişim kurma yetenekleriyle ilgili olabileceğine inanıyor. &#8220;İnekler başlangıçta dondu &#8211; hiç hareket etmediler. Ve sonra bu, köpekler gerçekten sinirlendi ve havlayarak çıldırmaya başladılar. Ve sonra koyun çıldırdı. Ve bu da inekleri gerçekten çıldırtmaya başladı.” Wikelski hayvanların merkez üssünden 12 mil uzaktaki depremleri önceden tespit etmiş olabileceğini söyledi. Çiftlik hayvanlarının yer altı basıncıyla havaya salınan demir seviyelerine mi tepki gösteriyorlar sorusun araştırmalı planlıyor. Wikelski, &#8220;Bu hayvanların kavradığı başka faktörler de var &#8211; ama bu hala bir kara kutu&#8221; dedi. 700 anormal davranış mı? Bununla birlikte, depremlerden önce kaydedilen 700 anormal hayvan davranışı iddiasına araştıranlara daha fazla kanıt gerekiyordu. Araştırmacılar, hayvanların sismik makinelerden önce depremleri tespit etme yeteneğine sahip olup olamayacakları sorusuna odaklandı (3). Tuhaf davranan hayvanların birçok tarihi örneği, daha büyük deprem dalgalarından saniyeler önce yayılan sismik ön şoklarla açıklanabilir. Ayrıca, mevcut kanıtların çoğu güvenilir olamayacak kadar anekdot niteliğindeydi. Tarihten ve günümüzden başka önemli örnekler de var. Romalı yazar Aelian&#8217;a atfedilen en eski anekdot anlatımlarından biri, MÖ 373&#8217;te bir depremle yerle bir edilmeden ve bir tsunami tarafından yok edilmeden önce farelerin, yılanların, kırkayakların ve böceklerin Helike şehrinden nasıl kaçtıklarını ayrıntılarıyla anlatıyor. (4) Kaynaklar www.usgs.gov/programs/earthquake-hazards/animals-earthquake-prediction https://onlinelibrary.wiley.com/doi/full/10.1111/eth.13078 (3) https://pubs.geoscienceworld.org/ssa/bssa/article-abstract/108/3A/1031/530275/Review-Can-Animals-Predict-Earthquakes-Review-Can?redirectedFrom=fulltext (4) https://blogs.scientificamerican.com/history-of-geology/can-animals-sense-earthquakes/</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/turkiye-ve-suriyedeki-hayvanlar-depremi-erken-mi-hissetti">Türkiye ve Suriye&#8217;deki hayvanlar depremi erken mi hissetti? </a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-29027 alignright" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/02/kuslar.jpeg" alt="" width="400" height="250" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/02/kuslar.jpeg 720w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/02/kuslar-300x188.jpeg 300w" sizes="auto, (max-width: 400px) 100vw, 400px" />Oklahoma Depremi: Sabah 6:47&#8217;de <a href="http://www.washingtonpost.com/news/capital-weather-gang/wp/2016/09/06/caught-on-radar-thousands-of-birds-took-flight-minutes-before-an-okla-earthquake/">binlerce kuşun</a> Oklahoma eyaleti boyunca uçtuğu radarla görüntülendi. Sonra sabah 7:02&#8217;de eyaleti Pawnee İlçesinden kaynaklanan 5.6 büyüklüğünde bir deprem vurdu.</p>
<p><strong>Hayvanlar depremi erken mi hissetti?</strong></p>
<p>Bu konu çok tartışılır her zaman ve pek çok bilimsel makaleye de konu olmuştur. Şimdi Türkiye ve Suriye’yi yıkan depremde <a href="https://www.washingtonpost.com/science/2023/02/07/animals-turkey-syria-sense-earthquake/"><strong><em>Washington Post</em> </strong></a>gazetesinde Leo Sands bir makale yayımladı.</p>
<p>Kuşlar, karla kaplı binaların üzerinde düzensiz bir şekilde uçtu. Köpekler yüksek sesle uludu. Ardından, Türkiye ve Suriye&#8217;de meydana gelen yıkıcı bir deprem binaları yerle bir etti. Sosyal medya kullanıcıları, 7.8 büyüklüğündeki büyük deprem ve önemli artçı sarsıntıların hemen öncesinde hayvanların tuhaf davranışlar sergilediğini iddia etti. Bu iddiayı doğrulamak zor olsa da hayvanların güçlü depremleri insanlardan önce algılayabildiği fikri eski zamanlardan beri teorileştirilir.</p>
<p>Bu görüşü destekleyen bilimsel araştırmalar var. Bilim insanlarına göre, tıpkı sismolojik makinelerin insan vücudunun algılayamadığı sarsıntıları algılayabilmesi gibi, hayvanlar da Dünya&#8217;da dolaşan küçük ön sarsıntıları daha güçlü deprem dalgaları gelmeden saniyeler önce algılamak için daha donanımlıdır. Bazı araştırmacılar, hayvanların ön şoklardan önce onları hissedebileceklerini söylüyor.</p>
<p>US Geological Survey&#8217;e göre (1), bir depremden önceki saniyelerdeki anormal hayvan davranışı, iki sismik dalga biçimi arasındaki farkla açıklanıyor. Birincil veya P dalgaları, merkez üssünden saniyede birkaç mil hızla hareket eden bir depremden yayılan ilk dalgalardır. USGS, bunların hayvanlar için daha belirgin olduğunu söylüyor. P dalgalarını, zemini yuvarlanma hareketiyle sallayan daha güçlü ikincil veya S dalgaları takip eder.</p>
<p>USGS kılavuzu, &#8220;Deprem kaynağından en hızlı şekilde yayılan ve daha büyük S dalgasından önce gelen daha küçük P dalgasını çok az insan fark eder&#8221; diyor. &#8220;Fakat duyuları daha keskin olan birçok hayvan, S dalgası gelmeden saniyeler önce P dalgasını hissedebiliyor.&#8221;</p>
<p>Sismoloji makineleri tarafından tespit edilen ve analiz edilen ilk sarsıntılar, genellikle bir dakikadan daha kısa süren depremler erken uyarı sistemleri tarafından da kullanılır.</p>
<p>Peki hayvanlar depremleri modern makinelerden daha erken ve daha iyi hissedebilir mi? Binlerce yıldır insanlar, depremleri dakikalar veya saatler önce tespit eden hayvanları anekdot olarak gözlemlese de, bilimin bunları doğrulaması daha zor.</p>
<p><strong>12 saat önce verdikleri belirti</strong></p>
<p>Bir araştırmacı, hayvanların depremleri ön sarsıntılarından önce bile hissedebileceklerini söylüyor.  Max Planck Hayvan Davranışları Enstitüsü direktörü Martin Wikelski &#8220;Hayvanların gerçekten depremlerin habercilerini hissettiklerine dair çok iyi göstergelerimiz var” diyor.</p>
<p>2020&#8217;de yayınlanan araştırmada (2) Wikelski ve arkadaşları, birkaç ay boyunca hareketlerini gözlemlemek için bir İtalyan çiftliğindeki ineklere, köpeklere ve koyunlara elektronik etiketler taktı. Yakınlarda tespit edilen sekiz büyük depremden yedisinden önce, hayvanlar alışılmadık bir şekilde 45 dakikadan fazla, &#8220;süper aktif&#8221; haldeydiler (sürekli hareket hali). Wikelski&#8217;nin &#8220;temelde hayvanlar için küçük cep telefonları&#8221; olarak tanımladığı cihazlarla yürütülen araştırma, hayvanların depremleri potansiyel olarak insanlardan 12 saatten daha uzun bir süre, yani bir ön sarsıntıdan çok önce tespit edebileceğini öne sürdü.</p>
<p><strong>&#8220;İnekler başlangıçta dondu”</strong></p>
<p>Hayvanların olağandışı tepki vermesinin nedenleri henüz net değil, &#8220;Bize bir şeyler söyleyebileceklerine dair işaretler var. Bunu nasıl yapıyorlar, henüz bilmiyoruz” dedi. Tehlikeyi sezme yeteneklerinin, birbirleriyle iletişim kurma yetenekleriyle ilgili olabileceğine inanıyor.</p>
<p>&#8220;İnekler başlangıçta dondu &#8211; hiç hareket etmediler. Ve sonra bu, köpekler gerçekten sinirlendi ve havlayarak çıldırmaya başladılar. Ve sonra koyun çıldırdı. Ve bu da inekleri gerçekten çıldırtmaya başladı.”</p>
<p>Wikelski hayvanların merkez üssünden 12 mil uzaktaki depremleri önceden tespit etmiş olabileceğini söyledi. Çiftlik hayvanlarının yer altı basıncıyla havaya salınan demir seviyelerine mi tepki gösteriyorlar sorusun araştırmalı planlıyor. Wikelski, &#8220;Bu hayvanların kavradığı başka faktörler de var &#8211; ama bu hala bir kara kutu&#8221; dedi.</p>
<p><strong>700 anormal davranış mı?</strong></p>
<p>Bununla birlikte, depremlerden önce kaydedilen 700 anormal hayvan davranışı iddiasına araştıranlara daha fazla kanıt gerekiyordu. Araştırmacılar, hayvanların sismik makinelerden önce depremleri tespit etme yeteneğine sahip olup olamayacakları sorusuna odaklandı (3). Tuhaf davranan hayvanların birçok tarihi örneği, daha büyük deprem dalgalarından saniyeler önce yayılan sismik ön şoklarla açıklanabilir. Ayrıca, mevcut kanıtların çoğu güvenilir olamayacak kadar anekdot niteliğindeydi.</p>
<p>Tarihten ve günümüzden başka önemli örnekler de var. Romalı yazar Aelian&#8217;a atfedilen en eski anekdot anlatımlarından biri, MÖ 373&#8217;te bir depremle yerle bir edilmeden ve bir tsunami tarafından yok edilmeden önce farelerin, yılanların, kırkayakların ve böceklerin Helike şehrinden nasıl kaçtıklarını ayrıntılarıyla anlatıyor. (4)</p>
<p><strong>Kaynaklar</strong></p>
<p><a href="http://www.usgs.gov/programs/earthquake-hazards/animals-earthquake-prediction">www.usgs.gov/programs/earthquake-hazards/animals-earthquake-prediction</a></p>
<p><a href="https://onlinelibrary.wiley.com/doi/full/10.1111/eth.13078">https://onlinelibrary.wiley.com/doi/full/10.1111/eth.13078</a></p>
<p>(3) <a href="https://pubs.geoscienceworld.org/ssa/bssa/article-abstract/108/3A/1031/530275/Review-Can-Animals-Predict-Earthquakes-Review-Can?redirectedFrom=fulltext">https://pubs.geoscienceworld.org/ssa/bssa/article-abstract/108/3A/1031/530275/Review-Can-Animals-Predict-Earthquakes-Review-Can?redirectedFrom=fulltext</a></p>
<p>(4) <a href="https://blogs.scientificamerican.com/history-of-geology/can-animals-sense-earthquakes/">https://blogs.scientificamerican.com/history-of-geology/can-animals-sense-earthquakes/</a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/turkiye-ve-suriyedeki-hayvanlar-depremi-erken-mi-hissetti">Türkiye ve Suriye&#8217;deki hayvanlar depremi erken mi hissetti? </a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29025</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
