<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>uygarlık arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/uygarlik/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/uygarlik</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Tue, 28 Mar 2023 07:51:03 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Depremler&#8230; Bir millet sevgisi ve uygarlık sınavı!</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/depremler-bir-millet-sevgisi-ve-uygarlik-sinavi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Doğan Kuban]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 20 Mar 2023 14:53:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Doğan Kuban]]></category>
		<category><![CDATA[belediye]]></category>
		<category><![CDATA[büyük istanbul depremi]]></category>
		<category><![CDATA[çocuklar]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[emniyet]]></category>
		<category><![CDATA[felaket]]></category>
		<category><![CDATA[halk]]></category>
		<category><![CDATA[hijyen]]></category>
		<category><![CDATA[hükümet]]></category>
		<category><![CDATA[iklim değişikliği]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[kuzey anadolu fay hattı]]></category>
		<category><![CDATA[millet]]></category>
		<category><![CDATA[millet sevgisi]]></category>
		<category><![CDATA[sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[uygarlık]]></category>
		<category><![CDATA[uygarlık sınavı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29159</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir deprem, bütün ülkeyi dize getirebilir. Türkiye, adına layık bir davranışta bulunacaksa bunun zamanı geldi ve geçiyor. Hazırlıklarını yapabilir ve yapması gerekir. Bu bir uygarlık sınavıdır. Geçenlerde bir gün süren bir elektrik kesintisi oldu. Elektriğin bütün yaşamımızı kontrol ettiğini, aydınlanma, ısınma, gökdelenlerin asansörlerini, hastanelerin ameliyathanelerini, klimaları besleyenin elektrik olduğunu ve ufak bir arızanın bir günde ancak tamir edildiğini düşünerek, bir depremden sonra kesildiği zaman kent yaşamının nasıl krize gireceğini düşündüm ve küçük bir düşünce şoku geçirdim. İstanbul hiçbir büyük krizi atlatabilecek sağlam bir alt yapı sistemine sahip olmamıştır. İnsan, geleceğini düşünen hayvandır. Düşünemiyorsa, hem gelecekten şüphe edebilirsiniz hem de insandan. İstanbul’un tarihi deprem dolu ve yıllardır büyük bir deprem bekleniyor. İnşaat, hem müteahhitlere, hem köylerden kentlere tırmanmış köylülere para getirir. Fakat ekonomiye pozitif katkıda bulunmaz. Oysa ülkede abartılı para kazanmanın tek yoludur. Sel dolayısıyla Ordu karayolunun halini görünce daha depremi tatmamış, gökdelenlerin bir eli yağda bir eli balda olan müteahhitlerinin arasında yol yapanlar olup olmadığını düşündüm. Bir an mutsuz oldum. Halk ne yapacak? Sorun benim durumdan memnun olmam değil. Depremin yaratacağı sorunların hedefi olan halk. Bu, zamanı bilinmeyen kesin olasılığa karşı sistematik olarak devlet ve belediyeler tarafından gerekli plan ve kuralların özel programlarla halka iletilmesi gerekli. İstanbul’un başına gelen afetlere karşı şimdiden halkın hazırlanması sağlanmalı. Bunlara değişik nitelikte eklenecek başka sorunlar var. Depremzedelerin yaşamını zehir edecekler. En başta TL ve Dolar paritesi bir ekonomik depremdir. Bir de bunlara iklim değişikliğinin neden olacağı susuzluğu ve kuraklığı da eklerseniz, cehennemi hayal edebilirsiniz. Bugün Ordu’daki sel felaketi, yol yapan camgöz müttehitler ve cahil paragöz mühendis, mimarların halkın başına nasıl dertler açabileceklerini gösteriyor. Bir sorumlu da çıkıp yeterli araştırma yapılmadan bu sahil yollarının deprem veya sel ile altlarının oyulabileceğini anlatmıyor, halkı uyarmıyor. Okumamış ve okumayan Türk halkı kendiliğinden tedbir alamaz. Kaldı ki bunu yapmak için parası da yok. Eğer devlet kurumları halka değer veriyorlarsa, milyonlarca insanın bir depremden sonra aç, susuz, ışıksız, barınaksız, doktorsuz ve eczanesiz bırakmamak için onlara ne yapacaklarını depremden önce, anlatan bilgileri (tabii kendilerine de!) yazılı olarak iletilmeli. Kentin her bölgesinde bir deprem başvuru merkezi olmalı, belediyeler inşaat yapmadan önce vatandaşın yaşamını düşünmeleri gerektiğini artık öğrenmeliler. Halkın felakete hazırlanması Eğer Türkiye’nin içinde bulunduğu koşulları düşünürseniz, zaten pahalılıktan bütçesi daralmış milyonların, hiç olmazsa geleceklerini emniyet altına almaya başlamaları gerek. Şu anda İstanbul’da deprem nedeniyle doktor ve başka ihtiyacı olacak yüzbinlerce çocuk var. Başka bir deyişle, çocuğu olan milyonlarca insanın, çocuğunun emniyetinin devlet tarafından sağlandığını görmesi gerek. Duvarlara çiçek, yeni sahil yolları, kıyılara inşaattan önce, halkın yakında başına gelecek felaketlere hazır olması gerek. Depremde insanların toplanabilecekleri açık alanların gerekli olduğu çok kez söylendi. Depremzedeleri, deprem anında karşılayacak istasyonlar gerek, bu istasyonlar ihtiyacı olanlara ekmek, ilaç gibi şeyleri de dağıtabilirler. Depremde bozulan yollar, geçitler, tarihi yapılar ya da yoğun yerleşme bölgelerinde bir takım yıkıntı ve çöplerin toplanması önemli bir sorundur. Sağlık bakımından bu önemli bir risktir. Kesilecek elektrik ve su, sorunlara daha şimdiden tedbir alınmasını gerektiriyor. Bunu yapacak para belediyelerde olmayabilir. O zaman devlet buna hazır olmalıdır. Bunun şimdiden hazır olması gerek. Deprem her an gelebilir. Bu durum on binlerce insanın hayatına mal olabilir. Devlet bunu yapmak zorundadır. Partilerin sorumlulukları Peki bunları sağlamak için mevcut partilerin bir sorumlulukları yok mu? Partiler seçim alanlarında zar atıyorlar, toplanan halka söylenecek bir sözleri yok mu? Böyle sorunları sadece ben düşünmüyorum. Pek çok insan endişe içinde. Peki bu partililerin ya da tarafsızların söyleyecek bir lafı yok mu? Bunların ağzından deprem tehlikesine karşı bir kelime işittiniz mi? Bir İstanbul depremi on binlerce insanın yaşamını aldığı zaman, partiler yine oy pusulası kavgası mı yapacaklar? Bizde demokrasi seçime indirgenmiş. Halka gelecek hakkında hiçbir bilgi verilmiyor. Ya da ara sıra sanayi, kent planlama, çevre koruma sorunları ortaya konuyor, fakat dile getirildiği zaman bunların toplumla olan sürekli ilişkisi kimsenin aklına gelmiyor. Olası bir depreme karşı önlem alamayanlar dünyayı kavuran ikinci doğal tehlikeyi de hafife alıyorlar. İklim değişikliği henüz söylemlerine girmedi. Oysa şimdi tehlike altında olan bir kuzey yarımküre var. Bunu öncelikli düşünenlerin bilim insanları sonra hükümetler olması gerekir. Bunun da zamanı çoktan gelmiştir. Hollanda hükümeti çok uzun yıllar önce deniz suyunun yüksekliğinin artması tehlikesi karşısında ülkeyi koruyan duvarların her yıl biraz daha yükseltilmesi için bir vergi koymuştu. Kısacası iklim değişikliği çok ciddi bir yaşam tehdidi oldu. İnsanların, çok yakın gelecekte sıcak ve kuraklığın pençesine ve umutsuz durumlara düşeceğini geçen yıllardan bu yana biliyoruz. Bugün bile görülmemiş sıcaklar var. Bu durum benim gibi uzun yaşamış insanlar için sonun yakın veya bir iki yıl sonra olması açısından belki bir önem taşımaz. Ama toplum hep gençtir. Her şeyin onları düşünmesi ve onlar için yapılması, en az gelişmiş ülkede bile birinci sorumluluktur. Bu bir uygarlık sınavıdır Sevgili okurlar, Türkiye, adına layık bir davranışta bulunacaksa bunun zamanı geldi ve geçiyor. Yukarıda ana hatlarını söylediğim hazırlığı yapabilir ve yapması gerekir. Bu bir uygarlık sınavıdır. İstanbul’u vuran bir deprem, bütün ülkeyi dize getirebilir. Türkiye’de başka türlü depremler de var, mesela yukarıda sözünü ettiğimiz doların yükselişi. Ama domates 10 liraya çıkarsa buna karşı çıkacak milyonlarca insan olacak. Peki Türkiye’de başka deprem var mı? Öğretim depremi var. Yüksek öğretim giriş sınavları bu konuyu toplum için ölümcül bir önemle ortaya koydu. Çünkü bu sonuç ülkenin sanayileşme şansını yitirebileceğini gösteriyor. Bu durum, elini sadakaya açmış bir ülke vizyonudur. Osmanlıların Düyûn-u Umûmiye’si vardı. ABD’nin de IMF gibi borç veren kurumları var. Ve para verdikleri zaman o ülkenin boynuna zincir takıp dolaştırıyorlar. Rönesans’ın kanlı savaş ortamında o dönemin yazarları ve filozofları Machiavelli’den başlayarak devlet, egemen ve halk arasındaki ilişkileri tartışmaya başlamışlardı. 16 ve 17. yüzyıllarda bu sorun henüz çözülmemişti. Hobbes, egemen mevkiye gelen insanın muhakkak iyi olacağını düşünüyordu. Bu konuda tartışmalar ve pratikler yüz yıllarca sürdükten sonra egemenin, Hobbes’dan kalan sevecen, özverili olacağı inancı artık kabul edilmiyor. Bizler, deprem sorununda başlayıp, egemenlik sorununa kadar var olan kurumsal ve düşünsel ilişkilerin her zaman var olduğunu gösteren tarihi verileri yok sayamayız. Doğan Kuban Doğan Kuban&#8216;ın anısına saygıyla. Bu yazı HBT&#8217;nin 126. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/depremler-bir-millet-sevgisi-ve-uygarlik-sinavi">Depremler&#8230; Bir millet sevgisi ve uygarlık sınavı!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir deprem, bütün ülkeyi dize getirebilir. Türkiye, adına layık bir davranışta bulunacaksa bunun zamanı geldi ve geçiyor. Hazırlıklarını yapabilir ve yapması gerekir. Bu bir uygarlık sınavıdır.</p>
<p>Geçenlerde bir gün süren bir elektrik kesintisi oldu. Elektriğin bütün yaşamımızı kontrol ettiğini, aydınlanma, ısınma, gökdelenlerin asansörlerini, hastanelerin ameliyathanelerini, klimaları besleyenin elektrik olduğunu ve ufak bir arızanın bir günde ancak tamir edildiğini düşünerek, bir depremden sonra kesildiği zaman kent yaşamının nasıl krize gireceğini düşündüm ve küçük bir düşünce şoku geçirdim. İstanbul hiçbir büyük krizi atlatabilecek sağlam bir alt yapı sistemine sahip olmamıştır.</p>
<p>İnsan, geleceğini düşünen hayvandır. Düşünemiyorsa, hem gelecekten şüphe edebilirsiniz hem de insandan. İstanbul’un tarihi deprem dolu ve yıllardır büyük bir deprem bekleniyor.</p>
<p>İnşaat, hem müteahhitlere, hem köylerden kentlere tırmanmış köylülere para getirir. Fakat ekonomiye pozitif katkıda bulunmaz. Oysa ülkede abartılı para kazanmanın tek yoludur.</p>
<p>Sel dolayısıyla Ordu karayolunun halini görünce daha depremi tatmamış, gökdelenlerin bir eli yağda bir eli balda olan müteahhitlerinin arasında yol yapanlar olup olmadığını düşündüm. Bir an mutsuz oldum.</p>
<p><strong>Halk ne yapacak?</strong></p>
<p>Sorun benim durumdan memnun olmam değil. Depremin yaratacağı sorunların hedefi olan halk. Bu, zamanı bilinmeyen kesin olasılığa karşı sistematik olarak devlet ve belediyeler tarafından gerekli plan ve kuralların özel programlarla halka iletilmesi gerekli.</p>
<p>İstanbul’un başına gelen afetlere karşı şimdiden halkın hazırlanması sağlanmalı. Bunlara değişik nitelikte eklenecek başka sorunlar var. Depremzedelerin yaşamını zehir edecekler. En başta TL ve Dolar paritesi bir ekonomik depremdir. Bir de bunlara iklim değişikliğinin neden olacağı susuzluğu ve kuraklığı da eklerseniz, cehennemi hayal edebilirsiniz.</p>
<p>Bugün Ordu’daki sel felaketi, yol yapan camgöz müttehitler ve cahil paragöz mühendis, mimarların halkın başına nasıl dertler açabileceklerini gösteriyor.</p>
<p>Bir sorumlu da çıkıp yeterli araştırma yapılmadan bu sahil yollarının deprem veya sel ile altlarının oyulabileceğini anlatmıyor, halkı uyarmıyor. Okumamış ve okumayan Türk halkı kendiliğinden tedbir alamaz. Kaldı ki bunu yapmak için parası da yok.</p>
<p>Eğer devlet kurumları halka değer veriyorlarsa, milyonlarca insanın bir depremden sonra aç, susuz, ışıksız, barınaksız, doktorsuz ve eczanesiz bırakmamak için onlara ne yapacaklarını depremden önce, anlatan bilgileri (tabii kendilerine de!) yazılı olarak iletilmeli. Kentin her bölgesinde bir deprem başvuru merkezi olmalı, belediyeler inşaat yapmadan önce vatandaşın yaşamını düşünmeleri gerektiğini artık öğrenmeliler.</p>
<p><strong>Halkın felakete hazırlanması</strong></p>
<p>Eğer Türkiye’nin içinde bulunduğu koşulları düşünürseniz, zaten pahalılıktan bütçesi daralmış milyonların, hiç olmazsa geleceklerini emniyet altına almaya başlamaları gerek. <strong>Şu anda İstanbul’da deprem nedeniyle doktor ve başka ihtiyacı olacak yüzbinlerce çocuk var. Başka bir deyişle, çocuğu olan milyonlarca insanın, çocuğunun emniyetinin devlet tarafından sağlandığını görmesi gerek.</strong> Duvarlara çiçek, yeni sahil yolları, kıyılara inşaattan önce, halkın yakında başına gelecek felaketlere hazır olması gerek.</p>
<p>Depremde insanların toplanabilecekleri açık alanların gerekli olduğu çok kez söylendi. Depremzedeleri, deprem anında karşılayacak istasyonlar gerek, bu istasyonlar ihtiyacı olanlara ekmek, ilaç gibi şeyleri de dağıtabilirler. Depremde bozulan yollar, geçitler, tarihi yapılar ya da yoğun yerleşme bölgelerinde bir takım yıkıntı ve çöplerin toplanması önemli bir sorundur. Sağlık bakımından bu önemli bir risktir.</p>
<p>Kesilecek elektrik ve su, sorunlara daha şimdiden tedbir alınmasını gerektiriyor. Bunu yapacak para belediyelerde olmayabilir. O zaman devlet buna hazır olmalıdır. Bunun şimdiden hazır olması gerek. Deprem her an gelebilir. Bu durum on binlerce insanın hayatına mal olabilir. Devlet bunu yapmak zorundadır.</p>
<p><strong>Partilerin sorumlulukları</strong></p>
<p>Peki bunları sağlamak için mevcut partilerin bir sorumlulukları yok mu? Partiler seçim alanlarında zar atıyorlar, toplanan halka söylenecek bir sözleri yok mu? Böyle sorunları sadece ben düşünmüyorum. Pek çok insan endişe içinde. Peki bu partililerin ya da tarafsızların söyleyecek bir lafı yok mu? Bunların ağzından deprem tehlikesine karşı bir kelime işittiniz mi? Bir İstanbul depremi on binlerce insanın yaşamını aldığı zaman, partiler yine oy pusulası kavgası mı yapacaklar?</p>
<p>Bizde demokrasi seçime indirgenmiş. Halka gelecek hakkında hiçbir bilgi verilmiyor. Ya da ara sıra sanayi, kent planlama, çevre koruma sorunları ortaya konuyor, fakat dile getirildiği zaman bunların toplumla olan sürekli ilişkisi kimsenin aklına gelmiyor.</p>
<p>Olası bir depreme karşı önlem alamayanlar dünyayı kavuran ikinci doğal tehlikeyi de hafife alıyorlar. İklim değişikliği henüz söylemlerine girmedi. Oysa şimdi tehlike altında olan bir kuzey yarımküre var. Bunu öncelikli düşünenlerin bilim insanları sonra hükümetler olması gerekir. Bunun da zamanı çoktan gelmiştir.</p>
<p>Hollanda hükümeti çok uzun yıllar önce deniz suyunun yüksekliğinin artması tehlikesi karşısında ülkeyi koruyan duvarların her yıl biraz daha yükseltilmesi için bir vergi koymuştu. Kısacası iklim değişikliği çok ciddi bir yaşam tehdidi oldu. İnsanların, çok yakın gelecekte sıcak ve kuraklığın pençesine ve umutsuz durumlara düşeceğini geçen yıllardan bu yana biliyoruz. Bugün bile görülmemiş sıcaklar var.</p>
<p>Bu durum benim gibi uzun yaşamış insanlar için sonun yakın veya bir iki yıl sonra olması açısından belki bir önem taşımaz. Ama toplum hep gençtir. Her şeyin onları düşünmesi ve onlar için yapılması, en az gelişmiş ülkede bile birinci sorumluluktur.</p>
<p><strong>Bu bir uygarlık sınavıdır</strong></p>
<p>Sevgili okurlar, Türkiye, adına layık bir davranışta bulunacaksa bunun zamanı geldi ve geçiyor. Yukarıda ana hatlarını söylediğim hazırlığı yapabilir ve yapması gerekir. Bu bir uygarlık sınavıdır.</p>
<p>İstanbul’u vuran bir deprem, bütün ülkeyi dize getirebilir. Türkiye’de başka türlü depremler de var, mesela yukarıda sözünü ettiğimiz doların yükselişi. Ama domates 10 liraya çıkarsa buna karşı çıkacak milyonlarca insan olacak.</p>
<p>Peki Türkiye’de başka deprem var mı? Öğretim depremi var. Yüksek öğretim giriş sınavları bu konuyu toplum için ölümcül bir önemle ortaya koydu. Çünkü bu sonuç ülkenin sanayileşme şansını yitirebileceğini gösteriyor. Bu durum, elini sadakaya açmış bir ülke vizyonudur. Osmanlıların Düyûn-u Umûmiye’si vardı. ABD’nin de IMF gibi borç veren kurumları var. Ve para verdikleri zaman o ülkenin boynuna zincir takıp dolaştırıyorlar.</p>
<p>Rönesans’ın kanlı savaş ortamında o dönemin yazarları ve filozofları Machiavelli’den başlayarak devlet, egemen ve halk arasındaki ilişkileri tartışmaya başlamışlardı. 16 ve 17. yüzyıllarda bu sorun henüz çözülmemişti. Hobbes, egemen mevkiye gelen insanın muhakkak iyi olacağını düşünüyordu. Bu konuda tartışmalar ve pratikler yüz yıllarca sürdükten sonra egemenin, Hobbes’dan kalan sevecen, özverili olacağı inancı artık kabul edilmiyor.</p>
<p>Bizler, deprem sorununda başlayıp, egemenlik sorununa kadar var olan kurumsal ve düşünsel ilişkilerin her zaman var olduğunu gösteren tarihi verileri yok sayamayız.</p>
<p><strong>Doğan Kuban</strong></p>
<p lang="tr-TR"><strong><em><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/orhan-bursali/bir-buyuk-cumhuriyet-aydinini-yitirdik">Doğan Kuban</a>&#8216;ın anısına saygıyla. Bu yazı HBT&#8217;nin 126. sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/depremler-bir-millet-sevgisi-ve-uygarlik-sinavi">Depremler&#8230; Bir millet sevgisi ve uygarlık sınavı!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29159</post-id>	</item>
		<item>
		<title>İstanbul’da deprem olursa halk nasıl hazırlanmalı</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/istanbulda-deprem-olursa-halk-nasil-hazirlanmali</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Doğan Kuban]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Mar 2023 07:37:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Doğan Kuban]]></category>
		<category><![CDATA[belediye]]></category>
		<category><![CDATA[büyük istanbul depremi]]></category>
		<category><![CDATA[dayanışma]]></category>
		<category><![CDATA[deniz yolu]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[depremzede]]></category>
		<category><![CDATA[fay hattı]]></category>
		<category><![CDATA[halk]]></category>
		<category><![CDATA[hastane]]></category>
		<category><![CDATA[hazırlık]]></category>
		<category><![CDATA[ilk yardım]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[kara yolu]]></category>
		<category><![CDATA[kuzey anadolu fay hattı]]></category>
		<category><![CDATA[marmara]]></category>
		<category><![CDATA[örgütlenme]]></category>
		<category><![CDATA[sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[uygarlık]]></category>
		<category><![CDATA[yollar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29089</guid>

					<description><![CDATA[<p>Depremin ilk haftası ve birkaç gününde halkın önceden örgütlenip kendi kendine yardımcı olması gerekir… Meselenin odak noktasında, insan canı kurtarmak etkinliği vardır. Deniz yolu yaralı ihtiyaç vb.ler için örgütlenmelidir. İstanbul batı dünyasının en kalabalık, en dengesiz kentidir. Halkı da çağdaş uygarlık temsilcisi sayılmıyor. Kaldı ki çağdaşlık hakkında bilgi sahibi olanların sesleri de pek çıkmıyor. Ne var ki ülke nüfusunun ¼’ü bu kentte oturuyor. Ekonominin yarısı burada. Tüketimin yarısından çoğu da burada. Eğer herhangi bir yaşamsal kriz yaşanır ve İstanbul bir süre için, bugünkü işlevlerini yerine getiremezse, Türkiye tümel bir çöküntüye girebilir. Ülkenin, zaten sallantılı ekonomik ve sosyal dengesi yok olabilir. Dünyanın bugünkü durumunda bundan sonra nasıl bir kriz geleceğini ve Türk toplumuna neye mal olacağını hesap etmek olanaksızdır. Kapıda olan bunalımın, iklimsel değişikliğin getireceği kuraklığın, kıtlığın, susuzluğun, korkunun ve kargaşanın, ülkenin dengesini bozmaya neden olması, bütün dünya için öngörülen olasılıklar arasındadır. Fakat doğal olasılıklar arasında en başta Marmara fayında yıllardır bekleyen deprem var. Bir İstanbul depreminin en korkulacak sonucu, ölecek insan sayısından öte, ülke boyutunda ortaya çıkacak ekonomik sarsıntı ve iç güvenlik sorunlarıdır. Bu durum, kent nüfusu az, yapılar küçük boyutlu olduğu zaman, eski yangın ve depremlerde birkaç yüz kişilik kayıplarla atlatılabiliyordu. Fakat suyu, elektriği, ulaşımı, iletişimi kesilmiş 20 milyonluk hazırlıksız ve bilgisiz bir toplumun yeterli örgütlenmemiş belediyelerinin, hatta devletin kolaylıkla üstesinden geleceği bir durum değil. Belediyelerin yapacağı en önemli şey İstanbul halkını bir örgütlenme ve davranış bütünlüğü ile depreme hazırlamaktır. Bu insani bir sorumluluktur. İlk temel sorunlar Sığınma ve sağlık yardımları, beslenme, su, elektrik, ısınma, güvenlik ilk temel sorunlardır. Yollar tıkandığı, binlerce ölü ve yaralı olduğu zaman sadece ulaşım, su ve yiyecek ve yağma sorunları savaşa hazırlanmaktan daha zor bir örgütlenme ister. Çünkü 20 milyon insanı balık istifi gibi bir kente, düzensiz olarak yerleşmiş, ya da sığınmıştır. Sorunun yanıtı ülkeyi ve halkı yarından itibaren deprem hazırlıklarına sistematik olarak başlatmak, halka gerekli uyarıları yapmak, hiç olmazsa bir hafta susuz ve yardımsız kalmamasını sağlamak, sağlık istasyonlarını artırmak ve bunların verimli çalışmalarını sağlayacak tedbirleri almaktır. Yarın bile olabilecek böyle bir tehlike karşısında bu toplumun vurdumduymazlığı akıl durduracak bir fenomendir. Burada halkın ve belediyelerin davranışlarını konu etmek niyetinde değilim. Deprem felaketini daha az zararla atlatmanın yöntemi üzerinde önerilerimi duyurmak istiyorum. Bu akşam bile olabilecek bir doğal felaket bağlamında şimdiye kadar halkın bilgisine ulaşmış bir etkinlik bilinmediği için, akla geldikçe uyku kaçıran bu tehlikeye karşı, halkın kendi kendine örgütlenmesi bağlamında bazı düşüncelerimi dile getirmek istiyorum. Nasıl örgütlenmeli? İstanbul&#8217;da bir deprem olduğu zaman, 600.000 hektarlık kentin her köşesi ve her yapı aynı şekilde etkilenmez. Pek çok yapı ve milyonlarca insan da yarasız beresiz kurtulacaktır. Fakat bu depremden çok etkilenecek bölge ve mahallelerde binlerce yapının yıkılması ve binlerce kişinin ölmesi ve yaralanması da olasıdır. Kentin elektriği, suyu kesilebilir. Ulaşımı ve iletişimi durabilir. En gerekli yerlere araçla ulaşmak olanaksız olabilir. Bu durumlar binlerce yaralının kaybedilmesine neden olabilir. O sıradaki kargaşada belediyenin yardımını beklemek anlamsızdır. Onun için depremin ilk haftası ve birkaç gününde halkın önceden örgütlenip kendi kendine yardımcı olması gerekir. İstanbul toplumu yardımlaşma hissini unutmuş bir toplumdur. Çünkü derlemedir. Bir apartmanda bile daireler arasında anlaşma olmadığını biliyoruz. Fakat ulusal ve doğal bir felaket olduğu zaman, insanların birbirlerine yardıma hazır olmaları kendileri için de gereklidir. Bu konuda belediyeler muhtarlar aracılığı ile, dayanışma merkezleri diyebileceğimiz ve birbirlerine yürüyerek ulaşılacak mesafeler içinde yardımlaşma üniteleri oluşturabilirler. Arazi ve yerleşmenin konumuna göre 5000-10000 m2 alandaki yapılarda oturanlar arasında bir Deprem Dayanışma (DD) grubu kurulabilir. Bu grup depremin hemen sonrasındaki hafta içinde ihtiyacı olanlara aşağıdaki yardımları sağlamalıdır: Dayanışma Grubu ne yapmalı? Su, gıda, sıradan ilaçlar, ağır yaralıları ayakta kalan hastaneler ulaştırma yardımı. İstanbul ağır bir deprem geçirirse bunların hiçbirini 20 milyon insana belediyeler ve devlet ulaştıramaz. Kendini kurtaracak halkın kendisidir. Su herkesin biraz depolama yapması sayesinde en kolay gerçekleştirilebilecek malzemedir. Kışın ısınma her grubun kendi arasında yapacağı bir depolama ile olabilir. Umutsuz durumlarda bazı ısıtılmış yatak odaları yaralı ve hasta olanlar için hazırlanabilir. Burada halkın işbirliği ve yardımlaşma konusunda göstereceği davranışların neye olanak vereceğini söylemek zordur. Bu, yeni kent toplumunun bilmediğimiz yanıdır. Fakat toplum bilinçlendirilebilir. Mahalle içi yardım ve dayanışma örgütlenmesinde yürütücü söz konusu değildir. Fakat dayanışma odaklarının üyesi olan muhtarlar yardımcı olabilirler. Deniz yolu kullanılmalı Depremden sonra en önemli sorun yaralıların hastaneye ulaştırılmasıdır. Her odak çevresinde ilk yardım için yararlı olabilecek doktorlar saptanabilir. İstanbul’un uzun deniz kıyıları bu amaçla motorlarla, İstanbul’un kullanılabilen hastanelerine, kıyıya yakın mahallelerden, yaralı gönderebilirler. Eğer Belediye ve hastane can kurtaranları yaralıyı evinden alamıyorlarsa dayanışma odakları yaralıları, sedye ile, deniz kenarına taşıyabilirler. Denize uzak mahallelerde bu hizmet ancak belediyeler örgütlerse çalışır. Fakat depremde İstanbul’un özellikle Marmara kıyılarının ağırlıklı olarak etkileneceği bilindiğine göre, Anadolu Yakası&#8217;nın bütün bölgelerinden yaralıları, gerektiğinde deniz yolu ile hastanelere ulaştırmak için bir plan yapılması, bu planı oluşturan kara yolları deprem nedeniyle kapandığı zaman, önce onların açılması sağlanmalıdır. Halkı dayanışmaya hazırlamak Deprem olasılığı bilimsel olarak hemen hemen kesin olduğuna göre, buna hazır olmak, belediyelerin başta gelen ödevidir. Bu bir savaş değil, doğal bir olasılıktır. Fakat burada önerilen temel ilke, bu kadar kalabalık ve az bilgili bir toplumun yaşadığı kentte belediyelerin ulaşmayı başaramadıkları noktalarda, halkı, uygar bir dayanışma psikolojisi içinde, dayanışmaya hazırlamaktır. Bunu politik bir sorun olarak görmek, binlerce insanın yaşamı söz konusu olduğu için, Belediye ve hükümet için büyük bir idari ve politik hata olur. Halkın kendi yaşamı için depreme karşı örgütlenmesini sağlamak zorundayız. Bu çalışma yarın başlamalıdır. Kuşkusuz bazı hazırlıklar vardır. Fakat bunlar, yapıların yıkılıp üzerlerine kat eklenmesi türünden etkinlikler değil, insan canı kurtarmak etkinliğidir. Okuyuculara hatırlattığım olasılık ve buna karşı alınacak tedbirler, kuşkusuz uzmanlar tarafından daha ayrıntılı düşünülebilir. Ne var ki toplumun parçası olarak, inşaatla ilgili içeriksiz tartışmalar dışında, böyle bir durumda ne yapacağımızı kimseden öğrenemedik. İstanbul halkının onbinlerce kayıp vermesi, acı verici bir olasılık olarak, kapıda beklememelidir. (2017) Doğan Kuban Doğan Kuban&#8216;ın anısına saygıyla. Bu yazı HBT&#8217;nin 64. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/istanbulda-deprem-olursa-halk-nasil-hazirlanmali">İstanbul’da deprem olursa halk nasıl hazırlanmalı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p lang="tr-TR"><strong><span style="font-size: large;">D</span><span style="font-size: large;">epremin ilk haftası ve birkaç gününde halkın önceden örgütlenip kendi kendine yardımcı olması gerekir</span><span style="font-size: large;">… Meselenin odak noktasında, i</span><span style="font-size: large;">nsan canı kurtarmak etkinliği vardır. Deniz yolu yaralı ihtiyaç vb.ler için örgütlenmelidir. </span></strong></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">İstanbul batı dünyasının en kalabalık, <strong>en dengesiz</strong> kentidir. Halkı da çağdaş uygarlık temsilcisi sayılmıyor. Kaldı ki çağdaşlık hakkında bilgi sahibi olanların sesleri de pek çıkmıyor. Ne var ki ülke nüfusunun ¼’ü bu kentte oturuyor. Ekonominin yarısı burada. Tüketimin yarısından çoğu da burada. Eğer herhangi bir yaşamsal kriz yaşanır ve İstanbul bir süre için, bugünkü işlevlerini yerine getiremezse, Türkiye tümel bir çöküntüye girebilir. Ülkenin, zaten sallantılı ekonomik ve sosyal dengesi yok olabilir. </span></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Dünyanın bugünkü durumunda bundan sonra nasıl bir kriz geleceğini ve Türk toplumuna neye mal olacağını hesap etmek olanaksızdır. </span></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Kapıda olan bunalımın, iklimsel değişikliğin getireceği kuraklığın, kıtlığın, susuzluğun, korkunun ve kargaşanın, ülkenin dengesini bozmaya neden olması, bütün dünya için öngörülen olasılıklar arasındadır. Fakat doğal olasılıklar arasında en başta Marmara fayında yıllardır bekleyen deprem var. </span></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Bir İstanbul depreminin en korkulacak sonucu, ölecek insan sayısından öte, ülke boyutunda ortaya çıkacak ekonomik sarsıntı ve iç güvenlik sorunlarıdır. Bu durum, kent nüfusu az, yapılar küçük boyutlu olduğu zaman, eski yangın ve depremlerde birkaç yüz kişilik kayıplarla atlatılabiliyordu. Fakat suyu, elektriği, ulaşımı, iletişimi kesilmiş 20 milyonluk hazırlıksız ve bilgisiz bir toplumun yeterli örgütlenmemiş belediyelerinin, hatta devletin kolaylıkla üstesinden geleceği bir durum değil. </span></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Belediyelerin yapacağı en önemli şey İstanbul halkını bir örgütlenme ve davranış bütünlüğü ile depreme hazırlamaktır. Bu insani bir sorumluluktur. </span></p>
<p lang="tr-TR"><strong><span style="font-size: large;">İlk temel sorunlar</span></strong></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Sığınma ve sağlık yardımları, beslenme, su, elektrik, ısınma, güvenlik ilk temel sorunlardır. Yollar tıkandığı, binlerce ölü ve yaralı olduğu zaman sadece ulaşım, su ve yiyecek ve yağma sorunları savaşa hazırlanmaktan daha zor bir örgütlenme ister. Çünkü 20 milyon insanı balık istifi gibi bir kente, düzensiz olarak yerleşmiş, ya da sığınmıştır. </span></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Sorunun yanıtı ülkeyi ve halkı yarından itibaren deprem hazırlıklarına sistematik olarak başlatmak, halka gerekli uyarıları yapmak, hiç olmazsa bir hafta susuz ve yardımsız kalmamasını sağlamak, sağlık istasyonlarını artırmak ve bunların verimli çalışmalarını sağlayacak tedbirleri almaktır. Yarın bile olabilecek böyle bir tehlike karşısında bu toplumun vurdumduymazlığı akıl durduracak bir fenomendir.</span></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Burada halkın ve belediyelerin davranışlarını konu etmek niyetinde değilim. </span><strong><span style="font-size: large;">Deprem felaketini daha az zararla atlatmanın yöntemi üzerinde önerilerimi duyurmak </span></strong><span style="font-size: large;">istiyorum. </span></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Bu akşam bile olabilecek bir doğal felaket bağlamında şimdiye kadar halkın bilgisine ulaşmış bir etkinlik bilinmediği için, akla geldikçe uyku kaçıran bu tehlikeye karşı, halkın kendi kendine örgütlenmesi bağlamında bazı düşüncelerimi dile getirmek istiyorum.</span></p>
<p lang="tr-TR"><strong><span style="font-size: large;">Nasıl örgütlenmeli?</span></strong></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">İstanbul&#8217;da bir deprem olduğu zaman, 600.000 hektarlık kentin her köşesi ve her yapı aynı şekilde etkilenmez. Pek çok yapı ve milyonlarca insan da yarasız beresiz kurtulacaktır. Fakat bu depremden çok etkilenecek bölge ve mahallelerde binlerce yapının yıkılması ve binlerce kişinin ölmesi ve yaralanması da olasıdır. </span></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Kentin elektriği, suyu kesilebilir. Ulaşımı ve iletişimi durabilir. En gerekli yerlere araçla ulaşmak olanaksız olabilir. Bu durumlar binlerce yaralının kaybedilmesine neden olabilir. O sıradaki kargaşada belediyenin yardımını beklemek anlamsızdır. Onun için </span><strong><span style="font-size: large;">depremin ilk haftası ve birkaç gününde halkın önceden örgütlenip kendi kendine yardımcı olması gerekir</span><span style="font-size: large;">. </span></strong></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">İstanbul toplumu yardımlaşma hissini unutmuş bir toplumdur. Çünkü derlemedir. Bir apartmanda bile daireler arasında anlaşma olmadığını biliyoruz. Fakat ulusal ve doğal bir felaket olduğu zaman, insanların birbirlerine yardıma hazır olmaları kendileri için de gereklidir.</span></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Bu konuda belediyeler </span><strong><span style="font-size: large;">muhtarlar aracılığı</span></strong><span style="font-size: large;"> ile, dayanışma merkezleri diyebileceğimiz ve birbirlerine yürüyerek ulaşılacak mesafeler içinde yardımlaşma üniteleri oluşturabilirler. Arazi ve yerleşmenin konumuna göre 5000-10000 m2 alandaki yapılarda oturanlar arasında bir </span><strong><span style="font-size: large;">Deprem Dayanışma</span></strong><span style="font-size: large;"> (DD) grubu kurulabilir. </span><strong><span style="font-size: large;">Bu grup</span></strong><span style="font-size: large;"> depremin hemen sonrasındaki hafta içinde ihtiyacı olanlara aşağıdaki yardımları sağlamalıdır: </span></p>
<p lang="tr-TR"><strong><span style="font-size: large;">Dayanışma Grubu ne yapmalı?</span></strong></p>
<p lang="tr-TR"><strong><span style="font-size: large;"><i>Su, gıda, sıradan ilaçlar, ağır yaralıları ayakta kalan hastaneler ulaştırma yardımı</i></span></strong><span style="font-size: large;"><strong>.</strong> </span></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">İstanbul ağır bir deprem geçirirse bunların hiçbirini 20 milyon insana belediyeler ve devlet ulaştıramaz. Kendini kurtaracak halkın kendisidir. Su herkesin biraz depolama yapması sayesinde en kolay gerçekleştirilebilecek malzemedir. Kışın ısınma her grubun kendi arasında yapacağı bir depolama ile olabilir. Umutsuz durumlarda bazı ısıtılmış yatak odaları yaralı ve hasta olanlar için hazırlanabilir. Burada halkın işbirliği ve yardımlaşma konusunda göstereceği davranışların neye olanak vereceğini söylemek zordur. </span></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Bu, yeni kent toplumunun bilmediğimiz yanıdır. Fakat toplum bilinçlendirilebilir. </span></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Mahalle içi yardım ve dayanışma örgütlenmesinde yürütücü söz konusu değildir. Fakat dayanışma odaklarının üyesi olan </span><strong><span style="font-size: large;">muhtarlar</span></strong><span style="font-size: large;"> yardımcı olabilirler.</span></p>
<p lang="tr-TR"><strong><span style="font-size: large;">Deniz yolu kullanılmalı</span></strong></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Depremden sonra en önemli sorun yaralıların hastaneye ulaştırılmasıdır. Her odak çevresinde ilk yardım için yararlı olabilecek doktorlar saptanabilir. </span><strong><span style="font-size: large;">İstanbul’un uzun deniz kıyıları bu amaçla motorlarla, İstanbul’un kullanılabilen hastanelerine</span></strong><span style="font-size: large;"><strong>,</strong> kıyıya yakın mahallelerden, yaralı gönderebilirler. </span></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Eğer Belediye ve hastane can kurtaranları yaralıyı evinden alamıyorlarsa dayanışma odakları yaralıları, sedye ile, deniz kenarına taşıyabilirler. </span><strong><span style="font-size: large;">Denize uzak mahallelerde bu hizmet ancak belediyeler örgütlerse çalışır.</span></strong></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Fakat depremde İstanbul’un özellikle Marmara kıyılarının ağırlıklı olarak etkileneceği bilindiğine göre, Anadolu Yakası&#8217;nın bütün bölgelerinden yaralıları, gerektiğinde </span><strong><span style="font-size: large;">deniz yolu ile hastanelere ulaştırmak için bir plan yapılması</span></strong><span style="font-size: large;"><strong>,</strong> bu planı oluşturan kara yolları deprem nedeniyle kapandığı zaman, önce onların açılması sağlanmalıdır.</span></p>
<p lang="tr-TR"><strong><span style="font-size: large;">Halkı dayanışmaya hazırlamak</span></strong></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Deprem olasılığı bilimsel olarak hemen hemen kesin olduğuna göre, buna hazır olmak, belediyelerin başta gelen ödevidir. Bu bir savaş değil, doğal bir olasılıktır. Fakat burada önerilen temel ilke, bu kadar kalabalık ve az bilgili bir toplumun yaşadığı kentte belediyelerin ulaşmayı başaramadıkları noktalarda, </span><strong><span style="font-size: large;">halkı, uygar bir dayanışma psikolojisi içinde, dayanışmaya hazırlamaktır</span></strong><span style="font-size: large;"><strong>.</strong> Bunu politik bir sorun olarak görmek, binlerce insanın yaşamı söz konusu olduğu için, Belediye ve hükümet için büyük bir idari ve politik hata olur.</span></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Halkın kendi yaşamı için depreme karşı örgütlenmesini sağlamak zorundayız. Bu çalışma yarın başlamalıdır. Kuşkusuz bazı hazırlıklar vardır. Fakat bunlar, yapıların yıkılıp üzerlerine kat eklenmesi türünden etkinlikler değil, <strong>i</strong></span><strong><span style="font-size: large;">nsan canı kurtarmak etkinliğidir. </span></strong></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">Okuyuculara hatırlattığım olasılık ve buna karşı alınacak tedbirler, kuşkusuz uzmanlar tarafından daha ayrıntılı düşünülebilir. Ne var ki toplumun parçası olarak, inşaatla ilgili içeriksiz tartışmalar dışında, böyle bir durumda ne yapacağımızı kimseden öğrenemedik.</span></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: large;">İstanbul halkının onbinlerce kayıp vermesi, acı verici bir olasılık olarak, kapıda beklememelidir. (2017)</span></p>
<p lang="tr-TR"><strong><span style="font-size: large;">Doğan Kuban</span></strong></p>
<p lang="tr-TR"><strong><em><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/orhan-bursali/bir-buyuk-cumhuriyet-aydinini-yitirdik">Doğan Kuban</a>&#8216;ın anısına saygıyla. Bu yazı HBT&#8217;nin 64. sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/istanbulda-deprem-olursa-halk-nasil-hazirlanmali">İstanbul’da deprem olursa halk nasıl hazırlanmalı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29089</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Ünlü uzman uyarıyor: “7’nin üzerinde deprem yaratabilecek başka faylar da var.”</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/unlu-uzman-uyariyor-7nin-uzerinde-deprem-yaratabilecek-baska-faylar-da-var</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Altaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 05 Dec 2019 14:00:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editör ne diyor?]]></category>
		<category><![CDATA[antibiyotik direnci]]></category>
		<category><![CDATA[beyin]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[gen makası]]></category>
		<category><![CDATA[kadına şiddet]]></category>
		<category><![CDATA[kara delik]]></category>
		<category><![CDATA[mars]]></category>
		<category><![CDATA[protein tozu]]></category>
		<category><![CDATA[sera gazı]]></category>
		<category><![CDATA[sinirbilim]]></category>
		<category><![CDATA[uygarlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=16075</guid>

					<description><![CDATA[<p>İstanbul’da deprem üzerine Büyükşehir bir çalıştay düzenledi. Hayırlı olsun. Çalıştay’ın jeoloji sorunları üzerine değil de, daha çok kent planlamasına ve afet yönetimine yönelik tartışma yüzü önemli. Yoksa jeolojisinde yeni ve bilinmedik bir şey yok. Depremin, sadece deprem olduğu zaman gündeme gelmemesi gerektiğini her zaman savunuyoruz. Deprem, bilimsel bir gerçek olmakla birlikte enine boyuna araştırılması, konuşulması ve bilim insanlarının karar alıcılarla sürekli dirsek temasında bulunmasını gerektiren bir mesele. Bugün size, dünyanın sayılı yerbilimcilerinden Prof. Dr. Le Pichon’u İstanbul ziyareti sırasında yaptığımız bir söyleşi sunuyor. Amacımız bir de örnek bir bilim insanını tanımak ve mesajlarını öğrenmek.. Merakla okuyacaksınız, ayrıca yeni bir şey söylüyor: Ana Marmara Fayı dışında, diğer faylar da 7’nin üzerinde deprem yaratabilir. Doğan Kuban’a büyük ödül Doğan hocamız, sadece Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji’de (CBT) değil aynı zamanda Herkese Bilim Teknoloji’ye (HBT) geçiş ve sonrasında da desteğini hiçbir zaman esirgemedi. Kendisine minnettarız. Bu ülke insanının aydınlanması için gerek yetiştirdiği öğrenciler gerekse öğretileriyle yol gösterici olan Kuban’ı, Ahmet Yavuz’la birlikte evinde ziyaret ettik. Kendisi, mimarlık alanında layık görülen Cumhurbaşkanlığı Kültür Sanat Büyük Ödülü’nü, neden kabul ettiğini açıkladı. Kuban’ın köşe yazısı çok temel bir konuda: Uygarlık özgür olmakla başlar, ya da olmaz! Dünyada her yıl 500.000 kişi antimikrobiyal ilaçlara karşı direnç gösteren organizmalar yüzünden hayatını kaybediyor. ABD Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezleri (CRC), acil halk sağlığı tehdidi olarak gördüğü organizmalara iki yenisini daha ekledi. Dirençli mikroplar karşısında bilimin işi bir hayli zor. Ancak hiçbir şey imkânsız değil. Ekibimizden Batuhan Sarıcan, konuyu çeşitli kaynaklardan derleyerek işledi. Müfit Akyos’un, yaşamı anlamlı kılanın, merak etmemiz engellense de merak etmeye devam etmek olduğunu savunduğu Kırkıncı Kapı yazısını kaçırmayın. Akyos bu cumartesi 7 Aralık saat 17.00’de Beşiktaş Bahçeşehir Üniversitesi’nde gerçekleşecek konferansta konuşmacılarımız arasında. Bekliyoruz.. Tanol Türkoğlu’nun Dijital Kültür köşesinde çıkan bu haftaki yazısı, bugüne ve geleceğe dair önemli konulara değiniyor. Dijital (Şeffaf) İktidar başlıklı yazısında dijitalleşmeyle birlikte yönetimlerdeki paradigma değişimini gündemine alıyor. Dijitalem’i ise atlamayın, bu aylık notlar bir dijital dünya fenomeni! Alman hükümeti, bir diğer yazarımız Prof. Dr. Cem Say’ı “Bilim Günleri”ne davet etti. Say, Futurium’dan Falling Walls konferansına kadar Almanya’daki ilk izlenimlerini sizlerle paylaştı. Mustafa Çetiner ise Güncel Tıp köşesinde bu sefer tartışmalı protein tozlarını ele alıyor ve toplumdaki ön kabullerle birlikte bu takviyelerin eğrisini doğrusunu gözler önüne seriyor. İlgililere duyurulur. Ahmet Yavuz, Suriye konusunda Atatürk’ün izlerini bu beşinci yazıyla sürdürüyor. Bu güncel tarih rengi! Daha çok şey, beyin araştırmaları ve felsefe ilişkisi, 845 kelebeğin gen haritalarının anlattıkları, iletişim ve halkla ilişkiler alanındaki gelişmeler (Sevinç Koçak), Kistik fibroza yeni ilaç, Brüksel lahanası üzerine bilmedikleriniz, el sıkışma geleneğinin kökeni&#8230; HBT, yine dopdolu içeriğiyle, bilimin ışığındaki yürüyüşünü sürdürüyor. Bu yürüyüşte hep birlikteyiz, sizinle birlikte merak ediyor ve araştırıyoruz. Unutmayın: Konferansta buluşmak üzere, ve gelecek Cumaya kadar, iyi okumalar. Sevgi ve dostlukla kalın.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/unlu-uzman-uyariyor-7nin-uzerinde-deprem-yaratabilecek-baska-faylar-da-var">Ünlü uzman uyarıyor: “7’nin üzerinde deprem yaratabilecek başka faylar da var.”</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignright size-medium wp-image-16066" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/12/193-251x300.jpg" alt="" width="251" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/12/193-251x300.jpg 251w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/12/193-856x1024.jpg 856w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/12/193.jpg 1654w" sizes="(max-width: 251px) 100vw, 251px" />İstanbul’da deprem üzerine Büyükşehir bir çalıştay düzenledi. Hayırlı olsun. Çalıştay’ın jeoloji sorunları üzerine değil de, daha çok kent planlamasına ve afet yönetimine yönelik tartışma yüzü önemli. Yoksa jeolojisinde yeni ve bilinmedik bir şey yok. Depremin, sadece deprem olduğu zaman gündeme gelmemesi gerektiğini her zaman savunuyoruz. Deprem, bilimsel bir gerçek olmakla birlikte enine boyuna araştırılması, konuşulması ve bilim insanlarının karar alıcılarla sürekli dirsek temasında bulunmasını gerektiren bir mesele. Bugün size, dünyanın sayılı yerbilimcilerinden Prof. Dr. Le Pichon’u İstanbul ziyareti sırasında yaptığımız bir söyleşi sunuyor. Amacımız bir de örnek bir bilim insanını tanımak ve mesajlarını öğrenmek.. Merakla okuyacaksınız, ayrıca yeni bir şey söylüyor: Ana Marmara Fayı dışında, diğer faylar da 7’nin üzerinde deprem yaratabilir.</p>
<p><strong>Doğan Kuban’a büyük ödül </strong></p>
<p>Doğan hocamız, sadece Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji’de (CBT) değil aynı zamanda Herkese Bilim Teknoloji’ye (HBT) geçiş ve sonrasında da desteğini hiçbir zaman esirgemedi. Kendisine minnettarız. Bu ülke insanının aydınlanması için gerek yetiştirdiği öğrenciler gerekse öğretileriyle yol gösterici olan Kuban’ı, Ahmet Yavuz’la birlikte evinde ziyaret ettik. Kendisi, mimarlık alanında layık görülen Cumhurbaşkanlığı Kültür Sanat Büyük Ödülü’nü, neden kabul ettiğini açıkladı. Kuban’ın köşe yazısı çok temel bir konuda: Uygarlık özgür olmakla başlar, ya da olmaz!</p>
<p>Dünyada her yıl 500.000 kişi antimikrobiyal ilaçlara karşı direnç gösteren organizmalar yüzünden hayatını kaybediyor. ABD Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezleri (CRC), acil halk sağlığı tehdidi olarak gördüğü organizmalara iki yenisini daha ekledi. Dirençli mikroplar karşısında bilimin işi bir hayli zor. Ancak hiçbir şey imkânsız değil. Ekibimizden Batuhan Sarıcan, konuyu çeşitli kaynaklardan derleyerek işledi.</p>
<p><strong>Müfit Akyos</strong>’un, yaşamı anlamlı kılanın, merak etmemiz engellense de merak etmeye devam etmek olduğunu savunduğu Kırkıncı Kapı yazısını kaçırmayın. Akyos bu cumartesi 7 Aralık saat 17.00’de Beşiktaş Bahçeşehir Üniversitesi’nde gerçekleşecek konferansta konuşmacılarımız arasında. Bekliyoruz..</p>
<p><strong>Tanol Türkoğlu</strong>’nun Dijital Kültür köşesinde çıkan bu haftaki yazısı, bugüne ve geleceğe dair önemli konulara değiniyor. Dijital (Şeffaf) İktidar başlıklı yazısında dijitalleşmeyle birlikte yönetimlerdeki paradigma değişimini gündemine alıyor. Dijitalem’i ise atlamayın, bu aylık notlar bir dijital dünya fenomeni!</p>
<p>Alman hükümeti, bir diğer yazarımız Prof. Dr. <strong>Cem Say</strong>’ı “Bilim Günleri”ne davet etti. Say, Futurium’dan Falling Walls konferansına kadar Almanya’daki ilk izlenimlerini sizlerle paylaştı. <strong>Mustafa Çetiner</strong> ise Güncel Tıp köşesinde bu sefer tartışmalı protein tozlarını ele alıyor ve toplumdaki ön kabullerle birlikte bu takviyelerin eğrisini doğrusunu gözler önüne seriyor. İlgililere duyurulur.</p>
<p><strong>Ahmet Yavuz,</strong> Suriye konusunda Atatürk’ün izlerini bu beşinci yazıyla sürdürüyor. Bu güncel tarih rengi! Daha çok şey, beyin araştırmaları ve felsefe ilişkisi, 845 kelebeğin gen haritalarının anlattıkları, iletişim ve halkla ilişkiler alanındaki gelişmeler (Sevinç Koçak), Kistik fibroza yeni ilaç, Brüksel lahanası üzerine bilmedikleriniz, el sıkışma geleneğinin kökeni&#8230;</p>
<p>HBT, yine dopdolu içeriğiyle, bilimin ışığındaki yürüyüşünü sürdürüyor. Bu yürüyüşte hep birlikteyiz, sizinle birlikte merak ediyor ve araştırıyoruz. Unutmayın: Konferansta buluşmak üzere, ve gelecek Cumaya kadar, iyi okumalar. Sevgi ve dostlukla kalın.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-16029" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/11/konferans-1-300x150.png" alt="" width="600" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/11/konferans-1-300x150.png 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/11/konferans-1.png 1024w" sizes="(max-width: 600px) 100vw, 600px" /></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/unlu-uzman-uyariyor-7nin-uzerinde-deprem-yaratabilecek-baska-faylar-da-var">Ünlü uzman uyarıyor: “7’nin üzerinde deprem yaratabilecek başka faylar da var.”</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">16075</post-id>	</item>
		<item>
		<title>HBT Dergi 193. Sayı – 6 Aralık 2019</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/dergi-sayilari/hbt-dergi-193-sayi-6-aralik-2019</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Altaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 05 Dec 2019 13:24:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dergi Sayıları]]></category>
		<category><![CDATA[antibiyotik direnci]]></category>
		<category><![CDATA[beyin]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[gen makası]]></category>
		<category><![CDATA[kadına şiddet]]></category>
		<category><![CDATA[kara delik]]></category>
		<category><![CDATA[mars]]></category>
		<category><![CDATA[protein tozu]]></category>
		<category><![CDATA[sera gazı]]></category>
		<category><![CDATA[sinirbilim]]></category>
		<category><![CDATA[uygarlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=16069</guid>

					<description><![CDATA[<p>Büyük yerbilimci Le Pichon: Sürpriz büyük depremler de olabilir Uygarlık özgür olmakla başlar, ya da olmaz &#8211; Doğan Kuban Doğan Kuban&#8217;a mimarlık ödülü Bilim mi yenecek dirençli mikroplar mı? Tek galakside üç karadelik Dünyamızda 0 yaşam bölgeleri Çift tekneli mezar bilmecesi Sera gazı emisyonunda rekor artış &#8220;Gen makası&#8221; ile Akdeniz anemisine son Mars&#8217;ta böcek var iddiası 44 milyon yıllık tırtıl Tokalaşmanın tarihçesi: Korkma kolumda hançer yok! Avrupa&#8217;da kadına yönelik şiddette ilk sırada Türkiye var Dijital (şeffaf) iktidar &#8211; Tanol Türkoğlu Kırkıncı kapı &#8211; Müfit Akyos Duvarın yıkılışının 30. yıldönümünde Berlin &#8216;bilim&#8217;i öne çıkardı &#8211; Cem Say İnsan beyninin 8 harikası (6): Beynin durduğu olur mu? Sadece &#8220;Sinirbilim Felsefesi&#8221; değil, &#8220;Felsefe ve Sinirbilim&#8221; 30 yıllık bir &#8220;nadir hastalık&#8221; öyküsü Protein tozları (1) &#8211; Mustafa Çetiner Brüksel lahanası: Çocuklar sevmese de siz sevin ve tüketin M. Kemal&#8217;in Suriye tasavvuru üzerine (5) &#8211; Ahmet Yavuz İletişim ve halkla ilişkiler sektöründeki gelişmeler &#8211; Sevinç Koçak 845 kelebek türünün çözülen genetikleri evrimi aydınlatıyor Sayılarımıza ulaşmak için tıklayınız</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/dergi-sayilari/hbt-dergi-193-sayi-6-aralik-2019">HBT Dergi 193. Sayı – 6 Aralık 2019</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="alignright size-medium wp-image-16066" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/12/193-251x300.jpg" alt="" width="251" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/12/193-251x300.jpg 251w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/12/193-856x1024.jpg 856w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/12/193.jpg 1654w" sizes="(max-width: 251px) 100vw, 251px" />Büyük yerbilimci Le Pichon: Sürpriz büyük depremler de olabilir<br />
Uygarlık özgür olmakla başlar, ya da olmaz &#8211; Doğan Kuban<br />
Doğan Kuban&#8217;a mimarlık ödülü<br />
Bilim mi yenecek dirençli mikroplar mı?<br />
Tek galakside üç karadelik<br />
Dünyamızda 0 yaşam bölgeleri<br />
Çift tekneli mezar bilmecesi<br />
Sera gazı emisyonunda rekor artış<br />
&#8220;Gen makası&#8221; ile Akdeniz anemisine son<br />
Mars&#8217;ta böcek var iddiası<br />
44 milyon yıllık tırtıl<br />
Tokalaşmanın tarihçesi: Korkma kolumda hançer yok!<br />
Avrupa&#8217;da kadına yönelik şiddette ilk sırada Türkiye var<br />
Dijital (şeffaf) iktidar &#8211; Tanol Türkoğlu<br />
Kırkıncı kapı &#8211; Müfit Akyos<br />
Duvarın yıkılışının 30. yıldönümünde Berlin &#8216;bilim&#8217;i öne çıkardı &#8211; Cem Say<br />
İnsan beyninin 8 harikası (6): Beynin durduğu olur mu?<br />
Sadece &#8220;Sinirbilim Felsefesi&#8221; değil, &#8220;Felsefe ve Sinirbilim&#8221;<br />
30 yıllık bir &#8220;nadir hastalık&#8221; öyküsü<br />
Protein tozları (1) &#8211; Mustafa Çetiner<br />
Brüksel lahanası: Çocuklar sevmese de siz sevin ve tüketin<br />
M. Kemal&#8217;in Suriye tasavvuru üzerine (5) &#8211; Ahmet Yavuz<br />
İletişim ve halkla ilişkiler sektöründeki gelişmeler &#8211; Sevinç Koçak<br />
845 kelebek türünün çözülen genetikleri evrimi aydınlatıyor</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/1-abonelik">Sayılarımıza ulaşmak için tıklayınız</a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/dergi-sayilari/hbt-dergi-193-sayi-6-aralik-2019">HBT Dergi 193. Sayı – 6 Aralık 2019</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">16069</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Yerkürenin 9 tehlike sınırının 4’ünü aştık</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/yerkurenin-9-tehlike-sinirinin-4unu-astik</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Altaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 21 Nov 2019 14:00:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editör ne diyor?]]></category>
		<category><![CDATA[beyin]]></category>
		<category><![CDATA[blok zinciri]]></category>
		<category><![CDATA[çevre]]></category>
		<category><![CDATA[evrim]]></category>
		<category><![CDATA[iklim değişikliği]]></category>
		<category><![CDATA[neandertal]]></category>
		<category><![CDATA[öğrenmek]]></category>
		<category><![CDATA[öğretmenler günü]]></category>
		<category><![CDATA[ozon deliği]]></category>
		<category><![CDATA[plastik atık]]></category>
		<category><![CDATA[roma]]></category>
		<category><![CDATA[uygarlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=15945</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gezegenimiz hangi noktadan sonra insanoğlunun yaşamasına izin vermeyecek duruma gelir? Bu sorunun yanıtını bulmak isteyen bilim insanları bundan 10 yıl önce 9 tehlike eşiği belirlemişlerdi. Ve bunların aşılması halinde Dünya’nın yaşam destek sistemlerinin dengesiz hale geleceğini ve gezegenin kaosa sürüklenme riskinin ortaya çıkacağını saptamışlardı. Bunları söyledikten sonra kötü haberi verelim: Ne yazık ki bu 9 tehlike eşiğinin 4’ü aşılmış durumda. Araştırmayı Almanya’da Postdam İklim Etkileri Araştırma Enstitü bilim insanları yapmışlardı. Enstitünün direktörü Johan Rockström 10 yıl içinde geldiğimiz noktayı değerlendirdi. Murat Altaş’ın New Scientist’ten derlediği söyleşiyi biz de sayfalarımıza taşıdık. Küresel ısınmadan, biyo-çeşitliliğe, ozon tabakasından, su döngüsü ve nükleer atıklara kadar hemen hemen tümü insan eliyle gerçekleşen bu 9 eşikte ne durumda olduğumuzu, bizi bekleyen yeni tehlikeleri, çözümler konusunda ne kadar yol alındığını dergimizde okuyacaksınız&#8230; ‘Merak’ konferanslarının ilki yapıldı HBT Konferansları yeniden başladı. Bu kez ana tema Merak ve geçtiğimiz Cumartesi günü gerçekleştirdiğimiz ilk toplantıda Cem Say, Tanol Türkoğlu ve Tevfik Uyar “Merak öldü mü? İnsanlığın kadim yaşamda kalma dürtüsü olarak merak etmeye artık ihtiyacımız yok mu? Yerleşik kent yaşamının sağladığı türlü çeşitli ihtiyaçlar konforu, toplumun elinden, beyninden “merak iç güdüsü”nü koparıp aldı ve onu bir avuç azınlığın tekeline bıraktı diyebilir miyiz? Dijital dünyada merak “ gibi konuları ele aldılar. Konferansta Orhan Bursalı da “8 aylık merak maratonuna hoş geldiniz” diyerek kısa bir sunum yaptı. Doğan Kuban Hoca da ‘Uygarlık, Cumhuriyet ve Özgürlük’ başlıklı yazısında merak olgusundan yola çıkarak toplumların aydınlanmasını ve burada ekonomist ve aydınların görevini irdeliyor. Tanol Türkoğlu Dijital Kültür’de ‘Hümanist mi YaşamİST mi? ‘ diye soruyor merak konulu ilk konferansımızdan yola çıkarak.. Toplantıda okurlarımızdan gelen “Hümanist bir yapay zekâ yapılabilir mi?” sorusunun kendisine düşündürdüklerini anlatıyor. Arkadaşımız Batuhan Sarıcan penisilinin 90 yıllık öyküsünü derledi. Ömrünü bakterilere adayan Alexander Fleming’in tesadüf eseri keşfettiği penisilin bugüne kadar milyonlarca insanın hayatını kurtardı ama sürekli direnç kazanan bakterilere karşı savaşı bakalım sürdürebilecek mi? 24 Kasım Öğretmenler Günü’nde ödevimiz 24 Kasım Öğretmenler Günü dolayısıyla öğretmenlerimize saygılarımızı sunuyoruz. 1928 yılında Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin yurttaşlarına yeni harflerle okuma-yazma öğretmek amacıyla kurulan Millet Mektepleri’nin açıldığı ve Atatürk’ün başöğretmenliği kabul ettiği tarih aynı zamanda. İKÜ Mütevelli Heyeti Başkan Yardımcısı Ful Akıngüç Över öğretmenlerin değerine ilişkin farkındalığımız ülke olarak ne aşamada? sorusunu ortaya attı yazısında. Hepimizin yanıtlaması gereken diğer sorularla birlikte 24 Kasım ödevlerimizi yeniden anımsamanın zamanı.. Antik Roma’da kimler yaşıyordu? Kentin çalkantılı ve bir o kadar da gizemli geçmişini araştıran bilim insanları köklerin Anadolu, İran ve Yakındoğu’ya kadar uzandığını saptadılar. Ayrıntılar sayfalarımızda.. “İnsan Beyninin 8 Harikası’ başlıklı yazı serimizde bu kez yanıtını aradığımız soru “Düşünürken beynimizde neler oluyor?”. Aykut Göker’i özlemle anıyoruz Yazarımız Müfit Akyos 3 yıl önce kaybettiğimiz Aykut Göker’i ölüm yıldönümünde anıyor “Merhaba Aykut Abi” yazısı ile. Biz de kendisini özlemle anıyoruz. Dergimizde bu hafta sağlık sayfalarında çok işlevli ilaçların kardiyak hastalıkları azaltıp azaltmadığına ilişkin bir yazımız var. Prof. Mustafa Çetiner de son haftaların gündemini işgal eden ıspanak krizi hakkında yazdı. Futbol topunu kim tasarladı? Dünyanın en fazla ilgi gören sporu futbol. Peki futbol topunun geometrisi nasıl? Kim tasarladı? Ergun Akleman’ın yazısını ilgiyle okuyacağınızdan eminiz. Bilim ve Üniversite sayfasında Bahçeşehir Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Türker Kılıç ve Kadir Sümerkent’in ‘Beyin-Bilgisayar arayüzleri‘ yazısının ilki var. Atılım Üniversitesi’nden Prof. Meltem Huri Baturay tablet ile multimedya destekli yabancı dil öğretiminin artıları eksileri üzerine yazdı. Ahmet Yavuz’un Mustafa Kemal Atatürk’ün Suriye Tasarrufu üzerine yazdığı serinin 3.sü de sayfalarımızda. İnsanın nasıl ve neden 2 ayak üzerinde dikilerek yürümeye başladığı ile ilgili yeni hipotezden bulaşıcı göz parazitlerine, Nil nehrinin ne zaman oluştuğundan Ozon tabakası ile ilgili yeni gelişmelere kadar Araştırma Gündemi sayfalarımızda ilginç konularla yeni karşınızdayız. Uykuda öğrenmenin gerçek mi yoksa aldatmaca mı olduğuna ilişkin yazıyı da okumanızı öneririz. Grafik Bilgi’de ise yurtdışında eğitim gören doktorların ülkelere göre dağılımını bulacaksınız. Bilim ve Beslenme sayfamızın bu haftaki konuğu tatlı patates. Ülkemizde çok fazla yetiştirilmeyen bu besinin faydaları hayli fazla. Hayvanlar dünyasında bu kez konuk soyu tükendiği sanılan cüce geyiğin öyküsü.. Gelecek cumaya kadar bilimde ve HBT’de kalın&#8230; Herkese keyifli okumalar.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/yerkurenin-9-tehlike-sinirinin-4unu-astik">Yerkürenin 9 tehlike sınırının 4’ünü aştık</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignright size-medium wp-image-15934" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/11/191-251x300.jpg" alt="" width="251" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/11/191-251x300.jpg 251w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/11/191-856x1024.jpg 856w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/11/191.jpg 1654w" sizes="auto, (max-width: 251px) 100vw, 251px" />Gezegenimiz hangi noktadan sonra insanoğlunun yaşamasına izin vermeyecek duruma gelir? Bu sorunun yanıtını bulmak isteyen bilim insanları bundan 10 yıl önce 9 tehlike eşiği belirlemişlerdi. Ve bunların aşılması halinde Dünya’nın yaşam destek sistemlerinin dengesiz hale geleceğini ve gezegenin kaosa sürüklenme riskinin ortaya çıkacağını saptamışlardı.</p>
<p>Bunları söyledikten sonra kötü haberi verelim: Ne yazık ki bu 9 tehlike eşiğinin 4’ü aşılmış durumda. Araştırmayı Almanya’da Postdam İklim Etkileri Araştırma Enstitü bilim insanları yapmışlardı. Enstitünün direktörü <strong>Johan Rockström</strong> 10 yıl içinde geldiğimiz noktayı değerlendirdi. <strong>Murat Altaş</strong>’ın New Scientist’ten derlediği söyleşiyi biz de sayfalarımıza taşıdık. Küresel ısınmadan, biyo-çeşitliliğe, ozon tabakasından, su döngüsü ve nükleer atıklara kadar hemen hemen tümü insan eliyle gerçekleşen bu 9 eşikte ne durumda olduğumuzu, bizi bekleyen yeni tehlikeleri, çözümler konusunda ne kadar yol alındığını dergimizde okuyacaksınız&#8230;</p>
<p>‘<strong>Merak’ konferanslarının ilki yapıldı</strong></p>
<p>HBT Konferansları yeniden başladı. Bu kez ana tema <strong>Merak</strong> ve geçtiğimiz Cumartesi günü gerçekleştirdiğimiz ilk toplantıda <strong>Cem Say</strong>, <strong>Tanol Türkoğlu</strong> ve <strong>Tevfik Uyar</strong> “Merak öldü mü? İnsanlığın kadim yaşamda kalma dürtüsü olarak merak etmeye artık ihtiyacımız yok mu? Yerleşik kent yaşamının sağladığı türlü çeşitli ihtiyaçlar konforu, toplumun elinden, beyninden “merak iç güdüsü”nü koparıp aldı ve onu bir avuç azınlığın tekeline bıraktı diyebilir miyiz? Dijital dünyada merak “ gibi konuları ele aldılar. Konferansta <strong>Orhan Bursalı</strong> da <em>“8 aylık merak maratonuna hoş geldiniz</em>” diyerek kısa bir sunum yaptı.</p>
<p><strong>Doğan Kuban</strong> Hoca da <em>‘Uygarlık, Cumhuriyet ve Özgürlük’</em> başlıklı yazısında merak olgusundan yola çıkarak toplumların aydınlanmasını ve burada ekonomist ve aydınların görevini irdeliyor.</p>
<p><strong>Tanol Türkoğlu</strong> Dijital Kültür’de ‘Hümanist mi YaşamİST mi? ‘ diye soruyor merak konulu ilk konferansımızdan yola çıkarak.. Toplantıda okurlarımızdan gelen “Hümanist bir yapay zekâ yapılabilir mi?” sorusunun kendisine düşündürdüklerini anlatıyor.</p>
<p>Arkadaşımız <strong>Batuhan Sarıcan</strong> penisilinin 90 yıllık öyküsünü derledi. Ömrünü bakterilere adayan <strong>Alexander Fleming</strong>’in tesadüf eseri keşfettiği penisilin bugüne kadar milyonlarca insanın hayatını kurtardı ama sürekli direnç kazanan bakterilere karşı savaşı bakalım sürdürebilecek mi?</p>
<p><strong>24 Kasım Öğretmenler Günü’nde ödevimiz</strong></p>
<p>24 Kasım Öğretmenler Günü dolayısıyla öğretmenlerimize saygılarımızı sunuyoruz. 1928 yılında Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin yurttaşlarına yeni harflerle okuma-yazma öğretmek amacıyla kurulan Millet Mektepleri’nin açıldığı ve Atatürk’ün başöğretmenliği kabul ettiği tarih aynı zamanda. İKÜ Mütevelli Heyeti Başkan Yardımcısı <strong>Ful Akıngüç Över</strong> öğretmenlerin değerine ilişkin farkındalığımız ülke olarak ne aşamada? sorusunu ortaya attı yazısında. Hepimizin yanıtlaması gereken diğer sorularla birlikte 24 Kasım ödevlerimizi yeniden anımsamanın zamanı..</p>
<p>Antik Roma’da kimler yaşıyordu? Kentin çalkantılı ve bir o kadar da gizemli geçmişini araştıran bilim insanları köklerin Anadolu, İran ve Yakındoğu’ya kadar uzandığını saptadılar. Ayrıntılar sayfalarımızda..</p>
<p>“İnsan Beyninin 8 Harikası’ başlıklı yazı serimizde bu kez yanıtını aradığımız soru “Düşünürken beynimizde neler oluyor?”.</p>
<p><strong>Aykut Göker’i özlemle anıyoruz</strong></p>
<p>Yazarımız <strong>Müfit Akyos</strong> 3 yıl önce kaybettiğimiz <strong>Aykut Göker</strong>’i ölüm yıldönümünde anıyor “Merhaba Aykut Abi” yazısı ile. Biz de kendisini özlemle anıyoruz.</p>
<p>Dergimizde bu hafta sağlık sayfalarında çok işlevli ilaçların kardiyak hastalıkları azaltıp azaltmadığına ilişkin bir yazımız var. <strong>Prof. Mustafa Çetiner </strong>de son haftaların gündemini işgal eden ıspanak krizi hakkında yazdı.</p>
<p><strong>Futbol topunu kim tasarladı?</strong></p>
<p>Dünyanın en fazla ilgi gören sporu futbol. Peki futbol topunun geometrisi nasıl? Kim tasarladı? <strong>Ergun Akleman’ın</strong> yazısını ilgiyle okuyacağınızdan eminiz.</p>
<p>Bilim ve Üniversite sayfasında Bahçeşehir Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı <strong>Prof. Dr. Türker Kılıç </strong>ve <strong>Kadir Sümerken</strong>t’in ‘Beyin-Bilgisayar arayüzleri‘ yazısının ilki var.</p>
<p>Atılım Üniversitesi’nden <strong>Prof. Meltem Huri Baturay</strong> tablet ile multimedya destekli yabancı dil öğretiminin artıları eksileri üzerine yazdı.</p>
<p><strong>Ahmet Yavuz</strong>’un Mustafa Kemal Atatürk’ün Suriye Tasarrufu üzerine yazdığı serinin 3.sü de sayfalarımızda.</p>
<p>İnsanın nasıl ve neden 2 ayak üzerinde dikilerek yürümeye başladığı ile ilgili yeni hipotezden bulaşıcı göz parazitlerine, Nil nehrinin ne zaman oluştuğundan Ozon tabakası ile ilgili yeni gelişmelere kadar Araştırma Gündemi sayfalarımızda ilginç konularla yeni karşınızdayız.</p>
<p>Uykuda öğrenmenin gerçek mi yoksa aldatmaca mı olduğuna ilişkin yazıyı da okumanızı öneririz.</p>
<p>Grafik Bilgi’de ise yurtdışında eğitim gören doktorların ülkelere göre dağılımını bulacaksınız.</p>
<p>Bilim ve Beslenme sayfamızın bu haftaki konuğu tatlı patates. Ülkemizde çok fazla yetiştirilmeyen bu besinin faydaları hayli fazla.</p>
<p>Hayvanlar dünyasında bu kez konuk soyu tükendiği sanılan cüce geyiğin öyküsü..</p>
<p>Gelecek cumaya kadar bilimde ve HBT’de kalın&#8230; Herkese keyifli okumalar.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/yerkurenin-9-tehlike-sinirinin-4unu-astik">Yerkürenin 9 tehlike sınırının 4’ünü aştık</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">15945</post-id>	</item>
		<item>
		<title>HBT Dergi 191. Sayı – 22 Kasım 2019</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/dergi-sayilari/hbt-dergi-191-sayi-22-kasim-2019</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Altaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 21 Nov 2019 12:57:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dergi Sayıları]]></category>
		<category><![CDATA[beyin]]></category>
		<category><![CDATA[blok zinciri]]></category>
		<category><![CDATA[çevre]]></category>
		<category><![CDATA[evrim]]></category>
		<category><![CDATA[iklim değişikliği]]></category>
		<category><![CDATA[neandertal]]></category>
		<category><![CDATA[öğrenmek]]></category>
		<category><![CDATA[öğretmenler günü]]></category>
		<category><![CDATA[ozon deliği]]></category>
		<category><![CDATA[plastik atık]]></category>
		<category><![CDATA[roma]]></category>
		<category><![CDATA[uygarlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=15936</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yerküre alarmda: 9 tehlikenin 4&#8217;ü gerçekleşti Romalıların kökleri Anadolu, İran ve Yakındoğu&#8217;da Alexander Fleming: Penisilinin 90 yıllık hikâyesi Uykuda öğrenme: Aldatmaca mı gerçek mi? Araştırma Gündemi: İnsan evriminde yeni bir sayfa  Ozon deliği iyice küçüldü Proton sanılandan daha küçükmüş Bulaşıcı göz paraziti ikinci kez insanda görüldü Homo erectus ve Neandertal sanıldığından daha usta denizciler miydi? 24 Kasım Öğretmenler Günü&#8217;nde ödevimiz ne olmalı? &#8211; Ful Akıngüç Över Uygarlık, cumhuriyet ve özgürlük &#8211; Doğan Kuban Hümanist mi &#8216;yaşam&#8217;ist mi? Tanol Türkoğlu Merhaba Aykut abi.. &#8211; Müfit Akyos Futbol topunu kim tasarladı? &#8211; Ergun Akleman Beyin-bilgisayar arayüzleri &#8211; Kadir Sümerkent, Türker Kılıç İnsan beyninin 8 harikası (4): Düşünürken beynimizde neler oluyor? HBT Konferansları başladı: Merak ütopya gibidir, ilerlemeye yarar İlk yılında Blockchain Türkiye Platformu M. Kemal&#8217;in Suriye tasavvuru üzerine (3) &#8211; Ahmet Yavuz Ispanak iftiraya mı uğradı? &#8211; Mustafa Çetiner Çok işlevli ilaçlar kardiyak hastalıklara çözüm mü? Tatlı patates yoksul ülkelerin can simidi Tabletle multimedya destekli yabancı dil öğretimi (1) &#8211; Meltem Huri Baturay Soyu tükendiği sanılan cüce geyikler Vietnam&#8217;da ortaya çıktı Sayılarımıza ulaşmak için tıklayınız</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/dergi-sayilari/hbt-dergi-191-sayi-22-kasim-2019">HBT Dergi 191. Sayı – 22 Kasım 2019</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignright size-medium wp-image-15934" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/11/191-251x300.jpg" alt="" width="251" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/11/191-251x300.jpg 251w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/11/191-856x1024.jpg 856w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/11/191.jpg 1654w" sizes="auto, (max-width: 251px) 100vw, 251px" />Yerküre alarmda: 9 tehlikenin 4&#8217;ü gerçekleşti<br />
Romalıların kökleri Anadolu, İran ve Yakındoğu&#8217;da<br />
Alexander Fleming: Penisilinin 90 yıllık hikâyesi<br />
Uykuda öğrenme: Aldatmaca mı gerçek mi?<br />
Araştırma Gündemi:<br />
<em>İnsan evriminde yeni bir sayfa </em><br />
<em>Ozon deliği iyice küçüldü </em><br />
<em>Proton sanılandan daha küçükmüş</em><br />
<em>Bulaşıcı göz paraziti ikinci kez insanda görüldü</em><br />
<em>Homo erectus ve Neandertal sanıldığından daha usta denizciler miydi?</em><br />
24 Kasım Öğretmenler Günü&#8217;nde ödevimiz ne olmalı? &#8211; Ful Akıngüç Över<br />
Uygarlık, cumhuriyet ve özgürlük &#8211; Doğan Kuban<br />
Hümanist mi &#8216;yaşam&#8217;ist mi? Tanol Türkoğlu<br />
Merhaba Aykut abi.. &#8211; Müfit Akyos<br />
Futbol topunu kim tasarladı? &#8211; Ergun Akleman<br />
Beyin-bilgisayar arayüzleri &#8211; Kadir Sümerkent, Türker Kılıç<br />
İnsan beyninin 8 harikası (4): Düşünürken beynimizde neler oluyor?<br />
HBT Konferansları başladı: Merak ütopya gibidir, ilerlemeye yarar<br />
İlk yılında Blockchain Türkiye Platformu<br />
M. Kemal&#8217;in Suriye tasavvuru üzerine (3) &#8211; Ahmet Yavuz<br />
Ispanak iftiraya mı uğradı? &#8211; Mustafa Çetiner<br />
Çok işlevli ilaçlar kardiyak hastalıklara çözüm mü?<br />
Tatlı patates yoksul ülkelerin can simidi<br />
Tabletle multimedya destekli yabancı dil öğretimi (1) &#8211; Meltem Huri Baturay<br />
Soyu tükendiği sanılan cüce geyikler Vietnam&#8217;da ortaya çıktı</p>
<p><a href="http://www.herkesebilimteknoloji.com/1-abonelik">Sayılarımıza ulaşmak için tıklayınız</a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/dergi-sayilari/hbt-dergi-191-sayi-22-kasim-2019">HBT Dergi 191. Sayı – 22 Kasım 2019</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">15936</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Türkiyede elektrik neden demokrasi ile birlikte çalışmaz</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/turkiyede-elektrik-neden-demokrasi-ile-birlikte-calismaz</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Doğan Kuban]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 28 Oct 2019 14:05:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Doğan Kuban]]></category>
		<category><![CDATA[çağdaşlık]]></category>
		<category><![CDATA[demokrasi]]></category>
		<category><![CDATA[uygarlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=15723</guid>

					<description><![CDATA[<p>İslam dünyasının sömürge olma dışında tek bir alternatifi var: Abbasi Rönesansının dünya görüşüne geri dönmek! Yeni bir Hümanizma! Sorun İslam değil. İslam felsefe ve bilimi dışlamadığını Osmanlıdan önce kanıtlamıştı. Dünyanın fakir ve cahil toplumları arasında en ünlüsü ve kalabalık olanları Türk göçerlerdir. Hunlarla Fransa’ya kadar uzandılar. Avrasya tarihinin en büyük fatih göçerleri olarak İslam dünyasına egemen oldular. Türk göçeri olarak başlayıp Osmanlı okumamışları olarak yok oldular. Ne var ki karınca sürüsü olarak yaşamağa devam ediyoruz. Dünyada bizim gibi, milyarlarca, yaşadığın farkında olmadan yaşayan karınca var. Türkler Avrasya tarihinin önce yerleşik- göçer, sonra Hıristiyan-Müslüman çekişmesinin 1400 yıl süren çekişmesinin baş pehlivanları idiler. Haçlı döneminden başlayarak İslamın zırhı olarak yaşadık. Okuyup yazma, dünya kültürüne katkı türünden gereksiz (!) etkinliklere önem vermezseniz, Avrasya tarihinde Türklerin rolü gerçekten çok büyüktür. Biz, Müslümanların en kahraman temsilcisiyiz. At, ok , atlı olarak, İslamı, fakir, cahil, bilim ve sanat yoksulu ve uygarlık dışı bütün özellikleriyle temsil ediyoruz. Buna Büyük Millet Meclisi’nde devam eden kravatlı atlılar da var. Dünya tarihi sanıldığından daha karmaşık bir ormandır. Gerçi Türkiye cangılın içinde değil. Malezya ve Lübnan dışında, 1,5 milyar Müslümandan daha çok gelirimiz var. Sayısal olarak oranlarsak, Müslümanlar arasında Batı uygarlığına hepsinden daha yakın konumdayız. Tarihi tesadüflerle en güçlü dönemimizi Avrupa ve Doğu Akdenizde geçirdik. Gökdelenler senin yoksulluğunu anlatır Köyden kentlere akmış, taş, kerpiç evlerin eski sakinlerine, göklere tırmanan yapıların, kendilerinin fakirlik ve gelişmemişliğini temsil ettiğini anlatamazsınız. Kağnıdan inip traktöre binen de anlamaz. Emperyalizmin sömürü dili de aynı jargonu kullanır. Telefonla konuşan her cahil dünya egemeni olduğunu zanneder. Köyden göçen eski İstanbulludan daha rahatsız koşullarda yaşadığını anlamaz. Çünkü genel bir kent algısı dışında kent yaşamını değerlendiremez. İstanbul’da yaşadığım eski evlerde, konaklarda, yalılarda, ya daha yeni yapılmış kargir evlerde soba ve şömine kullandım. Kaloriferim olmadı. Kışın yalılarda, konaklarda evin içi dışarısı kadar soğuk olurdu. İstanbul’a bir çok mahalleye elektrik gelmişti. Nüfusu milyonu bulmamış İstanbul’un insanları çok kötü kışları soba başında, ocak karşısında geçirdiler. Fakat geçen hafta üç gün olağanüstü bir kar yağdı. İstanbul 20 000 000 nüfusu ile Batı dünyasının en büyük kenti. New York’dan kalabalık. Her şeyi elektrikle çalışan modern (!) bir dev kent. Fakat yeterli uzman elektrik teknisyeni yok. Bir apartmanın elektriğini tamir eden usta(!) bir yanlışlık yapmış, bütün mahallenin trafosu patlamış. Bizim evin kalorifer sistemi çöktü. Evde üç ateşli hasta vardı. Evi terkedip otele gitmek zorunda kaldık!  Sözde cennet İstanbul Sevgili Okuyucular, Elektrikli İstanbul, giderek azmanlaşan, örgütlenmemiş, eğitimsiz bir yerleşmedir. Teknik zorluklarla boğuşan bu deforme, azman kargaşanın ürettiği sorunlarla boy ölçüşmesi olasılığı yoktur. Büyüdüğü oranda kırılgan, sonunda hasta olanları evlerini bırakıp otellere kaçıran bir düzensizlik ortamıdır. Elektrik, su, enerji, doğal gaz, teknolojik eksiklikler ve kaotik ulaşımı ile kendi tarihini yiyen bir spekülatif pazardır. Üç gün yerine bir hafta süren bir kar, donmuş su boruları, başka doğal afetler olsaydı, ve bu, Rusya ile bir doğal gaz anlaşmazlığına rastlasaydı, 20 milyonluk büyük kentimizde yaşama şansınız olmazdı! Türkiye nüfusunun dörtte biri! Kırsallıktan çıkamamış, iane ile yaşayan 15 milyon köylü, bu olumsuzlukları hayal edemez. İthal ettiklerini kullanmasını henüz öğrenememiş toplum, soyulup yağma edilmekten ve birbirinin boğazına sarılmaktan kurtulur muydu? Şansımıza şükredelim. Peki, Türkiyenin geleceği şansa mı bağlı? Büyük eski Avrupa başkentlerinin nüfusu neden artmıyor? İstanbul’u cennet sanan kentlileşememiş kalabalıklar, aç kalıp, kovulsalar da geri dönmekte zorlanacakları toprakların, geleceklerinin tek kurtuluş olanağı olduğunu idrak edebilirler mi? Büyük Millet Meclisi’nde verdiği oyu göstererek kabadayılık yapan seçilmiş vatandaş ne demek istiyordu? Eğer içinde bulunduğumuz durumun arkası boş tarihini bilmiş olsaydık, böyle bir davranışın 500 yıllık bir özgürlük düşüncesi boşluğu olduğunun anlardık. 19 yılda 3,5 milyon kitaba karşılık, 80 yılda 80 kitap Luther Wittenberg’te 16. Yüzyılda Protestan propagandası yapmak için konuşmağa başladığı zaman, kentteki 6 matbaa 29 yılda 3.500.000 adet kitap basmış! 18 yüzyılda İstanbul’da Macar İbrahim Müteferrika matbaası 80 yılda, 80 kitap basmıştı. Almanya Almanya oldu, Türkiye de Türkiye kaldı. Politikacı ‘Yaptığımı yasadışı gösteren uygarlık ve demokrasiyi kabul etmiyorum!’ diye Meclis önünde gösteri yaparsa, toplum 21. yüzyılda yaşadığını kime kanıtlayacak? Sağduyulu Okuyucular, Bu davranış demokrasi, çağdaş devlet, çağdaş uygarlık, çağdaş bilim ve çağdaş sanatın yokluğuna paralel bir gösteridir. Bu tür vatandaşların var olduklarını sandıkları devlet, kendilerini ısıtacağını sandıkları elektrik, karşı çıktıkları demokrasi, anlamadıkları bilim ve sanat gibi, sadece bir boş hayaldir. Cezayı birlikte çekeceğiz. Almanya’da yollar nasıl geniş, elektrikler nasıl çalışıyorsa, Meclis’te böyle bir kabadayı ertesi gün mahkemede hesap verir. Çünkü Wittenberg, 16. yüzyılda, 18. yüzyıl İstanbul’undan on bin kat fazla kitap basabiliyor, 18. yüzyılda Voltaire kilise ile mücadele edebiliyordu. Bunlar Batı uygarlığının 500 yıl içinde yan yana getirdiği bir uygarlık birikiminin ayrılmaz parçalarıdır. Felsefe, sanat, bilim ve teknoloji olmadığı için demokrasi de yok. Demokrasi olmadığı için yeterli elektrik de olmaz. İstanbuldan 22 kat daha küçük olan Frankfurt’un yolları ve kaldırımları İstanbuldan çok daha geniş. Daha kötü hava koşullarında da elektriği kesilmiyor. Kabadayı ve zorba da yok. Bunlar bir uygarlık paketi Bu toplum bunları tümünün bir uygarlık paketi olarak birlikte var olduğunu anlayacak olgunluğa asla kavuşacak mı? Yoksa fakir, cahil, geri kalmış, yobaz, eski Hıristiyan sömürgesi olarak mı kalacak? Bilim, sanayi, uygarlık istiyor musunuz? Trump mı, Putin, mi? İkisi elele verirlerse, hangisinin sömürgesi olacağız? İkisinin birden sömürgesi olunca Hıristiyan sömürgesi mi olacağız? Yoksa Taoist mi olacağız? Buna ‘iki ucu boklu değnek’ derler. Sevgili Okuyucular, İslam dünyasının sömürge olma dışında tek bir alternatifi var: Abbasi Rönesansının dünya görüşüne geri dönmek! Yeni bir Hümanizma! Sorun İslam değil. İslam, Felsefe ve bilimi dışlamadığını Osmanlıdan önce kanıtlamıştı. Sorun, başlayıp bitiremediğimiz uygarlık okuluna yeniden öğrenci olmak. Bunun da başlangıcı otomobil ve telefonla birlikte düşünce ve sanat ithal edip, şöför yerine, filozof, bilim adamı ve sanatçı yetiştirmek. Bu 18. yüzyıl başına, hatta Fatih çağına yeniden dönmek gibi bir şey. Ne yaparsak, bundan sonra köle olmaktan kurtulabiliriz? Meclis’te milletvekiline dayak atıp, kabadayalık yapanların yaşadığı bir ülke çağdaş değildir. Çağdaş olamayan toplumun geleceği, bilim ve teknoloji çağında garanti altında olamaz. Örnek çok! Doğan Kuban</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/turkiyede-elektrik-neden-demokrasi-ile-birlikte-calismaz">Türkiyede elektrik neden demokrasi ile birlikte çalışmaz</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>İslam dünyasının sömürge olma dışında tek bir alternatifi var: Abbasi Rönesansının dünya görüşüne geri dönmek! Yeni bir Hümanizma! Sorun İslam değil. İslam felsefe ve bilimi dışlamadığını Osmanlıdan önce kanıtlamıştı.</p></blockquote>
<p>Dünyanın fakir ve cahil toplumları arasında en ünlüsü ve kalabalık olanları Türk göçerlerdir. Hunlarla Fransa’ya kadar uzandılar. Avrasya tarihinin en büyük fatih göçerleri olarak İslam dünyasına egemen oldular. Türk göçeri olarak başlayıp Osmanlı okumamışları olarak yok oldular. Ne var ki karınca sürüsü olarak yaşamağa devam ediyoruz. Dünyada bizim gibi, milyarlarca, yaşadığın farkında olmadan yaşayan karınca var.</p>
<p>Türkler Avrasya tarihinin önce yerleşik- göçer, sonra Hıristiyan-Müslüman çekişmesinin 1400 yıl süren çekişmesinin baş pehlivanları idiler. Haçlı döneminden başlayarak İslamın zırhı olarak yaşadık. Okuyup yazma, dünya kültürüne katkı türünden gereksiz (!) etkinliklere önem vermezseniz, Avrasya tarihinde Türklerin rolü gerçekten çok büyüktür.</p>
<p>Biz, Müslümanların en kahraman temsilcisiyiz. At, ok , atlı olarak, İslamı, fakir, cahil, bilim ve sanat yoksulu ve uygarlık dışı bütün özellikleriyle temsil ediyoruz. Buna Büyük Millet Meclisi’nde devam eden kravatlı atlılar da var.</p>
<p>Dünya tarihi sanıldığından daha karmaşık bir ormandır. Gerçi Türkiye cangılın içinde değil.</p>
<p>Malezya ve Lübnan dışında, 1,5 milyar Müslümandan daha çok gelirimiz var. Sayısal olarak oranlarsak, Müslümanlar arasında Batı uygarlığına hepsinden daha yakın konumdayız. Tarihi tesadüflerle en güçlü dönemimizi Avrupa ve Doğu Akdenizde geçirdik.</p>
<p><strong>Gökdelenler senin yoksulluğunu anlatır</strong></p>
<p>Köyden kentlere akmış, taş, kerpiç evlerin eski sakinlerine, <strong>göklere tırmanan yapıların, kendilerinin fakirlik ve gelişmemişliğini temsil ettiğini</strong> anlatamazsınız. Kağnıdan inip traktöre binen de anlamaz. Emperyalizmin sömürü dili de aynı jargonu kullanır. Telefonla konuşan her cahil dünya egemeni olduğunu zanneder. Köyden göçen eski İstanbulludan daha rahatsız koşullarda yaşadığını anlamaz. Çünkü genel bir kent algısı dışında kent yaşamını değerlendiremez.</p>
<p>İstanbul’da yaşadığım eski evlerde, konaklarda, yalılarda, ya daha yeni yapılmış kargir evlerde soba ve şömine kullandım. Kaloriferim olmadı. Kışın yalılarda, konaklarda evin içi dışarısı kadar soğuk olurdu. İstanbul’a bir çok mahalleye elektrik gelmişti. Nüfusu milyonu bulmamış İstanbul’un insanları çok kötü kışları soba başında, ocak karşısında geçirdiler. Fakat geçen hafta üç gün olağanüstü bir kar yağdı. İstanbul 20 000 000 nüfusu ile Batı dünyasının en büyük kenti. New York’dan kalabalık. Her şeyi elektrikle çalışan modern (!) bir dev kent. Fakat yeterli uzman elektrik teknisyeni yok. Bir apartmanın elektriğini tamir eden usta(!) bir yanlışlık yapmış, bütün mahallenin trafosu patlamış. Bizim evin kalorifer sistemi çöktü. Evde üç ateşli hasta vardı. Evi terkedip otele gitmek zorunda kaldık!<strong> </strong></p>
<p><strong>Sözde cennet İstanbul</strong></p>
<p>Sevgili Okuyucular,</p>
<p>Elektrikli İstanbul, giderek azmanlaşan, örgütlenmemiş, eğitimsiz bir yerleşmedir. Teknik zorluklarla boğuşan bu deforme, azman kargaşanın ürettiği sorunlarla boy ölçüşmesi olasılığı yoktur. Büyüdüğü oranda kırılgan, sonunda hasta olanları evlerini bırakıp otellere kaçıran bir düzensizlik ortamıdır. Elektrik, su, enerji, doğal gaz, teknolojik eksiklikler ve kaotik ulaşımı ile kendi tarihini yiyen bir spekülatif pazardır. Üç gün yerine bir hafta süren bir kar, donmuş su boruları, başka doğal afetler olsaydı, ve bu, Rusya ile bir doğal gaz anlaşmazlığına rastlasaydı, 20 milyonluk büyük kentimizde yaşama şansınız olmazdı! Türkiye nüfusunun dörtte biri!</p>
<p>Kırsallıktan çıkamamış, iane ile yaşayan 15 milyon köylü, bu olumsuzlukları hayal edemez. İthal ettiklerini kullanmasını henüz öğrenememiş toplum, soyulup yağma edilmekten ve birbirinin boğazına sarılmaktan kurtulur muydu? Şansımıza şükredelim.</p>
<p>Peki, Türkiyenin geleceği şansa mı bağlı?</p>
<p>Büyük eski Avrupa başkentlerinin nüfusu neden artmıyor?</p>
<p>İstanbul’u cennet sanan kentlileşememiş kalabalıklar, aç kalıp, kovulsalar da geri dönmekte zorlanacakları toprakların, geleceklerinin tek kurtuluş olanağı olduğunu idrak edebilirler mi?</p>
<p>Büyük Millet Meclisi’nde verdiği oyu göstererek kabadayılık yapan seçilmiş vatandaş ne demek istiyordu? Eğer içinde bulunduğumuz durumun arkası boş tarihini bilmiş olsaydık, böyle bir davranışın 500 yıllık bir özgürlük düşüncesi boşluğu olduğunun anlardık.</p>
<p><strong>19 yılda 3,5 milyon kitaba karşılık, 80 yılda 80 kitap</strong></p>
<p>Luther Wittenberg’te 16. Yüzyılda Protestan propagandası yapmak için konuşmağa başladığı zaman, kentteki 6 matbaa 29 yılda 3.500.000 adet kitap basmış! 18 yüzyılda İstanbul’da Macar <strong>İbrahim Müteferrika</strong> matbaası 80 yılda, 80 kitap basmıştı. Almanya Almanya oldu, Türkiye de Türkiye kaldı.</p>
<p>Politikacı ‘Yaptığımı yasadışı gösteren uygarlık ve demokrasiyi kabul etmiyorum!’ diye Meclis önünde gösteri yaparsa, toplum 21. yüzyılda yaşadığını kime kanıtlayacak?</p>
<p>Sağduyulu Okuyucular,</p>
<p>Bu davranış demokrasi, çağdaş devlet, çağdaş uygarlık, çağdaş bilim ve çağdaş sanatın yokluğuna paralel bir gösteridir. Bu tür vatandaşların var olduklarını sandıkları devlet, kendilerini ısıtacağını sandıkları elektrik, karşı çıktıkları demokrasi, anlamadıkları bilim ve sanat gibi, sadece bir boş hayaldir. Cezayı birlikte çekeceğiz.</p>
<p>Almanya’da yollar nasıl geniş, elektrikler nasıl çalışıyorsa, Meclis’te böyle bir kabadayı ertesi gün mahkemede hesap verir. Çünkü Wittenberg, 16. yüzyılda, 18. yüzyıl İstanbul’undan on bin kat fazla kitap basabiliyor, 18. yüzyılda Voltaire kilise ile mücadele edebiliyordu. Bunlar Batı uygarlığının 500 yıl içinde yan yana getirdiği bir uygarlık birikiminin ayrılmaz parçalarıdır.</p>
<p>Felsefe, sanat, bilim ve teknoloji olmadığı için demokrasi de yok. Demokrasi olmadığı için yeterli elektrik de olmaz.</p>
<p>İstanbuldan 22 kat daha küçük olan Frankfurt’un yolları ve kaldırımları İstanbuldan çok daha geniş. Daha kötü hava koşullarında da elektriği kesilmiyor. Kabadayı ve zorba da yok.</p>
<p><strong>Bunlar bir uygarlık paketi</strong></p>
<p>Bu toplum bunları tümünün bir uygarlık paketi olarak birlikte var olduğunu anlayacak olgunluğa asla kavuşacak mı? Yoksa fakir, cahil, geri kalmış, yobaz, eski Hıristiyan sömürgesi olarak mı kalacak?</p>
<p>Bilim, sanayi, uygarlık istiyor musunuz? Trump mı, Putin, mi? İkisi elele verirlerse, hangisinin sömürgesi olacağız? İkisinin birden sömürgesi olunca Hıristiyan sömürgesi mi olacağız? Yoksa Taoist mi olacağız? Buna ‘iki ucu boklu değnek’ derler.</p>
<p>Sevgili Okuyucular,</p>
<p>İslam dünyasının sömürge olma dışında tek bir alternatifi var: Abbasi Rönesansının dünya görüşüne geri dönmek! Yeni bir Hümanizma!</p>
<p>Sorun İslam değil. İslam, Felsefe ve bilimi dışlamadığını Osmanlıdan önce kanıtlamıştı.</p>
<p>Sorun, <strong>başlayıp bitiremediğimiz uygarlık okuluna yeniden öğrenci </strong>olmak. Bunun da başlangıcı otomobil ve telefonla birlikte düşünce ve sanat ithal edip, şöför yerine, <strong>filozof, bilim adamı ve sanatçı yetiştirmek</strong>. Bu 18. yüzyıl başına, hatta Fatih çağına yeniden dönmek gibi bir şey.</p>
<p>Ne yaparsak, bundan sonra köle olmaktan kurtulabiliriz? Meclis’te milletvekiline dayak atıp, kabadayalık yapanların yaşadığı bir ülke çağdaş değildir.</p>
<p>Çağdaş olamayan toplumun geleceği, bilim ve teknoloji çağında garanti altında olamaz. Örnek çok!</p>
<p><strong>Doğan Kuban</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/turkiyede-elektrik-neden-demokrasi-ile-birlikte-calismaz">Türkiyede elektrik neden demokrasi ile birlikte çalışmaz</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">15723</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Uygarlık düşündüğümüzden daha kırılgan</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/uygarlik-dusundugumuzden-daha-kirilgan</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Altaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 10 Oct 2019 07:47:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[çöküş]]></category>
		<category><![CDATA[uygarlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=15490</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gezegenimizde 7,4 milyar insan yaşıyor, bu altmış yıl öncekine göre neredeyse üç kat fazla. BM önümüzdeki altmış yıl içinde bu sayının 11 milyara ulaşacağını tahmin ediyor. Diğerleri ise kaynakların sınırları zorlanmaya başladığında nüfusun düşeceğini söylüyorlar. Ancak diğer bir olasılık daha var: Bu sınırların zorlanması şaşırtıcı bir biçimde kırılgan uygarlığımızın çöküşünü ve küresel yok oluşu tetikleyebilir. Uygarlık dayanıklı gibi görünür ama gerçekte aldatıcı bir sihirbazlık gösterisi gibidir. Üretim, ticaret, para, istihdam, gıda, su, enerji, teknoloji, jeopolitik ve hukuk gibi yoğun bir şekilde birbirine bağlı ağları kullanarak, topları havaya atıyoruz. Her ağ birçok geri bildirim yoluyla diğerine bağlıdır. Diğer sözlerle uygarlık, uyarlayıcı ve karmaşık bir sistemdir ve bu tür sistemler vahim bir şekilde çökmeye karşı duyarlıdırlar. Herhangi önemli bir alt sistemin kaybı, tüm yapının çökmesine neden olabilir diyor New England Karmaşık Sistemler Enstitüsü’nden Yaneer Bar-Yam. En küçük hata bile büyük sorunlar yaratır, tıpkı 2008’deki   yerel finansal başarısızlıklarla, birbirine bağlı sistemlerin küresel krizlere yol açtığını hissettiğimiz gibi. Uygarlığın kendisiyle hangi alt sistemlerin veya ne kadar kaybın bizi sürekli üzüntüye boğmak için yeterli olduğunu bilmiyoruz. Ama çöküşü neyin tetiklediğiyle ilgili bazı fikirlerimiz var. Küresel ısınma örneğin donmuş kaynaklardan metan salınımına neden olursa, olumlu geri bildirim (negatif kontrol) alabiliriz: daha fazla sıcaklık, daha fazla salınım ve fırlayan sıcaklıklar. Tarım sistemleri iklim değişimi, zararlı böcekler ve hastalıklar yüzünden başarısız olur. Milyonlarca kişi açıklıktan ölebilir. Diğer önemli bir tehlikeyse nükleer savaş ve küresel salgınlardır. Milyonlarca kişi ölebileceği gibi bu senaryolar genel çöküşü de tetikleyebilir. Ekonomik sistemler kilit işçileri kaybedecek kadar hassastır, özellikle kamyon sürücüleri ve petrol rafinerisi operatörleri gibi birbirine bağlı olan alanlarda çalışanları. 1918’deki grip salgınındaki ölüm oranı örneğin, gıda temini, sivil düzen, ulaşım, elektrik ve diğer birçok kritik destek sistemlerindeki kilit kişileri yok edecektir. Birbirini takip eden olaylar, çok daha fazla nedenlerden dolayı daha çok insanın ölmesine ve daha fazla alt sisteminin bozulmasına ve çöküşlerinin hızlanmasına yol açacaktır. Peki fırtına dindikten sonra hepimiz her zaman ki gibi işe gidebilir miyiz?  Burada sorun şu, karmaşık sistemler bir kez çökerse öyle kalırlar. Tarihten aldığımız derse göre daha az karmaşık olan, geçmişte alternatif olarak daha dayanıklı devletlerin yeniden ortaya çıkabileceğidir. Bunlar küçük otoriter devletler olabileceği gibi yeniden avcılık ve toplayıcılığa bile dönebiliriz. Peki bu hikayeden çıkardığımız ders nedir? Salgınlar için hazırlıklı olmalıyız, sera gazı emisyonu ve nükleer silahlanma konusunda bir şeyler yapmalıyız. Ve yukarıda sözü edilen kırılganlıklar birbirine bağlı küresel toplumu az da olsa birleştirir mi? Kaynak</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/uygarlik-dusundugumuzden-daha-kirilgan">Uygarlık düşündüğümüzden daha kırılgan</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Gezegenimizde 7,4 milyar insan yaşıyor, bu altmış yıl öncekine göre neredeyse üç kat fazla. BM önümüzdeki altmış yıl içinde bu sayının 11 milyara ulaşacağını tahmin ediyor. Diğerleri ise kaynakların sınırları zorlanmaya başladığında nüfusun düşeceğini söylüyorlar.</p>
<p>Ancak diğer bir olasılık daha var: Bu sınırların zorlanması şaşırtıcı bir biçimde kırılgan uygarlığımızın çöküşünü ve küresel yok oluşu tetikleyebilir.</p>
<p>Uygarlık dayanıklı gibi görünür ama gerçekte aldatıcı bir sihirbazlık gösterisi gibidir. Üretim, ticaret, para, istihdam, gıda, su, enerji, teknoloji, jeopolitik ve hukuk gibi yoğun bir şekilde birbirine bağlı ağları kullanarak, topları havaya atıyoruz. Her ağ birçok geri bildirim yoluyla diğerine bağlıdır. Diğer sözlerle uygarlık, uyarlayıcı ve karmaşık bir sistemdir ve bu tür sistemler vahim bir şekilde çökmeye karşı duyarlıdırlar. Herhangi önemli bir alt sistemin kaybı, tüm yapının çökmesine neden olabilir diyor New England Karmaşık Sistemler Enstitüsü’nden Yaneer Bar-Yam. En küçük hata bile büyük sorunlar yaratır, tıpkı 2008’deki   yerel finansal başarısızlıklarla, birbirine bağlı sistemlerin küresel krizlere yol açtığını hissettiğimiz gibi.</p>
<p>Uygarlığın kendisiyle hangi alt sistemlerin veya ne kadar kaybın bizi sürekli üzüntüye boğmak için yeterli olduğunu bilmiyoruz. Ama çöküşü neyin tetiklediğiyle ilgili bazı fikirlerimiz var. Küresel ısınma örneğin donmuş kaynaklardan metan salınımına neden olursa, olumlu geri bildirim (negatif kontrol) alabiliriz: daha fazla sıcaklık, daha fazla salınım ve fırlayan sıcaklıklar. Tarım sistemleri iklim değişimi, zararlı böcekler ve hastalıklar yüzünden başarısız olur. Milyonlarca kişi açıklıktan ölebilir. Diğer önemli bir tehlikeyse nükleer savaş ve küresel salgınlardır.</p>
<p>Milyonlarca kişi ölebileceği gibi bu senaryolar genel çöküşü de tetikleyebilir. Ekonomik sistemler kilit işçileri kaybedecek kadar hassastır, özellikle kamyon sürücüleri ve petrol rafinerisi operatörleri gibi birbirine bağlı olan alanlarda çalışanları. 1918’deki grip salgınındaki ölüm oranı örneğin, gıda temini, sivil düzen, ulaşım, elektrik ve diğer birçok kritik destek sistemlerindeki kilit kişileri yok edecektir. Birbirini takip eden olaylar, çok daha fazla nedenlerden dolayı daha çok insanın ölmesine ve daha fazla alt sisteminin bozulmasına ve çöküşlerinin hızlanmasına yol açacaktır. Peki fırtına dindikten sonra hepimiz her zaman ki gibi işe gidebilir miyiz?  Burada sorun şu, karmaşık sistemler bir kez çökerse öyle kalırlar.</p>
<p>Tarihten aldığımız derse göre daha az karmaşık olan, geçmişte alternatif olarak daha dayanıklı devletlerin yeniden ortaya çıkabileceğidir. Bunlar küçük otoriter devletler olabileceği gibi yeniden avcılık ve toplayıcılığa bile dönebiliriz.</p>
<p>Peki bu hikayeden çıkardığımız ders nedir? Salgınlar için hazırlıklı olmalıyız, sera gazı emisyonu ve nükleer silahlanma konusunda bir şeyler yapmalıyız. Ve yukarıda sözü edilen kırılganlıklar birbirine bağlı küresel toplumu az da olsa birleştirir mi?</p>
<p><a href="https://www.newscientist.com/article/mg23231001-700-the-world-in-2076-civilisation-was-more-fragile-than-we-thought/">Kaynak</a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/uygarlik-dusundugumuzden-daha-kirilgan">Uygarlık düşündüğümüzden daha kırılgan</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">15490</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Uygarlık ve çağdaşlık</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/uygarlik-ve-cagdaslik</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Doğan Kuban]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 03 Sep 2019 09:10:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Doğan Kuban]]></category>
		<category><![CDATA[çağdaşlık]]></category>
		<category><![CDATA[medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[uygar yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[uygarlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=15025</guid>

					<description><![CDATA[<p>Günümüzde dünyanın her köşesi için ortak, tek bir uygarlık var. Bu dünyanın ekonomik sisteminin, teknolojisinin aynı verileri kullanmasından, ve iletişimin dünyayı birleştirmesinden kaynaklanıyor. Uygarlık tanımı günümüzde çağdaş olmakla örtüşen bir toplumsal niteliktir. Meksikalı ‘Biz Aztek uygarıyız, Çinli ‘Biz Han Çağı uygarıyız’, Avrupalı ‘Biz Rönesans uygarıyız’, Türkler ‘Biz Türk ya da Osmanlı uygarıyız’ derlerse arkalarına bir kuyruk takmaları gerekir. Fakat uygarlık kavramının bugün kitaplarda okuya geldiğimiz tanımlarla bir ilişkisi kalmadığına dikkat etmek gerek. Geçmiş uygarlıklar deyimi, kültürel gelişmeleri bir ölçüde değişik coğrafi koşullarda, birbirleri ile yoğun bir iletişim içinde olmayan toplumların özgün gelişmeleri, insanlığın ortak kazanımlarına katkısı anlamına geliyor. Bunlar zamanla birbirlerini de etkilemişlerdir. Günümüzde dünyanın her köşesi için ortak, tek bir uygarlık var. Bu dünyanın ekonomik sisteminin, teknolojisinin aynı verileri kullanmasından, ve iletişimin dünyayı birleştirmesinden kaynaklanıyor. Dünyanın nüfusunun birkaç yüz milyonu bulmadığı çağlarda, insanlar birbirlerinden hiç haberdar olmadıkları, tesadüfi iletişimlerle birbirlerinden hikaye gibi söz ettikleri, büyük çoğunluğun göçer olduğu, kentlerin söz konusu olmadığı dönemlerde ‘medeniyet ‘ yani uygarlık da yoktu. Kentlerle birlikte, Hindistan’da İndus Bölgesinde Mohencodaro; Mezopotamya’da Ur, Mısır’da Menfis gibi, kent dediğimiz yerleşmelerde ortak yaşam gereği oluşan düzene uygarlık dendi. Toplumların örgütlenmesi, fiziksel çevrenin yaratılması, insanın kendini doğal yapıdan ayıran bir kimlik göstermesi bağlamında uygarlık özel bir kavram oldu. İnsanların kendi varlıklarının doğadan, akıl nedeni ile farklı olduğu bilincine vararak bu gelişmeye ‘uygarlık’ demeleri çok eski değil. Fakat her izole kültüre uygarlık denmesi de anlamsızdır. Birbirleriyle etkileşim içinde olmayan kültür ceplerine ‘uygarlık’ demenin ne anlamı var, ne de dünyayı daha iyi anlamağa hizmet eder. Etkisi günümüze kadar gelen çok uygarlık yok. Onların ürünleri de genelde arkeolojik kalıntılar. Maya, Aztek, İnka uygarlıkları konusunda ne kadar ayrıntılı bilgi edinseniz, onların yeri geçmişte kalacaktır. Doğu Asya’da Çin uygarlığı, Güney Asya’da Hint uygarlığı, Ortadoğuda Mezopotamya, Kuzey Afrika’da Mısır uygarlıkları, Anadolu’da birbirlerini izleyen katmanlar, Ege’de Yunan uygarlığı, bizim oturduğumuz toprakların alt tarihi katmanlarıdır. Aztek, Maya, İnka uygarlıkları sıradan insanın bildiği konular değil. Bir iki ad anımsayanın kendini bilgili sanması zavallı bir övüntüdür. 4 uygarlık ocağı Yok olmuş bu tarihi gelişmelerin dışında, kimliklerini hala sürdüren ve değişik yoğunluklarla evrensel içerikleri olan dört uygarlık ocağı var: Çin, Hint, Yunan ve yaygın monoteist üç Yakındoğu dininin birbirinin içinden çıkmış evrensel serüvenleri. Bunlar çağdaş dönemin uygarlık bileşenleridir. Çünkü etkileri güncel yaşamımızda sürüyor. Fakat bunlara mensup olan insanların uygar olması gerekmiyor. Afrikalı, Kızılderili, Çinli, Arap Hıristiyan, Müslüman, Yahudi olabilirler. Fakat içinde yaşadıkları ortamların mensupları ve temsicileridir. Amerika’da yaşayan Afrikalı ile Arap bedevisinin ilişkileri dinle tanımlanmaz. Amerikalıdırlar. Anadolu köylüsünün dindarlığı İslam uygarlığı anlamına gelmez. Onun için Müslümanlık, namaz kılmak, oruç tutmaktır. Okumamış köylü İslam uygarlığı hakkında bir şey bilmez. Muhammed İslam’ı halka anlattığı sırada Mekke’de okuma yazma bilen, Balazuri’ye göre, sadece 17 kişi varmış. Peygamber de bunların arasında değildi. İslam uygarlığı ürünlerini Hazreti Muhammed’den sonra vermiş. Hadislerin büyük çoğunluğu ‘sahih’ değildir. Uygarlık tanımı bugünden başlar Onun için uygarlık tanımı dünden değil, bugünden başlar. Bunların gerçekten en büyüğü ve süreklisi Çin uygarlığıdır. Kanımca modern Çinlinin yaşamına da bir şey katıyor. Amerikalı Lin Yutang’ın ‘Yaşamın Önemi’ adlı kitabını okuduğum zaman bunu görmüştüm. Ben de Lao Tzu’nun Tao Te Ching’ini Türkçeye çevirerek tanımladığım şeye katkıda bulundum. Bugün egemen olan tek bir çağdaş uygarlık düşüncesidir. Günümüz uygarlığı çağdaş insan düşüncesinin ve duyarlığının yaşam, doğa ve evren bağlamında ulaştığı düzeydir. Paris’te yaşayan Hıristiyan, Müslüman, Yahudi, Çingene aynı uygarlığın mensuplarıdır. Kuşkusuz bu tanım “herkes çağdaş uygardır, ya da uygardır” anlamına gelmez. İnsanlık hiçbir çağında homojen davranışlara sahip olmadı. İnsanlar da eşit değildir. Fakat insan ortak yaşamın koşullarına uymak zorundadır. Yine de, Brezilya’nın tropik ormanlarının yerlileri, Rio de Janeiro ya da Sao Paulo’nun insanları ile aynı değildir. Taoizm’i de, İslamı da bilmezler. Mercedes’leri de yok. Uygarlık kategorisine girmezler. Hepimiz çağdaş araçlarla çalışıyoruz. Fakat aynı amaçlarla çalışmıyoruz. Çağdaş teknolojinin sağladığı konforu istiyoruz. Fakat insan düşüncesinin ulaştığı yüksek uygarlık düzeyinin altında yaşıyoruz. Mersedesli ile Beethoven dinleyen Fakat Mercedes arabasında gözü kara dolaşan bir sergerde ile, Beethoven’in Dokuzuncu Senfonisinin sonunda koro dinlerken kendini aşan adam arasında uygarlık açısından bir ilişki yoktur. Günümüzde uygarlığın ilk aşamalarında yaşayan milyarlar var. Bu da çağımızın utancı olmalıdır. Uygarlık dediğimiz, yücelmiş bir düşünce, duyarlık ve üretme çabası, insanların binlerce yıl süren serüvenlerinden sonra, bugün bilim, sanat, felsefe ve teknolojide geçmiş zamanlarla karşılaştırılamayacak bir yaşam ortamı yaratmıştır. Bu ortamın öğeleri her tür İnsan grubuna ulaşabilir. Bunların arasında toplumun her sınıfından insan olur. Orta halli bir memur, orkestrada flüt çalan bir müzisyen, bir öğretmen, bazen bir büyük patron, bir düşünür, bir yazar, belki bir politikacı uygarlık temsil eden bir düzeye yükselmiş olabilir. Fakat çağdaş sanayinin ürettiği araçları kullandığı; otomobili, yatı, çamaşır makinesi olduğu için kimse uygar olmuyor. Uygarlığın öğeleri, bu günün sınırsız iletişim dünyasında herkese sunuluyor. Fakat vitrinlerdeki eşyalar, uygarlığı tanımlamaz. Hepimiz çağdaş araçlarla çalışıyoruz. Fakat aynı amaçlarla çalışmıyoruz. Çağdaş teknolojinin sağladığı konforu istiyoruz. Fakat insan düşüncesinin ulaştığı yüksek uygarlık düzeyinin altında yaşıyoruz. Tarihte de eşitsizlik doğaldı. İnsan eşit olarak yaratılmıyor. Eşit koşullarda yaşamıyor. Bunun zenginlik ve fakirlikle de ilişkisi sınırlı. İletişim çağı insanların çağdaş dünya bağlamında bilinçlenmesine büyük bir hız kazandırdı Çinde 50 000 000 klasik piyano öğrencisinin varlığı bu homojenleşmenin varlığını kanıtlıyor. Yaratıkların en canavarı Öte yandan bu gelişmenin arkasında, insanın, yaratıkların en canavarı olduğu, ve insan aklının iyiyi ve doğruyu olduğu kadar kötüyü ve yanlışı da üreten bir mekanizma olduğu gerçeği de var. Binlerce yıl önce Aristo’yu yaratan insan toplumu, bugün Putin ve Trump’ı ve benzerlerini de yaratıyor. Daha önce de yaratmıştı. Bilim adamları insanlığın kaotik yapısının akıllı yapısından daha güçlü olduğunu ve kendi yaşamını tehlikeye soktuğunu söylüyorlar. En eski uygarlığı kuran Çinliler yaşamın Kaos (yang) ile Düzen (Yin) arasındaki dengenin varlığına bağlı olduğunu söylemişlerdi. Yin dişi düzeni, Yang erkek kaos’u simgeler. Düzen ve Kaos birbirlerini yok etmezler. Kötünün olduğu yerde iyi, iyinin olduğu yerde de kötü vardır. Tanrının cahil kulları, yüzlerce yıl süren sultan kulluğundan sonra, paranın kulu olarak, kendilerine ait olmayan bir dünyanın demokratik sokaklarında, egzoz koklayarak birbirlerini doğruyorlar. Çağdaş oldular! Doğan Kuban</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/uygarlik-ve-cagdaslik">Uygarlık ve çağdaşlık</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>Günümüzde dünyanın her köşesi için ortak, tek bir uygarlık var. Bu dünyanın ekonomik sisteminin, teknolojisinin aynı verileri kullanmasından, ve iletişimin dünyayı birleştirmesinden kaynaklanıyor.</p></blockquote>
<p>Uygarlık tanımı günümüzde çağdaş olmakla örtüşen bir toplumsal niteliktir. Meksikalı ‘Biz Aztek uygarıyız, Çinli ‘Biz Han Çağı uygarıyız’, Avrupalı ‘Biz Rönesans uygarıyız’, Türkler ‘Biz Türk ya da Osmanlı uygarıyız’ derlerse arkalarına bir kuyruk takmaları gerekir.</p>
<p>Fakat uygarlık kavramının bugün kitaplarda okuya geldiğimiz tanımlarla bir ilişkisi kalmadığına dikkat etmek gerek. <strong><em>Geçmiş uygarlıklar</em></strong> deyimi, kültürel gelişmeleri bir ölçüde değişik coğrafi koşullarda, birbirleri ile yoğun bir iletişim içinde olmayan toplumların özgün gelişmeleri, insanlığın ortak kazanımlarına katkısı anlamına geliyor. Bunlar zamanla birbirlerini de etkilemişlerdir.</p>
<p>Günümüzde dünyanın her köşesi için ortak, tek bir uygarlık var. Bu dünyanın ekonomik sisteminin, teknolojisinin aynı verileri kullanmasından, ve iletişimin dünyayı birleştirmesinden kaynaklanıyor.</p>
<p>Dünyanın nüfusunun birkaç yüz milyonu bulmadığı çağlarda, insanlar birbirlerinden hiç haberdar olmadıkları, tesadüfi iletişimlerle birbirlerinden hikaye gibi söz ettikleri, büyük çoğunluğun göçer olduğu, kentlerin söz konusu olmadığı dönemlerde ‘medeniyet ‘ yani uygarlık da yoktu. Kentlerle birlikte, <strong>Hindistan’da</strong> İndus Bölgesinde Mohencodaro; <strong>Mezopotamya’da</strong> Ur, <strong>Mısır’da</strong> Menfis gibi, kent dediğimiz yerleşmelerde ortak yaşam gereği oluşan düzene uygarlık dendi.</p>
<p>Toplumların örgütlenmesi, fiziksel çevrenin yaratılması, insanın kendini doğal yapıdan ayıran bir kimlik göstermesi bağlamında uygarlık özel bir kavram oldu. İnsanların kendi varlıklarının doğadan, akıl nedeni ile farklı olduğu bilincine vararak bu gelişmeye ‘uygarlık’ demeleri çok eski değil. Fakat her izole kültüre uygarlık denmesi de anlamsızdır. Birbirleriyle etkileşim içinde olmayan kültür ceplerine ‘uygarlık’ demenin ne anlamı var, ne de dünyayı daha iyi anlamağa hizmet eder.</p>
<p>Etkisi günümüze kadar gelen çok uygarlık yok. Onların ürünleri de genelde arkeolojik kalıntılar. <strong>Maya, Aztek, İnka</strong> uygarlıkları konusunda ne kadar ayrıntılı bilgi edinseniz, onların yeri geçmişte kalacaktır. Doğu Asya’da <strong>Çin uygarlığı</strong>, Güney Asya’da Hint uygarlığı, Ortadoğuda Mezopotamya, Kuzey Afrika’da Mısır uygarlıkları, Anadolu’da birbirlerini izleyen katmanlar, Ege’de Yunan uygarlığı, bizim oturduğumuz toprakların alt tarihi katmanlarıdır.</p>
<p>Aztek, Maya, İnka uygarlıkları sıradan insanın bildiği konular değil. Bir iki ad anımsayanın kendini bilgili sanması zavallı bir övüntüdür.</p>
<p><strong>4 uygarlık ocağı</strong></p>
<p>Yok olmuş bu tarihi gelişmelerin dışında, kimliklerini hala sürdüren ve değişik yoğunluklarla evrensel içerikleri olan dört uygarlık ocağı var: <strong>Çin, Hint, Yunan</strong> ve yaygın <strong>monoteist üç Yakındoğu dininin</strong> birbirinin içinden çıkmış evrensel serüvenleri.</p>
<p><strong>Bunlar çağdaş dönemin uygarlık bileşenleridir</strong>. Çünkü etkileri güncel yaşamımızda sürüyor. Fakat bunlara mensup olan insanların uygar olması gerekmiyor. Afrikalı, Kızılderili, Çinli, Arap Hıristiyan, Müslüman, Yahudi olabilirler. Fakat içinde yaşadıkları ortamların mensupları ve temsicileridir.</p>
<p>Amerika’da yaşayan Afrikalı ile Arap bedevisinin ilişkileri dinle tanımlanmaz. Amerikalıdırlar. Anadolu köylüsünün dindarlığı İslam uygarlığı anlamına gelmez. Onun için Müslümanlık, namaz kılmak, oruç tutmaktır. Okumamış köylü İslam uygarlığı hakkında bir şey bilmez. <strong>Muhammed</strong> İslam’ı halka anlattığı sırada Mekke’de okuma yazma bilen, Balazuri’ye göre, <strong>sadece 17 kişi</strong> varmış. Peygamber de bunların arasında değildi. İslam uygarlığı ürünlerini Hazreti Muhammed’den sonra vermiş. Hadislerin büyük çoğunluğu ‘sahih’ değildir.</p>
<p><strong>Uygarlık tanımı bugünden başlar</strong></p>
<p>Onun için uygarlık tanımı dünden değil, bugünden başlar. Bunların gerçekten en büyüğü ve süreklisi Çin uygarlığıdır. Kanımca modern Çinlinin yaşamına da bir şey katıyor. Amerikalı Lin Yutang’ın ‘Yaşamın Önemi’ adlı kitabını okuduğum zaman bunu görmüştüm. Ben de Lao Tzu’nun <strong>Tao Te Ching</strong>’ini Türkçeye çevirerek tanımladığım şeye katkıda bulundum.</p>
<p>Bugün egemen olan tek bir çağdaş uygarlık düşüncesidir. <strong>Günümüz uygarlığı çağdaş insan düşüncesinin ve duyarlığının yaşam, doğa ve evren bağlamında ulaştığı düzeydir.</strong> Paris’te yaşayan Hıristiyan, Müslüman, Yahudi, Çingene aynı uygarlığın mensuplarıdır. Kuşkusuz bu tanım “herkes çağdaş uygardır, ya da uygardır” anlamına gelmez.</p>
<p><strong>İnsanlık hiçbir çağında homojen davranışlara sahip olmadı. İnsanlar da eşit değildir</strong>. Fakat insan ortak yaşamın koşullarına uymak zorundadır. Yine de, Brezilya’nın tropik ormanlarının yerlileri, Rio de Janeiro ya da Sao Paulo’nun insanları ile aynı değildir. Taoizm’i de, İslamı da bilmezler. Mercedes’leri de yok. Uygarlık kategorisine girmezler.</p>
<blockquote><p>Hepimiz çağdaş araçlarla çalışıyoruz. Fakat aynı amaçlarla çalışmıyoruz. Çağdaş teknolojinin sağladığı konforu istiyoruz. Fakat insan düşüncesinin ulaştığı yüksek uygarlık düzeyinin altında yaşıyoruz.</p></blockquote>
<p><strong>Mersedesli ile Beethoven dinleyen</strong></p>
<p>Fakat Mercedes arabasında gözü kara dolaşan bir sergerde ile, Beethoven’in Dokuzuncu Senfonisinin sonunda koro dinlerken kendini aşan adam arasında uygarlık açısından bir ilişki yoktur. Günümüzde uygarlığın ilk aşamalarında yaşayan milyarlar var. Bu da çağımızın utancı olmalıdır.</p>
<p>Uygarlık dediğimiz, <strong>yücelmiş bir düşünce, duyarlık ve üretme çabası,</strong> insanların binlerce yıl süren serüvenlerinden sonra, bugün bilim, sanat, felsefe ve teknolojide geçmiş zamanlarla karşılaştırılamayacak bir yaşam ortamı yaratmıştır. Bu ortamın öğeleri her tür İnsan grubuna ulaşabilir. Bunların arasında toplumun her sınıfından insan olur.</p>
<p>Orta halli bir memur, orkestrada flüt çalan bir müzisyen, bir öğretmen, bazen bir büyük patron, bir düşünür, bir yazar, belki bir politikacı uygarlık temsil eden bir düzeye yükselmiş olabilir. Fakat çağdaş sanayinin ürettiği araçları kullandığı; otomobili, yatı, çamaşır makinesi olduğu için kimse uygar olmuyor. Uygarlığın öğeleri, bu günün sınırsız iletişim dünyasında herkese sunuluyor. Fakat vitrinlerdeki eşyalar, uygarlığı tanımlamaz.</p>
<p>Hepimiz çağdaş araçlarla çalışıyoruz. Fakat aynı amaçlarla çalışmıyoruz. Çağdaş teknolojinin sağladığı konforu istiyoruz. Fakat insan düşüncesinin ulaştığı yüksek uygarlık düzeyinin altında yaşıyoruz.</p>
<p>Tarihte de eşitsizlik doğaldı. İnsan eşit olarak yaratılmıyor. Eşit koşullarda yaşamıyor. Bunun zenginlik ve fakirlikle de ilişkisi sınırlı. İletişim çağı insanların çağdaş dünya bağlamında bilinçlenmesine büyük bir hız kazandırdı Çinde 50 000 000 klasik piyano öğrencisinin varlığı bu homojenleşmenin varlığını kanıtlıyor.</p>
<p><strong>Yaratıkların en canavarı</strong></p>
<p>Öte yandan bu gelişmenin arkasında, insanın, yaratıkların en canavarı olduğu, ve insan aklının iyiyi ve doğruyu olduğu kadar kötüyü ve yanlışı da üreten bir mekanizma olduğu gerçeği de var.</p>
<p>Binlerce yıl önce <strong>Aristo</strong>’yu yaratan insan toplumu, bugün <strong>Putin</strong> ve <strong>Trump</strong>’ı ve benzerlerini de yaratıyor. Daha önce de yaratmıştı. Bilim adamları insanlığın kaotik yapısının akıllı yapısından daha güçlü olduğunu ve kendi yaşamını tehlikeye soktuğunu söylüyorlar.</p>
<p>En eski uygarlığı kuran Çinliler <strong>yaşamın Kaos (yang) ile Düzen (Yin) arasındaki dengenin varlığına bağlı</strong> olduğunu söylemişlerdi.</p>
<p><strong>Yin</strong> dişi düzeni, <strong>Yang</strong> erkek kaos’u simgeler. Düzen ve Kaos birbirlerini yok etmezler. Kötünün olduğu yerde iyi, iyinin olduğu yerde de kötü vardır.</p>
<p>Tanrının cahil kulları, yüzlerce yıl süren sultan kulluğundan sonra, paranın kulu olarak, kendilerine ait olmayan bir dünyanın demokratik sokaklarında, egzoz koklayarak birbirlerini doğruyorlar.</p>
<p>Çağdaş oldular!</p>
<p><strong>Doğan Kuban</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/uygarlik-ve-cagdaslik">Uygarlık ve çağdaşlık</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">15025</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Musiki ve uygarlık</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/musiki-ve-uygarlik</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Doğan Kuban]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 29 Aug 2019 07:41:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Doğan Kuban]]></category>
		<category><![CDATA[insanlık kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[musiki]]></category>
		<category><![CDATA[müzik]]></category>
		<category><![CDATA[uygarlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=14963</guid>

					<description><![CDATA[<p>Düşünce, dünyayı algılayıp ona uyum sağlamak ve sonunda kullanmak için araçlarını yarattıktan sonra insan toplumları uygarlık düzeyine yavaş yavaş yaklaştılar. Günümüzde felsefe, bilim ve sanatı yadsıyarak yaşayıp, otomobil ve buzdolabı sahibi olunca kendini çağdaş sanan toplumlar dışarıya bağımlı, uygar olamamış toplumlardır. Müzik, olasılıkla kültürlerin ilk ürettikleri uygarlık araçlarından biridir. Sümer çağında Mezopotamya’da ve sonradan Mısır’da, Müzik tapınaklarda ve genel eğlencelerde vardı. Eflatun zamanında toplumsal kurumların ve ahlakın kontrolu için önemli bir araç olarak düşünülmeğe başlamıştı. (The Concise History of Music by Gerald Abraham, 1979, s.26-27) Yunanlılar ‘Musike’ deyiminden sadece müziği değil, dans ve şiiri de anlıyorlardı. Yunan kültürünün müzik ile ilişkisi edebiyatlarında, tanrılarla ilişkili törenlerde ve 6. Yüzyılda Pitagoras’ın düzenlediği matematiksel temellerde görülür. Onun matematiği sadece musikinin değil, evrenin de matematiği idi. Ve insan ahlakını da kontrol ediyordu. Sanatların en spontane olanı Musiki, sanatların en spontane olanıdır. İnsanoğlunun bilgiye dayanmayan en doğal algısı, ses işitmek ve ayırt etmekle başlar. Cumhuriyet döneminde halk musikisi, caz ve yerli müzisyen gruplar güncel yaşamda çoktan dallanıp budaklandığı halde, hala musiki karşıtı sözler söylenmesi, toplum cehaletinin, acıklı gösterilerinden biridir. Çoğu yurt dışında eğitim görmüş kompozitörlerimiz, piyanistlerimiz, keman virtüözleri, opera sanatçılarımız Türk toplumunun çağdaş dünya ile ortaklığının başta gelen temsilcileri, Ortaçağ karanlığından kurtulmanın öncüleridir. Fakat Cumhuriyetin atılımları ve günümüzde caz müziğinin yaygın etkisi, kırlardan göçmüş milyonları, çağdaş musikiye duyarlı yapamadı. Bu bir genetik yetersizlik değil, eğitim ve öğretim örgütlenmesi sorunudur. Musiki ile şeytanı örtüştüren cahiller oldukça, uygar olmakta zorlanacağız. Çağdaş yaşamda her toplumsal etkinliğin neredeyse ayrılmaz öğesi olan musikinin bu durumu, bilim, teknoloji ve uygarlık alanında da geri kalmış olmanın işareti ve ölçüsüdür. Müzisyen yetiştiremiyorsanız, bilim ve teknolojide de gençlerinizi eğitemezsiniz. Dünyanın müşterisi olarak kalırsınız. Bunun tarihi kökenini açıklamak için Rusya’da bir konserden başlayan bazı gözlemlerimi anlatmak istiyorum. İsaac Perlman’ın Rusya konseri Amerikalı büyük kemancı İsaac Perlman’ın Moskova’da 1991 yılında verdiği bir konserin filmini seyrettim. Çok gelişmiş bir keman ustalığının neredeyse gösterisi gibi olan bu keman konseri binlerce dinleyiciyi kendine hayran bıraktı. Fakat her müzikseveri heyecanlandıran bu konserin beni düşündüren özelliği dinleyicilerin nitelikleri idi. Bunlar Avrupa konserlerinde ve özellikle Türkiye’de konsere bir vakit geçirme ya da gösteri olarak gelen, güzel giyinmiş dinleyiciler değildi. Çokluk, Sovyet Rusya’nın sayısız uluslarının musiki eğitimi alan gençlerinden oluşan, musikiyi kendi çalıyorlarmış gibi büyük bir ciddiyetle dinleyen genç öğrenciler, hocalar, müzisyenler ve musikiden anlayan halktı. Giyimleri de sıradandı. Büyüleyici bir virtüöz olan Perlman dinleyicilerin olağanüstü duyarlığının çalanı ne kadar olumlu etkilediğini söyledi. Onlar Perlman’ın ustalığını anladıklarını belli ediyorlar, parçanın sonunda da coşku ile alkışlıyorlardı. Uygarlık sorunu burada başlıyor Türk toplumunun en büyük uygarlık sorunu ve çıkmazı buradan başlıyor. Çünkü uygarlaşamamış toplumun yaşamında bir düşünce ve duygu yüceltici olarak katılmamış sanat ve, bunların başında gelen, musiki boşluğu var. Avrupa’daki gibi, toplumu ve kişiyi duygusal ve entelektüel olarak yüceltecek bir müzik birikimi bizde olmamış. Bu müzik yok anlamına gelmiyor. Köylerde oyunlarımız ve türkülerimiz var. İstanbul’da, belki Itri’den, ya da daha öncesinden başlayan Bizans kilise musikisinden etkilenen bir şarkı geleneği var. Fakat Mehter marşı ile Mozart’ın Türk Marşını aynı terazide tartarsanız, bu konuda hiç aydınlanmamış olduğunuzu dünyaya kanıtlarsınız. Her şey değişerek bugüne geldi İnsan bitkileri evcilleştirip ehlileştirdiği için maymundan farklılaştı. Uygarlık insanın doğaya müdahale etmesi ve onu değiştirmesi ile başladı. Halk musikisi de insan ürünüdür. Uygarlığın bir özelliği daha var: Düşünce, sanat, bilim, teknoloji denen olgular başladıkları yerde kalmazlar. Binlerce yıl değişerek bu günlere ulaşıldı. Mezopotamya geometrisi, Yunan matematiği, Yunan felsefesine kalsaydık, bugünlere gelemezdik. Dini inançlar ya da öğretiler de değişebildikleri için bugün yaşıyorlar. Uygar insanlar bugün güneşe tapmıyorlar. İnsanlar, aynı fabrikada üretilmiş gibi, birbirlerine benzemiyorlar. İnançları da farklı. En kalabalık din toplumu olan Hıristiyanlık dünya nüfusunun 1/3 ünü geçmiyor. Uygarlığın sihirli ilacı yok Uygarlığa sihirli bir ilaç alarak ulaşılmıyor. Yüzyılların çaba, öğretim ve birikimidir. Toplumların değişik düzeylerde, kültürleri, sanatları, teknikleri ve doğa bağlamında bilgileri var. Eşitlik yok. “Dilimiz var, dinimiz var, sanatımız var, musikimiz var, mimarimiz var, edebiyatımız var demek, dünya ile eşit uygarlığımız var” anlamına gelmiyor. Moskova konserinde, bizde olmayan ne vardı? Toplumun yüksek bir musiki kültürü var. Biz bu ülkede, çok özel koşullar dışında, musiki kültürü almıyoruz. Rus kültürü ile Türk kültürü arasında, musiki bağlamında ne fark var? Her şeyden önce Rusların dünyaca ünlü büyük kompozitörleri var. Rusya ve biz Ulusal kaynaklara dayanarak beste yapanlarla başlayan liste dünyaca bilinen ve dinlenen kompozitörlerle dolu. Bunların büyük bir çoğunluğu 19. Yüzyıl sanatçılarıdır: Glinka, Balakirev, Musorgski, Rimski-Korsakov, Rubinstein, Çaykovski, Borodin, Glazunov, Ippolitov -Ivanov, Skriabin, Stravinski. Rus devriminde yetişen Prokofiev ve Şostakoviç ve başkaları. Bu ünlü adların karşısına Osmanlı kültürünün çıkarabileceği bir tek müzisyen adı yoktur. 19. yüzyıl Rus müzisyenlerinin çoğunluğu Avrupa’da yetişmiştir. Bu kompozitörler içinde Rimski-Korsakov gibi, İslam edebiyatının Binbir Gece Hikayeleri’nden aldığı konuyu işleyerek ‘Şehrazad’ süitini besteleyen Rimski-Korsakov, Türklerin en çok bildiği Rus bestekarıdır. 20 yüzyıl başında Doğu Anadolu’da söylenen şarkılar içine İppolitov- İvanov’un bestelediği bir şarkıyı, Kurtuluş savaşından sonra Sarıkamış’ta yaşamış annemin söylediğini anımsıyorum. Rusya’da dünyanın en ünlü baleleri var. Bu dans türü insanoğlunun yarattığı en güzel görsel şölenlerden biridir. Anadolu’nun halk dansları içinde Kafkas ve Rus halk dansları ile yakın gelenekler olduğunu ve bu halk danslarının, Cumhuriyet döneminde devletçe çok desteklendiği dönemde, halktan ne büyük ilgi topladığını biliyoruz. Ruh halini yansıtan ses düzeni Halkımız musikiye kapalı bir ortamda yetiştiği için, bugün bile, okumuşlar da dahil, bir operanın, bir hikayeden çok, insanların ruh halini yansıtan bir ses düzeni olduğunu anlamakta zorluk çekerler. Puccini’nin La Boheme operası sonunda ölen Mimi’nin ölmeden öyle şarkılar nasıl söyleyebildiğini soran bir konser meraklısını anımsıyorum. Sevgili Okuyucular, 1453’den sonra Avrupa ile kültür ortaklığını kabul etmemiş olan Osmanlı sultanları ve yönetenleri, topluma dünya ile ortak bir şey bırakmadan yok oldular. Bizim çağdaş bestekarlarımız, virtüözlerimiz Cumhuriyetten sonra yetişti. Avrupa’ya giderek sanatlarını öğrendiler. Müziksiz uygarlık yok! Doğan Kuban</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/musiki-ve-uygarlik">Musiki ve uygarlık</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Düşünce, dünyayı algılayıp ona uyum sağlamak ve sonunda kullanmak için araçlarını yarattıktan sonra insan toplumları uygarlık düzeyine yavaş yavaş yaklaştılar. Günümüzde felsefe, bilim ve sanatı yadsıyarak yaşayıp, otomobil ve buzdolabı sahibi olunca kendini çağdaş sanan toplumlar dışarıya bağımlı, uygar olamamış toplumlardır.</p>
<p>Müzik, olasılıkla kültürlerin ilk ürettikleri uygarlık araçlarından biridir. Sümer çağında Mezopotamya’da ve sonradan Mısır’da, Müzik tapınaklarda ve genel eğlencelerde vardı.</p>
<p><strong>Eflatun</strong> zamanında toplumsal kurumların ve ahlakın kontrolu için önemli bir araç olarak düşünülmeğe başlamıştı. (The Concise History of Music by Gerald Abraham, 1979, s.26-27)</p>
<p>Yunanlılar ‘Musike’ deyiminden <strong>sadece müziği değil, dans ve şiiri</strong> de anlıyorlardı. Yunan kültürünün müzik ile ilişkisi edebiyatlarında, tanrılarla ilişkili törenlerde ve 6. Yüzyılda <strong>Pitagoras</strong>’ın düzenlediği matematiksel temellerde görülür. Onun matematiği sadece musikinin değil, evrenin de matematiği idi. Ve insan ahlakını da kontrol ediyordu.</p>
<p><strong>Sanatların en spontane olanı</strong></p>
<p>Musiki, sanatların en spontane olanıdır. İnsanoğlunun bilgiye dayanmayan en doğal algısı, ses işitmek ve ayırt etmekle başlar. Cumhuriyet döneminde halk musikisi, caz ve yerli müzisyen gruplar güncel yaşamda çoktan dallanıp budaklandığı halde, hala musiki karşıtı sözler söylenmesi, toplum cehaletinin, acıklı gösterilerinden biridir.</p>
<p>Çoğu yurt dışında eğitim görmüş kompozitörlerimiz, piyanistlerimiz, keman virtüözleri, opera sanatçılarımız Türk toplumunun çağdaş dünya ile ortaklığının başta gelen temsilcileri, Ortaçağ karanlığından kurtulmanın öncüleridir.</p>
<p>Fakat Cumhuriyetin atılımları ve günümüzde caz müziğinin yaygın etkisi, kırlardan göçmüş milyonları, çağdaş musikiye duyarlı yapamadı. <strong>Bu bir genetik yetersizlik değil, eğitim ve öğretim örgütlenmesi sorunudur</strong>. Musiki ile şeytanı örtüştüren cahiller oldukça, uygar olmakta zorlanacağız.</p>
<p>Çağdaş yaşamda her toplumsal etkinliğin neredeyse ayrılmaz öğesi olan musikinin bu durumu, bilim, teknoloji ve uygarlık alanında da geri kalmış olmanın işareti ve ölçüsüdür. <strong>Müzisyen yetiştiremiyorsanız</strong>, bilim ve teknolojide de gençlerinizi eğitemezsiniz.</p>
<p>Dünyanın müşterisi olarak kalırsınız.</p>
<p>Bunun tarihi kökenini açıklamak için Rusya’da bir konserden başlayan bazı gözlemlerimi anlatmak istiyorum.</p>
<p><strong>İsaac Perlman’ın Rusya konseri</strong></p>
<p>Amerikalı büyük kemancı <strong>İsaac Perlman</strong>’ın Moskova’da 1991 yılında verdiği bir konserin filmini seyrettim. Çok gelişmiş bir keman ustalığının neredeyse gösterisi gibi olan bu keman konseri binlerce dinleyiciyi kendine hayran bıraktı.</p>
<p>Fakat her müzikseveri heyecanlandıran bu konserin beni düşündüren özelliği dinleyicilerin nitelikleri idi. Bunlar Avrupa konserlerinde ve özellikle Türkiye’de konsere bir vakit geçirme ya da gösteri olarak gelen, güzel giyinmiş dinleyiciler değildi. Çokluk, Sovyet Rusya’nın sayısız uluslarının musiki eğitimi alan gençlerinden oluşan, musikiyi kendi çalıyorlarmış gibi büyük bir ciddiyetle dinleyen genç öğrenciler, hocalar, müzisyenler ve musikiden anlayan halktı. Giyimleri de sıradandı.</p>
<p>Büyüleyici bir virtüöz olan Perlman dinleyicilerin olağanüstü duyarlığının çalanı ne kadar olumlu etkilediğini söyledi. Onlar Perlman’ın ustalığını anladıklarını belli ediyorlar, parçanın sonunda da coşku ile alkışlıyorlardı.</p>
<p><strong>Uygarlık sorunu burada başlıyor</strong></p>
<p>Türk toplumunun en büyük uygarlık sorunu ve çıkmazı buradan başlıyor. Çünkü uygarlaşamamış toplumun yaşamında bir düşünce ve duygu yüceltici olarak katılmamış sanat ve, bunların başında gelen, musiki boşluğu var.</p>
<p>Avrupa’daki gibi, toplumu ve kişiyi duygusal ve entelektüel olarak yüceltecek bir müzik birikimi bizde olmamış. Bu müzik yok anlamına gelmiyor. Köylerde oyunlarımız ve türkülerimiz var. İstanbul’da, belki Itri’den, ya da daha öncesinden başlayan Bizans kilise musikisinden etkilenen bir şarkı geleneği var. Fakat <strong>Mehter</strong> marşı ile <strong>Mozart’ın Türk Marşını</strong> aynı terazide tartarsanız, bu konuda hiç aydınlanmamış olduğunuzu dünyaya kanıtlarsınız.</p>
<p><strong>Her şey değişerek bugüne geldi</strong></p>
<p>İnsan bitkileri evcilleştirip ehlileştirdiği için maymundan farklılaştı. Uygarlık insanın doğaya müdahale etmesi ve onu değiştirmesi ile başladı.</p>
<p>Halk musikisi de insan ürünüdür. Uygarlığın bir özelliği daha var: Düşünce, sanat, bilim, teknoloji denen olgular başladıkları yerde kalmazlar. Binlerce yıl değişerek bu günlere ulaşıldı. Mezopotamya geometrisi, Yunan matematiği, Yunan felsefesine kalsaydık, bugünlere gelemezdik.</p>
<p>Dini inançlar ya da öğretiler de değişebildikleri için bugün yaşıyorlar. Uygar insanlar bugün güneşe tapmıyorlar. İnsanlar, aynı fabrikada üretilmiş gibi, birbirlerine benzemiyorlar. İnançları da farklı. En kalabalık din toplumu olan Hıristiyanlık dünya nüfusunun 1/3 ünü geçmiyor.</p>
<p><strong>Uygarlığın sihirli ilacı yok</strong></p>
<p>Uygarlığa sihirli bir ilaç alarak ulaşılmıyor. Yüzyılların çaba, öğretim ve birikimidir. Toplumların değişik düzeylerde, kültürleri, sanatları, teknikleri ve doğa bağlamında bilgileri var. Eşitlik yok. “Dilimiz var, dinimiz var, sanatımız var, musikimiz var, mimarimiz var, edebiyatımız var demek, dünya ile eşit uygarlığımız var” anlamına gelmiyor.</p>
<p>Moskova konserinde, bizde olmayan ne vardı? Toplumun yüksek bir musiki kültürü var. Biz bu ülkede, çok özel koşullar dışında, musiki kültürü almıyoruz. Rus kültürü ile Türk kültürü arasında, musiki bağlamında ne fark var? Her şeyden önce Rusların dünyaca ünlü büyük kompozitörleri var.</p>
<p><strong>Rusya ve biz</strong></p>
<p>Ulusal kaynaklara dayanarak beste yapanlarla başlayan liste dünyaca bilinen ve dinlenen kompozitörlerle dolu. Bunların büyük bir çoğunluğu 19. Yüzyıl sanatçılarıdır: Glinka, Balakirev, Musorgski, Rimski-Korsakov, Rubinstein, Çaykovski, Borodin, Glazunov, Ippolitov -Ivanov, Skriabin, Stravinski. Rus devriminde yetişen Prokofiev ve Şostakoviç ve başkaları.</p>
<p>Bu ünlü adların karşısına Osmanlı kültürünün çıkarabileceği bir tek müzisyen adı yoktur. 19. yüzyıl Rus müzisyenlerinin çoğunluğu Avrupa’da yetişmiştir. Bu kompozitörler içinde <strong>Rimski-Korsakov</strong> gibi, İslam edebiyatının Binbir Gece Hikayeleri’nden aldığı konuyu işleyerek ‘Şehrazad’ süitini besteleyen Rimski-Korsakov, Türklerin en çok bildiği Rus bestekarıdır.</p>
<p>20 yüzyıl başında Doğu Anadolu’da söylenen şarkılar içine İppolitov- İvanov’un bestelediği bir şarkıyı, Kurtuluş savaşından sonra Sarıkamış’ta yaşamış annemin söylediğini anımsıyorum.</p>
<p>Rusya’da dünyanın en ünlü baleleri var. Bu dans türü insanoğlunun yarattığı en güzel görsel şölenlerden biridir. Anadolu’nun halk dansları içinde Kafkas ve Rus halk dansları ile yakın gelenekler olduğunu ve bu halk danslarının, Cumhuriyet döneminde devletçe çok desteklendiği dönemde, halktan ne büyük ilgi topladığını biliyoruz.</p>
<p><strong>Ruh halini yansıtan ses düzeni</strong></p>
<p>Halkımız musikiye kapalı bir ortamda yetiştiği için, bugün bile, okumuşlar da dahil, bir operanın, bir hikayeden çok, insanların ruh halini yansıtan bir ses düzeni olduğunu anlamakta zorluk çekerler. Puccini’nin La Boheme operası sonunda ölen Mimi’nin ölmeden öyle şarkılar nasıl söyleyebildiğini soran bir konser meraklısını anımsıyorum.</p>
<p>Sevgili Okuyucular,</p>
<p>1453’den sonra Avrupa ile kültür ortaklığını kabul etmemiş olan Osmanlı sultanları ve yönetenleri, topluma dünya ile ortak bir şey bırakmadan yok oldular. Bizim çağdaş bestekarlarımız, virtüözlerimiz Cumhuriyetten sonra yetişti. Avrupa’ya giderek sanatlarını öğrendiler.</p>
<p>Müziksiz uygarlık yok!</p>
<p><strong>Doğan Kuban</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/musiki-ve-uygarlik">Musiki ve uygarlık</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">14963</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
