<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Lale Akarun, Yazar: Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/author/laleakarun/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/author/laleakarun</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Fri, 27 Mar 2026 07:37:59 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Bu ülke çocuklarını sevmiyor</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/bu-ulke-cocuklarini-sevmiyor</link>
					<comments>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/bu-ulke-cocuklarini-sevmiyor?noamp=mobile#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Lale Akarun]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 27 Mar 2026 07:37:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Lale Akarun]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=33509</guid>

					<description><![CDATA[<p>Üniversite eğitimi hakkında yazmayı istiyordum; onu sonraya bırakmam gerekti çünkü dördü Boğaziçi Üniversitesi’nden olmak üzere 16 öğrenci çocuk işçi cinayetleri nedeniyle Milli Eğitim Bakanını protesto ettikleri için tutuklandı. İstanbul Barosu bu tutuklamalardan sonra yayınladığı açıklamada, Anayasanın ifade özgürlüğü ve barışçıl gösteri hakkını güvenceye aldığını ve üstelik eğitim hakkının doğrudan muhatabı ve mağduru olan gençler ve öğrencilerin bu özgürlükleri kullanmasının daha da meşru olduğunu belirtti. Öğrencilerin protestolarının nedeni, mesleki eğitim adı altında çeşitli işyerlerinde çalıştırılırken yaşamlarını kaybeden yaşları 14-18 arasında olan çocuklardı. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi&#8217;ne göre 2024 başından bu yıl Kasım ayı sonuna kadar 85 çocuk işçi öldü. Bunların en az 15’i MEB’in MESEM programı içinde gerçekleşen ölümlerdi. TMMOB basın açıklamasında şöyle dedi: “14 yaşındaki Arda Tonbul sac büküm makinasına sıkışarak, Alperen Enes Ural, Zekai Dikici, Ömer Çakar, Alperen Kocayavuz ve Muratcan Eryılmaz yüksekten düşerek, 15 yaşındaki Erol Can Yavuz üzerine sunta bloklarının devrilmesi, 17 yaşındaki Ulaş Dumlu, atık havuzuna düşerek öldü. Bu ölümler çıraklık eğitimindeki ölüm olarak adlandırılamaz, Çocukların normalde çalıştırılmaları yasak olan işlerde çalıştırılırken meydana gelen ölümlerdir.” Bu ölümler nedeniyle Milli Eğitim Bakanlığı’ndan hiç kimse sorumluluk almazken içlerinde Boğaziçi Üniversitesi’nden öğrencilerin olduğu 16 genç, çocuk ölümlerini protesto ettikleri için tutuklu yargılanıyor. Demek ki bu ülke çocuklarına ve gençlerine değer vermiyor; onları sevmiyor. MESEM’de 392 bin 887 öğrenci var Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM), örgün ve zorunlu eğitim kapsamında. En az ortaokul mezunu, 14 yaşını doldurmuş çocuklar lise yerine MESEM&#8217;e devam ediyor, haftanın dört günü işyerlerinde çırak olarak çalışıp, bir günü okulda ders görüyor. Eğitim Reformu Girişimi&#8217;nin (ERG) 2025 Eğitim İzleme Raporu&#8217;na göre, bu kapsamda 392 bin 887 öğrenci var. Bizim gibi sanayileşmeye çalışan bir ülke için mesleki eğitim çok önemli. Sanayicilerimiz, mesleki eğitimin eksikliğinden yakınıyor, Avrupa ülkelerinde, özellikle Almanya’da mesleki eğitimin ne kadar yaygın olduğunu vurguluyorlar. Öte yandan, hedeflenen mesleki eğitime MESEM ile ulaşılamayacağı konusunda ciddi eleştiriler var. Toplumun bu eleştirileri duyması, tartışması gerek. Çocuk işçilerin çalışma koşullarını düzenleyen yönetmelik, çocukların riskli işlerde çalıştırılmasını kısıtlıyor. Ancak uygulamada öğrenciler çalışmamaları gereken saat ve sürelerde ve işlerde çalıştırılıyor. MESEM kapsamında bir öğrenci yaşı itibarıyla kullanmaması gereken bir iş makinesi nedeniyle can verdiğinde, Milli eğitim Bakanlığı, işletme denetiminin kendi sorumluluğu olmadığı, Çalışma Bakanlığının sorumluluğunda olduğunu söylüyor. ERG 2025 Eğitim İzleme Raporu, bu nedenlerle, bu şekilde denetimsiz bir çıraklık eğitiminin milli eğitimin örgün eğitim kapsamı dışına alınmasını öneriyor. Türk Eğitim Derneği araştırma merkezi TEDMEM’in “Ortaeğitimi Yeniden Düşünmek” başlıklı 2025 yılı raporunda ise, MESEM için, yurtdışındaki örneklere göre eksikliklere değiniliyor. Almanya’da bu tür çıraklık eğitimleri 16 yaşında başlarken, Türkiye’de 14 yaşta başlamasının sakıncaları, temel becerilerin haftada bir günde verilemediği eleştirileri var. Avrupa’da mesleki eğitim kapsamında yenilikçi düşünme, yabancı dil ve girişimcilik gibi yatay becerilerin verildiği vurgulanıyor. Etkin ve düzenli bir denetim olmadan öğrencilerin işletmelere yollanmasının sakıncaları anlatılıyor. Belki de en can alıcı soruyu başarılı bir mesleki eğitim veren Mutfak Sanatları Merkezi’nin kurucusu Mehmet Aksel soruyor: “Mesleki eğitim üretim için midir, yoksa üretmeyi öğrenen çocuk için mi?” Başarılı mesleki eğitim sistemleri olan Almanya, Avusturya, Hollanda, Danimarka gibi ülkelerde, üretim baskısının çocuğun güvenliğinin, gelişiminin ve öğrenme sürecinin önüne geçmediğini vurguluyor. Milli Eğitim Bakanlığının bu felsefeyle öğrenciyi eğitme, sağlık ve esenliğini sağlama sorumluluklarını hatırlamasını diliyorum. Öğrencilerimizi de serbest bırakıp bu önemli konuyu kamuoyu gündemine getirdikleri için teşekkür etmeliler. Lale Akarun *Bu yazı, HBT Dergi 502. sayıda yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/bu-ulke-cocuklarini-sevmiyor">Bu ülke çocuklarını sevmiyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1">Üniversite eğitimi hakkında yazmayı istiyordum; onu sonraya bırakmam gerekti çünkü dördü Boğaziçi Üniversitesi’nden olmak üzere 16 öğrenci çocuk işçi cinayetleri nedeniyle Milli Eğitim Bakanını protesto ettikleri için tutuklandı. İstanbul Barosu bu tutuklamalardan sonra yayınladığı açıklamada, Anayasanın ifade özgürlüğü ve barışçıl gösteri hakkını güvenceye aldığını ve üstelik eğitim hakkının doğrudan muhatabı ve mağduru olan gençler ve öğrencilerin bu özgürlükleri kullanmasının daha da meşru olduğunu belirtti.</p>
<p class="p1">Öğrencilerin protestolarının nedeni, mesleki eğitim adı altında çeşitli işyerlerinde çalıştırılırken yaşamlarını kaybeden yaşları 14-18 arasında olan çocuklardı. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi&#8217;ne göre 2024 başından bu yıl Kasım ayı sonuna kadar <b>85 çocuk işçi</b> öldü. Bunların en az 15’i MEB’in MESEM programı içinde gerçekleşen ölümlerdi.</p>
<p class="p1">TMMOB basın açıklamasında şöyle dedi: “14 yaşındaki Arda Tonbul sac büküm makinasına sıkışarak, Alperen Enes Ural, Zekai Dikici, Ömer Çakar, Alperen Kocayavuz ve Muratcan Eryılmaz yüksekten düşerek, 15 yaşındaki Erol Can Yavuz üzerine sunta bloklarının devrilmesi, 17 yaşındaki Ulaş Dumlu, atık havuzuna düşerek öldü. Bu ölümler çıraklık eğitimindeki ölüm olarak adlandırılamaz, Çocukların normalde çalıştırılmaları yasak olan işlerde çalıştırılırken meydana gelen ölümlerdir.”</p>
<p class="p1">Bu ölümler nedeniyle Milli Eğitim Bakanlığı’ndan hiç kimse sorumluluk almazken içlerinde Boğaziçi Üniversitesi’nden öğrencilerin olduğu 16 genç, çocuk ölümlerini protesto ettikleri için tutuklu yargılanıyor. Demek ki bu ülke çocuklarına ve gençlerine değer vermiyor; onları sevmiyor.</p>
<p class="p1"><b>MESEM’de 392 bin 887 öğrenci var</b></p>
<p class="p1">Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM), örgün ve zorunlu eğitim kapsamında. En az ortaokul mezunu, 14 yaşını doldurmuş çocuklar lise yerine MESEM&#8217;e devam ediyor, haftanın dört günü işyerlerinde çırak olarak çalışıp, bir günü okulda ders görüyor. Eğitim Reformu Girişimi&#8217;nin (ERG) 2025 Eğitim İzleme Raporu&#8217;na göre, bu kapsamda 392 bin 887 öğrenci var.</p>
<p class="p1">Bizim gibi sanayileşmeye çalışan bir ülke için mesleki eğitim çok önemli. Sanayicilerimiz, mesleki eğitimin eksikliğinden yakınıyor, Avrupa ülkelerinde, özellikle Almanya’da mesleki eğitimin ne kadar yaygın olduğunu vurguluyorlar. Öte yandan, hedeflenen mesleki eğitime MESEM ile ulaşılamayacağı konusunda ciddi eleştiriler var. Toplumun bu eleştirileri duyması, tartışması gerek.</p>
<p class="p1">Çocuk işçilerin çalışma koşullarını düzenleyen yönetmelik, çocukların riskli işlerde çalıştırılmasını kısıtlıyor. Ancak uygulamada öğrenciler çalışmamaları gereken saat ve sürelerde ve işlerde çalıştırılıyor. MESEM kapsamında bir öğrenci yaşı itibarıyla kullanmaması gereken bir iş makinesi nedeniyle can verdiğinde, Milli eğitim Bakanlığı, işletme denetiminin kendi sorumluluğu olmadığı, Çalışma Bakanlığının sorumluluğunda olduğunu söylüyor. ERG 2025 Eğitim İzleme Raporu, bu nedenlerle, bu şekilde denetimsiz bir çıraklık eğitiminin milli eğitimin örgün eğitim kapsamı dışına alınmasını öneriyor.</p>
<p class="p1"><b>Türk Eğitim Derneği</b> araştırma merkezi TEDMEM’in “<b>Ortaeğitimi Yeniden Düşünmek</b>” başlıklı 2025 yılı raporunda ise, MESEM için, yurtdışındaki örneklere göre eksikliklere değiniliyor. Almanya’da bu tür çıraklık eğitimleri 16 yaşında başlarken, Türkiye’de 14 yaşta başlamasının sakıncaları, temel becerilerin haftada bir günde verilemediği eleştirileri var. <b>Avrupa’da mesleki eğitim kapsamında yenilikçi düşünme, yabancı dil ve girişimcilik gibi yatay becerilerin</b> verildiği vurgulanıyor. Etkin ve düzenli bir denetim olmadan öğrencilerin işletmelere yollanmasının sakıncaları anlatılıyor.</p>
<p class="p1">Belki de en can alıcı soruyu başarılı bir mesleki eğitim veren <b>Mutfak Sanatları Merkezi</b>’nin kurucusu Mehmet Aksel soruyor: “Mesleki eğitim üretim için midir, yoksa üretmeyi öğrenen çocuk için mi?” Başarılı mesleki eğitim sistemleri olan Almanya, Avusturya, Hollanda, Danimarka gibi ülkelerde, üretim baskısının çocuğun güvenliğinin, gelişiminin ve öğrenme sürecinin önüne geçmediğini vurguluyor. Milli Eğitim Bakanlığının bu felsefeyle öğrenciyi eğitme, sağlık ve esenliğini sağlama sorumluluklarını hatırlamasını diliyorum. Öğrencilerimizi de serbest bırakıp bu önemli konuyu kamuoyu gündemine getirdikleri için teşekkür etmeliler.</p>
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p><strong>Lale Akarun</strong></p>
</div>
</div>
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p><em><strong>*Bu yazı, HBT Dergi <a href="https://abonelik.herkesebilimteknoloji.com/urun/sayi-502-19-aralik-2025-dijital-pdf/">502. sayıda</a> yayınlanmıştır.</strong></em></p>
</div>
</div>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/bu-ulke-cocuklarini-sevmiyor">Bu ülke çocuklarını sevmiyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/bu-ulke-cocuklarini-sevmiyor/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">33509</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Türkiye’de ArGe’yi kimler ne amaçla yapıyor?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/turkiyede-argeyi-kimler-ne-amacla-yapiyor</link>
					<comments>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/turkiyede-argeyi-kimler-ne-amacla-yapiyor?noamp=mobile#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Lale Akarun]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 22 Mar 2026 10:25:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Lale Akarun]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=33483</guid>

					<description><![CDATA[<p>Devlet destek veriyor ancak yapılan projeler, ürüne yansımıyor. Katıldığım toplantıda, tekrar tekrar bu soru soruldu: “Arge destek ve teşvikleri, ürüne dönüşüyor mu yoksa ArGe merkezi statüsünün sürdürülmesi için göstermelik projeler mi yapılıyor?  Maalesef ikincisi&#8230; 1 Kasım’da İzmir’de Makine Mühendisleri Odası (MMO) tarafından düzenlenen “Sanayi Kongresine Giderken: ArGe ve Yatırım Teşvik Süreçleri” adlı toplantıda, Türkiye’de Araştırma Geliştirme faaliyetlerinin dünyadaki benzerleri ile karşılaştırmasını ele almaya çalıştım. Bu konuşmamdaki ana noktaları HBT’de yayınlanan iki yazımda özetledim: Türkiye’nin ArGe’ye ayırdığı bütçe, son yıllarda artarak GSMH’nın yüzde 1,4’ünü geçmiş. Ancak yüksek teknoloji üretimimiz artmamış. MMO tarafından düzenlenen “Sanayi Kongresine Giderken” toplantısında pek çok konuşmacı vardı: Akademisyenler, sanayiciler, sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri. MMO, bu toplantıları 17-18 Aralık’ta Ankara’da düzenlenecek olan TMMOB Sanayi Kongresine hazırlık için düzenliyor. Benim katıldığım toplantı, ArGe ve yatırım teşvikleri üzerineydi ve dolu dolu bir programdı. Özellikle Koç Üniversitesi’nden Burak Gürel’in Çin’deki ArGe ekosistemi hakkındaki konuşması çok derinlikli ve öğreticiydi. MMO Başkanı Yunus Yener’in konuşması da çok kapsamlı ve iyi bir değerlendirmeydi. Toplantının en büyük eksiği, çağrılmalarına rağmen, politika yapıcılarının ve kamu sektörünün toplantıya ilgi göstermemiş olmalarıydı. Oysa kamu bu alana aktardığı kaynakların etkili olup olmadığını değerlendirmek için bağımsız kuruluşların söylediklerine kulak vermeli. ArGe’ye ayrılan kaynak artarken niye yüksek teknoloji üretimimiz artmıyor? Kaynaklar nereye gidiyor? ArGe’yi kim, ne amaçla yapıyor? Türkiye’de yapılan ArGe harcamasının %65’ini özel sektör, %30’unu üniversiteler, %5’ini ise diğer devlet kuruluşları yapıyor.  Özel sektörün yaptığı ArGe harcamasının da büyük kısmı ArGe merkezi statüsünde, vergi muafiyeti verilen alanlarda yapılıyor. Ayrıca devlet ArGe projeleri ile özel sektörü destekliyor. Bu hibe ve teşvikleri hesaba katarsak, bu harcamaların önemli bir kısmını devletin finanse ettiğini düşünebiliriz. 208’den sadece 15 kadarı Üniversite ekosisteminde yapılan araştırmaları ele alalım: Türkiye’de üniversite sayısı büyük bir hızla arttı. Üniversiteye girdiğim 1980 yılında Türkiye’de 26 üniversite varken, şu anda 129 tanesi kamu üniversitesi, 79 tanesi vakıf (özel) olmak üzere 208 üniversitemiz var. Ancak uluslararası üniversite sıralamalarına bakarsak, bunların ancak 10-15 tanesi listelere giren, dünya çapında araştırma yapabilen kurumlar. Üniversitelerimizde yapılan araştırmanın niteliği maalesef çok düşük. Yapılan yayın sayısı artmış görünse de bu yayınlar öğretim üyelerinin yükselmek için yaptığı, sanayi üretimine pek faydası dokunmayan çıktılar. Özel sektörün yaptığı araştırmanın ise büyük kısmı, ArGe merkezlerinde yapılıyor. Burada verilen destekler ve vergi muafiyetleri ArGe merkezlerinde nitelikli eleman çalıştırılmasını sağlıyor. Ancak yapılan projeler, ürüne yansımıyor. Katıldığım toplantıda, tekrar tekrar bu soru soruldu: “Arge destek ve teşvikleri, ürüne dönüşüyor mu yoksa ArGe merkezi statüsünün sürdürülmesi için göstermelik projeler mi yapılıyor? Maalesef verilen cevaplar benim izlenimlerimle örtüşüyor: ArGe merkezi statüsü kazanmak ve sürdürmek için gerekli olan ne varsa yapılıyor: Proje, yayın, patent, üniversite iş birliği. Ancak bunlar maalesef sanayi kuruluşunun gerçek ihtiyaçlarını karşılamak için değil, Sanayi Bakanlığı kriterlerini karşılayacak faaliyet olsun diye yapıldığı için ürüne dönüşmüyor. ArGe merkezi, kendi faaliyet alanı ile ilgisiz bir alanda proje yapıyor, çünkü kendi alanı ile ilgili araştırma sorusu ortaya koyamıyor, proje geliştiremiyor. Proje destek kuruluşlarına ya da üniversitelere gittiğinde, alanı ile ilgisiz projeler öneriliyor; bunlar da yapılıp bir kenara atılıyor. Hedefe odaklı başka türlü bir destek sistemine gerek var. Bunun için başka yerlere bakmak, farklı, bağımsız fikirler duymak lazım. 17-18 Aralık’ta Ankara’da yapılacak olan TMMOB Sanayi kongresine destek sağlayıcı ve politika yapıcıların da katılarak, ArGe’ye ayrılan kaynak artarken niye yüksek teknoloji üretimimizin artmadığı sorusuna cevap aramasını, hedefe odaklı bir destek sistemi kurmak üzere bu bilgi birikiminden faydalanmasını dilerim. Lale Akarun *Bu yazı, HBT Dergi 500. sayıda yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/turkiyede-argeyi-kimler-ne-amacla-yapiyor">Türkiye’de ArGe’yi kimler ne amaçla yapıyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><b>Devlet destek veriyor ancak yapılan projeler, ürüne yansımıyor</b>. Katıldığım toplantıda, tekrar tekrar bu soru soruldu: “<b>Arge destek ve teşvikleri, ürüne dönüşüyor mu yoksa ArGe merkezi statüsünün sürdürülmesi için göstermelik projeler mi yapılıyor?</b><span class="Apple-converted-space">  </span><b>Maalesef ikincisi&#8230;</b></p>
<p class="p1">1 Kasım’da İzmir’de Makine Mühendisleri Odası (MMO) tarafından düzenlenen “<b>Sanayi Kongresine Giderken: ArGe ve Yatırım Teşvik Süreçleri</b>” adlı toplantıda, Türkiye’de Araştırma Geliştirme faaliyetlerinin dünyadaki benzerleri ile karşılaştırmasını ele almaya çalıştım. Bu konuşmamdaki ana noktaları HBT’de yayınlanan iki yazımda özetledim: Türkiye’nin ArGe’ye ayırdığı bütçe, son yıllarda artarak GSMH’nın yüzde 1,4’ünü geçmiş. Ancak yüksek teknoloji üretimimiz artmamış.</p>
<p class="p1">MMO tarafından düzenlenen “Sanayi Kongresine Giderken” toplantısında pek çok konuşmacı vardı: Akademisyenler, sanayiciler, sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri. MMO, bu toplantıları 17-18 Aralık’ta Ankara’da düzenlenecek olan TMMOB Sanayi Kongresine hazırlık için düzenliyor.</p>
<p class="p1">Benim katıldığım toplantı, ArGe ve yatırım teşvikleri üzerineydi ve dolu dolu bir programdı. Özellikle Koç Üniversitesi’nden <b>Burak Gürel</b>’in Çin’deki ArGe ekosistemi hakkındaki konuşması çok derinlikli ve öğreticiydi. MMO Başkanı <b>Yunus Yener</b>’in konuşması da çok kapsamlı ve iyi bir değerlendirmeydi. Toplantının en büyük eksiği, çağrılmalarına rağmen, politika yapıcılarının ve kamu sektörünün toplantıya ilgi göstermemiş olmalarıydı. Oysa kamu bu alana aktardığı kaynakların etkili olup olmadığını değerlendirmek için bağımsız kuruluşların söylediklerine kulak vermeli. <b>ArGe’ye ayrılan kaynak artarken niye yüksek teknoloji üretimimiz artmıyor? Kaynaklar nereye gidiyor? ArGe’yi kim, ne amaçla yapıyor?</b><b></b></p>
<p class="p1">Türkiye’de yapılan ArGe harcamasının %65’ini özel sektör, %30’unu üniversiteler, %5’ini ise diğer devlet kuruluşları yapıyor.<span class="Apple-converted-space">  </span>Özel sektörün yaptığı ArGe harcamasının da büyük kısmı ArGe merkezi statüsünde, vergi muafiyeti verilen alanlarda yapılıyor. Ayrıca devlet ArGe projeleri ile özel sektörü destekliyor. Bu hibe ve teşvikleri hesaba katarsak, <b>bu harcamaların önemli bir kısmını devletin finanse</b> ettiğini düşünebiliriz.</p>
<p class="p1"><b>208’den sadece 15 kadarı</b></p>
<p class="p1">Üniversite ekosisteminde yapılan araştırmaları ele alalım: Türkiye’de üniversite sayısı büyük bir hızla arttı. Üniversiteye girdiğim 1980 yılında Türkiye’de 26 üniversite varken, şu anda 129 tanesi kamu üniversitesi, 79 tanesi vakıf (özel) olmak üzere 208 üniversitemiz var. Ancak uluslararası üniversite sıralamalarına bakarsak, bunların ancak 10-15 tanesi listelere giren, dünya çapında araştırma yapabilen kurumlar. Üniversitelerimizde yapılan araştırmanın niteliği maalesef çok düşük. Yapılan yayın sayısı artmış görünse de bu yayınlar öğretim üyelerinin yükselmek için yaptığı, sanayi üretimine pek faydası dokunmayan çıktılar.</p>
<p class="p1">Özel sektörün yaptığı araştırmanın ise büyük kısmı, ArGe merkezlerinde yapılıyor. Burada verilen destekler ve vergi muafiyetleri ArGe merkezlerinde nitelikli eleman çalıştırılmasını sağlıyor. <b>Ancak yapılan projeler, ürüne yansımıyor</b>.</p>
<p class="p1">Katıldığım toplantıda, tekrar tekrar bu soru soruldu: “<b>Arge destek ve teşvikleri, ürüne dönüşüyor mu yoksa ArGe merkezi statüsünün sürdürülmesi için göstermelik projeler mi yapılıyor?</b></p>
<p class="p1">Maalesef verilen cevaplar benim izlenimlerimle örtüşüyor: ArGe merkezi statüsü kazanmak ve sürdürmek için gerekli olan ne varsa yapılıyor: Proje, yayın, patent, üniversite iş birliği. Ancak bunlar maalesef sanayi kuruluşunun gerçek ihtiyaçlarını karşılamak için değil, <b>Sanayi Bakanlığı kriterlerini karşılayacak faaliyet olsun diye</b> yapıldığı için ürüne dönüşmüyor.</p>
<p class="p1">ArGe merkezi, kendi faaliyet alanı ile ilgisiz bir alanda proje yapıyor, çünkü kendi alanı ile ilgili araştırma sorusu ortaya koyamıyor, proje geliştiremiyor. Proje destek kuruluşlarına ya da üniversitelere gittiğinde, alanı ile ilgisiz projeler öneriliyor; bunlar da yapılıp bir kenara atılıyor. Hedefe odaklı başka türlü bir destek sistemine gerek var. Bunun için başka yerlere bakmak, farklı, bağımsız fikirler duymak lazım.</p>
<p class="p1">17-18 Aralık’ta Ankara’da yapılacak olan TMMOB Sanayi kongresine destek sağlayıcı ve politika yapıcıların da katılarak, ArGe’ye ayrılan kaynak artarken niye yüksek teknoloji üretimimizin artmadığı sorusuna cevap aramasını, hedefe odaklı bir destek sistemi kurmak üzere bu bilgi birikiminden faydalanmasını dilerim.</p>
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p><strong>Lale Akarun</strong></p>
</div>
</div>
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p><em><strong>*Bu yazı, HBT Dergi <a href="https://abonelik.herkesebilimteknoloji.com/urun/sayi-500-5-aralik-2025-dijital-pdf/">500. sayıda</a> yayınlanmıştır.</strong></em></p>
</div>
</div>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/turkiyede-argeyi-kimler-ne-amacla-yapiyor">Türkiye’de ArGe’yi kimler ne amaçla yapıyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/turkiyede-argeyi-kimler-ne-amacla-yapiyor/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">33483</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Yüksek teknolojide niye yokuz?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/yuksek-teknolojide-niye-yokuz</link>
					<comments>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/yuksek-teknolojide-niye-yokuz?noamp=mobile#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Lale Akarun]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 11 Mar 2026 07:59:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Lale Akarun]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=33440</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türk Telekom’u ya da bu şirketlerdeki kamu hisselerini satanlar, bu şirketlerin stratejik önemini anlayacak vizyona sahip değildi… Geçen yazımda Türkiye’de ArGe’ye ayrılan kaynak artarken, ArGe’ye dayalı yüksek teknolojili üretimimizin bir türlü artmadığını yazmıştım. İmalat sanayisinde bilgisayar, bilişim-iletişim, uzay-uçak sanayi ve ilaç gibi yüksek teknolojili ürün oranı, tüm ürünler içinde yüzde üç oranında seyrediyor. Bir alt bantta yer alan orta-yüksek teknolojili ürünler ise, elektrikli makine üretimi, otomobil ve diğer taşıt üretimi ve beyaz eşya üretimi. Bu alanlarda biraz daha iyiyiz: Üretimimizin yaklaşık yüzde yirmi sekizi bu alanda. Ancak bu iki alanın toplamı, üçte birin biraz altında. Maalesef imalat sanayimizin geri kalanı düşük teknolojili: Yaklaşık üçte bir üretimimiz plastik kalıp, gemi inşa, petrol rafinerileri, demir-çelik gibi orta düşük teknoloji alanlarındayken, yaklaşık üçte bir tekstil, gıda, mobilya gibi düşük teknoloji alanlarında. Türkiye’nin en büyük on şirketine bakın: Sadece iki tane orta-yüksek teknolojili sanayi şirketi var: Arçelik ve Ford Otosan. Bu şirketlerin Türkiye’de en çok ArGe yapan iki şirket olması şaşırtıcı değil. Diğer şirketler ya sanayi şirketi değil ya da düşük teknoloji alanlarında: Perakende, petrol, demir çelik. Oysa dünyaya bakarsak, en değerli on şirketin dokuzu yüksek teknoloji şirketleri: Altısı bilişim, biri telekom, biri ilaç, biri çip teknolojisi. Yüksek teknolojiye ağırlık vermeden gelişmek mümkün değil. Neden olmuyor? Niye ArGe’ye ayırdığımız kaynağı artırsak da yüksek teknoloji alanında gelişemiyoruz? Bunun tek bir cevabı yok ama bence en önemli nedenlerden birisi vizyon eksikliği: İlaç, bilişim-iletişim ve bilgisayar teknolojisinin stratejik önemini anlayamamak, bu alanı yeterince desteklememek, bu alanda stratejik öneme sahip, belli bir birikim sağlamış kuruluşları satmak, dağıtmak; bu alana yatırım yapmamak. Ne demek istediğimi birkaç örnekle açıklayayım: Tele iletişim devrimi 1970’lerde Türkiye’de telefon bir lükstü: Pek çok köyde; kasabada telefon hizmeti olmadığı gibi, büyük şehirlerde de herkesin evinde telefon yoktu. Eviniz için telefon hattına başvurduktan sonra, en az birkaç yıl beklemek gerekirdi. Yurtdışı arama yapmayı bırakın, başka bir şehirdeki bir aboneyi aramak için bile postaneyi arayıp numarayı söylemek, sonra bağlanması için telefon başında bazen birkaç saat beklemek normaldi. 1980’lerin ikinci yarısında bir tele-iletişim devrimi yaşandı: Sayısal telefon hizmetine geçildi: Birden telefon her eve girdiği gibi, şehirlerarası ve yurtdışı arama otomatikleşti. Bu atılımı gerçekleştiren kuruluş Türk Telekom’un atası PTT’ydi: Bir kamu kuruluşu. Aynı zamanda bu kuruluş, yurtdışı şirketlerle ortaklığa girip Netaş ve Teletaş gibi iki önemli şirketin kurulmasına ve bu dönüşümün kısmen yerli sanayi tarafından gerçekleştirilmesine de önayak olmuştu. Bu atılımın ne kadar büyük bir ilerleme olduğunu şu şekilde açıklayayım: 1987 yılında New York şehrine doktora eğitimine başlamak üzere gittiğimde, “geldim iyiyim” diye telefon edemedim; çünkü New York telefon hizmeti bakımından Türkiye’nin büyük şehirlerinden gerideydi. Peki sonra ne oldu? Niye Netaş gibi kuruluşlar gelişip dünya çapında yüksek teknoloji şirketleri arasına giremediler? Bunun ayrıntısını HBT yazarı Ali Akurgal’dan dinleyebilirsiniz, ancak vizyonsuzluk demekle kastettiğim bu: Türk Telekom’u ya da bu şirketlerdeki kamu hisselerini satanlar, bu şirketlerin stratejik önemini anlayacak vizyona sahip değildi. Aynı şekilde, mobil telefon hizmeti ülkede hızla gelişirken, bu alanda teknoloji üretecek şirketlere yatırım yapılmadı. Büyük sanayicilerimizden birisinin, 90 yıllarında mobil telefon girişimine yatırım yapması teklifine “ben elle tutulmayan bir şeye yatırım yapmam” diye cevap verdiği anlatılır. 1990’lar, 2000’ler bu şekilde geçti; peki şimdi durum nasıl? “Bize üniversite mezunu değil, ara eleman lazım” diyen sanayicileri, bu istek doğrultusunda eğitimi basitleştirmeye, kısaltmaya girişen politikacıları görünce “acaba hiçbir şey değişmedi mi?” kaygısına kapılıyorum. Bir sonraki yazım da bu konuda olsun. Lale Akarun *Bu yazı HBT Dergi 498. sayıda yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/yuksek-teknolojide-niye-yokuz">Yüksek teknolojide niye yokuz?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1">Türk Telekom’u ya da bu şirketlerdeki kamu hisselerini satanlar, bu şirketlerin stratejik önemini anlayacak vizyona sahip değildi…</p>
<p class="p1">Geçen yazımda Türkiye’de ArGe’ye ayrılan kaynak artarken, ArGe’ye dayalı yüksek teknolojili üretimimizin bir türlü artmadığını yazmıştım. İmalat sanayisinde bilgisayar, bilişim-iletişim, uzay-uçak sanayi ve ilaç gibi yüksek teknolojili ürün oranı, tüm ürünler içinde <b>yüzde üç</b> oranında seyrediyor.</p>
<p class="p1">Bir alt bantta yer alan orta-yüksek teknolojili ürünler ise, elektrikli makine üretimi, otomobil ve diğer taşıt üretimi ve beyaz eşya üretimi. Bu alanlarda biraz daha iyiyiz: Üretimimizin yaklaşık <b>yüzde yirmi sekizi</b> bu alanda.</p>
<p class="p1"><b>Ancak bu iki alanın toplamı, üçte birin biraz altında</b>.</p>
<p class="p1">Maalesef imalat sanayimizin geri kalanı düşük teknolojili: Yaklaşık üçte bir üretimimiz plastik kalıp, gemi inşa, petrol rafinerileri, demir-çelik gibi orta düşük teknoloji alanlarındayken, yaklaşık üçte bir tekstil, gıda, mobilya gibi düşük teknoloji alanlarında.</p>
<p class="p1"><b>Türkiye’nin en büyük on şirketine bakın: </b></p>
<p class="p1">Sadece iki tane orta-yüksek teknolojili sanayi şirketi var: <b>Arçelik ve Ford Otosan</b>. Bu şirketlerin Türkiye’de en çok ArGe yapan iki şirket olması şaşırtıcı değil. Diğer şirketler ya sanayi şirketi değil ya da düşük teknoloji alanlarında: Perakende, petrol, demir çelik. <strong>Oysa dünyaya bakarsak, en değerli on şirketin dokuzu yüksek teknoloji şirketleri: Altısı bilişim, biri telekom, biri ilaç, biri çip teknolojisi. Yüksek teknolojiye ağırlık vermeden gelişmek mümkün değil. </strong></p>
<p class="p1"><b>Neden olmuyor</b>? Niye ArGe’ye ayırdığımız kaynağı artırsak da yüksek teknoloji alanında gelişemiyoruz? Bunun tek bir cevabı yok ama bence en önemli nedenlerden birisi vizyon eksikliği: İlaç, bilişim-iletişim ve bilgisayar teknolojisinin stratejik önemini anlayamamak, bu alanı yeterince desteklememek, bu alanda stratejik öneme sahip, belli bir birikim sağlamış kuruluşları satmak, dağıtmak; bu alana yatırım yapmamak. Ne demek istediğimi birkaç örnekle açıklayayım:</p>
<p class="p1"><b>Tele iletişim devrimi</b></p>
<p class="p1">1970’lerde Türkiye’de telefon bir lükstü: Pek çok köyde; kasabada telefon hizmeti olmadığı gibi, büyük şehirlerde de herkesin evinde telefon yoktu. Eviniz için telefon hattına başvurduktan sonra, en az birkaç yıl beklemek gerekirdi. Yurtdışı arama yapmayı bırakın, başka bir şehirdeki bir aboneyi aramak için bile postaneyi arayıp numarayı söylemek, sonra bağlanması için telefon başında bazen birkaç saat beklemek normaldi.</p>
<p class="p1">1980’lerin ikinci yarısında bir <b>tele-iletişim devrimi</b> yaşandı: Sayısal telefon hizmetine geçildi: Birden telefon her eve girdiği gibi, şehirlerarası ve yurtdışı arama otomatikleşti. Bu atılımı gerçekleştiren kuruluş Türk Telekom’un atası PTT’ydi: Bir kamu kuruluşu. Aynı zamanda bu kuruluş, yurtdışı şirketlerle ortaklığa girip Netaş ve Teletaş gibi iki önemli şirketin kurulmasına ve bu dönüşümün kısmen yerli sanayi tarafından gerçekleştirilmesine de önayak olmuştu.</p>
<p class="p1">Bu atılımın ne kadar büyük bir ilerleme olduğunu şu şekilde açıklayayım: 1987 yılında New York şehrine doktora eğitimine başlamak üzere gittiğimde, “geldim iyiyim” diye telefon edemedim; çünkü New York telefon hizmeti bakımından Türkiye’nin büyük şehirlerinden gerideydi.</p>
<p class="p1">Peki sonra ne oldu? <b>Niye Netaş gibi kuruluşlar</b> gelişip dünya çapında yüksek teknoloji şirketleri arasına giremediler? Bunun ayrıntısını <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/k/yazarlar/ali-akurgal">HBT yazarı </a><strong><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/k/yazarlar/ali-akurgal">Ali Akurgal</a></strong>’dan dinleyebilirsiniz, ancak vizyonsuzluk demekle kastettiğim bu: Türk Telekom’u ya da bu şirketlerdeki kamu hisselerini satanlar, bu şirketlerin stratejik önemini anlayacak vizyona sahip değildi. Aynı şekilde, mobil telefon hizmeti ülkede hızla gelişirken, bu alanda teknoloji üretecek şirketlere yatırım yapılmadı. Büyük sanayicilerimizden birisinin, 90 yıllarında mobil telefon girişimine yatırım yapması teklifine “ben elle tutulmayan bir şeye yatırım yapmam” diye cevap verdiği anlatılır.</p>
<p class="p1">1990’lar, 2000’ler bu şekilde geçti; <strong>peki şimdi durum nasıl?</strong></p>
<p class="p1"><strong>“Bize üniversite mezunu değil, ara eleman lazım” diyen sanayicileri, bu istek doğrultusunda eğitimi basitleştirmeye, kısaltmaya girişen politikacıları görünce “acaba hiçbir şey değişmedi mi?” kaygısına kapılıyorum.</strong> Bir sonraki yazım da bu konuda olsun.</p>
<p><strong>Lale Akarun</strong></p>
<p><strong><em>*Bu yazı HBT Dergi <a href="https://abonelik.herkesebilimteknoloji.com/urun/sayi-498-21-kasim-2025-dijital-pdf/">498. sayıda</a> yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/yuksek-teknolojide-niye-yokuz">Yüksek teknolojide niye yokuz?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/yuksek-teknolojide-niye-yokuz/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">33440</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Direnen Akademi</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/direnen-akademi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Lale Akarun]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 04 Mar 2026 09:26:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Lale Akarun]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=33375</guid>

					<description><![CDATA[<p>Akademik tartışma ve öğrenme ortamımızı Direnen Akademi adıyla kampüs dışına, herkese açık bir mekâna, Taksim Sevgi Soysal kütüphanesine taşıdık. Her pazartesi günü burada değişik bir konuda konunun bir uzmanı konuşuyor. Bildiğinden emin olan insan, bildiğinde ısrar eder, kabul etmez, hemen ilkelerinden vaz geçmez, dik durur, direnir. Beş yıldır yaptığımız bu: Akademinin nasıl bir yer olduğunu, üretmesi, yaşaması için açık ve özgür olması gerektiğini bildiğimiz için her gün elimizde Kabul Etmiyoruz Vazgeçmiyoruz yazılı dövizler tutarak öğle tatillerinde on beş dakika sırtımızı kayyım rektörlüğe dönerek duruyoruz. Onun için pek çok hocamızı üniversite dışına sürdüler, kapıdan girmelerine bile izin vermiyorlar. Boğaziçi Üniversitesi bileşenleri, yani akademisyenleri, personeli, öğrencileri ve mezunları, “Madem akademi üniversitelerde yaşatılmıyor, o durumda onu kamusal alana taşırma zamanı gelmiştir” diyerek akademik tartışma ve öğrenme ortamımızı Direnen Akademi adıyla kampüs dışına, herkese açık bir mekâna, Taksim Sevgi Soysal kütüphanesine taşıdı. Her pazartesi günü burada değişik bir konuda konunun bir uzmanı konuşuyor. Tıklım tıklım dolu bir salonda, sorular, tartışmalarla, bilimle dolu akşamlar yaşanıyor. Direnen akademinin ilk semineri, 5 Şubat 2024’te Cem Say ile başlamış: Yapay Zeka devrimi.  Her hafta konusunun uzmanı değişik üniversitelerden hocalar, bazen de sektörden, toplumun içinden bir uzman konuşmuş, her Pazartesi akşamı, dolu dolu devam etmiş: Herkes için matematik, belgesel sinema tarihimiz, neoliberal toplum, sistem yaklaşımı ve biz, toplum ve kalkınma, komşularımız kime nasıl oy vermiş, dil ve biz, biyolojik saat, kanser ve bağışıklık. Her konuda merak uyandıran, ufkumuzu açan konuşmalar. Üstelik hepsi videoya çekilip YouTube kanalına konulmuş, herkesin rahatça ulaşabilmesi sağlanmış. Başta Esra Mungan hocamız olmak üzere tüm emek verenlere teşekkürler. İlk sezon, ya da yarıyıl diyelim, bittikten sonra sonbaharda ikinci yarıyıl sonbaharda, üçüncü yarıyıl 2025 baharında birbirinden ilginç konularla devam etti. 12 Mayıs’ta ben de Yapay Zeka ne kadar zeki başlıklı konuşmayla katkıda bulundum. Verdiğim konuşmanın bir özeti, HBT Dergi&#8217;nin 471. sayısında yayınlandı; videolar arasında da var. Ayşe Buğra semineri Bu dönem Direnen Akademinin dördüncü yarıyılı 6 Ekim’de Ayşe Buğra’nın Kapitalizm tarihi içinde sosyal politika tartışmaları başlıklı semineri ile başladı. Değerli hocamız, bir süredir emekli; eşi Osman Kavala’ya yapılan büyük haksızlıklarla karşı karşıya olmasına rağmen yılmadan akademik çalışmalarını sürdürüyor. Yazıp geçen sene yayınladığı Kapitalizm tarihi içinde sosyal politika: Yoksulluk, çalışma ve toplum adlı kitabı da konuşması ile aynı konuda. Ayşe hocanın konuşmasını bir kelimesini bile kaçırmamak için nefesimizi tutup dinledik. Sosyal politikayı toplumun birlikte yaşayabilmesi için gerekli politikalar olarak tanımladıktan sonra, kapitalizmin tarihi içinde çalışma saatlerinin azaltılması, çocuk ve kadınların korunması gibi sosyal politika adımlarının ne koşullarda geliştiğinden başlayarak, sosyal politikanın günümüzdeki yerini anlattı. Konuşmasını ümit verici bir şekilde tamamladı: Sosyal politikalarda iyiye gittiğimizi söyleyemesek de neler yapılması gerektiği konusunda teorimiz iyiye gitti: Yani ne yapılması gerektiğini artık daha iyi biliyoruz. Umarım politika koyucular, hocamızın bu büyük birikiminden yararlanırlar. Direnen Akademi devam ediyor: İkinci konuşma Burçin Ünlü’nün Kuantum dünyasına ilk adım başlıklı konuşması ile devam etti. Önümüzdeki hafta sırasıyla vücudumuzda biriken kimyasallar ve sonra iklim krizi ve çeşitlilik konularıyla devam edecek. Tüm konuşma videoları her kesimden izleyiciye, her yaştan öğrenciye uygun ve ulaşılabilir seviyede ve YouTube kanalında herkese açık. Direnen Akademi, toplum için, tüm bileşenleriyle birlikte bilim anlatmaya, tartışmaya devam ediyor. Lale Akarun *Bu yazı HBT Dergi 494. sayıda yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/direnen-akademi">Direnen Akademi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><b>Akademik tartışma ve öğrenme ortamımızı Direnen Akademi adıyla kampüs dışına, herkese açık bir mekâna, Taksim Sevgi Soysal kütüphanesine taşıdık</b>. <b>Her pazartesi günü burada değişik bir konuda konunun bir uzmanı konuşuyor.</b></p>
<p class="p1">Bildiğinden emin olan insan, bildiğinde ısrar eder, kabul etmez, hemen ilkelerinden vaz geçmez, dik durur, direnir<b>. </b>Beş yıldır yaptığımız bu: Akademinin nasıl bir yer olduğunu, üretmesi, yaşaması için açık ve özgür olması gerektiğini bildiğimiz için her gün elimizde Kabul Etmiyoruz Vazgeçmiyoruz yazılı dövizler tutarak öğle tatillerinde on beş dakika sırtımızı kayyım rektörlüğe dönerek duruyoruz. Onun için pek çok hocamızı üniversite dışına sürdüler, kapıdan girmelerine bile izin vermiyorlar.</p>
<p class="p1">Boğaziçi Üniversitesi bileşenleri, yani akademisyenleri, personeli, öğrencileri ve mezunları, <span class="s1">“Madem akademi üniversitelerde yaşatılmıyor, o durumda onu kamusal alana taşırma zamanı gelmiştir”</span> diyerek akademik tartışma ve öğrenme ortamımızı <b>Direnen Akademi adıyla kampüs dışına, herkese açık bir mekâna, Taksim Sevgi Soysal kütüphanesine taşıdı</b>. Her pazartesi günü burada değişik bir konuda konunun bir uzmanı konuşuyor. Tıklım tıklım dolu bir salonda, sorular, tartışmalarla, bilimle dolu akşamlar yaşanıyor.</p>
<p class="p1">Direnen akademinin ilk semineri, 5 Şubat 2024’te <b>Cem Say</b> ile başlamış: Yapay Zeka devrimi.<span class="Apple-converted-space">  </span>Her hafta konusunun uzmanı değişik üniversitelerden hocalar, bazen de sektörden, toplumun içinden bir uzman konuşmuş, her Pazartesi akşamı, dolu dolu devam etmiş: Herkes için matematik, belgesel sinema tarihimiz, neoliberal toplum, sistem yaklaşımı ve biz, toplum ve kalkınma, komşularımız kime nasıl oy vermiş, dil ve biz, biyolojik saat, kanser ve bağışıklık. Her konuda merak uyandıran, ufkumuzu açan konuşmalar. Üstelik hepsi videoya çekilip <a href="https://direnenakademi.wordpress.com/2024/03/12/direnen-akademi-aylik-programi/"><strong>YouTube kanalına</strong></a> konulmuş, herkesin rahatça ulaşabilmesi sağlanmış. Başta <b>Esra Mungan</b> hocamız olmak üzere tüm emek verenlere teşekkürler.</p>
<p class="p1">İlk sezon, ya da yarıyıl diyelim, bittikten sonra sonbaharda ikinci yarıyıl sonbaharda, üçüncü yarıyıl 2025 baharında birbirinden ilginç konularla devam etti. 12 Mayıs’ta ben de <i>Yapay Zeka ne kadar zeki</i> başlıklı konuşmayla katkıda bulundum. Verdiğim konuşmanın bir özeti, <a href="https://abonelik.herkesebilimteknoloji.com/urun/sayi-471-9-mayis-2025-dijital-pdf/">HBT Dergi&#8217;nin 471. sayısında</a> yayınlandı; videolar arasında da var.</p>
<p class="p1"><b>Ayşe Buğra semineri</b></p>
<p class="p1">Bu dönem Direnen Akademinin dördüncü yarıyılı 6 Ekim’de <b>Ayşe Buğra</b>’nın <i>Kapitalizm tarihi içinde sosyal politika tartışmaları</i> başlıklı semineri ile başladı. Değerli hocamız, bir süredir emekli; eşi <b>Osman Kavala</b>’ya yapılan büyük haksızlıklarla karşı karşıya olmasına rağmen yılmadan akademik çalışmalarını sürdürüyor.</p>
<p class="p1">Yazıp geçen sene yayınladığı <i>Kapitalizm tarihi içinde sosyal politika: Yoksulluk, çalışma ve toplum</i> adlı kitabı da konuşması ile aynı konuda. Ayşe hocanın konuşmasını bir kelimesini bile kaçırmamak için nefesimizi tutup dinledik. Sosyal politikayı toplumun birlikte yaşayabilmesi için gerekli politikalar olarak tanımladıktan sonra, kapitalizmin tarihi içinde çalışma saatlerinin azaltılması, çocuk ve kadınların korunması gibi sosyal politika adımlarının ne koşullarda geliştiğinden başlayarak, sosyal politikanın günümüzdeki yerini anlattı.</p>
<p class="p1">Konuşmasını ümit verici bir şekilde tamamladı: Sosyal politikalarda iyiye gittiğimizi söyleyemesek de neler yapılması gerektiği konusunda teorimiz iyiye gitti: Yani ne yapılması gerektiğini artık daha iyi biliyoruz. Umarım politika koyucular, hocamızın bu büyük birikiminden yararlanırlar.</p>
<p class="p1">Direnen Akademi devam ediyor: İkinci konuşma <b>Burçin Ünlü</b>’nün Kuantum dünyasına ilk adım başlıklı konuşması ile devam etti. Önümüzdeki hafta sırasıyla vücudumuzda biriken kimyasallar ve sonra iklim krizi ve çeşitlilik konularıyla devam edecek. Tüm konuşma videoları her kesimden izleyiciye, her yaştan öğrenciye uygun ve ulaşılabilir seviyede ve <a href="https://direnenakademi.wordpress.com/2024/04/07/direnenakademiacikders-video-kayitlari/">YouTube kanalında</a> herkese açık.</p>
<p class="p1"><a href="https://direnenakademi.wordpress.com/">Direnen Akademi</a>, toplum için, tüm bileşenleriyle birlikte bilim anlatmaya, tartışmaya devam ediyor.</p>
<p><strong>Lale Akarun</strong></p>
<p><em><strong>*Bu yazı HBT Dergi <a href="https://abonelik.herkesebilimteknoloji.com/urun/sayi-494-24-ekim-2025-dijital-pdf/">494. sayıda</a> yayınlanmıştır.</strong></em></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/direnen-akademi">Direnen Akademi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">33375</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Türkiye’de ArGe destekleri: Dünyanın neresindeyiz?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/turkiyede-arge-destekleri-dunyanin-neresindeyiz</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Lale Akarun]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Mar 2026 09:15:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Lale Akarun]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=33369</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ülkelerin Araştırma Geliştirmeye (ArGe) ayırdıkları bütçe, o ülke ekonomisinin göstergesi Gayri Safi Milli Hasılanın (GSMH) yüzdesi olarak hesaplanıyor ve ideal olarak GSMH’nın en az yüzde üçünün ArGe’ye ayrılması bekleniyor.  Bu oranı tutturan pek az ülke var: İsrail, yüzde altı ile listenin en tepesinde; ABD bile 3,60 ile onun gerisinde. Öte yandan, bu oranın GSMH ile çarpılacağını unutmamak lazım: ABD 30 trilyon dolarlık ekonomi; oysa İsrail GSMH’si 600 milyar dolar. Yani İsrail ArGe’ye 36 milyar dolar yatırırken ABD 1 trilyon dolardan çok yatırıyor. Türkiye’nin ArGe’ye ayırdığı bütçe, son yıllarda katlanarak artmış. Türkiye İstatistik Kurumuna (TÜİK) göre, Türkiye GSMH’sının yüzde 1,4’ünü ArGe’ye ayırıyor. Bu rakam GSYH ile çarpıldığında, 20 milyar doların üstünde bir miktar çıkıyor.  Üstelik, Türkiye GSMH’si her yıl artarken, bu oran da artmaya devam ediyor: TÜİK raporuna göre, 2002’de bu oran 0,5 iken son yıllarda hızlanarak artıp 1,4’ü geçmiş. Bu 1,4 oranı, dünyayla karşılaştırılınca da epey iyi: İtalya ve Macaristan ile aynı; 1,5 olan Yunanistan, İspanya ve İrlanda’nın bir tık altında. Öte yandan, 22 milyar dolar nasıl bir para, anlamak için mesela ABD’deki Washington Üniversitesinin yıllık bütçesi ile karşılaştırıyorum: Tek bir üniversitenin yıllık bütçesi 12 milyar dolar. Yüzde 65’i özel sektörden Peki bu miktara ne gibi harcamalar giriyor? Kim yapıyor bu harcamaları? TÜİK verilerinde buna da bakalım: Tüm ArGe harcamasının yüzde altmış beşini özel sektör, yüzde otuzunu üniversiteler yüzde beşi diğer olmak üzere yüzde otuz beşini de devlet yapıyor.  Özel sektörün yaptığı ArGe harcamasının da yarısından çoğu ArGe merkezlerinde yapılıyor. Ayrıca devlet ArGe projeleri ile özel sektörü destekliyor. ArGe merkezlerine devletin büyük vergi kolaylığı tanıdığını da dikkate alırsak, bu harcamaların önemli bir kısmını devletin finanse ettiğini düşünebiliriz. Ülke olarak önemli bir kaynağımızı ArGe’ye ayırıyoruz. ArGe ile ülkenin zenginleşeceğini, refahın, yaşam kalitesinin artacağını umut ediyoruz. Öyle oluyor mu? Olmuyorsa niye olmuyor? Bunun cevabını aramak, kıt kaynaklarımızın doğru harcanması için çaba göstermek lazım. Yukarıda gördüğümüz üzere, devlet iki yere büyük destek veriyor: Üniversitelere ve ArGe merkezlerine. Üniversitelerin nitelikli araştırmacı yetiştirmesi, özel sektörün nitelikli ArGe yapması lazım. Mezun artıyor, ama… Ülkemiz yükseköğretimde nicelik olarak büyük bir sıçrama gerçekleştirdi. 25 yaş üstü nüfusta üniversite ve üstü mezunlarının oranı 2008’de yüzde onun altındayken, 2024 yılında bu oran yüzde yirmi beşe kadar çıktı: Her dört kişiden biri üniversite mezunu. Bu oranda OECD ortalamasının altında olsak da oran hızla artıyor. Ancak verilen derecelerin ne kadarı ArGe için gerekli olan fen, teknoloji, mühendislik ve matematik (STEM) alanında ve nitelik nasıl derseniz durumumuz o kadar parlak değil. STEM alanlarında verilen derecelerin tüm üniversite derecelerine oranı Türkiye’de yüzde 19’un altında. Almanya, Güney Kore ve Hindistan gibi ülkelerde bu oran yüzde 30’un üstünde. Özel sektörün yaptığı araştırmanın niteliğini ölçmek için de imalat sanayisinde yüksek teknolojili ürünlerin oranına bakabiliriz. Otomobil, beyaz eşya gibi ürünler orta-yüksek teknoloji sayılırken, bilgisayar teknolojisi gibi ürünler yüksek teknoloji sınıfına girmektedir. TÜİK’in 2024 yılı istatistiklerine göre, imalat sanayisinde yüksek teknolojili ürün oranı yüzde üç buçuk; orta-yüksek teknolojili ürünlerin oranı ise yüzde yirmi sekizdir. Seneler içinde bu yüzde üç buçuğu hiç artıramazken, orta-yüksek teknolojili ürünlerin oranı ancak bir puan artmış görünmektedir. Sonuç olarak, ArGe için ayrılan kaynak artmış görünmekle birlikte, durum parlak gözükmemektedir. Bunun nedenlerini uzun uzadıya tartışmak gerek. Bunu gelecek yazılarımda yapacağım. Lale Akarun *Bu yazı HBT Dergi 496. sayıda yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/turkiyede-arge-destekleri-dunyanin-neresindeyiz">Türkiye’de ArGe destekleri: Dünyanın neresindeyiz?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p2">Ülkelerin Araştırma Geliştirmeye (ArGe) ayırdıkları bütçe, o ülke ekonomisinin göstergesi Gayri Safi Milli Hasılanın (GSMH) yüzdesi olarak hesaplanıyor ve ideal olarak GSMH’nın en az yüzde üçünün ArGe’ye ayrılması bekleniyor.<span class="Apple-converted-space">  </span>Bu oranı tutturan pek az ülke var: İsrail, yüzde altı ile listenin en tepesinde; ABD bile 3,60 ile onun gerisinde.</p>
<p class="p2">Öte yandan, bu oranın GSMH ile çarpılacağını unutmamak lazım: ABD 30 trilyon dolarlık ekonomi; oysa İsrail GSMH’si 600 milyar dolar. Yani İsrail ArGe’ye 36 milyar dolar yatırırken ABD 1 trilyon dolardan çok yatırıyor.</p>
<p class="p2">Türkiye’nin ArGe’ye ayırdığı bütçe, son yıllarda katlanarak artmış. Türkiye İstatistik Kurumuna (TÜİK) göre, Türkiye GSMH’sının yüzde 1,4’ünü ArGe’ye ayırıyor. Bu rakam GSYH ile çarpıldığında, 20 milyar doların üstünde bir miktar çıkıyor.<span class="Apple-converted-space">  </span>Üstelik, Türkiye GSMH’si her yıl artarken, bu oran da artmaya devam ediyor: TÜİK raporuna göre, 2002’de bu oran 0,5 iken son yıllarda hızlanarak artıp 1,4’ü geçmiş. Bu 1,4 oranı, dünyayla karşılaştırılınca da epey iyi: İtalya ve Macaristan ile aynı; 1,5 olan Yunanistan, İspanya ve İrlanda’nın bir tık altında.</p>
<p class="p2">Öte yandan, 22 milyar dolar nasıl bir para, anlamak için mesela ABD’deki Washington Üniversitesinin yıllık bütçesi ile karşılaştırıyorum: Tek bir üniversitenin yıllık bütçesi 12 milyar dolar.</p>
<p class="p2"><b>Yüzde 65’i özel sektörden</b></p>
<p class="p2">Peki bu miktara ne gibi harcamalar giriyor? Kim yapıyor bu harcamaları?</p>
<p class="p2">TÜİK verilerinde buna da bakalım: Tüm ArGe harcamasının yüzde altmış beşini özel sektör, yüzde otuzunu üniversiteler yüzde beşi diğer olmak üzere yüzde otuz beşini de devlet yapıyor.<span class="Apple-converted-space">  </span>Özel sektörün yaptığı ArGe harcamasının da yarısından çoğu ArGe merkezlerinde yapılıyor. Ayrıca devlet ArGe projeleri ile özel sektörü destekliyor. ArGe merkezlerine devletin büyük vergi kolaylığı tanıdığını da dikkate alırsak, bu harcamaların <b>önemli bir kısmını devletin finanse</b> ettiğini düşünebiliriz.</p>
<p class="p2">Ülke olarak önemli bir kaynağımızı ArGe’ye ayırıyoruz. ArGe ile ülkenin zenginleşeceğini, refahın, yaşam kalitesinin artacağını umut ediyoruz. <b>Öyle oluyor mu?</b> Olmuyorsa niye olmuyor? Bunun cevabını aramak, kıt kaynaklarımızın doğru harcanması için çaba göstermek lazım. Yukarıda gördüğümüz üzere, devlet iki yere büyük destek veriyor: Üniversitelere ve ArGe merkezlerine. Üniversitelerin nitelikli araştırmacı yetiştirmesi, özel sektörün nitelikli ArGe yapması lazım.</p>
<p class="p2"><b>Mezun artıyor, ama…</b></p>
<p class="p2">Ülkemiz yükseköğretimde nicelik olarak büyük bir sıçrama gerçekleştirdi. 25 yaş üstü nüfusta üniversite ve üstü mezunlarının oranı 2008’de yüzde onun altındayken, 2024 yılında bu oran yüzde yirmi beşe kadar çıktı: Her dört kişiden biri üniversite mezunu. Bu oranda OECD ortalamasının altında olsak da oran hızla artıyor. Ancak verilen derecelerin ne kadarı ArGe için gerekli olan fen, teknoloji, mühendislik ve matematik (STEM) alanında ve nitelik nasıl derseniz durumumuz o kadar parlak değil. STEM alanlarında verilen derecelerin tüm üniversite derecelerine oranı Türkiye’de yüzde 19’un altında. Almanya, Güney Kore ve Hindistan gibi ülkelerde bu oran yüzde 30’un üstünde.</p>
<p class="p2">Özel sektörün yaptığı araştırmanın <b>niteliğini ölçmek için</b> de imalat sanayisinde yüksek teknolojili ürünlerin oranına bakabiliriz.</p>
<p class="p2">Otomobil, beyaz eşya gibi ürünler orta-yüksek teknoloji sayılırken, bilgisayar teknolojisi gibi ürünler yüksek teknoloji sınıfına girmektedir. TÜİK’in 2024 yılı istatistiklerine göre, imalat sanayisinde yüksek teknolojili ürün oranı yüzde üç buçuk; orta-yüksek teknolojili ürünlerin oranı ise yüzde yirmi sekizdir. Seneler içinde bu yüzde üç buçuğu hiç artıramazken, orta-yüksek teknolojili ürünlerin oranı ancak bir puan artmış görünmektedir.</p>
<p class="p2">Sonuç olarak, <b>ArGe için ayrılan kaynak artmış görünmekle birlikte, durum parlak gözükmemektedir. Bunun nedenlerini uzun uzadıya tartışmak gerek. Bunu gelecek yazılarımda yapacağım.</b></p>
<p><strong>Lale Akarun</strong></p>
<p><em><strong>*Bu yazı HBT Dergi <a href="https://abonelik.herkesebilimteknoloji.com/urun/sayi-496-7-kasim-2025-dijital-pdf/">496. sayıda</a> yayınlanmıştır.</strong></em></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/turkiyede-arge-destekleri-dunyanin-neresindeyiz">Türkiye’de ArGe destekleri: Dünyanın neresindeyiz?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">33369</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Akademisyen olmaya nasıl karar verdim?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/akademisyen-olmaya-nasil-karar-verdim</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Lale Akarun]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 22 Feb 2026 11:59:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Lale Akarun]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=33340</guid>

					<description><![CDATA[<p>Öğrenciler son sınıf yaklaşırken ne yapacaklarını düşünmeye başlarlar. Kurumsal bir şirkette mi çalışmalı? Küçük bir girişimci şirkette çalışmak daha mı öğretici? Yoksa kendi şirketini mi kurmalı? Akademisyenlik nasıl bir iş? Acaba bana göre mi? Mühendislik programlarında staj yapmak zorunludur; onun için öğrenciler bu seçenekleri deneyimleme imkânı bulurlar. Çok kararsız olanlar da gelip danışman hocalarına sorar: Hocam siz akademisyen olmaya nasıl karar verdiniz? Bana bu soru çok sorulduğu için epey düşündüm: Sanırım bana belli etmese de babam akademisyen olmamı çok istiyordu; çünkü kendisi İTÜ’de asistanlığa başlayacakken o dönemler mühendis olarak çalışmanın getirisine ihtiyacı olduğu için akademisyenlikten vaz geçmiş; hep içinde ukde kalmış. Yine de yüksek lisans programına başlamak, benim için bilinçli bir tercih yerine, ne istediğime karar vermeyi ertelemenin bir yoluydu. Yüksek lisansa kaydoldum; asistan olur musun dediler, tamam dedim, başladım. Başladım dediysem, çalışmaya başladım; kadro gelmesi, maaş bağlanması şimdi olduğu gibi o zaman da aylar sürüyordu. Maaş da babamın zamanında olduğu gibi piyasanın çok altındaydı. Bir dördüncü sınıf dersine asistan oldum. Dersi alan öğrencilerin yarısı, benim sınıfımdan, mezun olmayı geciktiren öğrenciler; diğer yarısı ise bir sınıf küçük, yurtlardan, kampüsten iyi tanıdığım öğrenciler. Elektrik mühendisliği sınıfında pek kadın öğrenci olmadığını da söylemem lazım: Sınıfın tümü erkek, kalabalık bir sınıf. İlk problem saatine hazırlandım, gittim. Sınıfa girip kürsüye çıktığımda kalabalıktan bir gürültü koptu: Islıklar, yuh diye bağıranlar, in oradan aşağı diyenler. Bir an düşündüm: İçimden geleni yapar, kapıyı çarpıp gidersem, bu mesleği yapamam. Bunları susturmam, kendimi dinletmem lazım. Tam olarak ne söylediğimi hatırlamıyorum ama sınıfı susturdum. Problemleri tahtada çözerken herkes dikkatle dinledi; ben de dersin sonunda akademisyen olmaya karar verdim. Dolayısıyla, akademisyenlik için sahneye çıkmayı, kalabalık önünde ders anlatmayı sevmek gerek. Ancak akademisyenlik ders vermekten ibaret değil: Araştırma yaparak yeni bilgi bulmayı ve devamlı okuyup yeni şeyler öğrenmeyi de sevmek, bundan heyecan duymak lazım. Heyecan iyi de, araştırma yapmak, belirsizlik içinde çalışmak demek. Şöyle bir şaka var: “Ne yaptığımızı bilseydik, adına araştırma denmezdi”. Ne konuda araştırma yapacaksınız, belli değil. Araştırma sorusu bulmak işin önemli bir kısmı. Soruyu bulduğunuzda kaynak gerekiyor. Parayı da proje yazarak sizin bulmanız bekleniyor. Bunun için önemli bir araştırma sorusu sormak yeterli değil, inandırıcı bir araştırma yöntemi tanımlamak gerekiyor. Bunları yapıp proje yazdınız, bir plan yaptınız, proje de kabul edildi; planın yolunda gideceği, anlamlı bir şeyler bulacağınızın da garantisi yok. Size anlamlı gelen bir şeyler bulup makale yazdınız, yayınlamanız da garanti değil. Belirsizlik, belirsizlik, belirsizlik. Öte yandan, belirsizlik özgürlük demek. Kimse size ne yapacağınızı söylemediği için belirsizlik var. Ne size heyecan veriyorsa, bilgi birikiminiz, içgüdünüz ne yönü işaret ediyorsa o yönde araştırma yapmakta özgürsünüz. Sanırım bütün bunlar bana heyecan verdiği için akademisyen oldum. Son olarak tabii ki akademisyenliğin en iyi yanı, parlak gençlerle, öğrencilerle çalışmak, onlara bu değerleri aşılamaya çalışmak.  Etrafı gençlerle dolu olmak, değişen dünyayı en iyi algılama yolu. Sanırım sonuncu ve en önemli faktör bu: Öğrencilerle birlikte çalışmayı sevmek, bir şeyler öğretirken gençlerden devamlı bir şeyler öğrenmek. Niye akademisyen oldum sorusuna cevap verirken, iyi ki akademisyen olmuşum diyorum. Lale Akarun *Bu yazı HBT Dergi 492. sayıda yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/akademisyen-olmaya-nasil-karar-verdim">Akademisyen olmaya nasıl karar verdim?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1">Öğrenciler son sınıf yaklaşırken ne yapacaklarını düşünmeye başlarlar. Kurumsal bir şirkette mi çalışmalı? Küçük bir girişimci şirkette çalışmak daha mı öğretici? Yoksa kendi şirketini mi kurmalı? Akademisyenlik nasıl bir iş? Acaba bana göre mi?</p>
<p class="p1">Mühendislik programlarında staj yapmak zorunludur; onun için öğrenciler bu seçenekleri deneyimleme imkânı bulurlar. Çok kararsız olanlar da gelip danışman hocalarına sorar: Hocam siz akademisyen olmaya nasıl karar verdiniz?</p>
<p class="p1">Bana bu soru çok sorulduğu için epey düşündüm: Sanırım bana belli etmese de babam akademisyen olmamı çok istiyordu; çünkü kendisi İTÜ’de asistanlığa başlayacakken o dönemler mühendis olarak çalışmanın getirisine ihtiyacı olduğu için akademisyenlikten vaz geçmiş; hep içinde ukde kalmış. Yine de yüksek lisans programına başlamak, benim için bilinçli bir tercih yerine, ne istediğime karar vermeyi ertelemenin bir yoluydu. Yüksek lisansa kaydoldum; asistan olur musun dediler, tamam dedim, başladım. Başladım dediysem, çalışmaya başladım; kadro gelmesi, maaş bağlanması şimdi olduğu gibi o zaman da aylar sürüyordu. Maaş da babamın zamanında olduğu gibi piyasanın çok altındaydı.</p>
<p class="p1">Bir dördüncü sınıf dersine asistan oldum. Dersi alan öğrencilerin yarısı, benim sınıfımdan, mezun olmayı geciktiren öğrenciler; diğer yarısı ise bir sınıf küçük, yurtlardan, kampüsten iyi tanıdığım öğrenciler. Elektrik mühendisliği sınıfında pek kadın öğrenci olmadığını da söylemem lazım: Sınıfın tümü erkek, kalabalık bir sınıf. İlk problem saatine hazırlandım, gittim. Sınıfa girip kürsüye çıktığımda kalabalıktan bir gürültü koptu: Islıklar, yuh diye bağıranlar, in oradan aşağı diyenler. Bir an düşündüm: İçimden geleni yapar, kapıyı çarpıp gidersem, bu mesleği yapamam. Bunları susturmam, kendimi dinletmem lazım. Tam olarak ne söylediğimi hatırlamıyorum ama sınıfı susturdum. Problemleri tahtada çözerken herkes dikkatle dinledi; ben de dersin sonunda akademisyen olmaya karar verdim.</p>
<p class="p1">Dolayısıyla, akademisyenlik için sahneye çıkmayı, kalabalık önünde ders anlatmayı sevmek gerek. Ancak akademisyenlik ders vermekten ibaret değil: Araştırma yaparak yeni bilgi bulmayı ve devamlı okuyup yeni şeyler öğrenmeyi de sevmek, bundan heyecan duymak lazım. Heyecan iyi de, araştırma yapmak, belirsizlik içinde çalışmak demek.</p>
<p class="p1">Şöyle bir şaka var: “Ne yaptığımızı bilseydik, adına araştırma denmezdi”. Ne konuda araştırma yapacaksınız, belli değil. Araştırma sorusu bulmak işin önemli bir kısmı. Soruyu bulduğunuzda kaynak gerekiyor. Parayı da proje yazarak sizin bulmanız bekleniyor. Bunun için önemli bir araştırma sorusu sormak yeterli değil, inandırıcı bir araştırma yöntemi tanımlamak gerekiyor. Bunları yapıp proje yazdınız, bir plan yaptınız, proje de kabul edildi; planın yolunda gideceği, anlamlı bir şeyler bulacağınızın da garantisi yok. Size anlamlı gelen bir şeyler bulup makale yazdınız, yayınlamanız da garanti değil. Belirsizlik, belirsizlik, belirsizlik. Öte yandan, belirsizlik özgürlük demek. Kimse size ne yapacağınızı söylemediği için belirsizlik var. Ne size heyecan veriyorsa, bilgi birikiminiz, içgüdünüz ne yönü işaret ediyorsa o yönde araştırma yapmakta özgürsünüz. Sanırım bütün bunlar bana heyecan verdiği için akademisyen oldum.</p>
<p class="p1">Son olarak tabii ki akademisyenliğin en iyi yanı, parlak gençlerle, öğrencilerle çalışmak, onlara bu değerleri aşılamaya çalışmak.<span class="Apple-converted-space">  </span>Etrafı gençlerle dolu olmak, değişen dünyayı en iyi algılama yolu. Sanırım sonuncu ve en önemli faktör bu: Öğrencilerle birlikte çalışmayı sevmek, bir şeyler öğretirken gençlerden devamlı bir şeyler öğrenmek. Niye akademisyen oldum sorusuna cevap verirken, iyi ki akademisyen olmuşum diyorum.</p>
<p><strong>Lale Akarun</strong></p>
<p><em><strong>*Bu yazı HBT Dergi <a href="https://abonelik.herkesebilimteknoloji.com/urun/sayi-492-10-ekim-2025-dijital-pdf/">492. sayıda</a> yayınlanmıştır.</strong></em></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/akademisyen-olmaya-nasil-karar-verdim">Akademisyen olmaya nasıl karar verdim?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">33340</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Dijital devletin ele geçirilmesi</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/dijital-devletin-ele-gecirilmesi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Lale Akarun]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 14 Nov 2025 07:00:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Lale Akarun]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=33066</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kamuoyuna “diploma sahtekarlığı” diye yansıyan bir olay var: Yetkili kişilere ait sahte olduğu söylenen e-imzalar kullanılarak üniversiteye yerleştirme yapılmış, notlar yükseltilmiş, öğrencilerin bölümleri değiştirilmiş, mezun olmayan kişilere sahte diplomalar verilmiş. Bu işlerin altın standardı, biyometrik doğrulamaya geçilmeli… Nedense bu olay kamuoyunda büyük bir infial yaratmadı. Ne de olsa burası Türkiye. Üniversite olduğunu iddia eden kuruluşlar üniversiteye yerleşemeyen adaylara hitaben “merak etme, biz varız” diye boy boy ilanlar verir, herkes ne büyük iş adamı der; KPSS, LGS sınav soruları çalınır, büyük bir olay olmaz; ilkokul mezunu olduğu şüpheli kişiler yurtdışından diploma satın alıp üniversite mezunu olduğunu iddia eder, güler geçeriz. Ne de olsa eğitim bir formalite, diploma da iptal edilebilen bir kağıt parçası; çok da önem vermiyoruz. Bu da böyle bir olay mı? Teknoloji uzmanı gazeteci Füsun Sarp Nebil buna “Dijital devletin sanal olarak ele geçirilmesi” diyor. Neden bu kadar geniş bir ele geçirme olduğunu anlamak için e-imzadan biraz bahsetmek gerek. Devlet, imza ile işler Bir yönetici, kendi altında yürütülen tüm işlemlere imza atar. Örneğin bir üst yönetici, diyelim ki rektör ya da yetkilendirdiği yardımcısı, günde yüzlerce imza atar. Attığı imzaların hepsi sorumluluktur, imza bu işlemlerin doğruluğunu onaylarım demektir; onun için yöneticinin her işin ayrıntısına hâkim olması gerekir. Eskiden, bu işlem şu şekilde yapılırdı: İmza defteri denen, sayfaları kartondan yapılmış bir defterin her sayfasına evraklar, imza yerleri dışa gelecek şekilde yerleştirilirdi. Üst yöneticinin atacağı imzalı kâğıdın hazırlanmasından sorumlu daire başkanı, sıra sıra imza defterleri ile imza atacak kişinin yanına gelir, her bir evrakın ne olduğunu söyler, yönetici de imzalardı. Üst yönetici altındakine güven, altındaki de üst yöneticiye sorumluluk duyardı. Bu işler yüz yüze olduğunda, ses tonundan ya da vücut dilinden hangi işlemlerin sorunlu olduğu anlaşılırdı. Sorunlu bir işlem olduğunda, daire başkanı üst yöneticiye aktarır, üst yönetici, bazı durumlarda imza atmaz, ek işlemler yapılmasını isterdi. Dijital dönüşüm sonrası, e-imzaya geçtik. Elle atılan imza yerine, bir USB çubuk sizin kimliğinizi doğruluyor. Bu çubuğu bir bilgisayara takıyorsunuz; size imza için yollanmış evrakları seçip toplu imzala deyince bir şifre soruyor; onu da girince imzalanmış oluyor. Vücut dili; ses tonu, karşınızda sorumlu kişi yok; bir bilgisayar programı var. Hatta siz de yoksunuz; sadece bilgisayara takılan USB çubuk var. Çubuğu ve şifresini kime verirseniz yönetici o oluyor. Başkası adına fiziksel imza atsanız, büyük suç; ama başkasının e-imzasını kullansanız kimsenin ruhu bile duymaz. Kamuda işlerin büyük bir kısmının bu şekilde yürüdüğünü tahmin ediyorum. Sahte e-imza üzerine şüpheler USB çubuğu bir firma veriyor; “dijital devletin ele geçirilmesi” denilen son olayda sorumlu daire başkanlarına ait sahte e-imza çubukları üretildiği söyleniyor. Hatta bu işin denetlenmesinden sorumlu BTK başkanına bile e-imza çıkartılmış! Nasıl oluyor da kendileri adına e-imza çubuğu çıkartılan kişiler ya da onların üst yöneticileri bu durumdan habersiz olur, sorusu benim aklımı çok kurcalıyor. Umarım soruşturmayı yürütenlerin ve bu işin denetlenmesinden sorumlu BTK yetkililerinin de aklını kurcalıyordur çünkü çok sistemik bir yanlış kurguya işaret ediyor. Bu işlerin altın standardı, biyometrik doğrulama. Örneğin parmak izi ya da göz tarama. Öte yandan, Blockchain tabanlı değiştirilemez kayıt sistemi diploma, tapu gibi resmi evrakların silinmesi ya da değiştirilmesini imkansız hale getirir. Öte yandan, tüm sistemde yapay zeka ile şüpheli işlemler, anomaliler tespit edilebilir. Bunların yapılması için acilen harekete geçilmesi gerekiyor. Lale Akarun *Bu yazı, HBT Dergi 482. sayıda yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/dijital-devletin-ele-gecirilmesi">Dijital devletin ele geçirilmesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p2"><b>Kamuoyuna “diploma sahtekarlığı” diye yansıyan bir olay var: Yetkili kişilere ait sahte olduğu söylenen e-imzalar kullanılarak üniversiteye yerleştirme yapılmış, notlar yükseltilmiş, öğrencilerin bölümleri değiştirilmiş, mezun olmayan kişilere sahte diplomalar verilmiş. Bu işlerin altın standardı, biyometrik doğrulamaya geçilmeli…</b></p>
<p class="p2">Nedense bu olay kamuoyunda büyük bir infial yaratmadı. Ne de olsa burası Türkiye. Üniversite olduğunu iddia eden kuruluşlar üniversiteye yerleşemeyen adaylara hitaben “merak etme, biz varız” diye boy boy ilanlar verir, herkes ne büyük iş adamı der; KPSS, LGS sınav soruları çalınır, büyük bir olay olmaz; ilkokul mezunu olduğu şüpheli kişiler yurtdışından diploma satın alıp üniversite mezunu olduğunu iddia eder, güler geçeriz. Ne de olsa eğitim bir formalite, diploma da iptal edilebilen bir kağıt parçası; çok da önem vermiyoruz. Bu da böyle bir olay mı?</p>
<p class="p2">Teknoloji uzmanı gazeteci <b>Füsun Sarp Nebil</b> buna “Dijital devletin sanal olarak ele geçirilmesi” diyor. Neden bu kadar geniş bir ele geçirme olduğunu anlamak için e-imzadan biraz bahsetmek gerek.</p>
<p class="p2"><b>Devlet, imza ile işler </b></p>
<p class="p2">Bir yönetici, kendi altında yürütülen tüm işlemlere imza atar. Örneğin bir üst yönetici, diyelim ki rektör ya da yetkilendirdiği yardımcısı, günde yüzlerce imza atar. Attığı imzaların hepsi sorumluluktur, imza bu işlemlerin doğruluğunu onaylarım demektir; onun için yöneticinin her işin ayrıntısına hâkim olması gerekir. Eskiden, bu işlem şu şekilde yapılırdı: İmza defteri denen, sayfaları kartondan yapılmış bir defterin her sayfasına evraklar, imza yerleri dışa gelecek şekilde yerleştirilirdi.</p>
<p class="p2">Üst yöneticinin atacağı imzalı kâğıdın hazırlanmasından sorumlu daire başkanı, sıra sıra imza defterleri ile imza atacak kişinin yanına gelir, her bir evrakın ne olduğunu söyler, yönetici de imzalardı. Üst yönetici altındakine güven, altındaki de üst yöneticiye sorumluluk duyardı. Bu işler yüz yüze olduğunda, ses tonundan ya da vücut dilinden hangi işlemlerin sorunlu olduğu anlaşılırdı. Sorunlu bir işlem olduğunda, daire başkanı üst yöneticiye aktarır, üst yönetici, bazı durumlarda imza atmaz, ek işlemler yapılmasını isterdi.</p>
<p class="p2">Dijital dönüşüm sonrası, <b>e-imzaya</b> geçtik. Elle atılan imza yerine, bir USB çubuk sizin kimliğinizi doğruluyor. Bu çubuğu bir bilgisayara takıyorsunuz; size imza için yollanmış evrakları seçip toplu imzala deyince bir şifre soruyor; onu da girince imzalanmış oluyor. Vücut dili; ses tonu, karşınızda sorumlu kişi yok; bir bilgisayar programı var. Hatta siz de yoksunuz; sadece bilgisayara takılan USB çubuk var. Çubuğu ve şifresini kime verirseniz yönetici o oluyor. Başkası adına fiziksel imza atsanız, büyük suç; ama başkasının e-imzasını kullansanız kimsenin ruhu bile duymaz. Kamuda işlerin büyük bir kısmının bu şekilde yürüdüğünü tahmin ediyorum.</p>
<p class="p2"><b>Sahte e-imza üzerine şüpheler</b></p>
<p class="p2">USB çubuğu bir firma veriyor; “dijital devletin ele geçirilmesi” denilen son olayda sorumlu daire başkanlarına ait sahte e-imza çubukları üretildiği söyleniyor. Hatta bu işin denetlenmesinden sorumlu BTK başkanına bile e-imza çıkartılmış! Nasıl oluyor da kendileri adına e-imza çubuğu çıkartılan kişiler ya da onların üst yöneticileri bu durumdan habersiz olur, sorusu benim aklımı çok kurcalıyor. Umarım soruşturmayı yürütenlerin ve bu işin denetlenmesinden sorumlu BTK yetkililerinin de aklını kurcalıyordur çünkü çok sistemik bir yanlış kurguya işaret ediyor.</p>
<p class="p2">Bu işlerin <b>altın standardı, biyometrik doğrulama</b>. Örneğin parmak izi ya da göz tarama. Öte yandan, <b>Blockchain tabanlı değiştirilemez kayıt sistemi</b> diploma, tapu gibi resmi evrakların silinmesi ya da değiştirilmesini imkansız hale getirir. Öte yandan, <b>tüm sistemde yapay zeka ile şüpheli işlemler</b>, anomaliler tespit edilebilir. Bunların yapılması için acilen harekete geçilmesi gerekiyor.</p>
<p><b>Lale Akarun<br />
<em>*Bu yazı, HBT Dergi <a href="https://abonelik.herkesebilimteknoloji.com/urun/sayi-484-15-agustos-2025-dijital-pdf/">482. sayıda</a> yayınlanmıştır.</em></b></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/dijital-devletin-ele-gecirilmesi">Dijital devletin ele geçirilmesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">33066</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Biyometrik doğrulama e-imzada sahtekarlığı nasıl engeller?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/biyometrik-dogrulama-e-imzada-sahtekarligi-nasil-engeller</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Lale Akarun]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 12 Nov 2025 07:00:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Lale Akarun]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=33064</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir önceki yazımda, e-imza sahteciliğinin geniş kapsamı ve arkasındaki faktörler üzerine yazmıştım. Kısaca özetlersem, e-imza, kişiye teslim edilen bilgisayara takılacak bir USB çubuk ve onun üzerinde tanımlanan altı haneli bir sayıdan oluşan şifreden oluşuyor. Elektronik bir sistemde imza atmak istediğinizde, çubuğu bilgisayara takıp imzala düğmesine basıp bu altı haneli sayıyı giriyorsunuz. Dolayısıyla elektronik çubuğu ve şifrenizi bir başkasına kaptırırsanız, sizin yerinize rahat rahat imza atabiliyor. Bu, kötü ellerde sahte diploma, sertifika, ehliyet, sahte tapu, değiştirilmiş mahkeme kaydı, artık aklınıza ne tür sahtekarlık gelirse o demek. Elektronik çubuk nasıl kaptırılıyor da bu sahtekarlıklar yapılıyor? Davaya konu olan ve basından okuduğumuz dolandırıcı çetesi, kişiler adına mükerrer e-imza çıkartıp bunu teslim alıyor. Bunun yapılabilmesi için kişiler adına sahte kimlik, bu sahte kimlikle telefon hattı, vs. de çıkartıyorlar. Bunun bu kadar kolay olmasına şaşırmıyoruz, çünkü geçmişte, tüm Türk vatandaşlarının kimlikte yer alan tüm kişisel verileri çalındı; dolayısıyla iş, sizin kimlik bilgilerinizle dolandırıcının fotoğrafını taşıyan bir kimlik kartı basma düzeneğine bakıyor. O zaman başka sorular soralım. Kişilerin neden birden çok e-imzası olur? Meğer bu mümkünmüş; hatta e-devlete girip “elektronik imzalarımı göster” diyebiliyormuşsunuz. Fiziksel imzamız bir tane; niye elektroniği birden çok? Bunun cevabını ben de yazdım; başka kişiler de yazdı: İmzanızı başka kişilere, örneğin sekreterinize, özel kalem müdürünüze, ya da başka kişilere dağıtıp “benim adıma sen imza at” demek isterseniz, birden çok imza pratik oluyor. Peki bu yasal mı? Yasal olmaması, başkası adına imza atmanın bir suç olması lazım. Demek ki burada bir boşluk oluşmuş. Bu yasal boşluğun bir an önce yamanması gerekiyor; ama kimse bunu tartışmıyor. e-imzanın sadece sahibi tarafından kullanılmasının yolu: Biyometrik Doğrulama Bir adım geri gidelim, e-imzanın sadece ait olduğu kişi tarafından kullanılabilmesini nasıl sağlarız, bunu tartışalım: Bir kişinin kimliğinin doğrulanması için üç temel yöntem kullanılır: Birincisi, sahip olduğunuz bir şey: Örneğin nüfus kağıdınız. İkincisi, bildiğiniz bir şey, örneğin şifreniz. Üçüncüsü, biyometrik özellikleriniz, yani değiştirilemeyen, sizi siz yapan özellikler: parmak iziniz, iris örüntünüz, yüz görüntünüz. E-imza şu anda ilk ikisini kullanıyor: Bir USB çubuk ve bir şifre. Üçüncüsü, yani biyometrik özellikler kullanılmıyor. Biyometrik doğrulama niye e-imzada kullanılmıyor? Oysa 2016 Ocak ayında çipli kimlik kartı uygulamasına geçildi. Neredeyse on yıl! Kimlik kartının ve pasaportlarımızın içindeki çipte herkesin parmak izi, yüz fotoğrafı saklı. Yurtdışına çıkarken otomatik kapılarda, bu özelliklerle kimliğimizi doğrulayarak, hızla kimlik kontrolünden geçebiliyoruz. Üstelik bu geçiş kapısı sistemlerini de yerli mühendislik firmaları üretiyor. Bankalar, marketler biyometrik doğrulamaya hemen geçti; oysa biyometrik özelliklerin her yerde kullanılmasının da sakıncaları var. Tabii ki her teknolojinin sakıncaları, avantaj ve dezavantajları, ek donanım gerektirip gerektirmemesi gibi pratik faktörler, kullanımının kolay olup olmaması, ne kadar eğitim gerektirdiği gibi kullanıcı faktörleri var. Mevcut e-imza sistemleri teknolojik olarak geri, güvenlik açıkları açısından çok eksik, kullanım kolaylığı açısından çok kötü ve kullanıcılara verilen (verilmesi ihmal edilen) eğitim açısından ise yokluk seviyesinde. Şu anda saldırılar karşısında yapılan yamalar, getirilen ek güvenlik tedbirleri sistemi kullanılamaz hale getirmiş durumda. Bu da kullanıcıların sistemi kendi kullanamaması, başka kişilerden yardım almak zorunda kalmasına neden olarak, güvenlik açıklarını büyütüyor. Bir an önce daha gelişkin teknolojik yöntemler kullanan yeni bir sistem dikkatle tasarlanmalı ve kullanıcı testleri ve eğitimleri sonrasında eskisinin yerini almalı. Lale Akarun *Bu yazı, HBT Dergi 486. sayıda yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/biyometrik-dogrulama-e-imzada-sahtekarligi-nasil-engeller">Biyometrik doğrulama e-imzada sahtekarlığı nasıl engeller?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p2">Bir önceki yazımda, e-imza sahteciliğinin geniş kapsamı ve arkasındaki faktörler üzerine yazmıştım. Kısaca özetlersem, e-imza, kişiye teslim edilen bilgisayara takılacak bir USB çubuk ve onun üzerinde tanımlanan altı haneli bir sayıdan oluşan şifreden oluşuyor. Elektronik bir sistemde imza atmak istediğinizde, çubuğu bilgisayara takıp imzala düğmesine basıp bu altı haneli sayıyı giriyorsunuz. Dolayısıyla elektronik çubuğu ve şifrenizi bir başkasına kaptırırsanız, sizin yerinize rahat rahat imza atabiliyor. Bu, kötü ellerde sahte diploma, sertifika, ehliyet, sahte tapu, değiştirilmiş mahkeme kaydı, artık aklınıza ne tür sahtekarlık gelirse o demek.</p>
<p class="p2"><b>Elektronik çubuk nasıl kaptırılıyor da bu sahtekarlıklar yapılıyor?</b> Davaya konu olan ve basından okuduğumuz dolandırıcı çetesi, kişiler adına mükerrer e-imza çıkartıp bunu teslim alıyor. Bunun yapılabilmesi için kişiler adına sahte kimlik, bu sahte kimlikle telefon hattı, vs. de çıkartıyorlar. Bunun bu kadar kolay olmasına şaşırmıyoruz, çünkü geçmişte, tüm Türk vatandaşlarının kimlikte yer alan tüm kişisel verileri çalındı; dolayısıyla iş, sizin kimlik bilgilerinizle dolandırıcının fotoğrafını taşıyan bir kimlik kartı basma düzeneğine bakıyor.</p>
<p class="p2">O zaman <b>başka sorular</b> soralım. Kişilerin neden birden çok e-imzası olur? Meğer bu mümkünmüş; hatta e-devlete girip “elektronik imzalarımı göster” diyebiliyormuşsunuz. Fiziksel imzamız bir tane; niye elektroniği birden çok? Bunun cevabını ben de yazdım; başka kişiler de yazdı: İmzanızı başka kişilere, örneğin sekreterinize, özel kalem müdürünüze, ya da başka kişilere dağıtıp “<b>benim adıma sen imza at</b>” demek isterseniz, birden çok imza pratik oluyor. Peki bu yasal mı? Yasal olmaması, başkası adına imza atmanın bir suç olması lazım. Demek ki burada bir <b>boşluk</b> oluşmuş. Bu yasal boşluğun bir an önce yamanması gerekiyor; ama kimse bunu tartışmıyor.</p>
<p class="p2"><b>e-imzanın sadece sahibi tarafından kullanılmasının yolu: Biyometrik Doğrulama</b></p>
<p class="p2">Bir adım geri gidelim, e-imzanın sadece ait olduğu kişi tarafından kullanılabilmesini nasıl sağlarız, bunu tartışalım: Bir kişinin kimliğinin doğrulanması için <b>üç temel yöntem</b> kullanılır: Birincisi, sahip olduğunuz bir şey: Örneğin nüfus kağıdınız. İkincisi, bildiğiniz bir şey, örneğin şifreniz. Üçüncüsü, biyometrik özellikleriniz, yani değiştirilemeyen, sizi siz yapan özellikler: parmak iziniz, iris örüntünüz, yüz görüntünüz. E-imza şu anda ilk ikisini kullanıyor: Bir USB çubuk ve bir şifre. Üçüncüsü, yani biyometrik özellikler kullanılmıyor.</p>
<p class="p2">Biyometrik doğrulama niye e-imzada kullanılmıyor? Oysa 2016 Ocak ayında çipli kimlik kartı uygulamasına geçildi. Neredeyse on yıl! Kimlik kartının ve pasaportlarımızın içindeki çipte herkesin parmak izi, yüz fotoğrafı saklı. Yurtdışına çıkarken otomatik kapılarda, bu özelliklerle kimliğimizi doğrulayarak, hızla kimlik kontrolünden geçebiliyoruz. <b>Üstelik bu geçiş kapısı sistemlerini de yerli mühendislik firmaları üretiyor.</b> Bankalar, marketler biyometrik doğrulamaya hemen geçti; <b>oysa biyometrik özelliklerin her yerde kullanılmasının da sakıncaları</b> var.</p>
<p class="p2">Tabii ki her teknolojinin sakıncaları, avantaj ve dezavantajları, ek donanım gerektirip gerektirmemesi gibi pratik faktörler, kullanımının kolay olup olmaması, ne kadar eğitim gerektirdiği gibi kullanıcı faktörleri var. Mevcut e-imza sistemleri teknolojik olarak geri, güvenlik açıkları açısından çok eksik, kullanım kolaylığı açısından çok kötü ve kullanıcılara verilen (verilmesi ihmal edilen) eğitim açısından ise yokluk seviyesinde.</p>
<p class="p2">Şu anda saldırılar karşısında yapılan yamalar, getirilen ek güvenlik tedbirleri sistemi kullanılamaz hale getirmiş durumda. Bu da kullanıcıların sistemi kendi kullanamaması, başka kişilerden yardım almak zorunda kalmasına neden olarak, <b>güvenlik açıklarını büyütüyor</b>. Bir an önce daha gelişkin teknolojik yöntemler kullanan yeni bir sistem dikkatle tasarlanmalı ve kullanıcı testleri ve eğitimleri sonrasında eskisinin yerini almalı.</p>
<p><b>Lale Akarun<br />
<em>*Bu yazı, HBT Dergi <a href="https://abonelik.herkesebilimteknoloji.com/urun/sayi-486-29-agustos-2025-dijital-pdf/">486. sayıda</a> yayınlanmıştır.</em></b></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/biyometrik-dogrulama-e-imzada-sahtekarligi-nasil-engeller">Biyometrik doğrulama e-imzada sahtekarlığı nasıl engeller?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">33064</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Akademik yükseltmelerde sahtekarlıklar</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/akademik-yukseltmelerde-sahtekarliklar</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Lale Akarun]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Oct 2025 10:53:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Lale Akarun]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=33015</guid>

					<description><![CDATA[<p>Akademik yükselmeler için türlü çeşitli makale yayını sahtekarlıkları alabildiğine… Basında ÜAK’ın bu tür dolambaçlı yolları kullanan bir adayın doçentliğini iptal ettiğini okuyunca, hala umut var diye düşündüm. Akademik kariyerde yükselmenin başlıca şartı, özgün araştırma yapmaktır. Doktoranızı aldıktan sonra, bağımsız araştırma alanınızı kurmanız ve kendi tez öğrencilerinizle araştırma yapmaya başlamanız, araştırma alanınızda yetkinlik kazanmanız beklenir. Mensubu olduğunuz üniversitenin kurallarına göre, bu yetkinlikte belli dereceye ulaşınca, akademik kariyerde yükselir; doçent ve daha sonra profesör olursunuz. Her kurumun yetkinlik çıtası aynı olmadığından ülkemizde Üniversitelerarası Kurul (ÜAK), doçentlik aşamasında minimum kurallar koyar ve bunları “doçentlik sınavı” adlı bir mekanizma ile denetler. Doçentlik sınavı, eskiden iki aşamadan oluşuyordu: Dosya üzerinden değerlendirme ve sözlü sınav. Değerlendirmede yabancı dil sınavlarının engel çıkaran çıtası ve sözlü sınavın nesnel olmamasına dair şikayetler sonucu, yabancı dil çıtası vasatın da altına indirildi; sözlü sınav da ÜAK doçentlik prosedüründen kaldırıldı. ÜAK dosya değerlendirme için çeşitli kurallar koyuyor; adaylar da bu kuralların etrafından dolanmak için pek çok dolambaçlı yol deniyor. ÜAK, bağımsız araştırma yapmanın göstergesi olarak, kendi tez öğrencileri ile yapılan yayın veya tek yazarlı yayını kabul ediyor. Bir öğrenciye tez yaptırmak, sonra araştırmayı makale haline getirip yayınlamak, uzun zaman alıyor: Her bir yayın iki, üç yıl. Buna sabrı olmayanlar, başka bir öğretim üyesinin yayınına dahil oluyorlar; özgeçmişlerinde öğrenciyi kendilerininmiş gibi beyan ediyorlar. Gerçi YÖK tez merkezinde tüm tezler yayınlanıyor: Orada öğrencinin başka birisinin öğrencisi olduğu apaçık belli ama kim kontrol edecek? Fark edilene kadar aday doçent oluyor. Diğer bir yöntem mükerrer yayın: İncelediğim dosyalarda bir yazarın aynı makaleyi iki kez yayınladığını görmüştüm. Birinci sefer kendi tez danışmanı ile, ikinci sefer tek yazarlı olarak. Tabii ki makalenin ismini, belki girişini, formatını azıcık değiştirmek gerekli. Bu da yapılırsa, kim fark edecek, nasıl olsa kimse okumuyor makaleleri. Ben fark edip etik ihlal bildirimi yaptığımda, neredeyse bana ceza veriyorlardı; ucuz kurtuldum. Diğer bir yaygın uygulama, kimsenin okumadığı, para karşılığı yayın yapılan dergilere makale yollamak. Ciddi bir dergide yayın yapmak, zahmetli ve uzun bir süreç. Alanın bilinen dergilerinde yayın yapmaya çalışmaktansa, hızlı yayınlama garantisi veren, yayın ücreti alan dergilerde yayın yapmak hem hızlı hem garantili. ÜAK, bunu engellemek için kurallar koymuş: Yayın yapılan dergiler etki faktörü açısından ilk çeyrek dilimde olursa Q1 olarak sınıflandırılıyor; ÜAK da Q1 yayınlara yüksek puan veriyor. Ancak bunun kontrolü de zor: Aday beyanda bulunuyor ama bakalım bu beyanlar doğru mu?  Dergiler de adaylar gibi dolambaçlı yolları bulup, kendilerini daha iyi göstermeye çalışıyorlar: Mesela çok disiplinli yayın yaptığını iddia eden bir yayın grubu, hayvancılıktan çevreye, kimyadan veri bilimine her türlü yayını kabul ediyor. Hayvancılık alanında Q1 sınıfında, ama bilgisayar mühendisliği alanından doçentlik sınavına giren birisi bunu Q1 diye bildirdiğinde yanlış beyanda bulunmuş oluyor. Bugün basında ÜAK’ın bu tür dolambaçlı yolları kullanan bir adayın doçentliğini iptal ettiğini okuyunca, hala umut var diye düşündüm. Etik kurul şu ihlalleri tespit etmiş: ‘Mükerrer yayınlarını akademik atama ve yükselmelerde ayrı yayınlar olarak sunmak’, ‘Aktif katkısı olmayan kişileri yazarlar arasına dâhil etmek veya olan kişileri dâhil etmemek, yazar sıralamasını gerekçesiz ve uygun olmayan bir biçimde değiştirmek, aktif katkısı olanların isimlerini sonraki baskılarda eserden çıkartmak, aktif katkısı olmadığı hâlde nüfuzunu kullanarak ismini yazarlar arasına dâhil ettirmek’ ve ‘Akademik atama ve yükseltmelere ilişkin başvurularda bilimsel araştırma ve yayınlara ilişkin yanlış veya yanıltıcı beyanda bulunmak.” Demek ki sahtecilerin mumu yatsıya kadar yanıyor! Lale Akarun *Bu yazı, HBT Dergi 482. sayıda yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/akademik-yukseltmelerde-sahtekarliklar">Akademik yükseltmelerde sahtekarlıklar</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><b>Akademik yükselmeler için türlü çeşitli makale yayını sahtekarlıkları alabildiğine… Basında ÜAK’ın bu tür dolambaçlı yolları kullanan bir adayın doçentliğini iptal ettiğini okuyunca, hala umut var diye düşündüm. </b><b></b></p>
<p class="p1">Akademik kariyerde yükselmenin başlıca şartı, özgün araştırma yapmaktır. Doktoranızı aldıktan sonra, bağımsız araştırma alanınızı kurmanız ve kendi tez öğrencilerinizle araştırma yapmaya başlamanız, araştırma alanınızda yetkinlik kazanmanız beklenir. Mensubu olduğunuz üniversitenin kurallarına göre, bu yetkinlikte belli dereceye ulaşınca, akademik kariyerde yükselir; doçent ve daha sonra profesör olursunuz. Her kurumun yetkinlik çıtası aynı olmadığından ülkemizde Üniversitelerarası Kurul (ÜAK), doçentlik aşamasında minimum kurallar koyar ve bunları “doçentlik sınavı” adlı bir mekanizma ile denetler.</p>
<p class="p1"><b>Doçentlik sınavı, eskiden iki aşamadan</b> oluşuyordu: Dosya üzerinden değerlendirme ve sözlü sınav. Değerlendirmede yabancı dil sınavlarının engel çıkaran çıtası ve sözlü sınavın nesnel olmamasına dair şikayetler sonucu, yabancı dil çıtası vasatın da altına indirildi; sözlü sınav da ÜAK doçentlik prosedüründen kaldırıldı. ÜAK dosya değerlendirme için çeşitli kurallar koyuyor; adaylar da bu kuralların etrafından dolanmak için pek çok dolambaçlı yol deniyor.</p>
<p class="p1">ÜAK, bağımsız araştırma yapmanın göstergesi olarak, kendi tez öğrencileri ile yapılan yayın veya tek yazarlı yayını kabul ediyor. Bir öğrenciye tez yaptırmak, sonra araştırmayı makale haline getirip yayınlamak, uzun zaman alıyor: Her bir yayın iki, üç yıl. Buna sabrı olmayanlar, başka bir öğretim üyesinin yayınına dahil oluyorlar; özgeçmişlerinde öğrenciyi kendilerininmiş gibi beyan ediyorlar. Gerçi YÖK tez merkezinde tüm tezler yayınlanıyor: Orada öğrencinin başka birisinin öğrencisi olduğu apaçık belli ama kim kontrol edecek? <b>Fark edilene kadar aday doçent oluyor</b>.</p>
<p class="p1"><b>Diğer bir yöntem mükerrer yayın: </b></p>
<p class="p1">İncelediğim dosyalarda bir yazarın aynı makaleyi iki kez yayınladığını görmüştüm. Birinci sefer kendi tez danışmanı ile, ikinci sefer tek yazarlı olarak. Tabii ki makalenin ismini, belki girişini, formatını azıcık değiştirmek gerekli. Bu da yapılırsa, kim fark edecek, nasıl olsa kimse okumuyor makaleleri. Ben fark edip etik ihlal bildirimi yaptığımda, neredeyse bana ceza veriyorlardı; ucuz kurtuldum.</p>
<p class="p1"><b>Diğer bir yaygın uygulama</b>, kimsenin okumadığı, <b>para karşılığı yayın yapılan dergilere</b> makale yollamak. Ciddi bir dergide yayın yapmak, zahmetli ve uzun bir süreç. Alanın bilinen dergilerinde yayın yapmaya çalışmaktansa, hızlı yayınlama garantisi veren, yayın ücreti alan dergilerde yayın yapmak hem hızlı hem garantili.</p>
<p class="p1">ÜAK, bunu engellemek için kurallar koymuş: Yayın yapılan dergiler etki faktörü açısından ilk çeyrek dilimde olursa Q1 olarak sınıflandırılıyor; ÜAK da Q1 yayınlara yüksek puan veriyor. Ancak bunun kontrolü de zor: Aday beyanda bulunuyor <b>ama bakalım bu beyanlar doğru mu</b>?<span class="Apple-converted-space">  </span>Dergiler de adaylar gibi dolambaçlı yolları bulup, kendilerini daha iyi göstermeye çalışıyorlar: Mesela çok disiplinli yayın yaptığını iddia eden bir yayın grubu, hayvancılıktan çevreye, kimyadan veri bilimine her türlü yayını kabul ediyor. Hayvancılık alanında Q1 sınıfında, ama bilgisayar mühendisliği alanından doçentlik sınavına giren birisi bunu Q1 diye bildirdiğinde yanlış beyanda bulunmuş oluyor.</p>
<p class="p1">Bugün <b>basında ÜAK’ın bu tür dolambaçlı yolları kullanan bir adayın doçentliğini iptal ettiğini</b> okuyunca, hala umut var diye düşündüm.</p>
<p class="p1"><b>Etik kurul şu ihlalleri tespit etmiş</b>: ‘Mükerrer yayınlarını akademik atama ve yükselmelerde ayrı yayınlar olarak sunmak’, ‘Aktif katkısı olmayan kişileri yazarlar arasına dâhil etmek veya olan kişileri dâhil etmemek, yazar sıralamasını gerekçesiz ve uygun olmayan bir biçimde değiştirmek, aktif katkısı olanların isimlerini sonraki baskılarda eserden çıkartmak, aktif katkısı olmadığı hâlde nüfuzunu kullanarak ismini yazarlar arasına dâhil ettirmek’ ve ‘Akademik atama ve yükseltmelere ilişkin başvurularda bilimsel araştırma ve yayınlara ilişkin yanlış veya yanıltıcı beyanda bulunmak.”</p>
<p class="p1">Demek ki sahtecilerin mumu yatsıya kadar yanıyor!</p>
<p style="text-align: left;"><b>Lale Akarun<br />
<em>*Bu yazı, HBT Dergi <a href="https://abonelik.herkesebilimteknoloji.com/urun/sayi-482-1-agustos-2025-dijital-pdf/">482. sayıda</a> yayınlanmıştır.</em></b></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/akademik-yukseltmelerde-sahtekarliklar">Akademik yükseltmelerde sahtekarlıklar</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">33015</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Hollanda’da bir Doktora Tez Savunması</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/hollandada-bir-doktora-tez-savunmasi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Lale Akarun]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 26 Oct 2025 06:50:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Lale Akarun]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=32989</guid>

					<description><![CDATA[<p>Doktora derecesi, akademik derecelerin en üstü; öğretim üyeliğine giriş kapısı. Doktorada öğrencinin bir danışman hocanın gözetiminde özgün araştırma yapıp bilime katkıda bulunması bekleniyor. Yapılan araştırma bağımsız bir jüri tarafından değerlendiriliyor: Bu değerlendirmeye doktora tez savunması adı veriliyor. Ülkemizde tez savunması tez danışmanının içinde olduğu en az beş kişiden oluşan bir jüri tarafından değerlendiriliyor. Ülkemizde yürürlükteki kurallara göre, jürinin en az iki kişisi dış üye, yani başka bir üniversitenin öğretim üyesi. Aday derslerini tamamlayıp yeterlilik sınavını geçtikten sonra en az üç yıllık bir tez çalışması sonucu tezini yazıyor, jüri üyelerine yolluyor, üyeler sorular hazırlayıp tez savunmasına geliyorlar. Doktora adayı kamuya açık bir seminer veriyor, tezi sunuyor. Tez jürisi de bu sunumu izliyor. Sonrasında tez jürisi sorular soruyor; aday cevap vererek tezini savunuyor. “Tez savunması” deyimi buradan kaynaklanıyor. İki ülkede tez jüriliği Başka ülkelerde farklı kurallar var. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri’nde tez çalışmaları oldukça uzun; genelde beş yıl sürerken, Avrupa’da süreler daha kısa: çoğu doktora üç yılda bitiyor. Bu yaz iki farklı ülkede tez jürisine katıldım: İngiltere’de Surrey Üniversitesinde ve Hollanda’da Twente Üniversitesinde. İngiltere’de “viva voce – canlı ses” adı verilen tez savunması iki kişilik bir jüriye karşı yapılıyor: Dış sınayıcı ve iç sınayıcı. Dış sınayıcı bendim; iç sınayıcı ise Surrey Üniversitesi’nden bir öğretim üyesiydi. Aday kamuya açık bir sunumda tezini savunduktan sonra, savunma bu iki kişilik jürinin önünde kapalı olarak yapılıyor. Tez danışmanı savunmaya katılmıyor; bu iki kişi, adayı derinlemesine sınıyor; istedikleri kadar soru soruyor. Tez savunmaları iki-üç saat sürebiliyor. Sorulan sorular, cevaplar ve savunma sonucu üniversiteye yazılı olarak bildiriliyor. Hollanda’da ise, tez savunması bir merasim Asıl değerlendirme, tez metni üzerinden yapıldıktan sonra, işin seremoni kısmı. Tarihi kökleri olan bu merasimde her şey, bir protokol dokümanına göre yapılıyor: Ne giyeceğiniz ne sırayla oturacağınız, nasıl hitap edeceğiniz, nasıl soru soracağınız, ne kadar süreceği protokol dokümanında belirlenmiş. Beş ila yedi kişiden oluşan jüri üyeleri, akademik cübbeler giyiyorlar: Hollanda cübbeleri çok süslü: Fırfırlı bir gömlek üstüne giyilen siyah kadife cübbeler ve şapkadan oluşuyor. Jüri üyeleri, bu şapkayı soru soracakları zaman giyiyorlar, sonra çıkarıyorlar. Bizdeki “taç giyen baş akıllanır” deyimi gibi, jüri otoritesi, şapkayla geliyor. Adayın da düğünlerdeki sağdıç ya da nedimeler benzeri bir takımı var: Yanında iki arkadaşını getirebiliyor; eğer çok heyecanlanırsa onlardan yardım isteyebiliyor. Protokol dokümanı adayın ve jüri üyelerinin birbirlerine nasıl ve ne şekilde hitap edeceklerini ayrıntısıyla tarif etmiş: Adaya soru soracak jüri üyeleri şapkalarını başlarına koyup “sevgili aday” diye sorularına başlıyorlar. Aday ise, soruyu soran kişinin akademik rütbesine göre özel bir hitap kullanıyor: Soruyu soran bir profesör ise, cevabına “yüksek bilgili rakibim” diye başlıyor. Sorgulama 45 dakika sürüyor; ne bir dakika kısa, ne de bir dakika uzun. Elinde kocaman asasıyla ve tören kıyafetiyle bir merasim yöneticisi var: Sorgulama onun komutuyla başlıyor ve süre bitince, bazen bir cümlenin yarısında asasını yere vurup “Hora est – süre bitti” demesiyle de savunma bitiyor. Sonrası kutlamalar, kutlamalar. Kutlanan aslında bilimin ilerlemesi: Her doktora tezi ile yeni bilgi üretiliyor, bilim adım adım ilerliyor. Her doktora, adayın kendisi için olduğu gibi, tez danışmanı ve doktorayı veren kurum için bir başarı. Bundan dolayı Hollanda’da üniversite, mezun olan her doktora öğrencisi için bölüme 90 bin Avro bütçe veriyor. Darısı başımıza! Lale Akarun *Bu yazı, HBT Dergi 490. sayıda yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/hollandada-bir-doktora-tez-savunmasi">Hollanda’da bir Doktora Tez Savunması</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1">Doktora derecesi, akademik derecelerin en üstü; öğretim üyeliğine giriş kapısı. Doktorada öğrencinin bir danışman hocanın gözetiminde özgün araştırma yapıp bilime katkıda bulunması bekleniyor. Yapılan araştırma bağımsız bir jüri tarafından değerlendiriliyor: Bu değerlendirmeye doktora tez savunması adı veriliyor.</p>
<p class="p1">Ülkemizde tez savunması tez danışmanının içinde olduğu en az beş kişiden oluşan bir jüri tarafından değerlendiriliyor. Ülkemizde yürürlükteki kurallara göre, jürinin en az iki kişisi dış üye, yani başka bir üniversitenin öğretim üyesi. Aday derslerini tamamlayıp yeterlilik sınavını geçtikten sonra en az üç yıllık bir tez çalışması sonucu tezini yazıyor, jüri üyelerine yolluyor, üyeler sorular hazırlayıp tez savunmasına geliyorlar. Doktora adayı kamuya açık bir seminer veriyor, tezi sunuyor. Tez jürisi de bu sunumu izliyor. Sonrasında tez jürisi sorular soruyor; aday cevap vererek tezini savunuyor. “Tez savunması” deyimi buradan kaynaklanıyor.</p>
<p class="p1"><b>İki ülkede tez jüriliği</b></p>
<p class="p1"><b>Başka ülkelerde farklı kurallar var</b>. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri’nde tez çalışmaları oldukça uzun; genelde beş yıl sürerken, Avrupa’da süreler daha kısa: çoğu doktora üç yılda bitiyor.</p>
<p class="p1">Bu yaz iki farklı ülkede tez jürisine katıldım: İngiltere’de Surrey Üniversitesinde ve Hollanda’da Twente Üniversitesinde. İngiltere’de “<i>viva voce</i> – canlı ses” adı verilen tez savunması iki kişilik bir jüriye karşı yapılıyor: Dış sınayıcı ve iç sınayıcı. Dış sınayıcı bendim; iç sınayıcı ise Surrey Üniversitesi’nden bir öğretim üyesiydi. Aday kamuya açık bir sunumda tezini savunduktan sonra, savunma bu iki kişilik jürinin önünde kapalı olarak yapılıyor. Tez danışmanı savunmaya katılmıyor; bu iki kişi, adayı derinlemesine sınıyor; istedikleri kadar soru soruyor. Tez savunmaları iki-üç saat sürebiliyor. Sorulan sorular, cevaplar ve savunma sonucu üniversiteye yazılı olarak bildiriliyor.</p>
<p class="p1"><b>Hollanda’da ise, tez savunması bir merasim</b></p>
<p class="p1">Asıl değerlendirme, tez metni üzerinden yapıldıktan sonra, işin seremoni kısmı. Tarihi kökleri olan bu merasimde her şey, bir protokol dokümanına göre yapılıyor: Ne giyeceğiniz ne sırayla oturacağınız, nasıl hitap edeceğiniz, nasıl soru soracağınız, ne kadar süreceği protokol dokümanında belirlenmiş.</p>
<p class="p1">Beş ila yedi kişiden oluşan jüri üyeleri, akademik cübbeler giyiyorlar: Hollanda cübbeleri çok süslü: Fırfırlı bir gömlek üstüne giyilen siyah kadife cübbeler ve şapkadan oluşuyor. Jüri üyeleri, bu şapkayı soru soracakları zaman giyiyorlar, sonra çıkarıyorlar. Bizdeki “taç giyen baş akıllanır” deyimi gibi, jüri otoritesi, şapkayla geliyor. Adayın da düğünlerdeki sağdıç ya da nedimeler benzeri bir takımı var: Yanında iki arkadaşını getirebiliyor; eğer çok heyecanlanırsa onlardan yardım isteyebiliyor. Protokol dokümanı adayın ve jüri üyelerinin birbirlerine nasıl ve ne şekilde hitap edeceklerini ayrıntısıyla tarif etmiş: Adaya soru soracak jüri üyeleri şapkalarını başlarına koyup “<b>sevgili aday</b>” diye sorularına başlıyorlar. Aday ise, soruyu soran kişinin akademik rütbesine göre özel bir hitap kullanıyor: Soruyu soran bir profesör ise, cevabına “<b>yüksek bilgili rakibim</b>” diye başlıyor. Sorgulama 45 dakika sürüyor; ne bir dakika kısa, ne de bir dakika uzun. Elinde kocaman asasıyla ve tören kıyafetiyle bir merasim yöneticisi var: Sorgulama onun komutuyla başlıyor ve süre bitince, bazen bir cümlenin yarısında asasını yere vurup “<i>Hora est </i>– <b>süre bitti</b>” demesiyle de savunma bitiyor.</p>
<p class="p1">Sonrası kutlamalar, kutlamalar. Kutlanan aslında bilimin ilerlemesi: Her doktora tezi ile yeni bilgi üretiliyor, bilim adım adım ilerliyor. Her doktora, adayın kendisi için olduğu gibi, tez danışmanı ve doktorayı veren kurum için bir başarı. Bundan dolayı Hollanda’da üniversite, mezun olan her doktora öğrencisi için bölüme 90 bin Avro bütçe veriyor. Darısı başımıza!</p>
<p><b>Lale Akarun</b></p>
<p><em><strong>*Bu yazı, HBT Dergi <a href="https://abonelik.herkesebilimteknoloji.com/urun/sayi-490-26-eylul-2025-dijital-pdf/">490. sayıda</a> yayınlanmıştır.</strong></em></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/hollandada-bir-doktora-tez-savunmasi">Hollanda’da bir Doktora Tez Savunması</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">32989</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
