<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>avrupa arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/avrupa/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/avrupa</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Sun, 26 Nov 2023 15:49:03 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Türkiye ve bilimsel araştırma kıtlığı</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/turkiye-ve-bilimsel-arastirma-kitligi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 30 May 2023 08:37:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoyaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[ar-ge]]></category>
		<category><![CDATA[avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[avrupa birliği]]></category>
		<category><![CDATA[bilimsel araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[öğretim]]></category>
		<category><![CDATA[teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[tüba]]></category>
		<category><![CDATA[tübitak]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[üniversite]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29544</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye’de birçok değerli bilim insanı olduğunu hepimiz biliyoruz. Hemen her konuda Dünyadaki gelişmeleri izleyebilen ve orijinal katkıda bulunan araştırmacı hocalar var. Toplum olarak zaman zaman bu kişileri tanıma fırsatını da buluyoruz. Peki o halde, neden yüksek düzeyde bilim üretimine gelince zorluklarla karşılaşıyoruz? QS-endeksine göre Türkiye’nin ilk 400 içine girebilen maalesef hiçbir üniversitesi yoktur. 2017 yılında ilk 500’e girebilen 5 üniversite varken, 2020’de sadece bir tek üniversite ilk 500 içinde yer alabilmiştir. Yani son 4 yılda ne yapıyorsak bir işe yaramadığı gibi, tam tersi sonuçlar doğurmuştur. Üniversitelerimizin eksiklikleri nedir? Bu yazıda çok kısıtlı bir mercekten bakıp aşağıdaki sorulara cevap arayacağız: *Kaliteli yayınlardaTürkiye’nin payı neden az? *Dünya üniversiteleri arasında kaliteli yayın sayısı açısından neredeyiz? *Üniversite dışındaki devlet ve özel sektör kurumlarının uluslararası kaliteli dergilerde yayınları var mı? Neler yapılabilir? Yazımızın başında belirtmekte yarar var: Bu tür yayın değerlendirme çalışmalarını aslında sürekli olarak TÜBİTAK, TUBA, YÖK, Bilim Akademisi ve bir üniversitede kurulacak uzmanlık merkezlerinin ortaklaşa yapmaları daha doğru olur. TUBITAK son yıllarda bu konuda hassasiyet gösteriyor. Uluslararası Bilimsel Yayınları Teşvik (UBYT) programı oldukça detaylı bir şekilde yabancı dergilerde çıkan yayınları izleyip teşvik edici programlar geliştiriyor. Ancak, ortada hepimizin bakabileceği, ve gerçekten dünya bilimine yaptığımız katkıyı ölçebileceğimiz bir mekanizma yok. UBYT programını, daha yakından izledikten sonra, başka bir yazımda değinmek isterim. Ben her türlü teşvik sisteminin yararlı olacağına inanıyorum. Kaliteli yayınlarda Türkiye’nin payı neden az? Ekonomisinin büyüklüğü ile ilk 20 devlet arasında giren Türkiye, kaliteli bilimsel yayınlar konusuna gelince Dünyada 39. sırada yer alıyor. Türkiye’nin 1 Ocak-31 Aralık 2019  döneminde yaptığı yayınları ülkeler bazında Şekil 1’de görebilirsiniz. Bu sıralamadan öğrendiğimiz bazı noktalar şöyle özetlenebilir: Ekonomik büyüklük olarak sıralanan G20 ülkeleri içinde yer alan ülkelerden 16 tanesi, aynı zamanda kaliteli yayınlar listesinde yer alan ilk 20 ülke arasında. G20’ye dahil olup da yayın listesinde ilk 20’de yer alamayan ülkeler Türkiye, Meksika, Endonezya, ve Suudi Arabistan. Türkiye’nin ilk yirmiye girebilmesi için nüfusu 6 milyona ulaşmayan Danimarka’yı geçmesi lazım. Bunu yapabilmesi için de mevcut kaliteli yayın sayısını 65’ten 387’ye çıkarması gerekli. Aradaki 6 misli olan farkı kapatmak bugünkü sistemle mümkün değil. Üstelik Danimarka’nın şu anda Ar-Ge’ye harcadığı oran Türkiye’nin 3 misli daha fazla. Yani aradaki fark açılıyor, azalmıyor. ARGE payını ikiye katlamak bile 20 yıl gerekir 100 yıllık Cumhuriyet tarihimizin sonunda buraya geldiğimize göre, problemi sadece bugünkü hükümete yüklemek bizi doğru bir yöne götürmeyecektir. Toplum olarak bilimin yol göstericiliğine olan inancımızı yitirmeyerek, bilim insanlarının serbest çalışmalarına olanak veren, daha modern bir yaklaşım içinde olmalıyız. 2000’li yıllara girildiğinde Türkiye’nin Ar-Ge çalışmalarına ayırdığı bütçe (devlet ve özel sektör birlikte) gayrı safi milli hasılanın (GSMH) %0.46’sı civarındayken, bugün halen %0.96 civarındadır (KDV ve gümrük vergileri bu orana dahil). Yani yıllık artış oranı 20 yılda ortalama %3.5 civarındadır. Bunun anlamı, bugünkü artış hızıyla ayrılan bütçedeki payı ikiye katlamak en az 20 yıl alacaktır. Eğer 2023 hedefini tutturmak gibi bir amacımız varsa, bunu ancak bütçeden Ar-Ge’ye ayrılan payı her sene %25 artırmamız gerekir. OECD ülkelerinin 2020’de Ar-Ge harcamaları ortalaması GSMH’larının %2.4 ‘ü civarındadır. Mevcut ortalama artış hızı ile Türkiye’nin ilk başta 2013, daha sonra 2018 ve şimdilerde de 2023 hedefi olarak gösterilen OECD ortalamasına ulaşması için 25 sene daha gereklidir. Bu arada OECD ülkelerinin Ar-Ge paylarının aynı kalacağını kabul ediyoruz. Yani Türkiye’nin, 2013 yılı için koyduğu hedefe 2045 yılında dahi ulaşması zor. Şekil 1: Dünya ülkelerinin kaliteli yayınlar yapma sıralamasında ilk 40 ülke. Türkiye 39. sırada yılda 65 yayınla yer alırken, nüfusu bizden 15 kez daha az olan Danimarka, Türkiye’den 6 misli daha fazla yayın yapmaktadır. Nüfus olarak bize yakın olan Almanya Türkiye’den 70 misli daha fazla kaliteli yayın yapmaktadır. Kaliteli yayın ne demek? Burada “kaliteli yayın” ne demek, bunun da anlaşılması yerinde olur. Nature Index’e dahil olan 82 derginin listesine ulaşmak isteyenler için gerekli bağlantı aşağıda verilmiştir (https://www.natureindex.com/faq#journals). Bu dergilerde çıkan bilimsel makaleler, Web Of Science’da çıkan tüm yazıların %5’ine karşılık gelirken, toplam atıfların %30’unu almaktadır. Yani diğer doğa bilimleri yayınlarına göre ortalama 6 kez daha fazla ilgi görmektedirler. Hemen belirtelim ki bir makalenin bu Nature Index dergisinde yayınlanmış olmasından şöyle bir anlam çıkartmamak gerekir: “Madem burada yayınlanmış, demek ki önemli ve doğru”. Ancak genel bir değerlendirme yapıldığında Dünyadaki en üst düzeyde araştırma yapanların bu dergileri tercih ettiği çok açık. Bu söylediğime kanıt olarak son yıllarda bu dergilerde yayınlanan ve büyük yankı getiren 3 önemli bilimsel buluştan bahsedeceğim: Higgs bozonunun deneysel gözlemlenmesi Standart model tarafından tanımlanan evrendeki dört kuvvetten üçünü birleştiren teorinin öngördüğü parçacıklardan birisi de Higgs bozonudur. Bu parçacığın varlığı teorik olarak 1964 yılında öngörülmüş olsa da, gözlemleyebilmek için önce ABD’de Fermi Laboratuvarı&#8217;nda bir proton hızlandırıcısı (TEVATRON), daha sonra da CERN’de Büyük Hadron Çarpıştırıcısı (LHC) inşa edilmiştir. Bu konu ile ilgili olan ilk deneysel yayın ilk öngörüden 48 yıl sonra, 2012 yılında Physical Review Letters dergisinde yayınlanmıştır. 2015 yılında yayınlanan bir makale ise 5154 ortak yazar ile dünya rekoru kırmıştır. TEVATRON 6.3 km çevresi ile 1970’li yıllarda hizmete girmiş, LHC ise 27 km&#8217;lik çevresi ile ATLAS ve CMS deneylerine ev sahipliği yapmaktadır ve 2008’de tamamlanabilmiştir. Higgs bozonunu bulabilmek için tam 48 sene ve milyarlarca dolar harcanmış, on binlerce kişi bu misyonu başarıya ulaştırmak için çaba göstermiştir. Bu iki hızlandırıcıdan çıkan kaliteli makale sayısı ilk on yıl içinde 2725 olmuştur. Bu süreç içinde Türkiye CERN’e asosiye üye olmuş ve bunun yararını hemen görmüştür. Boğaziçi Üniversitesi’nin en fazla atıf alan ilk makalesi Higgs bozonu ile ilgili olup Boğaziçi Üniversitesi&#8217;nin toplam 3.87 olan kaliteli makale sayısının 3.35’i bu konuyla ilgili yayınlardır. CERN üyelik seviyesinin bir an önce tam üyeliğe çıkartılması ve Ankara Üniversitesi bünyesinde sürdürülen TARLA elektron hızlandırıcısı projesinin bir an önce bitirilmesi çok yararlı olacaktır. .  Şekil 2: Büyük Hadron Çarpıştırıcısı ATLAS detektörü ve deneyin bir artistik görünüşü Yerçekimi dalgalarının LIGO ile gözlemlenmesi Evrendeki kara deliklerin çarpışması gibi olaylardan kaynaklanan ve yeryüzüne ulaşan yerçekimi dalgalarını görebilmek için inşa edilen ve sürekli olarak geliştirilen LIGO (Laser Interferometer Gravitational Wave Observatory) 2016 yılında, kurulmaya başladıktan tam 22 yıl sonra, ilk gözlemini gerçekleştirdi. Bu gözlem, doğal olarak ilk kez Physical Review Letters’da yayınlandı ve tam 4360 defa atıf aldı. LIGO gözlemevi ABD’de birbirlerine 3.000 km uzaklıktaki iki gözlemevi (Hanford, Washington, ve Livingston, Louisiana) ve İtalya’nın Pisa kentine yakın Virgo detektörlerinden oluşmaktadır. Bu üçlüye 2024 yılında Hindistan ayağı da dahil olacaktır. Bu interferometrik gözlemevleri yerçekimi dalgaları geldiği sırada, uzayın eğilmesinden doğan mesafe değişmesini büyük bir hassasiyetle ölçmek prensibi üzerine kuruludur. Ölçme hassasiyeti o kadar iyileştirilmiştir ki, 4 km uzaklıkta bulunan iki ayna arasındaki mesafe bir protonun genişliğinin on binde biri kadar değişecek olsa bile bunu ölçebilecek düzeye gelmiştir. LIGO gözlem evlerinde son 4 yıl içinde 50’den fazla astronomik gözlem yapılmıştır. Bildiğim kadarı ile LIGO’ya dahil olan hiçbir Türk üniversitesi bulunmamaktadır.  .  Şekil 3: LIGO Livinsgton, Louisiana, ABD, ve titreşimi çok düşük seviyelere indirilmiş aynalardan birisi COVID-19 virüsünün atomik yapısı  COVID-19’un yarattığı kaos tüm dünyayı etkiledi. Herkesin üzerinde birleştiği bir nokta, aşı ve tedavi bulunmadan hayatın normale dönmeyeceği idi. Aşı ve tedavi çalışmalarının tüm aşamalarına burada yer vermek imkansız. Ancak, bu çalışmaların başarılı olabilmesi için bazı temel bilgilerin elimizde olması gerekli. Virüsün genetik sıralaması Şubat 2020’de Nature dergisinde yayınlandıktan sonra atomik yapısını çözmek için bir yarış başladı. Bunun için elimizdeki olanaklar “soğutmalı-elektron-mikroskobu (Cryo-EM), sinkrotron x-ışınları kırınımı (XRD), ve sinkrotron x-ışını küçük açı saçılması (SAXS) yöntemleridir. Bunlara ek olarak, CHARMM-gibi makromolekül yapısını simülasyon yolu ile elde eden ve COVID-19 virüsü ile üzerine yapıştığı hücre duvarının o andaki yapısını hesaplayabilen bir süper bilgisayar, bu konuda tecrübeli araştırmacılar grubu ve yazılıma öncülük edecek bilişimcilerin birlikte çalışmaları gerekecektir. Ortaya çıkışından şu ana kadar geçen 6 ay içinde Protein Veri Bankasına teslim edilen COVID-19 ile ilgili atomik yapı çalışmaları 289 tane olmuştur. Buraya Türkiye’den bir katkı beklememek gerekir, çünkü, bildiğim kadarı ile Türkiye’de şu anda protein yapısı çözmek için aktif olan bir tek merkez bulunmamaktadır. Hiçbiri ülkemizden çıkamazdı Yukarıda verdiğimiz üç örneğin ortak bir yanı var: Bu gruptaki binlerce bilimsel yayından hiç birisi Türkiye’den çıkamazdı. Çünkü ne elektron, ne proton hızlandırıcımız var, ne LIGO interferometremiz var, ne de x-ışını üreten bir elektron hızlandırıcımız var. Protein yapılarını çözecek bir Soğutmalı Elektron Mikroskop bile var mıdır, bilmiyorum. Okuyucunun merakını gidermek için bu türden tesislerin 4. veya 5. kuşak makineler olduğunu belirtmek gerek. Bu tesisler 1930’lu yıllardan beri geliştirilmektedir. Maliyetlerinin milyarlarca dolar ile ifade edilmesinin ötesinde, on binlerce mühendis, bilim insanı, üst düzey teknisyen, bilgisayarcı, ve bürokratın kesintisiz olarak çalışmalarının sonunda ortaya çıkmış olduklarını unutmamak gerekli. Böyle olunca da, oyuna seyirci kalmaktan başka bir şey elimizden gelmiyor. Oynamak isteyenler ise tasını tarağını toplayıp yurt dışına gidiyor. İşin ilginç yanı, Türkiye, Ürdün’de kurulan SESAME tesisinde böylesine bir düzeneği kurabilecek ve buna öncülük edebilecek durumdadır. SESAME şu anda bu konuda yatırım ve öncülük yapacak bir ülke aramaktadır. Bu konu, Türkiye’nin üyelik sürecini başarı ile götüren TAEK yetkililerine sunulmuştur. Bir an önce bir çalıştay düzenleyerek ve kaynak aktararak birkaç yıl içinde uluslararası planda protein yapılarının çözülmesi konularında oyuncu olabilmek mümkündür. .  Şekil 4: COVID-19 virüsünün atomik düzeyde çözümlenmiş yapısı, bu tür çalışmaların yapıldığı Soğutmalı Elektron Mikroskopu, ve Advanced Photon Source, Argonne Ulusal Laboratuvarı, Argonne, Illinois, ABD. Yine CoVid-19 çalışmalarında öne çıkan ve İngiltere’nin Oxford şehrinde bulunan DIAMOND x-ışını sinkrotron kaynağı. Dünya üniversiteleri arasında yayın açısından neredeyiz? Şu anda dünyada her ülke kendi bilimsel üretkenliğini ölçmek için değişik yöntemler kullanıyor. Evrensel diyebileceğimiz bir ölçer yok gibi. Böyle bir ölçer (metrik) olmadığı için ben en kaliteli diyebileceğimiz yayınları göz önüne alan Nature Index’i kullanmayı tercih ettim. Burada kalite ile kastedilen &#8216;dergi etki faktörünün&#8217; yüksek olduğu dergilerde çıkan bilimsel makalelerden söz ediyoruz. Bu yöntemin eksik yanları tartışılabilir, ancak yerine daha iyi bir yöntem konmadıkça elimizdeki güvenilir yöntemi kullanmak durumundayız. Dergi etki faktörünün en yüksek olduğu 82 bilimsel dergi, yılda yaklaşık 60,000 civarında makale basıyorlar. Bu yayınlar içinde Nature ve Science dergileri, etki faktörü 43 ve 41 puanla en yukarıda yer alan iki dergi. 1869’dan beri Ingiltere’de yayınlanan Nature dergisini ayda 3 milyon kişi okumaktadır. Nature Index, 2015 yılından beri her an güncellenen bir sisteme dönüşmüş olup, son 12 ayın verilerine bakmak mümkündür. Diğer bir endeks: Kullanacağımız bir başka endeks ise Ingiltere tabanlı “QS-index: Quacquarelli Symonds“ endeksi. Daha önceleri Times Higher Education (THE) olarak bilinen bu endeksten Son 5 yılda Türkiye üniversitelerinin gelişimini izleyebiliriz. QS endeksi 6 değişik kriteri bir araya getirerek sonuca ulaşıyor: Akademik araştırma (%40), Fakülte elemanı/ögrenci oranı (%20), öğretim elemanı başına yayınlara yapılan atıf sayısı (%20), kurumsal itibar (%10), uluslararası öğrenci sayısı (%5), ve uluslararası öğretim elemanı sayısı (%5). İlk 400’de üniversitemiz yok: QS-endeksine göre Türkiye’nin ilk 400 içine girebilen maalesef hiçbir üniversitesi yoktur. 2017 yılında ilk 500’e girebilen 5 üniversite varken, 2020’de sadece bir tek üniversite ilk 500 içinde yer alabilmiştir. Yani son 4 yılda ne yapıyorsak bir işe yaramadığı gibi, tam tersi sonuçlar doğurmuştur. Bunu şekil 5’te görebiliriz. Bu demek değildir ki Türkiye bu durumu düzeltmek için çaba göstermiyor. TÜBİTAK tarafından başlatılan ve kaliteli genç akademik personeli Türkiye’ye çekmeyi amaçlayan 2232 programı çerçevesinde 2019 yılı içersinde 127 genç bilim insanı geriye dönmüştür. Bu program aynı kararlılıkla devam edebilecek mi? Doların TL karşısındaki değeri arttıkça program cazibesini koruyabilecek mi? Gelenlerin memnuniyet ve kalıcılık kararlılığı nedir? 2232 benzeri programlar daha geniş bilimsel alanları kapsayıcı bir şekilde büyütülebilir mi? Bütün bunlar henüz cevapsız sorular. Üniversitelerin eksikliği ne? Gelelim üniversitelerin durumuna. Türkiye’de ilk 10 üniversite son yıllarda hemen hemen değişmiyor: Bilkent, Koç, ODTÜ, İTÜ, Sabancı, Boğaziçi, Ankara, Hacettepe, Istanbul ve İYT. Bizi düşündüren ise bu üniversitelerin dünya sıralamasındaki yerleri. Kaliteli yayınları kıstas alarak baktığımızda en iyi durumda olan Bilkent’in dünya sıralamasında son 5 yıl içinde 411’den 551. sıraya gerilediğini görüyoruz. Özelikle UNAM ve Nanoteknoloji araştırma merkezleri ile önemli bir atılım yapan bu kurum bile, dünya ile yarışta öne doğru bir atılım yapamamıştır. Bu araştırma enstitülerinin örnek kurumlar olduğunu ve çok da iyi çalıştıklarını, çok yetenekli bilim insanlarına ev sahipliği yaptıklarını yakınen biliyoruz. Yayın sayılarında önemli artışlar kaydettikleri de doğru bir gözlem olacaktır. Ancak, bu gelişmeleri dünyanın diğer ülkeleri ile kıyasladığımızda bir tek üniversitenin kendi başına baş edemeyeceği bazı eksiklikler olduğunu anlıyoruz. Peki nedir bu eksiklik? Bu güzide üniversitenin, tüm değerli ve çalışkan hocalarına, İngilizce bilen kuvvetli öğrencilerine ve tüm yeni araştırma laboratuvarlarına rağmen tek başına yapamadığı ilerlemenin temel nedenleri nelerdir? Bu konuya birkaç ilginç gözlemden sonra değineceğim, ancak yazımın başında verdiğim 3 örneği hatırlayalım. 2017 yılında Türkiye’den 5 üniversite (Bilkent-Koç-ODTÜ-Sabancı-Boğaziçi) ilk 500 listesine girerken, 2020’ye geldiğimizde sadece Koç Üniversitesi&#8217;nin listede kaldığını görüyoruz. Yani son 4-5 yılda ileri değil, geriye gitmişiz. Türkiye’nin TÜBİTAK aracılığı ile açıkladığı hedeflerden birisi de ilk 100 veya 200 üniversite içine birden fazla üniversiteyi yerleştirmektir. Bunun gerçekleşmesi için araştırma yayınlarını kıstas alırsak, Bilkent’in 13 yayından 117 yayına çıkması gereklidir. Aradaki mesafe ilk yüz üniversite ile 9 kat, ilk ikiyüz üniversite ile 5 kat olunca bunun imkansıza yakın olduğunu ve önümüzdeki görülebilir dönemde de böyle kalacağını düşünebiliriz. .  Şekil 5. QS endeksine göre Türkiye’deki ilk sekiz üniversitenin son yıllardaki yerleri. Hepsi birden geriye gitmişler. Bu bilimsel yatırımlar ve bilim yönetimi açısından farklı bir şeyler yapmamız gerektiğini gösteriyor.      Şekil 6. Türkiye ve dünyada bilimsel yayın açısından en başarılı üniversiteler. Dünyadaki ilk on üniversite ile Türkiye’deki ilk on üniversite arasındaki fark yaklaşık 75 misli. Bu mesafeyi önümüzdeki 10 sene içinde kapatmak imkansız olmakla beraber, azaltılması için çok çaba göstermek ve değişik mekanizmaları harekete geçirmek gereklidir. Üniversite dışındaki devlet ve özel sektör kurumlarının uluslararası kaliteli dergilerde yayınları var mı? Türkiye’nin üzerinde çok konuşulmayan, ancak ilginç ve önemli bir eksiği de devlet ve özel sektör araştırma kurumlarının üst düzeyde yayın yapmamaları. Türkiye’den son beş yılda Nature Index dergilerinde özel araştırma şirketleri tarafından yayınlanmış hiç bir yayını yok. Buna karşılık İsviçre’nin sadece ilk iki firması, LaRouche ve Novartis, tüm Türkiye’deki üniversitelerin toplamından daha fazla yayın üretebilmiştir. Index’de Türkiye başlığı altında baktığınızda hiçbir kurum yer almamıştır. Bu gözlem şaşırtıcı olmamakla beraber, önemli bir noktaya parmak basıyor. Türkiye’nin kalkınma planları incelenirse, görülecektir ki, Ar-Ge’ye ayrılan payın yarısından fazlasının özel sektörden geleceği varsayılmaktadır. Bunun gerçekçi olmadığını, özel sektör şirketleri içinde uluslararası düzeyde yayın yapan bir kaç şirketin bile bulunmaması ile anlıyoruz. O nedenle, ne yazık ki Türkiye kendisine koyduğu hedeflere ulaşacak alt yapıdan bu açıdan da yoksundur. Şekil 7. (sağda) Üniversiteler dışında bilimsel yayın yapan özel şirketler. Kendi araştırma merkezlerini kuran bazı önemli şirketler, üst düzey araştırmacıları çekebilmek için onların bilimsel yayın yapmalarına olanak sağlıyorlar. Neler yapılabilir? Ne yapılması gerekli sorusuna cevap bulabilmek için öncelikle ciddi bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu kabullenmemiz gereklidir. Cumhuriyet tarihimiz boyunca çözülemeyen bir sorunun çözümü sadece politik olamaz. Toplum olarak, yeri gelince bilime saygı duyduğumuzu söylemekle yetinmeyip, bunun gereklerini yerine getirmek gerekir. Yeni yetişen kuşaklara, başarılı geçirecekleri ilk ve orta öğretim olanaklarının sağlanması, üniversitelerin idari ve mali özerk bir yapıya kavuşturulmaları, Ar-Ge harcamalarının her sene katlanarak OECD düzeyine bir an önce ulaştırılması ve günlük yaşantıda bilimsel temele dayanmayan politikaların terk edilmesi gereklidir. Pratik olarak, araştırma alt yapılarının kurulması, geliştirilmesi ve iyileştirilmesi için Türkiye bazı adımlar atmıştır. 2015’te çıkan 6550 sayılı Araştırma Alt Yapıları kanunu ile, ve bu sürecin hayata geçirilmesi için belirlenen 10-12 merkez kurulmuştur. Ancak bu merkezlerin bir an önce daha serbest ve esnek bir yönetim yapısına kavuşturulması ve üniversite veya bakanlık yöneticilerinin rollerinin azaltılması ve bütçelerinin mali yıl başında tam olarak verilmesi gereklidir. Türkiye’nin uluslarası düzeyde özgün araştırma alt yapıları için gerekli yatırım planını belirlemesi ve hayata geçirmesi gereklidir. Her yıl TÜBİTAK tarafından düzenlenen Yurt Dışı Bilim İnsanları Kurultayı&#8217;nın sonuçlarını iş planına çevirecek ve bunu bir takvime bağlayacak bir sekreteryanın kurulması yararlı olacaktır. Bunun için önümüzde Avrupa Birliği&#8217;nin uyguladığı şablona bakmak ve bu temel yatırımlar arasından bizim için öncelikli olanları hayata geçirmek ve en önemlisi de Avrupa’daki merkezlere bir an önce yatırımcı üye olmak gereklidir. Dr. Esen Ercan Alp / Argonne Distinguished Fellow, Argonne National Laboratory ve SESAME Uluslararası Bilimsel Danışma Komitesi Başkanı / eea@anl.gov</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/turkiye-ve-bilimsel-arastirma-kitligi">Türkiye ve bilimsel araştırma kıtlığı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de birçok değerli bilim insanı olduğunu hepimiz biliyoruz. Hemen her konuda Dünyadaki gelişmeleri izleyebilen ve orijinal katkıda bulunan araştırmacı hocalar var. Toplum olarak zaman zaman bu kişileri tanıma fırsatını da buluyoruz. Peki o halde, neden yüksek düzeyde bilim üretimine gelince zorluklarla karşılaşıyoruz?</p>
<p>QS-endeksine göre Türkiye’nin ilk 400 içine girebilen maalesef hiçbir üniversitesi yoktur. 2017 yılında ilk 500’e girebilen 5 üniversite varken, 2020’de sadece bir tek üniversite ilk 500 içinde yer alabilmiştir. Yani son 4 yılda ne yapıyorsak bir işe yaramadığı gibi, tam tersi sonuçlar doğurmuştur. Üniversitelerimizin eksiklikleri nedir?</p>
<p><strong>Bu yazıda çok kısıtlı bir mercekten bakıp aşağıdaki sorulara cevap arayacağız:</strong></p>
<p><span lang="de-DE">*Kaliteli yayınlardaTürkiye’nin payı neden az?</span></p>
<p><span lang="de-DE">*Dünya üniversiteleri arasında kaliteli yayın sayısı açısından neredeyiz?</span></p>
<p><span lang="de-DE">*Üniversite dışındaki devlet ve özel sektör kurumlarının uluslararası kaliteli dergilerde yayınları var mı?</span></p>
<p><strong><span lang="de-DE">Neler yapılabilir? </span></strong></p>
<p><span lang="de-DE">Yazımızın başında belirtmekte yarar var: Bu tür yayın değerlendirme çalışmalarını aslında sürekli olarak TÜBİTAK, TUBA, YÖK, Bilim Akademisi ve bir üniversitede kurulacak uzmanlık merkezlerinin ortaklaşa yapmaları daha doğru olur. TUBITAK son yıllarda bu konuda hassasiyet gösteriyor. Uluslararası Bilimsel Yayınları Teşvik (UBYT) programı oldukça detaylı bir şekilde yabancı dergilerde çıkan yayınları izleyip teşvik edici programlar geliştiriyor. Ancak, ortada hepimizin bakabileceği, ve gerçekten dünya bilimine yaptığımız katkıyı ölçebileceğimiz bir mekanizma yok. UBYT programını, daha yakından izledikten sonra, başka bir yazımda değinmek isterim. Ben her türlü teşvik sisteminin yararlı olacağına inanıyorum. </span></p>
<p><strong><span lang="de-DE">Kaliteli yayınlarda Türkiye’nin payı neden az?</span></strong></p>
<p>Ekonomisinin büyüklüğü ile ilk 20 devlet arasında giren Türkiye, kaliteli bilimsel yayınlar konusuna gelince Dünyada 39. sırada yer alıyor. Türkiye’nin 1 Ocak-31 Aralık 2019  döneminde yaptığı yayınları ülkeler bazında Şekil 1’de görebilirsiniz. Bu sıralamadan öğrendiğimiz bazı noktalar şöyle özetlenebilir:</p>
<p>Ekonomik büyüklük olarak sıralanan G20 ülkeleri içinde yer alan ülkelerden 16 tanesi, aynı zamanda kaliteli yayınlar listesinde yer alan ilk 20 ülke arasında. G20’ye dahil olup da yayın listesinde ilk 20’de yer alamayan ülkeler Türkiye, Meksika, Endonezya, ve Suudi Arabistan.</p>
<p>Türkiye’nin ilk yirmiye girebilmesi için nüfusu 6 milyona ulaşmayan Danimarka’yı geçmesi lazım. Bunu yapabilmesi için de mevcut kaliteli yayın sayısını 65’ten 387’ye çıkarması gerekli. Aradaki 6 misli olan farkı kapatmak bugünkü sistemle mümkün değil. Üstelik Danimarka’nın şu anda Ar-Ge’ye harcadığı oran Türkiye’nin 3 misli daha fazla. Yani aradaki fark açılıyor, azalmıyor.</p>
<p><strong>ARGE payını ikiye katlamak bile 20 yıl gerekir</strong></p>
<p>100 yıllık Cumhuriyet tarihimizin sonunda buraya geldiğimize göre, problemi sadece bugünkü hükümete yüklemek bizi doğru bir yöne götürmeyecektir. Toplum olarak bilimin yol göstericiliğine olan inancımızı yitirmeyerek, bilim insanlarının serbest çalışmalarına olanak veren, daha modern bir yaklaşım içinde olmalıyız.</p>
<p>2000’li yıllara girildiğinde Türkiye’nin Ar-Ge çalışmalarına ayırdığı bütçe (devlet ve özel sektör birlikte) gayrı safi milli hasılanın (GSMH) %0.46’sı civarındayken, bugün halen %0.96 civarındadır (KDV ve gümrük vergileri bu orana dahil). Yani yıllık artış oranı 20 yılda ortalama %3.5 civarındadır.</p>
<p>Bunun anlamı, bugünkü artış hızıyla ayrılan bütçedeki payı ikiye katlamak en az 20 yıl alacaktır. Eğer 2023 hedefini tutturmak gibi bir amacımız varsa, bunu ancak bütçeden Ar-Ge’ye ayrılan payı her sene %25 artırmamız gerekir. OECD ülkelerinin 2020’de Ar-Ge harcamaları ortalaması GSMH’larının %2.4 ‘ü civarındadır. Mevcut ortalama artış hızı ile Türkiye’nin ilk başta 2013, daha sonra 2018 ve şimdilerde de 2023 hedefi olarak gösterilen OECD ortalamasına ulaşması için 25 sene daha gereklidir. Bu arada OECD ülkelerinin Ar-Ge paylarının aynı kalacağını kabul ediyoruz. <strong>Yani Türkiye’nin, 2013 yılı için koyduğu hedefe 2045 yılında dahi ulaşması zor.</strong></p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-29547" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y1-1.png" alt="" width="1992" height="940" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y1-1.png 1992w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y1-1-300x142.png 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y1-1-1024x483.png 1024w" sizes="(max-width: 1992px) 100vw, 1992px" /></p>
<p>Şekil 1: Dünya ülkelerinin kaliteli yayınlar yapma sıralamasında ilk 40 ülke. Türkiye 39. sırada yılda 65 yayınla yer alırken, nüfusu bizden 15 kez daha az olan Danimarka, Türkiye’den 6 misli daha fazla yayın yapmaktadır. Nüfus olarak bize yakın olan Almanya Türkiye’den 70 misli daha fazla kaliteli yayın yapmaktadır.</p>
<p><strong>Kaliteli yayın ne demek?</strong></p>
<p>Burada “kaliteli yayın” ne demek, bunun da anlaşılması yerinde olur. Nature Index’e dahil olan 82 derginin listesine ulaşmak isteyenler için gerekli bağlantı aşağıda verilmiştir (<a href="https://www.natureindex.com/faq#journals">https://www.natureindex.com/faq#journals</a>). Bu dergilerde çıkan bilimsel makaleler, Web Of Science’da çıkan tüm yazıların %5’ine karşılık gelirken, toplam atıfların %30’unu almaktadır. Yani diğer doğa bilimleri yayınlarına göre ortalama 6 kez daha fazla ilgi görmektedirler.</p>
<p>Hemen belirtelim ki bir makalenin bu Nature Index dergisinde yayınlanmış olmasından şöyle bir anlam çıkartmamak gerekir: “Madem burada yayınlanmış, demek ki önemli ve doğru”. Ancak genel bir değerlendirme yapıldığında Dünyadaki en üst düzeyde araştırma yapanların bu dergileri tercih ettiği çok açık. Bu söylediğime kanıt olarak son yıllarda bu dergilerde yayınlanan ve büyük yankı getiren 3 önemli bilimsel buluştan bahsedeceğim:</p>
<p><strong><span lang="tr-TR">Higgs bozonunun deneysel gözlemlenmesi</span></strong></p>
<p><span lang="tr-TR">Standart model tarafından tanımlanan evrendeki dört kuvvetten üçünü birleştiren teorinin öngördüğü parçacıklardan birisi de Higgs bozonudur. Bu parçacığın varlığı teorik olarak 1964 yılında öngörülmüş olsa da, gözlemleyebilmek için önce ABD’de Fermi Laboratuvarı&#8217;nda bir proton hızlandırıcısı (TEVATRON), daha sonra da CERN’de Büyük Hadron Çarpıştırıcısı (LHC) inşa edilmiştir. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Bu konu ile ilgili olan ilk deneysel yayın ilk öngörüden 48 yıl sonra, 2012 yılında Physical Review Letters dergisinde yayınlanmıştır. 2015 yılında yayınlanan bir makale ise 5154 ortak yazar ile dünya rekoru kırmıştır. TEVATRON 6.3 km çevresi ile 1970’li yıllarda hizmete girmiş, LHC ise 27 km&#8217;lik çevresi ile ATLAS ve CMS deneylerine ev sahipliği yapmaktadır ve 2008’de tamamlanabilmiştir. Higgs bozonunu bulabilmek için tam 48 sene ve milyarlarca dolar harcanmış, on binlerce kişi bu misyonu başarıya ulaştırmak için çaba göstermiştir. Bu iki hızlandırıcıdan çıkan kaliteli makale sayısı ilk on yıl içinde 2725 olmuştur. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Bu süreç içinde Türkiye CERN’e asosiye üye olmuş ve bunun yararını hemen görmüştür. Boğaziçi Üniversitesi’nin en fazla atıf alan ilk makalesi Higgs bozonu ile ilgili olup Boğaziçi Üniversitesi&#8217;nin toplam 3.87 olan kaliteli makale sayısının 3.35’i bu konuyla ilgili yayınlardır. CERN üyelik seviyesinin bir an önce tam üyeliğe çıkartılması ve Ankara Üniversitesi bünyesinde sürdürülen TARLA elektron hızlandırıcısı projesinin bir an önce bitirilmesi çok yararlı olacaktır.</span></p>
<p><img decoding="async" class="alignnone wp-image-29548 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y2-300x201.jpg" alt="" width="300" height="201" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y2-300x201.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y2.jpg 550w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" />. <img decoding="async" class="alignnone wp-image-29549 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y3-1-300x155.jpg" alt="" width="300" height="155" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y3-1-300x155.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y3-1.jpg 699w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Şekil 2: Büyük Hadron Çarpıştırıcısı ATLAS detektörü ve deneyin bir artistik görünüşü</p>
<p><strong><span lang="tr-TR">Yerçekimi dalgalarının LIGO ile gözlemlenmesi</span></strong></p>
<p><span lang="tr-TR">Evrendeki kara deliklerin çarpışması gibi olaylardan kaynaklanan ve yeryüzüne ulaşan yerçekimi dalgalarını görebilmek için inşa edilen ve sürekli olarak geliştirilen LIGO (Laser Interferometer Gravitational Wave Observatory) 2016 yılında, kurulmaya başladıktan tam 22 yıl sonra, ilk gözlemini gerçekleştirdi. Bu gözlem, doğal olarak ilk kez Physical Review Letters’da yayınlandı ve tam 4360 defa atıf aldı.</span></p>
<p><span lang="tr-TR">LIGO gözlemevi ABD’de birbirlerine 3.000 km uzaklıktaki iki gözlemevi (Hanford, Washington, ve Livingston, Louisiana) ve İtalya’nın Pisa kentin</span><span lang="tr-TR">e yakın Virgo detektörlerinden oluşmaktadır. Bu üçlüye 2024 yılında Hindistan ayağı da dahil olacaktır. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Bu interferometrik gözlemevleri yerçekimi dalgaları geldiği sırada, uzayın eğilmesinden doğan mesafe değişmesini büyük bir hassasiyetle ölçmek prensibi üzerine kuruludur. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Ölçme hassasiyeti o kadar iyileştirilmiştir ki, 4 km uzaklıkta bulunan iki ayna arasındaki mesafe bir protonun genişliğinin on binde biri kadar değişecek olsa bile bunu ölçebilecek düzeye gelmiştir. LIGO gözlem evlerinde son 4 yıl içinde 50’den fazla astronomik gözlem yapılmıştır. Bildiğim kadarı ile LIGO’ya dahil olan hiçbir Türk üniversitesi bulunma</span><span lang="tr-TR">maktadır. </span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-29550 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y4-1-300x201.jpg" alt="" width="300" height="201" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y4-1-300x201.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y4-1.jpg 664w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" />. <img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-29551 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y5-300x199.jpg" alt="" width="300" height="199" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y5-300x199.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y5.jpg 649w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Şekil 3: LIGO Livinsgton, Louisiana, ABD, ve titreşimi çok düşük seviyelere indirilmiş aynalardan birisi</p>
<p><span lang="tr-TR"><strong>COVID-19 virüsünün atomik yapısı</strong> </span></p>
<p><span lang="tr-TR">COVID-19’un yarattığı kaos tüm dünyayı etkiledi. Herkesin üzerinde birleştiği bir nokta, aşı ve tedavi bulunmadan hayatın normale dönmeyeceği idi. Aşı ve tedavi çalışmalarının tüm aşamalarına burada yer vermek imkansız. Ancak, bu çalışmaların başarılı olabilmesi için bazı temel bilgilerin elimizde olması gerekli. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Virüsün genetik sıralaması Şubat 2020’de Nature dergisinde yayınlandıktan sonra atomik yapısını çözmek için bir yarış başladı. Bunun için elimizdeki olanaklar “soğutmalı-elektron-mikroskobu (Cryo-EM), sinkrotron x-ışınları kırınımı (XRD), ve sinkrotron x-ışını küçük açı saçılması (SAXS) yöntemleridir. Bunlara ek olarak, CHARMM-gibi makromolekül yapısını simülasyon yolu ile elde eden ve COVID-19 virüsü ile üzerine yapıştığı hücre duvarının o andaki yapısını hesaplayabilen bir süper bilgisayar, bu konuda tecrübeli araştırmacılar grubu ve yazılıma öncülük edecek bilişimcilerin birlikte çalışmaları gerekecektir. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Ortaya çıkışından şu ana kadar geçen 6 ay içinde Protein Veri Bankasına teslim edilen COVID-19 ile ilgili atomik yapı çalışmaları 289 tane olmuştur. Buraya Türkiye’den bir katkı beklememek gerekir, çünkü, bildiğim kadarı ile Türkiye’de şu anda protein yapısı çözmek için aktif olan bir tek merkez bulunmamaktadır. </span></p>
<p><strong>Hiçbiri ülkemizden çıkamazdı</strong></p>
<p>Yukarıda verdiğimiz üç örneğin ortak bir yanı var: Bu gruptaki binlerce bilimsel yayından hiç birisi Türkiye’den çıkamazdı. Çünkü ne elektron, ne proton hızlandırıcımız var, ne LIGO interferometremiz var, ne de x-ışını üreten bir elektron hızlandırıcımız var. Protein yapılarını çözecek bir Soğutmalı Elektron Mikroskop bile var mıdır, bilmiyorum.</p>
<p>Okuyucunun merakını gidermek için bu türden tesislerin 4. veya 5. kuşak makineler olduğunu belirtmek gerek. Bu tesisler 1930’lu yıllardan beri geliştirilmektedir. Maliyetlerinin milyarlarca dolar ile ifade edilmesinin ötesinde, on binlerce mühendis, bilim insanı, üst düzey teknisyen, bilgisayarcı, ve bürokratın kesintisiz olarak çalışmalarının sonunda ortaya çıkmış olduklarını unutmamak gerekli.</p>
<p><span lang="tr-TR">Böyle olunca da, oyuna seyirci kalmaktan başka bir şey elimizden gelmiyor. Oynamak isteyenler ise tasını tarağını toplayıp yurt dışına gidiyor. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">İşin ilginç yanı, Türkiye, Ürdün’de kurulan SESAME tesisinde böylesine bir düzeneği kurabilecek ve buna öncülük edebilecek durumdadır. SESAME şu anda bu konuda yatırım ve öncülük yapacak bir ülke aramaktadır. Bu konu, Türkiye’nin üyelik sürecini başarı ile götüren TAEK yetkililerine sunulmuştur. Bir an önce bir çalıştay düzenleyerek ve kaynak aktararak birkaç yıl içinde uluslararası planda protein yapılarının çözülmesi konularında oyuncu olabilmek mümkündür.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-29552 " src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y6-300x208.jpg" alt="" width="336" height="233" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y6-300x208.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y6.jpg 615w" sizes="auto, (max-width: 336px) 100vw, 336px" />. <img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-29553 " src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y7-225x300.jpg" alt="" width="176" height="235" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y7-225x300.jpg 225w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y7.jpg 442w" sizes="auto, (max-width: 176px) 100vw, 176px" /></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-29555 " src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y9-1-300x143.jpg" alt="" width="348" height="166" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y9-1-300x143.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y9-1.jpg 697w" sizes="auto, (max-width: 348px) 100vw, 348px" /> <img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-29556 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y8-1-300x169.jpg" alt="" width="300" height="169" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y8-1-300x169.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y8-1.jpg 619w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Şekil 4: COVID-19 virüsünün atomik düzeyde çözümlenmiş yapısı, bu tür çalışmaların yapıldığı Soğutmalı Elektron Mikroskopu, ve Advanced Photon Source, Argonne Ulusal Laboratuvarı, Argonne, Illinois, ABD. Yine CoVid-19 çalışmalarında öne çıkan ve İngiltere’nin Oxford şehrinde bulunan DIAMOND x-ışını sinkrotron kaynağı.</p>
<p><strong><span lang="tr-TR">Dünya üniversiteleri arasında yayın açısından neredeyiz?</span></strong></p>
<p><span lang="tr-TR">Şu anda dünyada her ülke kendi bilimsel üretkenliğini ölçmek için değişik yöntemler kullanıyor. Evrensel diyebileceğimiz bir ölçer yok gibi. Böyle bir ölçer (metrik) olmadığı için ben en kaliteli diyebileceğimiz yayınları göz önüne alan Nature Index’i kullanmayı tercih ettim.</span></p>
<p><span lang="tr-TR">Burada kalite ile kastedilen &#8216;dergi etki faktörünün&#8217; yüksek olduğu dergilerde çıkan bilimsel makalelerden söz ediyoruz. Bu yöntemin eksik yanları tartışılabilir, ancak yerine daha iyi bir yöntem konmadıkça elimizdeki güvenilir yöntemi kullanmak durumundayız. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Dergi etki faktörünün en yüksek olduğu 82 bilimsel dergi, yılda yaklaşık 60,000 civarında makale basıyorlar. Bu yayınlar içinde Nature ve Science dergileri, etki faktörü 43 ve 41 puanla en yukarıda yer alan iki dergi. </span><span lang="de-DE">1869’dan beri Ingiltere’de yayınlanan Nature dergisini ayda 3 milyon kişi okumaktadır. Nature Index, 2015 yılından beri her an güncellenen bir sisteme dönüşmüş olup, son 12 ayın verilerine bakmak mümkündür. </span></p>
<p><span lang="de-DE">Diğer bir endeks: Kullanacağımız bir başka endeks ise Ingiltere tabanlı “QS-index: Quacquarelli Symonds“ endeksi. </span>Daha önceleri Times Higher Education (THE) olarak bilinen bu endeksten</p>
<p>Son 5 yılda Türkiye üniversitelerinin gelişimini izleyebiliriz. QS endeksi 6 değişik kriteri bir araya getirerek sonuca ulaşıyor: Akademik araştırma (%40), Fakülte elemanı/ögrenci oranı (%20), öğretim elemanı başına yayınlara yapılan atıf sayısı (%20), kurumsal itibar (%10), uluslararası öğrenci sayısı (%5), ve uluslararası öğretim elemanı sayısı (%5).</p>
<p>İlk 400’de üniversitemiz yok: QS-endeksine göre Türkiye’nin ilk 400 içine girebilen maalesef hiçbir üniversitesi yoktur. 2017 yılında ilk 500’e girebilen 5 üniversite varken, 2020’de sadece bir tek üniversite ilk 500 içinde yer alabilmiştir. Yani son 4 yılda ne yapıyorsak bir işe yaramadığı gibi, tam tersi sonuçlar doğurmuştur. Bunu şekil 5’te görebiliriz.</p>
<p>Bu demek değildir ki Türkiye bu durumu düzeltmek için çaba göstermiyor. TÜBİTAK tarafından başlatılan ve kaliteli genç akademik personeli Türkiye’ye çekmeyi amaçlayan 2232 programı çerçevesinde 2019 yılı içersinde 127 genç bilim insanı geriye dönmüştür. Bu program aynı kararlılıkla devam edebilecek mi? Doların TL karşısındaki değeri arttıkça program cazibesini koruyabilecek mi? Gelenlerin memnuniyet ve kalıcılık kararlılığı nedir? 2232 benzeri programlar daha geniş bilimsel alanları kapsayıcı bir şekilde büyütülebilir mi? Bütün bunlar henüz cevapsız sorular.</p>
<p><strong>Üniversitelerin eksikliği ne?</strong></p>
<p>Gelelim üniversitelerin durumuna. Türkiye’de ilk 10 üniversite son yıllarda hemen hemen değişmiyor: Bilkent, Koç, ODTÜ, İTÜ, Sabancı, Boğaziçi, Ankara, Hacettepe, Istanbul ve İYT. Bizi düşündüren ise bu üniversitelerin dünya sıralamasındaki yerleri. Kaliteli yayınları kıstas alarak baktığımızda en iyi durumda olan Bilkent’in dünya sıralamasında son 5 yıl içinde 411’den 551. sıraya gerilediğini görüyoruz. Özelikle UNAM ve Nanoteknoloji araştırma merkezleri ile önemli bir atılım yapan bu kurum bile, dünya ile yarışta öne doğru bir atılım yapamamıştır.</p>
<p>Bu araştırma enstitülerinin örnek kurumlar olduğunu ve çok da iyi çalıştıklarını, çok yetenekli bilim insanlarına ev sahipliği yaptıklarını yakınen biliyoruz. Yayın sayılarında önemli artışlar kaydettikleri de doğru bir gözlem olacaktır.</p>
<p>Ancak, bu gelişmeleri dünyanın diğer ülkeleri ile kıyasladığımızda bir tek üniversitenin kendi başına baş edemeyeceği bazı eksiklikler olduğunu anlıyoruz. Peki nedir bu eksiklik? Bu güzide üniversitenin, tüm değerli ve çalışkan hocalarına, İngilizce bilen kuvvetli öğrencilerine ve tüm yeni araştırma laboratuvarlarına rağmen tek başına yapamadığı ilerlemenin temel nedenleri nelerdir? Bu konuya birkaç ilginç gözlemden sonra değineceğim, ancak yazımın başında verdiğim 3 örneği hatırlayalım.</p>
<p>2017 yılında Türkiye’den 5 üniversite (Bilkent-Koç-ODTÜ-Sabancı-Boğaziçi) ilk 500 listesine girerken, 2020’ye geldiğimizde sadece Koç Üniversitesi&#8217;nin listede kaldığını görüyoruz. Yani son 4-5 yılda ileri değil, geriye gitmişiz.</p>
<p>Türkiye’nin TÜBİTAK aracılığı ile açıkladığı hedeflerden birisi de ilk 100 veya 200 üniversite içine birden fazla üniversiteyi yerleştirmektir. Bunun gerçekleşmesi için araştırma yayınlarını kıstas alırsak, Bilkent’in 13 yayından 117 yayına çıkması gereklidir. Aradaki mesafe ilk yüz üniversite ile 9 kat, ilk ikiyüz üniversite ile 5 kat olunca bunun imkansıza yakın olduğunu ve önümüzdeki görülebilir dönemde de böyle kalacağını düşünebiliriz.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-29557" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y10-1-300x191.png" alt="" width="500" height="319" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y10-1-300x191.png 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y10-1-1024x653.png 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y10-1.png 1188w" sizes="auto, (max-width: 500px) 100vw, 500px" />. <img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-29558" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y11-1-300x191.png" alt="" width="500" height="319" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y11-1-300x191.png 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y11-1-1024x653.png 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y11-1.png 1188w" sizes="auto, (max-width: 500px) 100vw, 500px" /></p>
<p><span lang="fr-FR">Şekil 5. QS endeksine göre Türkiye’deki ilk sekiz üniversitenin son yıllardaki yerleri. Hepsi birden geriye gitmişler. Bu bilimsel yatırımlar ve bilim yönetimi açısından farklı bir şeyler yapmamız gerektiğini gösteriyor.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-29559" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y12-300x102.png" alt="" width="500" height="171" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y12-300x102.png 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y12-1024x349.png 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y12.png 1266w" sizes="auto, (max-width: 500px) 100vw, 500px" />    <img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-29560" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y13-300x96.png" alt="" width="500" height="161" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y13-300x96.png 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y13-1024x329.png 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y13.png 1208w" sizes="auto, (max-width: 500px) 100vw, 500px" /></p>
<p>Şekil 6. Türkiye ve dünyada bilimsel yayın açısından en başarılı üniversiteler. Dünyadaki ilk on üniversite ile Türkiye’deki ilk on üniversite arasındaki fark yaklaşık 75 misli. Bu mesafeyi önümüzdeki 10 sene içinde kapatmak imkansız olmakla beraber, azaltılması için çok çaba göstermek ve değişik mekanizmaları harekete geçirmek gereklidir.</p>
<p><strong>Üniversite dışındaki devlet ve özel sektör kurumlarının uluslararası kaliteli dergilerde yayınları var mı?</strong></p>
<p>Türkiye’nin üzerinde çok konuşulmayan, ancak ilginç ve önemli bir eksiği de devlet ve özel sektör araştırma kurumlarının üst düzeyde yayın yapmamaları. Türkiye’den son beş yılda Nature Index dergilerinde özel araştırma şirketleri tarafından yayınlanmış hiç bir yayını yok. Buna karşılık İsviçre’nin sadece ilk iki firması, LaRouche ve Novartis, tüm Türkiye’deki üniversitelerin toplamından daha fazla yayın üretebilmiştir. Index’de Türkiye başlığı altında baktığınızda hiçbir kurum yer almamıştır.</p>
<p>Bu gözlem şaşırtıcı olmamakla beraber, önemli bir noktaya parmak basıyor. Türkiye’nin kalkınma planları incelenirse, görülecektir ki, Ar-Ge’ye ayrılan payın yarısından fazlasının özel sektörden geleceği varsayılmaktadır. Bunun gerçekçi olmadığını, özel sektör şirketleri içinde uluslararası düzeyde yayın yapan bir kaç şirketin bile bulunmaması ile anlıyoruz. O nedenle, ne yazık ki Türkiye kendisine koyduğu hedeflere ulaşacak alt yapıdan bu açıdan da yoksundur.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-29561" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y14-1-300x118.png" alt="" width="500" height="197" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y14-1-300x118.png 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y14-1-1024x403.png 1024w" sizes="auto, (max-width: 500px) 100vw, 500px" /></p>
<p>Şekil 7. (sağda) Üniversiteler dışında bilimsel yayın yapan özel şirketler. Kendi araştırma merkezlerini kuran bazı önemli şirketler, üst düzey araştırmacıları çekebilmek için onların bilimsel yayın yapmalarına olanak sağlıyorlar.</p>
<p><span lang="de-DE"><strong>Neler yapılabilir?</strong> </span></p>
<p><span lang="de-DE">Ne yapılması gerekli sorusuna cevap bulabilmek için öncelikle ciddi bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu kabullenmemiz gereklidir. Cumhuriyet tarihimiz boyunca çözülemeyen bir sorunun çözümü sadece politik olamaz. Toplum olarak, yeri gelince bilime saygı duyduğumuzu söylemekle yetinmeyip, bunun gereklerini yerine getirmek gerekir. Yeni yetişen kuşaklara, başarılı geçirecekleri ilk ve orta öğretim olanaklarının sağlanması, üniversitelerin idari ve mali özerk bir yapıya kavuşturulmaları, Ar-Ge harcamalarının her sene katlanarak OECD düzeyine bir an önce ulaştırılması ve günlük yaşantıda bilimsel temele dayanmayan politikaların terk edilmesi gereklidir. </span></p>
<p><span lang="de-DE">Pratik olarak, araştırma alt yapılarının kurulması, geliştirilmesi ve iyileştirilmesi için Türkiye bazı adımlar atmıştır. 2015’te çıkan 6550 sayılı Araştırma Alt Yapıları kanunu ile, ve bu sürecin hayata geçirilmesi için belirlenen 10-12 merkez kurulmuştur. Ancak bu merkezlerin bir an önce daha serbest ve esnek bir yönetim yapısına kavuşturulması ve üniversite veya bakanlık yöneticilerinin rollerinin azaltılması ve bütçelerinin mali yıl başında tam olarak verilmesi gereklidir. Türkiye’nin uluslarası düzeyde özgün araştırma alt yapıları için gerekli yatırım planını belirlemesi ve hayata geçirmesi gereklidir. </span></p>
<p><span lang="de-DE">Her yıl TÜBİTAK tarafından düzenlenen Yurt Dışı Bilim İnsanları Kurultayı&#8217;nın sonuçlarını iş planına çevirecek ve bunu bir takvime bağlayacak bir sekreteryanın kurulması yararlı olacaktır. Bunun için önümüzde Avrupa Birliği&#8217;nin uyguladığı şablona bakmak ve bu temel yatırımlar arasından bizim için öncelikli olanları hayata geçirmek ve en önemlisi de Avrupa’daki merkezlere bir an önce yatırımcı üye olmak gereklidir.</span></p>
<p><strong><span lang="de-DE">Dr. Esen Ercan Alp / </span>Argonne Distinguished Fellow, Argonne National Laboratory</strong></p>
<p><strong><span lang="de-DE">ve </span><span lang="de-DE">SESAME Uluslararası Bilimsel Danışma Komitesi Başkanı / </span><a href="mailto:eea@anl.gov">eea@anl.gov</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/turkiye-ve-bilimsel-arastirma-kitligi">Türkiye ve bilimsel araştırma kıtlığı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29544</post-id>	</item>
		<item>
		<title>&#8220;Beyin göçünden beyin gücüne&#8221;</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/orhan-bursali/beyin-gocunden-beyin-gucune</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Orhan Bursalı]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 18 Apr 2023 20:05:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Orhan Bursalı]]></category>
		<category><![CDATA[amerika]]></category>
		<category><![CDATA[arge]]></category>
		<category><![CDATA[avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[beyin]]></category>
		<category><![CDATA[beyin göçü]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[bilimsel yayın]]></category>
		<category><![CDATA[eczacıbaşı]]></category>
		<category><![CDATA[gelir düzeyi]]></category>
		<category><![CDATA[oecd]]></category>
		<category><![CDATA[teknoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29339</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şikago Üniversitesi’nden Prof. Ufuk Akçiğit’in hazırladığı bir çalışmayı dinledik. Raporu ısmarlayan Faruk Eczacıbaşı’nın yönetimindeki Türkiye Bilişim Vakfı. Başlığı Türkiye Akademik Diaspora Raporu: Beyin Göçünden Beyin Gücüne&#8230; Burada ele alınan konular çok sayıda değerlendirmeye tabi tutulacak zenginlikte. Fakat bugün salt raporda yapılan bazı saptamaları küçük yorumlarla iletmekle yetineceğim: Yurtdışında akademik çalışmalar yapan Türklerin sayısı 12 bin. Hangi alanlarda çalıştıkları ayrı bir yazı konusu olur. Türkiye’de bu göçü önleyebilecek siyasi, ekonomik ve bilimsel bir ortak ne yazık ki bulunmuyor. Dönenler arasında da verim düşüklüğü söz konusu. Onları burada tutacak ortam yok. İyiler gidecek. Gitme nedenleri arasında şüphesiz maddi olanaklar olduğu kadar, alabildikleri fon, ifade özgürlüğü ortamı, merak ettikleri alanlarda yüksek düzeyde araştırma yapma olanakları, üniversitede bilimsel yönetimin evrenselliği ve etkileşim atmosferi&#8230; Bu durumda ülkenin yapabileceği en iyi şeylerden biri, dışarıdaki akademisyenlerden çeşitli bilimsel işbirlikleri ile yararlanmak. Bizzat Akçiğit Şikago merkezli çalışıyor olsa bile, Almanya’da, Türkiye’de, İngiltere’de, veri üretimi konusundaki ilginç ve kapsamlı çalışmalarıyla ortak bilimsel çalışmalar yönetiyor. Çok merkezli bir bilim insanı. Küçük işletmelerde işgücü dahil olan biteni en çok bir hafta içinde devletin ve kurumların görebileceği sistem geliştirdi ve şu sıralarda çalışmalarına büyük talep var. Verimsizlik: Emek sömürü Türkiye’nin ihracatında yüksek teknoloji yıllardır %3’ü aşamıyor. Bunun nedeni, işletmelerdeki büyük verimsizlik. Çünkü işletmelerin yüksek beyin gücüne, yüksek teknolojiye ve Ar-Ge’ye yatırımları ya genellikle yok ya çok düşük düzeyde. Dolayısıyla ihracat orta ve düşük teknolojilerde yoğunlaşmış durumda. Bu ihracatın katma değeri ve getirisi düşük olduğu gibi, Türkiye’de de emek ücretlerinin düşük olmasını baskılıyor. Ülkedeki yoksulluğu yaygınlaştırıyor. Bu saptamaları burada yıllardır yapıp duruyoruz zaten. “ABD’yle kıyaslandığında, Türkiye’nin milli geliri 1960’ların başından beri ABD’nin %20’leri düzeyinde. 1960’ta Türkiye’nin gerisinde olan Singapur, Güney Kore, Litvanya, Polonya, Şili, Çin 2020’lere gelindiğinde Türkiye’nin üzerindedir. Singapur ABD’yi geçti; Güney Kore ABD’nin %50’sine ulaştı. Bu ülkelerin hepsi bu gelişmeyi sermaye artırmanın yanında verimliliklerine yatırım yaparak sağladı. Türkiye’nin orta gelir tuzağından çıkması verimlilik artmadan mümkün değil.” Destek var sonuç yok Verimliliği geliştirecek beşeri sermayedir, yani insan kaynaklarının yüksek niteliği. Bu amaç için toplumdaki tüm yeteneklere çocukluklarında fırsat eşitliği sağlanması; kendini ispatlayan yetenekleri de büyürken doğru eğitimlerden geçirmek şart. Türkiye OECD ülkeleri arasında yüksek gelir adaletsizliğine (sondan üçüncü) ve düşük araştırmacı oranına (yine sondan üçüncü) sahip gruptadır. Türkiye kişi başına düşen bilimsel yayınlarda en gerilerde, ancak kamunun yükseköğretim harcamasının milli gelirdeki payı yüksektir. Yani Türkiye’de yükseköğretime ciddi bir kaynak ayrılmakta; ancak bu kaynaklar verimli bir şekilde kullanılmıyor. Benzer şekilde, aynı veride Türkiye Ar-Ge’nin milli gelire oranı konusunda en gerilerde; ancak özel sektör Ar-Ge’sine kamunun destek oranı açısından en önlerdedir. Yani Türkiye’de Ar-Ge için gerekli teşvikler veriliyor, ancak yeterince olumlu sonuç alınamıyor. Yarının araştırmacıları olacak yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin ABD’deki araştırma tez konuları 1985’lerden itibaren hızla bilgisayar mühendisliği, elektrik mühendisliği gibi teknik alanlarda yoğunlaşıyor. Türkiye’de bu alanlar, işletme, ziraat, tarih, psikoloji, din gibi alanların gerisinde. Yüksek gelir grubu ülkelerini yakalamak, yarının teknolojilerini üretecek araştırmacılar yetiştirmekle mümkün&#8230; Ülkede sağlık en büyük araştırma alanıdır, ama ürettiği katma değer ve ihracatı yok denecek kadar azdır. Orhan Bursalı *Bu yazı, 13 Nisan 2023 tarihli Cumhuriyet Gazetesi&#8217;nde yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/orhan-bursali/beyin-gocunden-beyin-gucune">&#8220;Beyin göçünden beyin gücüne&#8221;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Şikago Üniversitesi’nden Prof. Ufuk Akçiğit’in hazırladığı bir çalışmayı dinledik. Raporu ısmarlayan Faruk Eczacıbaşı’nın yönetimindeki Türkiye Bilişim Vakfı. Başlığı Türkiye Akademik Diaspora Raporu: Beyin Göçünden Beyin Gücüne&#8230; Burada ele alınan konular çok sayıda değerlendirmeye tabi tutulacak zenginlikte. Fakat bugün salt raporda yapılan bazı saptamaları küçük yorumlarla iletmekle yetineceğim:</p>
<p>Yurtdışında akademik çalışmalar yapan Türklerin sayısı 12 bin. Hangi alanlarda çalıştıkları ayrı bir yazı konusu olur.</p>
<p>Türkiye’de bu göçü önleyebilecek siyasi, ekonomik ve bilimsel bir ortak ne yazık ki bulunmuyor. Dönenler arasında da verim düşüklüğü söz konusu. Onları burada tutacak ortam yok. İyiler gidecek. Gitme nedenleri arasında şüphesiz maddi olanaklar olduğu kadar, alabildikleri fon, ifade özgürlüğü ortamı, merak ettikleri alanlarda yüksek düzeyde araştırma yapma olanakları, üniversitede bilimsel yönetimin evrenselliği ve etkileşim atmosferi&#8230;</p>
<p>Bu durumda ülkenin yapabileceği en iyi şeylerden biri, dışarıdaki akademisyenlerden çeşitli bilimsel işbirlikleri ile yararlanmak. Bizzat Akçiğit Şikago merkezli çalışıyor olsa bile, Almanya’da, Türkiye’de, İngiltere’de, veri üretimi konusundaki ilginç ve kapsamlı çalışmalarıyla ortak bilimsel çalışmalar yönetiyor. Çok merkezli bir bilim insanı. Küçük işletmelerde işgücü dahil olan biteni en çok bir hafta içinde devletin ve kurumların görebileceği sistem geliştirdi ve şu sıralarda çalışmalarına büyük talep var.</p>
<p><strong>Verimsizlik: Emek sömürü</strong></p>
<p>Türkiye’nin ihracatında yüksek teknoloji yıllardır %3’ü aşamıyor. Bunun nedeni, işletmelerdeki büyük verimsizlik. Çünkü işletmelerin yüksek beyin gücüne, yüksek teknolojiye ve Ar-Ge’ye yatırımları ya genellikle yok ya çok düşük düzeyde. Dolayısıyla ihracat orta ve düşük teknolojilerde yoğunlaşmış durumda. Bu ihracatın katma değeri ve getirisi düşük olduğu gibi, Türkiye’de de emek ücretlerinin düşük olmasını baskılıyor. Ülkedeki yoksulluğu yaygınlaştırıyor. Bu saptamaları burada yıllardır yapıp duruyoruz zaten.</p>
<p>“ABD’yle kıyaslandığında, Türkiye’nin milli geliri 1960’ların başından beri ABD’nin %20’leri düzeyinde. 1960’ta Türkiye’nin gerisinde olan Singapur, Güney Kore, Litvanya, Polonya, Şili, Çin 2020’lere gelindiğinde Türkiye’nin üzerindedir. Singapur ABD’yi geçti; Güney Kore ABD’nin %50’sine ulaştı. Bu ülkelerin hepsi bu gelişmeyi sermaye artırmanın yanında verimliliklerine yatırım yaparak sağladı. Türkiye’nin orta gelir tuzağından çıkması verimlilik artmadan mümkün değil.”</p>
<p><strong>Destek var sonuç yok</strong></p>
<p>Verimliliği geliştirecek beşeri sermayedir, yani insan kaynaklarının yüksek niteliği. Bu amaç için toplumdaki tüm yeteneklere çocukluklarında fırsat eşitliği sağlanması; kendini ispatlayan yetenekleri de büyürken doğru eğitimlerden geçirmek şart. Türkiye OECD ülkeleri arasında yüksek gelir adaletsizliğine (sondan üçüncü) ve düşük araştırmacı oranına (yine sondan üçüncü) sahip gruptadır.</p>
<p>Türkiye kişi başına düşen bilimsel yayınlarda en gerilerde, ancak kamunun yükseköğretim harcamasının milli gelirdeki payı yüksektir. Yani Türkiye’de yükseköğretime ciddi bir kaynak ayrılmakta; ancak bu kaynaklar verimli bir şekilde kullanılmıyor.</p>
<p>Benzer şekilde, aynı veride Türkiye Ar-Ge’nin milli gelire oranı konusunda en gerilerde; ancak özel sektör Ar-Ge’sine kamunun destek oranı açısından en önlerdedir. Yani Türkiye’de Ar-Ge için gerekli teşvikler veriliyor, ancak yeterince olumlu sonuç alınamıyor.</p>
<p>Yarının araştırmacıları olacak yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin ABD’deki araştırma tez konuları 1985’lerden itibaren hızla bilgisayar mühendisliği, elektrik mühendisliği gibi teknik alanlarda yoğunlaşıyor. Türkiye’de bu alanlar, işletme, ziraat, tarih, psikoloji, din gibi alanların gerisinde. Yüksek gelir grubu ülkelerini yakalamak, yarının teknolojilerini üretecek araştırmacılar yetiştirmekle mümkün&#8230;</p>
<p>Ülkede sağlık en büyük araştırma alanıdır, ama ürettiği katma değer ve ihracatı yok denecek kadar azdır.</p>
<p><strong>Orhan Bursalı</strong></p>
<p><em><strong>*Bu yazı, 13 Nisan 2023 tarihli Cumhuriyet Gazetesi&#8217;nde yayınlanmıştır.</strong></em></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/orhan-bursali/beyin-gocunden-beyin-gucune">&#8220;Beyin göçünden beyin gücüne&#8221;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29339</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Covid-19 kısıtlamaları bilim insanlarına yaradı</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yerkure/covid-19-kisitlamalari-bilim-insanlarina-yaradi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 27 Aug 2020 17:00:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Yerküre]]></category>
		<category><![CDATA[avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[Covid 19]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[karantina]]></category>
		<category><![CDATA[koronavirüs]]></category>
		<category><![CDATA[sismik gürültü]]></category>
		<category><![CDATA[volkan]]></category>
		<category><![CDATA[yerbilim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=19774</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bilim insanları, Covid-19 kısıtlamalarının sağladığı sessizlik sayesinde doğadaki zayıf sinyalleri algılayabildi. Bu da gelecekte yaşanması beklenen depremler üzerine yapılan çalışmalar açısından kritik öneme sahip. Salgında sosyal hayatı kısıtlamaya yönelik önlemler sırasında sismik gürültü küresel çapta yarı yarıya azaldı. Bu da şüphesiz bilime yaradı. Bilim insanları, genellikle insan faaliyetleri yüzünden “boğulan” gizli doğal sinyalleri tespit etmek için nadir bir sessizliğe sahip oldular. Araştırmacılar, imkânları el verdikçe deprem ve volkan gibi doğal kaynaklardan gelen sismik dalgaları ölçmeye çalışıyor. Ancak insan faaliyetlerinin merkezinde yer alan kamyon, araba, fabrika ve hatta alışveriş merkezlerinden yayılan yüksek frekanslı sismik dalgalar buna engel oluyor. Bu da çoğu bilim insanına, doğal sinyalleri tespit etmekte zorluk yaşatıyor. İnsan kaynaklı gürültüyü, teknoloji aracılığıyla yapay olarak silmeye çalışıyordu. Ancak son zamanlarda, şüphesiz ki korona kaynaklı kısıtlamalar sebebiyle sismik gürültü alışılmadık derecede azalıyor. Bilim insanları, buna “antropause” diyor. Science dergisinde yayımlanan çalışmanın baş yazarı Paula Koelemeijer, “Şimdi daha sessizse, sismik risk analizlerimizi geliştirecek daha küçük sinyallerden bazılarını alabiliriz,” ifadelerini kullanıyor. Bu önemli. Çünkü daha küçük depremleri izleyebilmek, bilim insanlarının daha büyük, daha tehlikeli depremleri anlamalarına ve fayların nasıl hareket ettiğini izlemelerine yardımcı olabiliyor. Örneğin, 4 Temmuz’da Meksika’nın Petatlan kentinde 5.0 büyüklüğünde bir deprem meydana geldiğinde 380 kilometre uzaklıktaki bir istasyon, depremi ham verilerden tespit edebildi. Normalde, bu istasyon gürültüyü filtrelemeden bu küçük depremi kaçırırdı. Çalışmaya katılmayan bir volkanolog olan Auckland Üniversitesi’nden Jan Lindsay, “Bu, sismik izleme ve ortam gürültüsü tespiti alanlarında önemli bir makale olacak,” diyor. 2020 için “sismik gürültünün sessiz dönemi” tanımlaması yapan Lindsay, bunun muhtemelen gelecekteki yerbilimi öğrencilerinin ders kitaplarında yer alacak bir dönem olacağını belirtiyor. 185 sismik istasyona göre: Dünya %50 sessizleşti Sismik gürültü, küresel düzeyde Mart ayından Mayıs ayına kadar olan koronavirüs kısıtlamaları sırasında ortalama %50 oranında düştü. Ölçüm, tüm sismik sinyalleri içermenin yanında bilim insanları, sismik gürültüdeki değişiklikleri, Google ve Apple’ın hareketlilik verileriyle karşılaştırarak düşüşü insan etkinliği azalışına bağlıyor. Gürültüdeki düşüş, yere göre değişiklik gösteriyordu: Daha önce HBT olarak haberini yaptığımız üzere Belçika’nın Brüksel kentinde %33; Sri Lanka’da %50; New York’taki Central Park’ta % 10 azalmıştı. Kırsal bölgeler de daha sessizleşti; Namibya, Rundu’daki bir istasyondaki gürültü seviyesi % 25 civarında düştü. (Koelemeijer, bu düşmeyi, yakındaki popüler bir su aygırı izleme noktasına gelen turist sayısındaki düşüşe bağlıyor.) Söz konusu çalışma hem kentsel hem de kırsal alanlarda dünya genelinde 185 sismik istasyondan veri topladı ve profesyonel aygıtların yanı sıra kamu platformlarındaki bilgileri de dahil etti. Araştırmaya katılan GFZ Alman Yerbilimleri Araştırma Merkezi’nden Carolin Böse, “Bu çalışma, gerçekten de gürültünün ne kadar insan kaynaklı olduğunu gösteriyor,” ifadelerini kullanıyor. “Dünyanın dört bir yanındaki sismologlar, artık bu çalışmada sunulan verileri iyi kullanma ve sismik kayıtlarda gizli sinyaller arama şansına sahipler,” diye de ekliyor. Bu gizli sinyallerden biri de Auckland, Yeni Zelanda’daki volkanik titreme olabilir. Buradaki volkanik alandan etkilenen bölgede bir buçuk milyon insan yaşıyor. Lindsay’e göre, sokağa çıkma kısıtlamalarından önce ve sonrasındaki sismik gürültüyü karşılaştırmak, bilim insanlarının volkanik depremleri ortaya çıkarmasına yardımcı olabilmesi açısından önem taşıyor. “Bu, teorik olarak, gelecekteki bir patlamaya kadar kritik olacak bir ekstra uyarı süresi sağlayabilir,” diyor Lindsay. Bu çalışma, koronavirüsün gezegenimizde yarattığı değişiklikleri izleyen diğer çalışmalardan yalnızca biri. Geçmişte yapılan başka bir çalışma, karbondioksit ve azot dioksit gibi fosil yakıtlardan kaynaklanan yaygın kirleticilerden çıkan emisyonların, sokağa çıkma kısıtlamaları sırasında düştüğünü ortaya koyuyordu. Sismik gürültüyle ilgili takip çalışmalarına yapılacak en büyük takdirin, koronavirüsün yayılmasını durdurmak için küresel bir çaba gösterilmesi olduğunu söyleyen Koelemeijer, “Evinize kapanıp kalırsanız ve normal faaliyetleriniz şu anda devam edemiyorsa, bunu tüm dünyada görmemiz rahatlatıcı ve motive edicidir, herkes bu işte birlikte,” diyor. Derleyen: Batuhan Sarıcan (batusarican@gmail.com) Kaynak: https://eos.org/articles/the-seismic-hush-of-the-coronavirus</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yerkure/covid-19-kisitlamalari-bilim-insanlarina-yaradi">Covid-19 kısıtlamaları bilim insanlarına yaradı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p><span style="color: #2b2b2b; font-size: 16px;">Bilim insanları, Covid-19 kısıtlamalarının sağladığı sessizlik sayesinde doğadaki zayıf sinyalleri algılayabildi. Bu da gelecekte yaşanması beklenen depremler üzerine yapılan çalışmalar açısından kritik öneme sahip.</span></p></blockquote>
<p>Salgında sosyal hayatı kısıtlamaya yönelik önlemler sırasında sismik gürültü küresel çapta yarı yarıya azaldı. Bu da şüphesiz bilime yaradı. Bilim insanları, genellikle insan faaliyetleri yüzünden “boğulan” gizli doğal sinyalleri tespit etmek için nadir bir sessizliğe sahip oldular.</p>
<p>Araştırmacılar, imkânları el verdikçe deprem ve volkan gibi doğal kaynaklardan gelen sismik dalgaları ölçmeye çalışıyor. Ancak insan faaliyetlerinin merkezinde yer alan kamyon, araba, fabrika ve hatta alışveriş merkezlerinden yayılan yüksek frekanslı sismik dalgalar buna engel oluyor. Bu da çoğu bilim insanına, doğal sinyalleri tespit etmekte zorluk yaşatıyor. İnsan kaynaklı gürültüyü, teknoloji aracılığıyla yapay olarak silmeye çalışıyordu.</p>
<p>Ancak son zamanlarda, şüphesiz ki korona kaynaklı kısıtlamalar sebebiyle sismik gürültü alışılmadık derecede azalıyor. Bilim insanları, buna “antropause” diyor. Science dergisinde yayımlanan çalışmanın baş yazarı Paula Koelemeijer, “Şimdi daha sessizse, sismik risk analizlerimizi geliştirecek daha küçük sinyallerden bazılarını alabiliriz,” ifadelerini kullanıyor.</p>
<p><strong>Bu önemli. Çünkü daha küçük depremleri izleyebilmek, bilim insanlarının daha büyük, daha tehlikeli depremleri anlamalarına ve fayların nasıl hareket ettiğini izlemelerine yardımcı olabiliyor.</strong> Örneğin, 4 Temmuz’da Meksika’nın Petatlan kentinde 5.0 büyüklüğünde bir deprem meydana geldiğinde 380 kilometre uzaklıktaki bir istasyon, depremi ham verilerden tespit edebildi. Normalde, bu istasyon gürültüyü filtrelemeden bu küçük depremi kaçırırdı.</p>
<p>Çalışmaya katılmayan bir volkanolog olan Auckland Üniversitesi’nden Jan Lindsay, “Bu, sismik izleme ve ortam gürültüsü tespiti alanlarında önemli bir makale olacak,” diyor. 2020 için <strong>“sismik gürültünün sessiz dönemi”</strong> tanımlaması yapan Lindsay, bunun muhtemelen gelecekteki yerbilimi öğrencilerinin ders kitaplarında yer alacak bir dönem olacağını belirtiyor.</p>
<p><strong>185 sismik istasyona göre: Dünya %50 sessizleşti</strong></p>
<p>Sismik gürültü, küresel düzeyde Mart ayından Mayıs ayına kadar olan koronavirüs kısıtlamaları sırasında ortalama %50 oranında düştü. Ölçüm, tüm sismik sinyalleri içermenin yanında bilim insanları, sismik gürültüdeki değişiklikleri, Google ve Apple’ın hareketlilik verileriyle karşılaştırarak <strong>düşüşü insan etkinliği azalışına bağlıyor.</strong></p>
<p>Gürültüdeki düşüş, yere göre değişiklik gösteriyordu: Daha önce HBT olarak haberini yaptığımız üzere Belçika’nın Brüksel kentinde %33; Sri Lanka’da %50; New York’taki Central Park’ta % 10 azalmıştı. Kırsal bölgeler de daha sessizleşti; Namibya, Rundu’daki bir istasyondaki gürültü seviyesi % 25 civarında düştü. (Koelemeijer, bu düşmeyi, yakındaki popüler bir su aygırı izleme noktasına gelen turist sayısındaki düşüşe bağlıyor.)</p>
<p>Söz konusu çalışma hem kentsel hem de kırsal alanlarda dünya genelinde 185 sismik istasyondan veri topladı ve profesyonel aygıtların yanı sıra kamu platformlarındaki bilgileri de dahil etti.</p>
<p>Araştırmaya katılan <strong>GFZ Alman Yerbilimleri Araştırma Merkezi’nden Carolin Böse, “Bu çalışma, gerçekten de gürültünün ne kadar insan kaynaklı olduğunu gösteriyor,”</strong> ifadelerini kullanıyor. “Dünyanın dört bir yanındaki sismologlar, artık bu çalışmada sunulan verileri iyi kullanma ve sismik kayıtlarda gizli sinyaller arama şansına sahipler,” diye de ekliyor.</p>
<p>Bu gizli sinyallerden biri de Auckland, Yeni Zelanda’daki volkanik titreme olabilir. Buradaki volkanik alandan etkilenen bölgede bir buçuk milyon insan yaşıyor. Lindsay’e göre, sokağa çıkma kısıtlamalarından önce ve sonrasındaki sismik gürültüyü karşılaştırmak, bilim insanlarının volkanik depremleri ortaya çıkarmasına yardımcı olabilmesi açısından önem taşıyor. “Bu, teorik olarak, gelecekteki bir patlamaya kadar kritik olacak bir ekstra uyarı süresi sağlayabilir,” diyor Lindsay.</p>
<p>Bu çalışma, koronavirüsün gezegenimizde yarattığı değişiklikleri izleyen diğer çalışmalardan yalnızca biri. Geçmişte yapılan başka bir çalışma, karbondioksit ve azot dioksit gibi fosil yakıtlardan kaynaklanan yaygın kirleticilerden çıkan emisyonların, sokağa çıkma kısıtlamaları sırasında düştüğünü ortaya koyuyordu.</p>
<p>Sismik gürültüyle ilgili takip çalışmalarına yapılacak en büyük takdirin, koronavirüsün yayılmasını durdurmak için küresel bir çaba gösterilmesi olduğunu söyleyen Koelemeijer, “Evinize kapanıp kalırsanız ve normal faaliyetleriniz şu anda devam edemiyorsa, bunu tüm dünyada görmemiz rahatlatıcı ve motive edicidir, herkes bu işte birlikte,” diyor.</p>
<p><strong>Derleyen: Batuhan Sarıcan</strong> (<a href="mailto:batusarican@gmail.com">batusarican@gmail.com</a>)</p>
<p><strong>Kaynak: </strong><a href="https://eos.org/articles/the-seismic-hush-of-the-coronavirus">https://eos.org/articles/the-seismic-hush-of-the-coronavirus</a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yerkure/covid-19-kisitlamalari-bilim-insanlarina-yaradi">Covid-19 kısıtlamaları bilim insanlarına yaradı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">19774</post-id>	</item>
		<item>
		<title>AB’nin hızlı tren hattı İstanbul’a ulaşacak</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/abnin-hizli-tren-hatti-istanbula-ulasacak</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Edip Emil Öymen]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 31 May 2019 11:51:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edip Emil Öymen]]></category>
		<category><![CDATA[AB]]></category>
		<category><![CDATA[avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[hızlı tren]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[orient ekspres]]></category>
		<category><![CDATA[tren]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=14029</guid>

					<description><![CDATA[<p>İstanbul’u (daha doğrusu Halkalı’yı) Edirne’ye, oradan Bulgaristan üzerinden Avrupa’ya bağlayacak 153 kilometrelik hızlı tren hattı nihayet yapılacak. İtalya’nın en büyük şirketlerinden Salini Impreglio %50.01 hisseyle, Kolin İnşaat’la birlikte 530 milyon Euro’ya çift hat döşeyecek. Proje, Avrupa Birliği’nin Kuzey Batı Avrupa’yı Güney Doğu Avrupa’ya bağlayacak olan Orient/East-Med Koridoru Projesi’nin son ayağı. 1880’lerdeki Orient Ekspres Hattı’nın, 21. yüzyıl versiyonu: Almanya’nın üç büyük limanı Rostock, Hamburg ve Bremerhaven’den başlayarak, bütün Avrupa’yı kat ediyor, Yunanistan, Bulgaristan ve Türkiye’de son buluyor. Bu proje, Avrupa Birliği’nin TEN-T adlı, Avrupa’yı 9 büyük proje ile “hızlı tren hatları” ile örme girişiminin sadece bir tanesi. Trans-European Transport Network, örneğin Baltık’ı Adriyatik’e, İspanya’yı Orta Avrupa’ya, Portekiz’i Almanya’ya, İskandinavya’yı Akdeniz’e bağlamayı öngörüyor. Bulgaristan’da Türkiye sınırına yakın Svilengrad’a kadar yapılan yeni hızlı tren hattı, Meriç Nehri’ne kurulan yeni köprüyle Türkiye’ye geçecek. Oradan itibaren hat, Halkalı’ya kadar döşenecek. Ama Halkalı’dan Sirkeci’ye kadar da uzayacak mı, bunu ancak “bilenler” biliyor. Sirkeci garı 2013’ten beri tren seferlerine kapalı. İstasyona “başka işlevler” yüklendi: Kermes ve mezat (açık artırma) yapılıyor. Pazar yeri tarzında açılan küçük tezgahlarda gıda maddeleri, öte beri satılıyor. Sosyal medya üzerinden ürün satışı yapan girişimcileri müşterileriyle bir araya getiren LikeFest İstanbul 2016-17’de burada açıldı. Binada restorasyon da sürüyor. Orient Ekspres’e makyaj Orient/East-Med’e dair gelişmeler, tam da Fransız Devlet Demiryolları’nın (SNCF) Polonya ile Beyaz Rusya sınırında bir depoda hurda halinde duran “ünlü” Orient Ekspres’in 16 vagonunu 2011’de bulup, 7 yıl süren bir arkeolojik onarımdan geçirip, Paris’te sergilemeye başladığı sıraya rastlıyor. Orient Ekspres’in 9 adet yataklı, 4 adet “salonlu” yolcu vagonu nasıl olup da Polonya’nın bu ücra noktasına gitmiş, henüz bunun öyküsü yayınlanmadı. Ama SNCF bu vagonları “bulup”, 1900’lerdeki bütün tasarım ve ince ayar dekorasyon planlarına uygun olarak 15 milyon 600 bin dolara yepyeni hale getirdi. İçleri yeniden döşendi. Aslına uygun mobilyalarla donatıldı. Ama bu işler gizlilik içinde yapıldı. Vagonlar pırıl hale getirildikten sonra durum kamuoyuna açıklandı. 1900’ler demiryolu teknolojisine göre yapılmış vagonlar, her halde hızlı bir trene uygun olmayacaktır. Ama bir “yavaş trende” pekala kullanılabilir. Her şeyin hızlısından bıkan, seyahati yavaş ve sindirerek yapmak isteyen, bunun için “çok para vermeye hazır” varlıklı bir kitle hep vardı, şimdi sayıları daha arttı. Orient Ekspres’in “eski” yeni vagonları böyle bir Yavaş Turizm için ideal görünüyor: Vagonlar şimdilik, Paris’te Doğu Yönü trenlerinin kalktığı Gare de l&#8217;Est’te bir peronda sergilenmeye başlandı. Efsane tren yaşıyor Orient Ekspres, Türkçe’de kısaca Vagon-Li denilen Compagnie Internationale des Wagons-Lits (CWIL) şirketi tarafından ilk kez 17 Mayıs 1883’te Paris’ten İstanbul’a doğru yola çıkan lüks bir yataklı trendi. 1888’den itibaren İstanbul ile Avrupa arasında doğrudan tren hattı nihayet kurulunca Orient Ekspres, aktarmasız seferleriyle İstanbul’a daha kolay ve daha hızlı ulaşmaya başladı. Yıllar içinde Londra, Berlin gibi büyük şehirlerden de kalkarak, Orta Avrupa’da buluşan Orient Ekspres’lerin varış adresi İstanbul ve Atina’ydı. Ama Orient Ekspres denildiği zaman akla esas gelen şehir Atina değil, hep İstanbul oldu. Sirkeci İstasyonu, Orient Ekspres’in İstanbul’a düzenli seferleriyle birlikte ancak 3 Kasım 1890’da açılabildi. Dönemin en romantik, en gizemli, en lüks tren yolculuğu (aradaki iki Büyük Savaşı saymazsak) yüzyıla yakın sürdü. Edebiyatçılara ilham kaynağı oldu: İngiliz romancı Agatha Christie’nin “Şark Ekspresi’nde Cinayet”, Bram Stoker’in &#8220;Dracula&#8221;, Ian Fleming’in James Bond karakterini canlandırdığı “Rusya’dan Sevgilerle” roman ve filmlerinde arka planda hep Orient Ekspres vardı. 22 Mayıs 1977’de İstanbul’dan Paris’e yola çıkan Orient Ekspres son seferini yaptı. Ama Orient Ekspres ismi ölmedi. Tam aksine, SNCF isim hakkının kullanımını 1980’lerde Amerikalı girişimci James Sherwood’a verdi. O da Londra-Venedik arasında sefer yapacak “yeni” bir Orient Ekspres yarattı. Adı “Venice Simplon Orient Express” oldu. Buradaki “Simplon”, İsviçre’de dinamitle, kazma-kürekle 1906’da  açılan mühendislik harikası Simplon Tüneli hattını kullanmasından geliyor. Bu tren yılda tek bir kez Paris-İstanbul seferi de yapıyor. Ama trenin, İstanbul’daki son durağı 2013’ten beri, Halkalı. Yolcular, oradan otobüsle şehre, kalacakları otele taşınıyor. [Tren, son seferini Eylül 2018’de yaptı]. Sherwood’un girişimi zaman içinde büyüdü büyüdü Belmond adıyla bir lüks turizm grubuna dönüştü. Ve, gel zaman git zaman, Belmond’u da Fransız süper lüks tüketim grubu LVMH (Louis Vuitton Moët Hennessy) 2018’in sonunda 3 milyar 200 milyon Euro’ya satın aldı. Belmond’un her biri diğerinden lüks 35 oteli (Venedik’teki Cipriani dahil), nehir gemileri, Botswana’da safari kampları, 22 ülkedeki restoranları ve Venedik Orient Ekspres LVMH’nin oldu. LVMH, Deloitte tarafından her yıl yayınlanan “Lüks Tüketimin Küresel Güçleri” (Global Powers of Luxury Goods) 2019 Raporu’nda yine birinci sırada. https://bit.ly/2quT1RV Sadece bu tek cümle dahi bu grubun, Orient Ekspres’in yeni sahibi olarak trenin lüksünü nasıl daha da artıracağını göstermeye yeter. Lüks isteyen çok varlıklı bir kısım turist, Edirne-Halkalı demiryolu hızlı trene uygun olarak yapıldığında, Halkalı’da değil, Sirkeci’de inmek isteyecektir: Tıpkı 1883-1977 yıllarında İstanbul’a gelen Orient Ekspres yolcuları gibi. Edip Emil Öymen *Bu yazı 31.05.2019 tarihli Dünya gazetesinde yayınlandı.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/abnin-hizli-tren-hatti-istanbula-ulasacak">AB’nin hızlı tren hattı İstanbul’a ulaşacak</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İstanbul’u (daha doğrusu Halkalı’yı) Edirne’ye, oradan Bulgaristan üzerinden Avrupa’ya bağlayacak 153 kilometrelik hızlı tren hattı nihayet yapılacak. İtalya’nın en büyük şirketlerinden Salini Impreglio %50.01 hisseyle, Kolin İnşaat’la birlikte 530 milyon Euro’ya çift hat döşeyecek. Proje, Avrupa Birliği’nin Kuzey Batı Avrupa’yı Güney Doğu Avrupa’ya bağlayacak olan Orient/East-Med Koridoru Projesi’nin son ayağı. 1880’lerdeki Orient Ekspres Hattı’nın, 21. yüzyıl versiyonu: Almanya’nın üç büyük limanı Rostock, Hamburg ve Bremerhaven’den başlayarak, bütün Avrupa’yı kat ediyor, Yunanistan, Bulgaristan ve Türkiye’de son buluyor.</p>
<p>Bu proje, Avrupa Birliği’nin TEN-T adlı, Avrupa’yı 9 büyük proje ile “hızlı tren hatları” ile örme girişiminin sadece bir tanesi. Trans-European Transport Network, örneğin Baltık’ı Adriyatik’e, İspanya’yı Orta Avrupa’ya, Portekiz’i Almanya’ya, İskandinavya’yı Akdeniz’e bağlamayı öngörüyor. Bulgaristan’da Türkiye sınırına yakın Svilengrad’a kadar yapılan yeni hızlı tren hattı, Meriç Nehri’ne kurulan yeni köprüyle Türkiye’ye geçecek. Oradan itibaren hat, Halkalı’ya kadar döşenecek. Ama Halkalı’dan Sirkeci’ye kadar da uzayacak mı, bunu ancak “bilenler” biliyor. Sirkeci garı 2013’ten beri tren seferlerine kapalı. İstasyona “başka işlevler” yüklendi: Kermes ve mezat (açık artırma) yapılıyor. Pazar yeri tarzında açılan küçük tezgahlarda gıda maddeleri, öte beri satılıyor. Sosyal medya üzerinden ürün satışı yapan girişimcileri müşterileriyle bir araya getiren LikeFest İstanbul 2016-17’de burada açıldı. Binada restorasyon da sürüyor.</p>
<p><strong>Orient Ekspres’e makyaj</strong></p>
<p>Orient/East-Med’e dair gelişmeler, tam da Fransız Devlet Demiryolları’nın (SNCF) Polonya ile Beyaz Rusya sınırında bir depoda hurda halinde duran “ünlü” Orient Ekspres’in 16 vagonunu 2011’de bulup, 7 yıl süren bir arkeolojik onarımdan geçirip, Paris’te sergilemeye başladığı sıraya rastlıyor. Orient Ekspres’in 9 adet yataklı, 4 adet “salonlu” yolcu vagonu nasıl olup da Polonya’nın bu ücra noktasına gitmiş, henüz bunun öyküsü yayınlanmadı. Ama SNCF bu vagonları “bulup”, 1900’lerdeki bütün tasarım ve ince ayar dekorasyon planlarına uygun olarak 15 milyon 600 bin dolara yepyeni hale getirdi. İçleri yeniden döşendi. Aslına uygun mobilyalarla donatıldı. Ama bu işler gizlilik içinde yapıldı. Vagonlar pırıl hale getirildikten sonra durum kamuoyuna açıklandı.</p>
<p>1900’ler demiryolu teknolojisine göre yapılmış vagonlar, her halde hızlı bir trene uygun olmayacaktır. Ama bir “yavaş trende” pekala kullanılabilir. Her şeyin hızlısından bıkan, seyahati yavaş ve sindirerek yapmak isteyen, bunun için “çok para vermeye hazır” varlıklı bir kitle hep vardı, şimdi sayıları daha arttı. Orient Ekspres’in “eski” yeni vagonları böyle bir Yavaş Turizm için ideal görünüyor: Vagonlar şimdilik, Paris’te Doğu Yönü trenlerinin kalktığı Gare de l&#8217;Est’te bir peronda sergilenmeye başlandı.</p>
<p><strong>Efsane tren yaşıyor</strong></p>
<p>Orient Ekspres, Türkçe’de kısaca Vagon-Li denilen Compagnie Internationale des Wagons-Lits (CWIL) şirketi tarafından ilk kez 17 Mayıs 1883’te Paris’ten İstanbul’a doğru yola çıkan lüks bir yataklı trendi. 1888’den itibaren İstanbul ile Avrupa arasında doğrudan tren hattı nihayet kurulunca Orient Ekspres, aktarmasız seferleriyle İstanbul’a daha kolay ve daha hızlı ulaşmaya başladı. Yıllar içinde Londra, Berlin gibi büyük şehirlerden de kalkarak, Orta Avrupa’da buluşan Orient Ekspres’lerin varış adresi İstanbul ve Atina’ydı. Ama Orient Ekspres denildiği zaman akla esas gelen şehir Atina değil, hep İstanbul oldu. Sirkeci İstasyonu, Orient Ekspres’in İstanbul’a düzenli seferleriyle birlikte ancak 3 Kasım 1890’da açılabildi. Dönemin en romantik, en gizemli, en lüks tren yolculuğu (aradaki iki Büyük Savaşı saymazsak) yüzyıla yakın sürdü. Edebiyatçılara ilham kaynağı oldu: İngiliz romancı Agatha Christie’nin “Şark Ekspresi’nde Cinayet”, Bram Stoker’in &#8220;Dracula&#8221;, Ian Fleming’in James Bond karakterini canlandırdığı “Rusya’dan Sevgilerle” roman ve filmlerinde arka planda hep Orient Ekspres vardı.</p>
<p>22 Mayıs 1977’de İstanbul’dan Paris’e yola çıkan Orient Ekspres son seferini yaptı. Ama Orient Ekspres ismi ölmedi. Tam aksine, SNCF isim hakkının kullanımını 1980’lerde Amerikalı girişimci James Sherwood’a verdi. O da Londra-Venedik arasında sefer yapacak “yeni” bir Orient Ekspres yarattı. Adı “Venice Simplon Orient Express” oldu. Buradaki “Simplon”, İsviçre’de dinamitle, kazma-kürekle 1906’da  açılan mühendislik harikası Simplon Tüneli hattını kullanmasından geliyor. Bu tren yılda tek bir kez Paris-İstanbul seferi de yapıyor. Ama trenin, İstanbul’daki son durağı 2013’ten beri, Halkalı. Yolcular, oradan otobüsle şehre, kalacakları otele taşınıyor. [Tren, son seferini Eylül 2018’de yaptı].</p>
<p>Sherwood’un girişimi zaman içinde büyüdü büyüdü Belmond adıyla bir lüks turizm grubuna dönüştü. Ve, gel zaman git zaman, Belmond’u da Fransız süper lüks tüketim grubu LVMH (Louis Vuitton Moët Hennessy) 2018’in sonunda 3 milyar 200 milyon Euro’ya satın aldı. Belmond’un her biri diğerinden lüks 35 oteli (Venedik’teki Cipriani dahil), nehir gemileri, Botswana’da safari kampları, 22 ülkedeki restoranları ve Venedik Orient Ekspres LVMH’nin oldu.</p>
<p>LVMH, Deloitte tarafından her yıl yayınlanan “Lüks Tüketimin Küresel Güçleri” (Global Powers of Luxury Goods) 2019 Raporu’nda yine birinci sırada. <a href="https://bit.ly/2quT1RV">https://bit.ly/2quT1RV</a></p>
<p>Sadece bu tek cümle dahi bu grubun, Orient Ekspres’in yeni sahibi olarak trenin lüksünü nasıl daha da artıracağını göstermeye yeter. Lüks isteyen çok varlıklı bir kısım turist, Edirne-Halkalı demiryolu hızlı trene uygun olarak yapıldığında, Halkalı’da değil, Sirkeci’de inmek isteyecektir: Tıpkı 1883-1977 yıllarında İstanbul’a gelen Orient Ekspres yolcuları gibi.</p>
<p><strong>Edip Emil Öymen</strong></p>
<p><strong><em>*Bu yazı 31.05.2019 tarihli Dünya gazetesinde yayınlandı. </em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/abnin-hizli-tren-hatti-istanbula-ulasacak">AB’nin hızlı tren hattı İstanbul’a ulaşacak</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">14029</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Avrupa Zaman Makinesi yapacak</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/avrupa-zaman-makinesi-yapacak</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Edip Emil Öymen]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 22 Mar 2019 08:23:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edip Emil Öymen]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[antik dönem]]></category>
		<category><![CDATA[avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[çatalhöyük]]></category>
		<category><![CDATA[dijital harita]]></category>
		<category><![CDATA[geçmiş]]></category>
		<category><![CDATA[gelecek]]></category>
		<category><![CDATA[göbeklitepe]]></category>
		<category><![CDATA[google]]></category>
		<category><![CDATA[internet]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[italya]]></category>
		<category><![CDATA[myspace]]></category>
		<category><![CDATA[tarih]]></category>
		<category><![CDATA[venedik]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<category><![CDATA[zaman makinesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=13364</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Dijital belleği nasıl koruyacağız? Nerede, nasıl saklayacağız?” diye dertlenen bilimcileri bu sayfada son haftalarda anlatırken, şu haber çıkageldi: Facebook’tan önceki sosyal medya platformu MySpace’in 2003-2015 arasına ait bütün arşivi bir teknik hata sonucu silinmiş. 50 milyondan fazla mp3 müzik dosyası, milyonlarca fotoğraf, videolar&#8230; MySpace, 2005-09 arasında dünyanın en büyük sosyal paylaşım platformuydu. O kadar popülerdi ki medya imparatoru Rupert Murdoch’un News Corporation’ı 2005’te 580 milyon dolara satın almıştı. 2006’da ABD’de Google’dan bile fazla tıklanan bir siteydi. Ama Facebook çıkageldi. Nasıl ki Google, rakiplerine göre “daha akıllı” bir algoritmayla çalışmaya başladıysa, Facebook da öyleydi. Farklıydı. MySpace tercih edilmez oldu. Tasarım yenileme girişimlerine rağmen geride kaldı. 2016’da bile hâlâ 50 milyon tekil ziyaretçisi vardı. Ama şu sırada MySpace, dünyadaki web trafiği içinde 4 bin 227’inci sırada. Bu düşüşe rağmen, arşivinin yok olması hiç gerekmiyordu. Ama o da oldu. “Dijital verileri/bilgiyi nasıl saklasak da saklasak?” projelerinin vehim/sanrı olmadığını gösteren yepyeni bir örnek işte&#8230; Avrupa’nın Zaman Makinesi Analog veri/bilgiyi dijitale dönüştürerek güvenli bir şekilde saklamak, paylaşmak, bundan yeni veri/bilgi üretmek amacıyla 33 Avrupa ülkesi (AB üyesi olsun-olmasın) bir araya gelerek, şimdiye kadar örneği görülmemiş bir tarih-kültür mirası “ortak havuzu” başlatıyorlar. 278 kurum, 7 ulusal kütüphane, 19 devletin arşivleri, 95 üniversite ve araştırma kurumu, 30 Avrupa şirketi, 18 devlet kurumu ve büyük müzeler, ellerindeki tarih-kültür mirasını tek bir kaynakta toplayacak: Zaman Makinesi. https://timemachine.eu/ Bu sözcük, “hemen anlaşılsın” diye seçilmiş belli ki. Ama bir bakıma da bilimkurguyu akla getiriyor: Zamanda geriye gitmek&#8230; Aslında, anlatılmak istenilen gerçekten o: Polonya’sından Portekiz’ine, İngiltere’sinden Slovakya’sına kadar Avrupa devletleri 2 bin yıllık ortak Avrupa tarih ve kültür bilgisini “bütün halinde” sunacak. Burada sadece 28AB üyesi değil, başkaları da var: Bosna, Gürcistan, İsrail, Sırbistan (o bile!), ve hatta ABD (Carnegie Mellon Teknik Üniversitesi, Stanford, Columbia). Listede Rusya yok. Türkiye yok. 10 yılda adım adım&#8230; Avrupa’yı (Rusya ve Türkiye dışında) bu kadar kapsayan bir tarih-kültür ortak havuzu fikri “pat diye” oluşmadı elbette. Yıllar önceki Europeana Projesi, şimdikinin başlangıcı sayılır. Europeana, AB ülkelerinin ortak kültür-sanat havuzu olarak 2008’de çalışmaya başlamıştı. Aradan geçmiş 10 yıl, ve bu fikir, şimdi çok daha geniş kapsamlı bir tarih-kültür bilgisi havuzuna büyüyor. Amacı: Avrupa’nın gelmiş geçmiş bütün bilgisini bir araya toplamak, değerlendirmek. Burada bugün Avrupa müzeleri, sanat galerisi, kütüphane ve arşivlerinden 58 milyon sanat, kitap, film, müzik eserleri hepsi bir arada, herkesin kullanımına açık. www.europeana.eu AB içinde, bu konuda en faal ülkelerden Avusturya da yine 2008’de Uluslararası Arşiv Araştırmaları Merkezi (ICARUS) adlı bir proje başlatmıştı. Arşivlerde defterler, ciltler, dosyalar, kutular, kağıt ruloları halinde saklanan veri/bilgi/belgeleri dijital ortama dönüştürerek, dünyanın kullanımına açmayı öngörüyordu. Avusturya’da başlayıp şimdi 34 ülke (Avrupa, Kanada, ABD dahil. Yine Türkiye dışında) ve 180 arşiv/kurumun katıldığı çok-ortaklı bir platform olarak sürüyor. icar-us.eu Zaman Makinesi ne yapacak? Avrupa tarih ve kültürünü dijital arşivleme projesini İsviçre/Lozan Bilim ve Teknik Üniversitesi (EPFL) yönetecek. 2000-2017 döneminde 245 startup’ın kuruluşuna katkı sağladıkları, sadece 2017’de 4 bin 200 bilimsel makale yayınladıkları için –haklı olarak- övünüyorlar. AB Komisyonu, Zaman Makinesi için şimdilik 1 milyon Euro ayırdı. Bu miktar, sadece “Proje ne işe yarayacak? Nasıl bir yarar sağlayacak?” sorularına cevap aramak için: Start-up başlangıç sermayesi gibi. Zaman Makinesi hem Avrupa’nın bütünü, hem de şehirleri ölçeğinde çalışacak. Örneğin, Venedik tarihini dijital ortama aktarma projesi yıllardır zaten sürüyordu. Bunu örnek alacak diğer şehirler de sırada. Dijitalleşme, sadece bilgi ve iletişim teknolojilerini değil, sosyal ve beşeri bilimleri de (tarih, sosyoloji, antropoloji, güzel sanatlar gibi) dönüştürecek. Örneğin Venedik’in şehirleşmesi, nüfus yapısı, geçmiş dönem sanayisi, yaşam biçimi, uzun bir liste üzerinden, o şehri “o şehir” yapan bütün görünür ve görünmez tarih-kültür varlıkları etkileşimli (interaktif) dijital ortama aktarılacak. Şehri, o balçık zemine tutunduran ahşap temellerin sayılmasına kadar. Venedik Zaman Makinesi, Osmanlı tarihi açısından da  -belki bizde bile bilinmeyen- ayrıntıları gün yüzüne çıkartacaktır. Örneğin, Büyük Kanal’daki Türk Hanı (Fondaco dei Turchi) Osmanlı tüccarlarının 1621-1838 yıllarında ticaret yaptıkları görkemli bir binaydı. Şimdi Doğa Tarihi Müzesi. Acaba binanın içinde, duvarların arkasında yüzyıllardır saklı duran bir tarih var mıdır? Venedik dört boyutlu olacak Saklı bir tarih derken gizem değil, sadece “gözle görülmeyen” anlamına&#8230; BBC’nin “İtalya’nın Görünmeyen Şehirleri” dizisinde Floransa, Napoli ve Venedik’teki binaların üç boyutlu lazerle (Lidar) saptanan yapısal özellikleri, sadece belki uzman sanat tarihçilerinin bildiği ayrıntıları dünyada milyonlarca izleyiciye açmıştı. Örneğin Venedik’te eski yüzyıllarda Yahudilerin yaşamaya mecbur edildiği gettodaki bir binanın labirent gibi iç bölmelerinde “gizli” sinagogların varlığını dünya, Lidar teknolojisi sayesinde ilk kez gördü. Dizide, Venedik ve diğer şehirlerdeki diğer “gizli” yapısal özellikler de gösterilmişti. Şimdi bu teknoloji ve yapay zekâ, Venedik’i gizlisi-saklısı kalmayacak şekilde dijitale aktaracak. Bu projeyi Lozan Teknik Üniversitesi ile Venedik Ca’ Foscari Üniversitesi birlikte yürütüyor. Her şeyden önce, Venedik’in 1797’ye kadar bin yıl süren cumhuriyet dönemi ve sonrasına ait, uzunluğu 80 kilometreyi bulan şehir arşivi dijitale aktarılacak. Ama bu, “bizdeki” anlamda statik bir dijital arşivleme olmayacak. Venedik Arşivi’nin zenginliği nedeniyle, “Venedik, zamanının Google’ıydı” benzetmesi yapılır. Belgeleri dijitale aktarmak, işin sadece birinci adımı. Sonra, bunları konu kümelerine ayıracaklar. Her belgenin, şehrin neresine, hangi zamana ait olduğu saptanacak. Son hedef ise, bu büyük veriden hareketle Venedik tarihinin her hangi bir anına geri gidecek bir simülasyon yaratmak. Böylece, tarihi 4 boyutta görmek mümkün olacak (en, boy, yükseklik, zaman). Tarihi; söylentiyle, önyargı, efsane, varsayım, sınırlı veri/bilgiyle değil, mevcut bütün somut veri/bilgiyle yeniden yorumlamak, yazmak, anlamak için. Bu çok-engelli proje sadece Venedik’le sınırlı değil. Şimdiden Paris, Amsterdam, Kudüs başta 15 şehirde Zaman Makinesi çalışmaları başlatılıyor. Ve bu konu, tek bir yazı ile anlatılıp geçilemeyecek kadar çok boyutlu, anlamlı, zaman içinde çalışmalar arttıkça dallanıp budaklanacak dev bir proje. Avrupa tarihiyle iç içe bir Osmanlı/Türkiye ve İstanbul’un da bu projenin bir yerinde olması gerekirdi. İstanbul ve Türkiye’nin, Avrupa Zaman Makinesi’nde “öteki” olarak yer alacağı kesin.   Çatalhöyük’e de dijital harita Konuyla dolaylı bağlantılı olsa da “bizimle” ilgili olduğu için, burada aktarılması ­­­gereken güzel bir haber de var: Amerikan Paul Getty Vakfı, aralarında Çatalhöyük’ün de olduğu dört UNESCO Dünya Kültür Mirası’nın dijital envanterinin yapılması için 900 bin dolar hibe etti. Bunun 220 bin doları Çatalhöyük Projesi’ne harcanacak. Gerisi İtalya’da Pompei ve Floransa ile Brezilya’da bir projeye. Bilenlerden özür dileyerek, Çatalhöyük hakkında: Konya’nın 50 kilometre güneydoğusunda bir “neolitik dönem” kasabası. Yontma Taş Dönemi’nde Anadolu’da mağaralarda yaşayan insanların, avcılık ve toplayıcılıktan, yavaş yavaş yerleşik düzene geçmeye başladıkları, tarım ve hayvancılığı öğrendikleri Cilalı Taş (neolitik) Dönemi’ne ait. Burada 25 yıldır yıldır kazı yapılıyor. Kazı başkanlığını, önce Cambridge Üniversitesi’nde, sonra Stanford Üniversitesi’nde hoca olan Ian Hodder yönetiyor. Çatalhöyük, 1 Temmuz 2012’de UNESCO Dünya Miras Komitesi tarafından -fazla uzun bir gecikmeyle nihayet- Dünya Kültürel Miras Listesi’ne oy birliğiyle kabul edilmişti. Milattan Önce 7 bin yıllarında dünyada “ilk düzenli yerleşim yeri” sayılıyordu. Ta ki Göbeklitepe keşfedilene kadar&#8230; Dijital envanter sayesinde, Çatalhöyük’e ait kazılarda elde edilen bütün veriler listelenmiş olacak. Getty Vakfı’nın yanı sıra, bizzat Stanford Üniversitesi de kazıyla ilişkili her türlü faaliyet için parasal destek sağlıyor (Digital Humanities Grant). Ortadan kaybolmuş yapıların “bir zamanlar” neye benzediğini, dijital yöntemlerle bulup çıkartmak yeni bir tür dedektiflik artık. Bunun bize en yakın örneğini Amerikalı arkeolog Darius Arya ile İngiliz tarihçi Michael Scott verdiler. “Görünmez Antik Şehirler” adıyla Kahire ve Atina’dan sonra İstanbul için yaptıkları dijital haritalamada, şimdi sadece yıkıntısı kalan binaları ekranda “canlandırdılar.” Aralarında İstanbul’da Ahırkapı yöresinde Bizans’tan kalma Boukoleon Sarayı da vardı. Buranın bugünkü izbe, yıkıntı, tinerci yatağı, çöplük halini dünya, PBS (ABD Kamu Yayıncılık Kurumu) ve BBC’de yayınlanan programla gördü. İstanbul’da, dünyanın dikkatini ve övgüsünü çekecek bir restorasyon burada pekala yapılabilir. Edip Emil Öymen </p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/avrupa-zaman-makinesi-yapacak">Avrupa Zaman Makinesi yapacak</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Dijital belleği nasıl koruyacağız? Nerede, nasıl saklayacağız?” diye dertlenen bilimcileri bu sayfada son haftalarda anlatırken, şu haber çıkageldi: Facebook’tan önceki sosyal medya platformu MySpace’in 2003-2015 arasına ait bütün arşivi bir teknik hata sonucu silinmiş. 50 milyondan fazla mp3 müzik dosyası, milyonlarca fotoğraf, videolar&#8230;</p>
<p>MySpace, 2005-09 arasında dünyanın en büyük sosyal paylaşım platformuydu. O kadar popülerdi ki medya imparatoru Rupert Murdoch’un News Corporation’ı 2005’te 580 milyon dolara satın almıştı.</p>
<p>2006’da ABD’de Google’dan bile fazla tıklanan bir siteydi. Ama Facebook çıkageldi. Nasıl ki Google, rakiplerine göre “daha akıllı” bir algoritmayla çalışmaya başladıysa, Facebook da öyleydi. Farklıydı. MySpace tercih edilmez oldu. Tasarım yenileme girişimlerine rağmen geride kaldı.</p>
<p>2016’da bile hâlâ 50 milyon tekil ziyaretçisi vardı. Ama şu sırada MySpace, dünyadaki web trafiği içinde <a href="https://www.alexa.com/siteinfo/myspace.com">4 bin 227’inci sırada</a>.</p>
<p>Bu düşüşe rağmen, arşivinin yok olması hiç gerekmiyordu. Ama o da oldu. “Dijital verileri/bilgiyi nasıl saklasak da saklasak?” projelerinin vehim/sanrı olmadığını gösteren yepyeni bir örnek işte&#8230;</p>
<p><strong>Avrupa’nın Zaman Makinesi</strong></p>
<p>Analog veri/bilgiyi dijitale dönüştürerek güvenli bir şekilde saklamak, paylaşmak, bundan yeni veri/bilgi üretmek amacıyla 33 Avrupa ülkesi (AB üyesi olsun-olmasın) bir araya gelerek, şimdiye kadar örneği görülmemiş bir tarih-kültür mirası “ortak havuzu” başlatıyorlar.</p>
<p>278 kurum, 7 ulusal kütüphane, 19 devletin arşivleri, 95 üniversite ve araştırma kurumu, 30 Avrupa şirketi, 18 devlet kurumu ve büyük müzeler, ellerindeki tarih-kültür mirasını tek bir kaynakta toplayacak: Zaman Makinesi. <a href="https://timemachine.eu/">https://timemachine.eu/</a></p>
<p>Bu sözcük, “hemen anlaşılsın” diye seçilmiş belli ki. Ama bir bakıma da bilimkurguyu akla getiriyor: Zamanda geriye gitmek&#8230; Aslında, anlatılmak istenilen gerçekten o: Polonya’sından Portekiz’ine, İngiltere’sinden Slovakya’sına kadar Avrupa devletleri 2 bin yıllık ortak Avrupa tarih ve kültür bilgisini “bütün halinde” sunacak.</p>
<p>Burada sadece 28AB üyesi değil, başkaları da var: Bosna, Gürcistan, İsrail, Sırbistan (o bile!), ve hatta ABD (Carnegie Mellon Teknik Üniversitesi, Stanford, Columbia). Listede Rusya yok. Türkiye yok.</p>
<p><strong>10 yılda adım adım&#8230; </strong></p>
<p>Avrupa’yı (Rusya ve Türkiye dışında) bu kadar kapsayan bir tarih-kültür ortak havuzu fikri “pat diye” oluşmadı elbette. Yıllar önceki Europeana Projesi, şimdikinin başlangıcı sayılır.</p>
<p>Europeana, AB ülkelerinin ortak kültür-sanat havuzu olarak 2008’de çalışmaya başlamıştı. Aradan geçmiş 10 yıl, ve bu fikir, şimdi çok daha geniş kapsamlı bir tarih-kültür bilgisi havuzuna büyüyor.</p>
<p>Amacı: Avrupa’nın gelmiş geçmiş bütün bilgisini bir araya toplamak, değerlendirmek. Burada bugün Avrupa müzeleri, sanat galerisi, kütüphane ve arşivlerinden 58 milyon sanat, kitap, film, müzik eserleri hepsi bir arada, herkesin kullanımına açık. <a href="http://www.europeana.eu">www.europeana.eu</a></p>
<p>AB içinde, bu konuda en faal ülkelerden Avusturya da yine 2008’de Uluslararası Arşiv Araştırmaları Merkezi (ICARUS) adlı bir proje başlatmıştı. Arşivlerde defterler, ciltler, dosyalar, kutular, kağıt ruloları halinde saklanan veri/bilgi/belgeleri dijital ortama dönüştürerek, dünyanın kullanımına açmayı öngörüyordu.</p>
<p>Avusturya’da başlayıp şimdi 34 ülke (Avrupa, Kanada, ABD dahil. Yine Türkiye dışında) ve 180 arşiv/kurumun katıldığı çok-ortaklı bir platform olarak sürüyor. <a href="https://icar-us.eu/en/about-us/icarus-members/">icar-us.eu</a></p>
<p><strong>Zaman Makinesi ne yapacak?</strong></p>
<p>Avrupa tarih ve kültürünü dijital arşivleme projesini İsviçre/Lozan Bilim ve Teknik Üniversitesi (EPFL) yönetecek. 2000-2017 döneminde 245 startup’ın kuruluşuna katkı sağladıkları, sadece 2017’de 4 bin 200 bilimsel makale yayınladıkları için –haklı olarak- övünüyorlar.</p>
<p>AB Komisyonu, Zaman Makinesi için şimdilik 1 milyon Euro ayırdı. Bu miktar, sadece “Proje ne işe yarayacak? Nasıl bir yarar sağlayacak?” sorularına cevap aramak için: Start-up başlangıç sermayesi gibi.</p>
<p>Zaman Makinesi hem Avrupa’nın bütünü, hem de şehirleri ölçeğinde çalışacak. Örneğin, Venedik tarihini dijital ortama aktarma projesi yıllardır zaten sürüyordu. Bunu örnek alacak diğer şehirler de sırada.</p>
<p>Dijitalleşme, sadece bilgi ve iletişim teknolojilerini değil, sosyal ve beşeri bilimleri de (tarih, sosyoloji, antropoloji, güzel sanatlar gibi) dönüştürecek. Örneğin Venedik’in şehirleşmesi, nüfus yapısı, geçmiş dönem sanayisi, yaşam biçimi, uzun bir liste üzerinden, o şehri “o şehir” yapan bütün görünür ve görünmez tarih-kültür varlıkları etkileşimli (interaktif) dijital ortama aktarılacak. Şehri, o balçık zemine tutunduran ahşap temellerin sayılmasına kadar.</p>
<p>Venedik Zaman Makinesi, Osmanlı tarihi açısından da  -belki bizde bile bilinmeyen- ayrıntıları gün yüzüne çıkartacaktır. Örneğin, Büyük Kanal’daki Türk Hanı (Fondaco dei Turchi) Osmanlı tüccarlarının 1621-1838 yıllarında ticaret yaptıkları görkemli bir binaydı. Şimdi Doğa Tarihi Müzesi. Acaba binanın içinde, duvarların arkasında yüzyıllardır saklı duran bir tarih var mıdır?</p>
<p><strong>Venedik dört boyutlu olacak</strong></p>
<p>Saklı bir tarih derken gizem değil, sadece “gözle görülmeyen” anlamına&#8230; BBC’nin “İtalya’nın Görünmeyen Şehirleri” dizisinde Floransa, Napoli ve Venedik’teki binaların üç boyutlu lazerle (Lidar) saptanan yapısal özellikleri, sadece belki uzman sanat tarihçilerinin bildiği ayrıntıları dünyada milyonlarca izleyiciye açmıştı.</p>
<p>Örneğin Venedik’te eski yüzyıllarda Yahudilerin yaşamaya mecbur edildiği gettodaki bir binanın labirent gibi iç bölmelerinde “gizli” sinagogların varlığını dünya, Lidar teknolojisi sayesinde ilk kez gördü. Dizide, Venedik ve diğer şehirlerdeki diğer “gizli” yapısal özellikler de gösterilmişti.</p>
<p>Şimdi bu teknoloji ve yapay zekâ, Venedik’i gizlisi-saklısı kalmayacak şekilde dijitale aktaracak. Bu projeyi Lozan Teknik Üniversitesi ile Venedik Ca’ Foscari Üniversitesi birlikte yürütüyor. Her şeyden önce, Venedik’in 1797’ye kadar bin yıl süren cumhuriyet dönemi ve sonrasına ait, uzunluğu 80 kilometreyi bulan şehir arşivi dijitale aktarılacak. Ama bu, “bizdeki” anlamda statik bir dijital arşivleme olmayacak.</p>
<p>Venedik Arşivi’nin zenginliği nedeniyle, “Venedik, zamanının Google’ıydı” benzetmesi yapılır. Belgeleri dijitale aktarmak, işin sadece birinci adımı. Sonra, bunları konu kümelerine ayıracaklar. Her belgenin, şehrin neresine, hangi zamana ait olduğu saptanacak. Son hedef ise, bu büyük veriden hareketle Venedik tarihinin her hangi bir anına geri gidecek bir simülasyon yaratmak. Böylece, tarihi 4 boyutta görmek mümkün olacak (en, boy, yükseklik, zaman). Tarihi; söylentiyle, önyargı, efsane, varsayım, sınırlı veri/bilgiyle değil, mevcut bütün somut veri/bilgiyle yeniden yorumlamak, yazmak, anlamak için.</p>
<p>Bu çok-engelli proje sadece Venedik’le sınırlı değil. Şimdiden Paris, Amsterdam, Kudüs başta 15 şehirde Zaman Makinesi çalışmaları başlatılıyor. Ve bu konu, tek bir yazı ile anlatılıp geçilemeyecek kadar çok boyutlu, anlamlı, zaman içinde çalışmalar arttıkça dallanıp budaklanacak dev bir proje.</p>
<p>Avrupa tarihiyle iç içe bir Osmanlı/Türkiye ve İstanbul’un da bu projenin bir yerinde olması gerekirdi. İstanbul ve Türkiye’nin, Avrupa Zaman Makinesi’nde “öteki” olarak yer alacağı kesin. <strong> </strong></p>
<p><strong>Çatalhöyük’e de dijital harita</strong></p>
<p>Konuyla dolaylı bağlantılı olsa da “bizimle” ilgili olduğu için, burada aktarılması ­­­gereken güzel bir haber de var:</p>
<p>Amerikan Paul Getty Vakfı, aralarında Çatalhöyük’ün de olduğu dört UNESCO Dünya Kültür Mirası’nın dijital envanterinin yapılması için 900 bin dolar hibe etti. Bunun 220 bin doları Çatalhöyük Projesi’ne harcanacak. Gerisi İtalya’da Pompei ve Floransa ile Brezilya’da bir projeye.</p>
<p>Bilenlerden özür dileyerek, Çatalhöyük hakkında: Konya’nın 50 kilometre güneydoğusunda bir “neolitik dönem” kasabası. Yontma Taş Dönemi’nde Anadolu’da mağaralarda yaşayan insanların, avcılık ve toplayıcılıktan, yavaş yavaş yerleşik düzene geçmeye başladıkları, tarım ve hayvancılığı öğrendikleri Cilalı Taş (neolitik) Dönemi’ne ait.</p>
<p>Burada 25 yıldır yıldır kazı yapılıyor. Kazı başkanlığını, önce Cambridge Üniversitesi’nde, sonra Stanford Üniversitesi’nde hoca olan Ian Hodder yönetiyor.</p>
<p>Çatalhöyük, 1 Temmuz 2012’de UNESCO Dünya Miras Komitesi tarafından -fazla uzun bir gecikmeyle nihayet- Dünya Kültürel Miras Listesi’ne oy birliğiyle kabul edilmişti. Milattan Önce 7 bin yıllarında dünyada “ilk düzenli yerleşim yeri” sayılıyordu. Ta ki Göbeklitepe keşfedilene kadar&#8230;</p>
<p>Dijital envanter sayesinde, Çatalhöyük’e ait kazılarda elde edilen bütün veriler listelenmiş olacak. Getty Vakfı’nın yanı sıra, bizzat Stanford Üniversitesi de kazıyla ilişkili her türlü faaliyet için parasal destek sağlıyor (Digital Humanities Grant).</p>
<p>Ortadan kaybolmuş yapıların “bir zamanlar” neye benzediğini, dijital yöntemlerle bulup çıkartmak yeni bir tür dedektiflik artık. Bunun bize en yakın örneğini Amerikalı arkeolog Darius Arya ile İngiliz tarihçi Michael Scott verdiler.</p>
<p>“Görünmez Antik Şehirler” adıyla Kahire ve Atina’dan sonra İstanbul için yaptıkları dijital haritalamada, şimdi sadece yıkıntısı kalan binaları ekranda “canlandırdılar.”</p>
<p>Aralarında İstanbul’da Ahırkapı yöresinde Bizans’tan kalma Boukoleon Sarayı da vardı. Buranın bugünkü izbe, yıkıntı, tinerci yatağı, çöplük halini dünya, PBS (ABD Kamu Yayıncılık Kurumu) ve BBC’de <a href="https://www.youtube.com/watch?v=RAS7EIfF2VE">yayınlanan programla gördü</a>.</p>
<p>İstanbul’da, dünyanın dikkatini ve övgüsünü çekecek bir restorasyon burada pekala yapılabilir.</p>
<p><strong>Edip Emil Öymen </strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/avrupa-zaman-makinesi-yapacak">Avrupa Zaman Makinesi yapacak</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">13364</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Yapay zekâya Avrupa katkısı</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/yapay-zekaya-avrupa-katkisi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Edip Emil Öymen]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Apr 2018 11:52:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edip Emil Öymen]]></category>
		<category><![CDATA[avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[çin]]></category>
		<category><![CDATA[Max Planck Enstitüsü]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=9885</guid>

					<description><![CDATA[<p>Fransa Cumhurbaşkanı Macron, yapay zekâ araştırmalarına 1.5 milyar Euro fon ayırıyor. Milletvekili ve ödüllü matematikçi, Lyon Üniversitesi hocası Cédric Villani’nin hazırladığı 152 sayfalık raporu 29 Mart’ta tanıtan Macron, bu girişimi sadece Fransa değil, Avrupa için bir strateji olarak sundu. Rapordaki 4 ana başlık, içerik hakkında fikir verecek: Tamamen veriye dayalı bir ekonomik model geliştirmek gerek. Atik ve kıvrak, çabuk işleyen bir Ar-Ge gerek. İstihdama ve iş gücüne olası tehditlere karşı hazırlıklı olmalıyız. Yapay zekâyı kullanarak daha “ekolojik” bir ekonomi yaratmalıyız. Algoritmanın kara kutusu Rapordan şu cümleye dikkat: “Dijital toplumu, algoritmaların kara kutusu yönetemez. Makine öğrenmesini sağlayan algoritmaların nasıl çalıştığını topluma açıklamak acil önem kazanmıştır.” Konunun etik açıdan denetimi için, hükümetten bağımsız, özerk yapıda bir Yapay Zekâ Komisyonu kurulması da öneriliyor. Avrupa Komisyonu ise AB çapında bir yapay zekâ stratejisini Mayıs’ta açıklayacak. Komisyon’un Avrupa Politika Stratejisi Merkezi (EPSC), AB’nin dijitalleşme konusunda geride olduğunu söylüyor. Dünyadaki verinin sadece %4’ü AB’de depolanmakta. AB’deki büyük şirketlerin sadece %25’i ve KOBİ’lerin %10’u büyük veri analizi yapıyor. Veri bilimci sayısı, AB’de toplam istihdamın %1’i. Bu “azlıkların” çokluğa doğru gelişmesi gerek ki Çin tehdidiyle başa çıkılabilsin. Korkulu rüya Çin Herkesin korkulu rüyası Çin, bu konuda ne yapacağını geçen yıl açıklamıştı. 3 yıllık planına göre Çin, 2020’ye kadar yapay zekâya dair kanun, yönetmelik, etik konularını çözecek. 2030’a yönelik öngörüsünde Çin, kendisini dünyanın “yapay zekâ inovasyon merkezi” olarak konumluyor. Çin’in bu büyük hedeflerine rağmen dünyanın en üst düzey yapay zekâ araştırma merkezlerinin 32’si AB’de. ABD’de sayı 30. Çin’de 15. AB’nin lokomotifi Almanya, bu sayıyı artırmak amacıyla Max Planck Kurumu liderliğinde Güney Almanya’da Stuttgart – Tübingen civarında iki üniversite, aralarında BMW, Bosch, Daimler, Porsche’nin de bulunduğu lider şirketlerle bir yapay zekâ Ar-Ge kümelenmesi geliştirmekle meşgul. Şimdiden “Siber Vadi” denilen bu yerde Amazon da yapay zekâ odaklı (Almanya’daki 4’üncü) Ar-Ge merkezini açmaya karar verdi. Almanya’nın en çok ihracat yapan eyaleti Baden-Württemberg de projede yer alıyor. Max Planck’ın bilimsel mirası Burada bir parantez açarak Max Planck’tan söz etmek gerek: Kuantum Teorisi’nin temelini atan Alman fizikçi. Bu nedenle 1916’da Nobel Ödülü aldı. Einstein’ı üniversiteye hoca olarak davet eden o. Aynı dönemde Almanya’nın teknolojik becerilerini geliştirmek amacıyla kurulan Kaiser Wilhelm Derneği (“Kurumu” demek daha doğru) başkanlığını iki kez yaptı. İkinci Savaş’tan sonra “derneğin” adı Max Planck olarak değiştirildi. Bugün bu “derneğe” 84 bilimsel kurum bağlı. Bazılarına “enstitü” deniliyor. Astronomi ve astrofizik, biyoloji ve tıp, malzeme bilimi ve teknoloji, çevre ve iklim, beşeri ve sosyal bilimler alanlarında çalışan 14 bin bilimciyle, devlet bütçesinden aldığı 1.8 milyar Euro’yla mükemmel bir kümelenme. Ayrıca ABD, Hollanda, İtalya ve Lüksemburg’da enstitüleri var. 1948’den bu yana Kurum’un 18 bilimcisi Nobel aldı. Avrupa ne yapmalı? EPSC diyor ki: “Kuzey Amerika ve Asya’ya göre Avrupa, yapay zekâ yatırımında daha geride. Avrupa’dan DeepMind, Skype gibi yenilikçi şirketler çıksa bile, bunlar kısa sürede AB dışı ülkelere satılıyor. AB bu anlamda başkalarına kuluçka görevi yapıyor. Bu yüzden AB’nin kendine özel, küresel rekabette yer alan teknoloji şirketleri büyüyemiyor. AB, yapay zekâ yatırımı yapmayı daha cazip hale getirmeli. Amaç, toplumun yapay zekâyla güçlenmesidir, ondan korkması değil.” Bu “korku” konusunda, yapay zekâ bilimci ve yazılımcılarının, tıpkı doktorların Hipokrat Yemini gibi ahlâk kurallarına uyacaklarına, topluma yararlı olacaklarına söz vermeleri gibi bir uygulama dahi önerenler var (Future Computed: AI and its role in society. 2018). Edip Emil Öymen *Bu yazı 13.04.2018 tarihli Dünya gazetesinde yayınlandı.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/yapay-zekaya-avrupa-katkisi">Yapay zekâya Avrupa katkısı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Fransa Cumhurbaşkanı Macron, yapay zekâ araştırmalarına 1.5 milyar Euro fon ayırıyor. Milletvekili ve ödüllü matematikçi, Lyon Üniversitesi hocası Cédric Villani’nin hazırladığı 152 sayfalık raporu 29 Mart’ta tanıtan Macron, bu girişimi sadece Fransa değil, Avrupa için bir strateji olarak sundu. Rapordaki 4 ana başlık, içerik hakkında fikir verecek:</p>
<p>Tamamen veriye dayalı bir ekonomik model geliştirmek gerek. Atik ve kıvrak, çabuk işleyen bir Ar-Ge gerek. İstihdama ve iş gücüne olası tehditlere karşı hazırlıklı olmalıyız. Yapay zekâyı kullanarak daha “ekolojik” bir ekonomi yaratmalıyız.</p>
<p><strong>Algoritmanın kara kutusu</strong></p>
<p>Rapordan şu cümleye dikkat: “Dijital toplumu, algoritmaların kara kutusu yönetemez. Makine öğrenmesini sağlayan algoritmaların nasıl çalıştığını topluma açıklamak acil önem kazanmıştır.” Konunun etik açıdan denetimi için, hükümetten bağımsız, özerk yapıda bir Yapay Zekâ Komisyonu kurulması da öneriliyor.</p>
<p>Avrupa Komisyonu ise AB çapında bir yapay zekâ stratejisini Mayıs’ta açıklayacak. Komisyon’un Avrupa Politika Stratejisi Merkezi (EPSC), AB’nin dijitalleşme konusunda geride olduğunu söylüyor. Dünyadaki verinin sadece %4’ü AB’de depolanmakta. AB’deki büyük şirketlerin sadece %25’i ve KOBİ’lerin %10’u büyük veri analizi yapıyor. Veri bilimci sayısı, AB’de toplam istihdamın %1’i. Bu “azlıkların” çokluğa doğru gelişmesi gerek ki Çin tehdidiyle başa çıkılabilsin.</p>
<p><strong>Korkulu rüya Çin</strong></p>
<p>Herkesin korkulu rüyası Çin, bu konuda ne yapacağını geçen yıl açıklamıştı. 3 yıllık planına göre Çin, 2020’ye kadar yapay zekâya dair kanun, yönetmelik, etik konularını çözecek. 2030’a yönelik öngörüsünde Çin, kendisini dünyanın “yapay zekâ inovasyon merkezi” olarak konumluyor.</p>
<p>Çin’in bu büyük hedeflerine rağmen dünyanın en üst düzey yapay zekâ araştırma merkezlerinin 32’si AB’de. ABD’de sayı 30. Çin’de 15. AB’nin lokomotifi Almanya, bu sayıyı artırmak amacıyla Max Planck Kurumu liderliğinde Güney Almanya’da Stuttgart – Tübingen civarında iki üniversite, aralarında BMW, Bosch, Daimler, Porsche’nin de bulunduğu lider şirketlerle bir yapay zekâ Ar-Ge kümelenmesi geliştirmekle meşgul. Şimdiden “Siber Vadi” denilen bu yerde Amazon da yapay zekâ odaklı (Almanya’daki 4’üncü) Ar-Ge merkezini açmaya karar verdi. Almanya’nın en çok ihracat yapan eyaleti Baden-Württemberg de projede yer alıyor.</p>
<p><strong>Max Planck’ın bilimsel mirası</strong></p>
<p>Burada bir parantez açarak Max Planck’tan söz etmek gerek: Kuantum Teorisi’nin temelini atan Alman fizikçi. Bu nedenle 1916’da Nobel Ödülü aldı. Einstein’ı üniversiteye hoca olarak davet eden o. Aynı dönemde Almanya’nın teknolojik becerilerini geliştirmek amacıyla kurulan Kaiser Wilhelm Derneği (“Kurumu” demek daha doğru) başkanlığını iki kez yaptı. İkinci Savaş’tan sonra “derneğin” adı Max Planck olarak değiştirildi. Bugün bu “derneğe” 84 bilimsel kurum bağlı. Bazılarına “enstitü” deniliyor. Astronomi ve astrofizik, biyoloji ve tıp, malzeme bilimi ve teknoloji, çevre ve iklim, beşeri ve sosyal bilimler alanlarında çalışan 14 bin bilimciyle, devlet bütçesinden aldığı 1.8 milyar Euro’yla mükemmel bir kümelenme. Ayrıca ABD, Hollanda, İtalya ve Lüksemburg’da enstitüleri var. 1948’den bu yana Kurum’un 18 bilimcisi Nobel aldı.</p>
<p><strong>Avrupa ne yapmalı?</strong></p>
<p>EPSC diyor ki: “Kuzey Amerika ve Asya’ya göre Avrupa, yapay zekâ yatırımında daha geride. Avrupa’dan DeepMind, Skype gibi yenilikçi şirketler çıksa bile, bunlar kısa sürede AB dışı ülkelere satılıyor. AB bu anlamda başkalarına kuluçka görevi yapıyor. Bu yüzden AB’nin kendine özel, küresel rekabette yer alan teknoloji şirketleri büyüyemiyor. AB, yapay zekâ yatırımı yapmayı daha cazip hale getirmeli. Amaç, toplumun yapay zekâyla güçlenmesidir, ondan korkması değil.”</p>
<p>Bu “korku” konusunda, yapay zekâ bilimci ve yazılımcılarının, tıpkı doktorların Hipokrat Yemini gibi ahlâk kurallarına uyacaklarına, topluma yararlı olacaklarına söz vermeleri gibi bir uygulama dahi önerenler var (Future Computed: AI and its role in society. 2018).</p>
<p><strong>Edip Emil Öymen</strong></p>
<p><em><strong>*Bu yazı 13.04.2018 tarihli Dünya gazetesinde yayınlandı.</strong></em></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/yapay-zekaya-avrupa-katkisi">Yapay zekâya Avrupa katkısı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">9885</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Amerika’da kıtalar arası ticaret Avrupalılar&#8217;dan önce yapılmış</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/amerikada-kitalar-arasi-ticaret-avrupalilardan-once-yapilmis</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 11 Sep 2017 13:43:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[amerika]]></category>
		<category><![CDATA[avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[bakır]]></category>
		<category><![CDATA[kıtalar arası]]></category>
		<category><![CDATA[ticaret]]></category>
		<category><![CDATA[tunç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=7700</guid>

					<description><![CDATA[<p>Amerika, Avrupalılar kıtaya ayak basmadan önce izole bir bölge gibi görülür. Peki gerçekten de öyle miydi? Alaska’da gün ışığına çıkarılan iki tunç buluntu, metalin, Avrupalılar&#8217;ın kıtaya ayak basmalarından önce, Bering Boğazı üzerinden Asya’dan Amerika’ya getirildiğini gösteriyor. Buluntular Alaska’nın kuzeybatısındaki Seward yarımadasında yer alan Cape Espenberg kazı yerinden çıkarılmış. Burada bir zamanlar Thule Eskimoları yaşıyordu. Colorado Üniversitesi arkeologları burada çeşitli objeler buldu ve bunların arasında metal objeler de var. Bu bölgedeki Eskimoların, aletlerini ve heykelleri metalden ürettikleri biliniyordu gerçi ama bunlar genelde bakırdandı. Yeni bulunan metal objeler silindir biçiminde boncuk ve bir toka parçası. Purdue Üniversitesi’nden Kory Cooper’in analiz sonuçlarına göre bu objeler bakır, kalay ve kurşun alaşımından oluşan kurşun bronzundan üretilmiş. Kemer tokasının kenarında bulunan deri parçası radyo karbon yöntemiyle 500-800 yıllık olarak tarihlendirilmiş ancak araştırmacılar tokanın çok daha eski olabileceğini söylüyorlar. Ayrıca tokanın seri olarak üretilmiş olduğunu gösteren kanıtlar da var. Kemer tokası, bir zamanlar Orta Çin’in kuzeyinde at koşumunun bir parçası olarak kullanılan tokalara benziyor. Arkeologlar alaşımların Avrasya’nın herhangi bir yerinde üretildikten sonra ticaret yoluyla Sibirya’ya getirildiğini ve daha sonraları da Bering Boğazı üzerinden Alaska’daki Thule Eskimolarına satıldıklarını tahmin ediyor. Yeni buluntular kıtalar arası metal ticaretinin bilinen ilk arkeolojik kanıtları olması nedeniyle önemli bir keşif sayılır. Kaynak: www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0305440316300358</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/amerikada-kitalar-arasi-ticaret-avrupalilardan-once-yapilmis">Amerika’da kıtalar arası ticaret Avrupalılar&#8217;dan önce yapılmış</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Amerika, Avrupalılar kıtaya ayak basmadan önce izole bir bölge gibi görülür. Peki gerçekten de öyle miydi?</p>
<p>Alaska’da gün ışığına çıkarılan iki tunç buluntu, metalin, Avrupalılar&#8217;ın kıtaya ayak basmalarından önce, Bering Boğazı üzerinden Asya’dan Amerika’ya getirildiğini gösteriyor. Buluntular Alaska’nın kuzeybatısındaki Seward yarımadasında yer alan Cape Espenberg kazı yerinden çıkarılmış. Burada bir zamanlar <strong>Thule Eskimoları</strong> yaşıyordu. Colorado Üniversitesi arkeologları burada çeşitli objeler buldu ve bunların arasında metal objeler de var. Bu bölgedeki Eskimoların, aletlerini ve heykelleri metalden ürettikleri biliniyordu gerçi ama bunlar genelde bakırdandı.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-7701 alignright" src="http://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/09/kta-218x300.png" alt="" width="218" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/09/kta-218x300.png 218w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/09/kta.png 269w" sizes="auto, (max-width: 218px) 100vw, 218px" />Yeni bulunan metal objeler silindir biçiminde boncuk ve bir toka parçası. Purdue Üniversitesi’nden Kory Cooper’in analiz sonuçlarına göre bu objeler bakır, kalay ve kurşun alaşımından oluşan kurşun bronzundan üretilmiş. Kemer tokasının kenarında bulunan deri parçası radyo karbon yöntemiyle 500-800 yıllık olarak tarihlendirilmiş ancak araştırmacılar tokanın çok daha eski olabileceğini söylüyorlar. Ayrıca tokanın seri olarak üretilmiş olduğunu gösteren kanıtlar da var. Kemer tokası, bir zamanlar Orta Çin’in kuzeyinde at koşumunun bir parçası olarak kullanılan tokalara benziyor. Arkeologlar alaşımların Avrasya’nın herhangi bir yerinde üretildikten sonra ticaret yoluyla Sibirya’ya getirildiğini ve daha sonraları da Bering Boğazı üzerinden Alaska’daki Thule Eskimolarına satıldıklarını tahmin ediyor. Yeni buluntular kıtalar arası metal ticaretinin bilinen ilk arkeolojik kanıtları olması nedeniyle önemli bir keşif sayılır.</p>
<p><strong>Kaynak: <a href="http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0305440316300358">www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0305440316300358</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/amerikada-kitalar-arasi-ticaret-avrupalilardan-once-yapilmis">Amerika’da kıtalar arası ticaret Avrupalılar&#8217;dan önce yapılmış</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">7700</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Avrupa’nın ilk Ar-Ge merkezi</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/avrupanin-ilk-ar-ge-merkezi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Edip Emil Öymen]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Sep 2017 13:05:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edip Emil Öymen]]></category>
		<category><![CDATA[arge]]></category>
		<category><![CDATA[avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[floransa]]></category>
		<category><![CDATA[rönesans]]></category>
		<category><![CDATA[sanat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=7600</guid>

					<description><![CDATA[<p>Rönesans, bilim ve sanatta yenilikçi bir doğuşa verilen jenerik isim. Floransa, Rönesans denilince akla gelen ilk şehir. Çünkü, o dönemle özdeş kişiler burada çalıştılar: Vasari, Giotto, Brunelleschi, Galile, Mikelanj, Leonardo, Botticelli, Torricelli, Makyavelli en “marka” olanlar. Daha uzun bir isim ve şehir listesi var. Bu isimleri Floransa’ya çeken, kentin en zengin ailesinin bilim, teknoloji, sanat merakıydı. Parayı bankerlikten kazanan Medici Ailesi’ni Floransa halkı, kentin yönetimine seçmişti. Floransa ve yöresindeki iktidarları, ara dönemlerini de katarsak 1434-1737 arasında. Siyasi kudretin bilim ve teknolojiden geçtiğini erken idrak eden “uyanık” aile, bu işlerden kim anlarsa onu şehre davet etti. Floransa zaten bir ticaret merkezi olarak, bilimin öneminin farkındaydı. Daha 1343’te şehirde, abaküs kullanarak hesap öğreten 6 okulda bini aşkın “muhasebeci” yetişiyordu. (Abaküs, Japonya’da bugün de kullanılan, basit hesap yapmaya yarayan sayı boncukları). İlk Medici’lerden “Muhteşem” Lorenzo’nun bilim merakı, onu izleyen Cosimo’da fazlasıyla vardı. Etrafına Leonardo gibi “yenilikçi” işler yapanları toplamasıyla ünlüydü. Teknik, sanat, bilim, matematik, yönetim, askeri strateji, bürokratik örgütlenmeyi kim biliyorsa onları&#8230; Şehrin büyük kilisesi Santa Maria Novella’yı astronomi araştırmasına tahsis etti: Zamanı dakik ölçelim ki, ticareti hızlı yapalım. Rakiplerimizi aşalım ki, daha çok kazanalım. Bilimle dinsel inanç arasındaki sürtüşme işte bu sıralarda başlıyor. Vatikan, yenilikçiliği küfür sayıyordu. Ama Cosimo, Galile’ye arka çıktı: Çünkü onun bilime (yani aslında Floransa’ya!) yaradığının farkındaydı. Oğlu Francesco, “Savaşlar sadece silahla kazanılmaz. Bilgi de gerekir” sözüyle ünlü. Floransa’da yaptırdığı Uffizi Müzesi’ne binlerce sanat ve bilim eserini topladı. Matematik (Askeri Mimarlık) ve Harita Odaları’nı kurdurdu: Çünkü ona göre, sanat ve bilim içiçeydi, birbirini tamamlıyordu. Avrupa’nın ilk deneysel araştırma merkezi Accademia del Cimento’yu Medici’ler 1657’de kurdular. Cimento sözcüğü “çimento” değil, “deney” anlamına. İkinci anlamı da var: Kimyasal bir tür operasyon. Her halde bu ikinci anlamı, daha sonra çimento diye bildiğimiz karışıma isim olarak verilmiş. Akademide soru şuydu: “Doğayı anlamak ve ona uyum için teknolojiyi nasıl kullanacağız?” Bugünün temel bilimleri olan fizik, kimya, astronomi, matematikte kuralları saptamak istediler. Ve, bu kurallara göre deney yapmak&#8230; Floransa, böylece deneysel araştırma merkezini kurma şerefine nail olan ilk Avrupa kenti oldu. Londra’da bugün hâlâ çalışan bilim mâbedi Royal Academy’nin kuruluşu 1660. Paris’tekinin 1666. Berlin’de Leibniz’in kurduğu akademi 1700 tarihli. İşte hepsinden önce Floransa’da, dünyayı, doğayı anlama yönünde ilk deneysel çabaya Avrupa tanık oldu. Buradan çıkan yüzlerce teknik buluş arasında en önemlisi: Torricelli’nin barometresi (1643). Bunun araştırması sırasında, doğada “boşluk” (vakum) olduğu ispatlandı. Oysa dini inanca göre doğada boşluk olamazdı. Aristo bile öyle buyurmuştu. Ama gel gör ki doğada boşluk vardı ve bunu göstermek, Torricelli’ye nasiboldu. Vatikan’ın öfkesine rağmen Medici Dükü Ferdinando, onu Baş Matematikçi olarak atadı. Mediciler için bilim, inançtan daha yararlıydı çünkü. Akademi’nin fizik, meteoroloji, astronomiye dair deneyleri 1667’de yayınlandı. Yabancı dillere çevrildi. Ama aynı yıl Akademi bitti. Çünkü sponsoru Leopoldo kardinal seçildi, Papa’nın yanına taşındı. Bu da akademinin sonu oldu. Yine de Medicilerin desteğindeki on yıl, temel bilim kurallarının deneysel olarak ispatlandığı çok önemli bir on yıldır. Edip Emil Öymen *Bu yazı 31.08.2015 tarihli Dünya gazetesinde yayınlandı.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/avrupanin-ilk-ar-ge-merkezi">Avrupa’nın ilk Ar-Ge merkezi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Rönesans, bilim ve sanatta yenilikçi bir doğuşa verilen jenerik isim. Floransa, Rönesans denilince akla gelen ilk şehir. Çünkü, o dönemle özdeş kişiler burada çalıştılar: Vasari, Giotto, Brunelleschi, Galile, Mikelanj, Leonardo, Botticelli, Torricelli, Makyavelli en “marka” olanlar. Daha uzun bir isim ve şehir listesi var.</p>
<p>Bu isimleri Floransa’ya çeken, kentin en zengin ailesinin bilim, teknoloji, sanat merakıydı. Parayı bankerlikten kazanan Medici Ailesi’ni Floransa halkı, kentin yönetimine seçmişti. Floransa ve yöresindeki iktidarları, ara dönemlerini de katarsak 1434-1737 arasında.</p>
<p>Siyasi kudretin bilim ve teknolojiden geçtiğini erken idrak eden “uyanık” aile, bu işlerden kim anlarsa onu şehre davet etti. Floransa zaten bir ticaret merkezi olarak, bilimin öneminin farkındaydı. Daha 1343’te şehirde, abaküs kullanarak hesap öğreten 6 okulda bini aşkın “muhasebeci” yetişiyordu. (Abaküs, Japonya’da bugün de kullanılan, basit hesap yapmaya yarayan sayı boncukları).</p>
<p>İlk Medici’lerden “Muhteşem” Lorenzo’nun bilim merakı, onu izleyen Cosimo’da fazlasıyla vardı. Etrafına Leonardo gibi “yenilikçi” işler yapanları toplamasıyla ünlüydü. Teknik, sanat, bilim, matematik, yönetim, askeri strateji, bürokratik örgütlenmeyi kim biliyorsa onları&#8230; Şehrin büyük kilisesi Santa Maria Novella’yı astronomi araştırmasına tahsis etti: Zamanı dakik ölçelim ki, ticareti hızlı yapalım. Rakiplerimizi aşalım ki, daha çok kazanalım.</p>
<p>Bilimle dinsel inanç arasındaki sürtüşme işte bu sıralarda başlıyor. Vatikan, yenilikçiliği küfür sayıyordu. Ama Cosimo, Galile’ye arka çıktı: Çünkü onun bilime (yani aslında Floransa’ya!) yaradığının farkındaydı.</p>
<p>Oğlu Francesco, “Savaşlar sadece silahla kazanılmaz. Bilgi de gerekir” sözüyle ünlü. Floransa’da yaptırdığı Uffizi Müzesi’ne binlerce sanat ve bilim eserini topladı. Matematik (Askeri Mimarlık) ve Harita Odaları’nı kurdurdu: Çünkü ona göre, sanat ve bilim içiçeydi, birbirini tamamlıyordu.</p>
<p>Avrupa’nın ilk deneysel araştırma merkezi Accademia del Cimento’yu Medici’ler 1657’de kurdular. Cimento sözcüğü “çimento” değil, “deney” anlamına. İkinci anlamı da var: Kimyasal bir tür operasyon. Her halde bu ikinci anlamı, daha sonra çimento diye bildiğimiz karışıma isim olarak verilmiş.</p>
<p>Akademide soru şuydu: “Doğayı anlamak ve ona uyum için teknolojiyi nasıl kullanacağız?” Bugünün temel bilimleri olan fizik, kimya, astronomi, matematikte kuralları saptamak istediler. Ve, bu kurallara göre deney yapmak&#8230;</p>
<p>Floransa, böylece deneysel araştırma merkezini kurma şerefine nail olan ilk Avrupa kenti oldu. Londra’da bugün hâlâ çalışan bilim mâbedi Royal Academy’nin kuruluşu 1660. Paris’tekinin 1666. Berlin’de Leibniz’in kurduğu akademi 1700 tarihli.</p>
<p>İşte hepsinden önce Floransa’da, dünyayı, doğayı anlama yönünde ilk deneysel çabaya Avrupa tanık oldu. Buradan çıkan yüzlerce teknik buluş arasında en önemlisi: Torricelli’nin barometresi (1643). Bunun araştırması sırasında, doğada “boşluk” (vakum) olduğu ispatlandı. Oysa dini inanca göre doğada boşluk olamazdı. Aristo bile öyle buyurmuştu. Ama gel gör ki doğada boşluk vardı ve bunu göstermek, Torricelli’ye nasiboldu. Vatikan’ın öfkesine rağmen Medici Dükü Ferdinando, onu Baş Matematikçi olarak atadı. Mediciler için bilim, inançtan daha yararlıydı çünkü.</p>
<p>Akademi’nin fizik, meteoroloji, astronomiye dair deneyleri 1667’de yayınlandı. Yabancı dillere çevrildi. Ama aynı yıl Akademi bitti. Çünkü sponsoru Leopoldo kardinal seçildi, Papa’nın yanına taşındı. Bu da akademinin sonu oldu. Yine de Medicilerin desteğindeki on yıl, temel bilim kurallarının deneysel olarak ispatlandığı çok önemli bir on yıldır.</p>
<p><strong>Edip Emil Öymen</strong></p>
<p><strong><em>*Bu yazı 31.08.2015 tarihli Dünya gazetesinde yayınlandı. </em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/avrupanin-ilk-ar-ge-merkezi">Avrupa’nın ilk Ar-Ge merkezi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">7600</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Taht Oyunları: Masalın gerçeği</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/taht-oyunlari-masalin-gercegi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Edip Emil Öymen]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 04 Aug 2017 14:27:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edip Emil Öymen]]></category>
		<category><![CDATA[avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[game of thrones]]></category>
		<category><![CDATA[inovasyon]]></category>
		<category><![CDATA[kuzey irlanda]]></category>
		<category><![CDATA[that oyunları]]></category>
		<category><![CDATA[turizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=7390</guid>

					<description><![CDATA[<p>Taht Oyunları’nın (Game of Thrones) nasıl bir TV olayı haline geldiğini bilmeyen kaldı mı? Filmin çekildiği yerlere düzenlenen turların nasıl bir ekonomi yarattığını duymayan? Diziyi izlememiş bile olsa, bu dizinin adeta sonsuz senaryosunun şu sıralarda 7’inci sezonunda olduğunu? Ve seneye “son” bulacağını? Ama Harry Potter nasıl “bitemediyse”, etinden, sütünden, yününden nasıl hâlâ tiyatro ve video oyunları, sergiler yapılıyorsa, Taht Oyunları nasıl bitecek? Zaten senaryosunda, romancısı George R.R. Martin’in etkisi azalıyor. Dizi, kendi senaryosunu üretir hale geldi. Sahibi ABD’li HBO tv şirketinin yaratıcı kadrosu, senaryoda esas yazardan “sadece” esinleniyor artık&#8230; Hayalî bir ortaçağ Dizi, sanki ortaçağda vizigotların, ostrogotların, vandalların birbirini yediği kargaşa ve hukuksuzluk dönemini andıran, tamamen hayalî bir mitolojide ve coğrafyada geçiyor. Bu keşmekeşi ekrana yansıtan mükemmel adresler Kanada, Hırvatistan, İzlanda, Malta, Fas, İspanya, Kuzey İrlanda, İskoçya ve ABD’de özenle seçilmiş. Tekno destekli görsel etkisinin görkemi kadar, senaryosunun “insanın temel içgüdüleri” üzerine inşası da milyonlar için vazgeçilmez. Taht Oyunları, ekrana yansıttığı kanlı masala, şiddete, vahşete, iktidar tutkusuna, tamaha, savaşlara rağmen, senaryosunda barındırdığı güçlü, hırslı kadın kahramanlarıyla, alttan alta feminist bir mesajı da aynı milyonlara iletiyor. Hayalî olmayan ekonomi Dizinin masalını kenara bırakıp, işin ekonomisine bakarsak, İsviçre Saati gibi işleyen bir mekanizma görüyoruz: Dizinin prodüksiyonunu, Kuzey İrlanda’nın bir film seti gibi kullanılmasını sağlayan bir İngiliz devlet kurumu üstleniyor: NIS-Northern Ireland Screen. Bu kurumun kasasına parayı K. İrlanda’ya Yatırım Fonu ve Avrupa Birliği’nin Bölgesel Yardım Fonu koyuyor. K. İrlanda, AB’nin “gelişmeye muhtaç”, bu yüzden de yardıma muhtaç bölgelerinden (bazı İspanya, Portekiz, İtalya, Yunanistan bölgeleri gibi). Son verilere göre NIS’in sadece bu diziye katkısı 14.37 milyon doları buldu. Bunun ise, K. İrlanda ekonomisine 100.9 milyon dolar katkı sağladığı hesaplandı. Bütün bu bölgenin “bir film seti” olarak tanımlanmasıyla, K. İrlanda’da yaratıcı kültür sektöründe istihdamın 2008-13 arasında artışı %12.4. Aynı dönemde İngiltere genelinde bu sektördeki artış %4.3’tü. Diziye duvar halısı Dizinin, çekildiği her yerde turizme katkısı var. K. İrlanda’da dizi kaynaklı turist artışı 2015’te %30 oldu. Ertesi 2016’da artış %40’ı buldu: 4.3 milyon turist. K. İrlanda nüfusunun 7 katı! Şimdi bütün bunlara ek olarak, K. İrlanda yaratıcı yenilikçi bir girişim daha yaptı: 7 yılın öyküsünü, 66 metre uzunlukta bir resimli duvar dokumasına (ince örtü-kilim diyebiliriz) nakışla işlediler. Dizinin birinci sahnesinden, şimdi yayınlanmakta olan sahnelere kadar bütün önemli “olaylar” bu örtüde resmedildi. Ve dizi sürdükçe, “canlı yayın” gibi işlenecek. Sezonun sonuna kadar halı, 11 metre daha uzayıp 77 metre olacak. Örtü, şimdiden K. İrlanda’nın yönetim merkezi Belfast Müzesi’nde sergilenmeye başlandı. Taht Oyunları turizmine bir de bu örtü eklendi. 950 yıllık gelenek Resimli duvar dokuması, Avrupa kültüründe çok çok eski. Taa 1066 yılında (Malazgirt’ten 5 yıl önce) bugünkü Fransa’nın kuzeyinde yaşayan Normanların, Manş’ı aşıp İngitere’yi istilasını resimli roman gibi “anlatan” Bayeux Örtüsü en tanınmışı. 70 metre uzunlukta, 50 santim eninde bir nakış eseri. Halen Fransa’nın Bayeux şehrinde (Paris’in 260 km kuzey batısında) müzede sergilenen bu örtünün çok sayıda kopyası yapılmıştır. Taht Oyunları Örtüsü de “duvarda resimli roman” geleneğine uygun. Her halde dizi sona erecek diye, bu “tarihi olayı” (!) böyle bir örtüyle müzeye kaldırmayı düşündüler. Turizmin sadece deniz-güneş-yıkıntı-yemekten ibaret olmadığını, turizmde inovasyonun mümkün, gerekli, hatta şart olduğunu gösteren bu girişim, Bayeux Örtüsü’nden bu yana geçen 950 yılda, eski fikirlerin yenilikçi bir tavırla derin dondurucudan çıkartılabileceğinin kanıtı.  Edip Emil Öymen *Bu yazı 04.08.2017 tarihli Dünya gazetesinde yayınlandı.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/taht-oyunlari-masalin-gercegi">Taht Oyunları: Masalın gerçeği</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Taht Oyunları</strong>’nın <strong>(Game of Thrones) </strong>nasıl bir TV olayı haline geldiğini bilmeyen kaldı mı? Filmin çekildiği yerlere düzenlenen turların nasıl bir ekonomi yarattığını duymayan? Diziyi izlememiş bile olsa, bu dizinin adeta sonsuz senaryosunun şu sıralarda 7’inci sezonunda olduğunu? Ve seneye “son” bulacağını? Ama Harry Potter nasıl “bitemediyse”, etinden, sütünden, yününden nasıl hâlâ tiyatro ve video oyunları, sergiler yapılıyorsa, Taht Oyunları nasıl bitecek? Zaten senaryosunda, romancısı George R.R. Martin’in etkisi azalıyor. Dizi, kendi senaryosunu üretir hale geldi. Sahibi ABD’li HBO tv şirketinin yaratıcı kadrosu, senaryoda esas yazardan “sadece” esinleniyor artık&#8230;</p>
<p><strong>Hayal</strong><strong>î</strong><strong> bir ortaçağ </strong></p>
<p>Dizi, sanki ortaçağda vizigotların, ostrogotların, vandalların birbirini yediği kargaşa ve hukuksuzluk dönemini andıran, tamamen hayalî bir mitolojide ve coğrafyada geçiyor. Bu keşmekeşi ekrana yansıtan mükemmel adresler Kanada, Hırvatistan, İzlanda, Malta, Fas, İspanya, Kuzey İrlanda, İskoçya ve ABD’de özenle seçilmiş. Tekno destekli görsel etkisinin görkemi kadar, senaryosunun “insanın temel içgüdüleri” üzerine inşası da milyonlar için vazgeçilmez. Taht Oyunları, ekrana yansıttığı kanlı masala, şiddete, vahşete, iktidar tutkusuna, tamaha, savaşlara rağmen, senaryosunda barındırdığı güçlü, hırslı kadın kahramanlarıyla, alttan alta feminist bir mesajı da aynı milyonlara iletiyor.</p>
<p><strong>Hayal</strong><strong>î</strong><strong> olmayan ekonomi</strong></p>
<p>Dizinin masalını kenara bırakıp, işin ekonomisine bakarsak, İsviçre Saati gibi işleyen bir mekanizma görüyoruz: Dizinin prodüksiyonunu, Kuzey İrlanda’nın bir film seti gibi kullanılmasını sağlayan bir İngiliz devlet kurumu üstleniyor: NIS-Northern Ireland Screen. Bu kurumun kasasına parayı K. İrlanda’ya Yatırım Fonu ve Avrupa Birliği’nin Bölgesel Yardım Fonu koyuyor. K. İrlanda, AB’nin “gelişmeye muhtaç”, bu yüzden de yardıma muhtaç bölgelerinden (bazı İspanya, Portekiz, İtalya, Yunanistan bölgeleri gibi). Son verilere göre NIS’in sadece bu diziye katkısı 14.37 milyon doları buldu. Bunun ise, K. İrlanda ekonomisine 100.9 milyon dolar katkı sağladığı hesaplandı. Bütün bu bölgenin “bir film seti” olarak tanımlanmasıyla, K. İrlanda’da yaratıcı kültür sektöründe istihdamın 2008-13 arasında artışı %12.4. Aynı dönemde İngiltere genelinde bu sektördeki artış %4.3’tü.</p>
<p><strong>Diziye duvar halısı </strong></p>
<p>Dizinin, çekildiği her yerde turizme katkısı var. K. İrlanda’da dizi kaynaklı turist artışı 2015’te %30 oldu. Ertesi 2016’da artış %40’ı buldu: 4.3 milyon turist. K. İrlanda nüfusunun 7 katı!</p>
<p>Şimdi bütün bunlara ek olarak, K. İrlanda yaratıcı yenilikçi bir girişim daha yaptı: 7 yılın öyküsünü, 66 metre uzunlukta bir resimli duvar dokumasına (ince örtü-kilim diyebiliriz) nakışla işlediler. Dizinin birinci sahnesinden, şimdi yayınlanmakta olan sahnelere kadar bütün önemli “olaylar” bu örtüde resmedildi. Ve dizi sürdükçe, “canlı yayın” gibi işlenecek. Sezonun sonuna kadar halı, 11 metre daha uzayıp 77 metre olacak. Örtü, şimdiden K. İrlanda’nın yönetim merkezi Belfast Müzesi’nde sergilenmeye başlandı. Taht Oyunları turizmine bir de bu örtü eklendi.</p>
<p><strong>950 yıllık gelenek</strong></p>
<p>Resimli duvar dokuması, Avrupa kültüründe çok çok eski. Taa 1066 yılında (Malazgirt’ten 5 yıl önce) bugünkü Fransa’nın kuzeyinde yaşayan Normanların, Manş’ı aşıp İngitere’yi istilasını resimli roman gibi “anlatan” Bayeux Örtüsü en tanınmışı. 70 metre uzunlukta, 50 santim eninde bir nakış eseri. Halen Fransa’nın Bayeux şehrinde (Paris’in 260 km kuzey batısında) müzede sergilenen bu örtünün çok sayıda kopyası yapılmıştır. Taht Oyunları Örtüsü de “duvarda resimli roman” geleneğine uygun. Her halde dizi sona erecek diye, bu “tarihi olayı” (!) böyle bir örtüyle müzeye kaldırmayı düşündüler.</p>
<p>Turizmin sadece deniz-güneş-yıkıntı-yemekten ibaret olmadığını, turizmde inovasyonun mümkün, gerekli, hatta şart olduğunu gösteren bu girişim, Bayeux Örtüsü’nden bu yana geçen 950 yılda, eski fikirlerin yenilikçi bir tavırla derin dondurucudan çıkartılabileceğinin kanıtı.</p>
<p><strong> Edip Emil Öymen</strong></p>
<p><strong><em>*Bu yazı 04.08.2017 tarihli Dünya gazetesinde yayınlandı.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/taht-oyunlari-masalin-gercegi">Taht Oyunları: Masalın gerçeği</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">7390</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Yalanın gerçeği: Gerçekten yalan</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/yalanin-gercegi-gercekten-yalan</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Edip Emil Öymen]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 10 Jun 2017 12:04:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edip Emil Öymen]]></category>
		<category><![CDATA[AB]]></category>
		<category><![CDATA[avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[bilişim]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek]]></category>
		<category><![CDATA[habercilik]]></category>
		<category><![CDATA[hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[silikon vadisi]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal medya]]></category>
		<category><![CDATA[STK]]></category>
		<category><![CDATA[the atlantic]]></category>
		<category><![CDATA[trump]]></category>
		<category><![CDATA[yalan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=6800</guid>

					<description><![CDATA[<p>Almanya’da sosyal medya, yalan haberi siteden 24 saatte silmezse 50 milyon Euro’ya kadar (milyon!) para cezası gelecek. Hükümetin kararı bu. Adalet Bakanı Heiko Maas: “Sokakta suç işlenmesine nasıl izin veremezsek, sosyal medyada da veremeyiz.” Yasa önerisinin adı 27 harften oluştuğu için kısaca NetzDG olarak biliniyor. Henüz Parlamento’da oylanmadı. Almanya’da sivil toplum örgütleri, öneriyi eleştirdiler. Bilişim şirketlerinin örgütü Bitkom, “Sosyal medyadaki içeriği sosyal medya şirketi değil, hükümet denetlemeli” dedi. Facebook benzer bir itirazla, “İçeriğe güvenmeyen sosyal medya şirketleri, yalan olup olmadığına bakmadan, her türlü içeriği silip atabilir. Oysa internette nefret söylemiyle, yalan haberle böyle mücadele edilemez” dedi. AB hukukuna aykırı? Zaten yasa önerisi her halde AB Hukuku’na da aykırı bulunacak. AB’de Dijital Tek Pazar’dan sorumlu “bakan” (Estonya’nın 2005 &#8211; 2014 başbakanı) Andrus Ansip, “Yalan haber kötü elbet, ama Gerçek Bakanlığı daha berbat” dedi. George Orwell’in “1984” romanındaki Gerçek Bakanlığı, “gerçeği” her günkü duruma göre sürekli tanımlar, değiştirir. Halkın neyi nasıl hatırlayacağını saptar. Avrupa’da bu tartışmalar sürerken, okyanusun öte yakasında üç büyük gazete, Trump’ın düşünce ve ifade özgürlüğüne 7/24 saldırılarına göğüs germeye çalışıyor. Demokrasi ve karanlık Geçtiğimiz aylarda Trump’ın, ciddi medyayla sürekli gerginlik yaratmasına karşı Washington Post (WaPo) ve New York Times (NYT) bu durumu anlamlı bir şekilde protesto ettiler. WaPo, gazete logosunun altına, “Demokrasi karanlıkta ölür” diye yazdı. NYT ise, “Gerçek, zordur” diye yazdı. NYT’nin sloganının Türkçe’de fazla bir anlamı yoksa da, gazete demek istiyor ki: Gerçekleri bulmak, yayınlamak, zordur. Kolay olan, yalan söylemek, aldatmak, uydurmaktır. Gerçek, zordur WaPo’nun harika sloganını meğerse “sahibi” Jeff Bezos, geçen yıl Nisan’da bir mülakat sırasında, öylesine, üzerine vurgu falan yapmadan, doğal bir şekilde söyleyivermiş. 7 Nisan 2016’da, daha Trump henüz resmen aday değilken, ama başkanlığa talipken Bezos şöyle konuşmuş: “Ben, demokrasinin karanlıkta öldüğüne hep inandım. Bazı kurumların, aydınlığın sürmesini sağlamak adına önemli rolleri var. Bence WaPo, bu iş için önemli bir konumda, başkentin ortasında yer alıyor.” Gazetenin yazı işleri kadrosu, Trump’ın başta WaPo olmak üzere ciddi ve saygın medyaya sürekli saldırmasına karşı, Bezos’un bu sözünü hatırlayıp, gazetenin adeta sloganı haline getirmeye karar vermiş. Habercilik kolay mı? Yalan-dolan, gerçek-sahte iddiaları, gündelik yaşamın kâbus gibi bir parçası oldu. Trump’ın, kendi hoşuna gitmeyen, sadece “öyle istediği için” suçladığı haberlere hemen “sahte” demesi ve bunu sürdürmesi, ciddi ve saygın medya kurumlarında sorun yaratıyor. Wall Street Journal (WSJ) bu konuda yenilikçi bir tutum takındı: Gerçek araştırmacı gazetecilik örneklerini animasyon haline getirdi. Ve yayınladı. “Haber, gerçekleri ortaya çıkartmak içindir. Gerçek haber ise büyük çaba, cesaret, dirayet, tutarlılık gerektirir.” Habercilik kolay değil WSJ, Silikon Vadisi’nde önemli bir sağlık teknolojisi şirketi Theranos’la ilgili bir skandalı ortaya çıkartan muhabiri John Carreyrou’nun, konuyu nasıl araştırdığını 1:47 dakikalık bir animasyona sığdırdı. Şirketin gizlilik sözleşmeleri yüzünden eski çalışanlar açıklama yapamazken, zaman içinde doktorlar, hastalar birer ikişer bilgi aktarmaya başlamış. Şirket, WSJ aleyhinde dava açmakla tehdit ettiği halde, buldukları kanıtlara güvenen editörler, Theranos’un “göründüğü gibi olmadığını” yayınlamış. Arkasından, bakanlıklar ve savcılık da devreye girmiş. Ve, The Atlantic Bu yıl 160’ıncı kuruluş yıldönümünü kutlayacak olan liberal haftalık siyasi fikir dergisi Atlantic, Trump’ın “olaylarını” veri gazeteciliğiyle inceliyor. Bazılarını video olarak sitesinde sunuyor. 17 Mart’ta yayınladığı 4 dakikalık videoda Trump’ın çıkar çatışmaları bağlamında İstanbul’daki Trump Towers binasına da atıf vardı. Atlantic’in Ocak’ta sitesini 37.2 milyon tekil ziyaretçi tıklamıştı. Edip Emil Öymen *Bu yazı 09.06.2017 tarihli Dünya gazetesinde yayınlandı.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/yalanin-gercegi-gercekten-yalan">Yalanın gerçeği: Gerçekten yalan</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Almanya’da sosyal medya, yalan haberi siteden 24 saatte silmezse 50 milyon Euro’ya kadar (milyon!) para cezası gelecek. Hükümetin kararı bu. Adalet Bakanı Heiko Maas: “Sokakta suç işlenmesine nasıl izin veremezsek, sosyal medyada da veremeyiz.” Yasa önerisinin adı 27 harften oluştuğu için kısaca NetzDG olarak biliniyor. Henüz Parlamento’da oylanmadı.</p>
<p>Almanya’da sivil toplum örgütleri, öneriyi eleştirdiler. Bilişim şirketlerinin örgütü Bitkom, “Sosyal medyadaki içeriği sosyal medya şirketi değil, hükümet denetlemeli” dedi. Facebook benzer bir itirazla, “İçeriğe güvenmeyen sosyal medya şirketleri, yalan olup olmadığına bakmadan, her türlü içeriği silip atabilir. Oysa internette nefret söylemiyle, yalan haberle böyle mücadele edilemez” dedi.</p>
<p><strong>AB hukukuna aykırı?</strong></p>
<p>Zaten yasa önerisi her halde AB Hukuku’na da aykırı bulunacak. AB’de Dijital Tek Pazar’dan sorumlu “bakan” (Estonya’nın 2005 &#8211; 2014 başbakanı) Andrus Ansip, “Yalan haber kötü elbet, ama Gerçek Bakanlığı daha berbat” dedi. George Orwell’in “1984” romanındaki Gerçek Bakanlığı, “gerçeği” her günkü duruma göre sürekli tanımlar, değiştirir. Halkın neyi nasıl hatırlayacağını saptar.</p>
<p>Avrupa’da bu tartışmalar sürerken, okyanusun öte yakasında üç büyük gazete, Trump’ın düşünce ve ifade özgürlüğüne 7/24 saldırılarına göğüs germeye çalışıyor.</p>
<p><strong>Demokrasi ve karanlık</strong></p>
<p>Geçtiğimiz aylarda Trump’ın, ciddi medyayla sürekli gerginlik yaratmasına karşı Washington Post (WaPo) ve New York Times (NYT) bu durumu anlamlı bir şekilde protesto ettiler. WaPo, gazete logosunun altına, “Demokrasi karanlıkta ölür” diye yazdı. NYT ise, “Gerçek, zordur” diye yazdı. NYT’nin sloganının Türkçe’de fazla bir anlamı yoksa da, gazete demek istiyor ki: Gerçekleri bulmak, yayınlamak, zordur. Kolay olan, yalan söylemek, aldatmak, uydurmaktır.</p>
<p><strong>Gerçek, zordur</strong></p>
<p>WaPo’nun harika sloganını meğerse “sahibi” Jeff Bezos, geçen yıl Nisan’da bir mülakat sırasında, öylesine, üzerine vurgu falan yapmadan, doğal bir şekilde söyleyivermiş. 7 Nisan 2016’da, daha Trump henüz resmen aday değilken, ama başkanlığa talipken Bezos şöyle konuşmuş: “Ben, demokrasinin karanlıkta öldüğüne hep inandım. Bazı kurumların, aydınlığın sürmesini sağlamak adına önemli rolleri var. Bence WaPo, bu iş için önemli bir konumda, başkentin ortasında yer alıyor.”</p>
<p>Gazetenin yazı işleri kadrosu, Trump’ın başta WaPo olmak üzere ciddi ve saygın medyaya sürekli saldırmasına karşı, Bezos’un bu sözünü hatırlayıp, gazetenin adeta sloganı haline getirmeye karar vermiş.</p>
<p><strong>Habercilik kolay mı?</strong></p>
<p>Yalan-dolan, gerçek-sahte iddiaları, gündelik yaşamın kâbus gibi bir parçası oldu. Trump’ın, kendi hoşuna gitmeyen, sadece “öyle istediği için” suçladığı haberlere hemen “sahte” demesi ve bunu sürdürmesi, ciddi ve saygın medya kurumlarında sorun yaratıyor. Wall Street Journal (WSJ) bu konuda yenilikçi bir tutum takındı: Gerçek araştırmacı gazetecilik örneklerini animasyon haline getirdi. Ve yayınladı. “Haber, gerçekleri ortaya çıkartmak içindir. Gerçek haber ise büyük çaba, cesaret, dirayet, tutarlılık gerektirir.”</p>
<p><strong>Habercilik kolay değil</strong></p>
<p>WSJ, Silikon Vadisi’nde önemli bir sağlık teknolojisi şirketi Theranos’la ilgili bir skandalı ortaya çıkartan muhabiri John Carreyrou’nun, konuyu nasıl araştırdığını 1:47 dakikalık bir animasyona sığdırdı. Şirketin gizlilik sözleşmeleri yüzünden eski çalışanlar açıklama yapamazken, zaman içinde doktorlar, hastalar birer ikişer bilgi aktarmaya başlamış. Şirket, WSJ aleyhinde dava açmakla tehdit ettiği halde, buldukları kanıtlara güvenen editörler, Theranos’un “göründüğü gibi olmadığını” yayınlamış. Arkasından, bakanlıklar ve savcılık da devreye girmiş.</p>
<p><strong>Ve, The Atlantic</strong></p>
<p>Bu yıl 160’ıncı kuruluş yıldönümünü kutlayacak olan liberal haftalık siyasi fikir dergisi Atlantic, Trump’ın “olaylarını” veri gazeteciliğiyle inceliyor. Bazılarını video olarak sitesinde sunuyor. 17 Mart’ta yayınladığı 4 dakikalık videoda Trump’ın çıkar çatışmaları bağlamında İstanbul’daki Trump Towers binasına da atıf vardı. Atlantic’in Ocak’ta sitesini 37.2 milyon tekil ziyaretçi tıklamıştı.</p>
<p><strong>Edip Emil Öymen</strong></p>
<p><strong><em>*Bu yazı 09.06.2017 tarihli Dünya gazetesinde yayınlandı.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/yalanin-gercegi-gercekten-yalan">Yalanın gerçeği: Gerçekten yalan</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">6800</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
