<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>ekoloji arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/ekoloji/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/ekoloji</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Sat, 18 Jul 2020 10:03:24 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Dünyadaki adaletsizlik canlı yaşamına nefes aldırmıyor</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/dunyadaki-adaletsizlik-canli-yasamina-nefes-aldirmiyor</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 18 Jul 2020 10:03:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gezegenimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[adaletsizlik]]></category>
		<category><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></category>
		<category><![CDATA[biyolojik çeşitlilik]]></category>
		<category><![CDATA[BM]]></category>
		<category><![CDATA[Eduardo Galeano]]></category>
		<category><![CDATA[ekoloji]]></category>
		<category><![CDATA[eşitsizlik]]></category>
		<category><![CDATA[Fernando Birri]]></category>
		<category><![CDATA[George Floyd]]></category>
		<category><![CDATA[GINI katsayısı]]></category>
		<category><![CDATA[IMF]]></category>
		<category><![CDATA[kuraklık]]></category>
		<category><![CDATA[yokoluş]]></category>
		<category><![CDATA[yoksulluk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=19327</guid>

					<description><![CDATA[<p>George Floyd’un “nefes alamıyorum” çığlıkları halen kulağımızda ve protestolar sürerken elinde kutsal kitapla poz veren yöneticiler dünyayı adaletsizce yönetmeye devam ediyor. Küresel adaletsizliğin sürdüğü bir dünyada tüm canlılar tehdit altında! “Lütfen! Boynum… acıyor… lütfen! Nefes alamıyorum.” Irkçı polis memuru Derek Chauvin, yaklaşık 9 dakika boyunca George Floyd’un boynuna diziyle bastırırken Floyd’un canhıraş söyleyebildikleri sadece bunlardan ibaretti. Polis memuru ise silahsız bir adama uyguladığı bu orantısız güç sırasında, Floyd’dan kalkıp ekip otosuna girmesini istiyor, videoda açıkça görülebileceği üzere Floyd, ne isterse yapacağını, sadece boynuna bastırmaması gerektiğini söylüyordu. Ne ki ırkçı polisin karanlığı, dakikalarca George Floyd’un üstüne çöküyor; polis memurunun ego şovu sırasında bir insan, oracıkta yaşamını yitiriyordu. Yaşama hakkı elinden alınıyordu! Resmi otopsi raporunda “boynuna yapılan sürekli baskıdan dolayı boğulma” sebebiyle yaşamını yitirdiği belirtiliyor. Ne kadar korkunç olduğunu söylemeye lüzum yok. Polis memurunun açığa alınıp hapsi boylaması da hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Cinayetin ardından on binlerce insan, George Floyd’un ölümünü protesto etmek ve yaşama hakkını savunmak için sadece Minneapolis’te değil, ülkenin dört bir yanında sokaklara inecekti. Buna karşın Başkan Donald Trump, bu cinayetten ötürü sorumluluk alması gerekirken “eğer ki valiler, eyaletlerindeki protestoları bastıramazlarsa ağır silahlı askerleri yönlendireceği” tehdidinde bulunuyor. Bu da yetmezmiş gibi St. John’s Kilisesi’nin önüne giderek elinde İncil’le poz veriyordu. Bir başka ego şovu. Yaşamın karşısına dogmayı, ırk üstünlüğünü ve parayı koyan kötülük timsali siluetler, insanın içindeki karanlığı ortaya koyan sembolik figürler adeta… NEFES ALAMIYORUZ! Dünyanın dört bir yanında bilim ve aklıselimin yerine dogma ve açgözlülüğe hizmet eden politikalar, bir gece karanlığı gibi çöküyor üstümüze. Eşitsizliğe neden olan adaletsizlikler, doğanın ranta peşkeş çekilmesi, dünyanın her bir yanında insanından en küçük canlısına kadar yaşama hakkını boğmaya devam ediyor. Peki ama ne uğruna? Burada kilit kavramımız servetin dağılımındaki eşitsizlik: Dünya Eşitsizlik Raporu’na göre dünyanın en zengin %1’lik kesimi, 1980’den bu yana büyümeden, en alttaki %50’nin aldığının iki katı kazanç elde ediyor. Dahası 1980’den 2016’ya, %1’lik kesimin servetten aldığı pay, %28’den %33’e yükselirken en alttaki %75’in elde ettiği payın %10 civarında dalgalandığını görüyoruz. Bu rakam, söz konusu cinayetin yaşandığı ABD’de daha da yüksek; en üstteki %1’lik kesimin servetten aldığı pay, 1980’den 2014’e %22’den %39’a fırlamış durumda. Bu seyir devam ederse 2050’de 9 milyarı geçmiş olması beklenen dünya nüfusunu, su ve gıda kıtlığından devasa göçlere, buzulların daha hızlı erimesinden mercanların yok olmasına kadar bir dizi felaketler zinciri bekliyor. Her şey, en zengin %1’in küresel servetten aldığı payın daha fazla olması ve Derek Chauvin’in dizinin, geride kalan %99’un boynuna inerek boğmasını meşru kılmak için! Servet adaletsizliği Küresel servetin dağılımındaki adalet düzeyini ölçmek için elimizdeki anlaşılır araçlardan olan GINI katsayısı, söz konusu adaletsizliği ekonomi bilimi açısından açıklamanın basit ve etkili bir yolu. GINI katsayısı, milli gelirlerinin bir gecede yükseldiğini iddia eden ülkelerde, gelirin herkes için aynı oranda artmadığını göstermek için de iyi bir gösterge. Bu açıdan kişi başına düşen milli gelir rakamlarının tek başına refah göstergesi olamayacağını da söyleyebiliriz. Kısaca açıklamak gerekirse 0 ile 1 arasında tanımlanan GINI katsayısı, bir ülkenin milli gelirinin ne kadar adaletsizce dağıtıldığını göstermeye yarıyor. 0 en adaletli, 1 ise en adaletsiz durumu gösteriyor. GINI katsayısı 0 (sıfır) olan bir ülke yok ki bu, 0.25 ile 0.27 puan aralığında yer alan ilk üçteki Ukrayna, Slovenya ve Norveç’te dahi gelir dağılımının eşitsiz olduğunu gösteriyor. Ancak birçok ülke daha da kötü durumda. Türkiye ise ortalarda; Türkiye’nin GINI katsayısı, son veri yılı olan 2016 itibariyle 0.41&#8230; Küresel ortalamaya bakalım: GINI katsayısı, endüstriyelleşmenin yaşandığı 19.yüzyılın ilk yarısında 0.50’den başlayarak 1990’lara kadar -ufak dalgalanmalar hariç- sürekli artan bir seyir izlemiş durumda. 2008’den 2014’e kadar 0.66’dan 0.62’ye kadar indi. Yine de endüstri öncesi döneme göre halen çok yüksek. İnsanlık nefes alamıyor! Basit bir ekonomik araçla servet dağılımındaki adaletsizliğe dair üstünkörü bir fikrimiz oldu. Ancak insanlığın nasıl can çekiştiğini anlayabilmek için bu yeterli değil. Dünya nüfusu, nefes alamadığını yıllardır haykırıyor. Bu haykırışı, insan ihtiyaçları için önemli ve tutarlı bir taslak sunan Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi’ni ele alarak anlatacağız. Bu tablonun en alt basamağında bir insanın, karşılanması gereken temel ihtiyaçları bulunuyor; nefes alma, yemek, su, seks, uyuma ve boşaltım gibi fiziksel ihtiyaçlar. İlk sırada nefes almanın bulunması, yazının temel izleği açısından kayda değer. Ancak bu yazıda daha çok, küresel servetin dağılımındaki adaletsizliğin neden olduğu yemek ve su ihtiyaçlarındaki yoksunluğa değinecek ve doğanın durumunu da gözler önüne sererek yazıyı sonlandıracağız. Dünya nüfusu hızla tırmanırken gıda ve su meselesi, dünyanın çözülmeyi bekleyen en büyük sorunlarında başı çekiyor. BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) verilerine göre 53 ülkeden 113 milyon insan, acil gıda ihtiyaçları karşılanamadığı için akut açlıkla mücadele ediyor. Covid-19 salgını da bu yangına körükle gitmiş durumda. Sözgelimi, Gıda Krizleri Küresel Raporu’na (GRFC 2020) göre, açlık riski altındaki insan sayısı, salgından önce 135 milyonken, bu sayının bu yıl sonuna kadar 265 milyona yükselmesi bekleniyor. İşin daha da acı tarafı çocukların yaşadığı beslenme sorunları: Beş yaşın altında 150 milyondan fazla çocuk, yetersiz gelişimden mustarip. Salgın sonrası bu sayının giderek artacağı tahmin ediliyor. Toplamda ise yaklaşık 3 milyar insan, yani dünyanın %40’ı yetersiz besleniyor. Buna karşın yaklaşık 2 milyar insanın aşırı kilolu ve bunların 650 milyonunun obez olması oldukça ironik. Dahası her yıl aşırı kilo ve obeziteden ölen insan sayısı 3,4 milyon: Kelimenin tam anlamıyla bir dengesizlik söz konusu. Sorunun, dünyada yeterince kaynak olmaması değil, yukarıda bahsettiğimiz üzere servetin dağılımdaki adaletsizlik olduğu gün gibi ortada. Vücudumuzun olduğu gibi dünyanın da üçte ikisinden fazlasını oluşturan, temel ihtiyaçlardan su konusunda da benzer bir sorun var. BM’nin 2018 verilerine göre yüksek su stresi yaşayan ülkelerde 2 milyardan fazla insan yaşıyor. Hollanda, Twente Üniversitesi’nden Mekonnen ve Hoekstra’nın çalışmasına göreyse dünya nüfusunun yaklaşık üçte ikisi, yani yaklaşık 4 milyar insan, yılın en az bir ayında şiddetli su kıtlığı yaşıyor. Gelecek tahminleri ise daha “nefes kesici”! Global Water Institute’a göre, dünya çapında 700 milyon kişi, 2030 yılına kadar yoğun su kıtlığı sebebiyle kitlesel olarak göç etmek zorunda kalabilir. Çocuklar yine tablonun vahim tarafında yer alıyor: UNICEF, 2040 yılına kadar her dört çocuktan birinin, yani yaklaşık 600 milyon çocuğun aşırı yüksek su stresi olan bölgelerde yaşayacağı tahmin ediyor. Üstelik iklim değişikliği kaynaklı aşırı sıcaklıkların, 70-80 yıl erken gelmiş olması da su meselesini daha vahim bir hale getiriyor. Gün itibariyle küresel nüfusun neredeyse yarısı yılda en az bir ay potansiyel su sıkıntısı çeken bölgelerde yaşıyor ve bu sıkıntıyla karşılaşan insan sayısının söz konusu sıcaklık artışlarıyla doğru orantılı olarak yükselmesi bekleniyor. Avusturya’daki Uluslararası Uygulamalı Sistem Analizi Enstitüsü’ne (IIASA) göre bu sıkıntıyı çeken insan sayısı 2050’de yaklaşık 4.8-5.7 milyara yükselebilir. UNESCO’ya göre ise mevcut iklim değişikliği senaryosunda (bugünkü seyirde giderse), 2030’a kadar bazı kurak ve yarı kurak yerlerdeki su kıtlığı artışı, 24 milyon ila 700 milyon insanı göç etmeye zorlayabilir. Doğa nefes alamıyor! Bu yoksunluklarda zincirleme bir etki söz konusu. İnsanı etkileyen bu yoksunluklar, doğadan geliyor ve doğaya dönüyor. Sözgelimi, dünyanın en büyük yeraltı suyu kaynaklarının üçte biri halihazırda sıkıntı yaşıyor. “Dünya nüfusunu besleyebilmek için” daha fazla tarımsal üretim yapılması gerektiğine dayalı sürdürülebilir olmayan açgözlü üretim politikaları, iklim değişikliğini tetikleyen sera gazı emisyonlarının da %40’ından sorumlu. Serveti artırmaya dayalı tek tip (monokültürel) tarım, toprağı çoraklaştırıyor; hayvancılık ve tarım için yapılan ormansızlaştırma, sadece su kaynaklarını tüketmekle kalmayıp biyoçeşitliliğe de zarar vererek canlı yaşamına ekolojik stres yaşatıyor, plastik kirliliği okyanusun asiditesini artırarak nefes kaynağımız olan mercan resiflerini yok ediyor ve buna benzer ilk çırpıda aklımıza gelmeyen onlarca etki söz konusu. George Floyd’u öldüren ırkçı polis memuru, onun yaşam hakkına nasıl saygı duymuyorsa uluslararası sermaye de canlıların yaşam hakkına öyle saygı duymuyor. Ve canlılar çığlık atıyor: NEFES ALAMIYORUZ! Burada vereceğimiz birkaç istatistik, insanın doğayı ne hale getirdiğine dair kafamızda bir resim oluşmasını sağlayabilir. BM çatısı altında araştırma yürüten 50 ülkeden 145 uzmana göre, son yüzyılda 1 milyon hayvan ve bitki türü, insan faaliyetleri sebebiyle yok oldu. Bir daha geri gelmeyecekler. Bununla birlikte karasal ekolojide yaşayan türlerin üçte biri, deniz ekolojisinde yaşayan canlıların ise %66’ı azaldı. Bu vahim tablonun içinde, amfibi türlerinin %40’ından fazlası, okyanuslardaki mercan resiflerinin %33’ü ve en az 680 omurgalı hayvanın yok oluşu da var. Dahası, gıda ve tarım kaynaklı olarak memeli türlerinin %9’u yok oldu ve 1.000’den fazla tür de stres altında. The Guardian’da yer alan bir çalışmaya göre ise böcek türlerinin %40’ı azaldı. Bu rakam, memeliler, kuşlar ve sürüngenlerin yok oluşundan 8 kat daha hızlı ve böceklerin olmadığı bir dünyada ne tarım ne de nefes almak mümkün olabilecek. Doğayı ekolojik stres altına sokan zihniyet ile George Floyd’u boğan zihniyet arasında hiçbir fark yok. Hepsi de kendi türünü (insanı) veya ırkını (beyaz) üstün görme kibrini, politika haline getirmeyi ve bundan çıkar sağlamayı kendine hak görüyor. Ve bundan kurtulmanın yolu da eşitlikçi servet dağılımına dayanan; insanın, canlı yaşamının “sadece bir parçası” olduğunu kabul eden (geçtiğimiz haftalarda Prof. Türker Kılıç’ın da bahsettiği gibi) yaşamdaşlığı savunmaktan geçiyor. Çünkü eşitliğin ve yaşamdaşlığın olduğu yerde gücü elinde bulunduran %1’in kibrinden söz etmek mümkün olamayacak. Ütopya ne işe yarar? Servetin dağılımındaki adaletsizliğin giderilmesinin, daha önce bahsettiğimiz Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi’nde tabandan tavana daha eşitlikçi bir hak dağılımını ve beraberinde sevgiyi de getirebileceğini düşünebiliriz. Bu bir ütopya olarak da görülebilir. Ancak burada Uruguaylı yazar ve gazeteci Eduardo Galeano’nun bir anısını paylaşmak gerek. Galeano, Arjantinli yönetmen arkadaşı Fernando Birri’yle birlikte katıldıkları bir konferans sırasında bir öğrenciden şu soru gelir: “Ütopya ne işe yarar?” Birri biraz düşünür ve cevabı şu olur: “Ütopya ufuk gibidir. Onu asla yakalayamam. On adım atsam, o da on adım uzaklaşır. Onu ne kadar arasam o kadar az bulurum. Çünkü ben yaklaştıkça o uzaklaşır. Ütopya işte bu işe yarar: İlerlememize&#8230;” İnsanlığa ve bilime karşı kutsal kitapları ve ırkçılığı kullanan %1’in zulmü, gelir dağılımındaki adaletsizliğin net sonuçlarından birisi. Ve bu adaletsizlik ortadan kalkmadıkça; ölüme karşı yaşamı, şiddete karşı sevgiyi savunan insanların sözü geçmedikçe nefes alamamaya devam edeceğiz. George Floyd ne ilk ne de son polis kurbanı olacak; 2014’teki Ferguson protestolarını tetikleyen Michael Brown cinayeti ve yine “nefes alamıyorum” çığlıkları atarken yaşamını yitiren Eric Garner ve daha nicesi “nefes alamıyorum” çığlıkları arasında hayatlarını kaybedecek; milyonlarca canlı, insanın açgözlülüğü yüzünden yok olup gidecek ve biz, fildişi kulelerimizde oturup ses çıkarmadıkça en temel hakkımız olan nefesimizden mahrum kalacağız… Yazı: Batuhan Sarıcan (batusarican@gmail.com) (Not: Bu yazı, dergimizin 12 Haziran tarihli 220. sayısında yayımlanmıştır.) Kaynakça: Facundo Alvaredo vd, Dünya Eşitsizlik Raporu 2018. Çev: H.K. Cimitoğlu, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2019 Jeffrey D. Sachs, Sürdürülebilir Kalkınma. Çev: B. Gönülşen, Yeditepe Üniversitesi Yayınevi, s.296 https://edition.cnn.com/2020/06/01/us/george-floyd-independent-autopsy/index.html http://www.fsinplatform.org/sites/default/files/resources/files/GRFC_2019-Full_Report.pdf https://igad.int/2410-the-global-report-on-food-crises-grfc-2020 https://data.worldbank.org/indicator/SI.POV.GINI https://openknowledge.worldbank.org/bitstream/handle/10986/25078/9781464809583.pdf https://advances.sciencemag.org/content/2/2/e1500323/tab-figures-data https://www.unwater.org/water-facts/scarcity/ https://www.un.org/sustainabledevelopment/blog/2019/05/nature-decline-unprecedented-report/ https://www.theguardian.com/environment/2019/feb/10/plummeting-insect-numbers-threaten-collapse-of-nature</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/dunyadaki-adaletsizlik-canli-yasamina-nefes-aldirmiyor">Dünyadaki adaletsizlik canlı yaşamına nefes aldırmıyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h4><em style="color: #767676; font-size: 19px; font-weight: 300;">George Floyd’un “nefes alamıyorum” çığlıkları halen kulağımızda ve protestolar sürerken elinde kutsal kitapla poz veren yöneticiler dünyayı adaletsizce yönetmeye devam ediyor. Küresel adaletsizliğin sürdüğü bir dünyada tüm canlılar tehdit altında!</em></h4>
<p><em>“Lütfen! Boynum… acıyor… lütfen! Nefes alamıyorum.”</em></p>
<p>Irkçı polis memuru Derek Chauvin, yaklaşık 9 dakika boyunca George Floyd’un boynuna diziyle bastırırken Floyd’un canhıraş söyleyebildikleri sadece bunlardan ibaretti.</p>
<p>Polis memuru ise silahsız bir adama uyguladığı bu orantısız güç sırasında, Floyd’dan kalkıp ekip otosuna girmesini istiyor, videoda açıkça görülebileceği üzere Floyd, ne isterse yapacağını, sadece boynuna bastırmaması gerektiğini söylüyordu. Ne ki ırkçı polisin karanlığı, dakikalarca George Floyd’un üstüne çöküyor; polis memurunun ego şovu sırasında bir insan, oracıkta yaşamını yitiriyordu. Yaşama hakkı elinden alınıyordu!</p>
<p>Resmi otopsi raporunda “boynuna yapılan sürekli baskıdan dolayı boğulma” sebebiyle yaşamını yitirdiği belirtiliyor. Ne kadar korkunç olduğunu söylemeye lüzum yok. Polis memurunun açığa alınıp hapsi boylaması da hiçbir şeyi değiştirmeyecek.</p>
<p>Cinayetin ardından on binlerce insan, George Floyd’un ölümünü protesto etmek ve yaşama hakkını savunmak için sadece Minneapolis’te değil, ülkenin dört bir yanında sokaklara inecekti. Buna karşın Başkan Donald Trump, bu cinayetten ötürü sorumluluk alması gerekirken “eğer ki valiler, eyaletlerindeki protestoları bastıramazlarsa ağır silahlı askerleri yönlendireceği” tehdidinde bulunuyor. Bu da yetmezmiş gibi St. John’s Kilisesi’nin önüne giderek elinde İncil’le poz veriyordu. Bir başka ego şovu. Yaşamın karşısına dogmayı, ırk üstünlüğünü ve parayı koyan kötülük timsali siluetler, insanın içindeki karanlığı ortaya koyan sembolik figürler adeta…</p>
<p><strong>NEFES ALAMIYORUZ!</strong></p>
<p>Dünyanın dört bir yanında bilim ve aklıselimin yerine dogma ve açgözlülüğe hizmet eden politikalar, bir gece karanlığı gibi çöküyor üstümüze. Eşitsizliğe neden olan adaletsizlikler, doğanın ranta peşkeş çekilmesi, dünyanın her bir yanında insanından en küçük canlısına kadar yaşama hakkını boğmaya devam ediyor. Peki ama ne uğruna?</p>
<p>Burada kilit kavramımız servetin dağılımındaki eşitsizlik: Dünya Eşitsizlik Raporu’na göre dünyanın en zengin %1’lik kesimi, 1980’den bu yana büyümeden, en alttaki %50’nin aldığının iki katı kazanç elde ediyor. Dahası 1980’den 2016’ya, %1’lik kesimin servetten aldığı pay, %28’den %33’e yükselirken en alttaki %75’in elde ettiği payın %10 civarında dalgalandığını görüyoruz. Bu rakam, söz konusu cinayetin yaşandığı ABD’de daha da yüksek; en üstteki %1’lik kesimin servetten aldığı pay, 1980’den 2014’e %22’den %39’a fırlamış durumda. Bu seyir devam ederse 2050’de 9 milyarı geçmiş olması beklenen dünya nüfusunu, su ve gıda kıtlığından devasa göçlere, buzulların daha hızlı erimesinden mercanların yok olmasına kadar bir dizi felaketler zinciri bekliyor. Her şey, en zengin %1’in küresel servetten aldığı payın daha fazla olması ve Derek Chauvin’in dizinin, geride kalan %99’un boynuna inerek boğmasını meşru kılmak için!</p>
<p><strong>Servet adaletsizliği </strong></p>
<p>Küresel servetin dağılımındaki adalet düzeyini ölçmek için elimizdeki anlaşılır araçlardan olan GINI katsayısı, söz konusu adaletsizliği ekonomi bilimi açısından açıklamanın basit ve etkili bir yolu. GINI katsayısı, milli gelirlerinin bir gecede yükseldiğini iddia eden ülkelerde, gelirin herkes için aynı oranda artmadığını göstermek için de iyi bir gösterge. Bu açıdan kişi başına düşen milli gelir rakamlarının tek başına refah göstergesi olamayacağını da söyleyebiliriz.</p>
<p>Kısaca açıklamak gerekirse 0 ile 1 arasında tanımlanan GINI katsayısı, bir ülkenin milli gelirinin ne kadar adaletsizce dağıtıldığını göstermeye yarıyor. 0 en adaletli, 1 ise en adaletsiz durumu gösteriyor. GINI katsayısı 0 (sıfır) olan bir ülke yok ki bu, 0.25 ile 0.27 puan aralığında yer alan ilk üçteki Ukrayna, Slovenya ve Norveç’te dahi gelir dağılımının eşitsiz olduğunu gösteriyor. Ancak birçok ülke daha da kötü durumda. Türkiye ise ortalarda; Türkiye’nin GINI katsayısı, son veri yılı olan 2016 itibariyle 0.41&#8230;</p>
<p>Küresel ortalamaya bakalım: GINI katsayısı, endüstriyelleşmenin yaşandığı 19.yüzyılın ilk yarısında 0.50’den başlayarak 1990’lara kadar -ufak dalgalanmalar hariç- sürekli artan bir seyir izlemiş durumda. 2008’den 2014’e kadar 0.66’dan 0.62’ye kadar indi. Yine de endüstri öncesi döneme göre halen çok yüksek.</p>
<div id="attachment_19328" style="width: 740px" class="wp-caption aligncenter"><img fetchpriority="high" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-19328" class="wp-image-19328 size-large" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/07/yoksulluk-1024x768.jpg" alt="" width="730" height="548" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/07/yoksulluk-1024x768.jpg 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/07/yoksulluk-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 730px) 100vw, 730px" /><p id="caption-attachment-19328" class="wp-caption-text">Dünya Eşitsizlik Raporu’na göre dünyanın en zengin %1’lik kesimi, 1980’den bu yana büyümeden, en alttaki %50’nin aldığının iki katı kazanç elde ediyor.</p></div>
<p><strong>İnsanlık nefes alamıyor!</strong></p>
<p>Basit bir ekonomik araçla servet dağılımındaki adaletsizliğe dair üstünkörü bir fikrimiz oldu. Ancak insanlığın nasıl can çekiştiğini anlayabilmek için bu yeterli değil. Dünya nüfusu, nefes alamadığını yıllardır haykırıyor. Bu haykırışı, insan ihtiyaçları için önemli ve tutarlı bir taslak sunan Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi’ni ele alarak anlatacağız. Bu tablonun en alt basamağında bir insanın, karşılanması gereken temel ihtiyaçları bulunuyor; nefes alma, yemek, su, seks, uyuma ve boşaltım gibi fiziksel ihtiyaçlar. İlk sırada nefes almanın bulunması, yazının temel izleği açısından kayda değer. Ancak bu yazıda daha çok, küresel servetin dağılımındaki adaletsizliğin neden olduğu yemek ve su ihtiyaçlarındaki yoksunluğa değinecek ve doğanın durumunu da gözler önüne sererek yazıyı sonlandıracağız.</p>
<p>Dünya nüfusu hızla tırmanırken gıda ve su meselesi, dünyanın çözülmeyi bekleyen en büyük sorunlarında başı çekiyor. BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) verilerine göre 53 ülkeden 113 milyon insan, acil gıda ihtiyaçları karşılanamadığı için akut açlıkla mücadele ediyor. Covid-19 salgını da bu yangına körükle gitmiş durumda. Sözgelimi, Gıda Krizleri Küresel Raporu’na (GRFC 2020) göre, açlık riski altındaki insan sayısı, salgından önce 135 milyonken, bu sayının bu yıl sonuna kadar 265 milyona yükselmesi bekleniyor. İşin daha da acı tarafı çocukların yaşadığı beslenme sorunları: Beş yaşın altında 150 milyondan fazla çocuk, yetersiz gelişimden mustarip. Salgın sonrası bu sayının giderek artacağı tahmin ediliyor. Toplamda ise yaklaşık 3 milyar insan, yani dünyanın %40’ı yetersiz besleniyor. Buna karşın yaklaşık 2 milyar insanın aşırı kilolu ve bunların 650 milyonunun obez olması oldukça ironik. Dahası her yıl aşırı kilo ve obeziteden ölen insan sayısı 3,4 milyon: Kelimenin tam anlamıyla bir dengesizlik söz konusu. Sorunun, dünyada yeterince kaynak olmaması değil, yukarıda bahsettiğimiz üzere servetin dağılımdaki adaletsizlik olduğu gün gibi ortada.</p>
<p>Vücudumuzun olduğu gibi dünyanın da üçte ikisinden fazlasını oluşturan, temel ihtiyaçlardan su konusunda da benzer bir sorun var. BM’nin 2018 verilerine göre yüksek su stresi yaşayan ülkelerde 2 milyardan fazla insan yaşıyor. Hollanda, Twente Üniversitesi’nden Mekonnen ve Hoekstra’nın çalışmasına göreyse dünya nüfusunun yaklaşık üçte ikisi, yani yaklaşık 4 milyar insan, yılın en az bir ayında şiddetli su kıtlığı yaşıyor.</p>
<p>Gelecek tahminleri ise daha “nefes kesici”! Global Water Institute’a göre, dünya çapında 700 milyon kişi, 2030 yılına kadar yoğun su kıtlığı sebebiyle kitlesel olarak göç etmek zorunda kalabilir. Çocuklar yine tablonun vahim tarafında yer alıyor: UNICEF, 2040 yılına kadar her dört çocuktan birinin, yani yaklaşık 600 milyon çocuğun aşırı yüksek su stresi olan bölgelerde yaşayacağı tahmin ediyor.</p>
<p>Üstelik iklim değişikliği kaynaklı aşırı sıcaklıkların, 70-80 yıl erken gelmiş olması da su meselesini daha vahim bir hale getiriyor. Gün itibariyle küresel nüfusun neredeyse yarısı yılda en az bir ay potansiyel su sıkıntısı çeken bölgelerde yaşıyor ve bu sıkıntıyla karşılaşan insan sayısının söz konusu sıcaklık artışlarıyla doğru orantılı olarak yükselmesi bekleniyor. Avusturya’daki Uluslararası Uygulamalı Sistem Analizi Enstitüsü’ne (IIASA) göre bu sıkıntıyı çeken insan sayısı 2050’de yaklaşık 4.8-5.7 milyara yükselebilir. UNESCO’ya göre ise mevcut iklim değişikliği senaryosunda (bugünkü seyirde giderse), 2030’a kadar bazı kurak ve yarı kurak yerlerdeki su kıtlığı artışı, 24 milyon ila 700 milyon insanı göç etmeye zorlayabilir.</p>
<div id="attachment_19329" style="width: 740px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-19329" class="wp-image-19329 size-large" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/07/su-ve-gda-yoksunluu-1024x644.jpg" alt="" width="730" height="459" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/07/su-ve-gda-yoksunluu-1024x644.jpg 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/07/su-ve-gda-yoksunluu-300x189.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/07/su-ve-gda-yoksunluu.jpg 1250w" sizes="(max-width: 730px) 100vw, 730px" /><p id="caption-attachment-19329" class="wp-caption-text">Görsel altı: Önümüzdeki on yıllarda su ve gıda kıtlığı nedeniyle en az 700 milyon insan, kitlesel olarak göç etmek zorunda kalabilir. Milyonlarca canlının yok olması da cabası…</p></div>
<p><strong>Doğa nefes alamıyor!</strong></p>
<p>Bu yoksunluklarda zincirleme bir etki söz konusu. İnsanı etkileyen bu yoksunluklar, doğadan geliyor ve doğaya dönüyor. Sözgelimi, dünyanın en büyük yeraltı suyu kaynaklarının üçte biri halihazırda sıkıntı yaşıyor. “Dünya nüfusunu besleyebilmek için” daha fazla tarımsal üretim yapılması gerektiğine dayalı sürdürülebilir olmayan açgözlü üretim politikaları, iklim değişikliğini tetikleyen sera gazı emisyonlarının da %40’ından sorumlu. Serveti artırmaya dayalı tek tip (monokültürel) tarım, toprağı çoraklaştırıyor; hayvancılık ve tarım için yapılan ormansızlaştırma, sadece su kaynaklarını tüketmekle kalmayıp biyoçeşitliliğe de zarar vererek canlı yaşamına ekolojik stres yaşatıyor, plastik kirliliği okyanusun asiditesini artırarak nefes kaynağımız olan mercan resiflerini yok ediyor ve buna benzer ilk çırpıda aklımıza gelmeyen onlarca etki söz konusu.</p>
<p>George Floyd’u öldüren ırkçı polis memuru, onun yaşam hakkına nasıl saygı duymuyorsa uluslararası sermaye de canlıların yaşam hakkına öyle saygı duymuyor. Ve canlılar çığlık atıyor: NEFES ALAMIYORUZ! Burada vereceğimiz birkaç istatistik, insanın doğayı ne hale getirdiğine dair kafamızda bir resim oluşmasını sağlayabilir. BM çatısı altında araştırma yürüten 50 ülkeden 145 uzmana göre, son yüzyılda 1 milyon hayvan ve bitki türü, insan faaliyetleri sebebiyle yok oldu. Bir daha geri gelmeyecekler. Bununla birlikte karasal ekolojide yaşayan türlerin üçte biri, deniz ekolojisinde yaşayan canlıların ise %66’ı azaldı. Bu vahim tablonun içinde, amfibi türlerinin %40’ından fazlası, okyanuslardaki mercan resiflerinin %33’ü ve en az 680 omurgalı hayvanın yok oluşu da var. Dahası, gıda ve tarım kaynaklı olarak memeli türlerinin %9’u yok oldu ve 1.000’den fazla tür de stres altında. The Guardian’da yer alan bir çalışmaya göre ise böcek türlerinin %40’ı azaldı. Bu rakam, memeliler, kuşlar ve sürüngenlerin yok oluşundan 8 kat daha hızlı ve böceklerin olmadığı bir dünyada ne tarım ne de nefes almak mümkün olabilecek.</p>
<p>Doğayı ekolojik stres altına sokan zihniyet ile George Floyd’u boğan zihniyet arasında hiçbir fark yok. Hepsi de kendi türünü (insanı) veya ırkını (beyaz) üstün görme kibrini, politika haline getirmeyi ve bundan çıkar sağlamayı kendine hak görüyor. Ve bundan kurtulmanın yolu da eşitlikçi servet dağılımına dayanan; insanın, canlı yaşamının “sadece bir parçası” olduğunu kabul eden (geçtiğimiz haftalarda Prof. Türker Kılıç’ın da bahsettiği gibi) yaşamdaşlığı savunmaktan geçiyor. Çünkü eşitliğin ve yaşamdaşlığın olduğu yerde gücü elinde bulunduran %1’in kibrinden söz etmek mümkün olamayacak.</p>
<div id="attachment_19330" style="width: 668px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-19330" class="wp-image-19330 size-full" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/07/galeano-ve-birri.jpg" alt="" width="658" height="412" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/07/galeano-ve-birri.jpg 658w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/07/galeano-ve-birri-300x188.jpg 300w" sizes="(max-width: 658px) 100vw, 658px" /><p id="caption-attachment-19330" class="wp-caption-text">Uruguaylı gazeteci-yazar Eduardo Galeano (solda) ve Arjantinli yönetmen-eleştirmen Fernando Birri (sağda)</p></div>
<p><strong>Ütopya ne işe yarar?</strong></p>
<p>Servetin dağılımındaki adaletsizliğin giderilmesinin, daha önce bahsettiğimiz Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi’nde tabandan tavana daha eşitlikçi bir hak dağılımını ve beraberinde sevgiyi de getirebileceğini düşünebiliriz. Bu bir ütopya olarak da görülebilir. Ancak burada Uruguaylı yazar ve gazeteci Eduardo Galeano’nun bir anısını paylaşmak gerek. Galeano, Arjantinli yönetmen arkadaşı Fernando Birri’yle birlikte katıldıkları bir konferans sırasında bir öğrenciden şu soru gelir: <strong>“</strong><strong>Ü</strong><strong>topya ne işe yarar?” </strong>Birri biraz düşünür ve cevabı şu olur:<strong> “</strong><strong>Ü</strong><strong>topya ufuk gibidir. Onu asla yakalayamam. On adım atsam, o da on adım uzaklaşır. Onu ne kadar arasam o kadar az bulurum. </strong><strong>Çü</strong><strong>nk</strong><strong>ü</strong><strong> ben yaklaştık</strong><strong>ç</strong><strong>a o uzaklaşır. </strong><strong>Ü</strong><strong>topya işte bu işe yarar: İlerlememize&#8230;”</strong></p>
<p>İnsanlığa ve bilime karşı kutsal kitapları ve ırkçılığı kullanan %1’in zulmü, gelir dağılımındaki adaletsizliğin net sonuçlarından birisi. Ve bu adaletsizlik ortadan kalkmadıkça; ölüme karşı yaşamı, şiddete karşı sevgiyi savunan insanların sözü geçmedikçe nefes alamamaya devam edeceğiz. George Floyd ne ilk ne de son polis kurbanı olacak; 2014’teki Ferguson protestolarını tetikleyen Michael Brown cinayeti ve yine “nefes alamıyorum” çığlıkları atarken yaşamını yitiren Eric Garner ve daha nicesi “nefes alamıyorum” çığlıkları arasında hayatlarını kaybedecek; milyonlarca canlı, insanın açgözlülüğü yüzünden yok olup gidecek ve biz, fildişi kulelerimizde oturup ses çıkarmadıkça en temel hakkımız olan nefesimizden mahrum kalacağız…</p>
<h5><strong>Yazı:</strong> <strong>Batuhan Sarıcan</strong> (<a href="mailto:batusarican@gmail.com">batusarican@gmail.com</a>)</h5>
<p><strong>(Not:</strong> Bu yazı, dergimizin 12 Haziran tarihli 220. sayısında yayımlanmıştır.)</p>
<p><strong>Kaynakça:</strong></p>
<p>Facundo Alvaredo vd<strong>, Dünya Eşitsizlik Raporu 2018</strong>. Çev: H.K. Cimitoğlu, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2019</p>
<p>Jeffrey D. Sachs, <strong>Sürdürülebilir Kalkınma</strong>. Çev: B. Gönülşen, Yeditepe Üniversitesi Yayınevi, s.296</p>
<p><a href="https://edition.cnn.com/2020/06/01/us/george-floyd-independent-autopsy/index.html">https://edition.cnn.com/2020/06/01/us/george-floyd-independent-autopsy/index.html</a></p>
<p><a href="http://www.fsinplatform.org/sites/default/files/resources/files/GRFC_2019-Full_Report.pdf">http://www.fsinplatform.org/sites/default/files/resources/files/GRFC_2019-Full_Report.pdf</a></p>
<p><a href="https://igad.int/2410-the-global-report-on-food-crises-grfc-2020">https://igad.int/2410-the-global-report-on-food-crises-grfc-2020</a></p>
<p><a href="https://data.worldbank.org/indicator/SI.POV.GINI">https://data.worldbank.org/indicator/SI.POV.GINI</a></p>
<p><a href="https://openknowledge.worldbank.org/bitstream/handle/10986/25078/9781464809583.pdf">https://openknowledge.worldbank.org/bitstream/handle/10986/25078/9781464809583.pdf</a></p>
<p><a href="https://advances.sciencemag.org/content/2/2/e1500323/tab-figures-data">https://advances.sciencemag.org/content/2/2/e1500323/tab-figures-data</a></p>
<p><a href="https://www.unwater.org/water-facts/scarcity/">https://www.unwater.org/water-facts/scarcity/</a></p>
<p><a href="https://www.un.org/sustainabledevelopment/blog/2019/05/nature-decline-unprecedented-report/">https://www.un.org/sustainabledevelopment/blog/2019/05/nature-decline-unprecedented-report/</a></p>
<p><a href="https://www.theguardian.com/environment/2019/feb/10/plummeting-insect-numbers-threaten-collapse-of-nature">https://www.theguardian.com/environment/2019/feb/10/plummeting-insect-numbers-threaten-collapse-of-nature</a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/dunyadaki-adaletsizlik-canli-yasamina-nefes-aldirmiyor">Dünyadaki adaletsizlik canlı yaşamına nefes aldırmıyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">19327</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Doğal yaşam yeterince korunuyor mu?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/dogal-yasam-yeterince-korunuyor-mu</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 May 2020 13:04:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gezegenimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam Bilimleri]]></category>
		<category><![CDATA[biyolojik çeşitlilik]]></category>
		<category><![CDATA[BM]]></category>
		<category><![CDATA[böcekler]]></category>
		<category><![CDATA[ekoloji]]></category>
		<category><![CDATA[iklim değişikliği]]></category>
		<category><![CDATA[koruma alanları]]></category>
		<category><![CDATA[Rio Zirvesi]]></category>
		<category><![CDATA[yaban hayatı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=18713</guid>

					<description><![CDATA[<p>Doğanın başı dertte; birkaç on yıl içinde 1 milyon tür yok olabilir. Kurtarmak da yok etmek de insanın elinde! İnsana can ve nefes veren biyolojik çeşitlilik, yine insan yüzünden yok olma tehdidi altında! Bilim insanları, doğanın korunması gerektiği konusunda hemfikir ancak bunun en iyi nasıl yapılacağı tartışmaya açık. Kimisi %30 kimisi ise yeryüzünün %50’si kadar koruma alanı öneriyor. Ancak gerçek çok acı: yeryüzünün yalnızca %15’i koruma alanı. Buna karşın birçok canlı, soyunun tükenme tehdidiyle karşı karşıya; özellikle de böcekler&#8230; Dünya koronavirüse bu kadar odaklanmışken doğada bir şeyler olmaya, canlılar yok olmaya devam ediyor. Mesela Çin’in Yangtze Nehri’nin derinliklerinde yüzyıllardır süzülen 7 metre uzunluğundaki bir kılıç balığı türü (Psephurus gladius) artık yok; aşırı avlanma ve habitat kaybının kurbanı olarak “soyu tükenmiş” (extinct) olarak ilan edildi. Ancak bu balık hikâyesinde yalnız değil! Sarmal nehirlerden rüzgârlı tundralara, yoğun tropikal ormanlardan mercan resiflerine kadar gezegenin dört bir yanında canlıların başı insanlarla dertte: Bitkiler ve hayvanlar, insan faaliyetleri ve yaşam alanı (habitat) ihlalleri nedeniyle giderek daha fazla ekolojik stres altına giriyor. Hükümetlerarası Biyoçeşitlilik ve Ekosistem Hizmetleri Bilim Politikası Platformu (IPBES) bünyesinde 50 ülkeden 145 bilim insanının 3 yılık çalışması sonucunda hazırladığı rapor, bir milyon türün onlarca yıl içinde yok oluş stresiyle karşı karşıya olduğunu ortaya koyuyor. Bu potansiyel kaybın ölçeği birçok ülkeyi endişelendiriyor. Zira gezegendeki her bir canlı, doğal değerinin yanı sıra havayı temizlemek, suyu filtrelemek, karbondioksit döngüsünü sağlamak ve bitkileri tozlaştırmak gibi süreçlerle gezegeni insanlar için yaşanabilir kılıyor. Biyoçeşitlilik kaybını ortadan kaldırmak isteyen hükümetler, doğal yaşam alanlarına daha fazla alan ayırmak için iddialı planlar hazırlıyor. Doğanın ne kadar alana ihtiyacı var? 1992 BM Rio Zirvesi’nin en somut sonuçlarından olan Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi, ekosistemleri canlandırmak ve yeryüzündeki türlerin çeşitliliğini korumak için 2030 ve 2050 yıllarına kadar kara ve denizlerde koruma alanı olarak en az % 30’luk bir limit öngörmüştü. 1992’den bu yana çok şey değişti. Gezegeni tahribat seviyemiz epey arttı. Şimdi bilim insanlarının tartıştığı konu şu: % 30 ve hatta % 50 yeterli mi? Biyoçeşitliliği korumak için çalışan çevre bilimciler, temel hedeflerinin “geride kalanları korumak” olduğunu söylüyor. Araştırmacılar, Current Biology’de yayımladıkları bir araştırmada, insanların gezegenin yüzeyinin dörtte üçünden fazlasını değiştirdiğini ve tropikal yağmur ormanları, tundra veya çöl gibi 14 karasal biyomun beşinin, artık sadece % 10’dan daha az yaban hayatına sahip olduğunu bildirdi. Sonuç ise ortada: Yazının başında bahsettiğimiz Çin kılıç balığı artık yok. Ve parlak mavi Spix Papağanı gibi birçok tür Amazon ormanlarında artık görülmüyor. Çözüm: Koruma alanları. Deniz ekosistemleri için başlangıç ​​noktası olarak % 30 hedefini destekleyecek araştırmalar var. Kara ekosistemleri için ise daha az kesin kanıt var. Prince Georgia’daki Kuzey Britanya Kolumbiyası Üniversitesi’nden koruma bilimci Oscar Venter bilimsel fikir birliğinin, daha iddialı hedeflere ihtiyacımız olduğunu gösterdiğini söylüyor. 2030 yılına kadar Dünya’nın karasal bölgeleri için koruma alanı hedefi olarak da % 30 hedeflendiğini belirterek bunun siyasi bir söylemden ziyade bilimsel bir gereklilik olduğunun altını çiziyor. İddialı hedefleri gözetmek Aslında bu fikir yeni değil. 2011 yılında 190’dan fazla ülke, BM Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin bir parçası olarak topluca Aichi Biyoçeşitlilik Hedefleri adı altında 20 koruma hedefini kabul etmişti. Bu hedefler, biyoçeşitlilik bilincinin artırılması ve yerli grupların geleneksel bilgilerinin koruma planlarına dahil edilmesi gibi çabaları içeriyordu. Bununla birlikte hükümetler, sözleşmeye göre 2020 yılına kadar arazilerinin % 17’sini ve kıyı ülkeleri için denizlerinin % 10’unu korunan alanlar olarak ayıracaktı. (Amerika Birleşik Devletleri anlaşmayı onaylamayan tek ülkedir.) Aichi Hedefleri gezegeni korumak için iki temel nedeni odağına aldı. Oregon Eyalet Üniversitesi’nden deniz ekoloğu ve Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi eski direktörü Jane Lubchenco bu iki odağı şöyle açıklıyor: “Gezegeni koruma sorumluluğumuz var, çünkü doğa kendi içinde önemlidir. Aynı zamanda insanlar da doğrudan bu sağlıklı, üretken ve esnek ekosistemlerden ve bol biyoçeşitlilikten yararlanıyor.” Lubchenco, koruma çabalarının motive edicilik açısından yararlı olsa da hedefler için “yeterli değildi” diyor. Bilim insanları, hükümet yetkilileri ve tarım-hayvancılık endüstrisi gibi diğer önemli aktörler arasındaki eşitsiz koordinasyon sebebiyle hedef belirlemenin “çoğu zaman bu hedeflere ulaşmakta yetersiz kaldığını” da sözlerine ekliyor. Son durum: Karaların sadece % 15’i; denizlerin ise % 7,4’ü korunuyor Biyoçeşitlilik hedeflerinde belirtilen 2020 yılına gelsek de birçok hedef karşılanmamış durumda. ABD Çevre Programı Dünya Koruma İzleme Merkezi’ne göre, şu anda karaların yaklaşık % 15’i ve denizlerin ise % 7,4’ü bir şekilde korunuyor ya da korunmaya uygun durumda. Buna rağmen, mevcut yok olma oranlarının tarihsel seviyelerden 1000 kat daha yüksek olduğu tahmin ediliyor. Amerikan serçeleri gibi yaygın hayvanların bile son yıllarda sayılarının düştüğü biliniyor. Bu ve buna benzer veriler, bilim insanlarını ve hükümetleri 2011 hedeflerinin yeterince ileri gitmediği sonucunda ortak paydada bir araya getiriyor. Doğanın ne kadarının korunması gerektiğine karar vermek, belirli bir hayvanın soyunun tükenmesini önlemek, benzersiz bir ekosistemi korumak veya ticari balıkçılığın sürdürülebilirliği gibi çeşitli faktörlere bağlı. Farklı hedefler farklı türde korunan alanları gerektiriyor. Kaliforniya Üniversitesi Scripps Oşinografi Enstitüsü’nden okyanus hukuku ve politikaları uzmanı Samantha Murray, korunan bir alanın büyüklüğünün önemli olduğunu ancak tek belirleyici etkenin bu olmadığını dile getiriyor. Doğayı koruma yaklaşımları Biyologlar, belirli bir hayvanın soyunun tükenmesini önlemeye çalışırken önce türlerin devamlılığı için gereken minimum yaşam alanını bulmaya çalışıyor. Sözgelimi Kuzey Amerika Ren geyiği gibi daha yaygın türler, korunmak için % 10 gibi nispeten düşük bir koruma alanına ihtiyaç duyuyor. Tek bir vadi ya da belirli bir ada gibi mikro yaşam alanlarındaki daha nadir türlerin, tipik olarak çok daha fazlasına ihtiyaç duyduğunu söyleyen Venter, “potansiyel olarak aralıklarının % 100’üne kadar” diyor. Bu oranları belirlemek, özellikle az çalışılan türler için zor. Ayrıca, içindeki tüm türlerin çeşitli gereksinimlerini karşılayan kapsamlı bir koruma alanı tasarlamak da zor olabilir. Bir diğer koruma yaklaşımı ise kara ve deniz dilimlerindeki olağanüstü nadir türleri korumaya odaklanmak. Bu biyoçeşitlilik sıcak noktaları: Avustralya’daki Büyük Set Resifi, Amazon Nehri Havzası ve ABD’deki Büyük Dumanlı Dağlar gibi kritik noktaları içeriyor. Bu alanların korunması, birçok farklı hayvanın ve bitkinin aynı anda korunması anlamına geliyor. Son olarak, bazı koruma biyologları, henüz insan faaliyetleri tarafından değiştirilmemiş geniş yabani hayat bölgelerini korumayı tartışıyorlar. Sözgelimi Kanada ve Rusya’nın geniş kutup altı (boreal) ormanları, Amazon’daki kadar fazla türü barındırmasa da gezegendeki karasal karbonunun üçte birini tutuyor ve bu da o noktaları, ısınan Dünya’da karbondioksiti atmosferden çıkarma sürecinin önemli bir parçası haline getiriyor. Washington DC’de doğal korumaya yönelik sivil toplum kuruluşu olan RESOLVE’den koruma biyoloğu Eric Dinerstein, bu alanların, diğer büyük yaban hayatı bölgeleriyle birlikte korunmasının hem iklim krizini hem de biyolojik çeşitliliğin üzerindeki baskıyı çözmek için çok önemli olduğunu söylüyor. Hedef: Gezegenin yarısını koruma alanı ilan etmek Dinerstein ve meslektaşları, durumun artık geride kalanları kurtarmak için tüm yaklaşımlara ihtiyaç duyulduğu kadar korkunç olduğunu savunuyor: “Değişmez bir koruma biyolojisi kanunu yoktur; doğayı kurtarmak için bu paradigmanın şu paradigmadan daha iyi olduğunu söyleyen hiçbir şey yoktur. Elimizden gelen her şeyi yapmalıyız.” Aynı aciliyet, diğer bilim insanları tarafından yapılan kısa vadeli teklif ve analizlere de yansıyor. Biyolog E.O. Wilson, Half-Earth kitabında, gezegenin biyolojik çeşitliliğinin yüzde 80’inin gezegenin yarısını koruyarak kurtarılabileceğini söylüyor. Dinerstein ve arkadaşları da Haziran 2017’de BioScience’da yayımladıkları çalışmada, gezegenin yarısını çeşitli ekosistemleri kapsayacak şekilde koruma yönünde bir plan hazırlamıştı. Venter ve meslektaşları, hedeflemenin bundan biraz daha az olduğunu tahmin ediyor; yani %44’lük bir oran biyolojik çeşitliliği koruyabilir. Ekip, Kasım 2019’da bioRxiv.org’da yayınlanan bir çalışmada mevcut korunan alanların sınırlarını değiştirerek bu sayıya ulaşmıştı. Sonuç: 28.594 memeli, kuş, amfibi, sürüngen, yusufçuk ve kabuklu hayvan türü için yeterli alana sahip küresel bir koruma alanıydı. Büyük hedeflerle ilgili sorunlar Ancak tüm biyologlar bu tür hedefleri belirlemenin en iyi strateji olduğu konusunda hemfikir değil. Örneğin Duke Üniversitesi’nden koruma biyoloğu Stuart Pimm, “Tek başına büyük bir oran belirlemek yardımcı olmayacak ve biyoçeşitliliği korumak için yapmamız gerekeni göz ardı ediyoruz” diyor. Pimm, en çok tehdit altındaki biyolojik çeşitlilik sıcak noktalarına odaklanmanın daha doğru olduğunu söylüyor. Pimm’in çalışmalarının çoğu, orman parçalarını doğal koridorlarla birleştirmeye odaklanıyor ve bu da daha fazla arazi alanını korumak mümkün olmasa bile bir hayvanın yaşam alanını işlevsel olarak artırabiliyor. Zira son araştırmalar, parçalanmış habitatların birleştirilmesinin hem hayvanlar hem de bitkiler için biyolojik çeşitliliği artırabildiğini gösteriyor. Biyoçeşitlilik ayrıca dünyanın her yerine eşit olarak dağılmış değil. Sözgelimi mercan kayalıkları, okyanus tabanının % 1’inden daha azını oluşturuyor, ancak deniz yaşamının yüzde 25’inden fazlasını barındırıyor. Dolayısıyla, tüm ülkelerin aynı hedefleri belirlemesi verimsiz olabilir. Bazı ülkelerin bölgelerinin % 30’undan fazlasını korumaları gerekebilirken bu oran diğerlerinde daha az olabilir. “Örneğin, Amazon’a bakıyorsanız, Amazon’un muhtemelen % 80 ila 90’ına ihtiyaç duyuyoruz” diyor. Aksi takdirde, yağmur ormanı hızlı bir şekilde kuru savanaya dönüşmeye başlayabilir ve tüm kıta için su döngüsünü tehlikeye atabilir.” diyor Pimm. ABD ise seyrek nüfuslu Batı çöllerini veya yüksek ovalarını koruyarak % 30’a ulaşabilse de bu yanıltıcı olabilir. Zira ülkenin biyolojik çeşitliliğinin çoğu güneydoğuda yaşıyor. Örneğin, Appalachian akarsuları ve gölleri, etrafında dünyanın herhangi bir yerinden daha fazla endemik semender türünü barındırıyor, ancak alanlarının çoğu korunmasız kalıyor. Benzer şekilde, buzlu Grönland’ın çoğunun korunması Avrupa Birliği’nin %30’luk yükümlülüğünü etkili bir şekilde karşılayabilir. Kısacası: “Geniş alan hedefleri, ülkeleri biyolojik çeşitlilik için çok da önemli olmayan alanları korumaya teşvik edebilir” diyor Pimm. “Gezegeni daha iyi korumamız gerekiyor mu? Elbette ama bunu akla yatkın ve hedef noktalar belirleyecek şekilde yapmalıyız.” Korumak yetmiyor! Korunan bir alanı belirlemek sadece bir başlangıç. Uzmanlar, korumanın; yasadışı balıkçılık, ağaç kesimi, avcılık veya kirliliğin de denetleme yoluyla kontrol altına alınması gerektiğini söylüyor. Aksi takdirde korumalar işe yaramaz ve koruma adımları beyhude birer çabaya dönüşür. Environmental Management’te yayınlanan bir analiz, korunan alanların sadece çeyreğinin sağlıklı bir şekilde yönetildiğini gözler önüne seriyor. Ayrıca 2008’de yayımlanan Dünya Bankası raporuna göre, yerli toplulukların yaşadığı toprakların dörtte biri, Dünya’nın biyolojik çeşitliliğinin yaklaşık % 80’ini barındırıyor. Bu nedenle yerli toplulukların, topraklarını sürdürülebilir bir şekilde yönetmeleri için güçlendirilmesi ve söz hakkına sahip olmaları, ülkelerin hedeflerine ulaşmalarına yardımcı olabilir. Yabani hayatı korumak salgınların önüne geçebilir Paris’teki Sürdürülebilir Kalkınma ve Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nden kıdemli araştırmacı Aleksandar Rankovic, COVID-19 pandemisinin yabani hayatı korumanın önemi hakkında önemli bir kalk borusu olduğunu umduğunu söylüyor. Zira son araştırmalar, ormansızlaşmayı COVID-19 gibi zoonotik hastalıkların ortaya çıkmasıyla ilişkilendiriyor. “Biyoçeşitlilik krizini çözmenin yollarını önermek için bir araya gelmemiz gereken noktada küresel bir pandemiye sahip olmamız, oldukça güçlü bir işaret,” diyor Rankoviç ve ekliyor, “küresel bir yok oluş krizinin önlenmesinde fikir birliğine varmak için büyük bir an olabilir. Ama bu konuda bölünmüş olursak bu krizi çözmek için zemin hazırlamak daha zor olacaktır.” Karasal böcekler 10 yılda %9 azaldı Konuya ilişkin bir diğer önemli gelişme ise böcek biyoçeşitliliğiyle ilgili yapılan çalışma. Böcek biyokütlesinin bolluğu ve çeşitliliğindeki sert düşüşler, bilim insanları ve halk arasında endişeleri artırıyor. Dünya genelinde son on yılda yaşanan yaklaşık % 25’lik biyokütle kaybı, farkında olmadığımız, potansiyel bir felaketi habercisi sayılabilir. Biyoçeşitlilik zaman serilerinin bir derlemesi olan BioTIME veritabanı, bilinen kuş türlerinin % 22’sini, böcek ve örümcekleri içeren eklembacaklıların ise % 3’ünü içeriyor. Science Mag’in son sayısında, böcek bolluğu ve biyokütle eğilimlerinin kapsamlı bir küresel değerlendirmesi yapıldı. Böceklerin kritik çevresel işlevleri göz önüne alındığında, söz konusu düşüşlerinin ekosistemler arasında yayılabilir ve ilişkili olarak insanlara sağladıkları faydanın da önüne geçebilir. (Mesela böcekler badem, elma ve kiraz gibi bitkilerin tozlaşmasını sağlıyor. Ki bu insanlığa sağladığı faydanın çok küçük bir kısmı.) Böcek düşüşünün hızlı artış olasılığı, titiz bilimsel çalışma ve izleme çağrılarını beraberinde getiriyor. Biyoçeşitlilik değişikliklerinin etkenlerini belirlemek hiç basit değil ve keşifleri bağlamlar kurmayı gerektiriyor. Bu nedenle, yerden alınan “bir avuç” örnekle basit bir sonuca varmak ve gerçek dünyadaki biyolojik çeşitlilik değişiminin karmaşıklık katmanlarını ortaya çıkarmak olası değil. Uzmanlara göre, böcek popülasyon ve çeşitlerindeki düşüşleri anlamak için bölgelere ve bölgeye özgü düşüşlerin dünyadaki böceklerin durumunu temsil edip etmediğine yönelik detaylı bir çalışma yapılması gerekiyor. Bu da böcek bolluğu eğilimlerinin sistematik bir değerlendirmesini gerektiriyor. Bugüne kadarki en kapsamlı meta-analiz Bugüne kadarki en büyük ve en eksiksiz meta-analizde van Klink ve arkadaşları, bolluk ve biyokütle trendlerinde önemli farklılıkları (dalgalanmalar ve düşüşler) ortaya çıkardı. Bulguya göre, karasal böcekler 10 yılda ortalama % 9 oranında azalırken, tatlı su böcekleri % 15 oranında artış gösterdi. Ayrıca Birleşik Krallık’ta karasal böceklerin mekânsal bolluğu artarken, böcek olmayan omurgasızların bolluğu azaldı.  Yazarlar ayrıca kıtalar arasındaki farklılıkların, sözgelimi Kuzey Amerika ve bazı Avrupa bölgelerinin, böcek bolluğundaki azalmanın sıcak noktaları olarak ortaya çıktığını belirtti. Bilim insanlarına göre, dünya genelinde böcek biyoçeşitliliğindeki değişimlerin itici güçleri henüz tam olarak bilinmiyor. Ancak kısa ömürleri ve hızlı nüfus dinamikleri nedeniyle, böcek bollukları doğal olarak oldukça değişken ve bu da uzun vadeli eğilimleri ölçmek için bir zorluk oluşturuyor. Türlerin küresel değişime maruz kalmasının yanı sıra duyarlılıkları ve dayanıklılıkları, büyük olasılıkla devam eden biyoçeşitlilik değişikliklerini yönlendiriyor. İnsanların artan arazi kullanımı böcekleri olumsuz etkiliyor Yeni çalışmada temsil edilen bölgelerdeki azalma eğilimleri, iklimsel etkilerden bağımsız olarak, arazi kullanımının yoğunlaştırılması ile ilişkili görünüyor. Tatlı su alanlarındaki artış eğilimleri ise daha sıkı su politikalarının oluşturulmasına denk geldiği için ilgili mevzuatların olumlu biyoçeşitlilik sonuçları doğurmuş olabileceğini gösteriyor. Raporu hazırlayan bilim insanlarına göre, aşırı basit ve sansasyonel sonuçlar çıkarmanın cazibesi anlaşılabilir. Çünkü halkın dikkatini çekiyor ve politika geliştirme ile araştırma alanlarında ihtiyaç duyulan uygulamaları tetikleyebiliyor. Ancak, korku temelli mesaj vermek doğru değil, çünkü çoğunlukla geri tepiyor. Bu stratejinin bilime olan güveni zayıflatma riski de var ve inkârcılık, yorgunluk ve ilgisizliğe de yol açabiliyor. Yazı: Batuhan Sarıcan (batusarican@gmail.com) Kaynakça: https://www.sciencenews.org/article/nature-will-protecting-30-percent-earth-prevent-extinction-crisis https://www.sciencenews.org/article/1-million-species-under-threat-humans-speed-extinction https://ipbes.net/news/Media-Release-Global-Assessment https://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0960982216309939 https://science.sciencemag.org/content/368/6489/368.full</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/dogal-yasam-yeterince-korunuyor-mu">Doğal yaşam yeterince korunuyor mu?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h4><strong>Doğanın başı dertte; birkaç on yıl içinde 1 milyon tür yok olabilir. Kurtarmak da yok etmek de insanın elinde!</strong></h4>
<blockquote><p>İnsana can ve nefes veren biyolojik çeşitlilik, yine insan yüzünden yok olma tehdidi altında! Bilim insanları, doğanın korunması gerektiği konusunda hemfikir ancak bunun en iyi nasıl yapılacağı tartışmaya açık. Kimisi %30 kimisi ise yeryüzünün %50’si kadar koruma alanı öneriyor. Ancak gerçek çok acı: yeryüzünün yalnızca %15’i koruma alanı. Buna karşın birçok canlı, soyunun tükenme tehdidiyle karşı karşıya; özellikle de böcekler&#8230;</p></blockquote>
<p>Dünya koronavirüse bu kadar odaklanmışken doğada bir şeyler olmaya, canlılar yok olmaya devam ediyor. Mesela Çin’in Yangtze Nehri’nin derinliklerinde yüzyıllardır süzülen 7 metre uzunluğundaki bir kılıç balığı türü (<em>Psephurus gladius</em>) artık yok; aşırı avlanma ve habitat kaybının kurbanı olarak “soyu tükenmiş” (extinct) olarak ilan edildi. Ancak bu balık hikâyesinde yalnız değil!</p>
<p>Sarmal nehirlerden rüzgârlı tundralara, yoğun tropikal ormanlardan mercan resiflerine kadar gezegenin dört bir yanında canlıların başı insanlarla dertte: Bitkiler ve hayvanlar, insan faaliyetleri ve yaşam alanı (habitat) ihlalleri nedeniyle giderek daha fazla ekolojik stres altına giriyor.</p>
<p>Hükümetlerarası Biyoçeşitlilik ve Ekosistem Hizmetleri Bilim Politikası Platformu (IPBES) bünyesinde 50 ülkeden 145 bilim insanının 3 yılık çalışması sonucunda hazırladığı rapor, bir milyon türün onlarca yıl içinde yok oluş stresiyle karşı karşıya olduğunu ortaya koyuyor.</p>
<p>Bu potansiyel kaybın ölçeği birçok ülkeyi endişelendiriyor. Zira gezegendeki her bir canlı, doğal değerinin yanı sıra havayı temizlemek, suyu filtrelemek, karbondioksit döngüsünü sağlamak ve bitkileri tozlaştırmak gibi süreçlerle gezegeni insanlar için yaşanabilir kılıyor. Biyoçeşitlilik kaybını ortadan kaldırmak isteyen hükümetler, doğal yaşam alanlarına daha fazla alan ayırmak için iddialı planlar hazırlıyor.</p>
<p><strong>Doğanın ne kadar alana ihtiyacı var? </strong></p>
<p>1992 BM Rio Zirvesi’nin en somut sonuçlarından olan Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi, ekosistemleri canlandırmak ve yeryüzündeki türlerin çeşitliliğini korumak için 2030 ve 2050 yıllarına kadar kara ve denizlerde koruma alanı olarak en az % 30’luk bir limit öngörmüştü. 1992’den bu yana çok şey değişti. Gezegeni tahribat seviyemiz epey arttı. Şimdi bilim insanlarının tartıştığı konu şu: % 30 ve hatta % 50 yeterli mi?</p>
<p>Biyoçeşitliliği korumak için çalışan çevre bilimciler, temel hedeflerinin “geride kalanları korumak” olduğunu söylüyor. Araştırmacılar, <em>Current Biology</em>’de yayımladıkları bir araştırmada, <strong>insanların gezegenin yüzeyinin dörtte üçünden fazlasını değiştirdiğini ve tropikal yağmur ormanları, tundra veya çöl gibi 14 karasal biyomun beşinin, artık sadece % 10’dan daha az yaban hayatına sahip olduğunu bildirdi</strong>. Sonuç ise ortada: Yazının başında bahsettiğimiz Çin kılıç balığı artık yok. Ve parlak mavi Spix Papağanı gibi birçok tür Amazon ormanlarında artık görülmüyor.</p>
<p>Çözüm: Koruma alanları. Deniz ekosistemleri için başlangıç ​​noktası olarak % 30 hedefini destekleyecek araştırmalar var. Kara ekosistemleri için ise daha az kesin kanıt var. Prince Georgia’daki Kuzey Britanya Kolumbiyası Üniversitesi’nden koruma bilimci Oscar Venter bilimsel fikir birliğinin, daha iddialı hedeflere ihtiyacımız olduğunu gösterdiğini söylüyor. 2030 yılına kadar Dünya’nın karasal bölgeleri için koruma alanı hedefi olarak da % 30 hedeflendiğini belirterek bunun siyasi bir söylemden ziyade bilimsel bir gereklilik olduğunun altını çiziyor.</p>
<p><strong>İddialı hedefleri gözetmek</strong></p>
<p>Aslında bu fikir yeni değil. 2011 yılında 190’dan fazla ülke, BM Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin bir parçası olarak topluca Aichi Biyoçeşitlilik Hedefleri adı altında 20 koruma hedefini kabul etmişti. Bu hedefler, biyoçeşitlilik bilincinin artırılması ve yerli grupların geleneksel bilgilerinin koruma planlarına dahil edilmesi gibi çabaları içeriyordu. Bununla birlikte hükümetler, sözleşmeye göre 2020 yılına kadar arazilerinin % 17’sini ve kıyı ülkeleri için denizlerinin % 10’unu korunan alanlar olarak ayıracaktı. (Amerika Birleşik Devletleri anlaşmayı onaylamayan tek ülkedir.)</p>
<p>Aichi Hedefleri gezegeni korumak için iki temel nedeni odağına aldı. Oregon Eyalet Üniversitesi’nden deniz ekoloğu ve Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi eski direktörü Jane Lubchenco bu iki odağı şöyle açıklıyor: “Gezegeni koruma sorumluluğumuz var, çünkü doğa kendi içinde önemlidir. Aynı zamanda insanlar da doğrudan bu sağlıklı, üretken ve esnek ekosistemlerden ve bol biyoçeşitlilikten yararlanıyor.”</p>
<p>Lubchenco, koruma çabalarının motive edicilik açısından yararlı olsa da hedefler için “yeterli değildi” diyor. Bilim insanları, hükümet yetkilileri ve tarım-hayvancılık endüstrisi gibi diğer önemli aktörler arasındaki eşitsiz koordinasyon sebebiyle hedef belirlemenin “çoğu zaman bu hedeflere ulaşmakta yetersiz kaldığını” da sözlerine ekliyor.</p>
<blockquote><p><strong>Son durum: Karaların sadece % 15’i; denizlerin ise % 7,4’ü korunuyor</strong></p></blockquote>
<p>Biyoçeşitlilik hedeflerinde belirtilen 2020 yılına gelsek de birçok hedef karşılanmamış durumda. ABD Çevre Programı Dünya Koruma İzleme Merkezi’ne göre, şu anda karaların yaklaşık % 15’i ve denizlerin ise % 7,4’ü bir şekilde korunuyor ya da korunmaya uygun durumda. Buna rağmen, <strong>mevcut yok olma oranlarının tarihsel seviyelerden 1000 kat daha yüksek olduğu tahmin ediliyor</strong>. Amerikan serçeleri gibi yaygın hayvanların bile son yıllarda sayılarının düştüğü biliniyor. Bu ve buna benzer veriler, bilim insanlarını ve hükümetleri 2011 hedeflerinin yeterince ileri gitmediği sonucunda ortak paydada bir araya getiriyor.</p>
<p>Doğanın ne kadarının korunması gerektiğine karar vermek, belirli bir hayvanın soyunun tükenmesini önlemek, benzersiz bir ekosistemi korumak veya ticari balıkçılığın sürdürülebilirliği gibi çeşitli faktörlere bağlı. Farklı hedefler farklı türde korunan alanları gerektiriyor. Kaliforniya Üniversitesi Scripps Oşinografi Enstitüsü’nden okyanus hukuku ve politikaları uzmanı Samantha Murray, korunan bir alanın büyüklüğünün önemli olduğunu ancak tek belirleyici etkenin bu olmadığını dile getiriyor.</p>
<div id="attachment_18714" style="width: 690px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-18714" class="wp-image-18714 size-full" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/05/koruma-alanlar.jpg" alt="" width="680" height="450" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/05/koruma-alanlar.jpg 680w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/05/koruma-alanlar-300x199.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 680px) 100vw, 680px" /><p id="caption-attachment-18714" class="wp-caption-text">Güvenli alanlar: BM Çevre Programı Dünya Koruma İzleme Merkezi ve Uluslararası Doğayı Koruma Birliği&#8217;ne göre, Nisan 2020 itibariyle karaların yaklaşık % 15’i (yeşil) ve denizlerin yaklaşık yüzde 7’si (mavi) koruma altında.</p></div>
<p><strong>Doğayı koruma yaklaşımları</strong></p>
<p>Biyologlar, belirli bir hayvanın soyunun tükenmesini önlemeye çalışırken önce türlerin devamlılığı için gereken minimum yaşam alanını bulmaya çalışıyor. Sözgelimi Kuzey Amerika Ren geyiği gibi daha yaygın türler, korunmak için % 10 gibi nispeten düşük bir koruma alanına ihtiyaç duyuyor. Tek bir vadi ya da belirli bir ada gibi mikro yaşam alanlarındaki daha nadir türlerin, tipik olarak çok daha fazlasına ihtiyaç duyduğunu söyleyen Venter, “potansiyel olarak aralıklarının % 100’üne kadar” diyor. Bu oranları belirlemek, özellikle az çalışılan türler için zor. Ayrıca, içindeki tüm türlerin çeşitli gereksinimlerini karşılayan kapsamlı bir koruma alanı tasarlamak da zor olabilir.</p>
<p>Bir diğer koruma yaklaşımı ise kara ve deniz dilimlerindeki olağanüstü nadir türleri korumaya odaklanmak. Bu biyoçeşitlilik sıcak noktaları: Avustralya’daki Büyük Set Resifi, Amazon Nehri Havzası ve ABD’deki Büyük Dumanlı Dağlar gibi kritik noktaları içeriyor. Bu alanların korunması, birçok farklı hayvanın ve bitkinin aynı anda korunması anlamına geliyor.</p>
<p>Son olarak, bazı koruma biyologları, henüz insan faaliyetleri tarafından değiştirilmemiş geniş yabani hayat bölgelerini korumayı tartışıyorlar. Sözgelimi Kanada ve Rusya’nın geniş kutup altı (boreal) ormanları, Amazon’daki kadar fazla türü barındırmasa da gezegendeki karasal karbonunun üçte birini tutuyor ve bu da o noktaları, ısınan Dünya’da karbondioksiti atmosferden çıkarma sürecinin önemli bir parçası haline getiriyor. Washington DC’de doğal korumaya yönelik sivil toplum kuruluşu olan RESOLVE’den koruma biyoloğu Eric Dinerstein, bu alanların, diğer büyük yaban hayatı bölgeleriyle birlikte korunmasının hem iklim krizini hem de biyolojik çeşitliliğin üzerindeki baskıyı çözmek için çok önemli olduğunu söylüyor.</p>
<p><strong>Hedef: Gezegenin yarısını koruma alanı ilan etmek</strong></p>
<p>Dinerstein ve meslektaşları, durumun artık geride kalanları kurtarmak için tüm yaklaşımlara ihtiyaç duyulduğu kadar korkunç olduğunu savunuyor: “Değişmez bir koruma biyolojisi kanunu yoktur; doğayı kurtarmak için bu paradigmanın şu paradigmadan daha iyi olduğunu söyleyen hiçbir şey yoktur. Elimizden gelen her şeyi yapmalıyız.”</p>
<p>Aynı aciliyet, diğer bilim insanları tarafından yapılan kısa vadeli teklif ve analizlere de yansıyor. Biyolog E.O. Wilson, Half-Earth kitabında, <strong>gezegenin biyolojik çeşitliliğinin yüzde 80’inin gezegenin yarısını koruyarak kurtarılabileceğini söylüyor</strong>. Dinerstein ve arkadaşları da Haziran 2017’de BioScience’da yayımladıkları çalışmada, gezegenin yarısını çeşitli ekosistemleri kapsayacak şekilde koruma yönünde bir plan hazırlamıştı.</p>
<p>Venter ve meslektaşları, hedeflemenin bundan biraz daha az olduğunu tahmin ediyor; yani %44’lük bir oran biyolojik çeşitliliği koruyabilir. Ekip, Kasım 2019’da bioRxiv.org’da yayınlanan bir çalışmada mevcut korunan alanların sınırlarını değiştirerek bu sayıya ulaşmıştı. Sonuç: 28.594 memeli, kuş, amfibi, sürüngen, yusufçuk ve kabuklu hayvan türü için yeterli alana sahip küresel bir koruma alanıydı.</p>
<div id="attachment_18715" style="width: 690px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-18715" class="wp-image-18715 size-full" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/05/koruma-alanlar-yol-haritas.jpg" alt="" width="680" height="450" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/05/koruma-alanlar-yol-haritas.jpg 680w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/05/koruma-alanlar-yol-haritas-300x199.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 680px) 100vw, 680px" /><p id="caption-attachment-18715" class="wp-caption-text">İleriye dönük bir yol haritası: Koruma biyologlarından oluşan bir ekip tarafından yapılan analiz, gezegenin % 44’ünün biyolojik çeşitlilik krizini önlemek için korunması veya sağlıklı bir şekilde yönetilmesi gerektiğini gösteriyor. Bu harita, mevcut korunan alanları (açık mavi), önemli biyolojik çeşitlilik alanları (mor) ve yabani hayatı alanları (lacivert) gösterirken, araştırmacıların analizleri ile tanımlanan yeni koruma alanlarını (yeşil) gözler önüne seriyor.</p></div>
<p><strong>Büyük hedeflerle ilgili sorunlar</strong></p>
<p>Ancak tüm biyologlar bu tür hedefleri belirlemenin en iyi strateji olduğu konusunda hemfikir değil. Örneğin Duke Üniversitesi’nden koruma biyoloğu Stuart Pimm, “Tek başına büyük bir oran belirlemek yardımcı olmayacak ve biyoçeşitliliği korumak için yapmamız gerekeni göz ardı ediyoruz” diyor. Pimm, <strong>en çok tehdit altındaki biyolojik çeşitlilik sıcak noktalarına odaklanmanın daha doğru olduğunu</strong> söylüyor.</p>
<p>Pimm’in çalışmalarının çoğu, orman parçalarını doğal koridorlarla birleştirmeye odaklanıyor ve bu da daha fazla arazi alanını korumak mümkün olmasa bile bir hayvanın yaşam alanını işlevsel olarak artırabiliyor. Zira <strong>son araştırmalar, parçalanmış habitatların birleştirilmesinin hem hayvanlar hem de bitkiler için biyolojik çeşitliliği artırabildiğini gösteriyor</strong>.</p>
<p>Biyoçeşitlilik ayrıca dünyanın her yerine eşit olarak dağılmış değil. Sözgelimi mercan kayalıkları, okyanus tabanının % 1’inden daha azını oluşturuyor, ancak deniz yaşamının yüzde 25’inden fazlasını barındırıyor. Dolayısıyla, tüm ülkelerin aynı hedefleri belirlemesi verimsiz olabilir. <strong>Bazı ülkelerin bölgelerinin % 30’undan fazlasını korumaları gerekebilirken bu oran diğerlerinde daha az olabilir.</strong> “Örneğin, Amazon’a bakıyorsanız, Amazon’un muhtemelen % 80 ila 90’ına ihtiyaç duyuyoruz” diyor. Aksi takdirde, yağmur ormanı hızlı bir şekilde kuru savanaya dönüşmeye başlayabilir ve tüm kıta için su döngüsünü tehlikeye atabilir.” diyor Pimm.</p>
<p>ABD ise seyrek nüfuslu Batı çöllerini veya yüksek ovalarını koruyarak % 30’a ulaşabilse de bu yanıltıcı olabilir. Zira ülkenin biyolojik çeşitliliğinin çoğu güneydoğuda yaşıyor. Örneğin, Appalachian akarsuları ve gölleri, etrafında dünyanın herhangi bir yerinden daha fazla endemik semender türünü barındırıyor, ancak alanlarının çoğu korunmasız kalıyor. Benzer şekilde, buzlu Grönland’ın çoğunun korunması Avrupa Birliği’nin %30’luk yükümlülüğünü etkili bir şekilde karşılayabilir.</p>
<p>Kısacası: “Geniş alan hedefleri, ülkeleri biyolojik çeşitlilik için çok da önemli olmayan alanları korumaya teşvik edebilir” diyor Pimm. “Gezegeni daha iyi korumamız gerekiyor mu? Elbette ama bunu akla yatkın ve hedef noktalar belirleyecek şekilde yapmalıyız.”</p>
<p><strong>Korumak yetmiyor!</strong></p>
<p>Korunan bir alanı belirlemek sadece bir başlangıç. Uzmanlar, korumanın; yasadışı balıkçılık, ağaç kesimi, avcılık veya kirliliğin de denetleme yoluyla kontrol altına alınması gerektiğini söylüyor. Aksi takdirde korumalar işe yaramaz ve koruma adımları beyhude birer çabaya dönüşür. Environmental Management’te yayınlanan bir analiz, <strong>korunan alanların sadece çeyreğinin sağlıklı bir şekilde yönetildiği</strong>ni gözler önüne seriyor.</p>
<p>Ayrıca 2008’de yayımlanan Dünya Bankası raporuna göre, yerli toplulukların yaşadığı toprakların dörtte biri, Dünya’nın biyolojik çeşitliliğinin yaklaşık % 80’ini barındırıyor. Bu nedenle yerli toplulukların, topraklarını sürdürülebilir bir şekilde yönetmeleri için güçlendirilmesi ve söz hakkına sahip olmaları, ülkelerin hedeflerine ulaşmalarına yardımcı olabilir.</p>
<p><strong>Yabani hayatı korumak salgınların önüne geçebilir</strong></p>
<p>Paris’teki Sürdürülebilir Kalkınma ve Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nden kıdemli araştırmacı Aleksandar Rankovic, COVID-19 pandemisinin yabani hayatı korumanın önemi hakkında önemli bir kalk borusu olduğunu umduğunu söylüyor. Zira son araştırmalar, ormansızlaşmayı COVID-19 gibi zoonotik hastalıkların ortaya çıkmasıyla ilişkilendiriyor.</p>
<p>“Biyoçeşitlilik krizini çözmenin yollarını önermek için bir araya gelmemiz gereken noktada küresel bir pandemiye sahip olmamız, oldukça güçlü bir işaret,” diyor Rankoviç ve ekliyor, “küresel bir yok oluş krizinin önlenmesinde fikir birliğine varmak için büyük bir an olabilir. Ama bu konuda bölünmüş olursak bu krizi çözmek için zemin hazırlamak daha zor olacaktır.”</p>
<div id="attachment_18718" style="width: 256px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-18718" class="wp-image-18718 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/05/bcek-populasyonu-246x300.jpg" alt="" width="246" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/05/bcek-populasyonu-246x300.jpg 246w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/05/bcek-populasyonu-841x1024.jpg 841w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/05/bcek-populasyonu.jpg 1681w" sizes="auto, (max-width: 246px) 100vw, 246px" /><p id="caption-attachment-18718" class="wp-caption-text">Bugüne kadarki en büyük ve en eksiksiz meta-analiz, böceklerin bolluk ve biyokütle trendlerinde önemli farklılıkları (dalgalanmalar ve düşüşler) ortaya çıkardı. Bulguya göre, karasal böcekler 10 yılda ortalama % 9 oranında azalırken, tatlı su böcekleri % 15 oranında artış gösterdi.</p></div>
<p><strong style="font-size: 22px; color: #2b2b2b;">Karasal böcekler 10 yılda %9 azaldı</strong></p>
<p>Konuya ilişkin bir diğer önemli gelişme ise böcek biyoçeşitliliğiyle ilgili yapılan çalışma. Böcek biyokütlesinin bolluğu ve çeşitliliğindeki sert düşüşler, bilim insanları ve halk arasında endişeleri artırıyor. Dünya genelinde son on yılda yaşanan yaklaşık % 25’lik biyokütle kaybı, farkında olmadığımız, potansiyel bir felaketi habercisi sayılabilir.</p>
<p>Biyoçeşitlilik zaman serilerinin bir derlemesi olan BioTIME veritabanı, bilinen kuş türlerinin % 22’sini, böcek ve örümcekleri içeren eklembacaklıların ise % 3’ünü içeriyor. Science Mag’in son sayısında, böcek bolluğu ve biyokütle eğilimlerinin kapsamlı bir küresel değerlendirmesi yapıldı.</p>
<p>Böceklerin kritik çevresel işlevleri göz önüne alındığında, söz konusu düşüşlerinin ekosistemler arasında yayılabilir ve ilişkili olarak insanlara sağladıkları faydanın da önüne geçebilir. (Mesela böcekler badem, elma ve kiraz gibi bitkilerin tozlaşmasını sağlıyor. Ki bu insanlığa sağladığı faydanın çok küçük bir kısmı.)</p>
<p>Böcek düşüşünün hızlı artış olasılığı, titiz bilimsel çalışma ve izleme çağrılarını beraberinde getiriyor. Biyoçeşitlilik değişikliklerinin etkenlerini belirlemek hiç basit değil ve keşifleri bağlamlar kurmayı gerektiriyor. Bu nedenle, yerden alınan “bir avuç” örnekle basit bir sonuca varmak ve gerçek dünyadaki biyolojik çeşitlilik değişiminin karmaşıklık katmanlarını ortaya çıkarmak olası değil.</p>
<p>Uzmanlara göre, böcek popülasyon ve çeşitlerindeki düşüşleri anlamak için bölgelere ve bölgeye özgü düşüşlerin dünyadaki böceklerin durumunu temsil edip etmediğine yönelik detaylı bir çalışma yapılması gerekiyor. Bu da böcek bolluğu eğilimlerinin sistematik bir değerlendirmesini gerektiriyor.</p>
<p><strong>Bugüne kadarki en kapsamlı meta-analiz</strong></p>
<p>Bugüne kadarki en büyük ve en eksiksiz meta-analizde van Klink ve arkadaşları, bolluk ve biyokütle trendlerinde önemli farklılıkları (dalgalanmalar ve düşüşler) ortaya çıkardı. Bulguya göre, karasal böcekler 10 yılda ortalama % 9 oranında azalırken, tatlı su böcekleri % 15 oranında artış gösterdi. Ayrıca Birleşik Krallık’ta karasal böceklerin mekânsal bolluğu artarken, böcek olmayan omurgasızların bolluğu azaldı.  Yazarlar ayrıca kıtalar arasındaki farklılıkların, sözgelimi Kuzey Amerika ve bazı Avrupa bölgelerinin, böcek bolluğundaki azalmanın sıcak noktaları olarak ortaya çıktığını belirtti.</p>
<p>Bilim insanlarına göre, dünya genelinde böcek biyoçeşitliliğindeki değişimlerin itici güçleri henüz tam olarak bilinmiyor. Ancak kısa ömürleri ve hızlı nüfus dinamikleri nedeniyle, böcek bollukları doğal olarak oldukça değişken ve bu da uzun vadeli eğilimleri ölçmek için bir zorluk oluşturuyor. Türlerin küresel değişime maruz kalmasının yanı sıra duyarlılıkları ve dayanıklılıkları, büyük olasılıkla devam eden biyoçeşitlilik değişikliklerini yönlendiriyor.</p>
<p><strong>İnsanların artan arazi kullanımı böcekleri olumsuz etkiliyor</strong></p>
<p>Yeni çalışmada temsil edilen bölgelerdeki azalma eğilimleri, iklimsel etkilerden bağımsız olarak, arazi kullanımının yoğunlaştırılması ile ilişkili görünüyor. Tatlı su alanlarındaki artış eğilimleri ise daha sıkı su politikalarının oluşturulmasına denk geldiği için ilgili mevzuatların olumlu biyoçeşitlilik sonuçları doğurmuş olabileceğini gösteriyor.</p>
<p>Raporu hazırlayan bilim insanlarına göre, aşırı basit ve sansasyonel sonuçlar çıkarmanın cazibesi anlaşılabilir. Çünkü halkın dikkatini çekiyor ve politika geliştirme ile araştırma alanlarında ihtiyaç duyulan uygulamaları tetikleyebiliyor. Ancak, korku temelli mesaj vermek doğru değil, çünkü çoğunlukla geri tepiyor. Bu stratejinin bilime olan güveni zayıflatma riski de var ve inkârcılık, yorgunluk ve ilgisizliğe de yol açabiliyor.</p>
<p><strong>Yazı: Batuhan Sarıcan</strong> (<a href="mailto:batusarican@gmail.com">batusarican@gmail.com</a>)</p>
<p><strong>Kaynakça:</strong></p>
<p><a href="https://www.sciencenews.org/article/nature-will-protecting-30-percent-earth-prevent-extinction-crisis">https://www.sciencenews.org/article/nature-will-protecting-30-percent-earth-prevent-extinction-crisis</a></p>
<p><a href="https://www.sciencenews.org/article/1-million-species-under-threat-humans-speed-extinction">https://www.sciencenews.org/article/1-million-species-under-threat-humans-speed-extinction</a></p>
<p><a href="https://ipbes.net/news/Media-Release-Global-Assessment">https://ipbes.net/news/Media-Release-Global-Assessment</a></p>
<p><a href="https://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0960982216309939">https://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0960982216309939</a></p>
<p><a href="https://science.sciencemag.org/content/368/6489/368.full">https://science.sciencemag.org/content/368/6489/368.full</a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/dogal-yasam-yeterince-korunuyor-mu">Doğal yaşam yeterince korunuyor mu?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">18713</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Derya Akkaynak sualtı görüntülemede çığır açacak teknolojiyi anlattı</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/derya-akkaynak-sualti-goruntulemede-cigir-acacak-teknolojiyi-anlatti</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Apr 2020 11:34:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gezegenimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam Bilimleri]]></category>
		<category><![CDATA[Derya Akkaynak]]></category>
		<category><![CDATA[ekoloji]]></category>
		<category><![CDATA[merak]]></category>
		<category><![CDATA[okyanus]]></category>
		<category><![CDATA[oşinografi]]></category>
		<category><![CDATA[Sea Thru]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=18021</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dr. Derya Akkaynak&#8217;tan sualtı görüntülemede devrim yapacak teknoloji ABD, Florida’daki Harbor Branch Oşinografi Enstitüsü’nden Dr. Derya Akkaynak, çığır açan bir sualtı görüntü modellemesi geliştirdi. Bu sayede sualtında çekilen fotoğraflar, sanki karada çekilmiş gibi net oluyor. Arkeolojiden jeolojiye, sualtı fotoğrafçılığından cep telefonu kameralarına kadar birçok alanı etkileyecek bu çalışmasıyla Blavatnik Genç Bilim İnsanı Ödülü’nü kazanan Akkaynak ile söyleşi gerçekleştirdik. Derya hocam, sualtında çekilen fotoğrafları niçin bulanık görüyoruz? Geliştirmiş olduğunuz Sea-thru bu bulanıklığı nasıl gideriyor? Bulanık görmüyoruz aslında, monoton görüyoruz. Sualtında çektiğimiz bir fotoğraf, aslında birbirine üst üste eklenen iki ana fotoğraftan oluşuyor. Bunların birincisi, fotoğrafını çekmeyi istediğimiz sahnenin (mesela bir ahtapot) renkleri solmuş hali. İkincisi, fotoğraf makinesiyle ahtapot arasındaki sis perdesi. Çektiğimiz fotoğraflarındaki monotonluğun sebebi o renkli sis perdesi. Kamerayla ahtapot arasındaki mesafe ne kadar fazlaysa o sis perdesi o kadar baskın oluyor. Tamamen mesafeye bağlı, o yüzden daha iyi fotoğraflar çekmek istiyorsanız, ahtapota olabildiğinizce yakın olmanız lazım. Resimleri düzeltirken de önce her piksel için sis perdesini hesaplayıp fotoğraftan çıkarıyoruz. Onu çıkardıktan sonra elimizde ahtapotun olduğu birinci parça kalıyor. Onu da çıkarma işlemiyle değil, piksel bazında uyguladığımız bir logaritmik işlemle esas renklerine kavuşturuyoruz. İşin zorluğu, her düzeltmenin fotoğraf bazında değil, piksel bazında olması. Peki ama Sea-thru’nun yaptığı netleştirmeyi fotoğraf düzenleme programlarıyla yapamaz mıyız? En sık karşılaştığım yorum: “Ben bunu Photoshop’ta da yaparım”. Tabi bunu söyleyenler, işin ana fikrini hiç anlamamış oluyor. Photoshop’da (sübjektif olarak) her şey yapılabilir, bir resmi doğru renklerle piksel piksel boyayabilirsiniz. Ama yüzlerce, binlerce, on binlerce fotoğrafı tutarlı şekilde tek tek elle işleyemezsiniz. Kaldı ki bahsettiğim (mesafeyle artan) sis perdesini kaldıracak bir araç Photoshop’ta şu an yok. Ona en yakın araç, atmosferdeki sis kaldırmak için (yine benimki gibi bir bilgisayarla görme algoritmasından uyarlanan) “dehaze” seçeneği. Ama o sualtı fotoğraflarında çalışmaz, çünkü ışığın havada uğradığı değişimle sualtında uğradığı değişim aynı denklemle ifade edilemiyor. Bugüne kadarki bütün algoritmaların başarısızlığının sebebi de buydu zaten. Diyelim ki bir mercan resifinin fotoğrafını çekiyoruz. Bu teknoloji sayesinde o resifin tamamen doğal rengini mi yakalamış oluyoruz? Yoksa bir tür photoshop işlemi yapılmış gibi yapay renkler mi elde edilmiş oluyor? Renkler kesinlikle doğal ve tutarlı. Bununla birlikte Photoshop’la yapıldığı gibi sübjektif değil. Ama renklerin ne kadarının geri gelebileceği, çektiğiniz ortamdaki ışığın miktarına da bağlı. Mesela 150 metre derine, ışığın olmadığı bir yere giderseniz, Sea-thru bir mucize yaratıp karanlığı aydınlatamaz. 30 metre derinde ışığın kırmızı dalga boyları yok olduysa, diğer renkleri geri getirebilir ama orijinal fotoğraftan olmayan kırmızı sinyali geri getiremez. Yani tamamen fizik kuralları içinde çalışıyor. “Deniz bilimlerinde yapay zekâ patlamasının başlangıcı” Scientific American’a verdiğiniz demeçte, Sea-thru için “Deniz bilimlerinde yapay zekâ patlamasının başlangıcı” tanımını kullanıyorsunuz. Oldukça iddialı. Bu iddiamı savunmak için sizinle şöyle bir bilgi paylaşayım. Bilgisayar bilimleri alanında yayın yapılan en prestijli yer, CVPR (Computer Vision and Pattern Recognition) isimli senelik konferanstır. Baştan sona bitmiş makaleyle bu konferansa başvuruluyor, en az 3 hakem makalenizi okuyup karar bildiriyor ve kabul edilmek epey zor. Gönderilen makalelerini yaklaşık %22’si kabul oluyor. Etki açısından CVPR’nin aldığı senelik atıf, bilimsel dergilerin başını çeken Science ve Nature’dan yüksek. Geçtiğimiz 6 sene içinde CVPR’da 5360 tane makale yayınlanmış. Bunların içinde sadece 5’inin içinde sualtı (yani underwater) sözcüğü geçiyor. Bu 5 tanenin 3 tanesi de benim yazdığım Sea-thru ve ona giden yolu açan 2 makale. Yani bugün bilgisayar bilimlerinde çığır açan her 1000 makalenin sadece 1’i sualtı görüntüleme konusuyla ilgili. Neden böyle peki? Sualtı görüntülemede çok az araştırmacı çalıştığı için mi? Veya sualtı görüntüleme önemsiz bir dal olduğu için mi? Kesinlikle hayır! Aksine, sualtı görüntüleme hiçbir zaman bugün olduğundan daha önemli bir alan olmadı. Bu kadar az makale olmasının sebebi, klasik bilgisayarla görme ve öğrenme yöntemlerinin, mavi-yeşil perde altında kalan sualtı fotoğraflarında çalışmaması. Yani sualtı görüntüleme alanından şu ana kadar duraklama dönemini yaşıyorduk, bunun sebebi sualtı fotoğraflarındaki renkleri, tutarlı olarak geri getiremiyor olmamızdı. Sea-thru bu problemi yüzde yüz çözmüş olmasa da bizi çözüme ilk defa çok yaklaştırdı. O yüzden de bizi duraklama döneminden çıkarıp yapay zekâ dönemine geçireceği konusunda iddialıyım. Hatta piyasaya çıktıktan sonra bir sene kadar kısa bir zamanda bile o kadar alışmış olacağız ki “Aaaa eskiden sualtı fotoğrafları böyle maviydi değil mi” diye şaşıracağız. Benzeri bir teknoloji var mıydı yoksa bir öncü mü? Elbette vardı. 1990’larda dijital kameralar ve sualtı kılıfları ucuzlayıp hayatımıza girdiğinden beri sualtında çekilen fotoğrafların renklerini geri getirmek önemli ve zor bir problemdi. Bunu çözmek için her sene bir düzine algoritma yayınlanıyor. Fakat bunların hiçbirisi tutarlı çalışmıyor. Çünkü hemen hepsi, yanlış (atmosfer için formüle edilmiş) bir görüntü oluşma modelini kullanarak bu renkleri geri getirmeye çalışıyor, hem de kullandıkları modelin yanlış olduğunu bilmeden. Siz de bunun üzerine doğru formülasyonu bularak sualtı fotoğraflarını çözen bir model geliştirme gereği duydunuz sanıyorum. Evet. Çünkü ben de 2015 yılında doktora sonrası çalışmalarıma bu eski algoritmaları kullanarak (daha doğrusu kullanmaya çalışarak) başlamıştım. Bir türlü istediğim sonuçları alamıyordum. “Yahu, bu renkler neden hep tutarsız? Acaba modelde mi bir acayiplik var?” diyerek kafamı kaşıya kaşıya herkesin kullandığı görüntü oluşma modelinin aslında atmosferde çekilen fotoğraflar için formüle edilmiş olduğunu ve sualtında kullanıldığında büyük hatalara yol açtığını keşfettim. Sualtına özel yeni modeli formüle ettim (“Akkaynak-Treibitz modeli”) ve 2018 senesinde CVPR’de yayınladık. Bu yeni model, önceki modelin yok saydığı pek çok değişkeni içeriyor. Yani renkleri geri getirmek için önemli olan etkenlerin neler olduğunu bile bilmiyormuşuz; önceki teknolojilerin aslında hiçbir şansı yokmuş. “Fizik doğru ifade edilince algoritmanın karmaşık olmasına gerek kalmıyor.” Akkaynak-Treibitz modelinden bahsettiniz. Burayı biraz açabilir misiniz? Sea-thru’nu arkasında nasıl bir teknoloji yatıyor? En çok varsayılan şey, yapay zekâ algoritması olduğu ama değil. Bir öğrenme yok. Sea-thru bir bilgisayarla görme algoritması ama ortada bir programlama mucizesi de yok. Çalışmasını sağlayan şey, fizik kurallarının doğru kullanan Akkaynak-Treibitz görüntü oluşma modeli. Bu model, sualtında ışığın nasıl ilerleyip, kamera sensöründe bir fotoğrafın nasıl oluştuğunu temsil ediyor. Bu modelin altı adet önemli değişkeni var. Bunlar, ışığın suda uğradığı değişimin bir yönünü temsil ediyor, her piksel için belli bir fonksiyonun optimizasyonunu yaparak o parametreleri hesaplıyor, sonra onları denkleme koyup ışığın kaybolma sürecini tersine çeviriyor. Kulağa basit gibi geliyor, çünkü öyle – fizik doğru ifade edilince algoritmanın karmaşık olmasına gerek kalmıyor. Patentini de aldınız sanıyorum. Ben hep şunu merak ederim; bilim insanları emek harcadıkları buluşlarından para kazanabiliyor mu yoksa aslan payı şirketlere mi kalıyor? Ticari olarak değeri olacak bir yazılım olduğunu anladığımızda patent başvurusunu makale yayımlanmadan yaptık. Mucitleri, ben ve Tali (Treibitz) hocayız ama patentin sahibi Hayfa Üniversitesi ve ona bağlı Carmel ve SeaErra şirketleri, yani algoritmanın ticari geleceğini, patentin kime lisanslanacağını üniversite belirleyecek ve gelecek gelirden en büyük payı üniversite ve bu şirketler alacak. Bu pek çok yerde böyle oluyor. İşe başladığınız ilk gün size imzalatılan kağıtlardan birinde, tüm buluşlarınızın üniversiteye ait olacağı maddesi de yazıyor. Siz o ilk gün bunu fark etseniz de iş işten geçtiğinde yapacak bir şey yok. Patent almanın masrafı on binlerce dolar. İşte üniversite o masrafları karşılıyor, mucitlere de ileride gelecek gelirden, teselli ikramiyesi şeklinde, az bir pay veriyor ama geri kalan kâr ona kalıyor. Bir anlamda, 3-4 senelik alın terinizi üniversiteye hediye etmiş oluyorsunuz. Ya da şirket kurup, kendi patentinizin lisansını alıp, ürününüzü geliştirip satabilirsiniz, o zaman daha yüksek getirisi oluyor ama akademiyi bırakıp tam zamanlı iş hayatına atılmanız lazım ya da güveneceğiniz bir iş ortağı bulmanız lazım. Beni heyecanlandıran kısım bilim olduğu için o kısmına girmedim. Ama daha kariyerimin başındayım, ticari değeri olan son projemin Sea-thru olacağını sanmıyorum, ileride belki de girerim. Birçok alanı etkileyecek; toplumsal faydası da var Geliştirmiş olduğunuz teknolojinin etki alanını merak ediyoruz. Bilimsel olarak deniz biyolojisi/ekolojisi, arkeoloji, jeoloji, bilgisayar bilimleri, iklim bilimleri; ticari olarak amatör veya profesyonel sualtı fotoğrafçılarını, sualtı belgeseli çeken şirketleri, savunma sanayiini, petrol ve maden şirketlerini, cep telefonu ve fotoğraf makinesi üreticilerini, fotoğraf makinelerine sualtı kılıfı üreten şirketleri ve Adobe gibi resim düzenleme yazılımları satan şirketleri etkiliyor. Yanlış anlamadıysam Sea-thru, deniz altında çekilen fotoğrafları, sanki karada çekilmiş gibi gösteriyor. Bunun sağladığı avantaj/kolaylıklar neler? Suya bağlı yeşil/mavi perde kaldırılıp, kaybolan renkler ortaya çıktığında, fotoğrafın içinde ne var ne yok otomatik olarak analiz edilebilecek. Bunları sayacak, tasnif edecek vb yapay zekâ algoritmaları geliştirebileceğiz. Şu an için iki sebepten ötürü sualtı fotoğraflarına (tutarlı olarak) yapay zekâ uygulayamıyoruz: birincisi halihazırdaki yapay zekâ algoritmalarının karada çekilmiş fotoğraflardan “öğrenmeleri” ve sualtı fotoğraflarındaki mavi/yeşil perde ile renk bozulması yüzünden tamamen şaşırmaları, ikincisi de yapay zekâ algoritmalarını sualtı fotoğraflarıyla eğitmek için dünyanın her yerindeki gerçek sualtı koşullarını temsil edecek fotoğraf elde etmenin lojistik olarak imkânsız olması. Sualtı fotoğraflarından suyu çıkarmanın en büyük avantajı ise deniz bilimlerini hızlandırması olacak. Hiç denizle ilginiz olmasa da televizyonda bir sualtı belgeseli seyrettiğiniz zaman bambaşka bir dünya göreceksiniz. Denizler hakkında bilgi sahibi olmak onları bilinçli olarak korumamıza da yol açacak. Yani umuyorum ki bilim insanlarına sağlayacağı kolaylıkların yanında toplumsal bir etki de yapacak. “Tek kullanımlık plastikler yasaklanmalı; kanunu beklemeden vatandaş olarak yapabileceğimiz çok şey var.” Bu teknolojiden bağımsız olarak soracağım: Sualtındaki plastik kirliliği hakkında ne düşünüyorsunuz? Her yerde plastik var. Ve buna bağlı görüntü kirliliğin dışında, parçalanmış mikro plastik, hayvanların midelerinden bizim içtiğimiz suya kadar her şeyi içinde. Yüzyıllar, belki de bin yıllarca da yok olmayacak. Tek kullanımlık plastik daha 30 sene önce bu kadar hayatımızı teslim almış değildi, şimdi hiç düşünmeden suyu içip şişesini atıyoruz, bazı kişiler, evde bulaşık çıkmasın diye plastik tabak çatalla yemek yiyor her akşam. Kullanıp attığımız plastiğin gerçek maliyetini ödemediğimiz için de bir saniye bile düşünmüyoruz o su şişesini satın alıp sonra atarken. O maliyeti bizim çocuklarımız, torunlarımız faiziyle ödeyecek, hayat kalitelerindeki düşüş, kirlenmiş doğal kaynaklar ve boğuşacakları hastalıklarla. Tabii ki devletin bir vizyonu olup, plastik torbalarda olduğu gibi, tek kullanımlık plastik tabak, çatal, kamış, bardak vs. tüketimini azaltmayı destekleyecek uygulamalar yapması lazım. Ama bizim vatandaş olarak devleti beklememize gerek yok; herkes çantasında evinden getirip götüreceği çatal-bıçak-kaşık, bir kumaş peçete ve bir su matarası taşıyabilir. Ben işyerime de evden el havlusu götürüyorum, çünkü kampüsteki tuvaletlerde kullanılıp atılan, çöpleri dolduran kâğıt peçeteleri görünce sinirlerim bozuluyor. ABD tabii ki tüketme kültürü sayesinde var olan bir ülke, benim evden havlu götürmüş olmam çok acayip, çağdışı, “uncool” bir hareket olarak karşılanıyor. Sea-thru’nun ekolojik farkındalığa katkıda bulunacağını düşünüyor musunuz? Bize sualtıyla ilgili daha çok şey gösterip, merak uyandırıp yeni bilgiler edinmemizi sağlayacağı için düşünüyorum. Şimdi biraz geriye dönelim: Son üç buçuk, dört yılınızı bu teknolojiyi geliştirmek için harcadınız. Tek başına mı çalıştınız yoksa bir ekip çalışması mıydı? 3.5 sene boyunca tüm teoriyi ben ve Tali hoca beraber geliştirdik. Yazılım kısmını tamamen ben yaptım. Sualtı deneylerinde pek çok arkadaşım benimle veya benim için dalarak veri toplamama yardımcı oldu. Emeğin büyük kısmı bana ait ama Tali hocanın kurmuş olduğu, tamamen sualtı görüntüleme üzere çalışan laboratuvarın, bana sağladığı maddi, teknolojik, lojistik ve bilimsel destek olmasa bugün gördüğünüz sonuçları bu kadar çabuk elde edemezdik. Bu dört yıldaki çalışmalarınız nihayete erene kadar gereken fonu kim karşıladı? Bu çalışmaların hepsini Hayfa Üniversitesi’nin ve Eilat’taki sualtı araştırma laboratuvarının verdiği doktora sonrası bursla yaptım. Bu sizin bugüne kadarki tek çalışmanız değil. Üzerinde çalıştığınız başka ne gibi teknolojiler var? Sualtı dünyasını hayvanların gözüyle gören bir kamera üzerinde çalışıyorum. Sualtı şartlarında ışık, bizim için olduğundan çok farklı, çok monoton olduğu için onların o hayatı nasıl tecrübe ettiğini merak ediyorum. Eğer mavi/yeşil ışık yüzünden hayvanlar da her şeyi monoton görüyorsa, neden denizin dibinde her şey halen renkli ve gri değildi? O renkler kimin için? Ne amaca hizmet ediyor? Peki, niçin su altı görüntüleme ve gözlemleme problemleri üzerinde uzmanlaşmaya karar verdiniz? Bir eksiklik ve açık mı gördünüz? İlla ki denizle ilgili bir iş yapmak istediğim için ve fotoğraflar, yaptığınız çalışmanın sonucunu, soyut olarak değil de gayet somut ve çekici olarak yansıttığı için kendimi görüntüleme üzerine yoğunlaşmış buldum. Ortak yazarlı makalelerinizin Science Mag ve Royal Society Open Science başta olmak üzere birçok önemli dergide yayımlandığını görüyorum. Atıf sayıları nedir? 2013 yılında beri hakemli dergilerden yayınlanmış yaklaşık 30 tane makalem var, toplam 376 atıf almışım, 11 tane makalem 11’den fazla atıf almış (h-index) ve 12 tane de en az 10 adet atıf almış makalem var (i10-index). Rektör olabilir miyim sizce? “Çocuğunuzu bırakın sevdiği işleri yapsın!” Deniz altı ilk olarak ne zaman ilginizi çekmeye başladı? Çocukluğunuza dayanan bir merak hikâyesi var mı? Yetişkin olarak hayatıma yön veren deniz tutkum çocukluğumun Urla’da geçen günlerine dayanıyor. Ben Ankara doğumluyum, fakat anne tarafından Girit mübadiliyiz. Girit’den gönderilip İzmir’e yerleşen büyüklerimiz, zaman içinde Urla’da deniz kenarında bir ev yapmışlar (o zamanki Urla deyince sakın aklınıza bugünkü sosyetik Urla gelmesin. Doğru düzgün yolu bile olmadığından inşaat malzemelerini denizden getirmişler). Çok şanslı bir çocuktum &#8212; yaz tatillerinde Ankara’dan gelip üç ayımı doğanın ortasındaki o evde geçirir, sabahtan akşama kadar yüzer, kıyının her bir köşesini deniz gözlüğüyle inceler, hayvanları dürtükler, hareketlerini gözlemlerdim. Zaten sudan çıkmadığım için komşular arasında lakabım “ördek”ti. O zamanlar belediye beton dökerek kıyı ekosistemini yok etmemişti; sazlıklar, kargılar, denize dökülen dereler, deniz kuşları vardı; denizin içini de avlayıp bitirmemiştik, evimizin önünden yunuslar geçerdi, hatta balıkçıların ağlarına yavru köpekbalıkları takılırdı. O günler benim sonsuz hayaller kurduğum, kendi kendime keşifler yaptığım, yetişkinlerin hayatlarındaki sıkıntılardan hiç haberimin olmadığı büyülü günlerdi. Sualtı ve doğaya ilgisi olan bir çocuğa sahip ebeveynlere ne önerirsiniz? Eğer çocuğunuzun denize tutkusu varsa (veya kuşlara, böceklere, dansa, sanata, size acayip gelen başka bir şeye&#8230;) onun yolunu değiştirip doktor, mühendis, avukat olmaya zorlamayın. “O işten para kazanılmaz” eskide kalmış bir kavram, çünkü internetin ve sosyal medyanın getirdiği olanaklarla, iyi düşünülmüş, iyi icra edilmiş her işten para kazanılabilir. Ve tabii ki para her şey değil; en mutlu insan, en zengin olan değil, hayatına bir anlam katmış, sabah yatağından, yaşamak için heyecanla kalkan insandır. Çocuğunuzun heyecan duyduğu alana yönelmesine destek olun ve sırf siz bu tutkuyu anlamadığınız veya onaylamadığınız için önünü kesmeyin. Söyleşi: Batuhan Sarıcan batusarican@gmail.com (Bu söyleşi, dergimizin 205. sayısında yayımlanmıştır.)</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/derya-akkaynak-sualti-goruntulemede-cigir-acacak-teknolojiyi-anlatti">Derya Akkaynak sualtı görüntülemede çığır açacak teknolojiyi anlattı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h4><strong>Dr. Derya Akkaynak&#8217;tan sualtı görüntülemede devrim yapacak teknoloji</strong></h4>
<blockquote><p><em>ABD, Florida’daki Harbor Branch Oşinografi Enstitüsü’nden Dr. Derya Akkaynak, çığır açan bir sualtı görüntü modellemesi geliştirdi. Bu sayede sualtında çekilen fotoğraflar, sanki karada çekilmiş gibi net oluyor. Arkeolojiden jeolojiye, sualtı fotoğrafçılığından cep telefonu kameralarına kadar birçok alanı etkileyecek bu çalışmasıyla Blavatnik Genç Bilim İnsanı Ödülü’nü kazanan Akkaynak ile söyleşi gerçekleştirdik.</em></p></blockquote>
<ul>
<li><strong>Derya hocam, sualtında çekilen fotoğrafları niçin bulanık görüyoruz? Geliştirmiş olduğunuz Sea-thru bu bulanıklığı nasıl gideriyor?</strong></li>
</ul>
<p>Bulanık görmüyoruz aslında, monoton görüyoruz. Sualtında çektiğimiz bir fotoğraf, aslında birbirine üst üste eklenen iki ana fotoğraftan oluşuyor. Bunların birincisi, fotoğrafını çekmeyi istediğimiz sahnenin (mesela bir ahtapot) renkleri solmuş hali. İkincisi, fotoğraf makinesiyle ahtapot arasındaki sis perdesi. Çektiğimiz fotoğraflarındaki monotonluğun sebebi o renkli sis perdesi. Kamerayla ahtapot arasındaki mesafe ne kadar fazlaysa o sis perdesi o kadar baskın oluyor. Tamamen mesafeye bağlı, o yüzden daha iyi fotoğraflar çekmek istiyorsanız, ahtapota olabildiğinizce yakın olmanız lazım. Resimleri düzeltirken de önce her piksel için sis perdesini hesaplayıp fotoğraftan çıkarıyoruz. Onu çıkardıktan sonra elimizde ahtapotun olduğu birinci parça kalıyor. Onu da çıkarma işlemiyle değil, piksel bazında uyguladığımız bir logaritmik işlemle esas renklerine kavuşturuyoruz. İşin zorluğu, her düzeltmenin fotoğraf bazında değil, piksel bazında olması.</p>
<ul>
<li><strong>Peki ama Sea-thru’nun yaptığı netleştirmeyi fotoğraf düzenleme programlarıyla yapamaz mıyız?</strong></li>
</ul>
<p>En sık karşılaştığım yorum: “Ben bunu Photoshop’ta da yaparım”. Tabi bunu söyleyenler, işin ana fikrini hiç anlamamış oluyor. Photoshop’da (sübjektif olarak) her şey yapılabilir, bir resmi doğru renklerle piksel piksel boyayabilirsiniz. Ama yüzlerce, binlerce, on binlerce fotoğrafı tutarlı şekilde tek tek elle işleyemezsiniz. Kaldı ki bahsettiğim (mesafeyle artan) sis perdesini kaldıracak bir araç Photoshop’ta şu an yok. Ona en yakın araç, atmosferdeki sis kaldırmak için (yine benimki gibi bir bilgisayarla görme algoritmasından uyarlanan) “dehaze” seçeneği. Ama o sualtı fotoğraflarında çalışmaz, çünkü ışığın havada uğradığı değişimle sualtında uğradığı değişim aynı denklemle ifade edilemiyor. Bugüne kadarki bütün algoritmaların başarısızlığının sebebi de buydu zaten.</p>
<ul>
<li><strong>Diyelim ki bir mercan resifinin fotoğrafını çekiyoruz. Bu teknoloji sayesinde o resifin tamamen doğal rengini mi yakalamış oluyoruz? Yoksa bir tür <em>photoshop</em> işlemi yapılmış gibi yapay renkler mi elde edilmiş oluyor?</strong></li>
</ul>
<p>Renkler kesinlikle doğal ve tutarlı. Bununla birlikte Photoshop’la yapıldığı gibi sübjektif değil. Ama renklerin ne kadarının geri gelebileceği, çektiğiniz ortamdaki ışığın miktarına da bağlı. Mesela 150 metre derine, ışığın olmadığı bir yere giderseniz, Sea-thru bir mucize yaratıp karanlığı aydınlatamaz. 30 metre derinde ışığın kırmızı dalga boyları yok olduysa, diğer renkleri geri getirebilir ama orijinal fotoğraftan olmayan kırmızı sinyali geri getiremez. Yani tamamen fizik kuralları içinde çalışıyor.</p>
<blockquote><p><strong>“Deniz bilimlerinde yapay zekâ patlamasının başlangıcı”</strong></p></blockquote>
<ul>
<li><strong>Scientific American’a verdiğiniz demeçte, Sea-thru için “Deniz bilimlerinde yapay zekâ patlamasının başlangıcı” tanımını kullanıyorsunuz. Oldukça iddialı. </strong></li>
</ul>
<p>Bu iddiamı savunmak için sizinle şöyle bir bilgi paylaşayım. Bilgisayar bilimleri alanında yayın yapılan en prestijli yer, CVPR (Computer Vision and Pattern Recognition) isimli senelik konferanstır. Baştan sona bitmiş makaleyle bu konferansa başvuruluyor, en az 3 hakem makalenizi okuyup karar bildiriyor ve kabul edilmek epey zor. Gönderilen makalelerini yaklaşık %22’si kabul oluyor. Etki açısından CVPR’nin aldığı senelik atıf, bilimsel dergilerin başını çeken Science ve Nature’dan yüksek. Geçtiğimiz 6 sene içinde CVPR’da 5360 tane makale yayınlanmış. Bunların içinde sadece 5’inin içinde sualtı (yani underwater) sözcüğü geçiyor. Bu 5 tanenin 3 tanesi de benim yazdığım Sea-thru ve ona giden yolu açan 2 makale. Yani bugün bilgisayar bilimlerinde çığır açan her 1000 makalenin sadece 1’i sualtı görüntüleme konusuyla ilgili. Neden böyle peki? Sualtı görüntülemede çok az araştırmacı çalıştığı için mi? Veya sualtı görüntüleme önemsiz bir dal olduğu için mi? Kesinlikle hayır! Aksine, sualtı görüntüleme hiçbir zaman bugün olduğundan daha önemli bir alan olmadı. Bu kadar az makale olmasının sebebi, klasik bilgisayarla görme ve öğrenme yöntemlerinin, mavi-yeşil perde altında kalan sualtı fotoğraflarında çalışmaması. Yani sualtı görüntüleme alanından şu ana kadar duraklama dönemini yaşıyorduk, bunun sebebi sualtı fotoğraflarındaki renkleri, tutarlı olarak geri getiremiyor olmamızdı. Sea-thru bu problemi yüzde yüz çözmüş olmasa da bizi çözüme ilk defa çok yaklaştırdı. O yüzden de bizi duraklama döneminden çıkarıp yapay zekâ dönemine geçireceği konusunda iddialıyım. Hatta piyasaya çıktıktan sonra bir sene kadar kısa bir zamanda bile o kadar alışmış olacağız ki “Aaaa eskiden sualtı fotoğrafları böyle maviydi değil mi” diye şaşıracağız.</p>
<ul>
<li><strong>Benzeri bir teknoloji var mıydı yoksa bir öncü mü? </strong></li>
</ul>
<p>Elbette vardı. 1990’larda dijital kameralar ve sualtı kılıfları ucuzlayıp hayatımıza girdiğinden beri sualtında çekilen fotoğrafların renklerini geri getirmek önemli ve zor bir problemdi. Bunu çözmek için her sene bir düzine algoritma yayınlanıyor. Fakat bunların hiçbirisi tutarlı çalışmıyor. Çünkü hemen hepsi, yanlış (atmosfer için formüle edilmiş) bir görüntü oluşma modelini kullanarak bu renkleri geri getirmeye çalışıyor, hem de kullandıkları modelin yanlış olduğunu bilmeden.</p>
<ul>
<li><strong>Siz de bunun üzerine doğru formülasyonu bularak sualtı fotoğraflarını çözen bir model geliştirme gereği duydunuz sanıyorum.</strong></li>
</ul>
<p>Evet. Çünkü ben de 2015 yılında doktora sonrası çalışmalarıma bu eski algoritmaları kullanarak (daha doğrusu kullanmaya çalışarak) başlamıştım. Bir türlü istediğim sonuçları alamıyordum. “Yahu, bu renkler neden hep tutarsız? Acaba modelde mi bir acayiplik var?” diyerek kafamı kaşıya kaşıya herkesin kullandığı görüntü oluşma modelinin aslında atmosferde çekilen fotoğraflar için formüle edilmiş olduğunu ve sualtında kullanıldığında büyük hatalara yol açtığını keşfettim. Sualtına özel yeni modeli formüle ettim (“Akkaynak-Treibitz modeli”) ve 2018 senesinde CVPR’de yayınladık. Bu yeni model, önceki modelin yok saydığı pek çok değişkeni içeriyor. Yani renkleri geri getirmek için önemli olan etkenlerin neler olduğunu bile bilmiyormuşuz; önceki teknolojilerin aslında hiçbir şansı yokmuş.</p>
<div id="attachment_18029" style="width: 179px" class="wp-caption alignright"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-18029" class="size-medium wp-image-18029" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/04/derya-akkaynak-sualt-169x300.jpg" alt="" width="169" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/04/derya-akkaynak-sualt-169x300.jpg 169w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/04/derya-akkaynak-sualt-576x1024.jpg 576w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/04/derya-akkaynak-sualt.jpg 1056w" sizes="auto, (max-width: 169px) 100vw, 169px" /><p id="caption-attachment-18029" class="wp-caption-text">3.5 yıllık bir çalışmanın eseri olan Sea-thru sayesinde su altında çekilen fotoğraflar, karada çekilmiş gibi net oluyor. Bunun mümkün kılan teknoloji ise fizik kurallarının doğru kullanan Akkaynak-Treibitz görüntü modeli.<br />(Görüntü: Matan Yuval, Marine Imaging Lab, Hayfa Üniversitesi)</p></div>
<p><strong>“Fizik doğru ifade edilince algoritmanın karmaşık olmasına gerek kalmıyor.”</strong></p>
<ul>
<li><strong>Akkaynak-Treibitz modelinden bahsettiniz. Burayı biraz açabilir misiniz? Sea-thru’nu arkasında nasıl bir teknoloji yatıyor? </strong></li>
</ul>
<p>En çok varsayılan şey, yapay zekâ algoritması olduğu ama değil. Bir öğrenme yok. Sea-thru bir bilgisayarla görme algoritması ama ortada bir programlama mucizesi de yok. Çalışmasını sağlayan şey, fizik kurallarının doğru kullanan Akkaynak-Treibitz görüntü oluşma modeli. Bu model, sualtında ışığın nasıl ilerleyip, kamera sensöründe bir fotoğrafın nasıl oluştuğunu temsil ediyor. Bu modelin altı adet önemli değişkeni var. Bunlar, ışığın suda uğradığı değişimin bir yönünü temsil ediyor, her piksel için belli bir fonksiyonun optimizasyonunu yaparak o parametreleri hesaplıyor, sonra onları denkleme koyup ışığın kaybolma sürecini tersine çeviriyor. Kulağa basit gibi geliyor, çünkü öyle – fizik doğru ifade edilince algoritmanın karmaşık olmasına gerek kalmıyor.</p>
<ul>
<li><strong>Patentini de aldınız sanıyorum. Ben hep şunu merak ederim; bilim insanları emek harcadıkları buluşlarından para kazanabiliyor mu yoksa aslan payı şirketlere mi kalıyor?</strong></li>
</ul>
<p>Ticari olarak değeri olacak bir yazılım olduğunu anladığımızda patent başvurusunu makale yayımlanmadan yaptık. Mucitleri, ben ve Tali (Treibitz) hocayız ama patentin sahibi Hayfa Üniversitesi ve ona bağlı Carmel ve SeaErra şirketleri, yani algoritmanın ticari geleceğini, patentin kime lisanslanacağını üniversite belirleyecek ve gelecek gelirden en büyük payı üniversite ve bu şirketler alacak. Bu pek çok yerde böyle oluyor. İşe başladığınız ilk gün size imzalatılan kağıtlardan birinde, tüm buluşlarınızın üniversiteye ait olacağı maddesi de yazıyor. Siz o ilk gün bunu fark etseniz de iş işten geçtiğinde yapacak bir şey yok. Patent almanın masrafı on binlerce dolar. İşte üniversite o masrafları karşılıyor, mucitlere de ileride gelecek gelirden, teselli ikramiyesi şeklinde, az bir pay veriyor ama geri kalan kâr ona kalıyor. Bir anlamda, 3-4 senelik alın terinizi üniversiteye hediye etmiş oluyorsunuz. Ya da şirket kurup, kendi patentinizin lisansını alıp, ürününüzü geliştirip satabilirsiniz, o zaman daha yüksek getirisi oluyor ama akademiyi bırakıp tam zamanlı iş hayatına atılmanız lazım ya da güveneceğiniz bir iş ortağı bulmanız lazım. Beni heyecanlandıran kısım bilim olduğu için o kısmına girmedim. Ama daha kariyerimin başındayım, ticari değeri olan son projemin Sea-thru olacağını sanmıyorum, ileride belki de girerim.</p>
<blockquote><p><strong>Birçok alanı etkileyecek; toplumsal faydası da var</strong></p></blockquote>
<ul>
<li><strong>Geliştirmiş olduğunuz teknolojinin etki alanını merak ediyoruz.</strong></li>
</ul>
<p>Bilimsel olarak deniz biyolojisi/ekolojisi, arkeoloji, jeoloji, bilgisayar bilimleri, iklim bilimleri; ticari olarak amatör veya profesyonel sualtı fotoğrafçılarını, sualtı belgeseli çeken şirketleri, savunma sanayiini, petrol ve maden şirketlerini, cep telefonu ve fotoğraf makinesi üreticilerini, fotoğraf makinelerine sualtı kılıfı üreten şirketleri ve Adobe gibi resim düzenleme yazılımları satan şirketleri etkiliyor.</p>
<ul>
<li><strong>Yanlış anlamadıysam Sea-thru, deniz altında çekilen fotoğrafları, sanki karada çekilmiş gibi gösteriyor. Bunun sağladığı avantaj/kolaylıklar neler?</strong></li>
</ul>
<p>Suya bağlı yeşil/mavi perde kaldırılıp, kaybolan renkler ortaya çıktığında, fotoğrafın içinde ne var ne yok otomatik olarak analiz edilebilecek. Bunları sayacak, tasnif edecek vb yapay zekâ algoritmaları geliştirebileceğiz. Şu an için iki sebepten ötürü sualtı fotoğraflarına (tutarlı olarak) yapay zekâ uygulayamıyoruz: birincisi halihazırdaki yapay zekâ algoritmalarının karada çekilmiş fotoğraflardan “öğrenmeleri” ve sualtı fotoğraflarındaki mavi/yeşil perde ile renk bozulması yüzünden tamamen şaşırmaları, ikincisi de yapay zekâ algoritmalarını sualtı fotoğraflarıyla eğitmek için dünyanın her yerindeki gerçek sualtı koşullarını temsil edecek fotoğraf elde etmenin lojistik olarak imkânsız olması. Sualtı fotoğraflarından suyu çıkarmanın en büyük avantajı ise deniz bilimlerini hızlandırması olacak. Hiç denizle ilginiz olmasa da televizyonda bir sualtı belgeseli seyrettiğiniz zaman bambaşka bir dünya göreceksiniz. Denizler hakkında bilgi sahibi olmak onları bilinçli olarak korumamıza da yol açacak. Yani umuyorum ki bilim insanlarına sağlayacağı kolaylıkların yanında toplumsal bir etki de yapacak.</p>
<blockquote><p><strong>“Tek kullanımlık plastikler yasaklanmalı; kanunu beklemeden vatandaş olarak yapabileceğimiz çok şey var.”</strong></p></blockquote>
<div id="attachment_18028" style="width: 310px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-18028" class="size-medium wp-image-18028" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/04/plastik-okyanus-300x169.jpg" alt="" width="300" height="169" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/04/plastik-okyanus-300x169.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/04/plastik-okyanus-1024x576.jpg 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/04/plastik-okyanus.jpg 1920w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /><p id="caption-attachment-18028" class="wp-caption-text">Sea-thru, sadece deniz bilimleri değil, aynı zamanda yer bilimleri için de önemli bir teknoloji. Bilimsel faydasının yanında ekolojik bilinç oluşturma gibi toplumsal bir fayda da gözetiyor.</p></div>
<ul>
<li><strong>Bu teknolojiden bağımsız olarak soracağım: Sualtındaki plastik kirliliği hakkında ne düşünüyorsunuz? </strong></li>
</ul>
<p>Her yerde plastik var. Ve buna bağlı görüntü kirliliğin dışında, parçalanmış mikro plastik, hayvanların midelerinden bizim içtiğimiz suya kadar her şeyi içinde. Yüzyıllar, belki de bin yıllarca da yok olmayacak. Tek kullanımlık plastik daha 30 sene önce bu kadar hayatımızı teslim almış değildi, şimdi hiç düşünmeden suyu içip şişesini atıyoruz, bazı kişiler, evde bulaşık çıkmasın diye plastik tabak çatalla yemek yiyor her akşam. Kullanıp attığımız plastiğin gerçek maliyetini ödemediğimiz için de bir saniye bile düşünmüyoruz o su şişesini satın alıp sonra atarken. O maliyeti bizim çocuklarımız, torunlarımız faiziyle ödeyecek, hayat kalitelerindeki düşüş, kirlenmiş doğal kaynaklar ve boğuşacakları hastalıklarla. Tabii ki devletin bir vizyonu olup, plastik torbalarda olduğu gibi, tek kullanımlık plastik tabak, çatal, kamış, bardak vs. tüketimini azaltmayı destekleyecek uygulamalar yapması lazım. Ama bizim vatandaş olarak devleti beklememize gerek yok; herkes çantasında evinden getirip götüreceği çatal-bıçak-kaşık, bir kumaş peçete ve bir su matarası taşıyabilir. Ben işyerime de evden el havlusu götürüyorum, çünkü kampüsteki tuvaletlerde kullanılıp atılan, çöpleri dolduran kâğıt peçeteleri görünce sinirlerim bozuluyor. ABD tabii ki tüketme kültürü sayesinde var olan bir ülke, benim evden havlu götürmüş olmam çok acayip, çağdışı, “uncool” bir hareket olarak karşılanıyor.</p>
<ul>
<li><strong>Sea-thru’nun ekolojik farkındalığa katkıda bulunacağını düşünüyor musunuz?</strong></li>
</ul>
<p>Bize sualtıyla ilgili daha çok şey gösterip, merak uyandırıp yeni bilgiler edinmemizi sağlayacağı için düşünüyorum.</p>
<ul>
<li><strong>Şimdi biraz geriye dönelim: Son üç buçuk, dört yılınızı bu teknolojiyi geliştirmek için harcadınız. Tek başına mı çalıştınız yoksa bir ekip çalışması mıydı? </strong></li>
</ul>
<p>3.5 sene boyunca tüm teoriyi ben ve Tali hoca beraber geliştirdik. Yazılım kısmını tamamen ben yaptım. Sualtı deneylerinde pek çok arkadaşım benimle veya benim için dalarak veri toplamama yardımcı oldu. Emeğin büyük kısmı bana ait ama Tali hocanın kurmuş olduğu, tamamen sualtı görüntüleme üzere çalışan laboratuvarın, bana sağladığı maddi, teknolojik, lojistik ve bilimsel destek olmasa bugün gördüğünüz sonuçları bu kadar çabuk elde edemezdik.</p>
<ul>
<li><strong>Bu dört yıldaki çalışmalarınız nihayete erene kadar gereken fonu kim karşıladı?</strong></li>
</ul>
<p>Bu çalışmaların hepsini Hayfa Üniversitesi’nin ve Eilat’taki sualtı araştırma laboratuvarının verdiği doktora sonrası bursla yaptım.</p>
<ul>
<li><strong>Bu sizin bugüne kadarki tek çalışmanız değil. Üzerinde çalıştığınız başka ne gibi teknolojiler var? </strong></li>
</ul>
<p>Sualtı dünyasını hayvanların gözüyle gören bir kamera üzerinde çalışıyorum. Sualtı şartlarında ışık, bizim için olduğundan çok farklı, çok monoton olduğu için onların o hayatı nasıl tecrübe ettiğini merak ediyorum. Eğer mavi/yeşil ışık yüzünden hayvanlar da her şeyi monoton görüyorsa, neden denizin dibinde her şey halen renkli ve gri değildi? O renkler kimin için? Ne amaca hizmet ediyor?</p>
<ul>
<li>
<div id="attachment_18030" style="width: 310px" class="wp-caption alignright"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-18030" class="size-medium wp-image-18030" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/04/derya7-300x235.jpg" alt="" width="300" height="235" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/04/derya7-300x235.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/04/derya7-1024x802.jpg 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/04/derya7.jpg 1273w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /><p id="caption-attachment-18030" class="wp-caption-text">Dr. Derya Akkaynak’ın bilimsel kariyerinize baktığımızda ODTÜ Uzay Mühendisliği’ni birincilikle tamamlayan, ardından yüksek lisans ve doktorasını M.I.T’de vererek çalışmalarını Florida Atlantic Üniversitesi’ne bağlı Harbor Branch Oşinografi Enstitüsü’nde sürdüren genç ve başarılı bir bilim insanıyla karşılaşıyoruz.</p></div>
<p><strong>Peki, niçin su altı görüntüleme ve gözlemleme problemleri üzerinde uzmanlaşmaya karar verdiniz? Bir eksiklik ve açık mı gördünüz?</strong></li>
</ul>
<p>İlla ki denizle ilgili bir iş yapmak istediğim için ve fotoğraflar, yaptığınız çalışmanın sonucunu, soyut olarak değil de gayet somut ve çekici olarak yansıttığı için kendimi görüntüleme üzerine yoğunlaşmış buldum.</p>
<ul>
<li><strong>Ortak yazarlı makalelerinizin Science Mag ve Royal Society Open Science başta olmak üzere birçok önemli dergide yayımlandığını görüyorum. Atıf sayıları nedir? </strong></li>
</ul>
<p>2013 yılında beri hakemli dergilerden yayınlanmış yaklaşık 30 tane makalem var, toplam 376 atıf almışım, 11 tane makalem 11’den fazla atıf almış (h-index) ve 12 tane de en az 10 adet atıf almış makalem var (i10-index). Rektör olabilir miyim sizce?</p>
<blockquote><p><strong>“Çocuğunuzu bırakın sevdiği işleri yapsın!”</strong></p></blockquote>
<ul>
<li><strong>Deniz altı ilk olarak ne zaman ilginizi çekmeye başladı? Çocukluğunuza dayanan bir merak hikâyesi var mı?</strong></li>
</ul>
<p>Yetişkin olarak hayatıma yön veren deniz tutkum çocukluğumun Urla’da geçen günlerine dayanıyor. Ben Ankara doğumluyum, fakat anne tarafından Girit mübadiliyiz. Girit’den gönderilip İzmir’e yerleşen büyüklerimiz, zaman içinde Urla’da deniz kenarında bir ev yapmışlar (o zamanki Urla deyince sakın aklınıza bugünkü sosyetik Urla gelmesin. Doğru düzgün yolu bile olmadığından inşaat malzemelerini denizden getirmişler). Çok şanslı bir çocuktum &#8212; yaz tatillerinde Ankara’dan gelip üç ayımı doğanın ortasındaki o evde geçirir, sabahtan akşama kadar yüzer, kıyının her bir köşesini deniz gözlüğüyle inceler, hayvanları dürtükler, hareketlerini gözlemlerdim. Zaten sudan çıkmadığım için komşular arasında lakabım “ördek”ti. O zamanlar belediye beton dökerek kıyı ekosistemini yok etmemişti; sazlıklar, kargılar, denize dökülen dereler, deniz kuşları vardı; denizin içini de avlayıp bitirmemiştik, evimizin önünden yunuslar geçerdi, hatta balıkçıların ağlarına yavru köpekbalıkları takılırdı. O günler benim sonsuz hayaller kurduğum, kendi kendime keşifler yaptığım, yetişkinlerin hayatlarındaki sıkıntılardan hiç haberimin olmadığı büyülü günlerdi.</p>
<ul>
<li><strong>Sualtı ve doğaya ilgisi olan bir çocuğa sahip ebeveynlere ne önerirsiniz?</strong></li>
</ul>
<p>Eğer çocuğunuzun denize tutkusu varsa (veya kuşlara, böceklere, dansa, sanata, size acayip gelen başka bir şeye&#8230;) onun yolunu değiştirip doktor, mühendis, avukat olmaya zorlamayın. “O işten para kazanılmaz” eskide kalmış bir kavram, çünkü internetin ve sosyal medyanın getirdiği olanaklarla, iyi düşünülmüş, iyi icra edilmiş her işten para kazanılabilir. Ve tabii ki para her şey değil; en mutlu insan, en zengin olan değil, hayatına bir anlam katmış, sabah yatağından, yaşamak için heyecanla kalkan insandır. Çocuğunuzun heyecan duyduğu alana yönelmesine destek olun ve sırf siz bu tutkuyu anlamadığınız veya onaylamadığınız için önünü kesmeyin.</p>
<p><strong>Söyleşi: </strong>Batuhan Sarıcan</p>
<p><a href="mailto:batusarican@gmail.com">batusarican@gmail.com</a></p>
<p>(Bu söyleşi, dergimizin 205. sayısında yayımlanmıştır.)</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/derya-akkaynak-sualti-goruntulemede-cigir-acacak-teknolojiyi-anlatti">Derya Akkaynak sualtı görüntülemede çığır açacak teknolojiyi anlattı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">18021</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Ekolojik krizler sistemi çökertebilir</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/ekolojik-krizler-sistemi-cokertebilir</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 17 Feb 2020 12:35:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gezegenimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam Bilimleri]]></category>
		<category><![CDATA[biyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[çevre]]></category>
		<category><![CDATA[ekoloji]]></category>
		<category><![CDATA[ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[gıda güvenliği]]></category>
		<category><![CDATA[kriz]]></category>
		<category><![CDATA[su kıtlığı]]></category>
		<category><![CDATA[toprak]]></category>
		<category><![CDATA[yangın]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=17110</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dünya, canlı varlığını tehdit eden ve birbirine bağlı bir dizi acil durumla karşı karşıya: iklim ve aşırı hava olayları, biyolojik çeşitlilik kaybı ile yiyecek ve su krizleri bir araya geldiğinde zincirleme bir etki yaratarak sistemin çöküşüne neden olabilir. Yeni bir küresel araştırmaya göre, krizlerin etkilerinin toplamı, tekil etkilerinden çok daha büyük. İklimin çöküşü ve aşırı hava olayları, tür kaybı, su kıtlığı ve gıda üretim krizi gibi sıkıntıların hepsi, kendi içinde ciddi olmakla birlikte bir araya geldiğinde her birinin riski daha da artırıyor ve hızlı bir önlem alınmadığı takdirde insanlığı çöküşle tehdit eden tam anlamıyla bir “kriz fırtınası” yaratıyor. Krizler arasındaki bağlantılar birçok durumda açık, ancak bunları çözmek için seçilen yöntemler, bu bağlantı faktörlerini dikkate almıyor. Örneğin, aşırı sıcaklık dalgaları küresel ısınmaya katkıda bulunabilir, çünkü etkilenen ekosistemlerden çok miktarda depolanmış karbonu bir geri besleme döngüsünde serbest bırakırlar. Bu durum, atmosferdeki karbon deposuna zaten önemli ölçüde etkide bulunan Avustralya orman yangınlarında da açıkça görülmüştü. Bağlantılar bununla da sınırlı değil. Aşırı sıcak dalgaları, vahşi yaşamı ve florayı öldürdüğü (kısacası ekosisteme zarar verdiği) için daha fazla su kıtlığına yol açıyor ve buna bağlı olarak tarıma da zarar veriyor. Bu birleşik etkiler, bir kısır döngü yaratarak yiyecek ve su kıtlığıyla mücadele eden insanların uğradığı zararı artırıyor. Bir araya geldiklerinde etki büyüyor Bu krizlerle ayrı ayrı karşı karşıya kaldığımızda bunlara neden olan problemleri çözmek mümkün olabilir. Ancak, bir araya geldiklerinde oluşturdukları zincirleme etki, insanlık için eşi görülmemiş tehlikeleri ve birçok toplumun baş edemeyeceği acil durumları da beraberinde getiriyor. Uluslararası sürdürülebilirlik ağı Future Earth tarafından yürütülen anket kapsamında, 52 ülkeden 222 önde gelen bilim insanıyla birlikte hazırlanan raporda hükümetlerin, sivil toplumun, iş dünyasının ve kurumların, bu acil durumlara verdikleri tepkilerde söz konusu doğal ilişkiden bihaber olduklarını tespit etti. Raporu hazırlayan bilim insanları, “basamaklı” etkileri dikkate almadan sorunları tekil olarak çözmeye çalışmanın “muhtemelen etkisiz” olduğunun altını çizdi. Çalışmaya katılan bilim insanlarının üçte birinden fazlası, beş kriz türünün, küresel sistemik çöküş yaratmaya giden yolda birbirini kademeli olarak kötüleştireceğini söyledi. Yine de enseyi karartmamak lazım Risklerin bir araya gelmesinin yaratacağı “kriz fırtınası” bir yanda dururken aynı zamanda çözümler de zincirleme olabilir. Çünkü ekolojik sorunları gidermek için harekete geçildiğinde faydalar da zincirleme artıyor: örneğin, bir sulak alandaki yaban hayatı ve florayı beslemek, su kirliliğini ve toprak erozyonunu da azaltırken aynı zamanda bitkileri, fırtınanın oluşturacağı hasara karşı da koruyabilir. Bunun yanı sıra su kıtlığını azaltabilir ve daha fazla gıda üretimini sağlayabilir. Raporda, krizler arasındaki bağlantıların açık olmasına rağmen birçok bilim insanı ve karar vericinin, riskleri ayrı ayrı düşünerek hareket etmeye alışkın kurumlarda çalıştığı ve bu kafa yapısının değişmesi gerektiği vurgulandı. 2020 yılının iklimi düşünmek için kritik bir yıl olduğunu ifade eden Future Earth’ün Genel Müdürü Amy Luers ise önümüzdeki on yılda verilecek kararların, kolektif geleceğimizi belirleyeceğini savundu. Raporun yazarları, risklerin ele alınış biçiminde de bir değişiklik çağrısında bulundu: “Akademisyenleri, iş liderlerini ve karar vericileri bu beş küresel riske acil olarak odaklanmaya ve tek teker ele almak yerine etkileşimli sistemler olarak düşünülmesini sağlamaya çağırıyoruz.” Raporda ayrıca, bilim insanlarının gelecek için potansiyel büyük riskler olarak tanımladıkları sosyal sorunlar hakkında da uyarı yapıldı. Bunlar, popülizmin ve sahte haberlerin yükselişini, göç eğilimlerini ve yapay zekânın yükselişini içeriyordu. Derleyen: Batuhan Sarıcan https://www.theguardian.com/environment/2020/feb/06/humanity-under-threat-perfect-storm-crises-study-environment</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/ekolojik-krizler-sistemi-cokertebilir">Ekolojik krizler sistemi çökertebilir</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dünya, canlı varlığını tehdit eden ve birbirine bağlı bir dizi acil durumla karşı karşıya: iklim ve aşırı hava olayları, biyolojik çeşitlilik kaybı ile yiyecek ve su krizleri bir araya geldiğinde zincirleme bir etki yaratarak sistemin çöküşüne neden olabilir. Yeni bir küresel araştırmaya göre, krizlerin etkilerinin toplamı, tekil etkilerinden çok daha büyük.</p>
<p><strong>İklimin çöküşü ve aşırı hava olayları, tür kaybı, su kıtlığı ve gıda üretim krizi gibi sıkıntıların hepsi, kendi içinde ciddi olmakla birlikte bir araya geldiğinde her birinin riski daha da artırıyor ve hızlı bir önlem alınmadığı takdirde insanlığı çöküşle tehdit eden tam anlamıyla bir “kriz fırtınası” yaratıyor.</strong></p>
<p>Krizler arasındaki bağlantılar birçok durumda açık, ancak bunları çözmek için seçilen yöntemler, bu bağlantı faktörlerini dikkate almıyor. Örneğin, aşırı sıcaklık dalgaları küresel ısınmaya katkıda bulunabilir, çünkü etkilenen ekosistemlerden çok miktarda depolanmış karbonu bir geri besleme döngüsünde serbest bırakırlar. Bu durum, atmosferdeki karbon deposuna zaten önemli ölçüde etkide bulunan Avustralya orman yangınlarında da açıkça görülmüştü.</p>
<p>Bağlantılar bununla da sınırlı değil. Aşırı sıcak dalgaları, vahşi yaşamı ve florayı öldürdüğü (kısacası ekosisteme zarar verdiği) için daha fazla su kıtlığına yol açıyor ve buna bağlı olarak tarıma da zarar veriyor. Bu birleşik etkiler, bir kısır döngü yaratarak yiyecek ve su kıtlığıyla mücadele eden insanların uğradığı zararı artırıyor.</p>
<p><strong>Bir araya geldiklerinde etki büyüyor</strong></p>
<p>Bu krizlerle ayrı ayrı karşı karşıya kaldığımızda bunlara neden olan problemleri çözmek mümkün olabilir. Ancak, <strong>bir araya geldiklerinde oluşturdukları zincirleme etki, insanlık için eşi görülmemiş tehlikeleri ve birçok toplumun baş edemeyeceği acil durumları da beraberinde getiriyor.</strong></p>
<p>Uluslararası sürdürülebilirlik ağı Future Earth tarafından yürütülen anket kapsamında, 52 ülkeden 222 önde gelen bilim insanıyla birlikte hazırlanan raporda hükümetlerin, sivil toplumun, iş dünyasının ve kurumların, bu acil durumlara verdikleri tepkilerde söz konusu doğal ilişkiden bihaber olduklarını tespit etti. Raporu hazırlayan bilim insanları, “basamaklı” etkileri dikkate almadan sorunları tekil olarak çözmeye çalışmanın “muhtemelen etkisiz” olduğunun altını çizdi. Çalışmaya katılan bilim insanlarının üçte birinden fazlası, beş kriz türünün, küresel sistemik çöküş yaratmaya giden yolda birbirini kademeli olarak kötüleştireceğini söyledi.</p>
<p><strong>Yine de enseyi karartmamak lazım</strong></p>
<p>Risklerin bir araya gelmesinin yaratacağı “kriz fırtınası” bir yanda dururken aynı zamanda çözümler de zincirleme olabilir. Çünkü <strong>ekolojik sorunları gidermek için harekete geçildiğinde faydalar da zincirleme artıyor</strong>: örneğin, bir sulak alandaki yaban hayatı ve florayı beslemek, su kirliliğini ve toprak erozyonunu da azaltırken aynı zamanda bitkileri, fırtınanın oluşturacağı hasara karşı da koruyabilir. Bunun yanı sıra su kıtlığını azaltabilir ve daha fazla gıda üretimini sağlayabilir.</p>
<p>Raporda, krizler arasındaki bağlantıların açık olmasına rağmen birçok bilim insanı ve karar vericinin, riskleri ayrı ayrı düşünerek hareket etmeye alışkın kurumlarda çalıştığı ve bu kafa yapısının değişmesi gerektiği vurgulandı. 2020 yılının iklimi düşünmek için kritik bir yıl olduğunu ifade eden Future Earth’ün Genel Müdürü Amy Luers ise önümüzdeki on yılda verilecek kararların, kolektif geleceğimizi belirleyeceğini savundu.</p>
<p>Raporun yazarları, risklerin ele alınış biçiminde de bir değişiklik çağrısında bulundu: <strong>“Akademisyenleri, iş liderlerini ve karar vericileri bu beş küresel riske acil olarak odaklanmaya ve tek teker ele almak yerine etkileşimli sistemler olarak düşünülmesini sağlamaya çağırıyoruz.”</strong></p>
<p>Raporda ayrıca, bilim insanlarının gelecek için potansiyel büyük riskler olarak tanımladıkları sosyal sorunlar hakkında da uyarı yapıldı. Bunlar, popülizmin ve sahte haberlerin yükselişini, göç eğilimlerini ve yapay zekânın yükselişini içeriyordu.</p>
<p><strong>Derleyen:</strong> Batuhan Sarıcan</p>
<p><a href="https://www.theguardian.com/environment/2020/feb/06/humanity-under-threat-perfect-storm-crises-study-environment">https://www.theguardian.com/environment/2020/feb/06/humanity-under-threat-perfect-storm-crises-study-environment</a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/ekolojik-krizler-sistemi-cokertebilir">Ekolojik krizler sistemi çökertebilir</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">17110</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Bilimlerin kurucusu ve büyük kâşif: Alexander von Humboldt</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/bilimlerin-kurucusu-ve-buyuk-kasif-alexander-von-humboldt</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 12 Oct 2019 15:59:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam Bilimleri]]></category>
		<category><![CDATA[Yerküre]]></category>
		<category><![CDATA[Alexander von Humboldt]]></category>
		<category><![CDATA[bilim tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[botanik]]></category>
		<category><![CDATA[Charles Darwin]]></category>
		<category><![CDATA[doğa illüstratörü]]></category>
		<category><![CDATA[ekoloji]]></category>
		<category><![CDATA[etnoloji]]></category>
		<category><![CDATA[fizik]]></category>
		<category><![CDATA[iklim değişikliği]]></category>
		<category><![CDATA[iktisadi coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[jeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[kimya]]></category>
		<category><![CDATA[okyanusbilimi]]></category>
		<category><![CDATA[volkanoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=15532</guid>

					<description><![CDATA[<p>İklim değişikliğini bilim tarihinde ilk defa dile getiren Alexander von Humboldt 250 yaşında! (1769-1859). Humboldt adını özel kılan, ileride “Gaia” ismi verilecek (gezegeni, en küçük mikroorganizmadan en büyük canlı organizmasına kadar birbiriyle etkileşim içinde, nefes alan bir organizma olarak gören) felsefeyi temel alarak, ekolojiyi ilk defa bir bilim dalı olarak ortaya koymasıydı. Coğrafyadan jeolojiye, ekolojiden jeofiziğe birçok disiplin, onun sırtında bir çantayla çıktığı doğa gezilerine çok şey borçlu.  Alexander von Humboldt ve ona refakat eden üç kişi, Ekvador’da bulunan kubbe şeklindeki yanardağ Chimborazo’ya tırmanıyor. Dar bir geçitte, düşe kalka, elleri ve dizleri kanaya kanaya ilerliyor ve yanı başlarındaki uçuruma bakmamak için kendilerini zor tutuyorlar. Humboldt’un yanında, Avrupa’dan getirdiği ekipmanlar var; atmosfer basıncını ölçmek için barometre, sıcaklığı ölçmek için termometre, enlemi belirlemek için sekstant, gökyüzünün maviliğini ölçmek için siyanometre ve suni ufuk. Rakım yükseldikçe artan buz gibi rüzgâr, hareketlerini kısıtlasa da tırmanışlarına devam ediyorlar. Humboldt, rastladığı herhangi bir canlıyı; kuşu, böceği veya bitkiyi defterine ayrıntılarıyla not alıp çiziktiriyor. Yerçekimi, sıcaklık ve basınç ölçümleri yapmak için ekibi zaman zaman durduruyor. 5.400 metre rakıma ulaştıklarında bir kayada gördüğü yosun parçası, bildiği anlamda canlılığın son belirtisiydi. Tırmanmaya devam ettiler. Buzul yarığını aşarak zirveye ulaştığında Humboldt, ayakları kanlar içinde, sislerin arasından önce yere, ardından göğe baktı. Resmen bulutların arasındaydı. O an fark ettiği tek şey, ince havada zar zor soluk alması değildi. Bir aydınlanma anı yaşıyordu. Humboldt o an, yeryüzündeki her şeyin birbirine bağlı, yaşayan devasa bir organizma olduğunun farkına varıyordu. Daha sonraları bu görüş James Lovelock tarafından geliştirilerek “Gaia Teorisi” olarak ortaya atılsa da fikrin çıkış noktası Humboldt’un bu keşfiydi. Yeryüzündeki her şeyin birbirine bağlı olduğunu keşfetti Humboldt’un bilgiyi sentezleme yetisi çok iyiydi. Bu da ona doğadaki her şeyin birbirine bağlı olduğu konusundaki temel teorisini geliştirmesine izin vermişti. Dahası, bu muhteşem örüntüdeki herhangi bir unsurunun zarar görmesinin sistemde kötü etki yaratacağını savunuyordu. Örneğin ormansızlaşmanın, iklime ve çevreye zarar verebileceği konusunda daha o günden uyarmıştı. Çünkü ormanlar atmosferi nemlendirir, soğutur ve toprak erozyonunu önlerdi. Humboldt’a göre mikroskobik bir canlıdan insana, havadan toprağa her şey bir bütündü. Doğa, soluk alıp veren bir bütündü, biz de bu bütünün sadece bir parçasıydık. İşte bilim tarihindeki belki de en bütüncül keşifti bu. Humboldt, doğayı keşfetmişti: “Bu muazzam sebep sonuç zinciri içerisinde hiçbir gerçeklik, diğer şeylerden soyutlanarak değerlendirilemez.” Buna bağlı olarak, 1800 yılında Venezuela’daki Valencia Gölü’ndeki sömürge çiftliklerinin çevreye yıkıcı etkisini gördükten sonra insan kaynaklı iklim değişikliğini ortaya atan ilk bilim insanı olacaktı. Humboldt olmasaydı Darwin olmazdı  Humboldt, ömrünü adadığı keşfini 1802 yılında gerçekleştirdiğinde doğal seleksiyona dayalı “Evrim Teorisi” fikrinin sahibi Darwin, daha portakalda vitamindi. Darwin, otobiyografisinde anlattığı üzere her ne kadar Humboldt’la ilk karşılaşmasında pek de iyi bir izlenime kapılmamış olsa da sonradan sonraya Darwin&#8217;i Darwin yapan kişinin Alexander von Humboldt olduğu anlaşılacaktı. Darwin, Humboldt’un notlarını okuduktan sonra şunları söyleyecekti: “Humboldt’un Kişisel Anlatısı’nı okumak kadar hiçbir şey benim gayretimi kamçılamamıştı.” Darwin ayrıca, Humboldt olmasaydı ne Beagle’a bineceğini ne de Türlerin Kökeni’nin ortaya çıkacağını itiraf edecekti. Bilim uğruna ayrıcalıklı bir hayatı reddetti Hikâye aslında, “18.yüzyıl Berlin’inin ılık bir Eylül akşamında Prusya Kralı II.Wilhelm’in yaverinin oğlu olarak hayata gözlerini açan Friedrich Wilhelm Karl Heinrich Alexander von Humboldt…” tarzında sıkıcı bir başlangıca sahip. Ancak bu hikâyeyi sıkıcı olmaktan uzaklaştıran, Humboldt’un varlıklı ve saygın ailesinin sağladığı imkânları bir kenara itip doğayı keşfetmesini sağlayan “merak hastalığı”nın peşinden gitmesiydi. Şüphesiz ailesinden kendi kalan büyük mirasın da yardım ve katkısıyla.. Zira daha çocukluğunda akranları bez bebekleriyle oynarken küçük Alex, Berlin’deki büyük bahçeli evlerinin sağladığı imkânla doğayı kendisine “oyun alanı” bellemişti. Küçük yaşında çiçek, kelebek, arı ve çeşitli taşların koleksiyonunu yapıyor ve onları kendine göre sınıflandırıyordu. Bu sebeple ona “küçük eczacı” diye hitap ediliyordu. Kaptan James Cook gibi gezginlerle ilgili okuduğu kitaplar onu büyülerken, gezintiye çıktığı ormanın sınırlarını aşmak, onun en büyük hayali haline geliyordu. Alex büyüdü. O dönemin şartlarına bağlı olarak ailesi ve çevresi tarafından “Ekonomi” eğitimi alması dikte edildi. Bunun üzerine eğitimini bu yönde almaya başlasa da fizik, kimya ve botanik gibi derslere ilgi duyuyor ve kendini o yönde yetiştiriyordu. Ticaret Akademisi&#8217;ne kaydolmasının ardından ailesinin memur ol dayatmasıyla Maden Bakanlığı bünyesinde işe girmesiyle, Prusya’nın en başarılı maden mühendislerinden biri olarak anılmaya çoktan başlamıştı. Merakına yenik düşen adam Ancak onun gönlü başka yerdeydi; vaktini daha çok doğa üzerine çizimler ve okumalar yaparak geçiriyor, botanik üzerine kafa yoruyor ve hatta kitaplar yazıyordu. Ve bir seyyah ve bir doğabilimciye dönüşecekti. Bir yaşama birçok yaşam sığdıran Humboldt’u nasıl tanımlarsanız tanımlayın, onu “merakına yenik düşen adam” olarak tanımlamak mümkündü. Fransa, İspanya, Amerika’nın güneyi ve Rusya başta olmak üzere Avrupa, Asya ve özellikle de Latin Amerika’da yaptığı geziler sırasında topladığı numuneleri sınıflandıran, bunlarla ilgili yazılar yazan, çizimler yapan ve tüm bu çalışmalarını yayımlayarak bilim dünyasına kazandıran bir isme dönüştü. Humboldt, yerkürenin altını ve üstünü, işleyen bir sistemin parçası ve bir laboratuvar olarak görüyordu. Bu açıdan tüm hayatını gözlemlere ve bilimsel veri toplayıp bunları bilim dünyasına kazandırmaya adamış bir bilim insanıydı. Bugün hava durumu haritalarında gördüğümüz ısı ve basınç çizgileriyle manyetik Ekvatoru bile o keşfedecekti. Bilimlerin Shakespeare’i Yaptığı bazı çizim ve sınıflandırmalar, bilim dünyasında ilk defa tanımlanıyordu. (Sırf Latin Amerika’dan getirdiklerinin arasında bilim dünyasında ilk kez tanımlanan numune sayısı 60.000’di) Botanik, zooloji, fizyoloji, mineraloji ve özellikle de “Kosmos” isimli eseriyle astronomiye yaptığı katkılarla ismi bugün çok sayıda bitki ile hayvan türüne, birçok sokağa, bilimsel burslara, üniversitelere verilen bir deha o; ekoloji, coğrafya, jeofizik ve jeomorfoloji bilim dallarının modern anlamda kurucusu. Bu haliyle ona “Bilimlerin Shakespeare’i” lakabı bile takıldı. Uzak coğrafyalarda ve ıssız doğada olmayı tercih etse de hayatı boyunca alıp gönderdiği on binlerce mektupla, bilim dünyasıyla irtibat halindeki bir bilim insanıydı aynı zamanda. Bilgiyi alıyor ve paylaşmayı seviyordu. Doğayı kesin yasalarla belirlemenin yetersiz kalacağını düşünerek doğanın hissedilmesi gerektiğini düşünüyordu. ABD’li yazar ve şair Ralph Waldo Emerson, onun için “Gözleri doğal bir mikroskop ve teleskop” diyerek hayranlığını dile getiriyordu. Dünyada kaç bilim insanı, kendi vücudunu deney tahtası olarak kullanırdı ki? Ondaki bu doğa tutkusu olmasa, nefessiz kalıp bayılmasına rağmen 6.310 rakımlı Chimborazo’nun zirvesine tırmanmayı başarabilir miydi? Ondaki bu merak olmasa ailesinden miras kalan bütün zenginliği doğa keşfi için seyahatlere ve diğer bilim insanlarına destek olmak amacıyla harcayıp mezara girerken meteliksiz bir adam olur muydu hiç? O, doğduğu Prusya malikanesinin uçsuz bucaksız bahçeleri veya Paris ile Berlin’deki devasa saraylarda değil Orinoco Nehri’nin uzak kollarındaki tropikal cangıllarda, Moğolistan sınırındaki ıssız Kazak bozkırlarında veya zar zor nefes aldığı Chimborazo’nun zirvesinde kendisini daha iyi hissediyordu. Çünkü doğayı sevmek ve keşfetmek bunu gerektiriyordu. Alexander von Humboldt&#8217;un Maceraları   Dört yıl önce, tarihçi Andrea Wulf, Prusyalı doğabilimci Alexander von Humboldt&#8217;un biyografisi (Ayrıntı Yayınları tarafından Türkçeye de kazandırılan) Doğanın Keşfi’ni yazarak bu al andaki açığı kapattı. Bu kitaba kadar Humboldt’a yönelik eserler, sadece dolaylı anlatılardan, kısa yazı ve makalelerden ibaretti. Bu yıl ise Humboldt’un doğumunun 250. yıldönümünü kutlamak için Andrea Wulf ile illüstratör Lillian Melcher, Humboldt’un beş yıl boyunca Latin Amerika’yı keşfini görselleştiren bir çizgi roman hazırladı. Tarihi bilgilere dayanarak hazırlanan ve Humboldt’un kişiliğine de ayna tutan eserde, hayati tehlikenin bile veri toplama yolunda onu durduramadığını görüyorsunuz: Timsahlarla dolu nehirler, ölümcül sivrisineklerden geçilmeyen yağmur ormanları ve bir yanlışın bütün hayatınıza mal olacağı yanardağlar onu hiçbir zaman durdurmamıştı. Kitapta bu anlardan kesitler sunan canlandırmalar mevcut. Her türlü flora ve fauna türüne rastlayan Humboldt’un her ölçümü titizlikle kaydetmesi sayesinde bugün birçok disiplinin önü açıldı. Humboldt’un ekipmanları sayesinde yaptığı gözlem ve çıkarımlar, gittiği yerlerdeki çevreye yönelik aldığı not ve yaptığı çizimlerden ilham alınarak çizilen illüstrasyonlar da oldukça aydınlatıcı. Yazıda Humboldt’un bilim insanı yönünü ele alsak da Humboldt, köleliğe tamamıyla karşı çıkan bir liberaldi. Fransız Devrimi’nin ateşli bir savunucusuydu. Alexander von Humboldt&#8217;un Maceraları, onun sadece bilimsel katkılarını değil, onu her yönüyle tanımaya başlamak için de güzel bir başlangıç. Ancak henüz Türkçeye çevrilmedi. Yayınevlerine duyurulur. Yazı: Batuhan Sarıcan / batusarican@gmail.com Not: Bu yazı, dergimizin 183. sayısında yayımlanmıştır. Kaynakça Andrea Wulf, Doğanın Keşfi: Alexander von Humboldt’un Yeni Dünyası, Çev: Emrullah Ataseven, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2017 Prof. Dr. İlhami Kiziroğlu, Doğabilimci Alexander Von Humboldt&#8217;un (1769-1859) Yaşamı ve Bilimsel Çalışmaları, Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, Yıl: 1993, Sayı: 9, Sayfa: 281-300 Alison Abbott, Alexander von Humboldt: the graphic novel, Nature, https://www.nature.com/articles/d41586-019-00958-5 Charles Darwin, Yaşamım. Çev: Ozan Karakaş, ALFA Yayıncılık, İstanbul, 2018</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/bilimlerin-kurucusu-ve-buyuk-kasif-alexander-von-humboldt">Bilimlerin kurucusu ve büyük kâşif: Alexander von Humboldt</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>İklim değişikliğini bilim tarihinde ilk defa dile getiren Alexander von Humboldt 250 yaşında! </em><strong>(1769-1859). </strong><em>Humboldt adını özel kılan, ileride “Gaia” ismi verilecek (gezegeni, en küçük mikroorganizmadan en büyük canlı organizmasına kadar birbiriyle etkileşim içinde, nefes alan bir organizma olarak gören) felsefeyi temel alarak, ekolojiyi ilk defa bir bilim dalı olarak ortaya koymasıydı. Coğrafyadan jeolojiye, ekolojiden jeofiziğe birçok disiplin, onun sırtında bir çantayla çıktığı doğa gezilerine çok şey borçlu. </em></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-15537 alignleft" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/von-humboldt-259x300.jpg" alt="" width="259" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/von-humboldt-259x300.jpg 259w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/von-humboldt-886x1024.jpg 886w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/von-humboldt.jpg 934w" sizes="auto, (max-width: 259px) 100vw, 259px" />Alexander von Humboldt ve ona refakat eden üç kişi, Ekvador’da bulunan kubbe şeklindeki yanardağ Chimborazo’ya tırmanıyor. Dar bir geçitte, düşe kalka, elleri ve dizleri kanaya kanaya ilerliyor ve yanı başlarındaki uçuruma bakmamak için kendilerini zor tutuyorlar. Humboldt’un yanında, Avrupa’dan getirdiği ekipmanlar var; atmosfer basıncını ölçmek için barometre, sıcaklığı ölçmek için termometre, enlemi belirlemek için sekstant, gökyüzünün maviliğini ölçmek için siyanometre ve suni ufuk.</p>
<p>Rakım yükseldikçe artan buz gibi rüzgâr, hareketlerini kısıtlasa da tırmanışlarına devam ediyorlar. Humboldt, rastladığı herhangi bir canlıyı; kuşu, böceği veya bitkiyi defterine ayrıntılarıyla not alıp çiziktiriyor. Yerçekimi, sıcaklık ve basınç ölçümleri yapmak için ekibi zaman zaman durduruyor. 5.400 metre rakıma ulaştıklarında bir kayada gördüğü yosun parçası, bildiği anlamda canlılığın son belirtisiydi. Tırmanmaya devam ettiler.</p>
<p>Buzul yarığını aşarak zirveye ulaştığında Humboldt, ayakları kanlar içinde, sislerin arasından önce yere, ardından göğe baktı. Resmen bulutların arasındaydı. O an fark ettiği tek şey, ince havada zar zor soluk alması değildi. Bir aydınlanma anı yaşıyordu. Humboldt o an, yeryüzündeki her şeyin birbirine bağlı, yaşayan devasa bir organizma olduğunun farkına varıyordu. Daha sonraları bu görüş James Lovelock tarafından geliştirilerek “Gaia Teorisi” olarak ortaya atılsa da fikrin çıkış noktası Humboldt’un bu keşfiydi.</p>
<p><strong>Yeryüzündeki her şeyin birbirine bağlı olduğunu keşfetti</strong></p>
<p>Humboldt’un bilgiyi sentezleme yetisi çok iyiydi. Bu da ona doğadaki her şeyin birbirine bağlı olduğu konusundaki temel teorisini geliştirmesine izin vermişti. Dahası, bu muhteşem örüntüdeki herhangi bir unsurunun zarar görmesinin sistemde kötü etki yaratacağını savunuyordu. Örneğin ormansızlaşmanın, iklime ve çevreye zarar verebileceği konusunda daha o günden uyarmıştı. Çünkü ormanlar atmosferi nemlendirir, soğutur ve toprak erozyonunu önlerdi.</p>
<p>Humboldt’a göre mikroskobik bir canlıdan insana, havadan toprağa her şey bir bütündü. Doğa, soluk alıp veren bir bütündü, biz de bu bütünün sadece bir parçasıydık. İşte bilim tarihindeki belki de en bütüncül keşifti bu. Humboldt, doğayı keşfetmişti: <em>“Bu muazzam sebep sonuç zinciri içerisinde hiçbir gerçeklik, diğer şeylerden soyutlanarak değerlendirilemez.”</em> Buna bağlı olarak, 1800 yılında Venezuela’daki Valencia Gölü’ndeki sömürge çiftliklerinin çevreye yıkıcı etkisini gördükten sonra <strong>insan kaynaklı iklim değişikliğini ortaya atan ilk bilim</strong> insanı olacaktı.</p>
<p><strong>Humboldt olmasaydı Darwin olmazdı </strong></p>
<p>Humboldt, ömrünü adadığı keşfini 1802 yılında gerçekleştirdiğinde doğal seleksiyona dayalı “Evrim Teorisi” fikrinin sahibi Darwin, daha portakalda vitamindi. Darwin, otobiyografisinde anlattığı üzere her ne kadar Humboldt’la ilk karşılaşmasında pek de iyi bir izlenime kapılmamış olsa da sonradan sonraya Darwin&#8217;i Darwin yapan kişinin Alexander von Humboldt olduğu anlaşılacaktı. Darwin, Humboldt’un notlarını okuduktan sonra şunları söyleyecekti: <em>“Humboldt’un Kişisel Anlatısı’nı okumak kadar hiçbir şey benim gayretimi kamçılamamıştı.” </em>Darwin ayrıca, Humboldt olmasaydı ne <em>Beagle</em>’a bineceğini ne de <em>Türlerin Kökeni</em>’nin ortaya çıkacağını itiraf edecekti.</p>
<div id="attachment_15533" style="width: 264px" class="wp-caption alignright"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-15533" class="wp-image-15533 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/andlar-humboldt-254x300.jpg" alt="" width="254" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/andlar-humboldt-254x300.jpg 254w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/andlar-humboldt.jpg 850w" sizes="auto, (max-width: 254px) 100vw, 254px" /><p id="caption-attachment-15533" class="wp-caption-text">Humboldt’un beş yıllık Latin Amerika gezisi sırasında bölgenin flora ve faunasından topladığı yaklaşık 60.000 numune, bilim dünyasında ilk defa tanımlanıyordu. Görselde And dağlarının bitki örtüsü ve coğrafyasına dair çizimleri görüyorsunuz.</p></div>
<p><strong>Bilim uğruna ayrıcalıklı bir hayatı reddetti</strong></p>
<p>Hikâye aslında, <em>“18.yüzyıl Berlin’inin ılık bir Eylül akşamında Prusya Kralı II.Wilhelm’in yaverinin oğlu olarak hayata gözlerini açan Friedrich Wilhelm Karl Heinrich Alexander von Humboldt…”</em> tarzında sıkıcı bir başlangıca sahip. Ancak bu hikâyeyi sıkıcı olmaktan uzaklaştıran, Humboldt’un varlıklı ve saygın ailesinin sağladığı imkânları bir kenara itip doğayı keşfetmesini sağlayan “merak hastalığı”nın peşinden gitmesiydi. Şüphesiz ailesinden kendi kalan büyük mirasın da yardım ve katkısıyla..</p>
<p>Zira daha çocukluğunda akranları bez bebekleriyle oynarken küçük Alex, Berlin’deki büyük bahçeli evlerinin sağladığı imkânla <strong>doğayı kendisine “oyun alanı”</strong> bellemişti. Küçük yaşında çiçek, kelebek, arı ve çeşitli taşların koleksiyonunu yapıyor ve onları kendine göre sınıflandırıyordu. Bu sebeple ona “<strong>küçük eczacı</strong>” diye hitap ediliyordu. Kaptan James Cook gibi gezginlerle ilgili okuduğu kitaplar onu büyülerken, gezintiye çıktığı ormanın sınırlarını aşmak, onun en büyük hayali haline geliyordu.</p>
<p>Alex büyüdü. O dönemin şartlarına bağlı olarak ailesi ve çevresi tarafından “Ekonomi” eğitimi alması dikte edildi. Bunun üzerine eğitimini bu yönde almaya başlasa da fizik, kimya ve botanik gibi derslere ilgi duyuyor ve kendini o yönde yetiştiriyordu. Ticaret Akademisi&#8217;ne kaydolmasının ardından ailesinin memur ol dayatmasıyla Maden Bakanlığı bünyesinde işe girmesiyle, Prusya’nın en başarılı maden mühendislerinden biri olarak anılmaya çoktan başlamıştı.</p>
<p><strong>Merakına yenik düşen adam</strong></p>
<p>Ancak onun gönlü başka yerdeydi; vaktini daha çok doğa üzerine çizimler ve okumalar yaparak geçiriyor, <strong>botanik</strong> üzerine kafa yoruyor ve hatta kitaplar yazıyordu. Ve bir seyyah ve bir doğabilimciye dönüşecekti. Bir yaşama birçok yaşam sığdıran Humboldt’u nasıl tanımlarsanız tanımlayın, onu “merakına yenik düşen adam” olarak tanımlamak mümkündü.</p>
<p>Fransa, İspanya, Amerika’nın güneyi ve Rusya başta olmak üzere Avrupa, Asya ve özellikle de Latin Amerika’da yaptığı geziler sırasında topladığı numuneleri sınıflandıran, bunlarla ilgili yazılar yazan, çizimler yapan ve tüm bu çalışmalarını yayımlayarak bilim dünyasına kazandıran bir isme dönüştü.</p>
<p>Humboldt, yerkürenin altını ve üstünü, işleyen bir sistemin parçası ve bir laboratuvar olarak görüyordu. Bu açıdan tüm hayatını gözlemlere ve bilimsel veri toplayıp bunları bilim dünyasına kazandırmaya adamış bir bilim insanıydı. Bugün hava durumu haritalarında gördüğümüz ısı ve basınç çizgileriyle manyetik Ekvatoru bile o keşfedecekti.</p>
<div id="attachment_15536" style="width: 227px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-15536" class="wp-image-15536 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/alexander-von-humboldt-217x300.jpg" alt="" width="217" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/alexander-von-humboldt-217x300.jpg 217w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/alexander-von-humboldt-741x1024.jpg 741w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/alexander-von-humboldt.jpg 1200w" sizes="auto, (max-width: 217px) 100vw, 217px" /><p id="caption-attachment-15536" class="wp-caption-text">Ekoloji, jeoloji, kimya, fizik, volkanoloji, botanik, okyanusbilimi, iktisadi coğrafya, etnoloji alanlarının kurucusu ve doğa illüstratörü; Alexander von Humboldt&#8217;un bilim tarihindeki yerini tarif etmeye kelimeler yetmez.</p></div>
<p><strong>Bilimlerin Shakespeare’i</strong></p>
<p>Yaptığı bazı çizim ve sınıflandırmalar, bilim dünyasında ilk defa tanımlanıyordu. (Sırf Latin Amerika’dan getirdiklerinin arasında bilim dünyasında ilk kez tanımlanan numune sayısı 60.000’di) Botanik, zooloji, fizyoloji, mineraloji ve özellikle de “Kosmos” isimli eseriyle astronomiye yaptığı katkılarla ismi bugün çok sayıda bitki ile hayvan türüne, birçok sokağa, bilimsel burslara, üniversitelere verilen bir deha o; ekoloji, coğrafya, jeofizik ve jeomorfoloji bilim dallarının modern anlamda kurucusu. Bu haliyle ona “Bilimlerin Shakespeare’i” lakabı bile takıldı.</p>
<p>Uzak coğrafyalarda ve ıssız doğada olmayı tercih etse de hayatı boyunca alıp gönderdiği on binlerce mektupla, bilim dünyasıyla irtibat halindeki bir bilim insanıydı aynı zamanda. Bilgiyi alıyor ve paylaşmayı seviyordu. Doğayı kesin yasalarla belirlemenin yetersiz kalacağını düşünerek doğanın hissedilmesi gerektiğini düşünüyordu. ABD’li yazar ve şair <strong>Ralph Waldo Emerson</strong>, onun için “<em>Gözleri doğal bir mikroskop ve teleskop</em>” diyerek hayranlığını dile getiriyordu.</p>
<p>Dünyada kaç bilim insanı, kendi vücudunu deney tahtası olarak kullanırdı ki? Ondaki bu doğa tutkusu olmasa, nefessiz kalıp bayılmasına rağmen 6.310 rakımlı Chimborazo’nun zirvesine tırmanmayı başarabilir miydi? Ondaki bu merak olmasa ailesinden miras kalan bütün zenginliği doğa keşfi için seyahatlere ve diğer bilim insanlarına destek olmak amacıyla harcayıp mezara girerken meteliksiz bir adam olur muydu hiç?</p>
<p>O, doğduğu Prusya malikanesinin uçsuz bucaksız bahçeleri veya Paris ile Berlin’deki devasa saraylarda değil Orinoco Nehri’nin uzak kollarındaki tropikal cangıllarda, Moğolistan sınırındaki ıssız Kazak bozkırlarında veya zar zor nefes aldığı Chimborazo’nun zirvesinde kendisini daha iyi hissediyordu. Çünkü doğayı sevmek ve keşfetmek bunu gerektiriyordu.</p>
<div id="attachment_15535" style="width: 233px" class="wp-caption alignright"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-15535" class="wp-image-15535 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/the-adventures-of-alexander-von-humboldt-223x300.jpeg" alt="" width="223" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/the-adventures-of-alexander-von-humboldt-223x300.jpeg 223w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/the-adventures-of-alexander-von-humboldt-762x1024.jpeg 762w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/the-adventures-of-alexander-von-humboldt.jpeg 804w" sizes="auto, (max-width: 223px) 100vw, 223px" /><p id="caption-attachment-15535" class="wp-caption-text">Yazar Andrea Wulf ile illüstratör Lillian Melcher, Humboldt’un beş yıl boyunca Latin Amerika’yı keşfini görselleştiren bir çizgi roman hazırladı.</p></div>
<p><strong>Alexander von Humboldt&#8217;un Maceraları  </strong></p>
<p>Dört yıl önce, tarihçi Andrea Wulf, Prusyalı doğabilimci Alexander von Humboldt&#8217;un biyografisi (Ayrıntı Yayınları tarafından Türkçeye de kazandırılan) Doğanın Keşfi’ni yazarak bu al andaki açığı kapattı. Bu kitaba kadar Humboldt’a yönelik eserler, sadece dolaylı anlatılardan, kısa yazı ve makalelerden ibaretti. Bu yıl ise Humboldt’un doğumunun 250. yıldönümünü kutlamak için Andrea Wulf ile illüstratör Lillian Melcher, Humboldt’un beş yıl boyunca Latin Amerika’yı keşfini görselleştiren bir çizgi roman hazırladı.</p>
<p>Tarihi bilgilere dayanarak hazırlanan ve Humboldt’un kişiliğine de ayna tutan eserde, hayati tehlikenin bile veri toplama yolunda onu durduramadığını görüyorsunuz: Timsahlarla dolu nehirler, ölümcül sivrisineklerden geçilmeyen yağmur ormanları ve bir yanlışın bütün hayatınıza mal olacağı yanardağlar onu hiçbir zaman durdurmamıştı. Kitapta bu anlardan kesitler sunan canlandırmalar mevcut.</p>
<p>Her türlü flora ve fauna türüne rastlayan Humboldt’un her ölçümü titizlikle kaydetmesi sayesinde bugün birçok disiplinin önü açıldı. Humboldt’un ekipmanları sayesinde yaptığı gözlem ve çıkarımlar, gittiği yerlerdeki çevreye yönelik aldığı not ve yaptığı çizimlerden ilham alınarak çizilen illüstrasyonlar da oldukça aydınlatıcı.</p>
<p>Yazıda Humboldt’un bilim insanı yönünü ele alsak da Humboldt, köleliğe tamamıyla karşı çıkan bir liberaldi. Fransız Devrimi’nin ateşli bir savunucusuydu. Alexander von Humboldt&#8217;un Maceraları, onun sadece bilimsel katkılarını değil, onu her yönüyle tanımaya başlamak için de güzel bir başlangıç. Ancak henüz Türkçeye çevrilmedi. Yayınevlerine duyurulur.</p>
<p><strong>Yazı: </strong>Batuhan Sarıcan<strong> / </strong><a href="mailto:batusarican@gmail.com"><strong>batusarican@gmail.com</strong></a></p>
<p><strong>Not:</strong> Bu yazı, dergimizin 183. sayısında yayımlanmıştır.</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>Andrea Wulf, <strong>Doğanın Keşfi: Alexander von Humboldt’un Yeni Dünyası</strong>, Çev: Emrullah Ataseven, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2017</p>
<p>Prof. Dr. İlhami Kiziroğlu, <strong>Doğabilimci Alexander Von Humboldt&#8217;un (1769-1859) Yaşamı ve Bilimsel Çalışmaları</strong>, Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, Yıl: 1993, Sayı: 9, Sayfa: 281-300</p>
<p>Alison Abbott, <strong>Alexander von Humboldt: the graphic novel</strong>, Nature, <a href="https://www.nature.com/articles/d41586-019-00958-5">https://www.nature.com/articles/d41586-019-00958-5</a></p>
<p>Charles Darwin, <strong>Yaşamım</strong>. Çev: Ozan Karakaş, ALFA Yayıncılık, İstanbul, 2018</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/bilimlerin-kurucusu-ve-buyuk-kasif-alexander-von-humboldt">Bilimlerin kurucusu ve büyük kâşif: Alexander von Humboldt</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">15532</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Ormancılık uzmanı Wohlleben&#8217;den Kaz Dağları yorumu: Çifte ahlaksızlık</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/ormancilik-uzmani-wohllebenden-kaz-daglari-yorumu-cifte-ahlaksizlik</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 13 Aug 2019 20:52:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gezegenimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[alamos gold]]></category>
		<category><![CDATA[altın]]></category>
		<category><![CDATA[çevre]]></category>
		<category><![CDATA[doğa]]></category>
		<category><![CDATA[ekoloji]]></category>
		<category><![CDATA[ekosistem]]></category>
		<category><![CDATA[iklim değişikliği]]></category>
		<category><![CDATA[kaz dağları]]></category>
		<category><![CDATA[kuraklık]]></category>
		<category><![CDATA[madencilik]]></category>
		<category><![CDATA[ormanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Peter Wohlleben]]></category>
		<category><![CDATA[siyanür]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=14792</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kaz Dağları’nda 198.000 ağaç kesildi. Ve bu katliam, Kanadalı Alamos Gold şirketinin Kirazlı’daki altın madenciliği projesinin sadece ilk adımı. Doğaseverler ve bilim insanları bu projenin ekosistemi mahvedeceğini uzun süredir dillendiriyor. Kaz Dağları&#8217;ndaki haklı mücadele de bu savunuyla devam ediyor. Geçtiğimiz gün Yavuz Dedegil’in altın ve gümüş madenciliğiyle ilgili aydınlatıcı çevirisini paylaşmıştık. Bilgiye göre, altın ve gümüş madenlerinde cevherin taş-toptaktan ayrılması çoğunlukla Siyanid (HCN) ve cıvayla yapılıyor ve bu maddelerin ikisi de bitki ve hayvanlar için çok zehirli. Çalışmaların sonunda altın bitip maden kapanınca orada canlı yaşamı için hayat da bitiyor. Benzer bir açıklama da DW’ye konuşan ormancılık uzmanı Peter Wohlleben’den geldi. Alamos Gold’un Kaz Dağları’ndaki altın madeni projesinde, alternatifi olmasına karşın AB’de yasaklı olan siyanürün kullanılacak olmasını “çifte ahlaksızlık” olarak nitelendiren Wohlleben, Kaz Dağları’nda altın için on binlerce ağaç kesilmesinin Türkiye için bir felakete yol açabileceği konusunda da uyarıyor: “Almanya’da yürüttüğümüz araştırmalar, ormanın yaz aylarında hava sıcaklığını 10 dereceye kadar azaltabildiğini ortaya koydu. Türkiye’de de durum farklı değil. Özellikle daha yüksek sıcaklığa ve daha büyük kuraklığa yol açacağını bildiğimiz iklim değişimini de dikkate aldığımızda tek bir ağacın bile vazgeçilmez olduğu bir gerçek.” Türkiye’de TEMA&#8217;nın katkılarıyla Kitap Kurdu tarafından basılan ve bir ekoloji kitabı olmasına rağmen geçtiğimiz aylarda çok satanlar listesine giren “Ağaçların Gizli Yaşamı” kitabının da yazarı olan Wohlleben, siyanürün çevre için tehlikesi üzerine ise şunları söylüyor: “Siyanürün suya karışmasının, hem halka hem doğaya ağır sonuçları olabilir. 10 yıl önce Romanya’da baraj yıkıldı, Türkiye de baraj yıkılmasından ötürü, bir gümüş maden ocağı ile ilgili kötü tecrübeler yaşadı… Bu nedenlerden ötürü siyanür kullanılmamalı.” Wohlleben ayrıca, ormancılık ruhsatı kapsamında ödedikleri 5 milyon doların bir kısmını ağaçlandırma çalışmaları için kullanacaklarını söyleyen Alamos Gold şirketi CEO’su John McCluskey’ye, bunun sadece &#8220;göz boyama&#8221; olduğunu ima ederek karşı çıkıyor: “100 genç ağaç, birkaç asırlık tek bir ağacın yerini tutmuyor. Şu anda Türkiye’de kesilen ağaçlar birkaç asırlık ağaçlar. Ve yerine dikilecek fidanlar önümüzdeki yüz yıllar boyunca ormanı eski niteliğine kavuşturamayacak” diyor ve ekliyor: “Bir ormanın yeniden oluşumu en az 500 yıl sürer, ki başarı garantisi yok… Oysa şu anda iklim değişikliği, erozyon gibi akut ve çok büyük sorunlarla karşı karşıyayız ve 500 yıl bekleyecek vaktimiz yok. En iyi çözüm ormanların korunmasıdır”. #KazdağlarıHepimizin Kaynak: https://www.dw.com/tr/alman-uzman-wohllebenden-kaz-da%C4%9Flar%C4%B1-uyar%C4%B1s%C4%B1-t%C3%BCrkiye-i%C3%A7in-bir-felaket/a-49999928</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/ormancilik-uzmani-wohllebenden-kaz-daglari-yorumu-cifte-ahlaksizlik">Ormancılık uzmanı Wohlleben&#8217;den Kaz Dağları yorumu: Çifte ahlaksızlık</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kaz Dağları’nda 198.000 ağaç kesildi. Ve bu katliam, Kanadalı Alamos Gold şirketinin Kirazlı’daki altın madenciliği projesinin sadece ilk adımı. Doğaseverler ve bilim insanları bu projenin ekosistemi mahvedeceğini uzun süredir dillendiriyor. Kaz Dağları&#8217;ndaki haklı mücadele de bu savunuyla devam ediyor.</p>
<p>Geçtiğimiz gün Yavuz Dedegil’in altın ve gümüş madenciliğiyle ilgili aydınlatıcı <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/altin-madenleri-sonrasinda-hayat-biter-ne-bitki-ne-insan-ne-hayvan-yasar">çevirisini paylaşmıştık.</a> Bilgiye göre, altın ve gümüş madenlerinde cevherin taş-toptaktan ayrılması çoğunlukla Siyanid (HCN) ve cıvayla yapılıyor ve bu maddelerin ikisi de bitki ve hayvanlar için çok zehirli. Çalışmaların sonunda altın bitip maden kapanınca orada canlı yaşamı için hayat da bitiyor.</p>
<p>Benzer bir açıklama da DW’ye konuşan ormancılık uzmanı Peter Wohlleben’den geldi. Alamos Gold’un Kaz Dağları’ndaki altın madeni projesinde, alternatifi olmasına karşın AB’de yasaklı olan siyanürün kullanılacak olmasını “çifte ahlaksızlık” olarak nitelendiren Wohlleben, Kaz Dağları’nda altın için on binlerce ağaç kesilmesinin Türkiye için bir felakete yol açabileceği konusunda da uyarıyor: <em>“Almanya’da yürüttüğümüz araştırmalar, ormanın yaz aylarında hava sıcaklığını 10 dereceye kadar azaltabildiğini ortaya koydu. Türkiye’de de durum farklı değil. Özellikle daha yüksek sıcaklığa ve daha büyük kuraklığa yol açacağını bildiğimiz iklim değişimini de dikkate aldığımızda tek bir ağacın bile vazgeçilmez olduğu bir gerçek.”</em></p>
<div id="attachment_14796" style="width: 222px" class="wp-caption alignright"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-14796" class="wp-image-14796 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/08/aalarn-gizli-yaam-212x300.jpg" alt="" width="212" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/08/aalarn-gizli-yaam-212x300.jpg 212w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/08/aalarn-gizli-yaam.jpg 423w" sizes="auto, (max-width: 212px) 100vw, 212px" /><p id="caption-attachment-14796" class="wp-caption-text">“Ağaçların acıyı hissedebildiğini, hafızaları olduğunu ve ebeveyn ağaçların çocuklarıyla birlikte yaşadığını öğrendiğinizde, artık onları sanki sıradan bir işmiş gibi devasa makinelerle kesip hayatlarını altüst edemiyorsunuz.” -Peter Wohlleben, Ağaçların Gizli Yaşamı</p></div>
<p>Türkiye’de TEMA&#8217;nın katkılarıyla Kitap Kurdu tarafından basılan ve bir ekoloji kitabı olmasına rağmen geçtiğimiz aylarda çok satanlar listesine giren “Ağaçların Gizli Yaşamı” kitabının da yazarı olan Wohlleben, siyanürün çevre için tehlikesi üzerine ise şunları söylüyor:<em> “Siyanürün suya karışmasının, hem halka hem doğaya ağır sonuçları olabilir. 10 yıl önce Romanya’da baraj yıkıldı, Türkiye de baraj yıkılmasından ötürü, bir gümüş maden ocağı ile ilgili kötü tecrübeler yaşadı… Bu nedenlerden ötürü siyanür kullanılmamalı.”</em></p>
<p>Wohlleben ayrıca, ormancılık ruhsatı kapsamında ödedikleri 5 milyon doların bir kısmını ağaçlandırma çalışmaları için kullanacaklarını söyleyen Alamos Gold şirketi CEO’su John McCluskey’ye, bunun sadece &#8220;göz boyama&#8221; olduğunu ima ederek karşı çıkıyor: <em>“100 genç ağaç, birkaç asırlık tek bir ağacın yerini tutmuyor. Şu anda Türkiye’de kesilen ağaçlar birkaç asırlık ağaçlar. Ve yerine dikilecek fidanlar önümüzdeki yüz yıllar boyunca ormanı eski niteliğine kavuşturamayacak”</em> diyor ve ekliyor: <em>“Bir ormanın yeniden oluşumu en az 500 yıl sürer, ki başarı garantisi yok… Oysa şu anda iklim değişikliği, erozyon gibi akut ve çok büyük sorunlarla karşı karşıyayız ve 500 yıl bekleyecek vaktimiz yok. En iyi çözüm ormanların korunmasıdır”.</em></p>
<p><strong>#KazdağlarıHepimizin</strong></p>
<p><strong>Kaynak: <a href="https://www.dw.com/tr/alman-uzman-wohllebenden-kaz-da%C4%9Flar%C4%B1-uyar%C4%B1s%C4%B1-t%C3%BCrkiye-i%C3%A7in-bir-felaket/a-49999928">https://www.dw.com/tr/alman-uzman-wohllebenden-kaz-da%C4%9Flar%C4%B1-uyar%C4%B1s%C4%B1-t%C3%BCrkiye-i%C3%A7in-bir-felaket/a-49999928</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/ormancilik-uzmani-wohllebenden-kaz-daglari-yorumu-cifte-ahlaksizlik">Ormancılık uzmanı Wohlleben&#8217;den Kaz Dağları yorumu: Çifte ahlaksızlık</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">14792</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Milyonların kâbusu: Polenler</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/milyonlarin-kabusu-polenler</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 31 May 2019 12:49:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[alerji]]></category>
		<category><![CDATA[arı]]></category>
		<category><![CDATA[aşı]]></category>
		<category><![CDATA[Charles Blackley]]></category>
		<category><![CDATA[doğa]]></category>
		<category><![CDATA[ekoloji]]></category>
		<category><![CDATA[polen]]></category>
		<category><![CDATA[rinit]]></category>
		<category><![CDATA[solunum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=14032</guid>

					<description><![CDATA[<p>Uçuşup duran polenler kimimiz için kâbus olabilir. Ancak bu toz bulutları ekolojinin sağlığı için büyük önem taşıyor. Polenlerin dünyasına giriyor; tarih boyunca hem insan hem de diğer canlıları nasıl etkilediğine bakıyoruz. Martın sonu bahar. Rengarenk açan bahar çiçekleri, baharı müjdeliyor. Ancak milyonlarca insan için bir kâbusun da başlangıcı. Çünkü bahar mevsimi, alerji ve astım mevsimi demek. Kaşıntılı ve sulu gözler, hapşırma, burun akıntısı; öksürük ve hırıltı, vücudun polenlere verdiği aşırı reaksiyonlar olarak karşımıza çıkıyor. Her baharda ağaçlar ve çimler, rüzgârı ve böcekleri kullanarak çoğalmak amacıyla havaya milyarlarca polen granülü salıyor. Her şey hayatta kalmakla ilgili; zira daha fazla polen salmak bitkilerin hayatta kalma şansını artırıyor. “Bitkiler bizi öldürmeye mi çalışıyorlar?” Avustralya&#8217;daki Adelaide Üniversitesi’nde bitkiler üzerine çalışan moleküler genetikçi Deborah Devis, alerjisi olanlar tarafından “Bitkiler bizi öldürmeye mi çalışıyorlar?” sorusuyla sıklıkla karşılaştığını söylüyor. Devis çimler, ağaçlar ve hatta yosunlar tarafından etrafa saçılan polenlerin insanların günlerce hapşırmasına, gözlerinin şişmesine ve sulanmasına neden olmasını polen proteinlerine bağlıyor. Devis, bitkilerin sadece hayatta kalma güdüsüyle polen saçtıklarını ifade ediyor: “Çoğu durumda,” diyor, bitki sağlığı için “alerjen proteinleri kesinlikle şarttır.” Polenlerin bitkilerin çoğalmasını sağlamasının yanı sıra ekolojik açıdan “besin kaynağı” rolü de var. Sözgelimi polen, bal arılarının gelişimleri, üremeleri ve kovandaki faaliyetlerini sürdürebilmeleri için gerekli bir besin. Ayrıca çeşitli böceklerin, kuşların, yarasaların ve diğer bazı memelilerin de poleni sindirebildiği ve beslenmelerinde kullandıkları biliniyor. Bitkiler nasıl çoğalır? Bu fenomenin nedenini anlamak için bitkilerle ilgili bazı temel bilgilerimizi tazelemek yararlı olacaktır: Bal arılarının bir çiçekten diğerine polen transfer etmesi, 1750’li yıllarda Arthur Dobbs tarafından keşfedildi. Bitki fizyolojisine dayanan bilgilere göre, yüksek yapılı bitkilerde çiçek; çanak yaprak, taç yaprak, dişi ve erkek organlardan oluşuyor. Erkek organlar (stamen), filament ve onların ucundaki anterlerden meydana geliyor. Polenler, anterler üzerinde bulunan polen kesecikleri içerisinde gelişmelerini tamamlıyor ve tozlaşmayı sağlamak üzere anterlerin açılmasıyla serbest kalıyor. Salınan bir polen tanesinin görevi, erkek hücrelerini çiçeklerin dişi kısımlarına taşımak. Aslına bakılırsa bu çok zor bir iş. Ancak evrim sayesinde polenler, güçlü bir yapıya sahip. Londra&#8217;daki Kew Bahçeleri&#8217;nden Hannah Banks, “Bir polen tanesinin dış katı, binlerce yıl sürebilen olağanüstü sert polen sporunu içerir.” diyor. Sağlıklı bir polen tanesi, bir çiçeğin dişi kısmına indiğinde, bitkinin yumurtasını döllemek için tahıldan bir tüp, dişi dokuya doğru yarışmaya başlıyor. Devis, rüzgârla taşınan polenlerin özellikle rekabetçi olduğunu söylüyor. Hücre çekirdeğiyle tüm yaşam formlarında bir aşamada ortaya çıkan profilinler, alerjenler içeren bir grup bitki proteini olarak biliniyor; bu proteinler, bitkilerin çoğalması için çok önemli. Kısacası bitkiler, çoğalmak için profilinlere ihtiyaç duyuyor. Devis, polen proteinlerinin bitkiler için önemine vurgu yapıyor. Diğer bir alerji kaynağı ise hücre duvarlarını gevşeten, böylece bir polen tüpünün yumurtalığa doğru itilmesini kolaylaştıran, expansins adı verilen polen proteinleri. Bitkilerin faydalı buldukları diğer polen protein grupları da insanlarda alerjenleri tetikleyebiliyor. Finlandiya&#8217;daki Turku Üniversitesi&#8217;nden aerobiyolog Annika Saarto, bitkilerin stres tepkilerinde aktif olan proteinlerin veya bir hücrenin kalsiyum kullanımının insan için alerjik olabileceğini belirtiyor. Bitkiler için faydalı ama&#8230; Ancak bu proteinler, insanlarda alerjiye neden oluyor. Güney Kore’deki Pusan ​​Üniversitesi&#8217;nden araştırmacılar, 2018’de profilinlerin insanlarda alerjik cilt reaksiyonları tetikleyebilen bir profiline sahip olduklarını ve farelerde soluk yolu iltihabına bile neden olabileceğini buldular. Ohio State Üniversitesi’nden pediatrik bir alerji-immünolog olan Dr. Kara Wada, baharın başlangıcıyla birlikte yüzlerce hastayı mevsimsel alerji ve astım semptomları nedeniyle tedavi ettiğini söylüyor. “Sezon boyunca acı çekiyorsanız, yalnız olmadığınızı bilin.” diyen Wada, bu hastalığın tarihi bir geçmişi olduğunu ama modern zamanlarda, tıp biliminin, bu semptomları azaltma ve tedavi etmeye yardımcı olacak uygulamaları geliştirmiş olduğunu söylüyor. Dinozorlardan daha yaşlı Fosilleşmiş polen granülleri numunelerinin, dinozorlardan da önce, neandertallerde tespit edildiği biliniyor. Sinüs ve astım semptomları ve tedavileri ise tarih boyunca birçok kaynakta yer alıyor. Örneğin, 5.000 yıldan fazla bir süre önce, Çin, at kuyruğu bitkisinin (Ephedra distachya) meyvesini, tıkanıklığı gidermek ve sonbaharda insanları etkileyen bir durum olan “bitki ateşi” ile ilişkili mukoza üretimini azaltmak için kullanıyordu. Mısır&#8217;da ise M.Ö. 1650 yıllarında yazılmış olan “Papirüs Ebers”, bal, hurma, ardıç ve bira da dahil olmak üzere öksürük veya solunum zorluğu için 20&#8217;den fazla tedavi öneriyordu. Kolomb, Yeni Dünya’ya ayak bastığında ise Orta ve Güney Amerika’daki yerli nüfus Brezilya’da balgam söktürücü ve emetik özellikleri olan balzamı ve bugün halen bazı soğuk ilaçlarda kullanılan bir kök olan ipecacuanha’yı kullanıyordu. İnkalar tarafından tıbbi olarak kullanılan koka ve tütün yaprakları da daha sonra alerji ve astım tedavisi için ek deneyler yapmak üzere Avrupa&#8217;ya ihraç edilecekti. Belirtiler fark edildi, ancak hiçbir neden belirlenmedi Örneklerden de anlaşılacağı üzere tarihte tedaviler önerilmiş ama onlara neyin sebep olduğu bilinmiyordu. Çocukluğundan beri “yaz nezaketinden” mustarip olan John Bostock (1772–1846), tıp camiasındaki tepkisizliğe rağmen, çalışmalarına devam edecekti. İlk ve ikinci yayınları arasındaki dokuz yıl içinde, mevsimsel alerji semptomlarıyla uyumlu olan 28 vakanın, o sırada durumun prevalansını belki de daha düşük gösterdiğini ortaya koydu. Soyluların ve ayrıcalıklı sınıfların mevsimsel alerjilerden daha fazla etkilendiğini belirtti. Bunun zenginlik, kültür ve iç mekân yaşamının bir sonucu olduğu düşünüyordu. Artan hava kirliliğine maruz kalma, açık havada daha az zaman geçirme, artan polen sayısı ve iyileştirilmiş hijyen gibi nedenlerle birlikte toplumsal değişiklikler, bugün görmeye devam ettiğimiz alerji prevalansının artmasına katkıda bulunuyordu. Ayrıca, belirli bakteri ve enfeksiyonlara kısmen maruz kalmanın, alerjik ve otoimmün hastalıklarda artışa yol açabileceğini belirten hijyen hipotezinin oluşturulmasına yardımcı oluyordu. O zamanki mevsimsel belirtilerin kaynağının da saman kokusundan kaynaklandığı düşünülüyordu. Bu, “saman nezlesi” teriminin kullanılmasına yol açıyordu. Bostock bunun yerine, tekrar eden semptomların yaz sıcağında tetiklendiğinden şüpheleniyordu, çünkü semptomları, yazı kıyıda geçirdiği zaman artıyordu. Daha sonra, soyluların ve aristokratların, rahatsız edici semptomlardan kaçınmak için kıyı veya dağ tatil yerlerinde alerji mevsimi geçirmeleri yaygınlaşıyordu. Gerçek suçluyu belirleme Metodik çalışma ve kendi kendine deneyimler yoluyla, Dr. Charles Blackley (1820-1900), polenlerin alerji semptomları için suçlu olduğunu tespit etti. Çeşitli polenleri topladı, tanımladı, tarif etti. Alerjik özelliklerini ise gözlerine sürterek ya da derisini çizerek belirledi. Daha sonra hangilerinin kızarıklık ve kaşıntı ile sonuçlandığını buldu. Bu teknik, bugün alerji uzmanları tarafından da testlerde kullanılıyor. Aşılama ile ilgili keşiflerden ilham alan Dr Leonard Noon ve John Freeman, 1900&#8217;lerin başlarında alerjik hastaları duyarsızlaştırma çabasıyla enjeksiyon için polen özü dozları hazırlayacaktı. Alerji immünoterapisi adı verilen ve ayrıca alerji aşısı olarak da bilinen bu etkili tedavi günümüzde halen kullanılıyor. Antihistaminikler ise ilk kez 1940&#8217;larda kullanılacaktı. Günümüzde kullanılan ve daha az yan etkiye sahip olan formülasyonlar ise yalnızca 1980&#8217;lerden beri mevcut. Mevsimsel alerji ve alerjik astım, bugün dünya nüfusunun %10-30&#8217;unu etkiliyor. Daha yüksek sıcaklıklar ve artan karbondioksit seviyeleri ile beslenen polen mevsimlerinin daha uzun olduğu biliniyor. Pek çok uzman, iklim değişikliği nedeniyle önümüzdeki yıllarda bunun daha da kötüleşeceğine inanıyor. Batuhan Sarıcan /  batusarican@gmail.com Kaynakça: https://www.sciencenews.org/article/how-allergens-pollen-help-plants-do-more-make-you-sneeze?tgt=nr https://qz.com/quartzy/1586549/with-pollen-counts-on-the-rise-heres-how-to-survive-allergy-season/ https://www.tab.org.tr/polen https://www.eaaci.org/attachments/1637_1307947625_Eu- http://www.plantphysiol.org/content/172/1/341</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/milyonlarin-kabusu-polenler">Milyonların kâbusu: Polenler</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Uçuşup duran polenler kimimiz için kâbus olabilir. Ancak bu toz bulutları ekolojinin sağlığı için büyük önem taşıyor. Polenlerin dünyasına giriyor; tarih boyunca hem insan hem de diğer canlıları nasıl etkilediğine bakıyoruz. </em></p>
<p>Martın sonu bahar. Rengarenk açan bahar çiçekleri, baharı müjdeliyor. Ancak milyonlarca insan için bir kâbusun da başlangıcı. Çünkü bahar mevsimi, alerji ve astım mevsimi demek. Kaşıntılı ve sulu gözler, hapşırma, burun akıntısı; öksürük ve hırıltı, vücudun polenlere verdiği aşırı reaksiyonlar olarak karşımıza çıkıyor.</p>
<p>Her baharda ağaçlar ve çimler, rüzgârı ve böcekleri kullanarak çoğalmak amacıyla havaya milyarlarca polen granülü salıyor. Her şey hayatta kalmakla ilgili; zira daha fazla polen salmak bitkilerin hayatta kalma şansını artırıyor.</p>
<p><strong>“Bitkiler bizi öldürmeye mi çalışıyorlar?”</strong></p>
<p>Avustralya&#8217;daki Adelaide Üniversitesi’nde bitkiler üzerine çalışan moleküler genetikçi Deborah Devis, alerjisi olanlar tarafından “Bitkiler bizi öldürmeye mi çalışıyorlar?” sorusuyla sıklıkla karşılaştığını söylüyor. Devis çimler, ağaçlar ve hatta yosunlar tarafından etrafa saçılan polenlerin insanların günlerce hapşırmasına, gözlerinin şişmesine ve sulanmasına neden olmasını polen proteinlerine bağlıyor.</p>
<p>Devis, bitkilerin sadece hayatta kalma güdüsüyle polen saçtıklarını ifade ediyor: “Çoğu durumda,” diyor, bitki sağlığı için “alerjen proteinleri kesinlikle şarttır.” Polenlerin bitkilerin çoğalmasını sağlamasının yanı sıra ekolojik açıdan “besin kaynağı” rolü de var. Sözgelimi polen, bal arılarının gelişimleri, üremeleri ve kovandaki faaliyetlerini sürdürebilmeleri için gerekli bir besin. Ayrıca çeşitli böceklerin, kuşların, yarasaların ve diğer bazı memelilerin de poleni sindirebildiği ve beslenmelerinde kullandıkları biliniyor.</p>
<p><strong>Bitkiler nasıl çoğalır?</strong></p>
<p>Bu fenomenin nedenini anlamak için bitkilerle ilgili bazı temel bilgilerimizi tazelemek yararlı olacaktır: Bal arılarının bir çiçekten diğerine polen transfer etmesi, 1750’li yıllarda Arthur Dobbs tarafından keşfedildi. Bitki fizyolojisine dayanan bilgilere göre, yüksek yapılı bitkilerde çiçek; çanak yaprak, taç yaprak, dişi ve erkek organlardan oluşuyor. Erkek organlar (stamen), filament ve onların ucundaki anterlerden meydana geliyor. Polenler, anterler üzerinde bulunan polen kesecikleri içerisinde gelişmelerini tamamlıyor ve tozlaşmayı sağlamak üzere anterlerin açılmasıyla serbest kalıyor. Salınan bir polen tanesinin görevi, erkek hücrelerini çiçeklerin dişi kısımlarına taşımak. Aslına bakılırsa bu çok zor bir iş. Ancak evrim sayesinde polenler, güçlü bir yapıya sahip. Londra&#8217;daki Kew Bahçeleri&#8217;nden Hannah Banks, “Bir polen tanesinin dış katı, binlerce yıl sürebilen olağanüstü sert polen sporunu içerir.” diyor.</p>
<p>Sağlıklı bir polen tanesi, bir çiçeğin dişi kısmına indiğinde, bitkinin yumurtasını döllemek için tahıldan bir tüp, dişi dokuya doğru yarışmaya başlıyor. Devis, rüzgârla taşınan polenlerin özellikle rekabetçi olduğunu söylüyor. Hücre çekirdeğiyle tüm yaşam formlarında bir aşamada ortaya çıkan profilinler, alerjenler içeren bir grup bitki proteini olarak biliniyor; bu proteinler, bitkilerin çoğalması için çok önemli. Kısacası bitkiler, çoğalmak için profilinlere ihtiyaç duyuyor. Devis, polen proteinlerinin bitkiler için önemine vurgu yapıyor. Diğer bir alerji kaynağı ise hücre duvarlarını gevşeten, böylece bir polen tüpünün yumurtalığa doğru itilmesini kolaylaştıran, expansins adı verilen polen proteinleri. Bitkilerin faydalı buldukları diğer polen protein grupları da insanlarda alerjenleri tetikleyebiliyor. Finlandiya&#8217;daki Turku Üniversitesi&#8217;nden aerobiyolog Annika Saarto, bitkilerin stres tepkilerinde aktif olan proteinlerin veya bir hücrenin kalsiyum kullanımının insan için alerjik olabileceğini belirtiyor.</p>
<p><strong>Bitkiler için faydalı ama&#8230;</strong></p>
<p>Ancak bu proteinler, insanlarda alerjiye neden oluyor. Güney Kore’deki Pusan ​​Üniversitesi&#8217;nden araştırmacılar, 2018’de profilinlerin insanlarda alerjik cilt reaksiyonları tetikleyebilen bir profiline sahip olduklarını ve farelerde soluk yolu iltihabına bile neden olabileceğini buldular.</p>
<p>Ohio State Üniversitesi’nden pediatrik bir alerji-immünolog olan Dr. Kara Wada, baharın başlangıcıyla birlikte yüzlerce hastayı mevsimsel alerji ve astım semptomları nedeniyle tedavi ettiğini söylüyor. “Sezon boyunca acı çekiyorsanız, yalnız olmadığınızı bilin.” diyen Wada, bu hastalığın tarihi bir geçmişi olduğunu ama modern zamanlarda, tıp biliminin, bu semptomları azaltma ve tedavi etmeye yardımcı olacak uygulamaları geliştirmiş olduğunu söylüyor.</p>
<p><strong>Dinozorlardan daha yaşlı</strong></p>
<div id="attachment_14034" style="width: 232px" class="wp-caption alignright"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-14034" class="wp-image-14034 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/05/papyrus-ebers-222x300.png" alt="" width="222" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/05/papyrus-ebers-222x300.png 222w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/05/papyrus-ebers.png 702w" sizes="auto, (max-width: 222px) 100vw, 222px" /><p id="caption-attachment-14034" class="wp-caption-text">M.Ö. 1650 yıllarında yazılmış olan “Papirüs Ebers”, bal, hurma, ardıç ve bira da dahil olmak üzere öksürük veya solunum zorluğu için 20&#8217;den fazla tedavi öneriyordu.</p></div>
<p>Fosilleşmiş polen granülleri numunelerinin, dinozorlardan da önce, neandertallerde tespit edildiği biliniyor. Sinüs ve astım semptomları ve tedavileri ise tarih boyunca birçok kaynakta yer alıyor. Örneğin, 5.000 yıldan fazla bir süre önce, Çin, at kuyruğu bitkisinin (Ephedra distachya) meyvesini, tıkanıklığı gidermek ve sonbaharda insanları etkileyen bir durum olan “bitki ateşi” ile ilişkili mukoza üretimini azaltmak için kullanıyordu. Mısır&#8217;da ise M.Ö. 1650 yıllarında yazılmış olan “Papirüs Ebers”, bal, hurma, ardıç ve bira da dahil olmak üzere öksürük veya solunum zorluğu için 20&#8217;den fazla tedavi öneriyordu.</p>
<p>Kolomb, Yeni Dünya’ya ayak bastığında ise Orta ve Güney Amerika’daki yerli nüfus Brezilya’da balgam söktürücü ve emetik özellikleri olan balzamı ve bugün halen bazı soğuk ilaçlarda kullanılan bir kök olan ipecacuanha’yı kullanıyordu. İnkalar tarafından tıbbi olarak kullanılan koka ve tütün yaprakları da daha sonra alerji ve astım tedavisi için ek deneyler yapmak üzere Avrupa&#8217;ya ihraç edilecekti.</p>
<p><strong>Belirtiler fark edildi, ancak hiçbir neden belirlenmedi</strong></p>
<p>Örneklerden de anlaşılacağı üzere tarihte tedaviler önerilmiş ama onlara neyin sebep olduğu bilinmiyordu. Çocukluğundan beri “yaz nezaketinden” mustarip olan John Bostock (1772–1846), tıp camiasındaki tepkisizliğe rağmen, çalışmalarına devam edecekti.</p>
<p>İlk ve ikinci yayınları arasındaki dokuz yıl içinde, mevsimsel alerji semptomlarıyla uyumlu olan 28 vakanın, o sırada durumun prevalansını belki de daha düşük gösterdiğini ortaya koydu. Soyluların ve ayrıcalıklı sınıfların mevsimsel alerjilerden daha fazla etkilendiğini belirtti. Bunun zenginlik, kültür ve iç mekân yaşamının bir sonucu olduğu düşünüyordu.</p>
<p>Artan hava kirliliğine maruz kalma, açık havada daha az zaman geçirme, artan polen sayısı ve iyileştirilmiş hijyen gibi nedenlerle birlikte toplumsal değişiklikler, bugün görmeye devam ettiğimiz alerji prevalansının artmasına katkıda bulunuyordu. Ayrıca, belirli bakteri ve enfeksiyonlara kısmen maruz kalmanın, alerjik ve otoimmün hastalıklarda artışa yol açabileceğini belirten hijyen hipotezinin oluşturulmasına yardımcı oluyordu. O zamanki mevsimsel belirtilerin kaynağının da saman kokusundan kaynaklandığı düşünülüyordu. Bu, “saman nezlesi” teriminin kullanılmasına yol açıyordu.</p>
<p>Bostock bunun yerine, tekrar eden semptomların yaz sıcağında tetiklendiğinden şüpheleniyordu, çünkü semptomları, yazı kıyıda geçirdiği zaman artıyordu. Daha sonra, soyluların ve aristokratların, rahatsız edici semptomlardan kaçınmak için kıyı veya dağ tatil yerlerinde alerji mevsimi geçirmeleri yaygınlaşıyordu.</p>
<div id="attachment_14035" style="width: 238px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-14035" class="wp-image-14035 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/05/blackley-228x300.jpg" alt="" width="228" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/05/blackley-228x300.jpg 228w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/05/blackley.jpg 500w" sizes="auto, (max-width: 228px) 100vw, 228px" /><p id="caption-attachment-14035" class="wp-caption-text">Dr. Charles Harrison Blackley (1820-1900), genellikle saman nezlesi olarak adlandırılan polen kaynaklı alerjik rinitin arkasındaki mekanizmayı keşfetti. Bulduğu alerji testi yöntemi, bugün halen kullanılıyor.</p></div>
<p><strong>Gerçek suçluyu belirleme</strong></p>
<p>Metodik çalışma ve kendi kendine deneyimler yoluyla, Dr. Charles Blackley (1820-1900), polenlerin alerji semptomları için suçlu olduğunu tespit etti. Çeşitli polenleri topladı, tanımladı, tarif etti. Alerjik özelliklerini ise gözlerine sürterek ya da derisini çizerek belirledi. Daha sonra hangilerinin kızarıklık ve kaşıntı ile sonuçlandığını buldu. Bu teknik, bugün alerji uzmanları tarafından da testlerde kullanılıyor.</p>
<p>Aşılama ile ilgili keşiflerden ilham alan Dr Leonard Noon ve John Freeman, 1900&#8217;lerin başlarında alerjik hastaları duyarsızlaştırma çabasıyla enjeksiyon için polen özü dozları hazırlayacaktı. Alerji immünoterapisi adı verilen ve ayrıca alerji aşısı olarak da bilinen bu etkili tedavi günümüzde halen kullanılıyor. Antihistaminikler ise ilk kez 1940&#8217;larda kullanılacaktı. Günümüzde kullanılan ve daha az yan etkiye sahip olan formülasyonlar ise yalnızca 1980&#8217;lerden beri mevcut.</p>
<p>Mevsimsel alerji ve alerjik astım, bugün dünya nüfusunun %10-30&#8217;unu etkiliyor. Daha yüksek sıcaklıklar ve artan karbondioksit seviyeleri ile beslenen polen mevsimlerinin daha uzun olduğu biliniyor. Pek çok uzman, iklim değişikliği nedeniyle önümüzdeki yıllarda bunun daha da kötüleşeceğine inanıyor.</p>
<p><strong>Batuhan Sarıcan <em>/  </em></strong><a href="mailto:batusarican@gmail.com"><strong><em>batusarican@gmail.com</em></strong></a></p>
<p><strong>Kaynakça:</strong></p>
<p><a href="https://www.sciencenews.org/article/how-allergens-pollen-help-plants-do-more-make-you-sneeze?tgt=nr">https://www.sciencenews.org/article/how-allergens-pollen-help-plants-do-more-make-you-sneeze?tgt=nr</a></p>
<p><a href="https://qz.com/quartzy/1586549/with-pollen-counts-on-the-rise-heres-how-to-survive-allergy-season/">https://qz.com/quartzy/1586549/with-pollen-counts-on-the-rise-heres-how-to-survive-allergy-season/</a></p>
<p><a href="https://www.tab.org.tr/polen">https://www.tab.org.tr/polen</a></p>
<p><a href="https://www.eaaci.org/attachments/1637_1307947625_Eu-">https://www.eaaci.org/attachments/1637_1307947625_Eu-</a></p>
<p><a href="http://www.plantphysiol.org/content/172/1/341">http://www.plantphysiol.org/content/172/1/341</a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/milyonlarin-kabusu-polenler">Milyonların kâbusu: Polenler</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">14032</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Davos&#8217;ta iklim değişikliğiyle ilgili öne çıkanlar</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/davos-ve-iklim-degisikligi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 Feb 2019 14:49:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gezegenimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[amazonlar]]></category>
		<category><![CDATA[çevre]]></category>
		<category><![CDATA[davos]]></category>
		<category><![CDATA[dünya ekonomik forumu]]></category>
		<category><![CDATA[ekoloji]]></category>
		<category><![CDATA[gıda]]></category>
		<category><![CDATA[iklim değişikliği]]></category>
		<category><![CDATA[ipcc]]></category>
		<category><![CDATA[su]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=13028</guid>

					<description><![CDATA[<p>IPCC’in 1,5°C raporunun ardından Davos’taki toplantılarda da çevre sorunlarının ekonomiden bağımsız olarak düşünülemeyeceği açık bir şekilde görülüyor. Dünya Ekonomik Forumu’nun (WEF) yayınladığı Küresel Riskler Raporu 2019’a iklim değişikliği meselesi damgasını vurdu. Raporda iklim meselelerine karşı insanlığın bugüne kadarki tutumu, felakete giden yolda “uyurgezerlik” olarak karşılığını buldu. Raporda çevresel risklerle insan sağlığı, ekonomik büyüme ve güvenlik arasında derin bağların olduğunun altı çizildi. Bu raporla birlikte Davos’taki yıllık toplantıda iklim değişikliğinin ön plana çıkması sürpriz olmadı. BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern ve Hollanda Başbakanı Mark Rutte gibi isimler, çevrenin korumasına yönelik acil ve hayati bir ihtiyaç söz konusu olduğuna dikkat çekerek bunun için kendi ülkelerinde ne gibi eylem planları başlattıklarını açıkladı. Japonya Başbakanı Shinzo Abe de iklim değişikliğine yönelik eylem planlarının en üst seviyede önem taşıdığına vurgu yaparken G20 başkanlığını yürüttükleri bu dönemde okyanuslardaki plastik kirliliğini azaltmak için ciddi bir çalışma yürüttüklerini ifade etti. Natüralist yayıncı Sir David Attenborough da Davos’a katılanlar arasındaydı. Attenborough, çevresel konulardaki öncü tutumu nedeniyle Kristal Ödül’e layık görülürken yaptığı konuşmada iklim değişikliği, okyanuslar ve biyoçeşitlilik için harekete geçilmesi gerektiğine dikkat çekti. Şimdi, toplantıda öne çıkan iklim değişikliğine yönelik 6 başlığa göz atalım. Gençlerin gezegenin ve kendi gelecekleri için ayağa kalması Dünya Ekonomik Forumu’na bağlı olarak çalışan ve 30 yaşın altındaki insanlara ilham vermek için çalışan Global Shapers topluluğundan 6 genç yönetici, Davos’taki toplantıda eş bakanlık yaptı. Japonya’daki Zero Waste Academy’nin CEO’su Akira Sakano, genç nesillerin çevre için harekete geçip geçmeyeceklerini düşünmediklerini, bunun onlara “sadece nefes almak gibi, doğal geldiğini” söyledi. Toplantıya katılan 21 kuruluşla birlikte #VoiceForThePlanet ismiyle bir kampanya başlatıldı. Kampanya kapsamında, işletmelerden hükümetlere ve sokaktaki vatandaşa kadar herkesin; okyanusları, ormanları, kısacası doğayı korumak için seslerini ve eylem seviyelerini yükseltmeleri ve iklim değişikliğiyle mücadele etmeleri gerektiğine vurgu yapıldı. Toplantıya asıl damga vuransa 16 yaşındaki iklim aktivisti Greta Thunberg oldu. Polonya, Katowice’deki BM İklim Zirvesi’nde de karar alıcılara yönelik ithamlarıyla dikkat çeken Thunberg, “Yetişkinler hep gençlere umut vermekten söz ediyor ama ben sizin umudunuzu istemiyorum, ben sizin paniklemenizi ve benim her gün hissettiğim korkuyu hissetmenizi istiyorum” diyerek okları yine toplantıya katılan kamu ve özel sektör yöneticilerine çevirdi. Doğa için yeni bir eylem planı için güçlü çağrılar yapıldı Toplantıda dikkat çeken bir diğer nokta, bugüne kadar “uyurgezer” gibi dolaşmakla itham edilen yöneticilere yapılan güçlü çağrı oldu. İklim ve okyanuslar üzerindeki baskıyı azaltmak için yapılan bu çağrıda, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) 1.5 °C raporu ve Doğal Hayatı Koruma Vakfı’nın açıkladığı Yaşayan Gezegen Raporu hatırlatıldı. 2020 yılının birbirine derinden bağlı olan çevre sorunlarının önüne geçmek için bir “dönüm noktası” olabileceğinin, son dönemde ortaya çıkan sinerjinin hükümetlerin ve işletmelerin çevre koruma eylem planlarını “hızlandırmak” için iyi bir fırsat olduğunun altı çizildi. Amazonların korunması Dünyanın akciğerleri olarak nitelendirilen ve gezegenimizdeki flora ve fauna biyoçeşitliliğin en az %10’luk bir kısmını içinde barındıran Amazon Yağmur Ormanları’nın son 50 yılda en az %17 kayba uğraması, toplantının bir diğer önemli konu başlığıydı. Peru hükümetinin emtia üretiminden kaynaklanan ormansızlaşmayı azaltmak ve sürdürülebilir kırsal kalkınmayı desteklemek için Tropikal Orman İttifakı 2020 ile güçlerini birleştirdiğini açıklaması, Davos’taki olumlu gelişmelerden biriydi. Ancak Brezilya’nın yeni devlet başkanı Jair Bolsonaro’nun -özetle Amazonları tehdit eden- açıklamaları ve Brezilya’nın çevresel felaketlere karşı eylem planlarında yer almayacak olması bu konuyu çıkmaza sokuyor. Zira Amazonların büyük bir kısmı Brezilya sınırları içinde yer alıyor. E-atıklar Davos&#8217;ta aynı zamanda, dünyada her yıl üretilen tüm ticari jet uçakların ağırlığından daha fazla elektronik atık üretildiği ortaya çıktı. Özellikle Afrika’nın e-atık için “çöplük alanı” haline geldiği belirtildi. Bu sorunu çözmek için 10 küresel şirket, ürünlerinden kaynaklanan elektronik atıkları toplama sözü verdi. Global Çevre Tesisi (GEF) ayrıca Nijerya hükümeti, BM Çevre, Dell, HP, Microsoft ve Philips ile bir ortaklık ilan etti. GEF bu kirliliği azaltmak için 2 milyon dolar yatırım yaptı. Gıda sisteminin iyileştirilmesi 2050 yılında 10 milyara tırmanması beklenen dünya nüfusu için bir diğer kritik problem ise gıda sistemi. Toplantıda, küresel gıda sisteminde inovasyon için politika ve finansman geliştirmek ve ölçeklendirmek için yeni bir girişim başlatıldı. Bu girişim, özellikle, gıda tedarik zincirlerinde izlenebilirlik eksikliği, çevresel etki ve gıda güvenliği gibi zorlukları ele almak için “Dördüncü Sanayi Devrimi” yeniliklerine odaklanacak. Gıda sistemlerinin küresel sera gazı emisyonlarının yaklaşık dörtte birinden sorumlu olduğunu düşünürsek bu girişim oldukça önem taşıyor. Çünkü 800 milyon insan kronik olarak yetersiz beslenirken küresel olarak üretilen tüm gıdaların yaklaşık üçte biri israf ediliyor. İklim eylemi pratiğe dökülmeli Çevre konularındaki en büyük problemin, aslında her şeyin farkında olunup eyleme geçilmemesi meselesi de öne çıkan bir diğer başlık oldu. Toplantıda bu konu da gündeme geldi ve iklim eylemlerinin pratiğe dökülmesinin aciliyetine vurgu yapıldı. Büyük iklim taahhütleri veya kampanyalar manşetleri çalma eğilimindeyken, bu taahhütleri gerçek eyleme ve endüstri-işletme modellerini dönüştüren süreçlere dönüştürmek için gerekenden çok daha az çalışma yapıldığı ifade edildi. 1,3 trilyon dolardan fazla gelir elde eden ve 150&#8217;den fazla ülke ve bölgede 20 ekonomik sektörde faaliyet gösteren 50 küresel CEO, emisyonları azaltabilecekleri pratikleri tartışmak için bir araya gelerek 2016’dan bu yana emisyonlarını nasıl %9 azalttıklarını açıkladılar. Özetle, kolektif emisyonları azaltmak için iklim riskini iş süreçlerine nasıl adapte ettiklerini, geliştirdikleri “iklim yönetişimi” prensipleri üzerinden açıkladılar. Batuhan Sarıcan / batusarican@gmail.com Kaynakça: https://www.weforum.org/agenda/2019/01/the-environment-was-high-on-the-agenda-in-davos-but-what-actually-happened/ https://edition.cnn.com/2019/01/25/business/climate-change-davos/index.html https://www.weforum.org/reports/the-global-risks-report-2019 http://wwf.panda.org/knowledge_hub/where_we_work/amazon/about_the_amazon/ https://www.theguardian.com/environment/2019/jan/25/our-house-is-on-fire-greta-thunberg16-urges-leaders-to-act-on-climate</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/davos-ve-iklim-degisikligi">Davos&#8217;ta iklim değişikliğiyle ilgili öne çıkanlar</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-13029 size-full" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/02/davos-att.jpg" alt="" width="620" height="330" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/02/davos-att.jpg 620w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/02/davos-att-300x160.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 620px) 100vw, 620px" /></p>
<p><em>IPCC’in 1,5°C raporunun ardından Davos’taki toplantılarda da çevre sorunlarının ekonomiden bağımsız olarak düşünülemeyeceği açık bir şekilde görülüyor. </em></p>
<p>Dünya Ekonomik Forumu’nun (WEF) yayınladığı Küresel Riskler Raporu 2019’a iklim değişikliği meselesi damgasını vurdu. Raporda iklim meselelerine karşı insanlığın bugüne kadarki tutumu, felakete giden yolda “uyurgezerlik” olarak karşılığını buldu. Raporda çevresel risklerle insan sağlığı, ekonomik büyüme ve güvenlik arasında derin bağların olduğunun altı çizildi.</p>
<p>Bu raporla birlikte Davos’taki yıllık toplantıda iklim değişikliğinin ön plana çıkması sürpriz olmadı. BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern ve Hollanda Başbakanı Mark Rutte gibi isimler, çevrenin korumasına yönelik acil ve hayati bir ihtiyaç söz konusu olduğuna dikkat çekerek bunun için kendi ülkelerinde ne gibi eylem planları başlattıklarını açıkladı.</p>
<p>Japonya Başbakanı Shinzo Abe de iklim değişikliğine yönelik eylem planlarının en üst seviyede önem taşıdığına vurgu yaparken G20 başkanlığını yürüttükleri bu dönemde okyanuslardaki plastik kirliliğini azaltmak için ciddi bir çalışma yürüttüklerini ifade etti.</p>
<p>Natüralist yayıncı Sir David Attenborough da Davos’a katılanlar arasındaydı. Attenborough, çevresel konulardaki öncü tutumu nedeniyle Kristal Ödül’e layık görülürken yaptığı konuşmada iklim değişikliği, okyanuslar ve biyoçeşitlilik için harekete geçilmesi gerektiğine dikkat çekti.</p>
<p>Şimdi, toplantıda öne çıkan iklim değişikliğine yönelik 6 başlığa göz atalım.</p>
<ul>
<li><strong>Gençlerin gezegenin ve kendi gelecekleri için ayağa kalması</strong></li>
</ul>
<p>Dünya Ekonomik Forumu’na bağlı olarak çalışan ve 30 yaşın altındaki insanlara ilham vermek için çalışan Global Shapers topluluğundan 6 genç yönetici, Davos’taki toplantıda eş bakanlık yaptı. Japonya’daki Zero Waste Academy’nin CEO’su Akira Sakano, genç nesillerin çevre için harekete geçip geçmeyeceklerini düşünmediklerini, bunun onlara “sadece nefes almak gibi, doğal geldiğini” söyledi.</p>
<p>Toplantıya katılan 21 kuruluşla birlikte #VoiceForThePlanet ismiyle bir kampanya başlatıldı. Kampanya kapsamında, işletmelerden hükümetlere ve sokaktaki vatandaşa kadar herkesin; okyanusları, ormanları, kısacası doğayı korumak için seslerini ve eylem seviyelerini yükseltmeleri ve iklim değişikliğiyle mücadele etmeleri gerektiğine vurgu yapıldı.</p>
<p>Toplantıya asıl damga vuransa 16 yaşındaki iklim aktivisti Greta Thunberg oldu. Polonya, Katowice’deki BM İklim Zirvesi’nde de karar alıcılara yönelik ithamlarıyla dikkat çeken Thunberg, <em>“Yetişkinler hep gençlere umut vermekten söz ediyor ama ben sizin umudunuzu istemiyorum, ben sizin paniklemenizi ve benim her gün hissettiğim korkuyu hissetmenizi istiyorum” </em>diyerek okları yine toplantıya katılan kamu ve özel sektör yöneticilerine çevirdi.</p>
<ul>
<li><strong>Doğa için yeni bir eylem planı için güçlü çağrılar yapıldı</strong></li>
</ul>
<p>Toplantıda dikkat çeken bir diğer nokta, bugüne kadar “uyurgezer” gibi dolaşmakla itham edilen yöneticilere yapılan güçlü çağrı oldu. İklim ve okyanuslar üzerindeki baskıyı azaltmak için yapılan bu çağrıda, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) 1.5 °C raporu ve Doğal Hayatı Koruma Vakfı’nın açıkladığı Yaşayan Gezegen Raporu hatırlatıldı. 2020 yılının birbirine derinden bağlı olan çevre sorunlarının önüne geçmek için bir “dönüm noktası” olabileceğinin, son dönemde ortaya çıkan sinerjinin hükümetlerin ve işletmelerin çevre koruma eylem planlarını “hızlandırmak” için iyi bir fırsat olduğunun altı çizildi.</p>
<ul>
<li><strong>Amazonların korunması</strong></li>
</ul>
<p>Dünyanın akciğerleri olarak nitelendirilen ve gezegenimizdeki flora ve fauna biyoçeşitliliğin en az %10’luk bir kısmını içinde barındıran Amazon Yağmur Ormanları’nın son 50 yılda en az %17 kayba uğraması, toplantının bir diğer önemli konu başlığıydı. Peru hükümetinin emtia üretiminden kaynaklanan ormansızlaşmayı azaltmak ve sürdürülebilir kırsal kalkınmayı desteklemek için Tropikal Orman İttifakı 2020 ile güçlerini birleştirdiğini açıklaması, Davos’taki olumlu gelişmelerden biriydi. Ancak Brezilya’nın yeni devlet başkanı Jair Bolsonaro’nun -özetle Amazonları tehdit eden- açıklamaları ve Brezilya’nın çevresel felaketlere karşı eylem planlarında yer almayacak olması bu konuyu çıkmaza sokuyor. Zira Amazonların büyük bir kısmı Brezilya sınırları içinde yer alıyor.</p>
<ul>
<li><strong>E-atıklar</strong></li>
</ul>
<p>Davos&#8217;ta aynı zamanda, dünyada her yıl üretilen tüm ticari jet uçakların ağırlığından daha fazla elektronik atık üretildiği ortaya çıktı. Özellikle Afrika’nın e-atık için “çöplük alanı” haline geldiği belirtildi. Bu sorunu çözmek için 10 küresel şirket, ürünlerinden kaynaklanan elektronik atıkları toplama sözü verdi. Global Çevre Tesisi (GEF) ayrıca Nijerya hükümeti, BM Çevre, Dell, HP, Microsoft ve Philips ile bir ortaklık ilan etti. GEF bu kirliliği azaltmak için 2 milyon dolar yatırım yaptı.</p>
<ul>
<li><strong>Gıda sisteminin iyileştirilmesi</strong></li>
</ul>
<p>2050 yılında 10 milyara tırmanması beklenen dünya nüfusu için bir diğer kritik problem ise gıda sistemi. Toplantıda, küresel gıda sisteminde inovasyon için politika ve finansman geliştirmek ve ölçeklendirmek için yeni bir girişim başlatıldı. Bu girişim, özellikle, gıda tedarik zincirlerinde izlenebilirlik eksikliği, çevresel etki ve gıda güvenliği gibi zorlukları ele almak için “Dördüncü Sanayi Devrimi” yeniliklerine odaklanacak. Gıda sistemlerinin küresel sera gazı emisyonlarının yaklaşık dörtte birinden sorumlu olduğunu düşünürsek bu girişim oldukça önem taşıyor. Çünkü 800 milyon insan kronik olarak yetersiz beslenirken küresel olarak üretilen tüm gıdaların yaklaşık üçte biri israf ediliyor.</p>
<ul>
<li><strong>İklim eylemi pratiğe dökülmeli</strong></li>
</ul>
<p>Çevre konularındaki en büyük problemin, aslında her şeyin farkında olunup eyleme geçilmemesi meselesi de öne çıkan bir diğer başlık oldu. Toplantıda bu konu da gündeme geldi ve iklim eylemlerinin pratiğe dökülmesinin aciliyetine vurgu yapıldı. Büyük iklim taahhütleri veya kampanyalar manşetleri çalma eğilimindeyken, bu taahhütleri gerçek eyleme ve endüstri-işletme modellerini dönüştüren süreçlere dönüştürmek için gerekenden çok daha az çalışma yapıldığı ifade edildi.</p>
<p>1,3 trilyon dolardan fazla gelir elde eden ve 150&#8217;den fazla ülke ve bölgede 20 ekonomik sektörde faaliyet gösteren 50 küresel CEO, emisyonları azaltabilecekleri pratikleri tartışmak için bir araya gelerek 2016’dan bu yana emisyonlarını nasıl %9 azalttıklarını açıkladılar. Özetle, kolektif emisyonları azaltmak için iklim riskini iş süreçlerine nasıl adapte ettiklerini, geliştirdikleri “iklim yönetişimi” prensipleri üzerinden açıkladılar.</p>
<p><strong>Batuhan Sarıcan / </strong><a href="mailto:batusarican@gmail.com">batusarican@gmail.com</a></p>
<p><strong>Kaynakça:</strong></p>
<p><a href="https://www.weforum.org/agenda/2019/01/the-environment-was-high-on-the-agenda-in-davos-but-what-actually-happened/">https://www.weforum.org/agenda/2019/01/the-environment-was-high-on-the-agenda-in-davos-but-what-actually-happened/</a></p>
<p><a href="https://edition.cnn.com/2019/01/25/business/climate-change-davos/index.html">https://edition.cnn.com/2019/01/25/business/climate-change-davos/index.html</a></p>
<p><a href="https://www.weforum.org/reports/the-global-risks-report-2019">https://www.weforum.org/reports/the-global-risks-report-2019</a></p>
<p><a href="http://wwf.panda.org/knowledge_hub/where_we_work/amazon/about_the_amazon/">http://wwf.panda.org/knowledge_hub/where_we_work/amazon/about_the_amazon/</a></p>
<p><a href="https://www.theguardian.com/environment/2019/jan/25/our-house-is-on-fire-greta-thunberg16-urges-leaders-to-act-on-climate">https://www.theguardian.com/environment/2019/jan/25/our-house-is-on-fire-greta-thunberg16-urges-leaders-to-act-on-climate</a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/davos-ve-iklim-degisikligi">Davos&#8217;ta iklim değişikliğiyle ilgili öne çıkanlar</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">13028</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Darwin&#8217;in yaşamı</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/darwinin-yasami</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 08 Feb 2019 13:21:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Yerküre]]></category>
		<category><![CDATA[Alexander von Humboldt]]></category>
		<category><![CDATA[Beagle]]></category>
		<category><![CDATA[biyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Charles Darwin]]></category>
		<category><![CDATA[darwin]]></category>
		<category><![CDATA[doğa]]></category>
		<category><![CDATA[doğal seçilim]]></category>
		<category><![CDATA[ekoloji]]></category>
		<category><![CDATA[evrim teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[koleksiyonculuk]]></category>
		<category><![CDATA[otobiyografi]]></category>
		<category><![CDATA[türlerin kökeni]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=12931</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tıp doktoru bir baba, haliyle çocuklarının da doktor olmasını istiyor. Charles şansını deniyor, ancak insan fizyolojisi ilgisini çekmiyor. Baba o zaman “din adamı ol, yoksa boş gezenin boş kalfası olacaksın” diyor. Ancak o, kendisini çocukluğundan beri heyecanlandıran tek şeye yönleniyor; DOĞAYA! Aslında her şey, çocukken yaptığı koleksiyonlarla başlıyor; deniz kabuğu, taş, madeni para… Zaman geçiyor ve bu çocuk, koleksiyonunu yaptığı şeylere başka bir gözle bakmaya başlıyor. Elinde tuttuğu mineral veya bitkilerle ilgili daha fazla şey bilmek istiyor. Bununla da kalmıyor, çıkarımlarını başka insanlara anlatarak dikkat çekmek hoşuna gidiyor. Darwin, çocukluğunu şöyle anlatıyor: “Bitkilerin isimlerini akıldan kestirmeye çalışıyor, her türden şeyin koleksiyonunu yapıyordum: deniz kabukları, mühürler, franklar, bozuk paralar, mineraller. Bir insanı sistematik bir doğacıya, bir virtüöze ya da cimrinin tekine dönüştüren koleksiyonculuk tutkusu benim içimde çok güçlüydü ve açık ki doğuştan geliyordu.” (s.17) Bu koleksiyon merakı, zamanla fikirlerini de olgunlaştırarak taş, mineral, böcek, kabuk vb objelerle yaptığı araştırmaların ve dolayısıyla doğa biliminin bilgi birikimine katkıda bulunmasının yolunu açacaktı. Dönüm noktası: Beagle Yolculuğu Darwin’i Türlerin Kökeni’ni yazmaya iten asıl dönüm noktası ise 1831 yılında İngiliz Kraliyet Deniz Kuvvetleri Gemisi HMS Beagle ile çıktığı yolculuktu. 1836 yılına kadar süren bu yolculuk, toplama merakını daha ileri bir seviyeye taşıyarak güçlü gözlem yeteneğiyle ciddi bulgular elde etmesini ve bunları kayıt altına almasını sağlayacaktı. Darwin’i Beagle yolculuğunda, tropikal bölgelerde engin bir biyoçeşitliliğe işaret eden rengarenk ve gürül gürül bitki örtüsü, Patagonya çöllerinin sessiz bir çığlık gibi büyüyen uçsuz bucaksız ıssızlığı, Tierra del Fuego’nun kendinizi küçük ve savunmasız hissettiren dağları, yeşilin, mavinin ve doğanın binbir rengi karşılayacaktı. Beagle yolculuğu sırasında doğa bilimlerinin evreni andıran uçsuz bucaksızlığına bir bilimsel gerçek daha ekleme motivasyonu ise Darwin’in en büyük ateşleyicisiydi. Doğa bilimleri açısından kritik önem taşıyan bugünkü olguların birçoğunu, Darwin’in Beagle yolcuğu sırasında tuttuğu notlarına borçluyuz. Öyle bir not defteri ki bu, her anı gözlem ve araştırmayla geçen beş yıllık yolculuk boyunca elde edilen, neden-sonuç ilişkisine dayanan çok önemli bulgulardan bahsediyoruz. Bunlar daha sonra makalelere ve kitaplara dönüşecek, o güne kadar eşi benzerine az rastlanır karalamalardı. Bu karalamalar “Türlerin Kökeni”nin temelini oluşturacaktı. Darwin nasıl Darwin oldu? Darwin’i kendi kaleminden okuduğumuz “Yaşamım” eserini ve aslında Darwin’in bilimsel &#8220;kariyerini&#8221; de Beagle yolculuğu öncesi ve sonrası olarak iki bölüme ayırmak mümkün. Beagle öncesi döneme baktığımızda Darwin’in, zoolojiden botaniğe jeolojiden coğrafyaya kadar kendisini çok iyi yetiştirdiğini anlıyoruz. Edindiği “nitelikli” dostlukların, bilgi birikimindeki katkısı da yadsınacak gibi değil. Doğa bilimleri ve diğer alanlarla alakalı entelektüel bir çevre, bununla birlikte Cambridge’de daha öğrenciyken bile profesörlerle çıktığı uzun yürüyüşler ve onlarla kurduğu yakın dostluklar Darwin’i motive ediyor ve ileriye taşıyordu. Sözgelimi jeolog Adam Sedgwick (1785-1873) ve botanist John Stevens Henslow (1796-1861) gibi bilim insanlarıyla geçirdiği zamanlar, aşina olmadığı alanlara ilgisini artıyor, bu da onu ciddi anlamda besliyordu. Hepsinin ötesinde bir de gözardı edilen Alexander von Humboldt (1769-1859) gibi bir &#8220;karakter&#8221; var aslında; Humboldt adını özel kılan, ileride Gaia adı verilecek (gezegeni, en küçük mikroorganizmadan en büyük canlı organizmasına kadar birbiriyle etkileşim içinde, nefes alan bir organizma olarak gören) felsefeyi temel alarak ekolojiyi ilk defa bir bilim dalı olarak ortaya koymasıydı. Darwin her ne kadar kitapta Humboldt’la ilgili pek de iyi izlenimlere kapılmamış olsa da sonradan sonraya Darwin’i Darwin yapan kişinin Alexander von Humboldt olduğu anlaşılacaktı. Gelelim Darwin’in eğitimine… 1825 yılında Edinburgh Üniversitesi’nde tıp eğitimi almaya başlayan ve burada Lamarck’ın evrim teorisini öğrenen Darwin, babasının baskısıyla 1827 yılında Cambridge Üniversitesi’ne bağlı Christ’s Collage’da teoloji eğitimi alarak mezun oldu. Darwin, aldığı eğitimden tatmin olmamış olacak ki anılarında tekdüze eğitimin yetersizliğine sık sık vurgu yapar. Çokdisiplinli bilgi birikimini Cambridge’deki eğitimine borçlu olmadığı da aşikardır. Ancak matematikte ve yabancı dil öğrenmedeki yetersizliği onun kendi kendine (otodidaktik) öğrenmesine engel değildi. Birçok alanda okuyor, edindiği teorik bilgiyi, sırtına çantasını takıp çıktığı arazide kilometrelerce yürüyerek (durmaksızın gözlem ve deney yaparak) pratiğe döküyor ve bunları sıradan bir bilim insanına göre akıcı bir dille kâğıda döküyordu. Yüzlerce eserini ve doğa bilimlerine etkisini de düşünecek olursak bu katkı hiç de öyle küçük olmadı. Sahip olduğu düzen, çalışma istikrarı, bilim sevgisi ve her şeyden önemlisi, zihnini besleyen merak hastalığı, Darwin’in ismini, Humboldt’un ardından doğa bilimlerinin en tepesine taşıyor. Şimdi gelelim Türlerin Kökeni’ne… &#8220;Türlerin Kökeni&#8221; niçin başarılı? Kuşkusuz evrim, Darwin’den önce de tartışılıyordu. Ancak bir eksik vardı. Darwin, bu gediği bilimsel bir kuramla kapatmaya çalıştı. Kitaplardan edindiği bilgileri, sahadaki gözlem ve deneyleriyle harmanlayarak, yeniden şekil vererek ve yorumlayarak bir sonuca varmıştı. Sonuç doğal seçilimdi. Evrimsel uyumdaki anahtar mekanizma olan seçilim kuramını, 1859 yılında yayımladığı “Türlerin Kökeni” isimli kitabında özetleyecekti. Bu fikir, yaklaşık 100 yıl boyunca kabul görmedi. Ancak bugün gelinen noktada o kadar güçlü kanıtlar toplandı ki Darwin’in doğal seçilim teorisi artık bir teorinin çok ötesinde, bir olgu olarak kabul görüyor. &#8220;Diğer tüm kitaplarımda olduğu gibi bunda da yaşadığım gecikme faydalı oldu; insan, uzun bir aradan sonra kendi çalışmasını neredeyse başka birine aitmiş gibi eleştiriye tabi tutabiliyor.” diyor Darwin, kendi kitabı için. 1859 yılında yayımlanan kitabın niçin bu kadar başarılı olduğunu ise okuduğumuz eserdeki “Yayınlarım” kısmında açıklıyor. Ona göre kitabın başarısında en büyük pay sahipleri, iyi gözlemlenmiş sayısız delilin okurlar için özetlenmiş olması ve eserin makul boyutuydu. Darwin aslında 4-5 misli büyüklüğünde bir eser yazmış olmasına rağmen bunları özetleyip damıtarak elimize daha “makul” boyutlarda bir “Türlerin Kökeni” sıkıştırmıştır. (Kitabın Bahar Kılıç’a ait ALFA çevirisi, eti ve kemiğiyle 472 sayfadır.) ALFA Yayınları etiketiyle raflardaki yerini alan kitapta Darwin’in keskin gözlem yeteneği ve bunu sade dille kâğıda dökmedeki ustalığı kendini hemen gösteriyor. Sanki sizinle 5 çayı içerken sohbet ediyormuşçasına samimi bir üslup benimsemiş. Tabii bunda çevirinin de etkisi büyük diyebiliriz. Zira Darwin’in sade anlatımını yetkin bir çeviriyle akıcı ve rahat okunur kılmış çevirmen. Charles Darwin’in oğlu Francis Darwin tarafından derlenen ve orijinal haliyle “Charles Darwin’s Autobiography” olarak yayımlanan eseri “Yaşamım” ismiyle Ozan Karakaş’ın çevirisiyle okuyoruz. Batuhan Sarıcan / batusarican@gmail.com  Kaynakça:  Charles Darwin, Yaşamım, Çev: Ozan Karakaş, ALFA, İstanbul, 2018 Charles Darwin, Türlerin Kökeni, Çev: Bahar Kılıç, ALFA, İstanbul, 2017 https://www.darwinproject.ac.uk/alexander-von-humboldt</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/darwinin-yasami">Darwin&#8217;in yaşamı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>Tıp doktoru bir baba, haliyle çocuklarının da doktor olmasını istiyor. Charles şansını deniyor, ancak insan fizyolojisi ilgisini çekmiyor. Baba o zaman “din adamı ol, yoksa boş gezenin boş kalfası olacaksın” diyor. Ancak o, kendisini çocukluğundan beri heyecanlandıran </strong><strong>tek şeye yönleniyor; DOĞAYA!</strong></em></p>
<p>Aslında her şey, çocukken yaptığı koleksiyonlarla başlıyor; deniz kabuğu, taş, madeni para… Zaman geçiyor ve bu çocuk, koleksiyonunu yaptığı şeylere başka bir gözle bakmaya başlıyor. Elinde tuttuğu mineral veya bitkilerle ilgili daha fazla şey bilmek istiyor. Bununla da kalmıyor, çıkarımlarını başka insanlara anlatarak dikkat çekmek hoşuna gidiyor. Darwin, çocukluğunu şöyle anlatıyor: <em>“Bitkilerin isimlerini akıldan kestirmeye çalışıyor, her türden şeyin koleksiyonunu yapıyordum: deniz kabukları, mühürler, franklar, bozuk paralar, mineraller. Bir insanı sistematik bir doğacıya, bir virtüöze ya da cimrinin tekine dönüştüren koleksiyonculuk tutkusu benim içimde çok güçlüydü ve açık ki doğuştan geliyordu.”</em> (s.17) Bu koleksiyon merakı, zamanla fikirlerini de olgunlaştırarak taş, mineral, böcek, kabuk vb objelerle yaptığı araştırmaların ve dolayısıyla doğa biliminin bilgi birikimine katkıda bulunmasının yolunu açacaktı.</p>
<div id="attachment_12936" style="width: 310px" class="wp-caption alignright"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-12936" class="wp-image-12936 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/02/thebeaglelaidashore-300x196.png" alt="" width="300" height="196" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/02/thebeaglelaidashore-300x196.png 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/02/thebeaglelaidashore.png 605w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /><p id="caption-attachment-12936" class="wp-caption-text">Charles Darwin, &#8220;Türlerin Kökeni&#8221;ni yazmasını sağlayacak gözlemlerini yaptığı 5 yıllık yolculuğa HMS Beagle gemisiyle çıktı. 1935&#8217;de Galápagos Adaları’ndayken ilgisini çeken Darwin ispinozlarının gaga boyları, evrim çalışmalarında önemli bir rol oynayacaktı.</p></div>
<p><strong>Dönüm noktası: Beagle Yolculuğu</strong></p>
<p>Darwin’i Türlerin Kökeni’ni yazmaya iten asıl dönüm noktası ise 1831 yılında İngiliz Kraliyet Deniz Kuvvetleri Gemisi HMS Beagle ile çıktığı yolculuktu. 1836 yılına kadar süren bu yolculuk, toplama merakını daha ileri bir seviyeye taşıyarak güçlü gözlem yeteneğiyle ciddi bulgular elde etmesini ve bunları kayıt altına almasını sağlayacaktı. Darwin’i Beagle yolculuğunda, tropikal bölgelerde engin bir biyoçeşitliliğe işaret eden rengarenk ve gürül gürül bitki örtüsü, Patagonya çöllerinin sessiz bir çığlık gibi büyüyen uçsuz bucaksız ıssızlığı, Tierra del Fuego’nun kendinizi küçük ve savunmasız hissettiren dağları, yeşilin, mavinin ve doğanın binbir rengi karşılayacaktı.</p>
<p>Beagle yolculuğu sırasında doğa bilimlerinin evreni andıran uçsuz bucaksızlığına bir bilimsel gerçek daha ekleme motivasyonu ise Darwin’in en büyük ateşleyicisiydi. Doğa bilimleri açısından kritik önem taşıyan bugünkü olguların birçoğunu, Darwin’in Beagle yolcuğu sırasında tuttuğu notlarına borçluyuz. Öyle bir not defteri ki bu, her anı gözlem ve araştırmayla geçen beş yıllık yolculuk boyunca elde edilen, neden-sonuç ilişkisine dayanan çok önemli bulgulardan bahsediyoruz. Bunlar daha sonra makalelere ve kitaplara dönüşecek, o güne kadar eşi benzerine az rastlanır karalamalardı. Bu karalamalar “Türlerin Kökeni”nin temelini oluşturacaktı.</p>
<p><strong>Darwin nasıl Darwin oldu?</strong></p>
<p>Darwin’i kendi kaleminden okuduğumuz “Yaşamım” eserini ve aslında Darwin’in bilimsel &#8220;kariyerini&#8221; de Beagle yolculuğu öncesi ve sonrası olarak iki bölüme ayırmak mümkün. Beagle öncesi döneme baktığımızda Darwin’in, zoolojiden botaniğe jeolojiden coğrafyaya kadar kendisini çok iyi yetiştirdiğini anlıyoruz. Edindiği “nitelikli” dostlukların, bilgi birikimindeki katkısı da yadsınacak gibi değil. Doğa bilimleri ve diğer alanlarla alakalı entelektüel bir çevre, bununla birlikte Cambridge’de daha öğrenciyken bile profesörlerle çıktığı uzun yürüyüşler ve onlarla kurduğu yakın dostluklar Darwin’i motive ediyor ve ileriye taşıyordu. Sözgelimi jeolog Adam Sedgwick (1785-1873) ve botanist John Stevens Henslow (1796-1861) gibi bilim insanlarıyla geçirdiği zamanlar, aşina olmadığı alanlara ilgisini artıyor, bu da onu ciddi anlamda besliyordu.</p>
<div id="attachment_12938" style="width: 310px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-12938" class="wp-image-12938 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/02/humboldt-and-darwin-when-young-300x209.png" alt="" width="300" height="209" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/02/humboldt-and-darwin-when-young-300x209.png 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/02/humboldt-and-darwin-when-young.png 599w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /><p id="caption-attachment-12938" class="wp-caption-text">Charles Darwin (1809-1882), ekolojinin ve Gaia teorisinin babası olarak kabul edilen Alexander von Humboldt&#8217;un (1769-1859) eserlerinden çok etkilenecekti.</p></div>
<p>Hepsinin ötesinde bir de gözardı edilen Alexander von Humboldt (1769-1859) gibi bir &#8220;karakter&#8221; var aslında; Humboldt adını özel kılan, ileride Gaia adı verilecek (gezegeni, en küçük mikroorganizmadan en büyük canlı organizmasına kadar birbiriyle etkileşim içinde, nefes alan bir organizma olarak gören) felsefeyi temel alarak ekolojiyi ilk defa bir bilim dalı olarak ortaya koymasıydı. Darwin her ne kadar kitapta Humboldt’la ilgili pek de iyi izlenimlere kapılmamış olsa da sonradan sonraya Darwin’i Darwin yapan kişinin Alexander von Humboldt olduğu anlaşılacaktı.</p>
<p>Gelelim Darwin’in eğitimine… 1825 yılında Edinburgh Üniversitesi’nde tıp eğitimi almaya başlayan ve burada Lamarck’ın evrim teorisini öğrenen Darwin, babasının baskısıyla 1827 yılında Cambridge Üniversitesi’ne bağlı Christ’s Collage’da teoloji eğitimi alarak mezun oldu. Darwin, aldığı eğitimden tatmin olmamış olacak ki anılarında tekdüze eğitimin yetersizliğine sık sık vurgu yapar. Çokdisiplinli bilgi birikimini Cambridge’deki eğitimine borçlu olmadığı da aşikardır. Ancak matematikte ve yabancı dil öğrenmedeki yetersizliği onun kendi kendine (otodidaktik) öğrenmesine engel değildi. Birçok alanda okuyor, edindiği teorik bilgiyi, sırtına çantasını takıp çıktığı arazide kilometrelerce yürüyerek (durmaksızın gözlem ve deney yaparak) pratiğe döküyor ve bunları sıradan bir bilim insanına göre akıcı bir dille kâğıda döküyordu. Yüzlerce eserini ve doğa bilimlerine etkisini de düşünecek olursak bu katkı hiç de öyle küçük olmadı. Sahip olduğu düzen, çalışma istikrarı, bilim sevgisi ve her şeyden önemlisi, zihnini besleyen merak hastalığı, Darwin’in ismini, Humboldt’un ardından doğa bilimlerinin en tepesine taşıyor. Şimdi gelelim Türlerin Kökeni’ne…</p>
<div id="attachment_12934" style="width: 190px" class="wp-caption alignright"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-12934" class="wp-image-12934 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/02/darwin-bio-7-notebook-180x300.jpg" alt="" width="180" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/02/darwin-bio-7-notebook-180x300.jpg 180w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/02/darwin-bio-7-notebook-615x1024.jpg 615w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/02/darwin-bio-7-notebook.jpg 813w" sizes="auto, (max-width: 180px) 100vw, 180px" /><p id="caption-attachment-12934" class="wp-caption-text">Darwin’in notlarından bir sayfa: Yaşam Ağacı (1837-1838)</p></div>
<p><strong>&#8220;Türlerin Kökeni&#8221; niçin başarılı?</strong></p>
<p>Kuşkusuz evrim, Darwin’den önce de tartışılıyordu. Ancak bir eksik vardı. Darwin, bu gediği bilimsel bir kuramla kapatmaya çalıştı. Kitaplardan edindiği bilgileri, sahadaki gözlem ve deneyleriyle harmanlayarak, yeniden şekil vererek ve yorumlayarak bir sonuca varmıştı. Sonuç doğal seçilimdi. Evrimsel uyumdaki anahtar mekanizma olan seçilim kuramını, 1859 yılında yayımladığı “Türlerin Kökeni” isimli kitabında özetleyecekti. Bu fikir, yaklaşık 100 yıl boyunca kabul görmedi. Ancak bugün gelinen noktada o kadar güçlü kanıtlar toplandı ki Darwin’in doğal seçilim teorisi artık bir teorinin çok ötesinde, bir olgu olarak kabul görüyor.</p>
<p><em>&#8220;Diğer tüm kitaplarımda olduğu gibi bunda da yaşadığım gecikme faydalı oldu; insan, uzun bir aradan sonra kendi çalışmasını neredeyse başka birine aitmiş gibi eleştiriye tabi tutabiliyor.”</em> diyor Darwin, kendi kitabı için. 1859 yılında yayımlanan kitabın niçin bu kadar başarılı olduğunu ise okuduğumuz eserdeki “Yayınlarım” kısmında açıklıyor. Ona göre kitabın başarısında en büyük pay sahipleri, iyi gözlemlenmiş sayısız delilin okurlar için özetlenmiş olması ve eserin makul boyutuydu. Darwin aslında 4-5 misli büyüklüğünde bir eser yazmış olmasına rağmen bunları özetleyip damıtarak elimize daha “makul” boyutlarda bir “Türlerin Kökeni” sıkıştırmıştır. (Kitabın Bahar Kılıç’a ait ALFA çevirisi, eti ve kemiğiyle 472 sayfadır.)</p>
<div id="attachment_12932" style="width: 191px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-12932" class="wp-image-12932 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/02/yasamim_y-181x300.jpg" alt="" width="181" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/02/yasamim_y-181x300.jpg 181w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/02/yasamim_y-617x1024.jpg 617w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/02/yasamim_y.jpg 990w" sizes="auto, (max-width: 181px) 100vw, 181px" /><p id="caption-attachment-12932" class="wp-caption-text">Charles Darwin&#8217;in anı ve mektuplarından derlenen yaşam öyküsü Yaşamım, yazarın bilimsel geçmişine ışık tutuyor.</p></div>
<p>ALFA Yayınları etiketiyle raflardaki yerini alan kitapta Darwin’in keskin gözlem yeteneği ve bunu sade dille kâğıda dökmedeki ustalığı kendini hemen gösteriyor. Sanki sizinle 5 çayı içerken sohbet ediyormuşçasına samimi bir üslup benimsemiş. Tabii bunda çevirinin de etkisi büyük diyebiliriz. Zira Darwin’in sade anlatımını yetkin bir çeviriyle akıcı ve rahat okunur kılmış çevirmen. Charles Darwin’in oğlu Francis Darwin tarafından derlenen ve orijinal haliyle “Charles Darwin’s Autobiography” olarak yayımlanan eseri “Yaşamım” ismiyle Ozan Karakaş’ın çevirisiyle okuyoruz.</p>
<p>Batuhan Sarıcan / <a href="mailto:batusarican@gmail.com">batusarican@gmail.com </a></p>
<p><strong>Kaynakça: </strong></p>
<p>Charles Darwin, Yaşamım, Çev: Ozan Karakaş, ALFA, İstanbul, 2018</p>
<p>Charles Darwin, Türlerin Kökeni, Çev: Bahar Kılıç, ALFA, İstanbul, 2017</p>
<p><a href="https://www.darwinproject.ac.uk/alexander-von-humboldt">https://www.darwinproject.ac.uk/alexander-von-humboldt</a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/darwinin-yasami">Darwin&#8217;in yaşamı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">12931</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Dünya bitti, evet sırada ne var?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/dunya-bitti-evet-sirada-ne-var</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 31 Mar 2017 05:58:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editör ne diyor?]]></category>
		<category><![CDATA[antalya]]></category>
		<category><![CDATA[aykut göker]]></category>
		<category><![CDATA[DAG]]></category>
		<category><![CDATA[doğu anadolu gözlemevi]]></category>
		<category><![CDATA[dünya]]></category>
		<category><![CDATA[ekoloji]]></category>
		<category><![CDATA[güneş]]></category>
		<category><![CDATA[uygar yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[uygarlık]]></category>
		<category><![CDATA[uzay]]></category>
		<category><![CDATA[yıldızlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=5943</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsan neden bulunduğu yerden memnun ve mutlu olmaz, yaşadıklarıyla yetinmez ve gözü durmadan başka yerlerde, uzaklarda olur? Şüphesiz meraktan. Bir art niyetimiz yok bu soruda. Şöyle demeyi beklemeyin bizden: Dünyayı bitirdik bitiriyoruz, yeni yaşam alanları gerekir insanoğluna, oraları da bitirmek için! Hayır tabii ki! Uzayı, gökyüzünü gözlemlemek, insanoğlu kadar eskidir şüphesiz. “Ben neredeyim ve yukarısı, ışıklar içinde bir gökyüzü, güneş, yıldızlar, oraları neresi? Ayaklarımın bastığı yer neresi, yukarısıyla bir ilişkisi var mı?” Toplumlar kendilerini gökyüzüyle de açıklar oldular, gökyüzü ve sonsuzluk, Tanrıya tahsis edildi! Kedinin ölümü meraktan olur derler. İnsanoğlu farklı mı? Tabi öncü, meraklı, araştıran insanları kastederek söylüyoruz. Yoksa 8 milyar insanın çoook büyük çoğunluğu yaşamın akışına kendini kaptırmış gidiyor. Şüphesiz ki yukarıdaki sorunun içeriği, zamanla başka şekilde doldu. Biz Yerküre üzerinde artık yaşayamayacak duruma gelirsek veya Dünya’nın sonu bir şekilde gelirse, en azından yaşamak olanaksız olursa, insanoğlunun uzayda başka gezegenlerde neslini sürdürmesinin yollarını aramak, gibi… Yerküre’ye hayat veren Güneş. O yok, yaşam da yok. Güneş’in enerjisinin bitmesine yaklaşık 5 milyar yıl var&#8230; Ama şimdiden kolları sıvamak gerek! Güneş Sistemi Samanyolu Galaksisi’nde bir nokta! Nereye gidersin, kaçarsın be kardeşim! On yıllarca önce gönderilen Pioneer ve Voyager uzay araçları Güneş Sistemi’ni bildiğimiz kadar ancak terk ettiler! (Carl Sagan’a derin saygı ve sevgi; ruhu, uzay araçlarıyla yolculuğunu sürdürüyor!) Şüphesiz ki fazla uzağa gidemeyiz! Keşfedilen ve üzerinde yaşanılabilecek gezegenler hakkında da öyle bir büyük bilgi sahibi değiliz. Şimdilik Ay ve Mars’ta koloni kurmayı düşünüyoruz ki insan neslini oralarda sürdürmek için umudu bilimsel ve teknik yeni gelişmelerle artırmak zorundayız. Belki Yerküre’ye benzer bir yer bulur muyuz? Kaç on yılda gidilir… Kesin olan şu ki, Dünya’dan yolcu edeceğimiz ilk insanlar (koloni), uzay gemisinde kuracakları yaşanabilir bir küçük dünyada belki de bir kaç yüzyıl yaşayıp çoğalacaklar&#8230; Çocukları, torunları belki nihai hedefe varacak. Düşünsenize, sonsuzluk da insanoğlunun resmi mezarlıklarına dönüşecek. Bilim kurgu yazmak için oturmadık bilgisayarın başına. Kapak konumuzda, giderek hızlanan uzay araştırmalarına Türkiye’nin de bu kez daha büyük bir hamle ile katıldığını haber veriyoruz! Yıllarca önce Antalya’nın dağlarında, o zaman için büyük ama şimdi için küçücük sayılacak bir ulusal teleskop ve gözlemevi ile yetiniyorduk. Ne büyük haberdi! Şimdi ise, Erzurum’un dağlarında, kıyaslanamayacak kapsamda ve büyüklükte, dünya ile bazı konularda yarışabileceğimiz bir gözlemevi kuruluyor: DAG! Nihayet uzay meraklısı bilim insanlarımızı belki tamamen değil ama önemli ölçüde burada, ülkemizde tutabileceğimiz bir proje hayata geçiriliyor. Şüphesiz giden gidecek yine de, ama biz de ABD’deki bilim insanlarımızın büyük uzay keşifleri türünden haberleri Türkiye’den, Doğu Anadolu Gözlemevi’nden (DAG) bildirmek için heyecanlanıyoruz. Bu umudu beslemek için koşullar var! Kalkınma Bakanlığı, 100 milyon lirayı aşan desteğiyle İzmir Biyotıp ve Genom Merkezi’nden sonra, şimdi de DAG gibi bir projeye destek veriyor. Güzel haber! Uygar yaşamın sayısal temelleri Doğan Kuban, uygarlık sorunsalına yeni bir boyutla yaklaşıyor bu haftaki yazısında: “Bilimde yeni aşama: Derin Ekoloji&#8230; Uygar yaşamın sayısal temelleri!” Diyor ki, “Ülkeler öğretimleri ve üretimleri kadar uygardırlar! Uluslararası standartlarla karşılaştırılamayan ulusal performansların hikâyesine ancak en cahiller inandırılabilir&#8230; Herhangi bir ülkeyi alın, sayısal parametrelerle ekonomisini, öğretimini, toplumsal gelişmişliğini bir kefeye koyun. Öbür kefede geleceği yazılıdır.” İtirazımız olabilir mi? Bozkurt Güvenç de Kuban’ın konusu uygarlaşma ve çağdaşlaşma meselesine giriyor yazısında. Yılların içinden damıtılan ve arıtılan düşünceler. Her ikisi de çok yaşasın! Yıllarca bizimle birlikte, bilim ve teknoloji politikalarının usta düşünürü ve yazarı arkadaşımız Aykut Göker’i anıyor ilk yıldönümünde Müfit Akyos! Diğer yazarlarımız da, büyük zenginlikler katıyor hepimize&#8230; Ama daha bir sürü ve hepimizi derinden ilgilendiren çok sayıda konularımızı burada anmaya yerimiz yok. Lütfen başlıkları inceleyin ve birlikte yarını inşa ettiğimiz HBT’nin daha çok çevrede okunmasına ve yayılmasına yardımcı olun. Portalda dijital dâhil çeşitli abone seçeneklerimizi bulacaksınız&#8230; Biliyoruz, gönlünüz bizle birlikte&#8230; Gelecek hafta yine Cuma, beyin besleme gününde buluşmak dileğiyle&#8230; *** Doğan Kuban – İki Bilge Konferansı ve kitap imza Yine Bahçeşehir Üniversitesi Beşiktaş Yerleşkesinde, 1 Nisan Cumartesi günü, yani yarın, Doğan Kuban, İki Bilge Konferansları kapsamında “Gelecek Üzerine Diyalog” başlıklı bir konuşma yapacak. Bozkurt Güvenç rahatsızlığı nedeniyle Ankara’dan gelemiyor. Merak etmeyin ciddi bir durum yok. Bir yenilik yapıyoruz ve Kuban’ın bazı kitapları için imza töreni de düzenliyoruz! Bekliyoruz.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/dunya-bitti-evet-sirada-ne-var">Dünya bitti, evet sırada ne var?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İnsan neden bulunduğu yerden memnun ve mutlu olmaz, yaşadıklarıyla yetinmez ve gözü durmadan başka yerlerde, uzaklarda olur? Şüphesiz meraktan. Bir art niyetimiz yok bu soruda. Şöyle demeyi beklemeyin bizden: Dünyayı bitirdik bitiriyoruz, yeni yaşam alanları gerekir insanoğluna, oraları da bitirmek için! Hayır tabii ki!</p>
<p>Uzayı, gökyüzünü gözlemlemek, insanoğlu kadar eskidir şüphesiz. “Ben neredeyim ve yukarısı, ışıklar içinde bir gökyüzü, güneş, yıldızlar, oraları neresi? Ayaklarımın bastığı yer neresi, yukarısıyla bir ilişkisi var mı?” Toplumlar kendilerini gökyüzüyle de açıklar oldular, gökyüzü ve sonsuzluk, Tanrıya tahsis edildi!</p>
<p>Kedinin ölümü meraktan olur derler. İnsanoğlu farklı mı? Tabi öncü, meraklı, araştıran insanları kastederek söylüyoruz. Yoksa 8 milyar insanın çoook büyük çoğunluğu yaşamın akışına kendini kaptırmış gidiyor.</p>
<p>Şüphesiz ki yukarıdaki sorunun içeriği, zamanla başka şekilde doldu. Biz Yerküre üzerinde artık yaşayamayacak duruma gelirsek veya Dünya’nın sonu bir şekilde gelirse, en azından yaşamak olanaksız olursa, insanoğlunun uzayda başka gezegenlerde neslini sürdürmesinin yollarını aramak, gibi…</p>
<p>Yerküre’ye hayat veren Güneş. O yok, yaşam da yok. Güneş’in enerjisinin bitmesine yaklaşık 5 milyar yıl var&#8230; Ama şimdiden kolları sıvamak gerek! Güneş Sistemi Samanyolu Galaksisi’nde bir nokta!</p>
<p>Nereye gidersin, kaçarsın be kardeşim! On yıllarca önce gönderilen Pioneer ve Voyager uzay araçları Güneş Sistemi’ni bildiğimiz kadar ancak terk ettiler! (Carl Sagan’a derin saygı ve sevgi; ruhu, uzay araçlarıyla yolculuğunu sürdürüyor!) Şüphesiz ki fazla uzağa gidemeyiz! Keşfedilen ve üzerinde yaşanılabilecek gezegenler hakkında da öyle bir büyük bilgi sahibi değiliz. Şimdilik Ay ve Mars’ta koloni kurmayı düşünüyoruz ki insan neslini oralarda sürdürmek için umudu bilimsel ve teknik yeni gelişmelerle artırmak zorundayız.</p>
<p>Belki Yerküre’ye benzer bir yer bulur muyuz? Kaç on yılda gidilir… Kesin olan şu ki, Dünya’dan yolcu edeceğimiz ilk insanlar (koloni), uzay gemisinde kuracakları yaşanabilir bir küçük dünyada belki de bir kaç yüzyıl yaşayıp çoğalacaklar&#8230; Çocukları, torunları belki nihai hedefe varacak. Düşünsenize, sonsuzluk da insanoğlunun resmi mezarlıklarına dönüşecek.</p>
<p>Bilim kurgu yazmak için oturmadık bilgisayarın başına. Kapak konumuzda, giderek hızlanan uzay araştırmalarına Türkiye’nin de bu kez daha büyük bir hamle ile katıldığını haber veriyoruz! Yıllarca önce Antalya’nın dağlarında, o zaman için büyük ama şimdi için küçücük sayılacak bir ulusal teleskop ve gözlemevi ile yetiniyorduk. Ne büyük haberdi! Şimdi ise, Erzurum’un dağlarında, kıyaslanamayacak kapsamda ve büyüklükte, dünya ile bazı konularda yarışabileceğimiz bir gözlemevi kuruluyor: <strong>DAG!</strong></p>
<p>Nihayet uzay meraklısı bilim insanlarımızı belki tamamen değil ama önemli ölçüde burada, ülkemizde tutabileceğimiz bir proje hayata geçiriliyor. Şüphesiz giden gidecek yine de, ama biz de ABD’deki bilim insanlarımızın büyük uzay keşifleri türünden haberleri Türkiye’den, <strong>Doğu Anadolu Gözlemevi</strong>’nden (DAG) bildirmek için heyecanlanıyoruz. Bu umudu beslemek için koşullar var! Kalkınma Bakanlığı, 100 milyon lirayı aşan desteğiyle İzmir Biyotıp ve Genom Merkezi’nden sonra, şimdi de DAG gibi bir projeye destek veriyor. Güzel haber!</p>
<p><strong>Uygar yaşamın sayısal temelleri</strong></p>
<p>Doğan Kuban, uygarlık sorunsalına yeni bir boyutla yaklaşıyor bu haftaki yazısında: “Bilimde yeni aşama: Derin Ekoloji&#8230; Uygar yaşamın sayısal temelleri!” Diyor ki, “Ülkeler öğretimleri ve üretimleri kadar uygardırlar! Uluslararası standartlarla karşılaştırılamayan ulusal performansların hikâyesine ancak en cahiller inandırılabilir&#8230; Herhangi bir ülkeyi alın, sayısal parametrelerle ekonomisini, öğretimini, toplumsal gelişmişliğini bir kefeye koyun. <strong>Öbür kefede geleceği yazılıdır</strong>.”</p>
<p>İtirazımız olabilir mi? Bozkurt Güvenç de Kuban’ın konusu uygarlaşma ve çağdaşlaşma meselesine giriyor yazısında. Yılların içinden damıtılan ve arıtılan düşünceler. Her ikisi de çok yaşasın! Yıllarca bizimle birlikte, bilim ve teknoloji politikalarının usta düşünürü ve yazarı arkadaşımız Aykut Göker’i anıyor ilk yıldönümünde Müfit Akyos! Diğer yazarlarımız da, büyük zenginlikler katıyor hepimize&#8230; Ama daha bir sürü ve hepimizi derinden ilgilendiren çok sayıda konularımızı burada anmaya yerimiz yok. Lütfen başlıkları inceleyin ve birlikte yarını inşa ettiğimiz HBT’nin daha çok çevrede okunmasına ve yayılmasına yardımcı olun.</p>
<p>Portalda dijital dâhil çeşitli abone seçeneklerimizi bulacaksınız&#8230; Biliyoruz, gönlünüz bizle birlikte&#8230;</p>
<p>Gelecek hafta yine Cuma, beyin besleme gününde buluşmak dileğiyle&#8230;</p>
<p><strong>***</strong></p>
<p><strong>Doğan Kuban – İki Bilge Konferansı ve kitap imza</strong></p>
<p>Yine Bahçeşehir Üniversitesi Beşiktaş Yerleşkesinde, 1 Nisan Cumartesi günü, yani yarın, Doğan Kuban, <strong>İki Bilge Konferansları</strong> kapsamında “Gelecek Üzerine Diyalog” başlıklı bir konuşma yapacak. Bozkurt Güvenç rahatsızlığı nedeniyle Ankara’dan gelemiyor. Merak etmeyin ciddi bir durum yok. Bir yenilik yapıyoruz ve Kuban’ın bazı kitapları için imza töreni de düzenliyoruz! Bekliyoruz.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/dunya-bitti-evet-sirada-ne-var">Dünya bitti, evet sırada ne var?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">5943</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
