Dünyadaki adaletsizlik canlı yaşamına nefes aldırmıyor

Gezegenimiz Öne Çıkanlar Toplum
Dünyadaki adaletsizlik canlı yaşamına nefes aldırmıyor

George Floyd’un “nefes alamıyorum” çığlıkları halen kulağımızda ve protestolar sürerken elinde kutsal kitapla poz veren yöneticiler dünyayı adaletsizce yönetmeye devam ediyor. Küresel adaletsizliğin sürdüğü bir dünyada tüm canlılar tehdit altında!

“Lütfen! Boynum… acıyor… lütfen! Nefes alamıyorum.”

Irkçı polis memuru Derek Chauvin, yaklaşık 9 dakika boyunca George Floyd’un boynuna diziyle bastırırken Floyd’un canhıraş söyleyebildikleri sadece bunlardan ibaretti.

Polis memuru ise silahsız bir adama uyguladığı bu orantısız güç sırasında, Floyd’dan kalkıp ekip otosuna girmesini istiyor, videoda açıkça görülebileceği üzere Floyd, ne isterse yapacağını, sadece boynuna bastırmaması gerektiğini söylüyordu. Ne ki ırkçı polisin karanlığı, dakikalarca George Floyd’un üstüne çöküyor; polis memurunun ego şovu sırasında bir insan, oracıkta yaşamını yitiriyordu. Yaşama hakkı elinden alınıyordu!


Resmi otopsi raporunda “boynuna yapılan sürekli baskıdan dolayı boğulma” sebebiyle yaşamını yitirdiği belirtiliyor. Ne kadar korkunç olduğunu söylemeye lüzum yok. Polis memurunun açığa alınıp hapsi boylaması da hiçbir şeyi değiştirmeyecek.

Cinayetin ardından on binlerce insan, George Floyd’un ölümünü protesto etmek ve yaşama hakkını savunmak için sadece Minneapolis’te değil, ülkenin dört bir yanında sokaklara inecekti. Buna karşın Başkan Donald Trump, bu cinayetten ötürü sorumluluk alması gerekirken “eğer ki valiler, eyaletlerindeki protestoları bastıramazlarsa ağır silahlı askerleri yönlendireceği” tehdidinde bulunuyor. Bu da yetmezmiş gibi St. John’s Kilisesi’nin önüne giderek elinde İncil’le poz veriyordu. Bir başka ego şovu. Yaşamın karşısına dogmayı, ırk üstünlüğünü ve parayı koyan kötülük timsali siluetler, insanın içindeki karanlığı ortaya koyan sembolik figürler adeta…

NEFES ALAMIYORUZ!

Dünyanın dört bir yanında bilim ve aklıselimin yerine dogma ve açgözlülüğe hizmet eden politikalar, bir gece karanlığı gibi çöküyor üstümüze. Eşitsizliğe neden olan adaletsizlikler, doğanın ranta peşkeş çekilmesi, dünyanın her bir yanında insanından en küçük canlısına kadar yaşama hakkını boğmaya devam ediyor. Peki ama ne uğruna?

Burada kilit kavramımız servetin dağılımındaki eşitsizlik: Dünya Eşitsizlik Raporu’na göre dünyanın en zengin %1’lik kesimi, 1980’den bu yana büyümeden, en alttaki %50’nin aldığının iki katı kazanç elde ediyor. Dahası 1980’den 2016’ya, %1’lik kesimin servetten aldığı pay, %28’den %33’e yükselirken en alttaki %75’in elde ettiği payın %10 civarında dalgalandığını görüyoruz. Bu rakam, söz konusu cinayetin yaşandığı ABD’de daha da yüksek; en üstteki %1’lik kesimin servetten aldığı pay, 1980’den 2014’e %22’den %39’a fırlamış durumda. Bu seyir devam ederse 2050’de 9 milyarı geçmiş olması beklenen dünya nüfusunu, su ve gıda kıtlığından devasa göçlere, buzulların daha hızlı erimesinden mercanların yok olmasına kadar bir dizi felaketler zinciri bekliyor. Her şey, en zengin %1’in küresel servetten aldığı payın daha fazla olması ve Derek Chauvin’in dizinin, geride kalan %99’un boynuna inerek boğmasını meşru kılmak için!

Servet adaletsizliği

Küresel servetin dağılımındaki adalet düzeyini ölçmek için elimizdeki anlaşılır araçlardan olan GINI katsayısı, söz konusu adaletsizliği ekonomi bilimi açısından açıklamanın basit ve etkili bir yolu. GINI katsayısı, milli gelirlerinin bir gecede yükseldiğini iddia eden ülkelerde, gelirin herkes için aynı oranda artmadığını göstermek için de iyi bir gösterge. Bu açıdan kişi başına düşen milli gelir rakamlarının tek başına refah göstergesi olamayacağını da söyleyebiliriz.

Kısaca açıklamak gerekirse 0 ile 1 arasında tanımlanan GINI katsayısı, bir ülkenin milli gelirinin ne kadar adaletsizce dağıtıldığını göstermeye yarıyor. 0 en adaletli, 1 ise en adaletsiz durumu gösteriyor. GINI katsayısı 0 (sıfır) olan bir ülke yok ki bu, 0.25 ile 0.27 puan aralığında yer alan ilk üçteki Ukrayna, Slovenya ve Norveç’te dahi gelir dağılımının eşitsiz olduğunu gösteriyor. Ancak birçok ülke daha da kötü durumda. Türkiye ise ortalarda; Türkiye’nin GINI katsayısı, son veri yılı olan 2016 itibariyle 0.41...

Küresel ortalamaya bakalım: GINI katsayısı, endüstriyelleşmenin yaşandığı 19.yüzyılın ilk yarısında 0.50’den başlayarak 1990’lara kadar -ufak dalgalanmalar hariç- sürekli artan bir seyir izlemiş durumda. 2008’den 2014’e kadar 0.66’dan 0.62’ye kadar indi. Yine de endüstri öncesi döneme göre halen çok yüksek.

Dünya Eşitsizlik Raporu’na göre dünyanın en zengin %1’lik kesimi, 1980’den bu yana büyümeden, en alttaki %50’nin aldığının iki katı kazanç elde ediyor.

İnsanlık nefes alamıyor!

Basit bir ekonomik araçla servet dağılımındaki adaletsizliğe dair üstünkörü bir fikrimiz oldu. Ancak insanlığın nasıl can çekiştiğini anlayabilmek için bu yeterli değil. Dünya nüfusu, nefes alamadığını yıllardır haykırıyor. Bu haykırışı, insan ihtiyaçları için önemli ve tutarlı bir taslak sunan Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi’ni ele alarak anlatacağız. Bu tablonun en alt basamağında bir insanın, karşılanması gereken temel ihtiyaçları bulunuyor; nefes alma, yemek, su, seks, uyuma ve boşaltım gibi fiziksel ihtiyaçlar. İlk sırada nefes almanın bulunması, yazının temel izleği açısından kayda değer. Ancak bu yazıda daha çok, küresel servetin dağılımındaki adaletsizliğin neden olduğu yemek ve su ihtiyaçlarındaki yoksunluğa değinecek ve doğanın durumunu da gözler önüne sererek yazıyı sonlandıracağız.

Dünya nüfusu hızla tırmanırken gıda ve su meselesi, dünyanın çözülmeyi bekleyen en büyük sorunlarında başı çekiyor. BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) verilerine göre 53 ülkeden 113 milyon insan, acil gıda ihtiyaçları karşılanamadığı için akut açlıkla mücadele ediyor. Covid-19 salgını da bu yangına körükle gitmiş durumda. Sözgelimi, Gıda Krizleri Küresel Raporu’na (GRFC 2020) göre, açlık riski altındaki insan sayısı, salgından önce 135 milyonken, bu sayının bu yıl sonuna kadar 265 milyona yükselmesi bekleniyor. İşin daha da acı tarafı çocukların yaşadığı beslenme sorunları: Beş yaşın altında 150 milyondan fazla çocuk, yetersiz gelişimden mustarip. Salgın sonrası bu sayının giderek artacağı tahmin ediliyor. Toplamda ise yaklaşık 3 milyar insan, yani dünyanın %40’ı yetersiz besleniyor. Buna karşın yaklaşık 2 milyar insanın aşırı kilolu ve bunların 650 milyonunun obez olması oldukça ironik. Dahası her yıl aşırı kilo ve obeziteden ölen insan sayısı 3,4 milyon: Kelimenin tam anlamıyla bir dengesizlik söz konusu. Sorunun, dünyada yeterince kaynak olmaması değil, yukarıda bahsettiğimiz üzere servetin dağılımdaki adaletsizlik olduğu gün gibi ortada.

Vücudumuzun olduğu gibi dünyanın da üçte ikisinden fazlasını oluşturan, temel ihtiyaçlardan su konusunda da benzer bir sorun var. BM’nin 2018 verilerine göre yüksek su stresi yaşayan ülkelerde 2 milyardan fazla insan yaşıyor. Hollanda, Twente Üniversitesi’nden Mekonnen ve Hoekstra’nın çalışmasına göreyse dünya nüfusunun yaklaşık üçte ikisi, yani yaklaşık 4 milyar insan, yılın en az bir ayında şiddetli su kıtlığı yaşıyor.

Gelecek tahminleri ise daha “nefes kesici”! Global Water Institute’a göre, dünya çapında 700 milyon kişi, 2030 yılına kadar yoğun su kıtlığı sebebiyle kitlesel olarak göç etmek zorunda kalabilir. Çocuklar yine tablonun vahim tarafında yer alıyor: UNICEF, 2040 yılına kadar her dört çocuktan birinin, yani yaklaşık 600 milyon çocuğun aşırı yüksek su stresi olan bölgelerde yaşayacağı tahmin ediyor.

Üstelik iklim değişikliği kaynaklı aşırı sıcaklıkların, 70-80 yıl erken gelmiş olması da su meselesini daha vahim bir hale getiriyor. Gün itibariyle küresel nüfusun neredeyse yarısı yılda en az bir ay potansiyel su sıkıntısı çeken bölgelerde yaşıyor ve bu sıkıntıyla karşılaşan insan sayısının söz konusu sıcaklık artışlarıyla doğru orantılı olarak yükselmesi bekleniyor. Avusturya’daki Uluslararası Uygulamalı Sistem Analizi Enstitüsü’ne (IIASA) göre bu sıkıntıyı çeken insan sayısı 2050’de yaklaşık 4.8-5.7 milyara yükselebilir. UNESCO’ya göre ise mevcut iklim değişikliği senaryosunda (bugünkü seyirde giderse), 2030’a kadar bazı kurak ve yarı kurak yerlerdeki su kıtlığı artışı, 24 milyon ila 700 milyon insanı göç etmeye zorlayabilir.

Görsel altı: Önümüzdeki on yıllarda su ve gıda kıtlığı nedeniyle en az 700 milyon insan, kitlesel olarak göç etmek zorunda kalabilir. Milyonlarca canlının yok olması da cabası…

Doğa nefes alamıyor!

Bu yoksunluklarda zincirleme bir etki söz konusu. İnsanı etkileyen bu yoksunluklar, doğadan geliyor ve doğaya dönüyor. Sözgelimi, dünyanın en büyük yeraltı suyu kaynaklarının üçte biri halihazırda sıkıntı yaşıyor. “Dünya nüfusunu besleyebilmek için” daha fazla tarımsal üretim yapılması gerektiğine dayalı sürdürülebilir olmayan açgözlü üretim politikaları, iklim değişikliğini tetikleyen sera gazı emisyonlarının da %40’ından sorumlu. Serveti artırmaya dayalı tek tip (monokültürel) tarım, toprağı çoraklaştırıyor; hayvancılık ve tarım için yapılan ormansızlaştırma, sadece su kaynaklarını tüketmekle kalmayıp biyoçeşitliliğe de zarar vererek canlı yaşamına ekolojik stres yaşatıyor, plastik kirliliği okyanusun asiditesini artırarak nefes kaynağımız olan mercan resiflerini yok ediyor ve buna benzer ilk çırpıda aklımıza gelmeyen onlarca etki söz konusu.

George Floyd’u öldüren ırkçı polis memuru, onun yaşam hakkına nasıl saygı duymuyorsa uluslararası sermaye de canlıların yaşam hakkına öyle saygı duymuyor. Ve canlılar çığlık atıyor: NEFES ALAMIYORUZ! Burada vereceğimiz birkaç istatistik, insanın doğayı ne hale getirdiğine dair kafamızda bir resim oluşmasını sağlayabilir. BM çatısı altında araştırma yürüten 50 ülkeden 145 uzmana göre, son yüzyılda 1 milyon hayvan ve bitki türü, insan faaliyetleri sebebiyle yok oldu. Bir daha geri gelmeyecekler. Bununla birlikte karasal ekolojide yaşayan türlerin üçte biri, deniz ekolojisinde yaşayan canlıların ise %66’ı azaldı. Bu vahim tablonun içinde, amfibi türlerinin %40’ından fazlası, okyanuslardaki mercan resiflerinin %33’ü ve en az 680 omurgalı hayvanın yok oluşu da var. Dahası, gıda ve tarım kaynaklı olarak memeli türlerinin %9’u yok oldu ve 1.000’den fazla tür de stres altında. The Guardian’da yer alan bir çalışmaya göre ise böcek türlerinin %40’ı azaldı. Bu rakam, memeliler, kuşlar ve sürüngenlerin yok oluşundan 8 kat daha hızlı ve böceklerin olmadığı bir dünyada ne tarım ne de nefes almak mümkün olabilecek.

Doğayı ekolojik stres altına sokan zihniyet ile George Floyd’u boğan zihniyet arasında hiçbir fark yok. Hepsi de kendi türünü (insanı) veya ırkını (beyaz) üstün görme kibrini, politika haline getirmeyi ve bundan çıkar sağlamayı kendine hak görüyor. Ve bundan kurtulmanın yolu da eşitlikçi servet dağılımına dayanan; insanın, canlı yaşamının “sadece bir parçası” olduğunu kabul eden (geçtiğimiz haftalarda Prof. Türker Kılıç’ın da bahsettiği gibi) yaşamdaşlığı savunmaktan geçiyor. Çünkü eşitliğin ve yaşamdaşlığın olduğu yerde gücü elinde bulunduran %1’in kibrinden söz etmek mümkün olamayacak.

Uruguaylı gazeteci-yazar Eduardo Galeano (solda) ve Arjantinli yönetmen-eleştirmen Fernando Birri (sağda)

Ütopya ne işe yarar?

Servetin dağılımındaki adaletsizliğin giderilmesinin, daha önce bahsettiğimiz Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi’nde tabandan tavana daha eşitlikçi bir hak dağılımını ve beraberinde sevgiyi de getirebileceğini düşünebiliriz. Bu bir ütopya olarak da görülebilir. Ancak burada Uruguaylı yazar ve gazeteci Eduardo Galeano’nun bir anısını paylaşmak gerek. Galeano, Arjantinli yönetmen arkadaşı Fernando Birri’yle birlikte katıldıkları bir konferans sırasında bir öğrenciden şu soru gelir: Ütopya ne işe yarar?” Birri biraz düşünür ve cevabı şu olur:Ütopya ufuk gibidir. Onu asla yakalayamam. On adım atsam, o da on adım uzaklaşır. Onu ne kadar arasam o kadar az bulurum. Çünkü ben yaklaştıkça o uzaklaşır. Ütopya işte bu işe yarar: İlerlememize...”

İnsanlığa ve bilime karşı kutsal kitapları ve ırkçılığı kullanan %1’in zulmü, gelir dağılımındaki adaletsizliğin net sonuçlarından birisi. Ve bu adaletsizlik ortadan kalkmadıkça; ölüme karşı yaşamı, şiddete karşı sevgiyi savunan insanların sözü geçmedikçe nefes alamamaya devam edeceğiz. George Floyd ne ilk ne de son polis kurbanı olacak; 2014’teki Ferguson protestolarını tetikleyen Michael Brown cinayeti ve yine “nefes alamıyorum” çığlıkları atarken yaşamını yitiren Eric Garner ve daha nicesi “nefes alamıyorum” çığlıkları arasında hayatlarını kaybedecek; milyonlarca canlı, insanın açgözlülüğü yüzünden yok olup gidecek ve biz, fildişi kulelerimizde oturup ses çıkarmadıkça en temel hakkımız olan nefesimizden mahrum kalacağız…

Yazı: Batuhan Sarıcan (batusarican@gmail.com)

(Not: Bu yazı, dergimizin 12 Haziran tarihli 220. sayısında yayımlanmıştır.)

Kaynakça:

Facundo Alvaredo vd, Dünya Eşitsizlik Raporu 2018. Çev: H.K. Cimitoğlu, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2019

Jeffrey D. Sachs, Sürdürülebilir Kalkınma. Çev: B. Gönülşen, Yeditepe Üniversitesi Yayınevi, s.296

https://edition.cnn.com/2020/06/01/us/george-floyd-independent-autopsy/index.html

http://www.fsinplatform.org/sites/default/files/resources/files/GRFC_2019-Full_Report.pdf

https://igad.int/2410-the-global-report-on-food-crises-grfc-2020

https://data.worldbank.org/indicator/SI.POV.GINI

https://openknowledge.worldbank.org/bitstream/handle/10986/25078/9781464809583.pdf

https://advances.sciencemag.org/content/2/2/e1500323/tab-figures-data

https://www.unwater.org/water-facts/scarcity/

https://www.un.org/sustainabledevelopment/blog/2019/05/nature-decline-unprecedented-report/

https://www.theguardian.com/environment/2019/feb/10/plummeting-insect-numbers-threaten-collapse-of-nature